{"url": "https://sinirbilim.org/2016-nobel-odulleri/", "text": "2016 Nobel Ödülleri Nobel Ödülleri pek çoğumuzun bildiği gibi 27 Kasım 1895 tarihli ve 30 Aralık 1896 tarihinde Stockholm'de açıklanan vasiyetnamesiyle Alfred Nobel tarafından kurulan derneğin verdiği, insanlığa hizmet edenleri ödüllendirmek amacını taşıyan prestijli bir ödüldür. İlk Nobel Ödülleri 1901 tarihinde verilmeye başlanmıştır. Nobel Barış Ödülleri politik yönü dolayısıyla çok tartışılırken biz daha çok somut kanıtlara dayanan pozitif bilimler tarafıyla ilgileniyoruz. Tıp veya fizyoloji alanındaki Nobel Ödülü Bu sene bu alanda Nobel'in sahibi gereksiz veya hasar görmüş hücrelerin kendi kendilerini yeme mekanizması olan otofaji sürecini aydınlatan Japon bilim insanı Yoshinori Ohsumi oldu. Hücreler çok yaşlanıp işlev göremez hale geldikleri, zarar gördükleri durumlarda kendi kendileri yeme ve yok etmeye başlarlar. Otofaji adı verilen bu süreçte hücrenin tüm organelleri, genetik materyalleri lizozoma taşınır ve burada ayrıştırılır ve tekrar kullanılmak üzere paketlenip geri dönüştürülür. Ohsumi maya hücrelerinin sinyal mekanizması üzerinde çalışarak hücrelerin otofajiyi nasıl gerçekleştirdiklerini keşfetti. Hücre içi sinyal mekanizması ile kalmadı otofaji ile ilgili genleri de tanımladı, otofajiye benzer kendi kendini yeme mekanizmalarını buldu. Ohsumi'nin 1990'larda yaptığı çalışmalar çok sayıda metabolik hastalığın kökenini aydınlatmada ve tedavi sunmada çok önemli rol oynadı. Örneğin otofaji genlerinde meydana gelen mutasyonlar Parkinson hastalığı gibi çok sayıda nörolojik hastalık ve kansere neden olabiliyor. Fizik alanındaki Nobel Ödülü David J. Thouless, F. Duncan M. Haldane ve J. Michael Kosterlitz topolojik faz geçişlerinin ve maddenin topolojik fazlarının teorik keşfinden dolayı bu sene Nobel'e layık görüldü. Topoloji adım adım değişen özellikleri tanımlayan bir matematik dalıdır. Araştırmacıların yaptıkları teorik keşifler maddenin çok farklı ve tuhaf haller alabildiği tuhaf bir dünyanın kapısını aralıyor. Gelişmiş bir matematik kullanarak maddenin sıradışı hallerini buldular. Maddenin bu tuhaf hallerinden bazıları süper iletkenlik, tam akışkanlık veya sıvı gibi davranıp aslında hiç akışkanlığa sahip olmamaktır. Tam akışkanlarda sıvının akışına engel olabilecek hiç sürtünme yoktur ve bu yüzden maddenin parçacıkları tek bir süper parçacık gibi davranır. Bu muhteşem üçlünün keşifleri sayesinde hem malzeme biliminde hem de elektronik dünyasında yepyeni uygulamalar başlatılabilir. Bilim insanlarının öncü çalışmaları sayesinde maddenin yeni ve ilginç hallerini keşfetmek için çok sayıda bilim insanı da bu alanda çalışacaktır. Kimya alanındaki Nobel Ödülü"} {"url": "https://sinirbilim.org/2016-yilinda-bilimde-ne-oldu/", "text": "2016 Yılında Bilimde Ne Oldu? 2016 bilimsel gelişmelerin daha da hız kazandığı ve dünya çapında daha fazla ülkenin iştirak ettiği çok verimli bir yıl oldu. Her geçen sene bilimsel ve teknolojik ilerlemeler ivmelenirken insan ister istemez 2017'den çok şey bekliyor. 2017'ye girmeden önce kısaca 2016'da ne olduğunu bir özetleyelim. - Albert Einstein'ın 100 yılı aşkın bir süre önce öngördüğü yer çekimi dalgalarının gerçekten var olduğu doğrulandı. Brian Greene 2013 yılında basılan Evrenin Zarafeti kitabında yer çekimi dalgalarının araştırıldığını ve bulunması halinde bir devrim yaratacağını söylüyordu. - Vücudun içinde kalp olmadan, sırt çantasında kan pompalayan yapay kalp ile bir kişi bir yıl yaşamayı başardı. . Kalp olmadan bu kadar uzun süre yaşamak mümkün. - Beynin 90%'ı olmadan normal bir hayat yaşamanın mümkün olduğu ortaya çıktı. - Dünya'nın en derin yeri olan Mariana Çukuru'ndan tuhaf metalik sesler geliyor. Araştırmacılar bunun yeni bir balina çağrısı olabileceğini düşünüyor. Yeni Bir Nükleer Fizyon - Almanya'da denenen yeni bir nükleer fizyon makinesi başarıyla çalıştırıldı. Şimdi bu makine sayesinde temiz ve sınırsız enerji elde edilmesi planlanıyor. - Alpha Centauri yıldız sisteminde bizden 4.2 ışık yılı uzaklığında Dünya benzeri bir gezegen bulundu. Bilim insanları orayı ziyaret etmeyi planlamaya başladılar bile. - Dünya'nın etrafında dolanan benzer uydu olarak bilinen 2016 HO3 adlı ikinci bir ay var. - Güneş Sistemi'mizde Plüton'un haricinde dokuzuncu bir gezegen olabilir. - Sürtünme kuvvetini anlatan ilk yazılı kayıtlar Leonarda Da Vinci'nin karalamalarının arasında bulundu. 500 yıldır orada saklı halde duruyorlarmış. - Güney Amerika'da yaygın olarak görülen Zika virüsü seks yoluyla da bulaşabiliyor ve gerçekten bebeklerde mikrosefaliye neden oluyor. - Bilinen en büyük asal sayı 274,207,281 1'dir. 22 milyon basamak uzunluğunda olan bu sayı kendisinden sonra en büyük asal sayıdan 5 milyon rakam daha uzundur. - Kuzey kutbu gezegenin değişken su kütlesi yüzünden yavaş yavaş Londra'ya doğru yaklaşıyor. 2016'da Çok Buz Kaybettik - Son ölçümlere göre Dünya bu yıl Hindistan'ın tüm kara kütlesini kaplayacak kadar buz kaybetti. - Yapay zeka artık insan zekasıyla yarışır hale geldi, ünlü strateji oyunu Go'da yapay zeka insanı yendi. - Su ayıları o kadar dayanıklı canlılar ki onlarca yıl boyunca donmuş halde yaşayabiliyor, ve çözündüktek sonra hayatına devam edebiliyor ve uzaydaki radyasyondan etkilenmiyor. Radyasyona karşı dirençli olmasının sebebi DNA'larını radyasyondan koruyan bir proteine sahip olmaları. - Suyu sıvı olarak biliriz ama bu sene 2 tane sıvı hali olduğu keşfedildi. - Armut şeklinde bir atom çekirdekleri keşfedildi. Zamanda yolculuk dosyasını sonsuza kadar kapatabiliriz artık. - Dinozorların yumuşak ve ihtişamlı kuyruk tüyleri vardı. - Gezegenimizin 3'te 1'i artık yaşadığı şehirden Samanyolu galaksisini göremiyor. - Tanzanya'da 1,5 milyar metre küp kaliteli helyum gaz sahası bulundu."} {"url": "https://sinirbilim.org/22-farkli-duygu/", "text": "Yüz İfadelerimiz 22 Farklı Duygu Aktarabilir İnsan yüzünün duyguların bir yansıtıcısı olduğu biliniyordu ama son yapılan araştırmalara göre yüzden anlaşılabilen duyguların sayısı bilim insanlarının düşündüğünden daha fazla çıktı. Sık rastlanan 6 yüz ifadesini birbiriyle kombine ederek araştırmacılar insan yüzünde okunabilen yeni duygu ifadeleri oluşturdular. İnsan beyni bilim insanlarının şu ana kadar varsaydıkları duyguların 3 katından daha fazlasını sadece yüz mimikleriyle dışarıya yansıtabilir. Yıllarca araştırmacılar insanların bir defada sadece şaşkınlık, mutluluk, kızgınlık gibi duyguları yansıtabileceklerini düşünüyorlardı. Burada şunu belirtmekte fayda var. Beyin duyguları bir arada yaşayamaz değil sadece birden fazla duyguyu kombine etmiş halde yüzde gösteremez diye biliniyordu. Temel Duygulardan 16 Karmaşık Duygu Amerika'nın Ohio Eyaleti'nde Columbus Üniversitesi'nde çalışan Aleix Martinez ve ekibi öncelikle temel duygulardan kombine edilmiş 16 karmaşık duygu tanımladılar. Ekip daha sonra katılımcılardan bu duyguları tetikleyen durumları düşünmelerini istedi. Örneğin, aniden karşınıza bir köpek çıktı veya sevdiğinizden birinden çok güzel bir hediye aldınız. Ekip katılımcıların yüz ifadelerini karşılaştırdığında duyguların yansıtılmasını sağlayan kas hareketlerinin ve mimiklerin analizini yaptılar. Elde edilen bulgulara göre Martinez bütün duyguların oluşumunda nerdeyse herkesin aynı yüz kaslarını kullandıklarını söylüyor ama tek bir kasın fazla kasılması bile yansıtılan duygunun değişmesine sebep olabiliyor. Martinez ve ekibinin yapmış oldukları bu çalışma ileride bilgisayar temelli yüz okuma programlarını gelişmesine yardım edebilir hatta şizofreni gibi duyguları algılamayla ilgili rahatsızlıkları tedavi etmede araştırmacılara yardım edebilir. Duygunun Yoğunluğu Değişebilir Her bir duygumuz belirli bir olayla başlar ve genellikle duygunun başlangıcını tanımlamak kolaydır. Ancak bu durum hep böyle devam etmeyebilir. Belirli bir duyguyla başlayan süreç zaman içinde farklılaşabilir tamamen farklı bir hal alabilir. Bazen duygunun yoğunluğu birden bire ortadan kalkabilir ve geri gelmeyebilir bazı zamanlar ise daha güçlü bir şekilde tekrar ortaya çıkabilir. Belçika'da Leuven Üniversitesi'nde yapılan araştırmalarda bilim insanları 233 lise öğrencisine son zamanlarda yaşadıkları duygusal olayları zamanlarıyla birlikte kaydetmelerini söyledi. Katılımcılar arasındaki kız erkek oranı neredeyse yarı yarıyaydı ve yaş ortalaması 17'ydi. Araştırmacılar daha sonra katılımcılara duygularınızla nasıl başa çıkıyorsunuz gibi detaylı yanıt gerektiren sorular sordu. En Uzun Süren Duygu Mutsuzluk Gelelim araştırmanın sonuçlarına. Katılımcıların bahsettiği söz konusu 27 duygudan en uzun süreni mutsuzluk çıkarken, utanç, şaşırma, korku, tiksinme, can sıkıntısı, küçük düşürme gibi duygular çok daha kısa süreli olduğu görüldü. Mutsuzluk duygusu eğer yoğun yaşanırsa diğer duygulardan 240 kat daha uzun sürebiliyor. Araştırma ekibi aynı zamanda benzer duygular arasında duygunun yaşanma süresinin önemli bir ayırıcı unsur olduğunu da keşfetti. Örneğin, suçluluk duygusu utançtan daha uzun sürerken, endişe duygusu da korkudan daha uzun süreliydi."} {"url": "https://sinirbilim.org/3-ebeveyne-sahip-bebek-dogdu/", "text": "3 Ebeveyne Sahip Bebek Doğdu Dünya'da 3 ebeveyne sahip bir bebek doğdu ve şimdiden 6 aylık oldu bile! New York'ta New Hope Doğum Merkezi'nde çalışan doktorlar DNA değişim tekniğini kullanarak çaresiz bir çiftin çocuk sahibi olmasını sağladılar. Bu çocuk bilinen tüp bebeklerin aksine hem annenin hem de babanın genetik materyalini taşımasına rağmen mitokondriyel DNA'sını taşımıyor. Umutsuz çift böylece biyolojik olarak çocuk sahibi oldular. Çocuğun kromozomal DNA'sı asıl çiftimizden gelirken, mitokondriyel DNA'sı ikinci bir kadından geliyor. Üç ebeveynle dünyaya gelen bu bebek ip ipliği çekirdek aktarımı adı verilen teknikle doğan ilk bebek olma özelliğini taşıyor. Reaktif Oksijen Türleri Normal koşullar altında bebeğe aktarılacak 46 kromozomun 23'ü anneden, 23'ü ise babadan gelir. Buna ilaveten mitokondriyel DNA'da aktarılması gerekir. Anne karnında yumurta hücresi sonrasında zigot hücresi olacağından mitokondriyel DNA neredeyse her zaman anneden gelir. Spermin içindeki mitokondriler yumurta hücrelerine ulaşana kadar çok enerji harcarlar. Mitokondrilerdeki enerji üretimi yüksek olacağından dolayı elektron transfer zincirinde elektron kaçakları olur ve reaktif oksijen türleri oluşabilir. Bu reaktif oksijen türleri DNA'da mutasyona sebep olup bebeğin hayatını tehlikeye bile atabilir bu yüzden spermden gelen mitokondriyel DNA kullanılmaz. Yine de yapılan incelemeler 10,000'de 1 oranında sperm mitokondriyel DNA'sının zigota geçtiğini gösteriyor. Araştırmacıların bu tekniği kullanmasının sebebi çiftin biyolojik olarak kısır olması değil annenin nadir bir mutasyon taşıyıcısı olmasıydı. Bu mutasyon hücrelerin mitokondriyel DNA'sının küçük bir bölümünde taşınır ve kişinin ölümcül nörolojik bir rahatsızlık olan Leigh sendromuna yakalanma ihtimalini oldukça artırır. Aslında anne sağlıklı bir bireydi ama daha önce iki çocuğu bu rahatsızlığa yakalanmış ve yenik düşmüştü. 2002'de Yasaklanmıştı Bilim insanları eğer mitokondriyel DNA'yı farklı bir kişiden alabilirlerse bebeğin sağlıklı doğacağını öngördüler ve çalışmalara başladılar. Bundan önce 1990'larda üç ebeveynli bebeklerin doğması için öncü çalışmalar yapılmıştı ama hepsi 2002'de Amerika'da gelişimsel bozukluklar oluşabileceği endişesiyle yasaklanmıştı. Dünya çapında hala onlarca 3 ebeveyne sahip kişinin yaşadığı düşünülüyor. 2015'te İngilitere yeni bir DNA aktarım yönteminin zigot üzerinde kullanılmasına izin verdi. Bu protokolde döllenmiş yumurta hücresinin çekirdeği dönor yumurta hücresine aktarılıyor ve anne rahmine de dönor embriyo yerleştiriliyor. Bu yöntemle oluşturulan 5 embriyodan biri hayatta kalmayı başardı. Ancak bu tekniğin Amerika'da onaylanmaması üzerine Zhang ve ekibi bunu hiçbir kuralın olmadığı Meksika'da yaptı. Leigh Sendromu"} {"url": "https://sinirbilim.org/3d-yazicilar-disfaji-hastalari/", "text": "3D Besinler Disfaji Hastalarına İmdadına Koşuyor PERFORMANCE adlı projede çalışan Avrupalı araştırmacılar, disfaji hastalarının daha rahat yemesi için 3D yazıcıda besleyici, çiğnemesi ve yutması kolay besin ürettiler. Disfaji, tıpta yutkunma güçlüklerine verilen genel bir isimdir. Disfaji; ağızda, farinkste veya özefagusta yemek yolunun yapışması ya da tıkanması duygusu olarak tanımlanır. Aslında bazı hastalıkların bir belirtisi olarak görülür ama çok sıkıntı verici olduğundan kendi başına bir rahatsızlık olarak değerlendirilir. Yutma ile ilgili diğer semptomlardan ayrı tutulmalıdır. 3D Besinler Disfaji Hastalarının Beslenme Sorunlarına Çözüm Olabilir Evde bakıcı veya bir yakın tarafından bakım gören kişilerin %60'ı disfajiden muzdariptir veya yutkunma güçlüğü yaşar. Bu durum da zamanla iştahın azalmasına ve beraberinde gelen sağlık sorunlarına yol açar. Araştırmacıların Foodjet 3D Besin Yazıcısı ile ürettikleri besinler, eklenmiş besin değeri ile, yapı ve tat olarak normal besinleri taklit ediyor. Günlük olarak yediğiniz yiyeceklerde ne kadar vitamin, mineral, protein ve yağ varsa bu yiyeceklerde de aynısı var. Sağlık açısından da hiçbir sorun teşkil etmiyor. Bilim insanları uzun vadede, bu proje için besin tedarik zincirlerinde yemeye hazır et üretmek istiyorlar."} {"url": "https://sinirbilim.org/6-dakika-kitap-okuma-stresi-h-azaltir/", "text": "6 Dakika Kitap Okuma Stresi %68 Azaltıyor Stres özellikle şehir hayatı yaşayanlar için kaçınılmaz bir gerçek haline gelmeye başladı. İş yeri, okul günlük hayatta insanlarla olan etkileşimlerimiz her biri artık birer stres kaynağı olmaya başladı. Hiçbir şey olmasa bile trafikte bir yarım saat geçirmek insana yetiyor da artıyor. Madem bu kadar stres kaynağı var o zaman biz de stresin baş düşmanlarını tanıyalım. Bazen tatlı bir müzik, iyi bir uyku gün içindeki bütün stresi alıp götürebilir. Biz ise bu yazımızda farklı bir formül vereceğiz: kitap okuma. Hem de saatlerce okumanıza gerek yok. Sadece 6 dakikalık kitap okuma bile stresinizin üçte ikisinden fazlasını alıp götürebilir. Kitap Okuma Dikkat Mekanizmalarını Harekete Geçiriyor İşten veya okuldan eve geldiğinizde ilk ne yapıyorsunuz? Güzel bir müzik ve bir bardak çay/kahvenin çok iyi geldiğini söyleyebilirim. Araştırmalar bundan çok daha iyisinin var olduğunu söylüyorlar. Kitap okuma stresi öyle bir azaltıyor ki, müzik dinleme, yürüyüş yapma veya bir bardak çay bile bunun yanına yaklaşamıyor. Peki, beynin ödül mekanizmasını uyaran müzik stresi daha kolay yok edebilecekken kitap nasıl oluyor da favori şarkımızın önüne geçiyor? İşin sırrı dikkat mekanizmalarında! Koltuğa uzanıp müzik dinlerken beyniniz müziğe odaklanmak için pek fazla çaba harcamıyor. Aslında müziğe odaklanmanız bile gerekmiyor. Size keyif veriyor ve bu gerçekten müthiş bir duygu, bunu inkar edemeyiz. Kitap okurken ise önünüzdeki cümlelere odaklanmanız gerekiyor. İşte dikkatin stres yaratmayan ve keyif veren bir noktaya odaklanması kalpteki ve kaslardaki gerilimi müzikten ve diğer birçok şeyden daha çok azaltıyor. İleri Okuma: Bu Şarkı Anksiyete ve Stresi %65'e Kadar Azaltıyor 6 Dakikalık Okumanın Önüne Hiçbir Şey Geçemiyor İngiltere'de Sussex Üniversitesi'nde stres seviyelerini en çok düşüren ve en çok yükselten etkenlerin ne olduğu üzerine araştırmalar yapıldı. Çalışmaya katılan kişilerin gün sonunda nasıl rahatladıkları soruldu ve bu yöntemler sonunda kalp atışlarının, stres seviyelerinin ne kadar etkilendiği belirlendi. Tahmin edeceğiniz gibi insanların bazıları televizyon izleyerek, bazıları gazete okuyarak, bazıları müzik dinleyerek rahatlıyordu. Tüm rahatlama yöntemlerinin arasında birinciliği ise kitap okuma aldı. Akşam eve geldiğinizde ne kadar stresli olursanız olun 6 dakika bile kitap okusanız stres seviyeniz %68'e kadar düşebiliyordu. 10 dakikalık bir kitap okuma neredeyse bir antidepresan kadar etkili oluyor. İleri Okuma: Antidepresanların Karanlık Yüzü Stres Reçetesi: Kitap Okuma, Müzik, Çay/Kahve Stres düşmanları yalnızca kitaplar değildi. Araştırmacılar müzik dinlemenin stresi %61 oranında düşürebileceğini belirtirken kahve %54, kısa bir yürüyüş yapmak ise %42'e kadar düşürüyordu. Birçok kişinin müptelası olduğu bilgisayar oyunları ise stresi düşürmede diğer eylemler kadar etkili olamadı. Bilgisayar oyunları stresi sadece %21 azaltabiliyordu. Tüm bu sonuçlara baktığımızda stres için harika bir formül oluşturabiliriz. Arka planda hafif bir klasik müzik, yanınızda çayınız veya kahveniz, kanepede kitap okuyorsunuz. Stresi azaltmak istiyorsanız bunu yapmanız yeterli. İleri Okuma: Klasik Müzik Beynin Genetiğini Etkiliyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/7-genetik-mutasyon-7-siradisi-ozellik/", "text": "7 Genetik Mutasyon 7 Sıradışı Özellik Pokemonlar gibi uçmak, örümcek adam gibi oradan oraya zıplayıp günü kurtarmak... Çoğumuz süper kahramanlara özenmiş onlar gibi olmak istemişizdir. Aslında öyle genetik mutasyonlar var ki bilim kurgu filmlerinde görülebilecek olayları gerçeğe dönüştürebiliyor. Genetik mutasyonlar ile kazanılabilecek özelliklerden bazıları kırılmaz kemikler veya süper koşma becerileridir. Kırılmayan kemik mutasyonu: LRP5 Sklerosteosis adlı genetik mutasyon yüzünden bazı insanların kemik yapısı ortalamadan birkaç kat daha yoğun ve sert olabiliyor. Teorik olarak düşünürsek bu mutasyona sahip kişiler bir araba kazası geçirseler hiçbir kemiği kırılmadan arabadan çıkabilirler. Kırılmayan çok sert kemikler başta güzel gibi görünüyor ama aşırı kemik büyümesi kranyel sinirler ve beyin üstünde fazla baskı yaratabiliyor. Ayrıca bazen duyma kaybına da sebep olabiliyor. Diğer taraftan doktorlar kalın kemik mutasyonunu kullanarak osteoporozu ve diğer kemik hastalıklarını tedavi etmek için yeni yöntemler arıyor. Düşük kolesterol mutasyonu Vücudumuza aldığımız birçok yiyecek ve içecek kanımızdaki kolesterol seviyesini etkiler. Ancak genetiğimiz de bu kolesterol miktarını ayarlamada çok önemli bir yere sahiptir. Çoğu insanda PCSK9 proteini LDL adlı kötü kolesterol miktarını artırır ama bazı insanlarda PCSK9 geninde oluşan mutasyon yüzünden bu protein işlev göremez ve dolayısıyla kötü kolesterol olan LDL miktarı her zaman çok düşük seviyelerde kalır. Şu ana kadar bu genetik mutasyon sadece birkaç Afrikalı Amerikan insanlarda bulundu. Bu mutasyona sahip kişilerin kalp hastalıklarına yakalanma olasılığı 90% düşebiliyor. Acı hissetmeme: Konjenital analjezi Elinizi sıcak bir sobaya değdiriyorsunuz ama acı hissetmiyorsunuz veya bacağınıza bir iğne batıyor ama hiçbir ağrı hissetmiyorsunuz. Nadir görülen bir genetik mutasyon yüzünden görülen konjenital analjezi adlı tıbbi durumda kişi asla ağrı ve acı hissetmiyor. Bu durum çok süper gibi görünebilir. Baş ağrısı yok, adet günlerinde karın ağrısı yok, sırt ağrısı, bel ağrısı yok. Hayat çok güzel olurdu diye düşünebilirsiniz ama aslında bu tıbbi durum çok tehlikeli sonuçları doğurabilir. Vücudumuzdaki ağrılar bize o bölgede ters giden bir şeylerin olduğunu haber verir. Örneğin eğer başınız ağrıyorsa beyninizdeki kan dolaşımında veya elektriksel dengede bir sorun olabilir. Süper uyku mutasyonu: hDEC2 Genellikle insanlar günde 7-8 saat uyurlar ama hDEC2 mutasyonu taşıyan kişiler günde 4 saat uyuyup 8 saat uyuyanlardan daha enerjik bir şekilde yataktan fırlayabilirler. Bilim insanlara bu insanların neden diğer insanlardan daha az uyuyup enerjik kalktıkları üzerinde çalışıyor ve bu olayın moleküler mekanizmasını çözmeye çalışıyor. Düşünsenize her gün sadece 3-4 saat uyuyorsunuz ve 20-21 saatlik bir zaman size kalıyor. HIV'e direnç mutasyonu: CCR5 CCR5 proteini HIC virüsünün insan hücrelerine sızmak için kullandığı bir proteindir. Bazı insanlarda görülen bir mutasyon CCR5 proteininin etkinliğini yok ediyor ve bu sayede virüs hiçbir şekilde hücrelere giremiyor. Eğer CCR5 mutasyonu yoksa virüs vücuda bulaştığı gibi hastalık yapabiliyor. Bu mutasyonun olması halinde ise virüs ne kadar vücuda girerse girsin hücreleri giremiyor. Bu mutasyon Kafkasyalı insanların 1%'inde bulunuyor. Diğer ırklarda ise bu oran çok daha düşük. Sıtmaya dirençli genetik varyasyon Süper güç deyince sadece havada uçmak veya zamanı geri almak aklınıza gelmesin. Bazıları vardır hayat kurtarır. Orak hücre anemisinde hemoglobinler yeteri kadar oksijen taşıyamazlar. Bozuk hemoglobin geninden iki kopya taşıyan bireyler vücutlarında çok daha az oksijen taşıyabilirler. Ancak iki hemoglobin geninden bir tanesi bozuk olup bir tanesi sağlıklı olursa bu durum kişinin sıtmaya yakalanma olasılığını 10 kat azaltır. Araştırmacılar sıtmaya dirençli gen varyasyonunu kullanarak daha etkili sıtma tedavileri bulmak için çalışıyorlar. Süper koşucu genetik değişkeni: ACTN3"} {"url": "https://sinirbilim.org/9-mart-hayat-eski-haline-geri-doner/", "text": "9 Mart ve Hayat Eski Haline Geri Döner Keşke böyle olmasa, 8 Marttan sonra 9 Mart geldiğinde de kadınlar hak ettiği değeri görse. Hayatları böyle olmayan çoğu kişi karikatürde durumun abartıldığını düşünebilir ama eksiği var fazlası yok. Aljazeera Türk'ün araştırmalardan bazı kesitler: Dünya Ekonomik Forumu Küresel Toplumsal Cinsiyet Uçurumu Raporuna göre Türkiye 145 ülke arasında cinsiyet eşitliğinde 130. sırada. Toplumsal cinsiyet eşitliğinde en önde gelen ülkeler sırasıyla İzlanda, Norveç, Finlandiya. En son sırada ise Yemen, Pakistan ve Suriye yer alıyor. Her 10 kadından 4'ü de şiddet görüyor. Bu kadar kötü tablolar ülkede neden yaşanıyor? Sorumluluğun çoğunluğu erkeklere ait ama kadınlar çok mu masum ! Facebook ve Twitter'da sürekli görürsünüz, kadın şöyledir, kadın böyledir, kadına bunu versen sana şunu verir, böyle yapsan şöyle yapar. Sürekli kadınlar kendilerini övmeye çalışıyor... ama aslında ötekileştiriyorlar. Bu tür övgü dolu yazılarından erkekler için olan kaç tane gördünüz, çok azdır olanlar da genelde baba figürünü işlerler. Erkekler kendileri için bu tür övgü dolu, aslında ötekileştirici yazılar yazmazlar çünkü toplumda erkek egemenliği olduğu için kendilerini standart kabul ederler. Adam zaten kendini toplumda egemen, sözü geçen kişi olarak görüyor. Eş kavramını anlayamamış eşinin yöneticisi olduğunu düşünüyor, övgüye ihtiyacı yok ki. Kadınlar öncelikle kendilerini normal, sıradan bir insan gibi görmeliler ve ötekileştirmemeliler. Facebook'ta kadın bilmeyene nefs, bilene nefestir yazınca kimse gel evi arabayı üstüne yapayım demeyecek. Sen de herkes gibi hatası, kusuruyla bir insansın. Kadın veya erkek olsun kimsenin değeri cinsiyetiyle ölçülemez."} {"url": "https://sinirbilim.org/abur-cubur-depresyon-riski/", "text": "Abur Cubur ile Beslenmek Depresyon Riskini Arttırıyor Depresyona girdiğimiz için mi abur cubur yeriz, yoksa abur cubur yediğimiz için mi depresyona gireriz? Hepimiz için cevap farklı olsa da hızlı ve yoğun çalışma temposu, kısıtlı zaman ve işlere yetişme kaygısı bizi hazır ve kolay ulaşılabilir gıdalar tüketmeye teşvik eder. Hayatı yakalamaya çalışırken sağlıklı besinlerden verdiğimiz tavizler ruhsal durumumuzu nasıl etkiler? Yemek yediğimizde sadece besin tüketmiş olmayız, aynı zamanda bağışıklık sistemimizi geçici bir inflamasyon yanıtı üretmek için tetikleriz. İnflamasyon, vücudun strese karşı korunmasını sağlayan, enfeksiyona ve hasarlara verdiği doğal bir yanıttır. Bu da her yeme eyleminin, bağışıklık sistemi üzerinde bir dereceye kadar fizyolojik stres kazandırdığı anlamına gelir. Böylece gün boyunca yediğimiz aperatifler, vücudumuzu sıklıkla daimi bir inflamasyon durumu içinde tutabilir. Oluşan daimi inflamasyon ise, vücudumuzu devamlı uyararak ve inflamasyon belirteçleri sitokinler adı verilen kimyasal moleküllerin sürekli salınmasına neden olur. İnflamasyon Nedir? Bildiğimiz anlamda inflamasyon bağışıklık sistemimiz tarafından geliştirilen kısa süreli koruyucu hücum durumu anlamına geliyorken postprandial inflamasyon olarak bilinen yemek sonrası oluşan inflamasyon, modern yaşam tarzlarımızla daha da şiddetlenir. Bu durumun gelişmesine kalorice yoğun yemekler, sık yeme alışkanlığı, aşırı fruktoz ve yağlı yiyeceklerin -özellikle doymuş yağ- neden olduğu bilinmektedir. Peki, konu inflamasyon ve depresyon ilişkisine geldiğinde durum nasıl gelişiyor? Depresyondaki bireyler, depresyonda olmayan bireylerle karşılaştırıldığında inflamasyonu teşvik eden bu sitokin düzeylerinin artmış olduğu görüldü. Bu çok önemli bir gelişme. Bununla birlikte Manchester Metropolitan Üniversitesi'nden araştırmacılar bu ilişkiye açıklık getiriyor. Abur Cubur Tüketmek Beyin Sağlığı İçin İyi Olmayabilir Araştırmacılara göre abur cubur dediğimiz fast food, börek çörek ve işlenmiş etlerden oluşan beslenme tarzı depresyon riskinizi artırıyor. Manchester Metropolitan Üniversitesi Biyolojik Bilimler Araştırma Merkezi'nde yayınlanan bir makale kolesterol, doymuş yağlar ve karbonhidratlar gibi inflamasyonu teşvik ettiği bilinen yiyecekler içeren bir beslenme şeklinin, depresyon gelişimini % 40'a çıkarttığı ortaya koyuyor. Araştırmacılar, depresyon ve inflamasyon tetikleyici beslenme arasındaki bağlantıya odaklanan mevcut 11 çalışmadan elde edilen verileri analiz etti. Bunlar arasında ABD, Avustralya, Avrupa ve Orta Doğu bölgelerini kapsayan, çeşitli yaş (16-72 yaş), cinsiyet ve etnik kökenlerden oluşan 100.000'den fazla katılımcı yer aldı. Tüm çalışmalar, katılımcılardaki depresyon ve ya depresif belirtiler varlığında beslenme tarzlarının içeriği ile ilgili detaylı bir ankette kaydedildi. Her katılımcı besinsel inflamasyon indeksine göre skorlandı. Abur Cubur Yiyecekler Baş Düşmanınız Olabilir Çalışmanın bir kısmında veriler hemen değerlendirilirken diğer kısmında katılımcılar 13 yıla kadar izlendi. Sonunda tüm çalışmalar, inflamasyona yol açan besinlerle beslenen katılımcıların ortalama depresyon veya depresif belirtilere sahip olma olasılıklarının 1,4 kat daha fazla olduğunu gösterdi. Sonuçlar yaş veya cinsiyet gözetmeksizin hem kısa hem de uzun takip dönemlerinde de tutarlıydı. Araştırmacılar böylece enfeksiyonu teşvik ettiği bilinen abur cubur yiyecekler ve artan depresyon riski arasındaki bağlantıyı doğruladılar. Depresyon belirtileriyle savaşmak için Akdeniz diyetine geçmesi gerektiğini bildirdiler. Manchester Metropolitan Üniversitesi Biyolojik Bilimler Araştırma Merkezi'nden Dr. Steven Bradburn şunları ekliyor: Bu sonuçlar depresyon ve temelinde inflamasyon yapıcı bileşeni olan Alzheimer hastalığı gibi hastalıkların tedavisi için muazzam klinik potansiyele sahip. Yediklerimizi değiştirmek, genellikle yan etkileri olan farmakolojik tedavilere daha ucuz bir seçenek olabilir. Bu çalışma, depresyon belirtilerinde yararlı iyileşmeler gösteren beslenme girişimlerine yönelik ilk klinik araştırma olup aynı alandaki son gelişmeler üzerine kurulmuştur. Ancak, bulgularımız nedensellikten ziyade bir ilişki temelini vurguluyor. İnflamasyon ile ilişkili olarak depresyon tedavisinde beslenme düzenleyici modellerin etkinliğini doğrulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç var. Buradan yola çıkarak inflamasyonu önleyen lif, vitamin ve doymamış yağ içeren besinlerle beslenmek depresyon tedavisi olarak uygulanabilir. Özellikle zeytinyağı, domates, yeşil sebzeler ve yağlı balıklardan oluşan Akdeniz tarzı beslenme depresif belirtilerin azalmasına yardımcı olabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/ac-olan-aslinda-gozumuz-mu/", "text": "Aç Olan Aslında Gözümüz Mü? Eğer bir şekilde kilo problemi yaşadıysanız ve yolunuz diyetisyene düştüyse kilo verme konusunda size ilk söyleyeceği muhtemelen 'porsiyon kontrolünü' sağlamanız gerektiğidir. İlk başta kulağa oldukça basit ve yapılabilir gibi gelse de uygulama aşamasında oldukça zorlayıcı bir durum. Uzun yıllar süre gelen beslenme alışkanlıkları bu keskin değişimi yapmanıza mani olacaktır. Servis porsiyonları küçülecek, gözümüzün aşina olduğu dolu tabaklar artık eskisi gibi tatmin edici olmamaya başlayacak. Porsiyon Kontrolü Tam bu konuda sizlere porsiyon kontrolünü sağlamada etkili bir yöntemden bahsedeceğim. Delboeuf Yanılsaması. Bu yanılsama 1865 yılında Belçikalı filozof, matematikçi, deneysel psikolog, hipnotist ve psikofizikçi Joseph Remi Leopold Delboeuf tarafından nesnelerin boyutlarının algılanmasının nasıl göreceli bir şekilde değişebileceğini gösteren bir deneysel çalışmadır. Kısaca yaptığı çalışanın içeriği hakkında sizi bilgilendirmeye çalışacağım. İlk iş olarak Delboeuf özdeş 2 diski yan yana koyarak işe başlıyor ve daha sonra üzerlerine farklı boyutlarda çemberler yerleştiriyor. Çalışmanın içeriği hakkında bilgi sahibi olmayan bireylerden disklerin boyutu hakkında yorum yapmasını istiyor. Sonuç olarak fark ediyor ki diskin çembere olan uzaklığı arttıkça dışardan bakan kişi tarafından daha küçük algılanıyor. Peki, anlattığım bu yanılsamanın porsiyon kontrolünü sağlamada nasıl bir faydası olabilir? Sormuş olduğum bu soru bazı bilim adamlarının da aklına takılmış ve bununla alakalı bazı çalışmalar yapılmış. Bu çalışmaların birinde deneklere 3 farklı boyutta kase verilerek yemeklerini doldurmaları istenmiş. Denekler üç farklı kaseden birini seçerek yemeklerini doldurmuş. Sonuçlar değerlendirildiğinde küçük kaseyi alanlar kasenin % 77 sini, orta boyuttaki kaseyi alanlar %74 ünü, en büyük kaseyi alanlar ise %64 ünü doldurmuşlar. Çalışmanın sonuçları değerlendirildiğinde küçük kaseyi alanların büyük kaseyi alanlardan yaklaşık olarak % 66 daha az yemek yediği görülmüş. Delboeuf Yanılsaması ile Porsiyon Kontrolü Yapılan bir başka çalışmada ise özdeş 2 tabağın iç kısmında ikinci bir çeperin olması ve tabak rengi ile besinin rengi arasında bir ilişkinin olup olmadığına bakılmış. Bu çalışmada da sonuçlar oldukça ilgi çekici çıkmış. Öncelikle tabağın iç kısmında ikinci bir çeper olması yemeği tüketen bireylerin eş değer porsiyona sahip düz tabaklara göre daha fazla yemek yenildiğine inanılmasına neden olmuş. Renk farklılığının da aynı şekilde çarpıcı sonuçları olmuş. Besin ile tabağın farklı renklerde olması yemeği tüketen bireylerin daha fazla yemek yediğine inanılmasına sebep olmuş. Şimdi isterseniz buraya kadar anlattıklarımı Delboeuf yanılsaması kapsamında birlikte inceleyip porsiyon kontrolünü sağlamada nasıl kullanabileceğimize birlikte bakalım. - Büyük çapta bir tabak seçmemiz porsiyon kontrolünü sağlamada bizim için bir handikap oluşturacaktır. Delboeuf yanılsamasında hatırlayacağımız üzere disk ile çember arasındaki mesafe arttıkça bakan kişi tarafından disk daha küçük görünmekteydi. Diski yediğiniz yemek olarak çemberi de tabak olarak düşünecek olursanız küçük tabaklar seçmeniz porsiyonu büyük olarak algılamanıza dolayısıyla tokluk algısı oluşturmada size kolaylık sağlayabileceğini düşünebilirsiniz. - Seçtiğiniz tabakların düz ya da çukur olmasını nasıl faydanıza çevirebilirsiniz? Şöyle düşünelim çukur ya da içerisinde ikinci bir çeper olan tabak seçtiğimizde beynimiz en dış çeperi görmezlikten gelerek besine daha yakın olan iç kısımdaki çepere odaklanıp yemeğinizin porsiyonunu yine olduğundan büyük algılayarak doygunluk hissi oluşumuna katkıda bulunacaktır. - Besin ile tabak arasındaki renk farklılığının porsiyon kontrolü ve Delboeuf yanılsaması arasındaki ilişkisini de şu şekilde kurabiliriz. Renk farklılığı besine odaklanmamızı kolaylaştıracak ve küçük bir tabakta yemek yediğimizi varsayarsak besinin tabağa olan uzaklığı belirginleşerek porsiyonumuzun büyüklüğünü algılamamızı kolaylaştıracaktır."} {"url": "https://sinirbilim.org/ac-olan-mideniz-mi-duygulariniz-mi/", "text": "Aç Olan Mideniz mi, Duygularınız mı? Duygularla başa çıkmak için yemeği mi kullanıyorsunuz? Depresyondayken, sinirliyken, üzgünken deli gibi çikolata yemek isteyenlerden misiniz? Eğer yaşadığınız duyguların sonunda yeme ihtiyacınız sürekli artıyorsa aç olan mideniz değil, duygularınızdır. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki çoğu insanın normalin üzerinde yemek yeme sebebi,%75 duygusal durumlara bağlı. Yemek yemek bazı bireyler için kolaydır, yemeği duygusal bir antibiyotik olarak görürler. Oysa yemeğin yarattığı iyi duygular genellikle kısa sürelidir ve sonunda alınan kilolar, insanda daha çok üzüntü, mutsuzluk, stres, kaygı, pişmanlık gibi olumsuz duyguların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Aslında aç olan mideniz değildir, yemek yemeniz de bu durumu gidermez. Duygusal olarak kendinizi yenilemelisiniz. Duyguya bağlı yemek yeme alışkanlığından kurtulmanın en önemli anahtarı farkındalıktır. Bu farkındalığı kazanmak için kişinin kendini tanıması,hangi duyguların yemek yeme ihtiyacına sebep olduğunu anlaması gerekir. Yaşadığınız duygu durumlarına bağlı yeme alışkanlıklarını bırakmak için yapılması gerekenler: 1)Bir yemek günlüğü tutun:Ne zaman ve ne yediğinizle beraber, yemeği canınızın çektiği sıradaki duygularınızı da yazın. 2) Duygularınızı içinize gömmeyin: Duygularınızı gizlediğiniz her vakit onları yemekle bastırma hissi doğacaktır. Ne hissediyorsanız onu dışarı vurun, iyi gelecektir. 3) Kendinize zaman ayırın: Meditasyon veya sizin için rahatlatıcı etkisi olan bir başka faaliyeti gün içinde yapmaya çalışın. 4) Spor yapın: Spor yapınca ne kadar iyi hissedeceğinizi ve çikolataya ihtiyaç duymadığınızı görünce siz de şaşıracaksınız. 5) Evde hazırda sizi kışkırtan yiyecekler bulundurmayın: Yemesem de bulunsun diyerek onları satın almak, onları yemek için yaptığınız ilk adımdır."} {"url": "https://sinirbilim.org/aci-vermeyen-agri-agri-asembolisi/", "text": "Acı Vermeyen Ağrı: Ağrı Asembolisi Ayağınıza iğne batıyor ama siz hiçbir şey hissetmiyorsunuz. Elinize sıcak su dökülüyor, hiçbir his yok. Hayatımız ne kadar sıkıntılı ve karmaşık olurdu düşünebiliyor musunuz? Ağrıda bağlantısızlık olarak da bilinen ağrı asembolisi, acıyı deneyimlerken ağrı hissetmemeyi tanımlar. Siz de herkes gibi bir kaktüse ilk defa dokunduğunuzda iğnelerinin acı verici olduğunu görürsünüz. Doğal olarak parmağınızı hemen geri çekersiniz. Ağrı asembolisi olan biriyse, dikenlerin deriyi geçişini hisseder ve bunun farkındadır ancak bu deneyimi ağrı verici bulmaz. Böylece duraksamadan sevimli kaktüse dokunmaya devam edebilir. Ağrı asembolisi nörolojik bir bozukluktur. Çoğu nörolojik bozukluk gibi, ilgili beyin bölgesinin hasar görmesiyle ortaya çıkar. Bu bozuklukta, beyne yapılan lobotomi, singulatomi gibi operasyonlar sonucunda insular korteksin hasara uğraması rol oynar. Ağrı Asembolisi Duygudurum Sisteminin Hasar Görmesiyle Ortaya Çıkıyor İnsular korteks, iç organlardan ve deriden ağrı bilgisi de dahil olmak üzere, duyumsal sinyaller alır. Ağrının duygu yüklü bileşeni, insular korteks tarafından limbik sisteme iletilir. Ağrı asembolisisinde, acının duyumsal ayrımı sağlam bir şekilde yapılırken, duygudurumsal ayrım bileşeni ise hasara uğramıştır. Bu demektir ki, yaşanılan deneyimin acı içerdiği bilgisi hastaya ulaşır. Ancak, bunun ağrılı veya acı veren bir uyaran olduğu bilinmesine karşın, davranışsal boyutta paralel bir çıktısı gözlenmez. Başta kulağa süper kahraman gücü gibi gelse de, bu durum birçok riski de beraberinde getirmektedir. Kaynar suyun tepeden üzerinize döküldüğünü ama ağrı hissetmediğinizi düşünün. Bunu umursamayıp gündelik işlerinize devam etmek akıllıca olur muydu? Kuşkusuz hayır."} {"url": "https://sinirbilim.org/adderall-ile-zekanizi-artirma/", "text": "Adderall ile Zekanızı Artırmayı Düşünüyorsanız Yanılıyorsunuz Öğrencilik yıllarının en büyük kabusu final sınavlarıdır. Lisansın son sınıfında gelişimsel biyoloji dersinin finali var. Tavuk, kurbağa, balık, insan aklınıza gelebilecek her model hayvanın gelişim aşamalarını ezberlememiz gerekiyor. Çalışılacak 600 sayfa var. Normal bir insanın normal koşullar altında böyle bir şey yapması mümkün değil. Çaresiz çoğumuz Adderall, Ritalin gibi haplara koşuyor, onlarda derman arıyorduk. Öğrencilerin birçoğu özellikle sınav zamanlarında bu tür uyarıcı özelliğe sahip ilaçlara başvururlar. Metilfenidatlı Ritalin, amfetamin içeren Adderal veya Concerta bunların en bilinenleridir. Normal koşullarda bu ilaçlar dikkat eksikliğine bağlı hiperaktivite bozukluğu olan hastalara yazılıyor. Öğrencilerin Adderall gibi uyarıcı ilaçları kullanmalarının en büyük nedeni ya notlarını artırmak için verimli çalışmak oluyor. Bu ilaçları içen kişilerin odaklanma becerileri kesinlikle artıyor. Ancak sağlıklı insanlarda bilişsel işlevleri geliştirip geliştirmediği biraz meçhul. Bir konuya odaklanmak onu kolayca anlamayı ve akılda tutmayı kolaylaştırır. Odaklanmak güzel ama bilişsel kapasitenizin üstündeki problemler için size bir faydası olmaz. Kısacası, Adderall gibi ilaçlar sizi daha zeki yapmaz, sadece odaklanmanızı kolaylaştırır. Tabii onun da acı bir faturası vardır. Bu tip ilaçlar bir de plasebo etkisi yaratabilir. Kendisini daha zeki yapacağını düşündüğü ilaçları alan kişilerin özgüveni artar. Bu yüzden daha iyi bilişsel performans gösterebilirler. Adderall ve Plasebo Etkisi 13 sağlıklı üniversite öğrencisi üzerinde yapılan bir deneyden bahsedelim. Öğrenciler 2 farklı bilişsel performans testine sokuluyorlar. Birine girerken 30 mg Adderall alıyorlar, diğerinde de plasebo hapı yutuyorlar. Tabii iki hapın içeriği de kendilerine söylenmiyor. Oturumlar bittikten sonra öğrencilerin bilişsel işlevleri inceleniyor ve karşılaştırılıyor. Bunların içinde çalışma hafızası, dil becerileri, idari işlevler, okuma yetkinliği ve dikkat yer alıyor. Öğrencilerden kendi kendilerini değerlendirmeleri de isteniyor. Test esnasında kendilerini ne kadar iyi hissettikleri ve tahmini başarı düzeyleri soruldu. Sonuçlar masaya yatırıldığında dil ve okuma becerileri konusunda Adderall ile plasebo arasında anlamlı bir fark bulunmuyor. Uyarıcı ilaç almanız okuma ve dil becerilerinizi geliştirmiyor. Adderall'ın asıl etkili olduğu alan araştırmacıların da tahmin ettiği üzere dikkat oluyor. Bu ilaçların dikkati artırdığı artık herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Plasebonun önde olduğu tek yer ise bir sayı dizisinin hatırlanması oldu. Çalışma hafızasını ölçen bu testte Adderall öğrencilerin performansını düşürdü. Öğrenciler gerçek ilacı aldıklarında yaşadıkları değişime bakarak bunu anladılar. Adderall vücuda girdikten sonra yaklaşık 90 dk içinde etkisini tam anlamıyla gösteriyordu. Ancak katılımcılar ilacın bilişsel işlevlerini artırdığını reddettiler ve bu duruma inanmadılar. Dikkat Eksikliği Tedavisi Nasıl Olmalı ve Nelere Dikkat Edilmeli? DEHB Hastası Olmayanlar Adderall Kullanmamalı Araştırmayı yürütenler DEHB hastası olmayan kişilerde Adderall kullanımının kişiyi daha iyi hissettirebileceğini söylüyor. Ancak motivasyonunuzun artması zekanızın da artacağı anlamına gelmiyor. Yukarıdaki sonuçlarda da gördüğümüz üzere dikkat haricindeki bilişsel işlevlerde Adderall hiçbir etki göstermiyor. Hatta bazı alanlarda uyarıcı ilaçlar becerilerinizi kısıtlıyorlar. Tabii bir de durumun metabolik kısmı var, şimdi oraya geliyoruz. Adderall Nedir? Adderall içinde amfetamin ve dekstroamfetamin içeren bir ilaçtır. Bu maddeler beyinde hiperaktivite ve dürtü kontrolüyle ilgili kimyasal maddeleri etkiliyor. Böylece merkezi sinir sistemini uyarılıyor. Bunlar temel olarak DEHB ve narkolepsi tedavisinde kullanılır. Yukarıda bahsettiğimiz gibi çok farklı amaçlar için de kullanılabilir. Adderall alışkanlık yapabilen bir ilaçtır. Bu yüzden dikkatli kullanmak gereklidir. Ayrıca başka ilaçlarla ve maddelerle etkileşebilir. Örneğin alkol kullanımı veya bazı bitki çayları bu tür ilaçlarla etkileşime girip istenmeyen sonuçlara neden olabilir. Merkezi sinir sistemini etkileyen ilaçların çok sayıda metabolik yan etkileri vardır. Felç, kalp krizi, tansiyonun bir anda çıkması gibi ciddi sonuçlara yol açabilir. Dikkat Edilecek Noktalar Eğer depresyon gibi bir zihinsel rahatsızlığınız varsa Adderall'ı kullanırken çok dikkatli olmalısınız. Beyin kimyası çok hassas bir dengede durur. En ufak bir müdahale çok ciddi sorunlara neden olabilir. Psikoz hastalarında metilfetamin kullanımı hastalığın daha da şiddetlenmesine yol açar. Sadece zihinsel rahatsızlıklar değil, kalp damar rahatsızlıkları da uyarıcı ilaçların etki alanına giriyor. İlaç kullanan kişilerde parmaklarda uyuşukluk, ağrı ve rengin solması görülen yan etkilerdendir. İlacı kullanırken şu belirtilerden bazılarıyla karşılaşırsanız mutlaka doktora gidin. Kalp sorunları, göğüs ağrısı, nefes darlığı, davranışsal sorunlar, doktor müdahalesi gerektirebilir. Bunun haricinde psikoz işaretleri, hayali şeyler görmek veya duymak da önemlidir. Kalp hastalığı, yüksek tansiyonu olan hastaların Adderall kullanması tavsiye edilmez. Bazı ilaçlar amfetamin ile etkileşime girerek serotonin sendromu adlı bir medikal duruma yol açar. Doktorunuza ilaç yazdırırken kullandığınız bütün ilaçları söylemelisiniz. Opioid hapları, bitkisel takviyeler, antidepresan kullanıp kullanmadığınızı mutlaka söyleyin. İlaçları kullandıktan sonra beklenmedik şeyler yaşarsanız yine en kısa zamanda doktorunuzu arayın. Ayrıca ailenizde kalp damar hastalığı olan, tansiyon hastası varsa bunu önceden söyleyin. Ailede depresyon gibi bir zihinsel rahatsızlık varsa doktorunuzun bunu bilmesi gerekir. Adderall Nasıl Kullanılmalı? Kullandığınız bütün ilaçları doktorunuz nasıl dediyse öyle kullanın. Doktorunuzun talimatları dışında ilaç prospektüsleri de yardımcı olabilir. Doktorlar bazen ilacın dozunu değiştirebilirler. Önerilen dozun altında veya üstünde sakın kullanmayın. Beyin yapısını hedef alan ilaçların olması gerekenden az veya çok kullanılması ciddi sorunlara neden olabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/adenozin-reseptorleri-kahve/", "text": "Adenozin Reseptörleri ve Kahvenin Uyarıcı Etkisi Kahve uykunuzu kaçırıyor mu? Kimileri bir bardak kahve içtiğinde sabaha kadar uyuyamaz, kimisi de bir tanker içse mışıl mışıl uyur. Bu nasıl oluyor? Tamam açıklıyoruz, her şey zamana ve sizin kafeine karşı ne kadar hassas olduğunuza bağlı. Gelin şu işin moleküler mekanizmasına inelim. Kahve içerdiği kafein molekülü ile bir uyaran olma özelliği taşır ve uykunuzu kaçırabilir. Ancak 20 dk.lık bir kısa uykunun hemen öncesinde alındığında tam ters etki yapar. Bu duruma kahve uykusu denir ve kahvenin etkisini en yüksek seviyeye çıkarak uyku sonrası uyanıklık durumunu daha fazla arttırır. Adenozin Reseptörleri Kafeinin uykuyu açma ve vücudu zinde tutma mekanizması beyindeki adenozin reseptörleri üzerinden olur. Kafein ve adenozin molekülleri adenozin reseptörlerine bağlanmak için birbirleriyle yarışırlar. Vücudun bir yan ürünü olan adenozin, kendi reseptörlerine bağlandığında vücutta yorgunluk ve uyuşukluk hissi baş gösterir. Adenozin yerine kafein bu reseptörlere bağlandığında hem reseptörü işgal eder hem de adenozin gibi olmadığından hücre içi sinyal tepkimelerini başlatmaz. Böylece uyuşukluk hissi oluşmaz. İşte kahvenin uyarıcı etkisi buradan kaynaklanır. Şimdi bunu enerjimizi tazelemek için nasıl kullanabileceğimize bir bakalım. Uyku adenozin moleküllerini temizlediğinden kısa bir uyku sonrası reseptörler boş kalacaktır. Sizin içtiğiniz kahve ve aldığınız kafein molekülleri de yaklaşık bir 15 dakika sonra beyne ulaşacağından tam uyanmaya yakın bütün adenozin reseptörleri bloke olur. Böylece kahvenin uyarıcı etkisini en yüksek seviyede hissedebilirsiniz. Saygın bilim dergileri olan Psychophysiology ve Clinical Neurophysiology'de yayınlanan araştırmalar 20 dakikalık bir şekerleme ile kahvenin etkisini birleştiren kişilerin yaptıkları işlerde çok daha az hata yaptıklarını belirtiyor. Ayrıca bu kişilerin hafızaları da çok iyi çalışıyor. Sadece 20 Dakika Yapmanız gereken tek şey bir bardak kahve içip 15-20 dakika güzelce uyumak. Aslına bakarsanız bulunduğunuz yerde kolunuzun üstüne yatıp yarı uyumak bile yeterli olacaktır. Sadece abartmayın. Çok fazla uyumak sizi derin uyku evresine sokabileceğinden sersemleştirebilir ve uyanma zorluğu yaşayabilirsiniz. Bununla ilgili kısa uykular infografiğimize bakabilirsiniz. Şimdi kahvemizi hazırlama işine dönelim. Gün içinde yorgun düşüp enerjinizi tazelemek istiyorsanız uyumanız şart değil, kaliteli bir kahve de yalnız başına iş görebilir. 2006 yılında yapılan bir araştırma bu konuda kahve hazırlama yönteminin önemli olduğunu söylüyor. Araştırmacılar bir bardak suya eklenecek kahve çekirdeği miktarının etkisini incelediler. Ayrıca kahve ne kadar demlenmeli? Tüm analizlerin sonucunda ekip su miktarı arttıkça kahve çekirdeklerinin daha fazla sıcak su molekülüyle etkileşime geçtiğini buldu. Bunun anlamı daha fazla kafein molekülü açığa çıkıyordu."} {"url": "https://sinirbilim.org/adenozin/", "text": "Adenozin Adenozin vücudun tüm hücrelerinde bulunan temel enerji deposu adenozin trifosfatı ve DNA'nın yapısını oluşturan pürin bazdır. ATP'nin etkinleşmemiş hali olan ADP ve hücre içinde ikincil haberci molekül cAMP'nin yapısında da bulunur. Hücre içi metabolik olaylarda doğrudan çok büyük etkisi vardır. Hücresel faaliyette 2 ADP molekülünden ATP'nin oluşması sırasında bir adenozin molekülü serbest hale geldikten sonra hücre dışına çıkarılır. Nöronlarda da görülen bu adenozinin hüre dışına taşınması çok fazla olursa patolojik bir vakaya neden olabilir. Hücre zarları üstünde farklı reseptörler üzerinde etkinliğe sahiptir. A1 ve A3 reseptörlerine bağlandığında inhibitör etki gösterirken, A2a ve A2b reseptörlerine bağlandığında aktifleştirici etki gösterir. Kalp hücrelerinde kalp atışını düzenleyen pacemaker hücrelerindeki A1 reseptörlerine bağlanarak kalp atışlarını yavaşlatabilir. Özellikle iskemi ve hipoksi yaşayan hastalarda bu durum koruyucu bir etki gösterir."} {"url": "https://sinirbilim.org/adrenalin/", "text": "Adrenalin Hormonu Nedir, Hangi Görevleri Vardır? Adrenalin beyin ve vücutta görev yapan çok önemli bir hormon ve nörotransmitterdir. Bazı kaynaklarda ismi epinefrin olarak da geçer. Adrenalin vücutta böbreküstü bezlerinden beyinde ise beyin sapı civarında bazı nöronlardan salgılanır. Vücudun harekete geçirilmesinde çok önemli bir hormondur. Savaş ya da kaç davranışının ortaya çıkmasını, kalp atışlarının hızlanmasını ve kan şekerinin yükselmesini sağlar. Kasların kasılması ve enerji harcaması gereken ortamı hazırlar. Vücutta doğal olarak üretilirken dışarıdan ilaç olarak da verilebilir. Belki filmlerde izlemişsinizdir, kalp krizi gibi durumlarda hastaya hemen koca bir iğne yapılır. İşte o kalbi harekete geçirmesi için verilen adrenalindir. Bir de solunabilir adrenalin vardır. Astım hastalarında diğer tedavi seçenekleri işe yaramadığında adrenalinin bu formu uygulanabilir. İlaç olarak verildiğinde anksiyete, titreme ve terlemeye neden olabilir. Bazen taşikardi gibi kalp aritmilerin ortaya çıkmasına da yol açabilir. Sempatik Sinir Sistemindeki Görevleri Vücutta dolaşan adrenalinin %90'ı böbreküstü bezlerinde üretilir. Bu bezlerin alınması durumunda adrenalin seviyesinin çok azaldığı görülmüştür. Adrenalin sempatik sinir sisteminde çok sayıda kas ve nöronu etkiler. Etkilerini alfa ve beta reseptörleri üzerinden gerçekleştirir. Adrenaline yanıt veren hücrelere adrenerjik denir. Adrenerjik nöron ifadesini belki görmüşsünüzdür. Ancak şunu unutmayın, sempatik sinir sistemindeki nöronların çoğu adrenaline değil, noradrenaline yanıt verirler. Adrenalin salgısının artacağı bir örnek ile öğrendiklerimizi pekiştirelim. Akşam 8'de havanın kararmaya başladığı bir vakitte yolda yalnız yürüyorsunuz. 100 metre ileriden bir köpeğin size doğru koştuğunu farkettiniz. Farkettiğiniz anda köpeği bir tehdit olarak algılayıp adrenalin salınımını başlatabilirsiniz. Kaslarınız kaçmak veya savaşmak için kasılır. Kan şekeriniz yükselerek hücrelerinizin daha fazla beslenmesi sağlanır. Kalp atışı hızlanarak vücudun oksijen ihtiyacı karşılanır. Sonra köpek size yaklaşırken bir anda yolu değiştirdi ve tehlike geçti. Hormonlar yavaş etki gösteren moleküller olduğu için kalp atışlarınız hemen normale dönmez. Bunun sebebi adrenalin gibi hormonlar hücre içi sinyal mekanizmasını G-coupled proteinler üzerinden etkilemesidir. Eğer sadece iyon kanallarını etkiliyor olsaydı, etki çok daha çabuk kaybolurdu. Adrenalin Ne Zaman Salgılanır? Vücutta adrenalin salgılanmasını tetikleyecek etkenlerden biri egzersiz ve spordur. Ancak adrenalinin salgılanması için kalp atışlarının biraz hızlanması gerekir. Kaslarınız biraz zorlanmaya başladığında vücut işinizi kolaylaştırmak için hormonları devreye sokar. Karaciğerdeki kan akışı biraz azaltılır ve kan daha ihtiyaç duyulan alanlara yönlendirilir. Adrenalinin salgılanması ile kas hücrelerinin kullanması için kana daha fazla glikoz veriliyor. Nefes alıp vermeyi kolaylaştırmak için akciğer bronşları genişliyor. Araştırmalar astım hastalarındaki bronş daralmasının adrenalin verilmesi ile tersine döndüğünü gösteriyor. Adrenalinin beyin ve vücuttaki miktarını artıracak ikinci etken stres ve korkudur. Bu konu ile ilgili sayısız deney yapılmıştır. Bir çalışmada bir gruba adrenalin verilir, diğer gruba hiçbir şey verilmez. Enjeksiyon sonrasında her iki gruba da film izletilir. Vücuduna adrenalin verilen katılımcıların kontrol grubuna göre filmlerde daha fazla olumsuz yüz ifadesi takındığı görülmüştür. Adrenalin miktarı arttıkça hissedilen olumsuz duygunun da arttığı görülmüştür. Adrenalin ile korku arasında çok açık bir bağlantı vardır. Hafızadaki Rolü Korku filmlerinde duyguları uyaran olayların belleğe kaydedilmesinde de adrenalinin rolü olduğu görülmüştür. Adrenalin gibi adrenerjik hormonlar insanlarda uzun süreli belleği geliştiriyor. Gün içinde çok sayıda şeyi beynimize alıyoruz ve uykumuzda gereksiz olanları siliyoruz. Beynin bu bilgi filtre sistemi sayesinde bellek sadece önemli olanları kayda alıyor. Hangi olayların önemli olduğuna nasıl karar veriyor? Bu noktada serotonin, adrenalin gibi hormonlar bizi duygusal olarak uyaran olayları, bilgileri etiketliyor. Bu bilgiler uykumuzda pekiştiriliyor ve uzun süreli belleğe alınıyor. Ayrıca adrenalinin uzun süreli stres uyumunda ve duygusal bellek kodlamada da rolleri vardır. Travma sonrası stres bozukluğu gibi patolojik durumlarda uyarılma ve korku belleğini harekete geçirebilir. Şimdiye kadar yapılan hayvan ve insan deneyleri adrenalinin bellek üzerinde güçlü bir etkisi olduğunu ortaya çıkardı. Öğrenme süreci esnasında veya sonrasında katılımcılara adrenalinin verilmesi bilginin kodlanmasını kolaylaştırdı. Araştırmacılar bilginin kodlanması sürecinde adrenoseptörlerin görev aldığını buldu. Adrenalinin kan beyin bariyerini geçme gibi bir yeteneği olmadığından çevresel sinir sisteminde adrenoseptörler aracılığıyla etkisini kısmen gösterebilir. Adrenalin Nasıl Çalışır? Böbreküstü bezlerinde üretildikten sonra adrenalinin kana karışıp, hedef organlara gitmesi gerekir. Neredeyse her organda reseptörleri bulunan bu hormon doku tipine göre farklı işlevlere sahiptir. Örneğin, astım hastalarına verildiğinden bahsettik. Solunum yolu etrafındaki kasları gevşetme özelliğine sahiptir. Ancak küçük damarlar olan arteriollerin çoğunun etrafındaki kasların kasılmasını sağlar. Hormon aynı olsa bile reseptörler farklıdır. Anahtarınız aynı ama kapılar farklı. Her kapı farklı bir eve çıkıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/agiz-yaralari-neden-daha-hizli-iyilesir/", "text": "Ağız Yaraları Neden Daha Hızlı İyileşir? Ağzınızın içinde ortaya çıkan bir apse veya başka bir yara sizin için çok can sıkıcı olabilir. Bir şeyler yiyip içerken sürekli insanı rahatsız eder. Neyse ki ağız yaraları vücudumuzun diğer bölgelerindeki yaralara göre daha hızlı iyileşiyor. Ama neden? Çok basit bir konu gibi görünüyor ama çok uzun süredir ağız yaraları neden diğer yaralardan hızlı iyileşiyor bilmiyorduk. Kağıt kesikleri, diz çürükleri ve benzeri yaralar en az bir hafta boyunca iyileşmez. Ameliyat gibi büyük vakalardan dolayı açılan yaraların iyileşmesi ise haftalar sonrasını bulabilir. Ancak ağız yaraları diğer yaralardan çok daha hızlı iyileşebiliyor. Araştırmacılar şimdi bu hızlı iyileşmenin sırrını çözdü. Ağzımızda bir yara olduğu zaman ağız hücrelerindeki genetik faaliyetin düzenleyicileri mesai yapıyor ve yarayı iyileştirmek için var gücüyle çalışıyor. SOX2, PITX1, PITX2 ve PAX9 gibi düzenleyiciler ağızdaki keratinosit adlı hücrelerde etkin bir şekilde çalışıyorlar. Ancak bu genler vücudumuzun diğer bölgelerindeki hücrelerde pek etkin değildir. Düzenleyici genler bir yerde yara oluşmasından dolayı ortaya çıkan inflamasyonu engellerler. Bunun yanında yaranın kapanmasını ve hücrelerin yaralı bölgeye hareketini sağlayacak moleküler programları başlatırlar. Başta basit bir şey gibi görünüyordu ama ağızdaki yaraların kapanması için çok çaba sarfediliyor. İleri Okuma: Yaraları İyileştirecek Bir Örümcek İpeği Üretildi Ağız Yaraları ve Düzenleyici Genler Amerika'da California Üniversitesi ve Ulusal Sağlık Enstitüsü'nde çalışan bilim insanları bulgularını dünyanın en itibarlı dergilerinden biri olan Science Translational Medicine'da yayınladılar. Ağız yaraları hepimiz için ciddi sorunlar yaratabiliyor. Bu bölgedeki hücrelerin davranışlarını çözmek ve yaraları nasıl daha hızlı iyileştirdiklerini öğrenmek birçok tedavinin de önünü açıyor. Eğer ağız yaraları SOX2, PITX1, PITX2 ve PAX9 gibi düzenleyiciler sayesinde daha hızlı iyileşiyorsa vücudun diğer bölgelerinde bu genleri harekete geçirerek bütün yaraları hızlı iyileştirebiliriz. Ancak burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir konu var. Gen düzenleyicileri bir organizmada çok sayıda biyolojik işleve sahiptir. Bu genlerin çalışma mekanizması tam olarak aydınlatılmalı ve yan etki görülmeden yaraları daha hızlı iyileştirmenin yolları aranmalıdır. İleri Okuma: Ejder Kanı İle Yaraların İyileşmesi Hızlandırılabilir Gelelim araştırmanın nasıl yapıldığına. Ekip 30 katılımcının ağız ve üst kol bölgesinde küçük kesikler açtılar. Ağız yaraları, üst koldaki yaralardan üç kat daha hızlı iyileşme gösterdi! Koldaki kesikler günde 0.1 mm'den az kapanırken ağız yaraları günde yaklaşık 0.3 mm kapanıyor. Bir sonraki aşamada araştırmacılar çeşitli genleri susturarak yaraların kapanma hızını ölçmeye başladı. Laboratuvarda yetiştirilen keratinositlerde PITX1 ve SOX2 genlerini susturduklarında hücre hareketini sağlayan genlerin faaliyetinde değişme gözlendi. Fareler üstünde yapılan çalışmalarda SOX2 transkripsiyon faktörünün miktarını artırdıklarında yaraların iyileşme süresi 9 günden neredeyse 3 güne düştü. Kesiklerin iyileşme süresinde çok ciddi bir azalma var. İleri Okuma: Yara İzlerini Tamamen İyileştirmenin Yolu Bulundu Etkili Teknikler Geliştirmeliyiz"} {"url": "https://sinirbilim.org/aglamanin-faydalari/", "text": "Ağlamanın Faydalarını Bilseydiniz Yine de Ağlamaktan Bu Kadar Çekinir Miydiniz? Bebekken çok kolay ağlayabilir, duygularımızı çok rahat ifade edebilirdik. Yargılanma ya da eleştirilme korkumuz yoktu çünkü. Büyüdükçe duygularımızdan kaçmaya hatta onları bastırmaya başladık. Toplum içinde ağlamak zayıflık olarak görüldüğü için sadece dış dünyaya karşı değil kendi içimizde de taştan duvarlar ördük. Gardını sürekli yüksek tutmanın gerekliliğini her gün defalarca hatırlattık kendimize. Bu gerçeklikle yaşamak en çok da erkeklerin payına düştü. Erkek adam ağlamaz! sözünü bilirsiniz. Yazılı olmayan bir kural niteliği taşır bu söz. Neredeyse bütün erkekler bu kurala harfiyen uymak için and içmiş gibidir. Gözyaşlarını dışarı akıtmamak için kendi benlikleriyle amansız bir mücadele verirler. Aksi durumlarda başkalarının gözünde küçük duruma düşeceklerine inanırlar. Duygusal açıdan dayanıklı olmadıkları yönünde bir hisse kapılırlar. Çocukluktan gelen bu öğreti, aslında büyük bir yanılgıdır. Ağlamak da duyguları ifade etmenin oldukça doğal yollarından biridir. Bir zayıflık göstergesi değildir hatta oldukça sağlıklı bir eylemdir. Doğada fiziksel acı duyabildiği için ağlayan başka canlı türleri olsa da duygusal yoğunluk nedeniyle ağlamak tamamen insana özgüdür, insana verilmiş en güzel hediyelerden biridir. Yine de aksini düşünenlerin çoğunlukta olduğu bir toplumda yaşadığımızın farkındayım. Bu yazıyı onları bir nebze de olsa ikna edebilmek için yazıyorum... Pandemi Sürecinde Her Zamankinden Daha Çok Ağladığınızı Fark Ettiniz Mi? 2020 ve 2021 yılları, sıkça gözyaşı döktüğümüz zamanlar olarak hafızalarımızdaki yerini aldı. Daha önceki senelere göre daha fazla ağladığımız bilimsel olarak da kanıtlandı: Amerika'da kadınlar ayda ortalama 3.5 kez ağlarken, erkeklerde bu sayı 1.9 olarak kayıtlara geçti. Bu artışın en büyük nedenlerinden biri, hiç kuşkusuz Covid-19 nedeniyle yaşanan can kayıpları oldu. Ülkemizde sadece bugün yaklaşık bir uçak dolusu insan, virüse bağlı olarak gelişen komplikasyonlar yüzünden hayatını kaybetti. Aralarında belki sizin de anneniz, babanız, yakınlarınız, arkadaşlarınız var. Belki de şu an derin bir yas döneminin içindesiniz. Böyle anlarda duygularınızın yüzeye daha yakın olması hiç şaşırtıcı değil. Önceden ağlamaya meyilli biri değilken artık kendinizi kolayca ağlarken buluyor olabilirsiniz. Pandemiyle birlikte böylesine belirgin duygudurum ve davranış değişikliklerinin yaşanması zaten beklenen bir durumdu. Duygularını toplum içinde göstermenin, bunu gizleyememenin yeni normalimiz haline gelmiş olabileceği söyleniyor. Erkekler Neden Daha Az Ağlar? Marvin Gaye'nin I Heard it Through the Grapevine isimli ünlü şarkısında şu sözler yer alıyor: Bir erkeğin ağlamaması gerektiğini biliyorum ama gözyaşlarımı içimde tutamıyorum. Bu cümle, erkeklerin duygularını ifade etmekle ilgili dilemmasını kısa ve öz bir şekilde anlatıyor. Toplumun çoğunluğu tarafından kabul gören erkeklik normlarına göre, erkek dediğin kaba ve duygusuz olmalıdır. Ağlamak, kadınlara yakışan, erkeklikle bağdaşmayan bir eylemdir. Ağlayan erkeklerin gerçek dünyada kendine sağlam bir yer edinmesi mümkün değildir. Erkekler, küçük yaşlardan itibaren bu tarz söylemlere maruz kalarak büyürler. Erkek adam ağlamaz, Kız gibi ağlama, Adam gibi davran gibi klişe sözleri duymayan erkek yok gibidir. Erkeklere belirli bir davranış çerçevesi çizen, etiketler yapıştıran ifadeler, onların duygusal gelişimlerine zarar vermekle kalmayıp öz değer algısını da önemli ölçüde tahrip eder. Neticede hissetmekten/hislerini ifade etmekten korkan, aynadaki görüntüsünden utanan çocuklar çıkar ortaya. Bu çocuklar, büyüdüklerinde duygularını içlerine gömebilir, sevdikleri insanlarla bile duygusal bağ kurmaktan kaçabilirler. Duygusal açıdan yaşadıkları yoksunluk hissi, onları alkol ve sigara kullanımına hatta intihara bile meyilli hale getirebilir. 25-34 yaşlarındaki erkeklerde intihar oranları, aynı yaştaki kadınlardan dört kat daha yüksektir. Bu nedenle pek çok erkeğin, duygularıyla iletişim kurma becerisi kazanması gerekiyor. Uzun süredir içlerinde bir yerlere hapsettikleri üzüntü, keder ve yas gibi duygularla yeniden temasa geçmeyi öğrenmeleri büyük önem arz ediyor. Uzmanlar, böylesi bir eğitimin erken yaşlarda başlaması gerektiğini dile getiriyor. Çocukların evde ailesiyle ifade edilmesi zor duygular hakkında konuşmaları, ihtiyaç duydukları zaman açıkça ağlayabilmeleri hayati önem taşıyor. Ünlü Psikanalist Sigmund Freud, hemen hemen bütün psikolojik rahatsızlıkların temelinde bastırılmış duyguların, düşüncelerin ve arzuların yattığının altını çiziyor ve şöyle devam ediyor: İfade edilmemiş duygular asla ölmez, sadece diri diri gömülür ve sonradan daha korkunç şekillerde tezahür ederler. Ağlamak, Fiziksel ve Psikolojik Sağlığa İyi Geliyor! Ağlamanın tıbbi faydaları Klasik Antik Çağ'dan beri biliniyor. Antik Yunan ve Romalı filozoflar ile doktorlar, ağlamanın stresten ve duygusal acıdan kurtulmada bir nevi müshil ilacı vazifesi gördüğünü söylediler. Günümüzde ise ağlamanın altında yatan fizyolojik mekanizmalar üzerinde konuşuluyor. Psikologlar, düzenli olarak ağlamanın iyileştirici gücüne vurgu yapıyor. Ağlamanın hayatınız üzerindeki etkisi, tıpkı anahtar-kilit ilişkisine benziyor. Bir film, bir müzik, bir anı ya da gündelik hayatın akışı içinde gerçekleşen herhangi bir olay, içinizde bir yerlere dokunmayı başarıyor ve ağlıyorsunuz. Böylece kendinizi dış dünyaya açma konusunda önemli bir adım atmış oluyorsunuz. Japonya'nın bazı şehirlerinde rui-katsu olarak adlandırılan ağlama klüpleri bulunuyor. Ağlama klüplerinde insanlar bir araya geliyor, birlikte acıklı filmler izliyor ve ağlıyorlar. Bu tür yerler, kişisel ya da kültürel nedenlerden dolayı duygularını bastırmak zorunda kalan kişilere güvenli bir ortam sunarak onları ağlama konusunda motive etmeyi amaçlıyor. Ağlamanın herkes tarafından kolaylıkla yapılabilecek bir eylem olduğunu uygulamalı olarak göstermeye çalışıyor. Bilim insanları, üç ayrı gözyaşı türünden bahsediyor: refleks gözyaşı, sürekli gözyaşı ve duygusal gözyaşı. İlk ikisi, %98 oranında sudan oluşur. Gözdeki toz ve kir kalıntılarını ortadan kaldırmaya, gözü sürekli nemli tutarak enfeksiyondan korumaya yarar. Duygusal gözyaşı, diğer gözyaşı türlerinden farklı olarak yüksek oranda stres hormonu içerir. Duygusal bir nedenden dolayı ağlamak, stres hormonlarının ve çeşitli toksinlerin vücuttan atılmasını sağlayarak stresi ortadan kaldırmaya yardımcı olur. Stres, kas-iskelet sistemi üzerindeki gerilimi artırır ve kaslarda spazma neden olur. Ağlamak, parasempatik sinir sistemini harekete geçirerek vücudun yeniden dengeye gelmesi için bir onarım süreci başlatır. Akıtılan gözyaşlarıyla birlikte vücut, oksitosin ve endorfin gibi kimyasal maddeler de salgılar. Bu maddelerin hem fiziksel hem de duygusal acıya iyi geldiği biliniyor. Psikologlara göre duygularınızı bastırmak ya da içinizde tutmak etkili bir baş etme yöntemi değildir. Dertlerini, kederlerini içinde yaşayanların bağışıklık sisteminin daha zayıf olduğu biliniyor. Ayrıca bu kişiler hem kalp damar hastalığı ve yüksek tansiyon gibi fiziksel hastalıklara hem de depresyon, anksiyete ve stres gibi mental problemlere önemli ölçüde yatkınlık gösteriyor. Ağlamak ise bunlara karşı emniyet supabımız...Ağlamak, insanların empati yeteneklerini geliştirirken yakın çevresiyle kurduğu ilişkileri de güçlendiriyor. Ağlamaktan çekinmeyen kişiler, ailesinden ve arkadaş çevresinden daha kolay yardım talep ediyor, dolayısıyla daha çok destek görüyorlar. TÜİK tarafından açıklanan hayat tabloları 2017-2019 sonuçlarına göre; doğuşta beklenen yaşam süresi, kadınlarda 81,3 yıl, erkeklerde 75,9 yıl oldu. Genel olarak kadınlar erkeklerden daha uzun süre yaşıyor. Bunun pek çok nedeni olabilir, tek bir nedene indirgeyemeyiz tabi. Peki ya erkekler daha az ağladıkları için daha az yaşıyorsa? Bunun da önemli bir parametre olabileceğini göz ardı etmemek gerekir. Ağlamak Ne Zaman Bir Sorun Teşkil Eder? Ağlamak da ağlayamamak da psikolojik bir soruna işaret ediyor olabilir. Çok sık ağlıyorsanız, ortada belli bir neden yokken ağlıyorsanız; ağlamak, kontrol edilemez bir hale geldiyse veya gündelik işlerinizi etkilemeye başladıysa bir doktora görünmenizde fayda var. Aynı şey ağlamak istiyor ama ağlayamıyorsanız da geçerli. Klinik depresyonun bazı tiplerinde bu durum görülebiliyor. Ağlamakta Zorlananlar İçin Minik Tavsiyeler Üzüntü, keder ve hayal kırıklığı gibi derin duyguların üstesinden gelmek zordur, öncelikle bu duyguların varlığını kabullenmek, onlarla yüzleşmek gerekir. Yok saymak bir çözüm yolu değildir. Ağlamak istiyorsanız ağlamalısınız, daha doğrusu bunun için kendinize izin vermelisiniz. Tıpkı mutluluk gibi acıyı da en saf en gerçek haliyle yaşamalısınız. Duygusal acı yüzünden akıtılan gözyaşları çoğu zaman depresyonla ilişkilendirilse de aslında bir iyileşme belirtisidir. Negatif duygulardan arınmak, dönüşümün, değişimin temelidir. Bu yüzden kendinize ağlamak için de zaman ayırın. Rahatça ağlayabildiğiniz, kendinizi güvende hissettiğiniz bir yer bulun ve doya doya ağlayın. Eğer gündelik yaşamda düzenli olarak ağlayabileceğiniz bir yer bulabilirseniz, ağlamanın fiziksel ve mental açıdan size sunduğu ödüllerin tadına varmanız daha kolay olacaktır. Üstelik bu sayede yargılanma ya da eleştirilme korkusu da yaşamazsınız. Anne/babalar, en çok da size sesleniyorum! Özellikle erkek çocuklarınıza ağlamanın oldukça normal bir davranış olduğunu küçük yaşlardan itibaren öğretin. Onları duygularını açıkça ifade etmeye teşvik edin. Bu konuda yapıcı bir tavır takınmanız, onların olumsuz sağlık davranışlarını azaltacak, daha dolu bir yaşam sürmelerini sağlayacaktır. Son olarak, eğer omuzlarınızda dünyanın yükünü taşıyormuş gibi hissediyorsanız, böyle anlarda yeteri kadar iyi ağlayabildiğiniz takdirde çözüme her zamankinden daha yakın olduğunuzu asla unutmayın."} {"url": "https://sinirbilim.org/agorafobi/", "text": "Agorafobi İlk defa Rose adlı kadının kendini evine kapatmasıyla başladı. Amerika'da 1980 yılında korku Rose'u yıllarca evine kilitledi. Alışveriş yapmak için dışarıya çıkmayı düşündüğü zaman kollarına ve göğsüne ağrı giriyordu. Ateşi çıkıyordu ve terlemeye başlıyordu. Kalbi hızla atmaya, bacakları titremeye başlıyordu. Sokağa çıkma düşüncesinin bazen günler süren güçlü bir dehşete yol açtığını söylüyor. İki çocuk annesi, 39 yaşındaki bu kadın; milyonlarca Amerikalının yaşadığı ve agorafobi olarak bilinen halka açık alanlara çıkma korkusu yaşıyor. Agorafobi Nedir? Agorafobi, panik atak veya panik benzeri belirtilerden bağımsız olarak insanlardan kaçmanın zor veya utandırıcı olabileceği yerlerde ve durumlarda bulunma kaygısı ile karakterize edilir. Bu her yerde olabilir. Bazen açık alanlar, toplu taşıma araçları, bir alışveriş mağazası veya evin bahçesi olabilir. Önceden agorafobi, bir panik atak yaşamak veya panik benzeri belirtilerin aniden meydana gelmesi korkusundan kaynaklanıyor diye biliniyordu. Son DSM ve ICD kılavuzlarında bu ibare kaldırıldı. Artık panik durumundan tamamen ayrı olarak değerlendiriliyor. Bu fobiler ortaya çıktıktan sonra oldukça kalıcı hale gelir ve tedavi edilmediği sürece yıllarca devam edebilir. Bu tür fobilerin giderilmesinde bazı ilaçlar ve bilişsel davranışsal terapi kullanılıyor. Eğer müdahale edilmezse çok şiddetli vakalarda insanlar evinden dışarı çıkamaz hale gelebilirler. Agorafobinin temelinde genetik ve çevresel etkenlerin kombinasyonunun olduğu düşünülüyor. Bu rahatsızlık çoğu zaman ailede genetik olarak aktarılıyor ya da çok stresli durumların sonrasında çıkıyor. Örneğin bir kazada sevdiğiniz birini kaybetmek veya saldırıya uğramak gibi travmatik olaylar agorafobinin oluşmasına neden olabilir. Buna ek olarak ayrılık kaygısı, travma sonrası stres bozukluğu ve majör depresyon da agorafobinin görülmesine neden olabilir. Agorafobiden muzdarip kişilerde depresyon ve madde kullanma eğilimi daha yüksektir. Agorafobi Tedavisi Şimdiye kadar bilim insanları agorafobi için etkili, kesin bir tedavi yöntemi bulamadılar. Tedavi sürecinde kişilere yardımcı olmak amacıyla danışma ve bilişsel davranışçı terapi uygulanabiliyor. Agorafobi yetişkinlerin %1.7'sini etkiliyor ve kadınlar bu konuda biraz daha şanssızlar. Kadınların agorafobiye yakalanma oranı erkeklerin yaklaşık iki katı kadar yüksek. Rahatsızlık genelde 20'li yaşların başında başlıyor. İleri yaşlarda görülme sıklığı daha düşük. Çocuklarda ise nadiren görülüyor. Kaynak https://www.mayoclinic.org/diseases-conditions/agoraphobia/symptoms-causes/syc-20355987"} {"url": "https://sinirbilim.org/agrafi/", "text": "Agrafi Agrafi sonradan oluşan bir nörolojik rahatsızlık olup, kişinin yazı ile iletişim kurmasını ve sözcükleri hecelemesini engeller. Çok sayıda nedeni olabilir ancak bilim insanları hala daha rahatsızlığın tam kaynağını belirleyemediler. Bu nörolojik hastalık yazı kabiliyetinin yanında pek çok beyin işlevini de etkiler çünkü yazı sadece bir motor hareket değil düşünme, görme, görsel konumsal hesap yapma gibi pek çok işlevin bir ortak sonucu olan bir faaliyettir. Bu da agrafinin temel kökenini bulmayı çok zorlaştırıyor. Alzheimer hastalarında da sık rastlanan bu rahatsızlık agrafinin nörodejenerasyonla da ilgili olabileceği ihtimalini ortaya çıkarıyor. Agrafi Diğer Dil Sorunlarıyla Bağlantılıdır Hastanın yazı yazma kabiliyetini kaybetmesi, bu rahatsızlığın diğer dil sorunlarıyla da ilişkisi olabileceğini gösteriyor. Örneğin agrafi hastalarının birçoğunda aleksi, afazi, disartri ve apraksi görülür. Agrafi hastalarının beyinleri incelendiğinde araştırmacılar hem dil hem de motor bölgelerin yazma ile olan bağlantısı hakkında çok şey öğrendiler. Maalesef agrafi doğrudan tedavi edilemiyor ama hastalar rehabilitasyonla eski yazma becerilerini kısmen de olsa kazanabiliyorlar. Tüm bu teknikler agrafinin türüne ve şiddetine göre değişiyor. İki Tür Agrafi Vardır: Merkezi ve Çevresel Agrafi, merkezi ve çevresel olmak üzere farklı kategorilere ayrılır. Merkezi agrafiler genellikle beynin dil alanlarını etkiler ve hecelemede zorluklara neden olur. Yani bir nevi hasta kekemelik yaşar. Bu durum günlük hayatta kişinin akıcı bir şekilde iletişim kurmasını zorlaştırır. Çevresel agrafiler genellikle motor ve görsel-konumsal becerileri hedef alarak kişinin yazma ile ilişkili el hareketlerini yapmasını güçleştirir. Merkezi agrafiler afazik olarak nitelendirilirken periferal türleri nonafazik olarak adlandırılır. Agrafinin geçmişi 14. yüzyılın ortalarına kadar uzanır ama 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar bu rahatsızlığın tam olarak ne olduğu klinik açıdan anlaşılamamıştır. 20. yüzyılda inme geçiren hastaların beyin fizyolojileri incelendiğinde rahatsızlık daha fazla dikkat çekmiş ve araştırılmıştır. Agrafi Neden Olur?"} {"url": "https://sinirbilim.org/agrp-noronlar-yag-yakimini-onluyor/", "text": "AGRP Nöronları Diyet Sırasında Yağ Yakımını Önlüyor! Neden her diyet yaptığınızda kilo veremiyorsunuz? Bazı insanlar diyetlerine uydukları halde bir türlü kilo veremezler. Bu soruların cevabı anahtar beyin hücrelerinizde yatıyor olabilir. Anahtar beyin hücreleri, yiyecek kıt olduğunda kalori yakmamızı önlemek için bir tetik görevi görmektedir. İngiltere'de Cambridge Üniversitesi'nde Metabolik Araştırma Laboratuvarı'ndan Dr. Clemence Blouet Diyet sırasındaki kilo verme stratejileri çoğu insanda yetersiz olmaktadır, çünkü vücut bir termostat gibi çalışır, vücut yakılan kalori miktarını aldığımız kaloriye koyar. Daha az yemek yendiğinde, vücudumuz daha az kalori yakar, bu da kilo kaybetmeyi zorlaştırır. Beynin bu kalorili termostatı düzenlemesi gerektiğini biliyoruz, ancak kaloriyi yaktığımız yiyecek miktarını nasıl ayarladığını hala keşfedemedik dedi. AGRP Nöronları İştahı Belirliyor ELife açık erişim dergisinde yayınlanan araştırmalarda bir grup araştırmacı, vücudun düşük kalorili besin alımına uyum sağladığını ve farelerde kilo vermeyi sınırlayan yeni bir mekanizma olduğunu tanımladı. Fareler, insanlarla önemli biyolojik ve fizyolojik benzerlikleri taşır ve böylelikle vücudumuzun çalışma biçimini belirlemek iç yararlı bir modeldir. Araştırmacılar, hipotalamus olarak bilinen beyin bölgesinde bir grup nöronun rolünü test ettiler. Bu Agouti ile ilişkili Nöropeptid nöronları, iştahın düzenlenmesinde önemli rolleri ile bilinirler. Faaliyete geçtiklerinde yemek yememize neden olurlar, ancak tamamen inhibe edildiklerinde neredeyse anoreksiye yol açabilirler. Ekip, farelerde AGRP nöronlarını açık ve kapalı konuma getirmek için genetik bir hile ile, nöronların aktivitesini hızla tersine çevirebilecekleri şekilde kullandılar. Özel haznedeki farelerin enerji harcamalarını daha iyi ölçmek ve onlara gıda kullanılabilirliğinin farklı durumlarda enerji harcamasının bir temsili olan sıcaklıklarını uzaktan ölçmek için sondalar yerleştirdiler. Açlık Hücrelerin Kendi Kendilerini Yemesine Neden Oluyor Araştırmacılar, AGRP nöronlarının kilomuzu düzenleyen kalorik termostatı düzenlediğini farketti. Bulgular, nöronlar aktive edildiğinde bizi acıktırıp, yemek yemeğe yönlendirdiğini ortaya koyuyor. Ancak mevcut hiçbir yiyecek yokken, nöronlar yedek enerji için harekete geçer ve yaktığımız kalorilerin sayısını ve kilo kaybını sınırlarlar. Açlıkta otofaji adı verilen bir sürece giren nöronlar bu süreçte yaşamak için kendini organellerini yerler. Organellerinde ve sitoplamasında biriktirdiği yağ damlacıklarını dışarı verirler. Bu yağlar serbest yağ asidi adı verilen daha küçük parçalara bölünmekte ve gidip açlığı hissettiren AGRP ile ilgili ne kadar nöron varsa hepsini daha fazla uyarmakta ve bireyin yemeye saldırmasına neden olacaktır. Çalışmalara öncülük eden Dr. Blouet, bulguların, beyindeki bir grup nöronun iştah ve enerji tüketimini koordine ettiğini ve çevrede bulunan etkenlere bağlı olarak bir kaloriyi yakmak için açık kapayabildiğini belirtti. Eğer gıda mevcutsa, bizi yemeye ikna eder ve eğer besin yetersizse, vücudumuzu tasarruf moduna geçirerek yağ yakmamızı durdururlar. Bu mekanizma açlıkla baş edebilmemiz için evrimleşmiş olsa da günümüzde çoğu insan kilo vermek için diyet yaparken böyle bir durumla karşı karşıya kalmaktadır. Bu mekanizmayla vücudumuz kalorinin azalmasını telafi etmektedir. Araştırmanın ilk yazarı Dr. Luke Burke şunları eklemektedir: Bu çalışma, aşırı yorucu ve obezitenin azaltılmasına yardımcı olmak için gelecekte yeni veya geliştirilmiş tedavilerin tasarımında yardımcı olabilir. O ana kadar insanların kilo vermek için en iyi çözümü egzersiz ile birlikte kalori alımında ılımlı bir azalma olmalıdır."} {"url": "https://sinirbilim.org/aids-edinilmis-bagisiklik-eksikligi-sendromu/", "text": "AIDS AIDS HIV'in yol açtığı insanda bağışıklık sisteminin tamamen çökmesine neden olan bulaşıcı bir hastalıktır. AIDS'in türkçesi edinilmiş bağışıklık eksikliği sendromudur. HIV'in vücudu enfekte etmesinin ardından kişi uzunca bir süre hiçbir şey farketmeyebilir veya sadece nezle gibi belirtiler ile karşılaşabilir. Hastalığın ilerlemesi devam ettikçe bağışıklık sistemi üzerindeki baskı artar ve tüberküloz gibi ciddi enfeksiyonlar, hatta tümör bile görülebilir. Artık bağışıklık sistemi görevini yerine getirememeye başlamıştır. Vücuda her saniye giren binlerce patojen maddenin hepsi artık ciddi bir tehlike unsurudur. Sadece dış etkenler değil vücudun kendi içinde kanserleşme sürecine girmiş hücreler de T hücreleri tarafından denetlenmediği için kanserin ortaya çıkma riski çok artar. HIV'in yol açtığı enfeksiyonlar bu aşamaya geldiğinde hastalığa AIDS denir ve hastada sıklıkla kilo kabı görülür."} {"url": "https://sinirbilim.org/akcigerde-kan-yapimi/", "text": "Akciğerler İçin Şaşırtıcı Yeni Bir Rol: Kan yapımı Erişkin bir insanda kan hücreleri kemik iliğinde üretilir. Embriyonik hayatın ilk birkaç haftasında kan hücrelerinin yapım yeri vitellus kesesidir. Gebeliğin ilk üç aylık döneminde ise kan hücreleri karaciğer ve dalakta üretilmeye başlanır ve artık gebeliğin son ayı ile doğumdan sonra ise kan hücreleri tümüyle kemik iliğinde yapılır. Diye biliyorduk! Şimdi ise yeni ve oldukça ilginç bir araştırma akciğerlerde kan yapımının gerçekleştiğini gözler önüne seriyor! Şimdi araştırmayı inceleme zamanı. San Francisco'da ki bilim insanları, canlı fare akciğerinde video mikroskobu kullanarak akciğerlerin kan üretiminde daha önce fark edilmemiş bir rol oynadığını ortaya koydular. 22 Mart 2017'de Nature'da çevrimiçi olarak yayınlanan araştırmada, araştırmacılar farelerin akciğerlerinin dolaşımında kanamaları durduran ve pıhtılaşma için gerekli olan trombositlerin yarısından fazlasını ürettiğini buldular. Başka bir sürpriz bulguda, daha önce kan üretiminin ana alanı olduğu düşünülen kemik iliğinin kök hücreleri tükendiğinde, kan üretimini geri yükleyebilen kan kök hücrelerinin önceden bilinmeyen bir havuzunun akciğerlerde olduğu idi. Pulmonolog Mark R. Looney,Bu bulgu kesinlikle akciğerlerin sadece solunum için değil, aynı zamanda kanın önemli özelliklerini oluşturan ve kemik iliğinin önemli bir ortağı olan bir yapı olduğunu dile getiriyor ve Farelerin akciğerlerinde gözlemlediklerimiz, insanlarda da akciğerin kan oluşumunda önemli bir rol oynayabileceğini kuvvetle ileri sürüyor. diye ekliyor. Bulgular, milyonlarca hastayı etkileyen, tehlikeli ve kontrolsüz kanama riskini artıran düşük trombosit sayılarının olduğu hastalıkları anlamada önemli etkilere sahip olabilir. Bulgular ayrıca, akciğerlerde bulunan kan kök hücrelerinin, akciğer nakillerinin alıcılarını nasıl etkileyebileceği konusunda soruları da ortaya çıkarıyor. Fare akciğerleri saatte 10 milyondan fazla trombosit üretiyor: Canlı Görüntüleme Çalışmaları Yeni çalışma, patoloji profesörü Looney ve eş yazar Matthew F. Krummel tarafından geliştirilen, iki fotonlu intravital adı verilen görüntüleme tekniğinin geliştirilmesi ile mümkün oldu. Bu görüntüleme tekniği, araştırmacıların yaşayan bir fare akciğerinin minik damarlarındaki hücrelerin tek tek davranışlarını görselleştirmek gibi son derece hassas bir görevi yerine getirmelerini sağladı. Looney ve ekibi bu tekniği trombositlerin, megakaryosit olarak adlandırılan ve trombosit üreten hücrelerin şaşırtıcı derecede büyük bir popülasyonunu fark ettiklerinde farelerin akciğerlerindeki trombositlerinin parlak yeşil flüoresan yayınlayacak şekilde tasarlanmış bir fare soyunu kullanarak bağışıklık sistemi ve dolaşımdaki trombositler arasındaki etkileşimleri incelemek için kullandılar. Megakaryositler daha önce akciğerde görüldüğü halde, esasen kemik iliğinde trombositleri ürettikleri düşünülüyordu. Araştırmacılar; Akciğerde yaşayan bu büyük megakaryosit popülasyonunu keşfettiğimizde bunu takip etmek zorunda olduğumuzun farkına vardık dedi. Daha detaylı görüntülemeler ile, akciğer damarlarında saatte 10 milyondan fazla trombosit üreten megakaryositlerin varlığı ortaya çıktı; araştırmacıların uzun süredir varsaydığı gibi, bir farenin toplam trombosit üretiminin yarısından fazlasının kemik iliğinde değil de akciğerde gerçekleştiğini düşünüyorlardı. Video mikroskop tekniği deneyleri, daha önce gözden kaçan megakaryosit öncü hücreler ve akciğer damarlarının dışında sessizce bekleyen kan kök hücrelerinin fare akciğerlerindeki varlığını yaklaşık 1 milyon olarak tanımladılar. Akciğerde Yeni Keşfedilen Kan Kök Hücreleri Hasar Görmüş Kemik İliğini Onarabilir Akciğerdeki megakaryositlerin ve kan kök hücrelerinin keşfi, bu hücrelerin akciğer ve kemik iliği arasında ileri ve geri hareketleri hakkında sorular ortaya çıkardı. Bu soruları ele almak için, araştırmacılar bir akciğer nakli çalışması örneği hazırladılar. İlk olarak ekip; normal donör farelerdeki akciğerleri, flüoresan megakaryositleri olan alıcı farelere nakletti ve alıcı farelerdeki floresan megakaryositlerin akciğerlerin damarlarında artmaya başladığını buldu. Bu, trombosit üreten megakaryositlerin akciğere kemik iliğinden geldiğini düşündürdü. Araştırma baş yazarı: Megakaryositlerin kemik iliğinden akciğerlere kadar tüm yol boyunca trombosit elde etmeyi etkilediği büyüleyici dedi. Akciğerin, kanın mekanik kuvveti veya belki de henüz bilmediğimiz bazı moleküler işaretlerden dolayı trombosit üretimi için ideal bir biyoreaktör olması mümkündür. Başka bir deneyde araştırmacılar akciğerleri, floresan megakaryosit progenitör hücreleri ile düşük trombosit sayısına sahip mutant farelere nakletti. Nakil yapılan farelerde, normal seviyeleri hızla eski haline getiren trombosit üretimi gerçekleşti; bu gözlem birkaç ay boyunca devam etti. Araştırmacılar, bu nakledilen akciğerlerde yerleşik megakaryosit progenitör hücrelerinin, alıcı farenin düşük trombosit sayıları tarafından aktive edildiğini ve uygun trombosit üretimini düzeltmek için sağlıklı yeni megakaryosit hücreleri ürettiğini gösterdi. Son olarak araştırmacılar tüm hücrelerin, kemik iliğinde normal kan kök hücrelerinden yoksun olan mutant farelerde etiketlendiği sağlıklı akciğerler nakletti. Alıcı farelerin kemik iliğinin analizi, nakledilen akciğerlerden hasar gören kemik iliğine ilerlediğini ve yalnızca trombositlerin değil, nötrofiller gibi bağışıklık hücrelerini de içeren çok çeşitli kan hücrelerinin üretimine katkıda bulunduğunu gösterdi. Bu deneylerin sonuçları akciğerlerin, hasar gören kemik iliğini tekrar işlevsel hale getirme ve kanın birçok bileşeninin üretimini geri yükleme yeteneğine sahip çok çeşitli kan öncü hücrelerine ve kök hücrelere ev sahibi olarak rol oynadıklarını ileri sürmektedir."} {"url": "https://sinirbilim.org/akdeniz-diyeti/", "text": "Akdeniz Diyeti Dikkat Eksikliği Riskini Azaltabilir Çocuklarda ve gençlerde görülen dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ve akdeniz diyeti arasında yapılan ilk araştırma olan bu çalışmada, amaç sağlıksız bir diyet şeklinin psikiyatrik hastalıklarda önem taşıdığını göstermek ve neden sonuç ilişkisi aramak yerine, belli bir beslenme şeklinin bu hastalığa iyi gelmesini sağlamaktır. DEHB, dünya genelinde çocuklar ve gençlerin %3,4'ünü etkileyen en yaygın zihinsel sorundur ve yetişkinliğe kadar sürebilir. Ana belirtileri dikkat eksikliği, düşünmeden hareket etme ve hiperaktivitedir. Tedavisinde ise psikologlar tarafından, psikolojik ve farmakolojik müdahaleler uygulanır. Hala düşük kaliteli diyet ile DEHB arasındaki ilişki bulunabilmiş değildir. Tabii, düşük kalitedeki beslenme tarzı kişinin belli başlı gerekli besin ögelerinden (omega 3, çinko, demir, magnezyum gibi) mahrum kalmasına neden oluyor. Bu da psikolojik ve bilişsel hastalık yolaklarını harekete geçirebildiği için DEHB için de muhtemel zemin hazırladığını düşünüyorlar. 120 çocukla yapılan araştırmada, psikiyatrist Jose Angel Alda bunun kötü bir döngü olduğunu düşünüyor. DEHB'li çocuklarda görülen düşünmeden hareket etme eylemi, çocukları sağlıksız besinleri daha çok tüketmelerine neden oluyor ve sağlıksız beslendikleri için de hastalığa bağlı görülen semptomlar daha sık görülüyor. Peki Akdeniz Diyeti?"} {"url": "https://sinirbilim.org/akilalmaz-beyin-helen-thomson/", "text": "Akılalmaz Beyin Helen Thomson Kitabı elimden bırakamadım Helen Thomson'ın Akılalmaz Beyin kitabını hediye ettikleri için April Yayıncılık'a minnettarım. Başta kitabın sinirbilimdeki popüler konuları ele alıp ticari kaygıyla yazıldığını düşünmüştüm. Ancak okudukça daha önce farkına varmadığım bir şeyi farkettim. Psikiyatrik rahatsızlıkları olan insanların neler yaşadıklarını öğrendim. Bob, Ruben, Sylvia, Sharon ve diğerlerinin yaşadıkları rahatsızlıkları okumuştum. Sinestezi, oryantasyon bozukluğu, her şeyi hatırlama durumu, kişilik değişimleri, beyin tümörleri gibi pek çok konuda bilgim vardı. Yaşam kağıtta okunduğu gibi akmıyor. Unutkanlık çağımızda çoğumuzun sorunu haline geldi. Herkes belleğinden şikayet ediyor, onu güçlendirmek için uğraşıyor. Jill ise herkesin ulaşmaya çalıştığı Nirvana'da saltanat kurmuş yaşıyor ama bu saltanat keyifli mi? Onlarca yıldır her günün her dakikasını ayrıntılı bir şekilde hatırlayabilen Jill için bu durum dur durak bilmeyen, kontrolü imkansız, yıpratıcı bir şey. Unutmanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu aslında bilmiyoruz. Gün içinde 10.000'e yakın reklama maruz kalıyoruz. Gereksiz binlerce görsel ve sese maruz kalıyoruz. Hayatımızın belirli zamanlarında utanç verici, bazen travmatik anılar yaşıyoruz. Hepsini hatırlamak ister miydiniz? 9 Kişi, 9 Akılalmaz Beyin Kitapta çeşitli beyin rahatsızlıkları yaşayan insanların hayat hikayeleri anlatılıyor. Helen Thomson bir bilim muhabiri olduğu için dünyanın dört bir tarafındaki ilginç vakaları araştırıyor ve yazıyor. Entorhinal korteks ile hipokampus arasındaki ilişki iyi olmazsa veya ızgara hücreler düzgün çalışmazsa çevremizin haritasını beynimizde oluşturamayız. Evimizin içinde banyoya gitmek bile ormanda kaybolmaya benzer. Bu şekilde okuyunca bunun nasıl hissettirdiğini pek anlamıyorsunuz. Bir de Sharon'un penceresinden bakın. Çevresinin haritasını beyninde oluşturamadığı için sürekli kaybolan Sharon salondan mutfağa gitmek için bir sürü işareti ezberlemek zorunda kalıyor. Evden dışarı çıkmak ise apayrı bir macera."} {"url": "https://sinirbilim.org/akilci-ilac-kullanimi/", "text": "İlaç Furyasına Karşı Akılcı İlaç Kullanımı Biliyor musunuz Akılcı İlaç Kullanımı çalışmaları dünyada 30 yıldan beri sürdürülmektedir. Akılcı ilaç kullanımını hiç duydunuz mu ya da sağlık bakanlığının bu konuda ki posterlerine denk geldiniz mi? Son 6 ay içinde hastanenin acil kapısından dahi giriş yaptıysanız muhakkak karşınıza çıkmıştır bu posterlerden biri fakat görmediğinizi düşünüyorsanız bu demektir ki; dikkatiniz çekilmeyi başarılamamış. Aslında çok mühim bir konu olmasına karşın dikkatinizi çekemememiz bu konuda ki birey, toplum ve devlet olarak eksiklerimizi gözler önüne sermektedir. Akılcı İlaç Kullanımı nedir? Dünya Sağlık Örgütü'ne göre akılcı ilaç kullanımı bireylerin sağlık durumlarına göre uygun ilacın doğru doz ve sürede, en düşük fiyatta temin edebilmeleridir. Bu uygulamanın amacı bireyleri ilaçlara özellikle antibiyotiklere, ağrı kesicilere düşkünlüğünden kurtarmak, bireyi bilinçlendirmek, bilinçsizce ve yanlış ilaç kullanımının önüne geçmektir. Her baş ağrısında ağrı kesicilere koşulmasını, her öksürükte antibiyotiğe sarılmayı önlemeyi amaçlayan bir uygulamadır. Geçmişte ağızdan alınan antibiyotikler ile kısa sürede iyileşen bir enfeksiyon, örneğin boğaz enfeksiyonu için günümüzde hastanın hastaneye yatarak damardan tedavi alması gerekebiliyor. Bunun nedeni mikropların antibiyotiklere karşı geliştirdikleri dirençtir. Bakterilerin antibiyotiklere direnç geliştirmesi genel olarak gereksiz yere, yetersiz dozda veya sürede antibiyotik kullanımı ile ilişkilidir. Antibiyotikler mikrobik hastalıkların tedavisinde çok önemli yer tutan ilaçlardır. Ancak günümüzde bazı hastalıkların tedavisinde kullanılacak antibiyotiği seçerken hekimler zorlanmakta, hasta kişiler de tedavi güçlükleri ile karşı karşıya kalmaktadır. Gereksiz antibiyotik kullanımının ciddi sağlık sorunlarına yol açtığının farkına varmalıyız. Özellikle çocuklarda bakterilere karşı direncin azaldığını ve iyileşemeyen hastalarla, geçmeyen hastalıkların her geçen gün arttığını hekimlerimiz ve hastane verileri söylüyorlar. Herkesin Evinde Küçük Bir Eczane Var Maalesef buzdolabı kapaklarımız artık ecza dolaplarından farksız durumda. Bunu düşünelim. Ne ara bu kadar ilaç biriktirdik dolap kapaklarımızda? Yanlış anlaşılmak istemem tabi ki ilaç elzem olduğunda kullanılmalıdır. Birçok hastalığı engelleyen, durduranda ilaçlardır. Hastalığın tedavisinde kullanırız. Benim burada ele aldığım ilaç bağımlılığı. Belki bu tabiri ilk defa duyanlarımız vardır ama üzülerek belirtmeliyim ki günümüz hastalıklarından biri olmak konumuna gelmiş bulunmakta bu durum. Aslında hekimimize gitmek varken neden evdeki ilaçlar ya da internet, medya ve arkadaşlardan edinilen bilgilere güveniyoruz? Oysaki doktorlarımıza bu kadar güvenirken onlara danışmamak neden? Yapılan anketlerde bireylerin reçetesiz ilaç kullanma nedenleri arasında baş ağrısı, nezle ve gribin en fazla yer aldığı saptanmıştır. Üniversite öğrencileri arasında yapılan bir araştırmada bireylerin yarıdan fazlasının son bir ayda ilaç kullandıkları ve bunların %23,2'sinin reçetesiz ilaç kullandığı, reçetesiz olarak kullandıkları ilaçların %61,5'inin ağrı kesici , %39,5'inin antibiyotik olduğu belirlenmiştir. Bilinçsizce İlaç Almak Ülkemizde bireyler ekonomik sıkıntılar gibi çeşitli nedenlerle sağlık kurumuna başvuramama veya sağlık kurumuna gidecek zamanı bulamamadan dolayı hekime gitmemektedir; Stres ve psikolojik sorunlar gibi nedenler yüzünden bireylerin ilaçları bilinçsizce ve yanlış tükettikleri gözlenmiştir. Bu durumların önüne geçmeyi kendimize bir borç bilmeliyiz. Kendimize ve ülkemize bu iyiliği yapmalıyız. Ülkemiz dedim evet çünkü bilinçsiz ilaç kullanımı ülkemizde ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Türkiye İlaç Sektörü 2017 raporunu okunuz mu? Türkiye İlaç Sektörü 2017 raporuna göre, 2016 yılında Türkiye'de 2 milyar kutu ilaç satışı gerçekleşti. İlk sırada ağrı kesiciler yer aldı, hemen arkasında da antibiyotikler. Rapora göre, Türkiye ilaç pazarı geçtiğimiz yıl 2015 yılına kıyasla yüzde 17 büyüdü ve 2016 yılında Türkiye'de 2 milyar kutu ilaç satışı gerçekleşti. Cem Baydar; 2020 yılında Türkiye'nin dünyanın 14'üncü en büyük ilaç pazarı olacağının altını çizerek önümüzdeki 5 senede çift haneli büyümenin devam edeceğini bildirdi. Bu uçuk rakamların her birimizin cebinden çıktığını unutmamalıyız ve bu tasarrufu aslında kendimize ve ailemize yaptığımızın farkına varmalıyız. Bilinçli ve doğru ilaç nasıl kullanılır bunu da dile getirelim yazımızın sonunda. Hekimimize başvurduğumuzda reçetemizde yazan ilacı, yazan dozajda ve öngörüldüğü süre boyunca kullanılması doğru ilaç kullanımıdır. Herhangi bir rahatsızlık durumunda hemen dolap kapağımızdaki ilaçlara koşmamak ise bilinçli ilaç kullanımıdır. Akılcı İlaç Kullanımı Nasıl Fayda Sağlar?"} {"url": "https://sinirbilim.org/akilli-bicaklar/", "text": "Kanserli Dokuyu Tespit Edebilen Akıllı Bıçaklar Teknoloji dünyasında akıllı telefonlarla başlayan 'akıllı' aletler serisine bir yenisi daha ekleniyor; akıllı bıçaklar. Cerrahların ameliyatlarda kullanacağı akıllı bıçaklar kestikleri dokunun kanserli olup olmadığını anında tespit etme özelliğine sahip. iKnife adı verilen bu bıçaklar laboratuar ortamında gerçekleştirilen ilk testte 91 hastanın doku örneklerindeki kanserli hücreleri %100 başarıyla tespit etme başarısını göstermiştir. Akıllı bıçakların birkaç dakikada yaptıkları incelemeleri geleneksel yöntemlerle yapmak en az yarım saat sürüyordu. Yarım saat belki gözünüze küçük görünebilir ama ameliyat anı göz önüne alındığında dakikalar bile büyük önem taşıyor. Kanserli Doku Ameliyat Esnasında İnceleniyor Belirgin bir tümör kitlesine sahip kanser türlerinde, kanserin cerrahi müdahaleyle yok edilmesi genellikle en iyi tedavi seçeneğidir. Tümörün kaldırılırken sağlıklı dokunun da ufak bir kısmı alınır ancak bu feda edilmesi gereken bir paydır çünkü kanserli dokuyu çıplak gözle tespit etmek çoğu zaman imkansızdır. İngiltere'de meme kanseri istatistiklerine baktığımızda her 5 meme kanseri hastasından biri kanserli doku tamamen kaldırılamadığı için ikinci bir ameliyat geçiriyor. Eğer dokunun kanserli olup olmadığı hususunda belirsizlik varsa, doku incelenmek üzere ilgili laboratuvara gönderiliyor ve bu süre içinde hasta genel anesteziyle uyutulmuş bir halde ameliyat masasında bekletiliyor. iKnife'ın temeli 1920'lerde icat edilip günümüzde yaygın olarak kullanılan elektrocerrahi teknolojisine dayanıyor. Elektrocerrahi bıçaklar kan kaybını en aza indirmek amacıyla dokuyu keserken onu hızlıca ısıtacak bir elektrik akımı üretiyorlar. Bu şekilde akıllı bıçaklar dokudaki sıvıyı hemen buharlaştırıyor ve evlerimizde kullandığımıza benzer bir buhar çekme makinesiyle dokudan çıkan buhar özel bir kaba alınıp saklanıyor. Akıllı Bıçaklar Bize Dokuyla İlgili Önemli Bilgiler Verebilir Londra Kraliyet Üniversitesi'nden iKnife'ın kaşifi Dr. Zoltan Takats dokudan çıkacak dumanın biyolojik bilgi açısından zengin bir kaynak olabileceğini fark etti. iKnife'ı üretirken elektrocerrahi bıçağı bir kütle spektrometre cihazına bağladı. Burada kütle spektrometre cihazının görevi bir örnekte hangi kimyasal maddelerin bulunduğunu belirlemek. İnsan vücudunda farklı tip hücreler değişik yoğunluklarda binlerce biyolojik madde üretiyorlar bu nedenle alınan bir doku örneğinde bulunan kimyasal maddeler bize dokunun ne halde olduğuyla ilgili önemli bilgiler verebilir. Cihazın test edildiği başka bir çalışmada, araştırmacılar 302 hastanın vücudunun çeşitli organlarından kanserli ve sağlıklı hücreler içeren doku örnekleri topladılar ve bunları iKnife ile incelediler. İncelenen organlardan alınan sağlıklı ve kanserli dokuların kaydı tutularak bir araştırma kütüphanesi oluşturuldu. iKnife dokular üzerinde yaptığı okumaları araştırma kütüphanesinde tutulan bilgilerle eşleştirerek kesilen dokunun tipini üç saniyeden kısa bir sürede belirleyebiliyordu. Akıllı Bıçaklar ile Doktorların İşi Kolaylaşıyor Yeni geliştirilen akıllı bıçak teknolojisi şimdiye kadar ki bütün testleri başarıyla atlattı. Şimdi sıra ameliyat esnasında yapılacak en doğru sonuçları verecek teste gelmişti. Laboratuvarda gerçekleşen bundan önceki testlerde iKnife dokunun tipini ve kanserli olup olmadığını başarıyla tespit etmişti. Ameliyat ortamında gerçekleştirilen en son testte cerrahların iKnife'ın sonuçlarını anında görebilme imkanı yoktu. Çünkü dokunun ısıtılmasıyla oluşan buharın kimyasal incelemesi başka bir odada gerçekleşmişti. Araştırmacılar ilerde cerrahların bu bilgilere anında ulaşarak ameliyat esnasında hastaya daha doğru şekilde müdahale etmesini öngörüyor. Dr. Takats iKnife ile ilgili şunları söylüyor: Laboratuvar ve ameliyathane deneylerinden elde ettiğimiz sonuçlar iKnife'ın kanser cerrahisinde kullanımıyla ilgili çok olumlu ve güçlü veriler sunuyor. iKnife şimdiye kadar ulaşılamayan kesinlikte bilgiler sunarak ameliyatlarda cerrahların işini kolaylaştırıyor. Tüm kalbimle inanıyorum ki geliştirdiğimiz bu cihaz kanser hastalarında tümörün tekrar görülme olasılığını düşürecek. Ayrıca daha fazla hastanın yaşamına devam etmesine olanak sağlayacaktır. Akıllı Bıçaklar Şimdilik Sadece Kanser Teşhisinde Kullanılacak Şu an akıllı bıçaklar sadece kanser teşhisinde görev alıyor. Dahası var. iKnife'ın sahip olduğu teknoloji dokuda bulunan bakteri tipini belirleme, oksijen eksikliğini tanıma gibi daha pek çok işlevi yerine getirebilir. Takats ayrıca iKnife'ı kullanarak at etini sığır etinden ayırt etmeye amaçlayan deneyler de yapmıştır. Ancak akıllı bıçakların diğer alanlardaki kullanımı hala geliştirilme aşamasındadır. Dr. Takats'la aynı üniversitede görev alan kanser ve cerrahi bölümünün başkanı profesör Jeremy Nicholson şunları söylüyor. iKnife'ın ortaya çıkışı uzun zamandır laboratuvarlarımızda yürüttüğümüz cerrahi karar verme ve gerçek zamanlı teşhislere katkı sağlamak üzere gelişmiş kimyasal belirleme teknolojilerinin bir göstergesidir. Ameliyatlar Daha Verimli Geçecek Üniversitenin cerrahlarından Prof. Lord Darzi araştırmayla ilgili şunları söylüyor: Kanser ameliyatlarında siz aldığınız sağlıklı dokunun mümkün olduğu kadar küçük olmasını istersiniz. Ancak tüm kanserli dokuyu kaldırdığınızdan da emin olmak zorundasınız. Ameliyatlarda cerrahların işi hiç kolay değil ve gerçekten dokunun ne kadarının kesilmesini belirleyecek bir teknolojiye ihtiyaç duyuluyor. Bu çalışma iKnife'ın bunu gerçekleştirecek potansiyele sahip olduğunu ve artık kanser ameliyatlarının çok daha verimli bir şekilde yapılacağını gösteriyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/akkumbens-cekirdegi/", "text": "Akkumbens Çekirdeği Akkumbens çekirdeği korpus striatumun sınırında bulunur ve hipotalamusun arka tarafında kalır. Beynin iki yarımküresi de kendi akkumbens çekirdeğine sahiptir. Bu çekirdekler merkez ve kabuk olarak iki yapıdan oluşur. Her birinin ayrı hücre morfolojisi ve işlevi vardır."} {"url": "https://sinirbilim.org/aklin-bakteriler-ile-imtihani/", "text": "Aklın Bakteriler ile İmtihanı Düşünme, karar verme, öğrenme gibi üst düzey beyin faaliyetlerimizin gerçekleştiği temel yer serebral korteks adlı 2 4 mm kalınlığındaki beyin dokusudur. Milimetre ölçeğindeki bu küçük doku çoğunlukla nöronların hücre gövdelerinden oluşur ve uzantıları tüm beyne yayılır. Beyin görüntüleme çalışmalarında ön planda frontal korteks, temporal korteks gibi yapılar vardır ancak arka planda hiç beklenmedik elemanlar devreye girer. Pazartesi sendromunun yediğimiz yoğurtla ilişkisi olabilir mi? Öğle yemeğiniz akşam sizi depresyona sokabilir mi? Bir çalışmada 22 erkeğe 4 hafta boyunca aynı hap verildi. Haplar çok etkili özel bir formül içeriyordu. Bir ayın sonunda deneye katılanlarla görüşüldü ve hapların etkisi soruldu. Yanıtların hepsi aynı şeyleri söylüyordu. Bütün katılımcılar kendilerini daha huzurlu hissediyor ve hafızaları da eskisine göre daha keskin olmuştu. Bu çok özel haplar bir ilaç firması tarafından üretilmemişti, doğanın kendisinden geliyordu. Bu haplar sadece BAKTERİ içeriyordu. İnsan vücudunda 30 trilyon insan hücresi varken 40 trilyon bakteri hücresi bulunmaktadır. Bakteriler özellikle sindirim sistemimizde çok kritik görevler üstlenirler ve sayılarından anlaşılacağı üzere hayatımızın devam etmesi için olmazsa olmazdır. İnsanlar prebiyotik yoğurt, kefir gibi yiyecek ve içeceklerle faydalı bakterileri vücutlarına alır ve sağlıklarını korumayı amaçlarlar. Ancak endüstriyel gıdaların bu bakımdan kötü bir yönü vardır. Evde yaptığınız yiyecekler canlı veya cansız doğal bileşenlerini korurken, endüstriyel gıdalar uzun süre saklanabilir olması için çok sayıda katkı maddesi içerir. Yoğurt veya ayran gibi besinlerin bozulmadan uzun süre saklanabilmesi ancak içinde bakteri yaşayamaması ile mümkündür. Zaten bozulma, çürüme dediğimiz olaylar maya veya bakteri gibi canlıların yiyecek ve içecekler içindeki üremelerinin bir sonucudur. İçinde prebiyotik bakteri bulunmayan yoğurt vb hazır gıdaları tükettiğimizde ise yararlı bakterilerden mahrum kalabiliriz. Yapılan son araştırmalar vücudumuzun mahrum kaldığı bakterilerin beynimizin işleyişini çok önemli ölçüde etkilediğini ortaya çıkardı. Vücuttaki Bakteriler ile Hastalıklar İyileştirilebiliyor Bilim insanları laboratuvar hayvanlarının ve insanların sindirim sistemlerindeki bakteri popülasyonlarını onararak davranış değişikleri sağlamayı başardılar. Sadece vücuttaki mikrop dengesinin iyileştirilmesi anksiyeteli fareyi cesur, utangaç fareleri ise sosyal yapmaya yetti. Depresif insanlardan alınan bakteri örnekleri çoğaltılıp farelere verildiğinde farelerin de depresyon belirtileri sergiledikleri görüldü. Bunlar gerçekten inanılmaz keşifler! Sorunu hep beyninizde arıyorsunuz ama o hiç beklemediğiniz yerde bağırsaklarınızda karşınıza çıkıyor. Pek çok insan depresyon, anksiyete gibi psikolojik rahatsızlıkların üstesinden gelmek için antidepresan kullanıyor. Antidepresan konusuna önceki bir yazımızda değinmiştik. Çözüm belki de sadece bir kap yoğurt yemekte saklı olabilir. Sindirim sistemindeki bakteriler beyin hücrelerinin iletişim kurmak için kullandıkları çok özel kimyasal maddeler üretiyorlar. Yapbozun tüm parçalarını birleştirdiğimizde sonuçlar gösteriyor ki bağırsaklarımızdaki faydalı bakteriler ruh halimizi iyileştirebilir! hatta depresyon ve anksiyete gibi rahatsızlıklarla mücadelede bile kullanılabilir. Ancak gıdalardan alınan yanlış bakteriler de bunun tersi bir etki yaratarak depresyon ve diğer zihinsel rahatsızlıkları körükleyebilir. Bakteriler Bizimle Birlikte Evrimleşti Vücudumuzdaki bakteriler o kadar uzun süredir bizimle beraberler ki milyonlarca yıllık sürede onlarla beraber evrimleştik. İnsan beyni ile vücudu arasında nasıl çok sıkı bir bağ varsa bakterilerle vücudumuz arasında da o derece güçlü bir bağ var. Nasıl ki bir tohum zaman içinde fidan oluyor daha sonra dallanıp bir ağaç oluyorsa çok ilkel halimizde var olan bakteriler de bizimle beraber gelişmişler ve vücudumuzun çok sayıda bölgesine nüfuz etmişlerdir. Vücudumuzdaki 40 trilyon mikroorganizmanın oluşturduğu yapıya mikrobiyota denir. Mikrobiyota ve hücrelerimiz arasında simbiyotik, karşılıklı çıkar sağlanan bir yaşam biçimi mevcuttur. Onlar bizden yararlanır biz de onlardan, biz onları kontrol ederiz onlar da bizi! Herkesin Mikrobiyotası Farklı Vücudumuzdaki mikroorganizmaların iyileştirilmesinin sinir sistemimiz için büyük faydaları var ancak bu işi dosdoğru yapmak hiç kolay değil. Sağlıklı bir mikrobiyota formülünü kimse bilmiyor. Türkiye'de yaşayan birinin bağırsak florası ile Özbekistan, Çin veya Meksika'da yaşayan insanların bakteri toplulukları birbirinden çok farklı olabilir. Hatta aynı bölgede yaşayan insanlar da büyük olasılıkla farklı bağırsak floralarına sahip olabilirler. Bu durumda doğru bakterileri vücuda nasıl vereceğiz? Hadi onları tespit ettik, yiyecek ve içeceklerle içeri aldık, orada kalmaya nasıl ikna edeceğiz? Tüm bu soruların yanıtları için beyin ve bağırsaklarda yaşayan bakteriler arasındaki ilişkinin tam olarak aydınlatılması gerekiyor. İrlanda'da College Cork Üniversitesi'nde çalışan bilim insanları bu konuda yoğun bir şekilde çalışıyor. Bu üniversitede çalışan sinirbilimci John Cryan yararlı prebiyotiklerden zihinsel işlevleri etkileyen psikobiyotikleri saptayıp bunlardan bakteri temelli ilaç yapılmasını öngörüyor. Bakteriler Depresyona Sebep Olabilir mi? Psikobiyotik terimi ilk defa 2000 yılında Kanada'nın Walkerton yerleşim biriminde meydana gelen bir salgın sonucu psikiyatrist Ted Dinan tarafından ortaya atıldı. Köyde meydana gelen sel yüzünden köyün su depolarında E. Coli ve Campylobacter adlı bakteriler üredi. Salgında neredeyse köyün yarısı hastalandı ve hastalık sonucu 7 kişi hayatını kaybetti. Bölgede bulunan insanlara göre salgın kısa sürdü, sadece 10 günde her şey hallolmuştu. Ancak yıllar sonra yapılan araştırmalar salgından sonra bölge sakinlerinde depresyon görülme sıklığının arttığını gösteriyordu. Ted Dinan bakteri enfeksiyonları ile depresyon arasında bir bağlantı olabileceğinden şüphelendi. Depresyon ve sindirim sistemi bakterileri arasında gerçekten böyle bir ilişki varsa özgür irade kavramları bile sorgulanabilirdi. Sindirim sisteminde doğru mikrobiyotaya sahip olmayan kişiler doğuştan 1-0 geride başlıyorlar ve zihinsel sorunlara yatkın oluyorlar. Bu kişiler kendi ellerinde olmadan antisosyal ve tuhaf davranışlar sergileyebilir, hafıza sorunları yaşayabilirdi. Tüm Hücreler Aynı Dili Konuşurlar Hücreler arası iletişim mekanizmalarına baktığımızda bakteriler ve beyin hücrelerinin benzer şekillerde iletişim kurduklarını görürüz. Vücudumuzdaki prokaryot ve ökaryot hücreler aynı dili konuşurlar. Nöronlar arasındaki sinapslar mutluluk hormonları dopamin, serotonin gibi çeşitli nörotransmitterlerle konuşurlar. Bakteri hücreleri de bu tür molekülleri üretebilirler. Serotonin seviyesi azaldığında depresyon ve huzursuzluk belirtileri görülmeye başlar. Aslında vücudumuzda üretilen serotonin yalnızca 10%'u beyindir. Geri kalan 90%'ı sindirim sisteminde bulunur. Bakteriler aynı zamanda bu kimyasal moleküllerin sinir sistemi tarafından nasıl kullanılacağını da değiştirebilir. Bağırsaklar ve beyin arasındaki sinyal trafiği vagus siniri üzerinden gerçekleşebilir. Bilim insanları vagus sinirinin nasıl bu bağlantıları gerçekleştirdiğini henüz bilmiyor ama bu yolun çok önemli olduğu aşikar. Farelerde vagus siniri kesildiğinde bağırsak bakterilerinin beyin ve davranışlar üzerindeki bütün etkisi kayboluyor. Yeni Bakteriler Yeni Davranışlar Bağırsak florasında yaşanan toplu bakteri değişimleri davranışsal ölçekte ciddi değişimlere de zemin hazırlıyor. Depresyonlu insanlardan alınan örnekler inceleniyor ve ayrıştırıldıktan sonra bakteriler farelere veriliyor. Önceleri gayet normal davranan fareler bakteri değiş tokuşundan sonra depresyon ve anksiyete emareleri gösteriyorlar. Sağlıklı insanlardan alınan bakteriler farelere verildiğinde ise hiçbir davranış değişikliği gözlenmiyordu. Mikrobiyotanın davranışlar üzerindeki bu denli büyük etkileri tedavi yaklaşımlarını da şüphesiz etkileyecektir. Beyin dalgalarının gözlenebildiği EEG tekniğiyle yapılan araştırmalar da sağlıklı bakteri alımı sonrasında hafıza işlevlerinden sorumlu beyin bölgelerinin faaliyetlerinde artış olduğunu göstermiştir. Bakteriler zihinsel rahatsızlıkları etkiliyorsa enfeksiyonlar için aldığımız antibiyotiklerin yan etkilerine depresyon yazılması gerekmez mi? Bilindiği gibi antibiyotikler bakteri hücre duvarını parçalayarak hem zararlı hem de yararlı çok sayıda bakteriyi öldürüyor. Yararlı bakterilerin ölümü de beyin için gerekli nöroaktif madde miktarında azalmaya sebep olacak. Antibiyotik kullanımına bağlı bakteri azalmasının muhtemel tedavi yöntemlerinden birisi dışkı nakli, yani fekal transplantasyon. Dışkı bünyesinde bir hayli mikroorganizma barındıran bir maddedir. Sağlıklı bir insanın dışkısı su ve benzeri çözeltilerle sulandırılıp hastaya veriliyor. Bu şekilde hastanın sindirim sistemine çok sayıda yararlı bakteri yerleşiyor ve ciddi iyileşmeler görülüyor. Peki bakterisini izole ettiğiniz kişinin dışkısı gerçekten bir başka kişiye derman olabilecek mi? Dışkı naklinin yapılacağı durumlarda bundan sonra doktorlar çok daha ihtiyatla hareket etmek zorunda kalacaktır. Bakteriler Bizi, Biz Bakterileri Etkiliyoruz Eğer vagus siniri üzerinden bakteriler bizi davranışlarımıza yansıyacak ve fizyolojimizi büyük ölçekte etkileyecek kadar tesir altına alıyorsa tersi de geçerli olamaz mı? Bizim davranışlarımız da onları doğrudan etkiliyor. Annemizden aldığımız bakteriler bizim kaderimiz değiller. Vücudumuzdaki bakteri popülasyonları azaltmanın, artırmanın, değiştirmenin çok sayıda yolu var. Bunların başında kefir, yoğurt gibi prebiyotik gıdaları tüketmek geliyor. Dikkat etmemiz gereken en önemli nokta tükettiğimiz gıdaların gerçekten bakteri içeriyor ve bir mikrobiyotaya sahip olmasıdır. Marketlerde satılan yoğurtların içerdiği katkı maddelerinden ötürü ne derece bakteri içerdiği şüphelidir. Ev yoğurdu günle içinde bozulurken markette satılan yoğurtların bir aydan uzun bir süre bozulmayışları bu besinlerin ne kadar bakteriye ev sahipliği yaptığı konusunda bize fikir vermelidir. Stres Hem Bizi Hem de Mikropları Olumsuz Etkiliyor Bakterilerle olan çift yönlü trafikte bir diğer etken de strestir. Birçok fare çalışması stresin, özellikle ilk yıllarda, mikrobiyal yaşamı olumsuz etkilediğini gösteriyor. Stres günümüzün en önemli sorunlarından biri haline geldi. Hemen antidepresanlara sarılmadan meditasyon, iyi beslenme, spor gibi yöntemlere başvurarak stres seviyelerinin azaltılabileceği çok sayıda bilimsel yayın tarafından gözler önüne serilmiştir."} {"url": "https://sinirbilim.org/akromegali-ve-jigantizm/", "text": "Akromegali ve Jigantizm Beynin hipofiz bölümünde tümör oluşması sonucu meydana gelen bir nadir görülen bir hastalıktır. Her yıl dünyada 3-4 milyon insanda ortaya çıktığı tahmin ediliyor. Dünyada ise yaklaşık 40 ile 70 milyon arasında akromegali hastası vardır. Nadiren MEN-1, McCune Albright sendromu, ailesel akromegali ve Carney kompeksi gibi genetik sendromlar ile birlikte görülür. Son zamanlarda akromegali ve prolaktinomalı hastalarda aril hidrokarbon reseptör interacting protein geninde mutasyon tespit edilmiştir. Özellikle 40 yaşın altında büyüme hormonu salgılayan adenomu olan hastalarda AİP gen mutasyonu taraması yapılmalıdır. Hastalığın başlaması ile tanı arasında geçen sürenin 6-10 yıla kadar uzayabileceği bilinmektedir. Akromegali Belirtileri Ön hipofizdeki hücreler fazla miktarda büyüme hormonu salgılayarak, çocuklarda jigantizm ve erişkinlerde akromegaliye neden olur. Tümörün büyümesi ergenlikten önce ise, kişi anormal bir boya ulaşabilir. Doğrusal büyümenin artık mümkün olmadığı zamandan sonra; el ve ayakların olağandışı büyümesi, osteortitrite bağlı omurga değişiklikleri, yumuşak doku büyümesi, vücutta kıllanma ile alın ve çenede aşırı büyüme gibi tipik akromegali tablosu oluşur. İç organların aşırı büyümesi, işlevlerin gittikçe bozulmasına yol açabilir. Başlangıçta sinsi olan bu durum tedavisiz bırakılırsa ölüme neden olabilir. Akromegali olgularının %20-40'ında büyüme hormonunun aşırı salgılanması yanında, fazla miktarda prolaktin salgılanması da vardır. Hastaların %25'inde anormal glikoz tolerans eğrisi bulunmakta ve %4'ünde, gebelik olmaksızın, laktasyon gelişmektedir. Akromegalide, büyüme hormonu salgılayan tümörler hipofizden kaynaklandığı gibi, hipofiz dışı kaynaklardan da oluşabilir. GRH salgılayan hipotalamik tümörler de akromegaliye neden olabilir. Ancak bunlar nadir görülür. Ölüm Riski 2-4 Kat Artabilir Akromegali, aşırı büyüme hormonu salgılamasının oluşturduğu metabolik etkiler ve hipofiz adenomunun oluşturduğu doğrudan kitle etkisi ile ölümcül olabilir. Akromegalik hastalarda kardiyovasküler hastalıklar, solunum hastalıkları ve kansere bağlı olarak ölüm oranlarının 2-4 kat kadar arttığı bilinmektedir. Büyüme hormon düzeylerinin tedavi ile 2.5 g/L'den düşük ve IGF-1 değerlerinin de normal değerlere indirilmesi sonucunda akromegalide artmış ölüm oranlarının, normal ölüm oranlarına kadar azaldığı gösterilmiştir. Akromegalik hastalar genel olarak yüzde kabalaşma, ayakkabı numarası artışı ile veya yüzük boyutunun genişlemesi ile belirtiler gösterir. Ayrıca vücudun uç bölgelerinde büyüme, başağrısı, halsizlik, aşırı terleme ve gonadal disfonksiyondan yakınırlar. Diğer yakınmalar ise doğrudan tümör boyutundan kaynaklanan baş ağrısı, görme bozuklukları gibi belirtilerden oluşur. Eşlik eden diğer durumlar ise kalp damar hastalıkları, uyku apnesi, tip 2 diyabet ve malignitelerdir. Vasküler sistemdeki yapısal değişikliklerin etkisi ile oluşan hipertansiyon akromegalik hastaların %30'unda görülür. Aşikar kalp yetmezliği ise tedavisiz kalan hastalarda hastalığın ileri dönemlerinde görülür. Büyüme hormonu ve IGF-1 düzeylerinin tedavi ile azalması sonucunda kardiyak kütlede ve sol ventrikül işlevlerinde düzelme gözlenir. Uyku apne sendromu akromegalik hastaların %90'unda tespit edilmekte ve horlama ile birlikte görülür. Obez olmayan uyku apne sendromlu hastalarda akromegali mutlaka akla gelmelidir. Sinovial dokuda ve eklemlerde oluşan genişlemeler hipertrofik artropatiye neden olur. Karpal tunel sendromu akromegalik hastaların %20'sinde görülür. Akromegalide premalign kolon polipi görülme sıklığı artmakta ve hastaların %30'unda tespit edilmektedir. Retrospektif çalışmalarda ise kolon kanser görülme riskinin arttığı gösterilmiştir . Akromegali Tedavisi Tedavide cerrahi olarak mümkünse tümörün çıkarılması ve/veya uzun süre etkili somatostatin analoglarının kullanılması gerekir. Akromegalinin terapisinin temel noktası büyüme hormonunun salgılanmasını durduran ilaçların kullanımıdır. Cerrahi olarak hipofiz tümörünün çıkarılması akromegali ve jigantizmde etkili bir yöntemdir. Tabii eğer bu yöntem uygulanabilirse."} {"url": "https://sinirbilim.org/akson/", "text": "Akson Akson bir nöronun uzun ve silindir biçimindeki elektriksel sinyal taşıyan parçasıdır. Aksonların temel görevi farklı nöronlar arasında sinyal iletimini sağlamaktır. Bazı aksonlar miyelin kılıfı ile kaplanarak sinyalleri aktarma hızları yükseltilebilir. Aksonlar nöronların en temel parçalarından biridir ve aksonlarda meydana gelen bozulmalar çok ciddi bir sorun oluşturabilir. Örneğin multipl skleroz hastalığı akson üzerindeki miyelin kılıfların vücudun kendi hücreleri tarafından parçalanmasıyla ortaya çıkar. Miyelin kılıfları bozulan aksonların iletim hızı düştüğü için nöronlar arası iletişim verimli gerçekleşemez ve bazı sorunlar ortaya çıkar. Aksonlar genellikle nöronlar arasında iletişimi sağlar ama bazı durumlar kas hücrelerine, salgı bezlerine ve bağışıklık sistemi hücrelerine de bağlanarak onları uyarabilir. Beyindeki aksonların toplam uzunluğu kadınlarda yaklaşık 160,000 km erkeklerde 170,000 km'dir."} {"url": "https://sinirbilim.org/aktigraf/", "text": "Uykudaki Hareketleri Kaydeden Teknoloji: Aktigraf Daha önce uyku ile ilgili bir şikayetinizden dolayı doktora gittiniz mi ya da çevrenizde uyku bozukluğu olan tanıdığınız var mı? Herhangi bir sebepten dolayı uyku kliniğine yolunuz düşmüşse aktigraf cihazını duymuşsunuzdur. Uykusuzluk yapay ışıklandırma ve endüstrileşmenin ilerlemesi ile beraber hayatımızda sıkça gördüğümüz bir sorun haline geldi. Amerika'da yapılan araştırmalar Amerika halkının %15-40'ının uykusuzluktan muzdarip olduğunu gösteriyor. Örneğin, bazı yetişkinler uykuda nefes almayı bırakıyor , bazıları uykuya dalmakta ya da uykuyu sürdürmekte sorunlar yaşıyor , çok küçük bir yüzde ise hiçbir ön uyarı olmaksızın uyanıklık halinden derin uykuya çok çabuk geçiyor ve 5 yaşın altındaki çocukların aşağı yukarı %25'i uyku bozukluğu çekiyor. Aktigraf Uyku Kalitesini Ölçmüyor, Uyku Alışkanlıkları Hakkında Bilgi Veriyor Uykudaki hareketleri zamana bağlı olarak kaydeden aktigraf cihazının birçok kullanım alanı vardır. Örneğin sirkadyen ritim bozukluklarının tespitinde, kişiye uygulanan uyku tedavisinin ne derece yararlı olduğunun değerlendirilmesinde ve uyku düzeninin belgelendirilmesinde aktigraf yaygın bir şekilde kullanılır. Bu cihaz uyku kalitesini ölçen bir test değildir. Doğal uyku ortamındaki uyku alışkanlıkları hakkında bilgi edinilmesini sağlar. Kullanımı Çok Kolay ve Klinik Olarak Çok Faydalı Aktigrafın ilk kullanım alanı 1950'li yıllarda mekanik sensörler yardımıyla çocuklardaki psikolojik bozuklukların saptanmasıydı. Piezoelektrik sensörlerinin, lityum pillerinin gelişmesiyle dijital bilginin elde edilmesi ve depolanması kolaylaştı. Teknolojideki bu gelişmelerle aktigraf cihazı aylarca bilgiyi kaydedebilir seviyeye ve uykudaki hareketleri saptayabilir düzeye ulaştı. Uyku ve uyanıklılığın cihaz tarafından tanıması için hala yazılım programları geliştirilmeye devam ediyor. Cihazın küçük boyutlarda ve hafif olması hastaların günlerce hastanede kalmalarını da gerektirmiyor. Hastanın cihazı bir saat gibi bileğine takıp uyuması yeterli. Tek dikkat edilmesi gereken hastanın odada tek başına uyuması gerektiği."} {"url": "https://sinirbilim.org/akupunktur/", "text": "Çağlar Öncesinden Gelen Bir Teknik: Akupunktur Batı'nın titiz yöntemleri ile eğitilen titiz bilim insanları, Çin kültüründe MÖ 2500 yılına dayanan ağrı kesme yöntemi olan akupunktura ilk başta şüphe ile yaklaşıyorlardı. Akupunktur yönteminde uzman bir pratisyen, vücudun çeşitli noktalarına ince iğneler batırır ve eliyle çevirerek ya da elektrik vererek uyarır. 10 20 dakikalık iğne uyarımının ardından hastalar genellikle ağrılarında azalma olduğunu bildirirler. Bu işlemin gizemli tarafı ise iğnelerin batırıldığı noktaların haritasının binlerce yıl önce çıkartılmış olmasıdır. Araştırmacılar ise artık bu noktaların şiddetli yaralanma noktalarından çok uzak olduğunu belirtiyor. Akupunktur Bilimsel Temellere Dayanıyor mu? Günümüzde bilim insanları akupunktur ile ilgili bazı gizemleri çözmeyi başardı. Birincisi, iğnelerin batırıldığı noktalar yaralanma noktaları ile ilgisiz görünse de genellikle ağrıyı ileten yollara çok yakındır. İkincisi, bu noktaların uyarılmasının endorfin salgılanmasına sebep olduğu ile ilgili bazı kanıtlar bulunmuştur. Örneğin, bir hastaya önce endorfin salgılanmasına engel olan bir ilaç verilirse akupunktur ağrı kesmede başarılı olamıyor. Üçüncü olarak ise, fMRI taramaları akupunkturun beyinde ağrı hissi ile ilgili olan bölgelerdeki hareketliliği azalttığını gösteriyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/albert-einstein-2/", "text": "Albert Einstein 2 Albert Einstein 14 Mart 1879'da Almanya'nın Ulm kentinde doğdu, 18 Nisan 1955'te ABD'nin New Jersey Evaleti'nin Princeton kentinde öldü. Babası Hermann Einstein Münih'te küçük bir elektrokimya atölyesi işletiyordu. Aynı kentteki bir katolik okulunun tek Yahudi öğrencisi olarak ilköğrenimini bitiren Einstein Luitpold Gymnasium'una yazıldı. Ancak, ailesi parasal sorunlar nedeniyle Milano'ya göç etmeye karar verince, öğrenimi yarım kaldı. Bir yıl sonra yükseköğrenim için Zürich'teki Eidgenössische Technische Hochschule'ye başvurdu. Lise diploması olmadığından giriş sınavlarına katıldı, ama matematik dışındaki konularda geçerli notu alamadı. Bunun üzerine, Aarau'daki bir lisede bir yıl okuyarak diplomasını alıp 1896'da ETH'nin fizik ve matematik öğretmeni yetiştiren bölümüne yazıldı. 1900'de bitirdiği bu okulda asistan olarak kalmayı istediyse de, başvurusu geri çevrildiğinden bir süre özel öğretmenlik gibi geçici işler yaptı. Bir Süre Memur Olarak Çalıştı İsviçre yurttaşı olduktan sonra 1902'de Bern'deki patent ofisine üçüncü sınıf teknik uzman olarak girdi. 1903'te Mileva Maric ile yaptığı evliliğinden iki oğlu oldu. 1909'a değin patent ofisindeki görevini sürdüren Einstein, çığır açıcı nitelikteki ilk makalelerini 1905'te yayımladı. Molekül boyutlarının hesaplanmasına yönelik bir çalışmasını Bern Üniversitesi'ne sunarak 1908'de Privatdozent olma hakkını aldı. Üniversite öğretim üyeliği için bir yıl ders vermek zorunluluğu olduğundan, patent ofisindeki görevinin yanı sıra bir yıl süreyle Bern Üniversitesi'nde ders verdi. 1909'da Cenevre Üniversitesi'nin onur doktorasıyla ödüllendirilen, aynı yıl Zürich Üniversitesi'nin kuramsal fizik kürsüsünde öğretim üyeliğine getirilen Albert Einstein, 1911'de kuramsal fizik profesörü ve kürsü başkanı olarak Prag'daki Alman Üniversitesi'ne geçti. 1912'de aynı unvan ve görevle ETH'ye döndü. İki yıl sonra, Max Planck ve Walter Nernst'in ısrarlarıyla bu görevden avrılarak, Berlin'deki Kaiser Wilhelm Enstitüsü'nde fizik bölümünün yöneticiliğini ve Prusya Bilimler Akademisi'nde profesörlük görevini üstlendi. O yıl başlayan 1. Dünya Savaşı sırasında, Almanya'daki savaş yanlısı gösterilere karşı çıktı; Romain Rolland'ın barış çağrısına ve eylemlerine içtenlikle katıldı. 1971'de ilk karısından ayrılarak Elsa adlı bir akrabasıyla evlendi. Albert Einstein'ın Yahudi Oluşu Göze Batmaya Başladı 1915'te açıkladığı genel görelilik kuramında, bilim dünyası dışında da büyük bir ilginin odağı olan Albert Einstein, önceleri en milliyetçi Almanlar'ın bile saygısını kazanmışken, savaştan sonra Yahudi oluşu göze batmaya başladı. Özellikle fizikçi Lenard'ın çabalarıyla, Yahudi bilimi olarak nitelendirilen görelilik kuramlarına karşı gelişen tepki ve eleştiriler, Eddington'ın bu kuramları destekleyen sonuçlarına karşın, Nobel Ödülü komitesini bile etkiledi. Nitekim 1921 Nobel Fizik Ödülü'nün Einstein'a verilmesinde, bilim çevrelerinde görelilik kuramından çok daha fazla tepki gören fotoelektrik kuramı gerekçe olarak gösterilirken, görelilik kuramları matematiksel fiziğe katkıları sözlerinin ardında gizlenmişti. 1. Dünya Savaşı'ndan sonra Milletler Cenıiyeti'nde görev alan Albert Einstein, barışı korumada ciddi bir etkinliği olamayacağına inandığı bu kurumdan ayrılmasına karşın, umut verici gördüğü her türlü barış çabasının candan destekleyicisi oldu. Berlin'deki görevi sırasında zaman zaman çeşitli akademik geziler yaptı, ABD'ye ve Japonya'ya gitti. Bu arada, düzenli aralıklarla Hollanda'nın Leiden Üniversitesi'nde konferanslar veriyordu. 1930'da ABD'deki California Institute of Technology'de konuk profesör olarak bir ders yılı geçirdi. Bu kuruluştan her yıl altı ay ders verme önerisi alıp 1932'de yeniden ABD'ye giden Einstein, birkaç ay sonra Hitler'in iktidara gelmesi üzerine Almanya'ya dönmemeye karar verdi. Aynı yıl Princeton Üniversitesi'nde yeni kurulan Institute of Advanced Studies'de görev alarak ölünceye değin çalışmalarını bu kurumda sürdürdü ve 1940'ta ABD uyruğuna geçti. Albert Einstein'a İsrail Cumhurbaşkanlığı Teklif Ediliyor 1938'de Almanya' da Otto Hahn tarafından keşfedilen uranyum bölünmesini ve bunun silah yapımına yansıyabilecek sonuçlarını öğrenen Albert Einstein ertesi yıl fizikçi Szilard, Wigner ve Teller'ın ısrarlarıyla ABD başkanı Roosevelt'e bir mektup yazarak yeni bir dünya savaşını engelleyebilmek için atom bombasının Almanya'dan önce ABD'de yapılması gerektiğini bildirdi. Almanya'nın yenilgisinden sonra, ABD'nin atom bombası kullanmaması için bu kez yalnız Szilard'ın uyarısıyla 1948'te yazdığı mektup ise, o sıralar ölen Roosevelt'in masasında açılmamış olarak bulundu. Einstein, gerek ilk mektubu, gerek E=mc2 bağıntısı nedeniyle atom bombasının babası diye anılarak sert eleştirilere hedef olduysa da, ne uranyumun bölünmesinde onun formülünden yola çıkılmış, ne de kendisi doğrudan bombanın yapımı çalışmalarına katılmıştı. Savaştan sonra da, Bertrand Russell'ın yanında yer alarak nükleer enerjinin askeri amaçlarla kullanımını engellemek ve barışı korumak için yoğun bir çaba harcadı. 1920'lerde Haim Weizmann ile birlikte ABD'yi dolaşarak İsrail'in kuruluşunu desteklemiş olan Albert Einstein, 1952'de Weizmann'ın ölümü üzerine kendisine önerilen İsrail cumhurbaşkanlığını kabul etmedi. Einstein'ın anısına, ölümünden bir süre sonra keşfedilen yeni bir elemente onun adı verildi. Brown Hareketi Einstein'ın bilimsel çalışmaları, ısıl olayların atom düzeyindeki özellikleri, kuantum fiziği, özel ve genel görelilik kuramları olmak üzere dört ana grupta toplanabilir. İlk üç konuya ilişkin çalışmalarını 1905'te Annalen der Physik dergisinde yayımlamış, genel görelilik kuramını ise 1915'te açıklamıştır. Albert Einstein ısıl olaylara ilişkin ilk çalışmalarında, Boltzmann ve Maxwell'in temellerini attığı istatistik mekaniğin fiziksel sonuçlarını araştırıyordu. Bu kuramcıların yararlandığı olasılık kavramının fiziksel anlamını yorumlamış ve Gibbs'in 1902 'deki çalışmasından habersiz olarak, onunla aynı sonuçlara varmıştı. Albert Einstein 1908'te yayımladığı Die von der molekularkinetischen Theorie der Warmc gefordete Bewegung von in ruhen den Flüssigkciten mspendiertcn Teilchen makalesinde önemli sonuçlara ulaştı. Makalenin Türkçe başlığı Durağan Bir Sıvı İçindeki Asıltı Taneciklerinin Isının Moleküler Kinetik Kuramı Çerçevesindeki Hareketleri Üstünedir. Bu makalesinde, maddenin genel ve gözlenebilir özelliklerinden yararlanarak moleküllerin büyüklüğünü ve sayılarını belirlemenin yollarını gösterdi. 1827'de botanik bilgini Robert Brown, mikroskop altında incelediği sıvılarda çiçek tozlarının gelişigüzel hareketler yaptığını gözlemlemişti. Ancak, Brown hareketi diye adlandırılan ve asıltı halindeki tüm küçük tanecikler için geçerli olduğu anlaşılan bu olgunun nedeni açıklanamamıştır. Einstein bu olguyu, sıvı moleküllerinin taneciklere her yönden gelişigüzel çarpmalarının sonucu olarak yorumladı. Bu yorum istatistik mekaniğin sonuçlarıyla birleştirilip taneciklerin hızı, ortalama hareketi ve boyutları ölçüldüğünde, sıvı moleküllerinin sayısal yoğunluğunu ve boyutlarını saptamak olanaklıydı. Jean Perrin, Albert Einstein'ın bu kuramsal çalışmasının ışığında 1908-1910 arasında gerçekleştirdiği deneylerle, atomun boyutları konusunda ilk güvenilir ölçümleri yaptı. Böylece Dalton'un atom kuramından yaklaşık bir yüzyıl sonra, Wilhelm Ostwald gibi en tutucu karşıtları bile maddenin atom yapısını benimsediler. İlk Önemli Çalışması Fotoelektrik Olayı Üzerine Einstein'ın kuantum fiziği alanındaki ilk önemli çalışması, fotoelektrik olayını incelediği çalışmadı. Bu makale 1908'de Über einen die Erzeugung und Verwandlung des Lichtes bettreffenden heuristischen Gesichtspunkt ismiyle yayınlandı. Türkçesi: Işığın Oluşumu ve Dönüşümü Üzerine Bir Görüş. 19. yüzyıl sonlarında Hertz'in açıkladığı ve Lenard'ın genel özelliklerini tanımladığı fotoelektrik olayında, metaller üstüne düşen ışık iyonlaşmaya yol açarak bir elektrik akımı oluşturur. Ancak bu olayın gerçekleşmesi ışığın şiddetine değil frekansına bağlıdır. Frekansı belli bir değeri aşmadıkça en kuvvetli ışıkta bile böyle bir olay gözlenmiyordu. Ancak frekansı bu sınırın üstünde olan en zayıf ışık elektrik akımı doğurabilir. Albert Einstein, bir bilmece niteliğindeki bu olayı açıklamak için, Planck'ın ortaya attığı ışık kuantumu kavramından yola çıktı. Planck 1900'de kendisinden önce Wien ve Raylcigh gibi kuramcıların uğraştığı ışıksız ya da kara cisim ışımasını açıkladı. Enerjinin süreksiz olduğu varsayımını ortaya atmıştır. Atomlar arası enerji alışverişinin h. f değerindeki kuantumlar biçiminde gerçekleştiğini öne sürmüştü. Hem Dalga Hem Parçacık Olarak Işık Albert Einstein ışığın dalga ve parçacık özelliğindeki ikili yapısını vurguluyordu. Bu kesintili ya da paketler halindeki enerji alışverişinin ışığın maddeyle etkileştiğini her durumda geçerli olduğunu savundu. Fotoelektrik olayında bu enerji paketlerinin ortaya çıkışı gelen ışığın frekansına bağlıdır. Metal elektronlarının serbest kalarak iyonlaşabilmesi için ışık enerjisini bir defada almaları gerekiyordu. Atoma bir mermi gibi çarparak elektronunu koparan, sonradan Lewis'in foton diye adlandırdığı bu ışık enerjisi kuantumlarıydı. Gelen kuantumun enerjisi, yani ışığın frekansı elektronun bağını koparmaya yeterli değilse, elektron bu durumdan etkilenmeyecek, yeterliyse serbest kalacaktı. Eğer enerji gerekenden fazlaysa, maddeden kopan elektron bunu kinetik enerji olarak kullanıp belli bir hız kazanacaktı. Bu açıklamaya göre, gelen ışığın frekansı arttıkça çıkan elektronların hızı artıyordu."} {"url": "https://sinirbilim.org/albert-einstein-3/", "text": "Albert Einstein -3- Albert Einstein 14 Mart 1879'da Almanya'nın Ulm kentinde doğdu, 18 Nisan 1955'te ABD'nin New Jersey Evaleti'nin Princeton kentinde öldü. Babası Hermann Einstein Münih'te küçük bir elektrokimya atölyesi işletiyordu. Aynı kentteki bir katolik okulunun tek Yahudi öğrencisi olarak ilköğrenimini bitiren Einstein Luitpold Gymnasium'una yazıldı. Ancak, ailesi parasal sorunlar nedeniyle Milano'ya göç etmeye karar verince, öğrenimi yarım kaldı. Bir yıl sonra yükseköğrenim için Zürich'teki Eidgenössische Technische Hochschule'ye başvurdu. Lise diploması olmadığından giriş sınavlarına katıldı, ama matematik dışındaki konularda geçerli notu alamadı. Bunun üzerine, Aarau'daki bir lisede bir yıl okuyarak diplomasını alıp 1896'da ETH'nin fizik ve matematik öğretmeni yetiştiren bölümüne yazıldı. 1900'de bitirdiği bu okulda asistan olarak kalmayı istediyse de, başvurusu geri çevrildiğinden bir süre özel öğretmenlik gibi geçici işler yaptı. Bir Süre Memur Olarak Çalıştı İsviçre yurttaşı olduktan sonra 1902'de Bern'deki patent ofisine üçüncü sınıf teknik uzman olarak girdi. 1903'te Mileva Maric ile yaptığı evliliğinden iki oğlu oldu. 1909'a değin patent ofisindeki görevini sürdüren Einstein, çığır açıcı nitelikteki ilk makalelerini 1905'te yayımladı. Molekül boyutlarının hesaplanmasına yönelik bir çalışmasını Bern Üniversitesi'ne sunarak 1908'de Privatdozent olma hakkını aldı. Üniversite öğretim üyeliği için bir yıl ders vermek zorunluluğu olduğundan, patent ofisindeki görevinin yanı sıra bir yıl süreyle Bern Üniversitesi'nde ders verdi. 1909'da Cenevre Üniversitesi'nin onur doktorasıyla ödüllendirilen, aynı yıl Zürich Üniversitesi'nin kuramsal fizik kürsüsünde öğretim üyeliğine getirilen Albert Einstein, 1911'de kuramsal fizik profesörü ve kürsü başkanı olarak Prag'daki Alman Üniversitesi'ne geçti. 1912'de aynı unvan ve görevle ETH'ye döndü. İki yıl sonra, Max Planck ve Walter Nernst'in ısrarlarıyla bu görevden avrılarak, Berlin'deki Kaiser Wilhelm Enstitüsü'nde fizik bölümünün yöneticiliğini ve Prusya Bilimler Akademisi'nde profesörlük görevini üstlendi. O yıl başlayan 1. Dünya Savaşı sırasında, Almanya'daki savaş yanlısı gösterilere karşı çıktı; Romain Rolland'ın barış çağrısına ve eylemlerine içtenlikle katıldı. 1971'de ilk karısından ayrılarak Elsa adlı bir akrabasıyla evlendi. Albert Einstein'ın Yahudi Oluşu Göze Batmaya Başladı 1915'te açıkladığı genel görelilik kuramında, bilim dünyası dışında da büyük bir ilginin odağı olan Albert Einstein, önceleri en milliyetçi Almanlar'ın bile saygısını kazanmışken, savaştan sonra Yahudi oluşu göze batmaya başladı. Özellikle fizikçi Lenard'ın çabalarıyla, Yahudi bilimi olarak nitelendirilen görelilik kuramlarına karşı gelişen tepki ve eleştiriler, Eddington'ın bu kuramları destekleyen sonuçlarına karşın, Nobel Ödülü komitesini bile etkiledi. Nitekim 1921 Nobel Fizik Ödülü'nün Einstein'a verilmesinde, bilim çevrelerinde görelilik kuramından çok daha fazla tepki gören fotoelektrik kuramı gerekçe olarak gösterilirken, görelilik kuramları matematiksel fiziğe katkıları sözlerinin ardında gizlenmişti. 1. Dünya Savaşı'ndan sonra Milletler Cenıiyeti'nde görev alan Albert Einstein, barışı korumada ciddi bir etkinliği olamayacağına inandığı bu kurumdan ayrılmasına karşın, umut verici gördüğü her türlü barış çabasının candan destekleyicisi oldu. Berlin'deki görevi sırasında zaman zaman çeşitli akademik geziler yaptı, ABD'ye ve Japonya'ya gitti. Bu arada, düzenli aralıklarla Hollanda'nın Leiden Üniversitesi'nde konferanslar veriyordu. 1930'da ABD'deki California Institute of Technology'de konuk profesör olarak bir ders yılı geçirdi. Bu kuruluştan her yıl altı ay ders verme önerisi alıp 1932'de yeniden ABD'ye giden Einstein, birkaç ay sonra Hitler'in iktidara gelmesi üzerine Almanya'ya dönmemeye karar verdi. Aynı yıl Princeton Üniversitesi'nde yeni kurulan Institute of Advanced Studies'de görev alarak ölünceye değin çalışmalarını bu kurumda sürdürdü ve 1940'ta ABD uyruğuna geçti. Albert Einstein'a İsrail Cumhurbaşkanlığı Teklif Ediliyor 1938'de Almanya' da Otto Hahn tarafından keşfedilen uranyum bölünmesini ve bunun silah yapımına yansıyabilecek sonuçlarını öğrenen Albert Einstein ertesi yıl fizikçi Szilard, Wigner ve Teller'ın ısrarlarıyla ABD başkanı Roosevelt'e bir mektup yazarak yeni bir dünya savaşını engelleyebilmek için atom bombasının Almanya'dan önce ABD'de yapılması gerektiğini bildirdi. Almanya'nın yenilgisinden sonra, ABD'nin atom bombası kullanmaması için bu kez yalnız Szilard'ın uyarısıyla 1948'te yazdığı mektup ise, o sıralar ölen Roosevelt'in masasında açılmamış olarak bulundu. Einstein, gerek ilk mektubu, gerek E=mc2 bağıntısı nedeniyle atom bombasının babası diye anılarak sert eleştirilere hedef olduysa da, ne uranyumun bölünmesinde onun formülünden yola çıkılmış, ne de kendisi doğrudan bombanın yapımı çalışmalarına katılmıştı. Savaştan sonra da, Bertrand Russell'ın yanında yer alarak nükleer enerjinin askeri amaçlarla kullanımını engellemek ve barışı korumak için yoğun bir çaba harcadı. 1920'lerde Haim Weizmann ile birlikte ABD'yi dolaşarak İsrail'in kuruluşunu desteklemiş olan Albert Einstein, 1952'de Weizmann'ın ölümü üzerine kendisine önerilen İsrail cumhurbaşkanlığını kabul etmedi. Einstein'ın anısına, ölümünden bir süre sonra keşfedilen yeni bir elemente onun adı verildi. Brown Hareketi Einstein'ın bilimsel çalışmaları, ısıl olayların atom düzeyindeki özellikleri, kuantum fiziği, özel ve genel görelilik kuramları olmak üzere dört ana grupta toplanabilir. İlk üç konuya ilişkin çalışmalarını 1905'te Annalen der Physik dergisinde yayımlamış, genel görelilik kuramını ise 1915'te açıklamıştır. Albert Einstein ısıl olaylara ilişkin ilk çalışmalarında, Boltzmann ve Maxwell'in temellerini attığı istatistik mekaniğin fiziksel sonuçlarını araştırıyordu. Bu kuramcıların yararlandığı olasılık kavramının fiziksel anlamını yorumlamış ve Gibbs'in 1902 'deki çalışmasından habersiz olarak, onunla aynı sonuçlara varmıştı. Albert Einstein 1908'te yayımladığı Die von der molekularkinetischen Theorie der Warmc gefordete Bewegung von in ruhen den Flüssigkciten mspendiertcn Teilchen makalesinde önemli sonuçlara ulaştı. Makalenin Türkçe başlığı Durağan Bir Sıvı İçindeki Asıltı Taneciklerinin Isının Moleküler Kinetik Kuramı Çerçevesindeki Hareketleri Üstünedir. Bu makalesinde, maddenin genel ve gözlenebilir özelliklerinden yararlanarak moleküllerin büyüklüğünü ve sayılarını belirlemenin yollarını gösterdi. 1827'de botanik bilgini Robert Brown, mikroskop altında incelediği sıvılarda çiçek tozlarının gelişigüzel hareketler yaptığını gözlemlemişti. Ancak, Brown hareketi diye adlandırılan ve asıltı halindeki tüm küçük tanecikler için geçerli olduğu anlaşılan bu olgunun nedeni açıklanamamıştır. Einstein bu olguyu, sıvı moleküllerinin taneciklere her yönden gelişigüzel çarpmalarının sonucu olarak yorumladı. Bu yorum istatistik mekaniğin sonuçlarıyla birleştirilip taneciklerin hızı, ortalama hareketi ve boyutları ölçüldüğünde, sıvı moleküllerinin sayısal yoğunluğunu ve boyutlarını saptamak olanaklıydı. Jean Perrin, Albert Einstein'ın bu kuramsal çalışmasının ışığında 1908-1910 arasında gerçekleştirdiği deneylerle, atomun boyutları konusunda ilk güvenilir ölçümleri yaptı. Böylece Dalton'un atom kuramından yaklaşık bir yüzyıl sonra, Wilhelm Ostwald gibi en tutucu karşıtları bile maddenin atom yapısını benimsediler. İlk Önemli Çalışması Fotoelektrik Olayı Üzerine Einstein'ın kuantum fiziği alanındaki ilk önemli çalışması, fotoelektrik olayını incelediği çalışmadı. Bu makale 1908'de Über einen die Erzeugung und Verwandlung des Lichtes bettreffenden heuristischen Gesichtspunkt ismiyle yayınlandı. Türkçesi: Işığın Oluşumu ve Dönüşümü Üzerine Bir Görüş. 19. yüzyıl sonlarında Hertz'in açıkladığı ve Lenard'ın genel özelliklerini tanımladığı fotoelektrik olayında, metaller üstüne düşen ışık iyonlaşmaya yol açarak bir elektrik akımı oluşturur. Ancak bu olayın gerçekleşmesi ışığın şiddetine değil frekansına bağlıdır. Frekansı belli bir değeri aşmadıkça en kuvvetli ışıkta bile böyle bir olay gözlenmiyordu. Ancak frekansı bu sınırın üstünde olan en zayıf ışık elektrik akımı doğurabilir. Albert Einstein, bir bilmece niteliğindeki bu olayı açıklamak için, Planck'ın ortaya attığı ışık kuantumu kavramından yola çıktı. Planck 1900'de kendisinden önce Wien ve Raylcigh gibi kuramcıların uğraştığı ışıksız ya da kara cisim ışımasını açıkladı. Enerjinin süreksiz olduğu varsayımını ortaya atmıştır. Atomlar arası enerji alışverişinin h. f değerindeki kuantumlar biçiminde gerçekleştiğini öne sürmüştü. Hem Dalga Hem Parçacık Olarak Işık Albert Einstein ışığın dalga ve parçacık özelliğindeki ikili yapısını vurguluyordu. Bu kesintili ya da paketler halindeki enerji alışverişinin ışığın maddeyle etkileştiğini her durumda geçerli olduğunu savundu. Fotoelektrik olayında bu enerji paketlerinin ortaya çıkışı gelen ışığın frekansına bağlıdır. Metal elektronlarının serbest kalarak iyonlaşabilmesi için ışık enerjisini bir defada almaları gerekiyordu. Atoma bir mermi gibi çarparak elektronunu koparan, sonradan Lewis'in foton diye adlandırdığı bu ışık enerjisi kuantumlarıydı. Gelen kuantumun enerjisi, yani ışığın frekansı elektronun bağını koparmaya yeterli değilse, elektron bu durumdan etkilenmeyecek, yeterliyse serbest kalacaktı. Eğer enerji gerekenden fazlaysa, maddeden kopan elektron bunu kinetik enerji olarak kullanıp belli bir hız kazanacaktı. Bu açıklamaya göre, gelen ışığın frekansı arttıkça çıkan elektronların hızı artıyordu."} {"url": "https://sinirbilim.org/albert-einstein-4/", "text": "Albert Einstein -4- 1908'de daha yeni ve hassas deneylerde esirin varlığına dair kanıtlar bulunduğu yolunda söylentiler yayılmaya başlamıştı. Eğer bu söylentiler doğru olsaydı, bu mutlak bir durağanlık standardı bulunduğu ve Einstein'ın özel görelilik kuramının hatalı olduğu anlamına gelirdi. Einstein bu söylentileri duyduğunda şöyle dedi: Tanrı zor anlaşılır, ama kötü niyetli değildir. Doğanın işleyişini dikkatlice gözlemleyerek uzaya ve zamana dair bazı kavrayışlar kazanmaya çalışmak Einstein'a kadar hiç kimsenin altından kalkamadığı zor bir işti. Albert Einstein 14 Mart 1879'da Almanya'nın Ulm kentinde doğdu, 18 Nisan 1955'te ABD'nin New Jersey Evaleti'nin Princeton kentinde öldü. Babası Hermann Einstein Münih'te küçük bir elektrokimya atölyesi işletiyordu. Aynı kentteki bir katolik okulunun tek Yahudi öğrencisi olarak ilköğrenimini bitiren Einstein Luitpold Gymnasium'una yazıldı. Ancak, ailesi parasal sorunlar nedeniyle Milano'ya göç etmeye karar verince, öğrenimi yarım kaldı. Bir yıl sonra yükseköğrenim için Zürich'teki Eidgenössische Technische Hochschule'ye başvurdu. Lise diploması olmadığından giriş sınavlarına katıldı, ama matematik dışındaki konularda geçerli notu alamadı. Bunun üzerine, Aarau'daki bir lisede bir yıl okuyarak diplomasını alıp 1896'da ETH'nin fizik ve matematik öğretmeni yetiştiren bölümüne yazıldı. 1900'de bitirdiği bu okulda asistan olarak kalmayı istediyse de, başvurusu geri çevrildiğinden bir süre özel öğretmenlik gibi geçici işler yaptı. Bir Süre Memur Olarak Çalıştı İsviçre yurttaşı olduktan sonra 1902'de Bern'deki patent ofisine üçüncü sınıf teknik uzman olarak girdi. 1903'te Mileva Maric ile yaptığı evliliğinden iki oğlu oldu. 1909'a değin patent ofisindeki görevini sürdüren Einstein, çığır açıcı nitelikteki ilk makalelerini 1905'te yayımladı. Molekül boyutlarının hesaplanmasına yönelik bir çalışmasını Bern Üniversitesi'ne sunarak 1908'de Privatdozent olma hakkını aldı. Üniversite öğretim üyeliği için bir yıl ders vermek zorunluluğu olduğundan, patent ofisindeki görevinin yanı sıra bir yıl süreyle Bern Üniversitesi'nde ders verdi. 1909'da Cenevre Üniversitesi'nin onur doktorasıyla ödüllendirilen, aynı yıl Zürich Üniversitesi'nin kuramsal fizik kürsüsünde öğretim üyeliğine getirilen Albert Einstein, 1911'de kuramsal fizik profesörü ve kürsü başkanı olarak Prag'daki Alman Üniversitesi'ne geçti. 1912'de aynı unvan ve görevle ETH'ye döndü. İki yıl sonra, Max Planck ve Walter Nernst'in ısrarlarıyla bu görevden avrılarak, Berlin'deki Kaiser Wilhelm Enstitüsü'nde fizik bölümünün yöneticiliğini ve Prusya Bilimler Akademisi'nde profesörlük görevini üstlendi. O yıl başlayan 1. Dünya Savaşı sırasında, Almanya'daki savaş yanlısı gösterilere karşı çıktı; Romain Rolland'ın barış çağrısına ve eylemlerine içtenlikle katıldı. 1971'de ilk karısından ayrılarak Elsa adlı bir akrabasıyla evlendi. Albert Einstein'ın Yahudi Oluşu Göze Batmaya Başladı 1915'te açıkladığı genel görelilik kuramında, bilim dünyası dışında da büyük bir ilginin odağı olan Albert Einstein, önceleri en milliyetçi Almanlar'ın bile saygısını kazanmışken, savaştan sonra Yahudi oluşu göze batmaya başladı. Özellikle fizikçi Lenard'ın çabalarıyla, Yahudi bilimi olarak nitelendirilen görelilik kuramlarına karşı gelişen tepki ve eleştiriler, Eddington'ın bu kuramları destekleyen sonuçlarına karşın, Nobel Ödülü komitesini bile etkiledi. Nitekim 1921 Nobel Fizik Ödülü'nün Einstein'a verilmesinde, bilim çevrelerinde görelilik kuramından çok daha fazla tepki gören fotoelektrik kuramı gerekçe olarak gösterilirken, görelilik kuramları matematiksel fiziğe katkıları sözlerinin ardında gizlenmişti. 1. Dünya Savaşı'ndan sonra Milletler Cenıiyeti'nde görev alan Albert Einstein, barışı korumada ciddi bir etkinliği olamayacağına inandığı bu kurumdan ayrılmasına karşın, umut verici gördüğü her türlü barış çabasının candan destekleyicisi oldu. Berlin'deki görevi sırasında zaman zaman çeşitli akademik geziler yaptı, ABD'ye ve Japonya'ya gitti. Bu arada, düzenli aralıklarla Hollanda'nın Leiden Üniversitesi'nde konferanslar veriyordu. 1930'da ABD'deki California Institute of Technology'de konuk profesör olarak bir ders yılı geçirdi. Bu kuruluştan her yıl altı ay ders verme önerisi alıp 1932'de yeniden ABD'ye giden Einstein, birkaç ay sonra Hitler'in iktidara gelmesi üzerine Almanya'ya dönmemeye karar verdi. Aynı yıl Princeton Üniversitesi'nde yeni kurulan Institute of Advanced Studies'de görev alarak ölünceye değin çalışmalarını bu kurumda sürdürdü ve 1940'ta ABD uyruğuna geçti. Albert Einstein'a İsrail Cumhurbaşkanlığı Teklif Ediliyor 1938'de Almanya' da Otto Hahn tarafından keşfedilen uranyum bölünmesini ve bunun silah yapımına yansıyabilecek sonuçlarını öğrenen Albert Einstein ertesi yıl fizikçi Szilard, Wigner ve Teller'ın ısrarlarıyla ABD başkanı Roosevelt'e bir mektup yazarak yeni bir dünya savaşını engelleyebilmek için atom bombasının Almanya'dan önce ABD'de yapılması gerektiğini bildirdi. Almanya'nın yenilgisinden sonra, ABD'nin atom bombası kullanmaması için bu kez yalnız Szilard'ın uyarısıyla 1948'te yazdığı mektup ise, o sıralar ölen Roosevelt'in masasında açılmamış olarak bulundu. Einstein, gerek ilk mektubu, gerek E=mc2 bağıntısı nedeniyle atom bombasının babası diye anılarak sert eleştirilere hedef olduysa da, ne uranyumun bölünmesinde onun formülünden yola çıkılmış, ne de kendisi doğrudan bombanın yapımı çalışmalarına katılmıştı. Savaştan sonra da, Bertrand Russell'ın yanında yer alarak nükleer enerjinin askeri amaçlarla kullanımını engellemek ve barışı korumak için yoğun bir çaba harcadı. 1920'lerde Haim Weizmann ile birlikte ABD'yi dolaşarak İsrail'in kuruluşunu desteklemiş olan Albert Einstein, 1952'de Weizmann'ın ölümü üzerine kendisine önerilen İsrail cumhurbaşkanlığını kabul etmedi. Einstein'ın anısına, ölümünden bir süre sonra keşfedilen yeni bir elemente onun adı verildi. Brown Hareketi Einstein'ın bilimsel çalışmaları, ısıl olayların atom düzeyindeki özellikleri, kuantum fiziği, özel ve genel görelilik kuramları olmak üzere dört ana grupta toplanabilir. İlk üç konuya ilişkin çalışmalarını 1905'te Annalen der Physik dergisinde yayımlamış, genel görelilik kuramını ise 1915'te açıklamıştır. Albert Einstein ısıl olaylara ilişkin ilk çalışmalarında, Boltzmann ve Maxwell'in temellerini attığı istatistik mekaniğin fiziksel sonuçlarını araştırıyordu. Bu kuramcıların yararlandığı olasılık kavramının fiziksel anlamını yorumlamış ve Gibbs'in 1902 'deki çalışmasından habersiz olarak, onunla aynı sonuçlara varmıştı. Albert Einstein 1908'te yayımladığı Die von der molekularkinetischen Theorie der Warmc gefordete Bewegung von in ruhen den Flüssigkciten mspendiertcn Teilchen makalesinde önemli sonuçlara ulaştı. Makalenin Türkçe başlığı Durağan Bir Sıvı İçindeki Asıltı Taneciklerinin Isının Moleküler Kinetik Kuramı Çerçevesindeki Hareketleri Üstünedir. Bu makalesinde, maddenin genel ve gözlenebilir özelliklerinden yararlanarak moleküllerin büyüklüğünü ve sayılarını belirlemenin yollarını gösterdi. 1827'de botanik bilgini Robert Brown, mikroskop altında incelediği sıvılarda çiçek tozlarının gelişigüzel hareketler yaptığını gözlemlemişti. Ancak, Brown hareketi diye adlandırılan ve asıltı halindeki tüm küçük tanecikler için geçerli olduğu anlaşılan bu olgunun nedeni açıklanamamıştır. Einstein bu olguyu, sıvı moleküllerinin taneciklere her yönden gelişigüzel çarpmalarının sonucu olarak yorumladı. Bu yorum istatistik mekaniğin sonuçlarıyla birleştirilip taneciklerin hızı, ortalama hareketi ve boyutları ölçüldüğünde, sıvı moleküllerinin sayısal yoğunluğunu ve boyutlarını saptamak olanaklıydı. Jean Perrin, Albert Einstein'ın bu kuramsal çalışmasının ışığında 1908-1910 arasında gerçekleştirdiği deneylerle, atomun boyutları konusunda ilk güvenilir ölçümleri yaptı. Böylece Dalton'un atom kuramından yaklaşık bir yüzyıl sonra, Wilhelm Ostwald gibi en tutucu karşıtları bile maddenin atom yapısını benimsediler. İlk Önemli Çalışması Fotoelektrik Olayı Üzerine Einstein'ın kuantum fiziği alanındaki ilk önemli çalışması, fotoelektrik olayını incelediği çalışmadı. Bu makale 1908'de Über einen die Erzeugung und Verwandlung des Lichtes bettreffenden heuristischen Gesichtspunkt ismiyle yayınlandı. Türkçesi: Işığın Oluşumu ve Dönüşümü Üzerine Bir Görüş. 19. yüzyıl sonlarında Hertz'in açıkladığı ve Lenard'ın genel özelliklerini tanımladığı fotoelektrik olayında, metaller üstüne düşen ışık iyonlaşmaya yol açarak bir elektrik akımı oluşturur. Ancak bu olayın gerçekleşmesi ışığın şiddetine değil frekansına bağlıdır. Frekansı belli bir değeri aşmadıkça en kuvvetli ışıkta bile böyle bir olay gözlenmiyordu. Ancak frekansı bu sınırın üstünde olan en zayıf ışık elektrik akımı doğurabilir. Albert Einstein, bir bilmece niteliğindeki bu olayı açıklamak için, Planck'ın ortaya attığı ışık kuantumu kavramından yola çıktı. Planck 1900'de kendisinden önce Wien ve Raylcigh gibi kuramcıların uğraştığı ışıksız ya da kara cisim ışımasını açıkladı. Enerjinin süreksiz olduğu varsayımını ortaya atmıştır. Atomlar arası enerji alışverişinin h. f değerindeki kuantumlar biçiminde gerçekleştiğini öne sürmüştü. Hem Dalga Hem Parçacık Olarak Işık Albert Einstein ışığın dalga ve parçacık özelliğindeki ikili yapısını vurguluyordu. Bu kesintili ya da paketler halindeki enerji alışverişinin ışığın maddeyle etkileştiğini her durumda geçerli olduğunu savundu. Fotoelektrik olayında bu enerji paketlerinin ortaya çıkışı gelen ışığın frekansına bağlıdır. Metal elektronlarının serbest kalarak iyonlaşabilmesi için ışık enerjisini bir defada almaları gerekiyordu. Atoma bir mermi gibi çarparak elektronunu koparan, sonradan Lewis'in foton diye adlandırdığı bu ışık enerjisi kuantumlarıydı. Gelen kuantumun enerjisi, yani ışığın frekansı elektronun bağını koparmaya yeterli değilse, elektron bu durumdan etkilenmeyecek, yeterliyse serbest kalacaktı. Eğer enerji gerekenden fazlaysa, maddeden kopan elektron bunu kinetik enerji olarak kullanıp belli bir hız kazanacaktı. Bu açıklamaya göre, gelen ışığın frekansı arttıkça çıkan elektronların hızı artıyordu."} {"url": "https://sinirbilim.org/albert-einstein-5/", "text": "Albert Einstein -5 Albert Einstein 1879 Alman teorik fizikçidir. Modern fiziğin en önemli konularından biri olan genel görelilik teorisini oluşturdu. Einstein bilimsel araştırmalarıyla çok popüler olduysa da bilim felsefesine yaptığı katkılarla da bilinmektedir. Kütle-enerji denklemi olan E = mc2 dünyanın en meşhur denklemlerinden biridir. Einstein 1921'de fizik alanında teorik fiziğe katkılarından dolayı nobel ödülüne layık görülmüştür. Özellikle kuantum teorisinin gelişiminde büyük bir adım olan fotoelektrik etkisinin keşfedilmesi Einstein'i bilim tarihinde ayrı bir yere koymaktadır. Albert Einstein 14 Mart 1879'da Almanya'nın Ulm kentinde doğdu, 18 Nisan 1955'te ABD'nin New Jersey Evaleti'nin Princeton kentinde öldü. Babası Hermann Einstein Münih'te küçük bir elektrokimya atölyesi işletiyordu. Aynı kentteki bir katolik okulunun tek Yahudi öğrencisi olarak ilköğrenimini bitiren Einstein Luitpold Gymnasium'una yazıldı. Ancak, ailesi parasal sorunlar nedeniyle Milano'ya göç etmeye karar verince, öğrenimi yarım kaldı. Bir yıl sonra yükseköğrenim için Zürich'teki Eidgenössische Technische Hochschule'ye başvurdu. Lise diploması olmadığından giriş sınavlarına katıldı, ama matematik dışındaki konularda geçerli notu alamadı. Bunun üzerine, Aarau'daki bir lisede bir yıl okuyarak diplomasını alıp 1896'da ETH'nin fizik ve matematik öğretmeni yetiştiren bölümüne yazıldı. 1900'de bitirdiği bu okulda asistan olarak kalmayı istediyse de, başvurusu geri çevrildiğinden bir süre özel öğretmenlik gibi geçici işler yaptı. Bir Süre Memur Olarak Çalıştı İsviçre yurttaşı olduktan sonra 1902'de Bern'deki patent ofisine üçüncü sınıf teknik uzman olarak girdi. 1903'te Mileva Maric ile yaptığı evliliğinden iki oğlu oldu. 1909'a değin patent ofisindeki görevini sürdüren Einstein, çığır açıcı nitelikteki ilk makalelerini 1905'te yayımladı. Molekül boyutlarının hesaplanmasına yönelik bir çalışmasını Bern Üniversitesi'ne sunarak 1908'de Privatdozent olma hakkını aldı. Üniversite öğretim üyeliği için bir yıl ders vermek zorunluluğu olduğundan, patent ofisindeki görevinin yanı sıra bir yıl süreyle Bern Üniversitesi'nde ders verdi. 1909'da Cenevre Üniversitesi'nin onur doktorasıyla ödüllendirilen, aynı yıl Zürich Üniversitesi'nin kuramsal fizik kürsüsünde öğretim üyeliğine getirilen Albert Einstein, 1911'de kuramsal fizik profesörü ve kürsü başkanı olarak Prag'daki Alman Üniversitesi'ne geçti. 1912'de aynı unvan ve görevle ETH'ye döndü. İki yıl sonra, Max Planck ve Walter Nernst'in ısrarlarıyla bu görevden avrılarak, Berlin'deki Kaiser Wilhelm Enstitüsü'nde fizik bölümünün yöneticiliğini ve Prusya Bilimler Akademisi'nde profesörlük görevini üstlendi. O yıl başlayan 1. Dünya Savaşı sırasında, Almanya'daki savaş yanlısı gösterilere karşı çıktı; Romain Rolland'ın barış çağrısına ve eylemlerine içtenlikle katıldı. 1971'de ilk karısından ayrılarak Elsa adlı bir akrabasıyla evlendi. Albert Einstein'ın Yahudi Oluşu Göze Batmaya Başladı 1915'te açıkladığı genel görelilik kuramında, bilim dünyası dışında da büyük bir ilginin odağı olan Albert Einstein, önceleri en milliyetçi Almanlar'ın bile saygısını kazanmışken, savaştan sonra Yahudi oluşu göze batmaya başladı. Özellikle fizikçi Lenard'ın çabalarıyla, Yahudi bilimi olarak nitelendirilen görelilik kuramlarına karşı gelişen tepki ve eleştiriler, Eddington'ın bu kuramları destekleyen sonuçlarına karşın, Nobel Ödülü komitesini bile etkiledi. Nitekim 1921 Nobel Fizik Ödülü'nün Einstein'a verilmesinde, bilim çevrelerinde görelilik kuramından çok daha fazla tepki gören fotoelektrik kuramı gerekçe olarak gösterilirken, görelilik kuramları matematiksel fiziğe katkıları sözlerinin ardında gizlenmişti. 1. Dünya Savaşı'ndan sonra Milletler Cenıiyeti'nde görev alan Albert Einstein, barışı korumada ciddi bir etkinliği olamayacağına inandığı bu kurumdan ayrılmasına karşın, umut verici gördüğü her türlü barış çabasının candan destekleyicisi oldu. Berlin'deki görevi sırasında zaman zaman çeşitli akademik geziler yaptı, ABD'ye ve Japonya'ya gitti. Bu arada, düzenli aralıklarla Hollanda'nın Leiden Üniversitesi'nde konferanslar veriyordu. 1930'da ABD'deki California Institute of Technology'de konuk profesör olarak bir ders yılı geçirdi. Bu kuruluştan her yıl altı ay ders verme önerisi alıp 1932'de yeniden ABD'ye giden Einstein, birkaç ay sonra Hitler'in iktidara gelmesi üzerine Almanya'ya dönmemeye karar verdi. Aynı yıl Princeton Üniversitesi'nde yeni kurulan Institute of Advanced Studies'de görev alarak ölünceye değin çalışmalarını bu kurumda sürdürdü ve 1940'ta ABD uyruğuna geçti. Albert Einstein'a İsrail Cumhurbaşkanlığı Teklif Ediliyor 1938'de Almanya' da Otto Hahn tarafından keşfedilen uranyum bölünmesini ve bunun silah yapımına yansıyabilecek sonuçlarını öğrenen Albert Einstein ertesi yıl fizikçi Szilard, Wigner ve Teller'ın ısrarlarıyla ABD başkanı Roosevelt'e bir mektup yazarak yeni bir dünya savaşını engelleyebilmek için atom bombasının Almanya'dan önce ABD'de yapılması gerektiğini bildirdi. Almanya'nın yenilgisinden sonra, ABD'nin atom bombası kullanmaması için bu kez yalnız Szilard'ın uyarısıyla 1948'te yazdığı mektup ise, o sıralar ölen Roosevelt'in masasında açılmamış olarak bulundu. Einstein, gerek ilk mektubu, gerek E=mc2 bağıntısı nedeniyle atom bombasının babası diye anılarak sert eleştirilere hedef olduysa da, ne uranyumun bölünmesinde onun formülünden yola çıkılmış, ne de kendisi doğrudan bombanın yapımı çalışmalarına katılmıştı. Savaştan sonra da, Bertrand Russell'ın yanında yer alarak nükleer enerjinin askeri amaçlarla kullanımını engellemek ve barışı korumak için yoğun bir çaba harcadı. 1920'lerde Haim Weizmann ile birlikte ABD'yi dolaşarak İsrail'in kuruluşunu desteklemiş olan Albert Einstein, 1952'de Weizmann'ın ölümü üzerine kendisine önerilen İsrail cumhurbaşkanlığını kabul etmedi. Einstein'ın anısına, ölümünden bir süre sonra keşfedilen yeni bir elemente onun adı verildi. Brown Hareketi Einstein'ın bilimsel çalışmaları, ısıl olayların atom düzeyindeki özellikleri, kuantum fiziği, özel ve genel görelilik kuramları olmak üzere dört ana grupta toplanabilir. İlk üç konuya ilişkin çalışmalarını 1905'te Annalen der Physik dergisinde yayımlamış, genel görelilik kuramını ise 1915'te açıklamıştır. Albert Einstein ısıl olaylara ilişkin ilk çalışmalarında, Boltzmann ve Maxwell'in temellerini attığı istatistik mekaniğin fiziksel sonuçlarını araştırıyordu. Bu kuramcıların yararlandığı olasılık kavramının fiziksel anlamını yorumlamış ve Gibbs'in 1902 'deki çalışmasından habersiz olarak, onunla aynı sonuçlara varmıştı. Albert Einstein 1908'te yayımladığı Die von der molekularkinetischen Theorie der Warmc gefordete Bewegung von in ruhen den Flüssigkciten mspendiertcn Teilchen makalesinde önemli sonuçlara ulaştı. Makalenin Türkçe başlığı Durağan Bir Sıvı İçindeki Asıltı Taneciklerinin Isının Moleküler Kinetik Kuramı Çerçevesindeki Hareketleri Üstünedir. Bu makalesinde, maddenin genel ve gözlenebilir özelliklerinden yararlanarak moleküllerin büyüklüğünü ve sayılarını belirlemenin yollarını gösterdi. 1827'de botanik bilgini Robert Brown, mikroskop altında incelediği sıvılarda çiçek tozlarının gelişigüzel hareketler yaptığını gözlemlemişti. Ancak, Brown hareketi diye adlandırılan ve asıltı halindeki tüm küçük tanecikler için geçerli olduğu anlaşılan bu olgunun nedeni açıklanamamıştır. Einstein bu olguyu, sıvı moleküllerinin taneciklere her yönden gelişigüzel çarpmalarının sonucu olarak yorumladı. Bu yorum istatistik mekaniğin sonuçlarıyla birleştirilip taneciklerin hızı, ortalama hareketi ve boyutları ölçüldüğünde, sıvı moleküllerinin sayısal yoğunluğunu ve boyutlarını saptamak olanaklıydı. Jean Perrin, Albert Einstein'ın bu kuramsal çalışmasının ışığında 1908-1910 arasında gerçekleştirdiği deneylerle, atomun boyutları konusunda ilk güvenilir ölçümleri yaptı. Böylece Dalton'un atom kuramından yaklaşık bir yüzyıl sonra, Wilhelm Ostwald gibi en tutucu karşıtları bile maddenin atom yapısını benimsediler. İlk Önemli Çalışması Fotoelektrik Olayı Üzerine Einstein'ın kuantum fiziği alanındaki ilk önemli çalışması, fotoelektrik olayını incelediği çalışmadı. Bu makale 1908'de Über einen die Erzeugung und Verwandlung des Lichtes bettreffenden heuristischen Gesichtspunkt ismiyle yayınlandı. Türkçesi: Işığın Oluşumu ve Dönüşümü Üzerine Bir Görüş. 19. yüzyıl sonlarında Hertz'in açıkladığı ve Lenard'ın genel özelliklerini tanımladığı fotoelektrik olayında, metaller üstüne düşen ışık iyonlaşmaya yol açarak bir elektrik akımı oluşturur. Ancak bu olayın gerçekleşmesi ışığın şiddetine değil frekansına bağlıdır. Frekansı belli bir değeri aşmadıkça en kuvvetli ışıkta bile böyle bir olay gözlenmiyordu. Ancak frekansı bu sınırın üstünde olan en zayıf ışık elektrik akımı doğurabilir. Albert Einstein, bir bilmece niteliğindeki bu olayı açıklamak için, Planck'ın ortaya attığı ışık kuantumu kavramından yola çıktı. Planck 1900'de kendisinden önce Wien ve Raylcigh gibi kuramcıların uğraştığı ışıksız ya da kara cisim ışımasını açıkladı. Enerjinin süreksiz olduğu varsayımını ortaya atmıştır. Atomlar arası enerji alışverişinin h. f değerindeki kuantumlar biçiminde gerçekleştiğini öne sürmüştü. Hem Dalga Hem Parçacık Olarak Işık Albert Einstein ışığın dalga ve parçacık özelliğindeki ikili yapısını vurguluyordu. Bu kesintili ya da paketler halindeki enerji alışverişinin ışığın maddeyle etkileştiğini her durumda geçerli olduğunu savundu. Fotoelektrik olayında bu enerji paketlerinin ortaya çıkışı gelen ışığın frekansına bağlıdır. Metal elektronlarının serbest kalarak iyonlaşabilmesi için ışık enerjisini bir defada almaları gerekiyordu. Atoma bir mermi gibi çarparak elektronunu koparan, sonradan Lewis'in foton diye adlandırdığı bu ışık enerjisi kuantumlarıydı. Gelen kuantumun enerjisi, yani ışığın frekansı elektronun bağını koparmaya yeterli değilse, elektron bu durumdan etkilenmeyecek, yeterliyse serbest kalacaktı. Eğer enerji gerekenden fazlaysa, maddeden kopan elektron bunu kinetik enerji olarak kullanıp belli bir hız kazanacaktı. Bu açıklamaya göre, gelen ışığın frekansı arttıkça çıkan elektronların hızı artıyordu."} {"url": "https://sinirbilim.org/aldatma-psikolojisi-ve-norobilimi/", "text": "Aldatma Psikolojisi ve Nörobilimi Sevdiğimiz, değer verdiğimiz kişiler tarafından ihanete uğramak, sadakatsizliklerine veya aldatmalarına tanık olmak bizi derinden üzebileceği gibi aynı zamanda travmatize edici bir durum haline de dönüşebilmektedir. Yakın bir arkadaşımızın yardımına ihtiyaç duyuyor iken sırt çevirmesi, partnerimizin ilişkimiz dışında herhangi biriyle birlikteliği aldatma eylemine örnek olarak gösterilebilecek durumlardır. Aldatan birinin aklından neler geçer, hangi etkenler onu bu davranışa sürükler? Aldatma psikolojisi ve bunun insan beyninde nasıl cereyan ettiğine yakından bakalım. Canlı varlıklar olarak yaşamlarımızın içinde olumlu duygular ve deneyimler olabileceği gibi bu durumların tersi de mevcuttur. Bir şempanze, grubun lideri olamadığı gün hüsrana kapılabileceği gibi insan da sevilen birinin sadakatsizliği karşında aynı duyguları paylaşabilir. Pek çok insan ve toplum için sadakatsizlik/aldatılma affedilemez bir sosyal yasak olarak görülür. Toplumun oy birliği ile tabu olarak gördüğü aldatma eylemi kişilik özellikleri, çevresel faktörler ya da kalıtımsal etkenlerden mi kaynaklanıyor? Peki, bir kez aldatan her zaman aldatır ifadesinin doğruluğu nedir? Aldatma bir davranış biçimidir ancak aynı zamanda belirli düşünce kalıplarıyla birlikte gelir. Aldatılan biriyseniz partnerinizin güven bağlarınızı neden kopardığını anlamak sizin için zor olabilir. Önceki araştırmalar, sadakatsizlikle bağlantılı özellikleri yüksek düzeyde nevrotiklik , düşük düzeyde empati ve uyumluluk olarak göstermiş olsa bile bu özelliklere sahip olup ilişkilerine istikrarlı bir şekilde devam eden birçok kişi vardır. Öyleyse kişilik tek başına aldatma eylemini açıklayabilecek bir faktör değildir. Aldatma depresyon, aile içi şiddet, boşanma gibi olumsuz sonuçlarla ilgili olabilir. Bu olumsuz etkileri göz önünde bulundurmak bireyi bu davranışa iten nedeni anlamamız açısından önemli olabilmektedir. Aldatmanın Nörokimyasal Yapısı Sinibilimciler ilişki başladıktan 6 aydan 2 yıla kadar herhangi bir süre sonra beynin tepki verme eylemini düşürdüğünü ve uyarıcı kimyasalların ve PEA gibi nörotransmitterlerin azalmaya başladığını belirtmektedir. Bazı bilim adamı ve psikologlar bu süre zarfında pek çok boşanma ve ilişki kopukluğu meydana gelebileceği; ilişki olumlu bir yönde gittiyse aşk denilen nörokimyasal sürecin sevgiye dönüşüp çiftlerin yola devam edebileceğini aksi durumda azalan beyin aktivitesi ve nörokimyasalların seviyesinin düşmesi sonucu ilişki heyecanını kaybetti deyip bireylerin ayrılması olasıdır. Bir diğer yandan prefrontal korteks aktivitesi düşük olduğunda sonuçları düşünmeden dürtüsel arzulara teslim olmak dengesizlik yaratabilir. Beyin görüntüleme çalışmaları prefrontal kortekste düşük aktiviteye sahip olan kişilerin boşanma olasılıklarının daha yüksek olduğunu göstermektedir. Aldatmanın 3 Ana Nedeni 1) Bireysel Nedenler: Bir kez aldatan her zaman aldatır ifadesi bireysel nedenlere yani kişiyi aldatmaya daha yatkın hale getiren niteliklere atıfta bulunur. Birine sürekli sen bunu yapamaz veya yaparsın dendiğinde kişinin zihni o şeyi yapmaya veya yapmamaya daha uyumlu hale gelebiliyor. Araştırmalar çeşitli bireysel risk faktörleri belirlemişlerdir; a) Cinsiyet; Erkeklerin aldatma olasılığı kadınlara oranla daha fazladır. Yapılan araştırmalar erkeklerde daha fazla testosterona sahip olmanın cinsel ilişkiye girme arzusunu güçlendirme eğiliminde olduğunu göstermektedir. Erkeklerde bu hormonun miktarı değişebilmekte olup yüksek seviyedeki testosteron düzeyi düşük empati ve yoğun cinsel dürtü ile ilişkilidir. b) Kişilik; Daha az vicdan sahibi ve daha az hoş bir kişiliğe sahip olanların, bu özelliklere sahip olanlara göre aldatma olasılığı daha yüksektir. c) Dindarlık; Yine yapılan araştırmalarda oldukça dindar ve muhafazakar bireylerde aldatma daha az olası gibi görünmektedir. 2) İlişkisel Nedenler: İnsanlar ayrıca ilişki dinamiklerinden dolayı aldatma eğilimi gösterirler. Birey ilişkisinden tatmin olmuyorsa, tatmin edici başka ortaklıklar arayabilir ve bunun sonucunda aldatma eğilimi artabilir. Her iki tarafın empati, sevgi, cinsel açlık gibi ihtiyaçları yeterince giderilemiyorsa bu duyguları başkalarında arama eylemine girişilebilir. Araştırmalar bu grup için bir kez aldatan bir daha aldatır cümlesini kullanmanın pek doğru olamayacağını çünkü halihazırda var olan ilişkinin iki tarafa da yeterli ve iyi gelmediğini ifade etmektedir. Kısacası ilişkideki memnuniyetsizlik, tatmin edici olmayan seks ve yüksek çatışma ile karakterize olan ilişkilerin aldatma için daha yüksek risk altında olduğu belirtilmiştir. 3) Durumsal Nedenler: Bir bireyin aldatmaya eğilimli bir kişiliği olmayabilir ve tamamen mutlu bir ilişki içinde olabilir ancak çevreleriyle ilgili bir takım şeyler onu aldatma riskine sokabilmektedir. Bazı durumlar diğerlerinden daha cazip olabilir örneğin cinsiyet oranı dengesiz olduğunda , çekici insanların bulunduğu yerlerde insanlarda sadakatsizliği deneyimleme olanağı yükselebilir. Son olarak kırsal ve daha az nüfuslu bölgelerin aksine kentsel alanlarda yaşayan insanlar daha büyük risk grubundadır. Metropol bölgelerdeki insanlar genellikle evlilik dışı cinsel ilişki konusunda rahat bir tutuma sahip olabilirler. Şehirlerde daha fazla insan olması yüksek anonimlik ortamı yaratır. Bu durumda yüksek potansiyel aldatma söz konusu olabilir. Aldatma davranışının altında yatabilecek nedenler -İlişkide var olan sorunların yaratmış olduğu çatışmalardan kaçınma, -İlişkide partnerlerin birbirlerini umursamaması, dinlememesi, desteklememesi -İlişkideki pürüzleri çözmek yerine sorunları arttırmak -İlişkiden umudu kaybetme; Bazı durumlarda kişi ilişkiden geriye hiçbir şey kalmadığını farkeder. Artık vazgeçmişlerdir ancak sosyal nedenlerden dolayı ilişkiye son veremeyebilirler. Bu gibi durumlarda aldatma söz konusu olabilmektedir. İlişkinizi Sadakatsizlikten Nasıl Koruyabilirsiniz? Partnerinizle ilişkinizin sınırlarını konuşun; İlişkide aldatma sayılabilecek unsurlar kişiden kişiye değişkenlik gösterebilir. Çoğu insan partneri dışında başka biriyle cinsel ilişkinin aldatma olduğu konusunda hemfikir olsa da bir iş arkadaşıyla öğle yemeğine çıkıyor olmakta aldatma olarak algılanabilir. Tüm bu sınırları partnerinizle konuşuyor/tartışıyor olmak ilişkinizin sağlığı açısından önem teşkil eder. İlişkinizin dinamiğini canlı ve yüksek tutmak önemlidir. Her iki tarafın sevinçlerini, üzüntülerini birbirleri ile paylaşmaları, yardım etmeleri, sır saklamamaları, o gün canının neye sıkıldığını sormaları ilişkinin olumlu bir seyir izlemesi açısından önemlidir. Ayrıca cinsel hayatı canlı ve sağlıklı tutabilmek birliktelikteki anahtar noktalardan birisidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/alfred-adler-2/", "text": "Alfred Adler -2- Alfred Adler 1870 1937 yılları arasında yaşamış doktor ve psikoterapisttir. Bugün bireysel psikoloji dediğimiz disiplini kuran Adler ilk toplum psikoloğu olarak görülür. Adler çalışmalarının birçoğunda toplum hayatı ve popülasyon sağlığı üzerine yoğunlaşmıştır. Bireysel psikolojide de insanın ihtiyaçları, olumlu sosyal değişikler ve etkiler yapabilme becerisi vurgulanmaktadır. Özellikle Adler'in aşağılık kompleksi üzerine yaptığı araştırmalar onun ekolüne neden bireysel psikoloji dendiğini daha iyi açıklar."} {"url": "https://sinirbilim.org/alfred-adler/", "text": "Alfred Adler Alfred Adler 1870 1937 yılları arasında yaşamış doktor ve psikoterapisttir. Bugün bireysel psikoloji dediğimiz disiplini kuran Adler ilk toplum psikoloğu olarak görülür. Adler çalışmalarının birçoğunda toplum hayatı ve popülasyon sağlığı üzerine yoğunlaşmıştır. Bireysel psikolojide de insanın ihtiyaçları, olumlu sosyal değişikler ve etkiler yapabilme becerisi vurgulanmaktadır. Özellikle Adler'in aşağılık kompleksi üzerine yaptığı araştırmalar onun ekolüne neden bireysel psikoloji dendiğini daha iyi açıklar."} {"url": "https://sinirbilim.org/alice-harikalar-diyarinda-sendromu/", "text": "Alice Harikalar Diyarında Sendromu Alice harikalar diyarında sendromu, vücut ve cisim algısında meydana gelen bozulmaların gözlemlendiği bir sendromdur. Bu sendroma sahip kişiler, nesneleri olduğundan daha büyük veya daha küçük şekilde, olduklarından daha uzak ya da daha yakın algılayabilirler ve işitsel bozukluklar yaşayabilirler. En sık görülen belirti vücut algısının bozulmasıdır. Kişi vücudunun herhangi bir bölümünü olduğundan farklı boyutta veya şekilde algılar. Zaman algısında da bozulmalar tespit edilmiştir. Migren, Epilepsi veya Tümör Neden Olabilir Bu rahatsızlığa yakalanan bireylerde çoğu zaman, fiziksel olarak daha küçük ya da fiziksel olarak çevreye kıyasla daha büyük olma algısı boy gösterebilir. Bununla birlikte, bir kişinin görmekte olduğu çevreyi kişinin kendisine oranla artmakta ya da küçülmekte olduğu izlenimi verebilir. Migren, temporal lob epilepsisi, psikoaktif ilaç kullanımı ve beyin tümörleri bu belirtilere yol açabilmektedir. Bu sendrom genelde çocuklarda ortaya çıkmaktadır.Örneğin, sinir hastalıkları uzmanıyla yapılan normal konuşmalarda, Alice harikalar diyarında sendromu olan kişilerde kişisel anıları hatırlama oranı normal popülasyonda beklenenden daha fazladır. Bunun ana etkeni ise perspektifsel olayların kişilik ve isim olmasıdır. Genel olarak, istisnai durumları ele almazsak, bu sendrom için ekleyebileceğim en önemli dipnot bu hastalığın hiçbir mental bir rahatsızlığın temeli olmadığıdır. İleri Okuma: Migren Birçok Kişi Bu Sendromu Yaşıyor Ama Farkında Değil Alice harikalar diyarında sendromu adı itibariyle, başta kadınlar olmak üzere anlatacağınız herkesin ilgisini çekecektir. İsmini tahmin edeceğiniz gibi Lewis Carroll'un Alice Harikalar Diyarında romanından alıyor. İlginç ve bir o kadar da merak uyandıran bu sendromun diğer bir adı makropsidir. Alice harikalar diyarında sendromu, tıp literatüründe tanımlanan en büyüleyici nörolojik olaylardan biridir. Aslında birçok kişi hayatında bu sendromu yaşıyor fakat kısa süreli olduğu için pek umursanmıyor. Ama bazı insanlarda bu süre biraz daha uzun ve daha sık olduğu için sorun yaratmaktadır. Alice harikalar diyarı sendromunu genellikle gece yaşanılan bir durumdur. Ama gündüz yaşandığı durumlarda olabilmektedir. Alice Harikalar Diyarında Sendromu Tedavisi"} {"url": "https://sinirbilim.org/aliskanliklar-nasil-olusur/", "text": "Alışkanlıklar Nasıl Oluşur ve Onları Değiştirmek Neden Zordur? En güzel ve en iyi alışkanlıklarınızı düşünün. Her sabah kahve veya sigara mı içiyorsunuz yoksa kitap okumadan uyumaz mısınız? Alışkanlıklar hayatımız boyunca kazandığımız yinelenen ve koşullanılmış davranışlardır. Bu davranışlar günlük hayatımızda önemli bir yer tutar ve genelde onları değiştirmek zor bir süreçtir. Alışkanlıklar söz konusu olduğunda kendimizi çift kişilikli gibi düşünebiliriz. Doğru olan davranışı bildiğimiz zamanlarda bile alışkanlığımızdan vazgeçmek çok zordur ve bu durum zihnimiz için büyük bir ikilemdir. Peki alışkanlıklarımızdan vazgeçmek neden zordur ve bunu nasıl başarabiliriz? Amerika'da South California Üniversitesi'nden psikoloji profesörü Dr. Wendy Wood alıştığımız davranışlardan vazgeçmenin zor olduğunu fakat bunu bilim sayesinde başarabileceğimizi söylüyor. Kötü alışkanlıklarımızdan kurtulmak istiyorsak önce beynimizin davranışları nasıl oluşturduğunu ve rutin bir düzene koyduğunu öğrenmemiz gerek. Alışkanlıklar Ödül Mekanizmasını Etkiliyor Alışkanlıklar kişi yeni bir şeyler öğrendikten sonra bazal gangliada veya prefrontal korteksin bir bölümünde oluşur. Bu süreç alışkanlık döngüsü adı verilen üç adımda meydana gelir. İlk adımda davranışı rutine dönüştüren bir tetikleyici vardır. Bir sonraki aşamada bu tetikleyicinin varlığı bilinçli yapılan bir davranışı bilinçsizce yapılan alışkanlığa dönüştürür. Örneğin, tırnak yeme alışkanlığında tetikleyici stres unsuru olabilir. Son aşama ise ödüldür. Beynin kendi kendini ödüllendirmeye olan eğilimi davranışı rutin hale getirmede oldukça etkilidir. Yine tırnak yeme alışkanlığını örnek verecek olursak burada ödül rahatlama hissi olabilir. Bir rutini yaparken beynimiz gittikçe azalan bir şekilde çalışır ve o işi düşünmeden yapabiliriz. Bu işi farkında olmadan yapıyor olmamız o anda dikkatimizi başka bir şeye verebilmemiz açısından karlı bir durumdur. Profesör Wood'a göre zamanımızın yüzde 40'ında ne yaptığımızı düşünmeden hareket ediyoruz. Bilinçlenen Beyin Alışkanlıkları Yıkmak İçin Değişim Yaratmak Gerekiyor Eğer o an ne yaptığımızı düşünmüyorsak kötü alışkanlıklarımızı değiştirmek nasıl mümkün olabilir? Basitçe değişim için fırsat yaratmamız gerekiyor. Yeni bir başlangıç için en etkili yol yaşadığımız çevrede yapacağımız değişiklikler olabilir. Bilim insanlarına göre ortamın değişmesi eski alışkanlıkların yıkılmasını kolaylaştırıyor. Evde ders çalışırken sürekli kahve içme alışkanlığınız varsa bulunduğunuz ortamı değiştirerek, örneğin kütüphanede çalışarak, bu alışkanlığınızı zayıflatabilir, hatta yıkabilirsiniz."} {"url": "https://sinirbilim.org/alkol-ile-antidepresan-almak/", "text": "Antidepresanlar Alkol ile Alındığında Yan Etkileri Artıyor Alkollü içeceklerin tüketimi birçok toplumda yaygındır. Yoğun bir iş gününün ardından rahatlamak için içilebilir veya sosyal etkinliklerde eğlence amaçlı da tüketilibilir. Alkolün yalnız başına içiminin sağlık açısından yararlarını veya zararlarını tartışmayacağız şu an. Bir de 21. yy'da rahatlamak veya gevşemek için sıkça tüketilen antidepresanlar var. Peki ya aynı anda alkol ile antidepresan alırsanız ne olur? Vücut buna nasıl tepki gösterir? Antidepresanlar adından da anlaşılacağı gibi depresyonu önlemeye yönelik ilaçlardır. Burada depresyon ve stres birbirine karıştırılmamalıdır. Stres hayatın içinde olan olağan bir kavramdır, bitkiler, bakteriler bile strese girer. Bitkilere fazla ışık verirseniz hemen fotooksidatif strese girerler, oksijen üretim miktarları düşüş gösterir. Depresyon kişinin zihinsel olarak acı çektiği fiziksel olarak kendini yorgun, halsiz hissettiği ciddi bir rahatsızlıktır. Örneğin major depresyonda ilaç tedavisi uygulanmazsa kişi hayatını bile kaybedebilir. Depresyondan muzdarip birçok kişi yaygın olarak reçetelere yazılan seçici serotonin geri alım inhibitörlerini kullanmaktadır. Bu antidepresanların çalışma mekanizmasını bu makalemizden okuyabilirsiniz. Alkol Serotonin Salgılatıyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/alkolun-bellek-uzerindeki-etkileri/", "text": "Alkolün Bellek Üzerindeki Etkileri Alkol ve alkol içeren içecekler birçok toplumda sevilen popüler bir ürünlerdir. Bunun dozu bazen öyle bir dereceye çıkabilir ki alkolle ilişkili meseleler birçok toplum için sürekli bir sorun oluşturur. Alkolün yarattığı bireysel ve toplumsal hasarların giderilmesi ise devletlere biraz pahalıya mal olabilir. Peki bu kadar zararlı bir şey nasıl oluyor da bu kadar popüler oluyor ve yüzyıllardır önemini kaybetmiyor? Dopamin Bunun en önemli sebeplerinden bir tanesi alkolün keyif vermesi, daha bilimsel olarak söylersek beynin ödül sistemini harekete geçirmesinden dolayıdır. Beynin ödül ve zevkle ilgili bölümleri alkol alımına bağlı olarak dopamin ile uyarılır. Dopamin ise içki içenlerin çakır keyiflik dediği duruma veya daha ileri aşamada sarhoşluğun verdiği keyif haline sebep olur. Alkol etrafında oluşturulmuş bazı sosyal gelenekler de vardır. Özellikle kutlamalarda, belirli toplantılarda ve arkadaşlık kurmada alkol sıklıkla tercih edilen bir içecektir. Bunca zararına rağmen alkolün hala tüketildiğini ve zararlarının hafife alındığını görebilirsiniz. Akşamdan kalma hali kötüdür ve berbat hissettirir ama bunu etrafınızdaki insanlarla beraber yaparsanız bağlam etkisi sebebiyle iyi arkadaşlıklar kurabilirsiniz. Bellek Kaybı Alkolün sağlık içinden pek çok zararı vardır ve bunlardan biri de bellek kaybıdır. Pek çok insan sarhoş olduğu gece ne yaptığını hatırlamaz. Aynı zamanda alkol bir depresandır. Ertesi sabah sizi berbat ve depresif hissettirdiği için değil , beyninizdeki nöronların faaliyetini engellediği için depresiftir. Tıpkı müzik setinin sesini kısmak gibi beyninizdeki faaliyetin derecesini düşürür. Belki burada insanların beyninin daha az çalıştığını düşünüp bir köşeye sızmalarını beklersiniz ama bu hangi bölgelerin kapandığına bağlıdır. Bazı sarhoşlar bir köşeye yığılır ve hareket etmezler. Birçoğu ise saçma sapan söz ve hareketler yaparlar. Beynimizde en fazla bulunan nörotransmiterler glutamat ve GABA'dır. Glutamat beynin harekete geçirici ajanı iken GABA ise susturucu adamıdır. Yani beyin sadece bazı davranışların oluşmasını tetiklemez, bazılarının ise gerçekleşmesini engeller. Örneğin neden sizi sınıfta bırakan hocanızın boğazını kesmiyorsunuz? Bu tür davranışları engelleyen frontal lopta bulunan bir mantık sistemimiz vardır. Yürüme ve Konuşma Alanları Kapanıyor Alkolün etkisi altında normalde hoppalık, neşe ve öfkeyi kontrol altında ya da baskılanmış olarak tutan beyin bölgelerindeki kırmızı ışıklar ya soluk hale geliyor ya da kapanıyor. Alkol aynı zamanda konuşmadan netlik ve yürüme koordinasyonundan sorumlu alanları da kapıyor. Bütün bu işlevler hep korteks seviyesinde yürütülen faaliyetlerdir. Kalp atışı, solunum gibi işlevleri yürüten alanlar beynin korteksinden ziyade sürüngen beyin olarak adlandırılan ense kökünde bulunan beyin sapı ve orta beyin gibi bölgelerdir. Bu temel sistemlerimiz gayet sağlam ve zinde kalırken alkolün ilk hedefi karmaşık, üst düzey işlemlerin yürütüldüğü korteks bölgeleridir. Modern teknolojide de buna benzer örnekler bulabiliriz. Nokia 3310 telefonları pek çoğumuz hatırlarız. 3310'ları elimizden düşürdüğümüzde hatta balkondan aşağı düşürdüğümüzde bile hiçbir hasar oluşmazken bugün bir akıllı telefonu elimizden düşürdüğümüzde ekranı paramparça olabiliyor. Sosyal Utanma Duygusu Yok Oluyor Alkol alan beyinde de buna benzer durumlar gözleniyor. Planlama, konuşma ve düşünme işlevleri alkolün saldırdığı ve zarar verdiği ilk yerler oluyor. Sosyal kısıtlama, utanma ve kafamızın içindeki Bu herhalde iyi bir fikir değil diyen küçük sesler de. Alkol bunların sesini kolayca kesiyor. Sarhoş olduğunuzda aklınızdakileri söylemeye daha meyilli oluyorsunuz ya da bir kahkaha için delice riskleri göze alabiliyorsunuz. Alkolün etkileri karmaşık faaliyetlerden temel hayati işlevlere doğru gider ve tüm bunların ortasında bellek vardır. Alkolün özellikle bellek oluşumu ve kodlanmasından sorumlu hipokampüsü kesintiye uğratma eğilimi vardır. Ayrıca kısa süreli belleğinizi de sınırlandırarak ertesi gün uyandığınızda endişe verici boşluklar yaratır. Tam anlamıyla bir boşluk oluşmaz, hatıralar hala oluşuyordur, ama verimsiz ve tesadüfi olarak. Yeni Bellek Oluşumu Kesintiye Uğrar Alkol hipokampüse zarar vererek bellek oluşumunu kesintiye uğratır ama bağlama özgü hatıra oluşumunu ise tetikler. Yani bir yandan sistemin çarklarını bozarken bir yandan da o olaya özgü hatıra oluşumunu destekler. Alkol ya da diğer uyarıcı maddeler beyinde özeli bir nörokimyasal ortam yaratır. Beyin aniden her yanı kaplayan engelleyici bir maddeyle baş etmek zorunda kalınca bu durum muhakkak fark edilir. Bu kimyasal ortama karşı beyin alarma geçer ve bu esnadaki bütün bilgileri özenle kaydeder. Eğer o esnada sınava hazırlanıyorsanız beyin onları da kaydedecek ve kendisine zarar veren nörokimyasal ortam çerçevesinde kaydedecektir. Ne zaman o kadar alkol tüketseniz beyniniz o bilgileri sürekli karşınıza çıkaracaktır. Bu etkiyi illa da votka veya viski ile oluşturmak zorunda değilsiniz."} {"url": "https://sinirbilim.org/alkolun-vucuttaki-yolculugu/", "text": "Alkolün Vücuttaki Yolculuğu Mideniz tamamen boşken alkol tüketirseniz ne olur? Alkolün vücuttaki yolculuğu ve nerede ne kadar kaldığını gerçekten biliyor musunuz? Total DUI adlı organizasyon alkollü ve uyuşturucu alarak araç kullanmaktan ceza almış kişilere bilgi sağlamak amacıyla bir infografik hazırlamış, biz de türkçeleştirdik. Kandaki alkol yoğunluğu artıkça irade zayıflıyor ve vücut üzerindeki kontrol zayıflıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/altinci-buyuk-kitlesel-yok-olus/", "text": "Altıncı Büyük Kitlesel Yok Oluş: Dinozorlardan Sonra Sıra İnsanlarda Mı? Belki ilk kez duyuyorsunuz ve altıncısının oluşuna şaşırdınız, belki duydunuz ama kulak ardı ettiniz, belki de her şeyin gayet farkındasınız ama elinizden gelen bir şey olmadığını düşünüyorsunuz. Bunlardan herhangi biri şu anda insan dahil pek çok türün soyunun tükeniyor olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ancak şimdi çok daha tehlikelisiyle karşı karşıyayız: Altıncı Büyük Kitlesel Yok Oluş diğer adıyla Holosen Kitlesel Yok Oluşu Nedir Bu Kitlesel Yok Oluşlar? Canlılığın evrimi boyunca büyük ya da küçük ölçekli birçok yok oluş meydana gelmiştir. Bunlardan beş tanesi 2018 yılına kadar gerçekleşenler arasında en büyük ölçekli olanlarıydı. Kısaca bahsetmek gerekirse bunlardan tarihte ilk gerçekleştiği bilinen Ordovsiyen Yok Oluşu'dur ve bundan 450 milyon yıl önce gerçekleşmiştir. Gezegendeki karbondioksit miktarının büyük oranlarda düşmesi sonucunda atmosfer soğumuş ve buzul çağı başlamış olup yüz binlerce yıl sürmüştür. Buzul çağına adapte olamayan çok sayıda canlı türü yok olmuştur. İkincisi ise günümüzden 380 milyon yıl önce meydana gelmiş olup milyonlarca yıl boyunca devam eden Devoniyen Yok Oluşu'dur. Yaşam bitme noktasına gelmiştir. Henüz insan ortada yoktur ve bir öncekinden farklı olarak kara canlıları bundan deniz canlıları kadar etkilenmemiştir. Bundan sonra ve günümüzden 200 milyon yıl önce gerçekleşen Permiyen Yok Oluşu ise en büyük yok oluşum olarak tarihe geçmiştir. Patlayan volkanların yaydığı sera gazı denizlerdeki yaşamın %90'ına yakınını yok etmiştir. Sülfür yüzünden de karadaki canlılar boğulmuştur. Bu noktada hatırlatmamız gerekir ki günümüzde sera gazını sadece patlayan volkanlar yaymaz, insanlığın payı bu konuda artık çok daha büyüktür. Bu yok oluştan 50 milyon yıl sonra gerçekleşmeye başlayan büyük bir gök taşının, volkanların ve artık yavaş yavaş kendini göstermeye başlayan iklim değişikliklerinin de etkisi olduğu düşünülen yok oluş Trias Yok Oluşu'dur. Bitkiler bu durumdan çok etkilenmemişlerdir ve hatta radyasyona direnç göstermeye başladıkları asıl dönem bu dönemdir. Beşinci ve 2018'e kadar sonuncu olarak kalmış Kretase Yok Oluşu 65 milyon yıl önce meydana gelmeye başlamıştır. Dinozorların soyunun tükendiği, memeli türlerin ve insanların yaşamaya başladığı dönemdir ve sebebi ise çoğu kimse tarafından bilindiği üzere bir asteroid çarpmasıdır. Altıncı Büyük Kitlesel Yok Oluş Beş büyük yok oluştan bahsettiğimize göre asıl konumuza dönebiliriz yani 2018 yılında başlayan ve hala devam etmekte olan Altıncı Büyük Kitlesel Yok Oluş'a. Öncelikle temel nedenlerinden bahsedecek olursak, en başında sayılabilecek sebep insanlardır. Kendi soyumuzu tüketme ihtimali olan bu yok oluşu başlatan en büyük etken bizzat biziz. Dünya tarihinde ilk kez bir türün gezegene bu kadar etki ettiği düşünülmekte ve bu döneme de Büyük İvme adı verilmektedir. İnsana pek çok yarar sağlayan Büyük İvme bir o kadar da başka canlılarla birlikte yine insanlara zarar sağlıyor diyebiliriz. Aşırı tüketim, avcılık, balıkçılık, plastik ve bu zararlara sebep olan nedenlerdendir. Bunlardan bir diğeri ise insan faaliyetlerinin her geçen gün iklim değişikliğine sebep olmasıdır. Canlı yaşamlarının buna bağlı olarak yok olması ve iklim değişikliklerine kolay kolay adapte olamayan canlıların soyunun tükenmesi adeta kaçınılmaz bir sondur. Dünya Doğayı Koruma Vakfı ve Londra Zooloji Derneği'nin ortaklaşa hazırladığı, 30 Ekim 2018'de yayınlanan Yaşayan Gezegen Raporu'na göre son 44 yılda dünya üzerindeki vahşi hayvan oranı %60 azalmıştır. Başka Türlerin Yok Olması Bizi Neden İlgilendirmeli? İnsan dışında diğer canlıların türlerinin tükenmesini belki doğanın kanunu, evrimin doğal bir sonucu, yaşam olduğu sürece kaçınılamayacak ve bizi pek de etkilemeyecek bir olay olarak görebilirsiniz. Ancak durum böyle değil. Çünkü insan şimdiye kadar evrimleşmiş tüm canlılar arasında bilinçli olan tek canlıdır ve büyük oranda bizim eserimiz olan tüm bu yaşananları görmezden gelmek doğaya uygun değil, aykırı davranmaktır. Öncelikle evrim açısından olayı ele almak gerekirse biyolojik tür çeşitliliği çoğu canlı için avantaj durumundadır ki yaşam bu zamana kadar genelde bu şekilde evrimleşmiştir. Pek çok tür melezi ve canlıların yeni ortamlara uyum sağlayabilme yeteneği sayesinde ortaya yepyeni türler çıkmıştır. Yok olan türler daima olmuştur ancak bu yok oluşlar şimdiye kadar büyük oranda doğal yolların etkisiyle olmuştur. Günümüzdeyse bu çeşitlilik büyük bir hızla ve doğal olmayan sebeplerle yok olmaktadır. Bu her türlü canlının zararına olduğu gibi insanların da zararınadır. Yaşayan hemen hemen her tür başka türlere çeşitli sebeplerden dolayı ihtiyaç duyar. Zamanla oluşan bu çeşitliliğin sebebinin yalnızca türler arası çatışmanın değil, simbiyotik her türlü ilişkinin de olduğu unutulmamalıdır. Yapılan bir araştırmaya göre günümüzde türler eskiye nazaran 100 kat daha hızlı tükenmektedir. Bu durum kendi başına yeterince zararımıza olabilecekken, doğrudan insanı da nesli tükenme tehlikesi altında bir tür olmaya aday yapmaktadır. İnsanın sosyal bir canlı olduğu, ırkının devamının yalnız kendiyle sınırlı olmadığı ve hayatımızı devam ettirebilmek için başka canlılara muhtaç olduğumuz unutmamamız gereken bir gerçektir. Hayvan ve bitki türleri böyle hızlı bir şekilde tükenirken insanlığın bundan muaf olması söz konusu dahi olamaz. Etkimiz Ne Kadar Büyük? 2017 yılının eylül ayında yayınlanan bir makaleye göre Altıncı Büyük Kitlesel Yok Oluş'un başlaması denizlerin karbon tutma kapasitesine göre matematiksel olarak hesaplandığında zaten beklenen bir durumdu. Ancak bu durumun, günümüzden tam 81 yıl sonra yani 2100 yılında yaşanacağı tahmin ediliyordu. Yapılan hesaplamadan bir yıl sonra ise Altıncı Büyük Kitlesel Yok Oluş başlamıştır. Doğaya ve canlılara belki de en çok kendimize verdiğimiz zararı bu bir seneye bakarak bile anlamak kolay. Bir örnek daha vermek gerekirse geçtiğimiz günlerde 40 yıldır yaşanmayan bir ilkin gerçekleştiğine tanıklık ettik. Aç bir kutup ayısı Sibirya'da şehre indi. Evet, bunu son 40 yılda ilk kez yaşadık ve bu ne yazık ki hepimizin eseri. Günümüzde bu kadar hızlı ve büyük oranlarda etki edebildiğimiz gezegenimizi korumaksa yine biz insanların elindedir. Neler Yapabiliriz? Yapabileceklerimizden bahsetmek gerekirse küresel ısınma başlıca sorunsal olduğu için buna sebep olan sera gazı salınımını azaltmak yapılabilecek en faydalı şeylerdendir. Bunun yolu olabildiğince daha az kömür, petrol, doğal gaz kullanımından geçmektedir. Temiz ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek, toplu taşıma ve bisiklet gibi gaz salınımı olmayan araçlar kullanmak yine küresel ısınmayı önlemek için yapılabilecekler arasındadır. Plastik kullanımını azaltmanın ve aslında üretimi esnasında zararlı gaz ortaya çıkaran birçok şeyin üretimini ve kullanımını azaltmanın büyük oranda faydası olacaktır. Bu birçok şeyden ikisi olan çelik ve çimento üretimi esnasında çok fazla zararlı gaz açığa çıkmaktadır buna bağlı olarak sürdürülebilir yapılaşma için ahşap ve bambu kullanımını arttırmak da yapılması gerekenlerdendir. Tür çeşitliliğinin korunması için özellikle avcılık ve balıkçılık olabildiğince azaltılmalıdır. Çünkü bugün avlanan türlerin bir gün sonra bile nesillerinin tükenme tehdidi altına girme ihtimalleri günümüzde fazlasıyla yüksektir. Tüm bunların altında ise tahmin edeceğiniz üzere bilinç yatar."} {"url": "https://sinirbilim.org/altinci-cift-sinir/", "text": "Altıncı Çift Sinir Altıncı çift sinir gözdeki lateral rektus kasın hareketini kontrol eden bir efferent sinirdir. 6. kranyel sinir olan altıncı çift sinir beyin sapı ve göz arasında uzun bir hatta sahiptir. Bu uzun mesafeli iletim hasar görmeye meyilli bir durumdadır. Örneğin kafa travmaları, beyin lezyonları gibi pek çok rahatsızlık bu altıncı çift siniri tehlikeye sokar."} {"url": "https://sinirbilim.org/alzheimer-hastaligi-demans/", "text": "Demans ve Alzheimer Hastalığı Arasındaki Farklar Nelerdir? Demans ve Alzheimer hastalığı ile pek çok ortak belirti taşır ama aslında bu iki rahatsızlık birbirinden farklıdır. Demans halk arasında bunama olarak bilinir. Bunama pek çok kişinin etrafında, özellikle yaşlı bireylerde gözlemlediği rahatsızlıklardan biridir. Demansın yelpazesi epey geniştir. Ancak Alzheimer hastalığı kendine has fizyolojik belirtilerle özel bir yeri vardır. Bazı doktorların bile demans ve Alzheimer hastalığı arasında ayrım yapamadığını gördüm. Eskiden bunama diyorlardı, şimdi adı Alzheimer oldu, aslında aynı şey diyen doktorlar var. Demans ve Alzheimer hastalığı aynı şey değildir. Biri, diğerinin alt kümesidir. Demans ve Alzheimer Hastalığı Nedir? Demans beyinde birlikte görülen belirtiler veya tek bir belirtidir yani bir sendromdur. Demansı bir hastalık olarak teşhis etmek, nitelemek doğru değildir. Bu daha çok hafıza kaybı, düşünme sorunları ve konuşma güçlüklerini kapsayan belirtiler olarak tanımlanmalıdır. Demanslar beyin hücrelerinin hasar görmesiyle ortaya çıkar. Alzheimer hastalığının tau proteinlerinin birikmesi, beta amiloid plakları gibi daha kesin belirtileri vardır ve beyni yok eden bir hastalıktır. Bu yüzden Alzheimer hastalığı aslında demansın en yaygın sebeplerinden biri olarak kabul edilir. Bir kişiye demans teşhisinin konulması için kişinin bilişsel işlevlerinin bazılarında bozulma ve davranışlarında değişiklikler olmalıdır. Herkesin hafızası süper olmayabilir. Bazı kişilerin bellekleri yaşla beraber zayıflayabilir, bazı şeyleri unutabilir. Ancak bu unutkanlık günlük yaşamı etkileyecek boyuta gelirse ve sosyal sorunlara neden olursa o zaman demansı işaret edebilir. Biraz unutkan diye kimseye demans teşhisi konulmaz. Konuşma bozuklukları, görsel algı, problem çözme ve odaklanmada yaşanılan sorunlar da demansa işaret eder. Bazı hastalar duygularını kontrol etmekte çok zorlanır, kişilikleri değişebilir. Orta seviyelerde hayat kalitesini düşüren bu rahatsızlık ilerleyen aşamalarda kişiyi başka insanlara muhtaç hale getirir. Demansın belirtileri ve işaretleri beyindeki sağlıklı nöronlar öldüğünde, arkadaşlarıyla konuşmadığında veya doğru çalışmadığında ortaya çıkar. Yalnız bir nöronun beyne hiçbir faydası yoktur. İnsanlar yaşlandıkça beyin hücreleri ölmeye başlar. Bu yüzden demansın görülme oranı da yaşla beraber artış gösterir. Unutkanlık gibi bilişsel işlevlerin sekteye uğraması normal yaşlanma sürecinde görülebilecek şeylerdir. Ancak bu durum çok ağır olursa ve hayatı ciddi oranda olumsuz etkilerse bir doktora görünmekte fayda vardır. Kafa Travması Yaşamak Demansın Ortaya Çıkmasına Neden Olabilir Alzheimer Hastalığı Bir Demans Türüdür Demans ve Alzheimer hastalığı birbirinin aynısı olarak görülmemelidir. Alzheimer hastalığı Amerika'da en fazla öldüren 6. hastalıktır. Hatta yakın zamanda kanser ve kalp hastalıklarının ardından 3. sıraya yerleşebilir. Tüm demans çeşitlerinin 50-70%'inin ortaya çıkışının asıl faili Alzheimer hastalığıdır. Demansın nedenleri o kadar geniştir ki, seerbest radikallerden tutun, Creutzfeldt-Jakob hastalığına kadar pek çok etken bu yelpazede yer alabilir. Demansın nedenlerini ve belirtilerini tanımlarken yaşlılığın getirdiği bedensel ve zihinsel yavaşlamayı hemen demans sınıfında değerlendirmemeliyiz. Kişi yaşlanırken beden ve zihin işlevlerinin yavaşlaması insan fizyolojisinin doğal bir sonucudur. Ancak olması gerekenden çok hızlı olmamalı ve sonuçları hayatı alt üst etmemelidir. Demansın farklı nedenleri olduğu kadar çok farklı türleri de vardır. Lewy body demans, frontotemporal demans, vasküler demans bunlardan bazılarıdır. Birçok zaman hastalarda birden fazla demans türünün semptomları aynı anda görülür. Örneğin, aynı anda Alzheimer hastalığı ve vasküler demans hastası olabilirsiniz. Demansın belirtileri çok değişkendir ve hafıza sorunları, iletişim, dil güçlükleri, odaklanma ve dikkat kaybı, muhakeme becerisinin ve görsel algının zayıflaması demansın yaygın görülen belirtilerindendir. Ancak farklı tür demanslar farklı türde beyin hasarlarıyla ilişkilidir. İlaveten, demanslı hastaların 10%'u aynı anda birden fazla çeşit demanstan muzdariptir. En yaygın görülen kombinasyon Alzheimer hastalığı ve vasküler demanstır. Tau ve Amiloid Proteinleri Alzheimer hastalığı özünde bir çeşit demanstır ve nöronların içinde ve dışında belirli proteinlerin birikmesi sonucu oluşur. Yukarıda bahsettiğimiz biriken tau ve beta amiloid proteinleri nöronların sağlıklı bir şekilde işlev görmesini, iletişim kurmasını engeller. Bunun sonucu olarak nöronlar arasında sinyal iletim kesintileri oluşur, nöronlar ölür ve beyin dokusu kaybolmaya başlar."} {"url": "https://sinirbilim.org/alzheimer-hastaligi-kadinlarda/", "text": "Alzheimer Hastalığı Kadınlarda Daha Hızlı İlerliyor Tüm dünyada beklenen ortalama yaşam süresi uzamakta ve bununla birlikte ileri yaşta karşılan tıbbi problemlerle mücadelelerin önemi de artmaktadır. Bu problemlerden birisi de Alzheimer hastalığıdır. Alzheimer hastalığı nöronların zaman içinde bozulmasına neden olan bir hastalıktır. Erkek ve kadınları farklı şekilde etkileyebiliyor. Bu hastalığın gelişmesinde bilinen en önemli risk etkeni ileri yaştır. Nörodejeneratif bir hastalık olan Alzheimer hastalığı kadınlarda bilişsel işlevleri bozmakta ve bununla birlikte günlük yaşam faaliyetlerini etkilemektedir. Henüz bu hastalığın ilerlemesini durduracak veya gelişmesini önleyecek kesin bir kanıt bulunmamaktadır. Yapılan araştırmalar kadınlarda Alzheimer hastalığının daha hızlı ilerlediğini gösteriyor. Ayrıca Alzheimer hastalığı kadınlarda erkeklere göre daha fazla görülüyor. Bunun nedenini henüz bilmiyoruz. Amerika'da yaşayan 5 milyon Alzheimer hastasından 3.2 milyonu kadınken, 1.8 milyonu erkektir. Hastalığa yakalanan kadınların oranı neredeyse erkeklerin 2 katı. Alzheimer Hastalığı Kadınlarda Nasıl Başlar? Bu hastalığın ilk görülen belirtileri kısa dönem hafızanın zayıflaması, ufak tefek olayları unutmaktır. Hastalığın ilerleyen evrelerinde dil sorunları, konumsal becerinin zayıflaması , ruh halindeki değişiklikler, motivasyon kaybı ve kendine bakamama gelir. Hastalık ilerledikçe daha fazla nöron ölür ve en sonunda ölüme sebebiyet verir. Hastalığın yayılma hızı kişiden kişiye göre değişmesine rağmen ortalama olarak teşhisi takiben 3 ila 9 yıl sonra hastalar vefat ederler. Alzheimer hastalığının nedeni tam olarak anlaşılamadı ancak hem genetik hem de çevresel etkenlerin rol oynadığı kesin olarak biliniyor. Beyin ve vücut egzersizi, obeziteden kaçınmak gibi önlemler Alzheimer riskini azaltabilir. Hepimizin bildiği gibi unutkanlık Alzheimer'ın en belirgin özelliklerinden biridir. Unutkanlığı olan bir hasta günlük rutininde aksamalar yaşıyorsa ancak ilerleyici değilse özellikle de yaşlı bir hastaysa kişi takip altına alınır. Bir süre sonra şikayet ve etkileri artmaya başlıyorsa ve kişinin çevresi tarafından farkediliyorsa, hafif bilişsel bozukluk yani bunama öncesi durum olarak değerlendirilir. Alzheimer Hastalığından Nasıl Korunabiliriz? Kadınların Alzheimer hastalığından korunması için öncelikle unutkanlık durumu saptanan hastanın bu unutkanlığının ilerleyici olması ve günlük faaliyetlerini olumsuz yönde etkilemesi durumunda en kısa zamanda bir uzmana başvurması önemlidir. Alzheimer hastalığı kadınlarda ne kadar erken teşhis edilirse tedavisi de o kadar başarılı olmaktadır. Ayrıca özellikle yaşlıların, kalp hastalığı, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, kan lipidlerinin yüksek olması yani kan yağlarının yüksek olması gibi hastalıklar mevcutsa bu hastalıkların iyi tedavi edilmesi, düzenli takiplerinin yapılması ve gerekirse önceden korunulması önemlidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/alzheimer-hastaligi-sekerli-icecekler/", "text": "Alzheimer Hastalığı'nın Alternatif Nedenlerinden Biri Şekerli İçecekler Olabilir Şekerli gazlı içecekler hayatımızın ister istemez bir parçası haline geldi öyle değil mi? Sıcak yaz günlerinde, ana yemeklerle birlikte, sinemaya gidince patlamış mısırın yanında... Örnekler çoğaltılabilir fakat buradaki esas nokta bu içeceklerin artık su gibi tüketildiği gerçeği ve bu içeceklere erişimin pek de zor olmaması. Tabii ki bunun fizyolojik, biyokimyasal ve biyolojik sonuçlarının da olacağını tahmin etmek de zor değil. Çok fazla kahve içmenin uykusuzluk yaptığını biliriz çünkü kahvenin ana içeriği kafeindir. Bu leziz içeceklerin de önemli bir bileşeni kafeindir. Yüksek miktarlarda kafein alımı beynimizin gün içinde uyanık tutulması gibi görevlere sahip olan retiküler aktive edici sistemin aşırı uyarılmasına sebep olur. Bu sistemin aşırı uyarılması da: uykusuzluk, psikomotor ajitasyon ve baş ağrılarına neden olur. Peki ya diyet türde olan şekersiz gazlı içecekleri tercih etsek? European Journal of Clinical Nutrition tarafından yayınlanan bir çalışmada bu tarz diyet içeceklerde kullanılan aspartam bileşiğinin uykusuzluk, çeşitli nöbetler, baş ağrısına sebep olduğu klinik vakalarda ise körlük, nörotoksitite ve hafıza kaybına yol açtığı tespit edilmiştir. Şekerli İçecekler ve Nörodejeneratif Etkiler ile ilişkili Fare Deneyleri Şeker alımının beyindeki etkisini çalışan araştırmacılar, yüksek miktarda şekerli içecek alımının farelerin beyin gelişimi üzerindeki etkisini incelediler. Yüksek dozda şekerli içeceklerin, beynin duygusal davranışı ve bilişsel işlevi kontrol eden bölgesinde, yaşamın erken dönemlerinde aşırı stres veya istismardan daha fazla değişikliğe neden olduğunu bulmuşlardır. Herhangi bir stres yaşamayan fakat düzenli bir biçimde şeker tüketen farelerin, stresli ancak şeker tüketmeyen farelerin hipokampuslarında benzer değişiklikler saptandı. Bu çalışma hakkında benim için en endişe verici detay, şekerli içeceklerin, beynin öğrenme ve hafıza için önemli bir parçası olan ve aynı zamanda erken yaşam travmasından etkilendiğini de bildiğimiz hipokampus üzerinde erken yaşam stresine benzer bir etkiye sahip olmasıdır. Araştırmacılar, bu araştırmanın insanlarda gerçekleştirilememesine rağmen, stres tepkileri ve beslenme ile ilişkili beyin devrelerinin türler arasında genellikle aynı olduğunu belirtti. Şekerli İçecekler ve Nörodejeneratif Etkiler ile ilişkili İnsan Deneyleri Sadece fare deneylerinin ana fikri sizlere yeterince veremeyebileceğini düşünüyorum bu yüzden insanlarla alakalı yapılan bazı araştırmaları da paylaşmak istiyorum. Alzheimer's and Dementia dergisinde yapılan bir çalışma, 4.000'den fazla orta yaşlı yetişkini inceledi. Bu kişilere gerekli beyin taramaları ve hafıza testleri yapıldı ve sahip oldukları diyet ile ilgili ayrıntılı anketler doldurdular. Boston Üniversitesi ve diğer araştırma merkezlerinden araştırmacılar, insanların düzenli olarak ne kadar şekerli gazoz içerse, hafıza testlerinde o kadar kötü sonuç alma eğiliminde olduğunu buldu. En şekerli içecekleri içenlerin beyinlerinde de daha fazla küçülme eğilimi vardı. Diğer çalışmalarda, azalan beyin hacmi, yıllar sonra Alzheimer hastalığına yakalanma riskinin artmasıyla ilişkilendirilmiştir. Günde bir veya iki bardak şekerli içecek içenler, şekerli gazlı içecekler veya diğer şekerle tatlandırılmış içecekler içmeyenlere kıyasla bir ila iki yıllık yaşlanmaya karşılık gelen beyin küçülmesi yaşadıkları gözlemlendi. Ayrıca bu kişiler hafıza testlerinde de daha kötü sonuçlar elde etme eğilimindeydiler ve kendilerinden beş ya da altı yaş büyük kişilerle aynı puanları aldılar. Not: Şekerli gazlı bir içecek ya da benzer şekilde tatlandırılmış bir içecek türü 10 çay kaşığı kadar şeker ve/ veya yaklaşık 150 kalori içerir."} {"url": "https://sinirbilim.org/alzheimer-hastaligi-uyku-duzeni/", "text": "Uyku Düzeni ile Alzheimer Hastalığı Arasında Bir Bağlantı Bulundu Alzheimer hastalığı birçoğumuzun bildiği veya en azından aşina olduğu bir nörodejeneratif bir hastalıktır. Araştırmacılar demansın bir alt türü olan bu hastalığın nedenlerini ve tedavisini bulmak için onlarca yıldır araştırmalar yürütüyorlar. Son yayınlanan çalışmalardan birinde uyku düzeni ile Alzheimer hastalığı arasında bir bağlantı keşfedildi. Gece uykunuzun bölünmesi Alzheimer hastalığına yol açmıyor ama genetik olarak risk grubunda olan kişilerin daha sabah erken kalkan insanlar olduğu görüldü. Bazı insanlar geç yatsalar bile sabah erkenden kalkarlar. Alzheimer hastalığına yakalanma ihtimali genetik olarak daha yüksek kişiler daha az uyuyorlar ve uyku sürelerinin azlığı insomninaya yol açmıyor. Sağlıklı bir kişi 6-8 saat uykuya ihtiyaç duyar. Bu sürenin altında uyuyan kişilerde uykusuzluk baş gösterir ve dikkat dağınıklığı gibi belirtiler başlar. Ancak bahsettiğimiz risk grubundaki insanlar az uyumalarına rağmen uykusuzluk çekmiyorlar. Uykusuzluk Alzheimer Hastalığının Belirtilerinden Biri Alzheimer hastalığında sıklıkla bildirilen şikayetler depresyon, unutkanlık, ruh hali değişimleri ve uyku sorunlarıdır. Çoğumuzun uyuma düzeni birbirinden farklıdır. İngiltere'de Imperial College London'da çalışan Abbas Dehghan ve ekibi uyku düzenleri ile Alzheimer riski ve depresyon arasında nasıl bir ilişki olduğunu araştırdı. Farklı uyku düzenleri ile depresyon ve Alzheimer hastalığı arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmak için 21.982 kişinin medikal bilgilerini incelediler. Farklı genetik araştırmalarda yer almış ve Alzheimer teşhisi konmuş 21.982 kişi ile Alzheimer hastası olmayan 41.944 kişinin verileri karşılaştırıldı. Bunun yanında 9.240 major depresyon hastası ile 9.519 depresyon geçmişi olmayan kişilerin medikal bilgileri de karşılaştırmalı incelemeye tabi tutuldu. Bunun yanında 446.118 kişinin daha medikal verileri incelendi ve uyku karakteristikleri ortaya çıkarılmaya çalışıldı. Genetik Etkenler ve Uyku Düzeni Alzheimer hastalığı ile genetik etkenler arasındaki bağlantıyı net bir şekilde belirlemek için hastaların otopsilerinde Alzheimer bulguları net bir şekilde saptandı. Alzheimer hastalığına sahip olduğundan emin olunan hastaların genetik yapıları incelendi ve uyku ile ilgili genetik etkenler saptandı. Araştırmacılar Alzheimer hastalığı ile genetik arasında doğrudan bir ilişki olduğunu görmek için Mendel randomizasyonu adı verilen teknik kullandılar. Alzheimer hastalığının temelinde yatan genler ortaya çıktıktan sonra araştırmacılar uyku esnasındaki bölünmelerin Alzheimer hastalığı ile bir ilişkisi olmadığını fark ettiler. Major depresyon ile Alzheimer hastalığı arasında da bir sebep sonuç ilişkisi görülmedi. Ancak uyku süresinin bu rahatsızlıkları etkileyebileceği araştırılıyor. Hastalıkların çoğunun temelinde genetiğin yattığını biliyoruz. Araştırmacılar ilerleyen günlerde şunu keşfetti: Alzheimer hastalığında genetik riski iki kat daha fazla olan insanlar kendilerini sabah insanı olarak tanımlayan kişilerdi. Ancak fark sadece %1'di. Genetik yatkınlığı iki kat daha fazla olan kişilerde insomnia riski %1 daha azdı."} {"url": "https://sinirbilim.org/alzheimer-hastaligi/", "text": "Alzheimer Hastalığı"} {"url": "https://sinirbilim.org/alzheimer-hastaliginda-muzik-terapisi/", "text": "Alzheimer Hastalığında Müzik Terapisi Çok Etkili Oluyor Alzheimer bir unutkanlık hastalığıdır. TÜİK'in verilerine göre Alzheimer hastalığına yakalananların sayısı yıldan yıla artıyor. Bunda yaşlı nüfusun artmasının da önemli bir payı vardır. Yapılan araştırmalarda şu an için hastalığın kesin bir tedavisi bulunamamıştır. Bu hastalıkta hem genetik hem de çevresel etkenlerin rol oynadığı kesin olarak bilinen bir durumdur. Beyin hücrelerinin programlanandan daha erken ölmesi Alzheimer hastalığının bir sebebidir diyebiliriz. Beyindeki sinir hücrelerinin ölmesiyle birlikte beyin sinyallerin iletimindeki problemle beraber zamanla hastalık oluşur. Alzheimer hastalarında eşyalarının yerini unutma, konuşma ve anlamada zayıflama, kişilik ve davranış değişiklikleri gibi belirtiler görülür. Bu hastalığın başlangıçta hafif bir unutkanlık vardır ve hastanın çevresel ve genetik etkilerine göre artarak devam eder. Yaşın artması, Alzheimer için bilinen en önemli risk faktörüdür. Bu yaşa bağlı değişiklikler, beynin belirli kısımlarının küçülmesini, iltihaplanmasını, serbest radikal denilen dengesiz moleküllerin üretilmesini ve hücrelerde enerji üretiminin parçalanmasını içerir. Bunun yanında depresyonun çok uzun sürmesi beyinde inflamasyon yaratarak Alzheimer hastalığının oluşumuna katkı sağlayabilir. Depresyon hastalığında beyinde ciddi değişiklikler oluşur. Depresyondaki kişide beyindeki bilgi akışı yavaşlar ve hayatta mutlu, huzurlu hissetmenizi sağlayan hücre grupları görevlerini yerine getiremez duruma gelir. Eğer bu depresyon durumu tedavi edilmezse kişinin Alzheimer hastası olması yüksek bir olasılıktır. Müziğin Hastalığa Etkisi Müziğin tüm bireylerin psikolojik sağlığı için faydalı sonuçlar doğurduğu bilinen bir gerçektir. Bu doğrultuda, Alzheimer hastalarında değişen duygu durumları ve davranış değişiklerinde olumlu etkisi olduğu tespit edilen müzik türlerinin dinletilmesinin faydalı olacağı düşünülmektedir. Araştırmalar müzik dinlemenin dopamin ve serotonin gibi duygularımızın oluşumunda rol oynayan hormanları etkilediğini gösteriyor. Özellikle serotoninin eksikliğinde depresyonun ortaya çıktığı biliniyor. Bu etkenlerin de etkisiyle birlikte kesin bir tedavisi bulunmayan bu hastalığın etkilerini azaltacak müzik terapisi kullanılmıştır. Neuropsychiatry dergisinde yayımlanan bir makalede müzik terapisinin ne kadar önemli olduğunu gözler önüne seriyor. Jose Enrique de la Rubia Orti ve arkadaşlarının yaptığı çalışmaya İspanya'nın Valencia kentinde yaşayan hafif düzeyde 30 Alzheimer hastası katılmıştır. Bu katılımcıların sosyo-ekonomik düzeyleri ve eğitim düzeyleri birbirine oldukça yakındır. Katılımcılar üç ay boyunca, haftada iki kez müzik tedavisi alan bir müdahale grubuna (15) ve müzik tedavisi almayan kontrol grubuna (15) ayrılmışlardır. Veriler göstermiştir ki müzik tedavisi almayan grupta, kontrol öncesi ve sonrası değerler arasında herhangi bir temel duygu ölçütünde önemli bir fark olmamıştır. Bununla birlikte, müdahale grubunda , müdahale öncesi ve sonrası karşılaştıran tüm duygularda önemli bir iyileşme gözlemlenmiştir. Ayrıca karşılaştırılan sonuçlarda, müdahale gruplarındaki hastaların müzik tedavisi uygulandıktan sonra mutluluk ve üzüntüde önemli bir iyileşme olduğunu göstermiştir. Burada şu sonuca varıyoruz; müzik terapisi, mutluluk durumunu arttırıyor ve hafif Alzheimer hastalarında üzüntüyü azaltıyor. Böylece Alzheimer hastalığının ilerlemesi engellenmiş oluyor. Hastalar Ne Tür Müzik Dinlemeliler? Hastalığın tedavisinde kullanılan müziğin türü de oldukça önemli bir unsurdur. Kendi hayatınızda da göreceğiniz üzere tempolu ve olumlu sözler içeren müzikler sizi daha çok rahatlatıp üzerinizde olumlu etkiler bırakır. Öfke durumunu bastırmak içinse rahatlatıcı müzikler dinlemeniz her zaman işe yaramıştır. Aynı durum Alzheimer hastaları içinde geçerli bir durumdur. Hastanın dinlediği müziğe verdiği tepki de oldukça önemlidir. Sevdiği, kendisinin de müziğe eşlik ettiği parçalar seçilmesi de hastayı rahatlatır ve güven duygusu verip rahatlatır."} {"url": "https://sinirbilim.org/alzheimer-hastaligindan-koruyan-fonksiyonel-besinler/", "text": "Alzheimer Hastalığından Koruyan Fonksiyonel Besinler Alzheimer hastalığı yaşlılık çağında görülme yaygınlığı son yıllarda artış gösteren demans türündeki hastalıklar içerisinde en çok görülenidir. Günümüzde bilinen bir tedavisi yoktur. Nöroloji ve psikiyatri alanında birçok çalışma yapılmış olmasına rağmen Alzheimer hastalığının etiyolojisi temellendirilememiştir. Buna karşın risk grupları ve bağıl etkenler konusunda önemli belirlemeler yapılmıştır. Bu yazımızda Alzheimer hastalığının sık görüldüğü gruplar ve nedenlerini kısaca özetledikten sonra fonksiyonel besinler ve sağlıklı beslenme ile Alzheimer hastalığı riskini nasıl en aza indirebilirsiniz genel hatlarıyla açıklayacağız. Alzheimer Hastalığı Riski Yüksek Gruplar - Cinsiyet: Alzheimer hastalarının ülkemizde ve tüm dünyada üçte ikisini kadınlar oluşturmaktadır. - İleri Yaş: Demans grubunda değerlendirilen birçok hastalıkta olduğu gibi yaşlı bireylerde daha yüksek oranda görülmektedir. Dünya genelinde tüm hastalar değerlendirildiğinde 85 yaş ve üzeri grup yüksek risk barındıran bireylerdir. - Genetik Özellikler ve Aile Öyküsü: Hemen her rahatsızlıkta olduğu gibi nörolojik hastalıklarda da ailesinde benzer hastalık öyküsü bulunanlar yüksek riskli grup içerisindedir. Alzheimer Hastalığı ve Beslenme İlişkisi Nedenleri henüz belirlenememiş olan ve tedavisi bulunmayan nörolojik temelli bir rahatsızlığa yakalandıktan sonraki süreç ne yazık ki kolay değil. Alzheimer hastalığının önüne geçilememesindeki en büyük etkenlerden biri de somut belirtileri bulunmamasıdır. Unutkanlık, en basit günlük ögeleri hatırlayamama yakın ve uzak hafızada nadir rastlanılan zayıflıklar gibi hasarların yavaş yavaş ve sinsi sinsi zihni ele geçirmesidir. Peki, Alzheimer hastalığından korunmak için neler yapılmalı? Beslenmemizde hangi besinlere yer vermeli hangilerini azaltmalıyız? Dilerseniz bu besin ögeleri ve besinleri sıralayalım. Omega 3 Yağ Asitleri: Alzheimer hastalığı ve birçok ileri yaş dönemi rahatsızlığının etiyolojik kökeni oksidasyona uğramış ve yıpranmış vücut hücreleri ile esnekliğini ve genişliğini kaybetmiş damarlardır. Kalp ve beyin sağlığının en büyük düşmanı olan damar tıkanıklığının önüne geçmek için doymuş yağlardan uzak durmak ve doymamış yağ asitlerini tüketmeye alışkanlık haline getirmek gerekmektedir. Omega 3 yağ asitleri hem nörotransmitter madde taşınımını yapan nöron hücreleri için hem de tüm beden damarları için en faydalı yağ asidi grubudur. Bu nedenle omega üçten zengin yağlı deniz balıkları, ceviz, fındık gibi yağlı tohumlar ve semizotu gibi besinler Alzheimer hastalığından korunmada olmazsa olmazlar arasındadır. Flavonoidler: En güçlü antioksidanlar olan flavonoidler birçok meyve ve sebzede ve bitki çaylarında bol miktarda bulunmaktadır. Serbest radikal birikimini önleyen flavonoidler hücre hasarını önlerken aynı zamanda hücrelerin yenilenme sürecini de hızlandırmaktadır. Yeşil çay en zengin flavonoid ve antioksidan kaynaklarının başında gelmektedir. Yabanmersini, böğürtlen, karadut, kiraz gibi koyu renkli meyveler de flavonoid ve antioksidanca zengin meyvelerdir. Hangi Vitaminler Önemli? C Vitamini: Bağışıklık sistemi başta olmak üzere her konuda vücudumuzun en büyük destekçisi olan C vitamini vücuttaki oksidasyona karşı bir kalkan olurken serbest radikallerin verdiği zarara karşı da hücre içi ve dışı dokuları korumaktadır. Beyinde zararlı madde birikimini önleyen C vitamini koruyucu ve temizleyici etki göstermektedir. C vitaminin önde gelen kaynakları ise turunçgiller, çilek, patates, biber, kuşburnu gibi meyve ve sebzelerdir. E Vitamini: E vitaminin sinir sistemi ve sinir hücreleri üzerinde koruyucu ve güçlendirici etkisi vardır. Antioksidan rolü güçlü olan E vitamini, yağda çözünen bir vitamin olup biyoyararlılığı en güçlü olan formu alfa tokoferol formudur. Badem ceviz gibi yağlı tohumlarda ve avokado gibi yağ oranı yüksek meyvelerde bol miktarda bulunmaktadır. B Vitamini: B vitaminleri nörolojik metabolizmadaki etkin rolleri nedeniyle Alzheimer hastalığı, MS gibi birçok hastalığa karşı koruyucu görev üstlenmektedir. Plazma B grubu vitaminlerindeki eksiklikler bilişsel fonksiyonların nedenlerinden biri olarak görülmektedir. B12 vitamininin hafıza üzerindeki etkisi oldukça yüksektir. Burada dikkat etmemiz gereken nokta sadece hayvansal gıdalarda bulunan bu vitaminden uygun dozda alırken hayvansal ürünlerin yağ miktarını da dengeli şekilde ayarlamaktır. Alzheimer Hastalığında Genel Diyet Yaklaşımı"} {"url": "https://sinirbilim.org/alzheimer-hastaligini-tespit-edecek-kan-testi-gelistiriliyor/", "text": "Alzheimer Hastalığını Tespit Edecek Kan Testi Geliştiriliyor Alzheimer hastalığını muhakkak duymuşsunuzdur. Beyinde tau proteinlerinin birikmesi sonucu nöronların ölümüne yol açan nörodejeneratif bir rahatsızlıktır. Kanser gibi ciddi rahatsızlıklarda erken teşhis ne kadar önemliyse Alzheimer hastalığında da bir o kadar önemlidir. Tedaviye ne kadar erken başlanırsa doktorlar da hastanın beynini o kadar fazla koruyabilecektir. Şu an büyük belirtiler görülmeden hastalığı teşhis edemiyoruz. Yani hastada ciddi hafıza kaybı gibi sorunlar görülmeden hiçbir doktor şu kişi Alzheimer hastasıdır diyemiyor. Ancak Mayo Clinic, Rochester Üniversitesi ve Banner Alzheimer Enstitüsü'nde çalışan bilim insanları hastalığı çok önceden belirleyebilecek bir kan testi geliştiriyorlar. Geliştirilen yeni teknikte kandaki beyaz kan hücreleri inceleniyor ve Alzheimer hastalığına özgü bir DNA olup olmadığına bakılıyor. Şimdiye kadar yapılan çalışmalarda test, Alzheimer ve Parkinson hastalığını bile birbirinden ayırt etmeyi başardı. Şimdi kötü haberi verelim. Test yakın zamanda piyasaya çıkmayacak. FDA'den onay alma süreci ve klinik çalışmalar birkaç yıl daha sürecek gibi görünüyor. Alzheimer Hastalığını 18 Yıl Önceden Tespit Edebiliyor Alzheimer hastalığının en önemli belirtileri kafa karışıklığı, hafıza sorunlar ve diğer bilişsel işlev eksiklikleridir. Hafıza sorunları yaşadığınızda hasta olduğunuzu anlıyorsunuz ama aslında Alzheimer hastalığı bundan 18 yıl önce başlıyor. Düşünsenize Alzheimer tanısı konmadan 18 yıl önce hasta olacağınızı bilseniz hayatınız ne kadar farklı olurdu. Araştırmacılar kan testini farklı insan grupları üzerinde defalarca denediler ve her seferinde başarılı sonuçlar aldılar. Banner Alzheimer Enstitüsü'nde çalışan Paul Coleman yakın gelecekte Alzheimer hastalığını yıllar öncesinden tespit edebileceklerini belirtiyor. Tabii bu durum hastalığın yıkıcı etkilerini engellemek için doktorlara ve hastalara çok büyük imkanlar sunuyor. Alzheimer Hastalığından Korunmamıza Yardım Edebilir Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre 5 milyon Amerikan vatandaşı Alzheimer hastalığıyla beraber yaşıyor. Dünyada da Alzheimer hastalığının görülme oranı oldukça yüksek. Özellikle 60 yaşın üstüne çıkıldığında hastalığın görülme sıklığı oldukça artıyor. Hastaların kendi kendine bakması oldukça zorlaşıyor. Hafıza kayıpları başta pek önemsenmeyebilir ama zaman içinde insanlar eşinin, çocuklarının isimlerini bile unutabiliyorlar."} {"url": "https://sinirbilim.org/alzheimer-lokus-seruleus/", "text": "Alzheimer Hastalığının Başlangıç Noktası Bulundu: Lokus Seruleus Eğer yakınlarınızdan biri Alzheimer hastasıysa eğer bu hastalığın hayatı ne kadar mahvettiğini biliyorsunuzdur. Onlarca yıldır bilim insanları Alzheimer hastalığının nedenlerini ve tedavi yöntemlerini araştırıyorlar. Ancak elimizde hala kesin tedavi budur diyebileceğimiz bir ilaç veya teknik yok. Alzheimer hastalığı ilerlediği zaman kişinin sevdiklerini unutmasına bile yol açabiliyor. Yapılan araştırmalarda nihayet hastalığın başlangıç noktası bulundu: Lokus seruleus! Lokus seruleus beyinde noradrenalinin üretildi beyin bölgesidir. Bu alan Alzheimer hastalığının gelişiminde kritik bir rol üstleniyor olabilir. Southern California Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar bu bölgenin hastalığın sıfır noktası olduğunu gösteriyor. Noradrenalin Üretim Merkezi: Lokus Seruleus Lokus seruleus beyin sapında bulunan küçük bir bölgedir ama noradrenalin salgıladığı için çok sayıda metabolik işlevle bağlantılıdır. Örneğin kalp-damar ve dolaşım sistemi, dikkat, bellek, bilişsel işlevler ve yeni bilginin algılanması lokus seruleusun dahil olduğu olaylardan bazılarıdır. Ayrıca bu bölge stres ve anksiyetenin düzenlenmesine de katılır. Başlıca görevlerinden bir tanesi hem hormon hem de nörotransmitter olan noradrenalin salgılamaktır. Noradrenalin aracılığıyla dolayı savaş ya da kaç tepkisinin gerçekleştirilmesine yardımcı olur. Nöradrenalin vücutta nabzı, kan şekerini ve kanın akış hızını etkileyebilir. Bu hormon omurilik, serebral korteks ve limbik sistemde çok önemli görevler üstlenir. Şimdi Alzheimer hastalığının en önemli belirtilerine göz atarsak, ilk gözümüze çarpan tau proteinleri olur. Tau proteinleri genç yaştan itibaren nöronlar arasında birikmeye başlayabilir. Ne zaman nöronların çalışmasına engel olurlar, işte o zaman hastalık haline gelir. Tau proteinlerinin birikmesi sonucu ortaya çıkan nörofibriler yumaklar oluşur. Bunlar Alzheimer hastalığının ilk belirtilerinden biridir ve lokus seruleusta başlar. Hangi Etkenler Lokus Seruleusa Zarar Verir? Araştırmalardan elde edilen bulgulara göre bu bölge uyku eksikliğinden çok etkileniyor. Kişinin uykusuzluk çektiği zamanlarda düzgün çalışmıyor. Yetersiz uyumak lokus seruleustaki nöronlara zarar veriyor. Araştırmacılar bu bilgiden yola çıkarak, derin uykuya giremeyen veya bu evrede yeterince kalmayan kişilerin Alzheimer hastalığına daha yatkın olduğunu düşünüyor. Araştırmacılar lokus seruleusun bir şekilde Alzheimer hastalığının ilerlemesi ile bağlantılı olduğunu biliyordu. Bu yıllardır bilinen bir şeydi ama her şeyin başladığı yerin burası olup olmadığı kesin değildi. Bilim insanları hep noradrenalin ile nörodejenerasyonun peşini kovaladılar. Şimdi noradrenalinin Alzheimer belirtilerini engelleyebileceğini gösteriyor. Fareler ve sıçanlar üstünde yapılan çalışmalara göre Alzheimer hastalığında lokus seruleustaki noradrenerjik nöronların faaliyeti azalıyor. Bu yüzden hastalığın seyrini engelleyebilecek noradrenalin hormonu da daha az üretiliyor. Araştırmacılar şimdi noradrenalin miktarını artırarak neler yapabileceklerini düşünüyorlar. Belki hastalığın yarattığı inflamasyon ve nörodejenerasyonu engelleyebilirler. Bu şekilde Alzheimer hastalığının tedavisinde önemli bir adım atılmış olur. Alzheimer hastalığını engellemek için illa da hücresel temelli bir terapi şart değil. Biz de kendi çabalarımızla bir şeyler yapabiliriz. Noradrenalin üretmek için yapılacak en güzel şeylerden biri egzersiz ve spor yapmaktır. Zihinsel olarak bizi zorlayan bulmacalar çok faydalı olabilir. Düşünmeye sevk edecek zihinsel egzersizler de noradrenalin üretimini tetikler. Nedir bu etkinlikler? Bir kitap okumak, müzik aleti çalmayı öğrenmek, yabancı dil öğrenmek, satranç oynamak! Daha önceden Alzheimer hastalığını öğrenmede ikinci bir dil öğrenmenin önemini yazmıştık. Beyni sürekli dinç tutarak birçok nörodejeneratif hastalığı kendimizden uzaklaştırabiliriz."} {"url": "https://sinirbilim.org/alzheimer-nedenleri/", "text": "Alzheimer Nedenleri Nelerdir? Dikkat Etmeniz Gereken Noktalar! Son zamanlarda bağırsaklarımız için ikinci beyin terimini sıkça kullanmaya başladık. Bağırsaklar bu terimin hakkını veriyor gibi gözüküyorlar. Alzheimer hastalığı gibi sorunlar ilk olarak beyinde başlar. Böyle hastalıklarda bağırsaklar belirtileri artırabilir. Bunun için bedenimizdeki sorunlara bütüncül yaklaşmamız gerekiyor. Alzheimer nedenleri beynimizin değil de bağırsaklarımızın içinde olabilir mi? İsveç'te Lund Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma bağırsak bakterileri ile Alzheimer hastalığı arasında ilişki buldu. Bağırsaktaki bakteriler Alzheimer hastalığının ilerlemesini hızlandırabiliyor. Araştırmacılara göre bu sonuçlar, Alzheimer hastalığının önlenmesine ve tedavisine yönelik yeni fırsatların kapılarını açıyor. Mikrobiyota Alzheimer Nedenleri Arasında Olabilir Bağırsaktaki bakteriler bağışıklık sistemi, bağırsak mukozası ve beslenme arasındaki etkileşim yoluyla nasıl hissettiğimiz üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Bağırsak mikrobiyotasının bileşimi, Alzheimer gibi hastalıklar üzerinde araştırma yapmak için büyük önem taşır. Bağırsak mikrobiyotasının bileşiminin tam olarak nasıl oluştuğu bakterilere, genlerimize ve beslenmemize bağlıdır. Araştırmacılar, hem sağlıklı hem de hastalıklı fareler üzerinde çalıştılar. Alzheimer hastalığı olan farelerin sağlıklı farelere kıyasla farklı bir bağırsak bakteri bileşimine sahip olduklarını keşfettiler. Bağırsakta bakterileri ile hastalık arasındaki ilişkinin daha iyi test edilmesi gerekiyordu. Bunun için tamamen bakteri içermeyen farelerde Alzheimer hastalığını incelediler. Bakteri içermeyen farelerin beyinlerinde beta-amiloid plak miktarında azalma görüldü. Beta-amiloid plaklar, Alzheimer hastalığında sinir liflerinde oluşan topaklardır. Bilim insanları Alzheimer nedenleri arasında beta amiloid plaklara çok önem veriyorlar. Bağırsaktaki Bakteriler Beta Amiloid Plaklarını Artırabiliyor Araştırmacılar bağırsak florası ile hastalığın oluşumu arasındaki bağlantıyı açıklığa kavuşturmaya çalıştılar. Bunun için bağırsak bakterilerini, hastalıklı farelerden mikropsuz farelere aktardılar. Farelerin, sağlıklı farelerden bakteri alıp almadıklarına kıyasla beyninde daha fazla beta-amiloid plak geliştirdiklerini keşfettiler. Dr. F.Hallenius, Bağırsaktaki bakteriler ile Alzheimer hastalığı arasında doğrudan nedensel bir bağ olduğunu gösterdiği için çalışmamız benzersiz açıklamasını yapıyor. Ek olarak, bakteriden tamamen yoksun olan farelerin beyninde çok daha az beta-amiloid plak geliştirdiğini de belirtmiştir. Alzheimer nedenleri üstünde çalışan ekip için bu bulgu harika bir ilerlemedir. Sonuçlar Alzheimer hastalığının önlenmesine yönelik yöntemlerin araştırılmasına başlanabilineceği anlamına geliyor. Araştırmacılar, Alzheimer hastalığının gelişiminde bakterilerin rolünü araştırmaya başladı. Yeni probiyotikler ile bağırsak mikrobiyotasının düzenlenmesi Alzheimer hastalığında yeni tedavi seçenekleri sunabilir. Alzheimer Hastalığı'nın Hücresel Boyutu Alzheimer hastalığı kısa süreli hafıza kayıplarıyla başlar. İlerleyen zamanlarda motivasyon kaybı, konuşma güçlükleri gibi ciddi bilişsel işlev bozuklukları görülebilir. Sebebi tam bilinmiyor ancak hem genetik hem de çevresel etkenlerden ortaya çıkıyor. Kadın ve erkeklerde farklı hızda ilerleyebiliyor. Nöronlarda bozulmalar sonucu amiloid plakları oluşuyor. Bunun yanında hücre içi iskeletin temel parçası mikrotübüller üzerindeki tau proteinleri nörofibriler yumaklar oluşuyor. Artık nöron tamamen işlev göremez hale geliyor. Alzheimer Hastalığı Lokus Seruleusta Başlıyor Alzheimer nedenleri ve hastalığın nasıl ilerlediği ile ilgili araştırmalar lokus seruleusu gösteriyor. Lokus seruleus beyinde noradrenalinin üretildi beyin bölgesidir. Bu alan Alzheimer hastalığının gelişiminde kritik bir rol üstleniyor olabilir. Southern California Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar bu bölgenin hastalığın sıfır noktası olduğunu gösteriyor. Lokus seruleus beyin sapında bulunan küçük bir bölgedir ama noradrenalin salgıladığı için çok sayıda metabolik işlevle bağlantılıdır. Örneğin kalp-damar ve dolaşım sistemi, dikkat, bellek, bilişsel işlevler ve yeni bilginin algılanması lokus seruleusun dahil olduğu olaylardan bazılarıdır. Ayrıca bu bölge stres ve anksiyetenin düzenlenmesine de katılır. Başlıca görevlerinden biri hormon ve nörotransmitter olan noradrenalin salgılanmasıdır. Adrenalin salınımı savaş ya da kaç tepkisinin gerçekleştirilmesine yardımcı olur. Nöradrenalin vücutta nabzı, kan şekerini ve kanın akış hızını etkileyebilir. Bu hormon omurilik, serebral korteks ve limbik sistemde önemli görevler üstlenir. Alzheimer Hastalığının Başlangıç Noktası Bulundu: Lokus Seruleus Fazla Uyumak Beyne Zarar Veriyor Alzheimer nedenleri üzerine bir araştırma da Amerika'da Boston Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yapıldı. Dr. Sudha Seshadri yürüttüğü çalışmada Alzheimer hastalığının gelişmesine uzun uyku süresinin etkisini araştırdı. Araştırmacılar Framingham Kalp Çalışması verilerini inceledi. FHS, 1948 yılında, MA, Framingham kasabasında yaşayan 30 ila 62 yaşları arasındaki 5.220 erkeği ve kadınları kaydettirerek başlayan büyük bir topluluk araştırmasıdır. Çalışmanın asıl amacı kalp damar hastalıkları için risk etkenlerini belirlemektir. Ekip, 9 saat veya daha fazla süreyle düzenli olarak uyuyan kişilerin 10 yıl içinde Alzheimer hastalığına yakalanma olasılığının, 9 saatten daha az uyuyanlara kıyasla 6 kat daha fazla olduğunu buldu. Çalışma da ayrıca daha uzun uyuyan kişilerin beyin hacminin daha küçük olduğunu keşfetti. Gözlemlerle çalışma arasında nedensellik ilişkisi kurmak çok doğru olmaz. Ancak araştırmacılar aşırı uykunun demans ile birlikte gelen nöronal değişikliklerin bir nedeni olmaktan ziyade muhtemelen bir belirtisi olduğuna inanmaktadır. Yani uyku saatlerini azaltarak demans oluşumunu önlemek muhtemel değil."} {"url": "https://sinirbilim.org/alzheimer-parkinson-ve-huntington/", "text": "Alzheimer, Parkinson ve Huntington Hastalığı Ortak Özeliğe Sahip Etrafınızda hiç Alzheimer veya Parkinson hastası olan birisi var mı? Alzheimer, Parkinson ve Huntington hastalığı en çok bilinen nörodejeneratif hastalıklardandır. Bilim insanları bu hastalıklarla ilgili çalışmalarını hastalığa özgü proteinleri araştırarak yapıyordu. Alzheimer hastalığında tau proteinleri, Parkinson hastalığında alfa-sinüklein proteinleri ve Huntington hastalığında huntingtin proteinleri hücreden hücreye yayılır ve sonunda hücre ölümüne yol açar. Fakat Amerika'da Loyola Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmada bu üç hastalığın hücre ölümüne yol açarken ortak bir yöntem izlediği keşfedildi. Bu araştırma Alzheimer, Parkinson, Huntington ve diğer nörodejeneratif hastalıkların beyinde yayılmasını, beyin işlevlerini nasıl bozduğunu açıklamaya yardımcı olabilir ve bir nörodejeneratif hastalığa karşı etkili tedavi yönteminin diğer nörodejeneratif hastalıklar için de geçerli olabileceğini düşündürmektedir. Nörodejeneratif hastalıklar beynin farklı bölgelerini etkiler ve beyin hücrelerinin ölümüne sebep olur. Parkinson ve Huntington harekete dayalı işlevleri etkilerken Alzheimer hafızaya dayalı işlevleri etkiler. Üç hastalık da hala tedavi edilemez niteliktedir. Loyala Üniversitesi Mikrobiyoloji ve İmmünoloji Bölümü'nde Doçent olarak görev yapan Edward Campbell ve çalışma arkadaşları tarafından yapılan çalışma Acta Neuropathologica'da yayınlandı. Campbell, Beyin hücrelerinin protein yığınlarını parçalama kabiliyetini arttırmak iyi bir tedavi yöntemi olabilir. Bu yöntemle bir nörodejeneratif hastalığı tedavi edebilirsek diğer iki hastalığı da tedavi edebiliriz dedi. Yanlış Katlanmış Proteinler Campbell ve arkadaşları, yanlış katlanmış protein yığınlarının sağlıklı nöronları nasıl işgal ettiğini araştırdılar. Araştırmada proteinlerin hücrelerdeki küçük bölmelerin içine girdiğini gözlemlendi. Proteinler daha sonra veziküllerden sitoplazmaya dağılarak sitoplazmada işlev bozukluğuna yol açarak nöronlara zarar verir veya onların parçalanmasına sebep olur. Bu çalışma, yanlış katlanmış protein yığınlarının veziküllerin içine girmesine hücrenin nasıl tepki verdiğini de gösterdi. Hücreden kopan veziküllerin ve protein kümelerinin bir araya gelmesiyle veziküllerin yanlış katlanmış proteinleri parçaladığı anlaşıldı. Campbell, Hücrenin proteinleri parçalamaya çalışması çiviyi sindirmeye çalışan mideye benziyor dedi."} {"url": "https://sinirbilim.org/alzheimerda-hafiza-kaybi-tamir-edildi/", "text": "Alzheimer Hastalarında Hafıza Kaybı Tamir Edildi Alzheimer hastalığı o kadar yaygınlaştı ki artık çoğumuz, çevremizde bir Alzheimer hastası görür hale geldik. Hastalardaki en büyük sıkıntı ise yaşadıkları hafıza kaybıdır. Bilim insanları şimdi bu hafıza kaybını engellemek ve tedavi etmek için var güçleriyle uğraşıyorlar. Alzheimer Hastalığı toplumumuzda yaygın görülen hafıza kaybı ve düşünme sorunlarıyla kendini gösteren bir rahatsızlıktır. Mutlaka sizin de etrafınızda bir Alzheimer hastası vardır ve bu rahatsızlığın ne kadar zor olduğunu biliyorsunuzdur. Amerika'da California Los Angeles Üniversitesi ve Buck Enstitüsü'ndeki araştırmacılar manyetik rezonans ve nöropsikolojik testleri kullanarak tedavi gören Alzheimer hastaların ne kadar ilerleme kaydettiğini gördü. İleri Okuma: Alzheimer Hastalığı Nedir? Hafıza Kaybı için Özel Bir Terapi Alzheimer hastalıkları erkenden teşhis edilmiş 10 hasta öncelikle programlı ve kişiselleştirilmiş bir terapiye tabi tutuldular. Terapi sayesinde hastaların beynindeki nörodejenerasyon büyük oranda durduruldu. Bu çok sevindirici bir sonuçtu ama terapinin bilişsel değerleri de en az bir o kadar değerliydi. Başlangıçta Alzheimer hastalığının karakteristik özelliği olan hafıza kaybı neredeyse ortadan kaybolmuştu. Araştırmacılar, terapi programında hastaların diyetini, egzersizini, uyku süresini ve kalitesini, aldıkları vitamin takviyesini bile kontrol ettiler ve bunların yanında beyin kimyalarını dengede tutmak için çok çalıştılar. Tüm bunların sonucunda da Alzheimer hastalığının erken aşamada teşhis edildiği hastalarda hafıza kaybı ortadan kaldırıldı. Araştırmaya katılan hastaların hepsinde ya orta düzeyli bilişsel hasar ya da önceden teşhis edilmiş Alzheimer hastalığı bulunuyordu. UCLA'da ve Buck Enstitüsü'nde çalışan Prof. Dr. Dale Bredesen hastalıkları yüzünden işi bırakmak zorunda olan çalışanların tedaviden sonra işe geri döndüklerini söylüyor. Bu çok sevindirici bir haber. Hafıza kaybı yüzünden birçok hasta işini kaybediyor. Bu durum hastaların moralini de çok bozuyor elbette. Hastaların tekrar işine ve sağlıklarına kavuşması hastalığın tedavisi için de çok önemli bir gelişme. İşe geri dönen hastaların takibi yapıldığında bu kişilerin hayatına daha güzel bir şekilde devam ettikleri görülüyor. Hipokampüsün Hacmi Büyütüldü Dr. Bredesen ve ekibinin iyileştirdiği hastalardan biri vardı ki, ekip için çok özel bir yeri vardı. 66 yaşındaki bu adamın beyninde glikoz kullanımı azalmış ve kendisine Alzheimer hastalığı teşhisi konmuştu. Manyetik rezonans görüntüleri de hipokampüsün çok küçüldüğünü gösteriyordu. Hipokampüs bildiğiniz gibi beyindeki hafıza merkezidir. Hipokampüsün küçülmesi en önemli hafıza kaybı işaretlerindendir. Ekip 10 aylık bir tedavi sürecinden sonra hastanın hipokampüs hacmini %17'den %75'e kadar çıkarmayı başardı. Bu gerçekten harika bir başarıydı. İleri Okuma: Hipokampüs Nedir? Başka bir hasta ise 49 yaşında kelimeleri bulmakta ve yüzleri tanımakta güçlük çeken bir kadındı. Tedavi sürecine girdikten sonra bazı nöropsikolojik testlerden geçti. Hastaya ilk teşhis konulduğunda bilişsel işlevlerinde azalma olduğu söylenmiş ancak daha çok başlarda olduğu için Alzheimer önleme programına alınmamış. Araştırma ekibi bu hastayla birkaç ay ilgilendikten sonra kadının okuma, yön bulma, hatırlama ve yüz tanıma gibi zihinsel işlevleri kayda değer ölçüde arttı. Artık herhangi bir bilişsel işlev bozukluğu göstermiyor. Alzheimer Hastası Sayısı Artıyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/amigdala/", "text": "Amigdala: Beyinde Korku Duygusunun Merkezi! Amigdala beynin temporal lobunda bulunan badem şeklindeki bir bölgedir. Şeklinin bademe benzemesinden dolayı bu bölgeye amigdala ismi verilmiştir. Çok küçük bir hacme sahip olmasına rağmen hayatta kalmamızda çok büyük görevler üstlenir. Bellek, karar verme ve korku, agresiflik gibi duygusal süreçlerin kontrolünde çok önemli rol alır. Beynin her iki yarımküresinde de bulunan amigdala limbik sistemin başlıca elemanlarından biridir. Amigdalanın yapısına baktığımızda nöron kümelerinden oluştuğunu görürüz. Bu kümeler çok önemli görevler icra ederler. Bunların bazıları bazolateral kompleks, kortikal çekirdek, medial çekirdek, merkezi çekirdektir. Bazolateral kompleks de kendi içinde lateral, bazal ve yardımcı bazal çekirdekler olarak üçe ayrılır. Sağ ve Sol Amigdala Arasındaki Farklar Beynin her iki yarısında da bir amigdala bulunur. Bunlar yapı olarak birbirlerinin simetrisidir. Ancak işlevsel olarak aralarında bazı farklar bulunur. Beyne elektrik akımı verilen çalışmalarda sağ ve sol amigdalanın farklı işler yaptığı görüldü. Sağ amigdala olumsuz duyguları işlemekten sorumludur. Özellikle korku ve mutsuzluk duygusu burası tarafından tetiklenen duygulardır. Buna karşın sol amigdala olumlu duyguları veya korku gibi olumsuz duyguları tetikliyor. Bazı çalışmalar sol amigdalanın beynin ödül mekanizmasında da görev aldığını gösteriyor. İki amigdala da duyguları algılama ve işleme biçimimizle ilgili özel bir işleve sahiptir. Bunların birbirlerinden bağımsız bellek sistemleri vardır. Ancak duyguları yorumlamak ve depolamak için birlikte hareket eder. Sağ yarımküredeki amigdala olumsuz duygularla ilişkilidir. Korkuya bağlı koşullanma tam olarak bu bölgede gerçekleşir. Örneğin 8 yaşında bisikletle geziyorken bir anda arkanızdan bir köpek sizi kovalamaya başladı ve siz de kaçmaya başladınız. Sağ amigdalanız hemen bisiklet üstünde köpeklere karşı sizi korkmaya koşulladı. Mis gibi travma. Sağ amigdala bildirimsel bellek ile de ilişkilidir. Bildirimsel bellek geçmiş tecrübeleriniz ile ilgili bilgileri bilinçli olarak çağırdığınız bellek türüdür. Örneğin sevgilinizle ilk buluşmanız boğaz manzaralı bir restoranda olmuştu. Bildirimsel bellek sayesinde restoranın ismini hatırlarsınız, ya da hatırlamazsınız. Bu bildirimsel belleğin alt kümesinde olaysal belleğin görev alanına girer. O restoranda yaşadığınız bütün anıların duygusal bileşenleri ise sağ amigdalanın süzgecinden geçer. Amigdalanın Gelişim Süreci Tüm insanların beyni bebeklik çağlarında çok etkin bir gelişim süreci izler. Doğumda var olan sinapsların çoğu 3 yaşına girdiğinizde kaybolur. Hayatın ilk yıllarında kadınların limbik yapıları erkeklerinkinden daha hızlı bir şekilde gelişir. Kadınlarda amigdala 1,5 yılda tam olarak gelişirken erkeklerde bu süre daha uzundur. Erkeklerin amigdalasının gelişim süreci kadınlardakinden daha yavaştır. Erkek ve kadınlardaki farklar sadece süre ile sınırlı değildir. Cinsiyete bağlı farklar hormonal ve nörolojik değişimleri de kapsar. Amigdala androjen reseptörler bakımından çok zengindir. Bu reseptörler testosterona etkili bir şekilde bağlanırlar. Testosteron reseptör bağlanması gerçekleştiğinde DNA aktivasyonu başlar. DNA'yı tetikleyecek hücre içi sinyal mekanizmaları etkinleşir. Kadınların erkeklerden daha düşük testosteron seviyesine sahip olduğunu biliyoruz. Bu durum farklı cinsiyetler arasında amigdalanın farklı büyüklükte olmasına neden olur. Amigdaladaki gri madde miktarının belirlenmesinde testosteron önemli bir rol oynar. Amigdala Ne İş Yapar? Amigdalanın en önemli görevi duyguları kodlamak, yorumlamak ve depolamaktır. Bunun için nöronların uzantıları beyinde birçok bölge ile irtibata geçer. Bunlardan bazıları hipotalamus, talamus, ventral tegmental alan, lokus seruleus, akkumbens çekirdeğidir. Bunlar arasında hipotalamus homeostazın düzenlenmesinde görev alır. Akkumbens çekirdeği ve ventral tegmental alan ödül mekanizmasında büyük görevler üstlenir. Amigdalanın medial çekirdeği koku algılamada ve feromon sürecinde görevlidir. Amigdalanın insanlarda feromon sentezlenmesinde de rol oynadığı düşünülüyor. Koku duyusuyla ilgili olarak amigdala, burun soğanı ve olfaktif korteksten bilgi alır. Duygusal Öğrenme İnsanlarda amigdalanın başlıca görevi bilgilerin duygusal bileşenleri işlemektir görev almaktır. Korku koşullanmasında korku uyaranları amigdalanın bazolateral kompleksine gelir. Burada bağlantılar oluşur. Hayatımızı etkileyecek olan uyaranlar hemen etiketlenir ve kalıcı belleğe kaydedilir. Kalıcı belleğe geçirme işlemi genelde uykuda olur. Amigdala çalışmazsa korkmamıza neden olacak uyaranlar belleğe kaydedilmez. Amigdalanın çalışmaması halinde kişi hiçbir şeyden korkmaz. Bu durum hayatı büyük tehlikeye atabilir. Örneğin safari turunda arabadan inip aslanları sevmeye kalktığınızı bir düşünün. Korkutucu olaylarda kaçınma davranışı geliştirmekten bahsettik. Ancak amigdala pozitif koşullanmada da rol oynar. Sol amigdala olumlu duyguları işlemekten sorumludur. Araştırmalar merkezi çekirdeğin zarar görmesi halinde sıçanlarda olumlu koşullanmanın azaldığını gösteriyor. Ancak bazolateral alan zarar gördüğünde olumlu koşullanma hiç etkilenmiyor. Farelerde feromonlarla yapılan deneylerde şöyle bir sonuç çıktı. Erkek farelerin feromonlarını alan dişi farelerin olfaktif sistemi harekete geçiyor. Bu durum amigdalanın kokuları işlemede rolünü gösteriyor. Olfaktif korteks ile birlikte koku duyusuna bağlı öğrenmede etkin bir rol oynuyor. Amigdala Doğru Çalışmazsa Ne Olur? Amigdalanın işlevleri konusundaki bilgilerin çoğunu lezyon çalışmalarından elde ettik. Hayvanlarda amigdalanın belirli kısımları yok edildi ve ne olduğuna bakıldı. 1888 yılında rhesus maymunları üzerinde yapılan deneyler amigdalanın çalışmadığında ne olabileceğini gösterdi. Bilim insanları önce hayvanların temporal korteksinde lezyon oluşturdular. Hayvanları teste tabi tuttuklarında ciddi sosyal ve duygusal kusurlar gözlemledi. Heinrich Klüver ve Paul Bucy amigdalası zarar gören maymunları gözlemlediler. Maymunların tanıdık nesneleri algılayamadığını, korkunun kaybolduğunu farkettiler. Ayrıca hayvanlarda aşırı cinsellik isteğinin geliştiğini kaydetmiştir. Bu davranışsal bozukluk daha sonra Klüver-Bucy sendromu olarak adlandırıldı. Sebebi amigdalanın doğru çalışmamasına bağlanmıştır. Amigdalası hasar görmüş anne maymunlar da bebekleri ile yeterli miktarda ilgilenmiyorlardı. Hayvanlar sürekli bebeklerini ihmal ediyordu. Beyin Görüntüleme Teknolojileri Sahneye Çıkıyor 20. yüzyılda beyin görüntüleme teknolojilerinin geliştirilmesiyle amigdalanın beyindeki rolü daha iyi anlaşılmıştır. Amigdala psikolojik halimiz üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Bazı çalışmalar anksiyete hastalarının daha küçük amigdalasının olduğunu göstermiştir. Birçok vakada sol amigdalanın büyümesi antidepresan veya psikoterapi ile ilişkilendirilmiştir. Literatüre göre sol amigdala anksiyete, obsesif kompülsif bozukluk, travma sonrası stres bozukluğu ile bağlantılı bulunmuştur. 2003 yılında yapılan bir çalışmada sınırda kişilik bozukluğu olan kişilerin sol amigdalanın normalden çok daha fazla çalıştığı görülmüştür. Bu kişiler nötr yüzleri tehdit olarak algılayabiliyorlardı. Amigdala üstünde yapılan çalışmalar bu ufacık beyin bölgesini psikopatlık, sosyal fobi, bipolar bozukluk, otizm gibi pek çok rahatsızlıkla ilişkilendirmiştir. Yolda giderken birden önünüze iri yarı, yüzü maskeli biri çıktı, ne hissedersiniz? Bize zarar verebilecek bu kişiye karşı hemen bir korku hissederiz. Beynimiz savaş ya da kaç tepkisini harekete geçirir. Ben genelde kaçma davranışını daha çok seviyor ve uyguluyorum. Amigdala korku esnasında deli gibi çalışır. Ancak amigdala çalışmazsa korkuyu tanımlayamayız gibi bir şey söylemek doğru değildir. Amigdalanın haricinde korkuyu algılamada görevli başka beyin bölgeleri vardır. Cinsel Yönelim Araştırmalar beyin yapısı ve cinsel yönelim arasında bazı bağlantılar olduğunu gösteriyor. Beynin iki yarımküresi arasındaki simetri işlevsellik açısından çok önemlidir. Amigdalanın bağlantı şeması gibi özellikler cinsel yönelimimizi belirlemede etkili olabilir. Heteroseksüsel erkeklere kıyasla eşcinsel erkeklerin amigdalasında daha fazla dişil bağlantı gözlenmiştir. Eşcinsel kadınların amigdalasında da eril bağlantı yapıları heteroseksüel kadınlara oranla daha fazladır. Eğer amigdalada karşı cinse ait bağlantılar olması gerekenden fazlaysa eşcinsellikte etkili olabilir. Sosyal Etkileşim Amigdala hacmi bireylerin sosyal hayatının ne kadar fazla ve karmaşık olduğuyla doğru orantılı görünüyor. Elimizde fizyolojik olarak bir kanıt yok ancak araştırmalar olumlu ilişkiler tespit etmiştir. Daha büyük amigdalaya sahip insanların daha aktif bir sosyal hayatı vardır. Bu kişiler gördükleri yüz ifadelerine dair daha doğru çıkarımlar yapmıştır. Amigdala yüzlerdeki ifadeleri tanıyabilmemize yardımcı olur. Bu yönüyle sosyal hayatta ne kadar önemli olduğunu anlayabiliriz. Karşınızdaki insanın duygusal zekasını anlamada da bu küçük beyin bölgesi imdadınıza koşuyor. Araştırmacılar daha büyük amigdalası olan insanların duygusal zekalarının da daha yüksek olabileceğini düşünüyor. Duygusal zekanın yüksek olması da sosyal iletişim becerilerinin ve başkalarıyla uyumlu olmanın kapılarını aralıyor. Arkadaşlarınızla bir kafeye gittiniz sohbet ediyorsunuz. Bir kişi size gereğinden fazla yaklaşıyor ve kişisel alanınıza giriyor. Amigdala o anda karşınızdaki kişinin size fazla yaklaştığını bildiriyor. Amigdalası hasarlı kişiler kişisel alanı ne kadar ihlal edilirse edilsin rahatsızlık hissetmiyorlar. Mesafe algısında bir sorun yok. Amigdala hasarlı olduğu halde birisi ona çok yaklaştığında amigdala etkin çalışıyor ama kişi yakınlıktan hiçbir rahatsızlık duymuyor. Şiddet Eğilimi Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar amigdalanın şiddet ve cinsel davranışları artırdığını gösteriyor. Dışarıdan uyarımla amigdala harekete geçirildiğinde hayvanlar daha agresif oluyorlar. Böyle zamanlarda cinsel davranışlara yöneliyorlar. Amigdala lezyon yöntemiyle hasara uğratıldığında ise bunun tersi oluyor. Hayvanlar normalden daha uysallaşıyor ve cinsel istekleri azalıyor. Anksiyete Anksiyete ile amigdala fizyolojisi arasındaki bağlantı uzun bir süredir araştırılıyor. Korktuğumuzda ve öfkelendiğimizde amigdalamız harekete geçer. Daha önceden söylediğimiz gibi amigdala duyguların işlenme merkezidir. Savaş ya da kaç davranışının ortaya çıkmasında başlıca göreve sahiptir. Amigdalanın çalışmadığı durumlarda korku ve endişe hissedilemez. Etraftaki tehlikeli uyaranlara karşı amigdala anksiyete ve panik atak hissini başlatır. Çocukluk zamanlarınızda hamam böceği ile ilgili kötü bir deneyim yaşadıysanız ömrünüz boyunca onlardan korkabilirsiniz. Basit bir böcek ne yapabilir ki? Bu tür durumlara koşullanmış korku deniyor. Alında etkisiz olan bir uyaran artık korku uyaranı haline geliyor. Artık ne zaman hamam böceği görseniz amigdalanız ateşleniyor ve korkuyorsunuz. Tansiyonunuz çıkıyor, nabzınız hızlanıyor, elleriniz titriyor. Hamam böceğinden korkmuyorum ama dişçiye gittiğimde ben de bunları yaşıyorum. Gerçi benim hala çok haklı sebeplerim var."} {"url": "https://sinirbilim.org/amiloid-beta/", "text": "Amiloid Beta Plakları ve Oligomerleri Amiloid beta amiloid plaklarının temel bileşeni olarak Alzheimer hastalığında çok önemli bir rol oynayan 36-43 aminoasitlik bir uzunluğa sahip peptittir. Peptitler amiloid öncül proteininden üretilir. APP beta sekretaz ve gama sekretaz enzimleri tarafından kesilerek amiloid beta peptitleri ortaya çıkar. Bu moleküller birkaç formda var olabilen çözünebilir oligomerleri oluşturmak için biraraya gelebilir. Eğer bazı oligomerler yanlış katlanırsa diğer amiloid beta peptitlerin de yanlış katlanmış oligomerlere dönüşmesine neden olabilir. Bu durum zincirleme bir tepkime oluşturarak nihayetinde bir prion enfeksiyonuna yol açabilir. Peptitlerin yanlış katlanarak birikmesi sonucu oluşan amiloid plakları nöronlar için toksik özellik gösterirler. Örneğin Alzheimer hastalığında yanlış katlanan tau proteinleri ciddi sorun yaratır. Bu tau proteinlerinin yanlış katlanması da kendinden önce yanlış katlanmış amiloid peptitleri yüzünden olabilir. İleri Okuma: Alzheimer Hastalığı Nedir? Amiloid Beta Ne Yapıyor? Yıllardır yapılan araştırmalara rağmen bilim insanları amiloid betanın ne işe yaradığını tam olarak bulamadılar. Bazı hayvan modellerinde yürütülen çalışmalarda bu peptitin eksikliği herhangi bir fizyolojik soruna yol açmadı. Birkaç çalışmada hücre içi sinyal mekanizmasında görevli kinaz enzimlerinin çalışmadığı görüldü. Kinaz enzimleri oksidatif strese karşı koruma sağlamadan tutun da transkripsiyon faktörü olarak DNA'yı etkinleştirmeye kadar birçok göreve sahiptir. İnsanlarda amiloid beta peptitlerinin yanlış katlanması kinaz enzimlerini etkiliyorsa bu durumda Alzheimer hastalığı gibi birçok ciddi rahatsızlığın ortaya çıkmasına şaşırmamalıyız. İleri Okuma: Oksidatif Stres Nedir? Beynimizin içinde gece uyurken hücrelerden çıkan atıkları temizleyen bir glimfatik sistem vardır. Glia ve lenf sözcüklerinden türetilen bu glimfatik sistem memelilerin beyninde özellikle amiloid peptitleri gibi metabolik atıkları temizler. Uyurken nöronlar biraz büzüşür ve aradaki boşluklardan atıklar kolayca süpürülür. Bu durum bilinmesine rağmen Alzheimer hastalığında glimfatik sistemin önemi ve amiloid peptitlerin temizlenme oranı hala keşfedilebilmiş değildir. Amiloid Beta Plakları Son yıllarda yapılan çalışmalar peptitlerin oligomerik formlarının Alzheimer hastalığına yol açtığını gösteriyor. Amiloid beta plaklarının zararlı olduğu biliniyordu ancak bunlar oligomer haline geçtiğinde en toksik formuna kavuşuyor. Bilim insanları iyon kanalı hipotezinde toksik peptitler ve oligomerlerin hücreye nasıl zarar verdiğini açıklıyor. Bilgisayar analizlerine göre peptitler hücre zarı içine yerleşiyor ve burada oligomerize olarak iyon kanalı oluşturuyor. Fazladan oluşan iyon kanalları nöronlara gereksiz fazla kalsiyum akışı sağlayarak hücrenin dengesini bozarak apoptoza sürüklüyor. Apoptoz hücrenin içeriden veya dışarıdan gelen sinyallerle programlı ölüme gitme sürecidir. İleri Okuma: Alzheimer Hastalığında Amloid Plakları"} {"url": "https://sinirbilim.org/amnezi-nedir/", "text": "Amnezi Nedir, Hangi Türleri Vardır ve Nasıl Tedavi Edilir? Amnezi deyince çoğu insanın aklına unutkanlık gelir. Amnezinin en temel karakteristik özelliği derin unutkanlık durumudur. Bunun altında beyin hasarı, nörolojik bir hastalık, kalp-damar rahatsızlıkları veya psikolojik rahatsızlıklar yatabilir. Alzheimer hastalığının ileri evrelerinde yaşanılan unutkanlık durumu da bir tür amnezidir. Bu diğer bilişsel işlevlerin kaybıyla olabileceği gibi tek başına da ortaya çıkabilir. Amnezi hastaları, zeka testlerinde ortalamanın çok üstünde performans gösterebilir. Bir kişinin ileriye veya geriye dönük bazı şeyleri hatırlayamaması zekasının değil, belleğinin kusurlu oluşundan kaynaklanır. Sorun sadece bellekte ise amnezi hastaları dil ve sosyal becerilerini kaybetmezler. Uzak geçmişe ait anılarını da kolay kolay unutmazlar. Çevrenizde Alzheimer veya demans hastası varsa görebilirsiniz. Birkaç gün öncesini hatırlamakta zorluk çekerken bu kişiler 30 yıl öncesini çok kolay hatırlayabilirler. Buradaki sorun bilginin kısa dönem hafızasından uzun dönem hafızaya aktarılmasındadır. Amnezi hastaları günlük konuşmalarında pek sıkıntı çekmezler, çünkü bilgileri kısa süre belleklerinde tutabilirler. Ancak araya bir süre gidince bunları unutacaklardır. Amnezinin Tarihi Biraz geçmişe dönüp bu işin nasıl geliştiğinden bahsedelim. 1957 yılında Scoville ve Milner adlı bilim insanları H. M. adlı hastanın medial temporal lobunun amnezi ile ilişkili olduğunu keşfetti. Temporal lob beynin iki yanında bulunan hipokampusu içinde barındıran yapıdır. H.M. beyninin iki tarafındaki temporal lobları cerrahi olarak aldırdıktan sonra şiddetli hafıza sorunları yaşamaya başladı. H. M. gibi hastalar sayesinde bilim insanları amnezinin ve belleğin beyindeki yeri ile ilgili çok şey öğrendiler. Hipokampusun de içinde bulunduğu medial temporal lobta birçok bölge bellek için elzem öneme sahiptir. Bu bölgeler hala çalışılıyor ve mümkün olduğunca ayrıntılı bir şekilde belleğin haritası çıkarılıyor. Son yıllarda Nobel ödüllerinden biri de entorhinal korteks ve hipokampus arasındaki ilişkinin araştırılmasına gitti. Temporal lobun dışındaki bölgelerin hasar görmesi de belleği kötü etkileyebilir. Beyin küçük özelleşmiş alanlar halinde değil, bir bütün halinde çalışır. Araştırmacılar talamusun belirli bölgelerinin hasar görmesi sonucunda da belleğin ne kadar hasar gördüğünü merak ediyorlar. Belleğin Gruplandırılması Amnezi üstünde yapılan onlarca yıllık çalışmalar bize gösteriyor ki, bellek birden fazla sistemle çalışıyor. Bu sistemlerden hangisi zarar görürse amnezinin türü de ona göre değişiyor. Bellek türlerine kısaca değinelim. Kodlama türüne göre iki tür belleğimiz var: Bildirimsel ve örtülü bellek. Bildirimsel bellek bizim istemli çağırdığımız bilgileri depolar. Türkiye'nin başkenti neresidir diye sorulduğunda Ankara yanıtını vermeniz bildirimsel belleğinizin çalışmasıyla gerçekleşir. Örtülü bellek ise farkında olmadan çağırdığımız bilgileri depolar. Yürürken kimse ayağımı 60 cm ileri atmam gerekiyor, şimdi diğer ayağımı geri çekmem gerekiyor diye düşünmez. Tüm bunlar kendiliğinden biz farkında olmadan gerçekleşir. Amnezi sözcüğü birçok bellek hasarını niteleyen geniş bir kavramdır. Amnezi ileriye dönük olabilir, geriye dönük olabilir. Çok geniş bir yelpazede kendini gösterebilir. Şimdi amnezinin türlerinden bahsedelim. Amnezi Çeşitleri İleriye Dönük Amnezi İleriye dönük amnezi kişinin yeni bilgileri belleğinde saklayamaması durumunu ifade eder. Bu kişiler yeni birisiyle tanıştıktan sonra onu hatırlamada çok zorlanırlar, konuştukları konuları çabuk unuturlar. Yukarıda bahsettiğimiz H. M. isimli hastanın da şiddetli ileriye dönük amnezisi vardı. H. M. doktoruyla sürekli görüşüyordu ancak her seferinde konuşmalarını dakikalar sonra unutuyordu. İleriye dönük amnezinin şiddeti de kişiden kişiye göre değişkenlik gösterir. Ancak hipokampusta meydana gelen küçük bir hasar bile çok ciddi sonuçlar doğurabilir. Geriye Dönük Amnezi Geriye dönük amnezi, rahatsızlığın başlangıcından önceki bilgileri hatırlayamama durumudur. İleriye dönük amneziyle birlikte ortaya çıkabilir. Amnezinin bu türünde ileriye dönük olandan farklı olarak hipokampus ve ona yakın kortikal yapılarda meydana gelen hasarlar da amnezinin şiddetini etkileyebilir. Yakın zamanda yaşadığımız olayları hatırlamak çok zor iken uzak geçmişte yaşanmış anıları geri çağırmak mümkündür. Yukarıda da dediğimiz gibi çok eski bilgiler amneziden pek etkilenmezler. Bu olguya bilim insanları zamanla artan geriye dönük amnezi adını veriyorlar. Scoville ve Milner'in H. M. adlı hasta üzerindeki çalışmaları zamanla derecelenen geriye dönük amnezinin en iyi örneklerinden biridir. H. M. geçirdiği ameliyattan kısa süre önce yaşadıklarını hiç hatırlamazken gençliğine dair anılarını çok iyi bir şekilde hatırlayabiliyordu. Bu uzak anıların hatırlanması genellikle belleğin pekiştirilmesi adı verilen bir süreçle sağlanır. Belleğin pekiştirilmesi beyinde bilgiler oluşurken aktif olan nöral yapıların tekrar organize olması ve korteksin yeniden işlemden geçmesidir. Gün içinde tonla veri beynimize akar ama bunlardan en önemlilerini seçer, kaydederiz. Beyne aldığımız bilgileri filtreleme işleminden sonra en gereklilerini uzun dönem belleğe alma işlemine belleğin pekiştirilmesi denir. Bilgiler öncelikle medial temporal lobun hipokampus adlı bölgesinde işlenir ancak uzun dönem bellek serebral kortekste bulunur. Tam kesin değil ama elimizdeki bulgular bunu gösteriyor. Kaynak Amnezisi Amnezinin bir türü olan kaynak amnezisinde kişi bir gerçeği veya fikri hatırlayabilir ama bilginin nerede veya ne zaman öğrenildiğini hatırlamakta zorluk çeker. Bilginin kendisine erişim sağlayabilirler ancak onun nerede, ne zaman öğrenildiğine ulaşamazlar. Bunun nedeninin frontal lobda meydana gelen hasarlar sonucu beynin konumsal-zamansal bilgiyi işleyememesidir. Çoğunlukla gençlerde görülür ancak yaşlılarda da ortaya çıkabilir. Geçici Küresel Amnezi"} {"url": "https://sinirbilim.org/amsterdamda-obezite-mucadelesi/", "text": "Amsterdam'da Obezite ile Nasıl Mücadele Ediliyor? Laleleri ve bisikletleri ile bildiğimiz Hollanda'nın başkenti Amsterdam, aynı zamanda obezite ile mücadele eden ülkeler arasında. Çocukların 1/5'i hafif şişman olarak bulunmuş ve bu da ileride onlar için büyük risk taşıyor. Bu yüzden Amsterdam, su tüketimini artırıcı, Coca Cola veya Mcdonalds gibi fast food sponsorluklarını engelleyip, sağlıklı yemek pişirme sınıfları oluşturacak ve bu sayede çocuklara sağlıklı gelecek hazırlayacak. Aslında Amsterdam 2012 ve 2015 yılları arasında bu konuda çeşitli politikalar sürdürmüştü; yaptıkları değişiklikler ile hafif şişman ve obez çocuk sayısı %12 kadar düştü. Bu süreçteki en etkileyici bulgu da, bu düşüşteki en büyük oranın sosyoekonomik durumu en az olan ailelerde oluşuydu. Yeni proje için, Bijlmer'deki hafif şişman oranı ile Amsterdam'da bulunan ilk 3'deki okul olduğu için kötü şöhretli olarak bilinen De Achtsprong İlkokulu seçildi. İlk olarak değiştirilen alışkanlık, meyve suyu yerine su ve süt getirmeleri olmuş; bazı aileler meyve suyunun içinde sadece meyve olduğunu düşündükleri için başta üzgündüler, fakat onlara aslında sorun olan şeyin şeker olduğu anlatıldı. Bir diğer sorun ise abartılı doğum günü kutlamaları. Aileler adeta pastalar, kekler gibi içinde şeker ve beyaz un yığını besinlerle yarışa girmişler. Bu yüzden, buna da yasaklama geldi; okul bunların yerine yüz şekline benzeyen meyvelerden oluşan tabaklar göndermiş. Ailesi diyet uyguladığı halde banyoda çocuğunu çikolata paketi ile yakalayan anneyle konuşulduktan sonra, eğer bir çocuk yalnız başına bir yere giriyorsa, ona meyveden başka bir besin verilmemesi konusunda anlaşıldı yakınında Mcdonalds olsa bile. Avrupalılar, haftada 3 gün çocuklara meyve veya sebze verilmesine destek verdi. Ailesi Mısır'da yaşayan ve toplum için gönüllü çalışan Amira El Ashkar Mısır'ın doğusunda halk evlerinde çocuklar ve aileleri toplanıp yemek pişirme dersleri olur diyor. Fakat oralarda da kilo bir sorun. El Ashkar'a göre bunun nedeni, sağlıklı yemeğin nasıl olacağını bilememeleri. Ve son olarak, uykusuzluk. Buna bağlı olarak fazladan açlık oluyor ve hormonlarınız sizinle konuşan kişi oluyor. Amaç, sadece vergi ekleyerek buna engel olmak değil, insanın çevreyle olan bağını düşünmesini sağlamak. Amsterdam'dan obezite kırıcı birkaç öneri - Meyve suyunu yasaklayıp, çevreye olabildiğince su çeşmeleri yerleştirmek - Aileleri beraber yemek yemeleri konusunda teşvik etmek - Düşük bütçeli ailelere spor merkezi üyeliği için destek sağlamak - Fast-food sponsorluklarını reddedin. - Yemek pişirme sınıflarında, etnik çeşitliliklere göre sağlıklı besinler yapmak - Küçük çocukları motorlu araçlara bindirmektense, pedalsız bisikletlere alıştırın."} {"url": "https://sinirbilim.org/android-veya-iphone-tercihiniz/", "text": "Android veya iPhone Tercihiniz Kişiliğinizi Anlatıyor Olabilir İngiltere'de Lancaster Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar kişilik yapısı ile kullanılan akıllı telefon türü arasında bir bağlantı olabileceğini öne sürüyor. Her beş İngiliz vatandaşından dördünün bir akıllı telefonu var. Psikologlara göre artık akıllı telefonlarımızla o kadar içli dışlıyız ki sanki bizim bir uzantımız haline gelmiş gibiler. Bu da haliyle kişilik ile akıllı telefon tercihi arasında bir bağlantı olabilir mi sorusunu akıllara getiriyor. Telefon ve bilgisayarların kişilik profillerimizi nasıl tuttuğunu gösteren yazımızı da okumanızı tavsiye ederiz: https://sinirbilim.org/telefon-bilgisayarlar-bizi-herkesten-iyi-taniyor/ Araştırmacılar 500 akıllı telefon kullanıcısına kendileri hakkında bazı sorular sordu ve verdikleri cevaplarla kullandıkları akıllı telefon türü arasında bir ilişki kurmaya çalıştı. Bu çalışmaya göre iPhone ve Android kullanıcıları belirli özelliklere sahiptir. iPhone kullanıcıları - Daha genç, - Kullanıcıların çoğunluğu kadın, - Kullanıcılar telefonlarını bir statü göstergesi olarak görüyor, - Daha dışa dönük yapıdalar, - Çoğu kişi tarafından tercih edilen telefonlara sahip olmak konusunda daha az endişe duyuyorlar. Android kullanıcıları - Çoğunluğu erkek, - Daha yaşlılar, - Daha dürüstler, - Daha uyumlu bir yapıya sahipler, - Kişisel çıkarlar için kuralları yıkmaya hevesli değiller, - Zenginlik ve sosyal statü ile daha az ilgileniyorlar."} {"url": "https://sinirbilim.org/ankilozan-spondilit-belirtileri/", "text": "Ankilozan Spondilit Belirtileri Hasta Eğitimi İle En Aza İndirgenebilir Ankilozan Spondilit cinsiyet eğilimi bakımından erkeklerde kadınlara oranla daha sık rastlanan, omurgadaki faset eklemler ve sakroilak eklemlerin ilerleyici harabiyeti ile karakterize kronik influamatuar, romatizmal bir hastalıktır. Ankiloz katılaşma, tutukluluk anlamına gelirken spondilit iltihaplanma demektir. Eklem deformasyonlarının gelişimine neden olarak kişinin günlük aktivitelerinde aksamalara yol açar. Olguların 1/3'inde omuz ve kalça eklemleri tutulumu gözlenmiştir. İlerlemesi halinde inflamasyon kalp, böbrek ve göz gibi eklem dışı organlara sıçrayabilir. Tedaviye hasta eğitiminde eklenmesi kişilere kendilerini nasıl daha iyi koruyabileceklerini gösteriyor ve hayat kalitelerini arttırıyor. Bu önerilerden bahsetmeden önce bakalım ankilozan spondilit nasıl bir hastalık, nasıl gelişiyor, kimlerde görülüyor ve ne gibi bulgular veriyor? Seronegatif Spondiloartropatiler Ve Ankilozan Spondilit Tanısı Ankilozan spondilit köken olarak Seronegatif Spondilartropatiler denen influamatuar hastalıklar grubuna dahildir. İnflamatuar tepkimeler sağlıklı ve sağlıklı olmayan şeklinde ikiye ayrılabilir. Sağlıklı inflamatuar tepkimeler vücudu zararlı yabancı dış etken ve hastalıklara karşı korurken; sağlıklı olmayan inflamatuar tepkimeler ise vücudun yabancı faktörmüş gibi görerek vücuda zarar verir. Örneğin temiz olmayan koşullarda hazırlanmış bir besini tüketmek ya da temasa geçmek o besinle birlikte vücudumuza zararlı bakteri almamıza sebep olabilir. Sindirim sistemi ya da açık yaralar gibi deri aracılığıyla vücuda karışan bakteriler vücudumuzun savunma mekanizması immün sistem tarafından algılanır ve yok edilmeleri için tepkimeye girecek bazı kimyasal maddeler salgılar, vücut sıcaklığını arttırır. Kimi zaman yüzeysel dokuda bu tepkimeleri iltihaplanma şeklinde de görebiliriz. Bakteri topluluğu vücuttan temizlendiğinde ve zarar gören dokular onarıldığında vücut savunma mekanizması bu salgıların salınımını durdurur ve vücut sıcaklığı eski haline döner. İşte bu olay sağlıklı inflamatuar tepkimelere bir örnektir. Sağlıklı olmayan inflamatuar tepkimeler diğerleri gibi kontrol edilemez ve devamında kas, eklem ve kemik gibi dokularımıza zarar verirler. Sağlıksız inflamasyon temelli hastalıklara inflamatuar hastalıklar denir. Kronik inflamasyon ise; bu inflamasyonun belli aralıklarla durması fakat sürekli olarak kendini tekrarlaması demektir. Yani kronik inflamasyonlar süreğen bir yapıdadırlar. Seronegatif Spondiloartropatiler inflamasyonun farklı şekillerde seyrettiği, inflamasyona bağlı gelişen birçok hastalığın tamamına denir. SpA eklemsel olarak 2-4 eklemi tutan, romatoid faktörün negatif olduğu , genetik geçişin gözlendiği (HLA-B27 pozitif), ligament ve kasların kemiklere yapışma yerleri olan tendonlarda inflamasyonla karakterize bir grup hastalığın genel adıdır. Bu hastalıklar arasında ankilozan spondilit, Behçet hastalığı, Reiter sendromu, reaktif artrit, çocukluk çağı SpA'sı ve üveit gibi yangılı romatizmal hastalıklar vardır. Tanı Koyulurken Gelişmiş Testler Uygulanıyor Spondiloartropatilerin genel özellikleri arasında omurga eklemleri tutulumu sonucu sakroileit gözlemlenir. Sakroileit, omurganın bittiği segmentler olan kuyruk sokumu ile kalça kemiği arasındaki eklemin iltihaplanmasıdır. SpA'da tanı otoimmün hastalıkların tanısında ve aynı zamanda babalık testinde de kullanılan HLA-B27 testi ile konulur. Aslında HLA-B27 bağışıklıkta görevli beyaz kan hücrelerimizin üzerinde bulunan bir proteindir yani antijendir. Bu proteinlerin yapısı genetik aktarım ile belirlenir ve kişiye özgüdür. HLA-B27 testi ile alyuvarlar üzerinde bu protein tutulumunun olup olmadığına bakılır. Test sonucunun pozitif olması antijenin kanınızda varlığını gösterirken araştırmalar pozitif test sonucunun kesinlikle otoimmün bir hastalığa yakalanacağınız anlamına da gelmediğini söylemekte. Ayrıca eritrosit sedimentasyon hızı ve C-reaktif protein ölçümleri de kanda yüksek oranlarda bulunur. Düz grafi ve bilgisayarlı tomografi ile sakroileit saptanamazken manyetik rezonans görüntüleme ile sakroileit varlığı saptanabilir. İnflamasyon kaynaklı yalancı eklem genişlemesi denilen pseudowidening AS'in karakteristik radyolojik bulgularındandır. Erken Tanı Çok Önemli Ankilozan spondilitte tanı konulurken Modifiye New York Kriterleri incelenmesi, HLA-B27 testi yapılması ve diğer SpA grubu hastalıkların elenmesi gereklidir. MNY kriterleri klinik ve radyolojik bulgular olmak üzere iki başlık altında incelenir. Tanı konulurken radyografinin aktif inflamasyonu değil de kronik kemik hasarını gösterdiği unutulmamalı, erken tanı yakalamaya çalışılmalıdır. Erken tanıyı engelleyen sebeplerden biriside hastanın farklı polikliniklere muayene olması fakat romatoloji bölümüne yönlendirilememesidir. Bu durumda hasta henüz birinci basamak tedavi hizmetlerinde gözden kaçmış olur. İnflamasyon sonucu gelişebilecek fonksiyonel ve yapısal bozuklukların önüne geçebilmek adına erken tanı ciddi önem taşır. Ankilozan Spondilit Nasıl Gelişir, Belirtileri Nelerdir? Ankilozan spondilitte diğer otoimmün hastalıklarda olduğu gibi kontrol edilemeyen inflamatuar tepkimeler sonucu etkilenen bölgelerde kontrolsüz kalsifikasyon meydana gelir. Kalsifikasyon; kalsiyum tuzlarının inflamasyon gelişen bölgeye çökmesine denir. Bu durum kas, ligament gibi yumuşak dokuların sertleşmesine neden olur. Sonrasında ise tutukluluk, eklem hareket açıklığı kısıtlanmaları ve bölgesel ağrı gelişir. Başta omurga eklemleri olmak üzere kalça ve omuz eklemlerinde de etkilenim görülür. Nadir de olsa el ve ayak gibi küçük eklemleri tutabilir. Hastalığı açığa çıkaran protein HLA-B27'ye ek olarak enfeksiyonlar ve inflamatuar barsak değişiklikleri gibi faktörler vücut savunma sistemini uyarır ve buna karşı immün sistem tarafından koruyucu mediatörler ekleme/dokuya doğru kan dolaşımı vasıtasıyla ulaştırılır. Sonuç olarak iyileşme ve onarımı tetiklemek amacıyla inflamatuar tepkimeler başlatılır. Fakat enfeksiyonun otoimmün sistemdeki bozukluk tarafından tetikleniyor olması bu dokularda kontrolsüz inflamasyona ve takip eden kalsifikasyona sebep olur. Hastalığın klinik olarak ilk dört özelliği; inflamasyona bağlı bel ağrısı, tutukluluk, çevresel artrit ve tendon-ligament yangısıdır. Bunlara ek olarak fiziksel fonksiyonlarda gerileme, inflamasyona bağlı tüm omurga hareketliliğinde tutukluluk ve yavaşlama, omurga esnekliğinde azalma, göğüs ağrısı, istirahatle artan ve egzersiz ile azalan sabah tutuklukları vardır. Arıca ankilozan spondilitin hem erken evresinde hem de ileri evrelerinde sıklıkla osteoporoza rastlanır. Kemik kalitesinin azalması sonucu hastalarda omurga kırıkları gelişebilir. Duruş Bozuklukları Ve Omurga Deformasyonları Omurga; boyun, göğüs, bel ve kuyruk sokumu adı verilen 4 bölgeden meydana gelmiştir. Kafatasımızın bitiminden başlayarak kuyruk sokumu ile sonlanır ve toplamda 33 adet omurga kemiği yani vertebradan oluşur. İlk omur kafatası ile eklem yaparken son omur kuyruk sokumundaki diğer 4 omur ile yapışık, oynamaz eklem yapısındadır. Diğer her omurga kemiğinin kendisinden bir önceki ve bir sonraki omurga kemiği ile arasında eklemleşmeler görülür. Bu küçük eklemler kendileri arasında küçük eklem hareketleri yaparlar. Omurga bir bütün olarak düşünüldüğünde ise bu küçük hareketler birleşerek büyük bir gövde hareketliliği ve esnekliği sağlarlar. Ankilozan spondilitte her bir omurga kemiği arasındaki hareket farklı düzeylerde kısıtlanarak omurganın genelinde tutukluluk, eklem hareket açıklığı kısıtlanması ve duruş bozukluklarına sebep olur. Omurga bütün olarak gözlemlenmelidir, her segmentteki bozukluk bir diğerini etkiler ve tüm omurgayı etkileyen duruş bozuklukları gelişir. Omurga bir kolon gibi düşünüldüğünde 3 adet kavis göze çarpar. Bunlar; boyun omurlarının içe doğru kavisi, gövde omurlarının dışa doğru kavisi ve bel omurlarının yine içe doğru olan kavisidir. Omurlarda inflamasyona bağlı gelişen hareket açıklığı kısıtlanması ve kalça-diz-omuz eklemlerinin tutlumuna ek olarak inflamatuar tarzda bel ağrısı hareket açıklığını daha da kısıtlayarak kavislerin doğal açılaşmasını bozar. Bozulma hangi kavisten başlarsa başlasın bir diğerini de etkileyerek omurganın tamamına yayılır. Bel omurları kavisi azalma yönünde meyillenir, buna lumbal lordoz düzleşmesi ya da ütülenmiş bel manzarası denir. Takiben göğüs omurları daha fazla kavis almaya yatkın bir hal alır buna torakal kifoz artışı denir. Göğüs bölgesi etkilenimi ve devam eden inflamasyon kaburga eklemlerini de etkileyerek çökük göğüs deformitesinin gelişimine neden olur. Kişi öne doğru kambur ve basık bir göğüs duruşuna doğru eğilim gösterir ve bunun sonucunda solunum problemleri de görülür. Takiben boyunda düzleşme, omuzların öne doğru kavislenmesi, başın öne doğru daha çıkık bir duruş alması gözlemlenir. İnflamatuar Bel Ağrısının Mekanik Bel Ağrısından Farkı Mekanik bel ağrısı sinir kökü irritasyonu ve disk patolojisine bağlı olmayan ve doğuştan ağrılar dışında oluşan bel ağrılarıdır. Yapıların aşırı kullanılması sonucu görülen bozukluklar ve travmalar sonucu gelişen kas-iskelet sistemi temelli ağrılardır. Günlük aktivitelerimiz sırasında yaptığımız ters bir hareket, duru bozukluğu, ekstremite eşitsizliği, aşırı yüklenme, obezite veya bilinçsiz egzersiz gibi nedenlere bağlı olarak birçoğumuz mekanik bel ağrısına maruz kalabiliriz. Etkilenen bölgedeki kasların, bağların, eklem kapsüllerinin ve kan damarları gibi yapıların ağrıya duyarlı kısımlarının gerilerek ya da basınca maruz kalarak uyarılması sonucu ağrı hissederiz. Ekstremite eşitsizliğinde gövdeye binen yük dağılımı eşitlenerek ya da postüral duruşlar için gerekli kas dayanaklılığı ve doğru duruş sağlanarak ağrı da ortadan kaldırılabilir. Kısaca mekanik bel ağrısı için sebep olan faktör tespit edilip ortadan kaldırılması ağrıyı yenmede en büyük etken olacaktır. Fakat inflamatuar bel ağrısı sinsi başlangıç gösterir. Ağrının bu kategoriye dahil edilebilmesi için en az 3 yıldan beri devam ediyor olması gereklidir. Genellikle 40 yaş altı bireylerde gözlemlenir. İnflamasyona bağlı bel ağrısı yaşayan bireylerde sabahları uzun süreli istirahat sonunda bel tutukluluklarının arttığı gözlemlenmiştir. İlaç tedavisine ek doğru egzersiz programı çizilip uygulandığında inflamatuar tarzda bel ağrıları da ortadan kaldırılabilir. Ankilozan Spondilit Değerlendirmesi Değerlendirmede ankilozan spondilite özgü olarak kullanılan fonksiyonel ölçekler ve belirilere yönelik diğer ölçekler kullanılır. Hastalığın aktivite seviyesi belirlenerek inflamasyon baskılayıcı ilaç tedavisine başlanır ve değerlendirmeye göre egzersiz programı çizilir. Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivitesi İndeksi güvenilirliği ve geçerliliği gösterilmiş ölçeklerdendir. Eklem ağrısı ya da şişliği, bölgesel hassasiyet, spinal ağrı, yorgunluk ve sabah sertliği olmak üzere 5 belirti üzerine yoğunlaşarak hastalığın ne derecede aktif olduğu belirler. Osteoporoz değerlendirmesi için kemik mineral yoğunluğu ölçümleri yapılır. Osteoporoz gözlenen hastalarda egzersiz programı daha hassas çizilir ve kırıkları önlemek için ağır egzersiz yüklemelerinden kaçınılır. Gelişmiş olan duruş bozuklukları postür analizi ile belirlenip postür egzersizleri programa eklenir. Ankilozan spondilitin süreğen seyir gösteriyor oluşu depresyona yatkınlığı arttırır. Beck depresyon anketi ile kişinin duygu durumu belirlenerek tedavi seansları boyunca takip edilir. Böylece kişinin tedaviye verdiği cevap, memnuniyet durumu gözlemlenir, gerekli görüldüğünde terapi yükü arttırılıp hafifletilebilir. Ankilozan Spondilit Tedavisi ve Hasta Eğitimi Sinsi başlangıç gösteren bulgu ve belirtiler, yanlış poliklinik seçimi gibi faktörler birçok kişinin iltihaplanma evresinde tanı almasına neden olmaktadır. Tedavide amaç kişiyi olabildiğince erken dönemde yakalayarak, tutulan eklemlerin tam ankiloza gitmesini önlemek, omurganın var olan hareketliliğini korumak ve arttırmak, omurganın doğal kavislerini doğru açı sınırları içinde tutarak düzgün duruşu korumak, göğüs kafesi hareketliliğinin devamlılığını sağlayarak solunum problemleri ve diğer pulmoner fonksiyon bozukluklarının önüne geçmektir. İnflamasyona yönelik ilaç tedavisinin yanında günlük çizilen egzersiz programıyla hasta desteklenmelidir. Egzersizlerin solunum egzersizleri ile birlikte kombine şekilde yürütülmesi daha aktif katılım ve etkili bir tedavi sağlar. İlaç tedavisinde aspirin gibi steroid olmayan inflamasyon baskılayıcı ilaçlar , parasetamol ve opioid ağrı kesici ilaçlar kullanılır. Bunlara ek olarak modifiye edici anti romatizmal ilaç ankilozan spondilit tedavisinde kullanılmaktadır fakat etkinliği henüz kanıtlanmamıştır. DMARD kullanımına direnç gösteren vakalarda anti-TNF ilaçlara başvurulur. Anti-TNF ilaçlar ankilozan spondilit, romatoid artrit, inflamatuar bağırsak hastalıkları gibi birçok hastalıkta tedavi amaçlı kullanılmaktadır. Fakat bu ilaçlar metabolizmaya farklı formlarda bağlanabilir ve sonrasında tüberküloza kadar varan ciddi yan etkiler gelişebilme ihtimali vardır. Bu nedenden dolayı sıkı kontrol ve takip gerektirirler. Bilişsel Egzersiz Terapisi İlaçlara dayalı olmayan tedavide egzersiz, fizik tedavi ve hasta eğitimi yer alır. Bilişsel egzersiz terapi yaklaşımı ankilozan spondilit ve diğer romatizmal hastalıklarda kullanılan bir terapi yöntemidir. Tedavinin merkezine hastanın kendisini koyar, fonksiyonel kısıtlılıkları hedef alır ve bilişsel farkındalık sağlayarak kişinin kendini nasıl yönetebileceğini öğretir. Yaparken kaygı-korku duyulan bir egzersiz ya da aktivite BETY ile başarılı bir şekilde tamamlanabilir. Son zamanlarda anti-TNF ve BETY'nin kombine şekilde uygulandığı çalışmalar mevcut. Henüz az sayıdalar fakat literatüre giren çalışmalar kombine tedavi için olumlu sonuçlar vermekte. Bütün bu yaklaşımlara ek olarak hasta eğitiminin kişiye verilmesi gelişebilecek belirtilere karşı kişiyi korur ve yaşam kalitesini mümkün olan en yüksek seviyede tutar."} {"url": "https://sinirbilim.org/anksiyete-bozuklugu/", "text": "Anksiyete Bozukluğu Nedir ve Nasıl Tedavi Edilir? Hepimizin endişelendiği zamanlar olur ama bir süre sonra geçer. Endişe ve kaygı günlük hayatın ayrılmaz bir parçasıdır. Sınavda, işte veya evde ortaya çıkan sorunlardan dolayı gergin hissedebiliriz. Anksiyete bozukluğu ise sıradan bir endişe duygusundan çok farklıdır. Aslında bu, zihinsel rahatsızlıklardan oluşan bir gruba verilen genel isimdir. Çok sayıda anksiyete bozukluğu vardır. Örneğin fobiler, panik atak veya sosyal anksiyete bozukluğu. İleri Okuma: Panik Bozukluk Nedir? Bütün anksiyete bozuklukları kişinin hayatını zorlaştırır ve baş edilmesi güç sorunlar yaratır. Anksiyetesi olan bir kişi için endişe ve korku duymak çok sıradandır. Olmadık yerlerde, beklenmedik zamanlarda anksiyete krizleri gelebilir. Gece boyu titreme ve kusma anksiyete hastalarının sık yaşadığı bir olaydır. Terapi ve ilaç tedavileriyle kısmen tedavi edilip hasta normal hayatına devam etse de anksiyete bozukluğu tam olarak bitmez. Şimdi bununla ilgili bazı bilgiler paylaşalım. Herkeste Anksiyete Bozukluğu Olabilir Anksiyete bozuklukları Amerika'da Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi'ne göre toplumda en yaygın görülen zihinsel rahatsızlıktır. CDC'nin verilerine göre kadınlar bu tür rahatsızlıkları daha fazla yaşıyor. Muhtemelen bunun temel sebebi kadınların duygusal yapılarının erkeklerden daha gelişmiş olması. Başlıca 6 Tür Anksiyete Bozukluğu Var Anksiyete deyince herkesin aklına kaygı bozukluğu geliyor ancak çok sayıda anksiyete bozukluğu vardır. Bunlardan bazıları genel anksiyete bozukluğu, panik atak, obsesif kompülsif bozukluk, sosyal anksiyete bozukluğu, belirli fobiler ve travma sonrası stres bozukluğudur. Bunların her biri başlı başına bir zihinsel rahatsızlıktır ama hepsi anksiyete bozuklukları çatısı altında toplanır. Bunların haricinde agorafobi, durumsal kaygı ve seçici dilsizlik de anksiyete bozukluklarından biridir. İleri Okuma: Obsesif Kompulsif Bozukluk Nedir? İleri Okuma: Agorafobi Nedir? Anksiyete Belirtileri Anksiyete için belirli bir biyogösterge yok maalesef. Down sendromu gibi fazladan bir kromozom bulunması veya Alzheimer hastalığında olduğu gibi amiloid plaklarla anlaşılmıyor. Bazı belirtileri var ancak bunlar da bozukluğun türüne göre değişkenlik gösteriyor. Çoğu anksiyete türü 21 yaşından önce başlıyor. Genel olarak tüm hastalar kaygı ve uykusuzluk yaşıyor. Bunun yanında zaman zaman nefesin kesilmesi, terleme ve kalp çarpıntıları da anksiyete yaşayan bireylerde gözlenen diğer belirtiler. Toplumda Ne Kadar Yaygın? Anksiyete bozuklukları gelişmekte olan ülkelere kıyasla gelişmiş ülkelerde daha yaygın olarak görülür. Bugün özgürlükler ülkesi olarak adlandırılan Amerika Birleşik Devletleri yüksek kredi notu ve gelir seviyesiyle ekonomik olarak da gelişmiş bir ülke olarak kabul edilir. Ancak anksiyete bozukluklarının en yoğun görüldüğü ülke de yine Amerika'dır. Anksiyete Bozukluklarının Nedenleri Zihinsel rahatsızlıkların ardında tam olarak hangi etkenler yatıyor bilmiyoruz ancak bilim insanları bazı ipuçlarını yakalamayı başardı. Anne ve babamızdan aldığımız genetik yapı ve çevresel stres anksiyeteye neden olabiliyor. Ailesinde bir anksiyete geçmişi olan insanların bu tür rahatsızlıklara yakalanma ihtimali daha fazladır. Bunun yanında deprem gibi bir travma yaşayan veya sevdiği birisini kaybeden insanlarda da sonradan anksiyete bozukluklarından biri ortaya çıkabilir. Anksiyete Bozukluklarına Karşı Ne Yapabiliriz? Bilim insanları onlarca yıl boyunca anksiyete bozukluklarının beyin kimyasında ne gibi değişikliklere yol açtığını tespit etmeye çalıştılar. Araştırmalara göre tüm bozukluklarda serotonin seviyeleri düşük çıkıyordu. Serotonin ruh halini düzenlemede çok önemli bir nörotransmitterdir. Eksikliğinde kişiler hemen depresyona yakalanabilir. 2015 yılında Journal of Pharmacology'de yayınlanan bir araştırmada anksiyete bozukluklarının ortaya çıkışından sonra serotonin seviyelerinin düştüğü ortaya çıkmıştır. Serotoninin düşmesi anksiyeteye yol açmıyordu. Psikiyatristler bu yüzden birçok anksiyete hastasına serotonin geri alımını engelleyen antidepresanlar tavsiye eder. İleri Okuma: Seçici Serotonin Antidepresanları Nasıl Çalışır? İleri Okuma: Anksiyeteyi %65 Azaltan Şarkı"} {"url": "https://sinirbilim.org/anksiyete-stres/", "text": "Bu Şarkı Anksiyete ve Stresi %65'e Kadar Azaltıyor Herkes ömrünün bazı zamanlarında stres yaşar ve bununla başa çıkmak için çeşitli stratejiler geliştirmiştir. Kimisi yürüyüş yapar, kimisi hemen bir tane antidepresan hapı alır , kimileri de müzik dinler. Bilim bu konuda yardımımıza yetişiyor ve bizi yatıştıracak ses terapileri üretmeyi sonunda başardı. Aslında müzik ile terapi yapmak bizim kültürümüze hiç de yabancı bir olay değil, zira yüzlerce yıldır Türklerde ney gibi müzik aletlerinin tedavi aracı olarak kullanıldığı biliniyor. Bağlantıda gördüğünüz Marconi Union adlı grubun Weightless şarkısı yapılan incelemelere göre anksiyete oranını 65%'lere kadar düşürebiliyor. 8 dk.'lık bir şarkının böylesine güçlü bir etkisinin olması gerçekten harika bir gelişme. Aslında grup bu şarkıyı bilerek stres ve anksiyete düzeylerini azaltacak şekilde ayarladı. Şarkının hazırlanması esnasında ses terapistleri ile olan ortak çalışmalar sonucunda şarkının ahengi, ritmi ve basları çok titizlikle ayarlandı ve dinleyicinin tansiyonunu, nabzını ve kortizol hormon seviyesini düşürüp düşürmediğine bakıldı. Stres ve anksiyetin azaltılmasına yönelik araştırmacıların yaptığı liste 10. We Can Fly, by Rue du Soleil 9. Canzonetta Sull'aria, by Mozart 8. Someone Like You, by Adele 7. Pure Shores, by All Saints 6. Please Don't Go, by Barcelona 5. Strawberry Swing, by Coldplay 4. Watermark, by Enya 3. Mellomaniac , by DJ Shah 2. Electra, by Airstream"} {"url": "https://sinirbilim.org/anlamsal-bellek/", "text": "Anlamsal Bellek"} {"url": "https://sinirbilim.org/annenin-sesi/", "text": "Annenin Sesi Bebeğin Beynini Nasıl Etkiliyor? Bebek daha anne karnında iken ilk olarak annesinin sesini duyar. İleriki yaşamında da yabancıların seslerini duymaktansa annesinin sesini duymayı tercih eder. Bebeğin anne karnında işitsel beyin merkezleri gelişirken çoğunlukla annesinin sesini duyduğundan onun titreşimlerine ve tonlamasına alışır. Doğumdan kısa süre sonra da annesinin sesini duyar duymaz onu sesinden tanıyabilir. Bu durum bebeğin annesini başka kadınlar arasında bile ayırt edebilmesini sağlar. 2014 yılında zamanından önce doğan bebekler üstünde yapılan bir çalışmada annenin sesini içeren bir kayıt dinlemenin emzik ile beslenen bebeğin beslenme becerilerini artırdığını ve hastanede kalınan süreyi kısalttığını gösterdi. Annenin Sesi Oksitosin Salgılatabilir Bir annenin sesi çocuğu stresli durumlarda sakinleştirebilir, stres hormonu olan kortizolün miktarını azaltabilir. Sosyal bağlılıkta büyük rol oynayan oksitosin gibi hormonların seviyesini yükseltebilir. Bilim insanları annenin sesinin bebek beyni üzerinde ne kadar büyük bir etkisi olduğunu araştırdılar. Elde edilen sonuçlara göre annenin sesi bebeğin beyninde prefrontal korteks ve sol posterior temporal bölgeyi yabancı birinin sesinden çok daha fazla uyarıyor. Bu yüksek faaliyetin sebebi olarak da bebeğin konuşma ve dinleme mekanizmalarının yaşama hazırlanması olduğu düşünülüyor. Bebeğin anne karnında ve yaşamın ilk yıllarında anne sesine duyarlı olmasının yanında çocuk yaşça büyüdüğünde bu etki devam eder. Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Daniel Abrams fMRI gibi yüksek çözünürlüklü beyin görüntüleme teknikleri kullandı. Ekip yaşları 7 ile 12 arasında değişen çocuklar üstünde deneyler yürüttü. Ekip fMRI yöntemi ile beynin kan akışındaki metabolik değişikliklerin izini sürerek hangi bölgenin o an aktif olduğunu görebiliyor. MRI makinesinin içinde çocuklara annelerinin ve yabancı kadınların sesiyle söylenmiş bazı anlamsız sözcükler dinletildi. Araştırmacılar kasten anlamsız sözcükler seçti ki çocukların beyninde anlama bağlı olarak farklı beyin bölümleri faaliyete geçmesin. Çocukların neredeyse hepsi (97%) bir saniyeden daha kısa bir sürede annelerin seslerini tanımayı başardılar. Annenin Sesi Bebeğin Ödül Mekanizmasını Uyarıyor Çocuklar annelerinin sesini duyduğunda beyinlerinde tam olarak ne oluyor? Ekip annelerinin seslerini duyduklarında çocukların beyinlerindeki ses algılama ve konuşma merkezlerinin başka insanların seslerine kıyasla daha fazla uyarılacağını düşündü. Ancak bilim insanları çok daha dikkat çekici bir şey keşfettiler. Annenin sesi amigdala, akkumbens çekirdeği, prefrontal korteks gibi ödül mekanizmasına dahil çok sayıda beyin bölgesini ve yüz şekillerini işleyen fusiform yüz alanını da faaliyete geçiriyor. Bu çeşit bir beyin uyarımı tıpkı bir parmak izi gibi değerlendirebilir. Sadece annelerinin sesi bebeğin beyninde özel bir uyarıma sahip olabilir. Araştırmalar burada sonlanmadı. Ekip sesleri algılayan beyin bölgeleri ile ruh hali, yüz işleme, ödül mekanizmasını ile ilgili olan beyin bölgeleri arasındaki bağlantı sayısının çocuğun sosyal becerileri ile doğru orantılı olduğunu varsaydı. Buna göre bu alanlar arasında ne kadar çok bağlantı varsa çocuk da sosyal ilişkilerinde o kadar başarılı olacaktı. Annenin sesi de bu alanları etkilediğinden araştırmacılar annenin sesi ile çocuğun sosyal becerileri arasında bir bağ kurmaya çalıştılar. Buna göre annenin sesinin çocuk üzerindeki etkisi çocuğun toplum içindeki iletişim kurma becerilerini etkileyebilir. Beyin Dalgaları Değişiyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/anoreksi-tedavi-edilebiliyor/", "text": "Derin Beyin Uyarımı ile Anoreksi Tedavi Edilebilir Anoreksi, kişinin normal vücut ağırlığını, minimum düzeyde olsa bile reddetmesi olarak tanımlanan, vücut şekli ve büyüklüğünü algılayışta ciddi bir hoşnutsuzluk ve kilo almayla ilgili oluşmuş yoğun bir korkunun toplamı olarak özetlenebilir. Genellikle ergenlik çağındaki kızlarda görülen anoreksi, ergen erkeklerde ve yetişkin kadın ve erkeklerde de ortaya çıkabilmektedir. ABD'de 24 milyon yetişkin ve dünya çapında yaklaşık 70 milyon insan anoreksiden etkiliyor. Bu bireylerin büyük çoğunluğu kadın olup, yeme bozukluğu olanların %90'ı 12-25 yaşları arasındadır. Hastaların %1'inde ölümcül tablolar oluştursa da, genel olarak kemik erimesi, bağışıklık sisteminde zayıflık, potasyum eksikliğine bağlı kalp sorunları gibi birçok ek belirti ortaya çıkarıyor. Buna ilaveten, anoreksiye sıklıkla depresyon gibi diğer zihinsel sağlık sorunları eşlik ediyor ve kişiler intihar eğiliminde oluyor. Nitekim anoreksik her beş ölümden birinin sebebi intihardır. Anoreksi Tedavisinde Yeni Yöntemler Yeni araştırmalar, bu zihinsel sağlık sorununu tedavi etmenin güvenli ve etkili bir yolunun olduğunu öne sürüyor. Kanadalı araştırmacılar derin beyin uyarımı adı verilen cerrahi bir tekniğin ruh hali, ağırlık ve genel refah üzerindeki etkisini 16 hasta üzerinde test ettiler. Deney sonuçları prestijli bir dergi olan Lancet Psychiatry'de yayınlandı. Kanada'daki Sunnybrook Sağlık Bilimleri Merkezi'nden Dr. Nir Lipsman liderliğindeki araştırmacılar, ortalama 18 yıldır anoreksi ile yaşayan, yaşları 21 ile 57 arasında değişen 16 kadını inceledi. Bu kadınların vücut kütle indeksi 13.8 idi ( Normal değerler: 18-25). Ayrıca daha önce birçok tedavi yöntemini denemiş ve sonuç alamamışlardı. Lipsman ve meslektaşları cerrahi olarak hastaların beyninin subkallozal singulat bölgesine elektrot yerleştirdi. Anoreksik hastalarda bu bölgenin serotonin metabolizmasında anormallik olduğu daha önceden bilinmektedir. İmplantasyondan sonra elektrotlar alanın her 90 mikrosaniyesini 5 voltluk akım ile 1 yıl boyunca uyarmak için kullanıldı. Ayrıca PET taraması ile 1 yıl boyunca beyin faaliyeti takip edildi. Anoreksi En Yüksek Ölüm Oranına Sahip Psikiyatrik Bozukluk Bu süreçte bir hastada elektrotların bulunduğu yerde enfeksiyon gelişti, bir hasta ise nöbet geçirdi. Çalışmaya 14 kişi ile devam eden ekip, implanttan üç ay sonra kilo artışlarını gözlemlemeye başladı. Çalışmanın sonunda grubun ortalama BMI'si 3,5 puan arttı. Ek olarak, altı katılımcı normal bir BMI'ya ulaştı. Araştırmacılar, periferal kortikal alanlarda sosyal algılama ve sosyal davranışla ilişkili bölge hareketliliğin arttığını PET taramaları ile gösterdi. Kanada'daki Toronto Üniversitesi'nden Prof. Andres Lozano araştımayla ilgili Anoreksi en yüksek ölüm oranına sahip psikiyatrik bozukluk olmaya devam etmektedir. Beyin işleyişini anlamlandırma çabamızın ilerlemesiyle güvenli, etkili, kanıta dayalı tedavilerin geliştirilmesi için acil bir ihtiyaç var diyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/anozognozi/", "text": "Anozognozi Nedir? Anozognozi kısaca vücut ve zihin işlevlerinde oluşan bozulmaları kişinin farkedememesidir. Hafızada, dil ve matematik gibi genel becerilerde, duygular ile bu duygulara verilen tepkilerde ve vücut hareketlerinde meydana gelen bozulmaları kişinin fark etmemesi durumudur. Bu durum sağ yarım kürede prefrontal lob veya hemen frontal lob arkasında bulunan parietal lobdaki bozulmalarla meydana gelir. Bugün onu çok yordum, sağ kolum ile idare edebilirim Kişi kolunu oynatamadığının farkına varmadığı gibi bunu savunacak garip bahaneler de üretebilir: Bugün onu çok yordum, sağ kolum ile idare edebilirim. Başka bir örnek verecek olursak anozognozi yaşayan felçli bir hastaya neden tekerlekli sandalyede oturduğu sorulduğunda Oturacak başka yer yoktu. diye cevap verebilir. Hastalar, hastalıklarını kabul etmek dışında her şeyi kabul edecek gibi görünürler. Hazırlayanlar: İrem Havle ve Feyza Kübra Özalper Kaynaklar - Mark Solms ve Oliver Turnbull. 2013. Beyin ve İç Dünya. 240 - Leilani Doty. Anosognosia . Caregivig Topics. 2007"} {"url": "https://sinirbilim.org/antibiyotigin-davranis/", "text": "Antibiyotiğin Davranış Üzerine Etkisi ve Probiyotikler Antibiyotik bakteriyel enfeksiyonları ortadan kaldırmak için kullanılan ilaçların genel ismidir. Bakteri duvarlarını parçaladığı için antibiyotiğin bakteriler üstünde ezici bir gücü vardır. Antibiyotiğin artık korku dolu etkisini hepimiz bir şekilde öğrendik; bağırsaklarımızın yapısını bozuyor; iyi bakterileri azaltıyor, hem de bazen kalıcı bir şekilde. Peki ya beynimizde de bir takım sorunlara yol açabilir mi? Antibiyotiğin Davranış Üzerindeki Etkisi Bu soru McMaster Universitesinde yapılan yeni bir araştırmanın çıkış noktasıydı; erken yaşta kullandığımız antibiyotikler beyne ne yapar sorusunu sormuşlar: Floradaki değişiklikler beyne etki eder miydi? Araştırmacılar; John Bienenstock ve Sophie Leclercq, az miktarda antibiyotiğin beyni değiştirdiğini bulmuşlar. Antibiyotiğe maruz kalan farelerin kan beyin bariyerinde değişiklikler olmuş ve frontal korteksindeki sitokin artışı pik yapmış. İşin daha da ilerisine baktıklarında farenin davranışlarında da değişiklikler olduğunu görmüşler. Daha zor bir görev verildiğinde ve sosyal durumlarda daha farklı davranmışlar; ayrıca mikrobiyotaları uyarılmayanlara göre daha agresiflermiş. Bu etkiyi düşük doz-pediatrik doz- penisilin ile gözlemlemişler. Bir probiyotik bakteri olan Lactobacillus rhamnosus JB-1, antibiyotik tedavisine eklendiğinde, davranış ve beyin biyolojisindeki değişiklikler daha az görülmüş. Bu bize, spesifik bir bakteri türünün de beyni etkileyeceğini gösteriyor. Araştırma bundan sonra bir adım daha ileriye taşınmış; acaba bu etki farklı mikroplar ekleyerek etkisiz hale getirilebilir mi? Cevap evet. İleri Okuma: Mikrobiyota Nedir? Hala Bir 'Kara Kutu' Beyin ve gut arası ilişki iki yönlü ve içine bir çok sistemi almasından dolayı hala bir çok gizem barındırıyor. Araştırmacılar, sinir sistemi üzerine olan etkilerini,bağışıklık sistemine olan etkisinden daha çok bildiklerini belirtmişler. 2011 yayınlanan bir çalışmaya göre, fareye Lactobacillus rhamnosus JB-1 verildiğinde bu pozitif etkisi görülmüş fakat vagus siniri kesildiğinde bu etki tamamen kalkmış. Bu yüzden sinir sistemi ile bağlantılı olduğunu görüyoruz. Fakat immün sistemin yokluğu veya indirek-direk etkisi ile neler olur hala bununla ilgili çalışmalara ihtiyaç var."} {"url": "https://sinirbilim.org/antibiyotik-direncini/", "text": "Antibiyotik Direncini Kırabilecek Yeni Bir Bakteri Suşu Bulundu Avcı neçe al bilse adığı ança yol bilir Divanü Lugati't-Türk'te geçen bir atasözüdür. Şimdi bu ne diyeceksiniz, haklısınız. Günümüz Türkçesinin karşılığını da verelim: Avcı ne kadar hile bilirse av o kadar yol bilir. Şimdilik bu burada dursun. Araştırmacılar İrlanda'da yöre halkının şifalı olarak bildiği bir topraktan yeni bir bakteri suşu keşfetti. Sürekli yeni bakteri suşları keşfediliyor zaten bunun nesi ilginç diyebilirsiniz, hemen söyleyelim. Bu bakteri suşu Metisilin Dirençli Stafilokok Aureus dahil olmak üzere antibiyotiklere dirençli zirvedeki 6 süper bakteri türünün 4'üne karşı etkili. Bu keşif antibiyotik direncini kırmak için bize yeni kapılar aralayabilir. Araştırmalara göre 2050'ye kadar Avrupa'da 1.3 milyondan fazla insan süper bakteriler yüzünden hayatını kaybedebilir. Tabi ben antibiyotik gerekmedikçe kullanmıyorum bana bir şey olmaz diye düşünmeyin. Size kötü bir haberim var: Hayvanlarda kullanılan antibiyotikler de vücudumuzda dirençli bakterilerin oluşmasına neden olabilir. Hatta sulardaki antibiyotik kalıntıları doğrudan ya da besin zincirine dahil olarak vücudumuza girebilir. Özetle, antibiyotiği doğrudan az alsanız bile çevresel etkenler nedeniyle yine de risk altındasınız. Dünya Sağlık Örgütü küresel anlamda en büyük sağlık ve gıda güvenliği tehlikesinin antibiyotiğe dirençli bakteriler olduğunu da belirtiyor. Antibiyotik Direncini Yok Etmek İçin Şifalı Topraklar İncelendi Yeni suşu Galler'de Swansea Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde çalışan bir grup bilim insanı buldu. Bu yeni suşa Streptomyces sp. Myrophorea adı verildi. Analiz edilen toprak Kuzey İrlanda'nın Fermanagh bölgesinden alındı. Boho Dağları'nın olduğu bölgeden alınan bu toprak alkali bir yapıya sahip olup yörede şifalı olmasıyla ünlüdür. Araştırmacılar çoklu dirence sahip bakterileri yenmek için etno-farmakoloji olarak bilinen geleneksel yöntemler dahil yeni kaynaklara yöneliyorlar. Bilim insanları bu toprağın çevresinde, keşfedilen bakteriye benzeyen yeni bakteri suşları bulmak için araştırmalarını yoğunlaştırdıklarını da belirtelim. Araştırma ekibinde bulunan Dr. Gary Quin, bu toprağın yıllardan beri şifalı olduğunun bilindiğini belirterek kendisinin de bu bölgede daha önce yaşadığını ifade etti. Geleneksel yöntemde biraz pamuk bölge toprağından elde edilen çamura batırılır ve yaraya sürülür. Bu yöntemin diş ağrısı, boğaz ve boyun enfeksiyonları dahil çeşitli hastalıkları iyileştirdiği ifade edilmiştir. Daha önceleri (yaklaşık 1500 yıl evvel) Druidler tarafından işgal edilen toprak, 4000 sene önce de Neolitik çağdaki insanlar tarafından da işgal edilmiş. Bu işgallerin şifa amaçlı olup olmadığını bilmiyoruz; ama olma ihtimali olduğunu da belirtelim. Yeni Bulunan Suşun Ana Özellikleri Vankomisin dirençli Enterococcus faecium , metisilin dirençli Staphylococcus aureus , Klebsiella pneumonia, ve karbapenem dirençli Acinetobacter baumanii gibi bakterilerin gelişimini durduruyor. Bu bakteriler ciddi enfeksiyonlara neden olabilirler ve DSÖ tarafından çoklu direnç geliştiren dört tehlikeli tür olarak belirlenmiştir. Yeni keşfedilen suşun az önce saydığımız tehlikeleri bakterilerin büyümesini nasıl durdurduğunu bilmiyoruz. Araştırmacılar hala bakteri suşunun hangi bileşenle büyümeyi durdurduğunu çalışıyor. Streptomyces'in daha önceden birçok antibiyotik üretebildiğini biliyoruz. Muhtemelen yeni üretilen madde de bir tür antibiyotik çıkacaktır. Suş hem gram pozitif hem de gram negatif bakteriler üzerinde etkilidir. Farklı gram özellikli bu bakterilerin hücre duvarları farklı yapıdadır ve gram negatif bakterileri antibiyotiklere çok daha dirençlidir. Yeni tanımlanan suşun, patojenlerin gelişimlerini nasıl durdurduğuna dair net bir cevap yok; fakat araştırmacılar bu mekanizmayı ve içeriği çözmek için uğraşıyorlar. Yeni Bakteri Sayesinde Antibiyotik Direncini Engelleyecek İlaçlar Geliştirilebilir Professor Paul Dyson; sonuçların antibiyotik direnci ile savaş için yeni bir adım olduğunu, modern bir problem olan antibiyotik direncini yenmek için sadece bakterilerle uğraşan bilim insanlarının değil, arkeologlardan tarihçilere kadar birçok farklı meslek mensubunun bu gelişmeye katkı sağlayabileceğini belirtti. Antibiyotik direncini yenmek için geçmişin bilgeliğini araştırmalı ve bunu kullanmalıyız dedi. Araştırma takımından Dr. Gerry Quinn ise, bu keşfin yeni ilaçlara kapı aralayacağını ve çoklu direnç gösteren bakterileri yok etmek için yeni olanaklar sağlayacağını belirtti. Sıradaki hedeflerinin bu yeni antibiyotik türünün saflaştırmak ve tanımlamak olduğunu da belirten Quinn, bazı topraklardan, çoklu direnç geliştiren bakteriler için geniş spektrumlu bir antibiyotiğin de elde edilebileceğini ifade etti. Akılcı İlaç Kullanımı Sonuç olarak, binlerce yıldır buralardayız. İnsanlık, kendini korumak için sürekli yeni çareler, yöntemler arıyor. Bazı çözümler vardır ki binlerce yıllık tecrübelerden süzülüp gelmiştir. Tıbbın günümüzde çözemediği birçok sorun vardır. Bunların çözümü araştırma yapmaktan geçer; ama binlerce yıllık çözümleri de göz ardı etmememiz gerekir. Bunların doğru ve bilimsel şekilde araştırılıp şarlatanlara da fırsat verilmemesi gerekir."} {"url": "https://sinirbilim.org/antibiyotikler-noronlari-durduruyor/", "text": "Antibiyotikler Yeni Nöronların Üretimini Durduruyor! Bakteri kökenli enfeksiyonlarda çoğumuz antibiyotiklere sarılırız. Hatta hiçbir işe yaramamasına rağmen virüs kökenli hastalıklarda bile gereksiz bir şekilde antibiyotik kullanıyoruz. Ülkemizde Sağlık Bakanlığı sürekli fazla antibiyotik kullanımının zararlarından bahsediyor. Antibiyotik kullanımı sıklaştıkça bakterilerin de antibiyotik direnci artıyor ve hastalığı yenmek için daha yüksek dozlara ihtiyaç duyuluyor. Şimdi ise antibiyotik kullanımının başka bir zararı bulundu: yeni beyin hücrelerinin oluşmaması. Antibiyotikler Hipokampüsü Vuruyor Bakterileri öldürmeye yetecek kadar antibiyotik alırsanız beyninizin hipokampüsündeki yeni nöronların üretimi duruyor. Son yıllarda yapılan çalışmalara göre yetişkinlerde yeni sinir hücreleri üretilebiliyor ve buna nörogenez adı veriliyor. Yetişkinlerde günde ortalama 700 sinir hücresi beynin hipokampüs adını verdiğimiz bölgesinde üretiliyor. Hipokampüs bildiğimiz üzere ruhsal durumumuzu belirleyen, öğrenme, bellek, duygular üzerinde etkin rol oynayan hayati öneme sahip bir bölge. Yani eğer yeni sinir hücreleri üretimini engelleyecek bir şey yaparsak hipokampüste bazı bellek sorunlarına yol açacak oluruz. Aynı zamanda uzun süreli stres ve depresyonda hipokampüsün hacminin küçülmesine neden olur. İnsan beyninde nöronlar kendini çoğaltamasa da nöral kök hücrelerden yeni nöron oluşumu az sayıda yapılıyor. Beynin sadece belirli bölgelerine nakledilen nöronlar sürekli araştırılıyor ancak daha nörogenez hakkında çok az bilgiye sahibiz. Üretilen yeni nöronların nakledildiği bölgelerden biri de hafıza konusunda beynimizin dinamosu olan hipokampüsün dentate girus adlı bölümüdür. Bu nöronlar sürekli faal olduğu zaman bunlardan gelen elektrik sinyalleri de nöral kök hücreleri uyararak yeni nöron oluşumunu tetikler. Beyin İşlevleri Zayıflıyor Almanya'da Berlin Max-Delbrueck Merkezi'nde çalışan araştırmacılar önce uzun süreli kullanılan antibiyotikler ile hastaların beyin işlevlerinin zayıfladığını farkettiler. Başta bunu hastalığın yerine bağladılar ve diyet, egzersizle beyin işlevlerini tekrar eski haline getirmeyi başarıyorlardı. Ekip bağışıklık sisteminin beyin hücrelerinin üretimini etkileyebildiğini gösteren bir araştırmayla karşılaştıklarında antibiyotikler konusunu da düşündüler. Acaba antibiyotikler de nörogenezi durduruyor olabilir miydi? Literatürdeki araştırmalara baktıklarında hem bağışıklık sistemi, hem beyin dokusu hem de bağırsaklardaki bakteri florasını kapsayan çok az araştırma olduğunu gördüler."} {"url": "https://sinirbilim.org/antidepresan-ilaclar/", "text": "Antidepresan ilaçlar Yeni Nöronların Üretilmesini Sağlayabilir Bugüne kadar antidepresanlar ile ilgili pek iyi şeyler yazmadık. Bu yazıyı belki de antidepresan kullandığınız için okuyorsunuz. O zaman size iyi bir haberimiz var. Antidepresan ilaçlar üzerinde yapılan araştırmalar bunların hiç bilinmedik yararlarının olabileceğini gösteriyor. Genellikle stres ve depresyon ile başa çıkamayan kişilere antidepresan yazılır. Günden güne kullanımı artan bu ilaçlar ile ilgili Portekizli araştırmacılar çok önemli bulgular elde etti. İleri Okuma: Antidepresanların Karanlık Yüzü Portekiz'de Minho Üniversitesi'nde çalışan araştırmacılar klozapin adlı özel bir antipsikotik maddeyi sıçanlar üzerinde denedi. Depresyon tedavisinde kullanılan bu maddenin sıçanların beyinlerinde yeni hücrelerin oluşmasına katkıda bulunduğu görüldü. Hep beyni uyuşturuyor diye eleştirdiğimiz bir madde grubu yeni nöronların üretilmesine vesile oluyor. Sıçanlar Strese Sokuldu Ekibin yaptığı araştırma Translational Psychiatry dergisinde yayınlandı ve çok ses getirdi. Öyle ya, hiç kimse böyle bir şey beklemiyordu. Bilim insanları 5 sıçan grubu aldılar ve bunların dördünü uzun süreli strese soktular. Bir grup sıçana hiçbir şey yapılmadı ve kontrol grubu olarak tutuldu. Diğer sıçanlar ise açlığa maruz kaldı. Bazen susuzluk çektiler. Bunlar yetmedi araştırmacılar sıçanların gece gündüz dengelerini de bozdular. Birisi uykunuzda gözünüzün içine ışık tutup sizi uyandırsa siz kızmaz mısınız? Açlık, susuzluk ve biyolojik ritim ile imtihan olan sıçanlar bu duruma çok fazla dayanamadılar. Kronik stres altına giren sıçanlarımız kısa süre içinde depresif belirtiler göstermeye başladılar. İleri Okuma: Antidepresanlar Nasıl Çalışır? Deneyin ilk aşaması tamamlanmıştı; sıçanlarımızın hepsi depresif belirtiler gösteriyordu. Artık antidepresan ilaçlar almaya hazırdılar. Her bir sıçan grubu farklı antidepresan ilaçlar ile tedavi edilmeye çalışıldı. Örneğin bir grup Prozac adlı meşhur antidepresan aldı. Bir gruba Haloperidol adlı klasik bir antipsikotik madde verildi. Bir grup az önce bahsettiğimiz Klozapin alırken, dördüncü grup pek bilinmeyen bir antipsikotik maddeye maruz kaldı. Kontrol grubundaki sıçanlara ise sadece su verildi. Antidepresan ilaçlar Hayvanların Davranışlarını Değiştirdi Sıçanlara verilen tüm antidepresan ilaçların etkinlikleri hayvanların mutluluk, çaresizlik duygularını ne kadar yaşadığına ve hareketliliklerine bakarak değerlendirildi. Hayvanların yaşadığı memnuniyet duygusu, onlara verilen şekerli suyu ne kadar içtikleriyle ölçüldü. Çaresizlik ise bir havuzda yüzmeye zorlandıklarında ne kadar hızlı yüzdükleri ile değerlendirildi. Antidepresan ilaçlar aldıktan sonra bile depresif olan sıçanlar daha az şekerli su içti. Ayrıca bu sıçanlar havuzda boğulmak üzere olduklarında bunu pek umursamadılar. Araştırma ekibi depresif sıçanlarda ilginç özelliklere rastladılar. Kontrol grubuna en çok benzeyen grup Klozapin alan sıçanlardı. Bunu Prozac alan grup izledi. Sularına Haloperidol karıştırılan sıçanlar ise normale en uzak davranışlar sergilediler. Haloperidol sakinleştirici etkiye sahip bir maddedir. Bu grubun yüzmeye daha az istekli oluşu ve suda diğer gruplara kıyasla daha uzun süre kalışları bu şekilde açıklanabilir. Yeni Nöronlar Bazı sıçanlar boğuldu, bazıları yüzerek kendini kurtardı. Kimisi çok şekerli su içti, kimisi hayattan soğudu, şekere pek yanaşmadı. Şimdi gelelim sıçanların beyinlerinde neler olduğuna. Antidepresan ilaçlar alan sıçanların beyinlerinde nörogenez süreci de değişti. Sıçanların beyinlerindeki nöron sayısı artarken, hayatları kısaldı. Araştırmacılar stresin ve bu stresi ortadan kaldırmak için verilen antidepresanların daha az bağlantılı nöronların oluşumunu tetikleyebileceğini düşünüyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/antidepresanlar-nasil-calisir/", "text": "Antidepresanlar Nasıl Çalışır? Antidepresanlar depresyon, anksiyete, bipolarlık gibi psikiyatrik bozuklukların tedavisi amacıyla kullanılan ilaçlardır. Özellikle son 20 yılda kullanımı oldukça artan antidepresanların Amerika'da her 10 kişiden 1'i tarafından kullanıldığı biliniyor. 40-50 yaş arasındaki kadınlarda ise bu sayı 4'te 1'e kadar çıkıyor. Tedavi amacıyla bu denli yaygın kullanıma rağmen bilim insanları depresyonun sebeplerini henüz tam olarak bilmiyorlar. Durum böyleyken antidepresanların nasıl çalıştığını ve yan etkilerini anlamak özellikle tedavi sürecinde bilinçli bir yol izlenmesinde çok önemli bir rol oynuyor. Şimdi gelelim antidepresanlar nasıl çalışır sorusunun yanıtına. Genel Çalışma İlkeleri Nörotransmitterler sinirsel iletimlerde görevli kimyasal maddelerdir. Bu moleküller sinirsel iletim sırasında salındıktan sonra hücre tarafından geri emilir. Serotonin, dopamin gibi nörotransmitterler duygu durumlarımızı etkiler ve iyi hissetmemizi sağlar. Bu maddeler beyinde doğal olarak üretilir fakat psikiyatrik bozukluklarda üretimleri normalden az miktarlara düşebilir. Dolayısıyla duygu durumumuz bu düşüşten etkilenir. Antidepresanlar nasıl çalışır sorusuna verilebilecek en temel yanıt bu ilaçların nörotransmitter maddelerin geri emilimini önlediğidir. Böylece bu maddeler hücre dışında kalmaya devam eder. Geri emilimin durdurulması üretimin az olduğu süre boyunca kişinin iyi hissetmesini sağlar. Antidepresan Türleri ve Yan Etkileri Antidepresanlar geri emilimini önlediği nörotransmitter maddeye göre sınıflandırılır. Seçici Serotonin Geri Alım İnhibitörü Serotonin ponsta bulunan rafe çekirdeklerinde üretilir. Sirkadyen ritim, motor davranışlar ve zihinsel durumda etkilidir. Bir hücreden bir hücreye taşıyıcı proteinler aracılığıyla geçerler. Seçici serotonin geri alım inhibitörü türü antidepresanlar bu taşıyıcı proteinlerin çalışmasını durdurarak serotoninin sinaptik boşlukta kalmasını sağlar. Terleme, hazımsızlık, baş ağrısı, dudaklarda kuruma, uykulu olma gibi yan etkileri vardır. Serotonin ve Norepinefrin Geri Alım İnhibitörü Norepinefrin locus coeruleus isimli beyin bölgesinde üretilir. Uyku-uyanıklık, dikkat ve beslenme davranışlarında etkilidir. Aynı şekilde taşıyıcı proteinlerin inhibe edilmesi amaçlanır. Titreme, bulantı, bulanık görme, tansiyonun artması, asabilik gibi yan etkileri vardır. Norepinefrin ve Dopamin Geri Alım İnhibitörü Dopamin substantia nigra ve ventral tegmental alanda üretilir. Beynin striatum bölgesini etkiler. Motivasyon, ödül mekanizması, teşvik ve vücut hareket kontrolünde rol oynar. Diğer türlerle benzer yan etkilere sahiptir. Antidepresan ilaçlar Yeni Nöronların Üretilmesini Sağlayabilir Serotonin Antagonistleri ve Geri Alım İnhibitörleri Bu tip ilaçlar hem serotoninin geri emilmesini önler hem de hücre reseptörüne bağlanmasına engel olur. Üç Halkalı Antidepresanlar Bu türler serotonin, epinefrin ve norepinefrinin geri emilimini önler. Titreme, hazımsızlık, baş ağrısı, kalp çarpıntısı gibi yan etkileri vardır. Monoamin Oksidaz İnhibitörleri"} {"url": "https://sinirbilim.org/antidepresanlarin-yan-etkileri/", "text": "Antidepresanların Yan Etkileri ile İlgili Şaşırtıcı Gerçekler Çok şiddetli üzüntülü dönemlerinizde siz de antidepresanlara sarılmayı düşünmüş olabilirsiniz. Tabiri caizse mutluluk hapları olarak bilinen bu ilaçlar hakkında yeterince bilgiye sahip misiniz? Bir antidepresan ilacına başlarken sorulması gereken gereken en önemli sorulardan biri antidepresanların yan etkileri neler olacak sorusudur. Sıklıkla başa çıkılabilir ver belirli sürelerle kısıtlı kalsa da antidepresanların yan etkileri birçok kişi için rahatsız edici olabiliyor. Yan etkilerden rahatsız olan kişiler ilaçları kaldıramayacaklarını düşünüp doktorlarına haber vermeden yarıda kesebiliyorlar. Piyasaya sürülen son nesil antidepresanlar olan seçici serotonin/norepinefrin geri alım inhibitörleri ve atipik antidepresanların yan etkileri hakkında konuşalım. Bu yeni antidepresanlar eski tip olan trisiklik veya monoamin oksidaz inhibitörlerinden biraz farklılar. Eski ve yeni nesil antidepresanların etki mekanizmaları farklı olduğundan gösterdikleri yan etkiler de farklı oluyor. Antidepresanların Yan Etkileri SSRI, SNRI ve atipik antidepresanlar benzer yan etkiler gösterir. SSRI serotoninin nöronlar tarafından geri emilimini engeller. SNRI norepinefrinin geri emilimini engeller. Moleküllerin etki mekanizması çok benzer olduğundan yan etkiler çok büyük farklılık göstermez. Hedef moleküller farklı olduğundan farklı zamanlarda farklı yan etkiler çıkabilir. Antidepresanların yan etkileri doktorların hangi ilaca başlamak gerektiği konusunda yardımcı olur. Bazı antidepresanlar size kilo aldırabilir, toplumdan ayrı yaşama isteği uyandırabilir. Bunun yanında gece uykularınız kaçabilir veya cinsel tatminsizlik, ereksiyon sorunları yaşayabilirsiniz. Uykusuzluk, iştah, cinsel sorunlar antidepresanlar ile beraber gelen en yaygın rahatsızlıklardır. İlacı almaya başladıktan kısa süre sonra hafif baş ağrıları ve mide bulantısı yaşayabilirsiniz. Bunlar vücudun ilaçlara olan ilk tepkisidir ve kısa sürelidir. Baş ağrıları antidepresanların yan etkileri konusunda endişe etmeniz gereken kısım değildir. Eski ve Yeni Anidepresanlar Yeni nesil antidepresan kullanıcılarının %40'ı cinsel sorunlar yaşadıklarını bildiriyorlar. Sadece Wellbutrin adlı ilacı kullanan kişilerde cinsel sorunlar görülmemiştir. Bunun dışındaki bütün antidepresanların cinsel isteksizlik, ereksiyon yaşayamama gibi yan etkileri görülebilir. Cinsel yan etkilerin görülme süresi ilaçları kullanma süresine bağlıdır. Yan etkilerin şiddeti kişiden kişiye göre değişebilir. Bazı hastalarda çok hafif görülürken bazıları cinsel isteklerini tamamen kaybedebilir. Cinsel sorunlar orgazm ve ereksiyon olamama şeklinde de ortaya çıkabilir. Bazı zamanlar ilacın dozu düşürüldüğünde bu yan etkilerin de hafiflediği görülebiliyor. İlk yan etkiler 2 hafta gibi kısa süreli olur. Yukarıda bahsettiğimiz gibi hastaların ilk birkaç hafta baş ağrıları yaşaması normaldir. Eğer bu süre zarfında yan etkiler çok şiddetli yaşanır veya 2 haftadan uzun sürerse, o zaman farklı bir hassasiyet vardır. Doktor hastaya yanlış teşhis koyup yanlış ilacı vermiş olabilir veya hastanın o ilaca karşı toleransı yok denecek kadar azdır. Bu tür durumlarda hemen doktorunuza gitmelisiniz. Önce Küçük Dozlarda Başlamak Gerekir Anksiyete ve depresyon hastalarında antidepresan kullanımı genellikle hemen tam dozda başlamaz. Beyin kimyasının alışması için ilaca küçük dozlarda başlanır ve tolerans sağlanır sağlanmaz doz yavaş yavaş artırılır. Başlangıçta küçük dozlarda bile görülen antidepresanların yan etkileri rahatsız edici olabilir. Özellikle sinirlilik ve heyecanlılık hali en yaygın yan etkilerden biridir. Zaten anksiyetesi olan birinin ilaveten bunları yaşaması hiç hoş olmaz. Eğer antidepresan almak mide bulantısı gibi şikayetler yaratıyorsa yiyeceklerle birlikte almayı deneyin. Aç karınla ilaç içmek mide rahatsızlıklarınızı daha fazla tetikleyebilir. Midenizin ilaçlara alışması gerekiyor ve bu durum biraz zaman alabilir. Bazı durumlarda öğünlerin sayısını artırmak ve her öğünde azar azar yemek mide şikayetlerine yardımcı olabiliyor. Midenizde yiyecek olması ilaçların yarattığı mide rahatsızlıklarını azaltır. Eğer antidepresanlar midenizi olumsuz etkilemiyorsa aç karınla ve tek başına almanızda bir mahzur yoktur. Antidepresanlar Ne Zaman Alınmalı? Antidepresanların yan etkileri göz önüne alındığında ilaçların en doğru alım zamanının sabah veya akşam saatleri olduğunu söyleyebiliriz. Wellbutrin ve Prozac gibi bazı ilaçlar diğer antidepresanlardan daha enerji verici veya harekete geçiricidir. Uzmanlar bu ilaçların sabah saatlerinde alınmasının daha iyi olacağını belirtiyor. Buna karşın Paxil ve Zoloft gibi antidepresanlar daha sakinleştirici etkiye sahiptir. Bunları akşam saatlerinde almanız daha sağlıklıdır. Enerji verici ilaçları akşam saatlerinde alırsanız uyku düzeninizi bozabilirsiniz. Sakinleştirici ilaçları da sabah saatlerinde almanız gün içindeki sosyal hayatınızı olumsuz yönde etkileyecektir. Bazı kişilerde ilaçları almaya başladıktan bir süre sonra vücut tam anlamıyla alışır ve bu yan etkiler ortadan kaybolur. O zaman ilaçların sakinleştirici ve harekete geçirici yan etkileri gözlenmez. Artık hasta istediği zaman ilacını alabilir. Tabii bu durum her hastada olacak diye bir kural yok. Tamamen bünye meselesi. Bazılarının beyin ve vücut kimyası uyum sağlayabilirken bazıları antidepresanların yan etkileri ile başa çıkmada çok zorlanır."} {"url": "https://sinirbilim.org/antiepileptik-ilaclar/", "text": "Epilepsi Tedavisinde Kullanılan Antiepileptik İlaçlar Günlük yaşamın içinde okulda, iş yerinde ya da yolda herhangi birinin epileptik nöbet geçirdiğine tanık olmuşsunuzdur. Yaygın sinirsel bir hastalık olmasından dolayı ailenizde, yakınlarınızda görüntüsü ürpertici olabilen kasılmalı- çırpınmalı bir epileptik nöbet ile her an karşı karşıya gelmeniz olasıdır. Böyle durumlarda yapılması gereken mümkün oldukça sakin olmaya çalışmak ve hastaya müdahale etmeden etrafında bulunabilecek sivri uçlu sert cisimlere karşı koruyup, daha problemsiz bir nöbet geçirmesini sağlamaktır. Epilepsi Nedir? Epilepsi beyindeki sinir hücrelerinin travma, tümör veya genetik sebeplerden dolayı normal işleyişinin bozulmasına bağlı olarak gelişebilen bir hastalıktır. Epilepsi bulaşıcı değildir, hastanın psikolojik açıdan daha fazla olumsuz etkilenmemesi için de sosyal çevresinin normal davranışlarda bulunması oldukça önemlidir. Epilepsi tedavisi uzman doktorlar eşliğinde yürütülmeli ve doktorların epilepsi türüne göre önerdikleri ilaçlar kullanılmalıdır. Antiepileptik İlaçlar Epilepsi tedavisinde kullanılan ilaçlara antiepileptik ilaçlar adı verilir. Antiepileptik ilaçlar hastanın epilepsi türüne, nöbet tipine, yaşına, cinsiyetine, yaşam tarzına, psikolojik durumuna, varsa kullandığı diğer ilaçların etkileşimine bağlı olarak verilir. Doktorlar, epileptik nöbetleri sonlandırma ya da en az düzeye indirme amacıyla tedaviye başlar. Tedavi başlangıcında akut yan etkiler, kemik erimesi riski, sinir sistemi hasarları, bilişsel yan etkiler, hamilelik durumunda embriyonun etkilenme olasılığı göz önünde bulundurularak ilaç önerilir. Uzman doktorlar tarafından önerilen ilaçlar ve tedavi yöntemleri sayesinde hastaların %60-70'i üzerinde epilepsi kontrol altında tutulmaktadır. Antiepileptik ilaçlar önerilirken, ilacın nöbet türüne etki özelliklerine göre tercihler yapılır. Örneğin topiramat, valproat geniş çeşitlilikte tedavi sunacak kimyasal özelliğe sahipken, etosüksimid absans epilepsi tedavileri için, fenitoin, fenobarbital fokal nöbetlerde ve tonik- klonik nöbetlerde etkilidir. Antiepileptik ilaçlar, birinci, ikinci ve üçüncü kuşak olarak 3 grupta sınıflandırılmıştır. Birinci grup 1990'lardan önce keşfedilen potasyum bromür, fenobarbital, fenitoin, pirimidon, trimetadion, asetazolamid, mefenitoin, etosüksimid gibi çeşitli ilaçları içermektedir. Bunlara klasik antiepileptikler adı da verilir. İkinci grup 1990'lardan sonra bulunan karbamazepin, valproat, xanax, rivotril, diazem, nervium, ativan, levetirasetam, gabapentin gibi antiepileptik ilaçlar dahil olmaktadır. Bunlara da yeni nesil antiepileptik ilaçlar denir. Klinik olarak yan etkileri ciddi olan ve epilepsi tedavilerinde sık tercih edilmeyen asetazolamid, mefenitoin, trimethadion ve mefenobarbital ilaçlar üçüncü gruba dahil olmaktadır. Yaygın Kullanılan Bazı Antiepileptik İlaçlar Etki mekanizmaları ve yan etkiler bakımından daha yeni antiepileptik ilaçlarla kıyasla daha çok bilinen ajanlar uzman doktorlar tarafından daha fazla tercih edilmektedir. Bu ilaçlardan bazıları aşağıdaki gibidir. Fenobarbital Barbitüratlar adı verilen ilaç gurubuna dahildir. Barbitüratlar merkezi sinir sistemini baskılar, sakinleştirici ve epileptik nöbetleri önleyici etkiye sahiptirler. Erişkinlerde uykulu olma hali ve yorgunluk gibi yan etkileri olabilirken, çocuklarda tam tersi yan etkiler ve davranış bozuklukları gözlenebilir. Pirimidon Pirimidon yapısal olarak barbitüratlara benzer ve işlevsel olarak vücütta fenobarbitale dönüştürülür. Parsiyel ve jeneralize nöbetlerin tedavisinde kullanılır. Mide bulantısı, kusma, sedasyon ve sersemlik gibi yan etkiler gösterebilir. Fenitoin Fenitoin en sık kullanılan antiepileptik ilaçlardan biridir. Absans epilepsi dışında bütün epilepsi tiplerinde ilk tercih edilen antiepileptik ajandır. Kullanıldığı anda hızlı etki gösterir. Kullanılması durumunda nistagmus, depresyon, denge bozukluğu ve algılama bozuklukları gibi yan etkiler ortaya çıkabilir. Karbamazepin Karbamazepin basit ve kompleks parsiyel ve jeneralize nöbetlerin tedavisinde kullanılır. Absans ve miyoklonik nöbetlerin tedavisinde etkisizdir hatta nöbetleri artırabilir. Kullanılması durumunda çift görme, görmede bulanıklık ve denge bozuklukları gibi yan etkiler gözlenebilir. Valproik asit- Sodyum valproat Valproik asit jeneralize ve parsiyel epilepsi nöbetlerinin birçok tipinde etkin bir ilaçtır; özellikle primer jeneralize tonik-klonik, miyoklonik ve absans nöbetlerin tedavisinde kullanılır. Mide bulantısı, anoreksi, diyare, kilo artışı, deri döküntüleri, saç dökülmesine, tremora ve sedasyon gibi yan etkilere yol açabilmektedir. Sonuç olarak,"} {"url": "https://sinirbilim.org/antioksidan-tedavisi/", "text": "Antioksidan Tedavisi ile Yaşlanma Yavaşlatılabilir Sabahları aynaya baktığınızda saçınızdaki beyazları veya yüzünüzdeki kırışıklıkları görmek can sıkıcı olabilir. Emin olun tüm dünya bu süreci engellemek için çalışıyor ve her gün yeni gelişmeler yaşanıyor. Bilim insanları gitgide yaşlanmanın durdurulabilecek, en azından yavaşlatılabilecek bir hastalık olabileceği fikri üzerinde durmaya başladı. Lomonosov Moscow State ve Stockholm Üniversiteleri'ndeki araştırmacılar canlıların yaşlanmalarında mitokondrinin rolünü araştırıyorlar. Eğer düşündükleri şeyi tam anlamıyla hayata geçirebilirlerse antioksidan tedavisi ile yaşlanmayı erteleyebiliriz. Rus biyolog Vladimir Skulachev'in liderliğinde toplanan ekip genetiği değiştirilmiş özel bir fare soyu üzerinde araştırmalar yaptı. İsveç laboratuvarlarında farelerin DNA'larında tek bir mutasyon yapıldı. Binlerce genin arasına yerleştirilmiş tek bir mutasyon. Oldukça küçük görünüyor ama bu mutasyon mitokondriyel DNA'daki mutasyonların sayısını inanılmaz şekilde hızlandırdı. Normal zamanda iki yıldan fazla bir süre yaşayacak fareler bir mutasyon yüzünden ilk doğum günü partilerini bile göremediler. Bir de üstüne türlü türlü yaşa bağlı hastalıkla uğraştılar. SkQ1 Mitokondriyi Hedef Alan Bir Antioksidan Araştırmacılar genetiği değiştirilmiş farelerin 100 günlük olanlarına SkQ1 adlı yapay bir antioksidan verdiler. SkQ1 Moskova'da geliştirilmiş, mitokondriyi hedef alan bir molekül. Bildiğiniz gibi antioksidanlar serbest radikalleri yakalayarak mitokondrinin zarar görmesini engelliyor. Bu konuda daha önce birçok yazı yazmıştık. SkQ1 maddesi bir grup farenin içtikleri suya eklenirken, kontrol grubuna herhangi bir madde verilmedi. Fareler 200-250 günlük olana kadar kontrol grubu çok hızlı yaşlandı ve kilo kaybetti. Bunların vücut ağırlıkları ve sıcaklıkları çok düşerken bazıları osteoporoza bile yakalandı. Farelerin hareketliliği ve oksijen kullanımı azalmıştı. Farelerin hepsi tipik yaşlanma belirtileri gösteriyordu. Diğer taraftan SkQ1 alan farelerde durum çok farklıydı. Antioksidan alan farelerde yaşlanma belirtilerinin çoğu görülmüyordu. Antioksidan Tedavisi ile Yaşlanmanın Önüne Geçilebilir Skulachev'in çalışması mitokondrinin yaşlanmada ne kadar kilit bir rol oynadığını bir kez daha gözler önüne seriyor. Yaşlanma teorilerinden biri de serbest radikallere odaklanan teoridir. Buna göre bu kararsız moleküller hücrede sağa sola yapışarak hücrenin yapısını bozuyor ve yaşlanmaya yol açıyor. Bu araştırmada kanıtlandığı üzere bu düşünce gerçekten doğru. Mitokondrileri hedef alacak bir antioksidan terapisi ile yaşlanmanın önüne geçilebilir. Tamamen durduramasak bile yavaşlatabilir veya sağlıklı bir yaşlanma sağlayabiliriz."} {"url": "https://sinirbilim.org/apandis-ameliyati/", "text": "Apandis Ameliyatı Parkinson Hastalığı Riskini Azaltıyor Apandis ile ilgili sorun yaşayan hastaların birçoğu apandis ameliyatı olurlar ve bu organlarını aldırırlar. Cerrahlar apandisin sağlık açısından risk oluşturduğu durumlarda apandisi alabilirler. Ancak Parkinson hastalığının kökeni ile ilgili yapılan bir çalışmada apandis ameliyatı olan hastalarda Parkinson'a yakalanma ihtimalinin daha düşük olduğu görüldü. Sindirim sistemi ile beyin hastalıkları arasında bir ilişki olduğu yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştı. Parkinson hastalığının ortaya çıkmasındaki etkenlerden biri sindirim sisteminde bulunuyor olabilir. Parkinson hastalığı beyin hücrelerinin zaman içinde ölmesine neden olan bir nörodejeneratif hastalıktır. Parkinson hastalığının en önemli belirtisi hastaların hareket etmede zorluk çekmesidir. Araştırma 31 Ekim 2018'de Science Translational Medicine dergisinde yayınlandı ve büyük ses getirdi. Apandis ameliyatı ile apandisini aldıran hastaların Parkinson hastalığına yakalanma oranı %19 25 daha azdı. Bu oldukça yüksek bir oranı oluşturuyor. Görünen o ki, apandis Parkinson hastalığı ile ilgili bazı proteinlerin çıkış noktası olabilir. Parkinson'un Apandiste Başladığından Şüphe Ediliyordu Parkinson hastalığının sindirim sisteminde başladığı daha önce başka araştırmalarda gösterilmişti. Hatta doğrudan hedef tahtasına apandisi bile koymuşlardı. Ancak bu araştırma şimdiye kadar yapılmış en geniş kapsamlı çalışmalardan biri olma özelliği taşıyor. Artık Parkinson hastalığının köklerinden birinin apandiste yattığını daha kesin bir şekilde biliyoruz. Apandis ameliyatı olmak da Parkinson hastalığından korunmada biraz etkili oluyor. İsveç, Kanada ve Amerika'daki araştırma merkezlerinin ortaklaşa yürüttüğü bu proje için İsveç'te 1,6 milyon insanın sağlık bilgileri kullanıldı. Çalışmanın ilk aşamasında İsveç vatandaşlarının sağlık bilgileri ile Parkinson hastası farklı uluslardan 849 kişinin sağlık bilgileri iki büyük veri tabanında toplandı. Her iki veri tabanında apandis ameliyatı olan kişiler özel olarak dikkat edildi ve işaretlendi. 849 Parkinson hastası ve 1,6 milyon İsveç vatandaşı üzerinde yapılan incelemelere göre apandis ameliyatı olanlarda Parkinson hastalığı daha az görülüyordu. Genç yaşta apandisini aldıran Parkinson hastalarının sayısı aldırmayanlara göre %19 daha az çıktı. Dahası, Parkinson hastalığı ortaya çıkacaksa bile apandisi aldıranlarda 3,6 yıl daha sonra ortaya çıktı. Kırsalda veya Şehirde Yaşamak Fark Ediyor Apandis ameliyatı ile Parkinson hastalığı riskinin düşürülebileceği kesin olarak gösterildi ama çalışmanın sonuçları bununla bitmiyor. Amerika'da Van Andel Araştırma Enstitüsü'nde çalışan Viviane Labrie ve ekibi kırsal alanda ve şehirde yaşayan insanlar arasında önemli bir fark buldu. Apandis ameliyatı olan kişilerin yaş, cinsiyet ve nerede yaşadığı gibi demografik özelliklerine bakıldı. Apandisini aldıran ve kırsal alanda yaşayanlar şehirde yaşayanlardan %25 daha az Parkinson hastalığına yakalanıyordu. Köyden kente göçmenin bir olumsuz sonucu daha çıktı. Aslında Parkinson hastalığı kırsal kesimde daha yaygın olarak görülür. Uzmanlar sürekli tarım ilaçlarına maruz kalmanın hastalığı tetiklediğini düşünüyorlardı. Ancak buna rağmen apandisini aldıranlarda şehirliler daha fazla dezavantaja sahipler. Apandis Ameliyatı Neden Parkinson Hastalığını Engelliyor? Parkinson hastalığının moleküler düzeyde en büyük belirteci Lewy cisimcikleridir. Bunlar nöronlar etrafında birikir ve nöronların nörotransmitter gibi kimyasal molekülleri salgılamasını engeller. Nöronlar aralarında bu tür moleküller vasıtasıyla iletişim kurarlar. İş arkadaşlarınızla haberleşemezseniz ne olur, işleriniz düzgün gitmez. Sürekli aksaklıklar ortaya çıkar. Nöronlarda da durum böyledir. Zaman içinde düşünme ve hareket mekanizmasında aksaklıklar ortaya çıkar. Lewy cisimcikleri alfa-sinüklein adlı anormal şekle sahip proteinlerden oluşan yapılardır. Araştırmanın ikinci bölümünde ekip apandis ile Parkinson hastalığı arasında neden sonuç ilişkisi kurmaya çalıştı. Labrie ve arkadaşları apandiste Lewy cisimciklerinin temel yapı taşı olan proteinleri aramaya koyuldular. Parkinson hastası olmayan genç ve yaşlı kişilerden topladıkları 48 apandise yakından baktılar. İnflamasyon Parkinson hastalığında ciddi bir risk etkeni olduğundan önce ona baktılar. Bazı apandislerde inflamasyon vardı, bazılarında yoktu. Apandiste Protein Yığınları Bulundu Araştırmacılar tüm apandislerde yığınlar haline gelmiş proteinler buldular. Bu yığınlar herkeste bulunuyorsa Parkinson hastalığına neden olan bunlar olamazdı. Parkinson hastalığına yol açabilecek başka bir olmalıydı. Lewy cisimciklerini oluşturan protein yığınlarının apandiste olması Parkinson hastalığına yol açtıkları anlamına gelmiyordu. Araştırmacılar neden orada olduklarını da anlayamadılar. Apandisin işlevi yakın zamana kadar çok net anlaşılamamıştı. Evrimsel süreçte işlevini kaybetmiş gereksiz bir organ gözüyle bakılıyordu. Ancak son yıllardaki araştırmalarda bağırsaklardaki bakteri florası için yedek bir depo olduğu keşfedildi. Dahası vücuda giren patojenleri tespit eden çok sayıda bağışıklık sistemi hücresinin de barınağıydı. Bu bilgi Labrie'nin kafasında bir soru işareti uyandırdı. Yanıtlanmayan Sorular Neden orada olduğunu anlamadığımız bu protein yığınları bağışıklık sistemiyle alakalı olabilir mi? Kesin cevabı bilmiyoruz ama Parkinson hastalığından korunmak için genel cerrahiye başvurmayı düşünmeyin. Araştırmanın bulguları Parkinson hastalığına önlem olarak apendektomi yapılmasının yanlış olduğunu gösteriyor. Apandis ameliyatı Parkinson hastalığını önleyebiliyor ama bu hastalık zaten nüfusun %1'den daha azını etkiliyor. İnsanlar Parkinson hastalığına yakalanırım korkusuyla hemen apendektomi olmaya çalışmamalıdır. Araştırmacılar Lewy cisimciklerini oluşturan proteinlerin apandiste yığınlar oluşturduğunu buldular ama sindirim sisteminin farklı yerlerinde de olabilirler. Henüz diğer bölgeler incelenmedi. Bir diğer nokta bu protein yığınlarının nasıl oluyor da Parkinson hastalığını tetiklediği bilinmiyor. Acaba sindirim sistemi mi beyni etkiliyor, yoksa beyin mi sindirim sistemini etkiliyor?"} {"url": "https://sinirbilim.org/apandis-ne-ise-yariyor/", "text": "Apandis Aslında Ne İşe Yarıyor? Apandisin Görevi Apandis yıllardır doktorlar tarafından belli bir işleve sahip olmayan sürekli sorun çıkaran bir organ olarak görülüyordu. Ancak son araştırmaların sonucunda apandisin vücutta görevi keşfedilmiş olabilir. Amerika'da yapılan çalışmalar evrimsel olarak körelmiş organın o kadar körelmemiş olduğunu gösteriyor. Apandis Yararlı Bakterileri Saklıyor Araştırmacılar apandisin bakteriler için güvenli bir barınak oluşturduklarını belirtiyorlar. Bu bakteriler kolera, dizanteri gibi hastalıklardan sonra yedek depo olarak kullanıyor. Vücut bunları bağırsaklar için takviye olarak kullanabiliyor. Bakteriyel enfeksiyonlarda doktorların en çok yazdıkları ilaç şüphesiz antibiyotiklerdir. Antibiyotikler vücutta zararlı bakteriler kadar sindirim sistemindeki yararlı bakterileri de yok eder. Hasta için bunun yan etkileri oldukça ağır olabilir. Antibiyotiklerin bağırsaklardaki tahribatının onarılması bir yerden bakteri gelmelidir. İşte bunun için vücut apandiste bulunan bakteri rezervlerini kullanıyor. Apandisin işlevinin keşfedilememesinin birçok nedeni vardır. En büyük sebeplerinden biri şüphesiz apandisi alınan insanların yaşamlarına sağlıklı bir şekilde devam etmeleridir. Apandis alınsa dahi bu hastanın sağlığında herhangi bir değişiklik yaratmıyordu. Doktorlar arasında yapılan gözlemler sonucu apandis zaman içinde iltihaplanabiliyor ve apandisit adlı rahatsızlık oluşuyor. Şiddetli karın hastası çeken hastalar doktora gittiğinde ilk müdahale hastanın apandisini açıp bakmaktır. Çünkü iltihaplanma apandisin yırtılmasına ve dolayısıyla hastanın ölümüne yol açabilir. Cerrahlar apandis sağlıklı bile olsa gelecekte oluşabilecek bir yırtılma tehlikesine karşı apandisi alabilirler. Şimdiye kadar cerrahlarda apandisin ne de olsa bir işe yaramadığı düşüncesi hakimdi. Yararlı Bakterilerin Yedeği Apandiste Saklanıyor Duke Üniversitesi'ndeki bilim insanlarına göre yararlı bakteriler apandisten çekilebilir. Bu şekilde şiddetli kolera ve dizanteri sonrasında mikrobiyota onarılabilir. Ancak Prof. Bill Parker apandisin her ne pahasına olursa olsun korumamız gereken bir organ olmadığının altını çiziyor. RMIT Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Doçent Doktor Nicholas Vardaxis yapılan keşfin çok önemli olduğunu söylüyor. Ona göre ortaya atılan teori çok mantıklı ve terapötik amaçlar için kullanılabilir. Dr. Vardaxis araştırmayı değerlendirirken şu sözleri sarfediyor. Apandisle ilgili ortaya atılan bu teori mantıklı görünüyor. Apandis, bakterilerin tehlikelerden korunmak için kullanabilecekleri bir yer olarak görülebilir. Apandis ve bağırsaklarda ki bakteri florası incelendiğinde iki floranın da aynı oluşu ortaya atılan teorinin doğruluğunu kanıtlar nitelikte. Bakteri Floraları Çok Benziyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/apofeni/", "text": "Apofeni Apofeni insanların anlamsız rastgele var olan verilerden anlamlı örüntüler çıkarma eğilimi ve deneyimidir. Bu terim ilk defa 1958'de Klaus Conrad tarafından şizofrenide görülen hezeyanların ilk aşaması için kullanılmıştır. Conrad'ın Almanca türettiği bu sözcük İngilizceye apophenia yani apofeni olarak geçmiştir. 2001 yılında sinirbilimci Peter Brugger apofeniyi anormal bağlantı kurma eğilimi olarak tanımlamıştır. Örneğin, iç çamaşırınızı ters giydiğiniz bir gün milli piyangodan ikramiye kazanır ve bunu iç çamaşırınızı ters giymesine bağlarsanız işte bu apofenidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/apoptoz/", "text": "Apoptoz: Programlı Hücre Ölümü Nedir? Sonbaharda zamanı gelince sararmış yapraklar nasıl dökülürse vücudumuzda da ölmesi gereken hücreler sessiz bir şekilde ölürler. Dengeyi sağlayan, çevresine zarar vermeden hücrenin bu ölümüne apoptoz diyoruz. Peki, anne rahminde başlayıp yaşamın son anına kadar devam eden apoptoz nedir? 19. yüzyılda nekrotik hücre ölümü tanımlanmıştır fakat patologlar ölen hücrelerde farklı morfolojler de fark ettiler. Böylelikle ilk defa 1972 yılında Kerr ve arkadaşları apoptozu, ölen hücrenin morfolojik özelliklerine göre tanımlamışlardır. Pek çok faktör tarafından yönetilen apoptozun kelime anlamı yaprağın ağaçtan ayrılması gibi düşmedir . Apoptoz, gelişimde ve yaşlanmada rol alan bir hücre ölüm mekanizmasıdır. Embriyonel gelişimde organ ve dokuların gelişmesinde apoptoz görülür buna el ve ayak parmaklarının oluşması güzel bir örnektir. Yetişkin bir organizmada ise hücre yapım ve yıkımında dengeyi sağlayarak homeostazın devamlılığını sağlar. Hücrenin kendisi tarafından orkestre edilen apoptozda hiçbir dokuya zarar verilmeden hücre ölümü gerçekleşir. Klasik tabirle programlı hücre ölümüdür. Hücre içi ve dışı pek çok faktörle denetim altında olan apoptoz yaşam için fazlasıyla öneme sahiptir ve işleyişinde meydana gelen problemler geniş bir yelpazede sorunlara yol açabilir; çünkü apoptoz, anne rahminde başlayan ölümle sonuçlan hayat sürecinde devam eder. Fizyolojik Apoptoz İnsan vücudunda her an hücre yapımı ve yıkımı devam eder. Kararlı bir iç dengenin de sürdürülebilmesi için kritik bir öneme sahip bu yapım-yıkım süreci temel olarak mitoz bölünme ve apoptozla sağlanır. Apoptoz daha önce de bahsettiğimiz gelişimsel süreçte rol alır ayrıca bağışıklığın sağlanmasında, yara iyileşmesinde de görülmektedir. Apoptoz gelişimsel süreçlerde, yaşlanmada ve hastalıklarda artabilir. Patolojik Apoptoz Hücre ölümünün düzenlenmesindeki düzensizlikler Alzheimer, Parkinson hastalığı gibi nörodejeneratif hastalıklara, otoimmün hastalıklara, AIDS ve kanser gibi pek çok hastalığa sebep olabilir. Bazı hastalıklarda apoptoz düzeyi düşükken bazı hastalıklarda yüksektir. Apoptoz seviyelerinde meydana gelen değişikliklerin insan yaşamını tehdit eden ve yaşam kalitesini düşüren hastalıklara sebep olduğu göz önüne alındığında sıkı bir şekilde düzenlenmesi gerektiği açıktır. Apoptozun Moleküler Mekanizması Apoptoz genetik ve epigenetik mekanizmalarla sıkıca kontrol edilmektedir. Apoptozun erken safhalarında hücre yüzeyinde bazı belirteçlerin ekspresyonu görülür ve bu belirteçlerin ekspresyonu inflamasyona sebep olmadan hücrenin fagosite edilmesini sağlar. Doku harabiyetine sebep olmadan hücre ölümünün gerçekleşmesinde bu durum önemli rol almaktadır. Apoptozun ve bir başka hücre ölümü olan nekrozun gerçekleşmesinde tespit edilen biyobelirteçler olmasına karşın hücre ölümünün sınıflandırılmasında doğrudan morfoloji üzerinden yapılan sınıflandırma daha doğru bir yöntemdir. Kaspazlar Yüzey belirteçlerinin hücre zarında yerleşmelerini takip eden süreci DNAase enziminin DNA'yı yıkması takip eder. Kaspaz adı verilen enzimler DNA'nın yıkımını sağlayacak olan DNAase enzimini aktive ederler. Sistein proteaz ailesinden olan kaspaz enzimleri aktive olduklarında hücre için hayati önemdeki proteinleri ve hücre iskeletini yıkarlar. Kaspaz enzimlerinin aktivasyonu apoptoza özel olmakla birlikte farklı görevlere sahip üyeleri vardır. Kaspazlar, kaspaz-1 ve apoptozda rol oynayan kaspazlar olarak iki gruba ayrılırlar. Kaspaz 1'ler inflamatuar süreçlerde rol alırlar. Apoptozla ilgili olan kaspazlar da ikiye ayrılırlar: başlatıcı (kaspaz-2, kaspaz-8, kaspaz-9, kaspaz-10) ve yıkımda etkili olan kaspazlar (kaspaz-3, kaspaz-6, kaspaz-7). Apoptozda önemli role sahip kaspazların seviyelerindeki düşme, apoptozun azalması ve karsinogenez anlamına gelebilir. Kaspazlar: - Kaspaz-1 - Apoptozla ilgili Kaspazlar: - Başlatıcı (2, 8, 9, 10) - Yıkımda etkili (3, 6, 7) Kaspaz seviyeleri karsinogenezde önemli olmakla birlikte ilaç direncinde de rol almaktadır. İnhibitör apoptoz proteinleri kaspazları, doğrudan kaspazları yıkarak veya substratlarından uzaklaştırarak inhibe ederler. IAP'ların anormal ekspresyonu kemoterapiye karşı gelişen dirençten sorumludur. Tedavi yaklaşımlarında kaspazların aktivasyonunu hedefleyen yaklaşımlar bulunmaktadır. Bunlardan bazıları kaspazları düzenleyen faktörleri hedefler. IAP'lardan biri olan XIAP'ı hedefleyen çalışmalar buna örnek verilebilir. Ayrıca pro-apoptotik olan bazı küçük moleküller prokaspaz-3'ün doğrudan aktivasyonunu sağlayabilir. Kaspaz-3'ün her yolakta kavşak nokta olması bu seçimi mantıklı kılabilir. Apoptoz her hücrede görülebildiği için apoptozu hedefleyen terapilerde normal hücrelerin de etkilenmesiyle ortaya çıkan ciddi yan etkiler sorun oluşturmaktadır. Yapılan yeni çalışmalarda apoptozun seçici olarak tetiklendiği moleküller ve yaklaşımlar geliştirilmeye çalışılıyor. Bcl-2 Protein Ailesi Mitokondri membranında yerleşen ve intrinsik apoptoz yolağını kontrol eden, pro- ve anti- apoptotik protein gruplarını içeren Bcl-2, bir protein ailesidir. Bcl-2 protein ailesi mitokondriyal membran geçirgenliğini kontrol etmektedir. Karsinogenezde Bcl-2 ailesinin de etkisi vardır. Bcl-2 ailesine ait pro- ve anti-apoptotik protein dengesinin bozulması hücrenin apoptozdan kaçışında bir mekanizmadır. Diğer apoptozdan kaçış mekanizmalarına kaspaz aktivasyonunun azalması, bozulmuş ölüm reseptör sinyal yolları örnek olarak verilebilir.Pek çok kanserde pro-apoptotik olan bax geninde mutasyon görülürken anti-apoptotik Bcl-2 proteinlerinde artış saptanmıştır. Hücre ölüm mekanizmasında hatanın gerçekleştiği basamaklar tedavi için hedef konumundadırlar. Bu amaçla Bcl-2 proteinlerinin doğrudan hedeflendiği veya Bcl-2 genlerinin susturulduğu çalışmalar bulunuyor. p53 Proteini TP53 geni tarafından kodlanan p53 proteini birçok genin ekspresyonunu kontrol eden bir transkripsiyon faktörüdür. Hem ekstrinsik hem de intrinsik apoptotik yolaklarda da görevli olan p53, apoptozun yanı sıra hücre döngüsünün kontrolünde, DNA hasarının belirlenmesinde, DNA tamirinde ve senesende yani hücre yaşlanmasında düzenleyici olarak görev alır. Sağlıklı hücrelerde p53 düzeyleri normalken p53'ün denetlediği herhangi bir hücresel olayda meydana gelen sorunlar p53 seviyelerini yükseltmektedir. p53 sağlıklı hücrelerde genellikle pro-apoptotik proteinlerin transkripsiyonunu doğrudan aktive eder. Tümör süpresör bir protein olan p53'ün mutasyonu kanserde en sık görülen genetik dönüşümdür. Apoptoz Yolakları Apoptozun meydana gelmesinde intrinsik/mitokondriyal, ekstrinsik ve T hücre aracılı ölüm yolakları görülür. Her ne kadar birbirlerinden farklı yolaklar olsalar da birbirleriyle sıkı bir ilişki içindedirler. İntrinsik veya Mitokondriyal Yol Radyasyon, hipoksi ve toksinler gibi etkenler apoptozu intrinsik yolla başlatabilir. İntrinsik yolda uyaran ne olursa olsun mitokondriyal zar geçirgenliği artar ve sitokrom-c gibi pro-apoptotik yani hücreyi apoptoza götüren moleküller sitoplazmaya salınır. Sitokrom-c'nin sitoplazmaya salınmasını daha önce bahsettiğimiz Bcl-2 protein ailesi kontrol etmektedir. Sitoplazmaya salınan sitokrom-c, kaspaz-9 ile birlikte apoptozom adı verilen yapıyı oluştururlar. Apoptozom da kaspaz-3'ü aktive ederek hücre ölümünün son basamağını başlatır. Ekstrinsik Yol Ekstrinsik yol, belirli ölüm ligandlarının ölüm reseptörleriyle bağlanmasıyla başlar. Bu bağlanma adaptör proteinler için bağlanma bölgesi oluşturur. Ligand-reseptör-adaptör protein üçlüsü birleşerek DISC 'i oluştururlar. DISC de pro-kaspaz 8'i aktive eder böylece apoptoz ekstrinsik yolla başlamış olur. Kaspaz-8'den sonra kavşak nokta olan kaspaz-3 aktive olur ve her hücre ölüm yolağında görülen son süreç başlar. DNA ve hücre iskeletinin yıkılır ve bunu kromatin ve sitoplazma yoğunlaşması takip eder. Apoptotik cisimciklerin oluşumu ve fagositoz ile süreç sona erer. T-Hücre Aracılı Yol T hücre aracılı hücre ölümü, CD8+ yani sitotoksik T hücrelerinin antijen taşıyan hücreyi öldürmesidir. Bu sitotoksik T hücreleri genellikle ekstrinsik yolla hücreyi öldürürler. Ayrıca T hücresi doğrudan perforin salgılayarak hedef hücrenin membranında kanallar açılmasını sağlar. Perforin salgısının hemen ardından proteaz olan granzim A ve granzim B enzimlerini içeren sitoplazmik granülleri hedef hücrenin içerisine gönderir. Böylelikle hücrenin ölümü sağlanmış olur. Kaynaklar - Makale Kiraz, Yağmur et al., Major apoptotic mechanisms and genes involved in apoptosis. Tumor Biology, 2016 - Makale Elmore, Susan A, Apoptosis: a review of programmed cell death. Toxicologic pathology, 2007 - Makale Green, Douglas R., The Coming Decade of Cell Death Research: Five Riddles. Cell, 2019 - Makale Wong, Rebecca S. Y., Apoptosis in cancer: from pathogenesis to treatment. Journal of experimental & clinical cancer research: CR, 2011 - Makale Aubrey, Brandon J et al., How does p53 induce apoptosis and how does this relate to p53-mediated tumour suppression? Cell Death and Differentiation, 2018 - Fotoğraf Memorial Sloan Kettering Cancer Center, What Is Apoptosis? One thought on Apoptoz: Programlı Hücre Ölümü Nedir? Geri bildirim: Apoptoz: Programlı Hücre Ölümü Nedir? - winally.com"} {"url": "https://sinirbilim.org/apotemnofili/", "text": "Apotemnofili: Vücut Bütünlüğüne İlişkin Kimlik Bozukluğu Vücut bütünlüğüne ilişkin kimlik bozukluğu olarak da bilinen bu apotemnofili sendromu, kişinin herhangi bir uzvunu kendine ait hissetmemesi ve varlığından rahatsız olmasıdır. Kişiler bu uzuvların kendilerini çirkin veya engelli gibi gösterdiklerini düşünürler. Doktorlar sendromun temeliyle ilgili oldukça kararsız. Çocukluk dönemindeki travmaların, bir ampüte ile kendini fazlasıyla özdeşleştirmenin, obsesif bir eğilimin sebep olabileceğini düşünenler olduğu gibi beyindeki vücut algısının gerçekteki ile örtüşmemesinin bir getirisi olduğunu düşünenler de oldukça fazla. Bu sendromun görüldüğü kişiler, uzuvlarının nereden itibaren kendilerine ait olmadığını kesin bir çizgiyle belirtebilmektedir. Bir yolunu bulunca da bu uzvu kestirmekten çekinmemektedirler. Buna karşın etraflarındaki insanlarla bu problemi paylaşma hususunda ciddi sorunlar yaşamaktadırlar. Apotemnofili Hastaları Sohbet Odalarında Doktor İsimleri Paylaşıyor Artık bacaklarımın varlığına daha fazla katlanamıyorum. Acaba riske girmeden bunlardan kurtulmanın bir yolu var mı? Hastalıklarin antropolojik kökenini araştıran bilim insanları şimdi dehşet içinde bu tür bilgi alışverişlerini izliyorlar. İnternette sohbet odalarında binlerce kişi iş kazalarının faydaları ve motorlu testereler üzerine sohbet ediyor. Dahası, hipokrat yeminini anında bozmaya hazır doktorların isimlerini birbirlerine veriyorlarmış. Pek az sayıdaki apotemnofili uzmanlarından biri olan Richard Bruno bu psikozun nedenini söyle açıklıyor: ''Bugünkü genç kuşağın yetiştiği dönemde televizyonda saatlerce süren yayınlar aracılığıyla özürlü çocuklara bağış toplamak çok modaydı. Bu çocuklar insanlarda şefkat uyandırırdı. Apotemnofiller de özürlü oldukları takdirde daha çok sevileceklerine inanıyorlar.'' Kökeni Henüz Bilinmiyor Bu cevabın, psikozun kökenini açıklayıp açıklamadığı konusunda bir fikir birliği yok. Henüz çok yeni bir vaka. Modern çağın diğer yeni vakaları da beslenme bozuklukları. Çevre etkisinden kaynaklanan bulimya, psikiyatrlar için geniş bir pazar oluşturmaya başladı. Yeni yeni türleri ortaya çıksa da, kültürel çevre etkisiyle oluşan ruhsal bozuklukların yeni bir şey olmadığı kesin. Dünyanın degişik yörelerinden inanılmaz örnekler var. İlginç hastalıkların ucu bucağı yok. Japonya'da Taijin kyofusho, anoreksiya nevroza gibi çok ilginç örnekler var."} {"url": "https://sinirbilim.org/apraksi/", "text": "Apraksi Apraksi beynin belirli bölgelerinde oluşan hasarın sebep olduğu nörolojik bir bozukluktur. Hareketi yapma arzusu ve fiziksel yeteneğin olmasına rağmen, öğrenilmiş hareketleri yapma veya yerine getirme becerisinin kaybı ile karakterizedir. Komut üzerine yüz hareketlerinin yapılamaz. Örneğin dudak yalama, öksürme veya göz kırpma gibi öğrenilmiş karmaşık görevlerin doğru sırada gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Apraksi yaşayan bir kişi ayakkabıları giymeden önce çorapları giymekte veya konuşmak için gerekli hareketlerin planlanmasında güçlük çekebilir. Apraksi Belirtileri Apraksi, motor planlamanın bir bozukluğu olup edinilmiş veya gelişimsel olabilir. Edinilmiş konuşma apraksisi ve çocukluk çağı konuşma apraksisinin belirtileri arasında tutarsız seslendirme hataları, doğru seslendirme pozisyonunun bulunması için ağız hareketlerinin elle aranması, artan sözcük ve deyiş uzunluğu ile artan hatalar bulunur. Edinilmiş konuşma apraksisi önceden edinilmiş konuşma seviyelerinin kaybını içerir. Bir seviyeye kadar konuşma becerisi edinmiş yetişkinlerde ve çocuklarda gerçekleşir. Çocukluk çağı konuşma apraksisinin tersine edinilmiş konuşma apraksisi tipik olarak inme, tümör veya bir başka bilinmeyen nörolojik hastalık veya yaralanmanın sonucudur. Bu rahatsızlığın tedavisinde yararlı hiçbir ilaç geliştirilememiştir. Apraksi çoğu zaman beynin sol yarımküresinde meydana gelen bir lezyon yüzünden ortaya çıkıyor. Özellikle frontal ve parietal loblarda meydana gelen hasarlar çok önemlidir. Bu lezyonlar ise felç, kafa çarpmaları veya Alzheimer, Parkinson hastalığı gibi nörodejeneratif hastalıklar sonucu oluşur. Sağ yarımkürede oluşan lezyonlar da bazen apraksiye neden olabilir. Apraksi Tedavisi"} {"url": "https://sinirbilim.org/aptal-beyin-dean-burnett/", "text": "Aptal Beyin Dean Burnett"} {"url": "https://sinirbilim.org/ara-verme-yontemini-deneyin/", "text": "Dayak Çözüm Değil! Ara Verme Yöntemini Deneyin Anne babaların, abilerin ve ablaların çocuklar ile ilgili şikayet ettikleri en büyük konu onların söz dinlememeleridir. 5-6 yaşlarında bir yakını olanlar bilir, inatçı çocuklar hayatı size zindan ederler. İlla ki kendi istedikleri olsun ister, arzu ettikleri şeyleri yaptırana kadar ellerinden geleni yaparlar. Sürekli ağlayan ve bağıran bir çocukla baş etmek kolay değildir. Ebeveynler ve büyük kardeşler çoğu kez dayak atarak çocuğu sindirmeye çalışır ama bu çocukta büyük hasarlara sebep olabilir. O zaman ne yapacağız? Psikologlar hiç itaat etmeyen çocukların inatçı itirazlarını azaltmak için anne ve babaların edimsel koşullanma konusunda eğitim almasını tavsiye ediyorlar. Çocukların davranışlarını değiştirmek için birçok teknik var; sözel övgünün kullanımı, olumlu davranışların artmasını sağlamak için ilgi göstermek, istenmeyen davranışların ortadan kalkması için olumsuz cezalandırmaya başvurmak. Biz bu yazımızda olumsuz cezalandırmanın bir türü olan ara verme yönteminden bahsedeceğiz. Ara verme, istenmeyen bir davranışın ardından, pekiştirici uyarıların ortadan kaldırıldığı bir olumsuz cezalandırma türüdür. Bu ortadan kaldırma, arzu edilmeyen davranışın tekrarlanma ihtimalini azaltır. Bu yöntemde amaç çocuğun kendi kendine hatasını farkedip davranış değişimini içeriden sağlamaktır. Bir anne, 4 yaşındaki kızının her şeye hayır demesinden şikayetçi olduğu için klinik psikoloğuna başvurdu ve ne yapmaları gerektiğini sordu. Klinik psikologları ise ara verme tekniği ile bu sorunu aşabileceklerini söylediğinde ebeveynler çok mutlu oldu. 6 haftalık bir sürece başladılar ve çift, psikologlarının her dediğini uyguladı. Psikolog öncelikle annelerin her zamanki isteklerinde bulunmalarını izledi ve çocuğun itiraz etme oranını kaydetti. Bu kısım temel düzeydir. Öncelikle çocuğun ne kadar asi ve söz dinlemez olduğu tespit edilir. Bunun ardından anneye istekte bulunurken sakin olmasını ve çocuk hayır dediğinde kızmaması öğütlendi. 4 yaşındaki kız çocuğu annesinin isteklerine yine karşı çıkıyordu ama annesi bu sefer ara verme yöntemini uygulamaya başladı. Kız itiraz ettiği zaman annesi onu başka bir odanın bir köşesine götürerek hiçbir şey yapmadan 1 dakika boyunca sessizce, yüzü duvara dönük şekilde oturtuyordu. 1 dakikalık cezası bittiğinde çocuk tekrar annesinin yanına dönüyordu. Ara verme yönteminin ilk basamağında anne çocuğunun her itaatsizliğini bu şekilde cezalandırıyordu. Zamanla kızın davranışlarında olumlu değişimler görülmeye başlandı ve bazen annesinin isteklerine evet demeye başladı. Kız ne zaman annesinin bir isteğini yapsa annesi onu övgüyle ödüllendiriyordu, itaatsizlik ettiğinde ise aynı ceza tekrarlanıyordu. Bütün bunların hepsi evde haftalarca tekrarlandı. Anne ara verme yöntemini kullanmaya başladıktan sonra zaman içinde çocuk itiraz etmemeye ve daha fazla söz dinlemeye başladı. Temel düzeyde neredeyse hiçbir isteği kabul etmeyen, hiç laf dinlemeyen kız 6 hafta sonunda annesinin her isteğine evet diyordu. Tabiri caizse mum gibi olmuştu. Değişim muazzamdı. Annesi çocuğunu hiç dövmemişti, sadece onun hatasını farketmesini sağlamıştı."} {"url": "https://sinirbilim.org/aralikli-oruc-sinir-lifleri/", "text": "Aralıklı Oruç Sinir Liflerindeki Hasarların İyileşmesine Yardım Ediyor Aralıklı oruç tutmak farelerde sindirim sistemindeki bakterilerin aktivitesini değiştirerek farelerin sinir liflerinin daha hızlı iyileşmesine yardım ediyor. Beyin bağırsak arasındaki bağlantının çok daha iyi anlaşıldığı bu araştırma dünyanın en itibarlı dergilerinden Nature'da yayınlandı. Araştırmacılar 3-Indolepropionik asit adlı molekülün aralıklı oruca maruz bırakılan farelerde daha fazla sentezlendiğini keşfetti. IPA adlı metabolit de akson adlı nöron parçalarının yapısında bulunan bileşenlerden biridir. Nöronlar aksonlar vasıtasıyla elektriksel sinyalleri aktarırlar. Bu açıdan baktığımızda IPA'nın ne derece önemli bir yapı bileşeni olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Aralıklı Oruç IPA Miktarını Artırıyor Bilim insanlarının aralıklı oruç ile ilgili yaptıkları araştırmalar yeni değil. Vücudu bir süre aç bırakarak dinlendirmenin pek çok yararı olduğu biliniyor. Özellikle bağışıklık sistemi üzerinde çok önemli etkilere sahip aralıklı oruç ile ilgili yapılan yüzlerce araştırma var. Ancak farelerde bulunan bu yeni mekanizma nöral hasarların tedavisinde yeni bir umut olabilir. IPA üreten bakteriler hem farelerin hem de insanların bağırsaklarında doğal olarak bulunuyor be bu madde Clostridium sporogenesis bakterileri tarafından sürekli sentezleniyor. Sinir hasarlarının iyileşmesi hiç kolay bir süreç değildir. Beyinde yeni nöron oluşan sadece belirli bölgeler vardır. Onlarda da yeni nöronlar üretilse bile ölen veya hasarlı nöronların bağlantılarına sahip olmayacağı için ciddi bir rehabilitasyon süreci gereklidir. Literatürde yer alan çalışmalarda aralıklı oruç ile hasarların daha kolay onarıldığı ve yeni nöronların oluşumu arasında bir ilişki keşfedilmişti ama bu çalışmada ilk defa sinir liflerinin de daha hızlı iyileştiği gözlendi. Aralıklı Oruç Bir Tedavi Seçeneği Olabilir Mi? Vücuttaki en uzun nöron siyatik siniridir. Omuriliğin alt kısmından başlar tüm bacak boyunca aşağı uzanır. Siyatik sinirin akson uzunluğu çok fazla olduğu için araştırmada bu sinirdeki tahribatlar incelendi. Siyatik siniri hasarlı farelerin yarısı aralıklı oruca maruz bırakılırken diğer yarısının beslenme düzeninde herhangi bir değişiklik yapılmadı. Aralıklı oruç uygulayan fareler bir gün istedikleri gibi yiyip diğer gün bir şey yemiyorlardı. Aralıklı oruç diyeti ve normal diyet 10 gün ila 30 günlük periyotlarda sürdü. Farelerin siyatik siniri cerrahi operasyonla kesildikten sonra iyileşme süreçleri çok yakından takip edildi. Öncelikle kesilen akson yerine farelerin tekrar büyüyen aksonunun uzunluğuna bakıldı. Aralıklı oruç uygulayan farelerdeki akson uzunluğu beslenme düzeni değişmeyen gruba göre ortalama %50 daha fazlaydı. Araştırmacılar elde ettikleri sonuçlar karşısında şaşkına döndüler. Bu durum gözleri bir kez daha bağırsak bakterilerinin sinir sistemi üstündeki etkilerine çevirdi. Bu sadece buzdağının görünen kısmı olabilir mi? Nöral hasarın iyileşmesinin sırrı mikrobiyota içindeki bakterilerin ürettiği metabolitlerde mi saklı acaba? Mikrobiyota ve Beyin Araştırmacılar aralıklı oruç uygulayan farelerdeki akson iyileşmesini gördükten sonra bunun hangi mekanizmayla gerçekleştiğini keşfetmeye çalıştı. Aralıklı oruç uygulayan farelerin kan dolaşımında yüksek miktarda IPA gibi akson bünyesine katılan metabolitler yer alıyordu. IPA'nın gerçekten aksonun yapısına katılıp hasarı iyileştirdiğini doğrulamak için bir grup fareye antibiyotik verilerek bağırsakların bakterilerden tamamen temizlenmesi sağlandı. Daha sonra da farelere genetiği değiştirilmiş ve IPA üreten ve üretemeyen Clostridium sporogenesis bakterileri enjekte edildi. Hipoteze göre gerçekten aralıklı oruç ile artan IPA akson büyümesinde rol oynuyorsa antibiyotik kullanan farelerde IPA gözlenmeyeceği için aralıklı orucun herhangi bir faydası olmayacaktı. Diğer bakteriler de temizlendiği için doğrudan IPA'nın etkisi kontrol edilebilecekti. IPA üretilemeyen bakteriler verilen farelerin kanlarında neredeyse hiç IPA görülmedi ve aksonlarda da bir iyileşme tespit edilmedi. Bu sonuçlara göre araştırmacılar artık sinir hasarının iyileşmesinde IPA'nın doğrudan etkili olduğunu ve bunun da aralıklı oruç sonunda arttığını biliyorlardı. Yeni Bir Tedavi Seçeneği Olabilir IPA akson iyileşmesini hızlandırıyorsa bunun bakteri tarafından üretilmesini beklemeyip doğrudan fareye versek nasıl olur? Araştırmacılar bu konuyu test ettiklerinde yine olumlu sonuçlara ulaştılar. IPA metaboliti farelere ağızdan verildi ve siyatik sinirdeki hasarlar incelendi. Siyatik siniri kesilen farelerin oral yoldan IPA aldıktan sonra 2-3 haftada iyileşme sağladıkları gözlendi. Araştırmacılar şimdi başta omurilik olmak üzere nöron hasarlarında IPA verilerek bir tedavi seçeneği yaratılıp yaratılmayacağını görmek istiyor. Farelere IPA verilmesi mevcut tedavi protokollerinin etkinliğini artırmada kullanılabilir. Araştırmacılar bakteri metabolitlerini kullanarak yeni bir terapi kolu oluşturmaya çalışıyor ve bunun etkinliğini ölçüyorlar."} {"url": "https://sinirbilim.org/araplar-empati-konusunda-avrupalilarin-onune-gecti/", "text": "Araplar Empati Konusunda Avrupalıların Önüne Geçti Dünya'da ilk defa ülkeler empati kurma yeteneklerine göre sıralandı ve çok ilginç sonuçlar ortaya çıktı. Amerika'da Michigan State Üniversitesi'nde yapılan araştırmada Ekvador en empatik ülke seçilirken, arkasından Suudi Arabistan, Peru, Danimarka, Birleşik Arap Emirlikleri, Kore, Amerika Birleşik Devletleri, Tayvan, Kosta Rika ve Kuveyt geldi. 63 ülkeden 104,000 insanın katıldığı anket yardımıyla yapılan araştırmada ilk 10'a sadece bir Avrupa ülkesi girebilirken Amerika'nın da ilk 10'da yer alması şaşırttı. Araştırma ekibine liderlik eden William Chopik Amerikan halkının psikolojisinin son birkaç on yılda değiştiğini belirtiyor. Yukarıdaki haritadan da görebileceğiniz üzere Türkiye ilk 10'a giremese de empatik ülkeler arasına girmeyi başardı. Afrika ülkeleri ise araştırmaya dahil edilmedi."} {"url": "https://sinirbilim.org/arthur-charles-clarke/", "text": "Arthur Charles Clarke Arthur Charles Clarke 16 Mart 1917 doğumlu İngiliz bilim ve bilim kurgu yazarı, mucit ve deniz altı kaşifidir. Clarke bilim alanında en iyi filmlerden biri olan 2001: A Space Odyssey'in yazarlarından biridir. Clarke'ın diğer filmleri de birçok ödül almış ve onu çok ünlü bir bilim kurgu yazarı yapmıştır aynı zamanda okuyucu kitlesini de büyük oranda artırmıştır. Clarke çok genç yaşlarında İngiltere Gezegenlerarası Topluluğu'na katıldı. Her zaman uzay yolculuğuna ilgiliydi. 1945 yılında bir uydu iletişim sistemi fikri ortaya attı ve bu fikriyle Franklin Enstitüsü Stuart Ballantine Madalyasını kazandı. Arthur Charles Clarke Kraliyet Üniversitesi'nde Eğitim Aldı İkinci Dünya Savaşı esnasında orduya alınan Arthur Charles Clarke, radar operatörü olarak orduda görev aldı. Radar erken ikaz sistemlerinin kurulması amacıyla uygulanan oluşturulan ilk çalışmaları yaptı. Savaştan sonra ordudan ayrılarak Kings College'da matematik ve fizik eğitimi alabilmek amacıyla Londra'ya gitti. Clarke, bilimkurgu türünde olmayan ilk ve tek romanı olan Glide Pathi, bu senelerde kazandığı tecrübelere dayanarak yazdı. Kings College'ı birincilikle bitirdikten sonra bir süre British Interplanetary Society'de görev yaptı. Clarke burada uzay incelemeleri alanında, özellikle roketler ve uzay uçuşları ile alakalı olmak üzere pek çok alanda çalıştı. 1953 senesinde, dul ve bir çocuk annesi olan, 22 yaşındaki Marilyn Mayfield ile dünya evine giren Arthur Charles Clarke, altı ay gibi kısa bir zaman sonra eşinden ayrı yaşamaya başladı ve 1964 senesinde ise boşandı. Arthur Charles Clarke'ın evliliğini yürütememe sebebinin biseksüel olması ile ilişkili olduğu ileri sürüldü. En Önemli Eseri 2001:Bir Uzay Macerası'ydı 1948 senesinde BBC için yazdığı The Sentinel isimli yapıt, kanal tarafından kabul edilmedi, ama bu yazdığı senaryo gelecek senelerde efsaneleşen 2001: Bir Uzay Macerası isimli esere taslak meydana getirdi. 1956 senesinde Sri Lanka'ya taşınan Clarke, ölümüne kadar orada yaşadı. Sri Lanka'da, ülkenin en büyük haysiyet nişanı olan Sri Lankabhimanya ile ödüllendirilen yazar, hem İngiliz hem de Sri Lanka vatandaşıydı."} {"url": "https://sinirbilim.org/asetilkolin/", "text": "Asetilkolin Nedir, Beyinde ve Vücutta Ne Yapar? Asetilkolin ismine muhtemelen aşinasınızdır. 100 yılı aşkın bir süre önce Henry Hallett Dale tarafından kalp dokusunda keşfedildi. Daha sonra Otto Loewi onun bir nörotransmitter olduğunu gösterdi. İki bilim insanı da Nobel ödülüne layık görüldü. Asetilkolin keşfedilen ilk nörotransmitter olduğu için gönlümüzde ayrı bir yeri vardır. Asetilkolinin görev yaptığı yerler beyin dokusuyla sınırlı değildir. Nöronların yanı sıra kaslarda ve salgı bezlerinde çok önemli görevler üstlenir. İsmini kimyasal yapısından alır: Asetik asidin esteri ve kolin molekülleri. Bir yerde kolinerjik ismini duyarsanız bilin ki asetilkolinden bahsediliyordur. Örneğin kolinerjik nöronlar. Bu nöronlar asetilkolini kullanarak iletişim kurarlar. Motor nöronlar ile kaslar arasındaki iletişimde çok önemli görevler üstlenir. Asetilkolinin nöronlardan salgılanması çizgili kasları uyarır ve kasılmalarını sağlar. Bu yüzden kolinerjik sistemi etkileyebilecek ilaçların çok tehlikeli etkileri vardır. Sizi bir anda titreme nöbetlerine de sokabilir, felce de götürebilir. Asetilkolin Nasıl Üretilir ve Salgılanır? Asetilkolinin üretilmesinde kolin asetiltransferaz enzimi kilit roldedir. Gerekli bileşenler sağlandıktan sonra belirli nöronlarda asetilkolinin üretimi sürekli devam eder. Bu nörotransmitter serotonin veya dopamin gibi hücreye geri taşınmaz. Kullanılır ve parçalanarak geri dönüştürülür. Bu görevi de asetilkolinesteraz enzimi üstlenir. Eğer bu enzim çalışmazsa birçok kas sorunları meydana gelir. Bazı toksinler bu enzimin çalışmasını engelleyerek felce, soluk almanın durmasına bile yol açabilirler. Kalp kasları çalışmayıp kalp atışı durabilir. Şimdiye kadar asetilkolinin hayati görevlerine odaklandık ancak hem beyinde hem de vücutta çok daha fazla işlevi vardır. Asetilkolin merkezi sinir sisteminde ve çevresel sinir sisteminde görev alır. Beyinde bazal ön beyinden serebral kortekse ve hipokampusa kadar çok sayıda bölgede bulunur. Beynin ön bölgesindeki nöronlar bilişsel işlevlere yoğunlaştığı için asetilkolinin de bilişsel işlevlerde rolü vardır. Çevresel sinir sisteminde ise yukarıda bahsettiğimiz gibi kasları ve salgı bezlerini etkiler. Vücuttaki çoğu kasa nüfuz edebildiğinden otonom sinir sisteminin kurmay askerlerinden biridir. Asetilkolin Reseptörleri Akşam işten eve geldiniz, çok yorgunsunuz. Hemen eve girip kanepeye uzanmak istiyorsunuz. Evin kapısına geldiğinizde anahtarınızın kilide uymadığınız farkediyorsunuz. Meğer sabah yazlık evin anahtarlarını almışsınız. Hücresel ölçekte aktif maddeler de anahtar kilit ilkesine bağlı olarak çalışır. Elinizde ne kadar asetilkolin olursa olsun, uygun reseptör yoksa hiçbir işe yaramaz. Asetilkolinin bağlandığı birkaç reseptör çeşidi vardır. Bunlar temel olarak muskarinik ve nikotinik olarak adlandırılırlar. Nikotin bildiğiniz gibi tütünün içindeki bir maddedir. Muskarin de doğal olarak Amanita muscaria mantarında bulunur. Reseptörlerin adları bu kimyasal maddelerin onları etkinleştirmesinden dolayı verilmiştir. Nikotin reseptörleri iyon kanallarıdır. Asetilkolinin bu reseptörlere bağlanması hücre içine sodyum, potasyum ve kalsiyum gibi iyonların girmesini sağlar. Hem kaslarda hem de nöronlarda bu reseptörler bulunur. Muskarinik reseptörler ise hücre içi sinyal mekanizmasını etkiler. Türüne göre hücrenin uyarılmasını ve durmasını sağlayan sinyal zincirini başlatır. Asetilkolini Engelleyen Maddeler Nelerdir?"} {"url": "https://sinirbilim.org/asik-olma-hissi/", "text": "Aşık Olduğumuzda Beyinde Neler Olur? Aşık olma hissini deneyimlediğiniz zaman bu görevi üstlenen cesur kahramanın kalp olduğunu düşünebilirsiniz. Midenizde kelebekler uçuşturan kalp mi yoksa beyin mi? Cevap belki de her ikisi. Biz şimdi aşık bir beyinde neler olduğunu ele alacağız. Aşık olmak için kişiden kişiye değişen birçok neden sıralayabiliriz. Ancak yapılan araştırmalarda ilk görüşte aşkta çekicilik kavramının üst sıralarda yer aldığı görülüyor. Bu kavramı ele alarak başlayalım. Çekicilik, odaklanmış dikkatin ve hedef odaklı davranışın bir biçimi olarak tanımlanabilir. Çekicilik, türlerin devamı için elbette ki hayati öneme sahiptir. Bu yüzden çekici bir yüz gördüğümüzde gerçek bir haz duyarız. Aşık Olmak Hangi Beyin Bölgelerini Harekete Geçiriyor? Beyin kimyası üzerine yapılan analizler, özellikle medyal orbitofrontal korteks olmak üzere beynin bazı zevk ve ödül bölgelerinin çekici insan yüzlerinin görüntüsünden tahrik olduğunu gösterir. Kulağa ne kadar romantik gelmese bile insanların beyni gözü dışarıda olacak şekilde tasarlanmıştır. Buna ek olarak bir başka insana karşı çekim hissettiğimizde, beynimiz onlara sabitlenir. Diğer insanları görmezden geliriz, hatta görünüşümüzü, işimizi veya sağlığımızı ihmal edebiliriz. Çünkü aşık olmaya başlamışızdır. Bu aşamada yapılan testler yapı olarak amfetaminlere benzeyen feniletilamin adlı kimyasalın seviyesinin yükseldiğine işaret etmektedir. Bu durum bazı insanların bu aşamayı bir heyecan patlaması olarak tasvir etmeleriyle örtüşmektedir. Aynı zamanda yüksek kalp atım hızı, uçuşan düşünceler, iştahın kaçması, uyku düzeninin bozulması ve büyüyen göz bebekleri gibi amfetaminin yarattığı belirtilere benzeyen durumlar yaşanır. Yüzlerce Yıldır Yapılan Uygulamalar Geçmişte kadınlar çekiciliğin bazı işaretlerini güzellik rutinlerinin bir parçası olarak taklit ederlerdi. Ortaçağ İtalya'sında güzelavrat otunun kökünden elde edilen suyu gözlerine damlatırlardı ve bu sıvıda göz bebeklerini büyütürdü. Belladonnanın güzel kadın anlamına gelmesi rastlantı değildir. Daha modern zamanlarda ki çalışmalar büyümüş göz bebeği boyutunun hem kadın hem erkekler üzerinde güçlü bir etkisi olduğu gösterilmiştir. PEA üretimi, aşık olduğumuzda beynimizin içinde gerçekleşen değişikliklerden sadece bir tanesidir. Modern teknoloji sayesinde aşık olmuş beynin içine bakılabiliyor ve tam olarak ne olduğu görülebiliyor. University College London'da Bilişsel Nöroloji Departmanı'nda görev yapan araştırmacılar, 17 deneğin beyin taramalarını deneyler sevgililerinin ve ardından sevgilileri ile aynı cinsten arkadaşlarının resimlerine bakarken gerçekleştirdiler. Kişiler sevgililerinin resmine dalıp gittiklerinde, konsantre olup diğer uyaranları engellemek için kullandığımız alanlar olan medyal insula ve anterior singulatta özel bir faliyet gerçekleştiği görüldü. Beynin ödül ve haz devresinin parçaları olan kaudat nükleus ve putamende de faaliyet mevcuttu. Aşık Olmak Dopamin Gibi Kimyasallar Salgılatıyor Rutgers Üniversitesi'nden Helen Fisher'a göre, dopamin ve PEA düzeyleri aşkın erken aşamalarında zirveye ulaşır. Bu kimyasalların seviyelerinin bu dönemden sonra neden düştüğü açık değildir. Ancak bunun nedeni beynin kendi ilacını üretmeye yönelik bir çeşit tolerans geliştirmesi olabilir. Sonunda bunları normalden yüksek seviyelerde üretmeyi durdurabilir. Bu durum bazı insanların eski bir şarkı olan Artık Heyecan Bitti sözlerindeki gibi hissederek, sürekli olarak yeni aşk ilişkilerinin arayışına başlamasının nedeni olabilir. Bu kişiler, bir gün kendilerine sonsuza dek yetecek PEA tedarikini sağlayacak, sürekli biçimde tahrik edici olan ideal partneri bulacakları yanılgısına düşmektedirler."} {"url": "https://sinirbilim.org/asik-olmak/", "text": "Aşık Olmak Gri Madde Miktarını Azaltıyor Herkes hayatında bir şeyleri sever ama aşık olmak çok özeldir. Birine tutku ile bağlanmak ve gözün ondan başkasını görmemesi. İnsanda çok güzel duygular uyandıran aşk, beynin yapısında da bazı değişikliklere neden oluyor. Frontiers in Psychology dergisinde yayınlanan araştırmalara göre beynin gri maddesi aşktan çok etkileniyor. Gri madde hücre gövdelerinin yoğun olarak bulunduğu beyin alanlarıdır. Bilim insanları aşık olan insanların beyin faaliyetlerine ve yapısına baktıklarında ödül merkeziyle yakından ilişkili bir bölge olan striatumun gri madde yoğunluğunda bir azalma gördüler. Araştırmacılar bir ilişkisi olan kişilerin güzel olaylar ve hoş duygular yaşamasının sonucunda striatumlarındaki gri maddenin azaldığını söylüyor. Bir tür etki-tepki durumu. Striatum daha fazla ödül sinyali aldıkça kendini o kadar sınırlıyor. İleri Okuma: Gri Madde Nedir? Aşık Olmak Bağımlılık Merkezini Uyarıyor Size keyif veren ve bağımlılık yapan her şey striatumu etkiliyor. Örneğin alkol veya uyuşturucu kullandığınızda striatumunuzdaki hareketlilik üst seviyeye çıkıyor bu sayede siz keyifli hissediyorsunuz. Ayrıca kokain kullanan insanların da beyinlerindeki gri madde miktarı azalır. Bu durumda kokain kullanmak ve aşık olmak arasında bazı ortak noktalar var diyebiliriz. Bilim insanları aşık olan insanların yaşadığı keyif durumu arttıkça ve zihinsel kontrolleri azaldıkça gri maddenin azaldığını düşünüyor. Eğer hücre miktarı azalmazsa gereğinden fazla keyif yaşayabilir ve bunun önünü alamayabilirsiniz. Japonya'da Ulusal Fizyolojik Bilimler Enstitüsü'nde yapılan araştırmada 113 kişinin manyetik rezonans görüntülerine bakıldı ve mutluluk ölçeğine göre karşılaştırmaları yapıldı. Araştırmada insanların ne kadar mutlu olduğunu belirlemeye yarayan öznel mutluluk ölçeği kullanıldı. Ekip romantik ilişki içindeki insanların yalnız insanlara göre kendini daha mutlu hissettiklerini belirtiyor. Bu zaten beklenen bir durum. İlişkiler insanlara olumlu anılar yaşattığı için hepimiz bundan hoşnut oluruz. Ancak halinden çok memnun insanların beyinleri incelendiğinde bazal ganglianın sağ striatum bölgesindeki gri madde miktarı ilişkide olmayan insanlara göre daha az çıktı. Keyifli anlar, sosyal ödüller beraberinde bazı sınırlamalar getirmeliydi. Aşık Olmak Genetiği Değiştirir mi?"} {"url": "https://sinirbilim.org/askin-norobiyolojisi-ask-beyni-nasil-etkiler/", "text": "Aşkın Nörobiyolojisi Aşk Beyni Nasıl Etkiler? İnsan beynine dair her şeyi araştıran sinirbilimciler, elbette bizi sersemleten, derinden etkileyen, mantığımızı sekteye uğratan bir duygu olan aşkı da mercek altına almayı ihmal etmediler. Hazır dünyanın her yerinde aşkın ve sevginin konuşulduğu bir günün ortasındayken ben de aşık olduğumuzda beynimizde neler oluyor sorusunu literatürden bulduğum cevaplarla açıklamak istedim. Aşık olduğumuz bir kişiye baktığımızda gözlerimizdeki ışıltının yanı sıra -cinsiyetten tamamen bağımsız bir biçimde- beynimizde de bazı bölgeler ışıldıyor. Bu ışıldayan bölgelere duygusal beyin adı verilmiş. Tabii ki her zaman beyinle ilgili söylediğimiz bir kural var ki bu aşk için de geçerli: Bu bölgeler tek başına izole bir halde çalışmıyor. Aşık olduğumuzda yaşadığımız bir sürü fizyolojik/duygusal/sosyal süreç olduğundan, bunu beynin pek çok bölümünü ilgilendiren karmaşık bir durum olarak tanımlamak mümkün. Aşkın Beyinde Etkilediği Bölgeler Peki, alakalı bölgeler hangileri? Araştırmacılar kortekste medial insula, anterior singulat, hipokampus ve korteks altında da striatum ve nukleus akumbensin aşkla ilgili olabileceğini düşünüyor. Hiç şaşırtıcı olmayacak bir şekilde romantik hislere bir cevap olarak aktive olan bu bölümler genellikle ödül, bağımlılık, arzular ve öfori gibi durumlar ile eşleştirilen bir nöromodülatör olan dopaminin yoğunlukta olduğu bölümler aynı zamanda. Bu da aslında beynin neden aşık olduğumuzda uyuşturucu bir maddenin verdiği bir haz ve yarattığı öforiye benzer bir iyi hissetme hali ile dolup taştığımızı açıklıyor gibi görünüyor. Dopamin artışı serotoninin azalmasını beraberinde getiriyor, bu da iştahımızı ve duygudurumumuzu düzenleyen, adını sıklıkla mutluluk hormonu diye duyduğumuz bir başka nörotransmitter. Romantik bir ilişkinin en başındaki serotonin azalmasını araştırmacılar obsesif kompulsif bozuklukta da aşağı yukarı aynı şekilde gözlemlemişler. Baktığınız zaman bu da çok şaşırtıcı değil, aşk da sonuçta tüm odak noktamızı tek bir kişi haline getiren bir takıntıya benzetilebilir. Hormonlar ve Nöromodülatörler Aşk dediğimizde dopamin hemencecik aklımıza gelse de iki önemli nöromodülatörden daha bahsetmek mümkün: Oksitosin ve vazopressin. Bu ikili genelde bağlanma ve bağ kurma ile olan alakası ile biliniyor. Yani sadece romantik ilişkilerde değil, örneğin bakım verenlerimizle kurduğumuz ilişkide de oksitosin ve vazopressinin önemli bir rolü var. Özellikle orgazm, doğum ve emzirme gibi deneyimlerde ve konumuz ile alakalı olarak romantik ilişkilerde bağlanmanın kurulması esnasında da bolca salgılanıyorlar. Aşık olduğumuzda hangi beyin bölümlerinin aktive olduğunun yanı sıra hangilerinin de-aktive olduğunu konuşmak da bir o kadar önemli. Bu daha az aktif kısımlar frontal korteks, parietal korteks ve temporal lobun bir kısmı olarak açıklanabilir. Örneğin normalde korku ve panik duyulan durumlarda aktive olan bir bölge olan amigdalanın aşık olduğumuzda aktivasyonunun azaldığını gözlemlemek mümkün. Bu da daha korkusuz, hatta bazen aptalca olacak kadar cesur davranmamızın açıklaması olabilir. Ya da sağlıklı karar vermemizde ve etik davranmayı seçmemizde etkili bir bölge olan frontal bölgedeki etkinliğin azalması aşkın her zaman rasyonel olmayışını ve bizi saçmalamaya meyilli varlıklar haline getirmesini açıklayabilir. Aşkın gözü kördür derler ya. Bunun altında çok önemli bir evrimsel gerekçe yatıyor. Evrimin tek amacı neslin devamını sağlamak olduğundan bir arabulucu gibi karşı tarafta ufak kusurlara dikkat etmemizi istemiyor. Çekimi bir an önce başlatmak ve devam ettirmek için elinden geleni yapıyor. Bu yüzden aşkın ilk 6 ayında prefrontal korteks etkinliği baskılanır ve karşıdakini aslında olduğu gibi görmeyiz. Beynin duygusal ağ şebekesini oluşturan limbik beyin mantığın sesinin çok çıkmasına izin vermez. Yukarıda bahsettiğimiz nukleus akumbensteki dopaminerjik nöronların beynin frontal bölümüne yaptığı doğrudan projeksiyonlar bir inhibisyon etkisi yaratır. Öfori ne kadar yüksekse mantık o kadar devre dışı kalır. İnsan bu dönemlerde o kadar saçma davranabilir ki, ilerde kendisi bile bunları nasıl yaptığına hayret edebilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/asperger-sendromu/", "text": "Asperger Sendromu Nedir? Asperger sendromu kişilerin sosyal bir çevrede diğerleriyle olan etkileşimini ve sözel olmayan iletişim yollarını etkileyen bir otizm spektrum rahatsızlığıdır. Asperger sendromunu diğer otizm rahatsızlarından ayıran nokta dil ve bilişsel yeteneklerin asperger hastalarında hasar görmemiş olmasıdır. Asperger sendromunun en belirgin özellikleri: iletişim kuramama, tekrarlı konuşma, sıradışı yetenekler, sınırlı sosyal etkileşim, uygunsuz gülme, başkalarının duygularını zor anlama, düzensiz hareketler ve sakarlıktır. Sendromun ismi 1944'te bu rahatsızlığı tanımlayan Hans Asperger'den gelmektedir. Asperger sözel olmayan iletişimde zorluk yaşayan çocuklarda yaptığı çalışmalarında çocukların empati yeteneklerinin kısıtlı olduğunu, fiziksel olarak da çocuklarda sakarlık, beceriksizlik bulunduğunu fark etti. Asperger sendromu o zamandan gittikçe daha fazla araştırıldı ve günümüzdeki modern hali 1981'de netliğe kavuşturuldu. Asperger Sendromu Tanısı Nasıl Yapılır? Rahatsızlığın standart tanı kriterleri sosyal etkileşimde bozukluk olması, tekrarlayıcı ve stereotipik davranışlar ile ilgiler, bilişsel gelişimin ve dil becerisinin bulunmamasıdır. Bunların dışında günlük yaşamda önemli sayılacak bozuklukların olması tanıya yardımcı olur. Hastalığın tanısı 4-11 yaş arasındaki çocuklarda yapılır. Çocukların farklı ortamlarda gözlemlenmesi, sözel ve sözel dışı olan güçlü ve güçsüz tarafları, öğrenme tarzı, psikomotor ve bilişsel işlevlerin ölçüldüğü testler, bağımsız yaşam becerilerinin ölçülmesiyle değerlendirme yapılır. Tanının gecikmesi ya da yanlış tanı konulması durumunda, kötü sonuçlar doğabilir. Hastaya yanlış ilaçlar verilmesi davranış bozukluklarının daha fazla kötüleşmesine sebep olabilir. Çocukların bazısına hiperaktivite ve dikkat eksikliği teşhisi konulabilir. Erişkin kişilere tanı koymak daha zor olmaktadır. Hastalık yaşla birlikte seyir değiştirebilir. Asperger Sendromu Tedavisi Nasıl Yapılır? Rahatsızlığın tedavisinde en etkili yöntem, zayıf iletişim becerilerine, tekrarlayıcı davranışlara, obsesif belirtilere uygun terapilerin uygulanmasıdır. Bunun için hastaların; - Diğer insanlarla etkileşim kurabilmeleri için, sosyal beceri eğitimi - Stresle başa çıkmayı kolaylaştıran, tekrarlayıcı rutinleri azaltan bilişsel davranış terapisi - Anksiyete ve depresyon tedavisine yönelik ilaç kullanımı - Motor koordinasyon ve algısal bütünlüğü sağlamak için fizik tedavi veya mesleki tedavi - Sosyal iletişimi geliştiren müdahaleler ve konuşma terapileri uygulanması - Evdeki davranışsal teknikler için ebeveynlerin eğitilerek desteklenmesi sağlanmalıdır."} {"url": "https://sinirbilim.org/astim/", "text": "Astım Hastalığı Nedir, Nasıl Tedavi Edilir? Astım akciğer hava yollarının daralması ile ortaya çıkan inflamatuvar bir akciğer hastalığıdır. Bir anda hava yolunun tıkanması ve akciğer bronşlarının aniden kasılması ile kendini belli eder. Hasta sürekli belirli zaman aralıklarında öksürür veya hırıltılı nefes alır. Bunun yanında göğüs sıkışması, nefes darlığı da sıkça görülebilir. Astımın en yaygın belirtileri şiddetli öksürme, göğüste sıkışma hissi ve nefes darlığıdır. Bunlar günde veya haftada birkaç defa tekrar edebilir. Kişinin bünyesine bağlı olarak astım atakları egzersiz esnasında veya geceleri şiddetlenebilir. Astım her yaştan insanda görülebilir ama çoğunlukla çocuklukta ortaya çıkıyor. Amerika'da 25 milyondan fazla insan bu hastalığa yakalanmış durumda ve bunların 7 milyonunu çocuklar oluşturuyor. 2013 yılında yapılan sayıma göre dünya çapında 242 milyon kişi astım hastasıdır. Aynı yıl 489,000 kişi bu hastalıktan hayatını yitirmiştir.Astımın sebepleri arasında hem genetik hem de çevresel etkenler büyük rol oynuyor. Çevresel etkenler hava kirliliği ve alerjik maddelerden ibarettir. Bunların haricinde aspirin gibi bazı ilaçlar da astımı tetikleyebiliyor. Bu rahatsızlığın tam teşhisini yapmak için doktorlar spirometre adlı bir alet kullanıyor ve kişinin nefesini ölçüyorlar. Astım 1990 yılında 183 milyon kişide görülürken 20 yılda bu denli artmasının başlıca sebebi hava kirliliğidir. Sigara içmek de astımı artıran bir diğer etkendir. Özellikle ölümlerin en çok yaşandığı ülkeler gelişmekte olan ülkelerdir. Astım Nasıl Bir Hastalıktır? Astımı anlamak ve tedavi yöntemleri geliştirmek için burnumuzdan başlayıp akciğerlerimize uzanan solunum yolunu anlamamız gereklidir. Burunda sürekli bir mukus salgılanır. Aynı şekilde soluk borusu da sürekli mukus ile temizlenir ve bu sıvı dışarıdan gelen havanın temizlenmesini sağlar. Astımlı hastaların solunum yolunda inflamasyon vardır. Dışarıdan gelen maddelere karşı çok hassastır. En ufak bir uyaranda solunum yolu hemen şişmeye başlar. Parfüm, toz, çamaşır suyu gibi maddelerin solunum yoluna girmesi astım ataklarına neden olabilir. Bu ataklar esnasında kaslar soluk borusunu sıkıştırmaya başlar. Solunum yolu kasların kasılmasıyla çok daralır ve nefes almak hasta için güç hale gelir. Yabancı maddeye karşı soluk borusunda daha fazla mukus üretilir ve bu nefes almayı daha zorlaştırır. Böyle durumlarda hemen müdahale etmek gerekir. Astımın kesin bir tedavisi yoktur. Sadece atakları engelleyerek belirtiler ortadan kaldırılır. Örneğin kişinin alerjik maddelerden ve astımı tetikleyen diğer şeylerden uzak kalması ile bu ataklar engellenir. Burundan solunum yoluyla alınan kortikosteroidler de belirtilerin ortadan kaldırılmasında etkilidir. Bu kortikosteroidlere bazen LABA veya antilökotrien maddeler de eklenir. Şiddetli ataklarda hastanın acil servise kaldırılması gerekebilir çünkü şiddetli ataklar ölümcül olabilir. Günümüzde hastalar bu ataklarla baş edebiliyorlar. Hastalığı tanıyıp gerekli önlemler alındığı takdirde normal bir hayat sürmek geçmiş yıllara nazaran çok daha kolay oldu. Astım Neden Ortaya Çıkar? Şu şu etkenler yüzünden astıma yakalanıyorsunuz diyemiyoruz. Tam kesin bir nedeni yok. Daha çok genetik ve çevresel etkenlerin karışımı ile ortaya çıkıyor. Genetik etkenler ailenizde astıma yakalanan bireylerin olması, ailenizde alerji geçmişi olmasıdır. Vücudun dışarıdan gelen maddelere karşı alerjik tepki verme olasılığının genetik bir temeli vardır. Çevresel etkenler ise çocuklukta geçirilen solunum yolu hastalıkları, solunum yolunu etkileyecek alerjik maddeler ve virüsler ile erken yaşlarda karşılaşmaktır. Patojenlere ve diğer maddelere bağışıklık sisteminin henüz geliştiği bebeklik yaşlarında maruz kalmak sistemin bunlara karşı aşırı tepki vermesine neden olabilir. Bu da ilerleyen yaşlarda astımın önünü açabilir. Hem genetik hem de çevresel etkenlerin buluştuğu ortak nokta bağışıklık sisteminin dışarıdan gelen maddelere verdiği aşırı tepkidir. İnflamasyonun temel kaynağı burasıdır. Çocuklar arasında erkeklerin astıma yakalanma oranı kızlardan yüksektir ama yetişkinlikte bu durum tam tersidir. Cinsiyetin ve cinsiyet hormonlarının astımda nasıl bir rol oynadığı henüz bilinmiyor. Rol oynuyor mu onu da bilmiyoruz. Etnik kimliğin ise bir önemi olduğu açık. Afrikan Amerikalılar ve Porto Rikolular diğer ırklara kıyasla astıma daha fazla yakalanıyorlar. Hijyen Hipotezi Bazı bilim insanları astımın nedeni olarak hijyen hipotezini öne sürmüştür. Tam olarak kanıtlanmasa da akla yatkın olduğu için ele alacağız. Temizlik imandan gelir diye bir atasözümüz var. Temizlik muhakkak çok gereklidir ama fazlası zarar verebilir. 21. yüzyılda sık sık el yıkamak ve temiz olmak daha sık vurgulanıyor ve toplumun zihninde daha çok yer ediniyor. Ebeveynler bebeklerini çok temiz kıyafetler ve hijyenik ev ortamında büyütüyorlar. Ancak bunun önemli bir sakıncası var. Aşırı hijyenik ortamlarda büyüyen çocuklar bundan birkaç on yıl önce büyüyen çocuklarla aynı mikropları almıyorlar. Çocuğun bağışıklık sistemi düşmanı tanıyamadan olgunlaşıyor ve ileri yaşlarda bu patojenlere karşı yetersiz kalıyor. Araştırmacılar bebeklikte mikroorganizmalar ile yeterince haşır neşir olmayan çocukların büyüdüğünde fazla hassas ve astım gibi hastalıklara daha yatkın olduğuna inanıyor. Astımın Belirtileri ve Teşhisi Astımın en yaygın belirtileri sürekli öksürmek, hırıltılı nefes almak, göğsün sıkışması ve nefes darlığıdır. Hastalar genelde sabah ve gece öksürmeye başlarlar. Gece başlayan öksürükler uyumayı da zorlaştırır. Tüm hastalar bu belirtileri yaşamayabilir veya bu belirtiler astıma işaret etmeyebilir. Astımdan şüphelenilen durumlarda hastanın akciğerlerini kontrol etmek için spirometre kullanılır ve hastanın muayenesi yapılır. Belirtiler zaman içinde değişebilir. Bazı insanlarda çok şiddetli ataklar olurken bazıları hafif belirtiler yaşar. Astım belirtileri çok şiddetli olan kişiler ölüm riski altındadır. Nefes darlığı gibi rahatsızlıklar çok şiddetli olduğunda hastayı ölüme sürükleyebilir. Uygun tedavinin hep el altında hazır bulunması gereklidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/astrosit/", "text": "Astrosit Nedir? Beyinde Hangi Görevleri Vardır? Beynimizdeki tiyatronun en önemli hücresel aktörü ünvanına sahip olan kimdir? Şüphesiz vereceğiniz yanıtlardan ilki nöronlar olacaktır. Nöronlar, sinirbilimde uzun zamandan beri dikkatleri üzerine çekmiştir. Ancak astrositler bu tiyatroda önemli bir aktör olma yolunda ilerliyor. Bir astrosit nöronlar gibi sinyal taşıyamaz ama nöronları korur. Merkezi sinir sisteminin en önemli elemanlarından biridir. Astrosit, beyin ve omurilikte en fazla bulunan glia hücrelerdir. Astrositlerin beyindeki oranı tam belli değildir. Ancak tüm glia hücrelerinin 20-40%'ını oluşturdukları bilinmektedir. Astrositlerin beyindeki görevleri çok fazladır. Beynin fizyolojik olarak şeklini almasında etkilidir. Yıldız şekilli oldukları için astrosit adını alırlar. Beyindeki elektrik iletimini düzenlerler. Astrositler glikojen depolarlar ve ihtiyaç halinde glikojeni glikoza çevirip nöronları beslerler. Ayrıca kan beyin bariyerini oluşturan endotelyal hücrelerin de bakımını sağlar. Astrositler kalsiyuma bağlı bir şekilde glutamat ve ATP salgılayabilirler. Beyindeki iyon dengesinin korunmasında büyük rol oynarlar. Ayrıca sinir sistemi hasar gördüğünde de tamir etmek için astrositler görev alır. Astrosit Olmadığında Ne Olur? Astrositler, akut lezyonlardan kronik nörodejeneratif süreçlere kadar birçok hastalıkta rol alır. Travma, felç, Alexander hastalığı, Alzheimer hastalığı, Parkinson hastalığı, multipl skleroz ve daha nicesi. Bu hücreler psikiyatrik hastalıklara kadar her türlü beyin patolojisinde rol oynamaktadır. İşe başlarken müdürden bir görev tanımı isteriz. Sorumluluklarımız bu görev tanımına göre belirlenir. Çok sorumluluk olursa işi beğenmeme ve ayrılma ihtimali artar. Bir astrosit de kendi DNA'sında bir görev tanımına sahiptir. Beyinde hasarı önlemek, hasar sonrası tadilat yapmak bir astrosit için temel görevdir. Astrositler nöronları korumaktan sorumludur. Bunun yanında nöro-immün yanıt üretmede de bu hücreler görev alırlar. Araştırmalar nörodejeneratif hastalıkların erken evrelerinde astrositlerde bozulma olduğunu gösteriyor. Bu da bilişsel bozukluklar için önemli olabilir. Neticede astrositler, nörolojik hastalıkların ilerleyişini ve sonuçlarını büyük ölçüde belirlemektedirler. Kök Hücrelerden Astrosit Türetimi Araştırmacılar kök hücrelerden astrosit üretimine yönelik yeni bir yöntem geliştirdiler. Bu inflamatuar hastalıklarla ilgili araştırmalar için yeni kapılar açıyor. Haziran 2017 tarihli Stem Cell Reports sayısında inme gibi rahatsızlıklar için harika bir protokol yayınlandı. Alzheimer hastalığı gibi psikiyatrik bozuklukların tedavisinde devrim yaratacak bir buluş geliyor. Bilim insanları beyin araştırmaları için astrosit elde edilmesinde daha hızlı ve etkili bir yöntem sunduklarını açıklıyorlar. Bu çalışma, bir petri kabında nörolojik bozuklukları modelleme kabiliyetimizde büyük bir adımı temsil ediyor. İnflamasyon pek çok beyin bozukluğunun nedenlerinden biridir. Hücrelerin yaşadığı huzursuzluk sonucu etraflarını rahatsız etmeleri olarak düşünübilirsiniz. Hastalıklı bölgede inflamasyon olduğu için astrositlerin ve beyindeki diğer hücrelerin etkileşimleri araştırılmalıdır. Bu etkileşimlerinin daha iyi anlaşılması, hastalıkların tedavisine dair önemli ipuçları verebilir. Astrositler İnflamasyonu Düzenliyor Astrositler ayrıca kan akışını ve inflamasyonu düzenleme ile ilgili işlevlere de sahiptir. Ancak beyin hücreleri üzerinde yapılan gelişimsel çalışmalar kolay değildir ve çok zaman alır. Araştırmacılar, inflamasyona hassas astrositleri ayırmak için daha etkili bir yöntem oluşturdular. Yeni yöntemde astrosit ile nöronlar laboratuvar ortamında birlikte yetiştirilecek. Bu iki önemli hücrenin arasındaki etkileşimlerin modellemesi harika bir gelişme. Bu durum dokunun hastalıklı ve sağlıklı olmasından etkilenmeyecek. Büyüme faktörü olarak adlandırılan ve doğru kimyasal kokteyllerle aşamalı olarak uygulanan insan pluripotent kök hücreler vücuttaki bir hücre türüne dönüştürülebilir. Çalışmadaki yöntemle, 6 haftalık süreçte pluripotent kök hücreler önce genel sinir hücreleri haline geldi. Daha sonra bunlar astrosit öncü hücrelerine yönlendirilmiştir. Daha ileri kimyasal işlemler ile öncü hücrelerin birkaç hafta sonra astrositlere farklılaşmaları sağlanmıştır. Bu Yöntemle İnflamasyona Duyarlı Hücrelere Daha Önce Ulaşılıyor Araştırmanın baş yazarı: Astrositleri farklılaştırmak için başka yöntemler var. Ancak protokolümüz inflamasyona duyarlı hücrelere daha önce ulaşıyor. Bu şekilde modelleme daha verimli ve basit oluyor. açıklamasında bulunuyor. Bu yeni yöntemin bir diğer avantajı ise şudur. Astrosit öncü hücreleri dondurulabilir, daha sonra ihtiyaç duyuldukça büyütülebilir, farklılaştırılabilir. Dondurup daha sonra kullanılabilen hücreler her yeni deneyde yaklaşık 6 hafta tasarruf sağlıyor. Bu gerçekten harika bir haber. Testler, uyarılan astrositlerin gerçek beyin dokusundan alınmış bir astrosit gibi işlev gördüğünü ortaya koydu. Laboratuvarda oluşturulan astrositler, doğal bir astrosit gibi glutamata ve kalsiyuma tepki verdi. Tipik astrositler gibi, laboratuvarda üretilen hücreler de kendi sitokinlerini üretmeyi başardı. Böylece bu inflamasyon moleküllerinin varlığına kuvvetli bir yanıt verdi. Kök Hücreler Başarılı Bir Şekilde Astrositlere Dönüştürüldü Ekip ayrıca farklı bir şey daha denedi. Astrositlere uyguladıkları yöntemi başka bir hücre topluluğuna uyguladı. Bu sefer indüklenmiş pluripotent kök hücreler üstünde denediler. İPS hücreleri genellikle deri kaynaklı yeniden programlanabilen kök hücrelerdir. iPS hücreleri oluşturulurken önce programlama faktörleri seçilir, üretilir ve hücreye verilir. Ardından hedef hücre türü belirlenir. Organizmadan çıkarılan hedef hücre türü kültür koşullarına alınır ve sonrasında gen ifadesi sağlanır. Gen aktarımından sonra aktif genleri içeren hücre kolonileri ayrıştırılır. Böylece uyarılmış pluripotent kök hücreler elde edilmiş olur. iPS hücreleri, doğal astrositlerle aynı inflamasyon duyarlılığını sergileyen astrositlere dönüştü. Böylece beyin inflamasyonunun rol oynayabileceği hastalıkların araştırılması için önemli bir kaynak sağladı. Pluripotent kök hücrelerden türetilen astrositler nöronlar ile birlikte kültürlendi. Beynin farklı hücre tiplerinin işlev ve hastalıklar ile olan ilişkisini keşfetmede çok önemli bir adım atıldı. Birçok Hastalık Tedavi Edilebilir iPSC kullanımıyla ilgili en heyecan verici gelişme şudur. Alzheimer hastalığı veya depresyon gibi hastalıkları olan insanlardan doku örnekleri alabiliriz. Böylece astrositlerin nasıl davrandıklarını ve nöronlarla nasıl etkileşime girdiğini inceleyebiliriz."} {"url": "https://sinirbilim.org/ateistler-daha-zeki/", "text": "Neden Ateistlerin Dindar İnsanlardan Daha Zeki Olduğu Düşünülüyor? Tahmin etmiştim zaten, bilim insanları genellikle ateist oluyor. Bunu eski arkadaşlarımdan biri söylemişti. 1000 yıldan uzun zamandır dindarlar ve ateistler arasında zeka ve kritik düşünme becerileri arasında fark olduğu düşünüldü. Son 2000 yıllık tarihe baktığımızda düşünürlerin büyük bir kısmının dindar olmadığını görüyoruz. Herhangi bir dine veya yaratıcıya inanmayan insanlar dindar insanlardan daha zeki görülüyor. Şimdi bu düşüncenin nasıl ortaya çıktığını ve gerçeklik payını sorgulayalım. Öncelikle zekanın önemli bir kısmı genetik yapıya dayanır. Zekayı problem çözme becerisi, nesneler ve olaylar arasındaki neden sonuç ilişkisi kurma yeteneği olarak tanımlayabiliriz. Zekanın yanında kritik düşünme becerisi de çok önemlidir. Olayları sorgulayabilmek, eleştirmek ve çok boyutlu düşünmek beynin eğitilebilir bir işlevidir. Dindarlar özellikle sorgulamak ve eleştirel düşünmek konusunda ayrışıyor. Çok Uzun Yıllardır Süregelen Bir Tartışma İngiltere'de Ulster Sosyal Araştırma Enstitüsü'nde çalışan Edward Dutton ve ekibi zeka ve kritik düşünme becerilerinin dinden nasıl etkilendiğini araştırdılar. Din ve inançlar sezgiseldir. Araştırmacılar mantığını sezgilerinin ve inançlarının üstünde tutan insanların daha zeki olabileceğini öne sürüyorlar. Ortada yanıtsız bir soru olduğunda dindarlar sezgi ve inançlarına uygun bir cevap ile kendilerini tatmin edebilirler. Ancak inançsız insanlar sürekli bir merak arayışında olup sorunu çözmek için daha fazla zihinsel çaba sarf edeceklerdir. Dutton antik Yunan ve Roma yazıtlarında aptalların dindar olmaya, bilge ve zeki insanların ise şüpheci olmaya daha yatkın olduğunu belirtiyor. 2000 yıl öncesinden bahsediyoruz. Sokrates gibi filozofların ve Sezar gibi imparatorların yaşadığı yüzyıllardan. Tarihsel süreçte bilimi bir adım ileriye taşıyan her zaman merak edenler, inançları ve sezgileri ile tatmin olmayanlardı. İslam'ın altın çağını yaşadığı yıllarda bile İbni Sina gibi bilim insanları devletten gizli araştırmalar yapmıştır. O yıllarda ölü bedenler üzerinde çalışmak yasak ve günah kabul edilmesine rağmen İbni Sina otoriteyi dinlememiştir. Geceleri gizli gizli kadavralar üstünde incelemeler yaparak o devrin hükümlerine göre günah işlemiştir. Zeki Olmak ile Dindarlık Arasındaki İlişki Dindarlık ve zeka arasındaki ilişkiyi fark eden tek kişi eski zaman insanları değildi. Dindar insanların inançsız insanlardan daha az zeki oldukları hipotezi üstüne yapılan 63 makale incelendi. Araştırmacılar 63 araştırmanın sonuçlarına dayanarak yaptıkları meta analizde hipotezin doğru olduğu sonucuna vardılar. Herhangi bir dine inanmayan insanlar gerçekten daha zeki olmaya meyillidir. İnanç zeka ilişkisi üniversite öğrencileri arasında çok daha güçlüdür. Zuckermann ve ekibi zeka ile dindarlık arasında ters ilişki olduğunu 2013 yılında yayınlanan makalelerinin ilk cümlesinde kesin bir dille belirtiyor. Dutton ve ekibi yukarıda bahsettiğimiz ilişkinin nedenini irdelediler. Belki ateistler tanrının olmadığı ön koşuluyla daha mantıklı davranmaya zorlanıyor olabilirler. Dindarlar açıklayamadıkları olayları dinsel öğeleri ve tanrı inancı ile açıklarken ateistlerin öyle bir şansı yok. Bu yüzden daha mantıklı açıklamalar geliştirmeleri gerekiyor. Ancak Dutton işin kolayına kaçmadı ve bu konuyu enine boyuna araştırdı. Sonunda zekanın yanlılıkla bağlantılı olduğuna dair kanıtlara ulaştı. Zeki İnsanlar da Yanlı Davranabiliyor 2012 yılında Journal of Personality and Social Psychology dergisinde şöyle bir araştırma yayınlandı. Üniversite öğrencilerine bazı sorular soruluyor ve öğrenciler sorulardaki mantıklı olan seçenekleri seçmeyip saçma olanları seçiyorlar. Bu durum yanlı kör nokta olarak tanımlanıyor. Öğrenciler kendi düşünme sistemlerindeki kusurları ve yanlılıkları fark edemiyorlar. Buna günlük hayatımızda da sıkça rastlıyoruz. Her şeye de muhalefet olmayın, doğru olan şeye doğru deyin, ideolojik davranmayın gibi sözler genellikle insanların mantıklarını susturup yanlı düşündüklerinde duydukları sözlerdir. Araştırmacılar bilişsel kapasite arttıkça insanların daha yanlı düşünüp karar verdiklerini görmüş. Araştırmada üniversite öğrencilerine şu soru soruluyor. Bir yarasa ve bir top toplamda 1.10 dolar ediyor. Yarasa toptan 1 dolar pahalı olduğuna göre topun fiyatı kaçtır? Bu soruyu muhtemelen siz de daha önceden duymuşsunuzdur. Soruya sezgisel yaklaşıp hızlı cevap verenlerin 10 cent deme ihtimali daha yüksek. Ancak soru üzerinde düşünüp mantıklı hareket edenlerin doğru cevabı bulma olasılığı daha fazla. Sorunun doğru yanıtı yarasa 1.05 dolar, top ise 5 cent. Neden Ateizm Zeka ile İlişkilendiriliyor? Eğer zeki insanlar kendi yanlılıklarını daha az algılıyorsa bu onların bazı açılardan daha mantıksız davranacağını göstermez mi? Dutton bu sorunun cevabını aradı ve neden ateizmin zeka ile ilişkilendirildiğinin üstüne gitti. O ve yanındaki araştırmacılar dinin sezgisel yönünün mantığı bastırdığı sonucuna ulaştırdılar. Adem ve Havva hikayesini ele alalım. İlk insanın ortaya çıkışı konusunda dinler Adem/Adam ve Havva/Eve adlı iki insanı öne sürerler. İnanışa göre tanrı cennetine yerleştirdiği bu insanları cezalandırmak için dünyaya göndermiştir. Adem ve Havva'nın çocukları birbirleriyle evlenmiş ve insan nesli çoğalmıştır. Bilimsel araştırmalar ise kesin bir şekilde ilk insanın hiçbir zaman var olmadığını Homo sapiens'in kendisinden önceki primatlardan evrimleştiğini gösteriyor. Din ve Bilim İkilemi Dinin öne sürdüğü bazı argümanlar yanlış olmasına rağmen dindarlar tarafından kabul görüyor. Eskiden beri süregelmiş dogmatik inançlara inanma eğilimi diğer konulara da sıçrayabilir. Sezgi ve inançlara yaslanarak bilimsel kanıtları reddetme eğilimi eleştirel düşünme becerimizi baltalayabilir. Dinin sezgisel bir yaşayış biçimi olduğunu göz önüne alırsak problemleri çözmede daha mantıklı davranan insanların ateist olması bizi şaşırtmayacaktır. Din kavramı sadece semavi dinleri kapsamaz. Bilimsel gerçekler yerine sezgilere ve inanışlara dayanan her türlü yaşayış biçimi bir tür dindir. Kapitalizmin veya sosyalizmin daha doğru olduğuna dair elimizde bir bilimsel kanıt var mı? Sadece bazı düşünürlerin öne sürdüğü düşünceleri var. Bu bağlamda kapitalizm, komünizm de bir dindir diyebiliriz. Sağlık açısından baktığımızda vegan olmanın en sağlıklı beslenme olmadığı ortadadır. Kardiyoloji doktorlarından diyetisyenlerin büyük çoğunluğuna kadar herkes akdeniz diyetini veganlığın önüne koyuyor. Bu bağlamda veganlık için de bir dindir diyebiliriz. Kültür, edebiyat ve politika üzerine kitaplarıyla tanınan Christopher Hitchens da bilimsel gerçeklere dayanmayan seküler hareketlerin bir din olarak değerlendirilebileceğini belirtiyor. Din ve Stres Arasındaki İlişki Araştırmacılar dini sezgiler ve stres arasında nasıl bir ilişki olduğunu merak ettiler. Yaptıkları çalışmalarda stresli zamanlarda insanların sezgilere ve inançlarına daha fazla bel bağladıklarını gördüler. Çok bilinen bir söz vardır: Düşen bir uçakta hiç ateist yoktur. Ölüme yakın tecrübelerde insanlar dine ve inançlarına daha fazla sarılırlar. Zeka ise stresli zamanlarda bu sezgilerin önüne geçerek zihin sağlığını korumada yardımcı olabilir. Zor zamanlarda insanların kendini rahatlatması için bir şeyler yapması gerekiyordu. İlk dinler bundan 6000 yıl önce Mezopotamya civarında ortaya çıktı. Evrimsel süreçte insanlar yardıma ihtiyaç duyduklarında kendi yarattıkları tanrılardan yardım istediler ve bu şekilde streslerini azaltmaya çalıştılar. Aslında bu bir çeşit plasebo etkisi."} {"url": "https://sinirbilim.org/atistirmalik-yiyecekler/", "text": "Atıştırmalık Yiyeceklere Nasıl Karşı Koyarız? Aramızda cips sevmeyen yoktur sanırım. Çoğu kişi enfes bir Pringles kutusunun cazibesine karşı koyamaz ama kutunun dibini görmeye yakınken de kendine Neden bunu yiyorum sorusunu sormadan edemez. Bu durumu sorgulayın ve sorgulamayın fark etmez, atıştırmalık yiyeceklerin zararlı olduğunu bilmemize rağmen hepimiz onları severiz. Bu durumun temelinde yatan sebep beynin ödüllendirilmek istemesidir. Atıştırmalık Yiyecekler ve DLPFC Waterloo Üniversitesi'nde görevli bilim insanları yaptıkları çalışmalarında özellikle tuzlu, yüksek kalorili yiyecekleri yeme isteğinden sorumlu beyin bölgesinin dorsolateral prefrontal korteks olduğunu buldular. Yapılan çalışmalar DLPFC'nin çalışmadığı zamanlarda kişilerin çikolata gibi atıştırmalık yiyeceklere karşı koyamadıklarını gösteriyor. Beynin en ön bölgesi olan prefrontal korteksin başlıca görevinin düşünme, öğrenme, karar verme gibi bilişsel işlevler olduğu biliniyor. Peki, o zaman cips yemekle bu alanın ne alakası var? DLPFC'nin atıştırmalık yiyeceklerle olan ilişkisini araştırırken, ekip çalışmalarını şiddetli çikolata ve cips isteği duyan 21 sağlıklı kadın üzerinde yürüttü. Araştırmacılar kadınlara atıştırmalık yiyeceklerin resimlerini göstererek onların iştah hissini harekete geçirmeye çalıştılar. Bir sonraki aşamada, ekip teta dalgalarını hedefleyen bir çeşit beyin uyarımı yaptılar ve her bir kadının beyninin DLPFC bölgesini hedef alarak bu bölgenin faaliyetini azaltmayı amaçladılar. Uyarımdan sonra DLPFC'nin faaliyeti azaldığından katılımcılar atıştırmalık yiyeceklere karşı daha güçlü bir yeme isteği duydular ve bu yiyecekleri daha fazla tükettiler. Beynin Ön Bölgeleri İyi Çalışmalı Yemek yeme olayı beyinde çok fazla bölge tarafından denetlenen ve yürütülen karmaşık bir süreçtir. Yiyeceğinizin ne olduğunu karar vermenizden, aldığınız tat ve koku hissine kadar beynin çok sayıda bölümü iş birliği halinde senkronize bir şekilde çalışır. Karar verme ve idari işlevler denilince de beynin prefrontal korteksi hemen ilk akla gelen kısım oluyor. DLPFC bölgesinin faaliyetinin azaldığı bir anda kişiler atıştırmalık yiyeceklerin cazibesine karşı koyamıyorlar. DLPFC faaliyetinin azaltılması aynı zamanda beynin ödül mekanizmasına karşı hassasiyetinin de artmasına yol açıyor. Bunun gündelik hayatta bizim için anlamı DLPFC'mizin çalışması yavaşladığında hoşumuza giden ne varsa ona karşı direncimiz azalıyor demek. Neyse ki beyin hiçbir zaman DLPFC'nin şalterlerini tam olarak indirmiyor. Klinik Anlamda Beyin Uyarımı Çok Etkili Olabilir Bu araştırmanın biraz daha tıbbi sonuçlarına bakacak olursak, idari işlevlerde çok önemli görev alan DLPFC'nin faaliyetinin arttırılması diyetlerde ve obeziteyle mücadelede kullanılabilir. Şu an kesin bir klinik tedavi bulunmasa da ileriki zamanlarda belirli oturumlar halinde DLPFC uyarılarak kişilerin abur cuburlara olan ilgisi azaltılabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/ayrik-beyin-fenomeni/", "text": "Ayrık Beyin Fenomeni Evvel zaman içinde ilaç ile tedavi edilemeyen epilepsinin tedavisi için kullanılan kallozotomi adı verilen bir cerrahi prosedür varmış. Epilepsinin sebebi olarak beynin bir bölümünde aşırı aktif olan sinir hücrelerinin korpus kallozum aracılığı ile diğer bölüme geçerek ciddi nöbetlere yol açması olduğu düşünülüyormuş. Kallozotomi ile korpus kallozumun alınmasının epilepsi nöbetlerini dindireceği düşünülmüş. Sağ beyin ve sol beyni birbiri ile buluşturan korpus kallozumun alınmasının gerçekten de epilepsi sorununu ortadan kaldırıyor olsa da başka başka problemlere yol açtığının görülmesi hiç de uzun sürmemiş. Eh, sağ beyin ve sol beynin bağlantısını kuran bölümü ortadan kaldırdığınız bir prosedürün yan etkisini hayal etmek çok da zor değil. Sağ beyin ve sol beyin gayet sağlıklı ama birbirinden bağımsız hareket etmeye başlamışlar. Sonradan bu fenomene Ayrık Beyin adı verilmiş. Ayrık beyin araştırmacılar için sağ ve sol beynin birbirlerinden ayrı neler yaptığını araştırmak için inanılmaz bir fırsat olarak görülürken, bireyler için garip ve zorlu deneyimler yaşatan bir fenomen olarak tarihe geçmiş. Ayrık beyinlerde beynin bir bölümünün algıladığı bilgiye dair diğer bölümün bilinçli bir farkındalığı yoktur. Bunun nelere yol açtığına girmeden önce şu ayrıntıları bilmek gerek: Sol beyin vücudun sağ tarafı ve sağ görme alanını etkilerken, sağ beyin de sol vücut ve sol görme alanını etkiler. Ve sadece sol beyin yaşadığı bilinçli deneyimi sözel olarak dile getirebilir. Bu ayrık beyni olmayan kişiler için de doğru bir bilgi, fakat korpus kallozum gerekli bilgiyi ileterek sağ beyni de konuşabilir kılar. Kısacası bu ayrılık sağ beyin için sol beyinden daha zordur çünkü kendini sözel olarak ifade etme yolu ortadan kalkmıştır. Sağ beyin ise görsel-uzamsal işlevlerde daha başarılıdır, ama bu dil işlevi kadar hayati mi konusu tartışmaya açık tabii. İki Yarımküre Bağımsız Hareket Ediyor Ayrık beyni klasik bir deneyle açıklamak gerekirse hastaların sol beynine tavuk ayağı resmi, sağ beynine ise kar resmi gösterdiler ve alakalı resmi seçmelerini istediler. Doğru cevap tavuk ayağı için tavuk, kar için de kar küreği olmalıydı. Ayrık beyin hastaları sol elleriyle küreği sağ elleri ile tavuğu seçtiler. Bu beklenilir bir seçim iken, esas şaşırtıcı nokta şu oldu: Hastalara neden bu resmi seçtiniz sorusunu sorduklarında Çok basit, tavuk ayağı tavuk ile ilişkili, kürek ile de tavuğun tüylerini toplarsın. cevabını aldılar. Kısacası sol beyin derdini pek tabii anlatabilirken, sağ beynin yaptığı seçime de kendi algıladığı şekilde bir açıklama getirmeye çalıştı çünkü sağ beyin kendini ifade edemiyordu."} {"url": "https://sinirbilim.org/ayrik-beyin-korpus-kallosum/", "text": "Ayrık Beyin ve Korpus Kallosum Kelime anlamı çetin gövde olan korpus kallozum, belirtildiği üzere iki beyin yarım küresi arasında bir köprüdür. Temel olarak, beynin iki yarım küresi arasında bilgi akışını sağlar. Hücreden ziyade aksonları barındıran bu yüzden de beyaz renkli bu doku yaklaşık 200-250 milyon uzantıya sahiptir. Daha önce paylaştığımız yabancı el sendromu da korpus kallosumun yokluğundan ortaya çıkar. İki yarımküresindeki iletişimin kalitesi neredeyse bütün beyin işlevlerinde çok önemlidir. Kadınlar bu konuda erkeklerden daha şanslı çünkü kadınların korpus kallosumu erkeklerden 4% daha büyüktür. Bu evrimsel avantaj kadınlara daha güçlü bir empati yapabilme yeteneği kazandırıyor. İki El Birbirinden Bağımsız Davranabilir Ayrık beyin sendromunda çok tuhaf ikilemler ortaya çıkabiliyor. Bir elinizle ayakkabılarınızı giyerken diğer eliniz istemsizce kıyafetinizi çıkarıyor. Bir başka örnek, gördüğünüz cisimlerin ne olduğu sağ beyinde işleniyor, konuşma ise çoğu kişide sol beyinde gerçekleştiriyor. İki beyin iletişim kuramadığı için gördüğünüz nesneyi algılıyor ama söyleyemiyorsunuz. Korpus kallozumun akson demetlerini kaplayan miyelin kılıfı aksiyon potansiyel iletimini önemli ölçüde hızlandırır. Bu hız, epilepsi hastaları için daha çok bir tehlikedir. Nöron ateşlemeleri gereksiz artış gösterince, epilepsi nöbetleri tetiklenir ve hasta kriz durumuna girer. Bazı hastalar için durum öylesine şiddetlenir ki hasta, gün içinde defalarca kriz geçirebilir. Doktorlar bu dayanılmaz duruma, korpus kallozumu keserek son vermeyi uygun görürler. Bu işleme korpus kallozoktomi denir. Gerçekten de, hastaların krizleri yok denecek düzeye iner ve iyileşme sağlanır. Ayrık Beyin Uslu Durmaya Devam Edecek mi? Korpus kallozoktomi ile sonuçlanan ayrık beyin operasyonlarından sonra beynin yarım küreleri arasında, eskisi gibi bir bilgi akışı olmamaya başlar. Bu kesinti, bireyin davranışlarını etkilemesiyle bilinen bir olguya yol açar: Ayrık beyin sendromu."} {"url": "https://sinirbilim.org/ayrik-beyin/", "text": "Ayrık Beyin Ayrık beyin, beynin iki yarım küresi arasında bulunan korpus kallozumun kesilmesiyle meydana gelen nöropsikolojik bir bozukluktur. Bu bozukluğu detaylandırmadan önce, korpus kallozumu kısaca tanıyalım. Kelime anlamı çetin gövde olan korpus kallozum, belirtildiği üzere iki beyin yarım küresi arasında bir köprüdür. Temel olarak, beynin iki yarım küresi arasında bilgi akışını sağlar. Bunu da, içerisindeki 250 milyon kadar akson bulunduran geniş demet ağı sayesinde yapar. Korpus kallozumun akson demetlerini kaplayan miyelin kılıfı aksiyon potansiyel iletimini önemli ölçüde hızlandırır. Bu hız, epilepsi hastaları için daha çok bir tehlikedir. Nöron ateşlemeleri gereksiz artış gösterince, epilepsi nöbetleri tetiklenir ve hasta kriz durumuna girer. Bazı hastalar için durum öylesine şiddetlenir ki hasta, gün içinde defalarca kriz geçirebilir. Doktorlar bu dayanılmaz duruma, korpus kallozumu keserek son vermeyi uygun görürler. Bu işleme korpus kallozoktomi denir. Gerçekten de, hastaların krizleri yok denecek düzeye iner ve iyileşme sağlanır. Peki Köprüsü Yıkılmış Bu Ayrık Beyin, Uslu Durmaya Devam Edecek midir? Korpus kallozoktomi ile sonuçlanan ayrık beyin operasyonlarından sonra beynin yarım küreleri arasında, eskisi gibi bir bilgi akışı olmamaya başlar. Bu kesinti, bireyin davranışlarını etkilemesiyle bilinen bir olguya yol açar: Ayrık beyin sendromu. Bu hastalarda, sağ yarım küre, sol yarım küreden daha farklı ve bağımsız hareket eder. Sağ yarım küre, sol el ve ayak kontrolünden sorumluyken; sol yarım küre, daha çok bireyin akılcı davranışlarından sorumludur. Birbirlerinden bağımsız hareket eden bu yarım küreler, ayrık bir kişilik oluşturur. Sol yarım küre, mantıksal amaçlara göre komut verirken, karşıda duran sağ yarım küre ise aksine dürtüsel arzulara ilişkin komutlar vermekle meşguldür. Bu çatışma, bireyde ikili davranışlar ortaya çıkarır. Örneğin, kişinin sağ eli dolaptan bir kıyafet seçerken sol eli ise kıyafeti dolaba geri asabilir. Bu duruma yabancı el sendromu adı verilir. Bu sendrom, ayrık beyin olgusunun sonuçlarından biridir ve çoğu hastada gözlenir. Bir El Giyinirken Diğeri Soyunabilir Her bir yarım kürenin kendine ait algısı ve dürtüsü vardır. Bu da bireyde çeşitli ikilemler yaratır. Hasta, giyinirken diğer eliyle kendini soyabilir. Başka bir durumda, hasta sol eliyle şiddet uygularken, sağ eli karşıdakini bu şiddetten koruyan bir kalkan halini alabilir. Bu çeşit yükselme durumları nadir olsa da, hastalıkta temel bir nokta vardır: Bir çatışma olduğunda genel olarak diğer yarım küre bastırıcı komutlar verir. Bir başka ilginç örnek ünlü nöropskilog Prof. Dr. Vilayanur S. Ramachandran'dan geliyor. Hastalara evet, hayır, bilmiyorum seçeneklerinden oluşan bir dizi sorular yönlendiriliyor. Sorulardan biri, Tanrı'ya inanıyor musun, şeklinde. Bu soruya sağ yarım küre maruz kaldığında , cevap evet inanıyorum oluyor. Ancak aynı soru, sol yarım küreye sorulunca yanıt, hayır inanmıyorum şeklinde oluyor. Ramachandran esprili bir şekilde ekliyor: Bu adam ölünce cennete mi gidecek, cehenneme mi. Çalışmalar hala devam ediyor ve çok önemli keşifler yapılıyor Görülüyor ki, ayrık beyin ilk çalışıldığından bu yana geçen neredeyse 70 yıl sonunda, hala şaşırtıcı ve ilgi uyandıran bir konu olmaya devam ediyor. Bu bozuklukla ilk ciddi çalışmaları yapan Dr. Roger Sperry ve meslektaşı Michael Gazzaniga olmuştur. 1950'lerde başlayan çalışmaları, Sperry'e 1981 Nobel Fizyoloji & Tıp Ödülü kazandırmıştır. Ödül, serebral yarım kürelerin işlevsel yerleşkeleri hakkındaki keşiflerinden ötürü verilmiştir. Sperry ve Gazzaniga'nın yaptığı deneyler göstermiştir ki, bu hastalara sağ yarı alandan görsel sunulduğunda ne gördüklerini söyleyebilirler. Sol taraftan gösterildiğinde ise isimlendirip ne olduğunu söyleyemezler. Ancak, önüne bir dizi nesne konup sol eliyle seçmesi istendiğindeyse, doğru olanı seçip gösterirler. Bu her defasında aynı şekilde gözlenir. Bu bulgular araştırmacıları, dil ile ilişkili alanın sol yarım kürede yerleşmiş olduğu sonucuna götürdü ve gerçekten de yıllar sonra dil ile ilişkilendirilen Wernicke ve Broca alanlarının sol yarım kürede yerleşmiş olduğu görüldü. Deneyin sonuçları genişletildiğinde, Sperry ve Gazzaniga her iki yarım kürenin de kendine özgü işlevleri olduğunu gösterdiler. Sol yarım kürenin; yazmada, konuşmada, matematiksel hesaplamalarda, okumada daha iyiyken ayrıca dil için de birincil bölge olduğunu gösterdiler. Sağ yarım kürenin ise; problem çözmede, yüz tanımada, sembolikleştirmelerde, sanatta ve uzaysal bağıntılarda baskın görev aldığını çıkarsadılar. Günümüzdeki sağ beyinli veya sol beyinli gibi popüler yakıştırmaların kökeninin bu deneylere dayandığı düşünülüyor. Siz de Sperry'nin bu deneylerinde bir araştırmacı gibi görev almak istiyorsanız https://www.nobelprize.org/educational/medicine/split-brain/splitbrainexp.html bağlantısındaki gerçeğe yakın oyunu oynayabilirsiniz."} {"url": "https://sinirbilim.org/az-uyku-ile-dinc-kalmak/", "text": "Az Uyku ile Dinç Kalabilirsiniz, Tabii Doğru Gene Sahipseniz Günde 4 saat uyuyanları hep kıskanmışımdır. Daha az uyku ile dinç kalabiliyorsanız bu büyük bir lütuf. Düşünün her gün fazladan 4 saatiniz var. Bu bir nevi her gün fazladan bir kitap okumaya eş değer. Hayatınıza ne kadar çok şey katabileceğinizi tasavvur edebiliyor musunuz? Uykunun genetiği uzun yıllardır araştırılıyor. Özellikle sirkadyen ritminin genetik yapısı ve son zamanların odak noktasında yer alıyor. Ancak uykunun düzenlenmesinde rol alan genler hakkında çok az şey biliyoruz. Özellikle vücudumuzun ne kadar uykuya ihtiyacı olduğunu belirleyen genlerde. Araştırmacılar ortalamadan daha az uyuyan bir ailede yaptıkları araştırmalarda yeni bir gen keşfetti. Bu genin işleyişi vücudumuzun ne kadar uykuya ihtiyacı olduğunu belirliyor olabilir. Uyku Çok Karmaşık Bir Olay Ortalama 8 saat uykuya ihtiyaç duyan bir insan ömrünün üçte birini uyuyarak geçiriyor ama yine de uyku hakkında çok az şey biliyoruz. İnsanlarda uykunun birçok aşaması var ve her bir evrenin kendine has özellikleri bulunuyor. Uykunun yapısı bu kadar karmaşık olunca onu çözmek de kolay olmuyor. Amerika'da San Francisco California Üniversitesi'nde çalışan araştırmacılar uykunun genetiği ile ilgili önemli bir bulguya ulaştılar. Louis Ptacek uyku ve uyanıklıkta farklı tür nöronların görev aldığını ve ulaştıkları sonuçların beyinde uyku devrelerini daha iyi analiz etmeyi sağladığını belirtiyor. Çalışmanın az uyku uyuyan bir ailenin üyeleri üstünde yapıldığını söylemiştik. Ptacek ve ekibin genetikçisi Ying-Hui Fu bir süredir uyku ile ilgili olabilecek bazı genler üstünde çalışıyorlardı. Günde 6 saat uyuyup normal bir şekilde hayatlarını sürdüren bu aile üyeleri ADRB1 adlı bir geni taşıyorlardı. Az uyuyarak dinç hissetmelerini sağlayan ise bu genin nadir görülen bir varyantıydı. Araştırmacılar uzun ve yoğun araştırmalar sonunda bu genin varyantlarını, diğer bir deyişle değişik formlarını listelediler. 8 saat uyuyan ve 6 saat uyuyan insanların DNA'ları kıyaslandığında bu yeni, nadir varyantın işlevi ortaya çıktı. Bu arada varyant ilgili genin çok küçük bir değişikliğe uğraşmış halidir. Az Uyku ile Dinç Kalmak Sanıldığı Kadar Kolay Değil 6 saat uyuyarak dinç hissetmek size pek bir anlam ifade etmemiş olabilir. Bu durumu hafife alıyorsanız yanılıyorsunuz. Uyku fizyolojisinde uyku borcu diye bir kavram vardır. Rutin uyku düzeninizden az uyuduğunuz günlerde beyninize uyku borçlanırsınız. Bu biriktiğinde sizi yorgun hale getirir ve sonraki günlerde daha fazla uyumanıza neden olur. Bu yüzden her gün 8 saat uyuyan biriyseniz bir gün 6 saat uyumak sizi yıpratmaz. Ancak bu düzenli olarak yaptığınızda bir süre sonra güne yorgun başlarsınız. Bir genin hücrede ve vücuttaki işlevini anlamak istiyorsanız öncelikle ürettiği proteini veya proteinleri ayrıştırmalısınız. Geni anlamada ilk adım ürettiği proteini anlamaktır. Bunun için genin varyantları da dahil olmak üzere bütün protein ayrıştırılır ve karşılaştırılır. Az uyuyan ailenin DNA'larında ADRB1 geninin bir varyantı bulunduğu için bu mutasyonun herhangi bir işlevsel farklılığa neden olup olmadığı incelendi. Araştırmacılar ADRB1 geninin beta1-adrenerjik reseptörlerden birini kodladığını buldu. Bu reseptörler beyinde adrenalin nörotransmitterinin hücrede bağlandığı proteinlerdir. Ancak genin bu varyantı daha kararsız reseptörler üretiyordu. Bu reseptörlerin çalışma biçimi de kararlı olanlarına kıyasla daha verimsiz oluyor. Adrenalin moleküllerinin bunlara bağlanması ve tutunması daha zor oluyor. Bu durum da beynin işleyişine doğrudan etki ediyor. Araştırmacılar az uyku ile adrenalin arasında net bir bağlantı olduğunu belirtiyor. ADRB1 Mutantı Fareleri de Az Uyutuyor Ekip insanlarda gördüğü gen varyantını fareler üstünde denemeye çalıştı. Farelerin ADRB1 geninde gereken mutasyon yaratıldı ve farelerin uyku süreleri incelendi. Genleri mutasyona uğratılan farelerin diğerlerinden ortalama 55 dakika daha az uyuduğu görüldü. İnsanlarda bu durum yaklaşık 2 saate tekabül ediyor. Şimdi sırada genin nerede protein ürettiğini bulmak vardı. Nöronların hepsinin DNA'ları birebir aynı değildir, bu yüzden aynı proteinleri aynı miktarda üretmezler. Araştırmacılar ADRB1 geninin dorsal ponsta yüksek miktarlarda protein kodladığını keşfetti. Pons bölgesi ensemize yakın yerdeki beyin sapımızda bulunan bir alandır. Özellikle uyku, solunum gibi hayati olaylar ile ilgilenir. Araştırmacıların ponsta bulduğu ADRB1 geni hem uyanıklıkta hem de REM uykusunda çok aktif çalışıyordu. Ancak REM dışı uykuda pek faal görünmeyip, protein kodlamıyordu. Konu uykuya gelmişken uykunun evrelerine de kısaca değinelim. Gözlerimizi kapatıp dalmaya başladığımızda önce REM dışı uykuya gireriz. Bu kısımda alfa beyin dalgaları gözlenir. Daha sonra sırasıyla beta dalgalarının görüldüğü 2. Evre, teta ve delta dalgalarının görüldüğü 3. ve 4. evreye geçeriz. 4. evre uykunun en derin olduğu yerdir. Bu aşamadan sonra hızlı göz hareketlerinin görüldüğü REM uykusu başlar. Eğer REM'den sonra uyanmazsak tekrar REM dışı uykuya geçilir. Bu 5 evrenin toplam süresi yaklaşık 90 dakikadır. Fareler ve İnsanlar Aynı Değildir ADRB1 geninin mutant haline sahip nöronlar doğal haline sahip olanlardan daha faal çalışıyorlardı. Araştırmacılar optogenetik yöntemlerle nöronları izlediklerinde genin mutant versiyonunun daha fazla protein ürettiğini gördüler. Dahası fareler uykudayken ADRB1 nöronlarını uyardıklarında fareler hemen uyandılar. Şu an kesin olarak ADRB1 proteininin uyanma ve az uyku ile doğrudan bir ilişkisi olduğunu biliyoruz."} {"url": "https://sinirbilim.org/aziz-sancar-sigaranin-zararlari/", "text": "Aziz Sancar Sigaranın DNA'ya Verdiği Zararları Haritaladı Sürekli sigara içen biriyseniz veya etrafınızda sigara bağımlısı yakınlarınız varsa daha dikkatli okuyun. Nobel ödüllü bilim adamı Aziz Sancar önderliğinde UNC Tıp Fakültesi'nden bir ekip sigaranın neden olduğu genetik hasarları ortaya çıkardı. Bilim adamları onlarca yıldır sigara içmenin DNA hasarına ve akciğer kanserine neden olduğunu söylüyordu ama ilk kez bu kanserojen maddenin DNA hasarını genomda yüksek çözünürlükte haritalamak için bir yöntem geliştirildi. Bu çalışmanın öncüleri; Nobel ödüllü Aziz Sancar ve UNC Tıp Fakültesi Biyokimya ve Biyofizik dalından Prof. Sarah Graham Kenan. Ulusal Bilimler Akademisi Bildiriler Kitabı'nda yayınlanan çalışmada, Sancar ve ekibi, ortak bir DNA hasarını takiben oluşan onarımı genom üzerinde haritalamak için kullanışlı bir teknik geliştirdi. Daha sonra bu tekniği, sigara dumanında yüksek oranda bulunan kimyasal kanserojen benzo pirenin neden olduğu tüm hasarları haritalamak için kullandılar. UNC Lineberger Kapsamlı Kanser Merkezini üyesi olan Sancar, Bu, ABD'de kanser ölümlerinin yaklaşık% 30'unu oluşturan bir kanserojen ve biz artık genom üzerinde neden olduğu hasarın geniş bir haritasına sahibiz dedi. BaP: En Tehlikeli Kanserojen Benzo piren; basit, sağlam, karbon açısından zengin bir hidrokarbon ve polisiklik aromatik hidrokarbonlar ailesinin bir üyesidir. Tütün bitkileri gibi yanan organik bileşiklerin bir yan ürünüdür. Orman yangınlarından dizel motorlara ve barbekü ızgaralarına kadar olan günlük yanma biçimleri havaya, toprağa ve yiyeceğimize çok miktarda BaP verir. Ancak günlük hayatta hiçbir şey, bu kanserojeni sigarayla soluyarak aldığımız kadar fazla oranda dokulara gönderemez. Normalde, toksik bir hidrokarbon kişiye solunum veya yemek yiyerek eriştiğinde, kandaki enzimler daha küçük, daha güvenli moleküllere bölerler. BaP için de bu geçerlidir ancak koruyucu reaksiyonlar aynı zamanda BaP'nin kendisinden daha agresif olduğu ortaya çıkan benzo piren diol epoksit adı verilen bir bileşik üretir. BPDE, DNA ile kimyasal reaksiyona girerek guanin bazı ile çok sıkı bir bağ oluşturur. Bu bağ genlerin artık uygun proteinleri üretemediği ve DNA'nın hücre bölünmesi sırasında düzgün şekilde kopyalanamayacağı anlamına gelir. Bu süreç mutasyon temelli hastalıklarla sonuçlanabilir. Tedavi Seçenekleri İçin Çalışmalar Sürüyor Sancar'ın BaP kaynaklı DNA hasarını haritalama yöntemi, bilim insanlarının, hücrelerin hasarı onarmaya çalıştığı genomdaki alanları tanımlamasını sağlayacak. DNA'daki bu hasarın tamir mekanizmasını yine Aziz Sancar, 2015 yılında Nobel ödülü aldığı çalışmasında ortaya koymuştu. Nükleotid eksizyon tamiri olarak bilinen bu mekanizma, DNA'nın hasarlı kısımlarını çıkarıp, özel proteinler ile tamir edilmesini içeriyor. Bu haritalama tekniği, aşağıdakilere benzer birçok sorunun yanıtlanmasına yardımcı olmalıdır: - Ortalama kişinin nükleotid eksizyon tamir kapasitesini bozmak için ne miktarda toksin gerekir? - Hangi varyasyonlar ,hangi genlerde insanlara bu DNA hasarını tamir etme konusunda az ya da çok destek oluyor? - Başarılı onarımların doğal olarak daha az olası olduğu genom üzerinde belirli izler var mı? Aziz Sancar: Bu yeni yöntem, nükleotid eksizyon tamiri ile ilgili her türlü DNA hasarına uygulanabilir"} {"url": "https://sinirbilim.org/aziz-sancar/", "text": "Aziz Sancar Aziz Sancar 1946'da Mardin'de dünyaya geldi. Şu an Kuzey Carolina Üniversitesi Biyokimya ve Biyofizik bölümünde öğretim üyeliği yapıyor. Hücrelerin hasar gören DNA'ları nasıl onardığını ve genetik bilgisini koruduğunu haritalandıran 35 yıllık araştırmaları sayesinde 2015 Nobel Kimya Ödülü'nü kazandı. Aziz Sancar 415 makale 33 kitap yayımladı. Halen Carolina'da bir Türk öğrenci misafirhanesi işletmektedir. Aziz Sancar: Bir Türk Vatanseveri Olarak Büyüdüm ve Hala Öyleyim Aziz Sancar'ın kendi hayatını şu sözlerle anlatıyor: Bir Türk vatanseveri olarak büyüdüm ve hala daha öyleyim ayrıca bilim adamı olmayı amaçlayan ve sonrasında bunu icra eden biriyim. Abdülgani ve Meryem Sancar'ın sekiz çocuğunun yedincisi olarak, Mardin'in Savur denilen küçük ilçesinde 8 Eylül 1946'da dünyaya geldim. Ayrıca iki üvey erkek kardeşim vardı. Babam çiftçi iken, annem, ev ve çocuklarla ilgileniyordu. O günün standartlarına göre orta sınıf bir aile idik. Her zaman yeterli yiyeceğimiz vardı ama ayakkabı bizim için bir lükstü ve 7.sınıfa kadar tek bir ayakkabıyı sadece okula giderken giyerdik. Çocukluğumun çoğunu evimizin alt kısmında yer alan bize hem gelir hem de besin kaynağı sağlayan vadide, meyve ve sebze ağaçlarının altında uzanarak geçirdim. Ayrıca bize yıl boyunca hem et hem de süt sağlayan hayvanlarımız vardı. Çocukluğumun en mutlu zamanları ise baharda bahçemizde açan çiçeklerdi. O dönemlerde İslam hakkında bilgi edinmeye başlamıştım ve cennetin, badem ağaçlarının çiçek verdiği dönemde arka bahçemiz gibi gözükmesi gerektiğine inanıyordum. Aziz Sancar: Her zaman yeterli yiyeceğimiz vardı ama ayakkabı bizim için bir lükstü Babam çiftçi iken, annem, ev ve çocuklarla ilgileniyordu. O günün standartlarına göre orta sınıf bir aile idik. Her zaman yeterli yiyeceğimiz vardı ama ayakkabı bizim için bir lükstü ve 7.sınıfa kadar tek bir ayakkabıyı sadece okula giderken giyerdik. Annem, Savur'un yanındaki küçük bir köyün imamının okuma yazması olmayan bir kızıydı. Okuma yazması olmamasına rağmen annem, tanıdığım en zeki kadın idi. Annem ileri düşünceliydi ve neredeyse Atatürk'e tapıyordu. Kısacası, çiftçilikten pek haz almadım. Sebze bahçesindeki balkonlar, taşlarla yerinde duruyordu ve harçsız yapıldığından ben ve erkek kardeşlerimin sürekli bakımlarına ihtiyaç duymaktaydı. Ceviz toplamak zor bir işti ve en küçük çocuklardan biri olarak, tüm cevizlerin düştüğüne emin olmak için ağaçların en tepelerine çıkmak zorundaydım. En kötüsü ise, yavru keçileri gütmekti çünkü yedi yaşındaki küçük bir çocuktan çok daha hızlı koşuyorlardı. Küçük kardeşim ve ben onları gütmekten sorumluyduk ve babamız aradan kaybolanları fark etmeden önce onları bulmak için yorucu saatler geçirmek zorunda kalıyorduk. Amcamızın evinin çatısındaki geniş yataklarda yatmak bizim için bir ödüldü"} {"url": "https://sinirbilim.org/b-vitaminleri-kalp-hastaliklarinin-etkilerini-azaltiyor/", "text": "B Vitaminleri Kalp Hastalıklarının Etkilerini Azaltıyor! Columbia Üniversitesi Mailman Halk Sağlığı Okulu'nda yapılan yeni bir araştırmaya göre, B vitaminleri hava kirliliğinin kalp damar hastalıkları üzerindeki etkisini hafifletiyor. B vitamini takviyeleri alan, sağlıklı ve sigara içmeyen kişiler, kalp damar ve bağışıklık sistemindeki olumsuz etkileri neredeyse tamamen tersine çevirerek hava kirliliğinin kalp atım hızı üzerindeki etkilerini %150, toplam kan sayımını %139 ve lenfosit sayısını %106 oranında azaltmıştır. Bu B vitamini takviyelerinin ortamın hava kirliliği durumuna karşı biyolojik ve fizyolojik tepkileri değiştirip, değiştirmediğini değerlendiren ilk klinik örnektir. Çalışma, hava kirliliğinin sağlık etkilerini içeren B vitaminleri kullanarak koruyucu farmokolojik müdahalelerin geliştirilmesi için bir araştırma başlatmıştır. Bulgular dünyanın en prestijli dergilerinden biri olan Nature'ın Scientific Reports dergisinde yayınlandı. B vitaminleri hava kirliliğinin zararını yok ediyor Ortamdaki ince partikül kirliliği, ağırlıklı olarak kalp damar hastalıkları üzerindeki akut etkiler yoluyla her yıl 3.7 milyon erken ölümle sonuçlanır. Hava kirliliği, nüfus düzeyinde kalp krizi için en sık tetikleyicidir. Columbia Üniversitesi Çevresel Sağlık Bilimleri Bölümü'nde baş araştırmacı ve doktora sonrası araştırma görevlisi olan Jia Zhong Ortamdaki çapı 2,5 mikrometreden küçük olan parçacıklar (PM2,5) en yaygın hava kirleticilerinden biridir ve kalp ve bağışıklık sistemi üzerinde olumsuz etkilere sahiptir. İlk olarak araştırmamız B vitamini takviyesinin, çapı 2,5 mikrometreden küçük olan parçacıkların kalp yetmezliği ve inflamatuar belirteçler üzerindeki akut etkilerini hafifletebileceğini gösteren kanıtlar sunmaktadır demiştir. Mart ayında yayınlanan makale B vitaminlerinin epigenetik belirteçler tarafından ölçülen hava kirliliğinin olumsuz etkilerini azalttığını ortaya koyan araştırmalar üzerine kurulmuştur. İleri Okuma: İnflamasyon Nedir? Yeni çalışmada, araştırmacılar herhangi bir B vitamini takviyesi veya başka ilaç kullanmayan 18 ile 60 yaşları arasında sigara içmeyen 10 sağlıklı gönüllü toplamışlardır. Tüm gönüllüler öncelikle plasebo alıp, daha sonra iki saat boyunca çapı 2,5 mikrometreden küçük olan parçacıklara maruz kaldılar. Bu etki 4 hafta boyunca yapıldı. Daha sonra aynı deney plasebo yerine B vitamini takviyesi ile yapıldı. Temel veriyi sağlamak için partikül içermeyen ortamda da iki saat kalındı. Kontrollü maruz kalma deneyleri Temmuz 2013'ten Şubat 2014'e günün aynı saatinde ve mevsimsel, sıcaklık ve nem ayarlandı. İleri Okuma: Plasebo İyileşmeye İnanmak"} {"url": "https://sinirbilim.org/b12-vitamin-eksikligi-depresyon/", "text": "B12 Vitamin Eksikliği Depresyon Riskini Artırıyor Depresyon kişinin ruh halini, düşünce ve davranışlarını etkileyen çok ciddi bir psikiyatrik rahatsızlıktır. Çevresel ve genetik çok sayıda etkenin tetiklediği depresyonda araştırmacılar yeni bir şey daha keşfettiler: B12 vitamin eksikliği. İrlanda'da çalışan The Irish Longitudinal Study on Ageing ekibi B12 vitamin seviyesi ve depresyon belirtileri arasında bir ilişki saptadı. Özellikle yaşlı bireylerde B12 vitamin eksikliğinin daha ciddi sonuçları olabileceği belirtiliyor. Araştırma ekibinin British Journal of Nutrition'da yayınladığı makaleye göre bireylerde düşük B12 vitamin seviyesi ile depresyon semptomları arasında net bir ilişki var. Araştırmacılar 50 yaş ve üzeri insanlarda yaptıkları ölçümlerde katılımcıların tüm kan değerlerini ve sağlık durumlarını incelediler. B12 vitamin eksikliği karşısında neler yapılabileceği de araştırmanın hedefleri arasındaydı. B12 Vitamin Eksikliği Aslında B12 vitamin eksikliği bizim de toplum içinde sıkça duyduğumuz bir şeydir. Arada hafıza, unutkanlık sorunları yaşayan kişilere esprili bir şekilde B12 değerlerine bir baktır minvalinde sözler söyleriz. Özellikle yaşlı insanlarda B12 vitamin eksikliği daha sık görülür. Çalışmanın yapıldığı İrlanda'da 50 yaş üstü her 8 kişiden birinde B12 vitamin eksikliği görülür. Çoğu kişinin kan değerlerine bakıldığında B12 vitamininin istenen seviyede olmadığı gözlenmiştir. B12 vitamin eksikliğinin çok sayıda olumsuz etkisi vardır. Bunların en başında bir önceki paragrafta bahsettiğimiz bilişsel hasarlar gelir. B12 vitamini yeteri kadar alınmadığında nöronların etrafını saran miyelin kılıf onarılamaz ve sinir lifleri zaman içinde hasar görür. Folik asit, B12 vitamini ve depresyon arasındaki bağlantıyı iyi anlamak hem insanların hayat kalitesini artıracak hem de hastalıklara yakalanma riskini azaltmamıza yardımcı olacaktır. Depresyon Belirtileri %51 Artıyor TILDA ekibinin elde ettiği verilerde çok çarpıcı sonuçlar göze çarpıyor. Kandaki folik asit ve B12 vitamin seviyesi ile depresyon belirtileri arasındaki ilişki araştırmacıların ileride B12 vitamin değerini depresyon hastalığı için bir belirteç olarak kullanmasına imkan verebilir. Bunun altında önemli bazı kanıtlar yer alıyor. Yapılan araştırmalar B12 vitamin eksikliği yaşayan kişilerin 4 yıl içinde %51 daha yüksek depresyon riski taşıdığını gösteriyor. Folik asit eksikliğinde ise böyle bir bağlantı tespit edilmedi. Araştırmacılar katılımcıların cinsiyet, fiziksel hareketlilik, kronik hastalık gibi zihinsel sağlığını etkileyen pek çok etkeni de göz önüne aldılar ve B12 eksikliğinin depresyonla ilişkisinde bunları hesaba kattılar. Tüm analizlerin sonucunda tek başına B12 vitamin eksikliğinin depresyon semptomlarını 4 yıl içinde %51 arttırdığı görüldü. Ayrıca yaş ilerledikçe depresyon riskinin de arttığı gözlemler arasındaydı. Araştırmacılar elde ettikleri bulgulara dayanarak gıda politikasının tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini ve besinlerin vitamin yönünden zenginleştirilmesi gerektiğini savunuyor. Halkın yetersiz veya dengesiz beslenmeden dolayı depresyon gibi hastalıklara yakalanması hem bireysel hem de toplumsal bazı sorunlara neden oluyor. Bunların engellenmesi için halkın bilinçlendirilerek dengeli ve yeterli beslenmeye yönlendirilmesi büyük önem taşıyor. Devletler Gıda Politikalarını Gözden Geçirmeli Araştırmanın başyazarı Dr. Eamon Laird yürüttükleri çalışmanın İrlanda'da yaygın olarak görülen depresyonun beslenme yönünü aydınlatması açısından çok değerli olduğunu düşünüyor. İrlanda'da B12 vitamin eksikliği yaygın bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Bunun engellenmesi konusunda Dr. Laird devleti zorunlu beslenme politikaları uygulamaya davet ediyor. Özellikle Avrupa ve Birleşik Krallık'ta B vitamini takviyelerinin gündeme gelmesi gerektiğini savunuyor. Amerika'daki folik asit takviyelerinin çok olumlu sonuçlar gösterdiğinin altını çiziyor ve benzer uygulamalarının Avrupa'ya da getirilmesi gerektiğini düşünüyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/b12-vitamin-eksikligi/", "text": "B12 Vitamin Eksikliği Nedir, Nasıl Önlem Almak Gerekir? Sakın ekmek yemeyin, sadece yumurta yiyerek 10 günde 5 kilo verin, patates diyetiyle sağlıklı ve fit bir görünüme kavuşun, her gün et yiyin, karbohidratlardan zengin bir diyet ile beslenenler daha uzun ve sağlıklı yaşıyorlar... Son birkaç yıldır bu türlü söylemlere fazlasıyla maruz kalıyoruz. Gerek TV'lerde gerekse gazete ve internette böyle söylemleri çok fazla bir şekilde görüyoruz, duyuyoruz, okuyoruz. Şunu kesin olarak söylemek isterim ki, sadece belirli gıda gruplarına yönelik hiçbir diyet sağlıklı değildir. Bunun aksini iddia edenler kesinlikle bilimsel gerçeklerle değil; kendi hisleriyle konuşuyorlardır. Lütfen hayvansal ve bitkisel bütün gıda maddelerini yeterince tüketin. Böyle yapılmadığı takdirde hastalıklara davetiye çıkarırsınız. Şunu da ilave edelim: toplum olarak, bitkisel gıdaları yeterince tüketmiyoruz, Bitkisel gıdalardan zengin bir diyet, sağlıklı yaşamın önemli öğelerinden biri olacaktır. Tabi sağlıklı hayvansal ürünleri de ihmal etmemek şartıyla. Kalori Sayma Çılgınlığı Son yıllarda bir kalori çılgınlığı almış başını gidiyor. Sağlıklı beslenme, kalori sayımı ile ilgili değildir. Siz yeterince kalori alabilirsiniz; ama yine de aç kalırsınız. Nasıl mı? Eğer karbonhidrat, protein, yağ, vitamin ve mineraller yönünden yani bütün grupları ihtiva eden gıda maddelerinden yeterince yemediğiniz takdirde gizli açlık oluşur. (1) Gizli açlıkta genellikle vitamin ve/veya mineraller eksik olur. Diğer majör gruplar bir şekilde yeterince alınır. Vitaminler, insan vücudunun büyümesi ve gelişmesi için zaruri olan bileşiklerdir. Çözünme durumlarına göre suda ve yağda çözünenler olmak üzere 2 grupta incelenirler. (2) A, D, E ve K vitaminleri yağda çözünürken, B ve C grubu vitaminleri de suda çözünen vitamin gruplardır. B grubu birçok alt vitaminden meydana gelir, yani tek bir vitamin değildir. B grubu vitaminleri arasında tiamin (B1), riboflavin (B2), niasin (B3), pantotenik asit (B5), piridoksin (B6), biotin, folik asit (B9, B10, B11) ve kobalamin (B12) gibi farklı vitaminler bulunur. Bütün bu vitaminleri bir yazıya sığdırmak tabi ki çok zordur. Bu yazımızda, kobalamin da denilen B12 vitaminin işlevleri, yapısı ve eksikliğinde meydana gelebilecek sorunlara kısaca değinmeye çalışacağız. B12 Vitamininin Yapısı ve İşlevleri B12, kobalt içeren bir vitamin olup hayvansal kaynaklı gıdalar kullanılarak bağırsak mikroorganizmaları tarafından sentezlenir. İnsanlarda B12 vitamini, temel olarak iki işleve sahiptir. Bu vitamin homosistein amino asidinin metiyonine dönüşmesinde rol alır. Bu işlem sitozolde olur ve burada B12 vitamini bir koenzim olarak metilkobalamin formundadır. Bu işlem yine bir B grubu vitamini olan folatın metabolik aktivitesi için de önemlidir. Vücudumuzdaki bir diğer önemli işlevi de bir ko-enzimin başka bir ko-enzime dönüşmesinde görev almasıdır. Meraklısına not: Mitokondrilerde gerçekleşen bu olay da ise 5-Deoksiadenoil kobalamin, L-metilmalonil ko-enzim A'nın süksinil ko-enzim A'ya dönüşümünde, bir ko-enzim olarak görev yapar. B12 Vitamini İçeren Gıdalar Öncelikle kobalamin yani B12 vitamini ağırlıklı olarak karaciğer, kalp, böbrek gibi sakatatlar ve kırmızı et, balık, yoğurt, yumurta gibi gıdalarda bulunur. Bitkisel gıdalar B12 kaynağı değillerdir. Sakatat ve et tüketimiz göz önüne alındığında, genel olarak B12 vitamininin düşük seviyelerde olma ihtimali vardır. Şunu da belirtelim ki dışarıdan yani klinik olarak belirti göstermediğiniz ve doktor onayı olmadan eczaneden takviye vitamin hapları almak hiçbir işe yaramaz. (3) Bunları gıdalardan almak zorundayız. B12 Vitamin Eksikliği B12 vitamin eksikliği tespitinde doğrudan B12 vitaminini ölçmek yerine daha çok metilmalonik asidin miktarı üzerinden bir değerlendirme yapılır. Bu maddenin yüksekliği bozulmuş B12 vitamini seviyesini gösterir. Yani bu madde ne kadar yüksekse B12 vitamin eksikliği de o kadar fazla demektir. B12 vitamini karaciğerde depolanır. B12 vitamin eksikliği için tek neden hayvansal gıdaların yetersiz tüketimi değildir. Hastalıklardan kaynaklı B12 vitamin eksikliği görülebilir; ama bu, yazımızın konusu değil. Biz gıda kaynaklı eksiklikler üzerinde duracağız. Yetişkinlerde günlük B12 vitamini ihtiyacı 2 g dır. Bu miktar hamilelikte biraz artabilir. Çocuklarda bu ihtiyaç daha düşüktür. B12 vitaminin vücutta iyi şekilde kullanılabilmesi için gastrit gibi hastalıkların da olmaması gerekir. Midede yeteri kadar asit sentezi olmadığı durumlarda B12 vitaminin gıda maddesinden ayrılması da zorlaşır. Kısaca, B12'nin, gıda maddesinin içerisinden vücudun kullanabileceği forma gelebilmesi için midede ayrışması gerekir. Eğer yeterli asit olmaz ise B12 vitamini daha az miktarda ayrışır. Tabi tek faktör, mide asidi değil; ama burada tıbbi detaylara değinmeyeceğiz. (4) Vegan Diyet Vitamin Eksikliği İhtimalini Artırabilir B12 vitamin eksikliği, her yaştan insanlar için sorunlara neden olabilir. Ekonomik olarak düşük gelire sahip insanlar ve vejeteryan/vegan diyetle beslenen kişiler arasında maalesef bu sorunun yaygın olma ihtimali bulunmaktadır. Kültürel veya dini sebepler de B12 vitamin eksikliği oluşumunda rol alabilir. Bazı toplumlarda dini ve/veya kültürel sebeplerden ötürü et tüketimi çok azdır hatta hiç olmayabilir. B12 vitamin eksikliği yeni doğan bebeklerde ve çocuklarda gelişim eksikliklerine, beslenme problemlerine, öfke kontrolünde problemlere, anormal reflekslere hatta çok ciddi şekilde beyin kaynaklı çeşitli sorunlara neden olabilir (5, 6, 7). Hamilelik esnasında eğer annede yeterli oranda B12 vitamini mevcutsa yeni doğan bebek için bir süre, anneden aldığı miktar yeterli olur. Bebeklerde B12 vitamin eksikliği genelde 4. aydan sonra ortaya çıkar. Bu vitaminin eksikliği nörolojik etkilerle kendini gösterebilir. Fiziksel olarak da anormal cilt rengi, hipotoni, dalak ve karaciğerde büyüme, gıdayı reddetme, ishal, seyrek saç gibi birçok çeşitli etkiler görülebilir. Yeni doğanlarda ve süt emen çocuklarda genellikle B12'nin düşük olma nedeni, anneden kaynaklanan sebeplerdir. Yani vejeteryan/vegan beslenme veya ekonomik etkenler başta olmak üzere hayvansal gıdalardan yeterince beslenmeme, bebeklerde B12 vitamin eksikliği görülmesinde en önemli sebeplerindendir. Hindistanda vejeteryan/vegan beslenen bazı annelerin yeni doğan çocuklarına (4-11 aylık) bebek tremor sendromu tanısı konulmuştur. Yine Amerika Birleşik Devletleri'nde yapılan çalışmalarda vegan/vejeteryan beslenme modeline sahip annelerin, 6-11 aylık yeni doğan çocuklarında laterji, gerginlik ve diğer çocuklara nazaran gelişimsel bozuklukların olduğu belirlenmiştir. Bu bebeklerin emzirildiğini de belirtelim. Benzer sonuçlar Avrupa'dan da gelmiştir. Vejeteryan annelerin çocuklarının motor becerilerinde ve farklı sağlık göstergelerinde problemlerin ortaya çıktığı belirlenmiştir. Tedavi sonrası düzelmelerin yaşandığını da belirtelim. Ya Sorun B12 Değilse? Çeşitli fiziksel ve zihinsel problemlerin, demir, çinko gibi hayvansal kaynaklı gıdalardan gelen diğer besin öğelerinin eksikliğinden de kaynaklanıyor olabileceği sorusu akla gelebilir. Fakat B12 vitamini tedavisi ile kısa sürede büyük gelişmelerin kaydedilmesi, sorunun B12 vitamin eksikliği olma olasılığını arttırmaktadır. Bu problemlerin kesin olarak B12 vitamin eksikliği yüzünden kaynaklandığını söyleyebilmek zor olsa da ihtimaller arasında yüksek bir orana sahip olduğunu söyleyebiliriz. Boston'da okul öncesi 42 çocuk üzerinde yapılan bir araştırma da annesi vejeteryan diyete sahip olan çocukların üçte birinin kendi yaşıtlarına göre daha kısa ve daha az kilolu olduğu ortaya çıkartılmıştır. Yine aynı çalışmada çocukların yarısından fazlasında yüksek oranda metilmalonik asit bulunmuştur ki bu maddenin yüksekliği B12 vitaminin düşüklüğü anlamına gelir. Hollanda da yapılan başka bir çalışmada ise hayatlarının ilk yılında yeterli B12 vitamini almış çocukların, B12 vitamini almamış çocuklardan daha iyi bilişsel performans gösterdiği belirlenmiştir. Hollanda da yapılan bu araştırma bilişsel becerilerde daha az başarı sergileyen çocukların, ilk 6 yılda B12 yönünden eksik beslenip daha sonra normal beslenen kişiler olduğunu da belirtelim. Özetle, vaktinde alınmayan B12'nin daha sonra alınması mutlaka işe yarasa da, ilk yıllardaki kadar etkisi olmayabilir. B12 Vitamin Eksikliği Sadece Çocukları Mı Etkiliyor? Yaşlı nüfus da bu konuda muzdarip. Yaşın ilerlemesiyle gastrit gibi sorunların artması ve ayrıca kalp-damar sorunları nedeniyle hayvansal kaynaklı gıda ürünlerinin daha az tüketilmesi, kanaatimizce bu sorunun olası sebeplerindendir. B12 eksikliğinin yetişkinler üzerinde de depresyon ile bağlantılı olabileceğine dair çeşitli yayınlar mevcuttur. Vücutta yeteri kadar B12 varsa homosistein amino asidinden metiyoninin sentezlenebildiği ifade edilmektedir. Metiyonin SAM bileşiğinin öncül maddesidir. Bu madde, özellikle de beyinde çeşitli hormonların, nöronlar arası iletişim maddelerinin, proteinlerin vs. sentezinde görevler alır. Ki bu madde depresyon tedavisinde önemli bir faktör olarak kullanılır. Bazı çalışmalarda B12 seviyesi ile depresyon arasında net bulgu olmadığı ifade edilse de aksini belirten çalışmalar da mevcuttur. Fakat genel olarak B12 vitamininin tedavi için önerildiği de ifade edilmektedir. Homosistein yüksekliği ayrıca kalp damar sağlığını da olumsuz etkiler. (8,9) Vitamin Eksikliği Her Yaşta Ortaya Çıkabilir Yaşlı, çocuk, genç, yetişkin veya hamile fark etmeksizin temel vitamin ve mineral eksiklikleri her yaş grubundaki insanları az veya çok mutlaka etkileyecektir. Aslında, on binlerce yıldan beri buralardayız, türümüz, şimdiye kadar genel olarak sağlıklı yaşadı. Fakat hiçbir zaman o yiyecekte şu mineral var, şu vitamin var kaygısına düşmedi, kalori hesabı yapmadı. Bu beslenme tarzını da yıllar içinde tecrübeler ile oluşturdu. Mevsimine uygun, taze ne varsa yedi. Her çeşitten, her renkten yedi. Elbette gıda maddeleri akademik olarak araştırılmalıdır. Pestisinden katkı maddesine kadar didik didik edilmelidir. Fakat normal bir insanın kendi beslenme düzeni için her gıda maddesinin bileşenini bilmesine ve kalori için hesap kitap yapmasına gerek yoktur. Elbette merak ediyorsa bakmasında bir sakınca da yoktur. Sağlıklı beslenmenin temel ilkeleri çok basittir. Her çeşit sebze-meyve ve hayvansal üründen aşırıya kaçmadan yeteri kadar yemek, mevsiminde çıkan sebze-meyveleri tüketmek, işlenmiş ürünlerden uzak durmak."} {"url": "https://sinirbilim.org/b12-vitamini-beyin-icin-onemi/", "text": "B12 Vitamini ve Beyin için Önemi"} {"url": "https://sinirbilim.org/babinski-refleksi/", "text": "Babinski Refleksi Nedir, Nasıl Test Edilir? Hepimiz doğuştan belli refleksler ile dünyaya geliriz. Bunlardan bazıları çok ilginçtir. Örneğin bu yazımızda anlatacağımız Babinski refleksi bebeklerde 2 yaşına kadar görülür. Literatürde plantar refleksi olarak da geçen bir ayak refleksidir. Doktorlar ayak tabanını bir kalem benzeri cisimle çizerler ve parmakların hareketine bakarlar. Ayak baş parmağı dışarı kıvrılır. Diğer dört parmak ise birbirinden ayrılır, bazen bir hareket olmayabilir. Fransız nörolog Joseph Babinski 1896 yayınladığı bir makalede bebeklerin ayaklarında bir davranış örüntüsü keşfetti. Daha sonra bunun bir refleks olduğunu farketti ve kendi ismini verdi. O tarihten itibaren bu refleks pediatristler ve diğer hekimler tarafından yararlı bir araç haline geldi. Ayak parmaklarının içeri dışarı bükülmesi bizim ne işimize yarayacak diyebilirsiniz. Babinski refleksi beynin ve sinir sisteminin nörolojik yanıtlarını anlamada çok etkilidir. Bu refleks 2 yaşında sonra görülmemesi gerekir. Doktorlar yetişkinlerde bu refleksi test ederek beyinde herhangi bir anormallik olup olmadığını kontrol ederler. Bebeklerde Hangi Refleksler Bulunur? Türümüz Homo sapiens 200.000 yıldır dünyada yaşıyor. Ancak insanlar ve diğer primatlar yaklaşık milyonlarca yıldır yeryüzünde yaşadılar. Dört ayaktan iki ayak üzerinde yürümeye başlamamız, avcı toplayıcı günlerimiz bize birçok miras bıraktı. Bebeklikte başlayan reflekslerimizin birçoğunun evrimsel geçmişimizden miras kaldığı düşünülüyor. Babinski refleksi ile beraber bebeklerde birçok refleks test edilir. Bunların başlıcaları aşağıdaki gibidir. Arama refleksi: Bebeklere yemek yedirmek pek kolay olmayabilir. Neyseki bununla ilgili güzel bir refleks geliştirilmiş. Bebeklerin ağzının kenarına dokunduğunuzda bebek hemen başını o yana çevirir. Bebeğin annenin memesini bulması ve hemen kendini beslenmeye hazırlamasıyla ilgili bir reflekstir. Emme refleksi: Anne sütünü emmek için geliştirilmiş başka bir reflekstir. Bebek ağzını annenin meme ucuna dokundurduğunda hemen refleks olarak emmeye başlar. Bebeğinizin dudaklarına parmağınızı koyarsanız aynı refleksi yine görebilirsiniz. Tutma refleksi: Birçok fotoğrafta bebeklerin annesinin veya doktorun parmağını sıkıca yakaladığını görmüşsünüzdür. Tutma refleksi tam olarak budur. Bebek doğar doğmaz avuç içine değen her şeyi tutmaya çalışır. Moro refleksi: Bazen uykumuzda düşecekmiş gibi hissedip bir anda irkiliriz. Moro refleksi tam olarak budur. Bebek sırt üstü yatarken bir anda kendini boşlukta bulursa hemen bu refleksi gösterir. Evrimsel olarak ağaçta yaşayan atalarımızdan kaldığı düşünülüyor. Babinski Refleksi Nasıl Test Edilir? Bu refleksi test etmek için doktorlar anahtar gibi bir cisim ile ayak tabanından parmaklara doğru çizerler. Bu kalem veya ayağı biraz rahatsız edebilecek farklı bir cisim de olabilir. Yetişkinlerde ve bebeklerde bu refleksi kontrol etmek için biraz alıştırma gerekir. Doğru yapılmadığında ortaya çıkan sonuç yanlış olacağından teşhis de yanlış olur. En doğrusu bunu uzman bir doktorun yapmasıdır. Bebekler sinir sistemlerini tamamen kontrol edemezler. Yukarıda bahsettiğimiz gibi bebeklerde birçok refleks görülür. Yetişkinliğe doğru bu reflekslerin bazıları kaybolur. Sinir sistemi üzerinde hakimiyet arttıkça istemli hareketlerin sayısı da artar. Eğer babinski refleksi gibi bazı refleksler yetişkinlikte kaybolmuyorsa bir sorun olabilir. 2 yaşından büyük çocukların babinski refleksini göstermeleri nörolojik olarak sağlıklı değildir. Yetişkinlerde bu refleksin tespit edilmesi ayrıntılı bir nörolojik muayene gerektirir. Babinski Refleksi Ne Zaman Görülmelidir? 2 yaşından küçük bebeklerde ayağın altında topuktan parmaklara doğru okşandığında baş parmak havaya kalkabilir. Bu yukarıda bahsettiğimiz gibi normal bir durumdur. Diğer dört parmak birbirinden ayrılabilir de ayrılmayabilir de. Babinski refleksinin ayırıcı kriteri baş parmağının terse bükülmeye başlamasıdır. 2 yaşından küçük çocuklarda bu durum herhangi bir anormalliğe işaret etmez. Babinski refleksi bazı bebeklerde 1 yaşından sonra kaybolur. 2 yaşından sonra kaybolmazsa bir doktorun nörolojik inceleme yapması faydalı olacaktır. Özellikle yetişkinlerde bu refleksin olmaması beklenir. Ayağınızın altı okşandığında gıdıklanma yaşayabilirsiniz. Ancak 5 parmağın hepsi birbiriyle uyumlu hareket etmelidir. Baş parmak havaya kalkıp diğer dört parmak aşağı bükülmemelidir. Burada kontrolün sizin kontrolünüzde olmasına dikkat edin. Ayak parmakları bir şey yakalar gibi sizden bağımsız hareket etmemelidir. Yetişkinlerde Bir Nörolojik Soruna İşaret Eder 2 yaşından küçük zihinsel kusurları olan bebeklerde Babinski refleksi uzun süre görülmeyebilir. Kas spasitisitesi olan 1-2 yaşındaki bebeklerde bu refleks çok zayıf olarak ortaya çıkabilir. Bazı vakalarda hiç görülmez. Refleksin 2 yaşından önce görülmemesi sorun oluştururken, 2 yaşından sonra görülmesi sorun oluşturuyor. Yetişkinlerde görülen Babinski refleksi değişik nörolojik rahatsızlıkların habercisi olabilir. Bu sorunlar beyinde, omurilikte yapısal veya işlevsel hastalıkları oluşturabilir. Örneğin serebral palsi, beyin tümörü, omurilik tümörü, menenjit, multipl skleroz gibi hastalıklarda babinski refleksinin kusurlu olabileceği gösterilmiştir. Çocuğunuz İçin Ne Yapabilirsiniz? Doğduktan hemen sonra bebeğinizin gerekli kontrollerini sağlık personelleri yapacaktır. Ebeveynler olarak bebeğinizi yıllık doktor kontrolüne getirebilirsiniz. Uzman doktor bebeğin reflekslerini ve nörolojik işlevlerini kontrol edebilir. Eğer bebek 1 yaşından küçükse ve Babinski refleksini hala göstermiyorsa doktora sorabilirsiniz. Doktorunuz gerekli kontrolleri yapacak ve size durumu açıklayacaktır."} {"url": "https://sinirbilim.org/bagirsak-bakterileri/", "text": "Bağırsak Bakterileri Ne Yememiz Gerektiğini Söylüyor Bu akşam ne yemek yapsam diye kara kara düşünürken sindirim sisteminizdeki bakterilerin size fısıldadığını biliyor muydunuz? Daha önceki çalışmalarda sindirim sistemimizde, bağırsaklarımızda besinleri sindirmemize yardımcı olan bakterilerin düşünce, ruh hali ve davranışlarımız üzerinde etkili olduğunu gösterdi. Sinirbilimciler ilk defa hayvanlarda bağırsak bakterilerinin beyin tercihlerini kontrol etmesi için beyinle 'konuştuğunu' buldular. PLOS Biology'de yayınlanan yazıda, araştırmacılar, besin tercihlerinde önemli olan 2 tür bakteri seçtiler. Araştırma, Carlos Ribeiro liderliğinde ve Portekiz'de bulunan Champalimaud Merkezi ve Monash Üniversitesi'ndeki meslektaşları tarafından yapıldı. İleri Okuma: Aklın Bakteriler ile İmtihanı Bağırsak Bakterileri Davranışları Etkiliyor Mikrobiyatadaki kötü bakterilerin, obezite gibi hastalıklarla ilişkili olduklarını biliyorduk; bu araştırma ise bize davranışları da kontrol edebildiğini gösteriyor. Mikropların ve diyetin karmaşık etkileşimini ve bunun besin tercihlerine olan etkisini ayırmak için bilim insanları meyve sineği Drosophila Melanogaster üzerinde deneyler yaptılar. Bunların sonucunda amino asitlerden yoksun olan meyve sineklerinde daha az kısırlık ve proteinden zengin gıdaları tercihte artış olduğunu gördüler. Aslında araştırmacılar, elzem olan amino asidin yokluğunda meyve sineklerinin proteinden zengin besinlere olan iştahında artışın yeterli olduğunu buldu. Buna ek olarak, bilim insanları doğada yaşayan meyve sineklerinin bağırsaklarında doğal olarak bulunan 5 farklı bakteri türünün besin seçimlerindeki etkisini test etmişler. Araştırmanın sonuçları bilim insanlarını bile çok şaşırttı; Esansiyel amino asitten yetersiz beslenen meyve sineklerinde 2 spesifik bakteri türü sineklerin protein iştahını ortadan kaldırabiliyordu. Santos Doğru bir mikrobiyatayla, meyve sinekleri olumsuz besin durumları ile yüzleşebilecekler diye belirtiyor. Meyve sineklerinde 5 ana bakteri türü varken, insanlarda yüzlercesi var. Bu da hayvan modellerinin kullanımının, insan sağlığı çok önemli bir bakış açısı kazanacağını gösteriyor. İştah Nasıl Etkileniyor?"} {"url": "https://sinirbilim.org/bagirsak-mantarlari/", "text": "Bağırsak Mantarları Sosyal Davranışları ve Bağışıklık Sistemini Etkiliyor Bağırsak mikrobiyotası ile ilgili çalışmaları birkaç on yıldır katlanarak devam ediyor ve bağırsaklardaki mikroorganizmaların beden ve zihin sağlığımız üzerindeki etkileri gitgide daha çok aydınlatılıyor. Ağırlıklı olarak bakteriler üzerinde yürütülen çalışmalara karşın Amerika'da Weill Cornell Tıp Fakültesi'ndeki araştırmacılar bağırsak mantarları üzerinde araştırmalar yürüttü. Ekibin gerçekleştirdiği preklinik çalışmada bir grup mantarın bağırsakları çeşitli hasarlara karşı koruduğu ve sosyal davranışlarımızı etkilediği bulundu. Bağırsak bağışıklık beyin ekseni birbiriyle bağlantılı çok sayıda organ ve mekanizmanın etkileşim içinde çalıştığı bir yapıdır. Bu eksende mantarların salgıladığı moleküler sinyaller sinir sisteminin bağışıklığını ve mental yapımızı da etkiliyor. Daha önceden hep bakteriler üzerinde yoğunlaşan çalışmalar arasında bağırsak mantarlarının bağışıklık ve sosyal davranışlar üzerindeki etkisinin ortaya çıkarılması sağlık açısından çok önemlidir. Mantarların sinir sistemini nasıl etkilediği ve hangi kimyasal molekülleri salgılayarak bağırsak bağışıklık beyin eksenine müdahalede bulunduğuyla ilgili doğrudan kanıtlar bulundu. Bağırsak Mantarları Epitel Dokuya Yardım Ediyor Bağırsakların vücudumuzda ne iş yaptığını hepimiz kabaca biliyoruzdur. Sindirime uğrayan besinlerin kontrollü bir şekilde kana aktarılması ince bağırsağın başlıca görevidir. Ancak bir de burada yaşayan milyonlarca mikroorganizmanın kana karışmaması gerekir. İşte burada bağırsak duvarına çok iş düşer. Vücudun ihtiyacı olan su ve besinlerin geçişine izin verirken mikroorganizmalara geçit vermemesi gerekir. Araştırmacılar, fareler üzerinde yaptıkları çalışmalarda belirli mantar gruplarının bağırsak duvarında yığılmalar yaptığını fark etti. Bağırsak mantarları epitel duvarda gelişi güzel yayılmıyorlar, belirli yerlerde kümeleniyordu. Ekip bu noktaları tek tek haritaladı. Kontrol grubu farelerde ise bağırsaklardan mantarlar arındırıldı ve bağırsakların epitel duvarlarında herhangi bir mantar kümelenmesinin oluşmadığından emin olundu. Araştırmacılar bir sonraki adımda bağırsak duvarında mantarların ne işe yaradığını anlamak için fareler arasındaki fizyolojik farklara baktı. Bağırsak duvarlarında mantarların biriktiği ve kümelendiği fareler bağırsak duvarına zarar verecek enfeksiyonlara karşı daha iyi bir korumaya sahip görünüyordu. Örneğin bağırsaklarda hasara neden olabilecek bir yaralanma veya enfeksiyon olduğunda mantarlar bağırsakların daha zarar görmesini engelliyordu. Mantarlardan oluşmuş kaleler bağırsak epitel hücrelerini koruyordu. Mantarların fiziksel koruma sağlamasının yanında araştırmacılar mantar topluluklarına sahip farelerin daha sosyal olduklarını da keşfettiler. İki fare grubunun karşılaştırıldığından bahsetmiştik. Bağırsak mantarları bulunan fareler, mantarlardan arındırılmış fare gruplarından daha sosyal davranışlar sergiliyordu. T Hücreleri Sinir Sistemini Etkiliyor Gelelim işin moleküler kısmına. Mantarların sağladığı koruma ve sosyal davranış nitelikleri T hücrelerini etkilemelerinden kaynaklanıyor. Mantarların varlığında bağışıklık sisteminin kilit hücrelerinden biri olan T hücreleri iki önemli sinyal proteini salgılıyor: Interleukin-22 (IL-22) ve IL-17. Mantarların tetiklediği IL-22 molekülü epitel dokuda faaliyet göstererek bağırsak epitel duvarını güçlendiriyor. IL-17 ise kan dolaşımına nüfuz ederek nöronlara ulaşıyor ve onları etkiliyor. Tabi burada sadece IL-17 reseptörü bulunan nöronların bu molekülden etkilendiğinden bahsetmemiz gerek. Tüm sinir sisteminin etkilenmesi gibi bir durum söz konusu değil."} {"url": "https://sinirbilim.org/bagirsaklarin-kan-hucreleri/", "text": "Bağırsakların Kan Hücreleri Üretebildiği Keşfedildi! Sizi en çok ne şaşırtır? Siyaset, insanlar, toplum? Ya da bunların hiç biri mi? Beni en çok bilim şaşırtır. Okuduğumuz her makale, her haber aslında bırakın dünyamızı ya da galaksileri kendimizi bile ne kadar az tanıdığımızı göstermiyor mu? Evrensel sabit olarak bildiğimiz, asla değişmez dediğimiz bilimsel hakikatleri yine bilim değiştiriyor. Geçen hafta biyoloji kitaplarının amentüsü niteliğindeki mitokondrilerin sadece anneden geldiği tezi yerle bir oldu, bu bilgi ders kitaplarını dahi değiştirebilecektir. Zaten Sinirbilim'de bununla ilgili detaylı ve güzel bir yazı vardı, ben buna değinmeyeceğim. Değineceğim konu, en az bu konu kadar önemli olabilecek bir makalenin sonucu. Cell Stem Cell dergisinde 29 Kasım'da yayınlanan yeni bir makale bilimsel bir sabiti, kan hücrelerinin kökeni hakkındaki görüşü sarstı. Bu makalede Kolombiya Üniversitesi'nden Megan Sykes liderliğindeki bilim insanları, bugüne kadar sadece kemik iliğinden yapıldığı bilinen kan hücrelerinin sadece kemik iliğinden yapılmadığını, bağırsak kökenli de olabileceğini ortaya attılar. Bilim insanları bağırsakların, yine kan yapıcı kök hücreleri kullanarak, dolaşımdaki kan hücrelerinin %10'undan fazlasına kaynak sağlayabileceğini düşünüyorlar. Aslında bu haber özelinde düşünürsek, şaşırmakla beraber bağırsaklarının öneminin daha çok kavranmasını sağlayabileceği için ümitlendim. Kan Hücrelerinin Bağırsakta veya Kemik İliğinde Üretilmesi Neden Önemli? Bugüne kadar bağırsağın işlevleri ile ilgili fazla bir bilgimizi yoktu, ders kitaplarında, bağırsakların yararlı bakterilere ev sahipliği yaptığı, çeşitli vitaminlerin üretilmesinde katkısı olduğu, yağ asitlerini parçaladığı gibi faydalar sayılıyordu. Ancak son yıllarda bağırsakların önemi ciddi derecede fark edilir oldu. Bağırsakların mutluluk veren ya da depresif bir ruh haline sokan hormonlarımızı bile doğrudan etkilediği ve hatta obeziteden otizme kadar çeşitli hastalıkların varlıklarında rol aldığı artık bir sır değil. Kan hücrelerinin yapımında yer alması ise konuyu ileride çok daha farklı boyutlara taşıyabilecektir. Bağırsak Mikrobiyotasının İyileşmesi İle Otizm Gerileyebilir Bağırsak nakilleri Crohn ve diğer bağırsak hastalıklarından muzdarip hastalara yapılabilmektedir. Fakat yapının vücut tarafından ret edilme oranının yüksek olması ve bunun hayati bir risk oluşturması naklin başarı oranını düşürmektedir. Bağışıklık sistemimiz yeni bir organ naklinde yeni yapıyı yabancı olarak görüp saldırır ve organ işlevsizleşebilir. Doktorlar, bu sorunun üstesinden gelmek için bağışıklık baskılayıcı ilaçları hastalara vermektedirler. Fakat bu defa yeni bir problem başlıyor: bağışıklığı azalan kişi enfeksiyon ve çeşitli hastalıklara açık hale geliyor ki bu durum hayati bir risk oluşturabiliyor. Organ Bağışçısının Kan Hücreleri Alıcıya Nasıl Yardım Eder? Araştırmacılar bağırsak nakli olan hastaların hücrelerini incelediklerinde vericiden kan hücreleri olduğunu gördüler. Hastaya ait olmayan bu kan hücreleri nereden gelmişti? Bağırsak nakli sonrası hastaların dolaşımdaki beyaz kan hücreleri analiz edildiğinde bağışlanan bağırsaktan türeyen hücrelerin olgunlaştığı ve alıcının kendi dokularında toleranslı bir şekilde eğitildiği ortaya çıktı. Benzer şekilde, nakil sonrası alıcı tarafından yapılan beyaz kan hücreleri de bağışlanan dokuyu tolere edebilmek için eğitilebilir. Nakiller sonucu, nakledilen organı hastanın bağışıklık sisteminden koruyan ve hastayı da yeni organdan koruyan iki farklı kan hücresi grubu arasında çapraz bir iletişimin olduğunu belirten Sykes, vericiden daha fazla kan hücresi taşıyan hastaların, organı reddetme oranlarının da düşük olduğunu belirtti. Bu sonuç, organ naklinde yeni stratejilere kapı açabilir. Dolaşımda, vericiye ait kan hücreleri ne kadar fazla ise nakledilen organın ret edilme olasılığı o kadar düşüktür ve bu hastalarda bağışıklık baskılanmasına daha az gerek duyulabilir. Kısaca hastanın yeni enfeksiyon kapma veya komplikasyonlara maruz kalma olasılığı azalır, ilaç kullanma miktarı da düşer. Bu tekniğin geliştirilmesi sadece bağırsak naklinde değil ileride farklı organların nakillerinde de fayda sağlaması mümkündür. Bu sayede daha yüksek başarı oranı yakalayan nakiller gerçekleşebilir. Araştırmayı yapan bilim insanları nihai amaçlarının vücudun ilaca ihtiyaç duymadan organları kabul edebilmesi için gerekli uyumun organizma tarafından sağlanması ve bağışıklık baskılanmasının ortadan kaldırmak olduğunu da belirttiler. Bütün bu gelişmeler güzel; fakat sevinmek için daha zaman var. Çalışma, bağırsak naklini kabul eden 21 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Bu yüzden bu yeni bulgular ilginç olmalarına rağmen henüz mevcut yöntemi değiştirebilme kudretine sahip değil. Bağırsak Bakterilerinin Kan Hücreleri ile Bir İlişkisi Var mı? Peki, bağırsak temelli bu hücrelerin oluşumunda bağırsak bakterilerinin bir rolü olabilir mi? Elbette bu mümkün, çünkü bağırsaklarımızın işlevlerini yerine getirmesinde mikroorganizmaların hayati bir rol oynadığını biliyoruz. Bağırsak florası da denen ve içerisinde bir çok farklı türde bakteri, maya, virüs vb. mikroorganizma bulunan bu yapıyı yediklerimiz şekillendiriyor. Hatta öyle ki iki farklı öğünde yediklerimiz aracılığıyla bağırsak floramız değişebiliyor. O halde şu soruyu soralım: Yediklerimizin bağırsak kökenli kan hücrelerimizin oluşumundaki doğrudan etkileri nelerdir? Şimdilik bu sorunun cevabını bilmiyoruz ama bilim durmadan yeni bilinmeyenlerin cevaplarıyla bizleri şaşırtmaya devam edecektir."} {"url": "https://sinirbilim.org/bakteri-hucreleri-bagisiklik-sistemi/", "text": "Uyuyan Bakteri Hücreleri Bağışıklık Sistemini Kandırabilir Şapka satarak geçinen bir adamın yolu bir gün ormana düşmüş. Bir süre yürüdükten sonra sıcaktan ve yorgunluktan bunalmış, bir ağacın altına oturmuş ve uykuya dalmış. Bir kaç saat sonra uyanmış. Bir de bakmış ki yanındaki sepet bomboş, şapkalar gitmiş. Kafasını kaldırıp ağaca bakmış ki, ağacın dallarında bir sürü maymun, her birinin kafasında adamın şapkaları. Düşünceli bir şekilde kafasını kaşırken bir bakmış maymunlar da adamın taklidini yapıyorlar, kafalarını kaşıyorlar. Adam ellerini havaya kaldırmış, maymunlar da aynısını yapmışlar. Derken adam ne yapacağını bulmuş. Kendi başındaki şapkasını çıkartıp yere atmış, tabi maymunlar da kafalarındaki şapkaları hemen yere atmışlar. Adam böylece bütün şapkaları toplayıp sepetine koymuş. Aradan 50 yıl geçmiş. Artık adamın bir torunu varmış, o da dedesi gibi şapka satıcısı olmuş. Günlerden bir gün onun da yolu aynı ormana düşmüş. Hava yine çok sıcakmış ve genç adam bir ağacın altına oturmuş, şapkalarla dolu sepetini yanına koymuş ve uykuya dalmış. Bir saat sonra uyanmış bir de bakmış sepetin içinde şapkalar yok. Derken tuhaf sesler duymuş bir de kafasını kaldırmış ki ağacın üstünde bir sürü maymun, hepsinin kafasında birer şapka. Adam düşünmüş: Dedem yıllar önce bana bir hikaye anlatmıştı. Ne yapacağımı çok iyi biliyorum. Adam gülümseyerek kendi başındaki şapkayı çıkarmış yere fırlatmış. O anda maymunlardan biri ağaçtan inmiş, adamın yere attığı şapkayı kapmış, adama da bir tokat atmış ve: -Sadece senin mi deden var demiş? Bu burada dursun... Süper Bakterilerin Çağı Başladı İskoç bilim insanı Sir Alexander Fleming'in 1927'de bir tatil dönüşü küfün geliştiği yerde bakterilerin olmadığını görmesi ile ilk antibiyotiğin keşfi gerçekleşmiş oldu. Şüphesiz Fleming ilk anda petri kabına bakarken dünyadaki en büyük bilimsel devrimlerden birine kapı araladığının farkında mıydı bilmiyoruz. Antibiyotikler tüm zamanların en büyük tıbbi başarılarından biridir; ama bu zafer, böyle devam etmemiz halinde tersine dönebilir. Size ürkütücü bir senaryodan bahsedeyim: hiçbir antibakteriyel ilacın etki etmediği bakteri hücreleri var ve bunların yaygınlaşması, çok ciddi kitlesel ölümcül sonuçlar doğurabilir. Bu bakterilere süper bakteriler deniliyor. Şu aşamada süper bakteriler tekil vakalarda görülüp daha kitlesel bir durum sözkonusu değil. Ama gidişat o yöne doğru; çünkü yanlış/bilinçsiz antibakteriyel ilaç kullanımı bakterilerde direnç mekanizmalarının gelişmesine sebep oluyor. Bakteri Hücreleri Gen Alışverişi Yapıyor Fıkraya dönelim: Yalnızca bizim dedelerimiz yok, insanlık olarak kendi torunlarımıza bilimsel miras bırakıp daha güçlü antibiyotikler üretmelerine katkı sağladık; ama bakterilerin dedeleri de boş durmadı. Kendi torunlarına bu antibakteriyel maddelerle baş etmenin yollarını öğrettiler. Antibakteriyel direnç mekanizmaları bakteri hücreleri arasında genetik yolla aktarılır. Bu aktarım mekanizmaları sadece yeni oluşan bakteriye ana bakteriden geçmez, aynı zamanda bakteriler kendi aralarında gen transferi yolu ile de bu direnç mekanizmalarını kazanabilirler. Bilim insanları bu süper bakterileri yenmenin ve direnç mekanizmalarını tamamen yok edebilmenin yollarını arıyorlar. Son haber Londra Imperial College'deki bilim insanlarından geldi. 7 Aralık'ta Science dergisinde yayınlanan bir makalede bakteriyel direnç hücrelerinin vücudun bağışıklık sistemindeki hücreleri nasıl aldattığı açığa çıkartılmıştır. Bu sonuç, bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde yeni olanaklara kapı açabilir. Son bulgular bazı hastaların antibiyotik almalarına rağmen neden tekrar hastalandıklarına dair yeni açıklamalara da katkı sağlayabilir. Çalışmanın dünyanın en ünlü bakterilerinden Salmonella üzerinde yapıldığını da belirtelim. Uyuyan Bakteri Hücreleri Daha Dirençli Oluyor Salmonella gibi bakteri hücreleri vücuda saldırdığında, hücrelerin çoğu bağışıklık sistemimiz tarafından yapılacak olan savunmalara karşı bir tür uyku durumuna geçer. Yani antibiyotikler onlara etki etmez. Antibiyotik tedavisi sırasında bakterilerin uyuyan hücreleri, çoğalmayı durdurur. Uyku hali günler, haftalar hatta aylarca sürebilir ve antibiyotik tedavisi kesildiğinde bu hücreler yeniden hayata dönüp farklı enfeksiyonları da tetikleyebilir. Makalenin yazarlarından Dr. Sophie Helaine, tekrarlı ve zor tedavi edilen enfeksiyonların suçlusunun bu dirençli hücreler olduğunu belirtti. Örneğin bir kişi üreme sistemi veya kulak ile ilgili bir enfeksiyona maruz kaldığında klasik olarak antibiyotik tedavisi başlar ve rahatsızlığa ait belirtiler kesildiğinde antibiyotik alımı da durur. Daha sonra birkaç hafta içinde hastalık yeniden nükseder. Uyuyan bu bakteri hücreleri makrofajlar tarafından bakteriler yutulduğunda meydana gelir. Makrofaja giren uyuyan hücreler daha sonra makrofajdan dışarı çıkabilirler. Bu durumda antibiyotikler bu hücrelere haftalarca hatta aylarca etki etmeyebilir. Makrofaj bakteri veya virüs enfeksiyonlarına karşı savunma sisteminin temel faktörlerinden biridir ve bakteri ile virüsleri yutan bir hücre tipidir. Enfeksiyonlar İçin Zaman Bombası Aslında bu dirençli hücrelerin keşfedilmesi yeni değil, 1944 yılında keşfedilmişlerdir ve daha önceleri vücutta düşük düzeyde inaktif olarak bekledikleri ve tekrar hastalığın nüksetmesi için bir nevi gizli bir zaman bombası oldukları düşünülüyordu. Son araştırma, bu teorinin doğru olmadığı yönünde bir iddia ortaya attı. Yeni teori, bu hücrelerin makrofajların öldürebilme yeteneklerini azalttığını açığa çıkarıyor. Araştırmanın yazarlarından Peter Hill, Daha önceleri bu hücrelerin tamamen uykuda oldukları düşünülüyordu. Fakat gerçeğin çok daha korkutucu olduğu ortaya çıktı. Bu hücreler, makrofajların savunmalarını yavaş yavaş yok ediyor. Antibiyotik tedavisi kesildiğinde bu hücreler yeni bir enfeksiyon geliştirebilmek için daha elverişli ortama sahip olurlar hatta farklı virüs ve bakteri hücreleri için de daha uygun ortam yaratırlar. Araştırma her ne kadar fare makrofajlarında salmonella için yapılsa da E. Coli, tüberküloz, Salmonella dahil birçok hastalık yapan bakterinin dirençli hücre oluşturduğu biliniyor. Bilim insanları şimdi bu tabloyu bakterilere karşı nasıl kullanabileceğimizi araştırıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/bakteriler-kansere-yol-acar-mi/", "text": "Bakteriler Kansere Yol Açar mı? Kanserin ne olduğunu az çok biliyorsunuzdur. Bir grup hücrenin isyana kalkışması ve yeni yerler keşfederek kendi bağışıklık sistemine saldırmasıdır. Bakteriler de diğer vücut hücreleri gibi çeşitli ihtiyaçları için diğer hücrelerle sürekli iletişim ve koordinasyon halindedir. Yiyecek bulurken, kendini savunurken, başka hücrelere saldırırken veya arkadaşlarına yardım ederken sürekli iletişim kurmak zorundadırlar. Vücudumuzdaki tüm hücreler aynı dili kullanırlar. Belirli kimyasal moleküller aracılığıyla durmadan bilgi alış verişi yaparlar. Bakteriler ve Kanser Türleri Hem dışarıdan aldığımız bakteriler hem de içimizde yaşayan bakterilerin önemini bilseydiniz bu küçük canlılara daha çok saygı duyardınız. İnsanlardaki gelişimin %20'si dışarıdan bizi hasta eden bakteri ve virüsler sayesinde gerçekleşir. Vücudumuzda yaşayan bu canlıların bazıları bize yardım ederken, bizi hasta edenler de aslında bağışıklık sistemimiz başta olmak üzere daha dayanıklı kılmak üzere hizmet ediyor. Tabii hepsi değil. Bazı virüslerin ve bakterilerin sağlıklı hücreleri kanserleşme sürecine soktukları keşfedildi. Henüz hücresel mekanizmayı tam bilmiyoruz ama H. pylori, S. enterica, B. fragilis ve S. typhi'nin kanserle bağlantısı olduğu gün yüzüne çıktı. İleri Okuma: Helicobacter Pylori Ne Yapar? Moleküler biyolojide teknikler geliştikçe hücrelerin sinyal mekanizmalarını da daha iyi çözümlemeye başladık. Bazı mikroplar kimyasal moleküller aracılığıyla çevrelerindeki insan hücrelerinde önemli değişimlere neden olabiliyorlar. İnflamasyon yaratabiliyorlar. Yani bakteriler rahatsız edilirse komşularına da rahat vermiyor, sürekli huzursuzluk çıkarıyorlar. Mutasyonlar Kanserin oluşmasının en büyük nedeni hücre genetiğinde meydana gelen mutasyonlardır. Bazen bu mutasyonlar hayat tarzımızın sonucunda oluşur bazen de onları anne babamızdan almışızdır. DNA'mızdaki mutasyonları tamir edemezsek zaman içinde birikir ve beklenmedik bir anda hücre kanserleşme sürecine girebilir. Bir hücre kanserli olduğunda isyan bayraklarını çeker, kendi yapısını değiştirir. Hücreleri bu duruma getirmeden önce mutasyona sebep olacak kanserojen maddeleri imha etmeliyiz. İleri Okuma: DNA Mutasyonları Nasıl Olur? Dünyada her yıl milyonlarca kanser vakası enfeksiyonlar tarafından oluyor. Enfeksiyonların nasıl oluyor da kansere sebep olduğunu henüz bilmiyoruz. Dünya Sağlık Örgütü birkaç virüs ve bir bakteri dışında hiçbir mikrobu kanserojen ilan etmedi ama enfeksiyonların kansere yardım ettiği gün gibi ortada. Akciğerdeki chlamydia enfeksiyonları akciğer kanserine, genital boşaltım sistemindeki gonorrhoeae ise kendi bölgesinde kansere yardım ediyor. Ayrıca E. Coli ve Salmonella gibi bakterilerinde sırasıyla kolon ve mesane kanserine yardım ettiklerini gösteren kanıtlar var. Hücreler Ne Oluyor da Kanser Oluyorlar? Bakterilerin nasıl kanser yaptıklarını öğrenmek istiyorsak, öncelikle bir hücrenin nasıl kanserleşme sürecine girdiğinden bahsetmemiz gerek. Sizi onlarca tuhaf isimli molekülden bahsederek sıkmayacağım. Bilmemiz gereken temel şeyler hücrenin kendi içindeki sinyal mekanizmasının bozulduğudur. Hücre genomunda bazı mutasyonlar sonucu hücre bölünmesi doğru çalışmaz. Normalde çok kontrollü ve ihtiyaç oldukça bölünen hücreler kanser hücresi olduktan sonra dur durak bilmeden kontrolsüzce bölünmeye başlar. Programlı hücre ölümü sinyal mekanizmaları devre dışı kalmıştır. Kanserli hücre kendini öldürmediği gibi dışarıdan ona saldıran T hücrelere de yanıt verir. Kendisine yapılan bir taarruzu engelleyip, karşılık verebilir. İlaçlar birçok zaman bu yüzden işe yaramıyor. Hücre kendini öylesine kapatıyor ki, ABC transporter proteinleri gelen ilaçları içeri almıyor. İçeri güç bela girmiş ilaçları da hemen dışarı püskürtüyor. Bakteriler hücre içi sinyal mekanizmalarını bozarak veya doğrudan DNA'ya zarar vererek kansere neden olabilirler. Bunların yanında bazı lokal etkiler ve kanın yapısında yaptıkları değişimler de var. Araştırmalara göre bazı bakteriler DNA hasarını tespit etmekle sorumlu hücre yolağını hedef alıyor. Bu mekanizma bozulduğunda ise hücre artık kendi DNA'sındaki mutasyonları tespit edemiyor ve kanser kaçınılmaz hale geliyor. DNA'ya Zarar Veren Toksinler Hücre DNA'sı zarar gördüğünde dengeler alt üst olur ve her şey ters gitmeye başlar. Vücudumuzda 30 trilyon bakteri yaşıyor, her saniye dışarıdan da binlerce, milyonlarca bakteriye maruz kalıyoruz. Bu mikropların bazıları DNA'nın kararlılığına zarar verecek kimyasal moleküller salgılarlar. Bu toksinler eğer başarılı olup da görevlerini yerine getirirlerse tümör engelleyici genler zayıf düşebilir. Zincirleme tepkimelerin sonucunda ise hücreler kansere yakalanır. Şimdiye kadar kansere neden olduğu kanıtlanmış ve iyi araştırılmış 4 toksin vardır. Bunlar E. Coli'nin kolibaktin toksini, gram negatif bakterilerden salgılanan CDT , Shigella dizanteri bakterisinden gelen Shiga toksini ve N. gonorrhoeae'dan endonükleaz toksinidir. Şimdi bunları inceleyelim. Bakteriyel Toksinler Kolibaktin toksini en çok çalışan bakteriyel toksindir. Genomik adalar adı verilen özel bir genetik ağ tarafından üretilirler ve bakteriler arasında paylaşılabilir. Bu gen bölgesi ribozomlar tarafından üretilmeyen sıradışı bir enzim üretir. E. coli bakterileri bağırsaklarda çok uzun süre hayatta kalabilir. Bunun sonucunda da zaman içinde kolon kanserinin oluşumuna yardım edebilir. Gram negatif bakterilerinden salgılanan CDT de DNA'ya saldırır. Bu toksin üç parçadan oluşur: A, B ve C parçaları. B kısmı asıl aktif olan parçadır ve A ile C'yi hücrenin içine girmek için kullanır. Hücreler onu dışardan veziküller içinde alır ve endoplazmik retikuluma taşır. Burada tüm parçalar düzgün biçimde katlanır ve aktif hale gelerek DNA'ya doğru yol alırlar. Bu toksin DNA'da çift zincir kırılmalarına neden olarak mutasyon yaratır. Mutasyona uğramış DNA zaman içinde kontrollü bölünebilme yeteneğini kaybeder. Bütün bunların sonucunda hücre yavaş yavaş kanser olmaya başlar. DNA Hasar Yanıtlarını Manipüle Eden Bakteriler Eğer yazıyı buraya kadar okuduysanız konuyla yakından ilgileniyorsunuz demektir. Şimdi biraz daha moleküler seviyelere iniyoruz. Bakteriler DNA'nın çift zincirli yapısında birçok kırılmaya yol açabilirler. Aynı zamanda bu kırılmaları tespit edecek mekanizmaları da bozabilirler. Bunu yapmaları için DNA hasar tespiti yapan proteinleri ve hayati önem taşıyan p53 yolağını hedef almaları gerekir. p53 yolağı bozulduğunda hücre bölünmesi kontrolden çıkar ve kanserleşme süreci başlamış olur. Bir kanser araştırmacısına gözlerini kapat ve aklına ilk gelen şeyi söyle deseniz size muhtemelen p53 yanıtını verir. TP 53 geninden üretilen p53 proteini hücre döngüsünü düzenleyen bir transkripsiyon faktörüdür. En çok araştırılan proteinlerden biridir ve kanserin gelişimini önlemede en önemli moleküldür. Hücre strese girdiğinde p53 bunu anlar ve hemen makineleri durdurup şalterleri indirir. Yani hücre döngüsü ve metabolik olaylar hemen durup, programlı hücre ölümü başlar. Hücrenin strese girmesi demek bir şeylerin ters gittiği anlamına gelir. Böyle bir durumda bölünmek yapılabilecek en tehlikeli iştir! Kanserlerin yarısında TP53 geninde mutasyon görülür. Bu mutasyon p53 proteininin çalışmasını engelleyerek kanser oluşumuna yardım eder. Kansere neden olan birçok virüs de p53'ün davranışını değiştirir. Chlamydia trachomatis cinsel yolla bulaşan ve her yıl 100 milyon insanı hasta eden bir bakteridir. Hastalık herhangi bir belirti göstermez ve serbest radikaller aracılığıyla epigenetik mekanizmaları bozar. Zamanla hücrenin iç dinamikleri bozulur, hücre büyümesi hızlanır ve daha fazla bakteri içeri girmeye başlar. Bu bakterinin diğer hedefi ise p53 proteinidir. p53'ün yapısını bozarak bakteriye yardım eden belirli moleküllerin üretimini sağlar. Metabolizmadaki bu değişiklik ise hem hücreyi kanserleştirir hem de düşük oksijenli ortamda hayatta kalmasını sağlar. İleri Okuma: Serbest Radikaller Dost mu Düşman mı? Kansere Arka Kapıdan Ulaşmak Şimdiye kadar hep bakterilerin doğrudan DNA'yı etkilediklerini yazdık. Kanserin oluşması için başka yollar da var. Örneğin uzun süreli inflamasyon DNA'nın yapısında değişikliğe sebep olarak kansereyol açabilir. İnflamasyon durumunda hücre strese girmiş durumdadır ve serbest radikaller bolca üretilir. Bu moleküller DNA'da kırılmalara ve mutasyonlara neden olabilir. İnflamasyonun yanında ultraviyole ışık, radyasyon da DNA mutasyonlarına yol açabilir. Chlamydia trachomatis reaktif oksijen türlerinin sayısını artırarak mitokondrinin faaliyetini değiştirebilir. Mitokondriye müdahale ederek daha fazla ROS üretilmesini sağlar. ROS'ların sayısının artması da hücrenin savunmasını azaltacağı için bakteriler için her şey daha güzel olacak. İleri Okuma: İnflamasyon Mitokondri Davranışını Değiştiriyor Bakterilerin kansere sebep oluşlarında bilmemiz gereken en önemli noktalardan biri kısa süreli değil uzun süreli hastalıkların kansere yardım ettiğidir. Hücrelerimizin savunma sistemleri oldukça iyidir. Yaratılan hasar çok uzun sürelerde birikmiş olmalı ki hücreye gerçekten zarar versin."} {"url": "https://sinirbilim.org/balin-faydalari/", "text": "Balı Ne Kadar İyi Tanıyoruz? Balın Faydaları Çok Fazla Bal böcek türevli olup da besleyici, tedavici edici, kozmetik ve endüstriyel değeri olan tek doğal maddedir. Çoğumuzun genellikle kahvaltıda tükettiği bal çok besleyici içeriğinin yanında polifenoller gibi fizyolojik olarak etkin doğal maddeleri de bünyesinde barındıran bir besin kaynağıdır. Balın beyne etkileriyle ilgili yapılan araştırma sayısı az olmasına rağmen balın faydaları çok fazla. Örneğin, hafıza geliştirici etkilere sahip büyük nootropik etkilere sahip. Nootropik etki genel olarak beyinde bilişsel yetenekleri, zeka düzeyi gibi nöronları geliştirici maddelerin sahip olduğu etkidir. Hafızanın yanında balın diğer bilinen özellikleri arasında endişeyi azaltıcı, ağrı kesici ve stres giderici gibi nörofarmakolojik etki alanları geliyor. Balın içeriğindeki polifenoller üstünde yapılan araştırmalar polifenollerin yaşlanmada rol oynadığı düşünülen solunum sonucu oluşan reaktif oksijen moleküllerini etkisiz hale getirdiğini hücresel antioksidan savunma sistemini yenileyerek hücredeki oksidatif stres seviyesini düşürdüğünü gösteriyor. Polifenollerin bir diğer yararı da hafıza sorunlarına gidermede yardımcı olmasıdır. Bu yüzden balın faydalarını iyi öğrenmeli ve bolca tüketmeliyiz. En azından içerdiği polifenoller yönüyle nörodejeneratif hastalıklar başta olmak üzere, sinaptik plastisiteyi geliştirmede, hücre ölümlerini durdurmada daha iyi araştırılmalı. Balın etki mekanizmaları daha iyi anlaşıldığında geniş kitleler tarafından daha fazla rağbet görecektir. İleri Okuma: Oksidatif Stres Balın tarihine baktığımızda çeşitli içeceklerde tatlandırıcı olarak, tıpta katarakt tedavisinde ve yaraların iyileştirilmesinde kullanıldığını görüyoruz. Yüzyıllardır geleneksel tıp uygulamalarında da kendine yer bulan bal Hindistan'da göz hastalıkları için, Bangladeş'te öksürük, boğaz ağrıları için, Gana'da bacak ülseri ve Nijerya'da kızamık hastalığının tedavisinde kullanılmıştır. Balın Ağırlığının 95%'i Şekerdir Günümüze kadar yaklaşık 300 çeşit bal türü tanımlanmıştır. Bal türlerinin farklılık göstermesinde rol oynayan değişkenler bal arıları tarafından toplanan çiçek nektarının yapısındaki moleküllerin farklı oluşundan kaynaklanmaktadır. Balın içeriğindeki karbonhidratlar kuru ağırlığın 95 97%'sini oluşturur. Bundan başka balın içinde organik asitler, proteinler, amino asitler, mineral ve vitaminler gibi çok sayıda çeşitli moleküller bulunmaktadır. Ayrıca saf balda sağlık açısından yararlı polifenoller, alkaloidler, çeşitli glikositler ve flavanoidler bulunur. Balın faydaları bu moleküller sayesinde ortaya çıkıyor. Fruktoz ve glikoz gibi monosakkaritler balın içeriğinde en fazla bulunan ve balın fiziksel ve besleyici karakteristiğinin çoğundan sorumlu şeker türleridir. Balda bulunan diğer şeker türleri olan disakkaritler, trisakkaritler ve oligosakkaritler kendi içlerinde çok geniş bir molekül çeşitliliğini barındırıyor. Bala asidik özelliğini (pH 3.2 4.5) veren asitlerin başında glikoz oksidaz enzimi yardımıyla glikozun oksitlenmesi sonucu oluşan glukonik asit gelir. Glukonik asidin yanında formik, asetik, sitrik, laktik, maleik, malik, oksalik, piroglutamik ve sukkinik asitler de balın yapısında bulunan diğer asidik bileşenlerdir. Balın yapısında bulunan maddelerden bir diğer grup amino asitlerdir. Glutamin ve asparajin hariç tüm amino asitlerin bulunduğu balda en fazla bulunan amino asit prolindir, ve onu takiben aspartat, glutamat ve diğer amino asitler gelir. İleri Okuma: Glutamat Nedir? Balda 31 Farklı Mineral Vardır Balda ki vitamin miktarı genellikle düşüktür ve günlük alınması gereken dozu karşılamaz. Genelde tüm suda çözünebilen vitaminler balda bulunurken, en yüksek miktar C vitaminine aittir. Vitaminlerin yanında balda aşağı yukarı 31 farklı mineralin varlığı tespit edilmiştir. Bunlar arasında en miktarca fazla olanları kalsiyum, fosfor, potasyum, sülfür, sodyum, klor ve magnezyumdur. Ayrıca eser miktarda rubidyum , silisyum , zirkonyum , vanadyum , lityum , stronsiyum , kurşun , kadmiyum , arsenik bulunmaktadır. Bunların bazıları doğal olarak balda bulunurken bazıları dış çevreyle etkileşimden kaynaklanan ve bala atık madde olarak giren elementlerdir. Balın İçinde 600 Uçucu Madde Vardır Balda yukarıda saydığımız moleküllerin haricinde yaklaşık olarak 600 farklı uçucu madde daha mevcuttur ve bu maddeler balın botanik kaynağını belirlemek için kullanılabilir. Ayrıca bu uçucu maddelerin bala karakteristik özellikler verdiği ve çeşitli biyomedikal faaliyetlerinin olduğu da yapılan araştırmalar sonucu kanıtlanmıştır. Balın faydalı yapısını artıran bu bileşenler insan vücuduna bir zarar vermez. Balın yapısında bulunan diğer moleküller antioksidan olarak görev yapan polifenoller ve flavonoidlerdir.Son yıllarda yapılan araştırmalar balda yaklaşık olarak 30 farklı polifenolün varlığını doğrulamıştır. Balda bulunan toplam polifenol miktarı 50 ila 850 mg/kg arası değişirken, flavonoid miktarı 36 150 mg/kg arasında seyretmektedir. Balın içindeki bu polifenollerin yoğunluğu bal arısının faydalandığı çiçeğe, coğrafi konuma ve iklim koşullarına bağlıdır. Balın bileşiminde karşılaşılan en yaygın flavonoid ve fenollü maddeler elajik asit, galik asit, benzoik asit, sinamik asit, ferulik asit, klorojenik asit, kafeik asit, kumarik asit, mirisetin ve buna benzer moleküllerdir. Balın Faydaları Saymakla Bitmiyor Son 20 yıldır devam eden araştırmalar balın insan vücudunda mide koruyucu, antioksidan, tansiyon düşürücü, mikrop öldürücü, mantar önleyici, bağışıklık sistemini güçlendirici, yaraları iyileştirici ve tümör önleyici etkilerinin olduğunu gösteriyor. Balın nootropik ve nörofarmakolojik etkileri hakkında yayınlanan araştırma sayısı az olmasına rağmen geleneksel tıptaki kullanım alanlarına ve etkilerine bakarak balın faydaları ile ilgili fikir edinilebilir. Örneğin, Hindistan'da ömrü uzatmak, hafıza, zeka, yoğunlaşma ve fiziksel gücü arttırmak için uygulanan Ayurveda tıbbında bal en önemli bileşenlerden biridir. Balın faydaları arasında tüm merkezi sinir sisteminin oluşması ve gelişimine yardım etmesi, özellikle yeni doğan bebeklerde ve okul öncesi çocuklarda hafıza ve birçok bilişsel işlevin gelişimi yer alıyor. Fareler üstünde yapılan bir araştırmada 2 aylık farelerin normal beslenme programlarına ilave edilen balın onların beyin işlevlerinin bir yıldan fazla bir süre boyunca bal takviyesi almayan farelerden daha iyi olduğunu ortaya koyuyor. Ayrıca bal desteği alan farelerde daha az endişe gözlenirken, konumsal hafızaları da bal desteği almayan farelerden çok daha iyiydi. Alzheimer Hastalığı Gibi Rahatsızlıkları Engelliyor Önceki çalışmalarla tutarlı olarak elde edilen bazı deney sonuçlarında da uzun süreli bal tüketiminin beyin dokusunda lipid oksitlenmesini önemli ölçüde azalttığı görülüyor. Balın faydaları içindeki çeşitli polifenol ve flavonoidlerin antioksidan etkisi sayesinde gerçekleşiyor. Bu moleküller beyinde oksidatif stresle mücadelede önemli bir rol oynuyor. Serbest radikal aracılığıyla gerçekleşen moleküler yıkımı engellemede beynin savunma sistemine büyük destek oluyor. Antioksidan ve serbest radikaller arasında devam eden moleküler savaşta eğer serbest radikallerin üstünlüğü söz konusu olursa doku tahribatı artıp yaşlanma süreci hızlanabiliyor. Ayrıca Alzheimer hastalığı, Parkinson hastalığı gibi nörodejeneratif rahatsızlıklarda da hücrelerde serbest radikal temelli oksidatif stres kanıtlarına ulaşılmıştır. Bilişsel İşlevleri Güçlendiriyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/bazal-metabolizma-hizi/", "text": "Bazal Metabolizma Hızı"} {"url": "https://sinirbilim.org/bazi-insanlari-sinek-isirmaz/", "text": "Bazı İnsanları Neden Sinek Isırmaz? Hiç şüphesiz mangal ve keyifli bir sohbetle geçen güzel yaz gecelerinin bir numaralı kabusu sivrisineklerdir. Biz mangal üzerinde etlerin pişmesini beklerken onlar da akşam yemeği için bizi beklerler. Vücudunuzun her tarafını örtecek şekilde giyinip, bir de sinek kovucu spreylerden vücudunuza sürdüğünüz halde hala sinekler tarafından ısırılıyorsanız, yapacak bir şey yok sinekler sizi çok seviyor. Ancak bir de hiçbir şey yapmadığı halde bir sinek tarafından bile ısırılmayan seçilmiş insanlar var. Bu insanların sizden ne gibi bir artısı var? Deride Yaşayan Bakteriler Sinekleri Çekiyor Baştan söyleyelim kan grubunuzun bununla bir ilgisi yok. Kan grubu 0 grubu ve A grubu olanlar sinekler tarafından daha fazla ısırılacak diye bir kural yok. Aranan yanıt derimizin üst katmanlarında gizli. 2014 yılının başlarında ünlü mikrobiyal ekolojist Rob Knight yaptığı bir TED konuşmasında deri üzerinde yaşayan bakterilerin sinekleri cezbeden farklı kimyasal kokular salgıladığını açıkladı. İleri Okuma: Kan Grubunuz Hafızanızı Etkileyebilir Vücudumuzun içinde ve dışında yaşayan 40 trilyon bakterinin bir kısmı derimizin üzerinde hayatlarını sürdürür ve vücut kokumuzun oluşmasında önemli bir görev alırlar. Aslına bakarsanız, insan terinin kötü kokmasındaki en büyük etken de bu bakterilerdir. Başta bu bakterileri pek sevmemiş olabilirsiniz ancak bu yardımcılarımız zararlı mikroorganizmaların derimiz üzerinde kolonileşmelerini engelleyen kimyasal maddeler salgılarlar ve derinin bağışıklık sistemini uyarırlar. Derimiz üzerinde yaşayan bakteri popülasyonu kişiden kişiye büyük değişiklik gösterir. Bütün insanların DNA'sı 99.9% oranında aynı iken vücudumuzdaki bakteri populasyonun genelde sadece 10%'u ortaktır. Sinekler Karanlıkta Bile Sizi Nasıl Bulurlar? Bir sivrisinek zifiri karanlıkta bile insan derisini bulabilir ve derinin uygun yerine konduktan sonra yapılacak iş lokal anestezidir. Tabi bu sırada sivrisineğin besinin yüksek olduğu atardamar ile besinin düşük olduğu toplardamarı ayırt edebilmesi gerekiyor. Sivrisineğin insan derisine doğru yönelimi berlirli tip bakterilerin yaydığı kokulardan kaynaklanıyor. Bu yönelimi nasıl olduğunu görmek için araştırmacılar 48 gönüllü erkek bireyin 2 gün boyunca alkolden, soğandan ve baharatlı yiyeceklerden uzak kalmalarını istedi. Katılımcılar deri mikroorganizmaların tamamen zarar görmeden kalmasını sağlamak için 24 saat boyunca naylon eldivenler giydiler. Araştırmacılar bir sonraki aşamada sivrisinekleri çekmek için kullanılan kokuyu oluşturan kimyasal maddeyi almak için katılımcıların derilerini cam kürelerle ovaladılar. 48 erkekten 9'unun kokuları sinekler tarafından büyük rağbet görürken, 7 şanslı kişinin kokusu sinekler tarafından göz ardı edildi. Bakteri Yoğunluğu Sinek Isırması Açısından Önemli Katılımcılar arasında sinekleri çok çeken grupta sinekler tarafından önemsenmeyen gruba göre bir bakteri türünün konsantrasyonu 2.62 kat, başka bir bakterinin konsantrasyonu 3.11 kat daha yüksekti. Sinekler tarafından göz ardı edilen kişilerin derilerindeki bakteri çeşitliliğinin sayısı diğer kişilere oranla daha yüksekti."} {"url": "https://sinirbilim.org/bebek-bakmak/", "text": "Bebek Bakmak Büyükannenin Beynini Koruyor Torunlara bakıcılık yapmak ve bebek bakmak büyükannelerin beyinlerini geliştirmelerine yardımcı olabilir ama aşırısı tam ters etki gösteriyor. Yaşları 57 ile 68 arasında değişen Avustralyalı 120 büyükanne üstünde yapılan araştırmalar sonucunda torunlara bakıcılık yapmanın menopoz sonrası dönemde kadınlarda beynin hala dinç kalmasına yardım ettiği ortaya çıktı. Bundan önce yapılan araştırmalarda arkadaş ve akrabalarla sürekli iletişim halinde olmanın bilişsel yetenekleri geliştirdiği biliniyordu. Haftada En Az 5 Gün Bebek Bakmak Beyni Koruyor Araştırmacılar haftada bir gün torunlarına bakan kişilerin bilişsel yetenek testlerinde en yüksek başarıyı kaydettiklerini söylüyor. Haftada en az 5 gün torunlarına bakan kişiler ise tam tersine en düşük başarı gösteren grup oldular. Torunlarına çok fazla bakıcılık yapan bu kadınlar hafıza ve zihinsel işlemlerde en kötü puanları kazandılar. Büyükannelerin omuzlarındaki yük arttıkça zihinsel testlerdeki başarıları da buna oranla düşüyordu. Her gün bebek bakıcılığı yapan büyükanneler haftada 1-2 kez yapanlara oranlara torunları tarafından daha fazla isteniyordu ve bu da büyükannenin üstünde bir baskı oluşturuyordu. Fazlası Zararlı Olabilir"} {"url": "https://sinirbilim.org/bebeklerde-baglanma-onemi/", "text": "Bebeklerde Bağlanmanın Önemi ve Bağlanma Stilleri Bebek ile birincil bakıcı arasında oluşan güçlü duygusal iletişime bağlanma adı verilir. Bağlanma, genellikle ilk bir yıl içerisinde oluşur. Çoğunlukla birincil bağlanma anneye olmasına rağmen bebeklerin yaşadığı çevreye bağlı olarak bazen babaya veya bakıcılık rolünü üstlenen kişiye de bebeğin bağlanması mümkün. Peki, bebek bağlanacağı kişiyi nasıl seçiyor? Bebeklerin ilk 6 aya kadar gözdeki konilerin tam gelişmemesinden dolayı görme duyuları tam olarak işlevini yerine getiremez. Görebilecekleri mesafe yaklaşık 17,5-25 cm olup beslenme sırasında anneleriyle olan mesafeye denktir. Bebekler, annelerinin kokusunu sesini doğum öncesinde; yüzünü ise doğumla birlikte tanımaya başlar. Araştırmalara göre annelerin bebekleriyle kurduğu göz teması, ve birincil ihtiyaçlarına cevap verme süreleri bebeklerin güven duygusunun oluşmasında çok yüksek oranda etkilidir. Bağlanma Türleri Mary Ainsworth ve meslektaşları, annelerin ve yabancıların bebeklerden ayrılma ve geri dönmeleri durumunda bebeklerin gösterdiği tepkilere bağlı olarak dört bağlanma stili belirlemişlerdir. Güvenli Bağlanma: Güvenli bağlanan bebekler, anneleri odadan ayrıldıklarında üzgündü. Anneleri geri döndüğü zaman kolayca sakinleşiyorlardı, yabancı geldiğinde annelerine sığınıyorlardı. Kaçıngan Bağlanma: Anneleriyle veya yabancıyla hiçbir iletişim kurmadılar, onların varlığına veya yokluğuna çok az tepki verdiler. Kararsız Bağlanma: Annelerinin varlığına rağmen yabancının varlığından çok hoşnutsuz oldular. Anneleri ayrıldığı zaman şiddetle protesto edip anneleri geri döndüğünde tekmeleyerek karışık davranışlarda bulunmuşlardır. Dağınık Bağlanma: Herhangi bir kategoriye uymayan bebeklere dağınık bebekler demişlerdir. Bu tür bebekler anneleriyle olan göz temasından kaçınmış, genellikle şaşkın, depresif ve korkulu bir yüz ifadesine bürünmüşlerdir. Bebeklikteki Bağlanma Yetişkin Hayatı Nasıl Etkiler? Biliyoruz ki insanlar olarak birbirimize ihtiyacımız var ve bağlanmak zorundayız. Temel duygusal ihtiyaçlarımızı bağlanmadan karşılamak ne yazık ki mümkün değildir. Mary Ainsworth'un çalışmalarına göre eğer bebekliğinizde birincil bakıcınıza güvenli bağlandıysanız yakın ilişkileri devam ettirme eğilimindesinizdir ve duygularınızı karşı tarafla paylaşmaktan çekinmezsiniz. Kaçınan bağlanma oluşmuşsa muhtemelen anneniz uzak ve mesafeli davranışlar sergiliyordu, bu da sizi zamanla bağımsız hissettirmiş olması mümkün. Yakın ilişkiler size boğucu geliyor ve çok sayıda kısa süreli ilişkiyi tercih ediyor olabilirsiniz. Kararsız bağlandıysanız ise annenizin size tutarsız şekilde davranmış olma olasılığı bir hayli yüksek. Sizin duygusal ihtiyaçlarınızı karşılamak için 'savaşçı' haline getiren kişi anneniz olabilir. Eğer bu tür bir bağlanma modeli sizde varsa sürekli ilgiye muhtaç ve sevginin her zaman daha fazlasını istiyor olabilirsiniz. İlişkiniz var ise bu ilişkiden kolaylıkla kopamıyor oluşunuzun sebebi kararsız bağlanma olabilir. Bağlanma Türü Değişebilir mi? Bağlanma motifiniz ilk 6 ay içerisinde oluşuyor olsa da hiçbir şey için geç kalmış değilsiniz. Pratikler yaparak ve yeni yetenekler öğrenerek daha güvenli bir bağlanma stili oluşturabilirsiniz. Kendinize Yukarıdan Bakın! Neye ihtiyaç duyduğunuzu ve ne hissettiğinizi anlamaya çalışın. Kendinize olası olay örgüleri kurun ve tepkilerinizin ne olabileceğiyle ilgili fikirler yürütün. Bağlanma stillerinden hangisinin sizin günlük yaşantınıza daha benzer olduğunu bulmaya çalışın. Duygularınızı Paylaşın! Yakın çevrenizle kendiniz hakkında hissettiklerinizi paylaşın. Çevrenizin sizin hakkınızdaki görüşleri toplayıp kendiniz hakkında öz eleştiri yapın. Günlük tutmak veya düşündüklerinizi bir yere yazmak da farkındalığınızı arttırmada ışık tutabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/bebeklerin-dil-becerilerini/", "text": "Bebeklerin Dil Becerilerini Konuşmalarından Önce Geliştirebiliriz Bebekler dünyaya geldikten sonra yaklaşık 1.5 2 yıl boyunca çevrelerindeki tüm sesleri inceleyerek ve çözümleyerek ana dili olacak dili öğrenirler. Bu süreç şimdilik kendiliğinden bebeklerin etraflarındaki her şeyi dinlemeleriyle gerçekleşiyor. Eğer sürecin mekanizmasını tam olarak belirleyebilirsek bebeklerin beyinlerindeki sinapsların çoğu henüz silinmemişken, bir diğer deyişle beynin potansiyeli ileri ki yaşlara oranla çok daha üst seviyedeyken bebeğe çok sayıda dil öğretebiliriz. Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunan Rutgers Üniversitesi'nde görevli bilim insanları bebekler 4 aylıkken sözcüklere dikkat ettiğini ve sözcük yapısından olmayan seslerle sözcükler arasındaki ayrımı fark ettiklerini söylüyor. Bebeklerin bir araba kornasının sesiyle cümle yapımında kullanılan sözcükler arasındaki farkı ayırt etmesi 7 aylık olduklarında çok daha hızlı ve doğru bir şekilde gerçekleşiyor. 4. ve 7. Aylar Arasında Dil Haritaları Oluşmaya Başlıyor Araştırma ekibine liderlik eden April Benasich bebeklerin sürekli çevreyi tarayarak dil olarak kullanabilecekleri sesleri aradıklarını belirtiyor. Bebek gelişiminin 4. ve 7. ayları arasında beyinde dilsel akustik haritalar oluşturuluyor. Bu haritaları oluştururken bebekler çevreyi çok dikkatlice gözlemleyip, her anı, her hareketi ve insanlar arasındaki tüm etkileşimleri mükemmel bir biçimde çözümlüyorlar. Gelelim az önce bahsettiğimiz harita mevzuuna. Akustik haritalar bebek beyninin dış çevredeki karmaşık dil yapısını hızlı ve otomatik olarak çözmesini sağlayan birbirleri arasında etkileşim halinde bulunan hücre topluluklarıdır. Beyinde akustik dil haritalarının yanında, işitsel kortekste duyma ile ilgili haritalar, beynimizin arka kısmında görsel kortekste de görsel haritalar mevcuttur. Bu haritalar ne kadar iyi çalışırsa bilişsel süreçlerin verimi de o kadar iyi olmaktadır. Dil Haritaları Yapım Esnasında Şekillendirilmeli Bebeklerin beyninde 4. ayda başlayan dil haritaları eğer yapım esnasında şekillendirilirse, bebeklerin bir dili öğrenmesi daha kolay ve etkili olabilir. Bu bebeklerin öğrendiği dil ve diller için daha sağlam bir alt yapı ve daha hızlı bir öğrenme seçeneği sunabilir. Yetişkin bir kişi araba sürerken birçok tepki ve davranış sergiler. Arabanın içinde bulunan bir bebek bütün bu davranış ve tepkileri analiz etmektedir. Araştırma ekibi bebeklerin algılamasını yönlendirerek ve geliştirerek bebek beyninin daha hızlı ve otomatik olarak öğrenmesini amaçlamaktadır. Benasich laboratuvarlarında bebeklerin akustik dil haritalarının oluşturulmasını hızlandırabildiklerini ve en iyi şekilde geliştirebildiklerini belirtiyor. Ekip bunu yaparken bebeklere hızlıca değişen çeşitli sesler dinletiyorlar ve bebekler sesler arasındaki farklara tepki verdiklerinde onlara kısa bir renkli video göstererek ödül veriyorlar. Dinleme esnasında ses değişiklikleri milisaniye ölçeğinde oluyor ve eğitimin ilerleyen aşamalarında çok daha karmaşık bir hal alıyor. Benasich bu eğlenceli oyunu oynarken bebeğe Buna dikkat et, bu önemli mesajı verdiklerini belirtiyor. Bu yöntem bebeklerin çevredeki seslere güçlü bir şekilde odaklanmalarını ve dil ile ilgili gerekli olan bilgileri daha kolay akustik dil haritalarına işlemelerini sağlıyor. Bu yöntem sayesinde bebeklerin birden fazla dili de kolayca öğrenebilecekleri öngörülüyor. Bebeklerin Ses ve Dil İşleme Yetenekleri Gelişiyor Araştırmacılar bu yöntemin uzun süreli faydalarının da olacağını düşünüyor. Elektroensefalografi tekniği kullanılarak yapılan araştırmalar altı haftalık bir eğitimin 7 aylık bebeklerin ses şablonları işlemedeki verimliliğini büyük oranda arttırdığını gösteriyor. 6 aylık eğitimin tamamlanmasının ardından ekip bebekleri gözlemlediğinde eğitim verilmeyen sonraki 18 ay boyunca bebeklerde eğitime bağlı gelişim bulmuşlardır. Elde edilen bu bulgular, akustik dilsel haritalar oluştuktan sonra bebeğin bundan çok uzun süreler boyunca faydalanacağını gösteriyor. Böyle bir tekniğin var olduğunu öğrenen birçok ebeveyn bebeklerini birer dahi yapmak isteyecektir ancak Benasich'in buna cevabı: Gerek yok. Kişilerin dil işleme kabiliyetleri de boy uzunluğu gibi genetik unsurlara bağlıdır. Örneğin bir kişinin boyunun uzunluk kapasitesi genetik temellere dayanarak 160 ile 180 cm arasında değişsin. Bu kişi doğru egzersiz ve beslenme programıyla 180 cm boy uzunluğuna erişebilir ancak kesinlikle 190 cm olamaz. Aynı durum dil işleme süreçleri için de geçerlidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/beden-duyu-korteksi/", "text": "Beden Duyu Korteksi Beden duyu korteksi vücudun iç durumu hakkında duyusal bilgileri toplayan, değerlendiren ve yanıt veren nöronların bulunduğu karmaşık bir sistemdir. Isıyı hisseden termoreseptörler, dokunma duyusunu oluşturan mekanoreseptörler, tat ve kokuyu algılana kemoreseptörler ve ağrıyı algılayan nosiseptörler gibi duyu reseptörlerinin hepsi beden duyu korteksine bağlıdır. Aynı zamanda beden duyu korteksi 6. his denilen durumun oluşmasını sağlayan proprioreseptörler vasıtasıyla iç organların durumu hakkında da bilgi toplar. Ağırlık kaldırdıktan veya koştuktan sonra kaslarınızın ağrıdığını veya çok yemek yedikten sonra midenizde hazımsızlık olduğunu size bildiren işte bu proprioreseptörlerinizdir. Beden duyu korteksi alan adı verilen çok sayıda işlevsel farklı bölgelere ayrılmıştır. Bu alanlar deri altından kasların iç dokusuna ve organların reseptörlerine kadar vücudun her bölgesinin yerini belirler. Beden duyu korteksinin alanları talamustan ve diğer beden duyu alanlarından gelen sinyallere bağımlıdır. Vücudun hangi organı aktif olarak çalışıyorsa beden duyu korteksi o organa yoğunlaşır. Örneğin yazı yazarken elleri kodlayan alanlar daha yüksek faaliyet gösterirken ayakları kodlayan alanlar daha pasiftir. Koşu bandında koşarken ise tersi bir durum görülür. Organlardan gelen duyusal sinyaller nöronların davranışlarını değiştirebilir ve o uyarana karşı nöronları daha hassas yapabilir. Bu durum aslında günlük hayatta sıkça karşılaştığımız bir hadisedir. Müzik aletini yeni çalmaya başlayan bir kişi başlangıçta çok harika melodiler çalamaz ve enstrümanına yabancıdır. Zamanla yaşlı insanların el melekeleri denilen refleksler hızlanır ve beden duyu korteksi de enstrümanı iyice kodlar. Böylece beyin enstrümanı tutmaya ve doğru notaları çalmaya daha az enerji harcarken müzik ahengini oluşturmak için daha fazla çaba harcar. Beden duyu korteksi içinde cereyan eden bu tür değişiklikler aksonların büyümesi, yeni nöronların alanlara katılması ve mevcut sinir hücrelerindeki hücresel değişikliklerle sağlanır. Beden duyu korteksinde plastisite Yetişkin memelilerde kortikal nöronların tepki durumları gelen duyusal sinyallere bağlı olarak değiştirilir böylece ilgili uyarandan gelen sinyallere karşı daha hassas yanıt verebilirler. Nöronlarda meydana gelen bu tür değişiklikler duyusal ve algısal becerilerde kalıcı gelişim sağlamak için çok önemlidir. Ayrıca sinir sisteminin felç gibi olaylardan hasar gördüğü durumlarda kalan nöronlar en yüksek verimi sağlamak ve kaybedilen iş gücünü telafi etmek için davranışlarını düzenlerler. Bir uzvun kesilmesi gibi büyük çapta duyusal sinyalin kesildiği vakalarda beden duyu korteksinin nöronları kendini tekrar düzenler. Bu düzenleme esnasında kesilen uzvun serbest sinir uçlarında inflamasyon olduğu takdirde beyne sürekli yanlış sinyal gönderebilir ve bunun sonucunda hayalet uzuv sendromu ortaya çıkabilir. Araştırmacılar beyin plastisitesinin yararlı yönünün nasıl kullanabileceklerini ve zararlı yönünün ise nasıl engellenebileceğini halen araştırıyorlar. Beden duyu korteksinin ve sisteminin organizasyonu Beden duyu sistemi vücudun her yerinden duyusal sinyaller aldığı için çok karmaşık bir çalışma ağına sahiptir. Sinyallerin vücuttan alanlara taşındığı başlıca yolakların birinde kapsüllü, düşük eşiğe sahip deri mekanoreseptörler omurilik beyin sapı talamus yolunu izleyerek beden duyu korteksine ulaşır. (Figür 1) Beyin hasarından sonra beden duyu korteksindeki esnekliği konu alan araştırmaların çoğu anterior parietal korteksin 3b alanındaki değişiklikleri içerir. İnsanlarda dokunma duyusu 4 periferal nöron kanalının nöral faaliyetinin kombinasyonlarına bağlıdır. Bu dört kanaldan ikisi hızlı bir şekilde uyaranlara uyum sağlarken diğer ikisinin uyum sağlama becerisi daha yavaştır. Örneğin elinizi mermer bir yüzeyde gezdirirken hemen pamuğa dokunun. Elinizdeki hızlı uyum sağlayabilen reseptörleriniz sayesinde iki yüzeyi birbirinden çok hızlı bir şekilde ayırt edebilirsiniz. Dokunma duyusuna ait tüm bu sinyaller az önce bahsettiğimiz yolak ile talamusun ventroposterior çekirdeğine gelir ve buradan anterior parietal korteksin 3b alanının 4. tabakasına, 1. alanın 3 tabakası gibi kısımlarına dağılır. Daha bitmedi! 3b alanına gelen bilgi işlendikten sonra anterior parietal korteksin 1, 2 ve 3a alanlarına, ikincil beden duyu korteksi (S2) ve lateral sulkusta yer alan lateral parietal korteksin parietal ventral alanına dağıtılır. Sinyallerin dağıtımı devam ediyor! Bu bölgeler bilgileri işledikten sonra sinyalleri motor kortekse, lateral ve posterior parietal korteksteki diğer alanlara da gönderir. Henüz daha dikkat, hafıza ve öğrenme mekanizmalarından bahsetmedik bile. Bunlar sadece duyusal sinyalin beyinde hangi merkezlere uğradığının küçük bir kısmı. His kaybının anlık sonuçları Maymun ve sıçanlar üzerinde yapılan araştırmalarda dokunma duyusunun ani olarak ortadan kaldırılması beyinde o bölgeyle ilişkili nöronların bir anda pasifleşmesine neden olduğu görülüyor. Bu olay sadece beden duyu korteksinde değil sinyallerin kortekse çıkana kadar izlediği omurilik, beyin sapı gibi merkezlerindeki nöronlarında da oluyor. Örneğin omuriliğin 1a bölgesinden gelen sinyaller sol elin kesilmesinden dolayı ortadan kaldırılırsa 1a bölgesinin beyin sapı ve talamustaki uzantısı da artık sol elden gelen sinyallere yanıt vermeyecektir. Nadir görülen durumlarda nöronlarda oluşan bozukluklar sonucu sinir sisteminin kendini yeniden organize edememesi sonucu hayalet uzuv sendromu, huzursuz bacak sendromu gibi rahatsızlıklar görülüyor. Primatlarda his kaybından sonra plastisite durumu Primatlarda ani his kaybından dolayı ilgili nöronların bir anda pasifleştiğinden yukarda bahsetmiştik. İlerleyen zamanlarda beyin kaynaklarını en iyi şekilde kullanmak için pasifleşen nöronları tekrar organize ederek aktifleştirir. Eğer yok olan duyusal sinyaller az miktarda ise modelleme işlemi kısa sürer ve pasifleşen nöronlar 2-3 hafta gibi bir sürede yeni özelliklerle yeni görevlerine atanırlar. Bu süre zarfında organlardaki duyu ve motor nöronlarından korteks nöronlarına kadar tüm seviyelerde aksonlar ihtiyaca göre uzatılır ve yeni sinapslar kurulur. Nöronların kendi içlerinde de engelleyici nörotransmitter ve reseptörlerin miktarı azaltılır ve böylece kalan sinyallere daha hassas hale getirilir. Kol kesilmesi gibi daha büyük çaptaki his kayıplarında beynin kendini tekrar modelleme süresi aylarca, yıllarca sürer. Yapılan bir araştırmada sol eli kesilen bir kişinin beden duyu korteksinde 31 yıl sonra bile kesilen el ile bağlantılı nöronların hala aktif olduğu bulunmuştur. Beyin korteksi zaman içinde gelen sinyallerin dağılımına göre kendini sürekli şekillendirir ama bu sürecin ne zamana kadar devam ettiği tam olarak bilinmiyor. Aynı zamanda talamus nöronlarında da değişiklikler gözlenir. Beynin üst düzey yerlerindeki uyumun sağlanması için daha alt birimler olan beyin sapı ve omurilikten gelen sinyallerin çok kritik bir rolü vardır. Duyusal sinyalleri sonucunda oluşan plastisite"} {"url": "https://sinirbilim.org/belirsizlik/", "text": "Belirsizlik Beynimizi Nasıl Etkiliyor? Belirsizlik üreten doğaya karşı dengesini korumaya çalışan insan canlısının gayretine şöyle bir bakmayı deneyelim. Belirsizliği kısaca tanımlayacak olursak; karşılaşılan durumu anlayamamak ve onu öngörememek olarak ifade edebiliriz. Şunu biliyoruz ki anksiyetenin yani kaygının sebeplerinden biri de belirsizliktir. Bilinmeyen şeyler bizde kaygıya sebep olur. Doğa kaotik bir düzen ile çalışır ve onu tam olarak anlamaya çalışmayan bizler tarafından öngörülemez olarak algılanır. Kaçımız bir deprem sonrasında sığındığımız evlerimizden kendimizi dışarı attıktan sonra o boşluk hissi içinde düşüncelere dalmaz ki? Bu sarsıntının ardından gerçekleşmeyen her sarsıntı kişide şimdi değilse ne zaman duygusu içinde yoğun bir kaygı yaşatmaktadır. Fakat meselemiz sadece depremden korkmak olsaydı yaşanıp bitmiş olan bu olayın bizi korkutmaması gerekirdi. Bizim başka bir sorunumuz daha vardı: Belirsizlik! Belirsizlik Psikolojik Sorunlara Yol Açabilir Belirsizlik birçok psikolojik rahatsızlığın da kaynağı olmaktadır. Depresyon buna verilebilecek örnekler arasında yer alır. Gelecek yaşantımızla ilgili belirsizlik, yapacaklarımız konusunda belirsizlik, bir şeylerden emin olamamak gibi durumlar bizleri yoğun kaygı içerisine sokar. Yaşanılan bir stres öngörülemeyen, şiddetli ve sürekli olduğunda bizi savunmasız bir psikoloji içine sokarken, araştırmacılar tedavilerde etkili bir iyileşme için öngörülebilen, ılımlı ve kontrollü bir stresin direnç geliştiren bir psikoloji inşa etmemizi sağladığını ifade ediyor. Yaptığımız ufak işlerde bile onunla Ne yapabiliriz? Cevabını veriyor olabilmek bizleri yaşayacağımız kaygıdan uzaklaştıracak, işlerin bir miktar daha kontrolümüzde olduğu hissini yaşatacak ve bu da işlerimize daha ılımlı yaklaşıp daha verimli olmamızı sağlayacaktır. Belirsizlik Herkesi Farklı Etkiler İnsanlar her konuda olduğu gibi bu konuda da çeşitlilik gösteriyor. Kiminin belirsizliğe karşı sabrı bizleri hayrete düşürecek seviyedeyken, kimi için de bu kadar da sabırsız olunmaz ki! Diyebiliyoruz. Özellikle belirsizliğe karşı tahammülü düşündüğümde aklıma hep soğuk havada arabaya bindiğimizde buğulanan camı, motorun ısınmasını sabırla bekleyip klima ile çözen insanlarla o buğunun çözülmesini asla beklemeye dayanamayıp eliyle bir çırpıda silip hemen yola koyulmak isteyen insanların görüntüsü gelir. Camın buğusunun ne zaman çözüleceğinin kısacık belirsizliği bile kimimiz için tahammülü zordur. Peki insanların belirsizlik karşısında bu farklı davranışlarının sebebi beyin yapılarının farklı olmasından kaynaklanabilir mi? 2017 yılında Emotion dergisinde yayınlanan bir çalışmada, kendilerini geleceğin belirsizliği ile mücadele etmek zorunda hisseden kişilerin ve bu belirsizliği bir tehdit gibi gören kişilerin normalden daha büyük striatum bölgesine sahip oldukları tespit edilmiştir. Çalışmada bu bölgenin hacmi ve belirsizliğe karşı sabır arasında ciddi bir ilişki bulunmuştur. Ayrıca araştırmacıların aktardığına göre bazal ganglia içindeki striatum bölgesi dışında diğer hiçbir beyin bölgesinde dikkate alınacak ölçüde bir büyüklük gözlenmemiştir. Striatum Büyüklüğü ve Belirsizlik Dartmouth College'den Justin Kim ve arkadaşlarının bu konuda yaptıkları çalışmanın tasarımı şu şekildedir: 61 öğrenci ile ileride yaşanacak olumsuz yaşantıların belirsizliğini tolere etmek için geliştirilen ölçek doldurtulduktan sonra manyetik rezonans görüntüleme taraması yapılmış. Belirsizlik toleransının olması demek kişinin belirsizliğe karşı dayanıklı, çelişkilere tahammül edebildiğini ifade eder. Belirsizlik toleransının düşük olması ise kişinin belirsizlikle mücadele etmekte zorlandığı anlamına gelir. Bu çalışmada striatum hacminin belirsizlik toleransı ile anlamlı bir ilişkisi olduğu tespit edilmiştir. Genişlemiş bir striatum hacmine sahipseniz, belirsizlik karşısında pek hoşgörülü olacağınızı söyleyemeyiz. Diğer bir deyişle striatum bölgesi büyük kişilerin belirsizlik toleransları daha düşüktür. Dr. Kim, striatum bölgesi için ayrıca yeni bir görev öğrenirken bunun sonucunda bir kazanç elde edip edememe durumunda da yine bu bölgenin rolü olduğunu ifade ediyor. Yani bir ödülün/kazancın ne kadar tahmin edilebilir olduğu bilgisini işliyor. Bu ne demek oluyor? Belirsizlik toleransını oluşturan parçalardan biri tahmin edilebilirliğin gereksinimidir. Bu çalışma ile tahmin edilebilirlik ihtiyacının biyolojik olarak bir belirtisi olduğu ifade ediliyor. Striatumdaki Gri Madde Artışı Daha önceki çalışmalarda bildiğimiz kadarıyla obsesif kompulsif bozukluk ve anksiyete bozukluklarında striatumdaki gri madde artışının olduğu bilinmektedir. Bu bilgiler ışığında anksiyete bozukluğu veya OKB gelişme riski taşıyan kişilerin striatum hacmi ile öngörülebilir olacağı sonucuna varılıyor. Bu durumda bu bölgenin hacim bilgisi bu hastalıklara özgü belirtilerin tedavisinde erken bilgi sunacağı anlamına geliyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/bellek-uyku/", "text": "Bellek Uyku Esnasında Şekillendirilebilir Kokuyu algılamak belki sezgisel gibi görünebilir, görmüyorsunuz, duymuyorsunuz, sanki somut bir şey yok gibi ama var. New York Langone Tıp Fakültesi'nde çalışan araştırmacılar belirli kokuları hatırlamanın uykunun derin evresinde esnasındaki beynin öğrenme, işleme ve hatırlama yeteneklerine bağlı olduğunu buldular. Uykuda yeni bilgileri öğrenemeyiz ama gün içinde öğrendiklerimizi pekiştirebiliriz. Araştırmacılar şimdi bellek ile ilgili çalışmalar yürüterek uykuda hafızayı nasıl güçlendirebileceklerini araştırıyorlar. Koku Hafızası Uykuda Güçlendiriliyor Koku duyusu Alzheimer hastalığı gibi nörodejeneratif hastalıklarda beynin yitirdiği ilk işlevlerden biri. Eğer beynin kokuyu nasıl algıladığı, işlediği ile ilgili daha fazla bilgi edinebilirsek hafızayı hedef alan nörodejeneratif hastalıkları tedavi etmeye de bir adım daha yaklaşabiliriz. Araştırmacılar fareler ile yaptıkları deneylerde bir önceki gün koklatılan kokuların uyku sırasında tekrar verildiğinde koku hafızasının güçlendiğini gördüler. Kokunun uyku sırasında tekrar verilmesi bu kokuya ait hafızayı derinleştirdi. Fareler uyanıkken öğrendikleri bir kokunun derin uyku evresinde onlara tekrar koklatıldığında, farelerde o kokuya ait hafızanın bir önceki güne göre daha da güçlendiği ortaya çıktı. Bunun araştırmacılar bir grup fareye uyku sırasında belirli bir koku verdiler, bir gruba da uykularında herhangi bir koku koklatmadılar. Deneylerden beklendiği gibi ekip iki fare grubu arasında önemli bellek farklılıkları tespit ettiler. Derin Uyku Bozulduğunda Bellek Zarar Görüyor Araştırma ekibi farelere uykularında daha önce öğrenmedikleri bir koku verdiklerinde fareler birçok koku karşısında yanlış anılar ürettiler. Bilim insanları farelere verdikleri kimyasal maddelerle derin uyku evresinde nöronların birbirleriyle etkileşimini engellediklerinde, koku hafızası zarar gördü. Fareler önce koşullandırılarak belli kokuları tanımak üzere eğitildi. Beyinlerinin koku bölümüne elektrotlar yerleştirilerek araştırmacılar farklı kokular verildiğinde farelerin beyinlerinde oluşan elektrik sinyallerini tespit ettiler. Araştırmacılar bu kokuları uyku esnasında da vererek derin uyku manipülasyonun farelerdeki etkisini görmeye çalıştılar. Travmatik Olayları Uykuda Silebiliriz"} {"url": "https://sinirbilim.org/besin-intoleransi-nedir/", "text": "Besin İntoleransı Nedir ve Bu Konuda Ne Yapabiliriz? Çok sevdiğiniz bir besini yemek istediğiniz halde tüketemediğiniz oldu mu? Bu soruya evet diyorsanız muhtemelen ne hakkında bahsettiğimi biliyorsunuzdur ve bir Munch tablosu gibi haykırıyorsunuzdur: Besin İntoleransı. Amerika'da Harvard Üniversitesi ile ilişkili Beth Israel Deaconess Medical Center'da diyetisyen Evagelia Georgakilas'a göre kısaca Besin İntoleransı; mide bağırsak yolunda bakterilere fermente etsinler diye daha çok zaman veriyor ve bu da sindirimde zorluğa sebep oluyor. Çok Sayıda Besin İntoleransı Olabilir Zamanla belli besinlere, kimyasallara ve katkı maddelerine daha hassas olabiliyoruz. Şarap, kurutulmuş meyveler, monosodyum glutamat ilaveli besinler ve konserve gıdalar bunlara birkaç örnektir. Ama bunlardan en iddialıları kesinlikle glüten ve laktoz. Mesela laktoz intoleransı ile bağırsaktaki laktaz enzimi yetersizliğinden dolayı, vücut süt ve süt ürünlerinde bulunan laktozu parçalayamıyor. Bu da zamanla sindirim bölgesinde şişkinlik, karın ağrısı gibi belirtilere sebep oluyor. Glüten intoleransı ise, glüten aminoasidindeki sindirim problemi ile oluşuyor. Bu protein genellikle buğday, çavdar, arpa, yulaf gibi tahıl ürünlerinde bulunur. Unutmayalım ki glüten intoleransı ile çölyak hastalığı aynı değildir; çölyak hastalığında glüten tüketimi ince bağırsak duvarına hasar verir, klinik bir tablo oluşmasına sebep olur. İleri Okuma: Çölyak Hastalığı ve Glutensiz Beslenme Diyelim ki besin intoleransınız var. Peki nereden anlaşılır bu? Ortak birkaç bulgu olarak, ishal, bulantı, kramplar ve karın ağrısı diyebiliriz. Fakat buna ek olarak, kusma, mide yanması, baş ağrısı, rahatsızlık veya gerginlik de ekleyebiliriz. Maalesef besin intoleransına sahip olduğunuz, fazla miktarlarda o besini yediğinizde oluşuyor. Bu yüzden bu belirtileri görmeniz, az miktarda besinle pek olası değil. Hangi Besine İntoleransım Olduğunu Nasıl Anlarım? Bu yazının asıl bahsetmek istediği noktaya geldik. Diyelim ki, bir besinin sizi rahatsız ettiği konusunda eminsiniz fakat tam olarak saptayamıyorsunuz. Ne yapmalı? Evet. Çözüm Besin Tüketim Kaydı. Kilo kazanımı, malnütrisyon gibi konularda da bir diyetisyenin vazgeçilmezi olan Besin Tüketim Kaydı burada da kurtarıcımız. Fakat bu kısımda bunun özelliklerini birazcık artırıyoruz, süreyi 2 hafta ile 1 ay arası tutuyoruz. Ayrıca, öğlen yemeğinde mercimek yemeği yedinizi düşünelim, akşamında karnınız ağrıdı. Buna 1-10 arası bir puan veriyorsunuz -10 en şiddetli ağrı olsun- önceki gün yediğiniz ıspanak yemeği sonrasındaki ağrı ile kıyaslıyorsunuz. 2 yemek arası ortak besinleri değerlendirip sizi asıl rahatsız eden besini buluyorsunuz. Zafer! En başa dönelim. Çok sevdiğiniz besini tüketemediğiniz oldu mu? Olduysa bile belki bunu porsiyonlarını azaltıp, başka besinlerle beraber tüketerek azaltabilirsiniz. Bu bir seçenek. Ayrıca, belki bir yemekte birden fazla sizi rahatsız eden besin var ve belki ikisi beraber etki ettiğinde ağrınız katlanılmaz oluyor. Bu yüzden belki başında tekini denediğinizde sizin için çok da sorun olmadığını göreceksiniz."} {"url": "https://sinirbilim.org/besin-piramidi-saglikli-yasam/", "text": "Besin Piramidi ve Sağlıklı Yaşam Nasıl Olmalı? Sağlıklı beslenmenin ilk adımı, tabağımızı doğru hazırlamaya başlamaktır. Bunun için en kolay yol, şematik olarak bunu göstermek olduğunu düşünerek, besin piramidi oluşturulmuştur. Bu gerçekten de gösterim açısından diyetisyenlerin işini çok kolaylaştırıyor. Dengeli Beslenme Nedir? yazımızda, besin piramidi hakkında ayrıntılı olarak bahsetmiştik. Başlangıçta ABD'nin ürettiği ve sınıflandırdığı şekilde besin piramitlerini kullansak da, daha sonra 'Besin Yoncası' olarak şematize edilmiştir; ki bu tabaktaymış gibi yuvarlak olması, imgeleme açısından kolaylaştırıyor. ABD 1992 yılında çıkardığı 'Besin Rehberi Piramit'ini, 2005'de çıkardığı 'Benim Piramidim' ve daha sonra 2011'de çıkardığı 'Benim Tabağım' ile değiştirdi. Tabak formunda, 'miktarlarına' uygun anlatmak, kilo kazanma/kaybetme gibi değişkenler için önemli ve hassas bir unsurdur. ABD ne kadar olayı basitleştirmeye yönelik hareket etse de, Avustralyalılar hala karmaşık bir anlatımla beslenmeyi anlatıyorlar. Belki de bilgilerin sadeleştirmesi ile önemli konuların atlanacak olmalarıdır. Yeni bir karar ise Belçika'dan geldi; sebzeleri ve tam tahıllı besinleri daha çok vurgulayan, Belçika için popüler sayılabilecek, french fries, bira, şekerlemeler ve bacon'ın tüketimini azaltan bir piramit. Besin Piramidi Bize Ne Söylüyor? Şekiller ne kadar değişirse değişsin, içerik ve vurgulanan özellikler aslında hep aynı oluyor. - Çeşitlilik esastır. Tabağınızda her renk besin olmalıdır. - İşlenmiş et ürünleri, kırmızı et tüketimi sınırlandırılmalıdır. - Beyaz et tüketimi artırılmalıdır; haftada 2 kez balık tüketimelidir. - Yağlı tohumlar ve kuru meyveler; tatlı ihtiyacınızı karşılayabilir. Fakat miktar konusunda tutarlı olunmalıdır. - Meyve ve sebze! Lif içeriği için ayrıca tam tahıllı besinler tüketilmelidir. - Kullandığınız yağın miktarına dikkat edin. Ölçmek her zaman önemlidir. Belki bir mutfak tartısı alma zamanı gelmiştir? - Ekmek zararlı değildir; ne kadar tükettiğiniz, ekmeğin türü ve nereden alındığı önemlidir. - Süt ürünlerinin her çeşidi, belli oranlarda tüketilmelidir. Sütün yağı, belli bir oranda, kilo kontrolü sağlar. - Su için! - Tuz tüketiminiz günde 6 gram altında olmalıdır. - Haftada en az 150 dakika hareket edin! O kadar çok spor-egzersiz çeşidi var ki, belki henüz size uygun olanını bulmamışsınızdır."} {"url": "https://sinirbilim.org/beslenme-beyin-sagligi/", "text": "Beslenmenin Beyin Sağlığımız Üzerine Etkileri Çoğu insan kilo vermek, hastalıklardan korunmak veya önceden var olan durumunu yönetmek için sağlıklı bir beslenme programına başvurur. Genellikle bu insanlar, seçtikleri sağlıklı beslenme seçeneklerini, daha iyi bir vücut daha sağlıklı bir yaşam için kalıcı hale getirmeye çalışırlar. Peki vücudumuza hizmet eden sinir sistemimiz yediğimiz yiyecek ve içeceklerden yani beslenmemizden nasıl etkilenir? Beslenme beynimizin işlevleri konusunda önemli bir rol oynamaktadır ve sağlıklı besinler işlerin iyi gitmesine yardımcı olurken sağlıksız besinler beynimiz dahil tüm vücudumuza zarar vermektedir. Araştırmalar farklı gıdaların zekamızı, uyanıklığımızı, odaklanmamızı ve hafızamızı geliştirdiğini gösteriyor. Araştırmacılar Alzheimer hastalığı gibi hastalıkların önüne geçen belirli gıdaları bile tespit etmişlerdir. Bu besinlerin arasında çilek, somon ve diğer yağlı balıklar, zeytinyağı, lahana, ıspanak, pancar ve hatta maple şurubu yer alıyor. Bir bakkal dükkanında dolaşarak beyin sağlığınızı geliştirecek besinler bulmayı düşünüyorsanız, hangi besinleri aradığınızı bilmelisiniz. Somon, orkinos ve kabuklu yemişlerde bulunan omega-3 yağ asitlerinin, tatsız bir olay olumsuz duyguları ortaya çıkardığında gelecekte böyle bir durumun tekrar yaşanmasını önlemeye çalışmak amaçlı nesne tanıma, mekansal hafıza, ve kaçınmalı cevapları geliştirerek zihinsel işlevleri koruduğu gösterilmiştir. Bu arada ABD Tarım Bakanlığı araştırmacıları çilekte bulunan antioksidanların etkilerini ve yaşlanma sürecinde hafız kaybını nasıl önleyeceklerini araştırmaya devam ediyor. Diyetinize, beyin sağlığınıza dost olan besinler eklediğinizde, fayda görebilmek adına bilişsel işlevlerinizi engelleyen gıdaları beslenme düzeninizden çıkarmanız gerekecektir. Pişirilmiş veya işlenmiş yiyeceklerin tüketilmesinin haz duygularınızdan sorumlu bir nörotransmitter olan dopaminin fazla miktarda üretilmesini teşvik ettiği gösterilmiştir. Uyuşturucuya bağımlı olmanın etkilerine benzer şekilde, dopaminin aşırı üretilmesi gereksiz besin arzusuna neden olmaktadır. Bu etkinin sonucu olarak birey normalde tükettiğinden daha fazla besin tüketecek ve obeziteye yakalanma riskini arttırmış olur. Bu riskin artış göstermesiyle birlikte kalp-damar hastalıkları başta olmak üzere birçok hastalığa yakalanma riskimiz artmaktadır. Daha iyi bir beyin sağlığı için muhteşem 3'lü! 1)Yeşil yapraklı sebzeler: İçerdikleri K vitamini, lutein, folat ve beta karotenin beyin sağlığı üzerindeki etkilerinden dolayı diyetinize yeşil yaprakları sebzeleri eklemek beyin sağlığınız için büyük bir yarar sağlayacaktır. Günde 2 porsiyon yeşil yapraklı sebze tüketiminin beyin sağlığı üzerine etkisi büyük! 2) Ceviz: Her gün çeyrek cevizle beslenen farelerin, hafıza ve motor gelişiminde artışa ve anksiyetede önemli bir azalmaya sahip olduğunu keşfetmişlerdir. İnsanlar için günde sadece 2 ceviz tüketerek daha iyi bir hafızaya sahip olmak mümkün!"} {"url": "https://sinirbilim.org/beslenme-duzeni-kilo-verme/", "text": "Beslenme Düzeni Kilo Vermede Kalori Saymaktan Daha Etkili Yaz ayları geldi de çattı ve birçoğumuz kış aylarında büyüttüğümüz göbeğimizi eritmek ve fazla kilolarımızı vermek için hararetli bir mücadele içine girdik. Diyet yapan birçok insan gün içinde yediklerine çok dikkat eder ve her bir yiyeceğin, içeceğin kalorisini sayacak kadar takıntılı hale gelebilir. Ancak bizim daha iyi bir tavsiyemiz var: Kalori saymak yerine kilo vermenize yardımcı olacak belirli yiyecekleri tüketmeniz beslenme düzeni konusuna önem vermeniz daha çok işinize yarayabilir. Amerika'da Tufts Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar tükettiğimiz protein ve karbonhidrat çeşitlerinde yaptığımız değişikliklerin uzun vadede vücudumuzda beklenmedik farklar yarattığını gösteriyor. Önemli olan sürekli düşük yağlı yiyecekler yiyip etkisini gözlemlemek yerine onları bir birliktelik içinde tüketmektir. Sağlıklı Bir Beslenme Düzeni ile Kolayca Kilo Verebilirsiniz Diyet süresince aldığımız kalorileri hesaplayıp beyni buna takıntılı hale getirmek yerine sağlıklı orta seviye bir beslenme düzeni ile çok daha rahat kilo verebiliriz. Kilo vermede daha doğrusu vücudun ideal kilosuna ulaşmasında en önemli unsur vücudun hormonal sistemini rayına oturtmaktır. Araştırmacılar 16 yıl gibi uzun bir süre boyunca 120,000 erkek ve kadın üzerinde yaptıkları çalışmada kırmızı et ve et ürünlerinin tüketimindeki artışın kilo alımına sebep olduğunu buldular. Ancak yoğurt, deniz ürünleri, tavuk eti ve kabuklu yemişlerin kilo kaybına yol açtığını gözlemlediler. Aslında 2. gruptaki yiyecekleri kırmızı ete göre ne kadar çok yerseniz kilo kaybınız da o kadar fazla olmaya meyillidir. Çok Az Yağ Tüketenler Fazla Karbonhidrat Tüketiyor Çalışmada az yağlı yiyecek tüketen bireylerin kalori açığını kapatabilmek için daha fazla karbonhidrat tükettikleri görüldü. Bunun yanı sıra birçoğumuzun yaptığı gibi az yağlı süt içmek ile tam yağlı süt içmenin de kilo vermeye çok etkisi olmadığı araştırmanın sonuçları arasında yer alıyor. Araştırmacılar katılımcıların tam yağlı peynir ve süt tüketimini arttırdıklarında herhangi bir kilo alma veya verme durumunun söz konusu olmadığını belirtiyorlar. Diyet yapan kişi çoğunlukla yağlı yiyecekleri düşman olarak görüyor ancak dengeli beslenme düzeni içinde yağlar çok önemli bir role sahip ve doğru tüketildiği takdirde kilo vermemize yardımcı bile olabilirler. Harvard Üniversitesi'nde bilim insanı Jessica Smith süt ürünlerinin içindeki yağ miktarının kilo almaya kayda değer bir etkisinin olmadığını belirtiyor. Az yağlı yiyecekleri tüketmek vücudun yağ gereksinimi karşılayamamasına neden oluyor ve dolayısıyla vücut daha fazla karbonhidrat tüketmeye meyilli olarak fazla kilolara davetiye çıkarıyor. Yiyeceklerin Mükemmel Kombinasyonu Araştırma ekibi kilo alımını hesaplamak için her bir yiyeceğin kan şekerini ne kadar yükselttiğini gösteren glisemik indeks katsayısını kullandılar. Glisemik indeks katsayınız ne kadar fazla çıkarsa kan şekeriniz o kadar fazla yükseliyor. Sonuç olarak hem daha fazla kilo almaya eğilimli oluyorsunuz hem de tip 2 şeker hastalığına yakalanma riskiniz artıyor. Glisemik indeks katsayınızı artıran en önemli iki besin kırmızı et ve Türk toplumunun çokça tükettiği ekmektir. Bu iki besin kilo vermenin baş düşmanları olarak görülüyor ve ekmek içerdiği glutenle çok daha büyük bir tehlike oluşturuyor. Kırmızı ette yoğun protein ve amino asit içerdiğinden kanın asitlenmesine katkıda bulunarak vücut için bir tehlike arz ediyor. Bunların aksine sebze, meyve gibi protein veya karbonhidratının değil de su yoğunluğu daha fazla olan besinler vücudun kilo vermesine yardımcı oluyorlar. Şaşırtıcı bir sonuç daha. Düşük GI katsayısına sahip yiyeceklerle yumurta ve peynir gibi yağlı yiyecekleri tüketmek kilo vermenize yardımcı oluyor. Özetle, az yağlı yiyecekler, form bisküvileri ve kalori saymak yerine doğru ve dengeli bir beslenme programı kilo vermenin altın kuralıdır. Bazı Besinler Kilo Aldırır, Bazıları Verdirir"} {"url": "https://sinirbilim.org/beslenme/", "text": "Beslenme Vücut organlarının canlı kalabilmesi, çalışabilmesi, büyüme, sağlıklı kalma ve günlük yaşamın devamı için besinlerin kullanılmasıdır. 6 şekilde gruplanır. İlki, az beslenme; bir süre az miktarda besin tüketilmesi ve vücudun ihtiyacı olan tüm besin ögelerinin ve enerjinin sağlanamaması olarak tanımlanır. İkincisi ise spesifik beslenme yetersizliğidir; tek bir besin ögesinin vücuda ihtiyaçtan daha az veya hiç alınmaması durumudur. Üçüncüsü, dengesiz beslenmedir. Gereksinim duyulan besin ögelerinden birinin diğerine göre az alınması veya alım dengesinin bozulmasıdır. Dördüncüsü, aşırı beslenmedir. Besin ögelerinin gereksinmeden ve harcanandan fazla alınmasıdır. Beşinci olarak, kötü beslenme malnütrisyondur. Malnütrisyon; beslenme ile ilgili yapılan tüm negatif tanımlamaları kapsar. Son olarak da, yaşamın sürdürülmesi için gerekli tüm besin ögelerinin yeterli ve dengeli şekilde alımını, kullanımını sağlayan yeterli ve dengeli beslenme vardır."} {"url": "https://sinirbilim.org/beta-glukan-nedir/", "text": "Beta-Glukan Nedir? Bağışıklık Sistemini Nasıl Güçlendirir? Son zamanlarda adını çok sık duyduğumuz ve gıda takviyeleri arasında C vitamini ile yarışan beta-glukan aslında nedir ve nasıl bir etkiye sahiptir? Beta-glukanlar temelde karbonhidrat yapılı olup, bizlerin birincil ve ikincil savunma sistemini güçlendirici etkiye sahip bir etken maddedir. Bağışıklık sistemi dışında antikanserojen , antianjiyogenik ve antioksidan özellikleri de vardır. Vücudumuzda hastalık etkilerine karşı bizleri koruyan bağışıklık sistemi vardır. İnsan immün sistemi virüs, bakteri, patojen gibi hastalık yapıcı etkenlere karşı üç savunma bariyeri bulundurur. Bu savunma bariyerlerinden ilk ikisi hastalık yapıcı etkenleri birbirinden ayırt edemez . Savunmanın birinci bariyeri deri ve mukoza gibi dış ortamla doğrudan temas eden yapılardan meydana gelirken, ikinci bariyeri fagositoz yapabilen bağışıklık sistemi hücrelerinden oluşur . Bunun dışında ateş ve iltihap savunmanın ikinci bariyerine örnek olarak verilebilir. Beta-glukan gibi etken maddeler içeren gıda ve gıda takviyeleri savunmanın ikinci hattını uyararak bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlar. Beta-Glukan Kaynakları Beta-glukan, bir çeşit çoklu şeker birimidir . Bütün beta-glukan çeşitleri yapısında B-(1,3) glikozidik bağı içerir. Genellikle buğday, pirinç, arpa gibi tahıllarda, tüketilen ve tedavi amaçlı kullanılan mantarlarda ve bazı bakterilerde hücre duvarı yapısından elde edilir. Aynı zamanda gıda takviyelerinde etken madde olarak kullanılır bir diğer beta-glukan kaynağı ekmek mayasıdır. Beta-Glukan Bağışıklık Sistemine Nasıl Etki Eder? Beta-glukanlar savunmanın ikinci bariyerinde bulunan fagositoz yapabilen hücrelerin ve doğal öldürücü hücrelerin yüzey reseptörleri olan kompleman reseptörlere ve toll benzeri reseptörlere bağlanarak bu hücreleri uyarıp bağışıklık sistemini harekete geçirir. Aynı zamanda anti kanserojen , anti angiyogenik ve antioksidan özellikleri de bulunur. Hava sıcaklığının düşmesi, canlılarda bağışıklık sisteminde bir stres oluşturur. Beta-glukanların oluşan bu stresi azaltma özelliği vardır. Anti kanserojen olarak kanserli hücrelerin metastazını önler veya doğrudan öldürücü etki gösterir. Çeşitli kanser hücre tiplerinde sitotoksik etkiye sahiptir. Beta-glukanlar Staphylococcus aureus gibi bakterilerin sebep olduğu enfeksiyonlara karşı etkilidir. Bu enfeksiyonlara boğazda meydana gelen iltihap ve akne gibi durumlar örnek verilebilir. Gıda Takviyesi Olarak Kullanımı Dünya çapında kapsül, ampul , süspansiyon formlarında piyasaya sunulmuş birçok çeşit beta-glukan mevcuttur. Bunlar içinde bazıları yalnızca beta-glukan içerirken, bazıları C vitamini ile kombine edilmiş şekilde bulunuyor. Ülkemizde yalnızca kapsül formda ekmek mayasından elde edilen beta-glukan satışa sunulmaktadır. Ancak, yine de beta-glukan ve C vitamini gibi temel gıda gereksinimlerimizi doğal besinlerden temin etmek vücut iç dengesi için en iyisi olacaktır. Günlük Tavsiye Edilen Dozaj ve Yan Etklileri"} {"url": "https://sinirbilim.org/beta-hcg-hormonu/", "text": "Beta HCG Hormonu: Hamilelikteki Mide Bulantılarının Sebebi! Herhalde hepimizin Ben buradayım! diye annesine ilk haber verdiği an mide bulantılarıyla başlar. Mide bulantılarının arkasında beta HCG hormonu yatar ve çok hayati bir görevi vardır. Böyle söyleyince kötü bir merhaba gibi gözükse de yaşama tutunduğumuzun göstergesidir bu mide bulantıları. Peki neden gebeler genellikle bunu ilk üç ay yaşar? Gebelik, kadının ürettiği yumurtayla erkeğin ürettiği spermin birleşmesiyle başlar. Bu birleşme zigot dediğimiz tek hücreli canlıyı oluşturur . Bu hücre sürekli bölünerek çoğalır. Çoğalan hücrelerin bir kısmı embriyoyu bir kısmı da bebeğin eşi dediğimiz plasentayı oluşturur. Plasentanın görevi anneden bebeğe besin ve oksijen gönderilmesini bebekten de anneye atık maddelerin gönderilmesini sağlamaktır. Yaklaşık üç ayda bebeği besleyecek hale gelir. Bebekle plasenta arasındaki bağ, yani göbek kordonu sayesinde bebek gelişmeye devam eder. Trimesterler İçeride bebek hayata böyle tutunmaya çalışırken dışarıda anne de gebeliğin getirdiği fiziksel ve metabolik değişimleri yaşamaya başlar. Gebelik süresi yaklaşık 40 hafta kabul edilir ve bu süreç trimester denen üç zaman aralığında ele alınır. Her dönem 13 haftadan biraz daha uzundur. İlk trimester 0- 13 hafta, ikinci trimester 13-26 hafta, üçüncü trimester 26-40 hafta olarak belirlenmiştir. Fiziksel olarak değişimi gözlenebilen annenin hormonal olarak da dengesi değişmiş olur. Şimdi, bunlardan adet döngüsünü önlemesinden tutun da kan ve idrar testlerinden hamileliğin anlaşılmasını sağlayan hayati hormonumuza bakalım. Beta HCG Salgılanan Dönemler Beta HCG, yani insan koryonik gonadotropin hormonu döllenmenin ilk olduğu andan itibaren salgılanmaya başlanır. Çünkü dölün tutunması ve devamlılığı için gereklidir. Dölün etrafı çevrelenip bebek ve anne arasında besin alışverişini sağlayan plasenta oluşuncaya kadar yumurtalıklardan salgılanmaya devam eder. Daha sonra plasenta kendi hormonlarını salgılayacak düzeye gelir bu da yaklaşık üç ay alır. Plasentanın hormon üretimi plasentanın büyüklüğüyle doğru orantılıdır biri hariç: Beta HCG. Bu hormon genelde en fazla 8. hafta salgılanır ve 10. haftadan sonra azalmaya başlar. Bizim ilk merhaba deyişimiz aslında beta HCG hormonu ile başlıyor. Adet döngüsünü engelleyen, gebeliğin 6. gününde kanda 14. gününde de idrarda beliren (10. haftadan itibaren azalsa da gebeliğin sonuna kadar idrar ve kanda çıkmaya devam eder) mide bulantılarına sebep olan hormon. Ama endişelenmeye gerek yok çünkü yukarıda belirttiğim gibi 10. haftadan sonra azalmaya başlıyor, yani mide bulantıları da. Evet mide bulantıları yan etki gibi gözükse de hala çoğu insan gebeliğini ilk bu yolla anlıyor ve içerdeki mucizeyi fark ediyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-11-milyon-bit-bilgi-isler/", "text": "Beyin 11 Milyon Bit Bilgi İşler"} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-baglantilari/", "text": "Başarılı Öğrenen Kişilerin Beyin Bağlantıları Farklıdır En çok merak ettiğiniz konulardan birini ele alıyoruz: Başarılı öğrenen insanların diğerlerinden farkı ne? Belki beyin bağlantıları daha farklı ve güçlüdür. Öğrenme konusunu mükemmelleştirmek için bilim insanları onlarca yıldır hummalı bir çalışma yürütüyorlar ve beynin çalışma ilkelerini anlamaya çalışıyorlar. Şekilde başarılı bir şekilde öğrenenler, daha az başarılı öğrenenler ve öğrenmede başarısız olan kişilerin beyinlerindeki bağlantısallık gösteriliyor. Öğrenmede başarılı kişilerin beyinlerinde çok sayıda bölge birbirleriyle karşılıklı etkileşim halinde ve uyum içinde çalışıyor. Yukarıda gördüğünüz gibi beyinlerini daha verimli kullanan insanlar çok daha fazla bağlantı kurarak daha kolay öğreniyorlar. Spor ve Egzersiz Beyin Bağlantıları için Doping Etkisi Yapıyor Bence burada kilit unsurlar suplementar motor alan ve inferior parietal lobtur . Kısa süreli hareketlerin öğrenmeyi ve hafızayı güçlendirdiğini daha önceden yazmıştık. Suplementar motor alan da vücudun yaptığı hareketliliği temsil eder. Çok başarılı öğrenen insanlar fiziksel olarak da çok aktifler. Bir anlamda spor ve egzersizi ihmal etmiyorlar. Vücudun hareket etmesi beyne giden kan akışını artırıyor ve beyin bağlantıları daha çok güçleniyor. İkinci etken de inferior parietal lob . Bu bölüm dikkat ile ilgili olan çok kritik bir alandır. Kişi çalıştığı konuya ne kadar dikkat ederse, o konu üzerindeki dikkatini ne kadar uzun sürdürebilirse o kadar başarılı oluyor. Bu bölgeler ile prefrontal korteks arasındaki senkronizasyon güçlü olursa öğrenme işlemi de kolaylaşıyor. Kısa Yürüyüşler Yapmayı İhmal Etmeyin Kara kalem ile çizim tekniklerini öğreniyorsunuz. Yapmanız gereken tek şey nedir? Çizmek. Ancak saatlerce aynı yanlışları yapmak gelişme kaydettiğiniz anlamına gelmez. Analitik düşünerek nerede hata yaptığınızın farkına varın ve nokta atışlarıyla öğrenmeye çalışın. 20-25 dakikada bir beyninize zaman verin. Eğer beyniniz gerçekten öğrenmek ile meşgulse kendini tekrar modellemek için zamana ihtiyaç duyacaktır. Bu süre içinde beyin bağlantıları değişecek, yanlış olanlar yok edilip yerine daha doğru olanlar kurulacaktır. Arada kısa yürüyüşler yapın. Hiçbir zaman bir yere çakılıp kalmayın. 15 dakikalık bir yürüyüşün beyne daha fazla kan gitmesini sağladığını unutmayın. Stres Olabilirsiniz ama Depresyona Girmeyin Beynin düşünme ve üst düzey işlem merkezi frontal bölümü ve prefrontal korteksi zayıflatan en büyük etkenlerden biri depresyondur. Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme çalışmaları, prefrontal kortekse özgü yapıların bilgileri nasıl kullanılacağı belirleme ve duygusal tepkileri değiştirebilme özelliğinin olduğunu göstermektedir. Bu prefrontal hareketlilik, depresyondan muzdarip insanlarda azalır ve depresif belirtiler ortadan kalktığında düzelir."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-bolgeleri-odaklanmak/", "text": "Beyin Bölgeleri Odaklanmak İçin Senkronize Oluyor Üniversitede veya lisede senenin ortasındasınız, yağmurlu bir havada matematik dersindesiniz ama türev, integral konularından o kadar bıkmışsınız ki bir türlü derse odaklanamıyorsunuz. Ne yapsanız etseniz kendinizi derse veremiyorsunuz. Derste odaklanmak kolay bir iş değildir. Dikkatinizi bir yere verememenizin sebebi beyninizin bir işe yoğunlaşmak için beynin farklı bölgelerini senkronize etmesi gerektiğinden kaynaklanıyor. Washington Üniversitesi'nde ki araştırmacılar odaklanma sürecinin telsiz telefonların aynı frekansa gelip birbirleriyle haberleşmelerine benzetiyor. Bu da uyaranı algılayan beyin alanları arasındaki iletişimi sağlamak için yeni kanallar kurabiliyor. Araştırmanın yazarlarından Amy Daitch beynin sadece dikkat ile ilgili kısımlarını değil o bölgelerle iletişimi sağlayan diğer bölgeleri de harekete geçirdiğini belirtiyor. Çalışmanın sonuçları dünyanın itibarlı dergilerinden Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlandı. Epilepsi Hastarının Beyinleri İncelendi Dikkat sorunu yaşayan insanlar arasında beyin hasarı görmüş ya da felç geçirmiş kişiler ilk sırayı oluşturuyor. Araştırmanın başyazarı Dr. Maurizio Corbetta dikkat eksikliğinin beyinde tabisi caizse kaynak eksikliğinden oluştuğunu ifade ediyor. Dikkat insanların alakasız uyaranları görmezden gelmesine olanak tanıyor, tıpkı araba sürerken cep telefonu çalan bir sürücüde olduğu gibi. Dikkat ile ilgili beyin değişikliklerini incelemek için araştırmacılar epilepsi hastalarının beyinlerine elektrotlar yerleştirdiler. İkinci aşamada bu elektrotlar epilepsi nöbetlerine yol açan beyin dokularının alınması için harita oluşturulmada kullanıldı. Hastaların izniyle elektrotlar ayrıca insan beyninin daha detaylı incelenmesini de sağlıyordu. Aslında ekip beynin değişimini 2-3 saniyelik aralıklarda manyetik rezonans görüntüleme tekniğiyle inceleyeceklerdi. Elektrotların seçilmesinin sebebi beynin saniye yerine milisaniye ölçeğinde incelenmesine olanak tanımalarından kaynaklanıyor. Elektrotların yerleştirilmesinden önce araştırmacılar odaklanmaya yardım eden beyin bölgelerinin haritasını çıkarmak için MRI kullanarak yedi epilepsi hastasının beyinlerini taradılar. Ekip daha sonra hastalar görsel nesneleri izlerken beyin hücrelerini takip ettiler. Bu süreçte araştırmacılar hastalara bilgisayar ekranında farklı yerlere bakmasını söyleyerek sürekli onların dikkatlerini üst seviyede tutmaya çalışıyorlardı. Hasta hedef gösterilen nesneyi gördüğünde elinin altındaki tuşa basıyor ve bu sayede araştırmacılar hastanın hedef nesneyi gördüğünden emin oluyorlardı. Daha İyi Odaklanmak için Birden Fazla Duyuyu Kullanmak Gerek Elde edilen bulgulara göre uyaranı algılayan beyin alanlarındaki hücrelerdeki hareketlilik ne kadar fazlaysa o uyaran üstünde odaklanmak o kadar kolay oluyor. Bir beyin bölgesindeki hücrelerin hareketliliği sürekli azalıp artıyor ve belirli dalgalanmalar oluşturuyor. Ancak bu dalgalanmalar normalde farklı beyin bölgelerinde aynı hizaya gelmez. Sonuçlar odaklandığımızda beyin bölgelerindeki dalgalanmaların aynı anda yükselip aynı anda düştüğünü gösteriyor. Eğer beynin iki bölgesi senkronize olmazsa birinden çıkan sinyalin diğerine ulaşma şansı azalıyor ve bu da dikkatimizin azalmasına sebep oluyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-buyuklugu-kivrimlari/", "text": "Beyin Büyüklüğü ve Kıvrımlar Neden Önemlidir? Beyin katmanları üst üste katlanmaktan ziyade daha fazla alan ve bu alanın verimli bir şekilde kullanılması için kıvrımlar yaparlar. Bu beyin kıvrımları girus ve sulkus adlı girinti ve çıkıntılar oluştururlar. Beyin geliştikçe girus ve sulkusların yapısı da serebral korteksin kalınlığı ve uzunluğuna bağlı olarak değişir ve belirginleşir. Uzun bir süredir insanlar serebral korteksteki kıvrım sayısının daha fazla nöron ve daha güçlü bir beyin anlamına geldiğini düşünüyordu. Hatta Albert Einstein'ın beyninde daha fazla kıvrım olduğu eskilerden beri söylenegelir. Anatomik olarak bakarsak kıvrımlı bir beyin doğal olarak düz bir beyinden daha fazla nöron barındıracaktır. Ancak nöron sayısının fazla olması daha yüksek bir zeka ve düşünme becerisi anlamına gelmez. Zira, balina ve fillerin beyinleri bizden daha büyük ve kıvrımlıdır. Beyin Büyüklüğü ile Bilişsel İşlevler Arasında Bir Bağlantı Yoktur"} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-dalgalari/", "text": "Beyin Dalgaları Yukarıdaki görselde farklı beyin dalgalarının EEG kaydını ve beyindeki salınım yaptığı yerleri görüyorsunuz. Beyin yüzeyinden ve kafanın dış yüzeyinden elde edilen elektriksel kayıtlar, beynin sürekli bir elektriksel etkinliğe sahip olduğunu gösteriyor. Elektriksel etkinliğin hem şiddeti hem de içerdiği kalıplar büyük ölçüde, uyku/uyanıklık durumları ve epilepsi gibi beyin hastalıkları ve hatta bazı psikozlarda beynin uyarılma düzeyinde ortaya çıkan değişimler sayesinde belirlenmektedir. Yukarıda gördüğünüz elektriksel potansiyellerdeki salınımlar beyin dalgaları olarak adlandırılırlar. Bunları kaydeden cihaza ise EEG adı verilir. Beyin Dalgaları Faaliyete Göre Farklılık Gösterir Beyin dalgalarının kafatası yüzeyindeki şiddetleri 0-200 mikrovolt arasında, frekansları ise birkaç saniyede birle, saniyede 50 veya üstü arasında değişir. Dalgaların karakteri serebral korteksin etkinlik düzeyine bağlıdır ve uyanıklık, uyku ve koma durumları arasında büyük farklılıklar gösterirler. Beyin dalgaları çoğu zaman düzensizdir ve EEG'de genel bir kalıbın tanımlanması olanaksızdır. Diğer zamanlarda ise farklı bazı kalıplar ortaya çıkar. Bunlardan bazıları, daha sonra tartışılacak olan epilepsi gibi hastalıklara özgü kalıplardır. Diğerleri ise normal kişilerde de ortaya çıkabilir ve alfa, beta, teta ve delta dalgaları olarak sınıflandırılırlar. Alfa Dalgaları Alfa dalgaları saniyede 8-13 arasında sıklığa sahip ritmik dalgalardır ve sakin, sessiz durumdaki genç uyanık erişkinlerin hemen hemen tümünün EEG'sinde bulunurlar. Bu dalgalar en güçlü olarak oksipital bölgede ölçülmekle birlikte, parietal ve frontal bölgelerde de gözlenirler. Gerilimleri genellikle 50 mikrovolt civarındadır. Derin uyku sırasında alfa dalgalan ortadan kalkar. Uyanık durumdaki kişinin dikkati özel tipte bir zihinsel etkinliğe yöneltildiğinde, alfa dalgalan yerini asenkron, yüksek frekanslı, ancak şiddeti düşük beta dalgalarına bırakırlar. Beta Dalgaları Beta dalgaları, saniyede 14'ten fazla ve 80'den az sıklıktadırlar. Merkezi sinir sisteminin fazla hareketli olduğu veya gergin hallerde kafatasının parietal ve frontal alanlarından kaydedilirler. Teta Dalgaları Teta dalgaları, saniyede 4-7 arasında sıklığa sahiptirler. Özellikle çocukların parietal ve temporal bölgelerinde gözlenmekle birlikte, bazı erişkinlerde hayal kırıklığı gibi duygusal stresler sırasında ortaya çıkabilirler. Teta dalgaları sıklıkla beynin dejeneratif durumları başta olmak üzere birçok beyin hastalıklarında da oluşurlar. Delta Dalgaları"} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-damarlari/", "text": "Beyin Damarları Görsel beyin damarlarının sıvı plastik kullanılarak oluşturulmuş bir kalıbı. Önce bir hayvanın beyin damarları içerisine sıvı plastiği enjekte ediyorsunuz ve plastik her yeri doldurduktan sonra beyin dokusu eritilip geriye bu damar kalıbı kalıyor. Bu tür kalıplar beyni anlamamızda çok büyük önem taşıyor. Beyin dakika 750 ml kan alıyor ve vücut oksijeninin 5'te 1'ini tüketiyor. Beyni diğer organlardan ayıran başka bir özellik kan beyin bariyeridir. Kan beyin bariyerinin küçük gözenekleri sayesinde bütün maddeler beyne ulaşamıyor. Çok yüksek bir seçiçi geçirgenliğe sahip olan kan beyin bariyeri zararlı mikroorganizmaları ve kimyasal maddeleri nöronlardan uzak tutuyor. Beyin Damarları Kan Taşımaktan Fazlasını Yapıyor Beyin damarları nöronlara ve glia hücrelerine oksijen ve glikoz taşımaktan çok daha fazlasını yapıyor. Beynin gelişimi boyunca nöronların düzenlenmesinde ve kök hücrelerin uyarılmasında da aktif rol alıyor. Los Angeles California Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar kan damarlarının anne karnında bebeğin beyin gelişimi üzerindeki birçok etkisini daha keşfetti. Elde edilen bulgulara göre beyin damarları nöral kök hücrelerin üretilmesini tetikleyerek beynin büyüme ve gelişmesinde rol oynuyor. Beyin Damarları Nasıl Kontrol Ediliyor? Bu kadar karmaşık bir damar ağında basıncı kontrol etmek de hiç kolay değildir. Beynin küçük bir bölümünde ufak bir tıkanma basıncı hemen değiştirip ölümcül sonuçlara yol açabilir. Beyindeki iç kanamanın diğer organlardaki iç kanamadan farkı nöronların tekrar bölünememesidir. Ayrıca bir nöron öldükten sonra yerine başka bir nöron gelse bile aynı sinaptik bağlantılara sahip olmayacağı için beynin korunması elzem önem taşır."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-faaliyeti-cocuklara-aktariliyor/", "text": "Beyin Faaliyeti Çocuklara Aktarılıyor Hepimizin beyni özel bir şekilde çalışıyor ve tıpkı parmak izlerimiz gibi konnektotip adı verilen bir beyin izine sahip. Amerika'da Oregon Sağlık ve Bilim Üniversitesi'ndeki araştırmacılar bir süredir insan beyninin nasıl çalıştığını ve beyin dalgalarının takibini yapıyordu. Son bulgulara göre beyin faaliyeti kişiye özgün olmakla beraber çocuklara da aktarılıyor. Tabii ki ebeveynlerin ve çocukların beyin dalgaları aynı değil ama ciddi bir kalıtımsal ilişki göze çarpıyor. Bilim insanları buldukları sonuçları Network Neuroscience dergisinde yayınladılar ve araştırmaları çok ses getirdi. Ebeveynlerin yaşam boyu edindikleri tecrübeler epigenetik modifikasyonlar aracılığıyla yavrulara aktarıldığı biliniyordu. Fareler üstünde yapılan çalışmalar bu konuyu netliğe kavuşturmuştu. Şimdi beyin faaliyeti için de böyle bir şeyin olması çok heyecan uyandırıyor. Araştırmanın baş yürütücüsü Damien Fair'e göre belirli beyin sistemleri ve bağlantısallık örüntüleri ebeveynlerden çocuklara geçiyor. Bunun ne derece geçtiğini ve hangi etkenlere bağlı olduğunu şimdilik bilmiyoruz. Ancak araştırma patolojik vakalarda çok işimizi yarayabilir. İleri Okuma: Epigenetik Mekanizma ile Nörogenez Düzenleniyor Beyin Faaliyeti Nörolojik Hastalıkları Tespit Etmemize Yardımcı Olabilir Beynin çalışma mekanizması hasta insanlarda daha farklı olabilir. Araştırmanın da bize sağlayacağı en büyük katkı çocuklarda ortaya çıkabilecek olası sorunları ebeveynlerinin beyinlerine bakarak anlayabilecek olmamız. Örneğin anne veya babadan biri şizofreni hastası olsun. Doğan çocuğun beyin faaliyeti ilk önce anne ve babasının beyniyle karşılaştıracak. Doktorlar bu şekilde çocuğun şizofreniye yakalanma ihtimali hakkında daha kesin tahminler yapabilir. İleri Okuma: Şizofreni Nedir? Araştırmacılar kardeş olan 350 yetişkin ve çocuğun fMRI taramalarını çekti ve bunları iki gruba böldü. Fair ve diğer araştırmacılar beyin bölgeleri arasındaki bağlantısallığı tespit etmek için yeni bir teknik kullandılar. Aynı zamanda kardeşlerin beyinlerinin de birbirine ne kadar benzediğini ölçmek için makine öğrenme yönteminden yararlandılar. Hepimizin Beyni Özel Kardeşlerin ve ailelerin beyin faaliyeti izlendiğinde çok açık bir ilişki görülüyor. Beyindeki bağlantıların tümüne konnektom adı verilir. Ebeveyn ve çocuklar arasındaki konnektom benzerlikleri nörolojik rahatsızlıkların tespit edilmesinde çok işimize yarayabilir. Hepimizin beyninin çalışma biçimi kendine hastır ama aile içinde aktarılan bazı özellikleri de göz ardı edemeyiz. Konnektom beyin gelişiminin erken evrelerinde başlar ve ömür boyu devam eder. Özellikle 5 beyin bölgesinde ciddi kalıtımsal özellik görüldü. Bunların başında dışarıdan gelen bilgiyi filtreleyen frontoparietal korteks gelir. Bu beyin bölgeleri dikkat ve odaklanmadan sorumlu olup ADHD ve otizm gibi rahatsızlıkların tahmin edilmesinde çok önemli olacaktır."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-gelisimi-2/", "text": "Beyin Gelişimi Yaşa Göre Farklılık Gösterir Şekilde 5 yaşından 20 yaşına kadar olan beyin gelişimi ile beraber insan beyninin ne kadar faal olduğunu görüyorsunuz. 5 yaşındaki bir çocuğun korteksi oldukça aktifken zaman içinde bu faaliyet azalmaktadır. Bu ise beynin esnekliğin azalması, öğrenmenin güçleşmesi ve alışkanlıkların kalıcı bir yer edinmesi anlamına geliyor. Bu hem iyi hem de kötü bir durum. Beyin plastisitesinin yıllar geçtikçe azalması öğrenme mekanizmaları ve belleği zayıflatıyor. Ancak 20 yaşından sonra kişilik de yerine oturmaya başlıyor. Hele ki 30'undan sonra karakter ve kişilik iyice yerleşiyor. Araştırmalar 30 yaşından sonra bir kişinin karakterinin değişmesinin çok zor olduğunu söylüyor. Doğum öncesi gelişim ve erken bebeklik boyunca, tüm vücudun olağanüstü bir oranını baş oluşturur. Bebeğin kafaya yakın olan vücut bölümlerinin ayaklara yakın olan vücut bölümlerinden önce geliştiği sefalokaudal evrede vücudun en erken büyümesi baş kısmında gerçekleşir. Bu dönemde, fiziksel büyüme ve özelliklerin farklılaşması yukarıdan aşağıya doğru aşama aşama ilerler. Aynı örüntüye baş bölgesinde de rastlarız. Başın gözler ve beyin gibi üst kısımları, çene gibi aşağı kısımlardan daha hızlı büyür. Beyin Gelişimi Tüm Bölgeler İçin Aynı Değildir Motor gelişim, genellikle sefalokaudal ilkesine göre ilerler. Örneğin, bebekler gövdelerini kontrol edemeden önce nesneleri görürler ve emeklemeden veya yürümeden çok önce ellerini kullanabilirler. Fakat gelişim katı bir model izlemez. Bir çalışmada bebeklerin oyuncaklarına ellerinden önce ayaklarıyla ulaşmaya çalıştıklarını bulmuştur. Ortalama olarak bebekler oyuncaklarına 12 haftalık iken ayaklarıyla, 16 haftalık iken elleriyle ilk kez dokunur. Beynin gelişimsel şablonlarından bahsedecek olursak, öncelikle bebeğin beyninin doğumda ağırlığının beynin yetişkinliğindeki ağırlığının yaklaşık olarak %25'idir. İkinci doğum gününde ise bu oran yaklaşık %75 olur. Ancak beyin gelişimi söz konusu olduğunda her alan aynı hızda büyümez. Bilim insanları beyin gelişimi izlemek için beynin bölgelerini birçok yolla analiz eder ve sınıflandırır. Bu bölgelerden biri önbeyindir. Bu parça, içinde serebral korteksi ve diğer birçok yapıyı bulunduruyor. Serebral korteks, önbeyni buruşuk bir şapka gibi kaplar. İki yarım parçadan oluşur. Korteksteki şerit ve çukurları temel alarak, bilim insanları her yarımkürede lob adı verilen dört temel bölgeyi tanımladı. Önbeyin 4 Bölgeden Oluşur Frontal loblar, istemlli hareket, düşünme, kişilik ve amaçlı olmayla ilgilidir. Oksipital loblar, görme ile ilişkilidir. Temporal loblar duymada, dil süreçlerinde ve bellekte aktif rol alırlar. Parietal loblar mekansal yer bulma, dikkat ve motor kontrolde önemli görevler üstlenirler."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-gelisimi-bilissel-islevler/", "text": "Beyin Gelişimi ve Bilişsel İşlevler İnsan beyni doğumdan itibaren zaman içinde yeni beceriler ve işlevler kazanır. Şekilde beyin gelişimi ve bazı beyin işlevlerinin ne zaman ortaya çıktığı gösteriliyor. İnsan beyninin doğum sonrası ilk yılları inanılmaz yoğun geçer. Beyin gelişimi açısından ilk birkaç yıl her saniye 700 sinaps oluşturulur. Hem bebeğin genleri hem de çevreden edinilen tecrübeler sayesinde beyin zaman içinde şekillenir ve 10-15 yıl sonra yetenek dediğimiz kavram oluşturulur. Birçok kişinin Allah vergisi diyerek uydurduğu yeteneklerin küçük bir bölümü genlerden büyük bölümü ise bu erken yaştaki tecrübelerden kaynaklanır. Beyin Gelişimi Konusunda Kendimizi Eğitmeliyiz Aslında bebek beynini yeterince iyi bilmediğimizden toplumsal olarak kaliteli, bilinçli bireyler yetiştiremiyoruz. Bebeği televizyon başına koyarak veya ayakta sallayarak uyutmakla bebeğin beynini uyuşturuyor, daha ilk yıllarından ona en büyük kötülüğü yapıyoruz. Her saniye 700 nöron bağlantısı!! Bu her saniye beyinde 700 bilgi girişi oluyor demek. 3 yaşına geldiğinde beyindeki sinaps sayısı 50 trilyondan 1 katrilyona çıkıyor. Bu süre zarfını bilinçli bir şekilde bebeklerin eğitimine harcarsak 2-3 nesil sonra Türkiye dahiler ülkesi olacaktır. Bebek elbette oyun oynamalı ancak gördüğü, duyduğu, dokunduğu her şey onun yararına olmalı, zekasını bir kademe yukarı taşımalıdır. Doğum öncesi gelişim ve erken bebeklik boyunca, tüm vücudun olağanüstü bir oranını baş oluşturur. Bebeğin kafaya yakın olan vücut bölümlerinin ayaklara yakın olan vücut bölümlerinden önce geliştiği sefalokaudal evrede vücudun en erken büyümesi baş kısmında gerçekleşir. Bu dönemde, fiziksel büyüme ve özelliklerin farklılaşması yukarıdan aşağıya doğru aşama aşama ilerler. Aynı örüntüye baş bölgesinde de rastlarız. Başın gözler ve beyin gibi üst kısımları, çene gibi aşağı kısımlardan daha hızlı büyür. Beyin Gelişimi Tüm Bölgeler İçin Aynı Değildir Motor gelişim, genellikle sefalokaudal ilkesine göre ilerler. Örneğin, bebekler gövdelerini kontrol edemeden önce nesneleri görürler ve emeklemeden veya yürümeden çok önce ellerini kullanabilirler. Fakat gelişim katı bir model izlemez. Bir çalışmada bebeklerin oyuncaklarına ellerinden önce ayaklarıyla ulaşmaya çalıştıklarını bulmuştur. Ortalama olarak bebekler oyuncaklarına 12 haftalık iken ayaklarıyla, 16 haftalık iken elleriyle ilk kez dokunur. Beynin gelişimsel şablonlarından bahsedecek olursak, öncelikle bebeğin beyninin doğumda ağırlığının beynin yetişkinliğindeki ağırlığının yaklaşık olarak %25'idir. İkinci doğum gününde ise bu oran yaklaşık %75 olur. Ancak beyin gelişimi söz konusu olduğunda her alan aynı hızda büyümez. Bilim insanları beyin gelişimi izlemek için beynin bölgelerini birçok yolla analiz eder ve sınıflandırır. Bu bölgelerden biri önbeyindir. Bu parça, içinde serebral korteksi ve diğer birçok yapıyı bulunduruyor. Serebral korteks, önbeyni buruşuk bir şapka gibi kaplar. İki yarım parçadan oluşur. Korteksteki şerit ve çukurları temel alarak, bilim insanları her yarımkürede lob adı verilen dört temel bölgeyi tanımladı. Önbeyin 4 Bölgeden Oluşur Frontal loblar, istemlli hareket, düşünme, kişilik ve amaçlı olmayla ilgilidir. Oksipital loblar, görme ile ilişkilidir. Temporal loblar duymada, dil süreçlerinde ve bellekte aktif rol alırlar. Parietal loblar mekansal yer bulma, dikkat ve motor kontrolde önemli görevler üstlenirler."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-gelisimi-ilk-yillar/", "text": "Beyin Gelişimi İçin İlk Yıllar Çok Önemlidir Geçmiş yıllarda ülkemizde uygulanmaya başlanan 4+4+4 eğitim-öğretim modeli kol kasları yeterince gelişmediğinden çocukların erken yaşta okula gönderilip gönderilmemesi tartışmalarını doğurmuştu. Biz işin politik kısmına girmeden beyin gelişimi açısından küçük çocukların eğitime erken başlayıp başlamaması gerektiğini konuşalım. 5 5.5 yaşlarındaki bazı çocukların kasları yeterince gelişmediğinden disiplinli bir okul ortamında başarılı olamayabilir ancak eğitim ve öğretimin başlama yaşı olan 7 veya 5.5 çok geç! Huffington Post'un haberinde (http://huff.to/1nT8ZmH) Amerika'da 2013'ten beri beyin gelişimi daha güçlü olsun diye bütün 4 yaşındaki çocuklara okul öncesi yüksek kalitede eğitim veriliyor. Konu ile ilgili Harvard Eğitim Fakültesi'nde çalışan uzman Todd Grindal çocukların güçlü bir beyin mimarisine sahip olması gerektiğini, bunun için de eğitimin erken yaşlarda başlaması gerektiğini söylüyor. Beyin Gelişimi İçin Öncelikle Öğrenme Mekanizması Öğrenilmeli Çocuklarda beyin gelişimi tabii ki çok önemlidir ama nelere dikkat edilmeli? Öncelikle çocuğun öğrenme mekanizması tam olarak anlaşılmalı. Doğduğundan itibaren çocuğunuz siz ne yapıyorsanız onu taklit edecek, ne duyduysa onu hafızasına koyacak, siz ne yaptırıyorsanız onu yapma eğiliminde olacaktır. Bir çocuğun ana dili etrafında konuşulan dildir çünkü sürekli o dili duyuyor. Eğer çocuğa yabancı dili çok erken yaşta öğretmeye başlarsanız 5-6 yaşına gelene kadar 5-6 dil öğrenebilir. Yapılan araştırmalar 4 yaşına kadar öğrenilen dilin beynin konuşma merkezlerinin bulunduğu sol yarımkürede depolandığını, 4 yaşından sonra öğrenilen dillerin sağ yarımkürede saklandığını gösteriyor. Sağ yarımkürede depolanan konuşma bilgisi sol yarımküreden dışarıya aktarılacağı için kişi yabancı dili konuşmakta sıkıntı yaşayabiliyor. Satranç, Müzik, Spor, Yabancı Dil Hepsi Beyin Gelişimi İçin Çok Yararlı Dünya şampiyonu olan satranç oyuncularına baktığımızda büyük çoğunluğunun 4-5-6 yaşlarında satranca başladığını görüyoruz. Aynı kural müzik ve diğer tüm beceriler için geçerlidir. Beyin yaşlandıkça değişim yeteneğini kaybediyor. Müzik aleti çalma, resim yapma, satranç, yabancı dil öğrenme gibi beceriler çocukların bilişsel ve motor hareketler dahil olmak üzere çok sayıda beyin işlevini de geliştiriyor. Örneğin satrancı ele alalım. Satranç ile ilgili araştırmaların derinlemesine incelendiği bir meta analizde satranç yetenekleri üzerine yazılan 2,300 makaleye bakıldı. Araştırmacılar özellikle bilişsel göstergeler ve satranç yeteneklerinin dahil edildiği çalışmalara odaklandılar. Satranç ile Zeka Arasında Doğrudan Bir İlişki Var Ekibin yürüttüğü bu meta analiz zeka düzeyi ve satranç becerileri arasında nasıl bir ilişki olduğunu ortaya çıkaran çok güçlü kanıtlar sunuyor. Bu çalışmada özellikle genç oyuncularda, zekanın satranç yetenekleriyle kesin olarak bağlantılı olduğu bulundu. Genç oyuncularda zekanın daha ön plana çıkmasının sebeplerinden biri de belki üst düzey oyuncularda bilişsel becerilerin daha yaygın görülmesi diyebiliriz. Henüz kötü satranç oynayan çocuklarda zeka çok daha etkili olurken, belli bir aşamaya gelmiş oyuncularda zeka kendini o kadar fazla göstermeyebilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-gelisimi/", "text": "Beyin Gelişimi İnsan beyninin bir haftalık halinden 10 yaşındaki haline geçişi. Beyin kıvrımlarının gelişimi belirli bir süreye kadar devam eder son şeklini aldıktan sonra durur. Ancak beynin gelişimi hiçbir zaman durmaz, bir gözünüzü 10 dk kapalı tutsanız, beyniniz hemen yeni duruma uyum sağlamaya başlar. Doğum öncesi gelişim ve erken bebeklik boyunca, tüm vücudun olağanüstü bir oranını baş oluşturur. Bebeğin kafaya yakın olan vücut bölümlerinin ayaklara yakın olan vücut bölümlerinden önce geliştiği sefalokaudal evrede vücudun en erken büyümesi baş kısmında gerçekleşir. Bu dönemde, fiziksel büyüme ve özelliklerin farklılaşması yukarıdan aşağıya doğru aşama aşama ilerler. Aynı örüntüye baş bölgesinde de rastlarız. Başın gözler ve beyin gibi üst kısımları, çene gibi aşağı kısımlardan daha hızlı büyür. Beyin Gelişimi Tüm Bölgeler İçin Aynı Değildir Motor gelişim, genellikle sefalokaudal ilkesine göre ilerler. Örneğin, bebekler gövdelerini kontrol edemeden önce nesneleri görürler ve emeklemeden veya yürümeden çok önce ellerini kullanabilirler. Fakat gelişim katı bir model izlemez. Bir çalışmada bebeklerin oyuncaklarına ellerinden önce ayaklarıyla ulaşmaya çalıştıklarını bulmuştur. Ortalama olarak bebekler oyuncaklarına 12 haftalık iken ayaklarıyla, 16 haftalık iken elleriyle ilk kez dokunur. Beynin gelişimsel şablonlarından bahsedecek olursak, öncelikle bebeğin beyninin doğumda ağırlığının beynin yetişkinliğindeki ağırlığının yaklaşık olarak %25'idir. İkinci doğum gününde ise bu oran yaklaşık %75 olur. Ancak beyin gelişimi söz konusu olduğunda her alan aynı hızda büyümez. Bilim insanları beyin gelişimi izlemek için beynin bölgelerini birçok yolla analiz eder ve sınıflandırır. Bu bölgelerden biri önbeyindir. Bu parça, içinde serebral korteksi ve diğer birçok yapıyı bulunduruyor. Serebral korteks, önbeyni buruşuk bir şapka gibi kaplar. İki yarım parçadan oluşur. Korteksteki şerit ve çukurları temel alarak, bilim insanları her yarımkürede lob adı verilen dört temel bölgeyi tanımladı. Önbeyin 4 Bölgeden Oluşur Frontal loblar, istemlli hareket, düşünme, kişilik ve amaçlı olmayla ilgilidir. Oksipital loblar, görme ile ilişkilidir. Temporal loblar duymada, dil süreçlerinde ve bellekte aktif rol alırlar. Parietal loblar mekansal yer bulma, dikkat ve motor kontrolde önemli görevler üstlenirler."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-ile-ilgili-10-tuhaf-gercek/", "text": "Beyin ile İlgili 10 Tuhaf Gerçek İnsan beyni yaklaşık 1360 gramdır ama vücuttaki besinin 20%'sini kullanır. Beyne kan taşıyan damarların toplam uzunluğu 643 kilometredir. Beyin bu açıdan inanılmaz karmaşık bir damar ağına sahiptir. Tıpkı elektrik kablolarındaki olduğu gibi nöronlarda daha hızlı iletişim kurabilmek için miyelin adlı bir polimer maddeyle kaplıdır. Miyelin kılıfı sayesinde nöronlar arasındaki sinyal iletimi saatte 431 km.lik bir hıza ulaşabilir. Miyelin iki farklı hücre tipi için üretilir. Beyin ve omurilikten oluşan merkezi sinir sisteminde oligodendrosit adlı glia hücreleri bazı nöronların etrafına miyelin kılıfı örerler. Vücuda dağılmış olan periferal sinir sisteminde ise Schwann hücreleri nöronlar için miyelin üretir. Şimdiye kadar yapılan araştırmalar sinir sisteminin neresinde olursa olsun miyelin kılıfının aynı işlevi gördüğünü göstermiştir. Araştırmacılar miyelini oluşturan maddeleri tanımlamayı başardılar. Miyelini oluşturan çok sayıda lipid, protein ve bunları kodlayan genler keşfedildi. Genler keşfedildikten sonra miyelin proteinlerin sentezleyen genleri bozarak bilim insanları miyelin kılıfı üretemeyen nöronlar ve fare modelleri elde ettiler. Bu fareler nöral iletişimleri hasarlı olduğu için sürekli titreme yaşıyordu. Bu tip hayvan modelleri sayesinde miyelin kılıfının işleviyle ilgili bilim literatürüne çok değerli bilgiler kazandırıldı. Beyninizin İçinde Her Daim Hazır Bir CEO Var Ne zaman canınız bir yere gitmek isterse prefrontal korteksiniz hemen karar vermek ve plan yapmak için çalışmalara başlıyor. Prefrontal korteks memeli beyninin frontal lobunun ön kısmını kaplayan serebral korteks bölgesidir. Bu bölge 9, 10, 11, 12, 46 ve 47. Broadmann alanlarını içine alır. Prefrontal korteksin görevleri arasında kişiliğin belirlenmesi, karar verme, sosyal davranışları düzenleme, düşünme mekanizması ve hafıza süreçleri yer alır. Bu bölgenin temel görevi amaçlarımız doğrultusunda düşünce ve davranışlarımızı yönlendirmektir. Sinestezi Sinestezi adlı nörolojik rahatsızlığa sahip bireyler bir duyusal uyarıma birden fazla biçimde tepki verebilir. Farklı renkleri sayılar olarak görebilir veya resimlerden tat alabilir. Sinestezi köken itibariye birleşik duyu anlamına gelen, kişilerde bir duyunun uyarımıyla beraber başka bir duyunun da harekete geçtiği durumdur. Sineztezik bireyler mavi renk gördüğünde zil çaldığını duyabilir veya müzik dinlerken tatlı tadı alabilir. 60'tan fazla sinestezi türü tanımlanmış olup en yaygın olanı harf-renk sinestezisidir. Harf-renk sinestezisinde kişiler her harfi belli bir renkte algılar. Örneğin her a harfini kırmızı ya da d harfini sarı renkte görürler. İleri Okuma: Sinestezi Nedir? Koku reseptör hücrelerinin sayısı bir hayvanın koku duyusunun ne kadar gelişmiş olduğunu gösterir. İnsanlarda bu hücrelerden 12 milyon olan varken köpeklerde 1 milyar tane vardır. Amigdala adlı beyin bölgesi sayesinde insanların yüz ifadelerinden duygusal çıkarımlar yapabiliyoruz, onları tanımasak bile. Amigdala gelişmiş omurgalı beyninin temporal lobları arasında bulunan hücre grubudur. Amigdala beynin hafıza, karar verme, davranış, öğrenme ve en önemlisi duyguları işleme gibi işlevlerine katılır ve limbik sistemin önemli bir parçasıdır. Eğer temporal lobunuzdaki yüz tanıma bölgesi hasar görürse prosapagnozi adlı bir rahatsızlık oluşur. Bu rahatsızlığa sahip kişiler tanıdıkları insanları artık tanıyamazlar. Çok ilginçtir ki, beyinde sadece Jennifer Aniston'un fotoğraflarına tepki veren tek bir nöron vardır. Bu nörona özel olarak Jennifer Aniston nöronu ismi verilmiştir. Hayalet Uzuvlar Hayalet uzuvlara sahip bireyler bir uzvu olmadığı halde varmış gibi hissetmektedirler. Örneğin, sol kolunuzu trafik kazasında kaybettiniz ama hala kolunuzu hissedebiliyorsunuz. Bazen bu durum çok daha ilginçleşip hayalet penise kadar varabiliyor ve cinsel organınız olmadan ereksiyon olabiliyorsunuz. Yabancı el sendromuna sahip kişilerin ellerinden bir tanesi artık kişinin kontrolünde değildir ve kendi isteğine göre davranır. Hollywood bu rahatsızlığı Idle Hands filmiyle izleyiciye sunmuştur."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-kanamasi/", "text": "Beyin Kanaması Beyin kanaması isminden de anlaşılacağı üzere beyin dokusu içinde meydana gelen anormal kanamadır. Beyindeki damarlardan birinin patlaması sonucu meydana gelir ve dolaşım bozukluğuna yol açar. Kan dolaşımı düzgün gerçekleşmediği için nöronlar yeterince beslenemez ve ölmeye başlar. Ayrıca kanın aktığı bölgedeki nöronlar da fazla kandan dolayı işlev göremez hale gelebilir. Beyin kanaması inmeye de sebep olabilir. Tıbbi verilere göre inmelerin yaklaşık %13'ü beyin kanaması sonrasında ortaya çıkıyor. Beyin Kanaması Esnasında Ne Olur? Kafanızı çok sert bir şekilde bir yere çarptığınızı varsayalım. Ani ve şiddetli sarsıntının sonucunda bir damar patladı ve kan dışarı akıyor. Kan nöronların beyin dokusunun içine boşaldığında ilgili bölge önce şişmeye başlar. Bu durum beyin ödemi olarak adlandırılır. Kan bir bölgede toplanır ve hematoma denilen bir kütle oluşturulur. Vücudun herhangi bir yerinde oluşan ödem gibi bunda da şişlik yakındaki beyin dokularına baskı yapmaya başlar. Otobüste yanınıza çok kilolu bir insan oturduğunuzda sizi nasıl sıkıştırırsa burada da aynı şey olur. Hematoma yan tarafları sıkıştırarak o bölgelere giden kan miktarını azaltır ve nöronlar oksijen ile glikozdan mahrum kalır. Nöronlara kan gitmeyince yavaş yavaş hücre ölümleri ve sonrasında inme görülebilir. Beyin kanaması beynin içinde veya doku ile beyin zarı arasında olabilir. Beyin dokusu üç tane zar ile çevrilidir. Elbette buradaki hücrelerin hayatta kalması için de kan gerekir. Bu bölgelerde meydana gelen bir sızıntı da beyin kanamasına sebep olabilir. Beyin Kanaması Neden Olur? Bunun çok fazla nedeni olabilir. Tahmin edeceğiniz gibi en büyük sebebi kafa travmalarıdır. Özellikle 50 yaş altı kişilerin beyinleri çok yıpranmadığı için beyin kanamasının en büyük sebebi travmatik hasardır. 50 yaşın üstünde diğer nedenler daha sık görülmeye başlar. Bunlardan biri yüksek tansiyondur. Uzun süreli olduğunda yüksek tansiyon kan damarlarını yıpratır ve tedavi edilmezse beyin kanamasına neden olabilir. Atardamarların duvarlarında oluşan şişlikler, yani anevrizma da damarın kanamasına yol açabilir. Bunların dışında kan damarlarındaki anormallikler, amiloid anjiopati, hemofili gibi kanama rahatsızlıkları, bazı karaciğer rahatsızlıkları ve beyin tümörleri de beyin kanamasına neden olabilir. Beyin Kanaması Tedavisi"} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-kanseri-zika-virusu/", "text": "Agresif Beyin Kanseri Zika Virüsü İle Tedavi Edilebilecek Zika virüsü geçtiğimiz yıllarda defalarca salgınlar ve oluşturduğu ciddi sağlık problemleri ile gündeme geldi. Ancak bu sefer durum biraz farklı. ABD' de yapılan son çalışmalar bu virüsün bazı özelliklerini kullanarak agresif beyin tümörlerini tedavi edebileceğimizi söylüyor. Zika virüsü, ilk kez 1947'de Uganda'da sarı humayı izleyen yol ile maymunlarda tanımlanan ve sinekler aracılığıyla taşınan bir türdür. Tarihin birçok döneminde kaydedilmiş zika virüsü kaynaklı salgınlar yer almaktadır. Biz ise bu etkeni Temmuz 2015'te Brezilya'da başlayan bir salgın ile defalarca duyduk. Yetişkinlerdeki etkileri kısıtlı olmakla birlikte; virüsten etkilenmiş hamile kadınlardan doğan çocukların merkezi sinir sistemine olan etkisi ile binlerce mikrosefali hastalığına sahip çocuk dünyaya geldi. Virüsün sinekler ile bulaşması ise kısa zamanda hızla yayılmasına ve korunma yöntemlerinde kısıtlılıklara sebep oldu. Zika Virüsü Tümörü Küçültüyor Şimdiye kadar yalnızca bir küresel sağlık tehdidi olarak görülen Zika, bize tıbbi tedavide bir seçenek sunabilir. Yapılan son araştırmalar, virüsün erişkin beyinlerdeki tedavi edilmesi zor kanserli hücreleri seçerek bulaştırdığını ve öldürdüğünü gösteriyor. Çalışmaya göre Zika enjeksiyonları, yetişkin farelerde agresif tümörleri küçültürken, diğer beyin hücrelerine zarar vermiyor. İnsanlar üzerindeki deneyler hala devam ediyor ama Journal of Experimental Medicine raporlarına göre çalışmayı yürüten uzmanlar Zika virüsünün hayatı tehdit eden tümörleri tedavi etmek için ameliyatla beynin içine enjekte edilebileceğine inanıyorlar. Literatürde pek çok beyin kanseri türü vardır. Glioblastoma, yetişkinlerde en yaygın olanı ve tedavisi en zor olanı. Bu kanser türü hızla yayılıyor ve sınırlarının belirsizliği nedeniyle cerrahi olarak tedavi edilmesi mümkün olmuyor. Radyoterapi ve kemoterapi ise ancak kısıtlı bir etki oluşturuyor. İleri Okuma: Programlanmış Kök Hücreler Beyin Kanserini Tedavi Ediyor Kanser Kök Hücreler Ancak, canlı farelerde ve insan beyin dokusu örnekleri üzerinde bulunan son araştırma, Zika tedavisinin glioblastoma gibi mevcut tedavilere dirençli olan kanser kök hücreleri öldürebildiğini gösteriyor. Anne karnındaki fetüste beynin gelişim evresinde bu kök hücreler yoğun miktarda bulunuyor ve muhtemelen normal Zika'nın bebekler için neden çok zararlı olabileceğini açıklıyor. Nitekim sağlıklı bir yetişkinde kök hücrelerin miktarı çok azdır. Bu nedenle Zika tedavisi kök hücre özelliğine sahip kanserli dokuya zarar verirken, bölünme özelliğini olmayan normal beyin dokusuna zarar vermiyor. Ekstra bir güvenlik önlemi olarak, Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi ve California San Diego Tıp Fakültesi'nden ekip, virüsü normal Zika'ya oranla daha fazla etkili hale getirmek için genetik yapısını değiştirmeye başladı. Araştırmacı Dr. Michael Diamond, Birkaç değişiklik daha ekledikten sonra virüsün hastalık etkeni olmasının imkansız olacağını düşünüyorum. diyor. Tedavinin insanlar üzerinde denemesine 18 ay içinde başlanması planlanıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-loblari-kac-tanedir/", "text": "Beyin Lobları Kaç Tanedir ve Görevleri Nedir? Evrenin en karmaşık nesnesi ne diye sorsanız beyin derdim. Aslında bunu diyen çok insan var çünkü beynimizin ne yaptığını henüz anlayamadık. Dışarıdan bakıldığında da hiçbir ipucu vermiyor. Üstünde bir sürü kıvrımlar olan, yağlı bir organ yaşadığımız bunca duygu, düşünceyi nasıl oluşturuyor çözemedik. Ancak yüzyıllarca süren araştırmaların sonunda bir şeyleri aydınlatmaya başladık. Örneğin farklı işlevler farklı beyin lobları tarafından yürütülüyormuş. Gözümüzden giren ışık oradaki nöronlar aracılığıyla sinyallerini oksipital loba iletiyor ve etrafı görüyoruz. Bir olaya veya nesneye çok odaklandığımızda, plan yaptığımızda beynin ön lobu çok çalışıyor. Beyin lobları konusu insan davranışlarını ve zihinsel süreçlerini anlamak açısından çok önemlidir. Beyin anatomisini lisedeki biyoloji dersinden hatırlıyor olabilirsiniz. Beyin lobları çok sayıda kitaba konu olmuş, farklı işlevleri olan bölgelerdir. İnsan beyninin en fazla yer kaplayan bölümü serebrumdur. Beyin dendiğinde herkesin aklına serebrum gelir ancak bir de beyincik vardır. Beyincik, serebrumdan farklı bir yapıdır. Maalesef Hürriyet gibi bir gazete bile beyinciği beyin lobları arasında gösteriyor. Beyin lobları sadece serebrumun içinde bulunur. Bunun yanında bir de beyin yarım küreleri vardır. Beyin loblarının sayısı kaynaklarda farklı sayılarda belirtiliyor. Temelde 4 lob vardır: frontal, temporal, oksipital ve parietal lob. Frontal lob beynin ön bölümünde bulunur. Temporal lob kulaklarımızın arkasında beynin iki yanında bulunur. Parietal lob beynin üst arka bölgesinde yer alır ve oksipital lob da beynin tam arka bölümünde bulunur. Beyinde temel olarak 4 lob vardır. Temel 4 loba ilave olarak insula da minor lob olarak geçer. Toplamda 5 lob vardır ama biz burada 4 lobtan bahsedeceğiz. Beyin Lobları Frontal Lob Beynin ön bölgesinde yer alan frontal lob temporal lobun üstünde, parietal lobun önünde bulunur. Merkezi sulkus sayesinde parietal lobdan, Sylvian fissürü sayesinde parietal lobdan ayrılır. Serebral korteksteki kıvrımlara girus, derin yarıklara da sulkus denir. Burada bunu da belirtelim. İstemli hareketlerimizin çıkış kaynağı olan birincil motor korteks frontal lobun arkadaki sınır bölgesi olan presantral girusta bulunur. Sinirbilim tarihinde bir dönüm noktası olan Phineas Gage vakası frontal lobun ve korteksin çalışmadığında neler olabileceğini çok iyi gösterdi. 1848 yılında Gage ve arkadaşları barutla kayaları parçalarken yanlışlık kumu ve barutu sıkıştırdığı demir levye yüzüne saplandı. Sol gözünden girip beyninin ön bölümünü parçalayan demir levye Gage'i öldürmedi ama onda ciddi hasarlar yarattı. Bu kazadan sonra düzenli ve çalışkan Gage gitmiş, yerine serseri, sorumsuz bir Gage gelmişti. Frontal Lobun İşlevleri Frontal lob genellikle üst düzey işlevlerin gerçekleştiği bölümdür. Üst düzeyden kastımız diğer canlılardan çok daha iyi yaptığımız idari işlevlerdir. Örneğin problem çözme becerileri, kişilik, huy, planlama ve mantıksal temellendirme gibi işlevler frontal lobda gerçekleştirilir. Frontotemporal demans gibi hastalıklarda frontal lob nöronları ölmeye başladığından bu hastalarda ilk görülen işaretler kişilik değişimidir. Beyinde çok sayıda nörotransmitter kullanılır. Kullanılan nörotransmitterlerin miktarı ve çeşidi beyin lobları arasında farklılık gösterebilir. Glutamat ve GABA frontal lobda en çok kullanılan nörotransmitterlerdir. Glutamat nöronları aktive eder, harekete geçirir. GABA ise nöronların susturulmasını sağlar. Ayrıca dopaminin bağlandığı nöronların çoğu frontal lobda bulunur. Dopamin ödül duygusu, motivasyon, kısa süreli bellek ve planlamada önemli görevler üstlenir. Prefrontal korteksteki dopamin faaliyetini azaltan bir gen değişikliği kişilerin hafızalarının daha kötü çalışmasına yol açabiliyor. Parietal Lob Parietal lob beynin orta bölümünde oksipital lobun üstünde, frontal lobun gerisinde bulunur. Duyu nöronlarından gelen çeşitli his ve sinyallerin birleştirilip yorumlanmasından sorumludur. Beden duyu korteksi gibi duyu organlarından gelen bilgilerin işlendiği bölümleri barındırır. Hepimiz bildiği 5 duyu organından gelen bilgiler buraya gelir. Bununla birlikte proprioreseptör gibi iç organlarımızın durumunu algılayan reseptörler de parietal loba sinyal gönderir. Bir asansör aşağı inerken onun aşağı indiğini hissederiz. Gözümüz kapalı bir halde ayak baş parmağımızı tutabiliriz. Bütün bunlar proprioreseptörler sayesinde olur. Vücuttan beyne gelen duyu sinyalleri önce talamusa gider, buradan parietal kortekse aktarılır. Parietal lobun bazı alanları da dilin işlenmesinden sorumludur. Oksipital Lob Beynin arka tarafından yer alan oksipital lob beynin görsel bilgiyi işleme merkezidir. Büyük bir bölümünü görme korteksi oluşturur. Görme korteksi çalışması nispeten daha kolay olduğu için sinirbilim alanında çokça araştırılmıştır. Dışarıdan gelen ışık gözde elektriksel sinyallere dönüştürülür ve optik sinirler vasıtasıyla birincil görme korteksinde işlenir. Birincil görme korteksine V1 alanı denir. V1'de işlenen sinyaller V2'ye aktarılır ve bu böyle devam eder. Görme korteksinin her katmanında görme sinyallerinin farklı bir özelliği işlenir. V1'in haricinde gözden gelen sinyalleri işleyen çok sayıda bölge bulunur. Bunlar hareketi, rengi algılama, 3 boyutlu görüşü oluşturma, mesafeyi ölçme gibi farklı işlevlere sahiptir. Temporal Lob Temporal lob beynin yan taraflarında kulaklarımızın arkasındaki bölgedir. Çok sayıda farklı işlevi olan beyin bölgesine sahiptir.Duyguları düzenlemekle görevli bazı beyin alanları burada bulunur. Beynin hafıza merkezi hipokampus da temporal lobun orta kısmında yer alır."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-omurilik-sivisi/", "text": "Beyin Omurilik Sıvısı Nedir ve Görevleri Nelerdir? Sinirbilim 101 derslerine hoşgeldiniz. Bu yazımızda beyin omurilik sıvısını anlatacağız. Beyin omurilik sıvısı isminden de anlaşılacağı üzere beyin ve omurilikte bulunan berrak ve renksiz bir sıvıdır. Beyinde ventriküllerde ependimal hücreler tarafından üretilir. Ventriküller beynin iç kısmında bulunan boşluklardır. Buralarda bir glia hücresi olan ependimal hücreler sürekli beyin omurilik sıvısı üretirler. Bu sıvı her gün 500 mililitre kadar üretilir ve sonra geri dönüştürülür. Beyin omurilik sıvısının temel görevi mekanik ve immünolojik koruma sağlamaktır. Kafanızı bir yere çarptığınızda sarsıntının hasarını azaltır. Beyne patojenler girdiğinde bağışıklık hücrelerinin o bölgeye intikal etmesini kolaylaştırır. Bir yandan da nöronlar arasındaki atıkları temizler. Beyin omurilik sıvısının büyük çoğunluğu birinci ve ikinci ventriküllerin içinde yer alan koroid pleksus adlı yapının içinde üretilir. Burada üretilen BOS sırasıyla üçüncü ve dördüncü ventriküle geçer. Dördüncü ventrikülden de subaraknoid boşluğa akarak dolaşıma katılır. Beyin omurilik sıvısı buradan beyne ve omuriliğe dağıtılır. Sıvının hareketi kalp atışının yarattığı basınç ile titreşir ve kalp atımına bağlı BOS hareketlerini oluşturur. Beyin Omurilik Sıvısı Görevleri Beyin omurilik sıvısının görevleri çok hayati seviyededir. BOS'un içeriğinde ve dolaşımında yaşanacak en ufak bir aksilik beyne çok ciddi hasar verebilir. Örneğin ventriküller arasında akarken oluşabilecek ufak bir tıkanıklık hidrosefaliye yol açabilir, ölüme varabilir. Yukarıda BOS'un en önemli görevinin koruma olduğunu söylemiştik. İnsan beyni 1400-1500 gram ağırlında bir organ olup bunun 25-50 gramı BOS'a aittir. Beyin omurilik sıvısı beyni çevrelediği için beyin onun içinde yüzer. Böylece olduğundan çok daha hafif hissedilir ve yukarıdan aşağıya bir basınç oluşmaz. Eğer böyle olmasaydı beynin alt bölgeleri üstündeki dokunun ağırlığını taşıyacak ve kan damarları çok kolay tıkanıp beyin ölümüne yol açacaktı. BOS'un bir diğer görevi çarpmalara karşı beyni korumaktır. Trafik kazası gibi bir durumda başımızı bir yere çarptığımızda tıpkı bir sünger gibi beynin kafatasına çarpma şiddetini azaltır. Beyin kafatasının içinde bulunur. Beyin ile kafatası arasındaki boşluk çeşitli nedenlerden dolayı çok azalabilir. Böyle durumlarda beyin omurilik sıvısı hemen boşaltılır ve beyin içi basınç azaltılır. Basıncın azalması ve kan dolaşımının daha rahat yapılmasıyla felç geçirme riski azaltılır. BOS'taki Aksaklık Sinir Sistemine Zarar Verebilir Beyin omurilik sıvısı beyin hücreleri arasındaki madde alışverişinde çok önemli bir rol oynar. BOS'un bu işlevindeki küçük bir aksaklık nöroendokrin faktörlerin çalışmasını etkileyeceğinden sinir sistemine zarar verebilir. Örneğin BOS'ta glisin yoğunluğunun normalin üzerine çıkması vücutta sıcaklık ve kan basıncının kontrolünü zorlaştırır. Zaman içinde BOS'un pH'si artar ve baş dönmesi gibi belirtiler ortaya çıkmaya başlar. Beynin içinde atık maddelerin temizlendiği, hücre enkazlarının kaldırıldığı bir sistem vardır. Beyin omurilik sıvısı yağmurun yolları topraktan ve çöplerden temizlemesi gibi nöronlar arasındaki boşluğu temizler. Nöronlardan gelen metabolik atıklar difüzyon ile BOS'a geçer ve kan dolaşımı yoluyla beyinden dışarı çıkartılır. Beyin Omurilik Sıvısı Nasıl Üretilir? BOS'un koroid pleksus içinde üretildiğinden yukarıda bahsetmiştik. Koroid pleksusta iki aşamada üretilir. Öncelikle, kan plazmasının filtrelenmiş hali koroid pleksustaki damarlardan geçer ve bir boş alana gelir. Bu esnada sıvının akış yönü ve hızı kılcal damarlardaki basınç ile belirlenir. Sıvı, koroid pleksusun kan damarlarındaki epitel hücreler boyunca akar. Hücrelerden sodyum, potasyum ve klor çeker. Bu iyonlar sayesinde BOS'ta osmotik basınç oluşur. Bu madde aktarımı çok kontrollü gerçekleşir. Hücreler arasındaki boşluklardan istenmeyen maddelerin geçişi engellenir. Beyin omurilik sıvısının hücreler ile olan madde alışverişi bittiğinde sodyum ve klor yoğunluğu kandan daha fazla olur. Diğer taraftan BOS'un içinde kandan daha az potasyum, kalsiyum, glikoz ve protein bulunur. Koroid pleksuslarda büyüme faktörleri, B1 vitamini, beta-2 mikroglobülin ve arjinin vazopressin de sentezlenir. Bütün bunlar koordineli bir şekilde çalışarak BOS'un içeriğini ve salgılanmasını yönetir. Beyin omurilik sıvısı ve kan basıncı, salgılanan hormonlar beyin omurilik sıvısının içeriği ve miktarını belirlemede büyük rol oynarlar. Örneğin BOS'un ozmotik basıncı fazla olduğunda kan damarları ile BOS arasındaki basınç farkı az olduğundan daha az miktarda sıvı üretilir. Sempatik sinir sistemi BOS'un salgılanmasını artırırken, parasempatik sinir sistemi BOS'un salgılanma oranını düşürür. Bazı ilaçlar, kan pH'ı da beyin omurilik sıvısı üretimini etkileyebilir. Beyin Omurilik Sıvısı ile İlgili Rahatsızlıklar Beyinde dört tane ventrikül olduğundan yukarıda bahsetmiştik. BOS'un büyük kısmı birinci ve ikinci ventriküllerde sentezlenir. Sıvının akışında bir engel çıkarsa o ventrikül şişmeye ve çevredeki beyin dokusuna baskı yapmaya başlar. Enfeksiyon, yaralanma veya doğuştan gelen bozukluklar hidrosefaliye neden olabilir. Hidrosefalinin belirtileri yürüyüş ve denge bozuklukları, idrar tutamama, bulantı, kusma ve düşünme bozukluklarıdır. Hidrosefali bebeklerde kafatası yeterince sertleşmediği için kafanın çok şişmesine neden olur. Ventriküllerin büyümesini tam ölçmek için BT veya MR çekimi gerekli olabilir. Hidrosefalinin şiddeti de sıvı birikiminin büyüklüğüne, diğer beyin bölgelerinde yarattığı hasara bağlı olarak değişir. Tedavi çoğu zaman şant adı verilen cihazlar yardımı ile yapılır. Şant ventrikülde biriken sıvıyı boşaltarak beyin içindeki beyin omurilik sıvısı basıncını azaltır."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-senin-hikayen-david-eagleman/", "text": "Beyin- Senin Hikayen David Eagleman Size bir kitap önerisi yapmak istiyorum: Beyin: Senin Hikayen Özgün adı: The Brain: The Story Of You David Eagleman'ın Incognito gibi yine mükemmel bir şekilde ortaya çıkardığı başyapıt. David Eagleman ile yapılan bir röportajda ona Beyin hakkında hala anlamadığımız ne var? sorusu yöneltilmiş ve Eagleman'ın cevabı ise şöyle olmuştur: Bilinç problemi. Beyniniz belirli bir şekilde çalışırken neden bir şey hissediyor? Derin uykuda, hiçbir şey hissetmiyor. Uyandığı andan itibaren, bilinciniz yaşama göz kırpıyor ve siz de İşte buradayım, ben varım. diye düşünüyorsunuz. Fiziksel kısım ve parçalar olmadan bilincin nasıl oluşturuluyor? Hala çözülmemiş bir gizem. Artık biz bunların birbiriyle bağlantılı olduğunu biliyoruz. Çünkü, eğer fiziksel kısmı değiştirirsen, bilinç de değişiyor. Öyleyse, bir şekilde bilinciniz fiziksele bağlı, ancak bizim bilmediğimiz o bilincin fizikselden nasıl meydana geldiğidir. İçinizdeki evreni daha yakından tanımak ister misiniz? O halde bu kitap tam size göre. Okuduğunuzda Ben Kimim?, Gerçeklik Nedir?, Kontrol Kimde?, Nasıl Karar Veririm?, Size İhtiyacım Var mı?, Kime Dönüşeceğiz? sorularına yanıt alabileceğiniz, sırlı yaşamınızı, bilhassa o yaşamdaki başrolü, kendinizi, daha yakından tanıma fırsatı yakalayabileceğiniz bir kitap. Sizce de heyecan verici değil mi? Kitabın içerisinde, yapılmış deneylerin sonuçlarıyla bir takım bilgilere ulaşılıyor. Yapılan deneyler ve deneyler sırasında karşılaşılan olaylar gayet sade ve akıcı bir dille okuyucuya aktarılmış, ayrıca pek fazla terim kullanılmamış. Kullanılan terimlerin açıklamaları ise kitabın son sayfalarında yada doğrudan parantez içerisinde belirtilmiş. Okuyucuyu sıkmayan, bir başlayınca hangi ara bittiğini bile anlayamadığım bir kitaptı. Sizi içine aldığında nörobilimi doruklarında yaşayacağınız, herkesin anlayabileceği seviyede yazılmış ancak bir o kadar da sizi duraklatıp, düşünmeye davet eden bu kitabın gerçekten herkese bir şeyler katabileceğine inanıyorum. Siz de bu dahice yolculuğa çıkmaya hazırsanız daha ne duruyorsunuz?"} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-sisi/", "text": "Beyin Sisi ve Yeni Tip Koronavirüs Enfeksiyonu Dünya genelinde yeni tip koronavirüs (SARS-CoV-2) bulaşan insanların sayısı 175 milyonu geçti. Virüsten hayatını kaybedenlerin sayısı dört milyona yaklaştı. Covid-19, sağlık çalışanlarının sınırlarını zorlamakla kalmadı, sağlık sistemi için de büyük bir yük haline geldi. Sevindirici olan ise pandemiyle mücadelede emekleme dönemini geride bırakmış olmamız. Artık virüsün kısa ve uzun dönemdeki etkileri konusunda daha çok şey biliyoruz. Virüsün akciğer, mide, bağırsak, böbrek, kalp ve kan damarları gibi pek çok organa ulaşabildiği ortaya kondu. Buna ek olarak, doğrudan ya da dolaylı yollarla merkezi sinir sistemini hedef aldığı tespit edildi. Ancak yine de hastalığın hatlarını kesin ve net çizgilerle çizebilmek mümkün değil. Özellikle de virüsün uzun dönemde nasıl davranacağı konusu sürprizlere gebe... Uzamış Covid Tehlikesiyle Karşı Karşıyayız Pandeminin ilk başladığı dönemde Covid-19'un sadece akciğer odaklı ve kısa süreli bir hastalık olduğuna inanılıyordu. Bazı kişilerde hastalık belirtilerinin aylarca devam etmesi üzerine Covid-19 başka bir boyut kazandı. Artık her geçen günle birlikte bize yeni bir yüzünü daha gösteriyor. Yakınmaları beklenenden uzun süren hastaların yanı sıra bir de virüsün kalıcı hasar bıraktığı kişiler var. Bu kişiler, koronavirüs enfeksiyonu geçirmiş ve iyileşmiş olmalarına rağmen bazı kalıcı şikayetlerin varlığından söz ediyorlar. Her iki gruptaki hastaların tıbbi profilini tanımlamak için Uzamış Covid, Kronik Covid Sendromu veya Post-akut Covid-19 gibi terimler kullanılıyor. Uzamış covid belirtilerinin başında yorgunluk geliyor. Hastalar, kendilerini sürekli olarak yorgun hissediyor. En ufak günlük aktiviteler bile onlar için zorlayıcı olabiliyor. Yorgunluk, Covid-19'un başlangıçtaki klinik tablosundan bağımsız bir sorun. Yani sadece hastalığı ağır geçirenlerde görülmüyor, hafif vakalarda bile etkisini sonradan hissettiriyor. Aranızda Covid-19 geçiren varsa uzun vadede aşağıdaki belirtilerle tanışmanız kuvvetle muhtemel. - Yorgunluk - Gerginlik ve sinirlilik hali - Uykusuzluk - Çarpıntı - Nefes darlığı - Düşük tansiyon - Mide-bağırsak şikayetleri - Kas güçsüzlüğü - Kas ağrısı - Baş ağrısı - Baş dönmesi - Beyin sisi Aşırı Aktif Bağışıklık Yanıtı ve Sitokin Fırtınası Diğer koronavirüs tiplerinde olduğu gibi yeni tip koronavirüs de ilk aşamada akciğer hücrelerini işgal ediyor. Virüs, hücreye girdiğinde genetik materyalini hücreye aktarıyor ve kendi kopyasını üretmeye başlıyor. Virüsün RNA'sıyla karşılaşan hücreler, sitokin adı verilen kimyasal haberciler salgılayarak bağışıklık sisteminin alarm düğmesine basıyor. Sitokinler aracılığıyla durumdan haberdar edilen bağışıklık hücreleri, enfeksiyon bölgesine göç ediyor ve kendi sitokinlerini devreye sokuyor. Böylece akciğerdeki enfekte olmuş hücreler ortadan kaldırılıyor. Ancak bazen bağışıklık sisteminin kontrolü kaybettiği durumlar ortaya çıkıyor. Bağışıklık sistemi, tıpkı güç sarhoşluğu yaşayan yöneticiler gibi sağa sola saldırmaya başlıyor. Bağışıklık sisteminin bu aşırı tepkisi, vücutta sitokin fırtınasına neden oluyor. İnterlökin 6 (IL-6) ve interlökin 1 (IL-1) gibi iltihabı tetikleyici sitokinlerin kan düzeyleri ihtiyaç duyulanın çok ötesine geçiyor. Bağışıklık hücreleri, virüse karşı tüm kozlarını oynamaya çalışırken, kendi ayağına kurşun sıkan asker konumuna düşüyor. Sitokinler, sağlıklı doku ve organlara da saldırmaya başlıyor. Netice de kurunun yanında yaş da yanıyor ve hastalarda akciğer dışı belirtiler de görülüyor. Uzun süreli covid belirtileri de sitokin fırtınasının bir sonucu olarak yorumlanıyor. Bu fırtınanın sebebi henüz bilinmiyor. Uzamış covid hastalarında mast hücrelerinin faaliyetinde ve kandaki IL-6 düzeylerinde artış meydana gelmiştir. Mast hücreleri, bağışıklık yanıtının sağlanmasında oldukça önemlidir. Beyaz kan hücreleriyle sıkı ilişki içerisindedir. Enfeksiyon durumunda beyaz kan hücreleri, mast hücrelerinin yönlendirmesiyle dokulara gider ve buralarda iltihap oluşumuna neden olur. Kısa vadede iltihap, enfeksiyona karşı koruma kalkanı vazifesi görür, bağışıklık yanıtı için gereklidir. Ancak sitokin fırtınası durumunda vücutta aşırı iltihaplanma meydana geliyor. Koronavirüs enfeksiyonunu hafif belirtilerle ya da hiçbir belirti göstermeden atlatanlarda bile enfeksiyonu takiben 4-6 hafta içinde vücuttaki pek çok sistemde iltihap geliştiği görüldü. İltihap, süreklilik kazandığında vücudun en büyük düşmanı haline geliyor. Şu an bilim insanları sadece virüsle değil, bağışıklık sistemiyle de mücadele ediyor. Covid-19 tedavisi bunun üzerine inşa edilmiş durumda. Covid-19 Hastalarında Beyin Sisine Dikkat! Kemoterapi tedavisi gören kişilerin %50'sinden fazlası, tedavi sürecinde veya tedaviyi takiben bilinç bulanıklığı hali yaşarlar. Özellikle de dikkat, problem çözme ve hafıza gibi bilişsel işlevler, tedaviden önemli ölçüde etkilenir. Bu duruma, kemo-beyin adı verilir. Kemoterapi ajanları sadece tümörün olduğu bölgeyi hedef almıyor, vücudun pek çok bölgesinde tatsız sonuçlar doğurabiliyor. Bunlardan biri de beyin. Kemoterapi, prefrontal korteksin işleyişine müdahale ediyor, miyelin kılıf oluşumunda anormalliklere sebep oluyor ve nörojenezi baltalıyor. Dahası ve en önemlisi, sitokinler üzerinde yarattığı etki. Kemoterapi, sitokinlerin düzenlenmesiyle ilgili süreçleri bozarak beyinde iltihap oluşumuna giden yolun fitilini ateşliyor. Tıpkı kemoterapi gibi yeni tip koronavirüs de bilişsel işlevlerde zayıflamaya yol açıyor. Covid-19'a yakalanan kişilerde enfeksiyonun geçmesinden aylar sonra beyin sisi olarak tanımlanan bir dizi değişiklik görüldü. En basit tabirle beyin sisi, zihinsel bulanıklık ve mental yorgunluk olarak nitelendirilebilir. Beyin sisi yaşayan hastalarda kafa karışıklığı ve konsantrasyon güçlüğü gibi yakınmalar en önde geliyor. Kişinin düşünce sistemi yavaşlıyor ya da kişi net düşünememeye başlıyor. Hastalar, konuşurken doğru kelimeyi bulmada yetersiz kalıyor, aynı anda iki ya da daha fazla işi yaparken zorlanıyorlar. Bir şeyleri hatırlamak ve yeni şeyler öğrenmek onlar için sıradanlığını yitiriyor, çaba sarf edilmesi gereken bir işe dönüşüyor. Monash Üniversitesi'nden Klinik Nöropsikoloji Uzmanı Dr. Caroline Gurvich, bu belirtilerden herhangi birinin beyin sisi olarak tanımlanabileceğini söylüyor. Öte yandan beyin sisi, bilişsel sorunların yanı sıra psikolojik belirtiler ve davranış değişiklikleri ile de kendini gösterebilir. Beyin sisi belirtilerinin ne kadar süreceği bilinmiyor. Başlangıçtaki akciğer hasarı, virüsün kısa ve uzun dönemdeki etkilerini yordama konusunda önemli bir parametredir. Hasar ne kadar büyükse merkezi sinir sisteminin o ölçüde etkileneceği varsayılıyor. Beyin sisi, sadece koronavirüsle ya da kemoterapi ilaçlarıyla ilişkili bir durum değildir. Beslenme, anksiyete, stres, yorgunluk, hormonal değişiklikler gibi pek çok etken beyin sisine yol açabilir. Pandemi sürecini göz önünde bulundurduğumuzda hastalarda beyin sisi görülmesi hiç şaşırtıcı olmasa gerek. Bu dönemde evlerimize hapsolduk ve toplumdan izole yaşamaya başladık. Tabloya bir de sürecin belirsizliği eklenince belki de hiç yaşamadığımız kadar yoğun stres altında kaldık. Karantina sürecinin yarattığı uzun süreli stres, Covid-19 kaynaklı beyin sisinin temel nedeni olarak kabul ediliyor. Uyku eksikliği ve düşük uyku kalitesi de sürecin en büyük tetikleyicilerinden. Ancak yine de virüsün beyni nasıl etkilediği konusu netlik kazanmış değil. Beyin sisi, öznel bir deneyim ve bu deneyimin beyindeki nesnel bilişsel değişikliklerle ilişkili olup olmadığı bilinmiyor. Dr. Gurvich, bizi şu soruyla baş başa bırakıyor: Kişinin bilişinde gerçek bir değişiklik var mı yoksa yaşananlar sadece berrak düşünememe hissinden mi ibaret? Beyin Sisine Giden Yolda Neler Oluyor? Koronavirüs, koku sinirinin izlediği yolu takip ederek beyne ulaşıyor ve hipotalamustaki mikroglia ve mast hücrelerini uyarıyor. Mikroglianın beyindeki mast hücrelerini harekete geçirebilme etkisi vardır. Hipotalamustaki mikroglia ve mast hücrelerinin aşırı faaliyeti sonucunda beyinde iltihap meydana geliyor. Mast hücrelerinin uyarılmasıyla yüksek oranlarda IL-6 salgılanıyor. IL-6, damar geçirgenliğini artırarak kan-beyin bariyerinin işleyişini bozuyor. Böylece pek çok zararlı madde beyne girme fırsatı yakalıyor. Neticede iltihap alevleniyor ve ortaya beyin sisi çıkıyor. Mikroglia ve mast hücreleri arasındaki ilişki bununla sınırlı değildir. Mast hücrelerinin yüzeyinde kortikotropin salıcı hormon için reseptörler vardır. Mikroglia, CRH reseptörlerinin ekspresyonundan sorumludur. CRH ve CRH reseptörleri, Hipotalamus-Hipofiz-Adrenal aksının bir parçasıdır. HPA aksı, uzun süren psikolojik stresle başa çıkmaya yardımcı olur. Covid-19 hastalarının stres düzeylerinde artış meydana gelmiştir. Böylece hipotalamustan daha fazla CRH salgılanır. Hastalarda meydana gelen duygudurum değişiklikleri, bu etkilenimin bir sonucudur. Stres, mast hücrelerini CRH reseptörleri üzerinden uyararak iltihabı tetikleyici rol oynar. Stresle artan CRH'nin de beyindeki kan damarlarının geçirgenliğini artırdığı ve iltihabı daha ciddi boyutlara taşıdığı düşünülüyor. Beyin sisiyle ilgili bir diğer görüşe göre virüs, hücrenin enerji metabolizmasını bozacak yönde etki gösteriyor. Böylece hücreler, oksijene erişemiyor ve oksijeni kullanamıyor. Ayrıntılarını merak edenler için süreç aynen şöyle işliyor: Virüs, kendi genetik materyalini hücrenin mitokondrisine aktarıyor. Virüs-mitokondri etkileşimi sonrası hücre mitokondrisinin genetik kodları kırılıyor ve virüs tarafından ele geçiriliyor. Bir anlamda mitokondri saf dışı bırakılmış oluyor. Böylece hücrede yeterince oksijen ve enerji üretimi gerçekleşemiyor. Hücreler oksijenden yararlanamadığı için kişinin bağışıklık sistemi zayıflıyor, virüsün hayatta kalma ve çoğalma şansı artıyor. Sonuçta virüs beyin dokusuna da yayılarak sinir hücrelerini oksijensiz bırakıyor. Beyindeki viral yükün artması, daha fazla sinir hücresinin oksijensiz kalması anlamına geliyor. Beyin, oksijensizlikle başa çıkmada başarılı bir organ değildir. Çünkü bilişsel işlevlerin gerçekleşmesi için beyne yeterli miktarda ve sürekli olarak oksijen akışının sağlanması gerekir. Oksijen yoksunluğuyla birlikte kişilerde bilişsel kayıplar, anksiyete ve depresyon gibi psikiyatrik sorunlar izleniyor. Ayrıca bu süreç, Alzheimer ve Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıklar için hazırlayıcı veya hızlandırıcı etki yapabilir. Oksijensizlik, aynı zamanda vücutta iltihap gelişimine de katkıda bulunabilir. Beyin Sisiyle Baş Etme Tüyoları İlaçtan veya Covid-19 gibi tıbbi durumlardan kaynaklanan beyin sisiniz varsa lütfen doktorunuza başvurun. Covid-19 kaynaklı beyin sisi tedavisinde amaç, bağışıklık sistemini baskılamak ve mast hücrelerinin faaliyetini azaltmak olacaktır. Böylece beyindeki iltihabın önüne geçilecektir. Eğer ortada beyin sisini tetikleyen başka etkenler varsa bunların üstesinden gelmeyi denemelisiniz. Bu anlamda yaşam tarzınıza bir göz atın. İyi uyuduğunuzdan, iyi beslendiğinizden ve yeterli düzeyde egzersiz yaptığınızdan emin olun. Aynı zamanda stresi azaltacak stratejilerden yararlanın. Bilişsel işlevlerdeki performansınızı artırmak için öncelikle dikkat dağınıklığınızı azaltmanın yollarını aramalısınız. Bunun için aynı anda iki ya da daha fazla iş yapmaya çalışmayın, sadece tek bir şeye odaklanın. Örneğin; çalışırken telefonunuzu kapatabilir, mail ve sosyal medya bildirimlerinizi sessize alabilirsiniz. Eğer sizi zorlayan, bunaltan büyük çaplı görevleriniz varsa bunları küçük parçalara bölerek yapmayı deneyin. Kontrol listeleri hazırlamanız işinizi kolaylaştıracaktır. Ve unutmayın ki, söz konusu beyin sisi olduğunda asla yalnız değilsiniz! Kaynaklar 1. https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/33487628/ 2. https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/33847020/ 3.https://www.abc.net.au/news/health/2020-10-07/what-is-brain-fog-and-what-causes-it/12734948"} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-taramalari-gelecek/", "text": "Beyin Taramaları Gelecekten Haber Verebilir Sabah uyandığımızda bugün ne yapacağımızı az çok biliriz. Beynimiz plan yapmamızı, tahmin yürütmemizi ve kararlar almamızı sağlar. Görünen o ki bundan çok daha fazlasını yapabiliyor. Bir şeyin gerçekleşeceğinden kesin olarak emin olduğunda beyinde özel bir bölge etkinleşiyor. Aksine inansak bile beynimiz gerçekleşeceğinden emin olduğu konuda özel bir bölgesini etkinleştiriyor. C partisinin seçimi kazanacağını düşünüyorsunuz ama aslında içten içe A partisinin kazanacağından eminsiniz. İşte böyle zamanlarda bu özel bölgedeki nöronlar çok çalışıyor. Eğer beynin hareketliliğine bakarak gelecek ile ilgili tahminde bulunabilirsek oy verme ve satın alma davranışlarını ölçebiliriz. Amerika'da Stanford Üniversitesi'nde çalışan Brian Knutson insanların piyasada nasıl davrandıklarını tahmin etmek için 30 kişinin beyin taramalarını çekti. Katılımcıların www.kickstarter.com sitesinden 36 projeye bakmaları istendi ve hangilerine para yatırıp hangilerine yatırmayacaklarına karar vermeleri istendi. Karar vermelerinden önce, karar verme esnasında ve sonra beyinlerinin fMRI taramaları çekildi. Akkumbens Çekirdeğinin Faaliyeti Kararlarımızı Gösteriyor Katılımcılara gösterilen projelerin hepsi çekilmesi planlanan belgesellerden oluşuyordu. Her bir katılımcının projeyi anlatan görsellere bakarken beyin bölgeleri görüntülendi. Bu esnada o projeye para yatırmak isteyip istemediği de soruldu. Katılımcıların hangi projeyi destekledikleri ve bu kararı alırken etkinleşen beyin bölgeleri çok önemliydi. Beyin taramaları esnasında ekip akkumbens çekirdeğindeki faaliyete odaklandılar. İnsanlar ne zaman bir projenin başarılı olacağını düşünse akkumbens çekirdeği nötron yıldızı gibi parlıyordu. İleri Okuma: Akkumbens Çekirdeği Araştırmacılar beyin bölgeleri arasındaki faaliyet farklarını tanımlayan bir algoritma geliştirerek insanların hangi projeye destek vereceğini tahmin etmeyi başardılar. Geliştirilen algoritma insanların kararlarını %59.1 kesinlikte tahmin edebiliyordu. Bu kesinlikle şanstan daha fazla bir orandır. İstanbul nüfusunu düşünün: 15 milyon. Nüfusun %59.1'i yaklaşık 9 milyon insan ediyor. Sadece İstanbul'da 9 milyon insanın davranışlarını, kararlarını tahmin edebiliyorsunuz. Muazzam bir yenilik! Beyin Taramaları Sözlerinizden Daha Güvenilir Sonuçlar Veriyor İnsanların kararları bazen düşündükleriyle çelişki oluşturabiliyordu. Katılımcılar her projeyle ilgili görsellere bakarken projeyi ne kadar beğendikleri soruldu. Hem projeyi ne kadar beğendiklerini söylemeleri hem de projenin başarıya ulaşma ihtimalini değerlendirmeleri istendi. Akkumbens çekirdeğindeki faaliyetin aksine öznel değerlendirmeleri yapacakları yatırımı %52.9 kesinlikle belirledi. Akkumbens çekirdeğinizdeki faaliyet, davranışlarınızı belirlemede sözlerinizden daha etkili oluyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-tumor-dnasi-yapay-zeka/", "text": "Beyin Tümör DNA'sı Yapay Zeka İle Ameliyat Esnasında Deşifre Ediliyor Bilim insanları, ameliyat sırasında moleküler kimliğini belirlemek için beyin tümör DNA'sını hızla çözebilen bir yapay zeka aracı tasarladılar; mevcut yaklaşıma göre DNA'dan elde edilen kritik bilgiler birkaç günden birkaç haftaya kadar sürebilmektedir. Tümörün moleküler tipini bilmek, beyin cerrahlarının ne kadar beyin dokusunun çıkarılacağı ve tümör öldürücü ilaçların doğrudan beyne yerleştirilip yerleştirilmeyeceği gibi kararları hasta hala ameliyat masasındayken vermesini sağlar. Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırmacıları tarafından yürütülen çalışmay 7 Temmuz'da Med dergisinde yayınlandı. Ameliyat sırasında bir hücredeki DNA değişikliklerini ayrıntılandıran doğru moleküler teşhis, beyin cerrahının ne kadar beyin dokusunun çıkarılacağına karar vermesine yardımcı olabilir. Beyin Tümörü Kaldığında Tekrar Büyüyebiliyor Tümör daha az agresifken çok fazlasının çıkarılması hastanın nörolojik ve bilişsel işlevini etkileyebilir. Benzer şekilde, tümör oldukça agresif olduğunda çok azının alınması, geride hızla büyüyüp yayılabilen kötü huylu doku bırakabilir. HMS Blavatnik Enstitüsü'nde biyomedikal bilişim alanında yardımcı doçent Kun Hsing Yu'ya göre en ileri seviye klinik uygulamalar bile şu anda tümörlerin moleküler profilini ameliyat esnasında çıkarmaya yetmiyor. Geliştirilen bu teknoloji donmuş patoloji slaytlarından şimdiye kadar kullanılmamış biyomedikal sinyalleri çıkararak bu zorluğun üstesinden geliyor. Yu, ameliyat sırasında tümörün moleküler kimliğini bilmenin de değerli olduğunu, çünkü bazı tümörlerin, ameliyat sırasında doğrudan beyne yerleştirilen ilaç kaplı plakalarla yerinde tedaviden fayda sağladığını söyledi. Beyin Tümör DNA'sını İncelemek Gerekli Artık kullanılan standart intraoperatif tanı yaklaşımı, beyin dokusunun alınmasını, dondurulmasını ve mikroskop altında incelenmesini içermektedir. Dokunun dondurulmasının büyük bir dezavantajı, hücrelerin mikroskop altında görünümünü değiştirme eğiliminde olması ve klinik değerlendirmenin doğruluğuna müdahale edebilmesidir. Dahası, insan gözü, güçlü mikroskoplar kullanıldığında bile bir slayttaki ince genomik varyasyonları güvenilir bir şekilde tespit edemez. Yeni yapay zeka yaklaşımı bu zorlukların üstesinden geliyor. CHARM adı verilen araç, diğer araştırmacıların kullanımına ücretsiz olarak sunulmaktadır. Araştırma ekibi, hala gerçek dünya ortamlarında yapılan testlerle klinik olarak doğrulanması ve hastanelerde kullanılmadan önce FDA tarafından onaylanması gerektiğini söyledi. Kanserin Moleküler Kodunu Kırmak Genomikteki son gelişmeler, patologların, çeşitli beyin kanseri türlerinde ve ayrıca belirli beyin kanseri türlerinde moleküler imzaları ve bu imzaların işaret ettiği davranışları ayırt etmesine olanak tanıdı. Örneğin, en agresif beyin tümörü ve beyin kanserinin en yaygın türü olan glioma, farklı moleküler belirteçler taşıyan ve farklı büyüme ve yayılma eğilimlerine sahip üç ana alt değişkene sahiptir. Yeni aracın moleküler tanıyı hızlandırma yeteneği, hızlı kanser genetik dizilimi gerçekleştirmek için teknolojiye erişimin sınırlı olduğu alanlarda özellikle değerli olabilir. Ameliyat sırasında verilen kararların ötesinde, tümörün moleküler tipine ilişkin bilgi, saldırganlığı, davranışı ve çeşitli tedavilere olası yanıtı hakkında ipuçları sağlar. Bu tür bilgiler ameliyat sonrası kararlara bilgi verebilir. Ayrıca, yeni araç, Dünya Sağlık Örgütü'nün gliomaların teşhisi ve ciddiyetinin derecelendirilmesi için yakın zamanda güncellenen ve bu tür teşhislerin tümörün genomik profiline göre yapılmasını gerektiren sınıflandırma sistemiyle uyumlu ameliyat sırasında teşhis yapılmasına olanak tanıyor. %90'ın Üzerinde Doğrulukla Tespit Ediyor CHARM, üç farklı hasta popülasyonundan 1.524 glioma hastasının 2.334 beyin tümörü örneği kullanılarak geliştirildi. Araç, daha önce hiç görülmemiş bir dizi beyin örneği üzerinde test edildiğinde, belirli moleküler mutasyonlara sahip tümörleri yüzde 93 doğrulukla ayırt etti ve farklı prognozlar taşıyan ve tedavilere farklı yanıt veren, farklı moleküler özelliklere sahip üç ana glioma tipini başarıyla sınıflandırdı. Bir adım daha ileri giderek araç, kötü huylu hücreleri çevreleyen dokunun görsel özelliklerini başarıyla yakaladı. Her ikisi de daha agresif glioma tiplerine işaret eden, numuneler içinde daha fazla hücresel yoğunluk ve daha fazla hücre ölümü içeren belirgin alanları tespit etme kapasitesine sahipti. Araç ayrıca, daha az agresif olan ve dolayısıyla çevredeki dokuyu istila etme olasılığı daha az olan bir gliomanın alt tipi olan düşük dereceli gliomaların bir alt kümesindeki klinik açıdan önemli moleküler değişiklikleri de tespit edebildi. Bu değişikliklerin her biri aynı zamanda büyüme, yayılma ve tedaviye yanıt konusunda farklı eğilimlere işaret eder. Araç ayrıca hücrelerin görünümünü tümörün moleküler profiliyle ilişkilendirdi. Bu, algoritmanın bir hücrenin görünümünün tümörün moleküler tipiyle nasıl ilişkili olduğunu tam olarak belirleyebileceği anlamına gelir. Yu, görüntünün etrafındaki daha geniş bağlamı değerlendirme yeteneğinin, modeli daha doğru hale getirdiğini ve bir insan patologun bir tümör örneğini görsel olarak nasıl değerlendireceğine daha yakın hale getirdiğini söyledi."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-tumorleri-kemoterapi-ve-immunoterapi/", "text": "Hipermutasyona Uğramış Kötü Huylu Beyin Tümörleri Kemoterapi ve İmmünoterapiden Nasıl Kaçar? Bazen yalnızca kanser kelimesini duymak bile hepimizin tüylerini ürpertebilir. Maalesef endişe ve korkularımızın hakkını verecek kadar zorlu bir süreç. Benim de çalışma alanım olan bu hastalık, işin içine girdiğimizde gerçekten karmaşık işleyişleri beraberinde getirebiliyor. Kendi dünyasını oluşturan bu kanser hücreleri adeta çevresinden kendini soyutlayabilen bir hükümdar gibi hareket ediyor. Şimdi gelin, tedavilere karşı görünmezliğinin altında yatan savaşçı ruhunu beraber inceleyelim. İmmün Kontrol Noktası Blokerleri Nedir? Öncelikle, immün kontrol noktası blokerleri kısaca; T hücreleri ve bazı kanser hücreleri gibi immün sistem hücreleri tarafından yapılan ve kontrol noktaları adı verilen proteinlerin bloke edebilmesini amaçlayan bir yaklaşımdır. Bu kontrol noktaları, immün tepkilerin çok güçlü olmasını önlemeye yardımcı olur ve bazen T hücrelerinin kanser hücrelerini öldürmesini önleyebilir. Bu kontrol noktaları bloke edildiğinde ise, T hücrelerinin kanser hücrelerini daha etkili bir şekilde öldürebilmesi hedeflenmiş olur. İmmün Kontrol Noktası Blokajına Verilen Yanıt Kanser Tedavilerinde Ne Sağlar? Bu yanıt; genomik belirteçlerinin tanımlanması, hasta sınıflandırması için öngörücü biyobelirteçler ve terapötik hedefleme için direnç mekanizmalarını belirlenmesine katkıda bulunur. Bu sayede, kanser hastalarında tanı ve tedavi aşamasında birçok fayda sağlayabilir. Beyin Tümörleri Tedavisinde Nasıl Kullanılır? Hücre popülasyonunda çok sayıda DNA mutasyonu barındıran kanserler, bağışıklık sistemini tümöre karşı harekete geçiren immün kontrol noktası blokerleri adı verilen ilaçlara genellikle olumlu yanıt verirler. Bu durum, diğer bazı kanser türlerinde bağışıklık sistemini kışkırtan saldırı modu olmasına rağmen, yeni bir çalışma gliomalar olarak bilinen kötü huylu beyin tümörlerinin, tümör hücreleri hipermutasyona uğramış olsa bile genellikle immünoterapi ilaçlarına yanıt vermediğini göstermektedir. Bilim insanları tarafından Nature'da bildirilen 10.000'den fazla glioma hastalarının klinik sonuçların analizinde, hipermutasyona uğramış tümörleri bulunan hastalarının aslında immün kontrol noktası blokerleri ile tedavi edildiğinde sağ kalım üzerine önemli bir faydası olmadığını bildirmişlerdir. Bu sonuç biraz beklenmedik olabilir, çünkü bağışıklık kontrol noktası blokerlerinin, hücrelerinde kusurlu DNA hasar onarım mekanizmaları varsa ve hipermutasyona sahipse; melanoma, kolorektal ve endometriyal kanserler dahil olmak üzere diğer kanser türlerinde sıklıkla etkili olduğu gösterilmiştir. Son yıllarda kanser tedavisinde önemli bir yaklaşım haline gelen immünoterapi henüz beyin tümörlerine pek fazla fayda sağlamamıştır. Sorione Üniversitesi'nden iki nöro-onkolog, Glioma popülasyonunda yüzlerce veya binlerce DNA mutasyonuna sahip hücre mevcutken bu durumda bile immün sistem hala baskılanabiliyor. Sonuç olarak da immün sistem, glioma kanser hücrelerini anormal olarak tanıyamaz gibi görünüyor'' açıklamasında bulunuyorlar. Araştırmacılar, Verilerimiz gliomalarda bir bağışıklık tepkisinin bulunmamasının, beyindeki immünosupresyonun daha fazla karakterize edilmesi gereken çeşitli karmaşık yönlerinden kaynaklandığını göstermektedir. Gliomalarda immünoterapi yanıtını iyileştirmek için sitotoksik lenfositler tarafından tümör mikroçevresi infiltrasyonunu artıran yaklaşımların olması gerekmektedir diye eklemişlerdir. Gliomada Kemoterapötik Tedaviler: Temozolomid ve Lomustin Çalışma ayrıca, gliomaların standart tedavisinde kullanılan kemoterapötik ilaç Temozolomid ile tedavisinin, tümörlerin hipermutasyona uğramasına katkı sağlayacağını ve bu hücrelerin tedaviye dirençli hale gelmesine neden olabileceğini gösterdi. Temozolomid'in hastalara fayda sağlasa da bazı hastalarda ilaca karşı direnç kazanabilecek hücrelerin ortaya çıkmasına neden olduğu ve daha sonra hayatta kalan bu glioma hücrelerinin tümörlerin ilerlemesine katkıda bulunduğu gösterilmektedir. Araştırmacılar, sonuçların glioma hastalarında Temozolomid'in kullanılmaması gerektiğini ve direnç geliştikten sonra Temozolomid ile tedavinin etkili olmayacağını öne sürmektedirler. Bunun yerine, Lomustin adı verilen başka bir kemoterapi ilacı ile tedavinin, bazı hastalarda bu mikro çevrede hala etkili göründüğünü savunmaktadırlar. Araştırmacılar, İnsanların Temozolomid tedavisini alma sürelerinin uzamasının, tümörlerinin hipermutasyona uğrama olasılığı ile ilişkili olduğunu gösterdiklerini açıkladılar. Lomustin ile tedavinin, gliomalarda ilaç direnci ile ilişkili olmadığını bulmanın da iyi haber olduğunu eklediler. Bir hasta Temozolomid'e dirençli hale gelirse, sunacak çok şey yoktur, ancak bu, bu hastaların bazılarının Lomustin'den faydalanabileceğini göstermektedir. Son olarak, ''Verilerimiz bunu deneyebileceğimizi gösteriyor açıklamasında bulundular."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-tumoru-belirtileri/", "text": "Beyin Tümörü Belirtileri Nedir? Nelerden Korkmalıyız? Kanser maalesef günümüzde hala tedavi edilmesi çok zor bir hastalıktır. Belki siz de yakınlarınızdan birini kanser yüzünden kaybetmiş olabilirsiniz. İnsan vücudunda 200 farklı kanser oluşabilir. Bunların en tehlikelilerinden biri beyin tümörüdür. Bu yazımızda beyin tümörü belirtileri ve tedavisi hakkında konuşacağız. Beyin tümörü nedir, hangi belirtiler ile ortaya çıkar ve ondan nasıl korunabiliriz? Beyin tümörü isminden de anlaşılacağı gibi beyninizdeki kanserli hücre topluluğudur. Tümör burada diğer dokularda olduğu gibi şişme yapmaz. Kafatasınız çok sert bir yapı olduğu için tümörün dışarıya büyümesine izin vermez. Küçük bir alana sıkışan tümör de ciddi sorunlar yaratır. Beyin tümörü belirtileri işte burada farkedilir bir hal alır. Tümör ikiye ayrılır: iyi huylu ve kötü huylu tümörler. İki tümör tipi de kafatasınıza basınç oluşturabilirler. Hayatı tehdit edici bir durum olup olmadığına doktorunuz karar verir. Beyin tümörleri birincil ve ikincil olarak ikiye ayrılır. Birincil tümörlerin çoğu iyi huyludur. İkincil dediğimiz tür ise vücudun başka bir yerinde başlayıp metastaz yapmış olandır. Örneğin memede başlayan bir meme kanseri beyne sıçrayabilir. Böyle tümörler çoğu zaman agresif olurlar. Tümör Çeşitleri Birincil beyin tümörleri beyin hücrelerinin kanserleşmesi ile ortaya çıkarlar. Glia hücreleri, beyin zarı ve salgı bezleri tümörün kaynağı olabilir. Nöronlar bölünemediği için kanser olmazlar. Ancak 2012'de yayınlanan bir çalışma nöronların bölünme yeteneği kazanıp kanser olabileceğini gösterdi. Yetişkinlerde birincil beyin tümörlerinin çoğu glioma ve meninjiomadır. Glioma glia hücrelerinden gelişen kanser türüdür. Glia hücrelerinin temel görevi nöronları beslemek ve korumaktır. Bunun yanında metabolik atıkları ve ölmüş nöronları temizlerler. Salgı bezlerinin de kanser olabileceğini söyledik. Hipofiz bezi ve epifiz bezi tümörü bunlara iyi birer örnektir. Merkezi sinir sistemi lenfomaları lenf dokusunun kanser olması ile ortaya çıkar. Meninjioma beyin zarındaki hücrelerden kaynaklanır. Schwannoma nöronlar için miyelin kılıfı üreten Schwann hücrelerinde olur. Kötü huylu Schwannoma ve meninjioma nadir görülür ama çok agresiftir. Beyin Tümörü Belirtileri Beyin tümörü belirtileri kanserli dokunun yerine ve büyüklüğüne göre değişir. Bazı tümörler beyin dokusunu istila ederek doğrudan zarar verir. Bazıları ise bir beyin dokusunun etrafında basınç yaratarak nöronların çalışmasını engeller. Beyninizin içinde bir tümör büyümeye başladığında bunu muhtemelen farkedersiniz. Beyin tümörü belirtileri arasında en yaygın olanı baş ağrısıdır. Sabah uyanır uyanmaz baş ağrısı yaşayabilirsiniz. Bazen sizi uykunuzdan uyandıracak düzeyde olabilir. Baş ağrıları öksürdüğünüzde, hapşırdığınızda daha şiddetli olmaya başlar. Tümör beyin içindeki basıncı etkilediğinden dolayı baş ağrısı yapabilir. Baş ağrısının yanında kusmalar, bulanık/çift görüş, baş dönmesi, titreme nöbetleri görülebilir. Merkezi sinir sistemi vücuttaki tüm işlevleri koordine eden merkezdir. Bu yüzden kaslarınızda güçlük, hafıza kaybı, yazma ve okumada zorluk yaşayabilirsiniz. Duyma, tat alma ve koklama duyularınızda farklılıklar olabilir. Yutkunmada güçlük çekme, denge kaybı, göz sorunları, hareket kontrolünde zayıflama görülebilir. Elleriniz titreyebilir, dengenizi yitirip baş dönmesi yaşayabilirsiniz. Vücudunuzdaki kaslar üzerinde hakimiyetiniz azaldığı için göz kapağınız düşebilir, idrar kaçırabilirsiniz. Bazen konuşmakta zorlanabilir veya size söylenenleri anlamayabilirsiniz. Vücudunuzun bir bölgesinde uyuşukluk hissedebilirsiniz. Ruh hali ve kişilikte değişimler olabilir. Özellikle frontal lobu etkileyen tümörlerde kişilik değişimi ve duygusal dengesizlikler görülebilir. Hareket ile ilgili bölgelerin etkileyen tümörler yürüme zorlukları, yüz ve uzuvlarda kas zayıflıkları yaratabilir. Tümör Nasıl Tespit Edilir? Beyin tümörü belirtileri görmeye başladığınızı düşünüyorsanız hemen bir nörologa gidin. Doktorunuz sizin fiziksel muayenenizi yapar ve tıbbi öykünüze bakar. Fiziksel inceleme çok ayrıntılı bir nörolojik muayeneyi kapsar. Doktorunuz beyin sinirlerinin doğru çalışıp çalışmadığını denetler. Bu göz kontrolünden tutun da bazı zihinsel süreçlerin değerlendirilmesine kadar uzanabilir. Doktorunuz gerek gördüğü takdirde gözlerinize oftalmoskop ile bakabilir. Bu cihaz ışığı retinanız üzerine yönlendirir ve göz bebeklerinden içeri girmesini sağlar. Oftalmoskop sayesinde göz bebeklerinin ışığa nasıl tepki verdiği anlaşılır. Göz hareketleri incelenerek optik sinirlerde herhangi bir hasar olup olmadığı kontrol edilir. Tümörden dolayı kafa içindeki basınç artarsa optik sinirler zarar görebilir. Ayrıca doktorunuz kasların gücünü, koordinasyon ve denge becerinizi ve hafızanızı da kontrol edebilir. Fiziksel muayenede bazı bulgulardan şüphelenen doktorlar hastalardan BT veya MR çektirmesini isteyebilir. BT bilgisayarlı tomografi demektir. Kontrastlı veya kontrastsız çekilebilir. MR beynin manyetik rezonans görüntüsünün alınmasıdır. MR'da radyasyon kullanılmaz ve BT'den daha ayrıntılı sonuçlar verir. Tümörü incelemek için doktorlar damarların yapısını gösteren anjiografi isteyebilirler. Anjiografi ile tümörü besleyen damarlar ortaya çıkarılır. Beyin Tümörünün Tedavi Yöntemleri Beyin tümörü belirtileri yaşamaya başladıktan sonra doktora gittiniz. Doktor bir tümör tespit etti. Bundan sonraki süreçte tedavi tümörün çeşidine, büyüklüğüne ve bulunduğu yere göre belirlenir. Tabii tedavi belirlenirken genel sağlığınız da göz önünde bulundurulur. Beyin tümörü belirtileri yaşayan bir kişiye önerilen en yaygın tedavi ameliyattır. Amaç kanserli dokuyu ortadan kaldırarak diğer dokuların sağlıklı kalmasını sağlamaktır. Bazı tümörlerin alınması kolay iken bazılarını almak zordur. Ancak tümörlü dokunun birazını almak bile çok faydalı olabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-uyarimi-ile-hafizayi-gelistirmek/", "text": "Öğrenme Esnasında Beyin Uyarımı İle Hafızayı Geliştirmek Mümkün Olabilir Mi? Roma İmparatoru'nun doktoru Scribonius Largus milattan sonra 47 yılında kronik migrenin tedavisinde kendi yöntemini geliştirdi. Torpil balığını hastaların kafa derisine yerleştirerek balığın elektrik şoklarıyla hastanın ağrısını azaltmaya çalışıyordu. Largus doğru yoldaydı aslında. Beynimiz elektrik sinyalleriyle çalışır. Beyin hücreleri birbiriyle iletişim kurarak gün içinde çoğu zaman farkında olmadığımız işlevleri yapmamızı sağlar. Hafıza, düşünme, görme ve duyma gibi süreçler hep beynimizdeki elektriksel faaliyetin sonuçlarıdır. Beyin uyarımının temelinde beyindeki elektriksel sinyallerin dış uyaranlarla değiştirilmesi yatar. 2000 yılında beyin uyarımı da çok değişti tabii. 47'de torpido balığı ile yapılan beyin uyarımı bugün TMS, tDCS gibi çok özel tekniklerle devam ediyor. Bu yazımızda beynin belirli bölgelerine düşük akımda elektrik verilen tDCS'in etkilerinden bahsedeceğiz. Bu teknik bilgisayar oyuncularından atletlere kadar uzanan geniş bir yelpazede insana uygulanabiliyor. Bilişsel sinirbilim araştırmacıları hala beyin sinyallerine nasıl etki edebileceğimi ve bilişsel süreçlerle hafızayı geliştirmek neler yapabileceğimizi bulmaya çalışıyor. tDCS ile Hafızayı Geliştirmek tDCS ile beyni uyarmanın herhangi bir zararı yoktur ve diğer tekniklere kıyasla daha ucuzdur. Bazı bilim insanları nöral bağlantıları değiştirerek nöronların ateşlenme sıklığını artırabileceğine inanıyor. Daha etkin çalışan nöronlar da bilişsel işlevlerin daha güçlü olmasını sağlayacaktır. Tabii şu an için önceliğimiz sağlıklı insanlar değil, rahatsızlığı olan hastalar. Örneğin dikkat eksikliğine bağlı hiperaktivite bozukluğu yaşayanların odaklanamama sorunu vardır. Belki dikkat ile ilgili nöronlar geliştirilip odaklanamama sorunu çözülebilir. Şimdiye kadar yürütülen çalışmalarda tDCS'in etkilerinin kalıcı olmadığı ve istediğimiz sonucu vermediği görüldü. Burada herkesin aklına şu soru geliyor: Acaba yeterince elektrik veriyor muyuz? Amerika'da New York Üniversitesi'nde çalışan György Buzsaki tDCS ile beyne verilen elektrik akımının ancak %10'unun deriden nöronlara ulaştığını söylüyor. Buzsaki kendi araştırmalarında verilen elektrik miktarının çok azının dokuya nüfuz ettiğini kanıtladı ama tersini gösteren araştırmalar da var. Tek bir tDCS oturumundan sonra bile kan akışının hızlanıp daha fazla nörotransmitter üretildiğine dair kanıtlar da var. Ancak bazı çalışmalar tek bir oturum yerine sürekli uygulanan tDCS'in faydalı olduğunu gösteren çalışmalar da mevcut. tDCS tekniğinin çalışma ilkeleriyle ilgili sorunlarımızı gidermezsek beyin uyarımı konusunda pek bir ilerleme kaydedemeyeceğiz. Özellikle çalışma grupları arasındaki protokolleri arasındaki tutarsızlıkları ortadan kaldırmalıyız. Örneğin Almanya'daki ekipler 2 mA'lik akımı 20 dakika uyguluyorlar ama İngiltere'de 1.5 mA 15 dakika uygulanıyor. Bu işi belirli standartlara oturup yola koyulmalıyız. Aksi takdirde hiç gelişme kaydedemiyoruz. Teknolojinin Kullanımı İşleri Kolaylaştırıyor Son zamanlarda bilişsel eğitimlerde teknoloji daha fazla kullanılır oldu. 2014'te Dresden'de staj yaparken katılımcılara iki farklı hafıza testi uyguluyorduk. Birincisi kağıt, kalem ve belirli malzemeler kullanarak yaptığımız somut nesnelerin olduğu testti. Ancak bu tür testlerde deneyi yapan katılımcıyı pür dikkat izlemek ve sürekli yanıtları not almak zorunda. Oysa bilgisayardan yaptığımız testlerde sonuçlar otomatik olarak kaydediliyor ve grafikleri çıkartılıyordu. Zamanla çoğu bilişsel test sanal ortamda belirli yazılımlar vasıtasıyla yapılacak. Araştırmacılar bilgisayar karşısında katılımcılara bilişsel egzersizler yaptırmayı ve egzersiz sırasında tDCS'in etkisini görmeyi planlıyorlar. Tekniğin nöronların kendiliğinden ateşlenmesine yardımcı olacağı düşünülüyor. Bazı araştırmalar plastisite sürecine giren nöronlarda tDCS'in fayda sağlayabileceğini gösteriyor. California ve Michigan Üniversitesi'nin yürüttüğü bir çalışmada katılımcılardan çalışma hafızasını geliştirecek egzersizler yapmaları istendi. Laboratuvarda katılımcılar bu egzersizleri yaparken elektrotlar vasıtasıyla beynin belirli bölgelerine tDCS ile hafif elektrik akımları verildi. Yapılan ölçümlerde sonuçlar beklenenden daha karışık ve sınırlı çıktı. Ancak tüm bunlara rağmen elde edilen kanıtlar beyin uyarımının bilişsel egzersizlerle eş zamanlı uygulandığında bilişsel egzersizlerin tek başına yapılmasından daha etkili olduğunu gösteriyor. Hatta aradan bir sene geçtiğinde bile tDCS uygulanan grup, tDCS uygulanmadan sadece bilişsel egzersiz yapan gruptan daha iyi performans gösteriyordu. Bir Standardı Yakalamak Gerekiyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-ve-ic-dunya/", "text": "Beyin ve İç Dünya Mark Solms ve Oliver Turnbull Öznel Deneyimin Sinirbilimine Giriş Beyin-beden ilişkisine farklı açılardan yaklaşan disiplinler birbirlerine hep mesafeli olmuş birbirlerine eleştiriler yöneltmiştir. Sinirbilimciler zihni materyalist bir bakış açısıyla, biyolojik temellerle anlamlandırmaya çalışmış, psikanalistler insanın dinamik iç dünyasına, ruhuna dokunmaya çalışmışlardır. Peki bu bütünleşik sistemi neden disiplinlerarası incelemiyoruz? Bu kitap tam da bundan bahsediyor. Yeni ve dikkate değer bir alanı tanıtıyor bizlere: Nöropsikanaliz. İç dünyanızı psikanaliz ruhunu kaybetmeden ama biyolojik temelleri de öğrenerek incelemek isterseniz bu kitabı kesinlikle öneriyoruz. İçindekiler Sunuş, Mark Solms, Gökçe Özkarar Oliver Sacks'ın Önsözü Önsöz 1 Temel Kavramlara Giriş 2 Zihin ve Beyin Nasıl Bir İlişkileri Var? 3 Bilinç ve Bilinçdışı 4 Duygu ve Güdülenim 5 Bellek ve Fantazi 6 Düşler ve Varsanılar 7 Genetiğin ve Çevrenin Zihinsel Gelişim Üzerindeki Etkileri 8 Sözler ve Şeyler: Sol ve Sağ Beyin Yarıküreleri 9 Benlik ve Konuşma Kürünün Nörobiyolojisi 10 Gelecek ve Nöropsikanaliz Kaynaklar"} {"url": "https://sinirbilim.org/beyin-ve-kafatasi-gizli-tuneller/", "text": "Beyin ve Kafatası Arasında Gizli Tüneller Keşfedildi Cajal'ın ilk nöron çizimlerinin üstünden 100 yıl geçti ama beyin hakkında hala inanılmaz şeyler öğreniyoruz. Yeni nöron türleri bulunuyor, beyinde gizli tüneller keşfediliyor. Beyin ve kafatası arasında çok küçük geçitler olduğu görüldü. Böyle bir şey şimdiye kadar kimsenin aklına gelmemişti ama araştırmacılar fare ve insan beyinlerinde mikro kanallar keşfettiler. Harvard Tıp Fakültesi ve Massachusetts Hastanesi'nde çalışan bilim insanları kemik iliğinden beyne geçecek hücreler için gizli yollar olduğunu keşfetti. Şimdi bir trafik kazası geçirdiğinizi ve kafanızı ön cama sert bir şekilde vurduğunuzu düşünün. Travmanın olduğu bölgede inflamasyon olacağı için bağışıklık hücreleri hemen bölgeye akın edecek ama nasıl? Araştırmacılar yeni keşfettikleri tünellerin bağışıklık hücrelerinin geçişini kolaylaştırmak için var olduğunu düşünüyor. Önceden kafa travmasını takiben bağışıklık hücrelerinin kan dolaşımı yoluyla vücudun diğer kısımlarından nakledildiğini düşünüyorduk. Ancak son yapılan keşif beynin kestirme bir yol icat ettiğine işaret ediyor. Nötrofillerin Beyin ve Kafatası Arasındaki Yolculuğu Ekip bağışıklık hücrelerinin travma sonrasında beyne nasıl intikal ettiğini araştırıyordu. Kimse gizli bir tünel, yol beklemiyordu ama sonuçlar herkesi şaşırttı. Herkes nötrofillerin hangi yollardan beyne ulaştığını araştırıyordu. İlk beklenen yol kaval kemiğinden kan dolaşımına katılan nötrofillerin kan beyin bariyerini aşıp travma olan bölgeye ulaşmasıydı. Ancak kafatasındaki hücrelere de bakalım dediler. Nötrofiller bir bölge hasar gördüğünde ve inflamasyon oluştuğunda bölgeye ilk gelen hücrelerdir. Araştırmacılar bu yüzden nötrofilleri takip etmeyi seçtiler. Araştırmacılar floresan boyaları ile nötrofilleri etiketlediler ve böylece vücut içindeki güzergahlarını takip edebildiler. Hücreler önce laboratuvar ortamında boya ile etiketlendi ve daha sonra hem kafatası hem de kaval kemiğinin içindeki kemik iliğine yerleştirildi. Kırmızı boya ile işaretlenenler kafatasının içinde, yeşil boya ile işaretlenenler kaval kemiğinin içinde yer alıyordu. İnflamasyon Sonrası Ne Oluyor? Hücreler kemik iliğinin içine tam anlamıyla yerleştikten sonra farelerin beyninde felç ve meningoensefalit rahatsızlıkları ile kısa süreli inflamasyon oluşturuldu. Şimdi nötrofilleri bekleme zamanı gelmişti. Nötrofiller ilk önce nereden ve ne kadar gelecekti? Yapılan gözlemlerde ilk nötrofillerin kafatasından geldiği görüldü. Kafatasındaki kemik iliği ayrıca kaval kemiğine oranla çok daha fazla nötrofili bölgeye sevk etmişti. Bu durum araştırmacıların kafasında yeni bir soru uyandırdı. Kafatasının bu kadar etkili çalışmasının sırrı nedir? Kaval kemiği ile aynı yolu kullanan kafatası nötrofilleri daha çabuk gönderemezdi. Başka bir yol olmalıydı. Kafatası her açıdan incelenmeye başlandı. Tıpkı azılı suçluların yüzlerce mobese kamerasıyla takip edilmesi gibi nötrofillerin de kemikten çıkışı ve beyne girişi anbean izleniyordu. Sonunda araştırmacılar nötrofillerin gidiş güzergahını buldular. Kemik iliği ile beynin dış hücre tabakası arasında gizli tüneller keşfettiler. Beyin ve Kafatası Arasında Yüzlerce Mikro Kanal Var Gizli tünellerin keşfi hiç kolay olmadı. Beyin dokusu incelenirken yapısal bütünlüğünün bozulmaması için organ banyo mikroskopi tekniği kullanıldı. Mikroskopla beyin ve kafatası arasındaki bağlantılar incelenirken kemik iliğinin doğrudan duraya bağlandığı görüldü. Kemik iliğinden beyne hücrelerin geçmesi için yüzlerce mikro kanallar vardı. Beyin zarı 3 yapıdan oluşur. En dışta dura vardır. Duranın hemen üstünde kafatasının beyni kaplayan kısmı kraniyum bulunur. Duranın altında örümcek ağına benzeyen araknoid vardır. Bunun altında beynin iç yapısına bakan pia bulunur. Kemik iliği ile doğrudan bağlantıları bulunan duranın temel görevi beyni korumaktır. Araknoid ise çok sayıda görevi olan beyin omurilik sıvısının geri dönüşüm için beyinden çıkarken son uğrak noktasıdır. Hem Farelerde Hem İnsanlarda Bulundu Araştırma farelerde büyük bir başarıyla yapılmıştı ama aynı şey insanlar için söylenebilir miydi? İnsanlarda da benzer bir yapı olup olmadığını keşfetmek için cerrahi operasyonlardan alınmış kemik parçaları incelendi. Beyin ve kafatası arasındaki yapısal bağlantılar çok titiz bir şekilde analiz edildi. Harvardlı bilim insanları farelerdeki gibi mikro kanalların insanlarda da var olduğunu gördü. İnsanlardaki tüneller farelerdekinden 5 kat daha büyüktü. Evrimsel süreçte gelişen bu bağlantılar belki daha birçok memeli canlıda bulunabilir. İnsanlarda ve farelerde keşfedilmesi bilim camiasında büyük ses getirdi. Çalışmanın sonuçları dünyanın en itibarlı dergilerinden biri olan Nature Neuroscience'ta yayınlandı."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyincik/", "text": "Beyincik Beyincik, özellikle motor hareketleri düzenlemesiyle bilinen tüm omurgalılarda beynin arka kısmında ensenin hemen altındaki bölgedir. Genelde beyin loblarının olduğu serebrumdan daha küçük olmasına rağmen bazı balıklarda beyincik daha büyüktür. İnsanlarda dikkat ve dil gibi bazı bilişsel işlevlerde ve korkunun düzenlenmesinde görev alır. Bunlara ek olarak memnuniyet, keyif gibi duygularda da rol oynar. Bilim insanları beyinciğin en çok hareket kontrolü ve denetimindeki görevlerine odaklanmışlardır. Şimdiye kadar en çok incelenen işlevler hareket koordinasyonunun nasıl yapıldığıdır. Hareketi başlatan premotor kortekstir ama hareketi düzenlemede beyinciğin çok kritik bir rolü vardır. Hem beynin birçok bölgesinden hem de omurilikten sinyal alan bu alan sinyalleri birleştirerek hareketlerde kontrol mekanizması olarak işlev görür. Ne zaman bir harekette hata görülse beyincikteki nöronlar hemen faaliyete geçerek bunu tespit eder ve düzeltmeye çalışır. Örneğin bisiklet kullanmada bu bölgenin nöronları en temel işlevlerden birine sahiptir. Premotor korteksten gelen hareket sinyalleri hareketi başlatır ama koordinasyon, kesinlik ve zamanlama gibi unsurlar beyincik tarafından düzenlenir. İnsanlarda beyinciğin hasar alması durumunda hareket kabiliyeti kısıtlanır; dik durma ve motor öğrenme süreçleri aksar. Beyincik ile İlgili Öğrenme Teorileri Beyinciğin için çok sayıda ve çeşitte hücre yer alır. Özellikle Purkinje ve granül hücreleri çok düzenli bir yerleşim içinde bulunurlar. Beyinciğin katman katman nöronlardan oluşan hiyerarşik yapısı çok gelişmiş bir sinyal işleme kabiliyeti kazandırır. Buradaki sinyaller çoğunlukla hareketleri düzenlemekle ilgilidir. Ayrıca motor öğrenme süreçleri de aktif olarak yürütülür. Vücudunuzun hareketlerindeki veya duruşundaki en ufak bir değişiklik bile beyincikte işlenir. Beyinciğin bu kadar üst düzel bilgi işleme mekanizmasına sahip oluşu bilim insanlarının çok dikkatini çekiyor. Sayısı teori geliştirildi ama hiçbiri hareket kontrolünün nasıl işlediğini tam olarak açıklamak için yeterli olmadı. Purkinje ve granül hücrelerinin yanında tırmanıcı ve yosul lifler de beyinciğe çok karmaşık bir çalışma ağı kazandırıyor. Bir de bu ağın yeni bilgilerle sürekli değiştiğini düşünürsek işin içinden çıkmak zorlaşıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyinde-yeni-bir-odul-sistemi/", "text": "Dopaminin Ötesi Beyinde Yeni Bir Ödül Sistemi Keşfedildi Bağımlılıkların ve psikiyatrik bozuklukların tedavisi, beyin dünyamızın derinliklerinde kendimizi iyi hissetmemize neden olan ödül sistemleri sayesinde gerçekleşir. Tıpkı uzay gibi, beynin bu bölgelerinin de daha fazla araştırmaya ihtiyacı vardır. En eski ve en çok bilinen ödül sistemi, ventral tegmental alandan akkumbens çekirdeğine uzanan nöronlardan oluşan mezolimbik dopamin sistemidir. Dopamin, beyin ödül beklediğinde salınan bir nörotransmitterdir. Dopamin artışı yemek yemekten, dans etmekten, alışveriş yapmaktan kaynaklanabilir. Ancak uyuşturucu, alkol, sigara, kumar oynamak gibi bağımlılığa sebep olan şeylerden de dopamin salgısı artabilir. Bağımlılığı ve psikiyatrik hastalıkları tedavi etmenin yollarını arayan araştırmacılar, beynin ödül sisteminde dopaminden farklı yolları arıyorlar. Nature Neuroscience'da yayınlanan makalede, Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Bruchas Laboratuvarı'ndan araştırmacılar, beyinde dopaminden farklı yeni bir ödül sistemi keşfetti. Bruchas Laboratuvarı'nı yöneten Dr. Michael Bruchas, Bu çalışma, nikotin, afyon veya diğer ilaçların kötüye kullanılmasının yanı sıra depresyon da dahil olmak üzere ödül sistemini etkileyen nöropsikiyatrik hastalıkları tanımlamak ve çözümlemek için yeni yollar açıyor dedi. GABA Nöronları Ödül Sisteminde de Rol Alıyor Bu çalışmada araştırmacılar, ventral tegmental alandaki hücrelerin yaklaşık %30'unun GABA nöronları olduğunu buldular. GABA nöronları bağımlılık, depresyon ve diğer strese bağlı bozuklukların tedavisi için olduğu kadar ödül ve ceza sisteminde görevli oyuncular olarak da giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Nöronlar, beynin ve sinir sisteminin temel birimleridir. Dış dünyadan duyusal girdi almaktan, kaslarımıza motor komutları göndermekten ve duyusal motor girdiler aradaki her adımda elektrik sinyallerini dönüştürmek ve iletmekten sorumlu hücrelerdir. Ventral tegmental alandan akkumbens çekirdeğine uzanan GABAerjik girdiler ödül ve bağımlılık davranışıyla da ilişkilidir. Bruchas Laboratuvarında bağımlılık, ağrı ve duygunun nörobiyolojisi konularında çalışan doktora sonrası araştırmacı ortak yazar Raajaram Gowrishankar çalışmayı şu şekilde özetliyor: Ventral tegmental alandan akkumbens çekirdeğine giden uzun menzilli GABAerjik girdi üzerine çok fazla çalışma yapılmamış ve bu nedenle ödül sistemindeki rolü bilinmemektedir. Hem erkek hem de dişi farelerde yapılan bu çalışmada, ventral tegmental alandan akkumbens çekirdeğine uzanan GABAerjik girdilerin ödül ve bağımlılık davranışıyla da ilişkili olduğunu gösteriyoruz. Bu GABAerjik girdilerin ventral akumbens kabuğundaki kolinerjik ara nöronlarla sinaps yaptığını ve böylece ventral akumbens kabuğundaki kolinerjik ara nöronların inhibisyonu yoluyla güçlendirilmiş ödül davranışını modüle etmede özel bir işleve hizmet ettiğini gösteriyoruz. Bu bulgular, ventral tegmental alanda GABAerjik girdilerin yapısal ve fonksiyonel topografisindeki çeşitliliği ve bunların akkumbens çekirdeği kabuğunun dorsoventral gradyanı boyunca nöromodülatör etkileşimlerini belirleyebilir. Ayrıca çalışma depresyon ve bağımlılık gibi nöropsikiyatrik durumlarla doğrudan ilişkili olan nöronal devreler hakkındaki anlayışımızı daha da ileriye taşıyor. Klinik Farmakoloji Merkezi ve Washington Üniversitesi ile ortak yazar Ream Al-Hasani, bulguları Legolarla bir ürün inşa etmeye ve bir parçanın diğerine nasıl bağlandığını bulmaya benzetti. Bulmacanın parçalarını bir araya getirmek birkaç yıl sürebileceğini ifade etti. Gowrishankar, bulguların bilim adamlarının beynin derinliklerini anlamalarına ve ödül sisteminin çalışma esnasında belirli nöromodülatörlerin nasıl serbest bırakıldığını görselleştirmelerine izin verdiğini söyledi. Araştırmacılar beyindeki heterojenliği veya beyindeki farklılıkları belirleyebilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyindeki-glikoz-miktari/", "text": "Beyindeki Glikoz Miktarı Beynin Büyümesini ve Şekillenmesini Etkiliyor Beynin büyüme ve gelişme sürecinde nöronlarda bulunan glikoz miktarının varlığı önemli bir rol oynuyor. Beyin büyümesi yaş ilerledikçe yavaşlamasına rağmen beynin bazı bölgeleri diğer bölgelerinden daha hızlı bir gelişim gösteriyor. Bu bölgelerde bağlantılar daha hızlı kuruluyor ve beynin kendini tekrar modellemesi daha hızlı gerçekleşiyor. Bunun nasıl gerçekleştiği sorusu sinirbilimciler için hala büyük bir merak konusudur. Cevap şekerde yani karbonhidratta saklı olabilir. Daha fazla karbonhidrat yakan nöronlar beynin gelişiminde kilit rolleri üstleniyorlar. Allen Enstitüsü araştırmacılarının yaptığı son çalışma beyinde fazla şeker yakan nöronların gelişimdeki önemini ortaya çıkarıyor. Beynin sürekli çalışması için diğer organlar gibi yakıta ihtiyacı var. Bu yakıt çoğunlukla glikozun işlenmesiyle elde ediliyor. Beyinde nerede glikoz tüketildiğini gösteren Pozitron Emisyon Tomografi taramaları bazı bölgelerde gerekenden fazla karbonhidrat harcandığını gösterdi. Bu fazla yakıt tüketimi kanser hücrelerinde de gözleniyor ve kanser hücrelerinin daha fazla bölünmesi için onlara enerji sağladığı düşünülüyor. Oksijenli solunumla elde edilen fazla yakıt tüketimi çocukluk yaşlarına gelindiğinde vücutta büyük bir artış gösteriyor ve 5 yaşlarında beynimizin şeker ihtiyacının üçte birini karşılıyor. Bu yaşlar aynı zamanda beynimizde sinaps gelişiminin zirveye çıktığı zamanlar. Beynin Her Bölgesi Aynı Miktarda Glikoz Harcamaz Beynin çeşitli yerlerindeki glikoz tüketimi farklı olduğundan araştırmacılar fazla glikoz tüketen bölgelerin sinaps oluşumunda gözlendiği gibi eşit düzeyde mi yoksa farklı oranlarda mı büyüdüğünü araştırdılar. Eğer durum böyleyse bu bölgeler ömür boyu çocuk yaşlardaki hızlarda gelişim gösterebilirler. Oksijenli solunumla elde edilen fazla yakıt tüketiminin önemini araştırmak için ekip bu bölgelerde çok etkin ve fazla miktarda protein kodlayan genleri incelediler. Araştırmacılar glikoz tüketiminin en fazla olduğu 16 bölge belirledi ve onları neotenik özelliklerine göre sınıflandırdı. Neoteni canlıların çocukluk dönemlerinde kazandığı özelliklerin hayatlarının ileri dönemlerinde de kalmasına verilen bilimsel terimdir. Bir sonraki aşamada araştırmacılar fazla yakıt tüketimiyle ilişkili olan genleri belirlediler. Allen Beyin Atlas'ının kaynakları gelişim sürecinde farklı bölgelerdeki gen ifadelerini belirlemede kritik bir rol oynadı. Allen Beyin Bilimleri Enstitüsü'nün veri tabanı her yaştan insanın beyin taramalarına sahip olduğundan araştırmacılar beynin yaşlandıkça gen ifadelerinin nasıl değiştiği sorusunu yanıtlamada çok zorlanmadılar. Glikoz neleri etkiliyor? Yapılan analizler bu genlerin akson yönlendirme, potasyum iyon kanal gelişimi, sinaptik iletim, beyin esnekliği ve daha birçok alanda çok önemli görevleri olduğunu ortaya çıkardı. Dr. Michael Hawrylycz araştırmada hem yetişkin beyinleri hem de genç beyinleri kullandıklarını belirtiyor. Glikoz tüketiminin fazla olduğu genlerin gelişimdeki önemine ve beynin kendini modellemesine, sinaptik gelişim ve yeni nöronların oluşumunda üstlendiği görevlere dikkat çekiyor. İleri Okuma: Obez ve Diyabet Hastalarının Beyinlerinde Daha Az Glikoz Bulundu"} {"url": "https://sinirbilim.org/beyindeki-hayaletler/", "text": "Beyindeki Hayaletler Vilayanur S. Ramachandran"} {"url": "https://sinirbilim.org/beyindeki-noradrenalin-trafigi/", "text": "Beyindeki Noradrenalin Trafiği Çok Şey Anlatıyor Olabilir Trafikte hayatı tehdit eden bir durumla karşılaştığında ya da bir ceylan üzerine doğru gelen aslanı gördüğünde beynin tepki vermesi için sadece bir saniyesi vardır. Bir saniye yaşam ve ölüm arasındaki ince çizgiyi belirliyor. Beyin, bunu gerçekleştirmek için çeşitli alanları arasında işlevsel ağlar olarak adlandırılan verimli bir iletişim kurulmalıdır. Beynin bu iletişim sürecini nasıl yönettiği ise henüz belli değildir. İnsanlar üzerinde yapılan testlerde beynin stresli durum sırasında salgıladığı noradrenalinin beynin diğer bölgelerle iletişim kurmasında büyük bir role sahip olduğu öne sürülüyor. Ancak, bu teoriyi insanlarda doğrudan incelemek mümkün değildir çünkü noradrenalin salımı seçici olarak kontrol edilemez. Johannes Bohacek ve Nicole Wenderoth başkanlığındaki iki araştırma ekibi bu zor sorunu çözmek için güçlerini birleştirdiler. Hayvan testleri, ETH Zürih'teki araştırmacılara ilk kez noradrenalinin seçici salımının beyindeki büyük ölçekli ağlar arasındaki iletişimi yeniden yapılandırdığını kanıtladı. Bulgular, stresli durum sırasında beyinde meydana gelen hızlı sinirsel süreçler hakkında bilgi vermektedir. Bu testlerde bilim inanları fare beynini uyarmak için beynin tamamına noradrenalin salgılatan locus coeruleusu kullandılar. ETH araştırmacıları, locus coeruleustan noradrenalin salınımını tetiklerken, anestezi uygulanmış hayvanların beyinlerinin gerçek zamanlı manyetik rezonans görüntüleme taramalarını gerçekleştirdiler. Kaygı ve Panik Bozuklukları İçin Yeni Yöntemler Bulunabilir Sonuçlara bilim insanları da çok şaşırdı. Araştırmada çıkan sonuçlardan bazıları şunlar; Seçici noradrenalin salımı, farelerin beyin bölgeleri arasındaki bağlantıyı akut strese maruz kalan insanlarda gözlenen değişikliklere oldukça benzer bir şekilde yaptığını gözlemlediler. Beynin görsel ve işitsel merkezi gibi duyusal uyaranları işleyen ağlar aktivitedeki en güçlü artışı sergiledi. Anksiyete durumlarıyla ilişkili olan amigdala ağında da aktivitede benzer bir artış gözlendi. Amigdala ve duyusal uyaranları işleyen ağlarda da aktivite artışı olmuştur."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyindeki-norotransmitterler/", "text": "Beyindeki Nörotransmitterler Nelerdir? Bu yazıyı okurken beyninizdeki nöronlar sürekli birbirleriyle bilgi alışverişi yapıyorlar ve algınızı oluşturuyorlar. Nöronların kendi aralarındaki iletişimi nörotransmitter adı verilen moleküller vasıtasıyla olur. Beyindeki nörotransmitterler nöronların birbirini uyarmasını, düzenlemesini veya susturmasını sağlar. Uyarıcı bir nörotransmitter sinaptik boşluğa salınıp hedef nöronuna bağlandığında bir aksiyon potansiyeli başlatır. Susturucu bir nörotransmitter ise var olan aksiyon potansiyeli durdurur. Beyindeki nörotransmitterler birden fazla reseptöre bağlanabilir. Örneğin GABA'nın ve dopaminin bağlanabildiği birçok reseptör türü vardır. Nörotransmitterlerin bağlandığı hücredeki etkisi biraz da reseptörün türüne bağlıdır. Nörotransmitterlerin çoğu küçük amin moleküllerinden veya amino asitlerden oluşur. Bazıları da nöropeptitlerden meydana gelir. Nörotransmitter olarak görev alan bir düzine küçük molekül ve 100'den fazla nöropeptit biliniyor. Bilim insanları hala daha nöronların iletişim aracı olarak kullandığı yeni moleküller keşfediyor. Bu nörotransmitterler sadece nöronlar arasındaki iletişim için gerekli değildir. Aynı zamanda nöronlar ile kaslar arasındaki etkileşim için de elzemdir. Bu yazımızda en temel nörotransmitterlerden bahsedeceğiz. Beyindeki Nörotransmitterler Vazopressin: Saldırganlık, kan basıncı, vücut sıcaklığının düzenlenmesi ve böbreklerde suyun geri emiliminde görev alır. Dopamin: Monoamin grubunda yer alan dopaminin başlıca işlevi ödül mekanizmasında haz duygusunu oluşturmaktır. Dopaminin beyinde çok sayıda yolağı vardır. Bazal gangliadaki dopamin reseptörleri motivasyon ve hareket kontrolünde rol oynar. Akkumbens çekirdeği ve ventral tegmental alanda ödül ve haz duygusunu oluşturur. Bunun yanında uyarılma ve idari işlevlerde de katkıları vardır. Anandamid: Yeme davranışının düzenlenmesinde, motivasyon ve memnuniyet duygusunun oluşumunda görev alır. L-dopa: Dopamin ve diğer birçok monoamin veya kateşolaminin öncül maddesidir. Oksitosin: Aşk hormonu olarak bilinir. Oksitosin sosyal davranışların düzenlenmesinde, güven konusunda, çiftlerin bağlılıklarında büyük öneme sahiptir. Anksiyete, annelik davranışlarında ve orgazmda önemli rolleri vardır. Empatiyi artırarak kişilerin cömertliğini de artırabilir. Serotonin: Mutluluk hormonu olarak ün salmıştır. Aslında varlığı mutluluk yaratmaz, sadece yokluğu mutsuzluk yaratır. Asıl mutluluk hormonu endorfindir. Açlık, yorgunluk, stres, yemek, ışık ve ilaç gibi etkenler vücuttaki serotonin düzeyini etkilemektedir. Serotonin mutluluk ve zindelik hissettirmesinin yanında hafıza mekanizmasında da çok büyük görevler alır. Savaş ya da Kaç Tepkisi ve Stres Düzenlemesi Noradrenalin: Sempatik sinir sisteminin başlıca nörotransmitterlerindendir. Kasların kasılması gibi vücudu hareketlendirecek, savaş ya da kaç davranışının ortaya çıkmasını sağlayan nörotransmitterdir. Ayrıca kan basıncının ve nabzın düzenlenmesinde çalışır. Östrojen: Temel olarak dişi üreme sistemi ve dişi özelliklerinin oluşmasını sağlar. GABA: En çok bulunan inhibitör nörotransmitterdir. Çok sayıda beyin bölgesi kullanır ve iyon kanallarını açarak nöronlarda elektriksel faaliyetin oluşmasını sağlar. Adenozin: Adenozin reseptörlerine bağlanarak uyku ve uyuşukluk getirir, ayrıca uyarılmayı baskılar. Glutamat: Beynin merkezi sinir sistemindeki başlıca uyarıcı nörotransmitterlerden biridir. Merkezi sinir sisteminde uyarıcı olarak en fazla glutamat kullanılır. Oldukça küçük bir molekül olmasına rağmen çok önemli ve temel işlevlerde rol oynar. Bunlardan bazıları sinaptik plastisite, öğrenme ve hafıza gibi üst düzey işlevlerdir. Kortizol: Stresi ve inflamasyonu ortadan kaldıracak sistemleri etkinleştirir. Bütün vücutta glikoz üretimini tetikler. Testosteron: Temel olarak erkek üreme sistemi ve erkek özelliklerinin oluşmasını sağlar. Melatonin: Işığa duyarlı olup gece gündüz döngüsünün ve sirkadyen ritminin oluşmasını sağlar. Aynı zamanda bir antioksidandır ve bağışıklık sisteminde de görev alır. Asetilkolin: Keşfedilen ilk nörotransmitter küçük bir molekül olan asetilkolindir. Özellikle çevresel sinir sisteminde motor nöronlar ve otonom sinir sisteminin nöronları tarafından salgılanır. Kas hücrelerine etki ederek kasların gevşemesini sağlar. Merkezi sinir sisteminde bilişsel işlevlerin gerçekleşmesine katkıda bulunur. Özellikle uyanma, dikkat ve bazı duyu işlevlerinde rol oynar. Merkezi sinir sisteminde asetilkolin üretecek nöronların hasar görmesi Alzheimer hastalığı ile bağlantılıdır."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyindeki-saatler/", "text": "Beyindeki Saatler Nasıl Çalışır? Bu sabah işinize tam zamanında gidebildiniz mi? Muhtemelen siz de çoğu kişi gibi sabah kalktığınızda okulunuza, işinize gitmek için bir program yaptınız ve zamanında oraya vardınız. Sizi kaldırdığı için eşinize, annenize hatta alarm saatine bile teşekkür edersiniz. Peki, hiç beyninize teşekkür ettiğiniz oldu mu? Beyindeki saatler de en azından çalar saatiniz kadar teşekkürü hak ediyor. İnsan beyninin şaşırtıcı derecede hassas iç saatleri vardır. Hepimizde var olan bu beyindeki saatler zaman akışını sürekli denetler ve günlük hayatımızda birçok işimizi kolaylaştırmak için bizi yönlendirir. Eğer bu beyindeki saatler çalışmasaydı, saatlerce duşta kalabilir veya çok uzun süre uyuyabilirdik. Beyindeki Saatler Saniye Ölçeğinde Hassastırlar Beyin nasıl bu kadar hassas bir iç saate sahip olabiliyor? Sinirbilim araştırmacıları farklı zaman türlerini işlemek için beynin farklı nöral sistemlere sahip olduğunu düşünüyor. Bu zaman türleri arasında vücut hareketlerinin zamanlaması, zaman sürecindeki farkındalık ve 24 saatlik sirkadyen sürecimiz yer alıyor. Günümüze kadar, çoğu sinirbilim araştırmacısı bu zaman işleme mekanizmasının tek bir beyin sistemi tarafından yönetildiğini düşünüyordu. Ancak ortaya çıkan son bulgular gösteriyor ki tek bir nöral saat modeli beynin karmaşık yapısı düşünüldüğünde çok basitleştirilmiş bir sistem gibi görünüyor. California Üniversitesi'nde çalışan sinirbilim uzmanlarının son araştırmalarına göre beynin aslında ikinci bir saati daha olduğu ortaya çıktı. Dahası bu ikinci saat birinci saate bağlı olarak çalışıyor hatta onunla yarıştığı durumlar bile olabiliyor. Beynin içinde iki bölgenin yarış halinde olması olumsuz bir durum gibi gözükebilir ama aslında bu durum beynin daha mükemmel çalışması için var olan bir gereklilik. Birden Fazla Saat Var Beynin içindeki saatlerden birinin olduğu bölgenin adı striyatum, diğeri hipokampüs. Striyatum için merkezi iç saatimizin tam kalbinde bulunuyor diyebiliriz. Striyatum zamansal bilgileri birleştirmek için beynin neokorteksiyle birlikte çalışıyor. Örneğin, insanlar ne kadar zaman geçtiğine dikkat ettiğinde striyatum hemen devreye giriyor ve neokortekse haber verip zaman konusunda bir farkındalık oluşuyor. Parkinson hastalarında striyatum zamanla bozulduğundan bireyler saati söylemede güçlük çekiyor. Geçen sürenin yarattığı farkındalık hem zamanı ölçmeye hem de ne kadar zaman geçtiğini hafızaya almak için beyni tetikliyor. Hipokampüsün anıları hatırlamada çok önemli bir rol oynadığı uzun zamandır biliyordu. Araştırmacılar artık bu bölgenin zaman akışını hatırlamada da bir rol üstlendiğini düşünüyorlar. Ancak hipokampüs zaman akışını izlemek ve denetlemek için her zaman gerekli değil. Şaşırtıcı bir şekilde hipokampüsü zarar görmüş kişiler hassas bir biçimde kısa süreli zaman süreçlerini hatırlayabiliyorlar ama uzun süreli süreçleri hatırlamada ciddi zorluklar yaşıyorlar. Elde edilen deneysel sonuçlar ve gözlemler hipokampüsün zamansal bilgiyi işlemede tamamen olmasa da kısmen görev aldığını söylüyor. Hipokampüs ve Striatum Araştırmacılar fareleri eğiterek beynin zaman aralıkları arasındaki farkı nasıl ayırt ettiğini çözmeye çalıştılar. Araştırmacılar farelere farklı kokular arasında seçim yaptırdılar ve bunun sonucunda onları yiyeceklerle ödüllendirdiler. Burada amaç farenin bir kokuyu seçtiğinden itibaren ikinci bir kokuyu ayırt etmesine kadar geçen süreyi kaydetmekti. Ayrıca bazı denemelerden önce farelere hipokampüslerini etkisizleştirecek kimyasal bir madde verildi. Bu kimyasal maddenin varlığı farklı zaman aralıklarını ayırt etmede hipokampüsün gerekliliğinin test edilmesini sağlıyordu. Normal hipokampüse ve etkisiz hipokampüse sahip fareler uzun zaman aralıkları arasındaki farkı ayırt edebiliyordu ama kısa zaman aralıklarını ayırt etmede iki grup da neredeyse aynı oranda başarılı oldular. Bu durum hipokampüsün benzer uzunluktaki süreleri ayırt etmede önemli olduğunu gösterirken süre uzunlukları birbirinden çok farklı olduğunda gerekli olmadığını gösteriyor. Örnekle açıklamak gerekirse zaman aralıklarından biri 10 dk. diğeri 2 dk. olduğunda hipokampüsün bir önemi yok ama zaman aralıkları 9 ve 10 dk. olduğunda hipokampüs önem kazanıyor. Striyatum Saniye Saniye Ölçüm Yapıyor Hipokampüsü beynin diğer birçok bölgesinden ayıran en önemli özelliği onun aynı anda birden çok bağımsız işi yapabiliyor olmasıdır. Hipokampüs hatıralarımızın içinde yer alan zaman süreçleri, yerler ve nesneler arasındaki ince farklılıkları ustalıkla tespit edip ayırt edebilir. Ancak hipokampüsün olayları saniye saniye işleme özelliği olmayabilir. Striyatumun zamanı saniye ölçeğinde takip ettiği düşünülürse, hipokampüs ve striyatum burada muhtemelen birbirleriyle rekabet halindeler. Hipokampüs yeterli olamadığında devreden çıkıyor ve striyatum işlevsel hale geliyor. Beynin iki bölgesindeki bu rekabet insanların kısa zaman aralıkları arasındaki farkı daha iyi algılayabilmesine olanak tanıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyindeki-trafik-isiklari/", "text": "Beyindeki Trafik Işıkları Dikkat ve hiperaktivite bozuklukları yaşam standartlarımızı önemli ölçüde etkileyen durumlardandır. Odaklanmanız gereken bir işiniz ya da sakince oturup dinlemeniz gereken bir dersiniz olduğunda içinizde ki o hareket etme, oturduğunuz yerde sabit kalmama isteğiniz daha mı ağır basıyor ve odaklanmada güçlük mü çekiyorsunuz? Bu araştırma dürtü kontrol bozukluklarının tedavilerinde yeni bir ışık olabilir. Araştırmacılar, prefrontal korteksin farklı alt alanların rollerine dair yeni bilgiler ortaya koydular. Beynin dış ortamdan gelen bir uyarana tepki verip vermeyeceği, prefrontal kortekste uyarılma ve inhibisyon alanları arasındaki dengeye önemli ölçüde bağlıdır. Serebral korteksdeki sinaptik bağlantılar, beynin bir uyarıya karşı harekete geçip geçmemesi konusunda bilinçli bir karar vermesini sağlar. Bununla birlikte, prefrontal korteksteki bölgelerin rolü ve bu karar verme sürecinde birlikte nasıl çalıştıkları bilinmiyordu. Karar Verme İle İlgili 5 Bölge Tanımlandı Araştırmacılar, hareket konusundaki kararlarda prefrontal kortekste rol oynayan beş alt bölgeyi tanımladılar ve sonuçları Current Biology dergisinde yayınladılar. Bu çalışmanın, dürtü kontrol bozukluklarının ileri araştırmaları için özel bir öneme sahip olabileceği düşünülüyor. Stefanie Hardung, Prefrontal korteksin bu bölgelerini bir trafik ışığına benzetebiliriz diyor. Bilgiler sürekli bir yerden bir yere gidiyor. Bazıları geçerken bazıları durmalı. Tıpkı bir trafik gibi. Prefrontal korteksin bazı alt alanları inhibisyondan sorumludur, diğer alanları ise hareket hazırlığı ve bu bölgelerin uyarılmasıyla ilgilenmektedir. Araştırmacılar, deneylerinde gen aktarımlı farelerin proaktif ve reaktif durdurma konusunda eğitildiği bir yöntem kullandılar. Reaktif durdurma, farenin dış ortamdan gelen bir sinyale verdiği tepki ile durduğu bir durumu ifade eder. Öte yandan proaktif durdurma ise buna göre gelişir ve eylem sonrası durdurma olarak nitelendirilir. Özel yöntemlerle fareler, bir butona basmak ve belirli bir sinyal verildiyse durdurmak için eğitildiler. Optogenetik Yöntemler Kullanılıyor Bir başka sinyal, farenin butona basmaya devam etmesi gerektiği yönünde uyarı verdi. Araştırma grubu optogenetik yardımıyla, genetik olarak değiştirilmiş belirli beyin hücrelerini ışığı kullanarak devre dışı bırakabildi. Bilim insanları, bu ilgili bölgelerin karar verme süreci üzerindeki etkisini test etmek için prefrontal korteksin belirli alt bölümlerini sistematik olarak devre dışı bıraktılar. Prefrontal korteksin bazı bölgelerinin bölgelerinin devre dışı bırakılması, farelerin performansını önemli ölçüde değiştirdi: İnfralimbik korteks veya orbitofrontal korteks bölgelerindeki inhibisyon, farelerin dış ortamdan gelen sinyallere tepki vermesini engelledi. Öte yandan, prelimbik korteksin devre dışı bırakılması, farelerde çoğunlukla erken tepkiye neden oldu. Ayrıca, araştırmacılar elektrofizyolojik ölçüm yöntemleri kullandılar. Prelimbik kortekste tüm bölgeler bozulmamışken nöronal aktivitenin, erken reaksiyonlardan önce önemli ölçüde azaldığını gözlemlediler. Beyindeki Trafik Düzeltilirse Birçok Rahatsızlık Tedavi Edilebilir"} {"url": "https://sinirbilim.org/beyinden-beyine-iletisim-arayuzleri/", "text": "Beyinden Beyine İletişim Arayüzleri: Sadece Zihinlerimizle İletişim Kurabilir miyiz? Marlo Morgan'ın Bir Çift Yürek kitabında bahsettiği Aborjinlerin, telepatik yollarla neredeyse bizim şimdi telefonlarımızı kullandığımız pratiklikte nasıl iletişim kurduklarını hatırlarsınız. Mesela, kabileden o sırada ormanda olan bir adamla evdekiler telepatiyle karşılıklı konuşuyor ve bir şey hakkında karar verebiliyorlardı. İleride bu şekilde değil belki ama arayüzler yardımı ile beyinden beyine iletişim kurabileceğiz gibi görünüyor. Washington Üniversitesi'nden araştırmacılar Brain-Net adını verdikleri, ikiden fazla kişinin birlikte problem çözmelerine imkan tanıyan bir arayüz geliştirdiler. Bu arayüz ile üç kişi, sadece zihinlerini kullanarak birbirleri ile iletişim kurabiliyor ve birbirlerine yardım ederek bir video oyunu oynayabiliyor. Yöntemleri kısaca şöyle: Birlikte bir video oyunu oynamak üzere üç kişilik beş grup oluşturuluyor. Her gruptaki üç katılımcının üçü de ayrı odalarda ve herhangi bir şekilde birbirlerini göremiyor, duyamıyor veya konuşamıyorlar. Bu üç kişiden iki tanesi gönderici , diğer bir kişi ise alıcı . Gönderici grup önlerinde bulunan monitördeki tetrise benzeyen oyunda hem yukarıdan inen şekilleri hem de zemindeki şekli görüyor, ama oyuna müdahale edemiyor. Ekranda 'evet ' ve 'hayır ' tuşları da var ve altlarında yanan ışıklara odaklanarak bunlardan birini seçebiliyorlar. Alıcı ise monitörde sadece yukarıdan inen şekli görebiliyor-zemindeki şekli göremiyor ama oyunu kontrol edebiliyor; yani şekillerin yönlerini değiştirebiliyor. Anlayacağınız oyunu başarabilmek için iki grubun birlikte çalışması gerekiyor, ama aralarında bildiğimiz iletişim yöntemlerinden hiç birisi yok. EEG ve TMS Kullanılıyor Ortak çalışmalarını sağlayacak beyinden beyine iletişim sistemi ise şöyle: 3 katılımcının da başlarına, beyinlerindeki elektrik aktivitesini algılayan özel başlıklar giydiriliyor. Bu başlıklar ile katılımcıların EEG'si çekiliyor. Göndericiler gelen şekle göre 'evet' ya da 'hayır' ışıklarına odaklandıklarında başlık bunun yarattığı elektrik sinyallerini algılıyor, bilgisayar bu seçimi internet üzerinden alıcıya gönderiyor. Alıcı, eğer gelen yanıt 'evet' ise bir nörouyarım sistemi olan 'trankraniyel manyetik uyarımı sayesinde ani-parlak bir görüntü görüyor, buradan şeklin yönünü değiştirmesi gerektiğini anlıyor ve değiştiriyor. 'Hayır' ise hiçbir şey göremiyor-yön değiştirmemesi gerektiğini anlıyor ve seçimlerini buna göre yaparak oyunu oynuyor. Sonuçlar gayet başarılı: Takımlar bu yöntemle oyunda %81 başarı gösteriyorlar. Aslında, bu ilk beyinden beyine iletişim arayüzü değil. Nörogörüntüleme ve nörouyarım sistemlerini birleştirerek beyinleri birbirine bağlayan arayüzlerden ilki 2013'te bulundu. Fakat o zamandan beri yapılan arayüz çalışmalarında beyinler arası iletişim hep iki kişi üzerinden ve minimal seviyede idi. Ayrıca, bu tasarımlarda katılımcılardan bazı fiziksel hareketler yapmaları da bekleniyordu. Bu arayüzü diğerlerinden öne geçiren özellikleri ikiden fazla kişiyle kullanılabilmesi, TMS ve EEG yöntemleri sayesinde herhangi bir fiziksel harekete gerek duyulmadan sadece zihinle çalışılması ve alıcının göndericiye geribildirim verebilmesi-dolayısıyla verilen kararın ikinci kez gözden geçirilebilmesi. Geleceğin İletişim Formu Çok Farklı Olabilir 2013'ten bu yana gittikçe gelişen arayüzler için araştırmacıların hedefi bir beynin tek başına çözemediği zor problemleri diğer beyinlerle işbirliği yaparak çözmesine yardım etmesi. Tabi şimdilik bu çalışmada kullanılan aletler pahalı-hantal ve uygulaması zor. Fakat bunun teknolojisi ilerler ve yaygın-pratik şekilde kullanılmaya başlanırsa, mesela arkadaşlarımızla bir araya gelmeye gerek kalmadan, telefonsuz ve internetsiz, bir proje-ödev üzerinde hiç konuşmadan beyinlerimizle ortak çalışmak mümkün olabilir; hem kolay hem keyifli 🙂"} {"url": "https://sinirbilim.org/beyni-anlamak-icin-genler/", "text": "Beynin İşleyişini Anlamak İçin Genler İnceleniyor Beyinde çok sayıda ve çeşitte nöron ve nöronlara yardımcı glia hücreleri vardır. Eğer beynin yapısını ve işlevini aydınlatmak istiyorsak öncelikle bu hücrelerin kendi içlerinde nasıl çalıştığını ve etraflarıyla olan etkileşimlerini anlamak zorundayız. Amerika'da Allen Beyin Bilimi Enstitüsü genlerin ifadelerini temel alarak farenin görsel korteksinde 49 farklı hücre tipi tanımladılar. Bu hücre sınıflandırması şimdiye kadar yapılan en büyük bireysel yetişkin korteks nöronlarını içeriyor. Genler bildiğiniz gibi hücre DNA'sındaki protein kodlayan birimlerdir. Bazı genler çeşitli modifikasyonlardan geçerek binlerce gen kodlayabilir. Bu yüzden genlerin haritasını çıkarmak ve işleyiş mekanizmasını çözmek beyni anlamak için çok önemlidir. Öncelikle ışığın beyindeki yolculuğundan biraz bahsedelim. Işık retina hücrelerine çarptıktan sonra ilgili sinyaller optik sinirler vasıtasıyla optik kiazma gelir ve buradan çapraz olarak farklı beyin bölgelerine dağılır. Bu sinyallerin çapraz dağıtımı şu şekilde olur: Her iki göze sol taraftan gelen ışık beynin sağında, sağ taraftan gelen ışık beynin sol yarım küresinde işlenir. Optik kiazmdan sonra sinyaller hipotalamusta vücudun hormonal düzeni ve biyolojik saatini ayarlamak için kullanılır. Görsel dikkat gibi bir iş gerekiyorsa göz kaslarını kontrol etmek için beynin frontal göz alanları ve superior kollikulus devreye girer. Sinyaller paralel olarak talamusta lateral geniculate çekirdeğe gider ve oradan son durak olan birincil görsel kortekse (V1) gider. V1 alanı beynin görsel bilgiyi işlediği en önemli yeridir. Burada her hücre çok üst düzey görevlere sahiptir. Bu yüzden hücrelerin gen ifadelerine göre karakterizasyonunun yapılması oldukça önemlidir. İleri Okuma: Işığın Beyin İçin Önemi ve İşlevi Genomdaki Tüm Genler Analiz Edildi Araştırma ekibi nöronları tek tek incelemek için korteksten ayırabilmeyi sağlayan yeni bir yöntem geliştirdiler. Yeni yöntemde her bir nöron önce dokudan koparıldı sonra da tüm genomu analize tabi tutuldu. Genom çapında yapılan analizler bütün nöronlarda yapılan protein üretiminin haritasını çıkardı ve nihayetinde sinir hücreleri arasında bireysel farklar ortaya çıkarıldı. Her bir nöronun binlerce geni protein üretiminde rol oynuyor. İşin içine binlerce nöron olduğunu da katarsak ortaya muazzam bir bilgisayar analiz işi çıkıyor. Tabi böylesine kapsamlı bir çalışma da dünyanın en iyi dergilerinden Nature Neuroscience'da yayınlandı. Nöronlardan elde edilen genler ve protein kümeleri belirli renklerle sınıflandırıldığında 49 farklı hücre grubu oluşturuldu. Bunlardan 42'si nöron 7'si ise nöron olmayan hücrelerden oluşuyor. Glia hücreleri nöronlardan sayıca 5-10 kat daha fazla bulunmasına rağmen görevi nöronlara yardımcı olmak olduğu için çeşidi nöronlar kadar fazla görünmüyor. İleri Okuma: Glia Hücreleri Nedir? Sürekli Yeni Şeyler Çıkıyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/beyni-gelistirmek-agriyi-azaltabilir/", "text": "Beyni Geliştirmek Ağrıyı Azaltabilir Bel ağrısı, baş ağrısı, vücutta meydana gelen tüm ağrılar insana berbat anlar yaşatır. Güney Avustralya Üniversitesi'nde sinirbilim profesörü G. Lorimer Moseley ve ekibinin yaptığı bir araştırma beynin, vücudu fiziksel ve psikolojik olarak koruyan, düzenleyen nörolojik sistemlere bağlı vücüt kısımlarının haritasını depoladığını gösterdi. Bu haritalar hareketi, hisleri, algıyı ve ağrıyı yönetiyor. Bu haritalarda olabilecek bozulmalar insanlarda kronik ağrılara sebep olabiliyor. Peki bu durumda biz ne yapabiliriz? Beyni geliştirmek bu ağrıları azaltma konusunda bize yardım edebilir. Beyni Geliştirmek Nöroplastisiteyi Güçlendiriyor Moseley'in araştırması özellikle kronik ve güçlü ağrılardaki beynin rolü üstünde duruyor. Moseley ve ekibi yaptığı araştırmada ağrı sürekli olduğunda beyinde ve vücutta oluşan değişiklikleri incelediler. Ayrıca ekip beyni geliştirmek ile vücudun fizyolojik olarak nasıl etkilendiği arasındaki ilişkiyi ve beyindeki değişikliklerin tedaviyle nasıl normale döndürülebileceğini incelediler. Moseley araştırmayla ilgili şunları söyledi: Kronik ağrının beyindeki vücut haritalarıyla bağlı olduğunu öğrendik. Beyin duyularla ilgili herhangi bir durumun yerini belirlediğinde, onun yerini bir haritayla birleştiriyor. Bu süreçlerde ki herhangi bir bozulma bazı sorunlara yol açabilir. Bu vücuda belki zarar vermeyebilir fakat beyin buna ağrıyla karşılık verecektir çünkü iyi niyetli uyarıyı bir saldırı olarak algılıyor. Biz beyni korunmaya ihtiyacı olmayan vücut dokusunu korumayı bırakması için eğitmek istiyoruz dedi Moseley. Beyin nöroplastisite denilen bir süreçle kendi kendine çevreye uyum sağlayabilir. Ağrıya sebep olan sinyaller beynin uyum sağlamasına neden olur, sinyal ilk oluşumuna sebep olan etken ortadan kalktıktan sonra asla kesilmez. Sonuç ise kronik ağrıdır. Eğer beyin kronik ağrıyı oluşturabilme yeteneğine sahipse, acıyı azaltarak normale de döndürülebilir. Hasar görmüş vücut haritaları kronik ağrının gelişimine katkı sağlayabilir böylece tedavi için hedef bölge olabilir. Bir tedavi yöntemi motor sinir hücrelerini hedef alıyor. Bu yöntem kronik ağrı süresince vücuttaki ağrıların beyinde yarattığı değişiklikleri resimlerle görselleştirmeyi amaçlıyor. Moseley bu yöntemin uygulandığı araştırmalarda önemli sonuçlar kaydettiğini açıkladı."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyni-gelistirmek/", "text": "Beyni Geliştirmek İçin Yapmanız Gerekenler Bu yazımızda ünlü kognitif sinirbilim uzmanı Prof. Dr. Sandra Bond Chapman'ın insanlara beyni daha verimli kullanmak için ve beyni geliştirmenin sırları olarak adlandırdığı önerilerden bazılarını listeyeceğiz. Chapman 30 yılı aşkın bir süredir Teksas Üniversitesi Beyin Sağlığı Merkezi'nde sinirbilimle uğraşıyor ve birincil uzmanlık alanı beyin sağlığını koruyarak beynin performansını en üst düzeye çıkarmak. Beyni Geliştirmek Hiç Kolay Değildir İnsan beyni şu ana kadar karşılaştığımız evrendeki en karmaşık nesnedir. Beyni geliştirmek için azimle çok çalışmak lazımdır. Carl Sagan beyin korteksinin Samanyolu galaksisinden bile karmaşık olduğunu ifade eder. Günümüzde ise bilim insanları evrenin kendisinin bir beyin gibi organize edilmiş olabileceğini ifade etmektedir. Beynimizin yaklaşık 100 milyar nörondan oluştuğu belirtilir ancak 2014 Aralık verilerine göre bu sayı 86 milyar olarak ölçülmüştür. Nöronların 10 katı kadar da glia hücresi mevcuttur ve bu nöronların beslenmesi ve işlevlerini yerine getirmesinde onlara yardım eder. Hücrelerin haricinde beyinde çok sayıda kıvrım, girinti, çıkıntı ve kanallar mevcuttur. Beyni Geliştirmek İçin 7 Sır Chapman'ın beyni geliştirecek 7 'sır' adını verdiği bu yöntemler çalışan yetişkin bireyler için tasarlansa da beyni geliştirmek her yaştan insan için önemlidir. 1. Sır: Tek bir işe odaklanın. Birden fazla işi aynı anda yapabilmeleriyle övünen insanlar bir konuda çok yanılıyorlar. Beyin aynı anda iki işi yapabilecek şekilde gelişmedi. Beyin birden fazla işi aynı anda yapmaya kalktığında aslında iki iş arasında hızlıca geçiş yapıyor. Bu geçişler de hem yapılan işin verimini azaltıyor hem de beyni yorarak stres hormonları harekete geçiriyor. Sadece tek bir işe odaklanmak sizi daha başarılı kılacaktır. Bundan sonra bir işi yaparken müzik dinlemeyi bir daha düşünün. 2. Sır: Bilgiyi sınırlayın. Teknoloji artık o kadar ilerledi ki, internete girdiğiniz anda beyninize inanılmaz bir bilgi akışı oluyor. Yapılan araştırmalar 20 yıl öncesine göre günde 200 kat daha fazla bilgiye maruz kaldığımızı gösteriyor. Bunun da bir bedeli var tabi ki. Sadece kullanacakları gerekli bilgileri alan bireyler bunları işlemede ve kullanmada gereksiz bilgileri alanlardan çok daha başarılı oluyor. Sözüm o ki, beyni geliştirmek için onu bilgi çöplüğünden kurtarmamız gerek. Beyni Geliştirmek İstiyorsanız Bilgi Çöplüğünden Kurtulun 3. Sır: Dikkat dağıtıcı etkenlerden uzak durun. Ortalama olarak insanların dikkati üç dakikada bir bölünür. Bu dikkati toplayamama da yine teknolojinin üzerimizdeki eserlerinden biri. Farkında bile olmadan aslında yeni bir e-mail, facebook bildirimi veya bir kısa mesaj bekliyoruz. Yemek yerken bile insanların telefonları masalarının üstünde duruyor. Bir işi yaparken teknolojiden biraz uzak kalmak beynin o işi tamamlamadaki becerisini artıracaktır. Beyni geliştirmek istiyorsak gün içinde yaptıklarımıza çok dikkat etmeliyiz. 4. Sır: Büyük düşünün. Bir işi planlarken sürekli detaylar ve resmin geneli arasında gidip gelirseniz beyniniz ayrıntılara çok fazla takılacak ve kendini heba edecektir. Bir işi ele alırken her zaman en dışarıdan bakın ve yavaşça o işe yakınlaşın ve sistematikleştirin. Bu şekilde algı gücünüz artacak, düşünme kabiliyetleriniz gelişecektir. Zihin Gücünüzü Boşa Harcamayın 5. Sır: Zihinsel gücünüzü iyi ayarlayın. Zihin gücü de beden gücü gibi bir süre sonra tükenebilir. Güne başlarken en çok çabayı en önemli işlerinize verin. Örneğin o gün içinde kesinlikle bitmesi gereken bir projeyi öğleden sonraya ertelemeyin, enerjinizin en çok olduğu sabah saatlerinde yapmaya başlayın. 6. Sır: Yenilikçi olun. Rutin yaptığınız işlerin dışına çıkmak beyin sağlığınızı korumak ve geliştirmek adına yaptığınız en önemli işlerden olacaktır. Beynimiz her alışık olmadığı harekette yeni sinapslar kurarak uyum sağlamaya çalışır. Dişlerinizi bazen diğer elinizle fırçalayın. Bir yerden başka bir yere giderken farklı güzergahlar izleyin. Bu sizin zaman içinde yeni bilgileri öğrenme gücünüzü artıracaktır. Beyni Geliştirmek İçin Konsantre Olun"} {"url": "https://sinirbilim.org/beyni-stresten-korumak-icin-ne-yapmaliyiz/", "text": "Beyni Stresten Korumak İçin Ne Yapmalıyız? Stres yönetimi bugün bildiğimiz birçok sağlık sorununu bilişsel problemler, Alzheimer hastalığı, demans gibi azaltmada bizlere yardımcı olabilir. Stresten korunmak pek kolay bir şey değildir ama imkansız da değildir. Stres altındayken vücudumuzda kısa vadeli olan değişiklikleri hissetmek zordur; fakat uzun vadeli olarak baktığımızda özellikle hafızamızı etkileyen birçok değişime sebebiyet verebilir. İnsan çalışmaları hepimizin bildiği gibi daha önemli olmakla beraber, hayvan ve insan çalışmalarında stresin beyin üzerinde olumsuz sonuçlar doğurduğu kanıtlanmıştır. Hem doğal hem de yapay ortamla oluşturulmuş streste katılımcıların bilişsel, dikkat ve hafıza gibi birçok işlev ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Stres bunlarla kalmayıp, duygu durum ve kaygıya da yol açıyor. Vücutta inflamasyonu tetikliyor ki bu da aslında kalp hastalıkları gibi birçok kronik hastalığın başlangıcı oluyor. Bir de cinsiyet etkenine dikkat çekmek gerek; kadın ve erkeği farklı şekillerde etkiliyor. Stres ve Beyin Stresin düşünme ve hafızadaki etkisini anlayabilmek için beynin çalışma mekanizmasına dair bir şeyler de bilmeliyiz. McLean Hastanesi ve Harvard Tıp Fakültesi'nden Dr. Kerry Ressler beynin tek bir parça olmadığını, farklı işleri yapan birçok ayrı gruptan oluşan bir yapı olduğunu vurguluyor. Araştırmacılar, beynin bir kısmı bir işle uğraşırken, kalan kısımlar kendi hayati işini yapabilecek kadar enerjiye sahip olmayabileceğine inanıyorlar. Mesela, sizin tehlikeli ve duygusal olarak yorucu bir işiniz varsa, amigdala hayatta kalma içgüdünüzü yöneten beyin bölgesi diyebiliriz- görevi devralır; böylece işi bitirmek için hafızaları kaydeden ve daha az enerji ile fazla iş bitiren beyin bölgelerini bırakır çünkü amaç hayatta kalma modunu aktifleştirmek; hafıza modunu değil. Bu bizim stres altındayken neden unutkan olduğumuzu ve hatta travmatik durumlarda hafıza kaybı yaşadığımızı açıklayabilir. Tabii bir de bu stresin beyin ve vücutta yaptığı harabiyetin ne zaman olduğu da çok önemli, diyor Harvard Tıp Fakültesi'nden Dr. Jill Goldstein. Gonadlardan salınan hormonlar büyüme, ergenlik, hamilelik ve menopoz süresince stresin bireysel ve cinsiyet olarak etki edebileceği durumlardan. Örneğin, menopoza geçiş döneminde estrodiolün azalması strese cevabı değiştirebilir. Beyinde Uzun Dönemli Değişimler Kronik -uzun dönemli- stres, beynin kendini tekrar yapılandırdığı bir sürece sebep oluyor. Hayvanlarda yapılan çalışmalarda, uzun dönemli stresin görev- iş yapma kabiliyeti ile ilgili bölgelerde prefrontal korteks ve amigdala- aktivitenin azalmasına sebep oluyor. Bu aslında vücudunuzun tek bir kısmını çalıştırmanız gibi bir etkisi oluyor. Aktif olan bölge daha güçlü; kalan kısım ise daha zayıf olacaktır. Devamlı streste de beyin aynı bu halde oluyor; tehlikeyi algılayan bölge inşa ediliyor fakat görev yapma ile ilişkilendirilen kısım geriden geliyor. Dr. Ressler bu değişikliklerin geri dönüşümlü olacağını belirtse de bu durumu çevirmenin zor bir süreç olduğundan bahsediyor. Çünkü bu kompleks bir olaydır; kişinin strese ne kadar süre maruz kaldığı, stresi hayatının hangi döneminde geçirdiği ve stresin tipi çok önemlidir. Uzun Dönemli Stres Daha Tehlikeli! Dr. Ressler'e göre Uzun dönemli ve stresin seviyesinin fazlalığı çok daha riskli diye belirtiyor. Uzun dönemli streste hafıza problemleri daha fazla görülmüş. Tabii stresi daha zararlı hale getiren başka faktörler de bulunuyor; - Stresin öngörülemezliği; hayvan ve insan çalışmalarına göre eğer kişiler stresi önceden sezerse, rastgele karşılaştığı bir stresten daha az zarar görecektir. - Bitişi belli olmayan streslerimiz; sonunun ne zaman biteceğini bildiğimiz stresli anlarımızda daha rahat oluyoruz. Ne zaman biteceğini bilmediğimizde baş etmek daha zor oluyor. - Stresle baş ederken yalnız olmak; strese maruziyet süresince destek almak, bu süre içinde yaşanılan sıkıntıları azaltabilir. Peki, Stresten Nasıl Korunacağız? - Yaşadığınız stres üzerinde hakimiyet kurun; yukarıda bahsettiğimiz gibi, stres öngörülemeyince stres oluşturur. Siz de kendi durumunuzda, kontrol edebildiğiniz kısımlara odaklanın. - Kaliteli ve düzenli uyku uyumak; uyku bozuklukları sonucunda da stres görülebilir; bu yüzden sağlıklı uyku alışkanlığı yüksek bilişsel aktivite gerektiren işler konusunda yardımcı olabilir. Her gün aynı saatte yatıp kalkmak, öğleden sonra kafeinli içeceklerin tüketimini azaltmak ve kaliteli bir uyku çevresi edinmek iyi bir başlangıç olabilir. - Düzenli bir hayatınız olsun; bu kısımda 'yapılacaklar listesi' işe yarayabilir. Her gün için, bir önceki geceden hazırladığınız bu liste ile yapılacak işleriniz size bunaltıcı gelmemiş olur; bu sayede işlerin ne zaman başlayıp bittiğini ve süresini bilmiş olursunuz- bu sayede stresin bir kısmı gitmiş olur! - İhtiyacınız olursa yardım alın; stresle baş etmek için erkenden bir yardım almak daha sonrasında artabilecek sıkıntılarla erkenden baş etmenizi sağlar; beyin sağlığı için koruma sağlanmış olur."} {"url": "https://sinirbilim.org/beyni-yeniden-sekillendirmek-mumkun/", "text": "Beyni Yeniden Şekillendirmek Mümkün İnsanoğlunun yüzyıllardır merak ettiği en önemli organlardan biri şüphesiz beyin ve beyni değiştirmek, yapısını anlamak olmuştur. Değişik kazalar sonucunda beyinde oluşan hasarlar insanlarda davranış bozuklukları, görme, işitme bozukluklarına bile yol açabilmektedir. Bilim insanları son birkaç yüzyıldır beynin anatomisi ve işlevleri üzerinde yoğun bir çalışma içindedirler. Bugün moleküler biyoloji biliminde geldiğimiz noktada ise beyin hasarlarını onarmakla kalmıyoruz, doğumdan itibaren beyindeki nöronları düzenleyip beyni tekrar şekillendirme planları yapıyoruz. Memelilerin beyin ve beyinciğinin dış katmanları oluşturan serebral korteks farklılaşmış nöronlar içeren altı tabakadan oluşur. İsviçre Geneva Üniversitesi'nde Prof. Denis Jabaudon bu tabakaları oluşturan ve canlı kalmasını sağlayan genetik mekanizmaları anlamak için modern biyoloji araçları kullanan bir bilim insanı. Son birkaç yıldır Jabaudon ve ekibi belirli nöronal hücre tiplerinin üretiminde bazı genlerin doğrudan etkisinin olduğunu gösteren araştırmalar yayınladı. Iontoporation Tekniği Şu an ekip eskiye oranla epey yol kat etmiş durumda ve genleri değişik nöronal hücrelere aktarmak için 'iontoporation' adını verdikleri yeni bir elektrokimyasal yöntem geliştirdiler. Bu yöntemle ekip belirli bir nöronal hücre grubunu başka bir hücre nöronal hücre grubuna dönüştürmeyi başardı. Bunu şöyle açıklayalım, örneğin beyninizin ön lobunda A hücresi, arka lobunda B hücresi olsun. Bu yöntem A hücresini B hücresine, B hücresini A hücresine dönüştürmenize olanak sağlıyor. Nöronların birbirine dönüşüm yeteneği beyin hücrelerini istediğimiz gibi şekillendirebilmemizi de mümkün kılıyor. Jabaudon ve ekibi farklı nöron hücrelerinin nasıl oluşturabileceği konusunda ciddi adımlar atmış olmasına rağmen, nöronların ne kadar esnek olduğu hala bilinmiyor. Beyin hasarları olan hastalarda belli nöronal hücre gruplarının tekrar programlandırılması veya dönüşüm geçirmiş yeni hücrelerin eklenmesiyle gerçekleşen bir tedavi bu hasarları kalıcı olarak ortadan kaldırmakta çok yararlı olabilir. Ancak bu uygulanması zor bir süreç çünkü farklılaşmanın ileri aşamalarında nöronları birbirine dönüştürmek teknik yönden zor bir iş. Ekip deneylerinde insan beynine benzerliğinden dolayı fare beyni ve nöronları üstünde çalıştı. Fare serebral korteksinin dördüncü tabakasındaki nöronlar yuvarlak gövdeye sahiptirler ve talamustan duyusal sinyalleri alırlar. 5B tabakasının nöronları piramit şeklindedirler ve birinci tabakaya kolayca ulaşabilecek çıkıntılı bir dendrit yapısına sahiptirler. Nöronlar Dönüştürülüyor Fezf2 gen faaliyetlerini düzenleyen bir transkripsiyon faktörüdür ve 5B tabakasındaki nöronlarda sürekli üretilir. Bu molekül kortikal hücreleri 5B tabakasındaki hücrelere dönüştürmek için yeterlidir. Jabaudon'un ekibi yeni geliştirdikleri elektrokimyasal yöntemle Fezf2'yi yeni doğmuş bir farenin beynindeki dördüncü tabaka nöronlarına naklettiler. Bir hafta sonra dönüşüm süreci tamamlandı ve nöronlar yeni kimliklerini kazandılar. Şu an serebral korteksin dördüncü tabakasındaki hücreleri 5B tabakasındaki hücrelere dönüştürmüş olduk. Yeni hücrelerimiz 5B tabakasının kendi hücreleri gibi sinyal alıp diğer hücrelere sinyal verebiliyorlar."} {"url": "https://sinirbilim.org/beynimiz-yeni-bir-dili-nasil-ogreniyor/", "text": "Beynimiz Yeni Bir Dili Nasıl Öğreniyor? Bir lisan bir insan! Peki hangi yaş en ihsan? Bebekler eğitim almadan, hatta öğrenmeleri için özel bir çaba sarf edilmeden nasıl konuşmayı öğreniyorlar? Dil öğrenmek kolay bir iş mi? Zorluğu yaşımıza göre değişiyor mu? Onlarca birimden oluşturulmuş, yüzlerce kuralı olan ve kombinasyonları sonsuzluğa uzanan bir sistem düşünün. Göreviniz bu sistemi, birinden destek almadan öğrenmek. Bunu başarmak için doğumunuzdan itibaren birkaç yılınız var. Evet, bebeksiniz. Kulağa oldukça zor geliyor fakat neredeyse her bebek bu süreci başarıyla tamamlıyor. Nasıl oluyor da sadece maruz kalarak dil öğreniyorlar? Bu bir yetenekse ne kadar daha sürecek? Yazdıklarımı öğrendiğimde hissettiğim yersiz kıskançlığı ve pişmanlığı size anlatamam. Bebeklerde Dil Öğrenimi Sırayla gidelim, bebekler özel bir efor göstermeden nasıl dil öğreniyorlar? Bebekler dili pasif bir şekilde öğrenme yetisine sahiptir. Bizi dinlerler, dediklerimizi taklit ederler ve öğrenirler. Dinleme kabiliyetleri rahimde gelişmeye başlar, bu sebepten doğmamış bebeklere müzik dinletmenin faydaları vardır ya da hamile birinin yanında tartışılması hoş karşılanmaz. Bebekler doğmadan önce seslere duyarlı hale gelirler. Duyduklarını da taklit etmek isterler. Bu taklitler, yani iletişim kurma çabaları, anlamsız seslerle başlar sonra heceleri anımsatır. ''B'' ve ''A'' sesleri, ''ba'' hecesine, hece de ''baba'' kelimesine dönüşür. Çoğu bebek önce baba der çünkü söylemesi daha kolaydır. İçinizi ferah tutun, bebeklerin zihninde daha az sevmek konsepti yoktur. Bebekler ilk dillerini böyle öğrenir. Yeni sesler, yeni hecelere, yeni heceler de yeni kelimelere... Bebeklerin dil öğrendikten sonra konuşmaya çabuk başlamalarını sağlayan bir özellikleri daha vardır: kibarlık onları kısıtlamaz. Onlar için ''Anneciğim su getirir misin?'' ile ''Anne, su!'' aynıdır çünkü konuşurken tek amaçları dertlerini ya da isteklerini karşı tarafa aktarmaktır. Otobüs yolculuklarında müstehcen fıkra anlatacak özgüveni çocuklara veren şey tam olarak budur. Hata yapmaktan korkmazlar çünkü kasıtlarının anlaşılması yeterlidir. Yetişkinler bu özelliklerinden ders almalıdır. Dil kursunda, konuşma etkinliklerine katılmamak utançtan kurtarmaz, utancı erteler. Her Yaşta Dil Öğrenilebilir mi? İkinci sorumuza geçebiliriz, dil öğrenmek ne kadar zor? Cevap: Yaşınıza göre değişir. Çocukların maruz kalarak öğrenme kabiliyetleri yedi yaşına kadar devam eder. Yedi yaşından on sekiz yaşına kadar gittikçe körelerek kaybolur. Körelme hızı katlanarak artar. On sekiz yirmi yaş arasında dili sadece maruz kalarak öğrenme yetisi bebekliğe kıyasla çok büyük oranda gerilemiştir. Aslında bu durum göründüğü kadar negatif değildir. Çünkü bir üniversite öğrencisi ile bir ileri yetişkinin dil öğrenme becerisinin neredeyse aynı seviyede olduğu anlamına gelmektedir. Kısaca evet, zorluğu belli bir yaşa kadar değişiyor. O yaştan sonra ise belirli bir düzeyde kalıyor. Baki olan ise dil öğrenmenin zihne faydalarıdır. Dil öğrenmenin faydaları açıklamaya ihtiyaç duymuyor. Beynin daha önce kullanılmamış bir bölümünü erişime açıyor. Yeni bir dili öğrenmek, insan beynine yeni konseptler öğretir. Ayrıca o konseptleri anadili ile bağdaştırmayı öğretir. ''Kırmızı'' ile ''red'' kelimelerini bağdaştırdığınızda renk kelime olmaktan çıkar ve bir konsepte dönüştür. Aynı durum, anlamsal bağlamda renklerden çok daha derin kelimeler için de geçerlidir. Dil öğreniminde erken, kolaya tekabül eder. Yaş, gelişim potansiyelinizi kısıtlamaz. Bir Lisan, Bir İnsan Dil öğrenmenin faydaları her yaş aralığına uzanıyor ise hepimiz bir yerden başlamalıyız değil mi? Çocuğumuza yabancı dilde çizgi filmler izleterek, etkileşimli oyunlar oynatarak harika bir başlangıç yapabiliriz. Yetişkinsek az önceki veriler bizi korkutmamalı. Modern dil eğitiminin temeli kısa tekrarlardır. Sadece bir ay boyunca günde 15 dakika ayırarak öğrenilemeyecek dil yoktur. Elimizdeki teknolojiler bu süreci oldukça kolaylaştırıyor. Denemeden ''bizden geçmiş'' demek hem geçersiz hem de boyun eğicidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/beynimizdeki-adalet-terazisi/", "text": "Beynimizdeki Adalet Terazisi: Cezalandırmaya Nasıl Karar Veriyoruz? İçimizdeki adalet duygusunun bir getirisi olan suçluyu cezalandırma yöntemi yüzyıllardır süregelmektedir. Toplumsal düzeni sağlamakta önemli rolü olan bu yöntem suçlunun verdiği zarara aldığı karşılıktır. Tarihte bilinen ilk mahkeme M.Ö 1850 civarında Sümerler'de yapılmış olup ölüm cezasıyla sonuçlanmıştır. Peki bir suçluyu cezalandırmaya nasıl karar veriyoruz ve bunu neleri göz önüne alarak yapıyoruz? Bulgular gösteriyor ki dorsolateral prefrontal korteks adlı beyin bölgesi cezalandırma konusunda önemli bir role sahip. Bu bölge beynimizin ön kısmında bulunuyor. Davranışlarımızı düzenlemede ve karar verme gibi idari işlevlerde görevli olup özellikle ahlaki ve hukuki kararlar verirken etkinleşiyor. Yapılan çalışmalara göre DLPFK şüphelinin suçluluk derecesini ve verdiği zararı ortak olarak değerlendirip adalet ölçümüze uygun bir ceza vermemizi sağlıyor. İleri Okuma: DLPFK Nedir? DLPFK ve Adalet Duygusu Amerika'da Harvard Üniversitesi'nde DLPFK'nin cezalandırmaya karar vermedeki rolünü anlamak üzerine bir araştırma yapıldı. Bu çalışmada 66 gönüllüye çeşitli derecelerde suçların işlendiği senaryolar okutuldu ve bu senaryolardaki suçlulara uygun cezalar vermeleri istendi. Bu senaryoların bazılarında suç kasti olarak işlenmişken bazılarında hafifletici sebepler vardı. Katılımcıların yarısının DLPFK'si rTMS adlı bir yöntemle manyetik uyarıma maruz kalırken diğer yarısı sahte bir rTMS'ye maruz kaldı ve bu sırada nöral aktiviteleri ölçüldü. rTMS tekniğinde ama bu beyin bölgesindeki faaliyeti bozmaktı. DLPFK'leri manyetik uyarıma maruz kalmayan katılımcıların suç derecesi ve verilen zararı birlikte değerlendirip bir sonuca vardıkları görüldü. Diğer gruptaki katılımcılar ise suçun sonucundan ziyade sadece suçlunun niyetini göz önünde bulundurarak bir cezalandırma kararına vardılar. İleri Okuma: Transkranyel Manyetik Uyarım Nasıl Çalışır? Adalet Terazisinde TMS kullanılıyor Transkraniyal manyetik uyarım beynin bir bölümünde yer alan nöronların elektriksel faaliyetlerini değiştirmeye yönelik bir tekniktir. İçinden elektrik geçen bir bobin ilgili beyin bölgesine yaklaştırılır ve bobinden yayılan manyetik dalgalar nöronların hücre zar potansiyelini etkiler. Bu şekilde etkin olmayan nöron grubu etkinleşir ve araştırmacılar da bunun ne gibi etkileri olacağını araştırırlar. İleri Okuma: Beyin Elektriksel Sinyalleri Nasıl İşler? Transkraniyal manyetik uyarım temelde elektromanyetik indükleme ilkesi ile çalışır. TMS ile öğrenmenin ve belleğin güçlendirilebileceği pek çok araştırma tarafından gösterilmiştir. Bu sonuçların ne kadar kalıcı olacağı ise hala araştırılmaktadır. Ayrıca serebral korteksin haritalanması, hafıza, dil, öğrenme gibi pek çok beyin işlevinin doğasının araştırılmasında da TMS yaygın olarak kullanılmaktadır."} {"url": "https://sinirbilim.org/beynimize-guven-olur-mu/", "text": "Beynimize Güven Olur Mu? Başlık okunduktan sonra gelen beynimize de mi güvenemeyeceğiz seslerini duyar gibiyiz. Her ne kadar ilk etapta hoşumuza gitmeyecek de olsa, araştırmalar bazı durumlarda beynimizin güvenilmez olduğunu söylüyor. Kuşkusuz beyin; vücut sıcaklığını ve metabolizmasını düzenlemede, refleksif faaliyetlerin sürdürülmesinde, düşünme, problem çözme gibi eylemlerde oldukça başarılı. Acaba hatıralarımızı saklamada da aynı başarı söz konusu mu? Beynimiz Nasıl Çalışır? Hafızaya ilişkin geleneksel görüş, bir film arşivi ya da bilgisayar hard diskine benzediği düşüncesidir. Bu görüşe göre hatırlayamadıklarımız da dahil olmak üzere hafızamız hatıraları olduğu gibi kaydeder. Bu geleneksel bakış açısının insan hafızasının mekanizmasını doğru bir şekilde yansıtmadığını ilk fark eden bilim insanı Alman Psikolog Hugo Münsterberg'di. Ailesiyle birlikte tatil yaparken şehirdeki evi soyulan Münsterberg evindeki eşyaların listesini çıkarmak için geri döndü ve neler bulduğuna dair ifade verdi. Hafızasına son derece güvenmesine rağmen verdiği ifadenin yanlış olduğu anlaşılınca harekete geçti: Belki de yaptığı hatalar istisna değil, bir kuraldı? İleri Okuma: Hafıza Sapması Bu olay üzerine Münsterberg hafızanın mekanizmasını keşfetmek üzere bir sürü görgü tanığı ifadesi ve öncü çalışmaları araştırmaya koyuldu. Vardığı sonuç ise bilinenin bir hayli ötesindeydi: Hayatımız boyunca her an, çevreden muazzam sayıda uyarana maruz kalıyorduk ve bunları akılda tutmak imkansızdı. Hafızayla ilgili yapılan bütün hatalar da zihnimizdeki bu boşlukları doldurmak için başvurduğumuz birer kurtarıcıydı. Beynimiz hayatta kalmak için önem taşıyan bilgileri özenle seçiyor ve detayları kendisi tamamlıyordu. Münsterberg'in tarif ettiği şekliyle: ana fikri hatırla, ayrıntıları tamamla, sonuca inan. Hafıza Her Zaman Doğru Kayıt Yapmayabilir Aksi halde, yaşadıklarımızın ve algıladıklarımızın zihnimizde eksiksiz olarak depolanması durumunda, korkunç bir veri yığını içerisinde kaybolacaktık. Rus psikolog A. R. Luria tarafından yapılan ve 30 yıl boyunca sürdürülen bir araştırma bu durumu açıklar nitelikte. Solomon Shereshevsky adlı adam her şeyi hatırlamasıyla meşhur biriydi. Seneler önceki buluşmalarını dahi karşısındakinin kıyafetine, bulundukları mekanın bütün ayrıntılarına dek hatırlıyordu. Kendisine 15 yıl önce okunan 70 sözcüğü eksiksiz tekrarlayabilecek bir hafızaya sahipti. Fakat ayrıntılarla harcadığı her dakika konunun genelini onun için daha anlaşılmaz kılıyordu. Örneğin çoğumuz gördüğümüz yüzlerin genel özelliklerini aklımızda tutarız ve tekrar karşılaştığımızda hafızamızdaki verilerle görüntüyü karşılaştırarak karşımızdaki kişiyi tanırız. Shereshevsky ise yüzleri tanımakta güçlük çekiyordu çünkü o hafızasında her bir yüzün onlarca versiyonunu barındırıyordu ve tanıdığı biriyle karşılaştığında o insanın yüzünü hafızasındaki binlerce veriyle karşılaştırarak bulması gerekiyordu. Konuşmada da sıkıntı çeken Shereshevsky, söylenenleri kusursuz bir şekilde tekrarlayabiliyor fakat anlamakta zorlanıyordu. İleri Okuma: Hafıza Hakkında Doğru Bilinen Yanlışlar Dahası, hissettiğimiz her duyguyu, yaşadığımız her anıyı daima ayrıntılarıyla hatırlamak şüphesiz hayatı çekilmez kılardı. Beynimize Evrimsel Açıdan Bakalım Elbette bunları okuduktan sonra bütün hatıralarımızdan tereddüt etmemek elde değil fakat hafızaya dair bu gerçeğin arkasında milyonlarca yıllık evrim süreci var. Beynimizin hatıraları depolamakta kullandığı boşluk doldurma yöntemi işe yarar olmasaydı, evrim sürecinden galip çıkıp varlığını sürdürüyor da olmazdı. Gerçek şu ki; kesintisiz bir hayat için hatırlamak kadar unutmak da gerekiyor. Beynimize çok fazla yüklenmemiz gerekir. Beyindeki elektriksel faaliyetler bir denge içinde yürütülür. Beynin hatıraları depolama yöntemine dair elde edilen veriler açıkça geçmiş hakkında konuşurken temkinli olmakta yarar var mesajı veriyor. Leonard Mlodinow bu durumu oldukça güzel özetliyor: Alçakgönüllü olmam gerekir çünkü doğru hatırladığımdan çok emin olduğum herhangi bir anım aslında hatalı olabilir; aynı zamanda minnettarım, hem hafızamda tutabildiklerim hem de hepsini hafızamda tutma yeteneğine sahip olmadığım için."} {"url": "https://sinirbilim.org/beynimizin-bilgi-filtre-sistemi/", "text": "Beynimizin Bilgi Filtre Sistemi Hepimizin bildiği gibi beyinde nöronlar arasındaki tüm etkileşimler impuls dediğimiz elektriksel sinyallerle aktarılır. Beyinde bulunan nöronlarda ortalama olarak bin sinyalin sürekli alınıp verildiği düşünülüyordu. Son yapılan araştırmalara göre ise bu sayı tahmin edemeyeceğimiz kadar fazla olabilir. Sinirbilim araştırmacılarının yeni bulgularına göre nöronlar arasındaki oluşabilecek sinapsların sayısı evrendeki atomların sayısından bile fazla. Buna başka bir yazımızda mutlaka değineceğiz, şimdi tekrar konumuza dönelim. Engelleyici Bir Sistem Nöronlar arasında doğru sinyallerin aktarıldığından emin olmak için beynin karmaşık bir engelleyici sistemi vardır. Her gün yüzlerce insan yüzü görürüz, gerekli gereksiz çok sayıda ses duyarız. Aynı zamanda beynimizin hiçbir bilgiyi yok etmediğini de biliyoruz, o zaman bu bilgi nereye gidiyor? Bonn Üniversitesi'nde Dr. Stefan Remy ve ekibi bu sistemin nasıl çalıştığını ortaya çıkarmayı başardılar. Remy araştırmasını şu sözlerle özetliyor, Sistem bir filtre gibi çalışıyor ve sadece en önemli sinyallere izin veriyor. Bu da uzun dönem hafıza için gerekli olan sinapsları oluşturuyor. Sadece en önemli sinyallerin geçmesine izin veren ve geri kalanları engelleyen bir sistem var. Bu sistem sürekli etkin bir durumda ve her daim beyinde engelleyici sinyaller gönderiyor. Beynimiz hiçbir şeyi yok etmiyor ve hep saklıyor ancak işine yaramayanları öyle derinlere saklıyor ki, onlara ulaşmamız da mümkün olmuyor. Alzheimer Hastalarında Filtre Sistemi Doğru Çalışmayabiliyor Gelelim kontrol mekanizmasının tam olarak nasıl çalıştığına. Bu bilgileri filtreleme sistemin öğrenme açısından kritik bir öneme sahip olduğu bir süredir biliniyordu. Son yapılan araştırmalardan biri gösteriyor ki, Alzheimer hastalarında bu sistem ya çalışmıyor ya da kısmen çalışıyor. Remy ve ekibi hafıza oluşumunda çok önemli bir görevi bulunan hipokampüsteki nöronları incelediler. Bilgi girişinin beyinde ilk olarak işlendiği yer hipokampüs. Bilgi burada depolanmasa bile eğer hipokampüs zarar görürse beynin hafıza mekanizması çöküyor. Gelen sinyaller burada işlenip ilgili hücrelere uyarıcı sinyaller olarak giriyor. Burada sinyaller dendrit adlı nöronların dallanmış yapıları vasıtasıyla alınıp işleniyor ve içlerinden bazıları seçilerek diğer nöronlara gönderiliyor. Beynin bu bölgesindeki nöronlar eş zamanlı sinyaller için bir çoklaştırıcı görevi görüyor. Araştırmada görevli Christina Müller konuyla ilgili şunları söylüyor, Güçlü dendritlerde çok sayıda kümelenmiş sinyalin çok iyi bir şekilde çoğaltıldığını gözlemleyebildik. Zayıf dendritler sadece belirli aşamalarda sinyalleri iletebiliyorlar. Güçlü dendritler eş zamanlı uyarıcı sinyalleri mükemmel bir şekilde iletiyorlar. Onlar herhangi bir engellemeye karşı direnç gösterebilirler. Böylece öğrenme ve hafızayla ilgili belirli sinyaller güvenle iletilir. Böylece belirli hücre gruplarının birleşmesiyle eş zamanlı uyarılarak yaratılarak sürekli tekrar eden olaylar beyinde düzene kavuşturulmuş olur. Bir Sistem Olmazsa Bilgi Alışverişi Verimli Gerçekleşmez Hücre gruplarının bir arada çalışmasının öğrenme için oluşturulan hücresel bir bağlantı olduğu düşünülüyor diyor Müller. Eğer bağlantılar uzun dönem hafızada depolanacaksa, belirli hücre grupları aynı düzende mükemmel bir şekilde hareket etmeliler. Bu işlemlerin her zaman uygulanması engelleyici sistemin sayesinde mümkün oluyor. Araştırmanın sonuçları neden Alzheimer hastalarında bu sistemin eksikliğinin büyük sorunlara yol açtığını açıklıyor. Sistem olmadan uzun dönem hafızasında bağlantıların depolanması gerçekleşmiyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/beynin-beslenmesi-nasil-gerceklesir/", "text": "Beynin Beslenmesi Nasıl Gerçekleşir? Arz ve talebin karşılıklı etkileşiminin incelenebileceği belki en güzel saha insan vücududur. Fiziksel olarak vücudunuzu kullandığınızda biyoenerjik yakıtınız tükenmeye başlar, kendinizi aç hissedersiniz ve sonuç olarak bir şeyler yeme ihtiyacı hissedersiniz. Vücudunuzdaki diğer organlarda olduğu gibi beynin beslenmesi için de glikoza ihtiyaç vardır. Hücresel düzeyde baktığımızda ise beyindeki nöronlar da aksiyon potansiyellerini üretmekle meşgul olurlar. Bu yüzden onların biyoenerjik yakıtı hızlıca tüketilir ve beynin beslenmesi daha hızlı olmak zorundadır. Peki nöronlar yakıtın tükenmekte olduğunu nasıl biliyorlar ve beynin beslenmesi ile ilgili nöronlara ve diğer vücut hücrelerine nasıl haber veriyorlar? Beynin Beslenmesi İçin Bir Dizi Nöral Ağ Çalışmalıdır Nöronlar kan damarları üzerinde değişiklik yapabilen vazoaktif maddeler salgılayarak vücuda yakıt azaldı sinyali gönderirler. Glutamat gibi bazı nörotransmitterler kanı sulandırarak kan akışını hızlandırmak için vazodilatör moleküllerinin üretimini arttırırlar. Bununla birlikte bu vazoaktif ve vazodilatif maddeler nöronları harekete geçirmek için onlara oksijen ve glikoz sağlayan kan takviyesini arttırırlar. Nöronların isteğiyle gerçekleşen bu serebral kan akışını düzenleyerek beynin glikoz depolarını doldurma mekanizması 1900'lü yılların ortalarından beri biliniyordu. Aslında nöronlara giden kan akışını takip etme sistemi fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme tekniğinin de temelini oluşturur. Nöronların etrafı astrositler, endotelyal gibi çok sayıda hücre çeşidiyle sarılı olduğundan bu arz talep kontrol sistemini kimin yönettiğini tayin etmek çok zordu. Dünya'nın en prestijli dergilerinden olan Nature'da yayınlanan bir araştırma aranılan cevap olabilir. Kılcal damarların genleşmesinin altında yatan moleküler mekanizmaları araştıran Catherine Hall özellikle perisitlerin beynin glikoz takviyesinde çok etkin bir rol oynadığını belirtiyor. Perisitler Beynin Beslenmesi İçin Aktif Rol Alıyor Perisitler kılcal damarların etrafında bulunan kasılma hücreleridir. Nöronlardan salınan uyarıcı nörotransmitter maddeler perisitlerle etkileşime girdiğinde bu hücrelerin gevşemesini ve sonuç olarak kılcal damarların genleşmesini sağlar. Perisitlerin kılcal damarlar üzerindeki sıkma etkisi azalırken vazodilasyon olur ve nöral etkinliğin fazla olduğu bölgeye daha fazla kan, oksijen ve glikoz gider. Araştırmacılar bir sonraki aşamada felç halinde perisitlerin rolünü araştırdılar. Felç için uygulanan tedaviler kan pıhtısının çözülmesini kapsıyor ama kan damarının tekrar açılması ertelenirse bu tedavi pek bir işe yarar sağlamadığı için elverişli değil. Hall ve ekibinin araştırmasında perisitlerin felçten sonra kan akışının bir daha gerçekleşmemesindeki suçlulardan biri olduğu anlaşıldı. Farelerde felç durumunda perisitler kılcal damarları daraltıyor ve bu hücreler sonrasında ölüm sertliğinde kalıyor. Ölü perisitlerin bu sertliği kan damarlarının sürekli dar kalmasını sağlayıp, pıhtı ortadan kaldırıldıktan sonra bile hasarlı beyin bölgesine giden kan akışını azaltıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/beynin-bilissel-gelisimi/", "text": "Beynin Bilişsel Gelişimi: Piaget'nin Kuramı Çocukların bilişsel gelişimine dair kendi teorisini ortaya atarak gelişim psikolojisinin en önemli isimlerinden biri haline gelen İsviçreli psikolog Jean Piaget'nin kuramından bahsedeceğim bu yazıda. Piaget dünyayı algılarken çocukların aktif birer araştırmacı gibi olduğunu savunur, yani çocuk bu süreçte pasif değildir. Yeni deneyimler, yeni yaşantılar çocuğun zihnini şekillendirir. Bu şekillendirmede iki sürecin bize destek olduğunu savunmuştur: Organizasyon ve adaptasyon. İlk olarak çevremizdeki dünyanın bizim için bir anlam ifade edebilmesi için yaşantılarımızı organize ederiz. Örneğin zihnimizde fikirler birbiri ile alakalı olduğunda bağlantılı olurlar, bizim için daha önemli ve daha az önemli fikirler birbirinden ayrılırlar gibi. Bir de çevremizdeki yeniliklere adapte oluruz. Zaman zaman yeni gözlemler, yeni yaşantılar, yeni deneyimler zihnimizde hali hazırda var olan fikirleri de günceller ve bu şekilde yeni bağlantılar kurulur. Bu organizasyon ve adaptasyon süreçleri gelişim sürecinde çocuğun çevresindeki dünyayı bilişsel olarak algılaması ve şekillendirmesine yardımcı olur. Piaget'e göre çocuklar dünyaya dair bir anlayış geliştirirken dört tane aşamadan geçerler. Bu aşamalar yaşa bağlı olarak değişir ve her aşamada çocuk dünyayı farklı bir biçimde farklı bir gözle algılar. 1- Duyusal Motor Dönemi Duyusal motor dönemi doğumdan iki yaşa kadar geçen süreçtir. Bu sürecin ilk başında yalnızca basit refleksler hakimken sonrasında bunlar alışkanlıklara ve istemli, amaca yönelik hareketlere dönüşür. Bebek duyusal bazı deneyimler yaşar, nesneleri görür, duyar, koklar, tadına bakar ve hisseder. Bu dönemin sonlarına doğru bebek nesne sürekliliği kavramını öğrenir. Nesne sürekliliği ile o esnada gözle görülmeyen bir nesnenin tamamen yok olmadığını, hala bir yerlerde olduğunu ama bizim onu göremediğimiz fikrini benimser. Kendisi ve dış dünya arasındaki ayrımı yapar. 2 İşlem Öncesi Dönem 2-7 yaş arası döneme Piaget işlem öncesi dönem demiştir. Artık çocuk dünyayı sadece duyusal olarak değil fiziksel olarak da algılamaya başlar, dünyayı görüntüler, sözcükler ve çizimlerle de temsil etmeye başlar. 2-4 yaş arasında görülen bu dönemde hala çocuklar içselleştirilmiş zihinsel işlemler olan operasyonları gerçekleştiremezler. Örneğin iki çubuğun bir araya getirildiğinde uzunluğunun ne kadar olacağını fiziksel olarak çubukları uç uca getirmeden kafadan hesaplayamazlar. İki durum çocukları kısıtlar: Egosantrizm yani benmerkezcilik çocuğun kendi bakış açısı ve bir başka kişinin bakış açısını birbirinden ayıramaması durumudur. Animizm ise cansız nesnelere canlı varlıkların yeteneklerinin atfedilmesidir. Egosantrik ve animistik düşünce sebebi ile çocukların farklı perspektiflerden bakarak mantıklı düşünce yapıları oluşturmaları kısıtlanır. Özellikle 4-7 yaş aralığında çocuklar çok fazla sorular sormaya ve dünya hakkında henüz ilkel de olsa kendi fikirlerini üretmeye başlarlar. 3 Somut İşlem Dönemi 7 ve 11 yaşları arasındaki dönem Piaget tarafından somut işlem dönemi olarak adlandırılmıştır. Artık çocuk gerçekte var olan olay ve objelerle alakalı olduğu sürece mental işlemleri gerçekleştirebilir ve mantıklı düşünceler üretebilir. Bu dönemde yapamadıkları şey ise soyut işlemleri, yani gerçek dünyada bir karşılığı olmayan işlemleri gerçekleştirebilmektir. 4 Soyut İşlem Dönemi"} {"url": "https://sinirbilim.org/beynin-evrimi/", "text": "Beynin Evrimi Milyonlarca Yılda Nasıl Gerçekleşti? Bugün bu yazıyı yazarken ellerimi rahatça kullanabiliyorsam, siz bu yazıyı okumaya karar verdiyseniz, burada beynin evrimi büyük rol oynamış demektir. En yakın kuzenlerimiz şempanzelerden hiçbiri ne bilgisayarda yazı yazabilir ne de yazılmış bir metni okuyabilir. Beyinde ortaya çıkan her işlev ihtiyaç neticesinde doğmuş ve gelişmiştir. Örneğin hipokampus çok eski bir beyin bölgesidir. Ancak gelişmiş bir bellek ihtiyacından dolayı evrimi hiç bitmemiştir. Sürekli yeni roller üstlenmiştir. Şimdi milyonlarca yıllık evrimsel serüvenimizde insan beyninin geçirdiği evreleri anlamaya çalışalım. Beyin Büyüklüğü Çok Önemli İnsan türünün ilk üyeleri Homo habilis'tir ancak insansı primatların yani hominidlerin tarihi yaklaşık 6 milyon yıla dayanır. Çok kesin tarihler veremiyoruz çünkü tarih belirlemede kullanılan karbon 14 testi gibi yöntemlerin bir hata payı mevcut. Tespit etmeye çalıştığımız tarih ne kadar eski olursa hata payının büyüklüğü de o kadar fazla oluyor. Beynin evrimi işlenirken belli başlı temel noktalar vardır. İnsanı gelişmiş bir canlı yapan temel etkenler beynin vücuda oranı, Hominidlerin beyin büyüklüğü milyonlarca yıl içinde sürekli arttı. Fosillerden elde edilen kanıtlara göre bizim beyin hacmimiz ilk primat beyninin 3 katına tekabül ediyor. İnsan zekasının gelişiminde beyin hacmi çok büyük rol oynar. Alzheimer hastalığı gibi nörodejeneratif rahatsızlıklarda beyin dokusu küçülür. Beyin hacmi kilit noktası değildir ancak gelişim için bir potansiyel sağlar. Hızlı bir giriş yaptık ama biraz yavaşlayalım. Biraz sistematik bir biçimde çalışmalar nasıl başlamış, onu inceleyelim. Paleonöroloji Disiplini ve Endokastlar Beynin evrimi paleonöroloji adlı bir disiplin altında incelenir. Sadece insanı değil bütün canlıların beyin ve sinir sistemlerinin nasıl çalıştığı araştırılır. İnsanı anlamak için diğer canlılara bakmak oldukça yararlıdır. Tüm canlılar evrimsel süreçte değişim geçirmişler ve bulundukları ortama uyum sağlamışlardır. Paleonörolojinin tarihi 1819 yılında bir timsah kafatasını inceleyip makaleler yazan Lorenz Oken'e kadar uzanır. Zaman ilerledikçe bilim insanları endokastlar üzerinde çalışmalar yürütmüştür. Endokastlar arkeolojik kazılarda çıkarılan kafataslarının ismidir. Tam bir kafatası bulunmadığı durumlarda eldeki parçalardan bütünün modeli çıkarılır. Günümüzde bilgisayar ortamında 3 boyutlu modeller yapılıp yapay endokastlar kullanılabiliyor. Endokastlar bir kafatası görüntüsünden daha fazlasıdır aslında. Bize beyin dokusu, beyin zarları ve beyin omurilik sıvısı hakkında çok şey söyler. Beyin üç zardan oluşur. Pia, dura ve araknoid zarları. Ölümden sonra beyin çürüdükçe bu sıvılar da buharlaşır ama izleri kafatasında kalır ve fosilleşir. Aynı şeyi beyin omurilik sıvısı için de söyleyebiliriz. Parietal ve Temporal Bölgeler Büyüyor Hominid evriminin en az 4 milyon yıllık bir tarihi vardır. Şimdiye kadar bulunan bize sağlam ve güvenilir bilgi veren çok fosil olmadı. Yaklaşık 160 endokast sayesinde insanın evrimsel yolculuğunu anlamayı başardık. Bu da her 235.000 yıl için bir fosil demektir. Bu süre zarfında insan ve diğer canlı fosillerini inceleyerek, dünyanın geçirmiş olduğu aşamalara bakarak evrimsel yolculuğumuzu anlamaya çalışıyoruz. Hominid beyninin erken aşamalarında çok önemli iki olaya rastlıyoruz. İlki, yaklaşık 3,5 milyon yıl önce birincil görsel korteks olarak bilinen 17. Brodmann alanının hacminde bir azalma oluyor. İkincisi de 1,8 milyon yıl önce Broca alanı olarak bilinen beynin konuşma merkezi değişiyor. Diğer primatlar ile insanların arasındaki konuşma farkı ilk bu zamanda meydana geliyor. Aşağı yukarı bu tarihlerde insan beyni asimetrik bir yapıya kavuşmaya başlıyor. Şimdi bu değişimleri yorumlayalım. Birincil görsel korteks görüntünün beyinde işlendiği temel alandır. Tek alan değildir ancak bu bölgenin çalışmaması körlüğe neden olur. Bu bölgenin hacmindeki azalma olumsuz bir durum gibi görünebilir ancak diğer beyin bölgeleri için yer açıyor. Bu bölgenin küçülmesi ile muhtemelen parietal bölgenin alt kısımları ve temporal bölgenin arka kısımları büyüme alanı buluyor. 2,6 milyon yıl önce ilk taş alet kullanımı gözleniyor. Bu aletlerin gelişimi için bu bölgeler büyük önem taşıyor. Frontal Alanlar Ön Plana Çıkıyor Beynin organizasyonu sürekli devam ediyor. Broca alanı ve serebral asimetriler sayesinde insan diğer canlılardan oldukça farklılaşıyor. Diğer primatlarda görülmeyen bir sosyal uyum görülüyor. Bugüne kıyasla çok yüksek bir iş birliği tabii ki yok ama diğer canlılara göre bariz bir fark var. Beynin kendini modellemesi esnasında frontal bölgeler, özellikle prefrontal alan gelişiyor. İnsan beyninin hacmi sürekli gelişti ve Neandertallerde zirveye ulaştı. Temel yaşam yeri Avrupa olan bu insan türü bizden bile büyük bir beyne sahipti. Ancak beyin büyüklüğü her şey değildir. İnsan davranışının en seçici özelliği güçlü işbirliği ve çevreye uyumdur. Homo sapiens uyum ve işbirliği yapmada Neandertaller'den daha iyiydi. Onların daha güçlü vücutları ve büyük beyinleri vardı. Ancak bizim beynimiz daha iyi organize olmuştu. Beynin Evrimi Bilişsel Evrim Bir maymun neden konuşamaz diye sorsak ne derdiniz? Ses telleri mi uygun değil? Ya da kendi dillerinde konuşuyorlar işte mi derdiniz. Bizim gibi cümleler kurabilecek olsalar bile maymunlar konuşamaz çünkü söyleyecek bir şeyleri yoktur. İnsanlar gibi ileri seviye iletişim kurmak için gereken bilişsel altyapıdan mahrumdurlar. İnsanlar, dilsel ve bilişsel donanım açısından diğer bütün canlılardan üstündür. İnsanların beyin dokusu en yakın kuzenleri şempanzelerden oldukça büyüktür. 1480 cm3 hacim ve 1400 gram ağırlığı ile insan beyni ile şempanze beyni arasında bariz bir fark vardır. Ancak genetik olarak baktığımızda insanlar ile şempanze DNA'sının %98'i aynıdır. Yaklaşık %2'lik fark size az gelmesin. Kritik bölgelerde olduğunda inanılmaz değişimlere neden olabilir. Bu kritik bölgeler neler olabilir? Örneğin neokorteks. Neokorteks gri ve beyaz maddenin birleşimi ile oluşmuş beynin en üst katmanıdır. Şempanzeler ile kıyaslandığında insanlarda hem gri madde hem de beyaz madde daha fazla bulunur. Gri madde nöron gövdelerinden oluştuğu için bize nöron sayısını verir. Evrimsel süreçte insanlar nörogenezde daha başarılı olmuştur. Bazı genetik değişimler sayesinde daha fazla yeni nöron üretilmiştir. Serebral Korteks En Son Evrimleşen Kısım Primatlar arasında beyin kıyaslaması yapıldığında alt bölümlerin çok büyük benzerlik taşıdığı görülür. Özellikle beyin sapı ve çevresi bu nedenle sürüngen beyni olarak adlandırılır. Üst bölümlere çıktıkça özelleşmelerin miktarı artar. Serebral korteks ise farklılıkların en fazla olduğu bölümdür. Korteksteki kıvrımlar, çukurlar en yakın kuzenlerimizde bile oldukça farklıdır. Bazı bölgeler sadece insan beyninde bulunur. Birincil görme korteksi ve birincil motor korteksine baktığımızda şempanzeler ile insanlar arasında çok az fark görürüz. Ancak planlama ve düşünme merkezi prefrontal kortekste farklar çok daha büyüktür. Beynin evrimi esnasında belirli alanların özelleşmesinin davranışlarımızı nasıl değiştirdiğini anlatacağım. Ancak önce değinmem gereken birkaç nokta daha var. Bunlardan biri bağlantı bölgeleri. Bildiğiniz gibi beyinde 4 büyük bir de küçük lob var. 4 büyük lobun her biri belirli alanlarda birbiri ile kesişiyor. Bunlara bağlantı alanları deniyor. Bu bağlantı alanlarının gelişmesi beynin daha organize bir şekilde çalışmasını sağlıyor. İnsan davranışı daha karmaşık hale getirmekle kalmıyor, evrimin ivmesini de artırıyor. Beynin Evrimi Genetik Seviyede Nasıl Oldu? 200 yılı aşkın bir süredir insan beyninin evrimi hem fizyolojik düzlemde inceleniyor. Ancak teknolojik gelişmeler artık genetik ölçekte analiz yapmamıza da izin veriyor. İnsan beyninin tüm fizyolojisi genlerde saklı olan bilgiden doğar. Örneğin KTN1 geninin varyantları putamen dokusunun hacmini değiştirebilir. Genler aynı kalsa bile birkaç nükleotitlik değişimler ciddi sonuçlar meydana getirebilir. Evrim ağacında insanların şempanzelerden ayrıldığı noktalarda bazı genler çok önemli roller üstlenmişlerdir. Örneğin ASPM ve MCPH1 geni embriyonik gelişimde nöron oluşumunu tetikler. Bu genlerde meydana gelebilecek bir mutasyon ciddi patolojik sonuçlara yol açar. Araştırmacılar insan beyninin nasıl geliştiğini ve evrimleştiğini anlamak için MCPH1 genini şempanzelere nakletmeyi bile denemişlerdir. Konuşma becerimizin arkasında da FOXP2 gibi bir trasnkripsiyon faktörünün olduğunu belirtelim. Yapılan araştırmalar FOXP2 proteinindeki mutasyonların dil gelişimine çok zarar verdiğini gösteriyor. FOXP2 memelilerde çok korunmuş bir gen dizisine sahip. Neredeyse tüm primatlarda aynı DNA dizisi bulunuyor. Neredeyse diyoruz, çünkü insanlarda iki amino asitlik fark yaratacak bir mutasyon var. Bizdeki FOXP2 proteininin sadece 2 amino asidi farklı. Belki bu küçük farklılık insanların şempanzelerden farklı olarak konuşmasına olanak tanıyan genetik değişim zincirini başlatmış olabilir. Beynin Evrimi Davranışlarımızı Nasıl Değiştirdi? İnsan beyninde önce hayatta kalmak için gerekli olan temel bölgeler oluşmuştur. Solunum, kalp ritmi gibi hayati işlevleri yöneten alanlar dış darbelerden korunmak için beynin en iç bölgesinde, beyin sapı civarında bulunur. Beynin en son gelişen kısımları ise serebral kortekstir. Özellikle frontal alanların gelişmesi bize daha iyi düşünme ve karar verme yeteneği kazandırmıştır. Frontal bölgeler geliştikçe ilk özfarkındalık ortaya çıkmıştır. Homo habilis kendisinin farkında değilken Homo erectus'ta durum değişmiştir. Milattan önce 1,8 milyon 300.000 yılları arasında yaşamış olan Homo erectus kendisinin farkındaydı. Kendi varlığı üzerine düşünebiliyordu ama düşünebildiğinin farkında değildi. H. erectus ateşi kontrol edebilen ilk insan türüdür. Ateşi kontrol etmeye başladıktan sonra insanlar yiyecekleri pişirerek yemeye başladılar. Böylece hem yiyeceklerdeki parazitler ölüyor hem de gıdanın verimi artıyordu. Yiyecekleri pişirmekle beynin evrimi biraz daha ivmelendi. Frontal, parietal ve temporal alanlar ciddi oranda büyüyordu. Düşünme mekanizması da buna paralel olarak karmaşıklaşıyordu. Empati Yeteneği Kazanıyoruz Kendisi hakkında düşünmeye başlayan insan bir süre sonra düşünebilme becerisi üstüne de düşünmeye başladı. Bunun akabininde de başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü merak etti. Tamam, iyi güzel de bunu nereden biliyoruz? Hikayeyi yazdık ama altını doldurmamız gerekiyor. Arkeologlar bazı fosillerin bilek ve boyun bölgesinde bazı süs eşyaları da bulmuşlardır. Bir insan neden süslenir? Etrafındaki diğer kişilerin onu beğenmesi ve güzel görünmek için bunu yapar. Süslenmek başkasının düşüncesine değer vermek ve onu anlamak ile başlayan bir eylemdir."} {"url": "https://sinirbilim.org/beynin-gelisimi/", "text": "Beynin Gelişimi Vücut Kadar Hızlı Değildir Doğduktan itibaren vücudunuz belirli bir yaşa kadar programlanmış bir hızda büyür. Bu büyümeye paralel olarak beyniniz de gelişir. Ancak buradaki kilit soru şu: Beyin ve vücut aynı hızlarda mı büyür yoksa biri diğerini geçebilir mi? İnsan beynindeki nöronlar sürekli değişime uğrar ve beynin gelişimi ancak 20'li yaşların ortalarında veya sonlarında tamamlanır. Vücut gelişimi ile kıyaslandığında beynin gelişme hızı ile vücudun gelişme hızının tam olarak aynı olmadığını söyleyebiliriz. Beynin Gelişimi ve Sinapslar Beyindeki bazı sinapsların kullanılmadığından silinmesi gelişim sürecinde normal bir olaydır. 3 yaşında bir katrilyon sinapsa sahip olan bebek beyni bu sinapsların hepsini kullanmaz. Bu yüzden kullanılmayan kısımlar yok edilmeye başlanır. Bu işlem de beynin farklı kısımlarında farklı hızlarda gerçekleşir. Örneğin, oksipital lobun sinaptik eliminasyonu 20 yaşına gelindiğinde biterken, frontal lobta sinapsların oluşturulup yok edilmesi bazen 30 yaşına kadar devam eder. Bu gelişimsel süreçler tabii ki davranışları da etkiliyor. 17-18 yaşlarındaki gençlerin fiziksel gelişimleri çok iyidir ancak beyin gelişimleri hala devam ettiği için davranışları bir yetişkinin davranışlarından oldukça farklıdır. Bazı yeni yetme gençler olgun bir birey gibi görünürler ama aslında hala bir çocukturlar. Bu yaştaki insanlar genelde duygularını çok güçlü yaşarlar ama sorun şu ki, beyin gelişimleri tamamlanmadığından bu duyguları kontrol altına almayı beceremezler. Vücudun Büyümesi ve Gelişimi İnsan vücudu allometrik bir biçimde büyüyor. Yani el, ayak ve diğer organları aynı hızda değil farklı hızlarda gelişiyor. Örneğin kol ve bacaklarımız başımızdan çok daha hızlı büyür. Doğum öncesi gelişim ve erken bebeklik boyunca, tüm vücudun olağanüstü bir oranını baş oluşturur. Bebeğin kafaya yakın olan vücut bölümlerinin ayaklara yakın olan vücut bölümlerinden önce geliştiği sefalokaudal evrede vücudun en erken büyümesi baş kısmında gerçekleşir. Bu dönemde, fiziksel büyüme ve özelliklerin farklılaşması yukarıdan aşağıya doğru aşama aşama ilerler. Aynı örüntüye baş bölgesinde de rastlarız. Başın gözler ve beyin gibi üst kısımları, çene gibi aşağı kısımlardan daha hızlı büyür."} {"url": "https://sinirbilim.org/beynin-insulin-hassasiyeti/", "text": "Kilonuzu ve Vücuttaki Yağ Dağılımınızı Beynin İnsülin Hassasiyeti Belirliyor Çoğumuzun kilolarıyla başı dertte. Zayıf olsanız bile bazen yetmiyor çünkü bölgesel olarak kilolu olabiliyorsunuz. Erkeklerin göbek bölgesi, kadınların basen ve kollar bazen gereğinden fazla kilolu olabiliyor. Yağın vücutta nerede ve ne kadar depolanacağı aldığınız kalori miktarından tutun da gün içinde neler yaptığınıza kadar pek çok unsurdan etkileniyor. Genetik altyapınız da çok önemli bir rol oynuyor. Araştırmacılar şimdi yeni bir etken daha buldular: Beyindeki reseptörlerin insülin hassasiyeti. İnsülin Nedir? İnsülin kandaki glikozun hücrelerin içine girmesini sağlayan bir hormondur. Tip 2 diyabet hastalığı insülin direnci sonucunda oluşur. Örneğin bir porsiyon tatlı yediniz ve vücudunuza bir ağırlık çöktü. Bu kan şekerinizin normalden çok yükseğe çıktığını gösteriyor. Kandaki glikozun hemen normal seviyelere gelmesi gerekiyor. Bunun için pankreastan insülin salgılanıyor. Özellikle kas hücreleri hemen glikozu glikojen şeklinde depolamaya başlıyorlar. Glikozun bir kısmı da yağ olarak yağ dokuda saklanıyor. Vücudunuzdaki hücrelerin insülin hassasiyeti kaybolmamışsa kolay kilo verebilirsiniz. İç organlarınızı kaplayan yağ miktarı daha kolay azalır ve verdiğiniz kiloları daha zor alırsınız. İnsülin hassasiyeti vücudun şeker metabolizmasının merkezinde yer alır. Eğer hücreler insüline duyarlı değilse kandaki glikozu hücreye alamayacaklardır. Tedavi edilmeyen tip 2 diyabet hastalığı ölüme varan sonuçlara yol açabilir. Beynin İnsülin Hassasiyeti Vücudumuzdaki en fazla insülin reseptörünün olduğu organlardan biri beyindir. Sürekli inişli çıkışlı seyreden glikoz ve insülin seviyesi inflamasyon yaratır ve dokulara zarar verir. Son yıllarda yayınlanan araştırmalar Alzheimer hastalığı gibi nörodejeneratif hastalıkların bu tür inflamasyonlardan çıkabileceğini gösteriyor. Özellikle hipokampus, hipotalamus gibi kritik bölgelerin güçlü bir insülin hassasiyeti bulunuyor. Vücudumuzdaki yağların sağlığımızı ne kadar etkilediği nerede depolandığına göre değişiyor. Karın bölgesinde depolanan yağları kimse sevmez. Bu şekilde iç organları kaplayan yağ dokular kan basıncını ve insülin salgılanmasını tetikleyecek nörotransmitterlerin salgılanmasına neden oluyor. İnsülin ne kadar çok salgılanırsa o kadar fazla inflamasyon oluşuyor. İnflamasyon kronik hale geldiğinde diyabet, kanser ve kalp damar hastalıklarının ortaya çıkma riskini artırıyor. İnsülin Direnci Zayıflamayı Engelliyor Kalçamızda ve bacaklarımızda biriken yağların estetik hariç pek bir sağlıksız yanı bulunmuyor. Buradaki yağlar deri altı olarak nitelendirildiği için sağlık açısından tehlikeli olarak görülmüyor. Bilim insanları vücuttaki yağların nerede depolanacağının nasıl belirlendiğini bilmiyordu. Her insanın vücudu farklı bir yağ depolama profiline sahip. Almanya'da Tübingen Üniversitesi Diyabet Araştırma Merkezi'nde beyindeki insülin hassasiyeti ile yağ dağılımı arasında ciddi bir bağlantı tespit edildi. Araştırmacılar beyinde insülin hassasiyeti yüksek kişilerin doğru beslenme düzenlerinden ve egzersizlerden daha fazla yararlandıklarını gördü. Burada doğru beslenme ile lifli yiyecekler tüketerek kan şekerini kontrol altında tutmayı kastediyoruz. İnsülin direnci olan kişilerde ise lifli yiyecekler tüketmek ve egzersiz insüline duyarlı kişilerde olduğu kadar yarar sağlamadı. İnsülin direnci bu kişilerde zayıflamaya yardımcı olmadığı gibi yağların da vücutta orantılı dağılmasını engelledi. Araştırmacılar yağ dağılımının nasıl gerçekleştiğini anlamak için 15 gönüllüyü 9 yıl boyunca takip etti. Bu kişilerin beyinlerinde insülin hassasiyeti ise 2 yıl boyunca magnetoensefalografi yöntemi ile izlendi. İnsülin Hassasiyeti Enerji Metabolizmasının İyi Çalışmasını Sağlıyor Beyindeki insülin hassasiyeti hem toplam kiloyu hem de yağların nerelerde birikeceğini belirliyor. 9 yıllık takibin sonunda kan şekerlerini daha kontrol altında tutan kişilerin iç organların çevresinde daha az yağlanma oldu. Hipotalamusta insülin vücudun ne kadar enerji harcayacağını belirlemede kritik rol oynuyor. Beyin kan şekerini ve vücudun ne kadar enerjiye ihtiyacı olduğunu, bunun enerjinin karşılanması için kanda yeteri kadar glikoz olup olmadığını insüline göre karar veriyor. Ancak hipotalamustaki nöronlar insülini algılayamazsa ne olacak? İşte bu noktada sorunlar başlıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/beynin-ogrenme-mekanizmasi/", "text": "Beynin Öğrenme Mekanizması Mount Sinai'deki Icahn Tıp Fakültesi'nde Sinirbilimi Profesörü olan Matthew Shapiro'nun liderliğinde yürütülen çalışmada öğrenme mekanizması ile ilgili çok önemli bilgiler bulundu. Araştırmacılar bir süredir hafızanın esnekliğini, beynin yeni bir bilgiyi nasıl öğrendiğini, yorumladığını ve olayların muhtemel sonuçlarını tahmin edeceği mekanizmalarını araştırıyordu. Temporal lopta yer alan hipokampüs, gerçekleşen en son olayları hatırlamanızı sağlar. Örneğin, en son yemek yediğiniz yeri hatırlamanız. Prefrontal korteks, karşıdan karşıya geçerken önce sola sonra sağa sonra tekrar sola bakmak gibi günlük yaşantıdaki kuralları hatırlamanızı ve bu kurallar arasındaki bağlantıyı kurmanızı sağlar. Eğer hayatınızdaki belli başlı kuralları hatırlıyor olmasaydınız, anılarınız birbirine karışır ve olayların sonucu hakkındaki tahminleriniz yanlış olurdu. İleri Okuma: Prefrontal Korteksin Görevleri Nedir? Önceki araştırmalar, şizofreni, depresyon ve dikkat eksikliği bozukluğu da dahil olmak üzere birçok nöropsikiyatrik hastalıkta hipokampüs ve prefrontal korteks arasındaki etkileşimin bozulduğunu gösteriyor. Şimdiye kadar beyin bölgeleri arasındaki bu etkileşim mekanizmaları büyük bir sırdı. Olayları önceden tahmin etmemizi, olayları hatırlamamızı, olayların sonuçlarını tahmin etmemizi sağlayan beyin mekanizmalarını anlamak istiyoruz diyor Dr. Shapiro. Öğrenme Mekanizması Hangi Bölgeleri Kapsıyor? Araştırmada, prefrontal korteks sayesinde sıçanların bir hedeften diğerine geçmeyi öğrendiğini, hipokampüs sayesinde gideceği hedefleri ayırt etmeyi öğrendikleri bulundu. Hipokampal hücreler, sıçanlar farklı hedefler seçmeden önce farklı oranlarda uyarılarak ileriye dönük kodlama yoluyla kararlarının sonuçlarını tahmin ettiğini zaten biliniyordu. Araştırmada, prefrontal korteksin çalışmasının azaltılması durumunda ileriye dönük kodlamanın hipokampüste de azaldığını gözlendi. İleri Okuma: Hipokampüs Nedir, Ne İşe Yarar? Araştırma ekibi, artı şeklinde bir labirent kullanarak sıçanların hipokampal işlevini test etti. Sıçanlar yiyecek bulmak için, labirentin kuzey veya güney yönünden batı veya doğu yönüne yürüyecek şekilde eğitildi. Sıçanlar, yiyeceğin olduğu yöne doğru güvenli bir şekilde gidip gelmeyi öğrendikten sonra sonra, zıt yöndeki hedefe yiyecek koyuldu ve hayvanlar ters yöne gitmeyi öğrenmek zorunda kaldılar. Araştırma ekibi, prefrontal korteksinde işlev bozukluğu olmayan sıçanların günde üç kere zıt yöne gittiğini buldular. Hipokampal işlev bozukluğu olan sıçanlar hep aynı yöne doğru gitti ve zıt yönde yöne gitmeye dair hiçbir şey öğrenmedi. Bu gözlem prefrontal korteksin hipokampüse hedefle ilişkili anıları ayırt etmeyi öğrettiğini ileri sürdü. Beyne Elektrotlar Yerleştiriliyor Bu hipotezi test etmek için, araştırmacılar hem prefrontal kortekse hem de hipokampüse elektrot yerleştirdiler. Bundan sonra artı şeklindeki labirentte öğrenme, hafıza performansı sırasında her iki yapıdaki nöron topluluklarının faaliyetini kaydettiler. Her iki beyin bölgesi aynı anda kaydedildiğinden araştırma ekibi, farelerin bir başka yöne geçmeyi öğrenmesi sırasında bir bölgedeki etkinliğin diğerine göre önceden veya aynı zamanda değişip değişmediğini test edebildiler. Dr. Shapiro, İki yapıdaki nöronlar eş zamanlı faaliyete geçirildiğinde ve prefrontal korteksdeki nöronların öğrenme sırasında hipokampal hücre aktivitesini düzenlediğini bulduk. Prefrontal kortikal ve hipokampal hücre aktivitesi yaklaşan seçimleri öngörüyor. Ayrıca prefrontal korteksin, bir sıçanın yeni bir hedef seçmeyi öğrenme sırasında hipokampal hücre aktivitesini değiştirdiğini bulduk. Dahası, prefrontal korteks hipokampüse ne kadar hızlı zıt yönü seçmeyi öğretirse sıçan da o kadar hızlı zıt yönü seçmeyi öğrenir dedi. Depresyon prefrontal korteksi zayıflatıyor Öğrenme mekanizması çok karmaşık bir şekilde çalışıyor. Beynin küçük bir bölgesindeki aksaklık sistemi ciddi şekilde bozabilir. Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme çalışmaları, prefrontal kortekse özgü yapıların bilgileri nasıl kullanılacağı belirleme ve duygusal tepkileri değiştirebilme özelliğinin olduğunu göstermektedir. Bu prefrontal hareketlilik, depresyondan muzdarip insanlarda azalır ve depresif belirtiler ortadan kalktığında düzelir."} {"url": "https://sinirbilim.org/bildirimsel-ogrenme/", "text": "Bildirimsel Öğrenme Bildirimsel öğrenme herkesin konuştuğu değişmeyen gerçeklerin, kuralların ve olayların öğrenilme biçimidir. Örneğin Fransa'nın başkenti Paris'tir bilgisi dünyanın her tarafında kabul edilen değişmez bir bilgidir. Diğer taraftan bisiklet sürmek ise kişiye göre değişen öznel bir bilgidir. Bildirimsel öğrenme ile kaydedilen bilgiler beyinde iki yerde depolanır: olaysal bellek ve anlamsal bellek. Öğrenme olayını biraz daha derinleştirelim. Tesadüfen bugün biriyle tanıştınız ve numarasını istediniz. Karşınızdaki kişi de size numarasını söylüyor. Eğer numarayı içinizden tekrarlayarak herhangi bir kuraldan bağımsız bir şekilde ezberlemeye çalışırsanız bildirimsel öğrenme yöntemini kullanıyorsunuz demektir. Eğer numaralara kendinizce bazı anlamlar yükleyip (örneğin, son 4 hane kardeşiniz doğum tarihi) ezberliyorsanız yordamsal öğrenme yolunu kullanıyorsunuz."} {"url": "https://sinirbilim.org/bilgileri-unutmak/", "text": "Bilgileri Unutmak Belleğin Sağlıklı Çalışması İçin Gereklidir Bilim insanları öğrendiğimiz bilgileri unutmak ile ilgili çarpıcı şeyler buldular. Unutmak aslında beynimizin işleyişi için gerekli olan bir eylemdir. Sürekli bir şeyler öğreniriz ve ihtiyacımız olmayan bilgileri unuturuz. Hepimizin unuttuğu anlar vardır, çoğu kez bir şeyleri unutma eylemi günümüzde negatif bir etki yaratabilir- hatta hayatlarımızda bile. Bazılarımız unutkan olmanın, beyin hasarının bir göstergesi olduğunu düşünür. Özellikle bilgiyi depolama ve saklama ile görevleri alanlarda. Bu da hafıza bozuklukları durumunda doğru olabilir, Toronto Üniversitesi'nden Kanadalı sinirbilimci, çoğumuzun aşina olduğu tipik unutkanlık anılarının aslında beynin bizi daha zeki yapma şekli olduğunu ve o anların bile hayatlarımızı daha iyi hale getirdiğini ileri sürüyor. Unutmak Öğrenmeye Giden Yolda Önemli Bir Adım Çalışma Neuron dergisinde yayınladı. Araştırmalar, beynin kasıtlı olarak bilgiyi unutmaya çalışmasının nedenine alternatif bir hipotez öne sürdü. Tamamen yeni bir çalışma alanı olmamasına, unutmanın nörobiyolojisi nispeten incelenmemiştir. Unutmak aynı zamanda öğrenmenin de temel bir parçasıdır. Bu yazımızdan konuyla ilgili ayrıntı bilgilere ulaşabilirsiniz. Ortak yazarlardan Blake Richards, NPR'den Andrea Hsu ile yaptığı görüşme sırasında açıkladı. Genel olarak, nörobilimdeki son 10 yılın odak noktasında ki soru, beynimizdeki hücrelerin bilgiyi depolamak ve bazı şeyleri hatırlamak amacı ile kendini nasıl değiştirdiği sorusu olmuştur. Araştırmalar beynin devasa miktardaki bilgiyi depolama kabiliyetinin, günlük hayatlarımız için gereksiz olan anıların muhafaza edilmesi ile engellenebileceğini buldu. Aslında onların gereksiz olduğunu tartışırdım fakat onlar günlük yaşamlarımızı yaşamak için zararlı olabilir. diyor Richard. Bilgi, gelişmemiz ve hayatta kalmamız için gerekli değildir, o zaman bunu beyin için tutmak gerekli değil. Hafızalarımız, dünyada akıllıca hareket etmek, davranmak için kararlar vermemizde bize yardım ediyor. Richards açıklamaya devam etti: Evrim hayatta kalma şansınızı en üst düzeye çıkarmak için çevreye uygun kararlar veren bir birey olup olmadığınıza önem verir. Hafıza ve Yapay Zeka Araştırmacılar unutmanın aslında hafızanın bir işlevi olduğunu ileri sürüyor. İronik değil mi? Fakat bunun üzerinde düşündüğünüzde aslında baya mantıklı geliyor. Hafızanın amacı, karmaşık ve değişen bir dünya da akıllıca kararlar vermenizde size yardımcı olmaktır, o halde en iyi hafıza sistemi bir şeyleri unutan bir hafıza sistemi olacaktır. Dolayısıyla sağlıklı, düzgün işleyen bir hafıza sistemi, bir dereceye kadar unutkanlığı içerisinde barındıran bir sistemdir. Richard'ın hafıza ve unutkanlık üzerine yaptığı çoğu çalışmanın teorilerinin uygulanması yapay zekaya ve beynin nasıl öğrendiğine bağlıdır. Richard sözlerine şöyle devam ediyor; Yapay zekanın dünyasında veriyi uydurma denilen bir fenomen vardır. Bir makinenin çok fazla bilgiyi sonuçlandırdığı yerde bu, makinenin akıllıca karar verebilme yeteneğini engeller. Richard, unutmanın nörobiyolojisinin anlaşılması ile, dünya ile etkileşimli ve aynı insan gibi karar verebilen bir yapay zeka tasarlayabileceğimizi umuyor. Şanslıyız ki; bugünler de yapay zeka sistemi ya da yapay sinir ağları- tıpkı insan beyni gibi davranan- yapmaya çalışmaya odaklanmış birçok çalışma var. Halen üzerinde çalışmakta olduğumuz önemli bir husus ise, yapay zekada bellek gelişimini nasıl kolaylaştıracağımızdır. İnsan hafızasının incelikleri ya da nüansları anlaşılması ile gereksiz bilgi ve hayatta kalabilmemiz için gerekli olan bilgi arasında ayrım yapabilecek bir yapay zeka tasarlamak mümkün olabilir. Bu anonim bir yazıdır. Kaynaklar - https://futurism.com/neuroscientists-say-forgetting-things-may-be-an-essential-part-of-our-brain-function/ - http://www.npr.org/sections/health-shots/2017/06/23/534001592/could-the-best-memory-system-be-one-that-forgets - https://en.wikipedia.org/wiki/Overfitting"} {"url": "https://sinirbilim.org/bilgisayar-oyunlari-siddet-doguruyor-mu/", "text": "Bilgisayar Oyunları Şiddet Doğuruyor mu? Çağımızın yeni bağımlılıklarından bir tanesi: Bilgisayar oyunları. LoL'ün dünya turnuvasında şampiyona verilen para ödülü 16 milyon dolardı. Nobel ödülü alan birisinin aldığı para miktarının 750,000 dolar olduğunu düşündüğümüzde bilgisayar oyunları ile ilgili bildiklerimizi gözden geçirsek iyi olur. Bildiğiniz gibi atarilerle başlayan sanal oyun furyası şu an inanılmaz bir endüstriye dönüşmüş durumda ve her geçen gün büyümektedir. Bilgisayar oyunları beyne çok sayıda yarar sağlıyor. Bu su götürmez bir gerçektir. Örneğin, aynı anda çoklu görev yapabilme becerisi , strateji kurabilme ve olaylar arasında sebep sonuç ilişkisi kurabilme ve hızlı karar verme yeteneği bunlardan birkaçıdır. Amerikan Psikoloji Derneği literatürde yer alan bütün bilgileri kullanarak aksi bir sonuca ulaştığını duyuruyor. APA'nın bir araştırma kolunun yürüttüğü bir çalışma şiddet içerikli oyunların agresif davranışların artmasında bir rolü olduğunu gösteriyor ancak bu ilişkinin suç odaklı oyunları da kapsayıp kapsamadığı konusunda yeterli kanıtın olmadığı belirtiliyor. Daha da Türkçesi Assassin's Creed'te adam öldürmek seni daha agresif yapabilir ama banka soymak ne yapar henüz bilinmiyor. Şiddet İçeren Bilgisayar Oyunları ile Agresif Davranışlar Arasında Bir Bağlantı Var Araştırma sonuçlarına göre şiddet içerikli bilgisayar oyunları ile agresif davranışın arttığı ve bireylerin vücut fizyolojilerinin de bundan etkilendiği görülüyor, bunun yanında oyuncuların olumlu sosyal davranışlarında, empati ve agresifliğe olan hassaslıklarında azalmalar tespit edilmiştir. Bilim insanları 20 yılı aşkın bir süre boyunca video oyunlarının insan psikolojisi ve fizyolojisi üzerine etkilerini araştırıyor. Şu ana kadar elde edilen verilerde şiddet içeren oyunların kişileri de aynı çerçeveye koyduğunu ve onlara kendi temasını empoze ettiğini kanıtlayan çok az araştırma var. Buna rağmen şiddet konulu oyunlar ile agresif davranışlar arasında bir ilişki olduğunu düşünen çok sayıda bilim insanı vardı. Yıllardır bu konu oldukça derinlemesine irdeleniyordu. Bu konuda yapılan araştırma ölçütlerinden ve zorluklardan bahsedecek olursak, en başta cinsiyet farkı ve yaş geliyor. Şiddet içerikli bilgisayar oyunları kız ve erkekleri farklı mı yoksa aynı şekilde mi etkilediği bilinmiyor. Ayrıca video oyunları farklı yaş gruplarındaki çocukları ne ölçüde etkiliyor, hala araştırılmakta olan bir başka konu. 150 Çalışmadan Fazlası İncelendi Araştırma ekibi 2005 ile 2013 arasında bu konuda yayınlanmış bütün makaleleri irdeledi. Bu alanda yapılmış 2009'dan öncesini kapsayan 150 makaleden fazlasını kaynak olarak kullanmış 4 meta-analiz araştırması var. Ekibin lideri Mark Appelbaum bireysel araştırmalar arasında bazı değişik sonuçlar olduğunu ama yıllarca birikmiş veri tabanına baktıklarında tutarlı bilgilere ulaştıklarını söylüyor. Araştırmalar oyun ile davranış arasında bir ilişki var diyor diye hemen bilgisayarınızdaki oyunları silmeyin. Çünkü bu iş öyle tek değişkenle açıklanabilecek bir olgu değildir. Beyin zaten siz oyunu açtığınızda hemen Bak bu sanal dünya, bunlar canlı değil diyor. O anda siz hemen oradaki insanlarla empati kurmayı bırakıyorsunuz. O yüzden kolayca öldürüp biçebiliyorsunuz ancak bilinçaltı her şeyi depoya atıp harmanlıyor. Bilim insanları agresif davranışlar tek bir unsur tarafından meydana getirilmez diyor. Davranışın insan fizyolojisinde ortaya çıkabilmesi için öncelikle zihinde çok sayıda şiddet içerikli unsurla şekillenmesi ve yoğurulması gerekir. Öyle sadece bilgisayar oyunu oynamakla kimse cani olmaz."} {"url": "https://sinirbilim.org/bilgisayar-oyunlari/", "text": "Bilgisayar Oyunları Beyni Nasıl Etkiliyor? Bilgisayar oyunlarının görücüye çıkıp hayatımızda yer edinmeye başlamasından beri 40 yıl geçti. Zaman içinde gelişen oyun endüstrisinde oyuncular dinamik görsel verilerle, dikkat ve beceri isteyen görevlerle oyunların yıllarca tutkunu oldular. Oyunların dikkat, beceri ve stratejik düşünme gereksinimleri oyuncuların bilişsel işlevlerini de etkilemektedir. Sanal dünyada geçen maceralar bir süre sonra gerçek hayatta oyuncuların beyinlerinde birtakım değişikliklere sebep olmaktadır. Bilgisayar Oyunları El-Göz Koordinasyonunu Geliştiriyor Bilgisayar oyunları oynayanlarla oynamayanlar arasında yapılan karşılaştırmaların değerlendirildiği çalışmalarda araştırmacılar bilgisayar oyuncularının testlerde daha başarılı olduklarını gözlemlemiştir. Bir sonraki aşamada başarılı bireyler arasında yapılan ölçümlerde haftalık oyun oynama sıklığıyla testlerde başarı arasında bir ilişki görülmemiştir. Bunun anlamı bilgisayar oyunları el-göz koordinasyonunu geliştirse de daha fazla oynamak bu becerileri daha fazla geliştirmez. Oyuncuların görsel ve hareketli nesneleri tanıyıp onlara tepki verme süreleri üstünde yapılan çalışmalarda araştırmacılar basit bir renk ayrım testi kullandılar. Testin katılımcıları yine bilgisayar oyunu oynayanlar ve oynamayanlar olmak üzere iki gruptan oluşuyordu. Bu testte bilgisayar oyunlarında tecrübeli kişiler bilgisayar oyunu oynamayan kişilerden çok daha hızlı tepkiler verdiler. Daha hızlı tepki veren çocuklar oyun esnasında daha hareketli ve oyuna karşı daha ilgiliydiler. Oyuncuların hızlı tepki verebilmelerini sağlayan etkenlerden biri de oyun esnasında gösterdikleri bu dinamik performans olabilir. Görsel Uzaysal Yetenek Bilgisayar oyunlarının görsel uzaysal yeteneği geliştirdiği fikri ilk olarak 1985'de araştırılmaya başlandı. Bilgisayar oyunu oynayanlar ile oynamayanların karşılaştırıldığı çalışmada katılımcılardan görsel bir nesneyi takip etmeleri ve belirli bir anda yakalamaları istendi. Test sonuçlarında önceden bilgisayar oyunlarında tecrübesi bulunan kişilerin nesneleri takip etmede ve hedefi yakalamada daha başarılı oldukları gözlendi. Bunun yanında cinsiyet farklarında da skorlar farklıydı. Erkek katılımcılar görsel dikkat ve görselleştirmede daha başarılıyken, kadın katılımcılar el-göz koordinasyonunda daha başarılı oldular. Bir başka çalışmada ise araştırmacılar bilgisayar oyunlarının oyunlardan bir süre uzak kalmış kişiler üzerindeki etkisini araştırdılar. Hem kadın hem erkek yetişkin katılımcılar testte oldukça başarılı oldular ancak bu araştırmada kontrol gruplarının yetersiz oluşu 100% kesin bir yargıya varmamızı engelliyor. Bilgisayar Oyunları Oynayanlar Nesnelerin Yerini Daha İyi Tahmin Edebiliyor 1990'ların başında bilgisayar oyunlarını çok oynayan çocuklar üstünde yapılan araştırmalar bu oyuncuların görsel bir nesnenin yerini tahmin etmede çok başarılı olduklarını göstermektedir. Oyuncular tahmin yürütürken nesnenin son bulunduğu yer ve yer değiştirmeler arasındaki zaman farkını temel alıyorlar ve kabataslak bir hesap yapıyorlar. Bilgisayar oyunlarını oynayan çocuklar dış uyaranları daha çabuk fark edebildikleri için tepki verme süreleri daha kısa oluyor ve nesnelerin bir sonrakini yerini hesaplamaları ve tahmin etmeleri kolaylaşıyor. Dikkat Eksikliği Gidermede Bilgisayar Oyunları Etkili Olabilir Bilgisayar oyuncularının dikkat performanslarının ölçümünde çeşitli testler kullanılmıştır. Bu testlerin birinde bilgisayar ekranında katılımcılara belirli bir alanda yüzen yüzücüler gösterilmektedir ve yüzücüler ne zaman kollarını gelişigüzel sağa sola sallayarak boğulma işaretleri verse katılımcılar hemen o yüzücüyü tespit etmek zorundadır. Bilgisayar oyunları oynayan ve oynamayan kişiler üstünde yapılan bu sinyal tespit testinde bilgisayar oyuncuları boğulmakta olan yüzücüleri daha kısa sürede fark etmiş ve tepki vermişlerdir. Bu konuda yapılan başka bir çalışmada ise katılımcılar olası dört bölgeden birinde çıkan 'T' harfinin ters mi yoksa düz mü olduğunu belirlemeleri gerekiyordu. Test sonuçlarında bilgisayar oyuncularının daha başarılı olduğu gözlendi ama harflere tepki sürelerinde kayda değer bir fark görülmedi. Bilişsel İşlevlere Etkisi Bilgisayar oyunlarının bilişsel işlevler üzerindeki etkisi ilk olarak 1980'lerin ortasında yaşlı bireyler üzerinde test edilmiştir. Testler sonucunda katılımcıların bilişsel işlevlerinde gelişme gözlenmesine rağmen kontrol gruplarının yetersizliğinden dolayı çalışmalar değerlendirmeye alınmamıştır. 2008 yılında Rise of Nations adlı gerçek zamanlı bir strateji oyunu kullanılarak yaşlı bireyler üstünde yapılan bir çalışmada oyuncular bir ülkenin ekonomisini, askeri durumunu, teknolojik gelişimini ve diplomatik ilişkilerini yönetiyorlardı ve oyunu kazanmak için ya askeri ya da kültürel üstünlüğü sağlamaları gerekiyorlardı. Oyunu oynadıkça katılımcıların çalışma hafızaları, akıl yürütme becerileri gibi bilişsel işlevlerinde önemli gelişmeler görülüyordu. Ancak maalesef bu çalışmada da kontrol gruplarının yetersizliğinden dolayı kesin bir şey söylemek mümkün olmuyor. Kısa bir süreliğine bile olsa bilgisayar oyunu oynamanın en az dört ay boyunca beyinde etkisinin sürdüğü ve bilişsel işlevlere olumlu etkilediği görülmüştür. Bunun nasıl olduğuyla ilgili tam mekanizma belirlenememiş olmasına rağmen beyin görüntüleme çalışmalarıyla bu sonuçların doğruluğu kanıtlanmıştır. Araştırmalarda Karşılaşılan Zorluklar Bilgisayar oyunlarının bilişsel işlevler üzerinde bazı olumlu etkileri bulunmasına rağmen tüm sonuçlar birbiriyle tutarlı ya da başarılı değildir. Örneğin usta bilgisayar oyunları oynayanların daha iyi çalışma hafızasına, çoklu nesne takibi becerilerine sahipken sayma yeteneklerinde bir gelişme görülmemiştir. Bunun yanında hiç bilgisayar oynamamış kişiler aksiyon temalı oyunlarla eğitildiklerinde bilişsel işlevlerinde herhangi bir gelişme gözlemlenmemiştir. Bilgisayar oyunlarının yararlarını gösteren bazı çalışmalar ise tekrarlandığında aynı sonucu vermemiştir."} {"url": "https://sinirbilim.org/bilgisayar-ve-telefonlar-ogrenme/", "text": "Bilgisayar ve Telefonlar Öğrenme İçin Hala Yeterli Bir Araç Değil Telefon ve bilgisayarlarda uzun süre vakit geçiriyorsanız siz de farkındasınızdır. İnternette derin okuma yapmak çok zor oluyor. Herkes kısa kısa bir şeyler okuyup geçmek istiyor. Bilgileri etraflıca ele almak yerine sadece belirli ayrıntılara odaklanma eğilimi taşıyoruz. Bu konu bilim insanları tarafından ele alındı ve şaşırtıcı sonuçlara ulaşıldı. Sanal ortam soyut düşünme becerimiz üzerinde değişimlere neden oluyor. Araştırmacılar öncelikle insanların aynı bilgiyi gerçek ve sanal ortamlarda aynı şekilde işleyip işlemeyeceğine baktılar. İnsan beyni bilgileri işlerken belirli kalıplar kullanır. Örneğin bir eve girdiğinizde önce evin büyüklüğü, sonra odaların büyüklüğü, en son odaların tek tek ayrıntıları değerlendirilir. Gerçek ortamda böyle bir düşünce şekline sahip olan kişi sanal ortamda da aynı şekilde mi düşünür? Ekip katılımcılara dijital basılı ve kağıda basılı iki okuma metni verdiler. Metinler birebir aynıydı. Yazı büyüklüğü, font türü, satır arası boşluklar hiçbir fark yoktu. Yaşları 20 ila 24 arasında değişen 300 kişi çalışmaya katıldı. Ekip katılımcı sayısını yüksek tutarak insanların nasıl düşündüğü ve telefon gibi araçların beyni nasıl etkilediği ile ilgili daha fazla şey öğrenmek istiyordu. Kağıttan okuyanlar daha doğru yanıtlar verdi Katılımcılardan öncelikle David Sedaris'in hikayelerinden bazılarını okumaları ve bunlarla ilgili sorulara yanıt vermeleri istendi. Grubun bazıları bilgisayar üstünde okuma yaparken bazıları basılı kağıttan okuyordu. Kağıttan okuma yapanlar hikayeyle ilgili sorulara %66 oranında doğru yanıt verirken, bilgisayarda PDF olarak okuyan kişilerin doğru yüzdesi %48'geçmedi. Katılımcılardan dört tane, hayali Japon arabası ile ilgili özellikleri içeren bir tablo okumaları istendi. Bu tabloyu ya bir bilgisayar ekranında ya da kağıt üzerinde okuyacaklardı. Devamında ise onlardan hangi araba modelinin daha iyi olduğunu seçmeleri istendi. Bilgisayar kullanmayıp kağıt üzerinden okuma yapan katılımcıların %66'sı doğru yanıtı verdi. Doğru yanıtı veren bilgisayar kullanıcıları ise %43'te kaldı. Dijital ortamdaki okuma hala kağıttan okumayı geçemiyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/bilgisayarli-tomografi-bt/", "text": "Bilgisayarlı Tomografi Bilgisayarlı tomografi vücudun 3 boyutlu görüntüsünü oluşturmak için farklı açılardan verilen X ışınlarının kullanıldığı tekniktir. BT cihazı hastanın vücudunun etrafında 180 derece döner. Tekniğin ismindeki eksen de buradan gelir. Cihaz vücudun 160 farklı noktasına X ışınları gönderir. Işınların çarptığı noktalarda dokular ışınları emer ve bu emme oranı kaydedilir. Farklı yoğunluktaki dokuların, beyin bölgelerinin ve kemiklerin farklı emme oranı vardır. Vücudun ışınlara verdiği tepkiden elde edilen veriler bir bilgisayara aktarılır ve bazı algoritmalar tarafından işlenir. Bilgilerin işlenmesi sonucunda vücudun 2 ve 3 boyutlu görüntüleri çıkarılır."} {"url": "https://sinirbilim.org/bilim-kafeleri-ogrenme-kapilari-aciyor/", "text": "Bilim Kafeleri Yeni Öğrenme Kapıları Açıyor Bilim dünyasının zor konuları üniversitelerden dışarıya taşıyor ve günlük hayatta uğrak yerimiz kafeleri bilim kafeleri haline getiriyor. Her daim arkadaşlarımızla gittiğimiz barlar, restoranlar artık yemeğin yanında bilimsel sohbetlerin de gerçekleştiği bir ortama dönüşme yolunda ilerliyor. Meyve suyunuzu sipariş ederken hiç içindeki maddelerin kimyasal özelliklerini merak ettiniz mi? Peki tostunuzu yerken çenenizin ekmek üzerindeki basıncını ve kaslarınızın kasılması esnasındaki biyolojik çalışma ilkelerini düşündünüz mü? Bilim kafeleri bu ve bunun gibi soruların yanıtlarını bulmanızda size yardım edebilir. 27 yaşında bir grafik tasarımcısı olan Sean Walsh bilim kafelerinden bahsederken şu sözleri kullanıyor Biz sadece öğrenmek ve karşılaştığımız her ne varsa anlamak istiyoruz, bunu yaparken de sosyalleşip iyi vakit geçiriyoruz. Bilim kafeleri Amerika'da çok sayıda şehre yayılmış durumda ve hala yayılmaya devam ediyor. Bilim kafeleri genelde üniversite öğrencileri ya da bilim meraklısı insanlardan oluşuyor Toplumdaki birçok insan belirli bir alanda çalışan bilim insanlarının sohbetlerini dinlemek için bilim kafelerine uğruyorlar. Florida Bilim Akademisi'nin müdürü Edward Haddad bilim kafelerinin Orlanda'da başlatılmasına yardım etmiş ve hala yayılmasını organize ediyor, bilim kafeleriyle ilgili olarak da şunları söylüyor: Genelde kafelerin müşteri kitlesini üniversite öğrencileri ya da bilime çok meraklı kişiler oluşturuyor. Temel bilimler, teknoloji, mühendislik, matematik gibi alanlarda mezun sayısının artması bilim kafelerini daha etkin hale getiriyor ve bunların sayısının gün geçtikçe artmasını sağlıyor. Haddad son zamanlarda bilim kafeleriyle ilgili yeni bir proje üzerinde çalışıyor. Orlando'nun şehir kütüphanesinde yeni bilim kafelerinin açılmasına ve şehir gelişimine yardım edecek. Amerika'da Orlando'da başlayan bilim kafeleri hareketi hızla İngiltere'ye sıçramış durumda. İngiltere'nin ilk bilim kafesi 1998 yılında 'Cafe Scientifique' adıyla Leeds şehrinde açıldı. Kafede düzenli olarak güncel bilimsel ve teknolojik gelişmelerin konuşulduğu resmiyetten uzak ve ilgili herkesin katılabildiği söyleşiler yapılıyor. Bilim kafeleri tüm dünyaya yayılıyor Amerika'da ki bilim kafeleri sciencecafe.org internet sitesinde genel hatlarıyla düzenleniyor. Bu sitede gündelik hayatın basit konularıyla ilgili bilimsel açıklamalar da ihmal edilmemiş. Haddad bilim kafelerini tüm ülkede yaygınlaştırmak amacıyla birkaç yüz dolarla bu işe kalkıştıklarını anlatıyor. Sciencecafes.org internet sitesinde Amerika'da ve birçok ülkede yer alan bilim kafelerinin yerlerini gösteren bir harita yer alıyor. Amerika'nın haricinde bilim kafelerinin bulunduğu yerler arasında Pakistan'ın İslamabad şehrinden Belçika'nın Antwerp şehrine ya da Havai adalarına kadar çok sayıda şehir bulunuyor. Bilim kafelerinden bazıları ise özel bir çaba harcanmadan kendiliğinden ortaya çıkıyor. Örneğin, Florida'da 60 kadar emekli Kennedy Uzay Merkezi'nden gelen konuşmacıları dinlemek için düzenli olarak kafeye geliyorlar ve pizza sipariş ediyorlar. Daytona Kumsalında Embry-Riddle Üniversitesi'nden bilim insanları bir kafede oradaki insanlarla sohbet ediyorlar."} {"url": "https://sinirbilim.org/bilim-kafeleri/", "text": "Bilim Kafeleri Bilim Dünyasının Kapılarını Aralıyor 7'den 70'e herkesin aşina olduğu bilim sözcüğü yüzyıllardır birikerek ilerleyen bir bilgi bütününü temsil eder. Toplumsal olarak baktığımızda bu pastanın ne kadarına sahibiz, ne kadarından haberdarız? Bilim genellikle üniversite ve çeşitli kuruluşların laboratuvarlarında gerek bireysel gerekse bir ekip çalışmasının ürünü olarak ortaya çıkar. Bilimsel bilgi bilim insanları tarafından üretilirken, ilk aşamada çok karmaşık bir yapıya sahiptir. Örneğin, her an nefes alıp vermemizle gerçekleşen solunumdan yola çıkalım. En basit haliyle solunum vücudun oksijen kullanarak enerji üretmesidir. En yalın haline baktığımızda ise onlarca tepkimenin birbirine bağımlı olarak gerçekleştiği yüzden fazla molekül ve enzimin kullanıldığı içinden çıkılmaz bir süreçtir. Bilim Kafeleri Hem Pozitif Hem de Sosyal Bilimleri Yayıyor Hem pozitif bilimleri hem de sosyal bilimleri akademik düzeyden indirgeyip halka anlatmanın yolu önce kütüphanelerden sonra bilim kafelerinden geçiyor. Dünya'da yeni yeni açılmaya başlanan bilim kafeleri bilimsel bilginin keyifli ve ilgi çekici bir tarzda topluma aktarılmasına olanak sağlayan yerler olarak görülüyor. Dünya üzerinde şu an yaklaşık 250 şehirde bulunan bilim kafeleri bireylerin arkadaşça sohbet edip bilgi paylaşımı yaptıkları yerlerdir. Bilim kafeleri araştırmacıları bir kahve dükkanında, restorantta veya barda çalışmalarını etraflarındaki insanlara anlatmaları için teşvik etmeyi amaçlamaktadır. Böylece dinleyiciler merak ettikleri soruları bilim insanlarına sorabilirler ve sıradan bir kahve içme eylemi keyifli bir öğretim aracına dönüşebilir. Bilim sohbetleri esnasında dinleyiciler yeni bilgiler öğrenirken, konuşmacılar ise günün stresini atabilirler. Her Yaştan ve Kesimden İnsan Katılabiliyor Ülkemizin ilk bilim kafeleri şu an kendimin de dahil olduğu bir grup bilim insanı tarafından yapım aşamasındadır. Bu bilim kafelerinde ilk planlara göre aylık dönemler halinde belirli konular üzerinde oturumlar yapılacaktır. Bu ayın konusu yemek ve beyin sağlığı ise bir sonraki konu depresyon olabilir. Çeşitli kafeler ile anlaşma sağlanarak başta İstanbul olmak üzere Türkiye'nin çeşitli il ve ilçelerinde bilim kafeleri açmayı ve her yaştan ve kesimden insanlarla bilim sohbetleri yapmayı planlıyoruz. Bilim kafelerin dünyadaki uygulamalarından bir tanesine bakalım. Amerika, İngiltere gibi gelişmiş ülkelere bakmaktansa Afrika'da 2008 yılında Kenya'da açılan bilim kafeyi incelemeyi daha uygun buldum. Kenya'nın Nairobi kentinde Java Kahve Evi'nde oldukça popüler olan bilim kafede insanlar kahve içerken bir bilim insanına etkili bir HIV aşısı bulmanın faydalarıyla ilgili soru soruyorlardı. İnsanlar konuya oldukça ilgiliydi ve bir aşı bulunmasının rastgele cinsel ilişkiye girilme sıklığını artırabileceği gibi fikirler ortaya attılar. Bilim kafeleri her ne kadar konuşmacı temelli ve odak merkezinin konuşmacı olduğu bir ortam olsa da, katılımcıların rolü de ihmal edilemez. Bilimsel sohbet esnasında konuşmacının motivasyonu katılımcıların dinlemeye istekli olmalarına ve sordukları sorularla çok yakından ilişkilidir. Bilim kafelerindeki oturumlar üniversitede verilen derslerin resmiyetinden uzak, dinleyici ve konuşmacı arasında arkadaşça bir sohbetin kurulmasını amaçlamaktadır. Norveç'ten Japonya'ya Kadar Bilim Kafeleri Dünyada Çok Yaygın Şimdi dünyadaki çeşitli bilim kafelerine bir göz atalım. En popüler ve işlek olanlarından biri Norveç'in başkenti olan Oslo'da bulunan Vitenskapskafeen'dir. Bu kafe bazen o kadar dolu oluyor ki insanlar oturacak sandalye bulamadığında yere oturup yine de o günkü konuşmayı kaçırmak istemiyorlar. Benzer konuşmalar Polonya'da bir ormanda da düzenlenmektedir. Köylülerden, kasaba din adamlarına kadar çok geniş yelpazede insan bu bilim sohbetlerine iştirak etmektedir. Amerika, Arjantin'den tutun da Japonya'ya kadar dünyanın birçok ülkesinde bilim kafeleri görmek mümkündür. İlk olarak 1999'da Fransa'nın Lyon kentinde açılan bir bilim kafesinde yapılan konuşma sonrası Fransa'nın 7 şehrinde birçok okulda bu bilim kafesi konuşuluyordu. Bilim kafelerinin gittikçe yaygınlaşması sonrasında İngiltere'deki organizatörlerden Pablo Jensen bilim kafelerinin İngiltere'de çok olumlu karşılandığını ve bilimi sevdirme konusunda bu sohbetlerin 7'den 70'e herkes için çok faydalı olduğunu belirttiler. Umarız Bizim Ülkemizde de Yaygınlaşır Özetle, bilim kafelerinin yürütüldüğü ve popüler olduğu ülkelerin gelişmişlik düzeyine baktığımızda toplumun bilinçlenmesi açısından bilim kafelerinin önemli bir rolü olduğunu görebiliriz. Ülkemizde kütüphanelerin ne kadar az olduğunu biliyoruz. Maalesef Türk toplumu kütüphane kullanma alışkanlığını kazanamadı ama en azından bilim kafeleriyle insanımıza bilimi biraz olsun sevdirebiliriz."} {"url": "https://sinirbilim.org/bilim-tarihi-colin-a-ronan/", "text": "Bilim Tarihi Colin A. Ronan"} {"url": "https://sinirbilim.org/bilinc-duzeyleri/", "text": "Bilinç Düzeyleri Nelerdir? Çoğu kişiye bilincin ne olduğu sorulduğunda, bunu uyanık olma durumu olarak yanıtlarlar. Bu doğrudur ancak insanlar bu yanıtı verdiklerinde, genellikle fiziksel olarak uyanık olma durumu hakkında konuşurlar. Ama bilinci bu kadar kolay tanımlayamayız. Çünkü bir kişi fiziksel olarak uyanık olsa da genel farkındalıklarında hala büyük oranda tamamen bilinçsiz olabilir. Standart bir sözlük ansiklopedisine bakarsak, bilincin genel olarak; öznelliğin, benlik bilincinin, duyarlılığın, sabrın ve kişiyle kendisi arasındaki ilişkiyi algılama yeteneğini kapsadığı düşünülen bir varlığın özellikleri olarak tanımlandığını görürüz. Bilinç şüphesiz çok daha derin bir işleyişe sahiptir ve belirli bilinç düzeyleri ile belirli davranışlarımız ortaya çıkar. Şimdi bu bilinç düzeylerini irdeleme zamanı! 1. Düzey: Bilinç Akışı Bu gezegende, tüm bilinç düzeylerinde hareket edebilen canlılar büyük olasılıkla yalnızca insanlardır. MRG taramaları kullanarak her bilinç düzeyinde yer alan farklı yapıları analiz edebiliriz. Bizler için 1. düzey bilinç süreci, daha çok prefrontal korteks ile talamus arasındaki etkileşimdir. Parkta tembelce gezinirken bitkilerin kokularının, hafif rüzgarın bıraktığı hissin, Güneş'ten gelen görsel uyarımların vb. farkındayız. Duygularımız omuriliğimize, sonar beyin sapına ve ardından talamusa uyarıları gönderir. Talamus uyarıları sınıflandırıp beynin farklı kortikal alanlarına gönderen bir bağlantı istasyonu gibi çalışır. Örneğin, rüzgarın dokunuşu pariyetal loba gönderilirken, parkın görüntüsü beynin arkasında bulunan oksipital loba gönderilmektedir. Bütün bu sinyaller beynin uygun korteks alanlarında işlenir ve sonrasında tüm duyuları algılayabilmemizi sağlayan prefrontal kortekse gönderilirler. 2. Düzey: Toplumdaki Yerimizi Bulmak 1. Düzey bilinç duyularımızı ve uzaydaki fiziksel konumumuzu gösteren bir model yaratmak için kullanırken 2. Düzey bilinç, toplumdaki konumumuzla ilgili bir model oluşturur. Sözgelimi, mesleğinizle ilgili önemli insanların bulunacağı bir kokteyl partisine gideceğinizi düşünün. Odaya girdiğinizde iş yerinizde çalışan insanları saptayabilmek için; hipokampüs, amigdala ve prefrontal korteks arasında yoğun bir etkileşim başlar. Beyin her görüntüye otomatik olarak mutluluk, korku, hiddet ya da kıskançlık gibi duygular yükler ve bu duyguları amigdalada işler. Sizi sırtınızdan vurduğunu düşündüğünüz baş rakibinizi görürseniz, amigdala tarafından korku duygusu işlenerek prefrontal kortekse olası tehlikeyle karşılaşıldığını gösteren acil bir mesaj gönderilir. Aynı anda kalp atışlarınızın sıklaşmasına neden olan ve olası savaş ya da kaç tepkisine hazırlayan adrenalin ve başka hormonların kana salgılanmasını başlatmak için hormonal sisteme sinyaller gönderir. Zihin Teorisi Beyin, diğer insanları tanımlamanın dışında, başkalarının ne düşündükleri hakkında tahminde bulunmak gibi esrarengiz bir yeteneğe sahiptir. Bu, Zihin teorisi adıyla bilinir ve ilk defa Pennsylvania Üniversitesi'nden Dr. David Premack tarafından ileri sürülmüştür. Zihin teorisi, başkalarının düşüncelerinden anlam çıkarabilme yeteneğinden bahseder. Karmaşık yapılı toplumlarda, insanların niyetlerini, güdülerini ve planlarını doğru tahmin edebilme yeteneğine sahip kişilerin hayatta kalma şansları diğerlerine göre daha yüksektir. Zihin teorisi, başkalarıyla birlik kurmaya, düşmanları tecrit etmeye ve arkadaşlıkları sağlamlaştırmaya izin verir. Bu durumda da kişinin hayatta kalma, eş bulabilme gücü ve şansını arttırmaktadır. Hatta bazı antropologlar, Zihin teorisinde ustalaşmanın beynin evrimi için çok önemli olduğuna inanmaktadırlar. Ayna Nöronlar ve Bilinç Peki Zihin teorisi nasıl başarılmıştır? Bu konudaki bir ipucu 1996 yılında bilim insanlarının ayna nöronları bulmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu nöronlar, kişinin belirli bir görev üzerinde çalıştığında ve başka birini aynı görevi yaparken gördüğünde ateşlenir. Ayna nöronlar aynı zamanda duygu ve fiziksel eylemlerde de ateşlenir. Belirli bir duygu durumundaysanız ve başka birinin de aynı duyguyu hissettiğini düşünüyorsanız ayna nöronlar ateşlenecektir. Ayna nöronlar, yalnızca başkaları tarafından yapılan karmaşık eylemleri tekrarlama yeteneği değil, aynı anda kişinin hissedebileceği duyguları da deneyimleyebilmenizi sağlar. Dolasıyla, bu nöronlar taklit etmek ve empati kurmak için gereklidir. Bu yüzden ayna nöronlar, bir kabileyi birlik içinde tutmada önemli bir rol oynar. Arıca bu nöronlar insan evrimi için de önem taşımaktadır. Ayna nöronlar, ilk kez maymun beyninin premotor alanlarında bulunmuştur. Daha sonra insanlarda da prefrontal kortekste bulunmuşlardır. Dr. Ramachandran ayna nöronların bize benliğimizi algılama gücünü verdikleri için büyük önem taşıdıklarına inanıyor. Empati, taklit etme yeteneği vb. ile ilgili bu kritik davranışı sergilen belirli nöronların varlığından şüphe duyulmamaktadır; fakat bu ayna nöronların kimliği ile ilgili tartışmalar sürmektedir. Örneğin, bazı eleştirmenler bu davranışların birçok nöron tipi için ortak olduğunu ve tek bir sınıf nöronun bu davranışı oluşturmadığını söyler. 3. Düzey: Geleceği Simüle Etmek Öncelikli olarak Homo Sapiens ile bağlantılı olan, dünya için kurguladığınız modelin işlediğiniz gelecek için simülasyonların ait olduğu en yüksek bilinç 3. Düzey bilinçtir. Başka insanlarla ilgili anıları ya da olayları analiz ederek ve rastlantısal bir ağaç oluşturmak için birçok gelişigüzel bağlantı kurarak geleceği simüle ederiz. Kokteyl partisindeki farklı yüzlere bakarken kendimize basit sorular sormaya başlarız: Bu kişi bana nasıl yardımcı olabilir? Odada dönen dedikodu geleceğe nasıl etki eder? Bana sorun yaratmaya çalışan biri var mıdır? Diyelim ki işinizden kovuldunuz ve umutsuzca yeni bir iş bulmaya çalışıyorsunuz. Bu duruda kokteyl partisindeki farklı insanlarla konuşurken, aklınız telaşla her konuştuğunuz kişiyle ilgili bir gelecek simüle eder. Kendinize karşımdaki kişiyi nasıl etkileyebilirim? İşimle ilgili en büyük başarıyı ona anlatabilmek için konuşmamızı hangi konularla yönlendirebilirim? Bana bir iş verebilir mi? gibi sorular sorarsınız. Beyin Geleceği Nasıl Görüyor? Günümüzdeki en son beyin görüntülemeleri beynin geleceği nasıl simüle ettiğine ışık tutmuştur. Bu simülasyonlar çoğunlukla beynin CEO'su olan dorsolateral korteks tarafından geçmişteki anıları kullanarak yapılır. Bir taraftan geleceğin simülasyonları hoş ve zevkli sonuçlar üretebilirken, bu durumda beynin zevk merkezleri tetiklenir. Diğer taraftan, bu sonuçların dezavantajları da olabilir ve olası tehlikeler konusunda bizi uyarmak için orbitofrontal korteks harekete geçebilir. Böylece geleceği ilgilendiren beynin farklı bölgelerinde hoş ve nahoş sonuçlar verebilecek bir mücadele ortaya çıkar. En son bunların arasında iletiler üreten ve nihai kararları veren dorsolateral prefrontal korteks olur."} {"url": "https://sinirbilim.org/bilinclenen-beyin/", "text": "Bilinçlenen Beyin Hayatımız pek çok karara bağlı olarak şekillenir. Bu kararlar istemli olabileceklerinin yanı sıra, çoğu zaman istemsizdir. Günümüzün yaklaşık %80 ninde beynimizin aldığı kararları harfiyen uygular, sadece yeni bir durumla karşılaşınca kendimize düşünme şansı verir, beynimizi otomatik moddan çıkarırız. Geri kalan her şey tekrarlardan ibarettir. Aynı ritimde yürür, aynı ritimlerde konuşuruz. Bunu kabullenmek çoğu insana zor gelecektir. Çünkü her zaman her şeye karar verme gücümüz olduğuna kendimizi inandırmayı başarmışızdır. Gerçekten hayatımıza dair kararları kendimiz, yani bilinçli beynimizin verebilmesi için uyanmamız şart! Her günü aynı şekilde geçirmek, aynı sahte maskeleri kullanmak ya da sınırlı sayıda kelimelerle konuşmaya çalışmak... Bunlar basit gibi ve en önemlisi kendi kararımızmış gibi görünen yanılsamalardır. Çünkü bunlara biz değil beynimiz karar verir. Ve biz de bir seyirci gibi köşemizdeki rahat koltuğumuzda olup bitenleri izlemekle yetiniriz, sessizce... Her gün yaptığımız şey ne ise onu yapmaya devam ederiz yalnızca. Belki de aynı şeyleri yaptığımız ve bu durumda canlılığımızı tehdit eden bir şey olmadığı için beyin bu senfoniyi sever. Ve konfor alanından uzaklaşmayı gereksiz görür."} {"url": "https://sinirbilim.org/bilincli-yemek-yeme-nedir/", "text": "Bilinçli Yemek Yeme Nedir? Bilinçli yemek yeme nedir, tam olarak biliyor muyuz? Bilinçli yemek yeme, kısaca bilerek, dikkatini toparlayarak, yeme eylemini gerçekleştirmektir. Tüm duyularınızla -görme, duyma, dokunma, tatma ve koku ile- yemek yerken oluşturduğunuz farkındalığı kapsar. Peki nasıl buna ulaşabiliriz? - Bedeninizi dinleyin ve güvenin. Ne zaman besin istediğini, aç olduğunu söyleyecektir. - Ne zaman doyduğumuz ve yemeyi durdurmamız gerektiği konusunda da bedeninize güvenin. - Besin hazırlanışının ve tüketiminin getirdiği pozitif fırsatların farkında olun. - Bizi tatmin eden ve bedenimizi besleyen gıdaların seçerken tüm duyularınızı kullanın. - Yargılamadan ve suçlamadan; kendinize dikkat ederek yemek yiyin. Bilinçli Yemek Yeme Sadece Zayıflamak İçin Değildir Bilinçli yemek yeme; bir kilo kaybı yöntemi değildir, zayıflama için kullanılmaz. Sadece yediklerinizin farkında olup, vücudunuza ilgi gösterdiğiniz için daha sağlıklı tercihler yapmanıza yardımcı olabilir ve belki bu sebeple bu hareketin sonucu olarak zayıflayabilirsiniz. Diyet endüstrisi her zaman olduğu bunu kendine göre çevirip, kilo verme yöntemlerinden sayıyor. Sonucunda, kendimizi suçlamadığımız, kendimize cezalar vermediğimiz için daha dengeli bir diyet-beslenme düzeni- uyguluyoruz. 'Gerçekten' yiyeceklerin tatlarını öğrenmiş oluyoruz. Farkına vararak yerken, daha yavaş yemiş oluyoruz böylece vücudumuz daha kolay besinleri sindiriyor ve oluşabilecek mide ağrısını önlüyoruz. Kendi vücudumuzun efendisi oluyoruz. 'Diyet yapma'teriminin getirdiği kısıtlamalardan- düşünceler, davranışlar- uzaklaşıyoruz. Çünkü beden bizim, bunu anlamıştık, ve onun kontrolü bizde, duygusal yeme gibi bir durum olamaz artık, ne yediğimizi bilerek ve hissederek yiyoruz. Belki bu yol ile, kilo vermeye gerek bile duymuyoruz çünkü hep dikkat ettik, kendimizi bedenimizi bildik. Not: Diyet kelimesi, burada kilo kaybetme gibi kullanılmış, halbuki diyet Eski Yunanca'daki 'diaita' sözcüğünden gelir; beslenme veya yaşam tarzı anlamına sahiptir. Yani aslında sizin asıl yeme örüntünüz sizin diyetinizdir. Fakat sosyal medya vb alanlarda sözcüğün anlamı farklı kullanılmaktadır."} {"url": "https://sinirbilim.org/bilissel-cimrilik/", "text": "Bilişsel Cimrilik Zihnin Düşünmekten Kaçması ve İşleri Ertelemesi Bir mağazaya girip tenis topu ve raketi aldınız ve 1,10 dolar tuttu. Raket toptan 1 dolar pahalı ise topun fiyatı nedir? Çok basit bir matematik denklemi ile kolayca çözülebilecek bir problem gibi dursa da Amerika'nın en seçkin üniversitelerindeki öğrencilerin yarısından fazlası bu soruya yanlış cevap verdi. Şaşırtıcı değil mi? MIT, Harvard, Princeton Üniversitesi'ndeki öğrencilerin çoğunluğu çok hızlı cevap verdiler ama yanıldılar. İnsan beyni her zaman enerji rezervlerini korumak için çaba gösterir. Doğal olarak tembelliğe meyilliyizdir. İnsan zihni problemleri çözmede kısayollara kaçıp kolaycılığından ötürü bilişsel cimri olmaya eğilimlidir. Bilişsel cimri terimi ilk olarak 1984'te Susan Fiske ve Shelley Taylor tarafından ortaya atıldı. Sosyal biliş alanında çok önemli bir yeri olan bilişsel cimrilik aslında ekonomiden iş hayatına ve politikaya kadar her yere uzanıyor. Beyin Her Zaman Kolaya Kaçar İnsan zihni birim zamanda kısıtlı bir bilgi işleme kapasitesine sahiptir. Aslında bilişsel cimrilik kavramı da buradan çıkar. Belirli bir dikkat, hafıza ve algılama kapasitemiz olduğundan dolayı beyin bunu akıllıca kullanmak ister. Bir işi yapacaksa bunu en kısa yoldan en hızlı şekilde yapmak ister. Ne var ki, bu her zaman en doğru yol olmayabilir. Yazının başında verdiğimiz soru örneğinde öğrencilerin yarısından fazlası topun 10 cent olduğunu söylüyor. Top 10 cent ise raket ondan 1 dolar pahalı olduğuna göre 1,10 dolar olmalı. İkisinin toplamı ise 1,20 dolar ediyor. Harvard'taki mühendislik öğrencileri bu kadar basit bir hesabı bile yapamıyor mu? İnsanlar çoğu zaman karar verirken ayrıntlı, derin muhakeme yapmazlar. Kararlarımızın büyük çoğunluğu aslında bilinçli bile değildir. Beyin kendini tekrar etmeyi sever, bu yüzden alışkanlıklarından vazgeçmeyi sevmez. Daniel Kahneman Hızlı ve Yavaş Düşünme adlı kitabında beynin iki farklı düşünme biçiminden bahseder. İlki hızlı karar vermemizi sağlayan yapı, diğeri de yavaş ve derin düşünme yapımız. Öğrenciler yukarıdaki soruda hızlıca kendilerine en doğru görünen cevabı söylediler ancak basit bir hesap yapsalar cevabın bu olmadığını göreceklerdi. Ancak hesap yapmak beyni zorlamak demektir. Kolay görünen bir soru için beyin kendini yormayı sevmeyebilir. Öğrenciler burada bilişsel cimrilik yapıp derin düşünmeden kaçtılar ve yanıldılar. Ayrıntılı Düşünmek Zahmetlidir Bilişsel cimriler ayrıntılara dalmayı pek sevmezler, hemen sadede gelmek isterler. Ayrıntıları fark etmek ve analiz etmek güç bir iştir, zihinsel çaba gerektirir. Bilişsel cimrilik zihnin fazla çaba göstermesini engeller. Günümüzün Google gibi arama motorları da bilişsel cimriliği artırıcı etkide bulunabilir. Önceden araştırma yapmak için büyük ansiklopediler veya kütüphanelerde sürekli kitap incelemek gerekirdi. Bir konuyu araştırırken başka şeyler de öğrenirdiniz, daha da önemlisi bilgiye ulaşmak için önemli bir zaman ve enerji harcanırdı. Ancak şimdi öyle değil. Bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay. Google'a yazdığımızda her türlü bilgiye erişebiliyoruz ama bunun için çok zaman ve enerji harcamadığımız için unutmak da daha hızlı oluyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/biohacking/", "text": "Biohacking İnsan Irkını Bir Üst Seviyeye Çıkarabilir Mi? Bilimkurgu filmleri izledikten sonra gördüklerimizin gerçekten yapılmış olma ihtimaliyle heyecana kapılmışızdır. Gezegenler arası yolculuk yapan ve zor şartlarda yaşamaya adapte olmuş yarı insan yarı robotik canlılar, kendini yenileyebilen organ ve uzuvlara sahip, genetik yapı olarak kusursuz ve güçlü nesiller ya da geleceğe hakim olacak alfa kuşak desek yanlış tanımlamış olmayız. Düşüncesi bile muhteşem değil mi? Gelin bu yazımda bahsedilen düşüncelerden ilham alınarak ortaya çıkmış çalışmalardan birini yakından inceleyelim. Çağımızın Mücevheri DNA! 2000'li yıllardan sonra insanoğlunun uçan arabalar kullanacağı hatta galaksiler arası yolculuğu bu araçlar ile sağlayacağı düşünülürdü. Bu tabi ki mümkün olabilir fakat James D. Watson ve Francis Crick daha muhteşem bir şey buldu: DNA! Hayatımızın başlangıcından itibaren tek tek şifrelenmiş ve nesilden nesle aktarılmış bir fısıltı. Artık bu bilgiyi kullanarak sonsuz bilgi veri sistemine erişebiliriz ve sanırım erişmeye başladık bile! 21.yy'da DNA çalışmalarının hız kazanması ile birlikte neredeyse her alanı etkileyecek yenilikçi çalışmalar oraya koyuldu. Bu çalışmalara öncülük edenlerden biri insan genom projesidir. Bu proje ile amaçlanan genetik hastalıkların tedavi edilmesidir. Gelişen teknolojinin hız kazanmasıyla birlikte genetik çalışmalar umut vadetmeye devam ediyor. Olumlu gelişmeler yaşanırken perde arkasında bazı bilim insanlarının etik olmayacağı konusunda hemfikir olduğu devasa çalışmaların da başlangıcı oldu. Biohacking Nedir? Öncelikle biohacking hakkında sözlük tadında bir açıklama yapalım. Biohacking, biyoloji bilimi ve teknoloji avantajlarını kullanılarak kendi bedenimiz üzerinde sayısız değişiklikler ve geliştirmeler yapmamıza imkan veren teknolojidir. Taş devrinden nükleer silahlara uzanan bir yolculuğa şahitlik eden insanoğlu, bilimi daha fazla merak etmeye ve artık sahada ben de varım demeye başladı. Kendi imkanları doğrultusunda bazen garajda bazen ise evinin mutfağında ciddi deneyler yapmaya çalışan ve kendilerine biohacker unvanı veren çok sayıda insan bulunmakta. Ciddi deneyler diyorum çünkü evde kendine HIV tedavisi uygulamaya çalışanlar bile var. Gelin bu çalışmalara liderlik eden kişilerden biri olan Josiah Zayner'den biraz bahsedelim. Josiah Zayner Chicago Üniversitesi'nden biyofizik alanında doktora derecesine sahip NASA'da bir süre etkin çalışmalara dahil olmuş ve yaptığı bu çalışmaları beklediğinden daha az yenilikçi bulması sebebiyle NASA'dan ayrılan bir bilim insanı. Onun kendini tanımladığı şekliyle o bir biohacker. Gerek akademik camiayı gerek bilim camiasını fazla hiyerarşik bulması sebebiyle The ODİN adını verdiği şirketini kurdu. Şirketi kurmasındaki amaç, genel halkın kendi bakteriyel DNA'sını düzenlemelerini sağlayacak DIY CRISPR kitlerini temin etmelerini sağlamak ve halkı bilimden uzak tutmak yerine onları bilimin aslında kolay ve her yerde uygulanabilir olduğunu göstermek. Zayner her ne kadar bu uygulamaların çok basit ve güvenli olduğunu söylese de bilim insanları gerekli koşulları sağlamayan ortamlarda bu tür çalışmaların gerçekleştirilmesinin etik dışı olacağını şiddetle savunuyor. CRISPR İle Kas Kütlesini Arttırmak! Ayrıca Zayner kendi üzerinde CRISPR yöntemini kullanarak kas kütlesini hiç spor yapmadan geliştirmeyi amaçlıyor. Katıldığı konferans ve yayınlarda dinleyicilerine aslında hiç de korkutucu olmadığını göstermek için kaslarına CRISR kitlerini enjekte ediyor. Büyük spekülasyonlara sebep oluyor fakat birçok kişiyi de etkilemeyi başarıyor. DIY CRISPR kitlerini satın alıp kullanmaya başlayan yüzlerce biohacker kas kütlelerine bu kitleri enjekte edip devasa kaslara sahip olmanın hayalini kuruyor. Basit bir enjeksiyon spor salonlarının yeni korkulu rüyası olacak gibi. Yanlış duymadınız artık spor salonlarında saatlerinizi geçirip bol protein içerikli besinlerle beslenmek yerine kendinize bir dizi CRISPR enjekte ederek dolgun kaslara sahip olabilirsiniz. Zayner aynı kitlerin de satışını yaparak herkesin kendi mutfağında ya da garajında rahatlıkla bu kitleri uygulayabilecekleri dahası biohacker olabilecekleri konusunda destekliyor ve ekliyor ''yapılacak olan deneylerden kimsenin zarar göreceğini sanmıyorum. Bilim insanlardan uzakta geliştirilmemeli.'' Biohacking ile mücadele edilmesine rağmen birileri hala evlerinin garajında genetiği değiştirilmiş canlılar ile çalışıyor olabilir. Bir gün uyandığınızda yan komşunuzun Hulk'a dönüşmüş olma ihtimali hiç de uzak değil gibi görünüyor, ne dersiniz. Doğaya ve canlılara zarar vermeden muhteşem çalışmalara imza atabilme ümidi ile."} {"url": "https://sinirbilim.org/bipolar-affektif-bozukluk/", "text": "Bipolar Affektif Bozukluk Bipolar affektif bozukluk aynı zamanda klasik manik depresyon olarak da bilinen bir duygudurum bozukluğudur. Bu rahatsızlık nüfusun yaklaşık %1'ini etkiler. Tipik özelliği, depresyon dönemleri arasına serpiştirilmiş aşırı coşkulu duygudurum, yani manik epizotlardır. Bipolar hastalar manik durumdayken fazla uyku ihtiyacı duymazlar. Üretken, enerjik hatta genelde aşırı coşkun ve eğlencelidirler. Ancak mani yükseldiğinde, görkemlilikleri yüzünden başları derde girebilir. Bu hastalarda ayrıca hızlı konuşma, halüsinasyon, sanrı ve agresif davranış da görülebilir. Bipolar Affektif Bozukluk Epizotlar Halinde Olur Bipolar depresyon haline geçtiklerinde genelde uyuşuk olurlar ve çoğu zaman gün boyu uyurlar. Bazı insanlarda hastalığın hafif bir çeşidi görülür ve bu kişilerde tam kapsamlı manik epizotlar yerine hipomani olur. Yani hastalar gerginlik ve psikoz olmaksızın öfori ve üretkenlik yaşarlar. Depresyon dönemleri ise daha az şiddetlidir veya yok gibidir. Bu hipomanik halin cazibesi yüzünden pek çok bipolar hasta ruh hallerini dengeleyebilen ve geçişlerin sıklık ve yoğunluğunu azaltan lityumlarını almayı unutur."} {"url": "https://sinirbilim.org/bipolar-bozukluk/", "text": "Bipolar Bozukluk Genetiğimizde Olsa Bile Önlenebilir mi? Bazıları doğuştan hayata 0-1 geride başlıyor. Ailenizde herhangi önemli bir hastalık varsa doktorlara göre o hastalığın sizde ortaya çıkma ihtimalini göz ardı etmemelisiniz. Diyelim ki ailemizde bipolar bozukluk yaşayan biri var. Bu kişi annemiz olsun. Genetiğimizde bipolar bozukluk genleri var diye biz de bipolar olacak mıyız? Beyin genetik riskleri yok etmek için ne yapıyor? Yıllardır yapılan araştırmalar bize bipolar bozukluk ile ilgili çok şey öğretti. Ancak yeni bir çalışma bakış açımızı çok değiştiriyor. Şimdiye kadar bipolar rahatsızlığın genetik temellerinin çok önemli olduğunu düşünüyorduk. Eğer riskli genleriniz varsa ömür boyu bu rahatsızlığa yakalanma ihtimaliniz vardı ve bunu tamamen engellemenin bilinen bir yolu yoktu. Bipolar bozukluk kişinin ruh hali ve enerji seviyelerindeki anormal değişimlerle kendini gösteren bir rahatsızlıktır. Bilim insanlarının yaptığı son çalışmada gördük ki, beynimiz genetiğimizin üstesinden gelebiliyor. Çok yüksek risk grubunda yer alan kişilerde bile bipolar bozukluk tam anlamıyla önlenebiliyor. Bipolar Bozukluk Genleri Amerika'nın New York şehrinde Mount Sinai Hastanesi'nde yürütülen araştırmada kardeşlerden alınan bilgiler bipolar bozukluğun genetik kökenlerini incelemede çok yardımcı oldu. Erkek veya kız kardeşinden biri bipolar bozukluk yaşayan insanların bu rahatsızlığa yakalanma ihtimali ailesinde bipolar bulunmayan kişilerden 4 kat fazladır. Çok ciddi bir oran gerçekten. Bilim insanları henüz bir bipolar geni tespit edemediler. Rahatsızlığın nedeni genetik ve çevresel etkenlerin kombinasyonundan oluşuyor. Genlerin çok önemli olduğunu inkar edemeyiz ama genetik bu rahatsızlığı açıklamada tek başına yeterli olmuyor. Araştırma ekibi genetik ve çevresel etkenleri bipolar bozuklukta ne kadar rol oynadıklarını merak etti. Öncelikle rahatsızlıktan etkilenen ve etkilenmeye kardeşlerde farkın çevresel değil genetik olduğunu varsaydılar. Eğer bir kardeş bipolardan etkileniyor diğer kardeş etkilenmiyorsa çevresel etkenlerin buna sebep olma ihtimali çok düşüktür. Çünkü kardeşler aynı ortamlarda büyüdüğü için aynı çevrede yaşıyorlar. Öncelikle beyin dokusunu incelemek için fMRI tekniğini kullanarak 78 hastayı incelediler. Ayrıca hastaların kardeşlerinden 64 kişi ve kontrol grubu olarak 41 sağlıklı kişinin de fMRI taraması yapıldı. Beyin Taramaları Çok Şey Anlatıyor Kardeşlerden alınan beyin taramaları çarpıcı sonuçlar verdi. American Journal of Psychiatry adlı dergide yayınlanan çalışmaya göre bipolar hastaların sağlıklı kardeşlerinin bazı beyin bölgelerinde hiperaktivite vardı. Özellikle beynin hiçbir şey yapmıyorken etkin olan olağan durum ağı kardeşi bipolar olan sağlıklı kişilerde daha aktifti. DMN beynin çok sayıda bölgesiyle etkileşim içindedir ve prefrontal korteks, hipokampüs gibi bölgeleri kapsar. İleri Okuma: Prefrontal Korteks Nedir? DMN'deki bu hiperaktivite sadece sağlıklı kardeşlere özgü bir şeydi. Araştırmacılar beynin bunu kasten yaptığını düşünüyor. Genetik olarak geçen bipolar genlerin zararlı etkisini önlemek için DMN çok fazla çalışıyor. Bu şekilde beyin bipolar bozukluğa karşı direniyor. Açıkçası DMN gibi çok önemli bir beyin ağının bipolar bozukluktaki rolünü anlamak bizim için çok büyük bir gelişme. Beyin kendi içinde psikiyatrik rahatsızlıklarla başa çıkmak için bir şeyler yapıyor. Ancak hala daha neden bazı insanların bipolar olduğunu bazılarının ise sağlıklı kaldığını bilmiyoruz. Araştırmacılar yanıtın yine genlerde saklı olduğuna inanıyor. Bipolar ve sağlıklı akrabalar arasındaki genetik materyal çok farklı değil. Ancak gözden kaçırılan kritik bir şeyler olmalı. DNA'daki bazı faktörler bu genetik riskin rahatsızlığa dönüşmesine veya dönüşmemesine yol açabilir. Genleri Bulursak Tedaviyi Buluruz Ulusal Sağlık Enstitüsü'ne göre bipolar bozukluk kişinin ruh hali ve hareketliliğinde sıradışı değişimlere neden olan bir rahatsızlıktır. Hastalar sıklıkla bu ruh hallerindeki değişimden dolayı günlük işlerini yapamazlar. Bugün yetişkin Amerikan nüfusunun yaklaşık %2.9'u bu rahatsızlıktan muzdariptir."} {"url": "https://sinirbilim.org/bipolarlik-ve-borderline/", "text": "Yanlış Tanı Çıkmazı: Bipolarlık ve Borderline Kişilik Bozukluğu Sıklıkla karıştırılan bipolarlık ve borderline kişilik bozukluğu, benzer belirtilere sahip olsa da aslında tamamen kendine özgü tedavileri olan iki ayrı hastalıktır. Bu bozukluklarda uygun tedavi yöntemlerini kullanabilmek için doğru tanı hayati önem taşımaktadır. İleri Okuma: Bipolar Bozukluk Psychiatry Dergisi'nde yayımlanan bir çalışmaya göre, bipolar bozukluğa sahip hastaların %69'una başlangıçta yanlış teşhis konuluyor ve tedavi aşamasında hastaların üçte biri için yanlış uygulamalar devam ediyor. Tedavi için kullanılan yanlış antidepresanlar, hipomani ve maniye sebep olabiliyor. Bu da hastalar ve aileler için yıkıcı sonuçlar doğuruyor. Doğru tanının konulabilmesi için hastalıkların belirtileri arasındaki farkları bilmek gerekiyor. Borderline Kişilik Bozukluğu Borderline kişilik bozukluğundan muzdarip olan bireyler, duygularını düzenlemekte büyük zorluklar çeker. Ani ruh hali değişimi yaşayan, düşünmeden hareket eden bu hastalar, bireysel ilişkilerde dengesiz tutumlar sergiler; çok sevdiğini söyledikleri insanlardan kısa bir süre sonra nefret edebilirler. Özgüven eksikliği, kendilik anlayışındaki değişiklikler, kendine zarar verme eğilimleri, aile veya arkadaşlar tarafından terk edilme korkusu ve aşırı para harcama gibi birçok farklı belirti görülebilir. Hastalığın sebebi bilinmiyor fakat araştırmacılar genetik, çevresel ve beyin işlevleriyle ilgili unsurların etkili olabileceğini düşünüyor. Bipolar Bozukluk Bipolar bozuklukta da bu belirtilerin çoğu görülür fakat bu bozukluğun belirleyici özelliği ruh halinin uç noktalar arasında seyretmesidir. Kişinin bir süre aşırı sevinç ve coşku, artan faaliyet ve enerji, her zamankinden daha çok konuşma isteği gibi belirtiler gösteren manik dönemde olmasına karşın daha sonra kendini dipte, yorgun ve mutsuz hissetme, sinirlilik, keyifsizlik, her şeyi üstüne alınma, azalan dayanıklılık gibi belirtileri olan depresyon durumunu yaşamasıdır. Borderline kişilik bozukluğunda belirtiler istikrarlı görülürken bipolar bozuklukta belirtilerin sürekli değil dönemsel olması bu iki durum arasındaki en önemli farktır. Bir diğer fark ise bu belirtilerin tetikleyicileri arasındadır. Borderline kişilik bozukluğunda bireyler arasındaki ilişkiler duygu durumlarını etkilerken, bipolar bozuklukta bariz bir tetikleyici yoktur, hastalar belirtilerin aniden ortaya çıktığını vurgular. Dönemler arası geçişlerin sebebi kişilerin beyin faaliyetlerinde ve hormonal dengelerindeki içkökenli değişikliklerdir. Yanlış Tanı Nasıl Önlenebilir?"} {"url": "https://sinirbilim.org/bir-amnezi-hastasinin-not-defteri/", "text": "Bir Amnezi Hastasının Not Defteri Görselde gördüğünüz not defteri İngiliz müzikolog, orkestra şefi ve tenör Clive Wearing'e ait. Not defteri kargacık burgacık yazılarla dolu gibi görünebilir, hatta yazıların birçoğuna anlam veremiyor olabilirsiniz çünkü Clive Wearing hem ileriye dönük hem de geriye dönük kronik amneziye sahip. Wearing'in beyninde ileriye dönük amnezi yüzünden yeni bilgiler oluşmuyor! Geriye dönük amnezisi de geçmiş bilgilerini hatırlamasına izin vermiyor! Tuhaf bir durum yaşayan Wearing çoğu kez bir komadan yeni uyandığını düşünüyor ve sürekli bir not defteri ile yaşıyor. Bu da not defterinde yazdıklarından bir parça: Saat 7:46 Şimdi uyandım. Saat 7:47 Bu hastalık ölüme benziyor, ilk defa hissediyor gibi. Sevgilim Deborah'ı sonsuza kadar seveceğim. Saat 7:51 İlk gezip dolaşmam. Saat 8:07 Şimdi tamamen mükemmel olarak uyandım. Saat 8:21 Şimdi gerçekten tamamen uyandım. Saat 8:35 Televizyon keyfi zamanı. Saat 9:06 Şimdi tamamen enerjik uyandım. Saat 9:35 Şimdi uyandım 9.54 Şimdi tamamen yyandım kahvem var. Saaat 10:30 Şimdi uyandım. 27 Mart 1985'te Wearing usta bir müzisyen olarak BBC Radyo 3'te program yapıyordu. O günlerde Herpes virüsüne yakalanan bu müzisyen virüsün merkezi sinir sistemine saldırması sonucu duygularını kontrol edememeye ve hafıza sorunları yaşamaya başladı. Virüsü kaptıktan sonra Wearing yeni bilgileri aklında tutamamaya başlamıştı. Yaşadığı hastalıkların bir sonucu olarak en sonunda amnezi kendini gösterdi ve hipokampüsünün zarar görmesinden dolayı Wearing kısa dönem belleği ile uzun dönem belleği arasındaki köprüyü kaybetti. Artık anıları yalnızca 7 30 saniye sürüyordu. 30 saniyelik zaman dilimlerinde yaşamaya başladı. Doktorlarla konuşuyordu ama bir dakika sonra etrafındaki insanlara beni neden doktorlara götürmüyorsunuz diye isyan ediyordu. Her sabah 20 saniyelik uyanmalar yaşıyordu. Birçok zaman komadan yeni uyanmış gibi hissediyordu. Sorulan sorulara gayet mantıklı yanıtlar verebiliyor ama birkaç cümleden sonra hangi yanıtları verdiğini hatırlamıyordu. Kendisine durumu ile ilgili sorgulayıcı sorular sorulduğunda ise ya çok kızıyor ya da çok üzülüyordu! Doktorlarla 15 dakika konuşuyorsunuz ama sadece 30 saniyedir görüyor gibisiniz. Doktor size buraya nasıl geldin diye soruyor ve siz hiçbir şey söyleyemiyorsunuz. Siz ne hissederdiniz?"} {"url": "https://sinirbilim.org/bir-psikiyatristin-gizli-defteri-gary-small-gigi-vorgan/", "text": "Bir Psikiyatristin Gizli Defteri Gary Small, Gigi Vorgan"} {"url": "https://sinirbilim.org/bir-yara-izinden-cok-daha-fazlasi-keloid/", "text": "Bir Yara İzinden Çok Daha Fazlası: Keloid Tarihin her döneminde insanoğlu, derisini kendini ifade etme araçlarından biri olarak bulunmuştur. Renkler, dövmeler, aksesuarlar ve bir de ... keloid. Keloid, aşırı hücre üretimi sonucunda anormal yara iyileşmesi durumudur. Normalde yaralar iyileşirken iyileşme tamamlandığında doku onarımı durur. Oysa keloidlerde doku onarımı ısrarla devam eder ve bu yüzden iyileşen yara büyümeye başlar. Tüm yaraların yaklaşık %5-15'i keloidleri oluşturarak iyileşir ancak farklı ırklarda bu oran değişebilmektedir. Afroamerikan, Asyalı ve İspanyol ırkta bu oran daha fazladır. Örneğin: Afrika kökenli Amerikanlarda keloid görülmesi Kafkas ırkına göre 20 kat daha sıktır. Keloid Çok Farklı Anlamlar Taşıyor Dermatolojide büyük bir sorun oluştursa da Afrika'daki yerel halk için keloid bir yara izinden çok daha farklı anlamlar taşıyor. Afrikalı ırklarda yaygın görülen keloid önemli bir estetik ve kültürel bileşendir. Özünde, vücudun çeşitli yerleri yara dokusunun şeklini kontrol edecek şekilde keskin bir aletle çizilir. Bitki suları uygulayarak cildin tahriş olması, odun kömürü ve barut gibi koyu pigmentlerle renklendirilmesi sağlanır. Bu kesikler iyileştiğinde, keloid olarak bilinen yükseltilmiş yara izlerini oluşturur. En karmaşık örnekleri Kongo Havzası'nda, komşu bölgelerde ve Batı Afrika'da bulunur. Uzun ve acı veren bir süreç olmakla birlikte kimlik ve sosyal konum hakkında karmaşık mesajlar içerebilir. Kalıcı vücut işaretleri sabit sosyal, politik ve dini rolleri temsil eder. Batı Afrika'da kadınlar ergenlik, evilik gibi süreçleri bu şekilde bedenine işler, bazen ise bedenini erkeklere daha cazip hale getirilmesine yardımcı olur. Nijerya'da keloidleri çok kabarmış kadınların cinsel yönden daha aktif olduğu ve daha fazla çocuk doğuracağına inanılır. Kısacası biz yaraları iyileştirmek için çalışaduralım, dünyanın bir yerinde bu durumu sanata çeviren insanlar var olacak. Hazırlayan : Serap Kaya Kaynaklar https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/25280642 http://www.randafricanart.com/Scarification_and_Cicatrisation_among_African_cultures.html"} {"url": "https://sinirbilim.org/biraz-narsisizm/", "text": "Biraz Narsisizm Zihin Sağlığı İçin Yararlı Olabilir Narsisizm herkesin aklında kötü bir izlenim bırakan bir kişilik bozukluğudur. İsmini yunan mitolojisinde kendisine aşık olmakla cezalandırılan Narkissos'tan alır. Ekho adlı peri kızı bir gün yakışıklı bir avcı olan Narkissos'a aşık olur. Narkissos bu peri kızının aşkına yanıt vermez ve peri kızı aşkından ölür. Olimpos tanrıları da Narkissos'u sadece kendisine aşık olmakla cezalandırır. Bir gün Narkissos su içmek için nehir kenarına geldiğinde suda kendi yansımasını görür ve aşık olarak suya atlar. Narkissos düştüğü nehirde ölür ve cesedinin öldüğü yerde nergisler açar. Narsisizm de ismini buradan alır. Kişinin kendisine aşırı değer vermesi ve başkalarını hor görmesi ile karakterize bir kişilik bozukluğudur. Ancak narsisizm az miktarda olduğunda oldukça yararlı olabilir. Narsisizm Farklı Yoğunluklarda Görülür Amerika'da Florida Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar toplumun %6,2'sinin narsisizme yakalandığını gösteriyor. Etrafınızdaki her 16 kişiden biri narsisist olabilir. Ancak hangi boyutta olduğuna da bakmamız gerekiyor. Narsisizm astım, bronşit, egzama gibi bir rahatsızlık değildir. Çok farklı boyutlarda ortaya çıkabilir. Bütün narsisim kişilik bozukluklarında ortak bazı noktalar olmasına rağmen aslında bu bir spektrum bozukluğudur. Herkes farklı yoğunlukta narsisistik özellikler taşır. Kişiliğimizin bir görünür iyi yanı vardır, bir de bilinçaltımızda yatan karanlık tarafı vardır. Star Wars izleyenler dark side denince ne olduğunu bilirler. Bu karanlık tarafı dört bileşene ayırırsak narsisizm bunlardan biridir. Kişiliğimizin karanlık tarafının diğer parçaları ise makyavelcilik, psikopatlık ve sadizmdir. Makyavelcilik hedefe ulaşmak için her yolun meşru görülmesidir, ahlaksız olsa bile. Psikopatlık en basit tabirle empati duygusunun körelmesi ve başkalarını umursamamaktır. Sadizm ise başkalarına acı vermekten hoşlanmaktır. Şimdi narsisizmi kendi içinde inceleyelim. Büyüklenmeci ve Kırılgan Narsisizm Narsisizmin temel olarak iki boyutu vardır: Büyüklenmeci ve kırılgan . Kırılgan narsisistikler daha savunmacı bir yapıdadırlar ve kendilerinden başka insanlara düşmanca yaklaşırlar. Diğer taraftan büyüklenmeci narsisitikler kendilerine aşırı değer verirler ve toplum içinde konumları ve güçleri ile hakimiyet kurmak isterler. İngiltere'de Queen's University Belfast'te çalışan araştırmacılar narsisist kişilik bozukluğunun olumlu etkilerinin olup olmayacağını araştırdılar. Psikoloji literatüründe önceden birçok psikolog sağlıklı seviyelerde narsisizmin zihin sağlığına yararlı olabileceğini ifade etmişlerdi. Ancak spekülatif açıklamalar ile nesnel kanıtlara dayanan bilimsel araştırmalar aynı değildir. Kostas Papageorgiou bazı narsisistik özelliklerinin kişinin ruh halini düzenlemede olumlu etkileri olduğunu araştırmaya başladı. Depresyona Karşı Direnç Sağlıyor Papageorgiou ve ekibi daha önceden büyüklenmeci narsisizmi olan kişilerin strese karşı daha dirençli olduğunu gösteren iki makale yayınlamışlardı. Bu kişiler stresi daha hafif yaşıyorlar ve depresyona daha az yakalanıyorlardı. Kendilerine aşırı güvenli oldukları için riskli davranışlara girmekten pek çekinmiyorlar. Bakış açıları gerçekçi olmasa bile başkalarına üstten bakıyorlar ve onları hakir görüyorlar. Etraflarındaki insanlara karşı çok az empati gösteriyorlar ve bundan utanç veya suçluluk duymuyorlar. Evrimsel süreçte insanlar topluluk halinde yaşamak üzere evrimleştiler. İnsan ne kadar doğanın bir parçası olsa da diğer hayvanlar gibi bedenen çok güçlü değildir. Hayatta kalması için zihinsel özelliklerini kullanmak zorundadır. İş birliği ve topluluk halinde yaşamak da bizim hayatta kalma şansımızı artırır. Empati duygusu ve yardımlaşmak evrimimizin temel basamaklarından biridir. Peki, öyleyse ne oldu da modern toplumlarda narsisizm yükselişe geçti? Sosyal olarak kişiye zarar veren bir bozukluk neden yayılıyor? Narsisizmin Olumlu Yanları Araştırmacılar narsisizmin içinde bulunulan koşullara göre zarar veya yarar sağlayabileceğini söylüyor. Papageorgiou ve arkadaşları 3 narsisistik grup üzerinde yapılmış çalışmaları incelediler. İlk grupta 364, ikinci grupta 244, son grupta ise 144 gönüllü vardı. İlk çalışmada bilim insanları narsisistik özellikler taşıyan insanların zihinsel dayanıklıklarının daha yüksek olup olmadığına bakmışlardı. Hipoteze göre büyüklenmeci narsisizmi olan bireylerde zihinsel dayanıklılık daha fazla bekleniyordu. Beklendiği gibi büyüklenmeci narsisistik gruptaki kişilerin zihinsel dayanıklıkları anlamlı biçimde daha yüksekti. Ayrıca bu bireyler depresyon belirtilerini de diğer insanlara göre daha az yaşıyorlardı. Burada diğer insanlar ile kırılgan narsisistikleri de kapsam içine alıyoruz. Zira kırılgan narsisistiklerin zihinsel dayanıklıklarında anlamlı bir fark gözlenmedi. Tehlikesiz Bir Narsisizm Mümkün mü? Personality and Individual Differences adlı dergide yayınlanan ikinci araştırmada araştırmacılar büyüklenmeci narsisistik bireylerin stres düzeylerinin daha düşük olduğunu gördüler. Çalışmalardan elde edilen veriler toplandığında büyüklenmeci narsisizmin zihin sağlığı için tamamen zararlı olmadığını görüyoruz. Narsisizm kişinin toplum içindeki konumunu bozan bir bozukluk olsa da bireysel temelde zihin sağlığını koruma işlevini de üstleniyor. Özellikle kendine güven, hedefe yönelme, depresyon ve strese karşı kalkan olmada büyüklenmeci narsisizmin önemli bir rolü olduğunu görüyoruz."} {"url": "https://sinirbilim.org/birbirine-baglanmis-hafiza/", "text": "Birbirine Bağlanmış Hafıza Aslı interconnected memory system olan bu hafıza türünde çiftlerden birinin hatırlayamadığını diğeri hatırlıyor ve birbirlerini tamamlıyorlar ancak bu sadece uzun süreli ve samimi ilişkilerde oluşan bir durumdur. Günlük hayatımızda hatırlanacak o kadar çok şey vardır ki bir kişinin hafızası bazen yeterli gelmeyebilir. Evrimsel süreçte buna da bir çözüm bulunmuş: birbirine bağlanmış hafıza. Tıpkı bilgisayarlardaki paylaşımlı diskler gibi insanlardaki paylaşımlı hatırlama olayı çok yararlı oluyor. Araştırmalar bilişsel işlevlerin bireyler arasında, hatta gruplar arasında dağıtılmış olabileceğini gösteriyor. Avustralya'da Macquarie Üniversitesi'ndeki araştırmacılar deneysel bir çalışmada hatırlama eyleminin bireyler arasında gerçekleşip gerçekleşmediğini, eğer gerçekleşiyorsa nasıl olduğunu bulmaya çalıştı. Birbirlerine bağlı çiftler üzerinde bazı deneyler yaparak bu kişilerin farklı olayları hatırlayıp birbirlerine yardımcı olup olmadığına bakıldı. İncelenen konular çok basit günlük olaylar ve geçmiş anılardan oluşuyordu. Örneğin su faturasını kim yatıracaktı, çocuğu okuldan kim alacaktı veya geçen sene tatilde nereye gitmiştik gibi sorular yer alıyordu. Ekip ayrıca çiftlerin rutin işlerini nasıl koordine ettiğini ve bir taraf hata yaparsa diğer kişinin bu durumu nasıl telafi edeceğini de not aldılar. İşler Koordineli Yürütülüyordu"} {"url": "https://sinirbilim.org/bisiklet-surmenin-yararlari/", "text": "Bisiklet Sürmenin Yararları Bisiklet medeniyettir. Hayat yolculuğumuz da bisiklet sürmeye benzer. Claude Peppeer'ın dediği gibi Hayat bir bisiklete binmek gibidir; Pedalı çevirmeye devam ettiğiniz sürece düşmezsiniz. Bisiklet sürmenin bazı yararlarını infografikte görüyorsunuz. Bu konuda yazılan onlarca yüzlerce makale bulabilirsiniz. Yapılan bir araştırmayaca göre profesyonel bisikletçiler bilişsel testlerde spor yapmayanlara kıyasla daha az yoruluyorlar ve çok daha sağlam bir beyne sahipler. 11 profesyonel bisikletçi üstünde yapılan incelemelerde bisikletçiler eğlence amaçlı spor yapanlardan hem zaman hem de toplam puan açısından çok daha üstün bir performans gösterdiler. Tour de France gibi dünyanın en uzun maratonlarına katılan sporcuların çabucak yorulmaması tabi ki şaşılacak bir durum değil. Bisikleti spor amaçlı kullanan atletler fiziksel dayanıklılık kadar zihinsel dayanıklılığa da önem vermek zorundadır. Bisiklet Sürmek Kalp Sağlığını Koruyor Bir diğer çalışma da, Amerikan Kalp Birliği Dergisi'nde Kasım 2016'da yayınlanmıştır. Bu çalışmanın sonuçlarına göre orta yaşlı veya daha yaşlı, bisikletle işe giden İsveçli yetişkinlerin, işlerine toplu taşıma ile gidenlere göre kalp hastalıkları, yüksek tansiyon, yüksek kolesterol, prediyabet riskinin daha az olduğu bulundu. Fakat bu iki çalışma bisiklet sürmenin daha az risk taşıdığını kanıtlamıyor, sadece gözlemsel olarak bulunmuş. Sağlıklı beslenme önerilerine bakacak olursak, aslında dolaylı yoldan doğru oluyor diyebiliriz. Neticede, pedallamak da bir aerobik egzersiz ve haftada 150 dakikalık egzersiz bizi hareketsiz olmaktan ve onun getirdiği obezite ile ilişkili hastalıklardan korur. Amerikan Kalp Birliğinin en önemli yayınlarından olan Circulation'da 1 Kasım 2016'da çok önemli bir rapor yayınladı. Bu raporun içinde 50-65 yaş arası 45,000 Danimarkalı yetişkinle yapılmış çalışmada, 20 yıllık izlemede, bisiklete binenlerin kalp hastalığı riski binmeyenlere göre %15 daha az bulunuyor. Araştırmacılar, haftada en azından 30 dakika bisiklete binmenin bile kalbi koruduğunu söylüyor. Obezite ile Mücadelede Bisiklet Tavsiye Ediliyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/bisiklet-surmeyi-unutmayiz/", "text": "Bisiklet Sürmeyi Neden Unutmayız? Üniversiteyi şehir dışında okuyanlar iyi bilirler. Aylarca evinden uzakta kalırsın, o memleket kokusu burnunda tüter, bir bahane bir bayram olsa da kaçsam diye dört gözle tatili beklerler. İnsanın büyüdüğü topraklara geri dönmesi güzeldir; aile ortamı, çocukluk anıları ve tabi bodrumdaki o bisiklet. Aradan aylar, yıllar geçse de o bisikleti hep kullanırız ve nedense bir matematik formülünü ezberleyemeyen beynimiz o bisikleti sürmesini asla unutmaz. Aberdeen Üniversitesi sinirbilim insanları neden bisiklet sürmenin unutulmadığını buldular. Dünya'nın en prestijli dergilerinden olan Nature Neuroscience'da yayınlanan çalışmada araştırmacılar hareket kabiliyetlerinin yer aldığı hafıza oluşumundan sorumlu bir beyin bölgesi tanımladılar. Beynin alt bölgesinde bulunan beyincik adlı bölge hareketle ilgili yeni bir beceri kazandığımızda hemen etkinleşiyor. Kapıcı Nöronlar Sayesinde Bisiklet Sürmeyi Unutmayız Çok sayıda ülkeden bilim insanının yer aldığı araştırmada beyincikten giden elektrik sinyallerini denetleyen bir nöron tipi belirlendi. Bu nöronlar tabir-i caizse kapıcı görevi gören özel bir nöron tipidir. Bilimsel ismi moleküler tabaka internöronları olan ama benim kapıcı nöronları diyeceğim bu hücreler elektrik sinyallerini işleyip beynin diğer kısımlarının hafıza olarak kodlamasını sağlıyor. Olayı bir örnekle anlatalım. Bisiklete ilk defa biniyoruz, önce dengemizi sağlamamız gerekiyor. Beyinciğimiz şimdi daha fazla çalışıyor. İlk pedalı çevirmeye başladığımızdan itibaren beyincikten çıkan her sinyal kapıcı nöronlarına geliyor. Burada nöronlar onları işleyip hafızayla ilgili henüz bilmediğimiz yerlere gönderiyorlar. Elde edilen bu bilgiler ileride normal insan beynini taklit eden, özellikle felç veya MS hastalarına büyük yarar sağlayacak protez cihazların geliştirilmesi için büyük önem taşıyor. Beyincik"} {"url": "https://sinirbilim.org/bisiklet-zen-juan-carlos-kreimer/", "text": "İrem Yakışıklı Merhaba! Ben İrem Yakışıklı. Diyetisyenim. Başkent Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik bölümünden mezun olduktan sonra kendi üniversitemde yüksek lisansa başladım; hala devam ediyorum. Anadolu Üniversitesi'nde 'Yaşlı Bakımı' bölümü okuyorum. Beslenme ve diyet alanı dışında, psikoloji, nörolojik hastalıklar özellikle Alzheimer ve Parkinson Hastalığı, beyin bağırsak aksı, sürdürülebilir beslenme gibi ana konular üzerinde yoğunlaşsam da bunlar dışında birçok farklı konuda yazılar okuyorum. Danışanlarıma bakarken, bir yandan da Türkiye'nin ilk ve tek bilimsel diyetisyen dergisi Dytmag'de yazı işleri sorumlusu olarak çalışıyorum. Diyetisyen Nihal Tunçer'in 2015'de diyetisyenlere sunduğu bu hizmete ben de 2018'den beri destek veriyorum. Kitap okumayı seviyorum. İtalyanca öğrenmeye çalışıyorum. Bunlar dışında, edebiyatı, felsefeyi, sanatı ve müziği elimden geldiğince hayatıma dahil etmeye çalışıyorum; kendi mesleğimle çaprazlamayı seviyorum. Beslenme ile ilgili yazılarımı, instagram'da @nutrydp hesabında, Hollanda'daki bir arkadaşımla beraber paylaşıyorum. - Danışmanlık & her türlü soru veya bilgi için; iremyak@gmail.com - Dytmag hakkında bilgi almak için; diyetisyenmagazindergisi@gmail.com"} {"url": "https://sinirbilim.org/bitkisel-ilaclar/", "text": "Bitkisel İlaçlar Yararlı mı Yoksa Tehlikeli mi? Sıtmayla savaşmak için strychnos myrotoides'lerin kurutulmuş buhar kabuklarından bir çay içer miydiniz? Ya da eklem iltihabi ağrılarınızı dindirmek için arı sokmasından kaynaklanan sıvı zehri tedavi amaçlı ve hatta önlem için kullanır mıydınız? Muhtemelen hayır, fakat bitkiler ve diğer doğal ürünler insanlığın tarihinde uzun yıllardır kullanılmıştır. Bugün birçok tedavide ve modern şifa sistemlerinde halen önemli bir rol oynamaktadır. Tıptaki bitkilerin tarihsel rolünün pek çok örneği vardır. Bitkisel İlaçlar Binlerce Yıl Önce Kullanılıyordu Günümüzdeki modern bitki uzmanları ökseotunu epilepsi, hipertansiyon ve hormon dengesizliği için uyguluyor. Ayrıca Roma'da ökseotunu ülseri iyileştirmek, epilepsi tedavisinde ve kadında doğurganlığı artırmak için kullanılırdı. Eski zamanlarda tıbbi tedavi yöntemlerin büyük bir kısmı, sihir unsurlarını ve süper doğal maddeleri terapötik rejime dahil eden papaz doktorları veya şamanlar tarafından üstlenilirdi. Ancak modern zamanlarda bile, dünyanın birçok yerinde, bitkiler ve kutsal eserlerden oluşan özenle hazırlanmış şifacılar topluluk için terapötik tedaviler sağlar. Onların becerileri, deneyimlerden ve önceki nesillerden aktarılan bilgiden gelir. Eski şifa bitkilerin çoğu modern toplumda geleneksel terapötik tedavi kaynağı olarak rol oynamaya devam etmektedir. 1960 yıllarına kadar çocuklarda lösemi neredeyse kesinlikle ölümle sonuçlanıyordu. Ancak Madagaskar'da yetişen rosy periwinke bitkisi ile yapılmış bir kemoterapötik ilaç uzun süreli basari oranını% 90'ın üzerine çıkardı (Swerdlow, 2000). Yüksük otu foxglove bitkisinin yapraklarından gelir ve efedrin ephedra bitkisinden gelir. İnsanlar Bitkisel İlaçlara Yönelmeye Başlıyor İlaç geliştiricileri, bitki özlerinin kullanılması yanında sentetik veya yarı sentetik farmasötiklerin şablonları olarak sıklıkla doğal ürünleri kullanmaktadır. Birçok batılı bitkisel ilaçlara yöneliyor çünkü hafif, daha doğal ve daha az yan etkisi var gibi algılanıyor. Bugün birçok bilim insanı, kanseri tedavi eden, kalp hastalığını önleyen, ağrıyı durduran ve diğer rahatsızlıkları tedavi eden şifalı bitkiler arayan şamanlarla bir araya geliyorlar. Şaman tıbbi ilaçları 1990'lı yılların başında artan satın alımı desteklemek amacıyla daha büyük ilaç şirketlerinin bir konsorsiyumu ve özellikle sömürü nedeniyle tehlikede olan tropik yağmur ormanlarının bitki materyalinin değerlendirilmesi amacıyla kuruldu (Hollinger, 2008). Bu değişiklikler, biyoçeşitliliği korumaya yönelik yeni bir ilgiyi yansıtmasına ve bununla birlikte gelen kültürel tarih, bitki temelli reçeteli ilaçların üretiminde harcanan para miktarının, bitki değerlendirmesinin sıklıkla sınırlı sonuçları olan zaman ve para için büyük bir yatırım gerektirmesi nedeniyle sınırlandırıldı. Ayrıca, modern Batı'nın genetik araştırmalar üzerine yaptığı vurgu, belirli bir hastalığın patolojik sürecini anlamaya ve onu onaran bir molekül tasarlamaya odaklanmaktadır. Bu faktörler etnobotanik araştırmalarına olan ilgiyi sınırlar. Bitkisel İlaçlar Kontrollü Kullanılmalı Bitkisel ilaçların keşfinin önemli bir yanı olsa da, bitkisel ilaçların karanlık taraflıları vardır. Tüketicilerin şifalı otları kullanım hevesine rağmen, birçok bilim insanı ve tıp doktoru, otların çok daha fazla düzenlemeye ihtiyacı olduğunu düşünüyor. Birçok kişi, Amerika'da büyük, kontrolsüz deney yapıldığını düşünüyorlar. Bazı tahminler, Amerikalıların % 12,1'inin Gıda ve İlaç İdaresi tarafından değerlendirilmemiş olan bitkisel İlaçlar üzerine yalnızca 1997'de 5 milyar doların üzerinde harcamış olduğunu ortaya koymaktadır (Swerdlow, 2000). Ayrıca bitkisel İlaçlar besin takviyeleri olarak sınıflandırıldığından, FDA piyasadaki birçok ürünün kalite kontrolünü izlemiyor. Böyle bir kontrolün olmaması, belirli bir bitkisel tıbbın konsantrasyonu ve saflığı ile etkililiği markadan markaya ve hatta aynı üreticinin ürettiği gruplar arasında değişir. Bitkisel İlaçlar veya diyet takviyeleri kullananlar, bunu kendi riski altında gerçekleştirmelidirler ve bu riskler tehlikeli olabilir. Besin takviyelerinin ciddi astım krizi, kan pıhtısı, karaciğer yara izi, iktidarsızlık, böbrek yetmezliği ve nöbetlere neden olduğu biliniyor. Bazı bitki takviyeleri, hekimler tarafından verilen ilaçlarla tehlikeli şekilde etkileşir ve cerrahi prosedürlerden önce kullanıldığında ciddi bir tehlikeler oluşturabilir. Gerçekten Yararı Var mı Yoksa Sadece Plasebo mu? Biyolojik açıdan aktif kimyasalları bitkilerde barındırdığı açık olsa da, herhangi bir bitkisel ürünün aslında bir plasebodan daha etkili olup olmadığı halen belirsizdir. Değerlendirme sürecindeki en büyük güçlük, bilim insanları hangi kimyasalların veya kimyasal bileşiklerin kan basıncının düşürülmesinden, ağrının hafifletilmesinden veya ruh halinde iyileşmeden sorumlu olmadığını tespit edememiş olmasıdır. Bitkisel ürünlerin aktif içeriği, tanımlanması için ekstrakte edilmemiştir. Etkinlik denemeleri yürütmek için, objektif ölçümleri yapmadan önce her deneğe aynı aktif madde miktarını uygulamak lazım. Aynı zamanda bu kişiye doza bağlı farmakolojik etkiler göstermek gerekir. Ne yazık ki, konsantrasyon bitkisel tariflerde belirtilmemiş olarak kalmaktadır. Belirli bir kişi, örneğin bir bitkinin depresyonunu azaltmada etkili olduğunu tespit ettiği takdirde, hangi dozda alınacağını bilmediği gibi, preparatın bir sonraki seferde aynı dozu içereceği de bilemeyecektir. Bazı Bitkisel Ürünler Etiketindeki Hiçbir Maddeyi İçermiyor Bakıldığında, bazı bitkisel preparatların etiket üzerinde listelenenlerden hiçbirini içermediği bulunmuştur. Ne yazık ki, son derece saygın üreticilerin ürünleri bile değişebilir. Çünkü nihai etkin konsantrasyon, bitki büyüme koşulları, kullanılan bitkilerin kısımları, bitkisel preparatın ne kadar süreyle mağaza rafında bekletilme suresi gibi faktörlere bağlı olacaktır. Ginseng ürünlerinin incelenmesinde, etiketli içeriğin özdeş olmasına rağmen aktif bileşim maddesinde 10 kat fark bulundu. Diğer incelemede, California'da satılan bitkisel ilaçların analizinde, % 32'sinin etiket üzerinde listelenmeyen en az bir ilaç veya kirletici içerdiğini kanıtlandı. L-triptofan besin takviyeleri, içeriklerinde bulunan 63 zararlı madde nedeniyle 36 kişinin öldüğü ve 1500 kişinin ağır hastalanmasına neden olduğu piyasadan arındırıldı. (Brody, 1998) Diğer bir iddia ise, bitkisel İlaçların sınırlı yan etkilerin zararsız olduğunun düşünülmesidir. Bitkiler, seyreltik, biyolojik açıdan aktif kimyasallar içerdiğinden, kesinlikle bazı istemeyen veya tehlikeli etkiler yaratacaklardır. Ayrıca diğer ilaçlarla potansiyel etkileşim riski de vardır. Örneğin St. John's wort'la reçeteli antidepresanların ve diğer ilaçların kan seviyelerini değiştirdiği kanıtlandı ve ayrıca HIV enfeksiyonunu tedavi etmek için kullanılan ilaçlarla etkileşimde bulunduğu da biliniyor. Yakın zamanlarda, östrojene-duyarlı tümörlü kadınlar için özellikle tehlikeli olabilecek östrojen içeren ürünlerle kendi kendine ilaç verme konusunda endişe yaratılmıştır. Sonuç olarak bitkisel İlaçlar hem sağlığa yararları açısından hem de potansiyel bir tehlikeyi temsil ediyor. Etnobotanik: insanlarla bitkiler arasındaki karşılıklı ilişkiyi özellikle de bitkilerin insanların kültür ve deneyimlerini nasıl etkilediğini incler. İnsanların bu bitkileri nasıl kullandığını ve uyguladığını ve bilgi sistemlerinde nasıl ifade ettiklerini inceleyen bir alandır. Ekstrakt: Özüt"} {"url": "https://sinirbilim.org/biyoinformatik-yeni-nesil-dizileme/", "text": "Biyoinformatik ve Yeni Nesil Dizileme Nedir? Yeni nesil DNA dizileme teknolojilerinin uygulanmasıyla ilgili son bilimsel gelişmeler, bu büyük platformların genetik üzerindeki çarpıcı etkisini vurgulamaktadır. Bu yeni yöntemler, daha önce yapılan DNA hazırlama protokollerinden tüm genom okumalarına alanı genişletti ve hassas analiz seviyesine ulaştı. Yeni nesil dizileme, eski DNA örneklerinin dizilimi gibi yeni uygulamalara da olanak sağlamış ve çevresel olarak örneklerin metagenomik analizinin kapsamını büyük ölçüde genişletmiştir. Yeni nesil dizileme ve biyoinformatik birlikte ele alındığında, bu teknolojilerin genetik ve biyolojik araştırmalarda muazzam değişiklik getirmesi ve temel biyolojik bilgimizi arttırması için şaşırtıcı bir potansiyel var. Çok çeşitli programatik dillerin uyguladığı matematiksel ve istatistiksel yöntemleri kullanan biyoinformatik; biyolojik bilgileri moleküler, hücresel ve genomik düzeyde düzenler, analiz eder ve yorumlar. Yeni nesil dizileme ve biyoinformatiğin birleşik gücü teşhis, tıbbi tedavi ve epidemiyolojik araştırmalar için hayati öneme sahiptir. Yakın gelecekte genetiğin sınırlarını zorlamaya ve klinik testleri dönüştürmeye devam edecek. Biyoinformatik algoritmalar ve veriler, biyolojide eyleme dönüştürülebilir bilgi sağlamaktadır. Bu bilgi küçük gen panellerinden tamamlanmış tüm genom analizlerine ilerlemektedir. Bu ilerlemelerle birlikte, analitik açıklamaları sağlayan yazılım ve sistemler gelişmiş biyoinformatik için artan bir ihtiyaç söz konusudur. Şimdi genetik test laboratuvarlarının önemli bir parçası haline gelmiştir. DNA'nın Sekanslanması Klinikte Çok Fayda Sağlıyor Genetikte, dizileme işlemi bir nükleik asit molekülünün sıralı olarak yapısının ortaya konmasıdır. Yani DNA'yı oluşturan nükleik asitler nükleotidlerden oluşur ve sekanslama işlemi bu bazların (Adenin , Timin , Guanin , Sitozin sırasının belirlenmesidir. Nükleotid dizilerini dizileme teknolojisi yıllardır biyolojik araştırmalarda merkezi bir rol oynamıştır. Benzer şekilde, sekans değişimleri tıbbi uygulamalara büyük ölçüde katkıda bulunmakta ve dizileme işlemini klinikte bir dayanak noktası haline getirmektedir. Klinik genetik, kalıtsal bir hastalığı teşhis etmek için DNA değişimlerini tanımlamaya ve genetik kökenli muhtemel fenotipleri açıklamaya dayanır. Giderek artan şekilde tıbbi onkoloji, somatik değişimleri veya tümörlere özgü dizileme değişimlerini tanımlamak için sekanslamayı kullanır. Somatik değişimlerin varlığı veya yokluğu klinisyenlere hastalığın seyri hakkında bilgi verebilir ve hatta tanıya yardımcı olabilir. Ayrıca, somatik değişimlerin belirlenmesi, birçok ilacın bu spesifik değişimlere, genlere veya metabolik yollara yönelik olması nedeniyle tedavi seçeneklerini önemli derecede etkiler. Biyoinformatik Analizler Sanger Yöntemi ile Başladı Yakın zamana kadar çoğu rutin sekanslama Sanger yöntemi kullanılarak yapıldı . Sanger sekanslama, sekans verileri oluşturmak için DNA polimerazın doğal özelliklerini ve aynı zamanda modifiye dideoksinükleotitleri kullanır. Sanger dizilimi teknikleri, DNA ve RNA'dan dizileme verisi üretebilir. Hemen hemen her genomik hedef hakkında epigenetik bilgi sağlayabilir. Bununla birlikte, Sanger dizilemesinin modern klinik pratikte uygulanmasını engelleyen temel sınırlamaları vardır. İnsan genomunun ilk dizilişinde kullanılan bu yöntem basit ve güvenilirdir. Ancak nispeten küçük uzunluktaki DNA'ların sıralı dizilişinde öncelikle kullanılır. Sanger dizilimi, reaksiyon başına yalnızca bir hedef üzerinde gerçekleştirilebilir. Bu hedef, maksimum yüzlerce nükleotit boyutuna sahiptir. Geniş bir hedef yelpazesinde büyük miktarda dizi bilgisi oluşturmak son derece zaman alıcıdır. Ayrıca, Sanger diziliminin duyarlılığı, tümör örneklerinde DNA değişimlerini tanımlamak için genellikle yetersizdir. Bu sınırlamalar daha hızlı, daha hassas ve daha kapsamlı dizileme ihtiyacını ele almak için yeni teknolojilerin geliştirilmesine yol açtı. Bu yeni nesil dizileme metodu yani next generation sequencing yenilikçi laboratuvar tekniklerinin ve biyoinformatik hesaplama gücünün kombinasyonuna dayanır (1). Yeni Nesil Dizileme Ne Vaat Ediyor? Yeni nesil dizileme , dizilişe çok farklı bir yaklaşımdır. Bütün genom dizilimi, ekzon dizilimi, DNA-protein ve RNA dizilimi dahil geniş bir uygulama dizisini ifade eder. Sanger dizilemesinden daha hızlı ve ucuzdurlar, otomasyona elverişlidirler. Yeni nesil dizilimi kapsayan yöntemler çok hızlı bir şekilde gelişmektedir. Ancak şu anda büyük ölçüde, polony dizilimi, pyrosequencing, boya dizilimi ve ligasyonla dizilimi içerir (2). NGS için pek çok uygulama var ve sürekli olarak yeni yöntemler geliştiriliyor. NGS uygulamaları için birkaç sınıflandırma vardır. Bunlar; (1) Araştırmacılar, bilinmeyen organizmalardan yeni bir genom oluşturmak için kendiliğinden oluşan bir dizi birleştirme yöntemi kullanırlar. Bu kendiliğinden oluşan genom düzeneği assembler olarak adlandırılan bir alet gerektirir. Genom dizisi oluşturmak için bölgeleri üst üste gelecek şekilde hizalayarak yapboz gibi parçalanmış DNA okumaları bir araya getirilir. (2) Mevcut bir referans genomu olan bir organizmadan genetik çeşitliliği tanımlamak için DNA dizilimi, RNA dizilimi ve epigenom dizilimi yapılabilir. DNA dizilimi durumunda, bütün genom NGS teknolojilerinde mevcuttur. Araştırmacılar, dizileme sonuçlarını referans genomlarla karşılaştırarak yapısal değişimleri, kopya numarası değişimlerini ve genetik değişimleri saptayabilirler. (3) Dizilim ile transkriptom sonuçlarını analiz etmek için RNA'dan tamamlayıcı DNA'yı sentezlenir. NGS platformları için piyasada RNA hazırlama kütüphane kitleri vardır. RNA dizilimi, araştırmacıların RNA, gen füzyonu, mutasyonu incelemesini sağlar. (4) Genomun düzenleyici mekanizmaları için, ChIP-Seq, transkripsiyon faktörlerinin bağlanma yerleri gibi protein-DNA etkileşimlerini analiz etmek kullanılan bir yöntemdir. ChIP-Seq, canlı hücrelerde proteinlerin bağladığı DNA bölgelerini zenginleştirmek için ilgilenilen proteinler için antikorlar gerektirir. Birçok araştırma makalesi, genom çapında düzenleme ağlarını göstermek ve tahmin etmek için biyoinformatiğe dayalı ChIP-Seq'i kullanmıştır. (5) NGS teknolojileri, mikrobiyal ekoloji bilim adamlarının, çevresel örneklerden gelen genetik materyalleri muazzam bir ölçekte incelemelerine izin veriyor. Bilim adamları çevresel örneklerden çıkarılan DNA'yı kullanabilirler. Biyoinformatik Analizler Onkolojide Çok Etkili NGS teknolojileri birçok alanda bilim insanlarına daha iyi kalite ve nicelik olanakları sunar. NGS ve hazırlama teknolojilerindeki birçok yeni yöntem ortaya çıkmıştır ve çıkmaya da devam edecektir. Ancak en önemli kullanım alanlarından birisi onkoloji-patoloji bilim dallarındadır. Yeni nesil dizilemenin hızı, doğruluğu ve artan satın alınabilirliği, bir kişinin hastalığını yönlendiren moleküler değişikliklere dayanan tedavi tasarlamayı içeren bir yaklaşımın ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur. NGS'nin onkolojide, hekimlerin hastalarının tümörlerini, tümörün büyümesini yönlendiren genetik değişiklikleri hedeflemek için tasarlanan tedavilerle eşleştirmek üzere kullanımıdır (3-5). Bazı çalışmalar, NGS'nin kanser hastalarında klinik olarak mutasyonları belirlemede faydasını göstermiştir. Örneğin, uluslararası bir veri paylaşım konsorsiyumu olan Genomics Evidence Neoplasia Information Exchange , dizileme işlemine tabi tutulan tümörlerin %30'unun mevcut bir hedefe yönelik ilaçların kullanımı ile tedavi edilebilecek bir mutasyonun varlığını göstermiştir. Genom Analizi Tedaviye Yön Veriyor Kanser hastalarının genomuna dayanan bir tedaviyle eşleştirmek için dizileme sonuçlarının kullanılmasıyla, hastaların sağkalımı ile ilgili faydalı sonuçlar göstermiştir. Tsimberidou ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada, tümör mutasyonlarına uygun bir tedavi verilen ileri kanser hastalarında, tedavi başarısızlığı süresi 2,2 ile 5,2 ay arasında ve sekans eşleştirme tedavisi almayan hastalara kıyasla sağkalım 9 ile 13,4 aya kadardır. Benzer şekilde, Radovich ve arkadaşları DNA mutasyonlarına, kopya sayısı değişikliklerine veya mRNA seviyelerine uygun tedavileri olan hastaların sağkalımlarının, eşleşmeyen tedavi alanlara göre daha yüksek olduğunu bildirmiştir (6,7). Yeni nesil dizileme panelleri, tek bir araştırma ile aynı anda birden fazla geni verimli, hızlı ve doğru bir şekilde hedefleyebilir. Ek olarak, bu paneller hem tümör hem de normal dokunun klinik örneklerini veya sadece tümör dokusunu kullanır. Kapsamlı biyoinformatik yoluyla tümörlerde gen mutasyonlarını, sayı değişimini ve gen füzyonlarını belirler. Gen Mutasyon Profilleri Çıkarılıyor Önceden tasarlanmış panel, en yaygın mutasyona uğramış genleri veya çeşitli kanserlerde harekete geçebilecek genleri kapsar. Öte yandan, spesifik olarak belirlenmiş veya tümöre özgü mutasyonda bulunan genleri araştırmak için özel paneller veya tümöre özgü önceden tasarlanmış paneller geliştirilmiştir. TP53 mutasyonları çeşitli kanserlerde geniş çapta tanımlanırken, bazı gen mutasyonlarının çoğu farklı kanserler arasında farklı tanımlanır. Örneğin, kolon kanseri için KRAS, NRAS ve BRAF mutasyonlarının genetik testi, diğer yandan akciğer kanseri için EGFR, KRAS, BRAF ve HER2 mutasyonları ve ALK, RET ve ROS1 füzyonları için gereklidir. Yapılan çalışmalar, gen mutasyon profillerinin farklı histolojik kanser alt tiplerinde bile farklılık gösterdiğini bildirmişlerdir. Bu nedenle, kişiye özgü ve hedefe yönelik tedavide gen mutasyonlarını belirlemek için her hasta için uygun dizileme panelini seçmek gerekir (8,9). Dünyanın her yerindeki birçok kanser merkezi kendi kurum içi platformlarını geliştirmiştir. Örneğin, Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi, 468 kansere bağlı genlerde yapısal yeniden düzenlemede tüm protein kodlama mutasyonlarını, kopya numarası değişikliklerini, seçilen promotör mutasyonlarını tespit edebilen hibridizasyon yakalama bazlı bir NGS paneli olan MSK-IMPACT geliştirmiştir. 2017 yılında, MSK-IMPACT testi ABD Gıda ve İlaç İdaresi tarafından tümör profili için onaylandı. MSK-IMPACT bugüne kadar 20.000'den fazla kanserli hastayı tümörlere ayırmıştır. MSK-IMPACT kullanan 10.000'den fazla hastadan gelen tümörleri sıralayan yeni bir çalışmaya göre, hastaların yaklaşık %37'sinde en az bir gen mutasyonu vardı ve %11'i genetik değişikliklerini doğrudan hedef alan tedavilere yönlendirilebiliyordu. FDA ayrıca küçük hücreli olmayan kolon kanserinde gen mutasyonlarını hedefleyen Oncomine Dx Target testini onayladı. Bu test EGFR mutasyonları, BRAF mutasyonları veya ROS1 füzyonları olan küçük hücreli olmayan kolon kanseri hastaları için belirli ilaçların seçimine yardımcı olmak için bir tanı aracı olarak kullanılır (10). Biyoinformatik ve NGS Devrim Yaratabilir"} {"url": "https://sinirbilim.org/biyolojik-ritim/", "text": "Biyolojik Ritim: Vücudumuzun Orkestra Şefi Vücudumuzdaki bütün yapılar nasıl mükemmel bir orkestra gibi senkron halinde hiç düşündünüz mü? Ya tamamen birbirlerinden bağımsız davransalardı nasıl olurdu? Belki de bir yanımız uyumak isterken bir yanımız dans etmek isteyecekti. Bu mükemmel orkestranın işleyişini ve baş kahramanını hep birlikte tanıyalım. Biyolojik Ritim Nedir? Beynimizde ön hipotalamusta yerleşmiş olan suprakiazmatik çekirdeğin kontrolündeki ritmimizdir. Sirkadiyen ritim olarak da adlandırılır. Yirmi dört saatlik biyolojik, fizyolojik ve sosyal davranışlarımızdaki senkronizasyondan sorumludur. Beyin de dahil olmak üzere neredeyse tüm organların kendilerine ait biyolojik ritimleri olup, iç kaynaklı bir uyarıcı tarafından senkronize olurlar. Bu senkronizasyonun baş kahramanı suprakiazmatik çekirdektir. Bu çekirdek; biyolojik ritimlerin ana kontrol merkezidir ve hipotalamusta optik kiazmanın üzerinde yer alır. Suprakiazmatik çekirdeğin biyolojik ritmi düzenlemesindeki en önemli dış kaynaktan biri ''ışık'' etkenidir. Retinaya ışık geldiğinde bu bilgi retinohipotalamik yol ile suprakiazmatik çekirdek boyunca aktarılır ve kişinin günlük ritimleri doğadaki yirmi dört saatlik döngüye uyum sağlar. Suprakiazmatik Çekirdek ve Isı Dengesi Suprakiazmatik çekirdek hipotalamusun içinde optik kiazmın hemen üstünde yer alan çok küçük bir bölgedir. Sadece 20.000 nörondan oluşur ama vücudun 24 saatlik döngüsünü ayarlamada en çok yükü bu bölge sırtlanır. Burası beyindeki çok sayıda bölge ile bilgi alışverişi yapar. Omurgalı hayvanlarda biyolojik ritim çok araştırılan bir konu olduğundan suprakiazmatik çekirdek hakkında da literatürde bolca bilgi bulunabilir. Bu bölgede Clk ve Per2 adlı genler sirkadyen ritmin oluşturulmasından sorumludur. Bu genler size tanıdık geldi mi? 2017 Fizyoloji ve Tıp alanında Nobel ödülü alan çalışma Karolinska Enstitüsü'nde bu genler üstünde yapılmıştı! Bu iki gen günlük hayattaki işlevlerimizin düzenli yürümesinde çok büyük rol oynar. Fareler gibi sıcakkanlı canlılarda suprakiazmatik çekirdek vücudun sıcaklık dengesini sağlamak için büyük çaba harcar. Biyolojik Ritmin Sihirli Dokunuşları Nerelerde? Vücudumuzda; uyku-uyanıklık döngüsünde, beslenme aktivitesinde, vücut ısısının kontrolünde, metabolizma süreçlerinde, glikoz homeostazisinde, hormon salınımında , tiroid fonksiyonlarında, idrar çıkışında, bronşiyal düz kas aktivitesinde, hücre döngüsünde, DNA replikasyonunda, nöronların ateşlenme oranlarında, nörotransmitter seviyelerinde ve nabız gibi fizyolojik süreçlerde suprakiazmatik çekirdek orkestra şefi olarak biyolojik ritmin sihirli dokunuşlarında rol oynamaktadır. Zeitgeber Nedir? Suprakiazmatik çekirdekte biyolojik ritmi sıfırlayan uyaranlar zeitgeber olarak adlandırılır. Yeni döngülerin başlaması için ritim sıfırlanmalıdır. Işık en önemli zeitgeberlerden biridir. Endojen saatimiz düzenli zeitgeberler ile günlük yirmi dört saatimizi senkronize eder. Egzersiz, beslenme düzeni, sıcaklık, iş hayatı, jet lag ve sosyal tercihlerimiz de zeitgeberlere örnek olarak verilebilir. Suprakiazmatik Çekirdek Bunları Nasıl Yapıyor? Suprakiazmatik çekirdek ritmi düzenlerken hipotalamusta kendine üç ana yol belirlemiştir. Bunlar; retinohipotalamik yol, genikulohipotalamik yol ve raphe çekirdeklerinin yollarıdır. Bu yolda suprakiazmatik çekirdeğe iletim sağlanabilmesi için; endokrin nöronlar, hipotalamusun paraventriküler çekirdeğinde bulunan otonom nöronlar, hipotalamusun içindeki ve dışındaki beyin bölgelerine biyolojik sinyalin iletimini sağlayabilen yolaklar eşlik eder. Suprakiazmatik Çekirdeğin İşleyişinde Kimler Görev Alıyor? Baş kahramanımız olan suprakiazmatik çekirdekte faaliyet gösteren birçok nörotrasmitter ve hormon bulunur. Asetilkolin, glutamat ve serotonin gibi başlıca nörotransmitterler bu işleyişe katılır ve bu işleyişin önemli bileşenleridir. Nörotransmitterlerin işleyişteki ayrıntılı bilgisi yalnızca biyolojik saatin anlaşılmasında değil, tedavi edici ilaçlarla saatlerin başarılı bir şekilde ayarlanması için gereklidir. İkincil Biyolojik Ritim Nedir? Karaciğer, pankreas, kalp, böbrek, bağırsak ve ciltte de olduğu gibi vücutta birçok yerde ikincil ya da periferik olarak adlandırılan biyolojik ritimler vardır. Bu organlar ışık etkeninden ziyade yemek zamanlaması, ortam sıcaklığı gibi faktörler tarafından tetiklenseler de senkronizasyon suprakiazmatik çekirdek tarafından gerçekleştirilmektedir. Biyolojik ritim denilince akla ilk gelen uyku-uyanıklık döngüsüdür. Melatonin bu döngünün anahtarı olan ve doğal olarak üretilen bir hormondur. Vücutta melatonin gece çöktüğünde beyindeki epifiz bezi tarafından üretilir. Retina yetersiz ışığı ya da karanlığı tespit eder ve melatonin seviyesi giderek artar. Melatonin biyolojik ritmi etkiler çünkü o uykuyu ön gören bir zaman işaretçisidir. Sabah melatonin seviyeleri düştüğünde uyku sona erer ve uyanıklık başlar. Suprakiazmatik çekirdek melatonin seviyesinin düzenlemesini yapar. Bu çekirdekte oluşacak harabiyet ve/veya travma uyku-uyanıklık döngümüzde ileri evre uyku bozukluklarına yol açabilir. Suprakiazmatik çekirdek harabiyeti sonucunda birçok uyku bozukluğunun meydana geldiği bilinmektedir."} {"url": "https://sinirbilim.org/biyolojik-savas-yaklasiyor-hazir-miyiz/", "text": "Biyolojik Savaş Yaklaşıyor! Hazır mıyız? Gen düzenleme teknikleri günden güne basitleşiyor ve ucuzluyor. Tükrükten DNA testi onlarca yıldır yapılan bir şey ama artık hiç olmadığı kadar kolay ve yaygın uygulanıyor. Yakında evlerimizde kendi DNA'mızı analiz eder hale geleceğiz. Hal böyle olunca siz de kolaylıkla biyohacker olabilirsiniz. Bilim insanları gen düzenleme teknikleriyle çiçek virüsüne genetik olarak yakın olan horsepox virüsünün farklı bir türünü yaratmayı başardı. Bu virüs hiçbir tıbbi amaçla yapılmadı. Bilim insanları sadece gen düzenleme teknikleriyle neler yapabileceklerini görmek istediler. Sentetik biyoloji her geçen gün yaygınlaşıyor ve kendine farklı kullanım alanları buluyor. Bunlardan biri de biyolojik savaş olabilir. Olası bir biyolojik savaş tehlikesine karşın Amerikan Savunma Bakanlığı Ulusal Bilimler Akademisi'nden biyosavunma konulu bir rapor hazırlamasını istedi. Amerika'nın biyolojik savunması ne derece güçlü dersiniz? Çok da harika değil. Yine de dünyadaki birçok ülkeden iyidir. Nijerya'nın veya Somali'nin bu konuda çalışma yaptıklarını bile sanmıyorum. Türkiye'de de biyolojik savunma konusu henüz araştırılmaya bile başlanmadı. Gen Düzenleme Teknikleri Tehlike Yaratabilir Ulusal Bilimler Akademisi'nin raporunda araştırmacılar gen düzenleme ve diğer biyoteknolojik tekniklerin yaratabileceği tehlikelerden bahsediyorlar. Bu tehlikelere karşı alınabilecek önlemleri ve biyoteknolojinin ne kadar ileri gidebileceğini masaya yatırıyorlar. Savunma Bakanlığı'nın haklı olarak endişe ettiği en büyük tehlike virüsler. Geçen sene olduğunuz grip aşısı bu sene işe yaramıyor değil mi? Sebebi virüslerin sürekli mutasyona uğrayarak yeni türler oluşturmasıdır. Gen düzenleme teknikleriyle virüsler ve bakteriler üzerinde oynamalar yapılarak çok tehlikeli silahlar oluşturulabilir. Hükümetler halk sağlığına yeterince yatırım yapıyor mu diye sorsak kimse %100 evet yanıtını veremez. Gereksiz antibiyotik kullanımını engellemeye çalışmak yeterli değildir. Hastane altyapılarının ve sağlık çalışanlarının durumlarının iyileştirilmesi gerekiyor. Halkı aşı olmaya teşvik etmek gerekiyor. Bilim okur yazarlığını yaygınlaştırmamız gerekiyor. Amerikan hükümetinin en çok harcama yaptığı alan savunma sanayi. Türkiye'de ise ekonominin kalbinde inşaat sektörü yatıyor. Halbuki asıl tehlike gözümüzün göremeyeceği kadar küçük adımlarla yaklaşıyor. Ulusal Bilimler Akademisi'nin raporunda sentetik biyolojik silahların dünyanın her yerinde insanlara karşı kullanılabileceğini belirtiyor. Raporun odak noktasında üç konu bulunuyor: saldırıları farketmek, onları engellemek ve saldırı gerçekleşirse hasarı asgari düzeyde tutmak. Biyolojik Savaş Çok Uzakta Olmayabilir En çok ihmal ettiğimiz çözüm ise aslında en önemlisi: biyolojik silah kullanımında ortaya çıkabilecek bir salgını tespit edecek ve engelleyecek bir sağlık sistemi kurmak. Ülkemizde üniversite hastaneleri sürekli bölünüyor, taşınıyor, kadroları değiştiriliyor. Devlet hastaneleri de aynı şekilde. Türkiye'de olduğu gibi Amerika'da da sağlık sistemi henüz yeterli seviyeye gelemedi. The Atlantic'in haberine göre Amerika büyük çapta bir salgına karşı hazırlıklı değil. Ülkenin sağlık sistemi nezle salgınını zar zor idare ediyor. Ebola gibi tehlikeli ve geniş çapta salgınlara yol açabilecek virüsler ile mücadele uluslararası tedarik zinciri ve güçlü bir altyapı gerektirir. Birbirinden bağımsız ve habersiz hastanelerle böyle salgınlara karşı mücadele edemezsiniz. Türkiye'de virüs kaynaklı bir hastalık salgını çıktığını düşünün. 81 ilde aynı hastalık görülüyor. O virüsün tespit edilmesi, gerekli ilaçların ve tıbbi malzemenin gönderilmesi ulusal çapta bir çalışma ile gerçekleştirilir. Bakanlığın raporunda aşılar için özel bir bölüm ayrıldı. Aşılar enfeksiyonlara, salgın hastalıklara karşı olan mücadelemizde en büyük silahlarımızdan biridir. Toplumu aşılayarak hastalıkları başlamadan bitirmek mümkündür. Bugün dünyada çiçek hastalığının ortadan kalkmasını aşılara borçluyuz. Aşı kampanyalarının artması ve toplumun aşılar konusunda daha fazla bilinçlendirilmesi gerekiyor. Aşı karşıtı safsatadan öte gitmeyen iddiaların halkın kafasını karıştırması engellenmelidir. Örneğin Soner Yalçın'ın son kitabı Saklı Seçilmişlerde aşının otizme yol açtığı gibi hiçbir kanıtı olmayan iddialar toplum sağlığını tehdit eden başlıca unsurlardandır. Güçlü Bir Sağlık Sistemi Gerekli"} {"url": "https://sinirbilim.org/bize-gulumsuyor-mona-lisanin-yuz-ifadesi/", "text": "Bize Gülümsüyor: Mona Lisa'nın Yüz İfadesi Eminim Leonardo da Vinci, tüccar Francisco del Giocondo'nun karısı olan Lisa Gherardini'nin resmine başlarken bu kadar ünlü olacağını tahmin etmemiştir. Nitekim tabloya 1503-1504 tarihinde, İtalya'nın Floransa kentinde başlamış ama dört yıl üzerinde çalıştıktan sonra tamamlamadan bırakmıştır. Da Vinci ile aynı dönemde yaşamış sanat tarihçisi Giorgio Vasari, ... Tablo üzerinde dört yıl oyalandı ve tabloyu bitirmedi... demiştir. Fransa'ya yolculuğun ardından 3 yıl süreyle tablo üzerinde çalışmaya devam etmiş ve tamamlamıştır. Peki, resmi bu kadar popüler yapan şey ne? Şüphesiz Mona Lisa'nın gizemli yüz ifadesi. Mona Lisa gülümsüyor mu, yoksa üzgün mü? Bu konuyu Freiburg Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki bilim insanları da merak etti ve konuyla ilgili bir çalışma yürüttü. Dr. Kornmeier ve arkadaşları Mona Lisa'nın ağzının eğriliğiyle kademeli olarak değişen sekiz versiyonunu yaratarak işe başladı. Katılımcılara içinde portrenin aslı ile birlikte dört daha üzgün, dört daha mutlu tablo ile toplamda 9 resim rastgele gösterildi. Katılımcılardan ellerindeki düğmeye basarak resmi mutlu-üzgün şeklinde değerlendirmeleri istendi. Sonuçlar istatistiksel veri oluşturmak üzere kaydedildi."} {"url": "https://sinirbilim.org/black-swan-siyah-kugu/", "text": "Black Swan Siyah Kuğu Herkes işinde başarılı olup daha üst mevkilere yükselmek ister. Zirveye yükselmek ise hiç kolay değildir. Natalia Portman'ın kariyerindeki en iyi performanslardan birini sergilediği Black Swan'da Nina bir balerin rolünde. Bir bale gösteriminde beyaz ve siyah kuğuyu aynı anda oynayacak birine ihtiyaç vardır. Nina beyaz kuğu için en uygun adayken Lily da siyah kuğu için en uygundur. Annesi ile yaşayan bir süredir yemek bozuklukları olan Nina'nın rolü kapması için şimdi hem Lily ile hem de kendi karanlık tarafı ile mücadele etmesi gerekiyor. Bir annenin kızı üstünde yarattığı baskı ve stresin insan psikolojisi üstünde nelere yol açabileceğini görüyoruz. Yönetmen: Darren Aronofsky Senaryo: Mark Heyman, Andres Heinz, John J. McLaughlin Gösterim Tarihi: 25 Şubat 2011 Ülke: Amerika Tür: Dram, Gizem, Gerilim Süre: 108 dakika |Oyuncu |Rol | Natalie Portman |Nina Sayers / The Swan Queen | Mila Kunis |Lily / The Black Swan | Vincent Cassel |Thomas Leroy / The Gentleman | Barbara Hershey |Erica Sayers / The Queen | Winona Ryder |Beth Macintyre / The Dying Swan | Benjamin Millepied |David / The Prince | Ksenia Solo |Veronica / Little Swan | Kristina Anapau |Galina / Little Swan | Janet Montgomery |Madeline / Little Swan | Sebastian Stan |Andrew / Suitor | Toby Hemingway |Tom / Suitor | Sergio Torrado"} {"url": "https://sinirbilim.org/boantropi-okuzluk-bazen-dogustandir/", "text": "Boantropi: Öküzlük Bazen Doğuştandır Boantropi, Yunanca öküz anlamına gelen bous ve insan anlamına gelen antropos sözcüklerinin birleşimidir. Tıbbi anlamda çoğunlukla erkeklerde görülen delüzyonel bir bozukluktur. Bu bozuklukta kişi, kendisinin öküz veya sığır olduğunu varsayar ve tam olarak bu hayvanların davranışlarını sergileme çabasına girer. Çıplak şekilde dört ayakları üzerinde otlanma ve inek sesleri çıkarma gibi. Boantropi, nadir ve oldukça ender rastlanan bir bozukluk olduğu için, bunun üzerine vaka çalışmaları dışında araştırma yapmak mümkün olmamıştır. Ancak bu sanrının en ünlü örneklerinden birine kutsal bir kitapta rastlamaktayız. Eski Ahit kitabındaki Daniel adlı bölümde, 2. Nebuchadnezzar adlı bir krala rastlanır. Babil'in ünlü asma bahçelerini kuran bu kadim kralın, bu hastalıktan muzdarip olduğu görülmektedir. Ünlü kral kitapta şu şekilde tarif edilmiştir: insanlıktan çıkmıştı ve yeşil otları tıpkı bir öküz gibi yiyordu. Bir başka ünlü örnek de, İran geleneklerinde görülmektedir. İranlı Büveyh prensi Mecid Ed-devle, kendisini inek sandığı bir yanılsama içerisindeydi. İnek sesleri çıkarıyor ve kesilip böylece etinin tüketilmesiyle ilgili konuşmalar yapıyordu. Geleneğe göre, bu kişi, İbn-i Sina tarafından iyileştirilmiştir. Boantropi Hastaları Kendilerini İnek Gibi Bir Hayvan Zanneder Boantropiye günümüz dünyasında da rastlamaktayız. Kişi kendini öküz, inek türünden bir hayvan zanneder ve bu sanrısına uygun olarak yaşamaya çalışır. Hipnozun, telkinin ve kendi kendine telkin etme yollarının bu tür sanrılara katkıda bulunacağı varsayılmaktadır. Boantropi için yapılan açıklamalardan bazıları porfiria , genel felç geçirme ve frengiden kaynaklı felç demansıdır. Tedavilerden kesin sonuç alınmamakla birlikte, konuşma ve danışma terapisinin görece işe yarayacağı bilinmektedir."} {"url": "https://sinirbilim.org/bolunmus-uyku-faydalari/", "text": "Bölünmüş Uyku ve Faydaları Bilinenin aksine kesintisiz 8 saatlik bir gece uykusu doğal insan davranışı değildir. Örneğin akşam 9-10 sıralarında yatağa girip 3, 3.5 saatlik bir uykudan sonra uyanmanın beyin ve vücut üzerinde farklı etkileri vardır. Uykunun ilk evresinden sonra 1 saat uyanık kalıp gecenin sessizliğinde dinlenmiş bir beynin verimi yorgun bir beyinden daha yüksektir. Sonrasında bir kez daha 3 veya 3.5 saatlik bir uyku sonrası hem vücut uyku ihtiyacını karşılaşmış olur hem de siz geceden daha fazla istifade etmiş olursunuz. Yapay Işık Uykumuza Zarar Veriyor Yapay ışığın fazla kullanımı uyku döngülerimizi düzenleyen kronobiyolojik sistemlerimize zarar veriyor. 1992 yılında psikiyatrist Thomas Wehr bir ay boyunca günde 14 saat karanlıkta yaşayan insanların bölünmüş uyku düzenine geçtiklerini söylüyor. 2001 yılında Virginia Üniversitesi'nden Prof. Roger Ekirch böyle bir bölünmüş uyku düzeninin nesiller boyu uygulandığını belirtiyor. Tarihsel verilere baktığımızda Homer, Austen, Charles Dickens ve Tolstoy gibi yazarların da aralarında bulunduğu çok sayıda kişinin bir bütün halinde uyumadığı karşımıza çıkıyor. Roger Ekirch'in ifadesiyle bunu neredeyse her yazar uyguluyor. Uykuyla yaratıcılığınızı geliştirin yazımızda uykudan kalkmanın ilk dakikalarında rüya senaryolarının beyin dinamiğinin yaratıcılığı nasıl tetiklediğini anlatmıştık. Yine aynı ilkelerden hareketle gece yarısı 1 saat uyanık kalarak düşüncelerimizle baş başa kalırız. Gecenin gizemliliğinde 1 saat bize çok iyi bir düşünme zamanı verir. Bölünmüş Uyku Birçok Kültürde Var İki uyku arasında kalan zaman dilimi hem batı hem de doğu kültürlerinde yer alır. Geçmiş yüzyıllarda kiliselerde rahipler Tanrı ile iletişim kurmak için sacred hour dedikleri gece uyanma saatini seçmişlerdir. Hatta bu saat için the watch terimini kullanmışlardır. Yatakta meditasyon yapmak için dua etmek için bu saat özel bir nitelik taşır. İslamiyette gece uykudan kalkıp abdest alarak teheccüd namazı kılınması tavsiye edilmiştir. Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, Rabbin seni Makam-ı Mahmud'a ulaştırsın. (İsra/79) ayetinde görüldüğü gibi uykudan uyanmanın insan fizyolojisine yarar sağlayacağı tavsiye ediliyor. Uzun gece uykuları 3 saatlik uykulara kıyasla rüyalarımızla olan bağı da bozuyor. Psikolojide rüya içeriklerinin önemli bir yeri vardır. Uykuyu bölerek arada kalan zamanda rüyaların bize ne anlattığına bakmalıyız. Erkich'in deyimiyle rüyaları bir bulmaca olarak değil bize bir şeyler anlatmaya çalışan dersler olarak görebiliriz. Bölünmüş Uyku Rüyaları Anlamada Yardım Edebilir Geçmiş yüzyıllarda doktorlar ilaçları watch esnasında almanın ve uyku pozisyonunu değiştirmenin daha yararlı olduğuna inanırlardı. 16. yy'da Fransız bir doktor çocuğu olmayan kişilerin iki uyku arasında seks yapmasının hamile kalma ihtimalini artıracağını iddia etti. Bu iddiası daha sonraları İngiliz doktorlardan da destek buldu."} {"url": "https://sinirbilim.org/botulinum-toksini/", "text": "Doğadaki En Güçlü Zehir: Botulinum Toksini Dünya üzerinde bilinen birçok zehir vardır fakat bunların içinde bir tanesi var ki çok daha etkili. Peki bu zehri özel yapan şey ne? Gelin şimdi bu zehri enine boyuna irdeleyelim. Öncelikle botulinum zehrini üreten canlı; sporlu , oksijensiz solunum yapan , gram pozitif ve morfolojisi basil olan bir bakteri. Adı ise Clostridium Botulinum. Botulinum toksini aslında bu bakterinin ürettiği bir nörotoksin. İlk olarak 1897 yılında Van Ermengem tarafından gösterilmiştir. Aslında bu toksine Van Ermengem'in keşfinden çok daha önce Almanya'daki bir sosis zehirlenmesi salgınında rastlanmıştı. O zamanlar bir doktor olan Justin Kerner hastalığı teşhis etmiş ve o tarihten sonra buna Kerner hastalığı adı verilmişti. Kerner ise 1871 yılında hastalığı tanımlarken sosisin Latince karşılığı olan botulus ismini vermişti. Peki bu toksini bu kadar güçlü yapan şey ne? Bu kadar güçlü olmasının sebebi ise kilogram başına 1-2 nanogram alınmasının ölüm için yeterli olmasından geliyor.Eğer etmekte zorlandıysanız sarin gazından 100.000 kat daha kuvvetli olduğunu söylemem yeterli olacaktır. Ayrıca uygun şartlarda yayıldığında bir gramının bir milyon insanı öldürebileceği de biliniyor.Doğal olarak bu toksinin gücünü gören insanoğlu da , biyolojik silah olarak kullanmaktan geri durmamıştır. Amerika'da Botulinum toksini biyolojik silah olarak izole edilip küçük kapsüller Çin'e gönderilmiş ve burada hayvanlar üzerinde test edilmiştir. Fakat hayvanların bu kapsülleri almasına rağmen yaşaması üzerine Botulinum toksininin biyolojik silah olarak kullanılması projesinden vazgeçilmiştir. Toksinin Yapısı Botulinum toksinleri sıcaklığa dayanıksız, suda çözünebilen, asitlere dirençli,yüksek moleküllü proteinlerdir. Botulinum toksinin 8 çeşidi vardır. Bunlar A, B, C1, C2, D, E, F, G şeklinde sınıflandırılmıştır. İnsanlarda A, B, E, F tipleri; hayvanlarda ise C ve D tipleri toksine neden olmaktadır. G tipi ise toksine neden olmamaktadır.Öncelikle tek zincirli polipeptid olarak sentezlenen toksindaha sonra proteazlar tarafından kesilerek çift zincirli yapısına ulaşır.Bunlardan bir tanesi hafif bir tanesi ise ağır zincirdir. Bu zincirler disülfid bağıyla bağlıdırlar. Botulinum Toksini İnsan Vücudunu Çok Etkiliyor Eğer bu toksine maruz kalır isek vücudumuzdaki kaslar gevşeyecek ve istesek bile kasamayıp kıpırdatamayacağız. Burada, tek semptom gevşeklik olduğu halde 1 nanogramı bile ölümcül etki yapabiliyor. Bu nasıl olabiliyor peki? Çünkü nefes alır verirken farketmesek bile göğüs kaslarımız nefes alış verişine yardım ediyor.Bu kasların çalışmaması demek solunumun durması demek oluyor. Ama bütün bunları nasıl yapıyor diyebilirsiniz. Şimdi de buna bakacağız ancak öncelikle vücudumuzun fizyolojik işleyişini bilmemiz gerekiyor. Her sinir-sinir ve sinir-kas birleşiminde, aktarımı sağlamak amacıyla nörotransmitter denilen maddeler salgılanır.Çok çeşiti nörotransmitter yapılar var ancak konumuz kas sinir kavşağıyla alakalı olduğu için ve burada sadece asetilkolin denilen nörotransmitter kullanıldığı için biz asetilkolinden bahsedeceğiz. Sinirin sonlandığı yerde vezikül içerisinden nörotransmitter salgılanır ve bu nörotransmitteri reseptörü yardımıyla alan kas hücresi uyarılır. Kendi içinde bir takım yolaklar takip edilir ve hücre kasılmaya başlar. Hücrelerin hep beraber senkronize bir şekilde kasılmasıyla kas lifleri de kasılmış olur. İşte Botulinum toksini burada devreye giriyor. Önceden bahsettiğim toksinin ağır zinciri, toksinin sinir hücresinin içine girmesini sağlıyor daha sonra hafif zincir asetilkolini kas hücresine salmakla görevli SNARE proteinlerini bloke ederek nörotransmitter salınımını engelliyor ve böylece kas hücreleri uyarılamayıp gevşer vaziyette kalıyor ta ki panzehir verilene dek. Botulinum Toksininin Kullanıldığı Alanlar"} {"url": "https://sinirbilim.org/bozulmus-mikrobiyota/", "text": "Mikrobiyota 101 Mikroplara Kısa Bir Bakış Hepimizin vücudunda trilyonlarca bakteri yaşıyor. Vücudumuzdaki bu misafirlerin de çoğu bağırsaklarımızda bulunuyor. Bize çok sayıda yararı bulunan mikropların bütününe mikrobiyota diyoruz. Mikrobiyotanın öneminden artık hepimiz haberdarız; vücudumuzda bizden daha çok bakteri yaşarken, iyi- kötü bakteri savaşının skorunun ruh halimizin de dahil olduğu birçok durumu etkilediğini biliyoruz. Ayrıca, prebiyotik ve dirençli nişastadan zengin beslenmenin iyi bakterileri artırdığını da. İleri Okuma: Depresyon Yeme Alışkanlıklarını Nasıl Etkiler? Bağırsakta bulunan mikrobiyota insanların sindirim kanalındaki sadece bakteri değil aynı zamanda mantar, parazit ve virüslerin de oluşturabileceği kolonilerdir. Yapılan araştırmalara göre, nasıl düşüneceğimizi ve nasıl hissedeceğimizi etkilerler. İyi mikroorganizmalar ile kötü mikroorganizmalar bir denge içerisinde kalın bağırsakta yaşarlar.Fakat bu alanda kötü mikroorganizmalar sayıca artarlar ise, vücutta bir inflamasyon oluşur, bu da sağlığın psikolojik yönü açısından depresyon ve anksiyete gibi sorunlara neden olabilmektedir. İleri Okuma: İnflamasyon Nedir? Mikrobiyota mı Mikrobiyom mu? Tanımlamalar önemlidir; özellikle tıp terminolojisi için. Her ne kadar sık sık birbirleri yerine kullanılsalar da, farklı kelimelerdir. Mikrobiyom, mikrobiyal hücrelerdeki genleri kapsar.Mikrobiyom, durağan değildir; çevresel faktörler aracılığıyla değişebilir. Bu değişiklik çocukluk döneminde en fazladır, yaş arttıkça giderek azalır. Hastalıklar, antibiyotik kullanımı, ateş, stres, yaralanma ve diyetinizdeki değişiklikler mikrobiyomunuzdaki mikropların karışımını etkileyebiliyor. Mikrobiyota ise aynı bir yağmur ormanındaki hayvan, bitki vb canlıların beraber yaşaması gibi kendi ekosistemini oluşturur. Temel olarak 4 mikrobiyotaya sahibiz. 1- Deri Mikrobiyotası 2- Ağız Mikrobiyotası 3- Vaginal Mikrobiyota 4- Gut Mikrobiyotası; mide- bağırsak yolundaki bu mikrobiyotanın ağırlığı 0.5- 2 kg arasında değişmektedir. Ayrıca buradaki mikropların üçte biri tüm insanlarda ortak iken, kalan üçte ikilik oran her insanda değişmekte ve bu da bizi biz yapan etmenler arasında yer almaktadır. Peki, Nasıl Kullanalım? Prebiyotik ve probiyotiklerle ilgili yapılan çalışmalar son hızla devam ederken, bilemediğimiz konular arasında olan bir konu da ne kadarının işe yaradığıdır. Belli bir miktar önerilemez, kullanılması tavsiye edilemez. Ayrıca, hangi spesifik probiyotiğin depresyonu bastıracağı da henüz bilinmeyenler arasında. Bu yüzden besinle tedavi edebildiğimiz, ya da daha doğru olan bir yargı olarak, hastalık başlamadan besinlerle sağlığımızı koruduğumuz şekilde, prebiyotikleri her öğünümüze ekleyerek bu konu hakkında daha iyi bir makale çıkana dek bekleyebiliriz. Prebiyotik & Probiyotik Besinler sayesinde çözebileceğimiz sorunları işler ciddileşmeden halletmekte fayda var. Bu yüzden dengeli beslenerek, her öğünde bir prebiyotik veya probiyotik besini tüketirsek miktar konusunda düşünmemize gerek kalmaz. Yazacağım besinlerden sonra, aslında bu besinleri hep gördüğümüzü ve tükettiğimizi anlayacaksınız; Türk Mutfağı bu beslenme türü için harika bir örnek. Prebiyotiklere, bağırsağımızda bulunan iyi bakterilerin tükettiği yiyecekler diyebiliriz; soğan, sarımsak, enginar, yulaf, tam tahıllı ürünler, kuşkonmaz, muz, fasülye, arpa. Yalnız bu besinleri çiğ halleri ile yemeniz daha doğru olur. Eğer daha önce beslenmenizde bunlar yoksa başlarda biraz şişkinlik yapabilir, fakat zamanla bünyeniz alışacaktır. Probiyotik olarak ise, yoğurt, kefir, salamura sebzeler,turşu tüketilebilir. Bunlara alternatif olarak eğer yabancı mutfaklara hakimseniz, miso, tempeh-Endonezya Mutfağından, kimchi-Kore Mutfağından tüketebilirsiniz. Gördüğünüz gibi, dengeli tabaklarda birisini görebilirsiniz. Ayrıca, posalı/Lifli besinlerin sindirimi ile polifenol denilen bir bileşik ortaya çıkar. Polifenoller prebiyotik gibi davranabilirler, bağırsaktaki sağlıklı bakteri sayısını artırabilirler. Meyve, sebze, bitter çikolata ve çay iyi bir polifenoldür. 'Miktarlara dikkat et!' cümlesi beslenme biliminde aklınızdan çıkmamalı! Biz mikrobiyota konusunun da bir bitişi vardır illaki diye düşünürken, daha yeni yayınlanan, taptaze bir habere göre bu olay daha bitmemiş...daha yeni başlıyormuş. Parkinson Hastalığı ve Bozulmuş Bakteri Topluluğu University of Luxembourg'dan Eco-Systems Biology Group at the Luxembourg Centre for Systems Biomedicine başındaki Prof. Paul Wilmes'e göre, Parkinson Hastalığının başlamasından çok daha önce, hastalığın erken safhalarında bağırsaktaki bakteri kolonisinde birtakım farklılıklar oluşuyor. 'Dual Hit' adı verilen hipoteze göre, bilinmeyen bir patojen iki yolla vücuda giriyor; birisi burundan birisi de mide-bağırsak yolundan. Bir kere gelişinde bile, patolojik süreç başlıyor, alfa sinüklein proteinin yanlış katlanmasına neden oluyor. Bu da ileride Lewy Cisimciklerinin oluşumuna zemin hazırlıyor. Artık Parkinson Hastalığı süreci başladığı için, nöronların kaybı görülüyor. İleri Okuma: Bağırsak Bakterileri Beyin Hastalıklarında Rol Oynuyor Yapılan deneyde ise, 76 Parkinson hastasından, 78 sağlıklı kontrol grubundan ve ayrıca 21'i de idiyopatik REM Uyku Davranışı Bozukluğu- sebebi, bu kişilerde ileride Parkinson Hastalığı görülme riski fazla olmasıdır- olan kişiden burun ve bağırsak kanalından örnek alınıyor. Mikrobiyota, Depresyon ve Parkinson Sonucunda her 3 grupta da anlamlı olarak farklı bakteri kültürü bulunuyor. Eco-Systems Biology Group'dan Dr. Anna Heintz-Buschart Parkinson hastalarının mikrobiyotaları, sağlıklı gruptakilerden farklı. diye belirtiyor. Aynı farklılık İdiyopatik REM Uyku Davranışı Bozukluğu hastalarında da mevcut. Örnek olarak, bazı bakteriler bir bölgede çok iken, bazı yerlerde az gibi. Ama bu farklılık, nazal-burun yolunda anlamlı olarak farklı bulunmamış, sadece bağırsak kanalında bulunmuş. Çalışma ayrıca, mikrobiyotanın depresyon gibi Parkinson Hastalığı'nın non-motor semptomları ile ilgili olduğunu yayınladı. Araştırmacılar şimdi, bu bilgiler ışığında bakterileri Parkinson hastalığının tedavisinde nasıl kullanabileceklerini düşünüyor ve bununla ilgili daha çok araştırma yapılmasının gerektiğini söylüyor. Kilo Alıyorum, Suçlu Bağırsak Bakterilerim Mi? Mikrobiyota bu kadar bizi biz yaparken, her türlü araştırma için kullanılmaya başlandı. Mesela biz hiç yemesek de bizi kilo aldıran bu bakteriler olabilir mi? Görünen o ki, böyle sonuçlar çıkabilir. Obez ve fit ikizlerle yapılan bir çalışmada, ikizlerin bağırsak bakterileri analiz edilmiş ve sonucunda, fit olan ikizlerdeki bakteri çeşitliliğinin daha fazla olduğu bulunmuş. Dediğimiz gibi, bu sadece olabilecek bir seçenek. Kesin neden bu değil; obezite çok yönlü ve kompleks bir hastalıktır, hastalıklar hastalığıdır; ona yaklaşırken tek bir neden aramak, onu çözmenizi zorlaştırır. Bu çalışma bize, tekrar obezitenin karmaşık yapısını çıkarmıştır; genetik, çevresel faktör, sedanter yaşam, yeme bozukluğu gibi etkenleri sıralarken bir de mikrobiyota mı çıktı? Ah bilim! Başka bir çalışmada, ikiz farelere obez ve zayıf kişilerin mikropları aşılanmış ve sonucunda obez kişinin mikroplarını alan farelerde kilo alımının daha fazla olduğu ve bağırsak bakteri çeşitliliğinin daha fazla olduğu bulunmuş. Olası mekanizmalarla ilgili soruyu ise Fransız araştırmacılar cevaplamış; iştah mekanizmasının uyarılması. Mikroplar, besin verildikten 20 dakika sonra, iştah regülasyonunda hormonları oyuna dahil ediyor yani mikrobiyotanız ne kadar çeşitli ise hormonlar o kadar etkin ve doyurucu diyebiliriz; ayrıca bu iştah hormonlarını farelere verdiklerinde de iştahlarının azaldıklarını görüyorlar. Yavaş yemek yemenin önemini tekrar hatırlamış olalım; yavaş yiyelim ki bağırsak bakterilerimiz iştah hormonlarının üretimini artırsın! Yo-yo diyet durumunda -sık zayıflama diyeti uygulanması ile verilen kiloların her bir deneme sonrası artması bir nedenin de bağırsaktaki bakteri çeşitliliğini azaltmasından dolayı oluştuğuna yönelik araştırmalar mevcut. Yani siz yeni diyetinizi denerken, bakterileriniz hala önceki diyetin sersemliğini üzerinden atamamış gibi düşünebilirsiniz.Bu kısımda nasıl bir diyet uygulayarak zayıfladığınız da önemli bir meseledir. Kısacası, çeşitli beslenmek bakteri çeşitliliğini artırır; ama bu her zaman kilo vereceğinizi göstermez. Fakat, bu beslenme düzeni ile kronik hastalıklara yakalanma ihtimaliniz azalacaktır. Çözüm Besinlerde! Bakteri çeşitliliğini artırmak için beslenme şu için elimizdeki en güçlü ve sağlıklı koz. Prebiyotikler bu konudaki en popüler arkadaş. Bitkisel besinlerin çeşitliliği, bakteri çeşitliliğini artırıyor fakat soğan, pırasa, sarımsak, enginar, kuşkonmaz, yulaf ve arpa bunların başında geliyor. Ayrıca, dirençli nişasta grubundan kuru baklagiller, yeşil muz ve pişirilmiş ve ardından soğutulmuş patates de harika bir bakteri kaynağı olarak biliniyor. Prebiyotik içeren besinlerin dışında da dikkat etmemiz gereken şeyler var. Sağlıklı bir bireyin en yakındaki eczaneye koşup, probiyotik almasına gerek yok; sofranızı zenginleştirmeniz yeterlidir. Ama bu konuda sorularınız var ise, almanız gerektiğini düşünüyorsanız önce bir gastroenteroloğa danışmanızda fayda var. İyi diyet çeşitliliği artırabildiği gibi, bir için tüketilen fast food, Batı tipi diyet çeşitliliği azaltabiliyor. Bu yüzden 'diyet' kelimesi önemli, diyet yaşam tarzı demektir; diyetiniz hem size uymalı, kişiye özel olmalı, sizi aç bırakmadığı gibi aslında en önemli işi de her türlü makro ve mikro besin ögesi içeriğiyle, sizi hastalıklardan korumalıdır. En büyük etkiyi şeker içeriği fazla ve lif içeriği düşük olan Batı Tipi Diyet yapıyor, çeşitliliği azaltıyor. Bunun yerine bitkisel beslenmeye ağırlık veren, yüksek lif içerikli diyet tüketmemiz gerekiyor. Başka bir diyet tipi ise birçok hastalık tipinde kullanılan Akdeniz Diyeti. Sağlıklı yağlar , yüksek lifli, antioksidan ve polifenol içeren besinler , vejetaryen beslenmenin başlıca protein kaynağı ve yüksek lif içeriği ile kuru baklagiller, süt ürünleri, ceviz, badem, fındık gibi yağlı tohumlar ve omega 3 içeriğiyle balık artık tabaklarımızda daha çok yer almalıdır. Emin olun ağzınıza attığınız her farklı bir çeşit besin, bağırsaklarınızda daha mutlu bir sona ulaşıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/bradikardi-nedir/", "text": "Bradikardi Nedir, Hangi Belirtileri Gösterir? Kalp ritim bozuklukları birçok kişide görülebiliyor. Belki sizde de farkında olmadığınız bir aritmi olabilir. Kalpteki ritim bozukluklarından biri bradikardidir. Kalp atışlarının dakikada 60'tan az olması bradikardi olarak değerlendirilir. Sağlıklı insanlarda dinlenme halinde kalp ritmi 60 ila 100 arasındadır. 100'den fazla olduğu durumlar da yine ritim bozukluğu sınıfına girer. Buna taşikardi denir. Kalp Nasıl Kan Pompalar? Ritim bozukluklarını anlamak için kalp ritminin nasıl oluştuğunu anlamalıyız. Kalbin kan pompalaması için kanın kalpte birikmesi gerekiyor. Bunun için kaslar önce gevşer. Yeterince kan toplandığında kalp kasları kasılır ve kanı akciğer ve tüm vücuda gönderir. Bir kalp atışının başlaması için kalpteki sinüs nodundan elektriksel sinyaller çıkar. Elektrik akımı sinüsten atrioventriküler noda gelir. Yani, sinyaller kalbin orta-üst bölgesinden aşağı doğru akar. Buradan kalbin alt ucundaki His demetine gelir ve elektrik akımı sağlı sollu bütün kalp kaslarına yayılır. Kalp kasları böylece aşağıdan yukarı doğru kan pompalar. Bradikardi olduğunda bu kan pompalama işlevi daha yavaş gerçekleşir. Sporcularda bu durum normal kabul edilebilir. Gün içinde hatırı sayılır bir zamanda fiziksel hareket yaptıkları için vücut o nabzı temel alır. Düzenli egzersiz yapan insanların kalpleri daha etkili bir şekilde kan pompalar. Bu yüzden onların kalp atışlarının az olması bir sağlık sorunu teşkil etmez. Ancak masa başı iş yapan ve spor yapmayan biri için dakikada 60'tan kalp atımı bazı sorunlar yaratır. Kalbin az atması vücuda yeteri kadar kan gitmemesi anlamına gelir. Bradikardi hafife alınmaması gereken bir kalp anormalliğidir. Sinüs nodunun elektrik sinyallerini üretirken yaşadığı bir sorundan ortaya çıkabilir. Bunun yanında elektrik akımının atrioventriküler noddan his demetine aktarımında bir sorun yaşanmış olabilir. Bazı ilaçların kullanımı da geçici bradikardiye neden olabilir. Örneğin Inderal, Tenormin, Verelan gibi ilaçların yan etkilerinden biri bradikardidir. Bradikardi hastalarının tıbbi geçmişini iyi incelememiz gerek. Tiroid hormonlarının düşüklüğü, düşük vücut sıcaklığı ve kanda yüksek potasyum seviyesi görülen kişilerde de bradikardiye rastlanabilir. Bradikardi Belirtileri Bradikardi belirtilerini tahmin etmek hiç zor değildir. Vücuda yeteri kadar kan gitmediğinde ne olur? Yorgunluk, halsizlik gibi belirtiler en sık karşılaşılan sorunlardır. Hastalar odaklanmada zorluk çekerler, çünkü beyne de az kan gidiyor. Yukarıda saydığımız tıbbi rahatsızlıklar varsa ek belirtiler de olacaktır. Örneğin hipotiroidiniz olduğunu düşünelim. Böyle olunca halsizliğin yanında kabızlık, kas krampları ve kilo alımı da yaşayabilirsiniz. Cildiniz ve saçınız çok kuru olabilir. Bradikardide hastalar kısa süreli fiziksel faaliyette bile kolayca yorulurlar. Hemen nefes nefese kalabilirler. Bu belirtiler sizde varsa düzenli olarak nabzınızı ölçmenizi tavsiye ederiz. En kısa zamanda da bir doktora gitmelisiniz. Kesin Teşhis Nasıl Koyulur? Bayılma, sürekli halsizlik gibi şikayetler ile doktora gittiğinizde size ailenizde kalp hastalığı geçiren var mı diye soracaktır. Hastanın aile öyküsünün alınması çok önemlidir çünkü bu tip şikayetlerin çok sayıda sebebi olabilir. Bayılma kardiyolojik kökenli olabileceği gibi nörolojik kökenli de olabilir. Önce hastanın fizik muayenesi yapılır, kullandığı ilaçlar ve şikayetlerin ne zaman başladığı sorulur. Fizik muayenede doktor kalp ritmini bizzat kendisi ölçer ve atışların düzenini kontrol eder. Doktor hareket etmenizi veya oturmanızı söyleyebilir. Tiroid sorunlarından şüphelenirse tiroid belirtilerine bakacaktır. Örneğin boğazı muayene ederek bezlerin şişkinliğini kontrol eder. Saçların ve cildin ne kadar kuru olduğunu inceler. İleri tetkiklerde elektrokardiyografi çekilerek hastada bradikardi değerlendirmesi yapılır. Belki EKG çektirmişsinizdir. Çok kolay ve hızlı bir görüntüleme yöntemidir. Kalbin atışları bir kağıt üstüne dökülür. Bazı bradikardi türleri EKG'de belli olmayabilir. Böyle durumlarda ambulatuvar EKG çekilir. Bu testte hasta Holter adı verilen giyilebilir bir EKG cihazını üstüne geçirir. Holter genellikle 24 saat boyunca hastanın üzerinde kalır. Eğer bradikardinin belirtileri sık sık olmuyorsa Holterin süresi uzayabilir. Bradikardinin halsizlik, yorgunluk gibi belirtileri ortaya çıktığında Holterin kayıt düğmesine basmalısınız. Bu şekilde en net kalp ritmi elde edilir. Bradikardi Nasıl Tedavi Edilir? Sağlıklı bir atlette bradikardi için çoğu zaman tedaviye ihtiyaç duyulmaz. Bu kişilerin kalp atışları normalden az olsa bile vücut yeterli miktarda kanı alır. Hastaların günlük hayatlarını zorlaştıracak bir belirtileri bulunmuyorsa doktorlar hemen ilaç tedavisine başlamayabilir. Bunun yerine hasta önce takip edilir. Eğer sinüs nodunda veya atriyoventriküler nodda bir bozukluk varsa o zaman tedavi gerekir."} {"url": "https://sinirbilim.org/broca-afazisi/", "text": "Broca Afazisi Beyin 1,5 kg kütleli bir organdır demek ne kadar basit bir tanımlama olurdu değil mi? Senfoni orkestrasını düşünelim, içerisinde birden fazla müzik aleti ve müzisyeni bulundurması ve hepsinin organize olup bizlere eşsiz bir müzik keyfi sunması, orkestra şefi önderliğinde olmaktadır. Beynimiz için de bunu söylemek mümkündür. Fakat hepimiz çok şanslı değiliz. Beyindeki farklı bölgelerin hasar alması sonucu temel işlevlerimizden bazılarını yerine getiremeyebiliyoruz. İletişim bunun en iyi örneklerinden biridir. En basit tanımıyla kendimizi ifade etmemizi sağlayan bir araçtır diyebiliriz. Broca afazisi, beynin sol yarımküresinde Broca alanı adı verilen bölümün hasar görülmesiyle ortaya çıkan konuşma bozukluğudur. Broca Alanı: İletişimin Merkezi İletişimi sağlayan en önemli organımız dildir. Dilimizi ne kadar etkili kullanıyoruz? Kendimizi ne kadar iyi ifade edebiliyoruz? Bu gibi soruların cevaplarını araştırmak yerine daha temel bir konu üzerinde duracağız. Düşünsenize arkadaşlarınız hararetli bir şekilde dün akşamki maçı tartışıyorlar. Sizin de söylemek istediğiniz birçok şey var. Fakat sadece 'tan' diyebiliyorsunuz. Evet, tek bir kelime üç harfli 'tan, tan, tan, tan' bununla hayatınızı devam ettirmek nasıl olur? Bu durumu yaşamış biri bu dünyadan göçtü gitti. Neler yaşadı? İlk önce afazi kavramını ele alalım. Beynimiz sağ ve sol yarım kürelerden oluşmaktadır. Dil şebekesiyle ilgili olan bölüm sol yarım küredir. Broca Afazisi ise beynin sol yarım küresinde dil ile ilgili olan bölümün hasar alması sonucunda oluşur. Fransız hekim ve antropolog Pierre Paul Broca patoloji alanında çalışmış ardından öğretim üyesi olarak kariyerine devam etmiştir. Broca, adını ilk olarak Mösyö Tan vakasıyla duyurmuştur. Peki nedir bu Mösyö Tan vakası? Mösyö Tan Vakası Broca Afazisi Leborgne adlı hasta bir bacağında flebit gelişmesiyle yattığı servisten Broca'nın servisine nakledilir. Leborgne tek bir hece tan diyebilmektedir. Leborgne'in bacağındaki flebitten ziyade ün kazandığı tan kelimesi Broca'nın ilgisini çekmiştir. Mösyö Tan bir süre sonra ölür. Broca tarafından otopsisi yapılır. Broca hastasının beyninde konuşma bozukluğuna sebep olan hasarı aramaktadır. Yapılan otopsi sonucunda beynin sol frontal lobunda bir çukurlaşma ve erime olduğu gözlemlenmiştir. Broca'ya göre bu bölge konuşmadan sorumlu bölgedir. Broca Biz sol beynimizle konuşuruz demiştir. Bu bölgeye bugün Broca Alanı denmektedir."} {"url": "https://sinirbilim.org/bugun-ne-yesem/", "text": "Bugün Ne Yesem? Haftalık Besin Dengesini Sağlamak Bugün ne yesem derdi pek çoğumuzun ortak sorunu. Menü planlamak herkes için çok önemlidir ama herkes bu konuya aynı özeni göstermez. Evet, belki bazılarımız için zevkli bir alanı oluştursa da, kimileri için yarın ne yiyeceğini ayarlamak biraz işkence olabiliyor. Bu yazımızda bu işlemi biraz planlı bir eylem haline getirip, hem sağlıklı beslenmeyi işin içine ekleyeceğiz hem de bunu ekonomik olarak da bizim için kolaylaştırmaya çalışacağız. Dengeli beslenme yazımızda, sağlıklı beslenmenin ne kadar kolay olduğunu, sadece biraz zamanlama meselesi olduğunu görmüştük. Şimdi iş, bu bilgileri kullanarak planlama yapmakta. Evimizdeki besinlerle, bizim için doğru olan beslenme düzenini sağlayıp, aynı zamanda bir diğer önemli konu olan besin israfını da engelleyebiliriz. Nasıl Başlanır? İlk adımımız, haftalık olarak menünüzü planlayın. Bu ekstra marketi gidiş gelişinizi, harcama yapmanızı engeller. Bu sayede, ekonomik olarak da ne kadar ödediğinizi bilirsiniz. Bugün ne yesem diye düşünürken dışarıdan hazır bir şeyler söylemek aklınıza gelebilir ama bu her zaman yapılacak ekonomik bir şey değildir. İkincisi, toplu alış veriş imkanı indirimleri artırabilir. Yetiştirilen besinlerin kaynağına gidebiliyorsanız, ona uğrayın. Belki sağlıklı ürünleri üreten kimselerle yakınlık kurmak, hem daha fazlasını erişmenizi sağlar hem de uygun fiyata alımı kolaylaştırabilir. Üçüncü adım, besin israfını minimize etmektir. Bu biraz evdeki şefin yaratıcılığına ve besinleri değerlendirme şekline göre değişir. Fakat artık internet bize 3-5 dakikalık videolarla bile pratik yemekler hazırlatabiliyor. Kullanmadığımız, artan yemekler için tarifler olduğu gibi, besinleri pişirme ve saklama yöntemleri de bu konuda konuşulması gereken hususlardandır. Ayrıca, 'Zamanım yok, yemek pişiremem!' diye mutfaktan kaçmak, onun yerine fast- food tarzı besinlere yönelmek ekonomik olarak yorucu olmasının yanı sıra, mikrobiyatamız, ileriki dönemdeki sağlığımız için risk taşır. Tüm bunları düşündüğümüzde, sağlıklı beslenmek diyetisyenden reçete edilmesi gereken bir ilaç gibidir. Bu 3 adım dışında, birkaç numara daha var... - Haftalık menü yaptıktan sonra, bir süre sonra belki bu aylık listeler haline getirilebilir. Uzun vadeli menüler sizi bugün ne yesem derdinden kurtarır. Hem sağlıklı hem planlı yaşarsınız. - Alışveriş yaparken, aklınıza daha iyi alternatifler gelir ise- siz fasülye için plan yapmıştınız ama önünüzdeki enginar taze ve hoş görünüyor gibi- planlarınızı belki bir gün için kaydırabilirsiniz. Fakat bunun gerçekten sağlıklı bir tercih olacağı konusunda emin olun. Marketin indirimli paketli ürün reyonunun yanından bile geçmeyin! - Alış veriş sonrası, ilk önce daha dayanıksız besinler kullanılmalıdır. Daha sonra, ambalajsız ürünler ve donmuş yiyecekler tüketilebilir. - Kilerinizi, dondurucunuzu ve buzdolabınızı yeni yiyecekler almadan önce kontrol edin, eğer varsa ilk önce onları kullanın. - Hazır paketli ürünleri listeye almıyoruz bile! Onlar yerine hem kendiniz hem de çocuğunuz için meyve, smoothieler sadece alternatif- süt, ev yapımı buzlu meyveli çaylar, maden suyu tüketilebilir. Meyveler ve Sebzeler - Kök sebzeler düzgün bir şekilde depo edilirse ömürleri daha fazla olur. Daha dayanıksız meyeve, sebze için de donmuş olanlar alınabilir. Marul gibi dondurulmayacak sebzeleri ilk kullanacak yiyeceklerde bitirmeye çalışabilirsiniz. Ayrıca, sebzeleri satın aldıktan sonra, küçük parçalara bölüp dondurabiliriz. Kullandıklarımızdan arta kalanları, diğer yemekler için stok yapmış oluruz. - Meyveleri olgun halleriyle tükettik diyelim, ama hafif eskimiş olanları ne yapacağız? Bunun için frozen'lar, smoothie'ler güzel bir yol olabilir. İstediğiniz oranda istediğiniz meyveleri karıştırıp bir ara öğün alternatifi yapabilirsiniz veya dondurup bir ev yapımı dondurma belki? - Bitkisel proteinler-kuru baklagiller diyebiliriz; hayvansal proteinlerden-et, tavuk, balık- ekonomik olarak daha uygundur. Kuru baklagilleri-mercimek, nohut gibi- haşlayıp salatalara eklemek, besin değerini ve çeşitliliğini artırır. Ayrıca yumurta hayvansal protein olmasına rağmen daha ulaşılabilirdir. - Bazı besinleri dehidrate etmek suyunu almak çözüm olabilir. - Kalan besinleri, doğru şekillerde muhafaza ettikten sonra bir sonraki kullanımda tüketilebilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/buyume-hormonu/", "text": "Büyüme Hormonu Nedir ve Nasıl Artırılır? Genç kalmak, zinde olmak, harika bir vücuda sahip olup hayat dolu dolu yaşamak. Bu istekler hepimizin zihninde dönüp duran şeyler. Bunları yapmak için oyunu kurallarına göre oynayıp bazı kilit etkenlere dikkat etmemiz gerekiyor. Bunlardan biri de insan büyüme hormonu. Büyüme hormonu beyinde hipofiz bezinden salgılanan küçük bir proteindir. Kana karıştıktan sonra bütün vücudu dolaşır ve çok önemli etkilere sahiptir. İşlevinin büyüklüğünden dolayı hipofiz bezi, sindirim sistemi ve pankreastan salgılanan bir dizi hormon tarafından kontrol altında tutulur. Büyüme Hormonunun Görevleri Uykumuzu yeteri kadar aldığımızda, egzersiz yaptığımızda hipofiz bezi büyüme hormonunun miktarını artırır. Normal koşullarda gece saatlerinde gündüze kıyasla daha fazla salgılanır. Vücudun kendine bakım yaptığı saatler gece dinlenme saatleri olduğu için bu durum normaldir. İsminden de anlaşılacağı üzere temel görevi vücudun büyüme ve gelişimini sağlamaktır. Büyüme hormonunun en çok salgılandığı yaşlar ergenlik zamanlarıdır. Bir anda boyumuzun uzayıp serpildiğimiz zamanlar. Ergenlikten sonra ise orta yaşa doğru bir azalma eğilimi vardır. Büyüme hormonu bütün vücudu gezer. Çocuk ve gençlerde kemik ile kıkırdak dokusunun büyümesini uyarır. Yaşa bağlı olmaksızın tüm insanlarda protein üretimini, yağ dokusunun tüketimini tetikler. İnsülin ile yakın ilişki içinde çalışan bu hormon kandaki şeker seviyesinin artmasını sağlar. Bu etkileri nedeniyle sporculardan, zayıflamak isteyenlere kadar pek çok insanın ilgisini çekiyor. Bu Hormon Neden Gerekli? Bebeklikten itibaren insan vücudu sürekli bir büyüme ve gelişim gösteriyor. Boy uzuyor, vücut hatları şekilleniyor ve daha pek çok değişiklik oluyor. Bütün bunların arkasında ise büyüme hormonu yer alıyor. Bu hormon yeteri kadar üretilmediğinde çocukların boyu olması gerekenden kısa kalabiliyor. Böyle durumlarda doktorlar dışarıdan ilaç olarak hormon tedavisine başlayabilirler. Büyüme hormonunun yetersiz kaldığı durumlarda kemikler çok zayıflar ve kolayca kırılabilir. Dışarıdan hormon verildiğinde bu kırılmalar engellenir ve kas kütlesi artar. Hatta gelecekte kalp hastalıkları riski bile azalır. Ancak hormon tedavisinin de yan etkileri olabilir. Klinik araştırmalar hastaların %30'unun ödem, kas ve eklem ağrısı, yüksek kan şekeri ve karpal tünel sendromu yaşadığını gösteriyor. Yaşlanmaya Karşı Büyüme Hormonu Gençliğimizde bize çok faydalı olan bu hormonu yaşlandığımızda alsa yine fayda görür müyüz? Büyüme hormonunun en önemli etkilerinden birinin yaşlanmayı yavaşlatması olarak düşünülüyordu. Bu konuda çok sayıda çalışma yapıldı. 1989'dan sonra yapılan 31 kaliteli araştırmanın sonuçlarına göre hormon tedavisi alanlarda biraz kas artışı gerçekleşti. Ancak kolesterol, trigliserit, solunum kapasitesi, kemik yoğunluğu ve kan şekeri seviyelerinde hiçbir değişim gözlenmedi. Diğer taraftan hormon tedavisi alanlarda yukarıda saydığımız yan etkilerin birçoğu ortaya çıktı. Büyüme hormonunun yaşlanma karşıtı etkisi olduğu uzun yıllardır söyleniyor. Bunun en büyük nedeni bu hormonun hücrenin kendi kendini tamir etmesini sağlamasıdır. Kas ve kemik yoğunluğunun azalması yaşlılıktaki önemli sorunlardan biridir. Vücudun iskelet ve kas sistemini güçlendirmek de yaşlıların daha iyi performans göstermesine olanak tanıyabilir. Ancak FDA'nın yaşlanmaya karşı ve atletik performansı artırmak için büyüme hormonu kullanılmasını onaylamadığını belirtelim. Büyüme Hormonu Nasıl Artırılır? Dışarıdan takviye olarak büyüme hormonu alabileceğinizden bahsetmiştik. Bu hormonu hem damar yolu hem de hap ve sprey olarak alabilirsiniz. Ancak dışarıdan yapay hormon almak yerine vücudunuzun daha fazla büyüme hormonu üretmesini sağlayabilirsiniz. Bunun için belli başlı bazı yöntemler var. Hepsinin ortak noktası ise vücudunuzun sağlığına dikkat etmeniz. Yağ Kütlenizi Azaltın Obez insanlardan alınan biyosıvılarda daha az büyüme hormonuna rastlanmıştır. Bu da aşırı kilolu kişileri ciddi sağlık sorunlarıyla karşı karşıya getiriyor. Büyüme hormonunun hücresel tamir ve zinde kalmak ile ilgili olduğunu söylemiştik. Vücudunuzda ne kadar yağ olursa o kadar hantallaşacaksınız ve bu hormonu daha az üreteceksiniz. Eğer yağlı bir göbeğiniz varsa hemen ondan kurtulmaya çalışın çünkü büyüme hormonunu artırmanın olmazsa olmazlarından biri göbeksiz olmak. Aralıklı Orucu Deneyin Öncelikle burada bahsettiğimizin Ramazan orucu değil, tıbbi oruç olduğunu bilmenizi isteriz. Tıbbi oruçta ne zaman yemek yiyeceğiniz bellidir ve su içmek serbesttir. Çok uzun süreler oruç tutmak sağlığınıza zarar verebiir ama 12-16 saatlik oruçlar büyüme hormonu seviyelerini artırabiliyor. Yemek yemeyerek kan şekeri seviyesini dengede tutarız ve insülin üretimini mümkün olduğunca aza indirgeyebiliriz. İnsülinin yokluğu büyüme hormonunun ortaya çıkması için harika bir zemin hazırlar. Araştırmalar bir günlük aralıklı orucun bile büyüme hormonunun miktarını %300'e kadar artırabileceğini gösteriyor. Uykunuzu İyi Alın Büyüme hormonunun yeterli miktarda salgılanması için vücudun iyi durumda olması gerekir. Bunda uykunun rolü büyüktür. Büyüme hormonunun en fazla salgılandığı zamanlar gece yarısından sonraki saatlerdir. Vücudun sirkadyen ritmi ile endokrin sistemi birbirine bağlı çalışırlar. Melatonin gibi başka hormonlar da biyolojik ritmimize bağlı olarak salgılanırlar. Yatmadan önce bilgisayar ve telefon ekranlarından çıkan mavi ışığa maruz kalmamaya çalışın. Geç saatlerde kafeinli içecekler tüketmek de uyku kalitenizi düşürebilir. Şeker Tüketiminizi Gözden Geçirin Vücudun temel enerji kaynağının glikoz olduğunu hepimiz biliyoruz. Hücrelerimiz enerjiyi ilk olarak karbonhidrattan alıyor ama bunun fazlası bünyeye zarar veriyor. Özellikle kısa zincirli şekerler tüketip kan şekeri yükseldiğinde vücut hemen insülin salgılıyor. Kana karışan insülin şekerin hücrelere girmesini sağlayarak kan şekerini düşürüyor. Bu insülin dalgaları çok sık ve güçlü olduğunda tip 2 diyabetin kapısı aralanıyor. Ayrıca kanda insülin arttığında büyüme hormonu seviyeleri düşmeye başlıyor. Bu yüzden kan şekerini çok yükseltmeyecek şekilde beslenirsek büyüme hormonunun kandaki miktarını da artırabiliriz. Yüksek Yoğunluklu Egzersiz Önceki paragraflarda büyüme hormonu alan yaşlıların kas kütlesinin arttığından bahsetmiştik. Bu hormonun temel görevi zaten kas ve kemik dokusunu artırmak ve güçlendirmektir. Bunun da en güzel yolu egzersiz ve spordur. Vücudunuzdaki büyüme hormonunun miktarını artırmak istiyorsanız spor yapmak en iyi yöntem olacaktır. Tüm egzersizler vücudu belli miktarlarda çalıştırır ama en yüksek verimi yüksek yoğunluklu antrenmanlardan alabilirsiniz. Kaslarınızı geliştirmek için onları zorlamalısınız. Bu şekilde vücudunuz daha fazla hormon salgılayacaktır. Yatmadan Önce Yemek Yemeyin"} {"url": "https://sinirbilim.org/cabir-bin-hayyan/", "text": "Cabir bin Hayyan Ebu Musa Cabir bin Hayyan 721'de İran'da doğmuş fen bilgini; simyacı, kimyacı ve eczacı; fizikçi, astronom ve astrolog; tıp ve fizik tedavi uzmanı; mühendis, coğrafyacı, filozof ve sufidir. Kimya biliminin babası olarak bilinir. Sufi yönü İslam'ın şia mezhebinde imam Cafer-i Sadık'ın öğrencisi olmasından gelir. 400'ü aşkın eser bıraktığı rivayet edilir ancak 20 tanesi günümüze ulaşabilmiştir. 12. yy'da Latince'ye çevrilmiş eseri Kitab al-Kimya simya ve kimya kelimelerinin kökeni olmuştur. Aristoteles'in dört unsur görüşünden hareket eden Cabir, var olan her şeyin bu dört unsurdan oluştuğunu, bu unsurların temel nitelikleri farklı olduğu için de bunların birleşmesinden oluşan maddelerin farklı özelliklerine sahip olduğunu belirtmiştir. Cabir bin Hayyan İlk Kimya Deneylerini Yapmıştır Cabir, kimya çalışmaları sırasında ilk kez bazı kimyasal işlemler gerçekleştirmiştir. Doğal olarak bu kimyasal işlemlerde kullandığı aletleri de kendisi geliştirmiştir ve böylece kimya teknolojisinin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Cabir'in gerçekleştirdiği işlemlerin en önemlileri buharlaştırma, damıtma ve kireçleştirmedir. Buharlaştırma maddedeki farklı kısımların ayrışabilir hale getirilmesi, damıtma çözünebilir maddelerin özel bir düzenek ve özel araçlar yardımıyla saflaştırılması ya da temizlenmesi, kireçleştirme ise maddeleri yüksek sıcaklıkta yakarak ve toz haline getirerek bir metaldeki çözünmeyen maddeleri ayırmaktır. Cabir bin Hayyan'ın, yaptığı bu kimyasal işlemler sonucunda element görüşünün oluşmasını sağlamış, özellikle oran, orantı ve ölçü üzerinde durarak da kimyanın nicel bir bilim olmasını amaçlamıştır. Cabir bin Hayyan bütün maddeleri 3 ana grupta toplamıştır - Alkol gibi uçucu gazlar - Altın, gümüş, bakır ve kurşun gibi metaller - Bazı boya maddeleri gibi, uçucu ve metalik olmayan ara maddeler Cabir bin Hayyan'a göre, bütün maddeler doğada saf olarak bulunmaz ama damıtma işlemiyle onları saflaştırmak olanaklıdır; ayrıca sadece cansızları oluşturan maddeler değil, canlıları oluşturan maddeler de damıtılabilir. Söylediğine bakılırsa, suyu 700 defa damıtmış ve sonuçta bu unsurdaki ıslaklık niteliğini yok ederek, sadece soğuk niteliğini içeren saf elementi elde etmeyi başarmıştır. Organik kökenli maddeleri damıtmak suretiyle, Cabir'in çeşitli boyalar, yağlar ve tuzlar elde ettiği bilinmektedir. Cıva Kükürt Kuramı"} {"url": "https://sinirbilim.org/cajal-ve-noron-doktrini/", "text": "Santiago Ramon y Cajal ve Nöron Doktrini Şu eşsiz zarafetiyle dallanıp budaklanan hücreye bir bakın. Çoğumuz onu, sinirbilime giriş konularında sıklıkla rastladığımız bir kelimeyle tanıyor: Nöron. Her ne kadar biz bu hücreleri, hep varmış gibi bilsek de, aslında uzun süreler boyunca varlığından haberdar bile değildik. Nöronun ilk şeklini Santiago Ramon Cajal tanımladı. 1889'da bir konferansta duyurduğunda modern sinirbilimin de kapılarını araladı. Gelin, kısaca bu keşfin ardına bakalım. 1830'lu yıllarda Alman bilim insanları, tüm canlıların hücrelerden oluştuğunu iddia ettikleri bir hücre teorisi öne sürdüler. O sıralarda, sinir sisteminin detaylarını incelemeyi sağlayacak güçte mikroskoplar yoktu. Bu nedenle, bu teorinin sinir sistemine uyarlanıp uyarlanamayacağı muğlaktı. Bazı bilim insanlarına göre, vücudun diğer parçaları gibi sinir siteminin de hücrelerden oluşması gerekirdi. Bazılarına göre ise, sinir sistemi tamamen sıralı ağlardan oluşan bir dokudan ibaretti. Mikroskoplarda ve kimyasal boyama yöntemlerinde gelişme kaydedildikçe, sinir sisteminin gizemi de yavaştan çözülmeye başladı. En önemli gelişmelerden biri de, Camillo Golgi tarafından keşfedilen ve siyah tepkime adı verilen bir boyama tekniğiydi. Bu teknikte, sinir dokusu potasyum bikromat ve amonyak ile sertleştirilmesinin ardından gümüş nitrata batırılır. Siyah tepkime, sinir dokusundaki birkaç nöronu rastgele renklendirir. Hücreler bir bütün olarak boyanır ve böylece şekilleri bir siluet olarak görünür hale gelir. Cajal Doku Örneklerini Birbirleriyle Karşılaştırdı 1880'lerde İspanyol Santiago Ramon y Cajal, Golgi'nin renklendirme tekniğini kullandı. Bu sayede birçok hayvandan topladığı doku örneklerini birbiriyle kıyasladı. Cajal, doku örneklerinin solüsyona iki kez batırıldığı yeni bir yöntem denedi. Bu yöntemle, sinir hücrelerini daha koyu bir şekilde renklendirmeyi başardı. Böylece onları daha detaylı inceleme fırsatı bulmuştu. Cajal, 1889'daki bir konferansta beynin aslında hücrelerden oluştuğunu duyurdu. Nöron Doktrini adı verilen bu düşünceye göre; temelde sinir sisteminin yapısal ve işlevsel birimleri nöron adlı hücrelerdir. Bu çalışmalarından ötürü Cajal ve Golgi'ye 1906 yılında beraber paylaştıkları Nobel Fizyoloji & Tıp ödülü verildi. Golgi, nöronların keşfedilmesini sağlayan bir yöntem bulmuş olmasına rağmen, ironik bir şekilde hala sinir sisteminin sıralı ağlardan oluştuğunu savunuyordu. Böylece Cajal, modern sinirbilimin babası olarak kayıtlara geçti. Vücudun Mesaj Taşıyıcıları İnsan beyninde yüzlerce hatta binlerce çeşitte nöron bulunmaktadır. Bu nöronların şekilleri, türleri ve boyutları da birbirinden farklıdır. Ancak işlevlerine göre, genel olarak üç kısma ayrılır: Duyu nöronları, ara nöronlar ve motor nöronları. Duyu nöronları duyu organlarından aldığı bilgileri beyne taşımakla sorumludur. Organlara ve kaslara sinyal göndermekle sorumlu olanlara motor nöronlar denir. Ara nöronlar belli noktalarda konumlanmış nöronlar arasında bilgi iletmekten sorumludur. Bu muazzam çeşitliliğe rağmen nöronların çoğunun ortak, temel özellikleri vardır. Her bir hücrenin kendine has görevlerinin olduğu belli kısımları vardır. Bunlar genel olarak üçe ayrılır: Dendrit: Kelime anlamı Yunanca'da ağaç anlamına gelmektedir. Hücre gövdesinden yayılan dallardır. Dendritler nöronların girdi birimleridir. Diğer hücrelerden aldığı sinyalleri, hücre gövdesine göndermeden önce işler. Hücre Gövdesi/Soma: Dentritlerden alınan farklı türden sinyalleri işleyerek çıktı oluşturur. Hücrenin işlevlerini gören ve çeşitli türde bulunan proteinlerin, üretimini sağlayan ve içerisinde DNA'nın saklı olduğu uzun bir molekül olan çekirdek, somada yer alır. Akson: Aksonlar, nöronların farklı kısımlarından çıkan liflerdir ve nöronun çıktı birimini oluştururlar. Aksonun en baş kısmında, elektrik sinyalleri oluşturulur. Bu sinyaller, ardından diğer hücrelere iletilmek üzere hücre gövdesinden taşınır. Aksonun sonunda terminaller bulunur. Bunlar nörondan çıkan sinyalleri, çoklu hedef hücrelerine gönderirler. Günümüzde ise her nasılsa bu impulsların, nöronun herhangi bir kısmından çıkıp her iki yöne de iletilebildiğini görüyoruz. Çok İyi Organize Edilmiş Bir Düzen Nöronlar yaklaşık %50'i bulan bir çoğunlukla, beyincikte bulunur. Kabuktaki hücreler, tıpkı uzman bir askeri birlik gibi oldukça muntazam bir şekilde düzenlenmiş katmanlardan oluşur. Beynin bu kısmında iki tüp hücre bulunur ve bu durum nöronların ne kadar çeşitli olduğunu göstermektedir. Purkinje türü nöronlar, beyinde bulunan en uzun hücre tipidir. Geniş ve düz olmanın yanı sıra oldukça mükellef bir yapıya da sahiptirler. Granül hücre, ise Purkinjenin tersine, beyindeki en küçük hücre tipidir. Hücre gövdesinden çıkar çıkmaz ikiye ayrılan tek bir liften oluşurlar. Hücre gövdesinden sonra, dikey yönde Purkinje hücrelerin dendritlerine ulaşırlar. Her bir Purkinje hücresi yaklaşık olarak 250 bin granül hücre lifiyle iletişir. Serebral korteks de katmanlardan oluşur ve her biri iyi düzenlenmiş nörondan oluşur. Her katmanın en dışında bulunan bir diğer tip hücre de piramit hücrelerdir. Her milimetrenin binde biri kadarında, kendini tekrarlayan düzenli bir dizilime sahiptir. Yapısal olarak katmanlarda ve beynin diğer kısımlarında değişkenlik gösterirler. Ancak yine de, hepsinin temelde piramide benzer şekilleri vardır. Dendritleri aşırı miktarda dallanmıştır. Aksonları ise beynin diğer kısmındaki hücrelere ve katmanlara ulaşacak kadar genişler haldedir."} {"url": "https://sinirbilim.org/canlilarin-beyin-buyuklukleri/", "text": "Canlıların Beyin Büyüklükleri"} {"url": "https://sinirbilim.org/carl-gustav-jung/", "text": "Carl Gustav Jung Carl Gustav Jung 1875'te İsviçre'de doğmuştur. Analitik psikoloji biliminin kurucusu olan Jung, Sigmund Freud ve Alfred Adler ile birlikte derinlik psikoloji bilim dalını da kurmuşlardır. Psikolojide içedönüklük ve dışadönüklük kavramları ilk kez Jung tarafından kullanılmıştır. Basel Üniversitesi'nde tıp profesörü olan büyükbabasının adını taşıyan Carl Gustav Jung İsviçreli bir papazın oğludur. 1895 yılında Basel'de tıp eğitimi almaya başladı ve 1900 yılında Eugen Bleuler'in asistanı olarak Burghölzli'de psikiyatrist olarak hizmet verdi. Doktorasını 1902 yılında tamamladı. Konu okült fenomenler ve onların psikoloji ve patolojiyle bağlantılarıydı. Paris'te 6 ay Pierre Janet ile bilgilerini derinleştirdi. 1903 yılında Emma Rauschenbach ile evlendi. Carl Gustav Jung, Freud ile Birlikte Çalıştı 36 yaşında Uluslararası Psikanaliz Birliği'nin ilk başkanı oldu. Psikolojik analizlerinde astrolojiden de yararlanan Carl Gustav Jung, Sigmund Freud'la beraber üzerinde çalıştığı toplumsal bilinçaltı kavramı ile de tanınır. Ancak Jung hiçbir zaman için Freud teorisini tamamen benimsemedi. Aralarındaki ilişki 1909'da Amerikaya yaptıkları bir gezi sırasında soğuklaşmaya başladı. Birinci Dünya Savaşı Jung için oldukça acı veren bir kişilik testi dönemi olmuştur. Bu aynı zamanda, dünyanın şimdiye kadar gördüğü kişiliğe dair en ilginç teorilerden birinin de başlangıcını oluşturur. Savaştan sonra Jung bir çok yer gezdi; Afrikadaki, Amerikadaki ve Hindistandaki kavimleri inceledi. 1946'da emekli oldu ve 1955'de eşinin ölümünden sonra gözlerden uzak yaşadı. 6 Haziran 1961'de Zürih'te öldü. Carl Gustav Jung sadece psikoterapi bilim dalını değil, aynı zamanda psikoloji, teoloji, etnografi bilimi, edebiyat ve güzel sanatları da etkiledi. Psikoloji bilim dalında kendisi tarafından bulunan ve yapılan kavramlar geniş ölçüde kabul gördü. Örneğin; kompleks, içe dönük ve dışa dönük, gölge, arketip , kolektif bilinçdışı, anima, animus. Gölge bilinçdışındaki bir arketiptir. Bilinç ve benliğin karşıtı, tersidir. İstenilmeyen, kabul görmeyen tüm kişisel özelikler gölge arketipine dahil olmaktadır. Örneğin, kişi kendini ince olarak tanımlıyorsa onun gölgesi kaba ve katıdır. Acımasız birinin gölgesi çok ince ve şefkatlidir. Kendini çirkin olarak tanımlayan kişinin gölgesi güzel olmaktadır."} {"url": "https://sinirbilim.org/carl-sagan/", "text": "Carl Sagan Carl Sagan Amerikan astronom, kozmolog, astrofizikçi ve astrobiyologtur. Venüs'ün yüksek yüzey sıcaklıklarının keşfedilmesinde büyük rolü olmuştur. Çoğunlukla bilim dünyasında dünya dışı yaşamla ilişkilendirilir ve halk arasında da bu konuya olan ilgisi ve çalışmalarıyla popüler olmuştur. 600'den fazla makale ve 20'den fazla kitabın yazarı olan Sagan 1980'de ödüllü bir belgesel olan Cosmos'u da seslendirmiştir. Amerikan tarihinin en çok izlenen Cosmos belgeseli 60 farklı ülkede en az 500 milyon insan tarafından izlenmiştir. 9 Kasım 1934'te Brooklyn'de doğan Carl Sagan, Musevi bir ailenin oğlu olarak yetişmiştir. Babası terzi, annesi ise ev kadını olan Sagan, üniversite eğitimini 1955 yılında Amerika'da Chicago Üniversitesi'nde tamamlamıştır. 1 yıl sonra fizik üzerine master yapan ünlü bilim insanı, daha sonraki yıllarda astrofizik ve astronomi alanında doktora yapmıştır. Carl Sagan Astrobiyolojinin Önemli İsimlerinden Biridir"} {"url": "https://sinirbilim.org/charles-bonnet-sendromu/", "text": "Charles Bonnet Sendromu Charles Bonnet Sendromu , bilişsel yetileri yerinde fakat görme kaybı yaşayan kişilerin görsel sanrılar yaşadığı sendromdur. 1760 yılında Charles Bonnet tarafından büyükbabasının katarakt ameliyatından sonra gerçekleşen görme sanrıları üzerine tanımlanmıştır. Ameliyattan sonra insanlar ve nesneler durup dururken görünüp kayboluyor, büyüyüp küçülüyordu. Evindeki duvar halılarına baktığı zaman tuhaf bakışlı insanlar ve hayvanlardan oluşan, beyninden kaynaklandığını fark ettiği acayip dönüşümler görüyordu. Hayali Şekiller Görüyorlar Bu fenomen maküler dejenerasyon, diyabetik retinopati, kornea hasarı veya katarakt gibi görme bozukluklarında sıkça görülmektedir. Bu sendroma sahip kişiler aslında genelde gerçek olmadıklarını bildikleri nesneler, insanlar, geometrik şekiller görürler. Öyle ki bazı kişiler iki minyatür polisin cüce bir caniyi küçük bir cezaevi aracına bindirişi, dalgalanan şeffaf hayaletimsi cisimler, ejderhalar, başlarına çiçek takan insanlar pırıltılı güzel melekler, küçük sirk hayvanları, palyaçolar, cinler, periler gibi düşsel dünyanın sınırlarını zorlayan, gülünç şeyler gördüklerini ifade etmişlerdir. Hastalar sanrıları görürken diğer kişiler tarafından her zaman kolayca düzeltilebilir. Yalnızlık Çok Önemli Bir hastaya gördüğünün sanrı olduğunu söylerseniz bunu hemen kabul edecektir. Zaten genelde bunun bir sanrı olduğunu bilirler. Yalnızlık ve sıkılganlık da bu sanrılarda önemli bir etkendir. Tabii ki hastanın kişiliği ve psikolojisi de bundan bağımsız düşünülemez. Sıkça küçük bir kız ve erkek çocuğu gören yaşlı ve çocuksuz bir adam ve kısa bir süre önce kaybettiği kocasını haftada üç kez gören kadın bu durum için güzel örneklerdir. Sanrılar kısa ve uzun süreli gerçekleşebilir. Araştırmalara göre düşük görme kaybı yaşayan hastalar daha çok geometrik şekiller ve yansımalar görürken yüksek görme kayıplarında daha ileri sanrılar yaşanmaktadır."} {"url": "https://sinirbilim.org/charles-darwin-2/", "text": "Charles Darwin -2 Charles Darwin 12 Şubat 1809 doğumlu İngiliz doğa araştırmacısı ve jeologtur. Bilim dünyasında evrim teorisine yaptığı katkılarından dolayı evrimsel biyolojinin kurucusu olarak bilinir. Bu teoride Darwin tüm türlerin tek bir ortak atadan geldiğini göstermektedir. Alfred Russel Wallace ile yayınladığı bir makalede evrimin dallanarak gelişen mekanizmasının doğal ve yapay seçilim sonucu oluştuğunu kanıtlamıştır. Charles Darwin'in Türlerin Kökeni Kitabı Charles Darwin en önemli evrimsel araştırmalarını Türlerin Kökeni kitabında toplayarak evrim teorisini 1859'da yayınladı. Çok uzun bir zaman halkın ve bilimsel çevrelerin çoğu Darwin'in öne sürdüğü evrim teorisini bir gerçek olarak kabul etti. 20. yüzyılda yapılan ileri düzey genetik analizler evrimsel biyolojide Darwin'in mekanizmalarından daha fazlası olduğunu gösteriyor. Tüm bunlara rağmen Charles Darwin'in kurucu babası olduğu evrim bilimi tüm dünyada kabul görmektedir. Bugün dünya üzerinde en çok tartışılan ve konuşulan konulardan biri olan evrim ve Darwin'in temellerini attığı evrim teorisi tüm çarpıcı kanıtlara ve gerçeklere rağmen bilimdışı çevrelerce kabul edilmemektedir. Evrimsel biyolojinin gerçeklerini günlük hayatımızda sürekli yaşarken özellikle ülkemizdeki bireylerin bu gerçeği kabul etmemeleri doğrusu oldukça şaşırtıcı geliyor. Tıp Eğitimi Yerine Doğa Bilimlerini Tercih Etti Darwin'in doğaya ve canlılara olan ilgisi İngiltere'de Edinburgh Üniversitesi'ndeki tıp eğitimini aksatmasına sebep oldu. O, tıp eğitimi yerine suda yaşayan omurgasız canlıları araştırmaya başladı. Cambridge Üniversitesi'nde yapılan doğa çalışmaları da onun doğa bilimlerine olan tutkusunu körükledi. Daha sonrasında ünlü bir jeolog olarak beş yıllık bir gemi yolculuğuna çıktı. Bu yolculuğu sırasında yayınladığı yazıları ve fikirleriyle popüler bir yazar olmayı başardı. 1856'nın başına kadar Darwin yumurta ve tohumların okyanus türlerini yaymak için suda seyahat edip edemeyeceğini araştırdı. Darwin'in bazı arkadaşları bunun mümkün olduğunu bazıları ise mümkün olmadığını düşünüyordu. Charles Lyell, Darwin'in söylediklerinden etkilenmişti. Bir defasında Alfred Russel Wallace'ın bir makalesini okurken yazılanların Darwin'inkilere çok benzediğini farketti. Hemen arkadaşını uyardı ve bulgularını yayınlaması konusunda ısrarcı oldu. Darwin, Wallace'ın araştırmalarının kendisi için bir tehdit olmadığını düşünmesine rağmen 5 Eylül 1857'de Amerikan botanikçi Asa Gray'e kendi fikirlerini anlatan bir yazı gönderdi. Bu yazı insanın kökeni ve cinsel seçilimi konu alıyordu. Aralık ayında Darwin kitabının insanın kökenini inceleyip incelemediği ile ilgili bilgi almak isteyen Wallace'tan mektup aldı. Bu konuyu etraflıca anlatmaktan çekindi."} {"url": "https://sinirbilim.org/charles-darwin/", "text": "Charles Darwin Charles Darwin 12 Şubat 1809 doğumlu İngiliz doğa araştırmacısı ve jeologtur. Bilim dünyasında evrim teorisine yaptığı katkılarından dolayı evrimsel biyolojinin kurucusu olarak bilinir. Bu teoride Darwin tüm türlerin tek bir ortak atadan geldiğini göstermektedir. Alfred Russel Wallace ile yayınladığı bir makalede evrimin dallanarak gelişen mekanizmasının doğal ve yapay seçilim sonucu oluştuğunu kanıtlamıştır. Charles Darwin'in Türlerin Kökeni Kitabı Charles Darwin en önemli evrimsel araştırmalarını Türlerin Kökeni kitabında toplayarak evrim teorisini 1859'da yayınladı. Çok uzun bir zaman halkın ve bilimsel çevrelerin çoğu Darwin'in öne sürdüğü evrim teorisini bir gerçek olarak kabul etti. 20. yüzyılda yapılan ileri düzey genetik analizler evrimsel biyolojide Darwin'in mekanizmalarından daha fazlası olduğunu gösteriyor. Tüm bunlara rağmen Charles Darwin'in kurucu babası olduğu evrim bilimi tüm dünyada kabul görmektedir. Bugün dünya üzerinde en çok tartışılan ve konuşulan konulardan biri olan evrim ve Darwin'in temellerini attığı evrim teorisi tüm çarpıcı kanıtlara ve gerçeklere rağmen bilimdışı çevrelerce kabul edilmemektedir. Evrimsel biyolojinin gerçeklerini günlük hayatımızda sürekli yaşarken özellikle ülkemizdeki bireylerin bu gerçeği kabul etmemeleri doğrusu oldukça şaşırtıcı geliyor. Tıp Eğitimi Yerine Doğa Bilimlerini Tercih Etti Darwin'in doğaya ve canlılara olan ilgisi İngiltere'de Edinburgh Üniversitesi'ndeki tıp eğitimini aksatmasına sebep oldu. O, tıp eğitimi yerine suda yaşayan omurgasız canlıları araştırmaya başladı. Cambridge Üniversitesi'nde yapılan doğa çalışmaları da onun doğa bilimlerine olan tutkusunu körükledi. Daha sonrasında ünlü bir jeolog olarak beş yıllık bir gemi yolculuğuna çıktı. Bu yolculuğu sırasında yayınladığı yazıları ve fikirleriyle popüler bir yazar olmayı başardı. 1856'nın başına kadar Darwin yumurta ve tohumların okyanus türlerini yaymak için suda seyahat edip edemeyeceğini araştırdı. Darwin'in bazı arkadaşları bunun mümkün olduğunu bazıları ise mümkün olmadığını düşünüyordu. Charles Lyell, Darwin'in söylediklerinden etkilenmişti. Bir defasında Alfred Russel Wallace'ın bir makalesini okurken yazılanların Darwin'inkilere çok benzediğini farketti. Hemen arkadaşını uyardı ve bulgularını yayınlaması konusunda ısrarcı oldu. Darwin, Wallace'ın araştırmalarının kendisi için bir tehdit olmadığını düşünmesine rağmen 5 Eylül 1857'de Amerikan botanikçi Asa Gray'e kendi fikirlerini anlatan bir yazı gönderdi. Bu yazı insanın kökeni ve cinsel seçilimi konu alıyordu. Aralık ayında Darwin kitabının insanın kökenini inceleyip incelemediği ile ilgili bilgi almak isteyen Wallace'tan mektup aldı. Bu konuyu etraflıca anlatmaktan çekindi."} {"url": "https://sinirbilim.org/charles-whitman-vakasi/", "text": "Charles Whitman Vakası: Tümör İnsana Neler Yaptırabilir? Charles Whitman 25 yaşında, 138 IQ sahibi bir mimarlık öğrencisiydi. İçindeki karşı konulmaz şiddet isteği sonucu yaptığı katliamda kendiyle birlikte 16 ölü ve 33 yaralı vardı. Polis, kuledeki dehşetli saldırısından sonra ölü ele geçirilen Whitman'ın evine gitti ve tablonun görünenden çok daha ağır olduğunu gördü. Charles Whitman annesini ve uykusunda bıçaklamak suretiyle karısını katliamdan önceki gece öldürmüştü. Polis evde Whitman'ın birkaç notunu buldu: Kendimi şu günlerde tam olarak anlayamıyorum. Aklı başında ve zeki bir genç olarak tanınmaktayım. Ama son zamanlarda birçok sıra dışı ve mantıksız düşüncenin kurbanı olmuş durumdayım. Karım Kathy'yi bu gece öldürmeye, ancak üzerinde çok uzun süre düşündükten sonra karar verdim. ... Onu çok seviyorum, ayrıca her erkeğin düşlediği türden, çok iyi bir eş de oldu bana. Bunu yapmama neden olacak mantıklı hiçbir neden gelmiyor aklıma. Bir keresinde bir doktorla iki saat kadar konuşup, ona çok güçlü biçimde hissettiğim şiddet duygusunun altında ezildiğimi anlatmaya çalıştım. O seanstan sonra Doktor'u bir daha görmedim. O zamandan beri bu zihinsel çalkantıyla tek başıma mücadele etmekteyim ve görünen o ki, hiçbir yararı yok. Her Şey Otopside Ortaya Çıktı Yapılan otopsi ise bilinmeyen bir gerçeği gözler önüne serdi. Charles Whitman'ın beyninde bir tümör vardı! Gliyoblastam tümör, talamus denilen yapının alt kısmından çıkıp hipotalamusa uzanıyor ve amigdala olarak bilinen üçüncü bir yapıyı sıkıştırıyordu. Amigdala, özellikle de korku ve saldırganlık, merkezinde olmak üzere, duygu mekanizmasının düzenlenmesinden sorumludur. 1800'lerin sonlarına gelindiğinde, araştırmacılar amigdalanın hasar görmesiyle duygusal ve toplumsal rahatsızlıklar yaşandığını keşfetmişlerdi. 1930'lu yıllarda ise Heinrich Klüver ve Paul Bucy adlı biyologlar, amigdalası zarar gören maymunlarda korkusuzluk, duygusal körelme ve aşırı tepki gibi bir dizi belirti ortaya çıktığını gösterdiler. Amigdalası hasarlı dişi maymunların annelik davranışları bile bozuluyor, bu maymunlar sıklıkla yavrularını ihmal ediyor ya da onlara fiziksel tacizde bulunuyorlardı. Sağlıklı insanlarda ise amigdalanın etkinliği, özellikle ürkütücü yüzler gördüklerinde, korkulu anlar ya da toplumsal fobiler yaşadıklarında artar. Sonuçta Whitman'ın kendisiyle ilgili sezgileri -beynindeki bir şeylerin davranışlarını değiştirdiği gerçekten de son derece isabetliydi. Tümör Davranışları Değiştirmişti Whitman'daki değişimi fark eden başkaları da vardı. Yakın arkadaşı Elaine Fuess Tümüyle normal göründüğünde bile, içindeki bir şeyleri denetlemeye çalıştığı izlenimini veriyordu diye anlatmıştı. O bir şeyler tahminen Whitman'ın içindeki öfkeli, saldırgan zombi programlar topluluğuydu. Daha sakin ve akılcı olan taraflar, tepkisel, şiddete eğilimli taraflarla mücadeleyi sürdürse de tümörle gelen hasar dengeyi öyle bozmuştu ki, savaş artık adil olmaktan çıkmıştı. Peki, Charles Whitman'da beyin tümörü bulunmuş olması, onun acımasız cinayetleriyle ilgili duygularınızı değiştiriyor mu? Kendisi o gün ölmemiş olsaydı, onun için normalde uygun göreceğiniz cezaya bir etkisi olur muydu? Suçlu Kim? Bu tümör, onu ne ölçüde suçlu bulduğunuzu etkiliyor mu? Beyninde bir tümör geliştiği için davranışların kontrolden çıkan kadersiz kişi, belki de siz olamaz mıydınız? Öte yandan, tümörlü kişilerin baştan suçsuz sayılması ya da işledikleri suçlardan aklanmaları gerektiği sonucuna varmak da tehlikeli olmaz mıydı? Kuledeki beyin tümörlü adam, bizi aslında suçtansorumlu tutulabilirlik sorununun tam kalbine götürmektedir. Adli bir ifade kullanacak olursak, bu adam yaptıklarından sorumlu tutulabilir miydi? Kendisine hiç seçim hakkı tanımayan yollarla beyni hasar görmüş bir kişi, ne ölçüde kabahatlidir?"} {"url": "https://sinirbilim.org/cicek-hastaligi/", "text": "Çiçek Hastalığı Nasıl Ortadan Kaldırıldı? Çiçek hastalığı yüzlerce yıl boyunca insanlığın başına bela olmuş bir hastalıktır. Ökaryot hücresinden onlarca kat daha küçük olan bir virüs insanların hayatını kabusa çevirebiliyor, hatta öldürebiliyordu. Çiçek hastalığı iki virüs türünün neden olduğu bulaşıcı bir hastalıktır. Variola major ve Variola minor virüsleri hücreleri enfekte edip ciddi sağlık sorunlarına yol açıyorlardı. 20. yüzyılda virüslere karşı aşı geliştirildikten sonra hastalığın görülme oranları düşmeye başladı. Dünya Sağlık Örgütü bir eradikasyon programı hazırladı ve tüm dünyada virüsü ortadan kaldırmayı amaçladı. Son çiçek hastalığı vakası 1977'de görüldü ve 1980'de virüsün dünya üzerinde yok edildiği resmi olarak duyuruldu. Variola virüsleri vücuda girdikten sonra ilk olarak ateş ve kusma belirtilerinin ortaya çıkmasına neden oluyordu. İlerleyen zamanlarda boğaz ağrıları, deride lezyonlar ve kaşıntılar görülüyordu. Kaşıntılarla birlikte tüm vücutta içi sıvı dolu sivilce gibi apseler oluşmaya başlar. Apseler kaşıntı yapar ve kaşındığında tüm vücutta iz bırakır. Yüzünüzde onlarca apse ve sivilce çıktığını düşünün. Hayatınız boyunca o izlerle yaşamak zorunda kalıyordunuz. Çiçek Hastalığı İlk Ne Zaman Ortaya Çıktı? Çiçek hastalığının tam ne zaman ortaya çıktığı bilinmiyor. Virüslerin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. Genomumuzun %5-8'inin virüs DNA'sından oluştuğu düşünüldüğünde bunu anlamak hiç de zor değildir. Çiçek hastalığına dair ilk kanıtlar milattan önce 1500 yılına kadar uzanır. O tarihlerdeki tıbbi kayıtlarda çiçek hastalığına benzer belirtiler tarif ediliyor. Zaman zaman çiçek hastalığı salgınları çıktığı düşünülüyor. Her yıl bu hastalıktan yaklaşık 400.000 insanın öldüğü tahmin ediliyor. Çok sayıda insan göz çevresinde çıkan sivilceler yüzünden kör oluyordu ya da hayatına kötü izlerle devam ediyordu. Çiçek hastalığı tarihte karşılaştığımız en berbat hastalıklardan biridir. Sadece 20. Yüzyılda 300 milyon insanın bu hastalıktan hayatını kaybettiği düşünülüyor. Virüsün dünyadaki son 100 yılında 500 milyon insan enfekte olmuştu. 1967 yılında bir yılda virüs 15 milyon insanda görülmüştü. Diğer salgınlarla kıyaslandığında bunun nasıl vahim bir tablo olduğu görülüyor. Çiçek Aşısı Nasıl Keşfedildi? İlk aşılama çalışmaları Çin'de 10. Yüzyıla kadar uzanıyor. O tarihlerde hasta kişilerin döküntülerinden alınan irinler toz haline getirilip sağlıklı insanların burunlarına sürülürmüş. Bu şekilde hastalığın hafif şekilde seyretmesi sonrasında kişinin bağışıklık kazanması amaçlanıyordu. Bu teknik tamemen kusursuz olmasa da o tarihlerde yapılan güzel bir uygulamaydı. Benzer şekilde Türklerde de aşılama teknikleri kullanılıyordu. Hastaların döküntülerinden gelen irinleri toplayan aşıcı kadınlar vardı. Bu kişiler çocukları aşılıyor ve çiçek hastalığına bağlı ölüm oranlarının %1-2'ye düşmesine yardımcı oluyordu. İngiliz doktor Edward Jenner 18. Yüzyılda Edirne'ye yaptığı bir seyahatte Türklerde çiçek hastalığı görülme oranlarının çok düşük seyrettiğini fark etti. Sebebini araştırdığında aşıcı kadınların uygulamalarının çok etkili olduğunu gördü. 1796'da Jenner çiçek aşısının insanlardaki koruyucu etkisini gösterdi ve ilk modern çiçek aşısı geliştirilmiş oldu. Çiçek aşısının duyurulmasından çok kısa süre sonra tüm dünyada ülkeler kanunlar çıkararak çiçek aşısını desteklediler. Aşı çalışmaları ilerleyen yıllarda bazen zorunlu tutuldu, bazen ise yasaklandı. Ancak aşıların önemi 100 yıl sonra çok daha iyi anlaşıldı. 20. Yüzyılın başlarında aşı uygulayan Kuzey Avrupa ülkelerinde çiçek hastalığı artık görülmüyordu. 1950'lere gelindiğinde DSÖ çiçek hastalığını tamamen ortadan kaldırmak için bir eradikasyon programı başlattı. 1959'da yılda 2 milyon insanın ölümüne yol açan çiçek hastalığı 1980 yılında dünya üzerinden silinmişti. Bu aşının başarısıydı. Hastalığın Belirtileri Çiçek hastalığı ilk olarak tıpkı grip ve soğuk algınlığı gibi ateş, halsizlik ve kas ağrılarına neden oluyordu. Hastalık ilerledikçe virüs sindirim sistemini de etkiliyor ve mide bulantıları, kusma ve sırt ağrıları görülüyordu. Hastalığın belirgin özelliği olan deri döküntüler 12-15. günlerde çıkmaya başlıyor. Virüsün kuluçka evresi yaklaşık 12 gündür. Virüs deri hücrelerine ciddi şekilde saldırıyor. Döküntüler çıkmaya başladıktan sonra kaşıntı yapıyor ve çıkan irin virüsün daha fazla yayılmasını sağlıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/cikolata-kalp-sagligi/", "text": "Çikolata Kalp ve Damar Sağlığına İyi Geliyor Hemen herkesin tutkunu olduğu, çok severek yediği siyah çikolata ile ilgili sevindirici bir bilgi de Hollanda'da ki Wageninen Üniversitesi'nden geldi. Yapılan araştırmalara göre çok önemli bir damar sağlığı göstergesi olan augmentasyon indeksini azaltıyor ve beyaz kan hücrelerinin damara yapışmasını engelliyor. Çikolatanın serotonin hormonu salgıladığı ve 'bazı nedenlerden' ötürü kalbe iyi geldiği biliniyordu ama artık bilim insanları neden sorusunu da cevaplıyorlar. Siyah çikolata beyaz kan hücrelerinin damarların duvarlarına yığılmasına engel olurken bir yandan da damarların esnekliğini yenilemesine yardım ediyor. Damar sertliği ve beyaz kan hücrelerinin damara yapışması ateroskleroz hastalığının başlıca sebeplerindendir. Dahası araştırmacılar siyah çikolatanın içindeki flavanol miktarının artmasının bu etkiyi değiştirmediğini gördüler. Flavanol birçok bitkide bulunan doğal bir antioksidandır. Kanseri engellemekten DNA'yı korumaya kadar flavanollerin insan sağlığına birçok yararı vardır. Flavanollerin çikolatanın içinde olmasının yararlarından bir tanesi de lezzetli oluşları ve bu sayede kişileri daha fazla çikolata yemeye teşvik etmeleridir. Sadece 70 Gram Çikolata Araştırma ekibinin günlük 70 gram çikolata tüketen orta yaşlı ve çok kilolu 44 erkek üzerinde yaptıkları çalışmada katılımcılar 4'er haftadan iki dönem incelemeye alındı. Bu süre boyunca katılımcılar ya özel üretilmiş yüksek flavanol içeriğine sahip siyah çikolata ya da normal çikolata tükettiler. Verilen her iki çikolatanın içerdiği kakao miktarı aynıydı. Araştırmanın iki döneminden hepsinin öncesinde ve sonrasında damar sağlığını gösteren çeşitli ölçümler yapıldı. Araştırma boyunca kilo alımının engellemek için katılımcılara yoğun enerji içeren besinlerden kaçınılması söylendi."} {"url": "https://sinirbilim.org/cinsel-istismar/", "text": "Cinsel İstismar Beyni Nasıl Etkiliyor? Stres Nedir ve Gerekli midir? Stres, Walter Cannon'ın tanımına göre itici veya tehdit içeren durumların algılanmasına vücudun verdiği fizyolojik bir tepkidir. Karşılaştığımız stres durumlarındaki istenmeyen uyaran metabolizmaya zarar verebilmektedirler. Ağır stres yaratan durumlarda örneğin travma sonrası stres bozukluğunda metabolizma kısa veya uzun süreli stres yanıtları üretir. İnsan beyninde stres anında kortizol, adrenalin gibi glukokotikoid, kortikotropin salan hormon ve adrenokortikotropik hormonları devreye girer. Bu durum stres dengesi için kaçınılmazdır ve kısa süreli etkileri için gereklidir. Ancak uzun sureli etkileri olumsuzdur. Ayrıca bu hormonların vücuttan alınması da istenmeyen bir durumdur çünkü bu evrimsel olarak hayatta kalma becerimizi olumsuz yönde etkiler. Uzun süreli stresin ve sinir sisteminin uzun süreli stres hormonları salgılanmasının insan ve hayvanların sağlıkları üzerinde olumsuz etkilere yol açtığı çalışmalar bulunmaktadır. İnsanlar üzerindeki etkilerine bakılırsa; ülser, diyabet, büyümenin engellenmesi, bağışıklık sistemi etkileri, bilişsel sorunlar, dikkat dağınıklığı, anksiyete, uykusuzluk, depresyon, sanrılar, hezeyanlar gibi sorunlar gözlemlenebilmektedir. Cinsel İstismar, Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Beyin? DSM-IV'e gore kişinin yaşadığı strese neden olan travmatik olaylar saldırı, tecavüz veya savaş deneyimleri gibi diğer kişilerden gelen şiddet veya tehlike içeriyorsa kişide travma sonrası stres bozukluğu gelişme olasılığını arttırır. Ayrıca travmatik olaya maruz kalan kişilerde uykuya dalma veya uykuda kalmada güçlük, sinirlilik, öfke patlamaları, odaklanma güçlüğü ile ani ses ve hareketlere abartılı tepkileri içerir. Peki günümüzde ne yazık ki sıklıkla duyduğumuz istismar nedir? İstismar beyinde hangi bölgeleri etkiler? İstismar, unutulmak, geriye atmak ve bastırılmak istenen bir olgudur. Kişi bununla baş etmeye çalışırken beyin de bir taraftan durmaz çalışmaya devam eder. Schacter (1996) uzun süren stresin glukortikoidlerin yükselmesine neden olduğunu iddia eder. Beyin görüntüleme çalışmalarında da, hipokampal hacmin bu tür popülasyonlarda ciddi oranda azaldığı gözlenmektedir. Fakat kişi gerçekten hatırlasa da, bu onları hatırlamak istememe sebepleri doğrultusunda, kendi istekleri doğrultusunda hatırlamayabilirler. Çok genel anlamda bakıldığında beynimiz dört ana bölümden oluşmaktadır: Beyin sapı diensefalon, limbik sistem ve korteks. Bilindiği üzere korteks en gelişmiş yapıdır ve bu yapıların her birinin ayrı ayrı işlevleri vardır. Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk kitabında cinsel istismara uğramış bir kız çocuğundan bahsedilmektedir ve belirtilerinin beyin yapıları ile ilişkisine dikkat çekilmiştir. Örneğin, vakalarda sıklıkla görülen tepkilerden uyku ve dikkat sorunları beyin sapı ile hassas motor kontrolü ve koordinasyon diensefalon ve korteks, belirgin sosyal gecikmeler limbik sistem ve korteks, konuşma ve dil sorunları korteks ile açıklanmaktadır. Ayrıca travma sonrası stres bozukluğu yaşayan başka vakalarda da dissosiyasyon ve hiper uyarılma tepkilerine de yer verilmiştir. İstismar gibi tüm travmatik olaylar beklenmedik bir durumdur. Günlük hayatımızdaki stres uyaranlarına karşı bir süre sonra tolerans geliştiririz. Ancak travmatik olaylardan kaçınmamız söz konusu olamamaktadır. Önceki yaşantılarımız, ailemiz, kişiliğimiz ve sosyal desteğimiz travmaya verdiğimiz tepkiler üzerinde etkili olabilmektedir. İstismar vakalarına yaklaşımda ise, kişinin olayı ne zaman ve ne kadar anlatmak istediğine saygı göstererek, yaş grubuna göre ona yardımcı teknikler sunabiliriz, drama ve resim çizme vs. göz teması, samimi ve sıcak bir dinleme ortamı kişiyi rahatlatabilmektedir. Peki Cinsel İstismar Sonrası? Cinsel istismar kişinin bedenine değil aslında beynine, yani ruhuna yaşatılan bir travma olarak düşünülebilir. Kişi kendi bedeninin içerisinde ve seçtiği güvenli alanda yaşarken beklenmedik bir durum ile kişinin hayatındaki süreklilikler bozulur. Artık o eski o değil. O beden eski beden değil ve o zihin yani o beyin eski beyin değil. Kendisinin oluşturduğu tüm yapılanmayı tersine çeviren bir travmadır. Örneğin, karınca yuvasının bozulması, arı kovanının parçalanması. İnsan tüm vücudunda ve ruhunda her bir hücrenin dağıldığını tekrar aynı şekilde toparlanamayacağını düşünür. Beyin bu yeni durumu anlamlandırmak ve kendini tedavi edebilmek için hızla çalışır ancak her bireyin çevresel ve sosyal desteği getirmiş olduğu kişilik yapılanması farklı olduğu için parçalar aynı yöntemle aynı şekilde yerine yapıştırılamaz. Travma... Tedavi edilebilir ama yaşanılanlar asla unutulamaz."} {"url": "https://sinirbilim.org/cinsel-terapi/", "text": "Cinsel Terapi Cinsel Terapilere Hangi Durumlarda İhtiyaç Duyulur? Cinsel terapi çiftlerin yaşadığı problemleri ortadan kaldırmak ve çözüme kavuşturmak için uygulanır. Cinsel işlev bozukluğu yaşayan çiftler bu terapi yöntemi ile sağlığına kavuşacaktır. Tedavi dışında çiftlere cinsel eğitim de bu terapi yöntemi ile verilebilir. Cinsel terapi sürecinde çiftlere ilk olarak cinsellik hakkında ön bilgilendirme yapılır. Böylece ideal bir cinsel hayatın sürecine adım atılmış olunur. Çiftler arasında cinsel iletişimin doğru sağlanması için terapiye ihtiyaç duyulabilir. Eşler arasında uyumsuzluk ve geçimsizlik terapi ile düzeltilebilir bir durumdur. Cinselliğin eşler arasında keyifli bir şekilde geçmesi için gerekli psikoterapiler uygulanabilir. Çiftler cinsellik problemi ile baş edemiyor ve gerekli destekleri almıyor ise sorun giderek büyüyecektir. Bu nedenle cinsel terapi yönteminin yeri ve önemi çok büyüktür. Cinsel döngü eşlerin uyum içerisinde geçirmesi gereken fizyolojik bir durumdur. Her bireyin cinselliğe karşı bakış açısı farklı olabilir. Bu beklentiler çiftler arasında çeşitli problemler doğurabilir. Ancak cinsel terapi ile kolay bir şekilde ve kısa sürede aşılabilir. Tedavi olmak istemeyen çiftlerin sonu boşanmalara kadar gidebilir. Bu nedenle yolun başında olan çiftler tedavi yöntemlerine mutlaka şans vermelidir. Cinsel terapi ihtiyaç duyulan nedenler doğal olarak gelişebildiği gibi psikolojik sıkıntılar sonucunda da ortaya çıkabilir. Organik ve psikolojik olarak ayrılan bu nedenlerde farklı terapi yöntemleri uygulanır. Terapi sonucu rahatsızlığın ortadan kaldırılması mümkündür. Ancak terapist ve çift sürekli iletişim içerisinde olmalıdır. Terapistin uyguladığı tedavi şekline uyum sağlayan çiftler kısa sürede çözüme kavuşur. Peki hangi durumlarda terapiye ihtiyaç duyulur? - İlaç veya madde kullanımına bağlı olan cinsel isteksizlik - Kalp damar hastalıkları, diyabet, tansiyon gibi hastalıkların oluşturduğu rahatsızlıklar - Cinsel bilgi konusunda eksiklik - Cinselliğe karşı bastırılmış duygular - Evlilik içinde yaşanan tartışmalar - Travmaya sebep olan cinsel deneyimler - Abartılı cinsel istekler - Yorgunluk, depresyon ve ağır stres - Özgüven eksikliği ve suçluluk duygusu Cinsel Terapi Sonucunda Hangi Değişiklikler Görülür? Cinsel sorunlar çiftlerin aşmak istediği ancak kendi imkanlarıyla aşamadığı sıkıntılardan biridir. Bu sorunun ortadan kalkması için uzman görüşü ve tedavisi oldukça etkilidir. Mutlu bir cinsel hayat sürdürülmesi için çiftlerin birbirlerine karşılıklı şekilde anlayışlı olması gerekir. Ancak bazı durumlarda anlaşmazlıkların doğurduğu sıkıntılar kötü sonuçlara sebep olabilir. Toplum içerisinde cinsel terapi yöntemine ön yargılı yaklaşılmaktadır. Ancak diğer tüm psikoterapi yöntemleri gibi cinsel terapi de oldukça normaldir. Kendisine bile itiraf etmekten çekinen bireyler cinsel terapi yöntemine karşı çıkabilir. Problemin ilk aşamasında bunların yaşanması normaldir. Ancak çıkmaza giren bu rahatsızlıklar sonucu çiftlerde sorun büyüyerek boşanma gibi durumlarla karşılaşılabilir. Hem erkeklerde hem kadınlarda sıklıkla rastlanan cinsel problemlerin birçok tedavisi bulunur. Bu tedaviye başlanması için ilk olarak sorunun altında yatan temel sebep öğrenilmelidir. Terapist, çift ile sohbet eşliğinde cinsel problemin oluşturduğu sorunu belirler. Daha sonra tanı konulduktan sonra doğru tedavi yöntemi belirlenir. Bu tedavi yöntemine çiftler uyum sağlamaz ise süreç uzayabilir. Bunun aksine uzmanın önerilerine uyum sağlayan çiftler kısa sürede mutlu bir cinsel hayata kavuşur. Cinsel terapi gerektiren sorunun altında yatan sebep psikolojik olabilir. Böylece tedavi edilmesi mümkündür. Biyolojik nedenlere bağlı olan cinsel sorunların tedavisi terapi ile mümkün değildir. Psikolojik nedenlere bağlı olan cinsel problemlerin tedavisi oldukça kısa sürede tamamlanır. Kesin ve başarılı sonuç alınır. Eğer siz de cinsel terapi ihtiyacı duyuyor ancak terapiye karşı ön yargılı davranıyorsanız kendinize bir şans verebilirsiniz. 2 thoughts on Cinsel Terapi Takipteyim kaliteli ve güzel bir içerik olmuş dostum. aramalarım sonunda buraya geldim ve kesinlikle işime yarayan bir makale oldu. teşekkür ederim"} {"url": "https://sinirbilim.org/cinsel-yonelim/", "text": "Cinsel Yönelim Tek Bir Gen Mi Yoksa Çevre Tarafından Mı Belirlenir? Eşcinsellik ülkemiz de dahil olmak üzere dünyanın pek çok bölgesinde bir hastalık olarak görülüyor. Ancak 1974'te dünyanın en büyük psikiyatri otoritelerinden biri olan Amerikan Psikiyatri Derneği, eşcinselliğin bir hastalık olmadığını ilan etti. Amerika'da 1974'den biraz geriye gittiğinizde cinsellik araştırmalarının gerçek anlamda 1950'lerdeki Kinsey raporuyla başladığını biliyoruz. Bir zoolog olan Alfred Kinsey o zamanlar 8.000 kişiyle görüşme yapıp kapsamlı bir rapor yazıyor. Ancak cinsiyeti keskin ifadelerle tanımlıyor. Oysaki cinsiyet ve cinsel yönelim ile ilgili son araştırmalar 2 cinsiyetten çok daha fazlasının olduğunu gösteriyor. O günden bu güne pek çok şey değişti elbet ama cevap bulamadığımız bazı soruların farkındayız. Artık kesin olarak hastalık olmadığını bildiğimiz eşcinsellik cinsel çekimin kişinin kendi cinsiyetinden kişilere yönelik olmasıdır. Cinsel yönelim ile ilgili sorular hala tam olarak yanıt bulamamıştır. Doğuştan genetik olarak mı yoksa sonradan çevrenin etkisiyle belirlendiği hala merak konusudur. Ya da genetik ise tek bir gene mi bağlı yoksa birçok gen etkili oluyor mu gibi soruların cevabını bulmayı amaçlıyoruz. Bu sorular karşısında çok farklı fikirler ortaya çıkmış, bilim insanları da ortak bir karara varamamıştır. Cinsel Yönelimin Kökleri Araştırılıyor Harvard Üniversitesi'nde Dr. Andrea Ganna liderliğinde yürütülen çalışmada insanlarda cinsel yönelimin kökenleri araştırıldı. Bu çalışmanın önemli bir özelliği şimdiye kadar eşcinsellik üzerine yapılmış en kapsamlı araştırma olmasıdır. Bu kapsamlı araştırmada ki bilim insanları, buldukları sonuçları dünyanın en saygın bilim dergilerinden biri olan Science'ta yayınladı. Bilim insanları cinsel yönelimin ardındaki genleri ve biyolojik süreçleri merak ediyordu. Bunun için İngiltere'de Biobank'ta 68.000 kişinin cinsel yönelim ve genetik profillerini incelediler. Araştırmacılar analizlerine yalnızca aynı cinsiyetten biriyle, karşı cinsinden biriyle ya da her ikisiyle seks yaptığını bildiren kişilerin verilerini dahil ettiler. Bilim insanları, elde ettiği sonuçlarda daha birçok genetik lokusun muhtemelen aynı cinsiyetten cinsel davranışı desteklediğini buldu. Ayrıca genetik faktörler arasındaki ilişkinin fazlaca karmaşık olduğunu belirtti. Ekip , Eşcinsel cinsel davranışla ilişkili genom çapında önemli lokuslar belirledik ve ortak genetik çeşitliliğin daha geniş bir katkısı olduğuna dair kanıtlar bulduk diyor. Keşif örneklerinde (UK Biobank ve 23andMe), beş otozomal lokus aynı cinsiyetten cinsel davranışla anlamlı şekilde ilişkilendirildi. Örneğin, biri koku alma duyusuyla ilgili birkaç gen içeren bir DNA dizisine yerleştirildi ve çalışmanın ilk yazarı Andrea Ganna konuyla ilgili bir başka açıklamasında Cinsel çekicilikle koku arasında güçlü bir bağ olduğunu biliyoruz ancak bu durumun cinsel davranışlarla bağlantısı net değil dedi. Cinsel Yönelim Çok Sayıda Genin Faaliyetiyle Belirleniyor Araştırma aynı cinsiyetten insanlarla seks yapma dürtüsünün birçok farklı genin çok karmaşık bir etkileşiminden kaynaklanabileceğini gösterdi. Buna göre eşcinsel davranış örüntüsü farklı genlerin bir kombinasyonu olarak ortaya çıkmaktadır yani cinsellik tek bir genden etkilenmez. Araştırmalar, farklı genetik konumların farklı genlerin bulunduğu bir kromozomdaki konumların cinsellik ve aynı cinsiyetten cinsel davranışla bağlantılı olduğunu ortaya koymuştur. Bu konuyla ilgili olarak Ganna Cinsel yönelime katkıda bulunan biyolojik faktörler büyük ölçüde bilinmemektedir ancak genetik etkiler, genetik olarak özdeş ikiz çiftlerde çift yumurta ikizlerinde olduğundan daha sık uyumlu olduğunu göstermiştir diyor. Diğer bir bilim insanı Neale, Bireyin cinsel davranışını genomundan tahmin etmek etkili bir şekilde imkansızdır ancak yine de çok önemli bir faktördür demiştir."} {"url": "https://sinirbilim.org/cinsiyet/", "text": "Cinsiyet Cinsiyet en temel anlamıyla bir türün bireylerinin üreme özelliklerine göre ayrılması için kullanılan kavramdır. Genetik olarak XX ve XY olarak ayrılır ancak tam bir cinsiyet ayrımında anatomik özellikler ve işlevsel özellikler de değerlendirilir. İnsanlarda XY kromozom sistemi cinsiyetleri belirlemede kullanılırken başka hayvanlarda farklı sistemler kullanılır. Son yıllarda yapılan araştırmalar iki cinsiyetin insanları tanımlamada yetmediğini bu sınıflandırmanın tekrar yapılıp daha geniş bir yelpazede tanımlanması gerektiğini ortaya koymuştur. Cinsiyet Farklılıkları Cinsiyet ve kadın erkek farklılıklarını konu alan çok sayıda araştırma yapılıyor. Tıpkı kültürlerin düşüncelerimizi etkilemesi gibi cinsiyet farkları da düşüncelerimizi etkiler. Dil bilimci Deborah Tannen 20 yıl boyunca kadınların ve erkeklerin konuşmalarının kayıt ve analizini yaptı. Bu çalışmalarda Tannen kadınların ve erkeklerin farklı şekillerde düşünüp dili farklı kullandıklarını keşfetti. - Erkekler dili daha çok fikirlerini ifade etmek ve problem çözmek için kullanıyor. Kadınlar ise dili daha çok endişelerini, günlük deneyimlerini ve sıradan düşüncelerini paylaşmak için kullanıyor. - Erkekler dili grup içindeki bağımsızlıklarını ve yerlerini korumak için kullanıyor. Kadınlar dili bağlantı kurmak ve yakınlık duygusu yaratmak için kullanıyor. - Erkekler problemlere saldırırken kadınlar dinlemeyi, destek vermeyi ya da anlayış göstermeyi tercih ediyor. Tannen, düşünme şekillerini yansıtan erkek tarzı ya da kadın tarzı dil kullanımlarında birinin diğerinden daha iyi olmadığına dikkat çekiyor; iki tarz birbirinden sadece farklı, üstünlük diye bir şey yok. Tannen ayrıca kadın ve erkeklerin bu farklılıkların farkında olmaları ve duyguların incinmesini ve yanlış anlaşılmaları azaltarak cinsiyetler arasındaki iletişimi artırmaya dikkat etmeleri gerektiğini ekliyor. Beyinler Kelimeleri Farklı İşliyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/cocukluk-zorbaligi/", "text": "Çocuklukta Maruz Kalınan Zorbalıklar Ne Gibi Sonuçlar Doğurabilir? İlköğretim yıllarında çocuklar arasında rekabet ve zorbalık nadir görülen bir olay değildir. Oyun oynarken veya bir şey istediklerinde daha güçlü veya popüler olan diğerlerini saf dışı etmek için zorbalığa başvurabilir. Aslında çocukluk zorbalığı çok farklı şekillerde kendini gösterebilir. Öğretmenlerin ve ebeveynlerin böyle bir şey gördüğünde hemen müdahale etmeleri gerekir. Aksi takdirde çocukluk zorbalığı ileride çocuğun yaşamında daha büyük sorunlara neden olabilir. Çocukluk Zorbalığı Çocukluk zorbalığı genel olarak tekrar tekrar ve kasıtlı olarak başka bir çocuğa sıkıntı verecek sözler söylemek veya davranışlarda bulunmak veya çocuğa iradesi dışı davranışlarda bulunmaya zorlamak olarak tanımlanabilir. Zorbalıklar sözlü veya fiziksel olabilir. ABD Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı en çok görülen zorbalıkları sıralamıştır. - Lakap takmak, - Alay etmek, - İftira atmak, - Vurmak-itmek, - Dışlamak, - Tehdit etmek - Eşyalarını çalmak, - Cinsel taciz - Sanal zorbalık Okul öncesi dönem temel alışkanlıkların kazanıldığı çocukların yaşam ve uyum becerilerinin geliştiği bir dönemdir. Çocukların 0-6 yaş dönemi kazanımları ilerideki yaşamını ve kişiliğini oluşturur. Kochenfender ve Ladd (1977), zorbalığın ve zorba ile mağdur arasındaki ilişkinin anaokulu döneminde başlayıp lise dönemine kadar iyice pekiştiğini belirtmiştir. Okuldaki olumsuz yaşantılar çocukların okuldan soğumasına ve uzaklaşmasına neden olmaktadır. Zorbalık Çocuğu Nasıl Etkiler? Zorbalığa karşı verilen tepki mizaç özellikleri gibi değişkenlerden dolayı farklılık göstermektedir. Zorbalığa maruz kalmış çocukların gelişimini etkileyen psikolojik ve fiziksel sıkıntılar, odaklanmada güçlük, kekemelik, okul korkusu, altını ıslatma, uyku problemleri, baş ve karın ağrıları, yetişkinlik döneminde depresyon ve düşük özsaygı, düşük sosyal uyum gibi becerilerde problemler görülmektedir. Bağımlılık sorunları agresiflik ve saldırganlık da yetişkinlikte gözlemlenen sonuçlardandır. İngiltere'de King College London tarafından 2014 yılında yayınlanan bir araştırma, zorbalığa maruz kalan çocukların olumsuz sosyal, fiziksel ve zihinsel sağlık etkilerinin 40 yıl sonra hala belirgin olduğunu ortaya koydu. Araştırmacılar, 50 yaşındaki çocukken zorbalığa uğrayan katılımcıların, zorbalığa maruz kalmayan insanlardan daha kötü fiziksel ve psikolojik sağlıkta olma olasılıklarının daha yüksek olduğunu ve bilişsel işlevlerin daha kötü olduğunu bulmuşlardır. Zorbalık mağdurlarında işsizlik, düşük gelirle çalışma oranı ve yaşam kalitesinde düşüklük de zorbalık mağduru olmayan kişilere göre fazla olduğu saptanmıştır. Fiziksel hastalıklarda özellikle kalp rahatsızlıkları göze çarpmaktadır. Zorbalığa Karşı Nasıl Önlemler Alınmalıdır? Çocuk zorbalığa uğradığında, ebeveynlerin ve öğretmenlerin destekleyici olması ve zorbalığın devam etmemesinin sağlanması kritik önem taşır. Zorbalığa karşı çeşitli eğitim programları hazırlanmıştır. Okullarda bu programların uygulanması önemlidir. Okul ortamında okul müdürü ve öğretmenleri tarafından dikkatle uygulanan ilkeler zorbalığın tespiti ve ilk müdahalelerde yapıcı olmaktadır. - Zorbalık konulu etkinlikler düzenlemek - Çocuklarla her gün konuşmak ve onların gününü dinlemek - Olumlu örnek olacak davranışlarda bulunmak - Çocuğa zorbalığı anlatmak - Çocuğu suçlamamak, sen de aynısını ona yapsaydın dememek - Veli olarak öğretmenlerle iş birliği yapmak ve psikolog desteği almak"} {"url": "https://sinirbilim.org/coklu-kisilik-bozuklugu-nedir/", "text": "Çoklu Kişilik Bozukluğu Nedir? Hangi Belirtileri Gösterir? Çoklu kişilik bozukluğu filmlerde gördüğünüz bir kişinin birden fazla kişiliğe sahip olması durumudur. Aslında bu isim artık geçerliliğini kaybetti. Çoklu kimlik bozukluğu artık dissosiyatif kimlik bozukluğu olarak adlandırılıyor. Yazımızda herkesin kolayca anlaması için çoğu yerde eski ismini kullanacağız. Bu bozukluk erken çocukluktaki travmalar gibi birçok etken nedeniyle ortaya çıkabilir. Bu travmalar cinsel istismar veya fiziksel şiddet olabilir. Örneğin ebeveynlerden birinin çocuğu sürekli dövmesi ileride bir kişilik bozukluğuna neden olabilir. Çoklu Kişilik Bozukluğu Nedir? Hepimiz hayal kurarız. Birçok zaman hayallere dalıp kendimizi farklı kişiler olarak hayal ederiz. Farklı bir amaç için farklı bir hayat yaşadığımızı düşleriz. Çoklu kişilik bozukluğu bunun daha şiddetli bir halidir. Bu bozuklukta kişinin anıları, duyguları ve düşünceleri arasındaki bağlantı kaybolur. Sağlıklı bir kişinin bütün beyin işlevleri koordineli bir şekilde yürütülür. Bu bozuklukta ise duygular, düşünceler, anılar ve kimlik duygusu arasında bağ yoktur. Dissosiyatif kimlik bozukluğu zihnin travmalar ile mücadele etmek için kullandığı bir mekanizma olabilir. Babanızın sizi her gün dövdüğünü düşünün. İçinde bulunduğunuz durum çok şiddetli bir şekilde size zarar veriyor. Sürekli acı çekiyorsunuz. Ancak fiziksel gücünüz yetmediği için hiçbir şekilde kaçamıyorsunuz. Bedeniniz kaçamıyor ama zihniniz bir şekilde kaçmayı başarıyor. Bu kimlik bozukluğunun da bu şekilde geliştiği düşünülüyor. Farklı Kişiliklerin Varlığını Anlamak Sağlıklı kişiler birden fazla kişiliğe sahip olmanın nasıl bir şey olduğunu anlamayabilirler. Hatta alanında uzman olan kişilerin bile tam olarak anlaması güç olabilir. Bir kişiye çoklu kişilik bozukluğu teşhisi koyarken bile fikir ayrılıkları yaşanır. Bu bozukluk borderline kişilik bozukluğu ile karıştırılabilir. Belirtileri birbirine benzer olabilir. DSM-5'te dissosiyatif kimlik bozukluğunun yanında farklı dissosiyatif bozukluklar da tanımlanmıştır. DSM-5 zihinsel rahatsızlıkları sınıflandırmak ve anlamak için kullanılan temel kılavuzlardan biridir. İçinde dissosiyatif amnezi, benlik yitimi, gerçeklik yitimi gibi birçok dissosiyatif bozukluk tanımlanmıştır. Çoklu Kişilik Bozukluğu Hangi Belirtileri Gösterir? Adından da anlaşılacağı gibi bu bozukluğun en önemli göstergesi farklı kimliklerin varlığıdır. Kişinin davranışları bu kimlikler tarafından belirlenir. Örneğin normal hayatını yaşıyorken hasta bir anda film yıldızı gibi davranmaya başlayabilir. Anılar ile davranışlar arasında bağlantının koptuğunu söylemiştik. Kimlik değiştirdiklerinde hastalar en temel bilgileri hatırlamayabilir. Bu durum sadece unutkanlık ile açıklanamaz. Bir kimlik diğerinin anılarına ve belleğine giremeyebilir. Kişinin zihninde yaşattığı kimliklere alter denir. Alterlerin kendilerine özgü cinsiyetleri, yaşları ve ırkları olabilir. Bir alteriniz 50 yaşlarında bir kadın iken, diğeri 25 yaşında genç bir erkek olabilir. Her bir alterin yine kendine özgü jest ve mimikleri olabilir. Beden dili ve konuşma tarzı altere özgü gelişebilir. Alterler bazen hayali insanlardır. Bazı vakalarda hayvan da olabildikleri görülmüştür. Zihindeki her bir kişilik tüm davranış ve düşünceleri kontrol eder. Hangi alterin ne zaman ortaya çıkacağı tam olarak bilinmez. Bu değişim saniyelerden günlere kadar çok farklılık gösterir. Çoklu kişilik bozukluğu yaşayan biri farklı kimlikler ile beraber birçok psikiyatrik sorun da yaşayabilir. Bunlar kendini depresyon, ruh hali değişiklikleri veya intihar eğilimi ile gösterebilir. Hastalar uyurgezerlik veya uykusuzluk gibi uyku sorunları yaşayabilir. Hayat kalitesini düşüren bir başka etken anksiyete, fobiler ve panik atağın görülmesidir. Bazı kişilerde yeme bozuklukları, halüsinasyonlar veya çeşitli davranış kompülsiyonları görülebilir. Dissosiyasyon Hayatı Nasıl Etkiler? Çoklu kişilik bozukluğu bireyin hayatını derinden etkileyen bir rahatsızlıktır. Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi normal bir hayatın yaşanması pek mümkün değildir. Hastalar benlik yitimi , gerçeklikten kopma ve amnezi ile karşı karşıya kalırlar. Benlik yitimi yaşayan hastalar kendi vücutlarına dışarıdan bakıyormuş gibi hissederler. Gerçekliğin kaybolması dünyanın gerçek olmadığı izlenimini uyandırır. Dissosiyasyonun belirtileri arasında amnezi ve kimlik değişimi büyük yer tutar. Amnezi sıradan bir unutkanlıktan çok farklıdır. Kimlik karmaşası veya değişimi kişinin kim olduğu ile ilgili kafa karışıklı yaşamasına neden olur. Hangi dini veya siyasi görüşe sahip olduğunu hatırlamakta zorluk çekebilir. Neler hoşlanıp, nelerden hoşlanmadığı ile ilgili kafa karışıklığı yaşayabilir. Ayrıca kişinin zaman ve yer algısında da bozulmalar olabilir. Çoklu Kişilik Bozukluğu Neden Ortaya Çıkar? Bu bozukluğun nedenleri tam olarak bilinmiyor ancak şüphelenilen bazı etkenler var. Öncelikle çocukluk zamanlarında maruz kalınan stres çok etkilidir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi çoklu kimlik bozukluğu beynin bir savunma mekanizması olabilir. Özellikle 9 yaşından önce kişinin maruz kaldığı stres kişilik gelişimini etkileyebilir. Dissosiyasyon yaşayan kişilerin %99'u çocukluklarında rahatsız edici, tekrar eden ve sıklıkla hayatı tehdit edici davranışlara maruz kalmıştır. Çocukların psikolojik gelişimlerinde ebeveynlerin rolü büyüktür. Fiziksel şiddet veya cinsel istismar olmasa bile sürekli ihmal edilmek dissosiyasyona neden olabilir. Bazı araştırmalar ebeveynlerin korkutucu olduklarında çocukların dissosiyatif olabileceğini gösteriyor. Çocuğun mutlu bir yuvada büyümesi beyin gelişimi için en önemli etkenlerden biridir. Çocuğunuz önünde kavga etmemeye çalışın. Ebeveynlerin tahmin edilemeyen, dengesiz davranışları çocuğun savunma mekanizmalarını devreye sokabilir. Çoklu Kişilik Bozukluğu Nasıl Teşhis Edilir? Dissosiyasyonun teşhis edilmesi çok kolay değildir ve zaman alır. Dissosiyatif bozukluğu olan kişilerin teşhisten önce 7 yıl boyunca doktor gözetiminde kaldığı tahmin ediliyor. Bunun böyle olmasının başlıca sebebi çok sayıda psikiyatrik durumla karıştırılabilir olmasıdır. Psikiyatrik bozuklukların tanısı DSM-5'e göre konur. Dissosiyatif bozukluğun tanısı için de birçok belirtinin ortaya çıkması gerekir. Ancak bu belirtiler depresyon, anksiyete ve sınırda kişilik bozukluğunda da görülebilir. Şimdi bu belirtilere bakalım. - 2 veya daha çok kişiliğe sahip olmak. Bu kişiliklerin her biri kendilerine has düşünce ve algılama yapılarına sahip olmalı. - Kişi bu bozukluktan rahatsızlık duymalı veya hayatını yaşarken bazı sorunlar yaşamalı. Çalışırken, arkadaşlarıyla sohbet ederken, sosyalleşirken işlevsel bir sorun olmalı. - Kişinin dissosiyasyon nedeniyle yaşadığı rahatsızlıklar kültürel veya dini bir ritüelin parçası olmamalı. - Ortaya çıkan belirtiler doğrudan bir madde kullanımına ve başka bir hastalığa bağlı olmamalıdır. Örneğin halüsinasyon görüyorsunuz bunun sebebi esrar olmamalıdır. Bir beyin tümöründen dolayı zihinsel rahatsızlıklarınız da olabilir. Bunların çoklu kişilik bozukluğu ile karıştırılmaması gerekir. Önerilen Tedavi Yöntemleri Dissosiyatif bozukluğun maalesef hiçbir kesin çözümü yoktur. Hasta bu bozukluk ile mücadeleye kararlıysa uzun dönemli tedavi ve terapiler yardımcı olabilir. Örneğin psikoterapi, hareket terapisi gibi yöntemler etkili olabilir. İlaç tedavisi ile ilgili olarak psikiyatristiniz sizi yönlendirecektir."} {"url": "https://sinirbilim.org/colyak-hastaligi-glutensiz-beslenme/", "text": "Çölyak Hastalığı ve Glütensiz Beslenme Marketler son yıllarda glütensiz ekmek, cips, çikolata gibi ürünlere raflarda daha çok yer vermeye başladı. Önceleri glütensiz beslenme sadece Çölyak hastalarının ve glütenli ürünler yendiğinde rahatsızlık duyanlar için tercih edilen bir beslenme çeşidiydi. Ancak son yıllarda bir akım haline gelmiş olan glütensiz beslenme ile birlikte marketlerde ürün çeşidi artmış oldu. Peki buğday, çavdar, arpa gibi tahıllarda bulunan bir protein olan glüteni beslenmemizden çıkarmanın faydaları var mı? Glüten Nedir? Glüten buğday ve ona benzer tahıllarda bulunan proteinlerin genel ismidir. Glütenin en önemli özelliği yiyeceklerin yoğunlaşmasını ve bir arada kalmasını sağlamasıdır. Örneğin ekmeğin bütünlüğünü sağlayan ve hafifçe çektiğinizde esnemesini sağlayan madde glütendir. Simidin ekmekten daha yoğun olmasını sağlayan da içinde daha çok glüten barındırmasıdır. İleri Okuma: Glüten Neden İnsanları Bu Kadar Rahatsız Ediyor? Glütenin içinde prolamin olarak adlandırılan depo proteinler vardır. Bunlar çeşitli tahılların endospermindeki nişasta ile birleşirler. Buğday prolaminlerine gliadin ve glütenin denir. Arpa prolaminleri ise hordein olarak adlandırılır. Secalin ve avenin diye ifade edilen prolaminler de çeşitli besin maddelerinin içinde mevcuttur. Birçok kişinin bağışıklık sistemi prolaminleri pek sevmez ve alerjik reaksiyon gösterir. Alerjinin miktarı tüketilen prolamin çeşidi ve miktarına bağlıdır. Glüten Sadece Çölyak Hastalığı İçin Tehdit Oluşturuyor İnce bağırsağın glüten proteinine karşı ömür boyu devam eden ve kronik hale gelen hassasiyeti olarak tanımlanabilen Çölyak hastalığı, dünya genelinde her 100 kişiden 1'ini etkiliyor ve tek tedavi şekli glütensiz beslenmeyi daimi olarak sürdürebilmekten geçiyor. Ekmeği, yiyecekleri bir arada tutmak ve yiyeceklerin kabarık dokusunu oluşturmak amaçlı kullanılan glüten, yanlış kişiler tarafından tüketildiğinde ciddi bir hasara neden olabilecek bir moleküldür. Çölyak hastalığından muzdarip kişiler, glüten içeren bir ürün tükettiğinde ciddi boyutlarda yan etkilerini görürler. Ulusal Diyabet, Sindirim ve Böbrek Hastalıkları Enstitüsü'ne göre, glüten bağırsak duvarından geçerek kronik hasar, iltihap, bulantı, ishal, karın ağrısı ve bu hastalarda kusmaya neden olabilmektedir. Ayrıca Çölyak hastası olmayan kişiler de glütene karşı hassas olabilmektedir. Glüten hassasiyeti olan insanlarda Çölyak hastalığı kadar olmasa da çeşitli yan etkileri görülmektedir. Halen glüten hassasiyetinin herhangi bir biçimini başarı ile tedavi eden bir ilaç,tedavi veya tedavi yöntemi bulunmamaktadır. Ancak glüten içeren bir besin tüketilmediği sürece Çölyak hastalığı ve glüten hassasiyeti olan kişiler normal ve sağlıklı bir yaşam sürdürebilirler. Peki, Çölyak hastalığı teşhisi konmayan veya glüten hassasiyetine sahip olmayanlar için glütensiz beslenmenin bir yararı var mı? Glütensiz Ürünlerde Demir, Kalsiyum ve Bazı Vitaminler Daha Az Bulunuyor Glüteni tıbbi bir gereklilik duymaksızın diyetinden çıkaranlar vitamin ve diğer gerekli besin maddelerini eksik alma riskini taşımaktadır. Mayo Clinics tüketicilere glütensiz ürünlerin demir, kalsiyum, lif, tiamin (B1 vitamini), riboflavin (B2 vitamini), niasin (B3 vitamini) ve folat bakımından düşük eğilimde olduğunu bildirmiştir. Glütensiz diyet ayrıca sağlıklı tahıllardan kaçınmak anlamına geleceğinden insanlar beslenme bozukluğu riski ile karşı karşıya kalabilmektedir. Ortalama bir Amerikan diyetinde lif eksikliği vardır.diyen Leffler buğdaydan kepeğini ayırmanın bu sorunu daha da kötüleştirdiğini düşünmektedir. Bu lif eksikliğini telafi etmek için pirinç, kinoa, belli sebze,meyve ve kurubaklagiller tüketilmelidir. Harvard Halk Sağlığı Yüksekokulu'na göre beyaz pirinç, topiaco ve diğer unlarla yapılan glütensiz ekmek seçenekleri daha yaygın hale gelmeye başlamıştır. Fakat bu ürünleri kullanırken gerekli vitamin ve diğer besin öğelerinden eksik olmalarını gözden kaçırmamalıyız! İleri Okuma: Kurubaklagiller ile Tip 2 Diyabete Dur Demek"} {"url": "https://sinirbilim.org/concerta-bilmesi-gereken-seyler/", "text": "Concerta Kullanacakların Mutlaka Bilmesi Gereken Şeyler Okul sezonu açıldıkça dikkatini toplamakta zorluk yaşayan birçok kişi çözümü Concerta gibi uyarıcı ilaçlarda buluyor. Bu ilaçların hepsi bir psikiyatristin kırmızı reçeteyle yazdığı ilaçlardır. Ancak birçok şeyin olduğu gibi bu hapların da karaborsası bulunuyor. İnsanlar yasal veya yasadışı yöntemler ile bunları temin edebiliyor. Eğer bir psikiyatrist sizin Concerta gibi bir ilacı kullanmanızı öneriyorsa onu kullanın. Çünkü ilacın yararlarının yan etkilerinin getireceği rahatsızlıktan daha fazla olacağını düşündüğü için yazmıştır. Bu şekilde kullanmakta bir mahzur yoktur. Ancak kendi başınıza karar verip Concerta alıyorsanız bu yazımızı dikkatli okumanızı öneririz. Concerta Nedir? Öncelikle Concerta'nın nasıl bir ilaç olduğunu tanımlayalım. Bu ilaç başlıca dikkat eksikliğine bağlı hiperaktivite bozukluğu hastaları için yazılmıştır. DEHB'i olan kişilerin belirtilerini azaltmak için kullanılan bir merkezi sinir sistemi uyarıcısıdır. Çocuklarda, gençlerde ve 65 yaşına kadar yetişkinlerde çeşitli dozlarda kullanılabilir. Odaklanmayı artırır ve dikkat dağıtıcı dürtülerin bastırılmasına yardımcı olur. Bu yönüyle öğrenciler sınavlara çalışmak için Ritalin, Concerta gibi ilaçlara epey rağbet edebiliyorlar. Etken maddesi metilfenidattır. Metilfenidat Ritalin'in de etken maddesidir. FDA'e göre metilfenidat içeren ilaçlar bağımlılık yapıcı etkiye sahiptir. Bu yüzden insanlara kontrollü bir şekilde verilmeli ve kullanılmalıdır. Amerikan Pediatri Akademisi 6 yaşından küçük çocuklarda şu uyarıyı yapıyor. Ebeveynlerin ilaç kullanımından önce davranışsal terapi yöntemlerine başvurmasını salık veriyor. 6 yaşından sonra DEHB tedavisinde FDA onaylı ilaçlar kullanılabilir. Ancak önce davranışsal terapi yöntemlerine başvurmak daha sağlıklıdır. Amerika'da Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü ise şunu tavsiye ediyor. Hastaların Concerta gibi ilaçları terapiler ile birleştirmesinin en etkili tedavi planı olduğunu söylüyor. Concerta Nasıl Kullanılmalıdır? Öncelikle şunu belirtmeliyiz. Hangi ilaç olursa olsun bir ilacın kullanım şeklini hekim belirler. Tıpta hastalık yoktur, hasta vardır. Hiçbir ilacı doktorunuza danışmadan sadece prospektüsüne bakarak kullanmayın. Doktorunuzdan gerekli talimatları aldıktan sonra prospektüsü okuyabilirsiniz. İlacın kullanım şekline, doz aşımında yapılması gerekenlere bakabilirsiniz. Prospektüsü okuduktan sonra bir sorunuz olursa doktorunuza veya eczacınıza sorabilirsiniz. Concerta günde bir defa yiyecekle veya tek başına ağız yoluyla alınan bir ilaçtır. İlk doz genelde sabahları alınır ve her gün aynı saatte alınması daha etkili sonuç verir. Her hap suyla beraber içilmelidir. Hapı yutmakta zorlananlar için doktorlar farklı ilaçlar önerebilirler. Haplar hiçbir zaman çiğnenmemeli veya parçalanmamalıdır. Her ilacın hesaplanan bir kana karışma hızı vardır. Bundan dolayı ilacı küçük parçalara ayırmanız kana olması gerekenden daha hızlı karışmasına neden olur. İlaç Dozları ve Tolerans İlaç 18 mg, 27 mg, 36 mg veya 54 mg'lık dozlarda alınabilir. Çocuklarda ve gençlerde 54 mg'ın üstüne çıkılmamalıdır ama yetişkinlerde 72 mg'a kadar çıkılabilir. İlacın dozu gün içinde kontrollü bir şekilde gün boyu kanda bulunacak şekilde ayarlanır. Hemen kana karışıp karaciğer tarafından parçalanmaz. Tedavi süresince doktorunuz bazen Concerta almaya ara vermenizi isteyebilir. İlaca ara verilen dönemlerde DEHB belirtilerinin ne durumda olduğunu kontrol edecektir. İlacı uzun süre kullanırsanız birçok ilaç gibi Concerta da vücudunuzda tolerans yaratabilir. İlaç toleransı olduktan sonra aldığınız haplardan bir fayda görmemeye başlarsınız. Eğer her zaman aldığınız dozun rahatsızlık belirtilerini gidermeye yetmediğini fark ederseniz hemen doktorunuza başvurun. Concerta'nın Potansiyel Yan Etkileri Vücudumuza aldığımız birçok ilacın yan etkisi vardır. Sadece ilaçlar değil, sebze ve meyvelerin bile fazla yendiğinde çeşitli yan etkileri görülür. Concerta gibi zihinsel durumumuzu etkileyen ilaçların birçok yan etkisi görülebilir. Bunların en yaygınları iştahsızlık, ağız kuruluğu, uyku bozukluğu, bulantı hissi, karın ağrısı, fazla terleme, endişe, kilo kaybı ve huzursuzluk hissidir. Nadiren de olsa çift görme, çocuklarda büyüme geriliği ve nöbet geçirme riski vardır. Çok dikkat gerektiren işler yapıyorsanız bu ilaçtan uzak durmanız gerekebilir. Araba kullanmak, kazaya neden olabilecek şekilde çalışmak ilaç kullanırken riskli olabilir. Yan etkiler ilacı kullanma zamanınıza göre farklılık gösterir. İlk başladığınız günlerde olursa veya sizi çok rahatsız ederse mutlaka doktorunuz ile görüşmelisiniz. Tıbbi Geçmişiniz Çok Önemli İlaç kullanmaya başlamadan önce ailenizde ve sizde kalp damar hastalığı olup olmadığını söyleyin. Geçmiş yıllarda Concerta alan ve kalp rahatsızlıkları bulunan bazı hastalar ile ilgili raporlar yayınlandı. Bazılarının ani bir şekilde kalp krizi geçirdiği ve öldüğü bildirildi. Bunun yanında tansiyonun yükselmesi de ilacın yan etkilerinden biri olabilir. Merkezi sinir sistemini uyaran ilaçlar nabzı ve tansiyonu artırabiliyorlar. Nabız, tansiyon, solunum hızı gibi hayati değerler hastalarda sürekli kontrol altında olmalıdır. Göğüs ağrısı, nefes darlığı ve bayılma gibi belirtilerde hemen doktorunuzu arayın. Hekiminize tüm bedensel ve ruhsal şikayetlerinizi açmalısınız. Ailenizde veya sizde intihar düşünceler, bipolar rahatsızlık ve depresyon gibi rahatsızlıkların olması ciddi önem taşır. İlaç şirketi Janssen Pharmaceuticals Concerta kullanmadan bazı testler yapılmasını öneriyor. Hastalarda Tourette sendromu, bipolar bozukluk taraması yapılmasını tavsiye ediyor. Bunun yanında daha önceden başka uyarıcı ilaçlar kullanıp kullanılmadığının da kontrol edilmesi salık veriliyor. Sinir sistemi uyarıcıları çocuk ve gençlerde psikotik/manik belirtileri tetikleyebilir. Nadiren de olsa kullanıcılarda halüsinasyonların görülmesi rapor edilmiştir. Concerta, Adderall gibi dikkat eksikliği giderici ilaçların çoğu farklı amaçlar doğrultusunda kullanılabiliyor. Bu amaçların başında sınavlara hazırlanmak geliyor. Maalesef ülkemizde liseye geçiş, üniversiteye geçiş gibi sınavlar hep ezbere ve rekabete dayalıdır. Böyle olduğu için insanlar işlerini kolaylaştırmak için takviye peşinde koşuyorlar. Masa başında fizik problemleri çözmek bana hep sıkıcı gelmiştir. İşimize yaramayacak şeyleri ezberlemek hiç kimse için kolay değildir. Bunların üstesinden daha kolay gelmek için Concerta gibi ilaçlar tercih edilebiliyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/cotard-sendromu/", "text": "Cotard Sendromu Cotard sendromu diğer adıyla yürüyen ceset sendromundan muzdarip kişiler kendilerinin ölü olduklarına inanırlar ve bu konuda oldukça ısrar ederler. Organlarını kaybettiklerini ya da organlarında kan olmadığını, etlerinin çürüdüğünü hatta vücutlarında kurtların gezdiğini iddia ederler. Bu iddialarını kanıtlamak için intihar girişiminde bulunabilirler. Bu yüzden zarar verici sonuçlar yaratabilen durumlar görülebilir. Bu yönüyle hastalık çevresinden ziyade kişinin kendisi için ölümcül sonuçlar barındırıyor. Kişi Ölü Olduğunu Zannediyor Cotard sendromu bir akli depresyon ve intihar eğilimleri sendromudur, öyle ki bu durumda hasta her şeyini kaybetmiş olmaktan şikayet eder; tutkularını, vücudunun bir kısmını yada tamamını, genellikle öldüğünü ve yürüyen bir ceset olduğunu düşünür. Bu hayal genellikle hastanın kendi çürümüş etlerinin kokusunu alması ve teninde kurtların gezindiğini iddia etme derecesine kadar uzar. Sonraki fenomen kronik bir şekilde insanları uykudan mahrum eden yada amfetamin/kokain psikoz acısı veren tekrarlayan bir deneyimdir. Şizofreni ve bipolar bozukluk gibi hastalıklarla bağlantılı olan sendroma yakalanan insanlar öldüklerini, etlerinin çürüdüğünü, bazen de yaşamsal organlarının ya da kanının olmadığını düşünüyor. Bazı hastalar bunu kanıtlamak için intihar ediyor. Oldukça az rastlanan sendrom 2008 yılında 53 yaşında Filipinli bir kadında görüldü. Ölü olduğunu söyleyen kadın ailesinden morga götürülmesini istemişti. Yürüyen ceset sendromu hastalarına ilaç ve beyne elektrik şokuyla tedavi uygulanıyor. Hastalık henüz yeni olduğu için kesinleşmiş bir tedavi yöntemi yoktur. İleri Okuma: Şizofreni Cotard Sendromu Çok Nadir Görülür Cotard Sendromu ise ilk defa 1880 yılında Jules Cotard tarafından tanımlanmıştır. Ender rastlanan bu sendromda nihilistik hezeyanlar, kendisine ve dış dünyaya yabancılaşma, ölümsüzlük düşünceleri, halüsinasyonlar, intihar düşünceleri ve negativizm görülür. Kadınlarda daha sık rastlanır. Başlangıç yaşı ortalama 52'dir. Hastalık nadir olarak ergenlik döneminde de ortaya çıkabilir. Çalışmalarda cotard sendromunun birçok psikiyatrik ve organik hastalıkla birlikte olabileceği gösterilmiştir. Etiyolojisinde birçok faktörün rol oynadığı düşünülen bu sendromun psikiyatrik sınıflandırma sisteminde yerini bulabilmesi için daha fazla araştırmaya gerek vardır. Cotard Sendromu Kadınlarda Daha Çok Görülüyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/covid-19-asilari-hazir-ama-toplum-hazir-mi/", "text": "COVİD-19 Aşıları Hazır Ama Toplum Hazır Mı? 2020 yılını neredeyse yaşanmaz hale getiren COVİD-19 pandemisinde mutlu sona çok yaklaştık. Çeşitli biyoteknoloji şirketlerinin ürettiği aşı adayları ilk sınavlarını başarıyla verdiler ve faz 3 denemelerden başarıyla çıktılar. Özellikle Pfizer/BioNTech'in ve Moderna'nın aşıları çok yüksek bir koruyuculuk oranıyla ipi göğüslüyor. Pfizer FDA'den acil kullanım onayını aldı. Moderna da başvuruda bulundu, muhtemelen o da acil kullanım onayını alacak. Aşılar önümüzdeki hafta İngiltere'de, Ocak ayında da ülkemizde uygulanmaya başlanacak. Ancak aşıların halkın gözündeki önemi yeterince anlaşılmış değil. Bazı komplo teorisyenleri ve aşı karşıtlığından faydalanmak isteyen akademisyenler kanıtsız ve mesnetsiz bir şekilde spekülasyon yaratarak korku iklimi oluşturmak istiyor. COVİD-19 Aşıları Güvenlilik ve Etkililik Testlerinden Başarıyla Geçti Moderna ve Pfizer'in aşılarında şimdiye kadar ilk defa kullanılan bir teknoloji kullanılıyor. Aşıların içinde ilk defa zayıflatılmış, etkisiz hale getirilmiş virüs yerine virüs genetik materyalinin belirli bir kısmından oluşan mRNA yer alıyor. Sonuçlara baktığımızda Moderna'nın faz 3 klinik araştırmasına katılan 30.000 kişiden 185 COVİD-19 vakası raporlandı. Bunların 174'ü plasebo grubunda 11'i sadece aşı almıştı. Aşı alanlar ve almayanlar arasında ciddi bir fark var. Aşı grubundaki katılımcıların hiçbirinde ciddi bir yan etki görülmemesi de aşının güvenliğini kanıtlıyor. Pfizer/BioNTech'in geliştirdiği aşı 23 Kasım'da acil kullanım onayını almıştı. Bu aşı da %95 gibi müthiş bir koruyuculuk etkisi gösterip herhangi bir ciddi advers olay görülmemişti. Oxford Üniversitesi ve AstraZeneca'nın geliştirdiği aşıda ise %62-95 arasında bir koruyuculuk etkisi gözlenmiş olup şirket acil kullanım yetkisi için gerekli belgeleri hazırlamaktadır. COVİD-19 aşısı olduğunuzda enfeksiyona karşı %100 koruma kazanmıyorsunuz. Ancak aşı olduktan sonra enfekte olduğunuzda vücudunuzda görülen hastalık belirtileri çok daha hafif oluyor. Aynı durum nezle ve grip aşıları için de geçerlidir. Aşılar hastaneye yatma ve ölüm oranlarını ciddi şekilde azaltıyor. Aşıların halk sağlığına yararlarını tartışmak gereksizdir. Aşı Karşıtları Yine Sahnede Aşıların toplum sağlığı için ne kadar önemli ve gerekli olduğunu konuşurken birçok kişi sosyal medyada ve köşe yazılarında aşı karşıtlığı yapmaktan geri durmuyor. Geçmişte çiçek hastalığını ve virüsünü aşılar sayesinde yeryüzünden ortadan kaldırmıştık. Aslında ülkemizin aşılanma oranı oldukça iyidir. COVİD-19 aşıları söz konusu olduğunda da Türk halkında aşılanmanın çok yüksek olacağına inanıyorum. Ancak bilimle hiç bağdaşmayan ve saçma argümanlarla komplo teorileri üretiliyor ve halkın aşılara bakışının olumsuz yönde evrilmesi için çabalıyorlar. Aşıların geliştirilme sürecinde sonuçları önce ilgili şirketin bilim insanları değerlendiriyor. Daha sonra onay için FDA ve EMA gibi yetkili kurumlara gönderiyorlar. Bunlar onay verdikten sonra Sağlık Bakanlığı'mız inceliyor. Aşıların güvenliği ve etkililiği çok sayıda kurum tarafından değerlendiriliyor ve hepsi onay verdikten sonra aşıların halka dağıtımı gerçekleşiyor. COVİD-19 Aşı Denemelerine Sağlık Çalışanları da Gönüllü Oldu Aşıların toplum gözündeki imajını güçlendirmek için sağlık çalışanlarımız gerçekten büyük emek sarf ettiler. Çok sayıda doktor ve hemşire aşıların klinik araştırmalarında gönüllü oldular. Virüsün canlısından önce ölüsüyle karşılaşmanın önemli olduğunu vurgulamak isterim. Sağlık Bakanlığı televizyon kanallarında klinik araştırmalara katılımın önemini anlatan reklamlar yayınladı. Binlerce insan bakanlığın çağrısına kulak verip bilime destek olmak amacıyla gönüllü olmak istediler. Aşıların güvenliliği konusunda pek çok bilimsel araştırma yayınlanırken kimi akademisyenler RNA aşısının güvenli olmadığını beyan ettiler. Ancak öne sürdükleri argümanlar lise biyoloji bilgisiyle bile çürütülebilecek seviyedeydi. Bunun yanında aşı olanların DNA'larının değişeceği gibi çok uçuk kaçık, bilimsel dayanağı olmayan spekülasyonlar da yapıldı. Aşı olduktan sonra bazı yan etkilerin ortaya çıkması çok normaldir. Kol ağrısı, kısa süreli ateş gibi belirtiler sizi korkutmasın. Bunların hepsi kolayca baş edilebilecek yan etkilerdir ve aşıların sağlayacağı faydaya kıyasla çok önemsiz kalır."} {"url": "https://sinirbilim.org/covid-19-asisi-2/", "text": "COVID-19 Aşısı Olmayanlara Karşı Baskı Büyüyor ve Yasal Önlemler Artıyor SARS-CoV-2 virüsü mutasyon geçirmeye ve yeni varyantlarıyla karşımıza çıkmaya devam ediyor. Pandemi uzadıkça eskisinden daha bulaşıcı ve ölümcül varyantlar ortaya çıkacaktır. Biontech gibi birçok aşı delta varyantı gibi en tehlikeli varyantlara karşı etkili olsa da etkinliği azalmaya başlıyor. Aşı üretiminin ve uygulanmasının hızlanması için ülkeler canla başla mücadele ederken ciddi bir tehlike daha var: Aşı karşıtları! Ülkemizde de İstanbul Taksim'de miting yapacak kadar ilerleyen bu güruh bilimsel desteklerden yoksun bir şekilde komple teorilerinin peşine takılmış insanları korkutuyor. Ülkeler ise pandeminin devam etme ihtimaline karşın COVID-19 aşısı olmayanlara karşın çeşitli tedbirler alıp onları aşı olmaya zorlamaya başladı. Dünyadaki aşı olmayanlara karşı alınan tedbirleri kısaca özetledim: Tacikistan ve Vatikan 18 yaşını geçmiş tüm vatandaşlarına aşıyı zorunlu tuttu. Tüm vatandaşlara aşının zorunlu tutulması şu an dünyada oldukça nadir ve radikal bir karar. Vatikan'da aşıyı reddeden kişilerin işten çıkaracağı bildirildi. İtalya da aşıyı bazı vatandaşlarına zorunlu tutan ülkelerden biri. Kamu ve özel sektördeki tüm sağlık çalışanları aşı olmak zorundalar. Aşıyı reddeden doktor, hemşire ve diğer sağlık çalışanlarının hastalarla çalışmaktan men edilebiliyor. Aşı karşıtı 300 sağlık çalışanı bu kararı mahkemeye götürdü ve itiraz ettiler. Mahkemenin kararı 14 Temmuz 2021'de duyurulacak. Pandeminin başında sürü bağışıklığı önerisiyle tüm dikkatleri çeken İngiltere de nüfusunun bir kısmına aşıyı zorunlu tutmaya hazırlanıyor. 16 Haziran 2021'de alınan hükümet kararıyla evde bakım hizmeti veren tüm çalışanların aşılanması gerekiyor. Karar eğer parlamentoda onaylanırsa yeni yasa ile evde bakım verecek tüm çalışanların en az iki doz aşı olması gerekecek. Aşı olmayan kişilere tıbbi bir gerekçeleri olmadığı takdirde çalışma izni verilmeyebilir. Aşı zorunluluğu sadece sağlık çalışanlarını değil, evde bakım hizmeti veren acente ve gönüllüleri de kapsıyor. Delta Varyantı Korkutuyor Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ülkesinde zorunlu aşıya karşı çıkıyor ama bir yandan delta varyantı Rusya'yı ciddi şekilde tehdit ediyor. Moskova belediye başkanı Sergei Sobyanin başkentteki tüm hizmet sektörü çalışanların COVID-19 aşısı olmalarını emretti. 16 Haziran'da çıkan karar sonrası aşılama hizmet sektöründe insanlarla temas halindeki kişilerin zorunlu aşı olmalarını gerektiriyor. Moskova'da nüfusun %60'sı hizmet sektöründe çalışıyor. Bu da iki milyondan fazla insanın 15 Ağustos 2021'e kadar en az 2 doz aşılanması anlamına geliyor. Saint Petersburg gibi diğer şehirler de benzer önlemleri almaya hazırlanıyor. Kazakistan da 1 Temmuz 2021'de ülke genelinde başkalarıyla temas ederek çalışan kişilere aşıyı zorunlu tuttu. Karara göre 2 doz COVID-19 aşısı olmayan kişiler başkalarıyla doğrudan temas halinde çalışamayacak. Örneğin bir kuaför veya öğretmen aşı olmadıysa artık mesleğini icra edemeyecek. Yasaklar ve tedbirler Avrupa ve Amerika'da da uygulanmaya başlandı. Amerika'da San Francisco şehrinde tüm belediye çalışanlarına COVID-19 aşısı zorunlu tutuldu. Aşı olmayanlara karşı gerekli yaptırımlar uygulanacak. Buna işten çıkarmak da dahil. Ancak yeni yasanın yürürlüğe girmesi için aşıların FDA'den tam onay alması beklenecek. Acil kullanım onayı alan aşılar için şimdilik bir zorunluluk öngörülmüyor. Biontech, Moderna ve Johnson&Johnson'ın aşıları pandemi döneminde acil kullanım onayı almışlardı ancak faz 3 çalışmalarının devam etmesi nedeniyle henüz tam onay alınmadı. San Francisco'nun aksine Texas'ta işler daha karışık. Dünyada tüm COVID-19 önlemlerini kaldırarak eskiye dönüşü ilk başlatan ülke de Texas'tı. Houston Methodist Hastanesi'nde 150'den fazla sağlık çalışanı aşı uygulanmasına karşı çıktığı için işten çıkarıldı veya istifaya zorlandı. Fransa zorunlu aşı konusuna hala ihtiyatla yaklaşıyor. Sağlık Bakanı Olivier Verab şimdilik kimse için aşıyı zorunlu tutmayı düşünmediklerini açıkladı ancak hükümet sağlık çalışanlarını aşı olmaya zorlamak için yeni bir kanun taslağı üzerinde çalışıyor. Suudi Arabistan'da resmi bir aşı zorunluluğu olmamasına karşın insanları aşı olmaya yöneltmek için bazı uygulamalar hayata geçiriliyor. Örneğin Riyad'ta 1 Ağustos'tan itibaren toplu taşımaya binmek ve devlet dairelerine girebilmek için her vatandaşın aşı olması gerekecek. Bunun yanında kamu ve özel sektörde sadece aşı olan bireyler iş yerlerinde ofislerinde çalışabilecekler. Tacikistan'dan sonra en sert pandemi önlemi sanırım Pakistan tarafından alınmıştır. Belucistan eyaleti 1 Temmuz 2021'den itibaren COVID-19 aşısı olmayan kişilerin devlet daireleri, toplu taşıma, alışveriş merkezleri ve halka açık parklara girişlerinin kısıtlanacağını duyurdu. Sind eyaletinde de COVID-19 aşısı olmayan memurlara Temmuz'dan itibaren ödeme yapılmayacağı bildirildi. Türkiye'de aşı karşıtlarına yönelik bir düzenleme henüz yok. Mayıs ayında Pamukkale firması aşı olmayan 18 yaş altı ve 65 yaş üstü kişilere seyahat kısıtlaması getirmeye çalıştı ancak gelen tepkiler sonrası bu uygulama kaldırıldı. Aşı Neden Zorunlu Tutulmak İsteniyor? Bildiğiniz gibi sürekli yeni virüs varyantları ortaya çıkıyor ve doğal seçilim sürecinden ötürü hayatta kalan varyantlar daha güçlü ve ölümcül oluyor. Virüs sürekli daha bulaşıcı ve ölümcül bir hale gelirken pandeminin devam etmesi dünyadaki tüm halkların sağlığını tehdit etmeye devam edecek. 2021'in ilkbaharında Hindistan'da ciddi bir sağlık krizi yaşandı. Covid vakalarının bir anda patlaması sonucu hastanelerde yığılmalar yaşandı ve çok fazla insan yaşamını kaybetti. Arkasından da dünya delta varyantı adlı Hindistan'da ortaya çıkan yeni ve daha ölümcül bir varyantla tanıştı."} {"url": "https://sinirbilim.org/covid-19-asisi/", "text": "COVID-19 Aşısı Eylül 2020'ye Kadar İnsanlarda Test Edilmeye Başlanacak Johnson & Johnson ilaç devi COVID-19 aşısı için tarih verdi. Şirketin bünyesinde çalışan bilim insanları laboratuvar çalışmalarının sonbahara kadar bitmesini bekliyor. Eylül 2020'ye kadar faz 1 insan çalışmaları başlayacak. Her şey yolunda giderse COVID-19 aşısı 2021'nin başlarında acil durumlarda kullanılabilecek. Bu haberle birlikte pandeminin bitmesi için umudumuz biraz daha artıyor. COVID-19 Aşısı İçin 1 Milyar Dolarlık Yatırım Dünya çapında ilaç devi Johnson & Johnson Amerikan hükümetinin Biyomedikal Gelişmiş Araştırma ve Geliştirme Merkezi ile 1 milyar dolarlık anlaşma imzalayarak COVID-19 aşısı için yatırım yaptı. Şirket Ocak 2020'den beri Ad26 SARS-CoV-2 aşısı üzerinde çalışıyordu. Şirket AdVac and PER.C6 teknolojileri ile hızlı bir şekilde aşı geliştiriyor. Bu aşı platformları daha önceden Ebola, Zika, HIV ve RSV virüslerinin aşısını geliştirmek için de kullanıldığı için koronavirüsünde hızlı ilerlediler. Standart aşı geliştirme ve üretim zamanlarına bakıldığında Johnson & Johnson'ın çalışmasının kayda değer bir şekilde hızlı olduğunu görüyoruz. Aşının içinde bağışıklık sistemini harekete geçirerek immün bir tepki oluşturacak virüs bulunuyor. Bu virüs SARS-CoV-2'nin etkisiz bir versiyonu. İnsanlarda bağışıklık sistemini harekete geçirmese bile zarar veremeyecek bir tür. Korkulacak herhangi bir şey yok. Aşının laboratuvar testleri yapılıp doz ve etkililiği belirlendikten sonra insanlarda faz 1 çalışmaları başlayacak. Johnson & Johnson'ın Aşısı En Güçlü Aday Johnson & Johnson hem Amerika'da hem de diğer ülkelerdeki üslerinde üretim kapasitelerini artırarak en az 1 milyar COVID-19 doz aşısı üretmeyi planlıyor. Contagion filmindeki gibi aşı için insanların torpil bulmasına veya sıra beklemesinin de önüne geçilmesi hedefleniyor. Şirketin CEO'su Alex Gorsky Johnson & Johnson'ın bilimsel yetkinliği ile operasyonel yönünü ve finansal gücünü bu pandemi ile mücadele için kullanacaklarını belirtiyor. Şirket aşının yanı sıra tedavi için de bazı aday moleküller üzerinde çalışıyor. Dünya çok ani gelişen, halk sağlığını tehdit eden bir krizle karşı karşıya ve biz COVID-19 aşısını mümkün olduğunca hızlı bir şekilde hazır ve ulaşılabilir hale getirmek için üzerime düşeni yapmak için yola koyulduk. Dünyanın en büyük sağlık şirketi olarak insanların sağlığını geliştirmek için yoğun bir sorumluluk duygusu hissediyoruz. Alex Gorsky 2 Tane Yedek Aşı da Geliştiriliyor Johnson & Johnson'ın aşı çalışmaları Harvard Tıp Fakültesi, Janssen bilim ekibi ve Beth İsrail Deaconess Tıp Merkezi'ndeki araştırmacılar tarafından yürütülüyor. Johnson & Johnson'ın bir kolu olan Janssen'in AdVac teknolojisi kullanılarak çok sayıda aşı adayı denendi ve en uygun aşı üretilmeye çalışıldı. Klinik öncesi testlerde insan bağışıklık hücrelerini ve immün yanıtı tetikleyecek aşının oluşturulması amaçlandı. Şu ana kadar yapılan testlerde şirket bir tane lider aşı adayı, iki tane de yedek aşı geliştirdi. Normalde bir aşının geliştirilmesi 5-7 yıl sürer. Ancak ARGE tesisleri hazır, dünya çapında onlarca bilim insanına sahip ve teknoloji patentleri olan bir şirketseniz 1 yılda aşı geliştirebilmeniz mümkün. ARGEnin ve bilime yapılan yatırımların ne kadar önemli olduğunu COVID-19 ile bir kez daha görüyoruz. Şirketin Hisseleri Arttı 30 Mart'ta Johnson & Johnson'ın aşı açıklamalarından sonra şirketin hisseleri %8 arttı. Şirket geliştirdikleri aşıyı kar amaçlı kullanmayacaklarını belirtiyor. Temel hedeflerinin küresel çapta krize neden olan bu pandeminin bitmesi olduğunu söylüyor. Yeni koronavirüs pandemisi yüzünden dünya çapında bütün klinik araştırmalar durma noktasına geldi. Hastaneler bütün servislerdeki doktor ve hemşireleri yoğun bakım bölümüne çağırmaya başladı."} {"url": "https://sinirbilim.org/covid-19-epilepsi/", "text": "COVID-19 Pandemisinde Epilepsi Hastaları Ne Yapmalı? Salgın hastalıklar tarih boyunca insanların sosyal ve demografik değişimlerine neden olmuşlardır. Salgın hastalıklardan en çok bilineni veba, orta çağ döneminde Avrupa'da yüzbinlerce ölüme neden olmuş ve ölümlerin yanı sıra insanların sosyal ilişkilerinin azalmasına neden olmuştur. Korona virüs salgını da yalnızca haftalar içinde yaşam algımızı değiştirmiş ve sosyal yaşantımızı değiştirme zorunluluğu yaratmıştır. COVID-19 hastalığı, ilk olarak 2019 yılında Çin'in Wuhan kentinde ortaya çıkmıştır ve etkisini şiddetli akut solunum sendromu şeklinde göstermektedir. Günümüzde hızla Dünya'nın her yanına yayılmaya devam etmektedir. Epilepsi tekrarlayan nöbetlerle karakterize kronik sinirsel bir bozukluktur, epilepsi ve COVID-19 arasında bir bağlantı olduğu henüz rapor edilmemiştir. Bu yazıda epilepsi hastaları için sağlık kuruluşlarının salgın hastalıklar ve epilepsi ile ilişkili geçmiş deneyimlerinden çıkarımlar yapılarak COVID-19 salgınının epilepsi üzerine etkisi ve nöbet kontrolünün sağlanması önemine dikkat çekilmiştir. Epilepsili bireylerde COVID-19 etkisi yeterli olmayan bulgular nedeniyle belirsizdir. Klinisyenlerin ve araştırmacıların olgu sunumları paylaşmasına, araştırmaların devam edilmesine, epilepsi hastaları ve onların ailelerine doğru bilgiler sağlanmasına ihtiyaç vardır. COVID-19 Salgınında Epilepsi Hastaları Daha fazla Risk Taşıyor Olabilir mi? ABD'nin Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri , yeterli olmayan bulgulara rağmen epilepsi de dahil olmak üzere nörolojik bozukluklara sahip hastaların COVID-19 salgınında risk gurubunda olabileceklerini bildirmiştir. Epilepsi hastalığının ve antiepileptik ilaçların COVID-19'a bir tehdit oluşturduğu saptanmamıştır. Zaten geçmişteki deneyimlere de dayanarak epilepsinin salgın hastalıklarda bir risk oluşturduğu saptanmamıştır, fakat önceden var olan koşullar risk faktörleri olarak tanımlanmıştır. Bu nedenle, söz konusu olan risk faktörlerine sahip epilepsili bireylerin COVID-19 salgınına karşı daha dikkatli bir yaklaşım göstermeleri önerilmektedir. Nöbetleri kontrol altına alınmış ve başka sağlık problemi olmayan epilepsili çocuklar COVID -19 enfeksiyonuna karşı asemptomatik ya da hafif semptomlar göstermektedir. Bunların yanı sıra COVID -19 önleme stratejileri epilepsisi olanlar dahil tüm bireyler için geçerlidir. Bilim insanları COVID -19'un potansiyel hedefinin merkezi sinir sistemi olabileceğini bildirmişlerdir. Ancak epilepsi hastalarında ve yeni başlayan epilepsi olgularının COVID -19 etkisinin oranı belirsizliğini korumaktadır. Bildirilen COVID-19 belirtileri öncelikle solunum veya mide-bağırsak sorunları ile ilişkilidir, sık tekrarlayan nöbetlerle ilişkili değildir. Önceki verilerde, COVID -19'un epilepsi hastalarındaki etkisinin diğer hastalıklardan fazla olduğu belirlenmemiştir, fakat COVID -19 nedeniyle oluşacak yüksek ateş epilepsi krizini tetikleyebilmektedir. Ayrıca COVID-19 enfekte olmuş epilepsili hastalar, antiepileptik ilaçlar ile virüs enfeksiyon ilaçlarının olası olumsuz etkileşimlerine karşı dikkatli olmalıdırlar. COVID -19'un Epilepsi Hastalarına Etkileri Şu anda COVID -19 tedavisi için spesifik bir ilaç onaylanmamıştır. Bununla birlikte COVID-19 tedavisi için önceden var olan birkaç ilaç test edilmiştir ve bunlardan birkaçı potansiyel göstermektedir. İtalyan epilepsi ile mücadele topluluğu bu ilaçların etkileşimlerini gösteren bir tablo sunmaktadır. Belirli kombinasyonlar uzmanlar tarafından önerilmez ya da gelişebilecek endikasyonları önlemek adına büyük bir dikkatle tedaviye başlanır. Levetirasetam ilgi çekicidir, çünkü herhangi bir ilaçla etkileşime neden olmamaktadır. Antiepileptik ilaçlara başlanacağı zaman ya da yeni anti epileptik ilaçlar kullanılmaya başlanacağı zaman ilaç etkileşimleri dikkate alınmalıdır. Ayrıca antihistaminik ilaçlar gibi destekleyici bazı ilaçlar nöbet eşiğini düşürebilmektedirler. Bazı antiepileptik ilaçlar immün sistemi etkileyebilir, everolimus ve steroidler sırasıyla tuberoz skleroz kompleksi ve otoimmün epilepsi için kullanılan kullanılmaktadır. Ancak, bazı çalışmalara göre, everolimus viral enfeksiyonları durdurabilmektedir. Bu arada, kortikosteroid kullanımı bulaşıcı hastalık riski ile ilişkilidir. Bu nedenle, ilaçların klinik ortamlarda bireysel olarak seçilmesi gerekmektedir. Ayrıca bazı sağlık kuruluşları nöbetleri kontrol altına alınan epilepsi hastaların antiepileptik ilaçlarının değiştirilmesini önermemektedirler. Çünkü ilaç değişimleri epileptik nöbetleri tetikleyebilir, status epileptikus riskini yükseltebilir bu da COVID-19 enfeksiyon bulaşma olasılığını yükseltebilmektedir. Bu nedenle epilepsi hastaları yan etkiler nedeniyle uzman doktorlardan habersiz, kendi kararlarına göre ilaçlarını kullanmayı bırakmamalı ve ilaç kullanımında herhangi bir değişiklik yapmamalıdırlar. Bazı sağlık kuruluşları da COVID-19'un SUDEP epilepsi riskini yükseltebileceği görüşündedirler. Enfeksiyon ya da viral bulaşıcı hastalıkların SUDEP riskini artırabileceğini gösteren bazı raporlar vardır, ancak henüz COVID-19 ve SUDEP arasında bir ilişkinin olup olmadığı ile ilgili bir veri bulunmamaktadır. COVID-19 Krizinde Nöbet Kontrolünü Sürdürmenin Önemi Birçok sağlık kuruluşu epilepsi hastalarının ilaçlarını düzenli bir şekilde almalarının önemini vurgulamaktadırlar, aksi halde nöbet sıklığında artış olabilmekte ve ciddi vücut yaralanmaları başta olmak üzere nöbetlere bağlı ölüm riski ile karşı karşıya kalınabilmektedir. Sık sık meydana gelen nöbetler, yetersiz beslenmeye neden olabilmekte ve bu durum da sağlıksız beslenmeye neden olmaktadır. Beslenme durumu bağışıklık sistemi ile ilişkilidir. İkinci problem ise, sık gerçekleşen nöbetler nedeniyle acil servis muayenelerinde korona virus bulaşma riskidir. Epilepsi kuruluşları acil durum olmadıkça acil servislere gidilmesini önermemektedir. Son olarak, kontrol edilemeyen nöbetler özellikle status epileptikus, sedasyon ve ventilatörlere ihtiyaç duyar. Ancak klinik ortamlar fazla sayıda COVID-19 hastalarıyla dolu olduğu için klinisyenler mekanik ventilatör sıkıntısı ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Status epileptikus hasta sayısındaki artış bu sorunu daha da güç durumda bırakacaktır. Bu nedenle nöbet kontrolünün devamlılığının sürdürülmesi epilepsili hastalarda COVID -19 salgınına karşı korunmada büyük önem taşıdığı vurgulanmaktadır. SARS virüsüyle ilgili önceki deneyimler ortaya çıkan salgın hastalıkların epilepsi hastalarının rutin kontrollerinde kolayca etkilenebileceğini açıkça göstermektedir. Bu olumsuz durumların önüne geçebilmek için hastaların kalabalık koşullara maruz kalmadan klinisyenleriyle iletişimine olanak sağlayan sistem aracılığıyla COVID-19'un hastalar arasında yayılmasının önüne geçilmesi sağlanmalıdır. Bu nedenle teletıp uygulamasına giriş ve işlevselliği daha fazla dikkate alınmalıdır. Farkındalık Yaymanın Önemi COVID-19 salgınını önlemek adına bu bilgilerin epilepsi hastalarına ve ailelerine sağlanması önemlidir. Ek olarak, doğru bilgilerin yayılmasının sağlanması gereksiz kaygı ve stres faktörlerini azaltacaktır. Epilepsi hastalarını bilinçlendirmek, nöbet sıklığını ve nöbetlerin neden olduğu kaza sonucu yaralanmaları azaltacaktır. Bunun tersine, internet ve sosyal medya, insanların yanlış veya panik yapmasına neden olabilecek şekilde resmi olmayan, belirsiz veya yanıltıcı bilgi kaynakları içerebilmektedir, güvenilir bilgi kaynaklarını yaymak için bir sistem oluşturulmalıdır. Sonuç olarak;"} {"url": "https://sinirbilim.org/covid-19-immun-modulatorler/", "text": "COVID-19 Tedavisinde İmmün Modülatörlerin Faz 3 Klinik Araştırmaları Başladı COVID-19 ile mücadelede en çok konuşulan aşı çalışmaları olsa da çok sayıda tedavi ve mücadele yöntemleri de araştırılıyor. Hepimizin bildiği gibi pandemi dünyayı inanılmaz bir şekilde sarstı ve sonuçları her gün daha yıkıcı oluyor. Ülkemizde ekonominin kötü etkilenmesi yüzünden bu sarsıntıyı telafi etmek için eğitim ve turizm sektörü de peşi sıra sürükleniyor ve insan sağlığı göz ardı ediliyor. Ancak iyi şeyler de olmuyor değil. Amerika'da Ulusal Sağlık Enstitüsü COVID-19 nedeniyle hastaneye yatırılmış hastalarda üç yeni ACTIV-1 (Accelerating COVID-19 Therapeutic Interventions and Vaccines) immün modülatörün faz 3 klinik araştırmalarına başladı. Faz 1 ve 2'yi başarıyla geçen moleküller bu fazda da başarılı olursa piyasaya çıkıp tüm hastalara uygulanabilecek. ACTIV programının açılımı COVID-19 terapötik müdahaleler ve aşıları hızlandırmak anlamına geliyor. COVID-19'a özel tasarlanan klinik araştırmaların önceliklendirilmesi ve buna yönelik gerekli fonların çıkarılmasını kapsıyor. Faz 3'te bu modülatörlerin etkililiği ve güvenliliği hastalar üzerinde plasebo kontrollü bir şekilde denenecek. Bu üç ilaç Janssen'in infliximab , Bristol Myers Squibb'in abatecept ve AbbVie'nin Cenicriviroc'undan oluşuor. İmmün modülatörler randomize olmuş hastalara verilecek ve COVID-19 nedeniyle ortaya çıkan sitokin fırtınasını ne derece durdurduğu, hastaneden kalış ve solunum cihazına bağlı kalma süresine nasıl etki ettiği araştırılacak. Sitokin Fırtınası Nedir? Koronavirüs solunum yolu ile vücuda girdikten sonra ilk haftalar ölümcül etkisi olmuyor. Ne zamanki bağışıklık sistemini aşırı alarma geçirecek kadar inflamasyon oluşuyor, o zaman yarattığı tahribat da büyük oluyor. Virüs epitel hücrelerdeki ACE2 reseptörlerine tutunup hücreleri enfekte ettikçe bu durum bağışıklık hücrelerinin gözünden kaçmaz. Bu hücreler sitokin adlı moleküller salgılayarak o bölgede immün yanıtının oluşmasını sağlar. Bir miktar inflamasyon iyidir ama virüs durdurulamazsa o bölgede aşırı miktarda sitokin birikir ve bağışıklık sistemi gereğinden fazla müdahalede bulunur. Buna sitokin fırtınası adı veriliyor ve bu durumda bağışıklık hücreleri virüsten çok sağlıklı diğer hücrelere zarar veriyor. Şiddetli COVID-19 vakalarında hastalara bağışıklık sistemini baskılayıcı kortizon içerikli ilaçlar da bu nedenle veriliyor. Sitokin fırtınası engellenemezse organ yetmezliği ve ölümle sonuçlanabilir. Klinik çalışma Washington Tıp Fakültesi'ndeki araştırmacıların liderliğinde ve NIH'in finansal desteği ile yürütülüyor. Bilim insanları bağışıklık sisteminin kendi hücrelerine saldırmasını engellemek için çeşitli modülatörler kullanmayı planlıyor. Amerika ve Latin Amerika ülkelerinde yürütülecek olan klinik araştırmalarda 2.100 hastanın yer alması hedefleniyor. Hastalar orta ve ileri seviyede COVID-19 hastası olacaklar. Tüm hastalar standart tedavi remdesivir alacak ama bir gruba plasebo verilecek, diğer grup ise araştırılmakta olan ilaçlardan birini alacak. Klinik araştırmalarda hastanın tedavisiz bırakılması etik olmadığından çalışma ilaçlarını doğrudan plasebo ile kıyaslamak doğru değildir. Hastalığın Dinamiklerini Daha İyi Anlayacağız Farklı tedavi seçeneklerinin hastaları nasıl etkilediğini göreceğimiz bu çalışma hastalığın şiddetinin, iyileşme hızının, ölüm oranlarının tedavi kombinasyonlarına bağlı olarak ne kadar değiştiğini ortaya koyacak. Bir immün modülatörü tek başına kullanmak ile remdesivir kombinasyonlu kullanmak arasındaki farkı kapsamlı bir şekilde göreceğiz. Bu tür klinik araştırmalar sayesinde yakında COVID-19'un dinamiğini ve hastaların ilaçlara nasıl yanıt verdiğini çok daha iyi anlayabileceğiz. NIH direktörü Francis Collins çok kısa süre içinde ACTIV programı altında 5. Klinik araştırma protokolünün yürürlüğe girdiğini belirtiyor. 3 şirketin immün modülatörleri COVID-19 tedavisinde en umut verici moleküllerdir. Başarılı oldukları takdirde bu hastalığın tedavisinde ciddi ilerleme kaydedeceğiz."} {"url": "https://sinirbilim.org/covid-19-ruh-sagligi/", "text": "COVID-19 Salgınında Ruh Sağlığımızı Nasıl Koruyabiliriz? Koronavirüs salgını 2019 yılının sonlarına doğru Çin'in Wuhan şehrinde ortaya çıkmıştır. 2020 yılının mart ayında ülkemizde görülmeye başlandı. Önce Çin'de daha sonra başta Avrupa olmak üzere Asya, Amerika ve Afrika'da kendini göstermiştir. 15 gün kuluçka süresinin olması ve belirtilerinin gribal enfeksiyona benzemesi sebebiyle tüm dünyada hızlıca yayılmış ve yıkıcı sonuçları olmuştur. Özellikle 60 yaş üstü insanlar için ölüm riskinin yüksek olması ve çok kolay yayılması insanlar için hasta olmaktan çok hastalığa yakalanma korkusuna itmiş ve psikolojik sorunlar yaratmıştır. Panik Olmamak En Önemlisi Hastalığa yakalanmamak için devlet tarafından alınan ciddi önlemler halktı tedbir almaya, izole edilmeye, yakın temasa girmemeye ve el selamını kesmeye kadar etkilemiştir. Bu ciddi sorumluluklar insanları psikolojik olarak 'nasıl korunabilirim?' sorusuna yöneltmiş ve gün içinde yapılan işleri hatta sosyal hayatın düzenini tehdit eder bir psikolojik bozuculuk durumuna getirmiştir. Bu bozucu durum insanlarda ve dünya toplumlarının genelinde panik yarattı, bu panikten kurtulmak için aldığımız tedbirler çerçevesinde hayatımız değişti. COVID-19 virüsünü taşıyan bir kişi hastalığı kolayca yayabiliyor. Bunun ciddiyetinin farkına varıp gereken izolasyonu yapmalıyız fakat bu durumun aşırı stres, kaygı bozukluğu, travma, obsesif kompülsif bozukluk ve sonucunda depresyona varmasını engellemeliyiz. Kulaktan dolma ve asılsız haberlere kanaat etmemeli ve internetten bulduğumuz her habere gerçek gözüyle bakmamalıyız bu durum kaygı bozukluğu yaratacağı gibi ruhsal sorunlar da yaratabilir. Sağlık Bakanlığı'nın gün sonu verileri ve resmi site sonuçlarına kanaat etmeliyiz. Bu zor süreçte dikkatimizi ve ilgimizi ailemize ve birlikte geçirebileceğimiz zamana vermeliyiz. COVID-19 Duygudurumunuzu Olumsuz Etkilemesin Duygudurumun düşünce üzerinde son derece belirleyici bir etkisi vardır. Duygudurumu kötü olan bireyler depresyona kolayca yakalanır. Duygudurumu iyi ve yüksek olan bireylerse zor günleri daha kolay geçirir. Öncelikle nasıl düşündüğümüzü ve olayları nasıl algıladığımızı değil davrandığımızı değiştirebiliriz. Duygudurumumuza dikkat etmek bu yüzden çok önemlidir (Türkçapar, 2018, ss. 176-177). Stres kavramı uzun yıllarca bilinmesi ve kullanılmasına rağmen araştırmacılarca ortak, yeterli ve herkes tarafından kabul edilen bir tanımı yapılamamıştır. Stres üzerine yapılan çalışmaların birçoğu gerçekleşen olaylara odaklanmış, bazıları da bu olayın bedensel ve psikolojik geri-dönüşleri üzerine çalışılmıştır (Baltaş ve Baltaş, 2018, ss. 308-309). Bireyin psikolojik durumu kendine olan güveni ve saygısını tehdit eden bir uyaran olursa bireyde oluşan bu zorlanma stres yaratır. Stres bireyde psikolojik durumu etkiler ve fizyolojik sorunlar yaratır. Kaygı, huzursuzluk, baş ağrısı, mide bulantısı gibi sorunlar yaratır (Aydın, 2016, s. 3). Stres iyice artarsa bireyde tükenmişliğe sebep olur. Tükenmişlik bireyde yavaş ve gizlice başlayan; ortaya çıkışı ani bile olsa, sürekli bir şekilde gelişmeye devam eden kronik bir olgudur. Bireyin bir gün içinde ani bir şekilde yaşadığı bir olay tükenmişliğin belirtisi haline gelebilir. Tükenme durumuna gelmeden önce genellikle iş veya aile fertlerinin sağlık durumundaki bozukluk veya stresli yaşam koşullarına rastlanır (Sürvegil Dalkılıç, 2014, ss. 31-36). Tükenmişlik sendromunun bu durumu deneyimleyen bireyler üzerinde geçici ya da kalıcı izler bıraktığı veya çok sayıda problemler ortaya çıkardığı literatürde yer alan çalışmalarda defalarca ortaya konulmuştur. Ancak, bu sorunlar kendisini göstermeden önce, tükenmişliğin fiziksel, psikolojik ve davranışsal olmak üzere üç alandaki belirtileri göz önüne alındığında, tükenmişlik sendromunun bireyler üzerinde nasıl bir etki oraya çıkarabileceğini tahmin etmek güç değildir (Sürvegil Dalkılıç, 2014, s. 32). Stres ve Tükenmişliğe Karşı Ne Yapılabilir? Stres ve tükenmişlik yaşayan bireylere bu durumla baş etmek için kullanılabilecek yöntemler şunlardır: 1) Bir kişi stres ve tükenmişlik yaşadığını fark ettiğinde eski güç ve enerjisine geri dönmek ister. Kontrol odağında ve kontrol merkezinde olmak ister. Yaptığı hataları fark etmesi halinde bu kalıplaşmış inanç ve algıyı yıkarak tükenmişlikle baş edebilir. 2) Birey hayatındaki olası sorun ve ihtimalleri hesaplamalı ve öngörmelidir. 3) Tükenmişlik yaşayan bireyin yakınları bunun farkına varıp, bireyin profesyonel destek alması yönünde telkinlerde bulunulmalıdır. 4) Hayatlarını daha eğlenceli ve aktif bir hale getirmek, iş dışında da sosyal aktivite ve beceriler geliştirmek tükenmişlikten etkilenmeyi azaltır. 5) Bireyler yaşadıkları zorlukları ve duygularını paylaşmaları gerektiğinde yardım isteme konusunda teşvik edilmelidir. 6) Hayatınızdaki rutin alışkanlıkları bırakıp, monoton olandan uzaklaşıp yeni şeyler denenmelidir. Mesela öğle yemeğine farklı yemekler yenilebilir. 8) Rahatlamak aslında bazen iyi anıları düşünmek kadar basitti. 9) Nefes alma, gevşeme teknikleri ve meditasyon yapmak insanı rahatlatır. Kısacası sakince atılacak ciddi adımlar ve izolasyon sizi bu virüsten koruyacağı gibi zihninizi gereksiz yere meşgul etmekten de koruyacaktır. Evde izole olmayı panik havasında yaşamak yerine evdeki insanlarla sağlıklı iletişime geçmek, onlarla eğlenceli zaman geçirmek ve en önemlisi kitap okumak ilişkilerimizi geliştireceği gibi kişisel gelişimimizi de olumlu yönde etkileyecektir. Sağlıklı iletişiminizi kurmak adına evde yapılacak etkinlikler çok önemlidir. Bunlardan başlıca; kitap okumak, ailecek oyun oynamak, egzersiz yapmak, birlikte yemek yapmak, eğitici konferans ve belgesel izlemek zamanımızı daha etkili kullanmanı bazı yolları olabilir. Dünyaca zor zamanlardan geçtiğimiz şu zor günleri en hızlı şekilde ve sağlıkla atlatıp tekrar özgür havayı içimize çekebileceğimiz günlere kavuşmak dileğiyle. Herkes için sağlıklı günler dilerim. Kaynaklar - Aydın, İ. (2016). İş Yaşamında Stres. Ankara: Pegem A Yayıncılık. - Baltaş A, ve Baltaş Z. (2018). Stres ve Başaçıkma Yolları. İstanbul: Remzi Kitabevi - Türkçapar, H. (2018). Bilişsel Davranışçı Terapi Temel İlkeler ve Uygulama - Kaçmaz, N. (2005). Tükenmişlik sendromu. İstanbul Tıp Fakültesi Dergisi, 68(1), 29-32. - Sürvegil Dalkılıç O. (2014) Çalışma Hayatında Tükenmişlik Sendromu Tükenmişlikle Mücadele Teknikleri. Ankara: Nobel Yayıncılık."} {"url": "https://sinirbilim.org/covid-19-salgininda-beslenme/", "text": "COVID-19 Salgınında Beslenme Düzenimiz Nasıl Olmalı? Yüzyıllar evvel yaşamın merkezinde olduğunu düşünen insan tabusu Galileo ile yıkıldı ve yerini sonsuz evrenin minik bir parçası olduğunu anlamaya başladı. Makro evrenin büyüklüğü bize küçüklüğümüzü öğretti. Manly P. Hall ''Mikroskop insana önemini gösterdi, teleskop da önemsizliğini'' derken acaba şu an içinde bulunduğumuz durumu düşünebilmiş miydi? Gerçekten önemimizi mi anladık yoksa mikro düzeyin de altında mı kaldık? Aslında doğada çer çöp ile beslenip sadece kendi enerji döngüsünü sağlamakla meşgul olan insan türü sanırım biraz haddi aştı. Doğaya zarar verdi, hayvanları katletti, kendi yaşamı için gerekli olan topraklarını yok etti. bunları yaparken de kendi kendini tüketmeye, temel ihtiyaçlarını tüketmeye devam etti. Paragrafa basit bir tanım ile başlamaktan ziyade biraz nöronlarımızı yoralım. Hayattaki en büyük gayeniz nedir? Çoğu kişi belki ütopik düşündü belki distopik düşündü ama en büyüğü ve en gerçeği yaşamak diyebiliriz. Çünkü beyin sadece yaşamak ister. Yaşamak için de hayat boyu öğrenmeyi, adaptasyonu bırakmaz. Bu yaşam gayesinin içinde de mutlaka bir enerjiye ihtiyacı var ve bu enerjinin nereden geldiği unutuldu. Diyebiliriz ki unuttuğunuz, sizin en temel ihtiyacınız, yani beslenme. Beslenme, sanırım bilimin en lezzetli hali. Şimdi diyeceksiniz ki yine mi? Evet, yine! Pandemi ile beraber tekrar gördük ki etrafımız şarlatanlar ile doldu taştı. Bazısı turp ye dedi, bazısı her soruya kelle paça iç diyerek cevap verdi. Peki, sizce dünyayı kasıp kavuran ve ne olduğu dahi anlaşılamayıp her gün yeni bir gelişmesini gördüğümüz ama kendisini göremediğimiz bir şeyi turp, kelle paça ile basite indirgemeye değer miydi? Eminim ki sizler de benimle aynı fikirdesiniz. Her Zaman, Her Yerde Tıbbi Beslenme Beslenme bilimi çok karışıktır ama açık olan net bir durum vardır ki onu da yukarıda söyledik. Enerjiniz için beslenmek zorundasınız ve bunu sağlıklı besinler aracılığı ile yeteri miktarda uygun zamanda almalısınız. İçinde bulunduğumuz korona virüsü nedeni ile bağışıklığın, vücudun sağlamlığının önemi daha da anlaşıldı. Tabi burada ne istiyoruz, kesinlikle normal olduğunuz bağışıklığın altına inilmemesini ve üstüne çıkılmamasını. Bununla ilgili önemi biraz daha açıp Türkiye Diyetisyenler Birliği'nin güncel verileri tarayıp çıkardığı pandemi beslenme kılavuzuna biraz bakalım. COVID-19 Günlerinde Beslenme Önerileri Sosyal izolasyon durumu olması gerektiği için alınacak gıdaların olabildiğince raf ömrünün uzun ve besleyici olması gerekmektedir. Biraz daha açalım: Sebze ve meyve tüketimi ön planda tutulmalıdır. Dayanıklı gıda denildiğinde hemen akla gelmese de günlük olarak yeterli sebze ve meyveyi almak zorundayız. Türkiye'ye Özgü Beslenme Rehberi'nde Sağlıklı Yemek Tabağı'na göre her ana öğünde tabağın bir çeyreği sebzelerden, diğer çeyreği tam tahıl ürünlerinden ve kalan yarısının eşit üç parça halinde meyvelerden, yüksek proteinli gıdalardan ve süt ürünlerinden gelmesi önerilmektedir. Bunun yanında mutlaka su tüketimini yeterli miktarda almamız gerekmektedir. Meyve ve sebzelerin olabildiğince dayanıklı olanlarını almalıyız. Özellikle mevsimine uygun lahana, brokoli, havuç, patates, biber, karnabahar dayanıklı sebzelerdir. Meyvelerden; elma, greyfurt, olgun olmayan muz, mandalina örnek olarak verilebilir. Özellikle narenciye grubu bağışıklıkta önemli rol oynayan C vitamini açısından zengindir ve bununla birlikte limonu da salatalarımıza kullanabiliriz. Kuru baklagiller her gün tüketilebilir. Raf ömrü uzun, dayanıklı ve bununla birlikte yüksek protein, lif içeren bir besin grubudur kuru baklagiller. Barbunya, kuru fasulye, nohut, mercimek kuru baklagillere örnektir. Yalnız bu besin grubunu önceden haşlayıp buzdolabında saklayarak tüketilmesi pişirme açısından daha kolay olabilir. Konserveden ziyade kendinizin hazırlaması tuz riski açısından daha sağlıklı olacaktır. Haftada 2 kere balık tüketimi önemlidir. Tazesinin bulunamadığı durumlarda donmuş veya konserve ton balığı şeklinde tüketimi şu anlık için uygun olabilmektedir. Gerek içerisinde bulunan kaliteli yağ asitleri (omega-3) olsun, gerek yüksek protein içeriği olsun, gerekse diğer et grubundaki besinlere göre daha az kaloride olması nedeni ile tüketiminin önemi artmaktadır. Kaliteli hayvansal protein tüketimine dikkat! Yumurta ve peynirin uygun şartlarda saklanması ile içeriğinde yüksek protein içeriği ile tüketilebilmelidir. Hastalıklara karşı savunma mekanizmamızda rol alan antikorların görevlerini yerine getirebilmeleri için bu çeşit protein içeren besinlere gereksinim daha da önem kazanmaktadır. Bunun yanında probiyotik takviyeli yoğurt ve kefir gibi ürünlerin içinde bulunan yararlı mikroorganizmalar bağışıklık sistemi sistemi için önem arz etmektedir. Sevilen bu besinleri bu dönemde tüketebiliriz. Sağlık Personeline Yönelik Beslenme Çok Önemlidir Hayatlar kurtaran sağlık personelleri dişini tırnağına katarak ve belki de en büyük riski alarak görevlerini yerine getiriyor. Peki, bu koşullarda özellikle onlar nasıl beslenmeli?"} {"url": "https://sinirbilim.org/covid-19-salgininda-kaygiyi-onlemek/", "text": "COVID-19 Salgınında Kaygıyı Önlemek ve Zamanı Değerlendirmek İçin Ne Yapabiliriz? Evrensel, toplumsal ve bireysel olarak aniden patlak veren bir salgının buhranını yaşıyoruz. Zor günler geçiriyor, yaşamımızın yeniden raya oturmasını diliyoruz. Yeniden diyorum çünkü beyin her ne kadar yeni şeyler öğrenmeyi sevse de ve öğrenme eylemini muazzam bir şekilde yapsa da, kaygı uyandırıcı, yaşamımızı tehdit edici bir virüse karşı pek de sevecen düşünmeyecek ve bizi ona göre hazırlayacaktır. Herhangi bir olay karşısında neler yapabileceğimizi, nasıl davranıp, düşünebileceğimizi bilebilmek adına öncelikle olay hakkında bilimsel bilgilere ulaşmamız gerekiyor. Teknolojinin ve haliyle kitle iletişim araçlarının gelişmesi neticesiyle sosyal mecralarda bildirim bombardımanına tutuluyoruz. Üstüne üstlük gerçekliği olmayan, insanların kaygı düzeylerinin yükselmesine neden olan bilgi kirliliği içinde doğru bilgilere ulaşmamız bir hayli zor oluyor. 2020 yılına darbe gibi inen COVID-19 salgını hakkında çok fazla şey yazılıp çizildi, teoriler üretildi, haberler yapıldı. İnsanlar bu yeni durum karşısında ne yapacaktı? Psikologlar -ki bende bir psikoloğum- COVID-19 'da virüsün kaygı boyutunu, evrimsel biyologlar virüsün evrimsel sürecini ele alırken, tıp camiası virüsün aşısını geliştirmeyi, yapısını keşfetmeye koyuldular. Salgın Tarihi Bize Ne Anlatıyor? Gelin biraz tarihin tozlu sayfalarında gezintiye çıkalım ve geçmiş yüzyıllarda da bizimle aynı kaderi yaşamış olan türlerinizin başından ne gibi salgınlar geçmiş kısaca bir bakalım. İnsanlık fi tarihinden bu yana savaşlar, salgınlar ve kıtlıklar gibi büyük çaplı sorunlarla meşgul olmuştur. Savaşlar insanlığın beşeri ve bilişsel faaliyetleri sonucu ortaya çıkar. Herhangi bir dünya devleti öncelikle ülkesinin iyilik halini gözetir, düşünür ve bu doğrultuda dış politikaya adımını atar, diplomasisini yönlendirir. Örneğin Hitler'in Alman ırkının üstünlüğü düşüncesi neticesi ile vermiş olduğu savaş bunun güzel bir örneğidir. Kıtlık ise doğrudan veya dolaylı olarak gerçekleşebilir. Olumsuz hava koşulları ambarların boşalmasına, tarımın yapılamamasına hayvanların otlatılamamasına neden olurken tüm bunların neticesi olan kıtlık, canlıların yaşamlarını kaybetmelerine neden oluyordu. Örneğin Orta Çağ'ın Hindistan ve Mısır'ında kuraklığın bir sonucu olarak nüfusun bir kısmı kıtlıktan helak oldu zira geçim kaynakları tarımdı. Ne yazık ki toplumsal hiyerarşinin bir ürünü olan aristokratlar kıtlık zamanlarında fahiş fiyatlara gıdaları satın alabiliyor iken yoksullar bırakın herhangi bir gıdayı sayın almayı yaşamlarını devam ettirebilecek besini alamadıkları için hayatlarını kaybediyordu. İşte tam da bu gibi krizlerde devlet tanımı gereği savaş, kıtlık, salgın gibi insanlığı tehdit eden unsurlarla nasıl başa çıkılabileceğini, vatandaşlarını nasıl organize edebileceğini iyi bilmesi gerekiyor zira aksi halde neticesi hoş olmayan da büyük sorunlarla başa çıkmaya çalışacağı aşikar olur; Hindistan ve Mısır gibi. Geçmişi İyi Analiz Etmek Gerekiyor Geçmişi iyi bir şekilde kavrayabiliyorsak eğer geleceğe yön verip, küresel problemlerle başa çıkmamız daha kolay olabilir. Bu kısma kadar savaş ve salgınlara çok kısa bir değinmiş olduk. Savaşlar diplomasi yoluyla, antlaşmalarla, kıtlıklar biraz talihle biraz da beşeri olarak çeşitli faaliyetler ile önüne geçilebilir. Peki, tedavisi ve henüz alışı bulunmayan tehditkar bir virüsün kitleler halinde insanlığı yok etmesine nasıl bir çözüm bulabilir, ne gibi düzenlemeler yapabiliriz de önüne geçebiliriz? Dünya tarihine şöyle bir baktığımızda MÖ 429 ve 426 yılları arasında 75.000 ila 100.000 insanın ölümüne yol açan Atina Vebası Atina'da ortaya çıktı. Salgının şehrin liman kenti olan Pire'den Atinalılara bulaştığına inanılmaktadır. O tarihlerde ulaşım deniz yolu vasıtasıyla sağlanabiliyordu. Tüccarlar, seyyahlar gemi ile birbirine deniz yoluyla bağlanan şehirlere gidip oralarda ticaret ve keşif yapabiliyorlardı. Böyle bir durumda ortaya şıkmış bir salgının diğer ülkelere sıçraması an meselesi idi. Atina vebasından bu yana Galen vebası, Jüstinyen vebası, kara veba, ebola, SARS, MERS, çiçek virüsü, kolera gibi salgınlar türedi ve yüzyıllar boyu insanlığı tehdit etti. Bunların arasında kara veba Avrupa nüfusunu yüzde 30 ila 60 oranında azalttı, 75 200 milyon insanın ölümüne yol açtı. Tüm bunlara bir yenisi olarak eklenen COVID-19, yandaşları gibi 21. yüzyıl insanlarını tehdit etmeye ve zarar vermeye başladı bile. Ulaşımda ve teknolojide göstermiş olduğumuz başarılar yüzümüzü güldürüp, sevdiğimiz insanları bir uçak mesafemizde bıraksa da bizi virüse karşı savunmasız hale getirdi. Şu an bir COVID-19 hastası Çin'den 9-10 saatlik gibi kısa bir uçuş yolculuğuyla Türkiye'ye ve Türkiye'den de başka ülkelere hastalığı yayabilirdi. Öyle de oldu. Salgınlarda Psikolojimiz Nasıl Etkileniyor? İnsanlık tarihinin yüzyıllar boyu uğraştığı problemlere sosyal, ekonomik ve bilimsel olarak kısacık bir değindik. Peki, tüm bunlar çevremizde olup bitiyorken ruh sağlığımız ne durumdaydı? Nasıl çalışıyordu? Psikoloji lisans eğitimimi aldığım sırada çok sevgili Uzm. Psk Uğur Dalan hocamın psikopatoloji dersinde kaygı hakkında söylediği şu cümle zihnimdeki bir takım soru işaretlerinde yıldırım etkisiyle cevap bulmuştu; Kaygı bir miktar iyidir, sizi geleceğe hazırlar. Biz psikologlar bugün bireylerin gündelik işlevselliğini bozan, sosyal iletişimlerinde bir takım sıkıntılar meydana getiren ruhsal hastalıkları tedavi etmeyi amaçlıyor, danışanlarımızın gündelik yaşamlarına, rutinlerine yeniden sağlıklı bir şekilde dönmeleri için uygun yöntemler ile onlara yardımcı olmaya çalışıyoruz. O halde kaygı bir miktar iyiyse yüksek düzey bir kaygı bireyin hayatını olumsuz etkiliyor olacaktı ve yaşam kalitesini düşürecekti. Kaygı bozukluğunun bilişsel yönleri şöyle dursun sürekli tetik halinde endişe içinde olmak bireyin hem psikolojik hem fizyolojik tahribata yol açacaktır. COVID-19 salgını ile beraber kaygıya genetik ve çevresel faktörler olarak yatkın olan bireylerde muhtemelen bir takım obsesyonlar, kaygısal sıkıntılar görülmeye başlanmış olabilir. Aslına bakılırsa yalnızca kaygı eşiği düşük olan bireyler değil tüm insanlık olarak her birimizde davranışsal değişiklikler, salgından ötürü duyduğumuz endişeler ve bu yönde planladığımız eylemleri gözlemlemek mümkün. Sürekli el yıkama ihtiyacı duymak, marketlerden aldığımız ürünleri dezenfekte ettikten sonra mutfağa yerleştirmek, sokakta yürürken insanlarla aramıza belirli mesafeler koymak, maske ve eldivensiz sokağa çıkmamak ve evden çıkmamak gibi eylemler bu bahsettiğim davranış değişikliklerinin içine pekala girebilir. Bakın tüm bu davranışlar iyidir, sizi COVID-19 a karşı korur . Peki, yaptığımız eylemlerde bizi tetikleyen nedir? Anahtar Kelime: Kaygı -Kaygı, gelecekteki tehditleri fark etmemize ve plan yapmamıza yardımcı olduğu için uyum sağlayıcıdır; Dışarıda virüs var evden çıkmasam iyi olur. -Kaygı, potansiyel tehlikeli durumlardan kaçınmak için kişiye yardımcı olur ve o durum gerçekleşmeden önce olası problemleri düşünmeyi sağlar; Sokakta yürürken insanlarla arama mesafe koymalıyım ki salgından korunabileyim. Kaygının hiç olmaması tüm bu eylemleri yapmanızı engelleyeceği için tehlikelidir. Kaygının yüksek düzeyde seyretmesi tüm bu eylemleri aşırı bir şekilde yaptıracağı için zararlıdır. Ancak bir miktar kaygı ise uyum sağlayıcıdır. Kaygı Hissettiğimiz Zaman Vücudumuzda Neler Oluyor? İlgi alanlarım nöropsikoloji, nörobiyoloji ve nöropsikiyatridir. Bir hastalığı ele alırken prensip meselesi olarak yetkinliğim el verdikçe bu bölümler içinde yorumlama yapmaya çalışırım. Kaygı hissettiğimiz zaman beyinde bulunan limbik sistemin bazı bölümlerinde -ki bu bölümler amigdala, hipokampus ve medial prefrontal kortekstir elektrokimyasal aktiviteler görülür. Bu aktiviteler EEG cihazı ile görüntülenebilmektedir. Örnek verecek olursak hastaneye COVID-19 şüphesi ile giderseniz doktorunuz RT-qPCR adı verilen, hastalığın olup olmadığını gösteren bu testi size uygulayacaktır. Orada kendinizi bir hayal edin . Duyusal girdiler öncelikle talamusa uğrayacak, ardından hipokampal bölge, amigdala uyarılacak saniyede binlerce nöron prefrontal korteksinize doğru ateşlenmeye başlayacaktır. Belki de kötü bir haber aldığımızda başımızda hissettiğimiz o yangı bu nöronların eseridir. Olamaz mı? Vücudunuz otonom sinir sistemi üyelerinden sempatik sinir sistemini devreye geçirmiş olacak bu sayede göz bebekleriniz büyüyecek, soluk alıp verme hızınız ve kalp atışlarınız artacak, elleriniz titreyecek ve belki de soğumaya başlayacaktır. Tüm bu bedensel değişimler kaygı denen zihinsel bir sürecin vücudumuzda kendini gösteriş şeklidir. Bu aktiviteleri gözlemlemek için ise elbette bir EEG cihazına ihtiyacımız olmayacaktır. O an yanınızda aile yakınlarınızdan biri var ise size bunu zaten söyleyecektir Betin benzin attı, sakin ol. Tehlikeli anlar geçtikten yani doktor sizi evinize istirahate yolladıktan sonra otonom sinir sisteminin diğer bir üyesi plan parasempatik sistem devreye girerek vücudunuzun yavaşça eski haline dönmesine yardım edecektir. Kalp atışlarınız, nefes alış-veriş hızınız, vücut ısınız normale dönerken siz de rahat bir nefes alabileceksiniz. Kaygının beynimizde ve vücudumuzda yaratmış olduğu faaliyetler bir paragraf ile açıklanıp, anlatılabilecek süreçler değildir ne yazık ki. Ancak bu konuda az da olsa fikrimizin olmasına yetecektir diye düşünüyorum. Ne yapmalıyız? Krizi fırsata çevirmek kulağa oldukça hoş geliyor olmalı. Karantinadan önce zamanım olsaydı kelimeleri ile başlayan cümlelerinizi hatırlayın. Karantinadan önceki siz Zamanınız olsa ne yapardı? Bir kriz anı yaşıyoruz dünyaca evet bu doğru. Ancak bu anları nasıl değerlendiriyor olduğumuz benliğimiz ve kendimiz için oldukça önemli. Şu günlerde hiç olmadığınız kadar bilgi sahibi olabilir, o çok merak ettiğiniz kitabı şimdi okumaya başlayabilirsiniz. Dünya üzerinde gezip görmek istediğiniz bir ülkeyi hayal edin mesela. Bu hayalden hareketle o ülkenin nüfusu, coğrafi şekli, kültürel ve sosyal yapısı, önemli mimari eserleri hakkında bilgi sahibi olun, araştırın, okuyun hatta bu bilgileri pekiştirmek adına ülke hakkında çekilmiş videoları izleyin; görsel hafıza öğrenme sürecini kolay hale getirir. Her gün bir dünya ülkesi hakkında fikir sahibi olun, her gün dünyaca ünlü bir piyanist ve onun besteleriyle tanışın , her gün yeni bir terim öğrenin gibi. Ne demiştik beyin yeni şeyler öğrenmeyi sever. Size önerebileceğim kitaplar - Homo Sapiens-Yuval Noah Harari - Kozmos-Carl Sagan - Dünya Tarihi-Chris Brazier - Ben Malala- Malala Yusufzay - Mürebbiye-Hüseyin Rahmi Gürpınar - Yol Senin İçinde-Kinsun - Gör Beni-Azra Kohen - Gurur ve Önyargı-Jane Austen - Yabancı-Albert Camus - Yaşlı adam ve Deniz-Ernest Hemingway - Başlangıç-adam Brown - Piruze-Sinan Akyüz - Travma-Wulf Dorn - Yola Çıkma Cesareti-Manal Al-Sharif - Uçurtma Avcısı-Khaled Hosseini Size önerebileceğim piyanistler - Chopin - Beethoven - Brian Crain - Philip Wesley - Kevin Kern - Mark Eliyahu - Ludovico Einaudi - Laura Sullivan - Size önerebileceğim filmler - Hypatia Size önerebileceğim YouTube kanalları - Bir Çift Psikolog Aslı-Uğur Dalan - Barış Özcan - Evrim Ağacı - Pandora akademi - Khan Akademi - TED Ufkunuzu açabilecek, entelektüel gelişiminizi hiç olmadığı kadar ileri bir seviyeye taşıyabilecek bu anların bana sorarsanız kıymetini bilin. Krizi fırsata çevirmek her zaman bireyin kendi içindedir ve bu sorumluluk bireye aittir. COIVID-19 hakkında kaygılanalım, kaygılanalım ki tedbirlerimizi alabilelim. Ne demiştik? Kaygı bir miktar iyidir, sizi geleceğe hazırlar."} {"url": "https://sinirbilim.org/covid-19-sinir-sistemi/", "text": "COVID-19 Enfeksiyonu Sinir Sistemini Nasıl Etkiler? COVID-19 diğer bilinen adıyla koronavirüs , ilk olarak Aralık 2019'da Çin'in Wuhan şehrinde ortaya çıkmıştır ve dünya genelini tehdit altına almıştır. Kısa süre içerisinde vaka sayısı artmış ve beraberinde ölümleri meydana getirmiştir. Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi olarak ilan edilen COVID-19 salgınının, başlangıçta ve günümüze kadar geçen zaman dilimi içerisinde bildirilen raporlar ve virüsün akut solunum yetmezliğine neden olmasıyla birlikte nörolojik fonksiyonları da etkileyebileceği vurgulanmaktadır. COVID-19 Hastalarında Nörolojik Bulgular Özellikle Çin başta olmak üzere farklı ülkelerde yapılan araştırmalarda hastaların yaklaşık üçte birinde nörolojik bulgular tespit edilmiştir. COVID-19 salgınının nörolojik fonksiyonlara etkisinin farklı mekanizmalarla meydana geldiği düşünülmektedir. Virüsün nörolojik sisteme invazyonu, inflamasyon tepkinin hasara yol açtığı ve solunum sistemi ve kardiyak sistemin etkilenmesiyle birlikte beyinde hipoksemiye neden olabileceği gibi durumlar farklı mekanizmaların hastaları nörolojik olarak etkilediğini göstermektedir. Salgının tespit edilmesinden bir süre sonra hastalık belirtileri belirlenmiştir. Mevcut durumda tanımlanan yaygın belirtiler baş ağrısı, bulantı ve kusma şeklinde sıralanabilir. Vertigo, uyku ve görme bozuklukları, nöbet, bilinç farklılıkları nörolojik olarak tanımlanan diğer semptomlardandır. Ölüm oranı yüksek olan vakalarda ve özellikle yaşlı, yüksek tansiyon gibi rahatsızlıkları olan insanlarda diyabet, kronik akciğer hastalığı, obezite ve epilepsi gibi çeşitli nörolojik durumlarla birlikte %5 oranında kısa süreli inme komplikasyonuna da rastlanmıştır. Bu durum sinir sisteminde hasara yol açması sonucunda solunum yetmezliğinin artmasına sebep olmaktadır. Bununla birlikte virüs; öksürük, gag refleksi ve oluşumunu da etkileyerek hipokseminin artmasına yol açtığı düşünülmektedir. COVID-19 Teşhisi Konan Bireylerin Koku Duyusu Kaybı COVID-19 teşhisi konan çoğu hastada koku duyusu kaybı da gözlemlenmiştir. Yeni MR görüntüleri, virüsün koku alma bulgusunu nasıl etkilediğini ortaya koymaktadır. Akademik Radyoloji'de yayınlanan bir çalışmada, Kronik Solunum Hastalıkları Araştırma Merkezi, Tüberküloz Ulusal Araştırma Enstitüsü ve Akciğer Hastalıkları tarafından sunulan, hastalığın erken safhasında koku kaybı şikayeti ile başvuran ve COVID-19 enfeksiyonu test sonucu pozitif olan 27 yaşındaki bir erkeğin MR görüntüsü göz önünde bulundurulmuştur. Araştırmacılara göre sonuçlar; diğer viral enfeksiyonlarla ilişkili olarak önceki anozmi vakalarını hatırlatmaktadır. Araştırmacılar koku fonksiyonunun tamamen kaybolmasına rağmen, koku alma bulgusunda ve sistemde anormal sinyal yoğunluğu olmadan normal hacme sahip olduğunu, burun tıkanıklığı belirtisinin olmadığını açıklamıştır. Bu bulgunun, MRI görüntüsünde benzer şekilde anormal bulgular göstermediğini ve SARS-CoV kaynaklı anozminin 2002-2003'teki ve öncesi raporlarla tutarlı olduğunu belirtmiştir. MRI bulguları normal olsa da, MRI tekniğini kullanmanın daha fazla bilgiye neden olabileceğini ve koku alma duyusu azalan hastalarda koku alma duyusu ile bağlantılı olan sinirin analizini kolaylaştıracağını açıklamıştır. Virüsün koku alma duyusuna etkisi hakkında daha ayrıntılı analiz yapmak için MRI sayısının artması gerektiğini belirtmiştir. Buna ek olarak Iowa Üniversitesi'nde mikrobiyolog ve immünoloji uzmanı Stanley Perlman'ın görüşlerini ise şu şekilde dile getirmiştir: Virüsün beyne derinlemesine nüfuz edebildiği hafif gibi düşünülen vakalar insanların koku alma duyusunu kaybettiği durumlardır. Ön veriler, bu ani koku yoksunluğunun virüs tespit edilen kişilerde yüzde 30 ile 50 arasında gerçekleştiğini göstermektedir. Virüs burun içindeki koku algılayan hücrelere yapışabilir ve zarar verebilir. Koku Nöronları Etkisiz Hale Geliyor Nisan ayının başlarında yayınlanan iki makalede, ABD, İsviçre, İtalya, Belçika ve İngiltere'den araştırmacılar, solunum sisteminde ve burun pasajlarında ACE2 reseptörünün nerelerde bulunabileceğini tespit ettiler. Her iki bilim ekibi, birbirinden bağımsız ve farklı birçok hücre tipini keşfetti ama bunun yanında bu hücrelerin koku nöronları olmadığını fark ettiler. Bilim insanlarının analizleri virüsün burundaki diğer hücrelere bulaşma ihtimalinin olduğunu gösteriyor. Harvard Üniversitesi nörologlarının önderlik ettiği grup, kılcal damarları kaplayan ve kan beyin bariyerini koruyan hücrelerin hedef noktası olabileceğini düşünüyor. Geneva Üniversitesi nörologlarından oluşan diğer ekip ise virüsün koku alma nöronlarını çevreleyen ve hayatta kalmalarına yardımcı olan yaşam destek hücreleri ile ayırt etmeyi hedeflediklerini söylemiştir. Bu hücre tiplerinden herhangi biri enfekte olursa, koku nöronlarının koku molekülleri ile etkileşmesini geçici olarak etkisiz hale getirebilir veya önleyebilir. Mekanizmanın doğrulanması takdirinde, COVID-19 hastalarının burunlarındaki canlı dokuların incelenmesi gerekecektir. Daha büyük ölçekli çalışmalar yapılıncaya kadar, uzmanlar Covid-19 hastalarını nörolojik belirtileri ile nasıl tedavi edeceklerini anlamak için daha kapsamlı araştırmalar yapmaya devam etmektedirler."} {"url": "https://sinirbilim.org/covid-19-takviye-besin/", "text": "COVID-19 İçin Takviye Besin ve Ürün Çılgınlığına Kapılmayın Koronavirüs salgını tüm dünyayı etkisi altına almışken fırsatçılar da durumdan yararlanmaktan çekinmiyor. Sosyal medyada ve Whatsapp'ta takviye ürünler, bazı ilaçlar ile ilgili sürekli yanlış bilgiler ve reklamlar dönüyor. Kimisi çıkıyor tuzlu su ile gargara yapın diyor, kimisi bol bol C vitamini tüketin diyor. İşin gerçeği alanında uzman doktorlar bağışıklık sistemini güçlendirmek için özel bir ilaç veya takviye besin tüketilmesini önermiyorlar. Eğer doktorunuz size özel bir reçete yazmadıysa rutin beslenme düzeninizin dışına çıkmanıza gerek yok. Sinirbilim'de sağlıklı beslenme ile ilgili çok sayıda yazı yazdık. Birçok diyetisyen arkadaşımız sebze ve meyve tüketiminden, bol su içmenin öneminden bahsetti. Probiyotik gıdalar vücut için mutlaka faydalıdır. Ancak şu noktanın altını çizmek istiyorum. Koronavirüse iyi gelsin diye probiyotiğe, sebze ve meyvelere yüklenmeyin. Evinize ilaç stoklamayın, salgına karşı vitamin hapları kullanmaya başlamayın. Gıda ve İlaç Dairesi COVID-19'u tedavi veya önleme kapasitesine sahip herhangi bir aşı, ilaç veya ürün onaylamadı. En Güçlü Silahımız: Bağışıklık Sistemi COVUD-19 ile en iyi mücadele edecek silah vücudumuzun bağışıklık sistemidir. Koronavirüs solunum sistemini hedef aldığından dolayı kendinize yapacağınız en büyük iyilik sigarayı bırakmaktır. Kullandığınız hiçbir takviye besin ve ürün bağışıklık sisteminizi muhteşem hale getirmez. Bu bir süreç meselesidir. Bağışıklık sistemi bir günde muhteşem hale gelmez. Enfeksiyon hastalıkları alanında uzman doktorların söylemlerine kulak verin. Şu an için hiç kimsenin ek bir takviye besin veya ilaç alması önerilmiyor. Kullanılan mevcut ilaçlardan herhangi birinin kesilmesine de gerek yok. Koronavirüs damlacıklar halinde insandan insana geçiyor. İlerleyen günlerde bu virüsü kaparsanız en büyük yardımcınız yine bağışıklık sisteminizdeki T ve B hücreleriniz olacak. Herkes evinde, telefonun başında ne yapabilirim derdine düşmüş durumda. Uzmanların önerdiği ilk şey virüsten mümkün olduğunca uzak durmak. Bunu için evde kalmak ve kalabalık ortamlara mümkün olduğunca girmemek gerekiyor. Virüs elimize veya giysimize bulaşsa bile vücudun içine girmesini önlemek mümkün. Bunun için elleri sık sık yıkamak ve kıyafet değiştirmek önemli. Özellikle 60 yaş üstü bireyler, diyabet hastaları, kalp ve akciğerlerinden rahatsız olanların bu uyarıları çok ciddiye alması gerekiyor. COVID-19 akciğerlerin oksijen kapasitesini düşürdüğünden hastaların ventilasyon makinesine bağlanması gerekiyor. Bu da hastalığı kontrol etmeyi zorlaştırıyor. COVID-19 Nasıl Bulaşıyor? Virüs vücuda iki şekilde giriyor. Öncelikle birisinin öksürüğü veya hapşırması ile virüs bir yüzeye tutunuyor. Siz oraya elinizle dokunduğunuzda virüsü elinize almış oluyorsunuz. Uzmanlar bu noktada virüsün yayılımını durdurmak için elleri sık sık yıkayın ve mümkün olduğunca yüzünüze dokunmayın diyor. Örneğin burnunuzu kaşıdığınızda virüs burun mukozası yoluyla vücudun içine giriyor. Diğer yol yanınızda hapşıran ve öksüren insanlardan çıkan damlacıklar solunum yoluyla vücudunuza girebilir. Bu yüzden kalabalık ortamlara girmemek, insanlardan mümkün olduğunca uzak durmak gerekiyor. Şu an bütün dünya COVID-19 için aşı çalışmalarına odaklanmış durumda. Maalesef henüz koronavirüs için bir aşı bulunamadı ama önümüzdeki aylarda aşının bulunacağını ümit ediyoruz. Bu süreçte diğer virüsler için aşılanmak faydalı olabilir. COVID-19 çıktığından beri aşı karşıtlarının bir yazısına rastlamadım. Aşısız bir dünyanın nasıl olduğunu hepimiz gördük. Bu pandemi her alanda bize çok şey öğretti. Kızamık, kabakulak, çiçek hastalığı gibi rahatsızlıklar aşılardan önce ölümcül hastalıklardı. Aşılar sayesinde çiçek hastalığını yeryüzünden silmeyi başardık. Virüsleri Çalışmak Kolay Değil Bakteriyel enfeksiyonlar ile baş etmek virüsler ile kıyaslandığında bir tık daha kolaydır. Özellikle bakterilere karşı elimizde antibiyotik gibi güçlü ajanlar var. Ancak bunlar virüslere karşı hiçbir işe yaramaz. Dahası, bir virüse karşı işe yarayan ilaç başka virüse karşı etkisi olabilir. Virüsler ile çalışmak bakteriler ile çalışmaktan çok daha zor olduğu için ilaç geliştirmek de daha zordur. İngiltere'deki virolog sayısı 30'u geçmez. Ülkemizde ise sadece birkaç kişi virüsler üstünde araştırma yürütüyor. Virüsler bakterilerden kat kat daha küçük olduğu için onları çalışmak için daha fazla güvenlik önlemi almalısınız. Bu da virüs araştırmalarını çok zorlaştırıyor. Herkes aşı ve tedaviye odaklandığı için şimdiye kadar hiç kimse takviye besinler üstünde çalışma yürütmedi. Bağışıklık sistemini güçlendirmenin ikinci bir tehlikesi ise sitokin fırtınasıdır. Ünlü tıp dergisi The Lancet'te yayınlanan bir araştırma bazı hastalarda sitokin fırtınası sendromu görüldüğünü bildirdi. Bağışıklık sisteminin aşırı çalışması sonucunda vücut çok fazla sitokin üretiyor ve kronik inflamasyon oluşuyor. Bu da vücudun patojenlere karşı direncini düşürüyor. Bağışıklık sisteminin az çalışması kadar çok çalışması da ciddi bir sorun olabilir. Daha önceki SARS ve MERS koronavirüs salgınlarında bağışıklık sisteminin aşırı çalışmasının zatürre oluşumu ile ilişkili olduğu bulunmuştu. Her Zaman Yaptığınızı Yapın Vücudun ve bağışıklık sisteminin sağlıklı bir şekilde çalışması için doktorların ve diyetisyenlerin her zaman söylediği şeyleri yapın. Sebze ve liflerce zengin bir diyet uygulayın. Yeterince uyuyun ve susuz kalmayın. Salgın ve diğer şeyler konusunda aşırı endişe etmeyi bırakın. Özellikle sigaradan uzak durun. Alkolü sınırlandırın ve kilonuzu sağlıklı bir seviyede tutun. Yeterli miktarda uyumak bağışıklık sisteminin düzgün çalışması için elzem öneme sahiptir. Uyku yoksunluğunda inflamatuvar faktörlerin salınımı artıyor ve vücut direnci düşüyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/crispr-bitki-ve-hayvanlar/", "text": "CRISPR ile Değiştirilmiş Bitki ve Hayvanları Yer Misiniz? Hadi ama o kadar da korkulacak bir şey yok. Canlıların birkaç genini değiştirmekten ne olacak? Genetiği değiştirilmiş bitki ve hayvanların sağlığa etkilerine biraz daha yakından bakalım. Muhtemelen gen düzenleme yöntemlerini duymuşsunuzdur. CRISPR gibi teknikler bilim dünyasını kasıp kavuruyor. Araştırmacılar şimdiye kadar çok iyi sonuçlar aldı. Orak hücreli anemi tedavi edilir hale geldi. Yakında faz 1 klinik araştırmalar başlayacak. Belki 4 5 yıl sonra FDA onayıyla CRISPR hastanelerde uygulamaya geçecek. Toprak Ruhunu Kaybediyor CRISPR'ın tek yararı patolojik vakalarda değil. Kanseri iyileştirmede, bazı metabolik rahatsızlıkların tedavisinde çok umut vadediyor. Hala aşılamayan sorunlar olsa da CRISPR elimizdeki en etkili silahlardan biri. Şimdi araştırmacılar bitki ve hayvanların besleyicilik özelliklerini de artırmanın peşine düştü. Günümüzde hava kirliliği, iklim değişikliği toprağın fakirleşmesi gibi nedenlerle gıdaların besleyicilik özelliği kayboluyor. Sanayileşme artarken toprak besleyiciliğini kaybediyor. Havadaki karbondioksit oranının artması ile bu daha da kötü bir hal alacak. Harvard Üniversitesi'nde iklim değişikliği uzmanı Samuel Myers artan karbondioksiodin dünyada 175 milyon insanın çinko eksikliği yaşamasına neden olacağını belirtiyor. 2050 yılı için yaptığı tahminler tam bir felaket senaryosu. Nature Climate Change dergisinde yayınlanan raporunda 1,4 milyar kadın ve çocukta demir eksikliği görüleceğini düşünüyor. Bunun önüne nasıl geçeceğiz? Toprak verimini kaybederken seyirci kalırsak ciddi bir sağlık sorunu baş gösterecektir. Genetiği Değiştirmek Kötü Değildir Avustralya'da devlet tarım, hayvancılık ve tıp konusunda gen düzenleme kısıtlamalarını gevşetmeye karar verdi. Önceden çok zor alınan izinler biraz daha yumuşatılmaya başlandı. Araştırmacılar bu karar sayesinde çalışmalarını daha hızlı yürütebilecekler. Gen değişikliğine toplum kötü bir gözle baktığı için bilimsel araştırmaların başlaması için gereken onaylar da kolay alınmıyor. Ancak neden GDO'ya kötü gözle bakılıyor? Bir organizmanın genetiğini değiştirmek kavramına yakından bakmalıyız. Tarımda GDO'nun en çok kullanıldığı yerlerden biri pestisit geni ve kuraklığa karşı eklenen genlerdir. Zararlı böcekler bitkilerin gelişimi ve büyümesi için büyük bir engel olduğu için tarlalarda böcek ilacı kullanılır. Bunun daha farklı bir yöntemi de vardır. Genetik müdahale ile pestisit genleri bitkiye aktarılırsa bitki kendi böcek ilacını kendi üretir. Bu da çiftçiyi büyük bir masraftan kurtarır. Diğer bir kullanım alanı ise Antalya gibi yazları kurak geçen iklimlerde bitkilerin kuraklığa olan toleransını artırmaktır. Genetik düzenlenmenin oldukça fayda getirdiği kullanım alanlarından birisidir. CRISPR İş Başında Bir hücrenin DNA'sında meydana gelen değişiklikler her zaman kötü sonuçlanmaz. Bu bir mutasyondur ancak tüm mutasyonlar kötü değildir. Bazı mutasyonlar kanser olmamıza neden olurken bazıları bizi daha zeki yapabilir. Evrimsel süreçte canlılarda sürekli mutasyonlar meydana gelir. Mutasyonların zararlı olduğu durumlarda organizma yeryüzünden silinir. Yararlı mutasyonlara sahip canlılar türünü devam ettirir. Bu durum doğal seçilim olarak bilinir. Çiftçiler yüzlerce yıldır bu doğal seçilimi kullanmışlar ve kendilerine en fazla fayda getirecek bitki ve hayvanları yetiştirmişlerdir. Onlarca yıl boyunca bilim insanları da bitkileri radyasyona maruz bırakarak mutant bitkiler meydana getirmişlerdir. Bize fayda getirebilecek olan bitki türlerini çoğaltmayı hedeflemişler ancak çok başarılı olamamışlardır. 2019 yılına geldiğimiz şu günlerde CRISPR sayesinde gen düzenleme çok daha kesin bir şekilde yapılıyor. Hangi geni değiştirmek istediğimizi ayarlıyoruz ve onu kesip yerine istediğimiz geni koyuyoruz. Aslında tüm geni değiştirmemiz de gerekmiyor. Bazen ilgili DNA dizisinin çok küçük bir bölümünü değiştirmek de yeterli oluyor. Bu sayede bitki ve hayvanların daha fazla besin molekülü üretmelerini sağlayabiliriz. CRISPR İlk Defa Kullanılmıyor Gen düzenleme yöntemleri insanlar üzerinde çok fazla araştırılmadı ancak bitki ve hayvanlarda çok fazla çalışma yapıldı. Bir hayvanın genetiğini değiştirince hücreleri siyanür üretmeye başlamayacak. Sağlık açısından endişeleriniz varsa müsterih olun. Genetiği değiştirilmiş organizmalar çok sıkı bir şekilde denetleniyor ve sağlığa zararlı bir madde içermediğinden emin olunuyor. İçerse bile bunların dozu kesinlikle sağlığımızı bozacak seviyede olmayacaktır. Elma çekirdeğinin içinde siyanür vardır ama miktarı o kadar azdır ki insanı etkilemez. Hayvan ve bitkilerin yanında CRISPR insanlarda da uygulanmaya başladı. Her gün yeni bir haber alıyoruz. Hepsi yasal olmayabiliyor hatta. Geçtiğimiz yıl Çin'de bir araştırmacı herkesten gizli CRISPR tekniğini bebeklerde kullandığını açıkladı. Aslında bu durum beni pek şaşırtmadı. Özgür düşünceyi durduramazsınız. Bilim insanları sürekli merak eder ve keşfe çıkar. Dünyada mutlaka birileri yasal sınırları delip deneyler yapacaktır. İbni Sina da devletin yasaklamasına rağmen ölü bedenler üzerine inceleme yapmadı mı? DNA ile Alıp Veremediğimiz Nedir? Bilim insanları marketlerden satın aldığımız yiyecekler ile neden oynamak istiyor? Geçen hafta pazardan yeşil nane ve maydanoz aldım. Tek başıma yaşadığım için bir haftada bir demet maydanozu bitiremedim, yarısı çürüdü. Yazık, israf değil mi? Şunu bir haftada bozulmayacak şekilde yapamaz mıyız? Süpermarket raflarında genetiği değiştirilecek ilk besinlerden biri mantarlar olacak. Kararmayan mantarlar geliştirilerek mantarların daha uzun bir raf ömrüne sahip olacağı bekleniyor. Besinlerin raf ömrünü artırmak ve bu şekilde gıda israfını önlemek CRISPR teknolojisinin nimetlerinden biridir. Diğer bir konu da bitki ve hayvan hastalıklarının önlenmesidir. Son zamanlarda yurt dışına ne göndersek kabul edilmiyor. Ya bir hastalık, ya bir böcek ya da bir toksin madde bulunuyor. Polonya'da aldığımız hastalıklı hayvanlar da cabası. Bitki ve hayvanlardaki bu hastalıkları gen düzenleme yöntemleri ile engelleyebiliriz. Hayvanlar grip gibi hastalıklara dirençli hale gelebilir. Protein Miktarını Artırmalıyız Bir de protein miktarının ve bu sayede besin miktarının artırılması var. Et fiyatları arttıkça insanların protein kaynaklarına erişimi azalıyor. Protein alımında hayvansal kaynaklara bağımlı değiliz. Vegan beslenme yöntemlerinde protein eksikliği görülmeyebiliyor. Ancak bu beslenme şekli ciddi bir bilgi birikimi ve bilinç gerektiriyor. Örneğin bende o bilinç yok. Et yemesem protein eksikliği yaşarım. CRISPR gibi teknikler hücrelerin daha fazla protein üretmesini sağlayabilir. Protein kas dokusunun temel yapı taşıdır. Aslında proteinler hücrenin neredeyse bütün işlevlerini görürler. Örneğin hayvan hücreleri kendi başına demir üretmez ama btkilerden aldığı demiri proteinlere bağlayarak depolar. Demire bağlanan proteinler olmazsa hiçbir hayvansal besinden demir alamayız. Daha fazla protein daha fazla besleyicilik anlamına gelir. Hücresel seviyede protein üretiminin artırılmasının 3 yolu vardır. İlki proteini kodlayan geni çoğaltmaktır. İşte genetiği değiştirerek bunu yapabiliriz. Laboratuvarda et üretme çalışmalarının arkasında da benzer araştırmalar yatıyor. Protein miktarını artırmanın diğer yolu bir genden üretilen mRNA miktarını artırmaktır. Diğer bir deyişle genin transkripsiyon miktarını artırabiliriz. CRISPR'ın hedeflerinden biri de düzenleyici DNA dizilerini etkileyerek transkripsiyonu artırmak veya azaltmaktır. Bir diğer yol ise üretilen mRNA'ya daha fazla ribozom bağlanmasını sağlayarak protein miktarını artırmak olacaktır. Genetiği Değiştirme Yönetmelikleri Rafa Kalkıyor Genetiği değiştirilmiş organizma deyince aklınızda The Thing filmindeki gibi yaratıklar gelmesin. Çok sayıda GDO'lu organizmaya yeni gen bile eklenmiyor. Değiştirmek demek illa bir şey ekleyip çıkarmak anlamına gelmiyor. Genetiği değiştirilmiş çoğu bitki ve hayvan dışarıdan bir gen almadı. Bazen hastalık yapıcı mutant genleri silindi, bazen de mevcut genlerin daha fazla protein üretmesi sağlandı. Artık bu tür gen değişikliklerinin önündeki yasal engeller de kaldırılmaya başlandı çünkü korkulacak bir şey yok."} {"url": "https://sinirbilim.org/crispr-cas9-teknigi/", "text": "CRISPR-Cas9 Tekniğiyle Yapılan 7 Muhteşem Şey Vücudunuzda sizi rahatsız bir rahatsızlık varsa veya bir özelliğinizin çocuğunuza geçmenizden korkuyorsanız CRISPR-Cas9 tekniğini mutlaka öğrenmelisiniz. Bu yöntemle bilim insanları genom seviyesinde DNA'yı çok rahatlıkla değiştirebiliyor ve düzenleyebiliyorlar. Hastalıkların, rahatsızlıkların ve diğer her şeyin temelinde DNA yatıyor. Eğer DNA'yı değiştirirsek her şeyi değiştirebilir, hastalıkları daha ortaya çıkmadan tedavi edebiliriz. İleri Okuma: Kalp Hastalıkları Embriyo Halindeyken Tedavi Ediliyor CRISPR-Cas9 tekniği 2011 yılında geliştirildi. Bir protein ve kılavuz RNA'dan oluşan bu yöntemde bilim insanları istedikleri DNA bölgesini kesebiliyor. DNA'nızın bir yerinde mutasyon olduğunu ve bu yüzden kalıtsal bir hastalığa sahip olduğunuzu varsayalım. CRISPR-Cas9 tekniğiyle araştırmacılar mutasyona uğramış bölgeyi kesip yerine sağlıklı DNA parçasını yerleştirerek sizi hastalıktan arındırabilir. Kulağa çok hoş geliyor. Önümüzdeki yıllarda bütün hastalıklar bu şekilde tedavi edilmeye başlanacak. Şimdi bilim insanlarının şimdiye kadar CRISPR-Cas9 tekniğiyle neler yaptıklarına bir göz atalım. 1) Kanser Tedavisi DNA'mızdaki mutasyonların yol açtığı en ölümcül hastalıklardan birisi kanserdir. Araştırmacılar bir süredir CRISPR-Cas9 tekniğiyle kanserin yavaşlatılabileceğini hatta durdurabileceğini söylüyordu. Çin'de 2016 yılında bir ekip kanser hastalarına CRISPR-Cas9 ile değiştirilmiş hücreler nakletti ve yapılan çalışmalar neticesinde çok olumlu sonuçlar elde etti. Çoğu yayın organı Amerika'daki gelişmeleri takip ederken Çin'de yasal düzenlemelerin daha gevşek olması araştırmacıların da önünü açtı. Sichuan Üniversitesi'nde çalışan Dr. Lu You ve ekibi bir akciğer kanseri hastasının kendi kanından aldığı bağışıklık hücreleri üstünde genetik oynamalar yaptı. Kanserli hücreler normalde bağışıklık hücrelerinin PD-1 proteinini etkisi hale getirerek sürekli çoğalabiliyordu. Araştırmacılar PD-1 proteini olmayan bağışıklık hücreleri oluşturarak kanserli hücrelerin üstüne saldı. Ekip bu tür projelerle kanseri yenmeyi hedefliyor. 2) CRISPR-Cas9 İle HIV'i Yok Etmek AIDS hastalığına neden olan HIV'i yok etmek için bilim insanları uzun süredir çalışıyor. Bu virüs bağışıklık sistemi hücrelerine saldırmakla kalmıyor aynı zamanda çok etkili bir şekilde mutasyona da uğruyor. HIV vücutta ilk konak hücresine girip çoğalmaya başladığında artık çok fazla sayıda HIV soyu oluşmuş oluyor. Hangi birini yok edeceksiniz. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre ilaç direnci HIV'de en büyük sorunlardan birini oluşturuyor. İleri Okuma: AIDS Amerika'da Temple ve Pittsburgh Üniversiteleri'nde çalışan araştırmacılar CRISPR-Cas9 ile HIV'in çoğalabilme özelliğini durdurdular. 3 farklı hayvan modelinde yürütülen deneylerin tümünde HIV konak hücresinden koparıldı ve bölünme yeteneği elinden alındı. Molecular Therapy dergisinde yayınlanan araştırma HIV'in CRISPR-Cas9 ile nasıl etkisiz hale getirildiğini ilk defa gösteriyor. 3) Huntington Hastalığı Amerika'da yaklaşık 30,000 kişi kalıtsal olan Huntington hastalığını taşıyor. Bu rahatsızlık beyindeki nöronların zaman içinde bozulmasına ve ölmesine yol açan genetik bir bozukluktur. Hastalarda kişilik değişimleri, ruh hallerinde hızlı değişiklikler, yürüyüş bozuklukları ve geveleyerek konuşma görülüyor. Söz konusu genler olunca araştırmacılar da genleri nasıl düzeltebiliriz sorusuyla işe koyuluyorlar. Huntington hastalığı insanlarda huntingtin adlı proteinin olması gerekenden daha büyük üretilmesine neden olan mutasyondan kaynaklanıyor. Normalde huntingtin küçük parçalara bölünerek hücrede dolaşması gerekiyor ama mutasyon yüzünden büyük halde kalıyor. Bu da proteinin zaman içinde birikerek toksik etki göstermesine ve hücreleri öldürmesine yol açıyor. 2017 yılının Haziran ayında The Journal of Clinical Investigation'da yayınlanan bir çalışma farelerin huntingtin geninde yapılan değişikliklerle hastalığın seyrinin değiştirildiğini bildiriyor. Amerika'da Emory Üniversitesi'nde yapılan araştırmalarda ekip, toksik parçalar üreten huntingtin genini CRISPR-Cas9 tekniğiyle onarmayı başardı. Yöntemin başarıyla uygulanmasından sonra nöronlar iyileşmeye başladı ve fareler motor ve denge kontrolünü tekrar kazandılar. İleri Okuma: CRISPR'la Parkinson Hastalığındaki Proteinler Aydınlatılıyor 4) Duchenne Kas Distrofisi Distrofin genindeki bir mutasyondan dolayı ortaya çıkan Duchenne kas distrofisi de CRISPR tekniği ile tedavi edilen hastalıklardan birisidir. Bu mutasyon yüzünden kas lifleri için çok gerekli olan distrofin proteinin uygun hali üretilemez. Protein eksikliği de zaman içinde ilerleyen kas dejenerasyonu ve zayıflığa neden olur. Amerika'da Texas Üniversitesi'nde çalışan araştırmacılar fareler üstünde CRISPR'ın bir versiyonu olan CRISPR-Cpf1'i kullandılar. Bu şekilde hastalığa yol açan mutasyon düzeltildi ve sağlıklı hücreler farelere geri nakledildi. Elde edilen sonuçlar çok umut vericiydi. Farelerin hareket ve nesneleri tutma becerileri gelişmişti. 5) Körlüğü Önlemek Çocukluk körlüğünün en çok karşılaşılan nedenlerinden biri genetik bir rahatsızlık olan Leber doğuştan körlüğüdür. Yeni doğan her 100,000 bebekten yaklaşık 2-3 tanesini etkileyen bu rahatsızlık görmeyle ilgili en az 14 gende meydana gelen mutasyonlar nedeniyle ortaya çıkıyor. Editas şirketi bu hastalığın kökünü kazımak için CRISPR temelli bir tedavi üzerinde çalışıyor. Şirket araştırmacıları 2017'nin sonuna kadar insan denemelerine başlamak için FDA'dan izin almayı planlıyor. 6) Kronik Ağrı Kronik ağrı kalıtımsal bir genetik hastalık değil ancak araştırmacılar CRISPR tekniğiyle genleri değiştirerek inflamasyonu azaltmaya çalışıyor. Kronik ağrının ortaya çıkmasında en büyük etkenlerden biri eklemlerde meydana gelen inflamasyondur. Eğer gen düzenlemeleriyle inflamasyonu durdurabilirsek çok rahatsız edici ağrı hissini de sonlandırabiliriz. 7) Lyme Hastalığı Amerika'da MIT'de çalışan evrimsel biyolog Kevin Esvelt keneyle taşınan bakterilerin neden olduğu Lyme hastalığını tedavi etmek istiyor. Lyme hastalığı tedavi edilmediği takdirde insanlarda eklem ağrılarına, kalp çarpıntılarına, yüz felcine ve başka sorunlara yol açıyor. Normalde yumurtadan yeni çıkmış keneler bir bakteri taşımadıklarından tehlike oluşturmuyor. Ancak genç keneler beyaz ayaklı farelerin üstünde yaşayıp onlardan beslenirken bakteri kapıyor. Bu bakteriler de insanlara bulaştığında Lyme hastalığına neden oluyor. Esvelt beyaz ayaklı farelerin genetiğini değiştirerek hayvanların bakteriye karşı bağışıklık kazanmasını sağlamaya çalışıyor. Bir şekilde CRISPR Cas9 tekniğiyle hayvanların genetiğini değiştirmeli ve yeni doğan fareler Lyme hastalığına yol açacak bakterileri barındırmamalılar. Böylece o farelerde yaşayan keneler de insanlara konduğunda hastalığı bulaştırmayacaklar."} {"url": "https://sinirbilim.org/crispr-ile-kan-hastaligi-tedavi-edildi/", "text": "CRISPR İle İlk Defa Bir Kan Hastalığı Tedavi Edildi Günümüzde artık hastalıksız insan kalmadı gibi bir şey. Hepimizin irili ufaklı bir rahatsızlığı veya bir alerjisi var. Neredeyse tüm rahatsızlıkların temelinde genetik veya epigenetik süreçler yatıyor. Bilim insanları şimdi CRISPR tekniğini kullanarak genomu temizlemeyi hedefliyor. Bir parça başarılı oldular bile. Gen düzenleme tekniği son yıllarda gittikçe gündeme gelen ancak hala tam anlaşılamayan bir kavram. Genler üzerinde değişiklik yapmak pek çok zaman yararlı olurken bazen istenmeyen kazalara da sebep olabiliyor. Buna rağmen bilim insanları hala çeşitli hastalıkları tedavi etmek için CRISPR gibi gen düzenleme tekniği üzerinde hummalı araştırmalar yürütüyorlar. Amerika'da Stanford Üniversitesi'ndeki araştırmacılar CRISPR tekniğini kullanarak yaygın görülen bir kan hastalığı olan anemiyi tedavi etmeyi başardılar. Anemi vücutta hemoglobini kodlayan genlerdeki mutasyonlar sonucu hemoglobinin yeteri kadar oksijen taşıyamaması sonucu ortaya çıkar. Anemi çok üşüme, çabuk yorulma gibi fizyolojik belirtilerle kendini gösteren tehlikeli bir hastalıktır. CRISPR Bütün Kök Hücrelerin DNA'sını Düzeltiyor Ekip öncelikle kanda bulunan hematopoietik kök hücrelerini hedef aldı ve anormal hemoglobin üreten genleri değiştirdiler. Böylece CRISPR tekniği ile hasta bir kişinin vücudundaki hastalıklı kök hücrelerin hepsinin genomu değiştirilmiş oldu. Hasta farelerden alınan bu kök hücrelerin genetiği ile oynandıktan sonra sağlıklı hücrelere verildi ve hücrelerin hiçbir anormal davranış sergilemediği gözlendi. Sağlıklı kök hücrelerin farelere verilmesinden 16 hafta sonra kemik iliğinde artık sağlıklı kırmızı kan hücreleri üretildiği gözlendi. Vücutta artık anormal kırmızı kan hücresi üretilmiyordu. Bu da aneminin tedavi edildiği anlamına geliyor. CRISPR tekniği her geçen gün daha fazla kullanılıyor ve bu sayede birçok hastalık tedavi ediliyor. Hatta bu hastalıklar artık anne karnında bile düzeltilmeye başlandı. Şu an dünyada çok sayıda ekip farklı hastalıklar tedavi etmek için uğraşıyor. Bunlar arasında kas distrofisinden tutun, kistik fibroz veya Huntington hastalığı bile var. Her çeşit hastalık CRISPR ile tedavi edilebilme potansiyeli taşıyor. İleri Okuma: Kalp Hastalıkları CRISPR ile Embriyo Aşamasında Siliniyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/crohn-hastaligi/", "text": "Crohn Hastalığı Crohn hastalığı bağırsak duvarının inflamasyonu sonucu oluşan kronik, nüksedici ve iyileşme dönemleri gösteren bir hastalıktır. İnflamasyon odakları gastrointestinal kanalın başından sonuna herhangi bir noktada olabilir ama sıklıkla distal ince bağırsak ve kolon ile sınırlıdır. Hastalar bağırsak alışkanlığı değişiklikleri, kanlı ishal, ciddi karın ağrısı, kilo kaybından yakınırlar. Hastalığın, normal bağırsak bakterilerine karşı inflamatuvar yanıtı azaltmadaki yetersizliğin yansıması olduğuna dair kanıtlar artmaktadır. Genetik açıdan yatkın bireylerde, uygun çevresel etkenlere maruz kalındığında , doğal immün yanıtları veya kazanılmış bağışıklık düzenleyicilerini kontrol eden genlerdeki mutasyonların hastalığa yatkınlık oluşturduğu bilinmektedir."} {"url": "https://sinirbilim.org/cucelik/", "text": "Cücelik Büyümenin kontrolü ile boy kısalığının birlikte tartışılması, etiyolojik açıdan birçok olasılığın olduğunu göstermektedir. Boy kısalığının nedenleri arasında, GHRH eksikliği, büyüme hormonu eksikliği, yetersiz IGF-I salgısı ve diğer etkenler sayılabilir. İzole büyüme hormonu eksikliği çoğunlukla GHRH yetersizliğine bağlıdır ve bu olgularda, büyüme hormonunun GHRH'a yanıtı normaldir. Ancak izole büyüme hormonu eksikliği olan bazı hastalarda, büyüme hormonu salgılayan hücrelerde anormallikler vardır. Bir diğer grup çocukta ise plazmadaki büyüme hormonu yoğunluğu normal ya da yükselmiş iken işlev kaybına neden olan mutasyonlar sonucu büyüme hormonu reseptörleri tepkisizleştirilmiştir. Gen kopyaları ya da nokta mutasyonları sonucunda büyüme hormonu reseptöründe anormallikler vardır. Büyüme hormonuna duyarsızlık ya da Laron cüceliği olarak da bilinen bu olayda, plazma IGF-I düzeyi, büyüme hormonuna bağımlı olan IGFBP-3 ile birlikte, belirgin olarak azalmıştır. Afrika pigmelerinde de plazma büyüme hormonu düzeyi normal iken, plazmadaki büyüme hormonu bağlayan protein miktarı orta derecede azalmıştır. Bu kişilerde, plazma IGF-I yoğunluğu, ergenlik döneminde de yükselme göstermez. Ancak, ergenlik öncesi dönem boyunca, cüce olmayan kontrol grubu kişilere göre büyüme daha azdır. Kısa boyluluk büyüme hormonu yolağındaki özgül bozukluklardan bağımsız mekanizmalarla da oluşabilir. Bu ergenlik öncesi hipotiroidizmin bir özelliğidir ve vaktinden önce ergenliğe ulaşmış hastalarda görülür. Gonadal disgenezis sendromunda da cücelik görülür. Bu sendromda XX veya XY şekli yerine XO kromozom yapısı vardır. Çeşitli kemik ve metabolizma hastalıkları da cüceliğe neden olabilir. Birçok olguda da cücelik nedeni belli değildir . Uzun süreli istismar ve ilgisizlik de beslenme bozukluğundan bağımsız olarak, çocuklarda cüceliğe neden olabilir. Bu durum, psikososyal cücelik ya da ilk tanımlayan kişiden dolayı Kaspar Hauser sendromu olarak bilinir. İnsanlarda cüceliğin en yaygın şekli olan akondroplazi, kısa uzuvlar ve normal bir gövde ile kendini beli eder. Bu fibroblast büyüme faktörü reseptörü 3'ü (FGFR 3) kodlayan gendeki bir mutasyonun neden olduğu, otozomal baskın geçişli bir durumdur. Fibroblast büyüme reseptör ailesinin üyesi olan bu protein, normalde kıkırdak ve beyinde bulunmaktadır. Cücelik Tedavisi"} {"url": "https://sinirbilim.org/cushing-sendromu/", "text": "Cushing Sendromu Nedir, Hangi Belirtileri Gösterir? Hepimiz zaman zaman strese gireriz. Vücudumuz strese girdiği zaman kortizol adlı bir hormon salgılar. Kortizolü bir yerlerde duymuş olmanız çok muhtemel. Kararında salgılandığı zaman bu hormon bizi daha dirençli yapar ancak fazla salgılandığında bazı sorunlar ortaya çıkabilir. Kortizol vücutta böbrek üstü bezlerinde üretilen bir hormondur. Cushing sendromu da uzun süre yüksek miktarda kortizole maruz kaldığımızda ortaya çıkan bir rahatsızlıktır. Bazen hiperkortizolizm olarak adlandırılan bu rahatsızlık yüksek miktarda kortizol alımı sonrasında görülür. Beyin cerrahisinin babası olarak kabul edilen Dr. Harvey Cushing bu rahatsızlığı 1932'de tanımlamış ve kendi ismini vermiştir. Neden ağızdan kortizol almaya gerek duyarsınız? Muhtemelen bağışıklık sistemini baskılamak için kullanılır. Örneğin kanser hastalarına kemoterapiden önce kortizol verilir. Bunun amacı kemoterapinin kusma gibi olayları tetiklemesini önlemektir. Kortizol salgılandığında bağışıklık sistemi baskılanarak vücudun bazı tepkileri vermesi engellenir. Hücrelerde şeker kullanımı artar ve savaş ya da kaç tepkisine hazırlık yapılır. Cushing Sendromu Hangi Belirtileri Gösterir? Çok fazla kortizol aldığınızda vücudunuzdaki proteinler kaybolmaya başlar ve kaslarınız erir. Kasların erimesi sonucu yağ dokusunu tutacak bir şey kalmadığında yağ bezeleri oluşur. Örneğin Cushing sendromu en çok omuzlar arasındaki yağ bezesiyle kendini belli eder. Derinin üzerinde pembe ve mor lekeler oluşur. Bunun yanında yüksek tansiyon, kemik kaybı ve bazı durumlarda tip 2 diyabet de görülebilir. Sendromda hangi işaret ve belirtilerin görüleceği vücudunuza ne kadar kortizol aldığınıza göre değişir. En yaygın belirtiler ilerleyen obezite ve derideki renk değişiklikleridir. Proteinler yıkılıp yağ doku artmaya başlayınca kilo alımı ve yağ bezeleri ortaya çıkar. Yüzünüz yuvarlaklaşmaya başlar. Deri çok hassaslaşır. Ufak bir darbede hemen çürükler ve morluklar görülebilir. Bir yerinizi kestiğinizde geç iyileşir. Kadınlarda adet döngüsü de düzensizleşebilir. Erkeklerde cinsel istek azalır, iktidarsızlık görülebilir, hatta Cushing sendromu kısırlığa varan sonuçlara yol açabilir. Bunun yanında bilişsel sorunlar, baş ağrıları, duygu kontrolünde zorluklar da görülebilir. Cushing Sendromunun Nedenleri Rahatsızlığın temel nedeni vücuda aşırı kortizol alınmasıdır. Vücut gerektiği durumlarda kendi kortizolünü böbreküstü bezlerinde üretiyor. Stresli durumlarda kan basıncını düzenlemek ve dolaşım sisteminin doğru çalışmasını sağlamada kortizol büyük bir göreve sahiptir. Savaş ya da kaç tepkisinin oluşmasında etkili olduğunu söylemiştik. Savaşmak için vücudun daha fazla besine ve oksijene ihtiyacı vardır. Bunun için kan basıncı artırılarak hücrelere kısa zamanda daha fazla kan gitmesi sağlanır. Vücudun ihtiyacı olan besini sağlamada etkili olduğu için kortizolün uzun süreli kullanımında proteinlerin sindirilmesine yol açıyor. Bu durum da yağların sarkmasına ve vücudun obeziteye doğru gitmesine neden olabiliyor. Kortikosteroid İlaçların Etkisi Kortizol vücutta doğal olarak üretildiği gibi ağızdan veya damar yolundan da alınabiliyor. Dışarıdan yüksek miktarda ve uzun süreli kortizol aldığınızda dış kaynaklı Cushing sendromu görülüyor. Örneğin bir rahatsızlığınızdan dolayı kusma, mide bulantısı gibi şikayetleriniz dinmiyor ve sürekli prednizon alıyorsunuz. Prednizon, kortizol ile aynı etkiyi gösteren yapay üretilmiş bir ilaçtır. Kısa süreli kullanımda çok fayda görüyorsunuz ama uzun süreli kullanımda başka bir yan etkisi ortaya çıkıyor. Ağızdan alınan kortikostereoid ilaçlar inflamatuvar hastalıkların kontrolünde ve tedavisinde gereklidir. Örneğin romatoid artrit, astım gibi hastalıklarda hastaya çok yarar sağlayabilir. Bu hastalıklarda vücudun immün sistemi aşırı tepki gösterdiği için bir miktar baskılanması gerekir. Kortizol de tam olarak bunu yapar. Organ nakli olan hastaların da bağışıklık sistemini sürekli kontrol altından tutmak gereklidir. Kortikostereoid ilaçlar ağızdan, damardan, nefes yoluyla ve deriye sürülerek uygulanabilir. Astımlı hastalar solunabilir kortikostereoid ilaçlar kullanabilirler. Solunabilir ve deriye sürülebilir kortizolün Cushing sendromuna yol açma riski ağızdan ve damardan alınanlara göre çok daha düşüktür. Ancak bazı kişilerde çok yüksek miktarlarda alındığında Cushing sendromu yaptığı görülmüştür. Vücudun Aşırı Kortizol Üretimi Vücudun aşırı kortizol üretimi sonucunda iç kaynaklı Cushing sendromu görülür. Böbreküstü bezlerinden bir veya ikisi aşırı kortizol üretebilir. Bazı durumlarda ise kortizol yerine onun üretimini düzenleyen adrenokortikotropik hormon aşırı üretilir. Böbreküstü bezleri sadece dışarıdan gelen yanlış emre uyarak fazla miktarda kortizol üretirler. Bu tür vakalarda da Cushing sendromuna rastlanır. İç kaynaklı Cushing sendromunun başlıca nedeni tümördür. Beyinde hipofiz bezinde meydana gelen iyi huylu bir tümör çok fazla miktarda ACTH üretilmesine neden olabilir. ACTH de böbreküstü bezlerini gerekenden fazla kortizol üretmesi için uyarır. Sendromun bu formu geliştiğinde artık Cushing hastalığı olarak adlandırılır. Cushing hastalığı kadınlarda çok daha sık görülür. ACTH hormonunu beyinde hipofiz bezinin salgıladığını söylemiştik. Peki, başka bir organ daha üzerine vazife değilken bunu salgılamaya başlarsa? Bazen vücudun bir yerinde meydana gelen tümör durduk yere ACTH salgılamaya başlar ve kortizol üretimini arttırır. Bu duruma pek sık rastlanmaz. Tümör dokusu iyi huylu da olabilir, kötü huylu da. Genellikle akciğer, pankreas ve tiroid kanserlerinde bu tür vakalar ile karşılaşılır. Cushing Sendromu Nasıl Teşhis Edilir? Bir hastalığı teşhis etmek kolay bir iş olmayabilir, hele bu Cushing sendromu ise. Özellikle iç kaynaklı Cushing sendromu birçok rahatsızlıkla ortak belirtileri taşır. Tam emin olmak için uzun ve yoğun bir analiz gereklidir. Öncelikle fiziksel muayene ile başlanır. Yüz yuvarlaklaşmaya başlamış mı, yağ bezeleri görülüyor mu? Deride çürük ve morluklar gözlenir. Fiziksel muayenenin yanında hastalardan kan ve idrar testleri yaptırması istenebilir. İdrardaki hormon seviyeleri ölçülür ve vücudun aşırı kortizol üretip üretmediği anlaşılır. Kan analizlerinde de kandaki kortizol seviyesi görülebilir. Kan ve idrar analizleri tedavi sadece teşhis aşamasında değil, tedavi süresince de sürekli uygulanır. Kan ve idrardaki kortizol seviyelerine bakarak tedavinin seyrine karar verilebilir. Cushing sendromunun nedeni olarak tümörden şüphelenildiğinde doktorlar tomografi gibi görüntüleme tekniklerine başvurabilir. Cushing Sendromu Tedavisi Kortizolün yüksek miktarda salgılanmasından dolayı meydana gelen bu hastalığı nasıl tedavi edersiniz? Tabii ki vücuttaki kortizolü azaltarak. Bunun birçok yolu vardır. Öncelikle kortikostereoid ilaçların alımı azaltılır. Vücuda daha az kortizol girmesi sağlanarak dengenin oluşturulması gerekir. Cushing sendromunun belirtilerinin giderilmesi çok önemlidir. Cushing sendromu bir tümörden kaynaklanıyorsa tümör dokusu yok edilmelidir. Bunun için cerrahi müdahale veya radyoterapi uygulanabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/cuzzam-nedir/", "text": "Cüzzam Nedir, Nasıl Teşhis ve Tedavi Edilir? Halk arasında insanları kötülemek için söylenilen bir söz vardır: cüzzamlı. Bu sözün tarihsel bir kökeni vardır. Neden insanlar gripli, tifolu diyerek aşağılanmaz da cüzzamlı diyerek aşağılanır? Cüzzam leprae mikobakterisinin neden olduğu uzun süreli bir enfeksiyondur. İlk zamanlar pek belirti vermez. Bu durum 5 ila 20 yıl arasında sürebilir. Vücutta sinirler zarar görmeye başlayınca ilk belirtiler de ortaya çıkmaya başlar. Zamanla ağrı hissetmeme, kol ve bacaklarda halsizlik, görme kaybı başlar. Cüzzam insanlar arasında öksürükle veya sıvı yoluyla bulaşabilir. Örneğin, öksürdünüz ve elinizi yıkamadan bir yere dokundunuz. Aynı yere başka biri de dokunduğunda enfeksiyon ona da geçebilir. Ancak bulaşıcılık oranı sanıldığı kadar yüksek değildir. Cüzzamın görülme sıklığı fakir ve gelişmemiş bölgelerde daha yüksektir. Hastalığın bakteri sayısına bağlı olarak iki farklı alt türü vardır. Cüzzam Belirtileri Cüzzamın ilk belirtisi genellikle derinin solgun görünmesi veya pembelikler çıkmasıdır. Bu pembelikler ısıya ve ağrıya karşı çok hassas olabilir. Bazen el ve ayaklarda uyuşukluk görülebilir. Bunun nedeni sinirlerin yumak haline gelip doğru çalışmamasıdır. Eğer hastalık ilerlerse parmak ve tırnakların kısalmasına neden olan doku kaybı olabilir. El ve ayaklardaki kıkırdak yıkıma uğradığından dolayı parmaklar kısalabilir, deforme olabilir. Hastalıktan etkilenen kişilerin %30'unda sinir hasarı görülür. Bu yüzden tedaviye mümkün olduğunca erken başlanmalıdır. Nöronlarda bir defa hasar oluştu mu geri döndürülemez. Zaman içinde bu hasarlar kalıcı his kaybına neden olur. Bu da enfeksiyonların, ülserin ve kemik bozukluklarının önünü açar. Cüzzamın Nedenleri Cüzzam hastalığına neden olan iki bakteri türü vardır. Bunlar M. leprae ve M. lepromatosis'tir. M. lepromatosis henüz 2008'de cüzzamlı bir hastanın cesedinde tanımlanmış bir mikobakteridir. M. leprae oksijenli solunum yapan, çubuk şeklinde bir bakteridir. Bu bakteriler bağımsız bir şekilde büyümek için gerekli genlere sahip değiller. O yüzden laboratuvarda yetiştirilemiyor. Bilim insanları cüzzam bakterilerini tanımlamakta ve çalışmakta çok zorluk yaşıyorlar. Ancak kültüre bağlı kalmadan moleküler genetik teknikleri ile cüzzamın nedeni araştırılabiliyor. Şimdiye kadar araştırmacılar in vitro koşullarda cüzzamı çalışamadılar. Ancak hastalığa yakalanabilen farelerde ve armadillolarda birçok çalışma yapıldı. İnsan olmayan primatlarda da cüzzam görülebiliyor. 2016 yılında İngiltere'de bazı sincapların cüzzama yakalandığı bildirilmiştir. Bu vakalar ortaçağ Avrupa'sındaki cüzzam salgınının sincap kürkü ticaretinden kaynaklanabileceğine işaret ediyor. Ancak şu an için endişelenecek bir şey yok. Geçtiğimiz son 100 yılda sincaplardan insanlara bulaşan bir cüzzam vakasına rastlanmadı. Sadece 2015 yılında armadillo ile seks yapmaya çalışan bir kişiye cüzzam bulaşmıştır. Cüzzamdan Korunmak İçin Ne Yapabiliriz? Cüzzamdan korunmanın en etkili yolu cüzzamlı kişiler ile doğrudan temas etmemektir. Hasta birinin size doğru öksürmesi ciddi bir risk taşır. Cüzzamlı kişiler ile temasta bulunmanın hastalığın yayılmasını 5-8 kat artırdığı görülmüştür. Cüzzam fakir ve gelişmemiş yerleşim alanlarında daha sık görülür. Bağışıklık sistemini zayıflatan kötü beslenme gibi etkenler de cüzzamın yayılmasını hızlandırır. Sonuçta cüzzam bir enfeksiyon hastalığı olduğu için immün sistem merkezi bir rol oynar. Cüzzamın cinsel yolla bulaşıp bulaşmadığı henüz bilinmiyor. Bakterilerin vücuttan iki çıkış yolu var. Biri deri, diğeri burundur. Derinin altında çok sayıda bakteri yaşar. Ufak bir yaralanmada bu bakteriler hemen dışarı çıkarlar. Burun akıntısı, hapşırık ve öksürük de hastalığın başlıca bulaşma yollarıdır. Bakterilerin vücuda en çok giriş yaptığı yerler de üst solunum yolu ve deridir. Cüzzam Nasıl Teşhis Edilir? Dünya Sağlık Örgütü'ne göre cüzzamı teşhis etmek için bazı kriterler vardır. Bunların en önemlileri deri lezyonları ve belirli his kayıplarıdır. Deri lezyonları bir veya birden fazla olabilir. Genellikle deri pigmentlerinde azalma görüldüğünden pembe veya kırmızı bir renk görülür. Lezyon ile beraber his kaybının görülmesi önemlidir çünkü hastalıktan bağımsız lezyonlardan ayırmak gerekir. Kaslarda zayıflık ve his kaybı görülmezse lezyon cüzzama bağlı olmayabilir. Çoğu cüzzamın belirtileri birbirine benzer ve doktorlarımız bu konuda bilgilidir. Burun akıntısı, göz kuruluğu, deri lezyonları, kaslarda zayıflık ve his kaybı cüzzamın en yaygın belirtileridir. Bunun yanında yüz derisinin kalınlaşması, burun kıkırdağının bozulması da görülebilir. Cüzzamlı erkeklerin testislerinde küçülme de görülebilir. Cüzzam Tedavisi Nasıl Yapılır? Cüzzam bir enfeksiyon hastalığı olduğu için tedavisinde antibakteriyel ilaçlar kullanılır. Az sayıda bakterinin olduğu vakalarda dapsone ve rifampisin kullanılır. Çok bakterinin olduğu vakalarda ise günlük dapson ve klofazimin rifampisin birlikte kullanılır. Bazı ilaçların kullanımı 6 aya kadar uzayabilir. En doğru tedaviyi hekiminiz belirleyecektir."} {"url": "https://sinirbilim.org/d-vitamini-eksikligi/", "text": "D Vitamini Eksikliği Beyni Nasıl Etkiliyor? Ülkemiz çok güneşli olmasına rağmen birçok kişi D vitamini eksikliği yaşıyor. Bazılarımız yeterince güneşe çıkmıyor bazılarımız ise dengeli beslenmiyor. Avustralya'da Queensland Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar D vitamininin neden gerekli olduğunu bir kez daha gösterdi. Özellikle beyin sağlığı ve bazı patolojik vakaların önlenmesi için D vitamini alınması gerekiyor. D vitamini eksikliği olduğunda depresyon ve şizofreni gibi rahatsızlıklar daha kolay ortaya çıkıyor. D vitamini yağda çözünen ve birkaç yiyecekte bulunan bir grup molekülün ismidir. Bu grubun en önemli üyeleri D2 ve D3 vitaminleridir. Kolekalsiferol ve ergokalsiferol yediğimiz besinlerden veya vitamin takviyelerinden karşılanabilir. Vücudun D vitamini ihtiyacının karşılanması için sürekli kolekalsiferol sentezi yapılır. Kolekalsiferol üretimi kolesterolün güneş ışığı ve bazı enzimler yardımıyla dönüştürülmesinden elde edilir. D Vitamininin Görevleri D vitaminin en önemli görevi kemik sağlığını korumaktır. Bunun için sindirim sisteminde kalsiyumun emilmesini kolaylaştırır. Kanda kalsiyum ve fosfat seviyelerinin düzenlenmesinde rol alır. Gelişme çağındaki insanlarda kemiklerin büyümesine ve şekillenmesine yardım eder. Bunlar temel görevlerdir. Ayrıca hücre büyümesinde ve bağışıklık sisteminde de rol alır. İnflamasyonu azaltmada etkilidir. Programlı hücre ölümü , hücre bölünmesi gibi olayları yöneten genlerin birçoğu D vitamini tarafından düzenlenir. D vitaminin odak noktası hep kemik sağlığı olmuştu ama araştırmacılar şimdi yönünü beyne çevirdiler. Dünyada 1 milyardan fazla insan D vitamini eksikliği yaşıyor. Gerçekten çok ciddi bir sayı bu. Literatüre baktığımızda bilişsel işlevlerin de bu eksiklikten nasibini aldığını görüyoruz. Aslında kalsiyum, bir hücrenin çalışması için en önemli minerallerden biridir. Hücre içi sinyallemede kalsiyum yap emridir. Kas hücresinde salgılanması kasılmayı sağlar. Salgı hücresinde kalsiyumun serbest kalması dışarıya salgı üretimini tetikler. D vitamini eksikliği yüzünden kalsiyumun yeterince emilememesi çok sayıda hücreyi etkiler. D Vitamini Eksikliği Beyin Plastisitesine Zarar Veriyor Queensland Beyin Enstitüsü'nde çalışan Doç. Dr. Thomas Burne D vitamini eksikliğinin beyni nasıl etkilediğini araştırdı. Şimdiye kadar bu vitaminin beyin ile olan ilişkisini çok iyi anlayamadık. D vitamini yeterince alınmadığında bazı sorunlar ortaya çıkıyor. Ancak bu sorunların hangi mekanizmalar üzerinden doğduğu tam olarak anlaşılamadı. Rahatsızlıkların kökenine yönelik neden sorusuna yanıt alsak bile nasıl sorusu hala belirsizliğini koruyor. Ekip uzun araştırmaların sonucunda D vitamininin perinöronal ağları etkilediğini buldu. Perinöronal ağlar yetişkin beyninde sinaptik plastisitenin kararlılığından sorumlu yapılardır. Onları hücre dışında bulunan bir grup molekül olarak tanımlayabiliriz. Perinöronal ağlar adından da anlaşılacağı gibi nöronların arasında bir ağ oluştururlar. Her bir beyin hücresinin diğeriyle kurduğu iletişimin sekteye uğramaması için çalışırlar. Nöral iletişim bozulduğunda beyinde çeşitli sorunlar görülmeye başlar. Araştırmacılar fareler üzerindeki yaptıkları deneylerde bir grubun beslenme düzeninden D vitaminini çıkardılar. Diğer grup ise sağlıklı bir şekilde beslendi ve kontrol grubu olarak tutuldu. Fareler 20 hafta boyunca bu beslenme düzeninde kaldıktan sonra öğrenme ve hatırlama becerileri test edildi. Yapılan testlerde kanlarında D vitamini eksikliği olan farelerin bilişsel işlevlerinin daha kötü olduğu görüldü. D vitamininin bilişsel işlevler için gerekli olduğu bir kez daha ispatlandı. Hipokampus En Çok Etkilenen Merkez Dr. Burne ve ekibi farelerin beyin dokularını mikroskop altında incelemeye başladılar. Öğrenme ve hafızaya zarar veren şeyin ne olduğunu araştırıyorlardı. Hafıza denince ilk akla gelen bölge hipokampus olur. Burası bilgilerin belleğe alınması için kritik merkezlerden biridir. Hipokampus dokusunu incelediklerinde ekip, hücre dışında bulunan perinöronal ağların normalden daha küçük olduğunu farkettiler. Ayrıca bu bölgenin nöronları kontrol grubundakilere kıyasla daha az sayıda ve zayıf sinaps içeriyordu. D vitamini eksikliği sinapsların sayısını ve gücünü azaltmıştı. Dr. Burne gördükleri sonuca dayanarak D vitamininin perinöronal ağların kararlılığını sağlamada önemli bir rol oynadığı çıkarımını yaptı. Kanda D vitamini seviyesi düştüğünde bu yapılar enzimler tarafından hemen ortadan kaldırılıyordu. Perinöronal yapıların kararlılığını kaybetmesi de sinapsların miktarını ve gücünü azaltıyordu. D Vitamini Eksikliği Nöronların Desteğini Zayıflatıyor Bir beyin bölgesinde asıl işi yapanlar nöronlardır. Nöronları glia hücreleri destekler ve tüm bu hücreleri saran çeşitli moleküller vardır. Yapbozun bir parçasını çıkardığınızda çeşitli sorunlar görülmeye başlar. Burada da hipokampustaki nöronlar perinöronal ağlar ile destekleniyor. D vitamini eksikliği olduğunda ise perinöronal ağlar zayıflıyor ve nöronları destekleyemiyor. Bunun sonucunda sinaps kalitesi düşüyor ve bilişsel işlevler hasar alıyor. Bilişsel işlevler söz konusu olduğu için D vitamininin en çok etkilediği bölgelerden birisi hipokampustur. Bu bölgenin temel görevi hafızadır. Beyin plastisitesinde de en önemli görevlerden biri hipokampusun omuzlarındadır. Hipokampusun ihtiyaçlarından biri bile karşılanmadığında hemen bellek kusurları görülmeye başlanabilir. Hipokampusun kendi içinde de sağ yarım küredeki hipokampusun soldakinden daha hassas olduğu görülüyor. D vitamini eksikliği sağ yarım küredeki hipokampusu daha çok etkiliyor. Bunun neden böyle olduğunu henüz bilmiyoruz."} {"url": "https://sinirbilim.org/d-vitamini-haplari/", "text": "D Vitamini Hapları Hiçbir İşe Yaramıyor Olabilir Vitaminlerin keşfedilmesi neredeyse yüzyıl oldu ve çoğu insanın sevdiği besinler arasında yerini aldı. İngiltere ve Amerika'da insanların yarısı besin desteği alıyor. Buna rağmen insanoğlu olarak hastalıkların artışı hakkında olumsuz bir tablo çizdiğimiz kesin. Yanlış nerede o zaman? D vitamini de çok sevdiğimiz vitaminlerden biri, çok faydalı olduğuna inanıp avuç avuç tüketiyoruz. Birçok hükümet ve sağlık otoritesi D vitaminin muhteşem faydalarını göz önüne alarak her yetişkinin tüketmesini tavsiye ediyor. (1) D vitamini ilk önceleri kemik kırılmalarında kullanılmaya başlandı. Şimdilerde kemik kırılmaları ve kemik erimesinin hem tedavisinde hem de engellenmesinde oldukça yaygın şekilde kullanılıyor. Gözlemsel çalışmalar kanserden depresyona kadar birçok hastalığa iyi geldiğini ve yakalanma riskini azalttığını iddia ediyor. Vitamin Hapları ile İlgili Araştırmalar Ne Gösteriyor? Çok uluslu yürütülen, 500.000'den fazla insanın katıldığı dünyanın en büyük klinik araştırmalarından birinde 188.000 kemik kırığı incelendi. Bu çalışma D vitamininin kemik sağlığı üzerindeki etkisini araştıran en güçlü araştırmalardan biridir. Öncelikle genler kandaki D vitamini seviyesini etkiler. Araştırmacılar bu yüzden hesaba katılamayan çeşitli sebepler, seviyeyi etkileyen diğer durum ve hastalıklar gibi normal gözlemsel sonuçların hatalarından kaçınmak amacıyla D vitamininin kandaki seviyesini ölçmek için genetik işaretleyiciler kullandılar. Sonuçlar, kırık riski ve yaşam süresi ile D vitamininin herhangi bir bağlantısı olmadığını gösteriyor. Makalenin yazarları, kırıklarda genel nüfus için D vitamini desteklerinin etkisiz olduğunu belirtmişlerdir. (2) Bu çalışma, hükümet ve sağlık otoritelerini yalanlıyor; ama klinik çalışmaların da buna eşlik etmesi gerekiyor. 2014 yılında menopoz sonrası kadın ve yaşlı erkekler için D vitamini takviyelerinin işe yarayıp yaramadığı ile ilgili çalışmaların meta analizinde D vitamini desteklerinin hiçbir işe yaramadığı bulunmuştu. (3) D vitamininin faydalı olduğuna dair çalışmalar 1980'li yıllarda yapılan, muhtemelen hatalı olan ve bir daha tekrarlanamayan deneylerden ileri geliyor. Not olarak belirtelim ki bir bilimsel çalışmanın işe yarayıp yaramadığını göstermek için her defasında aynı sonucu vermesi gerekir. 50 binden fazla yaşlı katılımcı üzerinde yapılan 33 randomize çalışmanın meta analizinde kalsiyum ile beraber D vitamini desteklerinin kırık vakalarında ve kaslar üzerinde herhangi bir etkisinin olmadığı belirlendi. (4) Bütün bu sonuçlardan sonra kandaki vitamin seviyesi düşük olan insanlar hakkında neden endişe ediyoruz? İngiltere ve Amerika'da adeta modern bir salgın haline gelen vitamin eksikliği insanları kanser başta olmak üzere diğer hastalıklara yakalanma riskini arttıracak mı? D Vitamini Eksikliği Neye Göre Belirleniyor? Vitamin seviyelerinde biraz düşüklük olduğu kabul edilmekte; fakat sorun normal miktarın ne kadar olduğuna gelince başlıyor. Amerika'da farklı birimler karışıklığa sebep olurken uluslararası kabul gören herhangi bir değer de yok. Kandaki normal seviyenin litrede 50-80 nanomol olması gerektiği söylenirken son çalışmalar 30 nmol'ün yeterli olduğunu belirtiyor. Yalnız bu çalışmanın 36-57 yaş aralığındaki kadınlar için yapıldığını belirtelim.(5) Klinik olarak 10 nmol'ün altındaki seviyelerin net olarak eksik olduğu kabul ediliyor. Fakat sorun milyonlarca insanın vitamin D seviyelerinin eksik olduğunu belirtip bir kargaşanın meydana gelmesi ve aşırı teşhis sorunu. Kalsiyum desteklerinin kırıklara karşı etkisiz olması bir yana kalp krizini de tetiklediğini gösteren çalışmalar var. D vitamini yağda çözünür bir vitamindir, bu nedenle vücut için faydalıdır. Genelde makul miktarda doz tüketimi önerilir (10 mikrogram- 400 IU) fakat bazı insanlar bu durumu, Morina balığı yağı hapı, takviye edilmiş portakal suyu, ekmek veya süt tüketimi ile kaçınılmaz olarak abartıyor. Daha da korkuncu giderek artan dozlarda (4.000 ile 20.000 bin IU arası) internetten alıyorlar. Yüksek kan seviyelerine sahip hastalar (100 nmol ve üzeri) giderek artıyor ve bu yüksek dozların toksik olduğuna dair raporlar da gelmeye başlıyor. Birçok randomize çalışma yüksek seviyelere sahip hastalarda kırılma risklerinin de yüksek olduğunu gösteriyor. Özetle, D vitamini sanıldığı kadar güvenli olmayabilir. Sadece kırılmalarda değil diğer hastalıkları önlemede de aslında bu hapların işe yaramadıkları bildirilmiştir. Sonuçların olumlu olarak rapor edildiği 137 hastalığın çoğunda bulguların aslında iddia ettikleri yararı sağlamadığı belirlenmiştir. D vitamini desteklerinin kalp-damar rahatsızlıklarına iyi geldiği iddia edilse de hem meta analizler hem geniş kapsamlı genetik ve MR çalışmaları bu sonuçların aksini iddia ediyor. (6) Aslında bu olay sadece D vitaminine özgü bir durum değil. Yapılan birçok çalışmada çoklu vitamin desteklerinin aslında pek bir etkilerinin olmadığı belirlenmiştir. (7) Sahte Hastalıklar Türetiliyor Bizler, halk sağlığı uzmanları, gıda üreticileri, hasta grupları, vitamin üreticileri tarafından cesaretlendirilerek sahte hastalıklar ürettik. Herkes mucize vitamin haplarına inanmak istiyor, bunların bir şey yaptıklarını hissediyor. Bu sahtekarlara bel bağlamak yerine sağlıklı bir insan her gün güneşten faydalanmalıdır. Sadece güneşlenmek de yetmez; D vitaminini gıdalardan da almalıdır. Örneğin, balık, mantar ve süt ürünleri tüketilebilir. Binlerce yıldır kış aylarında D vitamini seviyeleri doğal olarak azalıp herhangi bir yerimizi kırmadan buraya kadar gelmeyi başardıysak bundan sonrasına da güvenmememiz için hiç bir neden yok. Nüfusun yarısı günlük olarak bu vitamini alıyor, hiç yararı olmamasına hatta zararlı olduğuna dair kanıtlar artmasına rağmen. Dünya çapında düzensiz olarak vitamin alımının artış eğilimi ciddi olarak sorgulanmalıdır."} {"url": "https://sinirbilim.org/d-vitamini-varlik/", "text": "D Vitamini: Varlık İçinde Çekilen Yokluk D vitamini insan vücudunda sentezlenebilen tek vitamindir. Hayati öneme haiz kalsiyum ve fosfor elementlerinin vücuttaki düzeylerini ayarlar. D vitamini düzeyleri, 21.yüzyılda beslenme ve sağlık teknolojisi son derece hızlı ilerlemesine rağmen düşük seyretmektedir. Ülkemiz güneş ışığından zengin olmasına rağmen, insanlarımızın D vitamini düzeyi düşüktür. D vitamini eksikliği, sessiz bir salgın şeklinde bir halk sağlığı sorunu olmuştur. D vitamininin ön maddesinin yaklaşık %80-90'ı cildimizde üretilir. Kalan yüzde 10-20 lik kısım besinlerle alınır. Ardından önce karaciğerde 25 hidroksilaz enzimiyle,sonrasında böbrek tübül hücrelerindeki 1 hidroksilaz enzimi ile son işlevsel formu oluşur ve etki gösterebilir. Temelde bağırsaklardan kalsiyum ve fosfor emilimini sağlar. Ülkemizde Güneş Işığı Oranı Yeterli Ülkemiz kuzey yarım kürede 36. ve 42. enlemler arasında bulunmaktadır; bu da güneş ışınlarından ideal düzeyde yararlanılabilecek bir coğrafyada olduğumuzu gösteriyor. Buna rağmen ülkemizde D vitamin düzeyinin düşüklüğü şaşırtıcıdır. Bu düşüklüğü çözmenin yolu D vitamininden zengin beslenmeyle beraber, daha da önemlisi, güneş ışığından en doğru şekilde faydalanmamızdır. Güneş ışınlarından faydalanmak için en uygun vakit sabah saatleri ve saat 10.00- 15.00 arasıdır. Kısa kollu tişört, kısa pantolonu olan bir çocuğun günde yaklaşık 30 dakika süreyle dışarıda güneş ışığı altında kalması, yeterli düzeyde D vitamini sentezlenmesini ve depolanmasını sağlayacaktır. Ev içinde yaşam, kapalı giyim tarzı, güneşin zararlı etkilerinden koruyucu yüksek faktörlü kremlerin gereksiz fazla kullanımı, mevsimsel değişiklikler gibi nedenlerle güneşi bol bir ülke olmamıza rağmen, adeta varlık içinde vitamin yokluğu yaşıyoruz. Besinlerle birlikte alınan D vitamini, ince bağırsağın son kısmı olan ileumdan emilir bu yüzden Crohn hastalığı gibi bu bölgeyi tutabilen hastalıklar eksikliğine neden olabilir. Obezitede ise artan yağ dokuda depolanan D vitamini dolaşıma katılamayacağından diğer bir eksiklik nedenidir. D Vitamini Eksikliği D vitamini eksikliği çocuklarda rikets hastalığına, erişkinlerde de osteomalazi denilen çok ciddi kemik hastalıklarına yol açar. Raşitizm çarpık bacaklar, diş gelişiminde gerilik, kaslarda zayıflık yorgunluk görülür. Osteomalazi ise kaburga kemiklerinde, omurganın alt kısımlarında, bacaklarda ağrı, kas zayıflığı ve spazmları, kemiklerin kolayca kırılması şeklinde kendini gösterebilir. Toplumumuzda bazı ebeveynler çocuklarına yürütücü, diş çıkarıcı, iştah açıcı etkisi varmış gibi yanlış düşüncelerle bilerek veya bilmeyerek yüksek dozda vitamin takviyesi yapıyor. Vücutta aşırı biriken kalsiyum böbrekler başta olmak üzere birçok organa zarar veriyor. D vitamini reseptörü hücre içerisinde olan bir steroid hormondur ve genleri etkileyerek çalışır. Bu yüzden hekim kontrolünde çok dikkatlice kullanılmalıdır. D vitamininin bilinen bu kemik kas sistemindeki klasik etkilerinin dışında birçok önemli farklı fonksiyonunun olduğu anlaşılmıştır. Yapılan in vitro ve in vivo çalışmalar göstermiştir ki D vitamini eksikliğinin ateroskleroza, hipertansiyona, tip 2 diyabete yol açan mekanizmaların tetiğini çektiğidir. 25 D vitamin düzeylerinin obezite, metabolik sendrom ve diyabetle ters orantılı olduğu belirlenmiştir. Günümüzde vücuttaki D vitamin düzeyini gösteren en iyi test kandaki 25 D vitamini ölçülmesidir. D Vitamini Eksikliği Yorgunluğa Neden Olabiliyor Müzmin yorgunluk hisseden kişilerde yapılan çalışmalarda, bu kişilerin de vitamin D düzeyi düşük bulunmuştur. Burada altta yatan mekanizma eksiklik sonucu, hücresel düzeyde mitokondriyal oksidatif kapasitenin azalmasıdır. Eksikliği günlük faaliyetlerimizi yapabilmemize bile engel olacaktır. Kalp Damar Sistemine Olumlu Etkileri D vitamini etkisini hücre içindeki reseptörlerine bağlanarak yapar. Reseptörün olduğu her yerde etkilidir. Bağışıklık sistemi üzerine de önemli etkileri var. Çalışmalar göstermiştir ki, lenfosit hücrelerinden sitokin salınımını azaltır. Böylece antienflamatuar etkiyle, makrofajların köpük hücrelerine dönüşümünü durdurarak damar duvarını korur. Hem de aterosklerozun bir basamağı olan damar duvarındaki düz kas hücrelerinin çoğalmasını azaltır. Çalışmalarda aktif D vitamininin kalp kası hücrelerinin relaksasyonunu hızlandırdığı ve kalbin diyastolik fonksiyonlarını iyileştirdiği gösterilmiştir. Otoimmün Hastalıkları Engeller D vitamini vücutta inflamasyonu engelleyici maddelerin salgılanmasını azaltarak, antiinflamatuar etki gösterir. Aktif D vitamini bağışıklık sisteminin düzenleyicisi konumunda CD4 T hücrelerinin, regülatör T hücrelerine dönüşümünü artırır. Bunun eksikliği durumunda regülatör T hücrelerinin sayısı, aktivitesi azalır ve otoimmün hastalıkların gelişmesi hızlanır. Kanserden Koruyucu Etkileri Olabilir Aktif D vitamini, hücreler arası iletişimi güçlendirdiği için hızlıca kontrolsüz bölünmelerini engellemektedir. Damarlanmayı azaltarak kanser hücrelerinin beslenmesini engeller. Beslenemeyen kanserli hücrelerde bir süre sonra yok olmaktadır. D vitaminin anti kanserojen etki gösterdiği hakkında çalışmalar sürmektedir ancak şu an kanser tedavisinde kullanılamazlar. Ne Zaman Güneşlenmeliyiz? Mart ekim ayları arasında, 10:00 -15:00 saatleri arası, güneş ışınlarının dik geldiği saatlerde, ultraviyole B'den faydalanmak için en uygun zamandır. Bu saatlerde her gün ortalama 10-15 dakika koruyucu güneş kremi kullanmadan diz dirsek aşağılarını güneşlendirmek yeterli olacaktır. Esmer tenli kişilerin melanin denilen pigmenti daha fazla olduğu için, sarışınlara göre biraz daha fazla güneşlenmelidir. Hangi Besinler D Vitamininden Zengin ? Somon, uskumru, sardalya, ton balığı gibi yağlı balık türleri, yumurta sarısı, süt, brokoli, yeşil soğan, maydanoz, su teresi vitamin D yönünden zengindir ve tüketilmelidir. Ancak hiçbir besin tek başına günlük ihtiyacı karşılayacak kadar vitamin D içermemektedir. Bu nedenle güneş ışığı temel kaynaktır ve yeterince faydalanılırsa ilave D vitamini almaya gerek yoktur."} {"url": "https://sinirbilim.org/dakikalar-icinde-dna-analizi/", "text": "Dakikalar İçinde DNA Analizi Yapabilen Yeni Bir Cihaz Geliştirildi Kulak temizleme çubuklarını hepimiz biliriz, kulağa zarar verip vermediği yıllardır tartışılan bu çubukların artık yeni bir görevleri var. Genomumuzda geniş ölçekli DNA analizi yapmak için ihtiyacımız olan tek şey sadece bir çubuk yardımıyla ağzımızdan biraz tükürük alıp bir cihaza yerleştirmek. Amerika'da Washington Üniversitesi ve NanoFacture Nanomühendislik Şirketi bir araya gelip insan DNA'sını daha etkili ve hızlı bir şekilde çıkarıp analiz etmenin bir yolunu buldular. Bilim insanları genom analizlerinde ilerlemeler kaydederken karşılaştıkları en önemli sorunlardan biri tükürükteki onca maddenin içinden DNA'yı seçip ayırmaktır. Bu süreç çok zahmetli olmasının yanında maliyetiyle de araştırmacılara büyük bir maddi yük oluşturuyor. Tüm dünyadaki DNA analizlerinin maliyeti toplandığında bu rakam her sene 3 milyar doları buluyor. İleri Okuma: Gen Değil Genom Değiştiriliyor Washington Üniversitesi'nde Doçent Dr. Jae Hyun Chung liderlik ettiği bir mühendislerden oluşan bir ekibin yeni geliştirdiği cihaz geleneksel yöntemlerden farklı bir çalışma ilkesine sahip. Geleneksel yöntemlerde özetle hücreler önce parçalanıp içindeki DNA dışarıya çıkartılır ve santrifüj işlemiyle diğer maddelerden ayrılır. Ancak yaklaşık 30 dakika süren bu işlemlerde çok sayıda kimyasal maddenin kullanılması gerekir. Dakikalar İçinde DNA analizi Dr. Jae Hyun Chung ve ekibi sıvı örneğini inceleyen ve sıvının içinde elektrik alan yaratabilen mikroskobik algılayıcılar tasarladılar. Oluşturulan elektrik alan molekülleri kendi etrafına topluyor. Büyük parçacıklar algılayıcının ucuna çarpıyor ve aniden yön değiştirip uzaklaşıyor ancak DNA büyüklüğündeki moleküller algılayıcıya yapışıp ayrılmıyor. Bu teknolojiyi kullanılarak algılayıcının üzerine yapışan DNA'yı algılayıcıdan ayırıp temizlemek sadece dakikalar sürüyor. Cihaz şu an bir defada dört ayrı insan DNA'sını temizleyebilme kapasitesine sahip olsa da ileri ki zamanlarda geniş çaplı ölçümler için bu sayı bir defada 96 örneğe kadar çıkarılabilir. Dr. Chung'un ekibindeki mühendisler ayrıca yine yukarıda bahsettiğimiz algılayıcıların kullanıldığı kalem büyüklüğünde bir cihaz tasarladılar. Bu cihaz hastaların evinde kendi başına DNA analizi yapmasına olanak tanıyor. Kişilerin tek yapması gereken ağız içinden bir damla tükürük almak ve cihaza koymak. Bundan sonra hastanın yapması gereken tek şey çıkan sonucu hastaneye veya doğrudan laboratuvara göndermek. DNA'dan Hastalık Teşhisi DNA analizinde kullanılacak cihaz hastalık teşhisi ve adli tıp araştırmalarında kullanılmak üzere öncelikle hastanelere ve araştırma laboratuvarlarına tahsis edilecek. Dr. Chung DNA çıkarmanın sanılandan çok daha zor olduğunu belirtiyor. NanoFacture şirketi KNR Systems şirketi ile geçtiğimiz Nisan ayında üretimlere başlamak için bir anlaşma imzaladı."} {"url": "https://sinirbilim.org/dale-carnegie/", "text": "İşten ve Yaşamdan Zevk Almanın Yolları Dale Carnegie Dale Carnegie etkili söz söyleme sanatları konusunda uzmanlaşmış, bu konuyla ilişkili olarak kendi enstitüsünü kurmuş Amerikalı yazardır. Bu kitabı dışında 'Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı' kitabı da yazarın en bilinen kitabı diyebiliriz. Carnegie, iş yaşamında karşımıza çıkabilecek olan sorunları teker teker, biyografilerle ilişkilendirerek bizlere aktarıyor. Bu atıflar sayesinde, örnekler ve durumlar çok daha akılda kalıcı hale gelmiş oluyor aslında. Kendinizi keşfetmek, kendimiz olmak, çalışma alışkanlıkları, insanlarla ilişkiler kurmak, Socrates'in sırrı gibi günlük hayatta, iş yerinizde kullanabileceğiniz birçok tüyo ile kitabı bitiriyorsunuz. Yazar: Dale Carnegie Çeviri: Gülsen Şensoy Sayfa sayısı: 160 Yayınevi: Epsilon"} {"url": "https://sinirbilim.org/dans-etmenin-buyusu/", "text": "Dans Etmenin Büyüsü ve Beyin için Önemi İnsanoğlunun en eski eğlence ve kültür araçlarından biri danstır. Sahneye çıkarız ve vücut hareketlerimizi tek başımıza veya çiftimizle müziğin ritmine uydururuz. Dans türlerinin neredeyse hepsi ince motor hareketleri gerektirir: parmak uçlarında hareket, bilek kıvırmaları, kendi etrafında dönmek. Vücudun tüm bunları bir ahenk içinde yapması için beynin tüm hareketleri organize etmesi ve planlaması gerekir. Beynin tüm bu koordinasyonu başarılı bir şekilde yerine getirmesi için bazı nöral mekanizmalar vardır. Dans ve dans hareketleri sadece fizyolojik olarak değil psikolojik olarak da beyni etkileyen etkenlerdir. Hareket ettiğimizde nöronlarımız bazı hormonların salgılanmasını sağlayarak kasların kasılmasını ve kan basıncının artmasını tetiklerler. Bunu adrenalin ve noradrenalin gibi hormonları salgılayarak yaptıklarında bizim aynı zamanda heyecan duymamıza da neden olmuş olurlar. Kaslarda hareketin meydana gelmesi için nöronlardan motor modülleri adı verilen kas gruplarına sinyallerin gitmesi gerekir. Beynin Çok Sayıda Bölgesi Aynı Anda Çalışıyor Dansta yapılan istemli hareketler beynin motor korteksinden gelen sinyallerle gerçekleşir. Motor korteks aynı zamanda prefrontal korteksle beraber çalışarak hareketlerin planlaması, kontrolü ve uygulanmasında da görev alır. Motor korteksten çıkan sinyaller aşağı doğru inmeye başlar ve omuriliğin 20 milyon nöronundan geçtikten sonra el, ayak gibi ilgili vücut organlarına iletilir. İlginç bir şekilde hareket ne kadar küçük olursa motor kortekste o kadar fazla nöron ateşleniyor. Motor hareketlerin düzenlenmesinde görev alan bir diğer bölge beden duyu korteksidir. Beyin korteksinin ortalarında yer alan bu bölge başlıca el-göz koordinasyonundan sorumludur. Beynin iç kısmında bulunan bazal ganglia ise diğer beyin bölgeleriyle iletişim kurarak motor hareketin koordinasyonunda rol alır ve vücudun duyusal bilgilere karşı tepki vermesini sağlar. 30 yıldır profesyonel olarak dans eden Samira Shuruk tüm bu süreçleri alışkanlık olarak niteliyor. Hem bazal ganglia hem de beyincik hafıza, hareket ve alışkanlıkta kilit görev alan bölgelerdir. Dansta motor hareketlerin icra edilmesinin yanında hafıza, planlama ve öğrenme de büyük yer tutar. Beyincik omurilik ile beyin arasında bir köprü görür. Beyincik hacimce küçük bir yapıdır ancak sinir sistemindeki nöronların yarısı burada bulunur. Bu küçük bölümün görevi farklı yerlerden gelen sinyalleri birleştirerek hem hareketin gerçekleştirilmesini sağlamak hem de yapılan hareketin kontrolünü sağlamaktır. Dans Kas Hafızasını Güçlendiriyor Dans etmek birçok açıdan beyin işlevlerini geliştiriyor. Hareketler bir süre sonra uzun dönem hafızaya atılıyor ve düşünmeksizin icra ediliyor. Daniel Glaser bu durumu tanımlarken düşünmek ve yapmak arasında bir kısayol oluşturulduğunu söylüyor. Dansın 2. adımından sonra hep sol ayağınızı öne atıyorsanız artık bu şekilde kodlanıyor ve düşünmeksizin bir refleks gibi dansta sol ayağınız önce çıkıyor. Kas hafızasının bir olumsuz yönü var ki o da yanlış bilgiyi doğrusundan ayırt edememesidir. Eğer öğrenirken yanlış bilgiyi kodlarsanız silmek de aynı oranda zor olabilir. Ancak beyin her başarılı hareketten sonra endorfin salgılayarak beynin doğru bilgiyi kaydetmesini sağlıyor ve ödül mekanizmasını devreye sokarak bizi keyifli hissettiriyor. Cerebral Cortex dergisinde yayınlanan bir araştırma balerinlerin yaptığı ardışık dönme hareketlerinin beyincik büyüklüğünü artırdığını ve dönmeye bağlı baş dönmesi hissini azalttığını gösteriyor. Baş dönmesi iç kulakta yer alan yarım daire kanallarından kaynaklanır. Yarım daire kanallarının içindeki küçük tüyler ve sıvı dönüşlere karşı hassastır. Sürekli kendi etrafımızda dönüp bir anda durursak bu sıvı içerde hala dönmeye devam eder ve baş dönmesi hissi yaşatır. Planlı Hareket İşi Bozabilir Kas hafızasına geri dönersek, ne zaman müziği duyup düşünmeden dans etmeye başlasak beyincik hemen devreye girer ve hareketleri koordine eder. Eğer bu noktada hareketleri planlı bir şekilde yapmaya çalışıp araya prefrontal ve motor korteksi sokarsak hareketlerimiz akıcılığını kaybedecektir."} {"url": "https://sinirbilim.org/dansin-iyilestirici-gucu/", "text": "Depresyondan Parkinson Hastalığı'na Dansın İyileştirici Gücü Çocukken vücudumuz sürekli hareket halindedir. Koşar, zıplar sürekli oyun oynar ve dans ederiz ama büyüdüğümüzde neden durgunlaşırız? Neden vücudumuz ile aramıza mesafe koyup kendimizden izole oluyoruz? Vücudumuz hareket etmek üzere evrimleşti ama biz günün büyük bölümünü oturarak veya yatarak geçiriyoruz. Tarihin hiçbir döneminde insanlar bu kadar hareketsiz, sakin bir hayat sürmediler. Hayatımıza biraz hareket ve dans kattığımızda neler olacağını görelim. Kendim de aktif olarak dans ettiğim için az sonra okuyacaklarınızı birebir tecrübe de ettim. İnsan beyninin ne kadar karmaşık ve anlaşılması zor bir organ olduğunu biliyoruz. Son yıllarda ortaya çıkan bulgular beyin ve vücudun birbirini etkilediğini gösteriyor. Bağırsak bakterileri, kaslarınız, diğer iç organlarınız sürekli beyninizi etkiliyor. Zihinsel olarak sağlıklı bile olsanız kaslarınız pasif kalması veya bağırsak bakterilerinizin yok olması beyninizi de tehlikeye sokuyor. Tam anlamıyla sağlıklı olmak için her yönden kuşatıcı bir şeyler yapmalıyız. Şimdi vücudun neye ihtiyacı olduğunu anlamak için geçmişe bir bakalım. İnsanın İhtiyacı Evrimsel Geçmişinde Saklı Türümüz Homo sapiens'in yaklaşık 200.000 yıllık tarihi vardır. Bizden önceki insan ve diğer primatlarla beraber yaklaşık 2 milyon yıllık bir geçmişe sahibiz. Bu zamanın çok büyük bir kısmında göçebe bir hayat sürdük ve sürekli oradan oraya yürüdük. Yürüyüş ve spor bu yüzden bizim için elzem bir öneme sahiptir. İnsanlar avcı hayvanlardan korunmak için çeşitli silah aletleri yapmaya başladılar. Daha ince motor becerilere sahip olanlar daha güzel ve kullanışlı aletler yaptılar. Bu insanların soylarını devam ettirme olasılığı diğerlerinden daha yüksekti. El, ayak ve vücut kullanımı bu noktada önemli olmaya başladı. Vücut kullanımını ve bazı zihinsel becerileri öğrenmenin diğer yolu da oyunlardı. Hayvanların birçoğu da oyun oynayarak öğrenir. Sanayi devrimi ve elektriğin keşfiyle beraber çok büyük bir gürültünün ortasına düştük. Uyku düzenlerimiz değişti, kulaklarımız daha önce hiç alışık olmadığımız makine sesleri duymaya başladı. Oysa biz binlerce yıldır kuşların, hayvanların, kısacası doğanın sesini duymaya alışmıştık. Bunun için önerilen en iyi uygulama yogadır. Zihnimizi gürültüden kurtarıp sakinleştirmemiz gerekiyor. İnsanlık Tarihi Kadar Eski Bir Uygulama: Dans Ülkemizde her yörenin kendine has bir dans çeşidi var. Her ülkenin her kabilenin kendilerini diğer toplumlardan farklı kılacak dansları var. Dansı bu kadar özel ve yaygın yapan nedir? Bütün danslar bir müzik eşliğinde ritim ile beraber icra edilir. Genellikle toplumun bütün üyeleri dansa katılır. Evrimsel geçmişimize baktığımızda dansın önemli bir rolü olduğunu görüyoruz. İnsanları kaynaştırıcı, zihinsel yetileri güçlendirici bir şeyler olmalı ki yüzyıllar boyunca hiç bitmeden günümüze ulaşabilsin. İnsanların dans etmelerindeki en önemli nedenlerden biri dansın duygusal hallerini değiştirmesidir. Gününüz stresli geçmiş ve biraz üzgün olabilirsiniz. Dansa başladığınızda her şeyi unutuyorsunuz. Kalabalık bir grubun içindeyseniz duygularınızı paylaşabileceğiniz insanlar var. Başkalarıyla sohbet etmek, birlikte karmaşık dans hareketleri yapmak size mutluluk veriyor, stres ve anksiyetenizi düşürüyor. Dans figürleri öğrenip onları doğru bir şekilde yaptığınızı fark etmek özgüveninizi de yükseltiyor. Yeni Figürler Hafızanızı Canlı Tutuyor Dans etmeyi öğrendiğinizde zamanla yeni figürler, yeni stiller öğrenmek istiyorsunuz. Farklı dansçıları pür dikkat izliyorsunuz ve yaptıkları figürleri aklınızda tutmak için kendinizi zorluyorsunuz. Vücudunuza yeni bir şeyler öğretmek algı dünyanızı genişletiyor, ruhunuzu öfori duygusu ile dolduruyor. Elleri, ayakları ve vücuttaki kasları koordineli olarak kullanmaya başladığınızda vücudunuz hakkında daha fazla kontrol sahibi oluyorsunuz. Aslında nöronlarınız kaslarınızdan gelen ve kaslara giden sinyalleri daha fazla işlemeye başlıyor. Sürekli yaptığınız yürüme, yazı yazma gibi eylemler için çok fazla nöral işlem gerekmez. Nöronlar zaten bu işleri yapmaya alıştığı için zorlanmazlar. Ancak yeni bir motor hareket öğrendiğinizde hareketin çözümlenmesi, doğru icra edilmesi ve hata kontrolü için beynin ve beyinciğin normalden çok daha fazla çalışması gerekir. Beyninizi dinç tutan da bu aktif çalışmadır. 2016 yılında İsrail'den Haifa Üniversitesi ve Amerika'dan İllinois ile Michigan Üniversiteleri'nde çalışan araştrımacılar motor hareketler ile duyguların nasıl kontrol edildiğini gösteren bir makale yayınladılar. Araştırmaya göre küçük zıplamalar ve ritmik hareketler mutluluk duygumuzu artırıyor, stres seviyemizi düşürüyor. Zıplamak ve ritmik bir şekilde dans etmek kasların serbest bir şekilde hareket etmesine olanak tanır. Proprioreseptif uyaranlar aldığında beyin kasların aktif bir şekilde çalıştığını ve rahatlamış olduğunu anlar ve böylece stres seviyemiz de azalır. Dans etmek depresyona karşı güzel bir koruyucu ilaç olabilir. Parkinson Hastalığı'nda Dansın Etkisi Latin dansları olsun, yerel halk dansları olsun hepsi temel olarak müziğin ritmi ile koordineli belirli adım örüntüleri ve hareketler içerir. Hem vücudunuzu hem de bilişsel kapasitenizi zorlamalısınız. Dans ederken kas gücü, denge, koordinasyon gibi beden gücü gerektiren şeylerin yanında bellek, dikkat ve görsel uzamsal bilgi işleme süreçleri de aktif çalışır. Müziğin ritmini yakalamak için gerekli müzikalite ise yine farklı beyin egzersizidir. 6 18 aydır dans eden insanlar üzerinde yapılan araştırmalar bu kişilerin dans etmeyenlere kıyasla daha iyi dikkat ve hafızaya sahip olduğunu gösteriyor. Yukarıda uzunca bahsettiğimiz beyin plastisite süreçleri de beklendiği üzere dansçılarda daha yüksek çıkıyor. Japonya'da Yeshiva Üniversitesi'ndeki bilim insanları yaş ortalaması 76 olan 201 kişilik bir katılımcı grubunu 40 haftalık dans programına aldı. 40 haftanın sonunda gönüllülerin hafıza ve diğer bilişsel işlevlerinde ciddi artışlar görüldü. Parkinson hastalığında en büyük sorunlardan biri düşmektir. Hastaların kas kontrolü ve dengeleri zayıfladığı için düşme riskleri artar. Dengeyi ve kaslar üzerindeki hakimiyeti artırmanın en iyi yollarından birisi dans terapisidir. İsviçre'de Lucerne Üniversitesi'nde çalışan Dawn Rose ritme uyarak hareket eden Parkinson hastalarında hareket kontrolünde daha iyiye gittiğini gördü. Bu hastaların dans etmesi hem onların daha iyi hissetmesini sağlıyordu hem de vücutlarını daha iyi kullanmalarına yardımcı oluyordu. Dans Ettiğimizde Beynin Hangi Bölgeleri Çalışır? Kısa yanıt her bölge olacaktır. Şimdi bu beynin her bölgesini biraz ayrıntılandıralım. Öncelikle dansın başlaması için müzik gereklidir. Beynin işitme korteksi müziği duyacak ve diğer serebral korteks bölgeleriyle bu bilgiyi paylaşacak. Müziğin içindeki ritim çıkarılır ve buna uygun bir şekilde figürler planlanır. Bu noktada frontal korteks yoğun bir şekilde çalışır. Adımların başlaması için gerekli motor hareketler birincil motor korteksi başta olmak üzere diğer korteks bölgeleri ile koordineli bir şekilde planlanır. Öğrenilen her figür ve dans hareketi hipokampusu çok meşgul ettiğinden zaman içinde hipokampuse yeni nöronlar takviye edilir ve hacmi büyür. Beynin hafıza merkezi gün geçtikçe gelişir. Ayrıca motor hareketlerin kontrolünde görevli presantral girus ve beynin iki yarım küresini birbirine bağlayan korpus kallozum da danstan nasibini alır. Vücudun her tarafını kontrol etmek için iki beyin yarım küresi çok iyi iletişim kurmalıdır."} {"url": "https://sinirbilim.org/davranissal-bagimliliklar/", "text": "Çok Keyif Aldığımız Her Şey Risk: Davranışsal Bağımlılıklar Sabahları içmeden kendinize gelemediğiniz o kahve, girmezseniz kendinizi eksik hissettiğiniz o sosyal medya, oynamadan aklınızın kaldığı o oyunlar... Bir kereden bir şey olmaz diyerek başladığınız şeyler sizin de zamanınızı olması gerekenden fazla mı alıyor? Yakın zamana kadar bağımlılık, ilaç niteliğindeki bir maddenin beyni etkilemesinden kaynaklanan; ruhsal, fiziksel ya da sosyal sorunlara yol açmasına rağmen kullanılmaya devam edilen ve durdurulamayan bir kronik beyin hastalığı olarak görülmekteydi. Birçok kriter hala geçerli olsa da artık bağımlılık için kimyasal madde şartı yok. Sinsice yaklaşan bu terim alışveriş, internet, oyun, seks ve yeme gibi birçok durum için de kullanılır hale geldi. Her ne kadar bağımlılık konusunun araştırma geçmişi çok eskiye dayanmıyor olsa da beynimizin ödül sistemi var olduğundan beri bağımlılığın da var olduğundan bahsedebiliriz. Ödül sistemini uyaran her şey bizde hızlı bir haz, mutluluk, doyum sağlar, insanoğlu olarak bize haz veren şeylere yönelme eğilimde olduğumuz için de bu uyarıcılara doğru keyifle çekiliriz. Alışveriş yaptığınızda mutlu oluyorsanız, kendinizi her mutsuz hissettiğinizde alışverişe yönelmeniz işten bile değildir, tanıdık geldi mi? Nasıl Bağımlı Oluruz? Belki havalı göründüğünü ve okulda popüler olmanızı sağlayacağını düşündüğünüz için sigara içtiniz, belki canınız sıkkınken tüm moral bozukluğunuzu yok edecek olan bir alışverişe çıktınız ya da tüm dertlerinizi unutturan bir seks deneyimi yaşadınız. Hepsi beyninizdeki ödül sistemini uyardı ve bu davranışlar size kendinizi daha iyi hissettirdi. Kaygılıydınız, gergindiniz ve bunu yok edecek bir maddeyle veya bir davranışla tanıştınız. Size rahatlık hissi veren nörokimyasallar salgılandı ve artık söz konusu keyif verici deneyim sizin için bir ilaç haline geldi. Evet, bağımlılığın en özet hali bu. Beynimizin korku ve öfke merkezi olarak bilinen amigdalanın ise bağımlılıkta rolü büyüktür. Keyif verici bir nesne denendikten sonra akkumbens çekirdeğinden ani bir dopamin salgılanır ve haz duyulmaya başlanır. Sonrasında amigdala bunun ödüllendirici bir deneyim olduğunu öğrenir ve saklar. Bu nesneyle tekrar karşılaştığında ise bunun haz verici bir deneyim olduğunu hatırlayarak beynin üst kısmına gönderir. Dopamin ile taşınan bu gönderi artık korteksin kapısındadır. Prefrontal korteksteki üç bölüm de bağımlılık sürecinde aktif role sahiptir. Orbitofrontal korteks dürtüleri tanımlama işlevine sahiptir, bu bölge yeterince iyi çalışmadığında duygular ile mantık arasındaki denge bozulur. Ventromediyal korteks dürtünün algılanması ve anlamlandırılması ile ilişkilidir; kullanılacak madde veya deneyimin birey için zararlı mı yararlı mı değerlendirilmesi burada yapılır. Dorsolateral prefrontal korteks ise gelen veriyi analiz ederek davranışa dönüşüp dönüşmeyeceğine karar veren kısımdır. Bağımlılık oluştuktan sonra nesnenin özlenmesini orbitofrontal, değerlendirilip sağlıklı mı değil mi değerlendirilmesini sekteye uğratan ventromediyal ve sonunda bireyi yeniden madde veya deneyime yönelten kısım dorsolateral olmaktadır. Bağımlılıkta Risk Faktörleri Neler? Madde ve davranışsal bağımlılıklar gençlerde ve ergenlerde sıkça görülmektedir. Ergenler tepkiseldir ve bu sebeple risk almaları daha kolaydır. Bunun sebebi ise beyin gelişimi ile ilgilidir. 2-6 yaş arasında sinaps oluşumu hızlıdır ve beyinde çok sayıda nöron oluşur. Ancak 13-14 yaşlarına geldikçe bu fazla oluşan nöronlar budanır. Yani beyindeki bağlantı yolları sadeleşir ve bu budanma sürecinde ergenler risk almaya daha yatkın olmaya başlar. Ergenlik dönemindeki bir diğer madde bağımlılığına etki eden faktör ise yukarıda da bahsi geçen prefrontal kortekstir. Prefrontal korteks beynin doğru karar alma mekanizmasını çalıştıran kısmıdır ve irademizi bu bölge güçlendirir. Ancak bu bölge ortalama 25 yaşına kadar gelişmeye devam eder, bu sebeple ergenlerde irade gücü henüz tam gelişmiş değildir. Bu da bağımlılıktaki risk faktörlerinden biri haline gelir. Davranışsal Bağımlılıklar Hangileri? En başta da belirttiğimiz gibi bağımlılık artık uyarıcı/uyuşturucu maddelerle tanımlanacak kadar kısıtlı bir konu değil. Alışveriş bağımlılığı, ilişki bağımlılığı, seks bağımlılığı, egzersiz bağımlılığı, oyun/kumar bağımlılığı gibi birçok davranışsal bağımlılık türü araştırmacıların ilgisini çekmekte ve literatüre kazandırılmak üzere araştırmalar yapılmaktadır. Günümüzde birçok çocuk ve ergen internet bağımlılığı yolunda adım adım ilerlemekte, birçok genç egzersiz bağımlılığını fit görünmek adı altında normalleştirme, birçok kişi ise alışveriş bağımlılığını ihtiyaç diyerek geçiştirmektedir. İnternet bağımlılığı: 90'lı yılların sonundan 2012'ye kadar olan zamanda doğan ve günümüzde çok tartışılan Z kuşağı, akla interneti getirmektedir. Emek ve sorumluluk gerektirmemesi, istenilen yerden ulaşılması interneti oldukça çekici hale getirir; birçok insan için internet sosyalleşme mekanıdır, özellikle göz teması kuramayan ve çekingen kişiler için internet çok çekici görünür çünkü istediğinizde istediğiniz kişiyle online olarak yazışmak, yüz yüze, göz göze iletişimden çok daha kolaydır. Hayır diyemeyenlerin aracıdır internet, anında cevap beklemediğinden düşünüp tartıp cevap verebilmek, günlük hayatta her şeye evet diyerek kendinden feragat edenleri kurtarır. Bir grubun parçası olmak kolaydır, günlük hayatta ortak hobilerin bulunduğu insanlarla karşılaşmak zor olsa da internette bunları bulabilmek çok daha kolaydır. Yeni bir kimlik ve aynı zamanda kimliksizliktir. İstediğiniz kişi olabilirsiniz, bunu yaparken var olan kimliğinizden kimsenin haberi de olmayabilir. İnternet, bu sebeplerle insanı kendisine çekmektedir. Bu da özellikle günümüz gençlerini internet bağımlılığına açık hale getirmektedir. Seks bağımlılığı: Bazı kaynaklarda hiperseksüelite olarak da geçen seks bağımlılığında da diğer bağımlılık türlerinde olduğu gibi kompulsif davranışlar vardır. Kişiler olumsuz sonuçlarına rağmen kişiler cinsel dürtü, davranış ve düşüncelerini kontrol edemezler. Burada dikkat edilmesi gereken şey, birden fazla partneri olan ve rastgele cinsel ilişki kuranların cinsel bağımlılık kapsamında incelenmediğidir. Alışveriş bağımlılığı: Normal bir alışverişin aşırı boyutu olarak kabul edilen alışveriş bağımlılığında yine dürtüsel ve tekrarlayıcı düşünceler ve davranışlar vardır. Bireyler yanında para olmamasına veya kartının limitinin dolmasına rağmen alışveriş yapma isteklerine karşı gelemezler. Egzersiz bağımlılığı: Egzersiz yararlı ve sağlıklı bir davranış olarak bilinse de fazlası olduğunda egzersiz bağımlılığı konusu gündeme gelir. Egzersiz bağımlılığında bireyler ruhsal ve fiziksel olarak kendilerine zarar verecek kadar, kompulsif bir şekilde egzersiz yaparlar. Yüksek performans beklentisi olan sporcular, beden imajını fazla önemseyenler ve genç kadınlarda riskin daha fazla olduğu bulunmuştur. Sizler de Bu Sözleri Kullanıyor musunuz? Bir kereden bir şey olmaz... İstersem bırakırım... Alt tarafı oyun... Bu sefer son... Söz, bırakacağım... Bu kimseye zarar vermiyor... Benim bir sorunum yok... Bunu bu kadar kullanıyor olmamın suçlusu ben değilim... Bağımlı bireyler bağımlı oldukları konusunda yeterli içgörüye sahip değildir. Bu sebeple yukarıda söylenen sözler aslında birer bahane değil, bireyin kendileri konusunda hissettiği gerçek hisleri olabilir. Çünkü gerçekten bunun son olduğunu düşünürler, çünkü gerçekten istedikleri takdirde bırakabileceklerini hissederler. Ancak madde bağımlılığı kadar davranışsal bağımlılıklar da bireyin günlük hayatını sekteye uğratarak psikolojik, sosyolojik ve ekonomik hasarlara neden olur."} {"url": "https://sinirbilim.org/decoding-annie-parker/", "text": "Decoding Annie Parker Annie Parker genç ve güzel bir kadındır. Annie küçükken annesini meme kanserinden kaybetmiştir. Sevdiği bir kocası ve çocuğuyla yaşarken kız kardeşini de bu hastalıktan kaybeder. İlerleyen yıllarda ilerleyen meme kanseriyle kendisi mücadele etmek zorunda kalacaktır. Meme kanserinin bilim literatüründeki yeri ve lise mezunu bir kadının hastalığını yenmek için kendini bilime nasıl adadığını göreceksiniz. Belgesel niteliğindeki bu film hem meme kanseriyle ilgili genel bilgiler veriyor hem de hasta gözünden kanserin ne kadar hayat karartıcı olduğunu gözler önüne seriyor. IMDB Puan: 7.5/10 Yönetmen: Steven Bernstein Senaryo: Adam Bernstein, Steven Bernstein, Michael Moss Yapım: 2013 Ülke: Amerika Tür: Dram Süre: 91 dakika |Samantha Morton |Annie | Maggie Grace |Sarah | Alice Eve |Louise | Rashida Jones |Kim | Helen Hunt |Mary-Claire King | Marley Shelton |Joan Parker | Corey Stoll"} {"url": "https://sinirbilim.org/delilik-tasi/", "text": "Delilik taşı Tablodaki yazıda Efendim, delilik taşlarını çıkarın, benim adım kısır daksund yazıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/demans-tedavisi/", "text": "Demans Tedavisi Yaşlılarda Nasıl Olmalıdır? Evrenin en çarpıcı gerçeklerinden biri hepimizin yaşlandığı ve bir gün öleceğidir. Yaşlanmak güzeldir öyle göründüğü kadar kötü değildir aslında. Yaşlanmayı güzel olmaktan çıkaran hastalıklardır. Yaşlı insanlarda en sık görülen rahatsızlıklardan biri demanstır. Alzheimer hastalığı gibi bazı demans türleri tedavi edilemezken bazıları tedavi edilebilir. Bu yazımızda yaşlı hastalarda demans tedavisi için neler yapılabileceğinden bahsedeceğiz. Demans belki tamamen ortadan kaldırılmasa da çok önemli ilerlemeler kaydedebiliriz. Demansı tespit etmek hangi tür olduğunu belirlemek kolay bir iş değildir. Bir kişiye demans hastası demek için sayacağımız bilişsel işlevlerden en azından ikisinin hasarlı olması gerekir. Doktorlar demans tedavisi başlamadan önce hastaların bellek, dil, odaklanma ve problem çözme becerilerini test ederler. Ailede benzer vakalar olup olmadığı incelenir. Maalesef günümüzde herhangi bir laboratuvar testi kişinin demans olup olmadığını söyleyemiyor. Demansın Teşhisi Nasıl Yapılır? Az önce hastanın bilişsel işlevleri değerlendirilir ve en az ikisinin hasarlı olması beklenir demiştik. Bu işlevlerin değerlendirilmesi çok önemlidir. Bellek, oryantasyon, neden-sonuç ilişkisi kurma, dikkat ve dil becerileri ayrıntılı olarak test edilir. Bunun yanında refleksler, duyular ve denge hissi de kontrol edilir. Kişinin hangi becerileri daha çok zayıflamışsa tanı da ona göre koyulur. Doktorun koyduğu tanı Alzheimer hastalığı veya frontotemporal demans gibi demansın bir alt türü olacaktır. Demans tedavisi de koyulan tanıya göre yapılır. Birçok vakada doktorlar beynin radyolojik taramasını görmek isterler. Bilgisayarlı tomografi , manyetik rezonans görüntülemesi veya pozitron emisyon taraması teşhis konusunda çok yararlıdır. BT ve MR beynin herhangi bir dokusunda kanama veya sızma olup olmadığını gösterir. PET ise beyin faaliyetini ve beta amiloid plaklarının varlığını ortaya çıkarır. Radyolojik görüntülemeler ve nöropsikolojik profile bakıldıktan sonra doktor kan değerlerini de görmek isteyebilir. Tiroid hormonları ve biyokimya değerleri beyin işlevi konusunda çok aydınlatıcı olabilir. Özeğin B12 vitamini eksikliği veya tiroid bezinin yeterince çalışmaması bilişsel işlevleri çok etkiler. Nadir de olsa omurilik sıvısı da incelenebilir. Demans Tedavisi Nasıl Yapılmalı? Çoğu demans türünün kesin bir tedavisi yoktur ama belirtiler ile başa çıkmanın yolları vardır. Burada kesin bir demans tedavisi aramak yerine demansı nasıl yönetebileceğimizden konuşacağız. Yaşlanmak başlı başına beyni çok yıpratan bir etken. Bunun yanına çeşitli hastalıklar, stres gibi şeyler de eklenince beyin bunlarla başa çıkamaz oluyor. Demans halk dilinde bunama olarak biliniyor. Birçok insanda görülmesine rağmen tıptaki ismi çok kullanılmaz. Demans tedavisi için elimizde çeşitli ilaçlar, terapiler ve tavsiyeler var. İlaçlardan başlayalım. Demans Tedavisi için Kullanılan İlaçlar Doktorlar demansı kontrol altında tutmak ve geriletmek için bazı ilaçlar kullanılır. Bunlardan başlıcaları kolinesteraz inhibitörleri ve nörotransmitter düzenleyicilerdir. Kolinesteraz inhibitörleri bellek ve karar vermede görevli kimyasal moleküllerin miktarını artırır. Çoğunlukla Alzheimer hastalığında reçete edilse de vasküler demans, Parkinson hastalığının tedavisinde de kullanılır. Hastalarda bulantı, kusma ve ishal gibi yan etkiler görülse de faydasının yanında yan etkiler çok hafif kalıyor. Demans için kullanılan diğer bir ilaç Memantin glutamatın faaliyetini düzenleyerek öğrenme ve belleği tamir etmeye çalışıyor. Glutamat beyinde en çok kullanılan uyarıcı nörotransmitter maddedir. Bazı vakalarda memantin yukarıda bahsettiğimiz kolinesteraz inhibitörler ile kullanılır. Etkili olduğu ispatlanmış bir ilaçtır. En yaygın yan etkisi ise baş dönmesi hissidir. Bunların haricinde kişiye özel belirtilerin ortadan kalkması için ilaçlar da yazılabilir. Örneğin uykusuzluk çeken birine pasiflora gibi bir ilaç yazarak rahat uyuması amaçlanabilir. Bunların reçetelendirilmesi sizin durumunuza göre doktor tarafından belirlenir. Uygulanabilecek Terapiler Terapi deyince hemen sizi bir divana yatırıp anlıyorum, hmm, anlıyorum diyen birini gözünüzde canlandırmayın. Demans tedavisi ve yönetiminde çeşitli terapiler çok önemli rol oynar. Çevreyi değiştirmek, hastanın günlük hayatta sorunlarla nasıl başa çıkacağını öğrenmesi elzemdir. Bu yöntemler ilaç gerektirmediği için yan etkisi de yoktur. Demans hastalarına uygulanan terapilerin başında iş terapisi yer alır. Terapist burada evi nasıl daha güvenli hale getirebileceğinizi ve basit işleri daha kolay yapmanızda size yardım eder. Telefona daha kolay ulaşmak, eşyaları hatırlamayı kolaylaştıracak şekilde yerleştirmek hastaların çok işine yarar. Düşme riskini ve kaza olasılığını mümkün olduğunca azaltmak için de evin yeniden tasarlanması gerekebilir. Hastaların unutkanlık ve odaklanamama sorunları olabilir. Bunun için çevredeki dikkat dağıtıcı unsurları asgari seviyeye indirmeliyiz. Gürültünün bize hiçbir faydası yok. Hastayı gürültülü ortamlardan uzak tutmalıyız. Hastaların ne zaman yardıma ihtiyacı olacağı belli olmaz. Evlerinin güvenlik sistemi olmalı ve kolayca ulaşabilecekleri bir telefon veya bir komşu bulunmalıdır. Hastaların işlerini kolayca yapmaları için bunlar adım adım planlanmalıdır. Bu konuda da bir terapist çok yardımcı olabilir. Yapılandırılmış bir görev listesi kişinin işlerini daha kolay yapmasını ve özgüveninin artmasını sağlayabilir. Demans Tedavisi için Evde Uygulanabilecekler Demansın belirtileri ve hastanın davranışsal sorunları zaman içinde artabilir. Birey ile ilgilenirken bazı hususlara dikkat etmekte yarar var. Örneğin hastanın etrafındaki kişilerin iletişim esnasında göz teması kurması çok önemlidir. Cümleleri yavaş yavaş söyleyerek karşımızdakinin anlamasını beklemeliyiz. Anlayışı kolaylaştırmak için jest ve mimiklerden yararlanmalıyız. Hastaların düzenli yürüyüşe çıkartılması ve egzersize teşvik edilmesi gerekir. Spor ve egzersiz beyne daha fazla oksijen ve glikoz gitmesini sağlar. Bilişsel işlevleri iyileştirerek hayat kalitesini artırır. Beynin yanında kalp damar sağlığını da güçlendirir. Sağlıklı insanlarda yapılan araştırmalar egzersizin demans riskini azalttığını gösteriyor. Alzheimer hastalığının ilerleyişini yavaşlayabilir ve depresyon belirtilerini de azaltabiliyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/demans-tedavisinde-psikososyal-mudahaleler/", "text": "Demans Tedavisinde Psikososyal Müdahaleler Çok Etkili Olabilir Siz de son yıllarda demans hastalığını duyup acaba ben de yaşlılıkta bu hastalığa yakalanacak mıyım dediniz mi? Onlarca yıldır yapılan araştırmalar sonucunda demans için çok sayıda ilaç ve teknik bulundu fakat elimizde kesin olarak hastalığı engelleyecek bir sonuç alamadık. Demans, otizm, şizofreni gibi hastalıkların salt biyolojik hastalıklar olmadığı olayın sosyal yönünün de azımsanmayacak derecede önemli olduğu gerçeğini kabul etmeye başladıktan sonra psikososyal müdahaleler geliştirerek daha iyi sonuçlar almaya başladık. Öncelikle neden psikososyal müdahalelere gerek duyduğumuzu ikinci olarak da geliştirilen psikososyal müdahale yöntemlerine gelin birlikte bakalım. Psikososyal Müdahaleler Neden Gerekli? İlaçların belirli tip hastalıklar için oldukça başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak son yıllarda dünya nüfusunun artması, teknolojinin gelişmesi, genetiği değiştirilmiş besinlerin tüketilmesi gibi nedenlerden ötürü yapısını ve neden oluştuğunu anlayamadığımız hastalıklar arttı. Davranışın beyni değiştirdiği araştırmalar sonucu bulgulanması, bizleri belirli bir yere kadar götüren ilaçların yanına insanın sosyal varlık olması psikososyal müdahalelerin de iyileşme için gerekli olduğu anlaşılmıştır. Davranışsal Müdahaleler Davranışsal müdahale klasik ve edimsel koşullanmaya dayalı öğrenme tekniğidir. Yapı itibari ile genel durumlar için olmasa bile özgül durumlarda oldukça işe yarayan bir tekniktir. Bu müdahale konusunda net bir şeyler söylemek için erken çünkü çalışmaların çoğaltılması gerekir. Davranışsal müdahaleler özgül durumlarda kullanılan psikososyal müdahale yöntemidir. Duygu Odaklı Müdahaleler Anımsama Terapisi: Hastalar için yakın zamanlı olayların hatırlanması oldukça zor olsa da geçmişte yaşanılan olaylar hatırlanabiliyor, özellikle olumlu ve başarılı anılar daha kolay hatırlanabiliyor. Anımsama terapisi de tam olarak burada devreye giriyor, grup terapisi şeklinde hastalar bir araya getiriliyor ve geçmişte olumlu ve başarıları anlatılıyor bu sayede hastalar daha güçlü, özgüvenli ve değerli hissedebiliyor. Ancak geçmişe bağlı kalınmayıp geçmiş olayların günlük olaylarla bağdaştırmasına yardımcı olunmalıdır. Terapi, grup içinde karşılıklı geri bildirim vermeye, kişiler arası iletişime ve yeni arkadaşlıkların kurulmasına ortam yaratmaktadır. Bireyin güçlü ve başarılı yönlerini hatırlatıp benlik saygısının arttırıldığı psikososyal müdahale yöntemidir. Geçerlileştirme Terapisi: Avrupa'da demanslı bireylere sunulan en yaygın ilaçsız tedavi yöntemidir. Temel amaç hastaların stres düzeylerini azaltıp onların empati kurma becerisini arttırma hedeflenmiştir. Bu sayede bireylerin iç görüsü arttırılarak benlik saygısı, yaşam değeri, sözel ve sözel olmayan iletişim ve fiziksel iyi oluş geliştirilmektedir. Her bireyin değerli ve özel oluşuna vurgu yapan psikososyal bir müdahale yöntemidir. Biliş Odaklı Terapiler Gerçeklik Yönelimi: Bilişsel aktiviteyi arttırmak hedeflenmiştir. Aile fotoğraflarındaki insanlar hakkında konuşmak, yapboz, duyu uyarımı, kısa soru-cevap oyunları, egzersiz ve hareket, müzik, şarkı, boyama ve el sanatları aktiviteleri, bingo, satranç oyunu, masa başı oyunları , geleneksel oyunlar , hatırlatmayı sağlayacak oda düzenlemesi , gibi aktivitelerle zihinsel kapasitenin arttırılması hedeflenen psikososyal müdahale yöntemidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/demiyelinizasyon/", "text": "Demiyelinizasyon Miyelin kılıfları, merkezi ve periferik sinir sisteminde birçok sinir hücresini çevreler. Sinirsel uyarıların iletilmesini hızlandırırlar. Demiyelinizasyon sinir hücrelerinin miyelin kılıflarının hasar gördüğü bir sinir sistemi hastalığıdır. Miyelini etkileyen hastalıklar etkilenen sinirlerdeki sinyallerin iletilmesini bozar. İletim yeteneğinde azalma, hasar görmüş sinirlerde duyu yitimi, hareket, biliş veya diğer işlevlerin eksikliğine neden olur. Belirtiler sinir sisteminin herhangi bir yerindeki açıkları yansıtabilir. Bazı demiyelinizasyon hastalıkları öncelikle periferik sinirleri etkileme eğilimindedir, diğerleri ise esas olarak merkezi sinir sistemini etkilerler. Merkezi sinir sisteminde en sık etkilenen bölgeler beyin, omurilik ve optik sinirlerdir. Demiyelinizayona; bağışıklık sisteminin neden olduğu durumlar, metabolik durumlar , antipsikotik ilaçlar, travma, genetik koşullar, toksinler ve B12 vitamini eksikliği gibi etkenler neden olabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/deney-tupunde-turlesme-gozlendi/", "text": "Deney Tüpünde Türleşme Gözlendi Evrim milyonlarca yıllık süreçte gerçekleşen bir olaydır. Normalde insan hayatı gibi kısa sürelerde türlerin evrimini gözleyemeyiz. Ancak bazı istisnalar mevcut. Amerika'da California ve Michigan Üniversiteleri'nden araştırmacılar türleşme üzerine yeni deneyler yapıyorlardı. Türleşme, bir türün iki türe bölünmesiyle sonuçlanan, Charles Darwin tarafından öne sürülen bir evrimsel süreçtir. Deneylerin üzerinden bir ay geçmişti ki bilim insanları ilginç bir olay gözlemlediler. Science dergisinde yayınlanan araştırmada Yard. Doç. Dr. Justin Meyer ilk önce iki reseptör kullanarak E. Coli bakterisini enfekte edecek bakteriyofaj lambda virüsünü yetiştirdiler. Daha sonraki zamanlarda araştırmacılar petri kabındaki virüse iki tip hücre verdiler. Virüsler saldıracakları hücreye özel reseptör türünü kullanarak o hücreyi enfekte edeceklerdi. Ancak beklenmeyen bir şey oldu! Bakteriyofaj lambda iki yeni türe bölündü ve her bir tür kendi reseptörüne sahipti. Başlangıçta iki reseptöre sahip olan virüs şimdi birer reseptöre sahip iki yeni virüs haline geldi. Türleşme Çok Yavaş Gerçekleşir Türleşme süreci araştırması çok zor olan bir süreç ve doğada çok yavaş gerçekleşiyor. Gözlemleyemeyeceğimiz kadar çok yavaş. İnsanlar gözleriyle görmeden bu sürece inanmakta zorluk yaşıyorlar ve anlamsız sözlerle evrimin önemini azaltmaya çalışıyorlardı. Lenski deneyi gibi bu araştırma da evrimin ne kadar gerçek olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Artık şüpheci olmaya gerek yok. Her şey ortada. Meyer bu deneyler sayesinde türleşme olup olmadığı konusunda kimsenin şüpheye kapılmasına imkan kalmadığını belirtiyor. Daha da önemlisi eskiden test edemediğimiz şeyleri artık test edebilir konumdayız. Darwin Yine Haklı Çıktı!"} {"url": "https://sinirbilim.org/deneyim-beyni-nasil-degistirir/", "text": "Deneyim Beyni Nasıl Değiştirir? Sizce zengin imkanlarda yetişen çocuklarla kısıtlı imkanlarda yetişen çocukların beyinlerinde farklılık olabilir mi? Bu farklılıkların doğal sonucu nedir? Bu yüzden mi daha başarılılar? Deneyim beyinde nasıl bir iz bırakıyor, aslında bugün bile bu konu hakkında az şey biliyoruz. Farklı Bir Çevre Farklı Bir Deneyim Rosenzweig, Bennet ve Diamond 1972 yılında bir deney yaptılar. Bu deneyde farklı çevreler dolayısıyla farklı deneyimler beyinde farklılıklara yer açıyor mu? sorusuna cevap aradılar. Bu deneyin detaylarına girmeden önce size bazı önbilgiler vermem gerekiyor. Araştırmacılar bu deney için 10 yılı aşkın süre çalışmışlar ve insan beyni kullanmak mümkün olmadığından fareleri denek olarak kullanmışlar. Bilim insanlarının farelerle çalışmalarının bazı nedenleri var. Farelerin küçük dolayısıyla yer kaplamayan canlılar olması, laboratuvar farelerinin hızlı ve sık üremeleri, maliyetlerinin az olması gibi nedenlerin dışında insanları bazı koşullara mecbur bırakmanın daha büyük bir etik problem olması da bunun sebebi. Örneğin bu araştırma için insanları bazı koşullarda yaşamaya mecbur bırakıp daha sonra otopsi yapmak imkansız. Laboratuvar fareleri ise deneyler için üretiliyor ancak deney için herhangi bir hayvan kullanılmasına karşı olan görüşlerin de var olduğunu söylemek gerekir. Bu etik tartışması uzun bir yazının altında tartışılabilecek kadar karmaşık bir konu. Bu nedenle bu konuyu şimdilik kapatıp başka bir yazıya saklıyoruz. Araştırmanın temel olarak amaçları ise kısıtlı çevrede yaşayan fareler ile zengin çevrede yaşayan farelerin beyin büyümelerinde farklılık olup olmadığını gözlemek. Fareler Farklı Ortamlarda Test Ediliyor Bilim insanları fareler için üç farklı ortam yaratmış. Standart, yoksullaştırılmış ve zenginleştirilmiş. Standart ortam, yeterli görülen miktarda su, yem ve arkadaş fareler. Yoksullaştırılmış ortam, yeterli görülen miktarda su, yem, tek başına fare ve izole edilmiş küçük bir kafes. Zenginleştirilmiş ortam ise yeterli görülen miktarda su, yem, oyun oynayabilecek 6-8 fare ve oyun alanı. 12 fare bu ortamlara rastgele atanmış ve 4 ile 10 hafta arasında değişkenlik gösteren süre boyunca yaşamalarına izin verilmiş. Bu farklı muamele süresi sonrasında herhangi bir farklılık olup olmadığını belirlemek amacıyla beyinlerine otopsi yapılmış. Bütün deney düzeneklerinin etik kurallar içerisinde olduğunu vurgulamamız gerekiyor. Beyin Korteksi Her Farede Aynı Değil Size bu çalışmayı sunmamın en önemli nedenine geldik. Sonuç kısmına. Otopsiden sonra üç bilim insanı zenginleştirilmiş ortamda yaşayan farelerin beyinlerini fakirleştirilmiş ortamda yaşayan farelerden birçok yönde farklı buldu. Zenginleştirilmiş ortamda yaşayan farelerin beyin korteksi fakirleştirilmiş ortamda yaşayan farelerin beyin korteksinden daha ağır ve kalın bulundu. Beyin korteksi dediğimiz tabaka, beynin deneyimine yanıt veren ve tüm duyusal girdilerden sorumlu olan bölgedir. Nöron adı verilen beyin hücrelerinde anlamlı bir farklılık görülmüştür. Görselde de görüldüğü üzere fakir ortamda yaşayan farenin nöronu zengin ortamda yetişen farenin nöronundan daha az bağlantı kurmuştur. Son olarak nöronlar arası iletişimi sağlayan ve sinaps adı verilen bağlantı noktaları zenginleştirilmiş ortamda yetişen farelerde yüzde 50 daha büyük olduğu bulunmuş. Araştırmadan sonuçla şunu söyleyebiliriz, zenginleştirilmiş çevrede yaşayan farelerin nöron ve sinapsları genişlemiş, beyin aktiviteleri artarak beyin korteksi önemli ölçüde büyümüştür. Burada size çok önemli bir kavramdan bahsetmek istiyorum. Nöroplastisite. Nöroplastisite kavramı temel olarak deneyimlerimizin beynimizdeki yarattığı fiziksel değişim olarak tanımlanabilir. Bu deneyde de gördüğümüz üzere çevremiz beynimiz dolayısıyla benliğimiz üzerinde çok etkilidir. Yeni Bir Deneyim Yeni Sinapslara Yol Açıyor Bu deneyden sonra sonuçlar laboratuvar ortamında tekrar tekrar kontrol edildi ve birkaç kez tekrar edildi. Bunu yapmalarının sebebi güçlü bir sebep-sonuç ilişkisi kurmaktı. Çünkü bu deney beynin ağırlığı değişmez inancına meydan okudu, tekrar tekrar yapılan kontrollerle deneyim ile beynin ağırlığını arasında sebep-sonuç ilişkisi kurdu. Deneyim beynin ağırlığını değiştirebilir!"} {"url": "https://sinirbilim.org/dengeli-beslenme-nasil-olur/", "text": "Dengeli Beslenme Nasıl Olur? Dengeli beslenme uzun süreli olarak sağlığın devamını sağlayan ve bu süre içerisinde besin eksikliği oluşum riskini en aza indirecek şekilde her besinden tüketmeyi sağlar. Besin ve Beslenme Konseyi, 1958 yılında ABD'de besinleri 4 grup altında toplanmasının uygun olduğuna karar verdi ve 1985 yılında 'Besin Piramidi' olarak kullanımı sağladı. Daha sonra Türkiye'de bu beslenme piramidi 'Dört Yapraklı Yonca Modeli' olarak şekillendi. Bu 4 grupta; birincisi, sebze ve meyve grubu, ikincisi süt ve süt ürünleri grubu. Üçüncüsü tahıl grubu ve son olarak da kurubaklagil ve et grubu yer aldı. Yeni basımı 2015 yılında yapılmış olan, Hacettepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik bölümünün katkılarıyla yazılmış olan Türkiye'ye Özgü Beslenme Rehberi'nde dengeli beslenme ve besin grupları ile ilgili temel bilgilere göz atabilirsiniz. Her ülkenin beslenme örüntüsü profili kendine özgü derneklerle şekil almıştır. Avusturalya'nın sağlıklı beslenme rehberi ise şöyledir. Bu yazıda 5 grup derken bahsettiği de; aslında aynı besinlerin farklı konumlandırılmasını gösteriyor; süt ve süt ürünleri, sebze, tahıllar, meyve ve kurubaklagil ve ettir. Dengeli Beslenme Nasıl Sağlarız? Farklı besin ögelerinden, yeteri kadar aldığımız takdirde, aslında vücudumuz için gerekli olan makro ve mikro besinlerin girişini sağlamış oluyoruz. Bu sayede, vücutta gerçekleşen biyokimyasal yolaklarda sorun olmadan, hastalık oluşmadan önlem almış oluyoruz aslında. 'Everything in moderation' ve 'Variety is the key' kalıplarının neden eskimediğini buradan da anlayabiliriz. Çünkü çeşitlilik ve miktar, diyet konusunda yanlışlarımızın temelini oluşturuyor. Sebze ve Meyve Cildi Parlaklaştırıyor Örnek olarak bir çalışmada, yüksek meyve ve sebze tüketen kadınlarda; ciltlerinin daha sağlıklı ve parlak olduğu bulunmuş. 12.000 Avusturalyalı arasında yapılan başka bir çalışmada ise, 5 yıldan fazla süre yüksek sebze meyve tüketen kişilerde, iyi oluş, mutluluk ve yaşam doyum düzeyi daha fazla olduğu görülmüş. Gelelim diğer bir kavrama; Beslenme Referans Değerleri denilen kavram kişinin yaş grubu, hamilelik, laktasyon gibi durumlara göre alması gereken vitamin, mineral vb değerini gösterir. Avusturalya sağlık araştırmasında, halkın tüketimleri ile almaları gereken seviyeleri incelemişler. Sonuç olarak, neredeyse nüfusun tamamında protein, C vitamini, B12 vitamini, fosfor ve selenyum seviyesi uygun çıkmış. Fakat, kalsiyum, iyot, kadınlarda özellikle demir ve folik asit eksik çıkarken; tuz tüketiminin de erkekler %76, kadınlarda %42 fazla olduğu bulunmuş. Besinlerin Oranına Dikkat Etmek Lazım Önleyici olarak besinleri kullanmak sonradan oluşabilecek ciddi komplikasyonları önemli oranda etkiler. Belki rahatsızlığınız en temelinde bir besin eksikliği vardır? Not: Ne kadar dengeli ve sağlıklı besleniyorsunuz testi yapmak ister misiniz? Sonuç 38'den yukarıda ise dengeli besleniyorsunuz demektir. İlgili bağlantı: http://healthyweightweek.com.au/the-healthy-eating-quiz/"} {"url": "https://sinirbilim.org/depresyon-belirtileri-nelerdir/", "text": "Depresyon Belirtileri Nelerdir? Hepimizin hayatta üzgün olduğu anlar vardır. Stres, kaygı, üzüntü hayatımızın içindeki çok olağan şeylerdir. Önemli olan bunların uzun süreli devam etmemesi ve kendini depresyona çevirmemesidir. Bazen farkında olmasak da birçoğumuz depresyon belirtileri gösteriyor. Örneğin, aniden başlayan karın ağrıları ve öfke duygusu depresyon belirtileri olabilir. Siz farkında olmasanız da depresyona girebilirsiniz. Amerika'da California Üniversitesi'nde çalışan Dr. Richard Kravitz depresyonun her zaman üzüntü şeklinde ortaya çıkmadığını söylüyor. Hastalar bazen içinde bulundukları durumun depresyon olduklarını düşünmek istemezler. Bunun sebeblerinden biri depresyonun zayıflık olarak görülmesidir. Biri depresyona giriyorsa bu karakterindeki bir zayıflık olarak algılanabiliyor ama aslında durum hiç öyle değil. İnsanlar ruh hallerinde değişim seziyor veya dışarıdan bu yönde eleştiri alıyorsa aşağıda saydığımız belirtilerden bazılarını dikkate almalılar. Depresyon belirtileri görülmeye başlandıktan sonra tedavi ne kadar erken başlarsa iyileşme süreci o kadar hızlı oluyor. Başlıca Depresyon Belirtileri Hastalar Acı Çeker Zihinsel rahatsızlıklar fiziksel ağrılara neden olabilir. Beden ve zihin birbiriyle çok yakın ilişki içindedir. Araştırmalara göre üzgün insanların %75'i aynı zamanda kronik ağrılardan şikayetçidir. Kanada'da Pain dergisinde yayınlanan bir çalışmada depresyon hastalarının daha fazla sırt ve boyun ağrısı yaşadığı görülmüştür. Hastalarda sırt ve boyun ağrılarının yanında karın ağrıları da görülebilir. Bazı vakalarda depresyon belirtileri baş ağrılarına veya ağrı hassasiyetinin artmasına yol açabilir. 2008 yılında Archives of General Psychiatry dergisinde yayınlanan bir araştırma mutsuz insanların daha duygusal olduklarını ama acı duygusuyla başa çıkmakta daha çok zorlandıklarını belirtiyor. İştahınız Artabilir Etrafınızdakiler son günlerde şekerli yiyecekleri daha fazla tükettiğinizi söylüyorsa altta yatan nedenleri irdelemek gerekebilir. Hoşumuza giden yiyecekler dopamin ve serotonin nörotransmitterlerin seviyesini yükseltir. Dopamin artışı bizim bir şeyden keyif almamızı sağlar. Serotonin artışı aslında bize mutluluk vermez. Bu çok yaygın bir inanıştır. Anca serotonin olması gerekenden az seviyede olması bizi depresif yapabilir. Depresyon belirtileri arasında serotonin ve dopaminin az seviyelerde bulunması önemli bir yer tutar. Obesity adlı dergide yayınlanan bir çalışmaya göre çok fazla stres ve depresyon yaşamak kilo almaya neden olabilir. Bunun nedeni yiyecek ve içecekler ile beynimizdeki azalan nörotransmitterleri artırmaya çalışmamızdır. Bir olaya üzüldünüz ve serotonin seviyeniz düştü. Bunu tekrar artırmak için sürekli bir şeyler yemeye, içmeye yönlenebilirsiniz. Tabii ki durum hiçbir zaman bu kadar basit değil ancak daha kolay anlaşılması için bu şekilde anlatılabilir. Çabuk Öfkelenebilirsiniz İnsanlar gergin ve stresli olduklarında çok çabuk kızabilirler. Bu birçoğumuzun yaşadığı ve bizzat deneyimlediği bir durumdur. Eğer bu gerginlik ve çabuk öfkelenme uzun süreli devam ederse depresyon belirtileri arasında görülebilir. 2013 yılında JAMA Psychiatry dergisinde bu konuda bir çalışma yayınlandı. Depresyonlu hastaların %54'ü etrafa karşı kızgın, öfkeli ve düşmanca davranma eğilimi gösteriyordu. Depresyona giren herkesin tepesinin tası atmıyor ancak öfkelenmesi sağlıklı insanlara göre daha kısa sürüyor. Boşluktaymış Gibi Hissedersiniz Sabah uyandığınızda yatağınızdan neden kalkarsınız hiç düşündünüz mü? Hepimiz ya işe gideriz, ya kahvaltı yaparız, belki arkadaşlarımızla buluşuruz. Her ne yaparsak yapalım kalkmak için bir motivasyonumuz vardır. Depresif insanlarda kalkmak için bir neden yoktur. Depresyondayken insanlar kendilerini zombi gibi hissedebilir. Etraflarına karşı soğuk ve ruhsuz davranabilirler. Hatta kendilerine destek olmayan insanlara bile sırt çevirebilirler. Fazla Alkol Tüketimi"} {"url": "https://sinirbilim.org/depresyon-hakkinda-az-bilinenler/", "text": "Depresyon Hakkında Az Bilinenler Depresyon var ya da yok diyebileceğimiz tek yönlü bir olay değil. Çok fazla nedeni ve bu süreçte yer etkili olabilen çok sayıda değişkene sahip. İnsanlarda depresyon görülmesini mekanik bir cihaz arızası gibi ele almamalıyız. Travma, genetik etkenler, beyin kimyasında yaşanan dengesizlikler bazen sevdiğiniz birini kaybetmek bile depresyona sebep olabilir. Bizi depresyona sürükleyebilecek o kadar çok neden var ki bunların birçoğunu farketmeyiz bile. En azından bazı neden olabilecek unsurları bilmekte fayda var diye düşündük. 1) Mevsim değişiklikleri Eğer gündüzlerin kısaldığı sonbahar günlerinde kendinizi daha yorgun ve halsiz hissediyorsanız mevsime bağlı duygusal rahatsızlık yaşıyor olabilirsiniz. Bu rahatsızlık kişide depresyon yaratabilir ve genellikle kış ile sonbahar aylarında görülür. Bazı araştırmacılar güneş ışığı miktarındaki değişim yüzünden vücudun biyolojik saatlerinde hasar oluşabileceğini iddia etmektedir. Güneş ışığına bağlı olarak melatonin ve serotonin miktarlarındaki dalgalanmalar da kişinin kendini halsiz hissetmesine neden olabilir. Tabi bunlar sadece birer varsayım. 2) Tiroit hastalığı Depresyon psikolojik ve duygusal olduğu kadar fiziksel bir rahatsızlıktır. Depresyon denilince akla hep beyin ve sinir sistemi gelir ama tiroit bezi de bazen depresyona neden olabilir. Tiroit bezi yeteri kadar hormon üretmediğinde hipotiroidizm adlı durum ortaya çıkar ve depresyona, kilo alımına, konsantrasyon sorunlarına ve cinsel arzuda azalmalara neden olabilir. İnsanlar bu durumlarda tiroit ilaçları almaları gerekirken antidepresanlara yönelirse sorun daha da büyüyecektir. 3) Mineral Eksikliği Vücudumuzu aslında o kadar az tanıyoruz ki! Yediğimiz yiyecekler beynimizi, genetik yapımızı her şeyimizi etkiliyor. D vitamini veya omega 3 yağ asitlerini yeterince almadığımızda beyin kimyamız depresyona meyilli olabiliyor ve bilişsel işlevlerimiz düşüyor. Balık veya çerezlerle yağ asitlerini almayan kişilerde yorgunluk, halsizlik gibi belirtilerin görülme ihtimali daha fazladır. Depresyonu önlemek için protein takviyesi, B vitaminleri, kalsiyum, fosfor almak yeterli değildir, özellikle meyve sebze gibi lifli yiyecekler depresyonu, bunamayı ve stresi önlemede çok gereklidir. 4) Tükenmişlik Uzun mesai saatleri ve trafik sorunları arasında evden işe gelmek birçok kişi için yeterli değil. İnsanlar iş yerlerindeki çalışmalarını maddi manevi olarak yanlarında taşıyor ve beyinlerini sürekli endişeli planlarla dolduruyorlar. Sonuç olarak birçok kişi günümüzde iyi bir maddi gelire sahip olmasına rağmen tükenmişlik yaşıyor. Bu tükenmişlik durumunun depresyonla yakından bir ilişkisi var ve belirtileri birbirleriyle çok uyuşuyor. Bundan kurtulmanın yollarından en güzeli kitap okumaktır. 5) Kurşun zehirlenmesi Kurşun ve diğer zehirli kimyasallara maruz kalmak anksiyete ve depresyon dahil birçok sağlık sorunlarına yol açabilir. Yapılan araştırmalar çocukların maruz kaldığı kurşunun yıllar sonra bile çeşitli rahatsızlıklara yol açtığını gösteriyor. 6) Televizyon dizilerinin bitmesi Televizyonda çok güzel diziler oynuyor. Kurtlar Vadisi'nden bahsetmiyoruz tabi. Yerli yapımlardan da çok güzel dizilerimiz var ancak dünya çapında düşünüldüğünde bazı diziler daha ön plana çıkıyor. Favori dizinizin bitmesi ise o dizideki karakterle kurduğumuz bağın da bitmesi anlamına geliyor ve bu durum kişilerin gerçek dünyaya dönmelerini zorlaştırabiliyor. Bu alanda çok fazla araştırma olmamasına rağmen 2009'da Avatar'ı izleyen pek çok sinemasever kurgu dünyasının gerçek olmadığından ötürü üzgün olduklarını belirtmişlerdir. 7) Bulunduğunuz yer"} {"url": "https://sinirbilim.org/depresyon-stres/", "text": "Depresyon ve Stres Engelleyici Akımlar ile Durdurulabilir Bilim insanları stres ve depresyon dediğimiz duygu-durum değişikliğinin izini sürmek için fareler üzerinde bazı testler uyguladılar. Araştırmalarda depresyon benzeri davranış biçiminin dopamin ve benzeri hormonların görevli olduğu beynin ödül mekanizmasından kaynaklandığı bulundu. Depresyon; ödül mekanizmasında çalışan nöronların içindeki iyon dengesizliğinden ve elektriksel etkinlik bozukluğundan kaynaklanıyor. Araştırmacılar ayrıca bu durumun tersine çevrilip çevrilemeyeceği sorusunun yanıtı aramaya çalıştı. Depresyon İyon Dengesizliğinden Oluşuyor Araştırmacılar anti-depresan ilaçlarının takip ettiği depresyonu bastırma yöntemi yerine elektriksel etkinlikteki bozukluğa sebep olan iyon dengesizliğini dengelemeye çalıştılar ve başarılı da oldular. Farelerin ilgili nöronlarında iyon dengesizliği ortadan kalkar kalkmaz, farelerdeki endişe, içine kapanıklık gibi stres belirteci olarak görülen davranışların kaybolduğu gözlendi. Araştırma ekibinin lideri Ming Hu Han araştırmayla ilgili şu sözleri söylüyor: Bizi şaşırtan şey aslında bu nöral ağdaki nöronların çevresel dirence karşı kendi elektriksel etkinliklerini kendileri ayarlayabilen bir iç denge sistemine sahip oluşlarıydı. Araştırmacılar optogenetik yöntemlerle nöronları ışıkla uyararak ödül mekanizmasındaki nöronların elektriksel aktivitelerinde oynamalar yapabiliyorlardı. Bu tekniklerle nöronların çevresel direnci strese karşı güçlendirilip zayıflatılabiliniyordu. Ancak kimse hala çevresel direncin hücreler seviyede nasıl çalıştığını bilmiyordu. Cevabı bulmak için araştırmacılar sosyal strese maruz kalan farelerin elektriksel etkinliklerine daha fazla odaklanma kararı aldılar. Stres oluşturacak bazı davranışlara maruz kalan farelerin bir kısmı herhangi bir nörolojik hasar almazken bazılarında depresyon benzeri davranışlar belirmeye başladı. Depresyon Serotonin ve Dopamin Eksikliğinde Ortaya Çıkabiliyor Ödül mekanizmasında görevli nöronlar stres sonrası haz duygusunu veren ana molekül olan dopamin salgılıyorlar ve bu mekanizmanın yer aldığı ventral tegmental alan nöronlarda oluşan elektriksel akımla anormal bir şekilde uyarılıyordu. Elde edilen bulgulara göre nöronlarda gözlemlenen elektriksel faaliyet beklenenden çok yüksekti. Strese dirençli fareler herhangi bir depresyon belirtisi göstermemesine rağmen onlarda gözlenen bu elektriksel faaliyet bile beklenenin çok üstündeydi. Ancak dirençli farelerin nöronlarının engelleyici potasyum kanal akımlarında eş zamanlı bir artış belirmişti. Bu verilerden yola çıkarak araştırmacılar dirençli hayvanlardaki uyarıcı akımın engelleyici akımla karşılaşarak nöronların kendi içinde bir dengeleme mekanizması kurabileceği hipotezini kurdular. Bu çerçeveden baktığımızda, stresten oluşan yüksek elektriksel akım nöronun kendi içindeki bir ters akım tarafından söndürülüyor ve nöron tekrar eski dengeli haline dönüyordu. Bu hipotezin doğruluğunu test etmek için ekip 5 gün boyunca ventral tegmental alandaki nöronlardaki uyarıcı akımı arttırmak için farelere bir ilaç verdi. İlk aşamada tahmin edildiği gibi bu alandaki nöronların uyarılmasıyla fareler daha fazla sosyalleşti. Engelleyici Akımlar Depresyonu Engelledi Hücresel seviyede bu durum incelendiğinde hem uyarıcı hem de engelleyici akımlarda bir artış olduğu görüldü. Böylece fare depresyona girmekten kurtulmuş oldu. Farelerin aldığı ilaç klinik olarak bipolar rahatsızlığının depresif aşamasında tedavi amaçlı kullanılıyor. Sosyal strese bağlı gelişen anormal uyarıcı elektriksel akım strese dirençli farelerde belirli bir süre sonra kendi ters akımını yaratarak kendi kendini söndürüyor. Bu ters akım farenin herhangi bir nörolojik hasar almasını önlüyor. Major Depresyon Tedavisi için Umut Verici Gelişmeler"} {"url": "https://sinirbilim.org/depresyondayim-ama-nutella-yememeliyim/", "text": "Depresyondayım! Ama Nutella Yememeliyim... Depresyondayım deyip mutfağa koşuyor ve buzdolabı önünde daha fazla vakit geçirip en yakın çikolata kavanozuna sarılanlardan mısınız? Ya da her şeyden elini eteğini çekip, yatağınızda yorgana sarılı tavana bakanlardan mı? Evet, depresyon bizi bu hallere itiyor olabilir, ama gücün içimizde olduğunu bilerek özellikle nasıl ve ne yememiz gerektiğini bizim belirlememiz gerekiyor. Depresyona giriş veya çıkış için herhangi bir diyet bulunmasa da, depresyon sürecini daha kontrol altında tutmamıza yarayan birkaç diyet önerisi paylaşacağız bu yazıda. Umarım, daha genelleşmemiş bu tavsiyeler kimilerimize yarar. Diyet ve Depresyon İlişkisi Bu ilişki son yıllara kadar bilinmese de Avustralyalı birkaç bilimci sayesinde, en çok konuşulan konular arasında sayılır. BMC Medicine'de yayımlanan bir çalışmaya göre, orta- ağır depresyonda olan grup insan, daha sağlıklı bir diyet örüntüsü sayesinde duygu durumlarında iyi yönde değişimler olmuş. Çalışmada, yalnız başına diyet tedavisi alan kişilerde depresyon semptomlarının azaldığı görülmüş. Kişilere spesifik, 12 haftalık ve birebir olarak diyetisyenle görüşecek şekilde bir program hazırlanmış. Bu tedavi edici diyet içeriğinde, daha az işlem görmüş gıdalar eklenirken, rafine gıdalar, tatlı, kızarmış besinler çıkartılmış. Sonuçta, diyeti uygulayanların %32'den fazlası bu semptomlarda gerilemeyi görmüşler. Diyetimize Neler Eklenebilir? - Selenyum: Düşük selenyum seviyesi daha kötü bir duygu durumla ilişkilendiriliyor; bu yüzden selenyum açısından zengin olan özellikle tam tahıllı gıdalar, brazil nuts ve bazı deniz ürünleri tüketilebilir. - D vitamini: Oldukça popüler olan D vitamini, eksikliğinin birçok hastalık için risk olduğunu söyleyen makalelerle karşımıza çıkar. Bunlardan en çok görülenlerinden biri depresyondur. Besinsel kaynağı olarak somon, tuna ve uskumru balığı dense de alınan en kaliteli yol günde 15 dakikalık bir güneş ışığının tenle temasıdır. - Omega 3 Yağ Asidi: Yetersiz omega 3 yağ asidi tüketiminin depresyona neden olduğu ile ilgili çalışmalar mevcuttur. Omega 3 kaynakları olarak; somon balığı, sardanya, tuna ve uskumru; keten tohumu ve yağı, chia, ceviz ve badem diyebiliriz. Omega 3 yağ asidi, beyin için esansiyel yağ miktarını artırır, miyelin kılıfı, nöronları korur; beynin en yüksek seviyede çalışmasını devam ettirir. Eksikliği de, duygu durum bozukluğu veya beyin hastalıklarının ortaya çıkmasına neden olur. Depresyondayım diyenler bu yiyeceklerden bol bol tüketmelidir. - Antioksidanlar: Serbest radikallerle savaşan antioksidanlar, A, E ve C vitaminleri ve çinko, selenyum ve bakır minerallerini kapsar. Serbest radikaller, infalamasyon, erken yaşlanma ve hücre ölümlerine neden olan, vücutta farklı hücrelerde gelişebilen moleküllerdir. Serbest radikallerin bu etkilerinden kurtulmak için antioksidan miktarı artırılmalıdır. Ayrıca psikiyatrik hastalıklardaki stresle ilişkili semptomları azaltmaya yardımcı olur. - B vitaminleri: Özellikle depresyon gibi diğer duygu durum bozukluklarında önemli bir yeri olan bu grupta en popüler olanlar; folat(B9) ve B12 vitaminidir.. Genel olarak B grubu vitaminlerini içeren besinler; yumurta, et, tavuk, balık, süt, tam tahıllılar, istiridyedir. Diğerlerinden biraz daha farklı olan folat için de; koyu yeşil yapraklı sebzeler, meyve, yağlı tohumlar-ceviz, badem, fındık- fasülye, süt ürünleri, et ve tavuk, deniz ürünleri ve yumurta kaynaklarıdır diyebiliriz. Kısaca, dengeli bir tabak ve besin örüntüsü folat ihtiyacımızı karşılar. - Çinko: Tat algısının oluşumu, bağışıklık sisteminin gelişimi ve depresyona etkisi olan çinko ihtiyacımız; tam tahıllı besinler, fasülye, yağlı tohumlar-ceviz, badem, fındık- istiridye tüketimi ile sağlanabilir. Bazı klinik durumlarda, antidepresanların etkinliğinin artması için çinko supplementasyonları önerilebilir. - Proteinden Zengin Besinler: Triptofandan yüksek besinler, serotonin döngüsünü sağlarlar; bu da depresyona karşı savaşta önemli önlemler arasındadır. Triptofan amino asidinden zengin yiyecekler olarak; hindi, ton balığı, mercimek verilebilir. Depresyondayım Diyenler Bunlardan Uzak Dursun - Kafein: Bazı kişilerde uyumayı zorlaştırabilir ve anksiyete semptomlarını tetikleyebilir; bu yüzden çok tüketilmemelidir. Tüketildikten sonra saatler boyu sistemimizi etkilemesi yüzünden, tüketimi azaltılabilir veya belki öğleden önce kahve içilebilir. - Alkol: Yüksek miktarlarda tüketimi, panik atak ve depresif epizotlara neden olabilir. Ayrıca kişinin duygu durumu ve depresyon semptomlarını da uyarabilir. - Rafine Gıdalar: Yüksek kalorili paketli besinler de depresyon semptomlarını etki edebilir. Şeker miktarı fazla ve rafine karbonhidrat içeren besinler ani duygu durum geçişlerine neden olabilir. Besin yoğunluğu yüksek yani kalorisine göre içerdiği besin öğelerinin yoğunluğu daha fazla olan besinlerin tüketimi, duygu durum ve enerji seviyesi açısından daha iyi denge sağlıyor. - İşlenmiş Yağlar: mısır özü yağı ve aspir yağı gibi yüksek omega 6 içeren yağların fazla tüketimi beyinde inflamasyonu kolaylaştırabilir ve depresyon semptomlarını artırabilir. Depresyonda Diğer Oyuncular - Duygu durum demişken gut florasını unutmamak gerekir. Bağırsağımızdaki yararlı bakterilerin artışının daha iyi bir duygu durumla ilişkili olduğu; bunun prebiyotiklerle-yani besinlerle- ve probiyotik besinlerle-yoğurt, kefir gibi- sağlanabildiği ve depresyona iyi geldiği ile ilgili çalışmalar mevcut. - Obez kişiler, depresif olmaya daha yatkınlar ve depresyonda olan kişiler daha çok obez olma eğilimindeler. Bu belki, hormonal değişiklikler ve bağışıklık sisteminin dengesizliği yüzünden depresyona sebep oluyor. - Bu yüzden önlemi başta alalım, Dünya Sağlık Örgütü'nün de önerdiği gibi günde 150 dakikalık bir fiziksel aktivite ile duygu durum ve depresif semptomları azaltalım. - Bir diğer konu ise uyku. Vücudun doğal uyku döngüsünde, duygu durumla ile ilgili belli kimyasallar yayılır ve bunun kafein, yüksek ışığa maruziyet, gündüz-gece ayrımının karışımı bu döngüde bozulmaya neden olur. Günde ortalama 7-8 saat uyuyan kişiler, bu konuda daha iyi cevap veriyor. Bu öneriler depresyonla savaşta kesin sonuçlar vermeyebilir. Ancak, depresyondayım diyorsanız içinizdeki bu karanlığı aydınlatmak için bir yerden başlamalısınız."} {"url": "https://sinirbilim.org/derin-uyku/", "text": "Derin Uyku Durumunu Taklit Etmek Belleği Geliştirebilir Gece uykunuzu iyi alırsanız gün içinde beyniniz daha iyi çalışır. Bu herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Japonya'da RIKEN Beyin Bilimleri Enstitüsü'ndeki araştırmacılar bazı bilgilerin derin uyku esnasında düzenlenmesini kontrol eden bir beyin ağı keşfetti. Dünyanın en prestijli dergilerinden biri olan Science'ta yayınlanan çalışma bize çok fayda sağlayabilir. Bu ağın çalışma mekanizmasını istediğimiz şekilde manipüle ettiğimizde belleği geliştirme imkanımız doğacak. Aslında uykuda bazı bilgilerin pekiştirilip bazılarının silindiğini çok uzun zamandır biliyoruz. Sorun şu ki, bu sisteme dışarıdan müdahale etmek çok riskli. Ya gerekli olan bilgileri silip, gerekli olmayanları sonsuza kadar saklarsanız. Bu tür durumlar beynin iç dinamiklerine, psikolojiye çok zarar verebilir. Kişi, doğal uykusunda belki de travmatik anılarını siliyor ama yanlış bir müdahale onları kalıcı hale getirebilir. Bilim insanları bu durumun üstesinden gelmek için var güçleriyle çalışıyorlar. Keşfettikleri bu uyku ağını doğru bir şekilde manipüle edebilirse uykuda istedikleri bilgiyi sağlamlaştırıp, istenmeyenleri silebilirler. Derin Uyku Esnasında Bellekte Ne Oluyor? Dr. Masanori Murayama liderliğindeki ekip, farelerin dokunma duyularını kullanarak belirli zeminleri öğrenmelerini ve birbirlerinden ayırt etmelerini sağladı. Farelerde zeminin yapısı ile ilgili sinyaller beyinlerinin motor bölgelerinden çıkıp daha düşük seviyeli dokunma alanlarına gidiyordu. Yapılan araştırmalar neticesinde ekip bu yukarıdan aşağıya sinyal iletim mekanizmasının zeminle ilgili kodlanan bilgilerin uyku esnasında pekiştirilmesini düzenlediğini ortaya çıkardı. Bilgilerin pekiştirilmesi ise uykunun derin uyku olarak bilinen 3. ve 4. aşamalarında gerçekleşiyordu. Şimdi çalışmanın nasıl yapıldığından kısaca bahsedelim. Araştırmacılar bellek pekiştirilmesini ölçmek için deneyde kullandıkları farelere özel bir görev hazırladılar. Hayvanlar birbirinden farklı zeminlere sahip olan odalara sırayla girmeli ve buradaki nesneleri bulmaları gerekiyordu. Odalardan biri düz bir zemine sahipken, diğeri pürüzlü özel bir dokuya sahipti. Fareler önce düz zeminli odaya girdiler ve aradıkları şeyleri buldular. Bundan sonra bazı fareler normal bir şekilde uykuya yatırıldı ve sonra pürüzlü zemine sahip odaya bırakıldı. Beklendiği gibi fareler hala düz zeminli odayı hatırlıyordu ve pürüzlü zeminde aradıklarını bulmak için daha fazla zaman harcadılar. Tepeden Tabana Nöral Ağı Araştırmacılar tepeden tabana ağının uykuda bellek pekiştirilmesinden sorumlu olup olmadığını anlamak için farelerin uyku düzenlerinde bazı değişiklikler yaptılar. İlk önce fareler uykudan mahrum kalarak belleklerinin bundan nasıl etkilendiği araştırıldı. Normalden az uyuyarak ikinci odaya giren fareler ilk girdikleri odayı daha az hatırlıyordu. Bu yüzden aradıkları şeyleri bulmak için tam uyuyan farelerden daha fazla zaman harcadılar. Ekip bir sonraki aşamada non-REM uykusu sırasında tepeden tabana nöral ağını etkisiz hale getirdi ama uyku süresi azaltılmadı. Bu sefer hayvanlar tıpkı az önceki uykudan mahrum kalan fareler gibi davranmaya başladı. Odanın içinde sürekli geziniyorlar ve ilk girdikleri odayı hatırlamakta zorlanıyorlardı. Araştırmacılar burada tepeden tabana nöral ağının non-REM uykusunda bellek için çok önemli bir görevi olduğunu keşfetti. Tepeden tabana nöral ağının non-REM uykusundaki önemi çok büyüktür. Gün içinde öğrendiğimiz bilgilerin derin uyku esnasında pekiştirilmesi beyin bölgeleri arasındaki yavaş dalgaların senkronizasyonu ile olur. Görünüşe göre bu dalga senkronizasyonunun olduğu yerlerden biri de tepeden tabana nöral ağı. Özellikle prefrontal korteks ve talamus arasındaki yavaş dalga senkronizasyonu bellek için çok önemlidir. Araştırmacılar tepeden tabana nöral ağının üst ve alt bölgelerinde bulunan beyin alanları arasındaki senkronizasyonu sekteye uğrattıklarında bilgilerin pekiştirilmesi zorlaşıyordu. Terapi İçin Kullanılabilir"} {"url": "https://sinirbilim.org/ders-kitaplari-degisebilir/", "text": "Ders Kitapları Değişebilir Çünkü Bu Ökaryotun Mitokondrisi Yok! Liselerde hatta üniversitelerde bile ökaryotların tüm organellere sahip olduğu anlatılır. Siz de muhtemelen bu şekilde öğrenmişsinizdir. Bu organellerden biri hücrenin enerji fabrikaları olan mitokondrilerdir. Mitokondrilerin ökaryotlarda nasıl oluştuğunu merak ediyorsanız bu yazımıza bakabilirsin. Ancak şimdi başka bir konuya değineceğiz. Mitokondrisi olmayan bir ökaryot! Araştırmacılar Current Biology dergisinde yayınladıkları çalışmalarında mitokondriye dair hiçbir iz bulunmayan bir ökaryot canlı keşfettiklerini duyurdular. Düşük oksijenli ortamlarda ökaryotlar gelişmiş mitokondrilere değil de daha düşük seviyeli mitokondrilere sahiptir. Oksijen az olduğu için mitokondrilere binen yük de az olacaktır. Şimdiye kadar hep bütün ökaryotların mitokondriye sahip olduğu düşünülüyordu. Çünkü mitokondriler enerji üretiminin yanında programlı hücre ölümü gibi pek çok hayati hücresel olaya da dahil oluyordu. Çek Cumhuriyeti'nde Charles Üniversitesi'ndeki bilim insanları ilk defa mitokondrisi olmayan bir ökaryotik mikroorganizma keşfettiler. İleri Okuma: Mitokondriyel DNA Nasıl Oluştu? Monocercomonoides cinsine ait organizmalar 80 yıldan fazla bir süredir biliniyorlar ancak mitokondrileri olmadığı yeni keşfedildi. Bu canlılar Giardia ve Trichomonas insan patojenleriyle akrabalar. Araştırmacılar bu mikroorganizmaların bir de genetik dizilimine baktılar ve sonuçlar yine hayret vericiydi. Monocercomonoides genomunda mitokondriyel proteinlerin hiçbiri yer almıyordu. Mitokondrinin olmaması bir yana bu canlılarda mitokondriyel proteinlerden bir tanesi bile yoktu. Ders Kitapları Değişebilir Monocercomonoides cinsi organizmalar sitozolik sülfür mobilizasyon sistemleri sayesinde mitokondrisiz de hayatlarına devam ediyor görünüyorlar. Bakteri aldıkları bu sistem sayesinde mitokondriyel işlevleri taklit ederek enerji üretebiliyorlar. Prokaryot canlılardan kazandıkları sitozolik sülfür mobilizasyon sistemi mtokondrilerin yokluğunu telafi ederek biyologları şaşırtıyor. Şimdiye kadar mitokondri veya benzeri yapılar olmadan enerji üretmenin imkansız olduğunu düşünüyorduk. Monocercomonoides canlıları ise bu varsayımımızın yanlış olduğunu gösterdi. Bilim insanları şimdi keşfettikleri bu canlıların tüm biyolojik işlevlerini araştırmaya koyuldular."} {"url": "https://sinirbilim.org/dijital-haplar-nedir/", "text": "Dijital Haplar Nedir? Her şeyin dijitalleşmeye başladığı günümüzde dijitalleşme ilaç sektörüne de yansıyabilir mi? Teorikte çevremizdeki pek çok biyolojik sistem dijital dünyaya entegre edilebildiğine göre ilaç sektörü de bir o kadar dijitalleşebilir diyebiliriz. Ancak bu durum ne yazık ki pratikte o kadar kolay değil. 1950'lerden bu yana geliştirilmeye çalışılan bu teknoloji geçtiğimiz senelere kadar pek mümkün gözükmüyordu. Ancak son iki sene içerisinde üzerinde pek çok ilerleme kat edilen dijital haplar özellikle Japon ilaç şirketi Otsuka'nın geliştirdiği Abilify MyCite adlı ilacını piyasaya sürümesiyle adından oldukça sık söz ettirdi. Ayrıca son zamanlarda pratik olarak hastalar üzerinde ve klinik çalışmalarda da oldukça sık kullanılmaya başlandı. Peki nedir bu dijital hap? Geçtiğimiz senelerde FDA tarafından ilk kez onaylanan bu haplar içerdikleri mikroçipler sayesinde günümüzde rutin olarak ilaç kullanması gereken hastaların ilaç takibini hasta inisiyatifine bırakmadan takip edebilmemizi sağlıyor. Birden fazla türü geliştirilen dijital haplar pek çok amaca hizmet ediyor. Bunlardan kısaca bahsetmemiz gerekirse: Sindirim sisteminin çeşitli bölgelerinde durabilen mikro kameralar sayesinde o bölgeyi görüntülememizi sağlayabiliyorlar, düzenli ilaç kullanımı konusunda yetersiz kalan hastaların ilaç takibini ve sindirim sisteminde bulunan gazların miktarını ölçerek çeşitli sindirim sistemi rahatsızlıkların teşhisinde kullanılıyorlar. Dijital Hapların Çalışma Mekanizması İlaç takibi amaçlı kullanılan dijital haplar ağız yoluyla vücuda alındıktan sonra içerdikleri mikroçiplerde bulunan ve kullanım amacına göre farklılık kazanan silikon, bakır ve magnezyum gibi maddelerden yapılan sensörleri sayesinde tükürük veya mide asidi gibi çeşitli sindirim sağılarıyla karşılaşınca aktifleşen bir mekanizmaya sahiptirler. Aktifleşeceği vücut salgısı kullanılacağı amaca göre programlanan bu mekanizma aktifleştiği zaman yaydığı elektromanyetik sinyaller sayesinde vücudun göğüs kafesinin sol alt kısmına yaslanan yama biçimindeki elektronik alıcıya ilacın alınıp alınmadığı, alındıysa saat kaçta alındığın ve ne kadar dozda alındığına yönelik bir veri akışı sağlıyor. Bu elektronik alıcıya gelen veriler çeşitli mobil aktarım yöntemleri sayesinde çeşitli mobil cihazlara veya oluşturulabilecek merkezi bir veri tabanına gönderilebiliyor. Teşhis amaçlı kullanılan dijital haplar ise vücuda alındıkları anda içerdikleri insan vücuduna zararsız gümüş oksit pilleri sayesinde dokulara ve organlara zarar vermeden sindirim sisteminde kolayca yol alırken mikroçiplerinde bulunan kameraları ise geçtiği yerleri kayda başlıyorlar ta ki sindirilebilir sensörleri çeşitli sindirim salgılarına maruz kalıp sindirilene kadar. Bu sayede sindirim sisteminin çeşitli bölgelerini endoskopiye gerek kalmadan kolayca görüntüleyebilme şansı yakalayıp çeşitli sindirim sistemi rahatsızlıklarına kolayca teşhis koyabilmekteyiz."} {"url": "https://sinirbilim.org/dikkat-eksikligi-tedavisi/", "text": "Dikkat Eksikliği Tedavisi Nasıl Olmalı ve Nelere Dikkat Edilmeli? Bir türlü odaklanamamak artık hepimizin sorunu haline geldi. Telefonunuza bakmadan veya başka bir işle ilgilenmeden kaç dakika odaklanabiliyorsunuz? Dikkat eksikliği hem çocukları hem de yetişkinleri ciddi manada tehdit ediyor. Bebeklik döneminde de nadir olarak rastlanan dikkat eksikliğinde hassas olunmalıdır. Bu soruna yetişkinlik döneminde de rastlanmaktadır. Yetişkinlerde görülen sorunlarda, uygulanan dikkat eksikliği tedavisi daha hızlı ve olumlu sonuçlar verecektir. Dikkat eksikliği sorununda, yardım almak için mutlaka alanında uzman kişileri tercih etmelisiniz. Dikkat eksikliği, tedavi edilmediğinde hem sosyal hayatta hem de eğitim hayatında sorunlara yol açacaktır. İlerlememiş vakalarda kişi kendi kendini tedavi edebilse de dikkat eksikliği tanısını anlamak yine deneyim, bilgi ve çok dikkatli bir şekilde gözlem gerektirecek bir konu olmuştur. Çocuklarda rastlandığında yardım alınmadan atlatılmayan dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu , tanılı ya da tanısız çocuğun ve ebeveynlerinin hayatını olumsuz olarak etkileyecektir. Dikkat eksikliği yaşayan çocukların dikkati kolay kaçarak, ayrıntıları çabuk unutmaktadır. Organize olmakta sık sık sorunlar yaşayarak, bir aktiviteyi sürdürmekte zorlanmaktadırlar. Çok hareketli ve kıpır kıpır olabilecekleri gibi tam aksine daha yavaşta olabilirler. Komutlarda takip sorunu, dürtüsel davranışlar gözlemlediğiniz bir çocukta anında uzman yardımına başvurmalısınız. Dikkat Eksikliği Tedavisi İlaçsız Nasıl Yapılır? Öğrencilerin düşmanı ve çoğu kesimin kolay kolay anlayamadığı dikkat eksikliği sorunu, özel eğitimlerle ilaçsız olarak tedavi edilebildiği gibi farklı tanılarda ve durumlarda uygulanacak dikkat eksikliği tedavisi ilaçlı olacaktır. İlaçsız uygulanacak dikkat eksikliği tedavisi için beyin egzersizleri yapmak ve fiziksel egzersizlere önem vermek gerekir. Beyin egzersizleri yapmanın dikkat eksikliği sorununa anından etki etmesi, tembelleşen beyinin yeniden farklı işlevlerde çalışmasından kaynaklanır. Beyin egzersizleri yapmak için bulmacalar çözülebilir, bilmeceler ve düşünmeye dayalı akıl oyunları oynanabilir. Zamanla dikkat eksikliğinin ortadan kalkmasını sağlayacak olan beyin egzersizleri, her gün belli aralıklarla uygulanmalıdır. Fiziksel egzersizler yine vücudun daha hızlı kan pompalamasını sağlayacak ve beyne daha çok oksijen ulaştırılacaktır. Böylelikle fiziksel faaliyetler ile hormon salgılanması daha sağlıklı olacak ve beyin hücreleri buna bağlı olarak gelişecektir. Özellikle çocuklarda ilaçsız yöntem uygulanarak dikkat eksikliği tedavisi sağlanacaksa yüzme, tenis, basketbol, dans, bale, gibi spor aktivitelerinden en az biri yapılmalıdır. Ayrıca bu sayede beden sağlığınızı da korumuş olursunuz. İlaçlı Dikkat Eksikliği Tedavisi Her sorunda olduğu gibi dikkat eksikliğinde de ilk olarak ilaçsız yöntemlere başvurmak gerekir. Ama farklı ve alanında uzman kişilerce tanı konulmuş dikkat eksikliği sorunlarında, başvurulan dikkat eksikliği tedavisi ilaç kullanılarak uygulanmalıdır. Kullanılan ilaçların bir kısmı merkezi sinir sistemine doğrudan etki eden sentetik uyarıcılardan oluşmaktadır. İlaçlı tedavinin etki gösterebilmesi yaklaşık bir yıllık süreci kapsamaktadır. Kimi vakalarda ise daha uzun yıllar kullanım gerekecektir. Çocuklar için reçete yazılabildiği gibi yetişkinlerin ilaçlı tedavi edilmesi için de reçete yazılabilmektedir. Dikkat eksikliği tedavisinde kullanılan ilaçların bazıları ritalin, concerta, adderal, klonidin, pemolidin, karbamazepin ve antidepresan ilaçlardır. Türkiye'de çocuklarda ilaçlı tedavi yöntemine başvurulduğunda sıklıkla concerta ve ritalin reçetesi verilir. Concerta ve ritalin dikkat eksikliği ilacı olarak dikkat işlevleri üzerinde doğrudan etkili olmaktadır. Her ilaçta görülen ve yalnızca doktorların yazabildiği dikkat eksikliği ilaçlarının yan etkilerini gözlemlemek gerekir. Uyku düzensizliği, iştah bozukluğu, karın ağrısı, baş ağrısı, sağlıklı beslenme alışkınlıklarının bozulması ve bazı tiklerin oluşması gözlemlenebilecek etkilerdir. Erken Teşhis Önemlidir! Dikkat eksikliği sorunlarının son yıllarda oldukça artış göstermektedir. Bilinçli ebeveyn ve uzman eğitimciler tarafından erken teşhis dikkat eksikliği tedavisi sonuçlarına daha kolay ulaşılmasını sağlar. Erken yaşta müdahale edildiğinde ilaçlı ya da ilaçsız tedavi yöntemleri uygulanmaktadır. Çocuk yaşta görülen genellikle öğrenme problemleri ile baş gösteren dikkat eksikliği, ayrıca hiperaktiviteye de bağlı olabilir. Dikkat eksikliği sorunu tedavi edilmediğinde ve ertelendiğinde özgül öğrenmeye dönebilir. Ciddi oranda akademik sorunlarla baş etmek zorunda kalan çocuk, içine kapanabilir, arkadaşlarıyla iletişimlerinde sorunlar yaşayarak sosyal problemler yaşayabilir. Bu problem ile yetişen kişi ilerde zayıf kişilik yapılarından dolayı sorunlarla hayat boyu baş etmek zorunda kalırlar. Erken teşhis ile tanı konulan dikkat eksikliği, ilaçsız yöntemlerle kolaylıkla çözülebilecektir. İlerlemiş ve üzerinden zaman geçmiş dikkat eksikliği sorunlarında tabi ki durum daha da zorlaşarak, ilaçlı yönteme başvurulacaktır. İlaçlı tedavi yöntemi için uzman hekiminin yönlendirmesi ve reçete yazması gerekir. İlaçlı tedavi yöntemi ayrıca ilaçsız yöntemlerle de birleştirilerek kullanılabilinir. Kaynaklar https://www.nimh.nih.gov/health/topics/attention-deficit-hyperactivity-disorder-adhd/index.shtml https://www.cdc.gov/ncbddd/adhd/index.html"} {"url": "https://sinirbilim.org/dikkat-eksikligi-ve-hiperaktivite-bozuklugu/", "text": "Dikkat Eksikliği Ve Hiperaktivite Bozukluğu Hakkında Bilinmesi Gerekenler Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu , bir kişinin dikkatini görev ve sorumluluklarına vermekte ve verilen dikkatin sürdürülmesinde güçlük yaşaması sorunudur. DEHB'li bireyler çok hareketli, konuşkan olabilir veya dürtüsel özellikler gösterebilirler. Çocuklarda ise sınıfta ayakta dolaşmak veya sürekli hareketli olmak şeklinde belirtiler gözlemlenebilir. DEHB, sosyal ve akademik veya mesleki işlevlerin önemli alanlarını etkileyebilir ve okul performansı ve kişisel ilişkilerde zorluklarla sonuçlanabilir. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı koymak için net bir test yoktur. Doktorlar belirtileri eleme ve gözlem yoluyla tanı koyar. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu 3 kategoriye ayrılır. Hangi belirtilerin ağırlıklı olarak gözlemlendiğine göre sınıflandırılmıştır. Bunlar farklı teşhisler olarak nitelendirilmez, sadece etkilerin yönetilmesine yardımcı olmak amacı taşır. Dikkat Eksikliği - Bir görevi dikkatsiz yapma ve hata eğiliminin fazla olması - Odaklanmada zorluk - Diğer insanlar konuşurken dinliyormuş gibi yapmak - Zaman yönetimi ve görev organizasyonu yapmada güçlük - Sık sık eşya kaybetmek - Görevleri tamamlamayı unutmak - Uzun süreli odaklanma gerektiren görevlerden kaçınma veya hoşnutsuzluk duyma. - Talimatları yerine getirmekte zorluk Hiperaktivite - Aşırı konuşma - Israrcı kıpırdanma, el veya kol hareketleri - Başkalarının etkinliklerine sık sık izinsiz girme - Sıra olmakta güçlük Birleşik Tip Dikkat eksikliği ve hiperaktivite belirtilerinin aynı anda görünmesi durumudur. Günlük yaşamda uyum problemleri yaşamaları olasıdır. DEHB Teşhisi Nasıl Konur? Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun erken çocuklukta başlayıp etkilerinin yaşam boyu sürdüğüne dair bir görüş birliği bulunmaktadır. DSM-5te başlangıç yaşı ölçütü 12'dir. DEHB'i karakterize eden tanı ölçütlerinden altı veya daha fazla semptoma 6 aydan uzun süredir sahip olma durumunda muhtelemen DEHB teşhis edilebilir. Türkiye'de her 10 çocuktan birinde DEHB bulunmaktadır. Amerika'da Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü'ne göre, DEHB olan çocukların çoğu ilkokul çağında tanı almaktadır. Amerikan Pediatri Akademisi çocukların en 4 yaşına kadar teşhis edilmemesini önerir. Bununla beraber bazı kişiler ergenliğe hatta yetişkinliğe kadar tanı alamayabilir. Hiçbir belirli tanı testi DEHB'i tanımlayamaz. Doktorlar işitme veya görme sorunları gibi diğer olası nedenleri dışlamak için muayeneler yapar. Ebeveynler, bakım veren ve öğretmenler tarafından çocuğun davranışları hakkında ayrıntılı bilgi vermesi gerekecektir. DEHB belirtileri depresyon, kaygı bozukluğu, öğrenme güçlüğü ve uyku sorunu belirtileriyle benzerlik gösterdiği için karıştırılabilir. Kız çocuklarında dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu belirtilerini tanımak önemli! Yapılan araştırmalar sonucunda oğlan çocuklarının kız çocuklarına oranla daha fazla DEHB tanısı aldığı belirlenmiştir. DEHB'in kızlarda nadiren meydana gelen 'erkek hastalığı' olduğuna dair yanlış bir inanış ortaya çıkmıştır. Oysaki ana belirtiler kız ve oğlan çocuklarında da aynıdır. Oğlan çocukları öfke ve hayal kırıklıklarını fiziksel ve sözlü olarak ifade ederken kız çocukları içe atma eğilimindedir ve kız çocuklarında belirtiler daha hafif şekilde gözlemlenebilir. Kız çocuklarında dikkat eksikliği daha yaygın görülür, dürtüsellik eşlik edebilir. Bir kız çocuğu yetişkinliğe kadar DEHB tanısı almazsa başka zorluklarla karşı karşıya olma riski taşıyabilir. Bu risklerden bazıları: - Düşük özgüven - Problem çözmede mantık yerine düzensiz duyguların yönlendirdiği baş etme stratejileri geliştirmek - Yüksek stres seviyesi ve anksiyete bozukluğu - Depresyon Dr. Ellen Littman DEHB'li bir kızın ergenlik ve genç erişkinliğe girerken tanı almaması veya tedavi görmemesi durumunda, kaçınılmaz olarak bir uyum sorunu ile karşılaşacağını söylüyor. Dikkat Eksikliği Ve Hiperaktivite Bozukluğu Tedavisi"} {"url": "https://sinirbilim.org/dilin-evrimi/", "text": "Neden Konuşuruz? İletişimin ve Dilin Evrimi Hayatımızın neredeyse her alanında yaptığımız bu şeyi neden yaptığımızı hiç düşündünüz mü? Neden konuşmaya ihtiyaç duyuyoruz? Konuşmadan yaşamak mümkün olur muydu? Öncelikle bu işi nasıl yapar hale geldiğimize bakmak, aklımızdaki soru işaretlerini yok etmeye yardımcı olabilir. Gelin, bu konuya biraz evrimsel yaklaşalım. İnsanlar, vahşi doğada rakiplerine göre fiziksel olarak daha güçsüzdür. Avlanmak ve diğer hayvanlara yem olmamak için güçlü pençeleri, sivri boynuzları veya büyük, keskin dişleri yok. Bu yüzden hayatta kalabilmek ve neslimizi devam ettirmek için alet kullanmak ve birbirimizle işbirliği yapmak zorundayız. Bu durumlara örnek olarak, tarım öncesi dönemde kadınların toplayıcılık ve çocuk bakımıyla, erkeklerin de avcılıkla uğraştıkları biliniyor ve tarihi çağlar kullandığımız aletlere göre ayrılmıştır. Dolayısıyla yaşamak için birbirine ihtiyaç duyan, sosyal varlıklarız. Edindiğimiz bilgiyi diğerlerine aktararak türümüzün devamını sağlayabilmişiz. Tabii bu da dil ile mümkün olmuş. Neden Sadece İnsanlar Konuşuyor? Peki ama, diğer işbirliği yapan canlılar neden bir dile sahip değil? diyeceksiniz. Çok doğru. Dünyada insanlar dışında işbirliği yapan canlılar da var. Örneğin; karıncalar buldukları besinleri yuvalarına hep birlikte taşıyor, arıların türlerine göre kovanlarında farklı görevleri var, kuşlar ötüşerek iletişim kuruyor. Bu canlıların da birbirleriyle iletişim kurması gerekiyor ama bunu kendi tarzlarında yapıyorlar. Bizimkine benzer sembolik bir dilleri yok. Bunun sebebi biz insanların, bu canlılara göre daha karmaşık bir sosyal yapıya ve kişilerarası ilişkilere sahip olmamız. Kendimizi ifade edecek daha karmaşık bir sisteme ihtiyaç duymuş olabiliriz. İnsan dışındaki diğer canlıların iletişimi, daha çok bir çeşit koşullanmaya dayanıyor olabilir. Avustralya Ulusal Üniversitesi'nde yapılan bir çalışmada biyologlar, bir kuş türünü onlara tanıdık seslere maruz bırakarak 2 gün boyunca eğitmişler. Aynı zamanda kuşların üzerine yırtıcı bir kuşun model planörünü fırlatmışlar. Bu sesleri yırtıcı kuşlarla eşleştiren kuşlar, 8 oyundan sonra sesleri duyduktan sonra kaçmayı öğrenmiş ve biyologlar yabancı sesler çaldıklarında kaçmamışlar. Bu araştırma bize, diğer canlıların insanlara göre daha basit bir iletişim kurduklarını gösteriyor. Dilin Evrimi Dilin evrimi için literatürde iki farklı yaklaşım var. Bunlardan ilki, daha yaygın olarak benimsenen, dilin evrimsel bir adaptasyon olduğunu belirten görüş. Az önce biraz bahsettiğimiz bu yaklaşım, Stephen Pinker ve Paul Bloom tarafından ortaya atılmış. Bu görüş, çevresel koşullar daha karmaşık hale geldikçe bilgi aktarımının daha da zorlaşması ve buna bağlı olarak, sembolik bir dil oluşturmaya ihtiyaç duymuş olduğumuzu savunur. İnsanlar nasıl daha iyi yaşamını sürdürebileceklerine dair yeni bilgiler öğrendikçe bunları yeni nesle aktarabilmek için daha fazla sembol ve temsil kullanmaları gerekmiş. Böylelikle kullanılan dil, zamanla bir ağaç gibi büyüyerek, dallanıp budaklanarak günümüzdeki haline ulaşmış. Noam Chomsky'nin ortaya attığı diğer görüş ise dilin, diğer evrimsel süreçlerin bir adaptasyonu olarak değil, aslında evrimin bir yan ürünü olarak ortaya çıktığını savunur. Bu durum, Darwin'in Ön Adaptasyon adını verdiği durumla benzerlik gösteriyor. Ön Adaptasyon Nedir? Ön adaptasyon, bir türün adaptasyon için geliştirdiği bir özelliği, başka bir amaçla kullanabiliyor olmasıdır. Örneğin kuşlar, soğuktan korunabilmek için doğal seçilimle birlikte tüyler kazanmışlar ve bu tüyleri uçmak için kullanabilmişlerdir. İnsanlar da zorlu koşullara uyum sağlamak için aletler geliştirmişler ve bu olay zaman içinde beyinlerinin gelişmesine dolayısıyla sembolik bir dil üretebilmelerine yol açmış ve böylece beyin gelişiminin sonucu olan bu özelliği birbirleriyle iletişim kurmak için kullanmışlardır. Günümüz insanının evrimsel sürecine baktığımızda, beynin gittikçe büyüdüğünü görebiliyoruz. İlk alet kullanmaya başlayan atalarımız olarak bilinen Homo habilislerden sonra beynimizin konuşma alanları olan Broca ve Wernicke alanlarının gelişmesi, bu görüşe bir kanıt olarak gösteriliyor. Chomsky, çocukların okulda anadillerinin kurallarını öğrenmeden önce, bu kuralları konuşurken uyguladıklarına dikkat çekmiş. Bununla dil bilgisinin zaten beyinde olması gerektiği sonucunu çıkarmış. Yani, dil beynimiz geliştikçe gelişmiş. Yeni Bir Dil Öğrenmenin Beyne Etkileri Yeni bir dil öğrenmenin beynimize olan yararları günümüzde herkesçe konuşuluyor. Bunun sebebi iki dil arasında geçiş yaparken beynimizin prefrontal korteksinde farklı bir beyin aktivitesini harekete geçirmesi. Aynı zamanda dil, olayları tahmin etmek, neden-sonuç ilişkisi kurmak, anıları düzenlemek ve davranışları planlamak gibi zihinsel süreçlerin gelişiminde önemli bir araç. Sonuç olarak, beynimiz geliştikçe dil becerimiz gelişiyor ve yeni bir dil öğrendikçe de beynimiz gelişiyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/dinlenmek-sadece-uyumakla-mi-mumkundur/", "text": "Dinlenmek Sadece Uyumakla Mı Mümkündür? Her gün başa çıktığınız zorluklar, canınızı sıkan olaylar, sağlık sorunları, gelecek kaygısı gibi stres altında kalmanıza sebep olan problemler sizleri uykunuzdan mahrum bırakabilir. Peki, bedeninizi ve zihninizi uyumak dışında nasıl dinlendirebilirsiniz? 2019 yılında TedxAtlanta'da gerçekleştirilen bir konuşma sırasında Dr. Saundra Dalton-Smith asıl yorgun hissetmenize sebep olan durumları ele almış ve bu sorunlara 7 çözüm yolu önermiştir. Aslında hepimizin bildiği bu enfes ipuçlarına bir göz atalım. 1. Fiziksel dinlenme Pasif ya da aktif olarak bedeninizi dinlendirebilirsiniz. Uyumak veya şekerleme yapmak pasif fiziksel dinlenme olarak sayılırken, aktif fiziksel dinlendirme ise vücudunuza uyguladığınız bir restorasyon gibidir. Yürüyüş, yoga, gevşeme ve masaj dolaşım sisteminizi düzenleyerek rahatlamanızı sağlar. 2. Zihinsel dinlenme Çalışırken saat başı ara veren, kırmızı ışıkta durduğunda gökyüzüne bakan veya derin bir nefes alıp hayallere dalan var mı? Önceden planlayacağınız kısa aralar sayesinde zihninize yavaşlamanın önemini hatırlatabilirsiniz. Ayrıca yatağınıza yattığınız zaman aklınızı kurcalayan, sizi uyumaktan alıkoyan şeyleri başucunuzda yer alan bir not defteri veya not kağıtlarına yazmanız da zihninizi dinlendirmenize yardımcı olacaktır. 3. Duyumsal dinlenme Parlak ışıklar, bilgisayar ekranları, bulunduğunuz ortamda maruz kaldığınız gürültü ve kalabalık gerçekleştirilen görüşmelerin hepsi algılarımızın tepetaklak olması ve bitkin hissetmemiz için yeterli sebeplerdir. Çözümü ise çok basit; 1 dakikalığına gözlerinizi kapatıp derin nefes alıp vermek. Günün sonunda veya kendi belirlemiş olduğunuz bir saatte bütün elektronik cihazlardan kendinizi soyutlayarak duyularınıza yaşam hakkı verebilirsiniz. Zihniniz kendinizi soyutlamayı ve yaptığınız faaliyet durgunluğunu onu dinlendirme amacıyla yaptığınızı fark ettiği an duyularınızın gördüğü zarar tersine dönmeye başlayacaktır. 4. Yaratıcı dinlenme Sorunlara çözüm bulmakla yaşayan veya yeni fikirleri ortaya çıkartmakla debelenenler için bu dinlenme türü çok önemlidir. Ayasofya'yı, Yerebatan Sarnıcı'nı, Peri bacalarını veya Pamukkale Travertenlerini ilk gördüğünüz zaman neler hissettiniz? Bırakın duygularınız açığa çıksın. Bir park veya güneşi teninizde hissetmeniz bile yaratıcılığınızı harekete geçirebilir. Yaratıcı yönlerinizi dinlendirmekten bahsederken sanattan keyif almayı bilmekte yer alır. Çalışma alanınızı bakmaya doyamadığınız eserler veya fotoğraflarla süsleyerek onların sizin için konuşmasına, ilham kaynağınızdan güç almasına izin verin. Haftada 40 saat aynı ortamda boşluğa bakarak veya düzensizliğin ortasında bulunarak yaptığınız şeyle ilgili tutku dolu olmayı beklemeyin hele ki alışılmışın dışında fikirler arıyorsanız kendinizi hiç kandırmayın! 5. Duygusal olarak dinlenmek Hani bazı arkadaşlarınız vardır gelmiş geçmiş en iyi dost diye adlandırdıklarınız. Onlardan bir ricanız olduğunda dürüst olarak 'hayır' demek yerine gönülsüzce 'evet' demek durumunda kalanlar. İşte bu arkadaşlarınız yalnız kaldıkları zaman kendilerini değersiz, takdir edilmeyen ve daha da kötüsü başkaları tarafından kullanılmış hissederler. Bu kişilerin duygusal olarak dinlenmeye ihtiyaçları vardır. Bu duygusal dinlenme bir süreç olarak değerlendirilerek, bireyin kendine vakit ayırması ve bir sınır yaratması anlamına gelir. Bu sayede ilerleyen zamanlarda benzer olaylar karşısına çıktığı zaman kendi duygularını karşısındakine çekinmeden aktarabilecek ve karşısındakini memnun ettirme amacıyla yerine getirdiği davranışlara bir son verecektir. Bu süreç gerçekten cesaret ister. Duygusal olarak dinlenmiş bir insan 'Bugün nasılsın?' sorusu sorulduğu zaman 'İyi hissetmiyorum.' cevabını verebilen ve susmak, yaşadıklarından kaçmak yerine içerisinde bulunduğu zorlukları karşısındakine anlatabilendir 6. Sosyal olarak dinlenmek Duygusal olarak dinlenmeye ihtiyaç duyan çoğu birey aynı zamanda sosyal olarak dinlenmeye de ihtiyaç duyar. Kendinizi sosyal olarak dinlendirme aşamasında etrafını olabildiğince pozitif ve sizi destekleyen insanlarla doldurmalısınız. Kişilerle sanal ortamda görüşmeniz gerekse bile bu kişiler sayesinde içerisinde bulunduğunuz zor durumlarda kendinizi daha rahat hissedebilir, onlardan aldığınız destekle olaylara odaklanmayı başarabilirsiniz. 7. Manevi dinlenme Bu dinlenme türü fiziksel ve zihinsel aktivitelerin ötesinde bağlanma, derin bir aidiyet, sevgi, kabul ve amaç duygusu hissetme yeteneği olan ruhsal bir dinlenmedir. Bu dinlenmeyi hissedebilmek için kendinizden daha büyük olduğuna inandığınız bir şeyle meşgul olarak günlük rutininize dua, meditasyon veya topluluk katılımı ekleyin."} {"url": "https://sinirbilim.org/direncli-epilepsi-vagal-sinir-uyarimi/", "text": "Dirençli Epilepsi Tedavisinde Vagal Sinir Uyarımı Epilepsi tarih boyunca insanların hayatlarında olan bir hastalıktır ve tarih boyunca gerek dini gerekse geleneksel tıbbi olmayan yöntemlerle tedavi edilmeye çalışılmıştır. İlerleyen zamanlarda başta Hipokrat olmak üzere daha sonraları Galen epilepsi hastalığının ilahi bir ceza olmadığını beyinle ilişkili bir bozukluk olduğunu belirtmişlerdir ve ancak bilimsel tedavi yöntemleriyle iyileştirilebileceğinin üzerinde durmuşlardır. Günümüzde gelişen bilim ve teknoloji sayesinde epilepsi tedavisinde de olumlu gelişmeler yaşanmaktadır. Yeni nesil antiepileptik ilaçların keşfi, ketojenik diyet ve vagal sinir uyarımı bu gelişmelere dahil edilebilir. Epilepsi tedavisi öncelikli olarak çeşitli antiepileptik ilaçlarla yapılmaktadır, uzman hekimler hastanın sahip olduğu nöbet türüne, yaşına ve cinsiyetine bağlı olarak minimum düzeyde yan etki oluşturabilecek uygun ilaçlarla epileptik nöbetleri önlenmeye çalışırlar. Dirençli Epilepsi ve Tedavi Yaklaşımları Nöbetler öncelikle bir çeşit antiepileptik ilaçla tedavi edilmeye çalışılır, nöbetler önlenemezse birbiriyle uyumlu olacak şekilde birden fazla ilaç kombinasyonu ile tedavi önerilir. İlaçlarla tedavi sağlanmadığı zamanlarda cerrahi yöntemlerle yüksek oranlarda nöbetsizlik sağlanabilmektedir ancak öyle epilepsi türleri var ki tüm bu müdahalelere rağmen hastada nöbetsizlik durumu sağlanamamakta ve hastada sudep riski artmaktadır. Bu tür tedaviye dirençli epilepsi hastalarına, alternatif bir tedavi yöntemi olan vagal sinir uyarımı ile çözüm bulunabilmektedir. Epilepsi birçok nedene bağlı gelişebilen beyinde bir gurup nöronun senkronize elektriksel boşalımlarına bağlı, tekrarlayan epileptik nöbetlerle karakterize yaygın kronik bir hastalıktır. Uygun şeçilmiş en az iki antiepileptik ilaç kullanılmasına rağmen ortalama ayda bir veya daha fazla nöbet geçirme en az üç ay boyunca nöbetsiz bir dönemin olmaması ilaca dirençli epilepsi olarak tanımlanmaktadır. Epilepsi hastalarının çoğunda tek antiepileptik ilaç ile nöbet kontrolü sağlansa da epilepsi hastalarının yaklaşık % 20-30'u ilaca direnç göstermektedir. Vagus Siniri Kranial sinirler, beyinden çıkar ve kafatası tabanındaki boşluklardan geçerek baş ve boyuna dağılan 12 çift sinirdir. Vagus siniri 10. Kranial sinirdir ve sinirlerin en uzunu aynı zamanda en geniş yayılıma sahip olanıdır. İç organlara motor, duyu ve parasempatik lifler taşıyan geniş etki alanlarına sahip bir sinirdir. Kafatasından çıktıktan sonra dil kökü, yutak, gırtlak, yemek borusu, göğüs boşluğunda kalp, akciğerler, bronşlar ve soluk borusuna, karın boşluğu içinde karaciğer, safra kesesi, yemek borusu, böbrekler, mide, bağırsak ve pankreasa dallar verir. Olası bir vagus siniri hasarı sonucunda, hasarın olduğu bölgeye ses kısıklığı, nefes darlığı, yutma güçlüğü, kalp ritminde düzensizleşme, solunum yolunu kontrol eden kasların felci sonucu ölüm görülebilir. Vagal Sinir Uyarımı Vagal sinir uyarımı epilepsi cerrahisi için uygun olmayan veya epilepsi cerrahisi uygulanmış ancak başarısızlıkla sonuçlanmış olan ilaca dirençli epilepsili hastalarda özel bir tedavi yöntemi olarak uygulanmaktadır, bu yöntem boyun bölgesine implante bir jeneratör ve sarmal elektrodların sol vagus sinirini devamlı veya aralıklı olarak uyarması temeline dayanır. Vagal sinir uyarımı yöntemi 30 yıldır dirençli epilepsi tedavisinde kullanılmaktadır ve hastaların yaklaşık %50'sinde nöbet sayısı ve süresinde belirgin azalmalar görülmektedir. Vagus sinir uyartılarının nöbet sıklığını nasıl azalttığı sorusu henüz tam olarak yanıt bulamamıştır, vagal sinir uyarımının inhibitör nörotransmitterler olan GABA ve glisin oranlarını artırarak ve eksitatör nörotransmitterleri azaltarak antiepileptik etki yaptığı düşünülmektedir. Vagal Sinir Uyarımının Olası Yan Etkileri Vagal sinir uyarım cihazı implantasyonu düşük riskler taşıyan bir ameliyat ile gerçekleştirilmektedir ve 12 yaşından büyük, dirençli epilepsisi olan hastalara uygulanmaktadır. Her tedavi yönteminde olduğu gibi bu operasyon sonucunda da bazı yan etkiler gözlenebilmektedir VSS'ye bağlı en sık gözlenen yan etki ses kısıklığı ve ses değişikliğidir. Bunun yanı sıra implantasyon alanında enfeksiyon, öksürük, boğazda ve dilde ağrı hissi, yorgunluk, uykusuzluk, bulantı ve baş ağrısı görülebilir. Sonuç Olarak;"} {"url": "https://sinirbilim.org/disleksi/", "text": "Disleksi Okuma bozukluğu olarak da bilinen disleksi kişinin normal zekaya sahip olmasına rağmen okumada güçlük yaşaması durumudur. Aslında bu durum en çok okuma ile ilişkilendirilir ancak harfleri hecelerken, yazı yazarken ve hesaplama yaparken de güçlük çekilebilir. Disleksi genelde ilk olarak okulda farkedilir. Uygun eğitim modeli ile bireyler kişiler yaşıtlarından geri kalmazlar. Birçok ünlü bilim insanı ve yazarın da disleksi olduğu biliniyor. Disleksinin sebepleri arasında hem genetik hem de çevresel etkenler olduğu düşünülüyor. Sadece çocuklukta değil yetişkinlikte de karşılaşılan bir durumdur. Örneğin bir travma, felç veya demansa bağlı beyin hasarı sonrasında kişi disleksi olabilir. Diğer taraftan disleksinin aile bireyleri arasında görüldüğü de tespit edilmiştir. Disleksinin altında yatan nörolojik temel beynin dil merkezinin hasar görmesidir. Hafıza, heceleme, görme ve okuma becerilerinin sınandığı bir dizi test sonucunda teşhis edilebilir. Tam olarak yok etmek mümkün değil"} {"url": "https://sinirbilim.org/dissosiyasyon-ve-kimlikler-arasi-amnezi/", "text": "Dissosiyasyon ve Kimlikler Arası Amnezi Kelime anlamı olarak bölünme, ayrılma anlamına gelen dissosiyasyon ruh sağlığı literatüründe karakterin, zihnin, hafızanın ve bilişin bütünlüğünün bozulması, dağılması ile karakterize olan bozulmalara verilen gelen bir kategorinin ismi. Bu kategoride yer alan hastalıklardan en çok bilineni ise Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu diye bilinen, pek çok filme konu olmuş bir rahatsızlık. İki ya da daha fazla kimliğin ya da kimlik durumunun var olması ile karakterize olan dissosiyatif kimlik bozukluğu eskiden çoklu kişilik diye de bilinirdi. Bu rahatsızlıkta kişinin kendi ana kimliğine ev sahibi denirken, sonradan ortaya çıkan, bölünen diğer kimliklere ise alter adı verilir. Bu bozulmanın önemli özelliklerinden biri de literatürde Kimlikler arası amnezi olarak bilinen fenomen. Amnezi kelimesinin hafıza bozulması, unutkanlık ile tanımlandığını düşünecek olursak kimlikler arası amnezi de dissosiyatif kimlik bozukluğu olan kişinin yaşadığı deneyimlerin ve önemli kişisel bilgilerinin alterlar tarafından hatırlanmaması durumuna deniyor. Bir örnekle anlatacak olursak, Beste'nin ikinci kimliği olduğunu varsaydığımız Aslı diye bir karakter düşünelim. Aslı'nın aynı bedende var olduğu Beste'nin yaşadığı veya deneyimlediği olayları ve bilgileri anımsayamıyor olmasına kimlikler arası amnezi diyoruz. Kimlikler arası amnezi her dissosiyatif kimlik bozukluğu hastasında aynı düzeyde görülmeyebilir. Bazen hiç deneyimlenmeyebilir, bazen de sadece bazı spesifik olaylara ilişkin bir amnezi söz konusu olabilir. Posttravmatik Model Peki dissosiyatif kimlik bozukluğunu neden görüyor olabiliriz? Başka bir deyişle bir insanın kişiliği neden bölünüyor olabilir? Literatüre baktığımızda en çok gördüğümüz teori bilim insanlarının Posttravmatik Model adını verdiği model. Bu teoriye göre kişi şayet erken dönemde travmatik bir olay deneyimledi ise bunun sonucu olarak yaşayacağı yoğun ve dayanılmaz olumsuz duygulardan korunabilmek amaçlı bir savunma mekanizması olarak kimliğini bölüyor. Elbette bu bilinç düzeyinde verilen bir karar değil. Bu teoriyi doğru saydığımızda kimlikler arası amnezi fenomeninin deneyimlenmesi de çok mantıklı geliyor. Çünkü Beste erken dönemde ciddi bir travmatik deneyim yaşadıysa alteri olan Aslı'nın bu deneyimi hatırlamıyor olması onu bu deneyimin getirdiği zorlu duygulardan gerçekten de koruyabilir. Kimlikler arası amnezi subjektif olarak yıllardır varlığından emin olunan bir olgu olsa da objektif olarak ölçümü yapılmamış bir fenomendi. Başka bir deyişle, kişilere sorulduğunda alterlerin deneyimlerinden habersiz olduğunu, farkında olmadıklarını dile getirdiler fakat bildiğimiz üzere bilim bir fenomenin varlığından emin olmak için yalnızca kişilerin kendi söylemlerinden değil objektif ölçümlerden de aynı sonucu almayı bekler. Bu sebeple araştırmacılar objektif bellek testlerini kullanarak da gerçekten kimlikler arası amnezi fenomeninin var olup olmadığını araştırmaya karar verdiler. Kimlikler arası amnezi fenomenini test etmek için prosedür şöyleydi: Hasta grubu , kontrol grubu ve simülasyon grubundan oluşan tüm deneklerin A listesindeki kelimeleri ezberlemesi ve sorulduğunda hatırlaması beklenir. Deneklerin bu listedeki kelimeleri iyice öğrenmesi için bu işlem üç kez tekrarlanır. Daha sonra B listesi için de ikinci kimliklere aynı işlem uygulanır. Simülasyon grubu da B listesi için ikinci bir kimliğe geçiş yapıyormuş gibi davranır. B Listesi, A listesi ile iki paylaşılan kategoriden ve bir farklı kategoriden oluşur. Sağlıklı deneklerde yani kontrol grubunda daha önce A listesinden öğrenilen kelimelerin araya girmesi beklenir ve bu da paylaşılan kategoriler olduğu için B listesinin hatırlanmasını zorlaştırır. Ancak dissosiyatif kimlik bozukluğu hastalarında ikinci liste farklı bir kimlikle öğrenildiği için ikinci kimlik amnezik ise A listesinde öğrenilmiş olan kelimelerin B listesini hatırlamayı zorlaştırmamalıdır. Şaşırtıcı bir şekilde, sonuçlar, hasta grubu için de paylaşılan kategorilerde B listesini öğrenmeyi zorlaştırdığını ve A listesinde önceden öğrenilen kelimelerin araya girdiğini göstermiştir. Bunlardan çıkan sonuç, daha önce iddia edildiği gibi kimlikler arasında tamamen amnezik engeller olmadığı ve tarafsız bilgi için hafıza aktarımının mümkün olduğudur. Bu sonuçlar kimlikler arası amnezi fenomeninin objektif olarak kanıtlanamadığı fikrini ortaya atınca bilim dünyasının posttravmatik model ile ilgili fikirleri de sarsıldı. Travma temelli model geçerliyse, en azından travmayla ilgili materyal için amnezik engellerin olması gerekir. Çünkü eğer ev sahibinin yaşadığı travmayı alterler hatırlayabiliyorsa, kişiliğin bir savunma mekanizması olarak bölünmesi pek de mantıklı olmazdı. Buna dayanarak ikinci bir soru ortaya atıldı: Acaba bu kimlikler arası amnezi sadece travma ile ilişkili uyaranlar için mi geçerliydi? Bilim insanları bunu test etmek için başka bir araştırma daha yaptılar. Deneklere bir anlamsız bir anlamlı kelime çiftleri öğrettiler ve daha sonra hatırlamalarını istediler. Anlamlı sözcüklerin ya olumlu ya da travmayla ilgili olumsuz anlamları vardı, bu nedenle bu koşullanma evresinde anlamsız sözcükler de duygusal bir çağrışım kazanmış oldu. Ardından, hastalar kimliklerini değiştirdi. Bu aşamada, ilk aşamada verilen anlamsız sözcükler ile birlikte sunulan olumlu ya da olumsuz başka sözcükler gösterildi ve bu gösterilen ikilinin olumlu mu yoksa olumsuz mu duygusal çağrışım yarattığı soruldu. Sağlıklı deneklerde ilk aşamada yapılan koşullanma sebebi ile duygusal bir anlam kazanmış olan anlamsız sözcük ve onunla aynı yönde duygusal anlamı olan bir sözcük birlikte gösterildiğinde denekler daha hızlı bir şekilde yanıt verir. Örneğin ilk aşamada olumlu bir anlam kazanan sözcük ile olumsuz bir sözcük bir araya geldiğinde uyumsuzluktan dolayı deneklerin duygusal çağrışımı adlandırması zorlaşır ve yanıt verme süreleri uzar. Ancak dissosiyatif kimlik bozukluğu olan kişilerde kimlik değiştiğinde kimlikler arası bir amnezi söz konusu olduğu varsayılırsa böyle bir etki görülmesi beklenmez. Kimlikler arası amnezi fenomenine göre ilk aşamada yapılan koşullanma farklı bir kimliğe yapılmıştır ve bundan ikinci kimlik etkilenmemelidir. Fakat elde edilen sonuçlar böyle olmadı. Dissosiyatif kimlik bozukluğu hastalarında da duygusal çağrışım aktarımının olduğu görüldü. Hastalar da tıpkı diğer gruplar gibi kelimeler aynı duygusal yönde değere sahip olduğunda daha hızlı yanıt verdiler. Bu da olumsuz ya da travma ile ilişkili uyaranlarda da bir aktarımın söz konusu olduğunu ve amnezik bir bariyer olmadığını göstermiş oldu. Öyleyse posttravmatik modele ne oldu? Olduğu yerde duruyor çünkü hala dissosiyatif kimlik bozukluğu hastalarının büyük çoğunluğunda erken dönem travma geçmişi olduğu gerçeği bu modeli önemli kılıyor. Yalnızca kimliği bölmenin çok da efektif bir savunma mekanizması olmadığı ortaya çıktı ve bu esnada dissosiyatif kimlik bozukluğunun nedeni olarak düşünülen ikinci bir model olan Sosyokognitif Model önem kazandı. Sosyokognitif modele göre dissosiyasyon sosyal öğrenme ve beklentilerin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Burada terapist davranışları, hipnoz gibi terapi yöntemleri ve medya etkisi gibi çevresel faktörlerin kişilerin aslında ciddi düzeyde ve hızlı duygudurum değişimi ya da davranış değişimi olarak görülebilecek davranışlarının kişilik/kimlik değişimi olarak adlandırılması ile dissosiyatif kimliklerin ortaya çıktığı öne sürüldü. Bir örnek olarak 1970'lerin ortasında piyasaya sürülen, çok satanlar arasında yer alan ve sonradan filmi de çekilen Sybil kitabının ardından dissosiyatif kimlik bozukluğunun toplumda görülme sıklığının yüksek oranda artması verildi. Kitapta 16 farklı kişiliği olan genç bir kadının hikayesi anlatılıyordu. İroniktir ki kitabın kahramanı genç kadının annesi ile ilişkili ciddi bir erken dönem travması mevcuttu."} {"url": "https://sinirbilim.org/dissosiyatif-bozukluk/", "text": "Dissosiyatif Bozukluk Nedir? Sizce tek bir bedende farklı kimlikler arasında geçiş yapılması ya da kişinin zihninde birden fazla konuşan ses olması hangi hastalığının belirtisidir? Şizofreni mi? Hayır, bu hastalık eski adıyla Çoklu Kişilik Bozukluğu olarak bilinen dissosiyatif bozukluktur. Dissosiyatif Bozukluk Belirtileri: Endişe, Depresyon, Düzensiz yeme, Belirli zaman dilimleri, olaylar, kişiler ve kişisel bilgilerin hatırlanamadığı hafıza kaybı, Bulanık kimlik duygusu, Kendine zarar verme davranışı, Madde kullanımı, Bellek boşlukları. Dissosiyatif Bozukluk Tipleri Dissosiyatif Amnezi: Bilinen hafıza kayıplarından farklı olarak Dissosiyatif Amnezi geriye dönük olarak bildirilen hafıza boşlukları ile karakterize edilir, klasik bir hafıza kaybından çok daha şiddetlidir. Kendinizle ilgili bilgileri veya hayatınızdaki insanlar, olaylar hakkındaki bilgileri, özellikle yaşadığınız travmatik bir dönemi hatırlayamazsınız. Üç tür amnezi vardır: - Lokalize: Bir olayı veya zaman dilimini hatırlayamazsınız . - Seçici: Belirli bir süre içindeki olayların belirli ayrıntılarını hatırlayamazsınız. - Genelleştirilmiş: Kimliğiniz ve yaşam öykünüz hakkında hiçbir şey hatırlayamazsınız . Bir dissosiyatif amnezi epizodu birebirden ortaya çıkar. Dakikalar saatler, günler, aylar ve hatta yıllar boyunca sürebilir. Duyarsızlaşma Derealizasyon Bozukluğu: Bireyin kendi yaşamındaki olayları, düşünceleri ve benliğini bir film izliyormuş gibi gözlemlemesi duyarsızlaşma ve/ veya kişinin çevresinden kopmuş olması hissine benzer şekilde, bireyin zihinsel süreçlere, bedenine yineleyici şekilde ayrılması, yaşadığımız dünyanın gerçek dışında görünmesi süreci derealizasyon olarak tanımlanabilir. Her ikisini ayrı ayrı yaşanabileceği ve birlikte yaşanabileceğini de unutmamalıyız. Dissosiyatif kimlik bozukluğu: Aynı bedende farklı kimliklere geçiş ile karakterize edilir. dissosiyatif kimlik bozukluğu hastalığına sahip kişilerin zihninde iki veya daha fazla kişilik vardır. Her kimliğin kendine has bir geçmişi, özelliği, sevdiği ya da sevmediği şeyler ve etnik kökeni olabilir. Bu hastalığa sahip birey düşünceler, anılar, çevre, eylemler ve kimlik arasında bir kopukluk ve süreklilik eksikliği yaşar. Bu hastalığa sahip bireyler yaşadıkları gerçeklikten bilinçsizce kaçarlar. Bu noktada akıllara gelmesi gereken soru Bu hastalığın nedeni? olmalıdır. Psikososyal nedenler ve psikososyal nedenlerini nörobiyolojik sonuçlarını ele alacağım. Psikososyal Nedenler Araştırmalar gösteriyor ki geçmişte büyük travmalar yaşayan kişilerde DKB daha sık görülmektedir. DKB travmaların, stresin veya istismarın yarattığı sarsıcı gerçeklikten uzaklaşmak, bu gerçeklikte başa çıkmanın bir yolu olarak gelişmektedir. Psikososyal Nedenlerin Nörobiyolojik Sonuçları 2014 yılında Batı Avrupa soyundan gelen kadınlarda yapılan bir çalışmada Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu ile ilişkili olarak beyinlerinin hipokampüs bölgesinde hacimsel olarak bir azalma olduğu görülmüştür. Çocuklukta yaşanan travmatik deneyimlerin şiddeti ile hipokampüs boyutunda arasında ters bir ilişki görülmüştür. Daha sonraki bir çalışma, DKB'li kadınların, sağlıklı bireylere kıyasla belirli beyin bölgelerinin kalınlığını ve yüzey alanını önemli ölçüde azalttığını gösterdi. Bu çalışma travmanın beyninizin şeklini, hafızanız, davranışlarınız ve benlik algınız üzerindeki etkileriyle gerçekten değiştirebileceğini öne sürüyor. Bir başka çalışmada pozitron emisyon tomografi kullanılarak, günlük yaşam görevlerine odaklanan dissosiyatif kimlikle, travma anılarına ve savunma operasyonlarına odaklanan dissosiyatif kimliğin karşılaştırılması üzerinedir. Travma anıları ve savunma operasyonlarına odaklanan DKB incelendiğinde amigdalada, insular korteks gibi alanlarda beyin kan akışının arttığını gözlemlenmiştir. Genetiğin DKB üzerindeki kesin rolü henüz belirsizliğini korumaktadır. Şizofreni bir Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu mudur? Tennessee Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Klinik Psikiyatri ve Aile Hekimliği alanında yardımcı doçent olan Dr. Clay Jackson bir röportajda şöyle diyor: Burada gerçekten baktığımız şey psikozdur . Algılama, düşünmede bir farklılık ve bu da şizofreninin bir nevi olmazsa olmazıdır. Şizofreni, rahatsız edici algıları ve rahatsız edici düşünceleri içerir. Dissosiyatif bozukluk hastaları, dissosiyatif kimlik bozukluğu hastaları ve şizofreni hastaları bazı sesler duyabilir. Halüsinasyonlar görebilirler. Ancak, tipik olarak, DKB hastası, bu sesleri yaşamının çok erken dönemlerinde duymaya başlar. Birden fazla ses duyar ve tipik olarak bu sesler aslında birbirleriyle sohbet eder. Oysa şizofreni hastalarında sesler daha geç yaşlarda duyulmaya başlanır ve birbirleriyle değil hastanın kendisiyle konuşmaya eğilimlidirler. DKB'yi kişilik oluşumu sırasında kişiliğin kırılması olarak düşünün. Sıklıkla, DKB hastalarının konsolidasyon sırasında erken yaşam travması vardır. Hepimizin üç yaşında ve dört yaşında hayali arkadaşları vardı. Hepimiz bunlara sahiptik. Benlik duygusu, birleşik bir kişilik duygusu, gelişimin ilerleyen dönemlerinin sonrasına kadar oluşmaz. Ve kişiliğin bu normal sentezini önleyecek bir travmayı düşünün. DKB'yi yönlendiren şey genellikle budur. Oysa şizofreni, daha sonraki dönemlerde ergenlik veya erken yetişkinlik döneminde ortaya çıkan nörodejeneratif bir hastalıktır. Ve bu algı ile ilgili sorun haline gelir. Dolayısıyla, DKB çok daha fazla gelişimsel bir hisse sahipken, şizofreni teorik olarak nasıl çerçeveleyeceğiniz açısından daha çok nörodejeneratif bir hisse sahiptir. Ancak klinik olarak, görebildiğimiz bazı ayırt edici özellikler vardır. Evet, her iki taraftan da sesler duyulması bu özelliklerden birisidir. Ancak çocukluk ve gelişim öyküsü, prezentasyonun demografik özellikleri hakkında dikkatli bir düşünme öyküsü ve hastalıkla ilişkili diğer semptomlar, dinleyen ve dikkatli bir klinisyen DKB ile şizofreni arasında oldukça hızlı bir şekilde ayrım yapmalıdır."} {"url": "https://sinirbilim.org/distimik-bozukluk/", "text": "Distimik Bozukluk Distimik bozukluk iki yıl boyunca devam eden, sürekli değil ancak kronik olarak depresif olmak ile karakterize edilir. Kişi depresyondayken şu belirtilerden en az iki tanesini yaşar: İştahsızlık, kendine güvensizlik, özsaygının azalması, düşük kendilik değeri, ümitsizlik duygusu. Distimik bozukluk majör depresyona kıyasla daha az ciddi bir duygu durum bozukluğudur."} {"url": "https://sinirbilim.org/diyabet-ilaci-bagirsak-bakterileri/", "text": "Diyabet İlacı Bağırsak Bakterilerini Olumlu Yönde Etkiliyor Toplumda 'şeker hastalığı' olarak bilinen diyabet kişinin kan şekeri düzeyinin çok yüksek olmasına yol açan kronik bir hastalıktır. Son yapılan araştırmalar Türkiye'de 7 milyonun üstünde diyabet hastası olduğu ve bu sayının yakın gelecekte 10 milyonu geçeceği tahmin ediliyor. Diyabetin başlıca iki tipi vardır: Tip 1 ve Tip 2. Tip 2 diyabet, vücut düzgün çalışması için yeterli insülin üretmediğinde veya vücut hücreleri insüline tepki vermediğinde meydana gelir. Bu insülin direnci olarak bilinir. Tip 2 diyabet, tip 1 diyabetten çok daha yaygındır. Tip 1 diyabette ise vücut hiç insülin üretmez. Türkiye'de yetişkinlerin yaklaşık %90'ında tip 2 diyabet vardır. Tip 1 diyabet genellikle 40 yaşından önce, sıklıkla ergenlik çağında, gelişirken tip 2 diyabet ise genellikle daha ileri yaşlarda ortaya çıkar. Fakat aşırı miktarda şekerli yiyeceklerle beslenilmesi sonucunda tip 2 diyabet olma yaş sınırı bir hayli düşüş göstermiştir. İleri Okuma: Diyabetin Genetik Kökeni Diyabet İlacı Bakterilerin Gelişimini Teşvik Ediyor ! Metmorfin, Tip 2 diyabetli kişilere kan şekerini kontrol etmelerini yardımcı olmak için sıklıkla reçetelere yazılan bir ilaçtır. Bu diyabet İlacı aynı zamanda yaşlanmayı önleyici bir etkiye de sahiptir. Metmorfin'in genel olarak karaciğerdeki glikoz miktarını azaltıp, kan şekeri düzeyini düşürdüğü bilinmektedir. Ancak yapılan araştırmalar, tüm hikayenin bu olmadığını göstermiştir. Örneğin, ilacın yavaş yayılan bir formu, karaciğere az bir miktarda ulaşmasına rağmen etkili olduğu görülmüştür. Metmorfin'in karaciğere gitmesini engelleyen genetik sorunlarda bile ilaç etkisini göstermektedir. İsveç Gothenberg Üniversitesi'nden Fredrik Backhed ve İspanya, Girona Üniversitesi'nden Jose Manuel Fernandez Real bağırsak bakterilerinin ilacın faaliyetinde rol oynayıp oynamadığını merak ediyordu. Ne de olsa bağırsaklarımızdaki trilyonlarca minik canlıların bir dizi hastalıkla bağlantılı olduğunu ve ilaç metabolizmasını etkilediği biliniyor. Glikoz Toleransı Gelişiyor Grup, yeni teşhiş edilen Tip 2 diyabetli 40 gönüllü aldı. Her kişi rastgele dört ay süreyle Metmorfin veya plasebo almak üzere deneye tabii tutuldu ve hepsine düşük kalorili diyet uygulandı. Çalışma süresi boyunca, bağırsak bakterilerinin oluşumu Metmorfin kullananlarda daha dramatik bir şekilde değişti. Özellikle ilaç Akkermansia ve Bifidobacterium adı verilen bakteri suşlarının büyümesini teşvik etmiştir. Laboratuvar deneyleri, her iki türün de Metmorfin varlığında daha hızlı büyüdüğünü ortaya koydu. Ardından araştırmacılar Metmorfin öncesi ve sonrasında üç kişiden dışkı örnekleri aldı. Alınan dışkılar tip 2 diyabeti olan farelere aktarıldı. Bir fekal nakli olarak bilinen bu teknik, faydalı bakterilerce zengin sağlıklı bireylerin bağırsağından, hastalıklı bireye geçmesini amaçlamıştır. Metmorfin ile tedavi edilen bireylerden alınan dışkı, üç bağışçının ikisinin örneklerini alan farelerde, glikoz toleransını geliştirdiği görüldü. Glikoz toleransı hayvanların kan şekeri düzeylerini ne kadar iyi kontrol edebildiğini ölçen bir göstergedir. Ancak tedaviden önce insanlardan alınan dışkılar farelerdeki bir iyileşmeye neden olmadı. Sonuçlar, Metmorfinin kan şekeri düzeylerini etkileyebilecek Akkermansia gibi bağırsak bakterilerinin büyümesini teşvik ederek çalıştığını ortaya koyuyor. Bununla birlikte araştırmacılar bakterilerin bunu nasıl yaptığını hala araştırmadır. Backhed diyabetli kişilerin diyetlerine bağırsak bakterilerinin yapısını değiştirmek için faydalı besinleri eklemeleri gerektiğini, bu şekilde Akkermansia ve Bifidobacterium'un büyümesini sağlayarak benzer faydalar elde edilebileceğini söylemektedir. İleri Okuma: Dışkı Nakli Karaciğer Hastalarında Bilişsel İşlevi Geliştiriyor Bağırsakları Korumada Prebiyotikler Çok Önemlidir Hem diyabet hem de diğer hastalıklardan korunmak için beslenmemize probiyotik bakterileri içeren besinler ve bu bakterilerin üremesine ve büyümesine yardımcı olan prebiyotikleri eklemeyi ihmal etmeyelim. Probiyotik zengini besinler, doğal yoğurt, probiyotikli yoğurt, kefir, ayran, boza, tarhana, şalgam suyu gibi besinlerdir. Prebiyotikler ise sebzelerden, pırasa, yer elması, bamya, enginar, kereviz, domates, soğan, sarımsak, hindiba, kuşkonmaz, hardal bitkisi, kurubaklagillerden fasulye, mercimek, bezelye, nohut ,tam tahıllardan tam buğday, yulaf, kara buğday, arpa, kepekli pirinç, yağlı tohumlardan ceviz, badem, fındık, keten tohumudur. Bu tür yiyecekler yeter kadar kullanılırsa hem diyabet engellenebilir hem de diyabet İlacı kullanmanıza gerek kalmaz. Unutmayın bağırsaklarınızdaki sevimli canlılar mutlu olursa, siz de mutlu olursunuz."} {"url": "https://sinirbilim.org/diyabet-kanser-riskini-artirabilir/", "text": "Diyabet Kanser Riskini Artırabilir Diyabet gittikçe yaygınlaşan ve halk arasında sık karşılaşılan bir hastalık haline geldi. Diyabetin metabolizmayı ve beyni ciddi şekilde etkilediğini biliyoruz. Örneğin vücutta en fazla insülin reseptörünün olduğu yer beynimizdeki hipokampüstür. Diyabetin varlığı bu yüzden demansın önünü açabiliyor. Diyabet hastalarını bekleyen bir başka tehlike de kanserdir. Geniş çaplı bir meta analiz raporu özellikle kadınlarda diyabetin kansere yol açma riskine dikkat çekiyor. 2015 yılında dünyada 400 milyondan fazla diyabet ve 17.5 milyon kanser hastası vardı. Literatürde yer alan çalışmalarda diyabet ile kanser arasında bazı ilişkiler tespit edilse de cinsiyetin nasıl bir rol oynadığı bilinmiyordu. Diabetologia adlı dergide yayınlanan çalışmada bilim insanları tip 1 ve tip 2 diyabet hastası 19 milyondan fazla insanı kapsayan 100 çalışmayı incelediler. Kadınların Kansere Yakalanma Oranı %27 Daha Yüksek Yayınlanan meta analiz raporunda diyabetli kadınların kanser olma oranı diyabet hastası olmayan kadınlara kıyasla %27 daha yüksekti. Diyabetli erkekler ise diyabet hastası olmayan erkeklerden %19 daha fazla kansere yakalanmıştı. Kadın ve erkekler arasındaki farklara baktığımızda diyabetin kadınlarda kanser riskini daha fazla artırdığını söyleyebiliriz. Hem şeker hastalığı hem de kanser dünyada oldukça yaygın hastalıklardır. Eğer aralarındaki ilişkiyi net olarak bulabilirsek iki hastalığın tedavisine yönelik daha etkili tedaviler geliştirebiliriz. Bunun yanında cinsiyet farketmeksizin diyabetli veya değil tüm insanların kanser riskinin farkında olması toplum sağlığı için çok önemlidir. Ailesinde veya kendisinde şeker hastalığı olan bir kişi böylece kendisinin kanser riskinin de yüksek olabileceğini tahmin edebilir. Farkındalığı arttıktan sonra kendi sağlığına daha dikkat edebilir. İleri Okuma: Şeker Hastalığında Yeni Umut: Yapay Pankreas Diyabet Neden Kansere Yol Açıyor? Araştırmacılar belirli kanser türlerini mercek altına aldığında çoğu kanser türü için kansere yakalanma riskinin diyabetli kadınlarda diyabetli erkeklerden daha fazla olduğunu gördüler. Birkaç kanser türünden örnekler verelim. Böbrek kanserinde kadınların risk oranı erkeklerden %11 yüksektir. Bu oran ağız kanserinde %13, mide kanserinde %14, lösemide ise %15'tir. Sadece karaciğer kanserinde erkeklerin risk oranı kadınlardan %12 fazladır. Diyabetli kadınların neden erkeklerden daha fazla kanser riski taşıdığını bilmiyoruz. Diyabette hangi moleküler mekanizmaların kanseri arttırdığı hala araştırılıyor. Bilim insanlarının bazı hipotezleri var. Bunlardan biri kandaki şeker oranı artışının DNA hasarına yol açma ve kansere neden olma ihtimali üzerinde duruyor. İleri Okuma: Kurubaklagiller ile Tip 2 Diyabete Dur Demek Kadınlar Prediyabetik Aşamada Daha Fazla Kalıyor Kadınlar kandaki glikoz oranının yüksek olduğu prediyabetik aşamada erkeklerden daha uzun süre geçiyor. Prediyabetik aşama kişinin kan şekeri seviyesinin normalden yüksek olduğu ama tip 2 diyabet olarak sınıflandırılmadığı basamaktır. Prediyabetik aşamaya gelen kişiler sıklıkla tip 2 diyabet hastası olurlar. Diyabet teşhisi konulduktan sonra ise kadınlar daha az ilaç kullanıyor veya yeteri kadar tedavi alamıyorlar. Erkekler kandaki şeker seviyelerini düşürmek için birçok zaman kadınlardan daha iyi tedavi ve ilaç alıyorlar. Şeker hastalığı konusunu etraflıca ele aldığımızda kadınların kandaki glikoz seviyelerini ayarlamada erkekler kadar başarılı olamadığını görüyoruz. Özellikle uzun vadede kadınların glikoz seviyesi erkeklerden daha kontrolsüz bir şekilde seyrediyor. Bu durum da kanser riskini artırıyor olabilir. Ancak birçok kanser türüne baktığımızda kadın ve erkekler arasında belirgin bir fark olmadığını söylemekte yarar var. Diyabet kadınlarda kanser riskini daha fazla artırıyor olabilir ama birçok kanser türünde durum eşit görünüyor. İleri Okuma: DNA'nızdaki Diyabet"} {"url": "https://sinirbilim.org/diyabetik-nefropati/", "text": "Diyabetik Nefropati Hasarı Mitokondri Transferiyle Azaltılıyor Diyabetik nefropati, şeker hastalığı olan insanları etkileyebilen uzun süreli bir böbrek hastalığıdır. Yüksek kan şekeri düzeyleri, bir kişinin böbreklerinin çalışma biçimine zarar verdiğinde oluşur. Böbrekler, kan basıncını kontrol etmek ve kalp sağlığını korumak için hayati önem taşıyan vücuttaki sıvı ve tuz seviyelerini düzenlemeye yardımcı olur. Bir insanda şeker hastalığı varsa, tip 1, tip 2 veya gebelik diyabeti olsun, vücutları gerektiği gibi insülin kullanamaz veya üretemez. Gebelik diyabeti hamilelik sırasında ortaya çıkar ve yaşamın sonraki döneminde tip 2 diyabet riskini artırarak ciddi sonuçlar doğurabilir. Şeker hastalığına bağlı yüksek kan şekeri seviyesi zamanla, kalp ve böbrekler de dahil olmak üzere vücudun çeşitli bölgelerine zarar verebilir. Bunun sonucunda oluşan böbrek hasarı, diyabetik nefropati olarak bilinir. Diyabetik Nefropati Böbrek Yetmezliğine Neden Olabilir Diyabetik nefropati, uzun süreli böbrek hastalığının ana nedenidir ve böbrekler artık günlük yaşamın ihtiyaçlarını karşılayacak kadar iyi çalışmaz. Bu yüzden potansiyel olarak hayati tehlike yaratan sonuçlarla böbrek yetmezliğine yol açabilir. Böbrek yetmezliğinin en ciddi nedenlerinden biri olan diyabetik nefropati, şeker hastalığı olan hastalarda yüksek ölüm oranına sahiptir. Yüksek şeker seviyesinin neden olduğu mitokondriyal fonksiyon bozukluğu, özellikle böbrek hücrelerinde serbest radikallerin aşırı üretilmesinden ve hücrenin düşük enerji üretiminden kaynaklanan diyabetik nefropatiye katkıda bulunur. Böbrek fonksiyonel hücreleri, çok miktarda enerji gerektiren su, glikoz ve sodyum iyonları gibi elektrolitlerin yeniden emilimi ve düzenlenmesi için aktif taşıma gerçekleştirir. Bu nedenle, mitokondrinin fonksiyonel bozukluğu, vücut sıvılarının dengesini ve idrar kompozisyonunun düzenlenmesini bozar. Mitokondri yapısının bozulması ile hücrelerin tahrip olmasına, hücreden hücreye temaslarında kayıplara ve hücre iskeleti değişikliklerine yol açar. Böbrekte hasarlı hücrelerin tamiri için fonksiyonel mitokondri ile bu hücrelerin yapısal olarak gelişmeleri gereklidir. Mezenkimal Kök Hücreler Mezenkimal kök hücreler böbrek hastalıklarının tedavisinde kullanım için pratik bir kaynaktır. Perico ve arkadaşları yakın zamanda, insan göbek kordonundan türetilmiş mezenkimal kök hücrelerin hücresel enerji seviyelerini, mitokondriyal yapıyı ve bazı kanser ilaçlarının kullanılmasından sonra gelişen böbrek hasarı sonrasında mitokondri bozulmalarını baskıladığını bildirdi. Daha önce böbrek hücrelerine mitokondri transferi ile ilgili bir çalışma gösterilmemiştir. Son yapılan ve Nature'da yayınlanan bir çalışmaya göre, ilk önce mitokondri transferi fenomeni sunulmuş ve daha sonra diyabetik modelin böbreğinde hasarlı hücrelerin onarımı için kritik rolleri araştırılmıştır. Bulgular, mitokondri transferi ile mezenkimal kök hücrelerin diyabetik nefropatiye karşı tedavi edici etki oluşturmak için kullandıkları mekanizmaları tanımlayan yeni bilgiler sunmaktadır. Mitokondrinin İşlevi Çok Önemli Böbrek hücreleri yüksek enerji metabolizmasına sahip hücrelerdir ve mitokondri hücre çoğalmasında önemli bir rol oynar ve hücre döngüsünün ilerlemesi için normal bir mitokondri dengesi gereklidir. Zhan ve arkadaşları, şeker hastalarında bu dengenin insan böbrek hücre hattında bozulduğunu ve bunun da mitokondri kırılmalarına bağlı programlanmış hücre ölümü olduğunu bildirmişlerdir. Önceki çalışmalar, diyabetik nefropati tedavisi için damar içine uygulanan mezenkimal kök hücrelerin tedavi edici etkilerini bildirmiştir. Bu kök hücreler böbrek dokularında iltihap ve hasarlanmayı yavaşlattı ve böbrek hücrelerinin yenilenmesini tetikledi. Biz de ekip olarak son projemizde böbreğe giden kan akımını durdurarak böbrek hasarı oluşturup daha sonra bu dokulara, mitokondri transferi ile hasarlı hücrelere enerji sağlayarak yenilenmesine katkıda bulunduğunu gözlemledik. Hedef hücrelerde mitokondrinin onarımını desteklemek için mezenkimal kök hücrelerin yeni bir etki mekanizması olan mitokondri transferi son zamanlarda önerilmiştir. İlk önce, STZ adlı bir kimyasal ajan ile diyabetik nefropati oluşturulmuş farelerin böbreklerinde sistemik olarak uygulanan farklı hücre boyama yötemleri ile mitokondriler işaretlenmiş ve dağılımı incelenmiş. Mitokondrinin hücrelere girişi tespit edilmiş ve boyama uygulanan kök hücrelerin kendi mitokondrilerini hasarlı hücrelere transfer ettikleri ortaya koyulmuştur. Böbrek başına mitokondri boyaması pozitif hücrelerin sayısı 3. günde 859, 7. günde 776 hücre olduğunu tespit edilmiştir. Mitokondri Tünelleme Yöntemi Bazı çalışmalar mezenkimal kök hücrelerin kendi mitokondrilerini tünelleme yöntemi olarak adlandırılan uzun hücre süreçleri vasıtasıyla diğer hücrelere transfer ettiğini bildirdi. Farklı birçok çalışma bu şekilde mitokondri transferi sonrasında hücre canlılığını ve hasarlı nöronların geri kazanılmasını destekledi. Morrison ve arkadaşları mitokondri transferi yoluyla akciğer hasarını iyileştiren bir etki bildirmişlerdir. Mezenkimal kök hücrelerden izole edilen mitokondri uygulamasından 1 gün sonra hasarlı hücrelere girdi ve bu sayede 3 gün içinde diyabetik nefropatili sıçanlarda hücresel gelişmeler gözlemlendi. Önceki raporlara göre, sistemik olarak damar içine verilen mitokondrilerin çoğu akciğerlerde kaldı ve böbreklere dağılmadı. Bu sonuçla, mezenkimal kök hücreden türetilmiş izole mitokondrinin böbrekler üzerindeki etkisini sistematik uygulama ile değerlendirmenin zor olduğu düşünüldü. İzole mitokondri doğrudan böbrek ana giriş damarına uygulandığında, fizyolojik olarak kan akışına bağlı olarak böbrek dokularına yayılabilir. Kan akış hızı böbrek arterinde çok hızlıdır ve bu durum uygulanan mitokondrinin etkili bir şekilde hücre girişine engel olabilir. Bu engelleri aşmak için böbrek kapsülü altına doğrudan enjeksiyonla mitokondri transferi daha güvenilir bir yöntem olarak uygulandı ve böbrek üzerindeki etkilerinin çok daha iyi olduğu gözlemlendi. Mitokondri Transferi Başarılı Sonuçlar Verdi Sonuç olarak, mezenkimal kök hücrelerin diyabetik nefropati modelinde, mitokondri transferiyle böbrek hasarını azalttığı gösterildi. İzole mitokondri, yapısal olarak hasar görmüş böbrek hücrelerinde yeniden yapılanmaya eşlik edebilir. Bu bulgulara göre, mitokondri transferi diyabetik nefropati tedavisinde yeni yaklaşımlara bir yol açmıştır. İleride yapılacak çalışmalar böbrek yetmezliği olan birçok hastaya ışık tutabilir nitelikte olacağını düşünüyorum."} {"url": "https://sinirbilim.org/diyet-yapmamak-icin-oneriler/", "text": "Diyet Yapmamak İçin Öneriler Diyet yapmak 1920'lerden beri kimileri için adeta yaşam tarzı haline gelen bir durum. İşin tehlikeli kısmı, bunu sağlıklı olmak -kalmak için değil de, oldukça dar olan kıyafetlere sığabilmek, kendini kilo aldığı için suçlu hissedip, kısıtlamak gibi yanlış düşünce tarzlarına yöneltmek maalesef. Bugüne dek kullanılan diyet yapma terimi, aslında sözcüğün anlamına göre yanlış kullanılıyor. Kelime anlamı olarak 'yaşam tarzı' demek olsa da, şimdilerde 'zayıflamak' anlamına getirilmiş. İki anlamı ile kullanabilirsek, gideceğimiz diyetisyen de iyi sonuç alabiliriz. Belli bir süre içinde belli bir ağırlık kaybı sağlıklı bir alışkanlık değildir, amacımız hastalıklar oluşmadan en uygun önlemi alabilmek için, mutlu hissetmek için zayıflamak ve bunu yaşam boyu devam ettirmektir. Bir de bunu yaparken zorunluluk hissetmeden, yüzünde gülümseme ile yapmak, bunun bizim için daha akıcı olmasını sağlar. Bu yüzden biz en başa gidiyoruz. Hastalıklar, kilolarımızla ilgili kötü düşünceler bizi bulmadan; sağlıklı beslenmeye ve sağlıklı düşünce tarzına doğru yol alıyoruz. Birkaç tüyo ile 'diyet' yapmadan, sağlıklı alışkanlık kazanıyoruz. Sizin de bazılarına hakim olduğunuz önerileri derledik. Nasıl Değişeceğiz? - Öncelikle... Tabağınızda 4 yapraklı besin yoncasını uygulayın. Porsiyonu fazla gözüksün diye yeşillik miktarını artırabilirsiniz veya salatanızı tabağınıza alabilirsiniz. - Az yiyerek de kilo verebilirsiniz fakat bu kısa süreli ve sağlıksız olacaktır. Uzun vadede fit kalmak istiyorsanız her besin öğesinden tüketip, aktif olmalısınız. - Kahvaltıyı atlamak kilo verdirmez; aksine kilo kontrol yönetimini zorlaştırır; bu yüzden normalde aldığınız kaloriyi diğer bir öğünde daha çok ve hızlı bir şekilde alırsınız. - Yatmadan en az 2 saat önce son atıştırmanızı yapın; uykuya doğru metabolizmanız yavaşlar ve direk yağ olarak depolanır. Ayrıca uzun vadede reflüye de neden olabilir. - Her gün düzenli bir şekilde aynı saatlerde uyuyup uyanmaya çalışın. Araştırmalarda düzensiz uykunun uzun vadede diyabet gibi kronik hastalıklara neden olabileceği saptanmış. - Sporla başlıyoruz... spor alışkanlıkların en zevklisi ve hareketlisidir. Haftada en az 150 dakikalık fiziksel aktivite yapın; yürüyüş, yoga, bisiklet, koşu, basketbol, pilates vb. Bu sayede vücuda yayılan endorfin sayesinde stres seviyesi azalır ve birçok hastalığa karşı risk azalır. Kısacası; sürekli hareket halinde olun. Beslenme Konusuna Gelirsek... - Porsiyonlarınızı küçültmek için daha küçük tabaklar kullanın. - Aldığınız sıvı miktarına dikkat edin. Bu konuda idrar renginiz ne kadar hidrate olduğunuzu gösteren bir parametredir. Özellikle spor da yapıyorsanız, susamadan su içmeye çalışın. Bu hem sağlığınız hem de bilişsel faaliyetler konusunda önemlidir. - Gazlı içecekler veya hazır meyve suları tüketmemeye çalışın. Bunun yerine ev yapımı soğuk çay veya limonata, maden suyu, süt, ayran birer seçenek olabilir. - Meyve ve sebze tüketiminizde 5-a day kuralınızı uygulayabilirsiniz. Bu sizin için tüketilmesi gereken en az miktar olabilir. Ayrıca kahvaltıda söğüş olarak, öğle ve akşam menüleri için de yağsız salata yapabilirsiniz. - Günde 3 öğün ana, 3 de ara olmak üzere 6 öğün tüketirseniz; enerji dengesi açısından daha organize olur. Eğer bir sebepten dolayı atlamanız gerekecekse, işteyseniz vs. o zaman dışarıdan hazır besin almak yerine evde hazırladığınız sandviç, sert kabuklu meyveler- kuru yemişler , meyveyi tüketmeye özen gösterin. - Bitki çayı tüketiminde; aktardan açık olarak almak yerine; bildiğiniz ve güvendiğiniz bir markadan kapalı şekilde almalısınız. Açık satılan yerlerde hem sterilizasyon hem de içine başka bir ot veya çöp karışma ihtimali fazladır. Aldığınız bitki çayının; ıhlamur, adaçayı, yeşil çay dışında olmamasına özen gösterin. Çünkü bilinmeyen veya az tüketilen diğer otların çaylarının uzun vadede, birikimli etkisi bilinmemektedir. - İçeceğiniz çay, bitki çayı veya kahvenin günde toplam 2 kupayı açmamasına dikkat etmelisiniz. - Günlük tükettiğiniz-yemeklere attıklarınız da dahil- tuz miktarını 6 gramın altına düşürün. - Şeker tüketiminizi sıfırlamaya çalışın. Zor değil, damak tadı eğitilebilir. Bunun için yapılması gereken, şekerli-paketli ürünlerin olduğu reyonlardan, bu ürünleri tüketen kişilerin yanından bir süre ayrılmak olabilir. - Sakatat tüketmeyin. İçindeki doymuş yağ ve kolesterol ağırlık kazanımı ve kalp hastalıkları açısından risklidir. - Omega 3 kaynağı olan; ceviz, badem, yağlı balık ve balık yağı tüketin. Gerçekten Aç Mıyım Acaba? - Uygulanabilecek bir test var. Michael Pollan'ın Food Rules isimli kitabındaki Elma Testini uygulayın Bir elmayı yiyecek kadar aç değilseniz, aç değilsinizdir. - Gerçekten aç mısınız yoksa canınız sıkıldığı için mi yiyorsunuz iyi belirleyin. Böyle durumlar için başka bir boş zaman aktivitesi bulmak iyi gelebilir. - Besin etiketi okumayı alışkanlık haline getirin. Glikoz-fruktoz şurubu, eklenti şeker gibi ayrıntılara dikkat edin. - Bir araştırmada bir reyonda sağlıklı bir besin alan kişinin, daha sonra sağlıksız bir besin alma ihtimalinin yüksek olduğu saptanmış. Besin seçimlerinizde farkındalığınızı artırın. İrade Bu İşin Temelinde Var - İradenizin gücünü önemseyin. Sürekli değişik kararlar alarak iradenizi yormayın. Diyetisyeninizle sizin için sağlıklı olan kilo aralığını bulun ve hedefinize yönelik yaşam tarzı değişiklikleri yaparak bu aralıkta kalmaya çalışın. Zamanın sizi vazgeçirmesine izin vermeyin. - İrade gücünün temelinde; doğru beslenme, kaliteli uyku, gerçekçi beklentiler ve stresin azlığı yatar. Bu 4 öğeye göre hayatınızda değişiklikler yapıp, onlara bağlı kalabilirsiniz. Bu yüzden alışkanlıklarınızın iyi yöne doğru değiştirilmesi, yaşadığınız her anı daha canlı kılar. - Ulaşmak istediğiniz kiloyu bilgisayara ekranınızın arka plan fotoğrafı yapın veya buzdolabınızın üstüne yapıştırın-önemli olan sık görebilmeniz. Bu bazı girişimleri önleyebilir. Böylece amacınızı unutmadan hedefinize doğru ilerleyebilirsiniz. - Hedeflediğiniz kiloya adım adım giderken elbette arada kaçamaklar yapabilirsiniz. Ama bunun aralıklarına dikkat etmezseniz, en başa döneceğinizi bilin. Aslında sağlıklı beslenmek amacıyla da bunu yapmalısınız çünkü 2 haftada 1 veya ayda 1 tüketeceğiniz tatlı ile bu sürede düşmüş olan dopamin seviyeniz, o tatlıyı yerken inanılmaz şekilde artacak ve daha önce yediğiniz tatlı gibi olmayacaktır. İnsanoğlu dopaminle yaşıyor bir nevi. Ayrıca bu kaçamağınızı gene yemekle ilgili bir konu değil de, farklı alanlara yöneltebilirsiniz. Örneğin; kendinize bir tiyatro bileti veya en sevdiğiniz yazarın kitabını alın. Ödül seçeneği de aynı kişiye özel diyet gibidir. - Alışverişe aç olarak çıkmayın. Ayrıca listeye bağlı kalmaya çalışın. İndirimler veya bedavalar sizi sağlıksız bir şeyi almaya itmesin. Bu yüzden alacağınız malzemelerin ortalama fiyatlarını hesaplayarak yanınıza o kadar para almaya başlayın. - Televizyon, sinema ve bilgisayar başında tükettiğiniz atıştırmalıklara dikkat edin. Bunları meyveler, yağlı tohumlarla daha sağlıklı hale getirebilirsiniz. Bu konuda miktar takibi de yapılmalıdır. Neler Yemişim Neler İçmişim! - Kendinizi denemek veya ne kadar sağlıklı beslendiğinizi test etmek adına 1 haftalık sürede gün içinde neler tükettiğinizi yazabilirsiniz. Bu sayede kendiniz sayesinde kendinizle ilgili minik önlemler alabilirsiniz. Örneğin; Bugün hiç su içmemişim!, Gerçekten de salata yemiyormuşum.3 gündür aynı şeyi yiyormuşum! gibi. Akıllı Seçimler, Fikirler - Restorandan bir şeyler yemek zorunda kalırsanız; çocuk menüsü porsiyon azaltmak için!- sipariş edin. - Sevdiğiniz bol-kalorili-çikolatalı-pastalardan bir oturuşta bir dilim değil de, çatal bazında hesap yaparak alın. Yavaş bir şekilde tüketirseniz bir dilim, 3 çatalla aynı gibi gelebilir. - Önceden dipfrize sağlıklı ve dondurulabilecek yemekleri koyarsanız, yorgun bir şekilde işten geldiğinizde, onlar sizi zararlı atıştırmalıklardan korur. - Haftada 1 kez tartılın-bunu en iyi gittiğiniz diyetisyen belirler. Çünkü bu işi devamlı takıntı haline getirmek psikolojik olarak ters etki yaratabilir. Ayrıca yediğiniz besinlerin ödem yapıcı etkileri, su tüketiminiz de tartıyı etkileyeceği için sağlıklı bir sonuç elde edemeyebilirsiniz. - Sosyalleşin. Farklı insanlar farklı hayatlar demektir. Bu sayede kendiniz ve kilonuzu takıntı haline getirmek yerine arkadaşlarınızla konuşup odağınızı yemek yemekten çıkarabilirsiniz. - Sadece öğün atladığınızda değil, her zaman yemeğinizi veya kahvenizi dışarıdan almak yerine evde siz hazırlayabilirsiniz. Bu kilo kontrolünü sizin elinizde tutmanızı sağlar çünkü kurum yemeklerinde veya fast foodlarda ne kadar tuz, şeker, katkı maddesi eklendiğini takip edemezsiniz. Ayrıca sterilizasyon koşullarından da haberiniz yok. Örneğin bir salata yediğinizde; sebzelerin nasıl yıkandığını veya bir et yemeğinde ne kadar tuz katıldığını ölçemezsiniz."} {"url": "https://sinirbilim.org/diyette-posayi-artiralim-derken/", "text": "Diyette Posayı Artıralım... derken? Fazla kilolar hareketsiz bir yaşam ve sağlıksız beslenme sonucu ortaya çıkan pek çoğumuzun sıkıntısını çektiği kötü bir sonuç. Aslında bununla baş etmenin birçok yolu var. Beslenme uzmanları sofralara mümkün olduğunca lifli ve posalı yiyeceklerin girmesi gerektiğini söylüyor Diyette sık sık posa tüketiminin artışını vurgularız. Peki ama bunu nasıl yapacağız? Posa, genel olarak vücudumuzda sindirilemeyen bitki kökenli besinlerdir. Suda çözünebilen ve çözünemeyen olmak üzere ikiye ayrılır; temel etkisi bağırsakta kapladığı hacimle tuvalete çıkışı kolaylaştırır, emilime etkisinden dolayı kolesterol düşürür. Bu yüzden, kalp hastalıkları, inme, tip 2 diyabet, kolon kanseri gibi hastalıklarda tüketiminin artması gerekir. Ayrıca sindirime yardım edip kabızlığa iyi gelmesi de bir diğer artısı. Türkiye gibi her türlü besine ulaşmanın zor olmadığı ülkelerde, posa içeren besinlere ulaşmak da zor değildir; (1) kurubaklagiller , (2) bol posalı sebzeler , (3) meyveler ve (4) kepek/çavdar/tam buğday ekmek ürünlerinin tüketimi ile posa ihtiyacımızı karşılayabiliriz. Önceden de belirttiğimiz gibi, 4 yapraklı besin yoncasının her öğünde tüketimi, gereken posayı da almamızı sağlar. Bunun miktarı da günde 25-30 gram kadar olmalıdır. Çocuk ergen çağda, bu miktara ulaşmamıza gerek yok, tabakta besin yoncası demek hiçbir vitamin, mineral hakkında dert edilmemesi demektir-herhangi bir hastalık yoksa (2- 5 yaş; 15 gram kadar, 5-11 yaş 20 gram, 11-16 yaş 25 gram kadar almalıdır). Diyette posa alımını nasıl artırabiliriz? - Tükettiğimiz ekmekler beyaz yerine; tam tahıllılarda, çavdar, kepek ekmeği olsun. - Bulabiliyorsak, tam buğday unundan yapılmış makarna olabilir; yoksa pirinç pilavı veya makarna yerine bulgur tüketimini artırabiliriz. - Ara öğünlerde, yulaf-yoğurt-meyve, sadece taze meyve, tam buğday unundan veya yulafla yapılmış kurabiyeler birer alternatif olabilir. - Salatalara nohut, fasülye, mercimek eklenebilir. - 5-a-day kuralı olarak; sebze ve meyve tüketimi günde toplam 5 porsiyon olmalıdır > seçilen meyvelerin 1 adedi avuç içini geçmemeli; tüm porsiyonlar meyve veya sebze olmamalıdır. - Meyvenin kendisi yerine meyve suyu içilmemelidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/diyojen-sendromu/", "text": "Diyojen Sendromu Nedir? Diyojen sendromu hiç çöp atmayıp biriktirme ve toplumdan izole bir şekilde yaşama rahatsızlığıdır. Adını kinik felsefenin öncülerinden olan filozof Diyojen'den alan bu sendrom, yaşlı bireylerde görülen bir davranış bozukluğudur. Kurallara bağlı yaşamı reddeden Diyojen, halka açık yerlerde yatıp kalkmış, hayatını sürdürmek için dilenmiş, kendine sadeliği ve basitliği ilke edinmiş bir filozoftur. Bu sendromdan muzdarip kişiler de aynı Diyojen gibi kendilerini toplum dışına iterler, dış görünüşlerine önem vermezler, insanlarla iletişim kurmaktan kaçınırlar ve çöp biriktirme alışkanlıkları vardır. Biraz Asosyal Yapıdadırlar"} {"url": "https://sinirbilim.org/dna-mutasyonlari-nasil-olur/", "text": "DNA Mutasyonları Nasıl Olur? İstanbul trafiğini düşünün. Trafik ışıkları çalışırken sürücüler ışıklara göre hareket ederler ancak trafik ışıklarının arızalanması tüm trafiği berbat edebilir. Arızalı trafik ışıklarının doğuracağı sonuçları vücudumuzun gündelik operasyonlarını karmaşık hale getirecek bir DNA mutasyonuna benzetebiliriz. Trafik ışıkları neden arızalanır sorusunu sormadan, DNA mutasyonları ile ilgili olası nedenlere bir göz atalım. Öncelikle, DNA'nın ne olduğunu anlamamız gerekir. DNA, her hücre içinde bulunan ve organizmaya ait genetik bilgileri taşıyan çift sarmal şeklindeki moleküldür. DNA'lar hücre çekirdeğinde bulunur. Şeker, fosfat ve 4 bazdan oluşur. Bunlar: Adenin, timin, guanin ve sitozindir. Hücrelerde DNA, kromozom olarak adlandırılan genetik birimlerde saklanırlar. 23 çift kromozom için teşekkür etmemiz gereken bir anne ve babamız var. DNA'yı oluşturan genler, vücudumuzun proteinlerini üretmek için yol tariflerini sağlarlar. Proteinler hücrelerdeki bütün biyolojik olayların yapı taşıdırlar. Vücudun doku ve organlarının yapısı, işlevi ve düzenlenmesi için gereklidirler. Dolayısıyla bu yol tarifleri genetik mutasyonla karışırsa ihtiyaç duyulan bir proteini risk altına sokabiliriz. Peki bu karışıklığın ardında ne var? Parmaklarımızı iki temel suçlu kişiye yönlendirebiliriz: Hücre replikasyonundaki hatalar ve çevresel nedenler. Çünkü sürekli olarak yeni hücrelere ihtiyaç duyuyoruz. DNA'mız kendi kopyasını oluşturuyor ve bu işleme replikasyon adını veriyoruz. Bu işlem sırasında da bazen hatalar oluşuyor. Replikasyon sırasında çift DNA dizileri ayrılır. Sonra her bir iplikçik başka bir ikili iplik haline getirilmek üzere kopyalanır. Her 100.000.000 kereden birinde yaklaşık 1 kez kopyalama sırasında mutasyona yol açabilecek bir hata meydana gelir. Bu istatistikte ki mükemmel oranı da göz önüne aldığımızda, DNA'mızın mutasyonlar oluştuğunda kendini tamir etmeye yönelik ayağa kalkma işi yapabileceğinin de altını tekrar çizmiş oluyoruz. DNA mutasyonları çevresel etkenler tarafından da tetiklenebilir. Sigara, morötesi ışınlar ve diğer kimyasal maddeler DNA'nın potansiyel düşmanlarıdır. Örneğin, mutajenler canlı organizmaların DNA gibi hücresel bilgi ve yönetim zincirlerinin moleküler yapısını değiştirerek söz konusu organizmanın doğal olarak beklenen seviyenin çok üzerinde mutasyona uğramasına sebep olan kimyasallardır. DNA'mız kopyalanmaya başladığında mutasyonlar büyük bir anlaşma haline gelir, çünkü bu kimyasallar doğru davranmaz. Pek çok DNA mutasyonuna ait diğer iki örnek şöyledir: DNA'nın bir kısmının silinmesi: Delesyon. Bir protein yapmak için tarifin bir kısmının tamamen yok olduğunu düşünebilirsiniz ve böylece elde etmek istediğiniz proteininiz pek de beklediğiniz gibi olmayacaktır. İlave genetik kod ekleme: İnsersiyon. Bu da tarife ekstra bir katkı maddesi ekleyip doğru çıktıklarını ummak gibidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/dna-nedir-dnanin-yapisi-ve-ozellikleri/", "text": "DNA Nedir? DNA'nın Yapısı ve Özellikleri İlkokuldaki fen bilgisi derslerinde bile artık DNA'dan bahsediliyor. Herkes bu üç harfe aşina ama aslında ne olduğunu biliyor muyuz? DNA'nın açılımı deoksiribonükleik asittir. Birbiri etrafında dolanarak sarmal oluşturan bir asit molekülüdür. İçinde bilgi depolayabiliyor hem de çok değerli bilgiler. Bakteriler, hayvanlar, bitkiler yaşayan bütün canlılar bu genetik bilgi sayesinde hayatta kalıyor. Nasıl vücudumuzun emir komuta merkezi beynimiz ise hücrelerimizin merkezi de DNA'dır. DNA'nın iki zinciri nükleotid adlı monomerlerden oluştuğu için polinükleotid olarak bilinir. Her nükleotid deoksiriboz şekeri, fosfat grubu ve azot içeren nükleobazlardan oluşur: adenin , guanin , sitozin ve timin . Nükleotidler yapılarındaki şeker ve fosfatla birbirlerine kovalent bağlarla bağlanırlar. Böylece zincirin uzamasını sağlar. İki zincir ise bazlarla birbirlerine bağlanırlar. Adenin timin ile guanin ise sitozin ile hidrojen bağı kurar. Adenin ile timin arasında 2 hidrojen bağı, guanin ile sitozin arasındaki ise 3 hidrojen bağı bulunur. A-T ve G-C bağlarının farklı sayılarda olması hücrenin işlevine muazzam bir katkı yapar. Örneğin hiç mutasyona uğramaması gereken bölgelerde G-C oranı oldukça fazlayken, mutasyona açık bölgelerde A-T miktarı daha fazladır. Mutasyona açık bölgelerden bahsederken mutasyonu her zaman kötü bir şey olarak algılamayın. Mutasyonun çok yararlı olduğu yerler vardır. Örneğin bağışıklık sistemimiz vücudumuza giren yabancı patojenlere karşı rastgele antikor üretir. Bu antikor üretme işlemi DNA üzerinde inanılmaz sayıda ve hızda mutasyon olmasıyla meydana gelir. DNA RNA Protein Tamamlayıcı azot bazlar iki gruba ayrılır: pürinler ve pirimidinler. Pirimidinler timin ve sitozinler pürinler adenin ve guaninden oluşuyor. Bu polimer yapı bilgi saklama özelliğine sahiptir. Bütün organizmaların biyolojik bilgisi genetik materyalinde saklıdır. Bu kadar önemli bir yapı da haliyle iyi korunur. Dışarıdan hasar verebilecek maddelere karşı dirençlidir. Doğada birçok polimer madde bilgi depolayabilir. Örneğin kullandığımız usb bellek ve CD'ler de aynı vazifeyi görür ama DNA'nın farkı kendi kendine çoğalabilmesinde yatar. İki zincir belirli enzimler vasıtasıyla açılır ve her zincir bir taslak vazifesi görerek karşı zincirini oluşturur. Bu şekilde kendini kendini kopyalayabilir. DNA'nın iki zinciri birbirine zıt yönlerde ilerler, diğer bir deyişle antiparaleldir. Şeker moleküllerine tutunan bazlar protein kodlayan dizileri oluşturur. Her hücrenin genetik materyali çok sayıda farklı protein ve RNA kodlanabilir. DNA'dan RNA kodlanması transkripsiyon adı verilen bir işlemle gerçekleştirilir. RNA oluştuktan sonra translasyon adı verilen işlemle proteinlere dönüştürülür. Hücre Bölünmesi Ökaryotik hücrelerdeki genetik materyal, kromozomlar şeklinde bir araya getirilirler. Bölünme esnasında DNA kendini eşledikten sonra histon proteinleri üzerinde katlanır. Böylece hücrede her kromozomdan iki tane olur. Bu şekilde daha az yer kaplar ve protein kodlanması durur. Hücre bölünürken her bir kromozom yeni hücreye gider. Ökaryotlar genetik materyalinin çoğunu çekirdek adı verilen yapılarında saklar. Buna çekirdek DNA'sı adı verilir. Ayrıca mitokondri ve kloroplastın da kendi DNA'sı mevcuttur. Prokaryotlar ise ökaryotlardan farklı olarak genetik materyalini sitoplazmanın içinde tutar. Özel bir organeli yoktur. Gregor Mendel (1822 1884) bezelyelerde fenotip ve genotip çalışmaları yaparak genetiğin babası kabul edilir. Bezelyelerde renk ve biçimin nasıl aktarıldığını tespit ederek temel kalıtım mekanizmalarını keşfetmiştir. DNA'nın ilk izole edilişi 19. Yüzyılın ortalarına kadar uzanır. 1869'da Friedrich Miescher hücrenin genetik materyalini çıkarmayı başarmış olsa da onun yapısını ve işlevini tam olarak çözememiştir. İlk defa 1953'te İngiltere'de Cambridge Üniversitesi'nde James Watson ve Francis Crick Rosalind Franklin'in elde ettiği X-ray görüntüleri sayesinde bu genetik materyalin yapısını çözmüştür. 1953'te modern moleküler biyoloji ve genetikte devrim yaşanmıştır. Hücrenin içinde bir genetik materyal olduğunu ve bunun kalıtımda nesilden nesile aktarıldığını 1953'te keşfetmedik. Bu onlarca yıldan beri biliniyordu ancak onun yapısını çözmek, üzerinde oynamalar yapmak için bize olanak sağladı. DNA'nın Yapısı Canlılarda DNA tek bir zincir olarak değil, birbirini etrafında sarmal oluşturmuş iki zincir şeklinde bulunur. Bu iki zincirin birbirine bağlanarak oluşturduğu spiral yapıya çift sarmal diyoruz. Bir nükleotit zinciri birarada tutan şeker, fosfat molekülleri ve bazdan oluşur. Nükleotitlerin ard arda sıralanmasıyla polinükleotit zinciri ortaya çıkar. DNA'daki şeker 5 karbonlu 2-deoksiriboz molekülüdür. Deoksiriboz molekülleri fosfatlar sayesinde 3. ve 5. karbonları üzerinden birbirlerine bağlanırlar. Bu yüzden akış yönü sürekli bu 3 ve 5' üzerinden anlatılır. Örneğin transkripsiyon gibi bir işlem yapılacağı zaman RNA polimeraz 3 dan 5 a doğru yürür. Ortaya çıkan RNA da 5 dan 3 a doğru oluşmuş olur."} {"url": "https://sinirbilim.org/dnanizdaki-diyabet/", "text": "DNA'nızdaki Diyabet Diyabet yaşam standartlarımızı önemli ölçüde etkileyen bir sağlık problemidir. Bir tane baklava yemek için uzun süre düşünüp, Ah hayır o baklavayı yememeliyim! diyerek elimizi o tabaktan çekmemiz gerekebilir. Çünkü vücudumuzda bulunan pankreas, insülini gerektiği gibi kullanamamaktadır ve bu da bizim yaşamımız boyunca kaç tatlı tabağından elimizi çekeceğimizin sinyallerini verir. Birçok genetik mutasyon tip 2 diyabet ile ilişkilendirilmiştir, ancak net bir genetik imza ortaya çıkmamıştır. Şimdi yeni sonuçlar, birden fazla genetik kusurun aynı hastalığa neden olabileceğini açıklayabilir: Pankreasta ki bazı hücreler genlerini okuma biçimini değiştiriyor gibi görünüyorlar. Diyabet Yaşam Tarzıyla mı Alakalı? Neden bazı insanlarda tip 2 diyabet görülüyorken, aynı yaşam tarzını yaşayan kişilerde görülmüyor? Yıllardır bilim insanları bu gizemi çözmeye çalışmışlardır. Bazı insanlarda hastalığa yakalanma riskini artıran ve yüksek kan şekerine karşı onları koruyan 80'den fazla küçük DNA farklılığı bulunmuştur. Şimdi, bir araştırma ekibi birden fazla genetik kusurun aynı hastalığa neden olabileceğini açıklayan bir keşfe imza attılar. Diyabetle bağlantılı bazı genetik kusurların ortak olduğu bir durum tespit edildi. Bu durum pankreastaki belirli hücrelerin genlerini okuma biçimini değiştirmiş olduğuydu. Bu keşif sonunda diyabet için daha da kişiselleştirilmiş tedavilere ışık tutulabilir. Ancak şu an için, tip 2 diyabet bağlantılı birçok DNA değişikliklerinin aynı DNA okuma molekülüyle ilgisi olması ilk ve oldukça heyecan verici bir kanıttır. Şeker hastalığına bağlı birçok DNA değişikliğinin, RFX'in adacıklar adı verilen pankreas hücresi kümelerinin genomlarında ki özelleşmiş bölgelere bağlanma kabiliyetini etkilediğini bildirdiler. Bu da hücrelerin önemli işlevleri yerine getirme yeteneğini değiştiriyordu. Düzenleyici Faktör X veya RFX olarak adlandırılan bu faktörler, bir dizi gen için ana düzenleyicidir. Diyabet Hormonları İnsülin ve glukagon dahil olmak üzere, sağlıklı insanlarda kan şekeri dengelemesi yapan hormonlar vardır. Şeker hastalığı olan insanlarda bu süreç ters gider ve uzun yıllar boyunca gelişebilecek bir dizi sağlık problemi ile sonuçlanır. Stephen CJ Parker, Tip 2 diyabet riskini artıran ince DNA'nın imla hatalarının çoğunun, pankreasta ki adacık hücrelerinde ortak bir düzenleyici dil bilgisine zarar verdiğini gördük diyor ve ekliyor: RFX muhtemelen hatalı yazılmış kelimeleri okuyamıyor. Bu düzenleyici dil bilgisinin bozulması Tip 2 diyabetin genetik riskinde önemli bir rol oynamaktadır açıklamasını yapıyor. 112 kişiden izole edilen pankreastaki adacık örneklerinden DNA'yı kapsamlı bir şekilde incelemişlerdir. Sadece DNA dizilerinde değil, aynı zamanda epigenetik faktörler tarafından DNA'nın paketlendiği, değiştirildiği keşfedildi. Ayrıca genlerin ne sıklıkta okunup kopyalanacağını gösteren gen ekspresyonu ürünlerinin düzeyleri arasındaki farklılıkları karakterize etmişlerdir. Bu, RFX ve diğer transkripsiyon faktörlerinin paketlenmiş DNA üzerinde işlerini yaptıktan sonra bıraktıkları ayak izlerini izlemelerine izin vermiştir. RFX ve diğer faktörler direkt olarak hücresel bir iş yapan, proteini kodlayan bir gen bölümüne bağlanmaz. Aksine, genin yakınında bulunan DNA'nın bir bölümüne bağlanırlar. Ancak Tip 2 diyabetle bağlantılı genetik değişiklikler olduğunda, bu bölüm bozulur ve RFX gerektiği gibi bağlanamaz. RFX Mutasyonları Her DNA değişikliği bu bağlanmayı farklı bir şekilde değiştirebilir. Bu da tip 2 diyabet riskini veya kan şekerinin düzenlenmesini daha farklı etkiler. Fakat bu değişikliklerin çoğunun ortak faktörü, pankreas adacıklarının hücrelerinde RFX'in bağlanacağı tahmin edilen alan üzerindeki etkisidir. Araştırmacı Parker, Bu genomun gerçek DNA dizisinin epigenomu veya gen ifadesini etkileyen faktörleri nasıl etkilediğini gösterir. açıklamasını yapmıştır. Araştırmacılar, her yıl doğan bir avuç bebeğin diyabetin ölümcül şeklinin RFX mutasyonlarıyla ilişkili olabileceğini belirtti. Mitchell-Riley sendromu adı verilen bu hastalık, yenidoğan diyabeti ve hatalı biçimlendirilmiş pankreasları içerir. RFX'in bir biçiminde nadir bulunan otozomal resesif geçişe neden olduğu bilinmektedir."} {"url": "https://sinirbilim.org/dogal-afetler-stres/", "text": "Doğal Afetler ile Gelen Stres Beyni Nasıl Etkiliyor? Doğal afetler yaşamış insanların neredeyse hepsi hiç şüphesiz büyük bir travma yaşamışlardır. Büyük bir depremin hayatta kalanlar üzerindeki etkilerini inceleyen araştırmacılar bir kişinin travmadan iyileşme oranının kişinin özgüveniyle ilişkili olduğunu düşünüyorlar. Araştırmacılar 2011 yılında meydana gelen büyük Doğu Japonya depremi öncesinde bazı üniversite öğrencilerinin beyin taramalarını yapmışlardı. Depremden sonra da bu 37 kişi üzerinde tekrar bazı beyin taramaları yapıldı ve strese bağlı beyinde gerçekleşen değişiklikler aylarca incelendi. Bu araştırma doğal afetler sonrasında beyinde ne gibi değişikliklerin ve hasarların meydana geldiği konusunda bizlere önemli veriler sunuyor. Çalışmaya dahil olmayıp dışarıdan yorumlayan biri olarak Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi psikiyatri profesörü Rajita Sinha çalışmada elde edilen bu verilerin beynin dinamik yapısını ve çevremizdeki kişiliğimizi etkileyen olaylara beynimizin nasıl cevap verdiğini bulmak açısından önemli olduğunu belirtiyor. Doğal Afetler Hipokampüs ve Orbitofrontal Korteksi Küçültüyor Kazalardan hemen sonra alınan beyin taramalarında araştırmacılar hipokampüs ve orbitofrontal korteks olmak üzere iki beyin bölgesinin hacminde kazadan öncesine oranla önemli bir azalma buldular. Kazadan bir yıl sonra araştırmacılar taramaları tekrar yaptılar ve hipokampüsün hacminin hala azalmaya devam ettiğini ve insanlardaki endişe ve depresyon seviyelerinin artmadığını gördüler. Ancak orbitofrontal korteksin hacmi hipokampüsün aksine artış göstermişti. Dahası bu artış hayatta kalan kişilerdeki özgüven duygusuyla doğru orantılı bir şekilde artıyordu. İleri Okuma: Hipokampüs Nedir? Elde edilen bulgular stresli bir olay sonrası beyinde gerçekleşen yapısal değişikliklerin durağan değil hayat boyunca faal olduğuna işaret ediyor. Araştırmacılar özgüveni yüksek kişilerin duygusal stres ile mücadelede daha başarılı olduklarını ve bunun beyinde çeşitli bölgelerde gerçekleşen değişimler olarak yansıdığını söylüyorlar. Doğal Afetler Travmalara Yol Açıyor Bu araştırma doğal afetlerden kaynaklanan stresin beyinde sebep olduğu değişiklikleri göstermede bize yardımcı olsa da çalışma bir sebep sonuç ilişkisi olarak görülemez ve travmadan kurtulmamızı sağlayan duygunun gerçekten yüksek özgüvenden mi kaynaklandığını kesin olarak söyleyemeyiz. Ayrıca strese bağlı beyin değişimlerinin gerçekten orbitofrontal kortekste olduğu gibi tersinir olduğunu bilmek için daha fazla araştırma yapılması gereklidir. Ancak fazla stresli olayların hipokampüs ve orbitofrontal kortekste yapısal değişikliklere yol açtığını gösteren başka araştırmalar da vardır. Beyinde stresin etkilerini çalışan Prof. Sinha bu bölgelerin travmatik olaylarda zarar gören nöral ağın bir üyesi olduğunu ifade ediyor. Hipokampüs ve orbitofrontal korteksin strese karşı çok hassas olmasının altında yatan sebep tamamen evrimsel süreçten kaynaklanan beynin biyolojisinden ileri geliyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/dogru-nefes-almak/", "text": "Doğru Nefes Almanın Şaşırtıcı Özellikleri Stresli zamanlarda veya sakinliğini kaybeden bir zamana ilk söyleneceklerden birisi derin derin nefes al sözüdür. Derin alınan nefesin vücudu uyararak sakinleştirdiği doğrudur ancak tek etkisi bu değildir. Nefes almak hem istemli hem de istemsiz olarak yapılabilen sıra dışı bir eylemdir. İstemli ve istemsiz nefes almak arasındaki fark bilinçli bir şekilde alınan nefes esnasında akciğerimizi saran ekstrakostal kaslarının daha fazla kullanılmasıdır, haliyle içeri alınan hava miktarı da orantılı olarak daha çok olacaktır. İnsan beyninin diğer hayati biyolojik süreçlerin aksine tuhaf bir biçimde nefes alıp vermek üzerinde bir kontrolü vardır. Sindirimi yavaşlatamayız ama nefesi yavaşlatıp hızlandıramayız, derinleştirebilir ve kısa tutabiliriz. Belirli bir süre boyunca onu durdurabiliriz bile. Nasıl nefes aldığımız vücudumuza giren oksijen miktarını da etkileyeceği için vücut metabolizmasını da etkileyecektir. Doğru Nefes Almak İçin Daha Derin Nefis Alın Derin nefes alma olarak da bilinen kontrollü doğru nefes alma şekli doğu ülkelerinde uzun bir süredir yaygın olarak kullanılmaktaydı. 1970'li yıllarda Dr. Herbert Benson'ın Relaxation Response adlı kitabının okuyucuyla buluşmasından sonra Batı ülkelerinde de yayılmaya başladı. Kontrollü nefes almanın temelinde derin bir nefes ile vücuda daha fazla oksijen alarak daha fazla karbondioksidi dışarı atmak yatar. Kontrollü nefes almanın çalışma ilkeleri onu tanımlayan kişiye göre farklılık gösterebilir ama değişmeyen 3 özelliği vardır. İlki burundan 5 saniye boyunca derin bir nefes almak ve karın bölgesindeki diyaframın şiştiğine emin olmak. İkincisi nefes çok kısa bir süre tutmak ve son olarak nefes aldığımız süreden daha uzun bir zamanda aldığımız nefesi tekrar geri vermek. Benson bu şekilde yapılan kontrollü nefes almanın parasempatik sinir sistemini etkileyerek vücudu sakinleştirdiğini savunuyor. Yapılan laboratuvar araştırmaları da Benson'ın tezini destekliyor ve hatta genişletiyor. Derin nefes almanın etkilerinden bazıları şunlardır. Stresle Başa Çıkmaya Yardımcı Olur Derin ve kontrollü nefes almanın vücuda ilk etkisi stresi azaltmasıdır. Toplum içinde beyinlerimiz çevreden gelebilecek tehlikelere karşı birçok zaman tetiktedir. Fiziksel veya psikolojik olarak sürekli kendimizi savunmaya eğilimliyizdir. Derin nefes almak gün içinde biriken stres yükünü bir nebze olsun azaltmamıza yardımcı olabilir ve uzun vadede belki stresi tamamen yok edebilir. Anksiyete ve Endişe ile Mücadeleye Yardım Eder Derin nefes almak beyinden karın bölgesine kadar uzayan vagus sinirini uyararak parasempatik sinir sistemini harekete geçirir ve kan basıncını azaltmak, vücudu rahatlamak, endişe ve tasayı gidermeye yardımcı olur. Vagus siniri aktif haleyken odaklanma ve rahatlamayı tetikleyen asetilkolin adlı nörotransmitter maddeyi salgılar. Asetilkolinin doğrudan gözlenebilen etkisi vücutta anksiyeteyi azaltmasıdır. Derin nefes alma ile anksiyete hastaları vagus sinirini uyararak hem endişe yüklerini azaltabilir hem de depresyonla mücadelede kullanabilirler. Kan Basıncını ve Nabzı Düşürür İtalya'nın Pavia Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar sürekli olarak tekrar edildiğinde derin nefes almanın kan basıncını ve nabzı düşürdüğünü gösteriyor. Kan basıncının düşmesi de damarları daha az yorarak onların aşınmasını ve zarar görmesini engelliyor. Bu etkilerin gerçekleşmesinde baş rolü oynayan etkenlerden biri de vagus siniridir. Kan basıncı ve nabzın düşmesi uzun vadede düşünüldüğünde felç ve beyin kanaması riskini azaltır. Doğru Nefes Beyin Gelişimini Destekler Derin nefes alma ile ilgili en ilginç sonuçlardan birisi de beyin gelişimini teşvik ediyor olmasıdır. Özellikle derin nefes alma meditasyonla beraber yapıldığında beynin gri madde miktarı artıyor ve daha işlevsel hale geliyor. Özellikle beynin dikkat ve duyusal sinyalleri işleme ilgili alanları derin nefes alma ile geliştirilebiliyor. Gen İşleyişi Değiştirir Derin ve doğru nefes almanın hiç bilinmeyen özelliklerinden birisi de bağışıklık sistemi, enerji metabolizması ve insülin salınımı ile ilişkili genlerin işleyişini değiştirerek protein üretiminde değişiklikler yapmasıdır. Benson'ın kitabında bahsettiği derin ve doğru nefes almanın yararlarından bazılarını az önce saydık. Nefes alma şeklini değiştirip buna uzun süreli devam ettiğimizde beyin ve vücudumuzdaki birçok işlev çok farklı şekillerde değişir. Örneğin düzenli, derin ve doğru nefes almak insana daha fazla enerji, iyi bir zihin-beden uyumu getirirken endişe ve korkuyu azaltır ve daha mutlu bir hayat sağlar. Peki Eğer Nefes Alma Düzensiz ve Yanlış Bir Biçimde Yapılırsa Ne Olur? Hava ve dolayısıyla oksijen molekülleri sinir sistemindeki nöronların ve vücudun diğer hücrelerinin düzgün çalışabilmesi için oldukça elzemdir. Vücuttaki oksijenin 5'te 1'i nöronlar tarafından kullanıldığı için oksijen yetersizliğinde sinir sisteminin dengesi bozulabilir, nöronlar düzgün bir şekilde işlev göremez. Bir başka etki ise soluk borusunun kalınlaşmasıdır. Eğer soluk borusu bol hava ile yeterince uyarılmazsa bir zaman sonra daralabilir ve kalınlaşabilir, bunu engellemenin yolu yine derin ve doğru nefes almaktır. Bunların haricinde düzensiz ve yanlış nefes almanın etkileri arasında kan damarlarının kasılması, daha az enerji üretimi, kalp ve beyin sağlığının olumsuz etkilenmesi gibi sonuçları sıralayabiliriz. Gün içinde 25,000 defadan fazla nefes alıp veriyoruz. Eğer bunu belirli bir düzene koyabilirsek hayatımızda fark edilir değişimler yaratabiliriz. Doğru Nefes Nasıl Alınır? Öncelikle nefesi ağız yerine burundan almalıyız böylece nefesi filtreleyebilir ve vücuda girecek patojen miktarını en asgari seviyede tutabiliriz. Sonrasında aldığımız nefesi diyaframa kadar indirip karnın şiştiğinden emin olmalıyız. Doğru nefes almanın en önemli şartlarından biri diyaframın faaliyete geçmesidir. Buraya kadar inen hava akciğerler tarafından daha iyi kullanılıyor ve kalbi sıkıştırmıyor. Ayrıca buraya kadar giren hava bağırsakların, lenf sisteminin, mide ve karaciğerin de daha uyumlu ve verimli bir şekilde çalışmasına yardımcı oluyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/dogum-sonrasi-depresyon-gunes-isigi/", "text": "Doğum Sonrası Depresyon Güneş Işığı Eksikliğinden Kaynaklanabilir Doğum sonrası depresyon yaşayan bir kadınla karşılaşmış ve sorunu anlamamış olabilirsiniz. Hamilelik kadın vücudunda hormonların sürekli değiştiği ve kadınları ciddi ölçüde etkileyen bir dönemdir. Tıpta postpartum depresyon, yani doğum sonrası depresyon olarak adlandırılan bir rahatsızlık vardır. Araştırmacılar bunun nedenlerinin peşinde koşarken güneş ışığının çok önemli bir rol oynadığını farkettiler. Hamileliğin son aylarında yeterli güneş ışığı alamayan kadınların doğum sonrası depresyon yaşama riski daha yüksek oluyor. Güneş ışığı hepimiz için gereklidir ve eksikliği bazı sorunlara yol açar. Eskilerin bir deyişi vardır: Güneş girmeyen eve doktor girer. Amerika'da San Jose Üniversitesi'ndeki bilim insanları Journal of Behavioral Medicine dergisinde güneş ışığı ve D vitamini eksikliğinin insan beynini nasıl etkilediğini ortaya koydular. Doğum Sonrası Depresyon Nedir? Doğum sonrası depresyon doğumdan kısa süre sonra üzüntü ve çaresizlik hissiyle ortaya çıkan bir rahatsızlıktır. Yeni doğan bebek ile uğraşmak yeterince zor iken birçok anne kendi psikolojik haliyle de mücadele etmek zorunda kalır. Nadiren ortaya çıktığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. 10.000 anne üzerinde yapılan bir çalışma her 7 kadından birinin doğum sonrası depresyon yaşadığını göstermiştir. Doğum sonrası depresyonun birçok nedeni olabilir. Bunlar arasında en önemlileri hormonal dalgalanmalardır. Kadın fizyolojisi erkeklerden daha hassastır. Adet döngüsünden dolayı hormonal dalgalanmalardan daha fazla etkilenir. Hamilelikte ise bu dalgalanmalar daha güçlü olur. Hamileyken yüksek olan bazı hormonlar bebek doğduktan sonra bir anda düşer. Bazı kadınlarda bu düşüş depresyonu tetikleyebilir. Hamilelikte yaşanan stresli olaylar da doğum sonrası depresyon ihtimalini artırabilir. Doğum Sonrası Depresyon Tanısı ve Tedavisi Bebeğinizi doğurduktan sonra çok uyuma ihtiyacı duyuyor, sebepsiz yere ağlıyor, anlamsız bir çaresizlik ve üzüntü duyuyorsanız bir doktordan randevu alabilirsiniz. Ancak bu belirtilerin olması doğum sonrası depresyon yaşadığınızı göstermez. Teşhisi ancak bir psikiyatrist koyabilir. Teşhis koyduktan sonra da antidepresan, psikoterapi gibi tedavi yöntemlerinden birini seçebilir. Bunun yanında günlük egzersizler, basit hedefler koyup onları başarmak, sevdiğiniz insanlarla beraber vakit geçirmek de ruh halinizi iyileştirir. Kuzey Avrupa ülkelerindeki yüksek intihar oranlarının yeterli güneş ışığı alamamak ile bir ilgisi olabilir mi? Tam olarak bilmiyoruz ama doğum sonrası depresyon ile ciddi bir ilişkisi var. Prof. Dr. Deepika Goyal ve ekibi 283 hamile kadın üzerinde bazı klinik araştırmalar yürüttü. Katılımcıların hamilelik öncesinde ve sonrasında uyku düzeniyle ilgili bazı çalışmalar yürütüyorlardı. Kadınların hamileliklerinin son 3 ayına ait bilgiler de toplanmıştı. Bunların arasında katılımcıların ne kadar uyudukları, kendilerini nasıl hissettikleri, yaşları, sosyoekonomik durumları ve medikal öyküleri de vardı. Az Güneş Işığı Fazla Depresif Belirtiye Yol Açıyor Bütün sonuçlar masaya yatırılığında kadınların %30'u depresyon riski altındaydı. Araştırmacılar tüm parametreleri incelerken bir kadının hamileliğin son ayında aldığı güneş ışığı ile depresyon riskinin bağlantılı olduğunu fark ettiler. Dışarı daha az çıkıp güneş ışığından mahrum kalan kadınlar daha fazla depresif belirtiler bildiriyordu. Onlar sebebinin ne olduğunu bilmiyordu ama tüm veriler incelendiğinde gerçek apaçık ortadaydı. Doğum sonrası depresyon riskinin en düşük (%26) olduğu kadınlar hamileliklerinin son 3 ayında diğerlerine göre daha fazla güneş ışığı almıştı. Tabi bunda mevsimin ve gündüz uzunluğunun da etkisi vardı. Depresif belirtileri en çok bildiren kadınların son 3 aylık gebelik dönemleri gündüzün daha kısa olduğu zamanlara denk gelmişti. Son 3 Ay Çok Önemli İlk defa anne olacak kadınlar için hamileliklerinin son üç ayı çok önemlidir. Bu ayların gündüzün kısa olduğu kış aylarına denk gelmesi depresif belirtilerin çıkma ihtimalini ve şiddetini artırabilir. Bunun bir çaresi yok mu, elbette var. Araştırmacılar mevsim koşullarından ötürü güneş ışığından mahrum kalan kadınlar için ışık terapisini öneriyor. Işık terapisi doğum sonrası depresyon riski yüksek kadınların depresif belirtilerini en aza indirebilir. Özellikle ailesinde depresyon tanısı bulunan kişiler için terapi seçeneği daha büyük önem taşır. Hamilelikte annenin vitamin ve mineral depoları bebeği de beslediğinden dolayı kadınlar vitamin eksikliği yaşayabilir. Güneş ışığı D vitamini üretimi ve melatonin hormonunun salınımı için çok gereklidir. Hamilelik esnasında kadınlar dışarı çıkmalı ve yürüyüş yaparak güneş ışığından faydalanmalıdır. Hamilelikte egzersiz bu yazının konusu değil ama ruh halinin ve beden sağlığının iyileştirilmesinde büyük önem taşıdığını atlamamalıyız."} {"url": "https://sinirbilim.org/dogum-yapma-yaslanma-hizi/", "text": "Doğum Yapma Sayısı Kadınların Yaşlanma Hızını Etkiliyor İnsanların doğadaki varlıklarının sürmesi için erkek ve dişi cinsiyetlerin ikisine ihtiyaç olsa da yeni bir canlıyı dünyaya getirme işi dişi vücudunda gerçekleşir. Doğum yapma ve beraberinde gelen fiziksel ve duygusal değişimler erkeklerin anlamakta zorlandıkları bir süreçtir. Hamilelik ve hamilelik sonrasında kadınların bedeninde hormonal ve psikolojik çok sayıda değişim meydana gelir. Hamilelik dikkat edilmezse kadın bedenini çok yıpratabilir. Nature grubuna ait Scientific Reports dergisinde yayınlanan bir araştırma doğum yapma sayısı arttıkça kadın bedeninin yaşlanma hızının da arttığına işaret ediyor. Penn State Üniversitesi'ndeki araştırmacılar çocuk doğurmanın kadınların yaşlanmalarını nasıl etkilediklerini araştırdılar. Menopoz sonrasında kadın bedeninde ciddi değişimler olur. Nöronların çok sevdikleri östrojen hormonunun azalması bilişsel gerilemeyi tetikleyebilir. Araştırma ekibi dörtten fazla çocuk doğurmuş kadınların birkaç çocuk doğuranlara kıyasla menopoz sonrası daha hızlı yaşlandığını bulmuş. Ekibin bulguları sadece menopoz sonrası ile sınırlı. Menopoza kadar kadınların yaşlanma hızlarında bir değişiklik saptanmıyor. Ancak çok sayıda çocuk dünyaya getiren kadınlar menopozdan sonra daha hızlı bir yaşlanma sürecine giriyor. Menopoz Süreci Nasıl Gerçekleşir? Menopoz kadınların aylık regl olmasının kesilip doğurganlıklarını kaybetme sürecidir. Menopozdan 8-10 yıl önce yumurtalıklardan salgılanan östrojen seviyeleri azalmaya başlar. Menopoza girmeden son iki yılda östrojen seviyelerindeki düşüş hızlanır. Artık menopoz belirtileri daha çok hissedilir hale gelir. Kadınlarda yumurtalıkların dışarıya atılma süreci durduğunda menopoz başlamış demektir. Menopoz sonrasında vücut yeni hormonal düzene uyum sağlamaya çalışır. Bu dönemde sıcak basmaları gibi bazı belirtiler görülür. Düşük östrojen seviyesine bağlı olarak osteoporosis ve kalp hastalıklarına yakalanma riski de artabilir. Menopoz sonrası evreye giren kadınların fizyolojik sistemlerinde önemli değişiklikler meydana gelir. Annenin Tüm Enerjisi Bebeğe mi Gidiyor? Araştırmacılar hamilelik ve emzirme dönemlerinde çocuğu beslemek için büyük miktarda enerji gerektiğini belirtiyorlar. Hamilelikte anne aslında bir nevi kendini besliyor çünkü bebek ihtiyacı olan tüm besini annenin vücudundan çekiyor. Örneğin anne yeteri kadar kalsiyum almadığında bebek annenin dişlerinden bile kalsiyumu emebiliyor. Bu yüzden gebelik ve doğum yapma süreci anne kadınların bağışıklık sistemi ve tüm metabolizmasını etkiliyor. Doğururken öldü gibi haberler duymuşsunuzdur. Doğum esnasında komplikasyonlar meydana gelebilir veya doğumdan sonra anne yüksek tansiyon, böbrek hastalıkları gibi rahatsızlıklardan hayatını kaybedebilir. Dünyaya yeni bir canlı getirmenin bir bedeli var mı? Bilim insanları yaşlanma ile üremenin karşılıklı bir takas gibi olabileceğini düşünüyorlar. Evrim dünyaya çok yavru getirenlerin bir bedel ödemesini istemiş olabilir mi? Eğer enerjinizi dünyaya yeni yavrular getirmek ve onları büyütmek için harcarsanız kendinize yetmeyebilir. Ekip bu hipotez ile yola çıktılar. Biyobelirteçler İle Yaşlanma Hızı İnceleniyor Çalışmada 1999 ila 2010 yıllarında yaşamış 4418 kişinin bilgileri incelendi. Katılımcıların kaç çocuk doğurdukları, genel sağlık durumları ve menopoza girip girmedikleri analiz edildi. Şimdi sıra geldi yaşlanma hızının ölçülmesine. Bu noktada biyolojik yaşlanmayı ölçmek için 9 biyobelirteç kullanıldı. Biyobelirteçler sayesinde kadınların metabolik sağlığı, böbrek ve karaciğer fonksiyonları, anemi ve kırmızı kan hücre hastalıkları ve bağışıklık sistemi mercek altına alındı. Çalışma ekibi hücresel seviyedeki yaşlanma yerine vücuttaki belli başlı önemli organların işleyişine baktılar ve yaşlanmanın fizyolojik etkilerine odaklandılar. Hamileliğin yaşlanma üzerindeki etkilerini hücresel seviyede yeterince göremeyeceklerini düşünüp daha somut sonuçlara erişmek için fizyolojik ölçekte ilerlemeye karar verdiler. Doğum Yapma İle Yaşlanma Hızı Arasındaki İlginç Sonuç Doğum yapma sayısı ve biyobelirteçlerden gelen yaşlanma verilerine bakıldığında U şeklinde bir ilişki ortaya çıktı. Hiç doğum yapmayan veya birkaç çocuk dünyaya getiren kadınlar 3 veya 4 defa doğum yapan kadınlardan daha hızlı yaşlanıyordu. Sonuç gerçekten şaşırtıcı. Yaşlanma hızı en yavaş olan bireyler U'nun platosundaki 3-4 doğum yapan kadınlardı. 4 doğumdan sonra yaşlanma yine artıyordu. Sonuçlar tekrar tekrar incelendi. Yaşam tarzı, demografik yapı ve diğer sağlık durumuna bağlı etkenler de hesaplandığında sonuç değişmedi."} {"url": "https://sinirbilim.org/dopamin-beyninizi-nasil-etkiler/", "text": "Dopaminin PET Çekimi Altındaki Görüntüsü Yukarıdaki görselde sağlıklı, kokain bağımlısı ve obez kişilerin beyinlerinin PET çekimini görüyorsunuz. Resimde gördüğünüz parlak kısımlar dopamin kullanan nöronları yani haz duygusunu oluşturan dopaminin etki ettiği beyin bölgelerini gösteriyor. Sağlıklı bir kişi yemek yediğinde dopaminerjik nöronları çok yüksek faaliyet gösterirken, obez bireylerde seviye düşüktür, çünkü obez insan yemek düşüncesiyle kendini ödüllendirir, yemek yediğinde ise alacağı haz sağlıklı bir birey kadar olmayacaktır. Alacağı hazzı arttırmak için daha fazla yer ve bağımlılık işte bu noktada kendini gösterir. Dopamin Nedir? Dopamin beyin ve vücutta çok önemli roller üstlenen bir kateşolamin nörotransmitterdir. Dopaminin en temel ve bilinen görevi ödül mekanizmasındaki rolü ve motivasyondur. Ders çalışırken çikolata yendiğinde hissedilen o mutluluk duygusu ve sonrasında gelen ders çalışma isteği dopaminin en canlı örneğidir. Dopamin çoğu bağımlılık yapan ilacın da hedef aldığı nörotransmitterdir. Beynin kendi kendini ödüllendirmesini sağladığından çoğu uyuşturucu ve keyif verici madde bu nörotransmitterin salınımını arttırır. Dopaminin birçok reseptörü vardır ve hepsi bulundukları bölgede farklı işlevleri yerine getirmekten sorumludur. Dopamini uyarıcı veya susturucu bir nörotransmitter olarak da sınıflandıramıyoruz. Bazen nöronu uyarıcı bazen de susturucu olarak görev yapabiliyorlar. Dopaminin katıldığı beyindeki görevler idari işlevler, hareketin düzenlemesi, motivasyon, uyarılma, teşvik, öğrenme ve ödül mekanizmasıdır. Ayrıca dopaminin salgılandığı akkumbens çekirdeği ve prefrontal korteks arasında nörodüzenleyici olarak da rol oynar. Vücutta ise böbreklerde ve bağışıklık sisteminde görev alabilir. Eksikliğinde Parkinson hastalığı, şizofreni gibi rahatsızlıklar ortaya çıkabilir. Yaşlanan beyinde de dopamin reseptörlerinin azaldığı kanıtlanmıştır. PET Taramaları Bilim İnsanlarına Çok Yardımcı Oluyor Araştırmada kullanılan Pozitron emisyon tomografisi vücuda verilen pozitronların yaydığı radyasyonun vücut hücreleri tarafından emilmesi ile vücudun fizyolojik görüntüsünü çıkarmaya yarayan tekniktir. Kanseri yenmiş hastalarda kanserin nüksedip nüksetmediğini anlamaya yarayan en etkili yöntemdir. PET taramasında hasta radyofarmasötik bir ilaç verilir. Bu ilaç içeriğinde bulunan radyoaktif madde pozitronlarını sürekli vücuda yayılır ve pozitronlardan yayılan radyasyon hücreler tarafından emilir. Hücrelerin emdiği radyasyon miktarı PET cihazı tarafından ölçülür ve veriler bir bilgisayara aktarılır. PET'te gama ışınları kullanılır."} {"url": "https://sinirbilim.org/dopamin/", "text": "Dopamin Nedir? Hayatta Kalmamız İçin Neden Çok Gerekli? Dopamin beyin ve vücutta çok önemli roller üstlenen bir katekolamin nörotransmitterdir. Kimyasal formülü 3,4-dihidroksifenetilamindir. Katekolamin ve fenetilamin ailesinin bir üyesidir. Beyinde ve böbreklerde üretilen L-DOPA öncül molekülünden bir karboksil grup koparılması ile sentezlenir. Dopamin bitkilerde ve çok sayıda hayvanın vücudunda bulunan bir moleküldür. Beyinde ve vücutta önemli görevler alır. İnsanların beyninde nöronlar arasında iletişim aracı nörotransmitter olarak işlev görür. Beyinde çok sayıda dopamin yolağı vardır. Bunlar bellek, ödül ve motivasyon gibi çok sayıda işte görev alır. Ödül beklentisi ve ödüle ulaşmak çoğu zaman beyinde bu molekülün miktarını artırır. Bazı uyarıcı maddeler ve bazı antidepresanlar dopaminin geri alımını engelleyebilirler. Bu şekilde nöronlar arasında daha fazla kalmasını sağlar. Bazı dopamin yolakları hareket kontrolünde ve çeşitli hormonların salınımında rol oynar. Bu yolaklar ve hücre grupları nöromodülatör dopamin sistemini meydana getirir. Merkezi sinir sisteminin dışında dopamin yerel bir haberci molekül olarak işlev görür. Kan damarlarına girdiğinde noradrenalin salınımını engelleyerek damarların genişlemesini sağlar. Böbreklerde sodyum atılımını ve idrar çıkışını artırır. Pankreasta insülin üretimini azaltır ve bağışıklık sisteminde lenfositlerin etkinliğini kısıtlar. Dopamin Ne Yapar? Dopaminin en temel ve bilinen görevi ödül mekanizmasındaki rolü ve motivasyondur. Ders çalışırken çikolata yendiğinde bir mutluluk duygusu hissedilir. Sonrasında gelen ders çalışma isteği de dopaminin en canlı örneğidir. Dopamin çoğu bağımlılık yapan ilacın da hedef aldığı nörotransmitterdir. Bu nörotransmitter beynin kendi kendini ödüllendirmesini sağlar. Bu yüzden çoğu uyuşturucu ve keyif verici madde bu nörotransmitterin salınımını arttırır. Dopaminin beyindeki görevleri çok fazladır. İdari işlevler, hareketin düzenlemesi, motivasyon, uyarılma, teşvik, öğrenme ve ödül mekanizması bunlardan bazılarıdır. Ayrıca akkumbens çekirdeği ve prefrontal korteks arasında nörodüzenleyici olarak da rol oynar. Vücutta ise böbreklerde ve bağışıklık sisteminde görev alabilir. Birçok hormonun salgılanmasında dopaminerjik nöronlar rol oynar. Dopamin Reseptörleri Dopaminin birçok reseptörü vardır. Bunların hepsi bulundukları bölgede farklı işlevleri yerine getirmekten sorumludur. Dopamini uyarıcı veya susturucu bir nörotransmitter olarak da sınıflandıramıyoruz. Bazen nöronu uyarıcı bazen de susturucu olarak görev yapabiliyorlar. Memelilerde 5 tip dopamin reseptörü tanımlanmıştır: D1'den D5'e kadar. Bütün reseptörler metabotropik/G proteiniyle eşleşen reseptörlerdir. Bunun anlamı bir hücrenin plazma zarına bağlandığında etkisini doğrudan göstermez. cAMP gibi ikincil haberci moleküller üzerinden hücreyi etkiler. Reseptörler D1-benzeri ve D2-benzeri olarak iki gruba ayrılır. D1-benzeri reseptörler (D1 ve D5) sodyum kanallarının açılmasını sağlayarak nöronların uyarılmasına neden olur. D2-benzeri reseptörler (D2, D3 ve D4) dopaminle buluştuklarında nöronun engellenmesine yol açar. Sinaptik boşluğa salınır salınmaz dopamin ilgili reseptörüne bağlanır ve onu aktifleştirir. Dopamine bağlanan reseptör aksiyon potansiyeli başlatır başlatmaz, dopaminle reseptörün bağlığı sona erer. Boşluğa bırakılan moleküller hemen ilk başta salgılandığı hücre tarafından emilir. Daha sonra tekrar salınmak üzere depolanır. Eğer hücre içinde dopaminin miktarı fazla ise monoamin oksidaza parçalanabilir. Dopamin Sinir Sisteminde Nasıl Faaliyet Gösterir? Beynin içinde dopaminin çok önemli görevleri vardır. İdari işlevler, hareket kontrolü, motivasyon, uyarılma, ödül gibi işlevlerde rol alır. Dopaminerjik hücre grupları ve yolakları nöromodülasyon sistemin de temelini oluşturur. İnsan beyninde aşağı yukarı 400,000 kadar dopaminerjik nöron bulunur. Toplamda 86 milyar nöron bulunan beynimizde dopaminerjik nöronların sayıca çok az olduğunu görüyoruz. Dopaminerjik nöronlar substantia nigra, ventral tegmental alan, posterior hipotalamusta çok bulunur. Bunun yanında arkuat çekirdeği ve perventriküler çekirdekte de fazlaca bulunur. Substantia nigra nöronları motor becerilerinin düzgün bir şekilde öğrenilip öğrenilmediği denetler. Ventral tegmental alandaki nöronlar ödül ve motivasyonda görev alır. Dopaminin en aktif olduğu alanlardan biri bazal gangliadır. Hem substantia nigra hem de ventral tegmental alan striatuma dopaminerjik sinyaller gönderir. Bazal ganglianın nasıl çalıştığını henüz çok anlayamadık ama en güçlü hipotez aksiyon seçilimi yaptığı yönündedir. Örneğin bisiklet sürerken herkesin uyguladığı bir davranış şablonu vardır. Önce seleye oturursunuz, gidonu tutar ve pedal çevirmeye başlarsınız. Kimse gidonu tutmadan pedal çevirmeye başlamaz. Böyle bir şey yaptığımızda hemen bir şeylerin ters gittiğini anlarız. Bunu anlamamızı sağlayan ve doğru hareketi yapmamızı söyleyen yapı bazal gangliadır. Dopamin iki önemli şekilde bazal ganglianın aksiyon seçilimi yapmasını sağlar. İlki, aksiyonların başlaması için eşik değeri ayarlar. Hücre ortamında bu molekülün seviyesi ne kadar yüksekse ilgili davranışı başlatmak o kadar kolaydır. Yüksek seviyede dopamin miktarı daha fazla hareket ve dürtüsel davranışa neden olur. Haz aldığımız işleri daha kolay yapmamızın sırrı belki budur. Dopaminin ikinci etkisi öğretici bir sinyal olmasında yatar. Yaptığınız bir eylemin arkasından dopaminin salgılanması aynı davranışın ileride daha kolay yapılmasını sağlar. Bağımlılık ve ödül mekanizmasının altında bu sistem yatar. Dopamin Beyin Dışında da Çok Etkilidir Merkezi sinir sisteminin dışına çıktığımızda dopamini bölgesel bir kimyasal haberci olarak görürüz. Kan damarlarında noradrenalin salınımını engeller ve vazodilatör olarak görev yapar. Böbreklerde ise sodyumun ve ürenin vücuttan atılmasını önler. Sadece bu kadar değil. Dopamin ayrıca pankreasta da bulunur ve insülin üretimini azaltır. Sindirim sisteminde mide ve bağırsakların peristaltik hareketlerini azaltır. Bağırsak mukozasını korur. Bağışıklık sisteminde ise lenfositlerin sayısını düşürür. Kan damarları hariç bu organların hepsinde bölgesel olarak sentezlenir. Sadece bu organlardaki hücreleri etkiler. Eksikliğinde Ne Olur?"} {"url": "https://sinirbilim.org/dorian-grayin-portresi-oscar-wilde/", "text": "Dorian Gray'in Portresi Oscar Wilde İyi etki diye bir şey yoktur. Etki denen şey tümüyle ahlaka aykırıdır, yani bilimsel yönden ahlakdışıdır. İnsanın birini etkilemesi demek ona kendi ruhunu vermesi demektir. Bu insan kendi doğal düşünceleriyle düşünmez artık, kendi doğal ihtiraslarıyla yanmaz. Erdemleri sahici değildir. Günahları günah diye bir şey varsa eğer ödünçtür. Bu insan başka birinin müziğinin bir yansıması olup çıkar, kendisi için yazılmamış bir rolde oynayan bir aktör. Yaşamanın amacı kişinin kendini geliştirmesidir. Doğamızın gereğini kusursuz olarak gerçekleştirmek: İşte her birimizin burada olmamızın nedeni budur. Oysa şimdilerde insanlar öz benliklerinden korkuyorlar. Görevlerin en yücesini yani kişinin kendi öz benliğine olan görevini unutmuşlar. Hayırseverliklerine diyecek yok. Açları doyuruyor, dilencileri giydiriyorlar. Gel gör ki kendi ruhları aç, çıplak. Soyumuzda cesaret diye bir şey kalmamış. Belki de hiçbir zaman yoktu. Toplum korkusu ki ahlakın temelidir bir de dinin püf noktası olan Tanrı korkusu: Bizi yöneten iki şey işte bunlar. Lord Henry işte bu sözlerle şekillendirdi Dorian Gary'in kişiliğini. Oysa onla tanışmadan önce el değmemiş bir kalbi vardı. Kendi fikirleriyle düşünüyordu. Davranışlarını kendi iradesiyle belirliyordu. Henry'nin etki alanına girdikten sonra ise artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Salt güzelliği asla sönmesin istedi ve asla sönmedi. Oscar Wilde'ın tek romanı Dorian Gray'in Portresi yayınlandığı dönemde, çarpıcı gerçeklerle yüzleşemeyen kesimler tarafından ağır eleştirilere maruz kaldı. Bu Oscar Wilde'ın beklediği bir tepkiydi çünkü herkesin içinde yaşayan Dorian Gray'in ilk defa bu kadar açık ve sesli dile getirildiğinin farkındaydı."} {"url": "https://sinirbilim.org/dovme-yaptirmak/", "text": "Dövme Yaptırmak Vücudunuza Ağır Metal Bırakabilir Vücudumuzda bizi temsil eden dövme yaptırmak birçoğumuzun hoşuna gider. Şahsen kendim de güzel bir dövme düşünüyordum. Yıllar geçtikçe dövme yaptıran insanların sayısı da artıyor. Hatta bazı ülkelerde nüfusun %24'ü dövmeli hale geldi. Şüphesiz Türkiye'de de dövmeli insanlara sürekli rastlıyoruz. Benim çevremdeki arkadaşlarımın çoğunluğunun en az bir tane dövmesi var. Bu kadar yaygın yapılan bir uygulamanın hiç zararı yok mu? Dövmelerin bazı yan etkilerinin olduğu önceden biliniyordu ama suçlu hep dövmecinin kullandığı mürekkep olarak görülmüştü. Derinin altına mürekkep sıçratıldığı için bu mürekkebin bazı kontaminasyonlara neden olabileceği sanılıyordu. Ancak son araştırmalar asıl zararı mürekkepten ziyade dövme makinesinin verdiğini gösterdi. Dövme Yaptırmak Sağlığı Tehdit Edebilir Dövme yaptırmak ve yapmak kolay bir iş değildir. Canınız çok yanabilir çünkü derinin altına mürekkep enjekte ediliyor. Bu esnada dövme makinesinin ucundan çıkan nikel ve krom elementleri de vücuda sızıyor. Kanda serbest halde dolaşan bu metaller bağışıklık sistemi tarafından fark edilip saldırıya uğruyor. Ancak bir metali öylece yok edemezsiniz. Bağışıklık sistemi de yok edemediği bu metalleri yakalayıp lenf düğümüne götürüyor ve hapsediyor. Zaman içinde koltuk altı, boyun gibi yerlerde metaller birikmeye başlıyor. Almanya Federal Enstitüsü'nde çalışan araştırmacılar insan sağlığı konusunda çok önemli bir keşif yaptılar. Önemli olan hangi mürekkebi kullandığınızdan ziyade kullandığınız dövme makinesi. Dövme makinesinin temizliği, hijyeni de çok önemli ve ihmal edilmemesi gereken bir konudur. Araştırmacılar dövme makinesinin iğnesi için koruyucu bir başlık kullanılmasının daha sağlıklı olacağını söylüyorlar. Nanoform Halindeki Metaller Daha Tehlikeli Krom ve nikel dövme makinesinden çıkıp bağışıklık sisteminde önemli sorunlara neden olabilecek metallerdir. Dövme alerjilerinin ortaya çıkmasında bağışıklık sisteminin dövme ile gelen yabancı maddelere verdiği tepki önemli rol oynar. Bir dövme iğnesi %6-8 oranında nikel, %15-20 oranında krom içerir. Bu maddeler nüfusun çoğunluğunda alerjik tepkilere neden olur. Araştırma ekibi daha önce yaptıkları çalışmalarında vücuda giren metallerin nanoformda taşındıklarını da keşfetmişti. Nanoformda taşınan bir maddeyi kolay kolay tespit edemezsiniz. Bu yüzden dövmeler ile vücuda giren metallerin tespit edilmesi bazen yıllarca sürebiliyor. Makalenin baş yazarı Ines Schreiver çok titiz bir şekilde çalışarak asıl suçlunun iğneler olduklarını anlatıyor. Daha önceden yaptıkları araştırmalarda demir, krom, nikel ve mürekkep arasındaki nasıl bir ilişki olduğunu bulmaya çalışıyorlardı. Dövme makinesinden mürekkebe bir şeyler sızıyor mu, yoksa sadece mürekkep mi vücuda metal bırakıyor tam bilinmiyordu. Birkaç kişinin doku örnekleri incelendikten sonra bazı metal izlerine rastladılar. Araştırmacılar dokularda metal buluyordu ama mürekkebe baktıklarında metal çıkmıyordu. Mürekkebe bulaşmayan metaller nasıl olup da insan vücuduna girmeyi başarmıştı? Bu noktada araştırmacılar dövme makinesinin iğnesini mercek altına aldılar. Dövme yaptırmak ile metallerin lenf dokusuna nasıl sızdığı işte o zaman anlaşıldı. Mürekkep ve Makine X Işınlarına Tutuldu Araştırma ekibi çok sayıda üniversitede çalışan bilim insanlarından oluşuyordu. Böyle bir çalışma için atom fizikçisinden dermatoloğa kadar çok sayıda uzmana ihtiyaç vardır. Ekipte de Belçika, Almanya ve Fransa'nın seçkin üniversitelerinde çalışan insanlar yer alıyordu. Bir sonucu bulmanız yetmiyor, onun nasıl oluştuğunu da açıklamanız gerekiyor. Dövme makinesinin iğnesi metal kaçırıyor ve bu dokularda birikiyor ama neden? Neden iğne etrafına metal saçıyor? Araştırmacılar bir sonraki aşamada bu soruların yanıtlarını aradılar. Ekip dünyanın en güçlü X ışını cihazlarından birine sahip olan Avrupa Senkrotron Radyasyon Kurumu'na geldiler. Burada dövme makinesi ve mürekkep üstünde bazı analizler yaptılar. Cihazı ve mürekkebi X ışınlarına tabi tuttuklarında şaşırtıcı bir sonuçla karşılaştılar. Mürekkebin içinde titanyum dioksit olduğunda dövme makinesi çalışırken bu madde makinenin iğnesini aşındırıyordu. Titanyum dioksit mavi, yeşil gibi renklerle karıştırılan beyaz bir pigmenttir. Ancak titanyum dioksit yerine karbon siyah mürekkep kullanıldığında bu aşınma gerçekleşmiyor. Titanyum Dioksit İğneyi Aşındırıyor Araştırmacılar iğnelerin dövmeden önce ve sonraki hallerini elektron mikroskobu altında incelediler. Elektron mikroskobunda da titanyum dioksidin yarattığı aşınma açıkça görülüyordu. Bu maddenin temas ettiği metalleri aşındırıcı bir etkiye sahip olduğu daha önceden biliniyor. Şimdi araştırmacılar dövme makinesinin nasıl metal saçtığını anlamış oldular. Renkli dövme yaptırmak için kullanılan mürekkebin içindeki titanyum dioksit makinenin ucundaki iğneyi aşındırıyor. Bu şekilde iğnenin yapısındaki nikel ve krom açığa çıkıp mürekkebe bulaşmadan kenarlardan vücuda sızıyor. Vücutta lenf dokusunda birikmeye başlayan metal parçacıklarının büyüklükleri 50 nanometreden 2 mikrometreye kadar değişiyor. Nanometre boyutundaki parçacıkların tehlikesi mikrometreye göre çok daha fazla. Yüzey hacim oranı nanometrik parçacıklarda daha fazla olduğundan vücuda daha toksik bir etki yapıyor. Bu parçacıklar hücreye girmekte hiçbir zorluk yaşamıyorlar. Hatta doğrudan DNA'ya bile girebilirler. Dışarıdan tespit edilmelerinin daha zor olduğunu söylemiştik. Tek olumlu yanları vücuttan uzaklaştırılmaları mikrometre boyutundaki parçacıklardan daha kolay olmasıdır."} {"url": "https://sinirbilim.org/down-sendromu/", "text": "Down Sendromu Down sendromu trizomi 21 olarak bilinen 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom bulunmasından dolayı meydana gelen bir genetik bozukluktur. Fiziksel büyüme güçlükleriyle, karakteristik yüz hatlarıyla ve belirli derecelerdeki zeka geriliği ile bağlantılıdır. Down sendromlu bir bireyin ortalama IQ'su 8 9 yaşındaki bir çocuğunkine (50) eşittir ama bu durum değişkenlik gösterebilir. Down sendromlu kişinin ebeveynleri çoğu zaman genetik olarak normaldir. Bu bozukluğu sebep olan fazla kromozom şans eseri oluşur. 20 yaşındaki annelerin çocuklarında Down sendromu görülme ihtimali %0.1'den azdır. 45 yaşındaki annelerin çocuklarında ise bu olasılık %3'lere kadar çıkar. Rahatsızlığı şu tetikler, riski şu azaltır diyebileceğimiz ne davranışsal ne de çevresel bir etken vardır. Down Sendromu Doğumdan Önce Tespit Edilebilir Hamilelik esnasında doğum öncesi tarama testleri ile veya doğumdan sonra yapılan genetik testlerle belirlenebilir. Yapılan taramalarda doğacak olan çocuğun Down sendromlu olduğu anlaşıldığında hamilelik çoğu zaman sonlandırılır. Bu konunun etik açılardan tartışması halen devam etmektedir. Down sendromunun bir tedavisi olmadığı için böyle bir çocuğu dünyaya getirmenin ne kadar doğru olduğu tartışılıyor. Doktorlar hamile kadınlardan amniyo sıvılarını inceleyerek çocuğun Down sendromuna sahip olup olmadığını yüksek kesinlikle tahmin edebiliyorlar. Bu tekniğin tek bir dezavantajı düşük olma riskini %0.5 ile %1 arasında artırmasıdır. Ayrıca amniyosentez iğnesi ile yapılan bu işlemde çocuğun uzuvlarında bir sorun oluşma riski de artar. Down Sendromu için Bir Tedavi Yoktur Down sendromu için bilinen herhangi bir tedavi seçeneği yoktur. Hastalara eğitim ve uygun bakım sağlanarak hayat kalitesini artırılabilir. Öyle ki bugün dünyada modellik yapan veya kafe işleten Down sendromlu bireyler bile vardır. Bazı Down sendromlu kişilerin liseye gittiği hatta eğitim hayatına liseden sonra bile devam ettiği biliniyor. Bu kişiler için ortalama yaşam süresi uygun bakım sağlanırsa 50 60 yıla çıkabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/doymus-yag-tuketirken/", "text": "Doymuş Yağ Tüketirken Bir Daha Düşünün Gün içinde neler neler tüketiyoruz, yazsak bazılarımız için roman olur belki. Kahvaltı yapıp çıktıktan sonra, daha ilk molada çayın yanına Mehmet'in uzattığı bisküvi, Ayşe'nin memleketten getirdiği tatlı derken akşamı buluyoruz. Neler yediğimize hiç gerçekten dikkat ettik mi peki? Aslında soru, ne kadar yanlış besinler yediğimize dikkat ettik mi desek daha doğru olabilir. Yapılan yeni bir araştırmada, fazla oranda doymuş yağ içeren beslenme tarzının, beyin işlevlerini yavaşlattığı bulunmuş. Doymuş Yağ Ne Yapar? Doymuş yağların, açlığı kontrol eden beyin bölgesi olmasından dolayı, doğrudan hipotalamus üzerinde etkisi var. Ayrıca, doymuş yağ tüketiminin fazlalığı, yeme alışkanlığının kontrolünde de zorluklara neden oluyor. Yani, ne kadar yediğimizi, tükettiğimiz besinlerin çeşidini ve ne zaman yemeyi sonlandıracağımızı zorlaştırıyor diyebiliriz. Doymuş yağlar karşımıza tereyağı, kızarmış besinler, domuz eti, organ etleri olarak çıkıyor. Ayrıca, süpermarketlerde satılan paketli gıdalarda da bulunuyor; bu yüzden etiket okuma alışkanlığı kazanmak önemli. Diyetimizde, doymuş yağlar yerine doymamış yağları içeren balık, avokado, zeytinyağı, badem, ceviz, semizotu gibi besinlerin tüketimini artırmalıyız."} {"url": "https://sinirbilim.org/dr-james-fallon/", "text": "Psikopat Olduğunu Keşfeden Bir Sinirbilimci: Dr. James Fallon Sinirbilimci Dr. James Fallon 2005 yılında bir öğle arası seri katillerin beyin taramalarını inceliyordu. Araştırma projesinde ne yapması gerekiyorsa onunla meşguldü. Gerçek hayattaki psikopatça eğilimlerle ilişkili beyin örüntülerini bulmak için binlerce PET taramasına bakması gerekiyordu. Şizofrenler, depresif insanlar, katiller, Alzheimer hastaları listede yok yok. Alzheimer hastalarını kapsayan projesi dolayısıyla Fallon kendisinin ve ailesinden bazı kişilerin de beyin taramalarını almıştı. Kendi taramalarına baktığında Fallon şok içerisinde kaldı. Beynin frontal ve temporal loblarında bazı bölümlerin faaliyeti çok düşüktü. İşin kötü tarafı bu bölgeler empati, ahlak ve irade ile alakalı alanlardı. Önce PET makinesinde bir hata olduğunu düşündü ama cihaz gayet iyi çalışıyordu. En sonunda gerçeği kabullendi ve üstüne gitti; PET taramasında gördüğü psikopat beyin kendisine aitti. James Fallon'ın Kitabı: İçimdeki Psikopat"} {"url": "https://sinirbilim.org/drd4-7r-geni-seyahat/", "text": "DRD4-7R Geni Seyahat Etmeye Teşvik Edebilir Seyahat etmeyi, yeni yerler gezip görmeyi çok mu seviyorsunuz? Kimisi yerinde duramaz, bir yolunu bulup kendini evden dışarı atmak ister. Kimisi de evden dışarı çıkmak istemez. Seyahat etmek ve bilinmeyen yerleri keşfetmek bize her zaman heyecan verir. Şimdi hiç bilmediğini bir şehre gittiğinizi düşünün. Keşfedilecek yüzlerce şey var. Gidip göreceğiniz yerler, tatmanız gereken yiyecekler ve içecekler, tanışıp sohbet edeceğiniz insanlar. Bilim insanları bu seyahat etme isteğinin genlerden kaynaklanıp kaynaklanmayacağını sorguladılar ve şaşırtıcı sonuçlara ulaştılar. Bazı insanların neden seyahate düşkün olduğu ile ilgili yapılan araştırmalar genler üzerinde yoğunlaştığında DRD4 geni keşfedildi. Bu gen beyinde dopamin seviyesinin ve dolayısıyla motivasyon ile davranışın düzenlenmesinde rol alıyor. Seyahat Tutkusu Yaratan Gen DRD4 geninin bir varyasyonu olan DRD4-7R geni seyahat tutkusu yaratan gen olarak adlandırıldı. Bu ismi almasının sebebi kişinin merak duygusunu ve yerinde duramamasını artırmasıydı. Bu geni taşıyan insanların tek bir ortak yanı var: seyahat maceraları! DRD4-7R geni öyle herkeste bulunmuyor, dünyada nüfusun sadece 20%'sinde var. Bu geni taşıyan insanların çoğunluğu da geçmişte çokça seyahat edilen bölgelerde yaşıyor. Kuzey Avrupa'dan bahsetmiyoruz elbette; insanlığın doğduğu yer olan Afrika'yı gösteriyoruz. Evrimsel süreçte ilk insanların Afrika'da yaşadığı düşünülüyor. O zamanki koşulları göz önüne aldığımızda insanların çokça yolculuk yaptıklarını biliyoruz. 1999 yılında yapılan öncü bir araştırma DD4-7R geninin Afrika gibi yerlerde yaşayan insanlarda daha yaygın bulunduğunu gösteriyor. Bunun sebebi az önce de dediğimiz gibi binlerce yıl önce Afrikalıların çok uzun mesafeler kat etmesinden kaynaklanıyor. O zamanlar oluşan mutasyonlar bugün insanların daha fazla yolculuk yapmasına ve meraklı olmasına neden olabiliyor. Evrimsel Bir Kökeni Var"} {"url": "https://sinirbilim.org/dsm-5deki-10-kisilik-bozuklugu/", "text": "DSM-5'deki 10 Kişilik Bozukluğu Herkes hayatında en az bir kez internette gördüğümüz kişilik testlerinden veya hangi dizi karakterisin gibi goygoy testlerinden birini yapmıştır. İnsan doğası böyle. Gerçekte kim olduğumuzu, dışarıdan nasıl göründüğümüzü merak ediyoruz. Karakter veya kişilik dediğimiz kavram binlerce yıldır tartışılıyor. Karakter sözcüğünün kökeni Yunanca charakter sözcüğünden geliyor. Antik Yunan'da milattan önce 371 ila 287 yılları arasında yaşamış olan Tyrtamus insanları 30 farklı kişilik tipine göre sınıflandırmıştır. Onun yönteminde bazı insanlar sinir bozucu, bazıları ironik, bazıları ise neşeli olarak nitelendiriliyordu. İnsan kişilikleri 17. yüzyıldan beri bilimsel bir disiplin içerisinde inceleniyor. İngiltere'de Thomas Overbury (1581-1613) ve Fransa'da Jean de la Bruyere (1645-1696) kişilik üzerine ilk çalışmaları gerçekleştiren insanlardır. Kişilik ve karakter kavramı incelendikçe kişilik bozuklukları da gündeme gelmeye başladı. 19. yüzyılın başlarında psikiyatrist Philippe Pinel'in araştırmaları kişilik bozukluklarındaki ilk bilimsel çalışmalardır. Örneğin, onun eserlerinde halüsinasyon gibi sorunlar yaşamadan kişinin sadece öfke ve şiddet patlamaları yaşaması mani olarak nitelendiriliyordu. İngiltere'de 1835 yılında Dr. JC Prichard manevi delilik terimini ortaya attı. Manevi delilik doğal duyguların, alışkanlıkların, dürtülerin ve eğilimlerin baştan çıkarıcı şekilde sapıtması anlamına geliyor. Prichard'ın öne sürdüğü terim çok geniş bir anlama sahip olduğu için zaman içinde unutuldu ve kalıcı olmadı. 19. yüzyılda psikolojik araştırmalar çok revaçtaydı. 1896'da psikiyatrist Emil Kraepelin psikopat kişilikler şemsiyesi altında 7 tür antisosyal davranış tanımladı. Kraepelin'in ardından Kurt Schneider antisosyalliği kendi anormalliğinden acı çekmek olarak genişletti. DSM 5 Nedir? Schneider'in 1923'te yayınlanan Die psychopathischen Persönlichkeiten bugün hala kişilik bozukluklarını sınıflandırmada temel oluşturuyor. Şu an kullandığımız Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatiksel El Kitabı 5'in (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders 5th Revision, DSM-5) temelinde de Schneider'in eseri yatıyor. DSM 5 tüm zihinsel rahatsızlıkların belirli bilimsel ölçütlere göre tanımlandığı ve sınıflandırıldığı el kitabıdır. DSM 5'e göre bir kişilik bozukluğunun tespit edilmesi için kişinin kendi içinde ve insanlarla olan etkileşiminde bir veya daha fazla patolojik özellikler göstermesi gereklidir. Bir kişiye kişilik bozukluğu teşhisi koymak kolay bir şey değildir. Çok fazla test ve gözlem gerektirir. Patolojik özellikler farklı zaman ve durumlarda tutarlı olmalıdır (1). Kişinin yaşa bağlı gelişiminden ve sosyokültürel çevresinden bağımsız olmalıdır (2). Belirli bir maddeye veya fiziksel rahatsızlığa bağlı olmamalıdır (3). Örneğin, 13 yaşında çevresiyle uyumsuz bir kız çocuğunu ele alalım. Bu çocuk okulda ve evde farklı davranıp sadece okulda uyumsuzluk yaşıyorsa 1. maddeye uymadığından kişilik bozukluğu teşhisi konmaz. Çevresiyle yaşadığı uyumsuzluk zaman zaman değişiyorsa 2. maddeyle çelişir. Eğer sosyal çevresinde onu utandıracağını düşündüğü bir rahatsızlığı varsa yine davranışları kişilik bozukluğu olarak değerlendirilmez. DSM 5'teki 10 Tip Kişilik Bozukluğu DSM 5'te toplamda 10 tip kişilik bozukluğu incelenir ve bunlar A, B ve C olmak üzere üç kümede toplanır. A Kümesi : Paranoid, Şizoid ve Şizotipal Kişilik Bozukluğu B Kümesi : Antisosyal, Narsistik, Histriyonik ve Borderline Kişilik Bozukluğu C Kümesi : Çekingen, Bağımlı ve Obsesif-Kompulsif Kişilik Bozukluğu Yukarıdaki 10 kişilik bozukluğuna geçmeden önce bunların bilimsel çalışmadan çok tarihsel süreçte gözlem yoluyla tanımlandığına dikkat çekmek gerekir. Kişilik bozukluklarını birbirinden ayırırken keskin sınırlar çizemiyoruz. Çok net nörofizyolojik tanımlamalar yapamıyoruz. DSM 5'te tanı ve gözlemler yoluyla mümkün olduğunca birbirinden ayrılmaya çalışıldı ancak hala büyük eksikler var. Örneğin bipolar ve borderline kişilik bozukluklarını ayırmak çok güçtür. Paranoid ve Şizoid kişilik bozukluklarını da birbirinden ayırt etmek kolay değildir. Kişilik ile Psikiyatrik Hastalıklar Arasındaki Genetik Bağlantılar Paranoid Kişilik Bozukluğu A kümesi paranoid, şizoid ve şizotipal kişilik bozukluklarından oluşur. Paranoid kişilik bozukluğunda hasta kimseye güvenmez. Paranoya dediğimiz ruh halini yaşar. Ailesi, arkadaşları, eşi, dostu herkese karşı bir güvensizlik içindedir. Etrafındaki her şeye kuşkuyla bakar. Örneğin, bir kafede arkadaşlarıyla otururken, arkadaşının telefonu çaldı ve konuşmak için masadan ayrıldı. Hastanın aklına hemen kendisinden bir şeyler saklandığı gelebilir. Bu kişiler toplum içinde de çok alıngan olabilirler. Küçük şeylerden aşırı utanç duyabilirler. Paranoid kişilik bozukluğu bulunan hastalar kendilerini toplumdan izole etmeye meyillidir. İnsanlara güvenmede sorun yaşadıklarından yakın ilişki kurmakta zorlanırlar. Hastalar etraflarındaki bir kişinin hoş görmedikleri davranışlarını diğer insanlara da atfederler. Bir kişinin ona yalan söylediğini yakaladığında diğer herkesin de kendisine yalan söylediğinden kuşkulanmaya başlar. Yapılan genetik analizlerde paranoid kişilik bozukluğunun orta düzeyde kalıtsal olduğu da görülmüştür. Şizoid Kişilik Bozukluğu Şizoid sözcüğü kişinin iç hayatına odaklanma ve dış dünyadan kopuk olma eğilimini tarif eder. Şizoid kişilik bozukluğunda hasta hayal dünyasına çok dalmıştır. Sürekli fantaziler ve düşler içinde yüzerken kendini toplumdan soyutlar. Sosyal ve cinsel ilişkiler için hiç istek duymaz ve geleneklere bağlılığı yoktur. Etrafındaki insanların yaşadıklarına ve kendisiyle olan etkileşimlerine duygusal tepkiler vermez. Hasta sürekli iç dünyasında dolaşır. Fanteziler kurar. Hayalleriyle yatar, hayalleriyle kalkar. Etrafında ne olup bittiğiyle hiç ilgilenmez. Şizoid kişilik bozukluğuyla ilgili geliştirilen bir teoride hastaların iç dünyalarına karşı çok hassas olduğu belirtilir. Aslında içten ve samimi duygular yaşamayı çok istiyorlar. Ancak birisiyle ilişki başlatmak veya var olan ilişkilerini uzun süre devam ettirmek onlar için çok zor ve stresli olabiliyor. İlişkilerini sürdüremeyen hasta tekrar iç dünyasına yöneliyor ve orada mutlu olduğunu düşünüyor. Hastalar çok nadiren farkedilirler ve tıbbi bir müdahaleye istekli olurlar. Günlük hayatlarında kimseye rahatsızlık vermediklerinden ve işlerini düzgün yaptıklarından dolayı iç dünyalarındaki bu durum pek farkedilmez. Şizotipal Kişilik Bozukluğu Şizotipal kişilik bozukluğunda hastaların davranışları, konuşmaları ve görünümlerinde tuhaflıklar görülür. Bu kişilerin düşünce mekanizmaları normalin çok ötesinde farklıdır. Tuhaf şeylere inanabilirler. Şüpheci ve takıntılı davranışlar sergilerler. Hastalar sıklıkla sosyal etkileşime girmekten korkarlar ve etrafındaki insanların sürekli kendisine zarar vereceğini düşünürler. Hem şizoid hem de şizotipal kişilik bozukluğuna sahip hastalar insanlarla iletişime geçmekten korkar. Şizoidler insanlarla iletişim kurma isteği duymaz ve iletişimlerini sürdürmekte zorlandırken, şizotipal hastalar insanlardan korkar. Bu kişilerin şizofreni yaşamaları da yüksek bir ihtimaldir. Antisosyal Kişilik Bozukluğu B kümesinde antisosyal, sınırda, histriyonik ve narsistik kişilik bozukları yer alır. Psikiyatrist Kurt Schneider (1887-1967) kişilik bozukluklarını ayrıntılandırana kadar, hepsi antisosyal kişilik bozukluğu olarak görülüyordu. Antisosyal KB kadınlara kıyasla erkeklerde daha fazla görülür ve başkalarının hislerine karşı duyarsız olmakla karakterize edilir. Hasta sosyal kuralları tanımaz; rahatsız edici, agresif ve kontrolsüzce davranabilir. Yaptıklarından dolayı suçluluk hissetmez ve tecrübelerinden ders çıkarmayı aklına getirmez. Çoğu vakada hastalar ilişki kurmada zorluk çekmezler. Antisosyal deyince hastaların hep yalnız başına oturduklarını filan düşünmeyin. Tam tersine bu insanlarda tabiri caizse şeytan tüyü vardır. Kolayca ilişki kurabilirler ama genelde ilişkileri kısa süreli, geçicidir. Başlattıkları arkadaşlık veya romantik ilişkilerini devam ettirmekte güçlük yaşarlar çünkü karşı tarafı umursamazlar. Canları istediği gibi davranırlar. Rahatsızlık çoğu zaman bir suçu da beraberinde getirir. Hastaların adli sicillerinin temiz olma olasılığı epey düşüktür. Sınırda Kişilik Bozukluğu Sınırda kişilik bozukluğunda hasta benlik duygusundan yoksundur ve sürekli içinde bir boşluk, terkedilmişlik hissi yaşar. Duygusal kararsızlık, ilişkilerde dalgalanma, öfke ve şiddet patlamaları, kontrolsüz davranışlar çok görülür. İntihar etme tehditleri ve kişinin kendine zarar vermesi de yaygındır. Etrafınızda bu rahatsızlığa sahip birisi varsa farketmeniz hiç zor değildir. Hastalar çoğu zaman tıbbi bir müdahale alırlar. Rahatsızlık için sınırda kelimesinin kullanılmasının sebebi, hastaların anksiyete ile psikotik bozukluklar arasında kaldığı düşünülmesinden kaynaklanır. Özellikle bipolar bozukluk ile sınırda kişilik bozukluğu birbirine çok benzer. Tanı ve tedavide bu iki rahatsızlık birçok zaman birbirine karıştırılır. Sınırda kişilik bozukluğunun ortaya çıkmasının nedenleri arasında çocuklukta yaşanılan cinsel istismar başta gelir. Erkeklere kıyasla kadınlarda daha sık görülür. Histriyonik Kişilik Bozukluğu Histriyonik kişilik bozukluğundan muzdarip olan hastalar kendilerine gereken değeri vermezler. Bu kişiler kendilerini iyi ve değerli hissetmek için başkalarının onayına ve ilgisine muhtaçtır. Bu kişiler tavır ve görünüşleriyle çok harika bir görüntü çizebilirler ancak özünde bunu sadece beğenilmek için yaparlar. Beğenilme arzusu bazen öyle bir hal alır ki kişi kendi hayatını bile riske atabilir. Son zamanlarda sosyal medyada buna benzer vakaları görüyoruz. Instagramda beğeni almak için kendilerini çok tuhaf ve riskli durumlara sokan insanlar var. Histriyonik kişilik bozukluğu yaşayan hastalar etrafındaki insanlarla olan ilişkilerinde samimiyetsiz davranırlar. İlişkileri oldukça yüzeysel ve geçici olabilir. Eleştiri ve reddedilmeye kesinlikle tahammül edemezler. Örneğin kıyafetin ve ayakkabın uyumsuz olmuş demeniz, aşırı tepki vermelerine neden olabilir. Kişi reddedildikçe veya başarısızlığa uğradıkça daha fazla histriyonik olur ve bu kısır döngü şeklinde hep devam eder. Narsistik Kişilik Bozukluğu Narsistik kişiler histriyoniklerin aksine kendilerine aşırı önem verirler. Tabiri caizse bu insanlar kendilerine taparlar. Mükemmel olduklarını düşünürler. Hastalar empati kurmakta çok zorlanır ve yalanlar söyleyerek etrafındaki insanları kendi amaçları doğrultusunda kullanır. Dışarıdan bakıldığında bir narsistik hoşgörüsüz, öfkeli, bencil ve duyarsız olarak görülür. Eğer kendisiyle alay edilirse bir anda öfke patlaması yaşayabilir ve intikam duygusu besleyebilir. Çekingen Kişilik Bozukluğu B kümesini de bitirdikten sonra çekingen, bağımlı ve obsesif-kompülsif kişilik bozukluklarının yer aldığı C kümesine geçiyoruz. Çekingenlik ile çekingen KB aynı şey değildir. Çekingen bir yapıya sahip olabilirsiniz ancak bunun hastalık seviyesine gelmesi için hayatınızı ciddi şekilde etkilemesi ve yukarıda saydığımız üç özelliği taşıması gereklidir. Çekingen kişilik bozukluğuna sahip kişiler çevrelerindeki insanların onu aralarına almayacaklarını, istemeyeceklerini düşünür. Sürekli bir reddedilme, eleştirilme ve utanma duygusu hakimdir. Başkalarının onlardan hoşlanacağına emin olmadıkları takdirde kimseyle tanışmazlar. Çekingen kişilik bozukluğunda hastalar çoğu zaman anksiyete bozukluğu da yaşarlar. Yapılan araştırmalar hastaların hem kendi hem de başkalarının düşüncelerine ve tepkilerine çok fazla önem verdiğini gösteriyor. Bağımlı Kişilik Bozukluğu Bağımlı kişilik bozukluğunda hastalar kendilerine aşırı derecede güvensizlik yaşarlar ve sürekli ilgiye muhtaçtır. Günlük hayatta basit kararlar alırken bile sürekli birilerine sorarlar. Önemli bir karar alırken birilerinin görüşüne bağımlı olmaktan kurtulamazlar. Hastalar terkedilmekten çok korkarlar. Kendini yetersiz ve çaresiz gördüğünden sorumluluğu sürekli başkasına yıkmaya çalışır. Anne, baba veya bir arkadaşının korunmasına muhtaç gibi hisseder. Hastalar C kümesi bir rahatsızlıkla başlarlar ama çoğu zaman B kümesinden bir kişilik bozukluğu da yaşarlar. Sürekli başkalarından koruma ve yardım bekleyen insanlar hayata çocuksu, naif bir bakış açısıyla bakarlar. Nerede olduklarına ve gelecekte ne yapabileceklerine dair planlar ve öngörüler yapmada başarısız olabilirler. Dar bakış açıları onları, başkalarına daha bağımlı hale getirir. Bağımlılıkları da bakış açılarını bir kısır döngü şeklinde köreltir. Obsesif Kompülsif Bozukluk Obsesif kompülsif bozukluk yaşayan hastalar programlar, organizasyonlar, kurallar, listeler veya bazı düzenler konusunda takıntılı olabilir. Örneğin evin zilini her zaman 3 kere çalarlar. Bir kere çalıp bırakmanız onların strese girmesine sebep olabilir. Bazıları aşırı derecede mükemmeliyetçi yapıdadırlar. Ancak mükemmeliyetçilikleri onların düzenli bir şekilde iş yapmalarına engel olur ve üretkenliklerini düşürür. Tam anlamıyla kusursuz bir şekilde iş yapmaya çalıştıklarından çoğu zaman işlerini bitiremezler. Hastalar genel olarak ihtiyatlı, dikkatli, biraz melankolik ve kontrolcü bir şekilde davranır. Etrafındaki olayları kontrol etmek ister. Kontrol edemediği zaman da anksiyete başlayabilir. Karmaşık yapıdaki işleri yeterince kontrol edemediklerinden her şeyi basite indirgemeye çalışırlar. Olayları karmaşık bir şekilde görmeye dayanamazlar. Genelde işleri ya tamamen iyi ya da tamamen kötü olarak nitelendirirler. İş arkadaşları, ailesi ve diğer dostlarıyla olan ilişkileri hastaların mantıksız ve ısrarlı istekleri yüzünden sıkıntıya girer. Kişilik Bozuklukları ile İlgili Önemli Noktalar"} {"url": "https://sinirbilim.org/dunning-kruger-etkisi/", "text": "Dunning-Kruger Etkisi İnsanlar sosyal konumlarına ve esenliklerine değer verir ve kendilerinden daha zeki görünen birisini tehdit olarak algılayabilir. Fiziksel olarak iri ve güçlü kişiler kesinlikle korkutucu olabilir ama bunlar somut özelliklerdir. Fiziksel olarak zinde kişileri anlamak kolaydır, yeter ki zaman ve istek olsun. Ancak sizden daha zeki birisi bilinemeyen bir nitelik sunuyordur, bu nedenle öngöremediğimiz ya da ya da anlayamadığımız şekilde hareket edebilirler. Bu da beynin bu kişilerin tehdit oluşturup oluşturmadığını anlayamadığı anlamına gelir ve bu durumda eski üzülmektense tedbirli olmak iyidir içgüdüsü aktif hale gelir, şüphe ve düşmanlığı tetikler. Bir insanın daha zeki olmak için öğrenebileceği ve çalışabileceği doğrudur ama bu fiziksel gelişimden daha karmaşık ve belirsizdir. Dunning-Kruger Etkisi: Bilgi Azaldıkça Özgüven Artıyor Daha az zeki insanların kendilerine daha fazla güvenmesinin aslında bilimsel bir adı var: Dunning Kruger Etkisi. Bu isim Cornell Üniversitesi'nden David Dunning ve Justin Kruger'dan geliyor. Limon suyunun görünmez mürekkep olduğunu düşünüp kameralarda görünmeyeceğine inanarak yüzüne limon suyu süren ve banka soyan kişi hakkındaki raporlardan ilham alarak konuyu inceleyen araştırmacılardır. Dunning ve Kruger deneklerden bazı testleri tamamlamalarını istedi ama aynı zamanda onlardan testte ne kadar başarılı olduklarını değerlendirmelerini de istediler. Sonuçlarda kayda değer bir bağlantı görüldü. Testlerde kötü performans gösterenler neredeyse her zaman çok daha iyi yaptıklarını tahmin etti, diğer yandan iyi yapanlar çoğunlukla daha kötü yaptıklarını tahmin etti. Dunning ve Kruger'ın iddiası şöyleydi; düşük zekaya sahip olanlar sadece zihinsel yetenekler konusunda eksik değil, aynı zamanda herhangi bir konuda kötü olduklarını fark etme yeteneğine de sahip değiller. Beynin benmerkezci eğilimleri kendini gösteriyor ve kişinin kendisi hakkında olumsuz görüşe sahip olmasını sağlayacak şeyleri bastırıyor. Ama aynı zamanda kendi sınırlarınızı ve başkalarının daha üstün yeteneklerini tanımanın kendisi de zeka gerektirir. Argüman, zeki olmayan birisinin çok daha zeki olmanın nasıl bir şey olduğunu fiilen algılayamayacak olduğudur. Özünde bu bir renk köründen kırmızı ve yeşil bir deseni tarif etmeye benzer. Zeki Olmadığını Algılayamıyorlar Zeki olduğunu düşünen kişi de dünyaya benzer şekilde yaklaşıyor ama bunu farklı şekilde ifade ediyor olabilir. Bir şeyin kolay olduğunu düşünürse, diğer herkesin de öyle düşündüğü varsayımında bulunabilir. Kendi yetenek seviyelerinin norm olduğunu varsayarlar, dolayısıyla kendi zekalarının norm olduğunu varsayarlar. Bu kişiler çalışma hayatında ve sosyal ortamlarda kendilerini benzer tiplerle çevrilmiş olarak bulmaya yatkındırlar, bu sayede az önce bahsettiğimiz varsayımlarını destekleyecek çok sayıda kanıt bulmaları da mümkün olur."} {"url": "https://sinirbilim.org/dunya-diyabet-gunu/", "text": "Dünya Diyabet Günü Her yıl 14 Kasım Dünya Diyabet Günü olarak kutlanır. Mavi Halka, diyabet için birleşmeyi ve bir araya gelmeyi temsil etmesi için Uluslararası Diyabet Federasyonu tarafından oluşturulmuştur. Çoğu kültürde halka; yaşamı ve sağlığı temsil eder. Mavi renk ise tüm insanları altında birleştiren gökyüzünü çağrıştırır. Mavi Halka diyabetin evrenselliğini ve küresel diyabet birlikteliğini sembolize eder. Diyabet yani Şeker Hastalığı; insülin hormonunun eksikliği veya etkisizliği sonucu ortaya çıkan ve kan şekeri yüksekliği ile seyreden, kronik ve ilerleyen bir hastalıktır. İnsülin, vücudumuzda pankreas tarafından salgılanır, yemeklerle alınan besinlerdeki şekerin hücre içine girerek enerji olarak kullanılabilmesi için anahtar görevi görür. İnsülinin yokluğu veya etkisizliği sonucu hücre içine giremeyen şeker kanda yükselmeye başlar. Gençlerde görülen, insüline bağımlı olan formu Tip 1 diyabet; daha çok erişkinlerde görülen fakat obezitenin her yaşta artışı ile artık çocuklar da görmeye başladığımız ve görülme yüzdesi daha çok olan Tip 2 diyabettir. Obezite ve Tip 2 diyabet, birbirlerinin tetikleyicisidir; vücut ağırlığınız arttıkça insülin bir süre sonra etkisizleşir ve görevini yapamaz. Bu yüzden şişman veya hafif şişman olmak son derece önemli bir risk faktörüdür. İleri Okuma: DNA'nızdaki Diyabet"} {"url": "https://sinirbilim.org/dunyadaki-en-olumcul-virusler/", "text": "Dünya'daki En Ölümcül Virüsler Türümüz yaklaşık 200.000 yıldır dünyada yaşıyor ama daha modern halimize evrimleşmeden çok önceleri başka bir canlılarla savaş halindeydik. İnsanlığın ezeli düşmanlarından biri olan virüslere karşı henüz tam kontrolü sağlayamadık ama geçtiğimiz yüzyılda çok önemli gelişmeler kaydettik. Virüslerin neden olduğu bulaşıcı hastalıklara viral enfeksiyonlar denir. Grip veya ebola hastalığı gibi bir viral enfeksiyona yakalandığınızda antibiyotikler yardımınıza koşamaz. Virüsler bakterilerden biraz farklıdır. Onları yok etmek için farklı silahlara ihtiyacınız var. Afrika'nın batı kesimlerinde görülen Ebola salgınını duymuşsunuzdur. Ebola virüs ailesinin en ölümcül üyesi olan Ebola Zaire virüsü bulaştığı insanların %90'ını öldürdü. Eğer bir an önce kontrol edilmezlerse virüsler çok ölümcül olabilirler. Bugün hala tedavisi bulunamayan viral hastalıklar ve sendromlar var. Ölümcül virüsler denildiğinde birçoğumuzun aklına HIV gibi virüsler gelebilir. Şimdi en ölümcül virüslerden 8 tanesine bir bakalım. İleri Okuma: Virüsler Nasıl Çalışır? Marburg Virüsü Marburg virüsü ilk defa 1967'de Almanya'da laboratuvar çalışanları arasında görüldü. Laboratuvar görevlileri Uganda'dan getirilen maymunlar üstünde çalışırken bir anda viral enfeksiyonlar ortaya çıkmaya başladı. Ebola virüsüne benzeyen Marburg virüsü hemorajik ateşe yol açıyor ve bunun sonucunda hastada organ yetmezliği, şok hatta ölüme bile sebep olabiliyordu. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde 1998-2000 yılları arasında meydana gelen Marburg virüs salgınında hastaların %80'i hayatını kaybetmiştir. Ebola Virüsü İnsanlarda görülen ilk Ebola salgınları 1976 yılında Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Sudan'da ortaya çıktı. Virüs kan ve diğer vücut sıvıları yoluyla insandan insana ve hayvandan insana geçebiliyor. Ebola virüsünün çok farklı soyları vardır. Her birinin ölümcül olma oranı farklıdır. Örneğin, Ebola Reston virüsü hasta bile etmezken, Bundibugyo soyunda ölüm riski %50'lere çıkar. Ebola Zaire'ye yakalanırsanız muhtemelen hakkın rahmetine kavuşacaksınız demektir. Zaire soyunda ölüm riski %90'lara çıkmaktadır. Kuduz Virüsü Ölümcül virüsler arasında en bilinenlerden biri kuduz virüsüdür. Hayvanlardaki kuduz virüsüne karşı 1920'lerde aşı geliştirildi ve artık çok nadiren kuduz vakasına rastlanıyor. Ancak Hindistan ve Afrika'nın bazı bölgelerinde maalesef halen kuduz virüsü can almaya devam ediyor. Virüs vücuda girdiği anda beyni hedef alıyor ve oraya yerleşiyor. Neyse ki artık bu hastalığa karşı önceden önlem alabiliyoruz ve kuduz virüsüne yakalanmış birini antikorlarla tedavi edebiliyoruz. Ancak kuduza karşı tedavi başlatılmazsa virüsün hastayı öldüreceğinden şüpheniz olmasın. HIV Pek çoğumuzun medyadan ve ders kitaplarından aşina olduğu HIV dünyada halen daha en ölümcül virüsler listesindeki yerini koruyor. Amerika Bulaşıcı Hastalıklar Derneği'nde görevli Dr. Amesh Adalja'ya göre HIV, dünyada en fazla ölüme neden olan virüstür. HIV'in ilk tanımlandığı 80'lerden beri yaklaşık 36 milyon hasta bu virüs yüzünden hayatını kaybetti. İleri Okuma: AIDS Çiçek Virüsü Yeryüzünden sildiğimizi düşündüğümüz bir virüs: çiçek virüsü. 1980'de Dünya Sağlık Örgütü çiçek virüsünün kökünü kazıdığımızı açıkladı ve bir daha virüsü gören olmadı. Şu an ona rastlamıyoruz ama 80'lerden önce çiçek virüsü bulaştığı her üç kişiden birini öldürüyor, sağ kalanlarda da körlük, kalıcı yara izleri bırakıyordu. Avrupalı istilacıların Kızılderililerle ilk karşılaşmalarında yeni kıtaya çiçek virüsü getirmeleri sonucu yerlilerin %90'ı bu virüsten dolayı hayatını kaybetti. Sadece 20. yüzyılda çiçek hastalığı 300 milyon insanın hayatına mal olmuştur. Hantavirüs Amerika, 1993 yılında Hantavirüs pulmoner sendromuyla tanıştı. Navajo'da yaşayan genç bir adam bir anda nefes darlığı çekmeye başladı ve birkaç gün sonra hayatını kaybetti. Yetkililer birkaç ay sonra virüsün bulaştığı insanlardan birinin yaşadığı evde farelerden hantavirüsün bulaştığını tespit etti ve virüsü izole ettiler. O zamandan bu yana 600'den fazla insan HPS'ye yakalandı ve %36'sı öldü. Virüs insandan insana bulaşmıyor. Sadece enfekte olmuş farelerden insana geçiyor. Influenza Virüsü Çoğumuz nezleye yakalanmıştır. Halsizlik, baş ağrısı ve ateş gibi belirtiler gösteren nezle hafif bir hastalık olarak görülmesine rağmen yüz binlerce insanın ölümüne neden oluyor. Grip ve nezle gibi virüsler kolayca mutasyona uğradığından kalıcı bir aşı geliştirilemiyor. Nezle virüsünün her yıl yeni bir soyu ortaya çıktığından dolayı hastalık çok hızlı yayılabiliyor. İspanyol nezlesi olarak da bilinen bugüne kadarki en ölümcül nezle salgını 1918'de görüldü ve dünya nüfusunun %40'ını toprağın altına gönderdi. Yaklaşık 50 milyon insanın katili olan nezle virüsü en ölümcül virüsler arasında görülüyor. Rotavirüs Rotavirüs bebeklerde ve çocuklarda şiddetli ishale neden oluyor. Bilim insanları bu virüsün yarattığı rahatsızlıklar için şimdiye kadar iki aşı geliştirebildiler. Rotavirüs dışkı maddelerinin yiyecek ve içeceklere bulaşmasıyla hızlı bir şekilde yayılıyor. Gelişmiş ülkelerde bu virüsten ölüm oranları çok düşük olsa da (%2,5) gelişmekte olan ülkelerde hastalık ciddi bir tehdit oluşturuyor. Dünya Sağlık Örgütü'nün tahminlerine göre 2008 yılında 5 yaşından küçük 453.000 çocuk rotavirüse yakalandı."} {"url": "https://sinirbilim.org/dunyaya-firlatilan-insanin-anlam-arayisi/", "text": "Dünyaya Fırlatılan İnsanın Anlam Arayışı Kendimizi Bulmamızın yolunu etkileyen iki faktörle dünyaya geliyoruz. Genler ve kültür/gelenekler... Yani Kendimizi Bulmamızın alt ve üst sınırlarını bunlar belirliyor. Binlerce yıllık ne ile karşılaşacağımızı bilmediğimiz genlerin ve bize küçükken dayatılan geleneklerin oluşturduğu bir bütünden ibaret oluyoruz.Ailemiz kimi destekliyorsa bizim onu desteklememiz gerekiyor. Ailemiz hangi dine/mezhebe inanıyorsa bizde ona inanmak zorunda oluyoruz. Hayatımızda olan diğer şeylerde doğduğumuzda çevremizde ne görüyorsak bunların içimizde var olmasından ibaret oluyor. Ailemiz milliyetçiyse milliyetçi, solcuysa solcu, sağcıysa sağcı, muhafazakarsa muhafazakar, dindarsa dindar oluyoruz... Çocukken belli bir yaşa kadar ailemizin inandığı değerler altında yaşamamız gerekiyor. Zaman geçerken bizde büyüyoruz ve bu dönemlerde kendimizde de birtakım hastalıklar görülmeye başlıyor. Bu dönemlerde ailemizin inandığı değerlerin dışına pek fazla çıkamıyoruz çünkü onlar zamanla kökleşiyorlar ve değiştirilemez hale geliyorlar, zaten çıkmaya çalışsak bile toplumun tepkisi ile karşılaşınca vazgeçmek zorunda kalıyoruz. Yine bu dönemde hastalanan ve ölen insanlar ailemizde ve çevremizde görülmeye başlıyor, daha doğrusu bu durumu biz zamanla yani büyüdükçe fark etmeye başlıyoruz. Kendi edindiğimiz tecrübeler neticesinde hasta insanlara tavsiye veriyoruz. Ama birçok kişi bunu dinlemiyor ve biz onların sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalıyoruz. Yıllar geçerken bizde yaşlanıyoruz ve bu sefer bizde de hastalıklar yoğunlaşmaya başlıyor ve ölüme doğru yol alıyoruz. Birçoğumuz istemediğimiz okulu, istemediğimiz işi, istemediğimiz eşi seçiyoruz yani bize dayatılan bir hayatı yaşıyoruz! Çoğu zaman bunun bize dayatıldığının farkına bile varmıyoruz ya da varmak istemiyoruz. Bir fakülteyi seçerken ne kadar özgür irademizle yapıyoruz bunu? Bize küçükken enjekte edilen öğütlerin ve sürekli olarak toplumun bizim yerimize seçim yapmasının hiç mi rolü olmuyor?Bu hayat döngüsünde bir gariplik yok mu? Biz bu döngünün neresindeyiz? Doğduğumuzda hazır bulduğumuz rolleri oynamaktan mı ibaretiz? Aslında benzer yerlerde doğduğumuz için- bölge bölge düşünelim bunu- aynı kişiler oluyoruz yani binlerce , milyonlarca aynı görüş , aynı hayat felsefesi! Benim gelmek istediğim nokta tahmin edebileceğiniz gibi Kendini bil! , Kendini bul! ilkelerinde gizli... Alex Andreyev'in Anlam Dolu Sürrealist Çizimleri Distopik sürrealist Alex Andreyev'in İnsanların gözlerini açması bazen çok acı verici olabilir resmini gördükten sonra bu yazıyı yazma düşüncesi doğdu içime. Kontrolümüzün çok az olduğu bir dünyaya geliyoruz. Ve geldiğimiz bu dünyada ne varsa onları şiddetle, gerekirse ölmek uğruna savunmaya başlıyoruz: Din, milliyet ve bunların daha kapsamlı bir ifadesi olarak gelenekler... Çocukluk yaşlarından çıktığımız , yeni şeyler keşfedebileceğimiz yaşlarda yapıyoruz bunları... Geldiğimiz dünyadaki geleneklere sımsıkı sarılıp benliğimizle bütünleştiriyoruz onları. Evet bana göre bilmediğimiz ve bize dayatılan kalıplar içinde yaşamamız acı verici ama çoğumuz bu durumun farkına bile varamıyoruz. Bana göre bu durum psikolojimize olumsuz olarak yani doyumsuz bir hayat olarak yansıyor! Eğer bunları aşmak istiyorsak birtakım durumların üstesinden gelmemiz gerekiyor. Ne olabilir bunlar? Yeni Bir Ben Kendimizi keşfetme süresince neleri hayatımıza dahil edersek bize dayatılan şeylerin dışına çıkmış yeni bir ben kavramı yaratabiliriz? Sanırım bunu her kişi kendine göre düşünüp, kendisi karar verirse daha iyi olur. Basitçe bir şeyler söylemek gerekirse oku, gez , dinle , eğlen, izle, öğren! 🙂 Bu etkinlikler kendimizi keşfetme sürecinin bir parçası olmalı yani bu yaptığımız etkinlikler hayatımıza yeni farkındalıklar, yeni anlam katmalı. Böyle yapmazsak bu etkinlikler zaman kaybetmekten başka neye yarar ki? Charles Darwin' in ifade ettiği : Hayatının bir dakikasını boşa harcamaya cüret edebilen biri, hayatın değerini anlamamıştır. bu sözü zaman kavramı açısından tekrar bir kez daha düşünmek iyi olacak sanırım. Bu noktada mutsuz olmamızın nedenlerinden birini söylemek istiyorum. Bana göre istediğimiz hayatla , yaşadığımız hayatın paralel olmaması ve bu durumu değiştirmek için hiç çabalamamız yani tembelliğimiz. Evet , bana göre mutsuzluğumuzun en büyük nedeni tembellik! Şu noktada önemli... Kendimize bu dünyada çok fazla önem atfetmemiz ve kendimizi dünyanın merkezinde görmemizde psikolojimizin bozulmasını etkileyen nedenler arasında olabilir. Bu arada size göre hayat nedir? düşünmenizi isteyeceğim. Bir süre düşünmenizi bekleyeceğim... İçimizdeki Çocuk Aslında birçoğumuz daha önce bu konuda düşünmüşüzdür eminim. Birçok filozof bu konuda düşünmüş ve bazı sonuçlara varmışlar. Mesela hayat dediğimizde Albert Camus' un aklına anlamsızlık , Schopenhauer'un acı , Nietzsche'ningüç isteği , Epiktetos'unmutluluğa ulaşma geliyordu. Bu kavramlar üzerine düşününce bende kendime göre yeni bir tanım yaptım.Bana göre hayat dediğin ; Anlamsızlıklar içinde acı çekerken mutlu olma gücünü bulma sanatıdır! Evet hayatta acı, hüzün, anlam/anlamsızlık, mutluluk ve pek çok duygu var. Peki ya zorluk? Zorluk yok muydu ? Bence biraz var... Büyük kısmı daha çok toplumun dünyayı algılayış biçiminin rüzgarına kapılmamızdan kaynaklanıyor. Yıllar önce zorluk kavramı ile ilgili bir söz yazmıştım ve bugün bu söze hala yürekten inanıyorum. Zor diye bir şey yoktu. Zor kelimesi insanların geçmişlerini unutup gelecekten korkmaları sonucu doğmuş bir önyargıydı aslında! Bu tanıma bakarsak, geçmişimizde yaptıklarımız neler olabilir? Mesela yürümeyi öğrenmek, yemek yemeyi öğrenmek , bisiklete binmek vb. bunlar olabilir mi? Evet farkındayım bunlar zaten olacak şeylerdi ve bugün yapılacak şeylere göre çok fazla karmaşık ya da zor değildi. Gerçekten emin miyiz yürümeyi öğrenmenin karmaşık ya da zor bir süreç olmadığına? Tekrar düşünmenizi istiyorum...O içimizdeki çocuktu bunları başaran. Peki biz ne yaptık içimizdeki çocuğa? Sanırım onu öldürüp gömdük o yüzden yeni şeyleri öğrenmek için tembelliğin hapishanesinden çıkamıyoruz! Lütfen içimizdeki çocuğu öldürmeyelim , o bizim gelecek yaşantımızı şekillendirmede yani KENDİMİZİ BULmamızda büyük rol oynanacak. İçimizdeki çocuk yaşıyor mu, düşünmenizi istiyorum... Her Mutsuzluğun Ötesinde Yine Yaşam Bekler Burada bir de Dostoyevski'ye kulak vermenizi istiyorum.Her mutsuzluğun ötesinde yine yaşam bekler... Ama insana özgü bir yeteneksizliktir yaşayamamak!... Yoksa hangi balık boğmuş kendini; Hangi serçe atlamış damdan...! Ve Saffet Murat Tura'nın sözünü paylaştıktan sonra birkaç cümle daha kurup bitirmek istiyorum. Diyor ki:... Doğduğumuzda hazır bulduğumuz rolleri üstlenerek oyunu sürdürmeye devam ediyoruz. Neden ? Anne ve babalarımızın korku ve umudu yüzünden, daha doğrusu bunun için yetiştirildiğimizden... Yaşadığımız hayatın doyumlu olabilmesi , istediklerimizin hayatımızla uyumlu olabilmesiyle yakından ilişkili. Bu da oyunu değiştirmekle mümkün. Akılcıl, iradeli, sevgi dolu, mantıklı, tutarlı , doyumlu bir hayat için üç düşünürün ismini verip bitireceğim. Bilimsel düşünebilmek için Karl Popper' in eleştirel akılcılıkyöntemini ; tutarlı, mantıklı bir hayat için AynRandın önerdiği İhtiyacımız olan şey Felsefe düşüncesini ; mutlu,doyumlu ve sevgi dolu bir hayat için ErichFromm' unsevme sanatını öğrenebiliriz. Umarım bu yazı sizin hayatınızı rahatsız eder ve hep birlikte doyumlu , tutarlı , sevgi dolu, mantıklı, iradeli , akılcıl bir hayata ulaşmak için tembellik zincirlerini kırıp KENDIMIZI BULma yolunda adım atmaya başlarız. Sevgi ve saygılarımla... Sağlıcakla kalın... Burada sağlık tanımı olarak DSÖ yü kullandığımı belirtmek istiyorum yani sağlık, sadece hastalık ve sakatlık durumunun olmayışı değil kişinin bedenen ruhen ve sosyal yönden tam bir iyilik halidir. Fromm a göre sevme bir sanattır. Sevme 'nin doyumlu olabilmesi için dört faktör önemli: İlgi, sorumluluk, saygı, bilgi. Not:Bu yazı bana AlexAndreev'i gösterip elime kalemi almamı sağlayan Şirineye ithaf edilmiştir..."} {"url": "https://sinirbilim.org/duygular-beyin-bolgeleri/", "text": "Duygular İle İlişkili Yeni Beyin Bölgeleri Tanımlanıyor Bristol Üniversitesi'ndeki sinirbilim uzmanları hayatta kalmamız için olmazsa olmaz duygusal davranışları belirleyen yeni bir beyin yolağı tanımladılar. Journal of Physiology dergisinde yayınlanan araştırmada merkezi nöral ağları omuriliğe bağlayan ve vücudun korku anında donup kalmasını sağlayan bir dizi nöral bağlantı keşfettiler. Omurilik ense tarafında bulunan beyin sapından belin alt bölgesine kadar omurga boyunca uzanan nöronlardan oluşan sinir dokusudur. Beyin ve omurilik merkezi sinir sistemini oluşturur. Omuriliğin uzunluğu erkeklerde yaklaşık 45 cm, kadınlarda 43 cm'dir. Kalınlığı da 13 mm'den 6.4 mm'e kadar değişebilmektedir. Omuriliğin en önemli işlevi beyin ve vücut arasındaki sinyal alışverişini gerçekleştirmektir. Omurilik birçok refleksi beyinden bağımsız olarak gerçekleştirebilir. Aynı zamanda hareket kontrolü ve his algısında da çok önemli görevler üstlenir. Duygular Konusunda Periakuaduktal Giris ve Beyincik Aktif Rol Alıyor Bu merkezi nöral yolakların işleyişini anlamak panik atak, fobiler gibi temelinde duygusal bozukluklar yatan rahatsızlıkları tedavi etmede önemli bir adım niteliği taşıyor. Ekibin buldukları beyin bölgesi olan periakuaduktal grisi adlı bölge insan ve hayvanlarda korku anında hemen etkinleşiyor ve donma, yüksek kalp ritmi ve kan basında artışa neden oluyor. Ayrıca bu bölgenin uçma ve kavga etme isteği uyandırdığı da bilinenler arasında. PAG'dan çıkıp beyinciğin pyramis adı verilen çok özelleşmiş bir bölgesine giden beyin yolağı tehlike durumlarında vücudun kaskatı kesilmesine neden oluyor. Yani savaş ya da kaç tepkisi oluşuryor. Aslan, ceylan belgesellerini izlerken ceylanın aslanı fark ettiği anda kafasını kaldırıp aniden donmasına sebep olan davranışın sebebini artık biliyoruz. Savaş ya da kaç tepkisi, vücudumuzun algılanan saldırı, hasar ya da hayatta kalmamız için tehdit oluşturan savaşması'' ya da kaçması için hazırlanan ilkel ve doğuştan gelen bir yanıttır. Stres ise karşı karşıya kalacağımız kaynakları bilmediğimiz bir tehdit ile karşılaştığımızda yaşanan biyolojik ve psikolojik bir tepkidir. Yaşadığımız duygular bu biyolojik ve psikolojik olaylardan çok etkilenir. Savaş ya da Kaç Mekanizması Nasıl İşliyor?"} {"url": "https://sinirbilim.org/duygusal-olarak-zeki-insanlar/", "text": "Duygusal Olarak Zeki İnsanların 10 Özelliği İnternette şu yaygın IQ testlerini görmüşsünüzdür. Muhtemelen birçok kişi ne kadar zeki olduğunu ölçmek için bir test yapmıştır. Herkes mantıksal ve matematiksel olarak yüksek bir IQ'ya sahip olmak ister ama ne kadar merhametli olduğumuz en azından sayı dizisinin bir sonraki elemanını bilmek kadar önemli değil midir sizce? Evet duygusal zekadan bahsediyorum. Sürekli bir zeka çeşidine odaklanmış gidiyoruz. Varsa yoksa mantık, matematik, mantık, matematik; duygusal değerlerimizi göz ardı ediyoruz. Bilim insanları onlarca yıldır bu konuda çalışıyorlar ve kişinin duygusal zekasının da mantıksal zekası kadar önemli olduğunu söylüyorlar. Başarılı insanların %90'ı mantıksal olduğu kadar duygusal olarak da zeki insanlardır. Duygusal zeka hepimizin içinde bir parça da olsa var olan zeka türüdür. Davranışlarımızı nasıl şekillendirdiğimiz, sosyal ilişkilerimize nasıl yaklaştığımız ve kişisel kararlarımızı alırken nelere dikkat ettiğimiz gibi hayatımızın duygusal bileşenlerini etkiler. Şimdi duygusal olarak zeki insanların bazı ortak yönlerini inceleyelim. 1) İyi bir duygusal kelime dağarcığı vardır. Gün içinde hepimiz duygusal anlar yaşarız ama iş onları tanımlamaya geldiğinde herkes duygularını ayrıntılı tarif edemez. Cinsiyetler arası farklılıklara baktığımızda kadınlar erkeklere oranla duygularını daha ayrıntılı tarif edebilirler. Araştırmalara göre insanların sadece %36'sı duygularını tam tarif edebiliyor. Siz de yaşamışsınızdır bazen öyle zamanlar geliyor ki duygular anlatılmaz yaşanır halini alıyor. Duygusal zekası yüksek insanlar yaşadıkları hisleri anlatmada da pek zorluk çekmiyor. Onların bu işi yapmak için sözcük dağarcıkları geniş olduğundan istedikleri sözcükleri oradan seçiyorlar ve gerekirse birden fazla sözcük kullanarak duygularını tarif ediyorlar. Anlatımlarınızda kullandığınız kelime yelpazesi ne kadar geniş olursa düşünce dünyanız ve duygusal zekanız da o kadar yüksek olmaya meyillidir. 2) İnsanlar konusunda meraklıdır. Bu başlığı okuduğunuzda muhtemelen çoğunuz insanlar konusunda değil fikirler konusunda meraklı olunması gerektiğini düşünmüşsünüzdür. Aslında düşündüğünüz manada insanlarla değil fikirlerle uğraşmak gerekir ama duygusal zekada bu merak farklı bir hal alıyor. Yüksek bir duygusal zekanın göstergelerinden biri empati ve başkaları acaba ne düşünüyor, ne hissediyor şeklinde olan meraktır. Diğer bir deyişle, kendinizi bir başkasının yerine koyun düşüncesini yoğun bir şekilde yaşamaktır. 3) Değişikliği kucaklar. Toplumumuzun en büyük eksikliklerinden biri de inovasyon ve değişiklikten kaçıyor olmamızdır. İlköğretimde aldığımız ezberci, belirli kalıplardaki eğitim yüzünden değişiklik yapmaktan kaçınırız ancak duygusal olarak zeki insanlar tam tersine zamanın ve ortamın şartlarına göre sürekli yeniliğe ve değişikliklere giderler. 4) Güçlü ve zayıf yanlarını bilirler Çoklu zeka teorisinde yer alan zeka türlerinden biri de kendini tanıma zekasıdır. Duygusal zekası yüksek olan kişiler aynı zamanda kendini tanıma konusunda da epey yol katetmişlerdir. İş bitirici bir yapınız mı var, tamam bu çok güzel; ama aynı zamanda geveze misiniz? Kötü yönlerinizi değiştirmek istemeniz veya istememeniz önemli değil, öncelikle bunun farkına varın. Hangi yönlerinizin sizi hedefe ulaştıracağını hesaplayın ve buna göre davranışlarınızı törpüleyin. 5) İnsan sarrafıdır. Az önce empatiden bahsetmiştik. İyi empati kurabilen insanlar başkalarının ne hissettiğini, ne düşündüğünü bilirken aynı zamanda başka insanları da iyi okurlar. Sosyal farkındalıkları yüksek olan bu insanlar tam bir insan sarrafıdır. İnsanların yüz mimikleri gibi ipuçlarını okuyarak onlar hakkında çok şeyi söylenmeden sezebilir veya bilebilirler. 6) Kolay kırılan insanlar değildir. Duygusal zekası yüksek kişilerden bahsettiğimizde aklınıza sulu göz, çok alıngan ve etrafındaki insanlara kolay gücenen insanlar geliyorsa yanılıyorsunuz. Bu insanlar açık fikirli ve kendine güveni yüksek kişilerdir. Öyle her şeye kolay kolay kırılmaz ve gücenmezler. Kendilerini iyi bildiklerinden ve kendilerine güvenleri yüksek olduğundan dışarıdan gelen iltifat ve alaycı sözlerle pek ilgilenmezler. 7) HAYIR demesini bilirler. Duygusal zeka az önce de bahsettiğimiz gibi insanın kendini tanımasını ve iradeli olmasını gerektirir. Dış ve iç sebeplerden kaynaklanan dürtüsel karar vermeye meyletmezler. Olayları mantıksal ve duygusal olarak ele alırlar ve neyin doğru olduğuna karar verirler, gerektiğinde hayır demesini bilirler. Araştırmalar hayır diyemeyen insanların daha fazla stres yaşadığını hatta bu durumun uzun vadede depresyona kadar gidebileceğini gösteriyor. Kişinin kendisine gelen isteklere hayır demesi zor olabilir ama hayır sözcüğü korkmamanız gereken çok güçlü bir kelimedir. Hayır denilmesi gereken durumlarda bilmiyorum, emin değilim gibi belirsizlik ifadeleri kullanmak duygusal zekası yüksek kişilerin kaçındığı şeylerdir. 8) Yaptıkları hataların geçmişte kalmasını sağlarlar. Aylar önce yaptığınız hatalarınızı hala daha unutamıyor ve pişmanlığını yaşıyorsanız, şimdi derin bir nefes alın. Kendinizi bu konuda eğitmeniz gerekiyor demektir. Duygusal olarak zeki insanlar yaptıkları hataları unutmazlar ama onlarla aralarına mesafe koymasını da bilirler. Bu dünyada yaşamı başlatırken evrim tek bir şeyi kullandı: hatalar. Onları unutmayın ama bugününüzü olumsuz etkilemelerine de izin vermeyin. 9) Karşılıksız yardım ederler. Birine yardım edip karşılığında bir şey beklememek harika bir duygudur ve başkaları üzerinde iyi bir izlenim bırakmanızı sağlar. Duygusal olarak zeki kişiler ise hiçbir neden yokken insanlara karşılık beklemeden yardım ederler ve bu sayede hem iş hayatında hem de özel hayatlarında iyi ilişkiler kurarlar. 10) Mükemmeli aramazlar. Zeki olmanın en önemli özelliklerinden biri gerçeklerle yüzleşmektir. İş dünyası bazı amatör ruhlu patronlar çalışanlarından çok fazla iş, çok az hata ve mükemmellik ister. Ancak bunlar karşısında maaşı mümkün olduğunca az olmasını bekler. Duygusal zeka ise mükemmelliğin doğada var olmayacağını bilir. Biz insanlar aslında zayıf varlıklarız ve kolayca hata yapabiliriz. Önemli olan hatalardan ders çıkarıp yola devam etmektir."} {"url": "https://sinirbilim.org/duyu-noronlari-hesap-yapabiliyor/", "text": "Duyu Nöronları Beyindeki Nöronlar Gibi Hesap Yapabiliyor! Beyninizin bir fabrika gibi çalıştığını düşünürsek karmaşık, yüksek işlem gücü gerektiren işlerin beyaz yakalılar tarafından yapıldığını düşünebilirsiniz. Ancak sizin tüm nöronlarınız özel. Sadece beyninizdekiler değil parmak uçlarınızdaki duyu nöronları da çok kabiliyetliler. Düşünme, hesap yapma gibi üst düzey işlemlerin şimdiye kadar sadece beyindeki nöronlar tarafından yapıldığı sanılıyordu. İsveç'te bulunan Umea Üniversitesi'nde görevli bilim insanları dokunma ve hissetme ile ilgili duyu nöronları üstünde yürüttükleri çalışmalarda sıra dışı sonuçlar elde ettiler. Sinyaller Beyne İletilmeden Önce Duyu Nöronları Tarafından İşleniyor Duyu nöronları tüm deri üzerine yayılmış olup, deriye dokunan her şeyi beyne bildirmekle yükümlüdür. Aslında sadece beyne değil. Elinize kalem aldığınızda kaleme dokunma hissiniz beyne sinyal olarak iletilmekle kalmıyor, bunun öncesinde duyu nöronlarında bir dizi işleme tabi tutuluyor. Bu işlemlerin neticesinde duyu nöronları beynin serebral korteks bölümüne gönderilecek sinyalin özelliklerini daha iyi tayin ediyor. Duyu nöronlarının derideki çok yoğun bir şekilde bulunması deriye temas eden ilgili nesnenin ne zaman ve ne şiddette tespit ettiğini de hesaplayabiliyor. Bu hesaplamanın şimdiye kadar sadece beyin tarafından yapıldığı sanılıyordu ancak son bulgular duyu nöronlarının sanıldığından daha fazla kabiliyeti olduğunu gösteriyor. Duyu Nöronları ile Beyindeki Nöronlar Eşdeğer Performansta Çalışıyor Çalışmalarını dünyanın en saygın dergilerinden biri olan Nature Neuroscience'da yayınlayan ekibin lideri Andrew Pruszynski deride bulunan bu duyu nöronlarının beyindeki hesaplamaları yapan nöronlarla neredeyse eşdeğer performansta çalıştığını söylüyor. Deriye herhangi bir nesne temas ettiğinde ilk işlemler bu duyu nöronlarında yapılıyor ve beyne ilgili sinyaller gönderiliyor. Bu sinyallerin neticesinde beyinde daha ileri seviyede işlemler yapılıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/duzenli-meditasyon-yapmak/", "text": "Düzenli Meditasyon Yapmak Beyninizi Değiştiriyor Meditasyon yöntemi, dini veya din dışı amaçlarda uygulanmak için çeşitli kültürlerde kendine yer edinmiştir. Düzenli meditasyon yapmak psikolojik rahatlama amacıyla daha çok kullanılsa da bilimsel araştırmalar düzenli olarak meditasyon yapmanın, beyni biyolojik bir seviyede değiştirdiğini gösteriyor. Wake Forest Baptist Tıp Fakültesi'nde nörobiyoloji ve anatomi profesörü olan Dr. Fadel Zeidan tarafından 2011 yılında yapılan bir araştırmada, meditasyonun bireylerin fiziksel ağrı ile baş etmesine yardımcı olduğunu buldu. Çalışmasını Journal of Neuroscience'de yayınlandı. Bu çalışma meditasyonla ilgili yapılan araştırmaların başlangıcı niteliğindeydi. Düzenli Meditasyon Yapmak Beynin Tüm Bölgelerini Etkiliyor UCLA araştırmacıları tarafından 2015 yılında yapılan ve Frontiers in Psychology'de yayınlanan bir çalışmada, yaklaşık 20 yıldır düzenli meditasyon yapan kişilerin beyinleri incelendi ve bu kişilerin beyninde gri maddenin daha fazla olduğu tespit edildi. Araştırmanın yazarı Florian Kurth Araştırmada, beynin meditasyonla ilişkilendirilmiş olan bazı bölgelerinde oldukça küçük etkiler gözlemeyi bekliyorduk. Fakat gözlemledik ki meditasyonun beynin dört bir yanını kapsayan yaygın bir etkisi var. dedi. İleri Okuma: Gri Madde Nedir? Massachusetts Hastanesi ve Harvard Tıp Fakültesi'nde sinirbilimci olan Dr. Sara Lazar, meditasyon yapan kişilerin frontal korteksinde daha fazla gri madde olduğunu, en önemlisi de bu gri maddenin ilerleyen yaşlarda da korunmuş olduğunu keşfetti. Lazar, Washington Post'a verdiği röportajda Yaşımız ilerledikçe korteksimizin küçültüldüğünü biliyorduk. Fakat 50 yaşındaki meditasyoncular ile 25 yaşındaki meditasyoncuların frontal korteksinde aynı miktarda gri madde olduğunu gözlemledik. diyerek meditasyon hakkındaki araştırmalarını özetledi. Başka bir deyişle, meditasyon yapan bireyler ileriki yaşlarda hafızaya dayalı işlevlerini daha rahat gerçekleştirme şansına sahiptir. Lazar, çalışmasında, ortalama meditasyon süresinin günde sadece 27 dakika olduğunu ve sonuçların bireylerin uygulamaya başlamasından sadece 8 hafta sonra elde edildiğini belirtiyor. Meditasyon Esnasında Hormon Seviyesinde Değişim Oluyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/duzenli-uzum-tuketimi/", "text": "Düzenli Üzüm Tüketimi Alzheimer Hastalığın Riskini Azaltıyor Hangimiz bir olay esnasında anlık unutkanlıklar yaşamıyor? Ya da anlık yanılmalar? Bir arkadaşımızın numarasını, doktorumuz ile olan randevumuzu veya fatura ödemeyi unutabiliyoruz ve bu unutkanlıklarımız yaşımız geçtikçe artmakta... Yaşlandıkça insanların unutkanlık durumları erken hafıza kaybının, erken evre Alzheimer hastalığının bir belirtisi olabilir. Amerika'da Los Angeles Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, günde iki kez üzüm yemenin, erken hafıza kaybı belirtileri gösteren insanlarda daha iyi dikkat becerisi sağlayacağını ve çalışma hafızasını geliştireceğini söylüyor. Araştırmanın sonuçları üzümün düzenli tüketiminin Alzheimer hastalığına bağlı erken hafıza kaybına karşı koruyucu bir etki sağlayabileceğini ortaya koyuyor. Önceki araştırmalarda araştırmacılar, yaş ile ilgili hafızadaki düşüşü engellemek için kırmızı üzüm ve kırmızı şarapta olan resveratrol üzerinde yoğunlaşmıştı. Bu antioksidan, bellek, öğrenme ve ruh hali için gerekli beynin bir parçası olan hipokampüs üzerinde olumlu etkileri nedeniyle takdir edilmişti. Yaşlı farelerde resveratrol, mekansal öğrenme ve hafızayı geliştirirken nöronların büyümesi ve gelişimi yaklaşık iki katına çıkmıştı. İleri Okuma: Alzheimer Hastalığı Sadece 2.5 Fincan Üzüm Yaşlanma ve yaşlılık alanını inceleyen bilim olan gerontoloji konulu yeni çalışmada UCLA araştırmacıları bilişsel düşüşü ve yaşlanmanın diğer etkilerini hafif derecede bilişsel gerileme olan 10 katılımcı üzerinde inceledi. Bazı katılımcılara plasebo verilirken diğerlerine 6 ay boyunca 2.5 fincan üzüme eşit üzüm tozu verildi. Bilişsel performansı ölçmek için yapılan beyin taramaları başlangıçta ve üzüm tüketimine başlandıktan 6 ay sonra yapıldı. Araştırmadan elde edilen bulgular üzüm tozunu tüketenlerde Alzheimer hastalığının ilk ortaya çıktığı beyin bölgelerinde sağlıklı metabolik faaliyet seviyelerini koruduğunu ortaya koydu. Üzüm bakımından zengin diyeti takip edenlerin bilişsel seviyelerinde artış olduğu çalışma sonucunda ortaya çıkmıştır. Aynı anda plasebo ile deneye katılanlarda ise bu kritik beyin bölgelerinde önemli miktarda metabolik düşüş görüldü. İleri Okuma: Hipokampüs Nedir, Ne İş Yapar?"} {"url": "https://sinirbilim.org/e211-epigenetik-yapiyi-degistiriyor/", "text": "Konserve Gıdalardaki E211 Epigenetik Yapıyı Değiştiriyor Nerede o annemizin yaptığı konserve yiyecekler? Gitgide tüm yiyecekler marketlerde hazır satılmaya başladı. Biz de onlara mecbur kalmaya başladık çünkü evde bunları kendimiz hazırlayacak vaktimiz ve enerjimiz yok. Türkiye'de 80 milyon kişi yaşıyor. Bu kadar insanı beslemek de hiç kolay değil. Mecburen yiyecek içecek sektörü de evde yapımdan fabrikada seri üretime geçti. Gıda maddelerinin fabrikada üretilmesinden tüketiciye ulaşması biraz zaman alıyor. Bu süre zarfında üretici firmalar yiyeceklerin bozulmasını önlemek zorunda. Tabii bir de pazar rekabeti var. Gıdalar canlı ve taze görünmek zorunda. Hem gıdaların bozulmasını önlemek hem de onları tazeymiş gibi göstermek için firmalar ürünlere çok sayıda koruyucu katkı maddeleri ekliyor. Bunlardan biri de E211 olarak bilinen sodyum benzoattır. Yiyeceklerdeki katkı maddelerinin çok azı bile vücuda girdiğinde DNA'da ciddi epigenetik değişikliklere yol açabiliyor. Bu epigenetik değişimler de gen faaliyetini normalin dışına çıkartarak metabolik yolakları değiştiriyor. Araştırmanın sonuçları insan sağlığı için çok büyük önem taşıdığı için Nature Communications gibi çok bilinen bir dergide yayınlandı. Araştırmanın ayrıntılarına inmeden önce epigenetikten ve neden önemli olduğundan bahsedelim. E211 Histon Proteinlerini Hedef Alıyor Tüm canlıların beslenmesi, üremesi, solunum yapması kısaca hayati işlevleri DNA'larındaki genlerin protein kodlamasıyla gerçekleşir. Konuşmak için beynimizin Broca bölgesindeki nöronlarda bulunan konuşma ile ilgili genlerin ilgili proteinleri kodlaması zorunludur. Kadınlarda bu genlerin erkeklerdekinden daha fazla protein kodladığı tespit edilmiştir. DNA'dan RNA, RNA'dan protein kodlanır ve metabolik süreç bu şekilde işler. Ancak bir de hangi genlerin ne kadar kodlanacağını belirleyen bir sistem vardır. Epigenetik DNA'nın yapısını bozmadan onun etkinlik derecesini kontrol eden mekanizmadır. Histon proteinleri, metil ve asetil gruplarıyla genlerin daha çok veya daha az protein kodlaması sağlanabilir. Susturulması istenen bir gen veya gen ailesi çekirdek zarına yapıştırılarak RNA kodlaması durdurulabilir. Epigenetik üstüne kitaplar yazılabilir ama şimdilik genlerin yapısını bozmadan düzenleyebilecek bir mekanizma olduğunu bilmemiz bizim için yeterlidir. Amerika'da Chicago Üniversitesi'nde yapılan araştırmalarda Yingming Zhao ve ekibi epigenetik üzerinde çok etkili bir molekül keşfettiler: sodyum benzoat, diğer adıyla E211. Bu kimyasal madde konserve yiyeceklerin içine koruyucu olarak ekleniyor. Bazı kozmetik ürünlerinde de bulunuyor. Yiyeceklerin içine katıldığında sindirim yoluyla, kozmetik ürünlerinde ise deriden vücudumuza giriyor. E211 maddesi dünyada çapında en çok kullanılan katkı maddelerinden biridir. Gıdalarda %0.1 oranına kadar kullanılmasına izin veriliyor ama bu kadarı bile insan vücuduna zarar verebiliyor. 22 Farklı Alana Benzoil Grupları Ekleniyor Koruyucu maddeler üzerinde çok fazla araştırma yok maalesef. Çok fazla koruyucu madde var hepsini çok ayrıntılı bir şekilde analiz etmek mümkün olmuyor. Diğer taraftan artan nüfusu da bir şekilde doyurmanız gerek. Bu yüzden yapılan kısıtlı araştırmalar ile katkı maddeleri için bir üst sınır getiriliyor ve bu şekilde piyasaya sürülüyor. Ancak şu an bahsettiğimiz araştırmada görüyoruz ki bu sınır da yetersiz kalıyor. E211 kan dolaşımına katıldıktan sonra herhangi bir tür ayırt etmeksizin tüm hücrelerin DNA'larına sızıyor. DNA'ya giren sodyum benzoatlar histon proteinlerindeki lizin aminoasitlerine benzoil grubu ekliyorlar. Araştırma ekibi histon proteinlerinin üstünde 22 farklı benzoil eklenme alanı tespit ettiler. Benzoil grupları eklendikleri lizin bölgelerinde histon proteinlerinin yapısını değiştiriyorlar. Epigenetik yapı üstündeki bu değişimlerin hücreleri nasıl etkilediği hala araştırılıyor. İzin Verilen E211 Dozu Proteinleri Değiştiriyor Araştırmacılar E211 alan hücrelerde lizinlere bağlanan benzoil miktarında doza bağlı bir artış gerçekleştiğini söylüyorlar. Yüksek yoğunlukta verildiğinde bile E211 maddesi hücrelerin içine giriyor ve orada benzoil grubu eklemeye devam ediyor. 5 milimol E211 insan hücrelerine verildiğinde histon proteinleri üzerinde ciddi etkiler oluşturuyor. Burada şunu belirtmeliyiz ki 5 mM FDA'nın izin verdiği en yüksek dozun altındadır. Konserve yiyeceklerdeki E211 yani sodyum benzoatın hücrelerdeki histon proteinleri üstünde önemli translasyon sonrası modifikasyonlar yarattığını söyleyebiliriz. Şimdi sormamız gereken soru şu: Bu epigenetik modifikasyonlar hücre fizyolojisini nasıl etkiliyor? Maalesef bunu bilmiyoruz. Benzoil grupları histonların başka moleküllere bağlanma kapasitesini azaltıyor. Histonların etkinliğinin azalması da genlerin kodlanmasını etkiliyor. Bu durumda ilk yapılacak şey hangi genlerin E211'den etkilendiğini bulmak olacaktır. SIRT2 Enzimi Benzoil Gruplarını Etkisiz Hale Getiriyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/egzersiz-depresyonun-tedavisi/", "text": "Egzersiz Depresyonun Tedavisinde Çok Etkili Oluyor Çok depresif, üzgün hissettiğiniz bir dönemin içinde olsanız ve birisi tedavi olarak size haftada üç gün koşuya çıkmanızı önerse ne derdiniz? Egzersiz yapmak gibi basit bir şeyin antidepresan ilaç gibi etkili olabileceğini düşünmek zor gelebilir. Majör depresyon kötü bir gün geçirmekten veya bir sınavda başarısız olduğunuzda yaşadığınız üzüntüden çok daha beter bir şeydir. Sizi hayattan soğutabilir. Doktorlar majör depresyonun tedavisinde ilaç öneriyorlar ancak ilk aşamalarda egzersiz yaparsanız buna gerek kalmayabilir. Majör depresyon, en az iki hafta boyunca devam eden kötü bir duygu halinde olma, hiçbir şeyle ilgilenmeme ve yaptıklarından hiçbir keyif alamama durumunu tanımlar. Buna ek olarak kişide aşağıdaki belirtilerin en az dördü olmalıdır: Çok yemek yemek, çok uyumak, düşünmek, karar vermekle ilgili sorunlar yaşamak, enerji eksikliği, intihar düşünceleri ve kendini değersiz veya suçlu hissetme. Haftada üç gün egzersiz yeterli"} {"url": "https://sinirbilim.org/egzersiz-dnamizi-nasil-degistiriyor/", "text": "Egzersiz DNA'mızı Nasıl Değiştiriyor? Hepimizin bildiği gibi egzersiz ve spor bizi daha zinde ve dinç yapar. Bunun yanında egzersizi faydaları arasında şeker hastalığı ve çeşitli kalp rahatsızlıklarını azaltmak da yer alır. Ancak koşmak veya bisiklet sürmek nasıl oluyor da daha sağlıklı bir hayat getiriyor henüz tam net değil. Yapılan son araştırmalar yanıtın DNA'mızda olabileceğine işaret ediyor. Egzersizle tetiklenen değişimler genlerin işleyiş mekanizmasını değiştirebiliyor. Vücudun bütün fizyolojik süreçlerinde çoğunlukla genlerin rolü vardır. Önce genlerden mRNA'lar üretilir, bu mRNA'lar gerekli işlemlerden geçtikten sonra proteinler üretilir. İnsan genomunun yapısı gereği genler sürekli açılarak ve kapatılarak vücudun ihtiyacına göre düzenlemeler yapılır. Uzun yıllardır belirli genlerin egzersizin bir sonucu olarak aktifleştirildiği ya da susturulduğu biliniyordu. Ancak bu sürecin hangi yollarla egzersizde kullanıldığı detaylıca bilinmiyordu. Egzersiz Epigenetik Mekanizmaları Harekete Geçiriyor Genleri açıp kapama yollarından birisi metilasyon dediğimiz bir epigenetik olaydır. Metilasyon genlere metil (CH3) grupları bağlayarak genlerin susturulmasına yol açan ancak gen üzerinde yapısal değişikliğe sebep olmayan bir düzenleme mekanizmasıdır. Egzersizin DNA üzerindeki etki mekanizması da metilasyon üzerinden gerçekleşiyor. Karolinska Enstitüsü'nde yapılan bir araştırmada araştırmacılar 23 genç kadın ve erkekten 3 ay boyunca vücutlarının belden aşağı kısmını çalıştırmalarını ve egzersiz yapmalarını istedi. Ancak metilasyon mekanizmalarını ölçmede hala bir engel vardı. Egzersizin haricinde yediğimiz yiyecekler bile metilasyon sürecini faaliyete geçiriyor. Karolinska Üniversitesi'nde çalışan bilim insanları bu sorunu şu şekilde çözdüler. Katılımcılardan sürekli bir bacaklarıyla pedal çevirmelerini diğer bacaklarıyla normal günlük işlerini yapmalarını, egzersiz yapmamalarını istediler. Elde edilen bulgulara göre her iki bacakta da metilasyon görüldü ama sadece pedallayan bacak egzersize bağlı değişiklikler gösterdi. Egzersiz Yapanlarda 5000'den Fazla Metilasyon Saptandı Beklendiği şekilde katılımcıların pedal çeviren bacakları pedal çevirmeyenden daha güçlüydü. Bu durum egzersizin fiziksel gelişimdeki rolünü gösteriyor. DNA'daki değişiklikler biraz daha farklıydı. Egzersiz yapan bacakta yapılan genomik analizler bu kas hücrelerinde 5000'den fazla alanda metilasyon olduğunu gösteriyordu. Bu metilasyon değişimleri egzersiz yapmayan bacağın kas hücrelerinde bulunmadı. Metilasyonların çoğu enhancer adlı protein üretimini artıracak DNA bölgelerinde gözlemlenmişti. Egzersiz yapan hücrelerde metillenen genler enerji metabolizmasında, insüline yanıt vermede ve kaslar içinde inflamasyon süreçlerinde görev alıyordu. Bir başka deyişle bu genler kaslarımızın ve dolayısıyla vücudumuzun ne kadar sağlıklı olacağını belirliyordu."} {"url": "https://sinirbilim.org/egzersiz-sonrasi-ne-kadar-protein-tuketilmeli/", "text": "Egzersiz sonrası ne kadar protein tüketilmeli? Spor sonrası beslenme işi dünya çapında oldukça rağbet gören ve çok önemli bir konudur. Milyarlarca dolarlık futbol, basketbol endüstrilerinin içinde tüm spor dallarında sporcuların yakından ilgilendikleri başlıca konulardan biri beslenmedir. Sadece vücut sporları aklınıza gelmesin satranç gibi beyin sporlarında da beslenmenin çok özel bir yeri vardır. İngiltere'deki Stirling Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar spor sonrası beslenme konusunda bilinmeyen yeni bilgiler sunuyor. Araştırmacılar vücut geliştirme egzersizleri sonrasında vücudun sanıldığı kadar çok proteine ihtiyacı olmadığını kanıtladılar. Sağlık bilimleri ve spor fakültesinde Prof. Kevin Tipton iri yapılı sporcuların vücut kütlelerini dengede tutmak için daha fazla proteine ihtiyacı olduğu yönünde yaygın bir görüş olduğunu söylüyor. Ekip yaptığı çalışmalarda tüm vücut kaslarını harekete geçiren egzersizlerle vücudun sadece belirli bir bölgesini çalıştıran egzersizleri protein ihtiyacı açısından kıyasladılar. Burada beklendiği gibi daha fazla kas kütlesini çalıştıran egzersizlerin sonrasında vücudun ihtiyacı olan ve kas gelişimini azami düzeyde tetikleyen protein miktarı da daha fazla oldu. Gelelim miktarlara! Tüm vücut kaslarının kullanıldığı yoğun egzersizler sonrasında 40 g. protein alınması kas gelişimi için azami verimi yakalamak için yeterli. Spor salonlarında antrenörler size kilo başına 1-1.5 g. protein alımını önerebilirler ancak yeni çalışmalar en yorucu egzersizler sonrasında bile 40 g. protein ile en yüksek kas artışını yakalayabileceğinizi söylüyor. Bir de egzersizlerini belirli kas gruplarına dağıtıp her gün sadece bir kas grubunu çalıştırmayı hedefleyen sporcular var. Örneğin pazartesi ısınmadan sonra sadece bacak egzersizleri yapıp çarşamba günü sadece göğüs kaslarını çalıştırmayı hedefliyorlar. Bu tür antreman veya egzersiz yapan kişilerin spor sonrası 20 25 g. protein alması kaslar için oldukça yeterlidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/egzersize-ara-vermek/", "text": "Egzersize Ara Vermek Beyne Giden Kan Miktarını Azaltıyor Düzenli egzersizin yararlarını tekrar tekrar yazmaya gerek yok. Hafızayı, düşünme becerilerini geliştiriyor, ağrıları azaltıyor, hastalık risklerini düşürüyor vs. Sporun hayat kalitesini yükselttiğini, her yaşta gerekli ve faydalı olduğunu bilmeyen kalmadı. Lakin sporu düzenli bir hale getiremiyoruz. Hayatımız alışkanlıklarla yürüyor. Benim her günüm farklı geçiyor, iki akşam aynı şeyi yapsam bunalıma giriyorum diyen kaç kişi var? Araştırmacılar bu sefer sporu düzenli yapmayıp ara verdiğimizde beynimize ne oluyor ona bakmışlar. 2 ay boyunca haftanın üç günü egzersiz yapmaya gidiyorsunuz. Özgüveniniz arttı, vücudunuz dinçleşti, kilo verdiğinizi, kol ve bacaklarınızın sıkılaştığını hissediyorsunuz. 2 ay bitti, 3. ayın üyeliğini başlatacakken araya 9 günlük bir bayram tatili girdi ve spora ara verdiniz. Bu sürenin sonunda beyninize, özellikle hipokampüse giden kan miktarında azalma oluyor. Nasıl ki spora gitmenin etkileri hemen hissediliyorsa sporu bırakmanın etkileri de o denli çabuk ortaya çıkıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/einstein-bir-bilim-adaminin-tutkulari-barry-parker/", "text": "Einstein: Bir Bilim Adamının Tutkuları Barry Parker"} {"url": "https://sinirbilim.org/ekbom-sendromu/", "text": "Ekbom Sendromu: Bir Delüzyonel Parazitoz Ekbom sendromu olarak da bilinen delüzyonel parazitoz nadir rastlanan bir psikiyatrik bozukluktur. Bu bozuklukta kişi vücudunun parazitler ya da böcekler tarafından sarıldığına dair yanlış ve sabit bir inanışa sahiptir. Hastalar derilerinin altında parazit ya da böcek yaşadığını düşünürler. İlgili sanrı hastanın vücudunu istila ettiğini iddia ettiği parazit veya küçük böceklere dair tıbbi bir kanıt olmamasına rağmen devam eder. Hastalar Kendilerine Zarar Verebilir Bu sendromdan muzdarip kişiler kendilerini rahatsız eden bu canlılardan kurtulmak için derilerine zarar verme eğilimleri vardır. Jilet benzeri kesici aletlerle derilerini yüzmeye çalışırlar. İnançlarını ispatlamak için deri ya da enfekte olduklarını düşündükleri kıyafet parçalarını bir kibrit kutusunda biriktirirler. Buna kibrit kutusu belirtisi denir. Sendrom birincil ya da ikincil olarak oluşabilir. Birincil tipte sendrom bir hastalığa bağlı değildir. İkincil tipte ise sendrom şizofreni, obsesif kompülsif bozukluk, bipolar bozukluk gibi psikiyatrik bozukluklarla veya kanser, diyabet, yüksek tansiyon gibi bedensel hastalıklarla beraber görülebilir. İleri Okuma: Obsesif Kompülsif Bozukluk Nedir? Ekbom Sendromu Tedavisi"} {"url": "https://sinirbilim.org/ekonomik-sikintilar/", "text": "Ekonomik Sıkıntılar Fiziksel Acılara Neden Olabilir Psikolojik araştırmalar gösteriyor ki ekonomik olarak borçlu olup bundan dolayı strese giren kişiler gerçekten fiziksel acı çekiyor! Ekonomik sıkıntıda olan ve olmayan insanlar arasında karşılaştırma yapıldığında sonuçlar stres yaşayan kişilerin yaşadığı fiziksel acının şiddeti çok daha fazla bulundu. Amerika'da Virginia Üniversitesi'nde yürütülen araştırmalar kişinin kendini ekonomik olarak güvensiz hissetmesinin fiziksel olarak acı çekmesine sebep olmasına neden oluyor. Psikolojik ve fizyolojik durumlar arasında ilişki olduğu daha önceden biliniyordu. Bu durum gittikçe daha da aydınlanıyor ve psikolojinin soyut bir kavramdan çıkıp vücut üzerinde somut etkileri olduğunu gösteriyor. Kişinin tecrübe ettiği ekonomik sıkıntılar fiziksel ağrılara neden oluyor, acı toleransını azaltıyor. Ekonomik Sıkıntılar ile Fiziksel Acılar Paralel Büyüyor Eileen Chou, Bidhan Parmar ve Adam Galinsky'in liderliğini yaptığı çalışma ekonomik sıkıntılar ve fiziksel acılar ile ilgili şikayetlerin birbirine paralel olarak artmasından kaynaklanıyor. Bilim insanları bu iki durumu gözlemleyince arada bir bağ olabileceğini düşünüyorlar ve araştırmalarına bu şekilde yön veriyorlar. Sonuçta ise bekledikleri gibi iki durum arasında somut bir bağlantı ortaya çıkıyor. Ekip, insanların ekonomik anlamda zorluk yaşamanın sonucunda hayatlarının kontrolünü kaybedebileceklerini veya böyle hissedebileceklerini düşündü. Hayatlarının akışını kontrol edemeyen kişiler ekonomik sıkıntılara müteakip ağrıya benzer nöral mekanizmalara sahip anksiyete, korku ve stresle bağlantılı psikolojik durumlar yaşarlar. İşsiz İnsanlar Daha Fazla Ağrı Kesici Kullanıyor Araştırma için yapılan ön analizler hipotez konusu olan bağlantı için destek sağlıyordu. 33,720 kişilik müşteri grubundan elden edilen veriler yetişkinlerin işsiz olduğu hanelerin kullandığı ağrı kesicilerin en az 1 kişinin çalıştığı hanelere kıyasla 20% daha fazla olduğunu gösteriyor. Eve para girmediğinde ve kişiler ekonomik olarak güçlük çektiklerinde kullanılan ağrı kesici hapların miktarında 20% gibi ciddi bir artış oluyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/ekran-isigi-biyolojik-saat/", "text": "Ekran Işığı Vücudun Biyolojik Saatine Zarar Veriyor Teknolojiyle iç içe olduğumuz 2015 yılında her gün televizyon, bilgisayar veya telefonlarla birlikte yaşıyoruz. Teknolojinin hayatımızı kolaylaştırdığı su götürmez bir gerçek ancak bu silikon dünyanın sadece güneş ışığıyla evrimleşen vücudumuza etkileri de madalyonun bir başka yüzünü gösteriyor. Teknolojik aletlerimizden yayılan ekran Işığı vücudumuzun biyolojik saatini bozabiliyor. Uyku konusunda uzman bilim insanları uykuya dalmadan önce herhangi bir ekran ışığına maruz kalmamamız konusunda bizi uyarıyor. Aksi bir şekilde yatağının kenarına cep telefonunu koyarak uyuyanları ise kötü bir gece uykusu ve beraberinde güne kötü bir başlangıç bekliyor olabilir. Ekran Işığı Biyolojik Saati Bozuyor Amerika'da Boston Kadın Hastanesi'nde yapılan yeni bir araştırma tablet bilgisayarlardan gelen ışığın vücudun biyolojik saatini zayıflattığını gösteriyor. Bu şekilde bir anlatım size belki çok ciddi görünmeyebilir ama vücudun iç saatinin sekteye uğraması sağlık açısından ciddi tehlikeler barındırıyor. Uyku kalitenizin bağışıklık sisteminizden yeme alışkanlıklarınıza kadar çok sayıda metabolik işlevle bağlantısı bulunuyor. Vücudun biyolojik saati ne zaman yemek yiyeceğimize, uyuyacağımıza ve uyanacağımıza karar veren mekanizmaların başında geliyor. Bu iç saatin düzenlenmesi ise temel olarak gündüz ve gece maruz kaldığımız ışık miktarına bağlı olarak gerçekleşiyor. Örneğin, insan metabolizması gece 12 ile 3 arası uykuyu tetikleyici ve vücudun doku onarımını başlatan bir hormon olan melatonin salgılıyor. Ekran Işığı Melatonin Seviyelerini Düşürüyor Bilim insanları uzun bir süredir gece maruz kaldığımız ekran Işığı ile ilgili araştırmalar yapıyorlardı. Başta uyku döngüsü de dahil olmak üzere vücudun biyolojik saatini bozduğunu biliyordu. Bunun temel sebebi vücudumuz gece çok fazla ışık görerek evrimleşmemiş olmasıdır. Binlerce yıldır insan türü geceleri sadece ay ışığıyla yetinmiş, elektrik bulunuşuna kadar ise kandil, gaz lambası gibi zayıf ışık türleriyle yaşamını devam ettirmiştir. Ancak elektrik ve beraberinde gelen güçlü ışık insanların vücutlarında uyku sinyalini bozuyor ve yapay bir gündüz etkisi yaratarak biyolojik saate zarar veriyor. Dünyada Milyonlarca İnsan Bu Aletleri Kullanıyor Parlak ekran Işığı yayan elektronik cihazlar günümüzde kaçınılmaz bir şekilde bağımlı olduğumuz teknolojik aletler arasında yer alıyor. Yapılan çalışmada ise araştırmacılar satış rakamları ve kullanım yaygınlığını göz önüne alarak iPad'i incelediler. Apple şirketi 2010 yılında iPad'leri satışına sunmasından itibaren dünyada 225 milyondan fazla kişinin evine tablet bilgisayarlar girdi. Gerçekten inanılmaz bir rakam. Araştırmacılar çalışmalarında 6'sı kadın, 6'sı ise erkek olmak üzere 20'li yaşlarının ortasında 12 kişiyi incelediler. 2 hafta boyunca katılımcılar akşam 10'dan önce 5 gece iPad'lerinden 5 gece ise basılı kitaptan 4 saat okudular. Ekip bir sonraki aşamada katılımcıların ne kadar sürede uykuya daldıklarını, ne kadar zaman uyuduklarını ve her bir uyku evresinde geçirdikleri zamanı incelediler. Uyku 4 evreden oluşan ve uyanıklıktan farklı bir biyokimyasal yapıya sahip olaylar bütünüdür. İlk iki evrede vücut fiziksel olarak dinlenirken, 3. ve 4. Aşamalarda beynin zihinsel onarım süreci yoğun olarak yaşanır ve son aşamada REM uykusunda özellikle hafıza ve öğrenme süreçleri geliştirilir. REM uykusu 3. ve 4. Aşamadan oluşan derin uykuyla beraber hangi bilgilerin beyinde kalacağına hangilerinin ise silineceğine karar verilen aşamalardır. Ekran Işığı REM Uykusunu Azaltıyor Elde edilen sonuçlarda katılımcıların iPad'de kitap okuduktan sonra uykuya dalma sürelerinin basılı kitaptakine kıyasla 10 dk daha uzun olduğu tespit edilmiştir. Bunun yanında kişilerin REM uykusunda da daha az süre kaldıkları gözlemlenmiştir. Uyku süreleri karşılaştırıldığında iPad'den veya basılı kitaptan okumak arasında herhangi bir fark gözlenmemiştir ancak katılımcıların ertesi günkü ruh halleri arasında kayda değer farklar görülmüştür. iPad'den kitap okuyan bireylerin ertesi güne daha yorgun ve halsiz başladıkları görülüyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/ekstra-zeytinyagli-akdeniz-diyeti-iyi-kolesterolu-artirabilir/", "text": "Ekstra Zeytinyağlı Akdeniz Diyeti İyi Kolesterolü Artırabilir Öncelikle kısaca bilgimizi tazeleyelim; rehberlerde HDL'yi artırmak için yapılması gerekenlerde herhangi bir besin ile ilgili az veya çok yemelisiniz tarzında bir açıklama yoktur. Daha çok fiziksel egzersiz yapmak ve eğer tüketiyor iseniz sigarayı bırakmak HDL'yi kolayca artırmayı sağlar. Onun dışında, siz doğru beslenme düzenine girdiğinizde LDL düştüğü için sanki HDL artıyormuş gibi gözükebilir. Fakat son zamanlarda, aynı anne sütü gibi örnek protein olarak bilinen yumurtada, az önce dediğim yalancı yükselme gibi değil de içerdiği lesitinden dolayı gerçekten de HDL'yi artırabileceği ile ilgili bazı bilgiler bulunmuş. Bu çalışmada da zeytinyağının, kalp hastalığı riski olan kişilerde, HDL üzerinde doğrudan etkisi olduğu bulunmuş. HDL neden iyi diye sorarsanız, HDL'nin görevi, vücutta biriktiğinde yağ oluşturan yağ parçalarını yıkımı için karaciğere götürür. LDL tam tersi olarak onları damarlarda biriktirip ileride yaşanabilecek kalp hastalıkları için tetikleyici hale getirir. Siz her doymuş yağı yüksek besin tükettiğinizde, spor yapmadığınızda ve bir de genetiğinizde varsa bu işlemi kolaylaştırmış olursunuz. Bu küçük ölçekli araştırmada ise, doğal zeytinyağı, domates ve kırmızı meyveler gibi antioksidan deposu olan besinler tüketildiğinde, insanlarda HDL arttığı bulunmuş. Şimdiki hedefleri daha fazla kişide kontrollü bir çalışma yapmak. Rastgele seçilen, kalp hastalığı riski, yaş ortalaması 66 olan 296 kişiyle yapılmış çalışmada deney öncesi ve sonrası kan örnekleri alınmış. Bu kişiler 3 diyetten birini 1 yıl boyunca uygulamışlar. Araştırma boyunca her gün 4 yemek kaşığı zeytinyağı içeren Akdeniz diyeti, her gün 1 avuç dolusu çerez içeren Akdeniz diyeti veya 3. diyet olarak, kırmızı et, işlenmiş besin, yüksek yağ içeren süt ürünleri ve tatlı içermeyen, sağlıklı kontrol diyeti uygulandı. Hepsinde ek olarak sebze, meyve, kuru baklagiller ve tam tahıllı besin tüketimi de uygulandı. Sonuç olarak, sadece kontrol diyette toplam kolesterol ve LDL'de düşük seviye gözlemlendi. Hiçbir diyette HDL önemli derecede yükselmedi fakat ekstra zeytinyağı tüketen Akdeniz diyetinde HDL işlevi arttı. Peki işlevi tam olarak nedir? HDL yukarıda da bahsettiğim gibi kolesterol plaklarını damarlardan karaciğere götürüyor. Ayrıca HDL, LDL oksidasyonunun etkisini azaltarak antioksidan etki gösterir. Son olarak da vazodilatör etkisi ile kan akışını kolaylaştırır. Araştırmacıların bulduklarına şaşırdıkları şey, kontrol diyetin HDL'nin inflamasyon engelleyici özelliğinde olumsuz etki göstermesi olmuş. HDL'nin inflamasyon engelleyici yeteneğindeki düşüş kalp damar hastalıklarıyla ilgilidir ve Akdeniz diyeti uygulayan kişilerde bu fonksiyon düşüklüğü gözlenmemiş. Araştırmacılara göre diyetlerin cevabındaki farklılıklar çok oranla çok az çünkü Akdeniz diyetinin modifikasyonları ılımlı ve kontrol diyet de sağlıklı bir diyet. Araştırmacılar da çalışmanın sonucuna, başlıca diyet müdahalelerinden en çok fayda sağlayabilecek yüksek kalp damar hastalıklarına sahip kişilere odaklandıklarını belirttiler."} {"url": "https://sinirbilim.org/el-yazisi-beyni-gelistiriyor/", "text": "El Yazısı Beyni Geliştiriyor Henüz 6 yaşındayken başlayan harfleri öğrenme ve elle deftere yazmanın beyni büyük ölçüde geliştirdiği ortaya çıktı. Amerika'da Indiana Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar sonucunda elle yazmanın bir iletişim aracı olmaktan öte beyinde düşünce oluşumunu ve ifade yeteneğini geliştirdiği ortaya çıktı. Her ne kadar okuma ve yazmayı ilk olarak erken yaşlarda öğrensek de elle yazmanın faydaları sadece bu yaşlarla sınırlı değil. Çince karakterler gibi sembolleri öğrenen yetişkinlerde karakterleri elle yazarak kendilerini geliştirebilirler. Okullar Hala El Yazısı Tercih Ediyor Teknolojinin gelişmesiyle beraber ortaya çıkan dokunmatik elektronik aletler el yazısının sonunu getirecek dense de hala çoğu okul geleneksel el yazısı eğitimini uyguluyor. Aslında dokunmatik cihazlarda bile kalemle el yazısı yazmayı mümkün kılacak teknoloji günümüzde kullanılmaya başlandı. Son yapılan araştırmalar elle yazmanın beyinde öğrenmeyi sürekli etkin tuttuğunu gösteriyor. Indiana Üniversitesi'nde çocuklar uzay gemisi adı altında MRI cihazına sokuldu ve beyinlerinin nöral etkinliği ölçüldü. Okuma ve yazma bilmeyen çocukların harfler gösterilmeden önce beyinleri görüntülendi, ikinci görüntüleme bazı harfler öğretildikten sonra yapıldı. Harfin alıştırmasını elle yapan çocukların nöral hareketliliği yapmayan çocuklardan çok daha fazlaydı. El Yazısı Dil ve Çalışma Belleğini Harekete Geçiriyor El işlevlerinin beyinle ilişkisini gösteren diğer araştırmalar düşünce oluşumu üzerine yoğunlaşıyordu. Washington Üniversitesi'nde eğitimsel psikoloji profesörü olan Virginia Berninger el yazısının klavyeyle yazmaktan çok farklı olduğunu çünkü bir harfi oluşturmak için ardışık vuruşlar yapmak gerektiğini belirtiyor, oysa ki klavyede yapmamız gereken tek şey ilgili tuşa basmak. Berninger'in hipotezine göre ardışık parmak hareketleri düşünce, dil ve çalışma hafızası bölgelerini çalıştırıyor. Başka bir araştırma ise elle yazılan deneme ve kompozisyon gibi yazıların klavyeyle yazılan yazılardan daha başarılı olduğu ve sınavlara tabi tutulan öğrencilerin elle yazdıklarında daha başarılı olduklarını gösteriyor. Grafoloji: El Yazısı Bilimi Dijital çağ dediğimiz şu zamanlarda bile insanlar hala nasıl elektronik kitap okumayı ısrarla reddediyorlarsa elle yazmaya da o kadar derinden bağlılar. El yazısının önemli olduğu noktalardan biri de kişilik özelliklerini yansıtıyor olması. Grafoloji bilimi sayesinde kişilik özelliklerini tespit etmenin ötesinde artık doktorlar nörolojik hastalıkları bile bu yöntemlerle teşhis edebiliyorlar."} {"url": "https://sinirbilim.org/elektriksel-sinyaller/", "text": "Elektriksel Sinyaller Beyinde Nasıl İşlenir? İnsanoğlunun kendi kendine sorduğu en karmaşık sorulardan biri beynimiz vücuttan aldığı hisleri ve duyusal uyarımları nasıl anlamlı bilgiye dönüştürdüğüdür. Bunun yanıtı en kısa biçimde şöyle verebiliriz. Uyarımın gerçekleştiği bölgedeki reseptörler harekete geçer ve beyne elektriksel sinyaller göndererek beyni bu uyaranın varlığından haberdar eder. Ancak elektriksel sinyallerden oluşan aksiyon potansiyeller hücrenin hücre zarındaki elektriksel potansiyelini +40 mV'a kadar depolarize eder ve bu büyüklük sabittir. Bu durumda aynı büyüklük kullanılarak çeşitli derecelerde ve farklı uyaranlara bağlı elektriksel sinyallerin değişik anlamlı bilgilere dönüştürülmesi ve hafızada saklanması beynin büyüklükten farklı değişkenler kullandığına işaret etmektedir. Örneğin, elektrik sinyallerinin zamanlaması ve frekansı çok uygun değişkenler olabilir. Milyarlarca Nöron Elektriksel Sinyaller Üretiyor İnsan beyninde Aralık 2014'te yapılan ölçümlere göre yaklaşık 86 milyar nöron bulunur. Aynı zamanda bu nöronlar 10 50 katı kadar da işlerini yapmalarına yardım eden glia hücresi bulunmaktadır. Nöronlar arasındaki bağlantı sayısı o kadar fazladır ki bazen bu sayı 10.000'e kadar çıkabilmektir. Dahası binlerce sinaps kurabilen bu nöronların dendritleri de tıpkı bir nöron gibi işlem yapabilme özelliğine sahiptir. Bu kadar karmaşık bir yapıya sahip olan beyin her saniye milyarlarca elektrik sinyalini alıyor Çoğu zaman bu elektriksel sinyaller milisaniyeler ölçeğinde işlenip vücudun tepki vermesini sağlayabiliyor. Bu elektrik sinyallerin okunması, işlenmesi ve sonrasında bellekte ilgili bilgilerin depolanması beynin kendi içinde var olan elektrik sinyallerinden oluşan alfabesi sayesinde oluyor. Bu alfabede ise beyin elektrik sinyallerini zamanlama ve birim zamanda gönderim sıklığı olarak işliyor. Bilgisayarların çalışma prensibini göz önüne alalım, 1 ve 0 rakamlarından oluşan bu sistemde 1 ve 0'ların tekrar sayıları bilgisayar tarafından anlamlı bilgiye dönüştürülerek karşımıza geliyor. Beyin için de bu durum böyledir. Örneğin, 1'i elektriksel sinyalin gönderildiği durum, 0'ı ise gönderilmediği durum olarak düşünelim. Elimize iğne battığımızda acı reseptörleri uyarılıyor ve beyne 110000111 şeklinde sinyal gönderiyor, kalem ucu battığında ise iğneyle olan kalınlık ve sertlik farkından dolayı 1111001100 şeklinde bir sinyal gönderiliyor ve beyin bu sinyalleri çok daha öncesinde kaydettiği için ilk sinyali iğne, ikinci sinyali kalem olarak algılıyor. Beyindeki Elektriksel Sinyaller Çalışmanın nasıl yapıldığından kısaca bahsedecek olursak, araştırmacılar belirli bir kumaş üstüne fareler yerleştirdiler. Fareler bıyıklarıyla kumaşın yüzeyinde gezinip, keşfederken araştırmacılar da farelerin beyin korteksinde oluşan nöral faaliyeti kaydediyor ve inceliyordu. Çalışmanın sonunda yapılan incelemeler aksiyon potansiyellerin zamanlamasının frekansından daha önemli olduğunu ancak bu iki parametrenin birlikte değerlendirilmesinin tek başlarına değerlendirilmesinden çok daha etkili sonuçlar doğuracağını keşfettiler. Elektrik sinyallerin gönderilişi arasındaki zaman ve frekans farklılıkları çok küçük zaman aralıklarında gerçekleşmektedir. Reseptörlerden ve nöronların kendi aralarındaki bu elektrik sinyallerin iletimi arasındaki fark sadece 10 20 milisaniye gibi kısa süreler içinde gerçekleştiriliyor. Aslında sinyaller arasındaki bu frekans farkı yıllardır biliniyordu fakat zamanlamanın milisaniye ölçeğinde nasıl gerçekleştiği büyük merak konusuydu. Bunun yanında sinyallerin ayrıştırılmasında zamanlamanın frekanstan daha önemli olduğu da elde edilen diğer bulgular arasındaydı. Ancak bu iki değişken birbirini tamamlar özelliktedirler."} {"url": "https://sinirbilim.org/elektromiyografi/", "text": "Elektromiyografi Elektromiyografi kasların ve onlara bağlanan motor nöronların fizyolojik durumunu değerlendirmek için uygulanan bir tetkik yöntemidir. Motor nöronlar omurilikten aldıkları sinyalleri kaslara aktararak kasların kasılmalarını veya gevşemelerini sağlar. Elektromiyografi tekniğinde motor nöronlardaki bu elektriksel sinyaller grafiklere, seslere veya sayısal değerlere dönüştürülerek, uzmanlar tarafından değerlendirilir. Elektromiyografide elektrot veya özel bir iğne ile kaslardaki elektriksel faaliyet ölçülür. Elektrotlar deriye yapıştırıldığında özel iletken jeli sayesinde kaslardan deriye ulaşan elektrik sinyalleri tespit edilir. EMG iğnesi kullanıldığında ise iğne elektrodu doğrudan kasa batırılır ve kasın içindeki elektriksel faaliyet ölçülür."} {"url": "https://sinirbilim.org/elektronik-sigara/", "text": "Elektronik Sigara Normal Sigaradan Daha Sağlıklı mı? Sigara içen herkes sigaranın zararlarını bilir ama onu bırakamaz. Tanıdığım bağımlıların çoğu bırakmaya çalışıyor ama her defasında başarısız oluyor. Sigarayı bırakmak isteyen birçok insan çareyi elektronik sigara kullanmada arıyor. Elektronik sigara dumanında ne var ve sağlığı nasıl etkiliyor beraber bakalım. Elektronik sigaralar ilk olarak 2004 yılında piyasaya sürüldü ve tütün isteğinin yerine geçebilecek sağlıklı bir alternatif olarak görüldü. Hem sigara içiyormuş hissi verecek hem de bir zararı olmayacaksa harika bir üründü. E-sigaralar görücüye çıkınca Amerika'da sigara kullanımında azalmalar başladı. 1960'larda nüfusun neredeyse %42'si sigara kullanıcısıyken, bu rakam günümüzde %17'lere kadar gerilemiş durumda. Normal sigaranın sağlığa zararları 1940'lardan beri biliniyor. Elektronik sigara ilk üretildiğinde herkes onun daha az zararlı olduğunu düşünüyordu çünkü hiç kimse uzun vadeli bir çalışma yapmamıştı. Bilim insanları e-sigara kullananları uyarmaktan başka bir şey yapamıyordu. Elektronik sigaraların sağlığı nasıl etkilediğine dair ortada net kanıtlar yoktu. Ancak şimdi işler değişti. Artık elimizde daha sağlam kanıtlar var. Elektronik Sigara Toksik Maddeler Barındırıyor New England Journal of Medicine 2015 yılında elektronik sigaralardan yayılan dumanın içinde formaldehit olduğunu duyurdu. Formaldehit deride, gözde, burunda ve boğazda yanma, kaşıntı hissine neden olan toksik bir maddedir. Ayrıca kanserle ilişkili olduğundan şüpheleniliyor. Amerika'da Rochester Üniversitesi'nde Prof. Dr. Irfan Rahman elektronik sigaraların ağız sağlığını nasıl etkilediğini araştırmaya başladı. Elektronik sigara yakıldığında ortaya çıkan duman hücrelerin inflamatuvar proteinler salgılamasına neden olarak hücre içindeki stresi tetikliyordu. Hücresel stres ne kadar çok olursa ağız içi yaraların ve çeşitli rahatsızlıkların görülme ihtimali de o kadar çok oluyordu. Normal sigaraların içinde nikotin dahil yaklaşık 250 zararlı kimyasal bulunur. Sigara yakıldığında bunları bir kısmı buhar ile beraber kaybolur. Sigaranın likit formunda nikotin daha yoğun şekilde bulunduğundan normal sigaradan daha fazla kana karışır. Bu da özellikle kalp damar hastalıkları için normal sigarada olduğundan daha büyük bir tehlike arz ediyor demek. Bağışıklık Sistemini Zayıflatıyor Fareler üstünde yapılan bir araştırmada ikinci el e-sigaranın bağışıklık sistemini zayıflattığı görüldü. İkinci el duman başkasının içtiği sigaradan çıkan dumandır. Halk arasında pasif içicilik olarak da bilinir. Bakteriyel ve viral enfeksiyona yakalanmış biri e-sigara dumanına maruz kalırsa bağışıklık sistemi oldukça zayıflayıp hastalıklara karşı daha savunmasız kalabilir. Elektronik sigara dumanına maruz bırakılan farelerin akciğerlerinde bakterilerin yok edilemediği tespit edildi. Bu fareler viral enfeksiyona yakalandığında ise çok kilo kaybettiler ve bağışıklık sistemlerinin çöküşü neredeyse ölüme yol açıyordu."} {"url": "https://sinirbilim.org/empati-gelistirilebilir-bir-beceri/", "text": "Empati Geliştirilebilir Bir Beceri Midir? Empati Nedir? Empati, bir başka deyişle eşduyum, bir başkasının duygu ve hislerini anlayabilme becerisi anlamında kullanılmaktadır. Bu bağlamda günlük yaşamda çok sık kullandığımız 'duygu' ve 'his' kavramlarına değinmek yararlı olacaktır. Genellikle duygu ve his terimleri birbirinin yerine kullanılır. Ancak, duygu ve his farklı anlamlara sahiptir. Duygu; fizyolojik, bilişsel ve davranışsal değişikliklerin karmaşık bir şekli olarak tanımlanabilir. İnsan duyguları ve yüz ifadeleri üzerinde çalışan Paul Ekman, her kültürde insanoğlunun benzer şekilde ifade ettiği altı temel duyguyu tanımlamıştır. Söz konusu altı duygu; mutluluk, üzüntü, öfke, korku, tiksinme ve şaşkınlıktır. Bununla beraber, hissettiğimiz duygular altı temel duygunun çeşitlenmesiyle çok daha fazladır. His kavramı ise, bir duygunun yaşanmasına/deneyimlenmesine karşılık kullanılır. Örneğin, mutluluk duygusunun oluşturduğu tüm etkilerle tecrübe edilmesi, mutluluk duygusuna yönelik hissimizi oluşturacaktır. O halde, bir başkasının içinde bulunduğu duygunun ifade edilme şekilleri de muhatabına empati yapabilmek için gerekli sosyal ipuçlarını sağlamaktadır. Dolayısıyla empati, kendimizi bir başkasının yerine koyma, başkasını anlama ve anladığımızı karşı tarafa gösterebilme yetilerinin tümünü kapsar. Psikolojide, kişinin sosyal ipuçlarını kullanarak bir başkasının davranışını anlaması ve sosyal iletişimde bulunabilme becerisi, Sosyal Biliş/Zihin Teorisi olarak ele alınır. Empati Sonradan Kazanılabilir Mi? Empati bir beceri olarak ele alındığında, bu yetinin gelişip değişebilir olma özelliklerini de içinde barındırır. Nitekim, herkes benzer bir empati düzeyine sahip değildir. İnsan beyninin empati yapabilme becerisine sahip olduğuna dair kanıtlar yakın sayılabilecek bir geçmişte ortaya konmuştur. İlk olarak, insan beyniyle çok büyük oranda örtüşen makak maymunu beyninde bir eylemin gerçekleşmesi sırasında tepki veren sinir hücrelerinin, söz konusu eylemin bir başkası tarafından gerçekleştirilmesinin izlenmesi sırasında da tepki verdiği keşfedilmiştir. Daha açık bir ifadeyle, bir eylemin gerçekleşmesi sırasında tepki veren sinir hücreleri, aynı eylemin bir başkası tarafından gerçekleştirilmesinin izlenmesi sırasında da tepki vermektedir. Bu nedenle bu sinir hücresi grubu ayna nöronlar olarak adlandırılmıştır. Daha sonra yapılan çalışmalarla da ayna nöronların hem insanlarda hem de hayvanlardaki varlığı, bir başkasının eylem ve niyetlerini anlama, taklit yetisi, bir dili anlama gibi alanlarda geniş bir yelpazede gösterilmiştir. O halde, bir başkasının eylemlerini anlamak ve bunlara uygun karşılığı verebilmek ayna nöronlar ile mümkün görünmektedir. Tüm bunların ötesinde, günümüzde beyin faaliyetini ölçen görüntüleme çalışmaları ile insanlarda öznel duyusal deneyimlere olumlu veya olumsuz bir değer atfetme sırasında aktif olan, insula olarak isimlendirilen beyin bölgesinde, bir başkasının duyusal deneyimine ilişkin etkiler gözlendiğinde de aktivite tespit edilmiştir. Örneğin, bu beyin bölgesinin, kişi ağrıyı hissettiğinde ya da başka insanlarda ağrı hissini gözlemlediğinde, benzer şekilde kişi hoş olan/olmayan yiyecekleri tattığında ya da başka insanların hoş olan/olmayan yiyecekleri tatmasını gözlemlediğinde de aktif olduğu gösterilmiştir. Bu da tıpkı bir eylemin yapılması ve izlenmesinin beyinde benzer aktiviteye yol açması gibi, bir duyumun ve hissin kişinin kendisi tarafından deneyimlenmesi ile bir başkasında gözlenmesinin benzer bir sinirsel temeli olduğunu göstermektedir. Bu durum, eşduyuma dair sinirsel bir temele sahip olduğumuzun kanıtsal bir göstergesidir. Bu noktada, insan beyni, empati yapabilme işlevini yerine getirebilecek bir sinirsel temele sahip olmasına rağmen, neden her insanda benzer düzeyde bir empati becerisinin olmadığı açıklanabilir. İnsan beyni, plastisite olarak adlandırılan deneyimle beraber yapısal ve işlevsel düzeyde değişebilir, dönüşebilir elastik bir özelliğe sahiptir. Beynimiz, nöroplastisite özelliği sayesinde iç ve dış çevreden gelen uyaranlar ve deneyimlerle zamanla değişebilir. İnsan türü için doğum sonrası beyin gelişiminde asıl önemli olan nokta, sinir hücreleri arasında kurulan yeni bağlantılar ve bu bağlantıların niteliğidir. Bugün biliyoruz ki pek çok zihinsel işlev , farklı beyin bölgelerindeki sinir hücrelerinin birbiriyle bağlantı kurabilmesinin bir sonucu olarak gelişir. Bağlantısallığı, beyinde yakın ve uzak bölgelerin eşzamanlı faaliyeti olarak düşünebiliriz. Dolayısıyla beynin plastisite özelliği, sinir hücreleri arasındaki bağlantıların niceliği ve niteliğinde zamanla değişiklikler olabileceği anlamına gelir. Aslında, tüm bu süreç, öğrenme yetisinin nöral temeline karşılık gelir. Dolayısıyla insan beyni, öğrenme ve gerektiğinde değişen çevre koşullarına karşı uyum gösterebilme imkanlarına sahiptir. Beynimizin bu özelliği, aslında öz-farkındalık süreçlerinin ne kadar önemli olabileceğini de göstermektedir. Çünkü, fark ettiğimiz noktada değişmek için bir çaba harcayabilir, bu vesileyle beynimize yeni bir durumu öğretebiliriz. Dolayısıyla, gerek biyolojik, gerek ailesel, gerek sosyokültürel sebeplerle empati yetisinin düşük olması, hayat boyu bu düzeyde stabil kalmayacağının da bir göstergesidir. Empati Ve İlişkilerimiz Evrimsel açıdan insan türünün en etkin yönü, iletişim ve toplumsal etkileşim olarak bilinir. Diğer türlerle karşılaştırıldığında insan türü yavrusunun kendi ihtiyaçlarını karşılayabilir bir hale gelmesi uzunca bir zaman alır. İnsan yavrusu, özerk bir hale gelinceye kadar bir başkasının bakımına ve ilgisine muhtaçtır. Bir başkasından bakım ve eğitim gördüğü bu uzun dönem süresince, insan yavrusu, sosyalleşir, diğerleriyle iletişim kurmayı öğrenir ve başkalarının niyetlerini, gereksinimlerini, eylemlerini kavramasını sağlayacak bir zihin teorisi geliştirir . Empati becerisinin gelişimi bu yolla başlar ve sonrasında kurulan ilişkilerle giderek gelişir, dönüşür. Bir başka deyişle, insanın diğer türlere nazaran otonom bir hal kazanmasının uzun sürmesi tam olarak sosyal bir varlık olmasına hizmet etmektedir. Sosyal varlıklar olarak, diğerini anlama ve bir diğeri tarafından anlaşılma isteğimiz son derece kuvvetlidir. Bu açıdan baktığımızda empatinin genellikle ilişkiler bağlamında ele alınması da şaşırtıcı değildir. Nitekim, empati, tanımı gereği, kendimizden ayrışıp bir diğerini, ötekini anlamaktır. Bir başkasını anlamak, sadece kendi problemlerimiz içerisinde sıkışıp kalma hissinden kurtulmamıza da imkan verecektir. Çünkü, etrafımızdaki kişilerin yaşadığı sorunları bilmediğimiz, dış çevreye yeterli dikkati vermediğimiz bir tabloda, kötü olaylar ve problemler sadece bizim başımıza geliyor ya da en kötü duyguları sadece biz hissediyormuşuz gibi bir yanılgıya kapılabiliriz. Üstelik, bir diğerine odaklanmaya, anlamaya daha fazla çaba sarf etmek, bizi, yoğun belirsizliğin hakim olduğu süreçlerde kendimizle ilgili geleceğe dair endişeler içerisinde kalmaktan bir nebze olsun kurtarabilir. Öte yandan, bir başkasını anlamanın yolu, kendi duygu ve düşüncelerimizin farkında olmaktan, kendimizi anlamaktan geçer. Zaman zaman, hepimiz, kendimizi olumsuz duygular içerisinde veya sürekli dalgalanan bir duygu-durum halinde, geleceğe dair yüksek düzeyde kaygı ve umutsuzluk hisleri içinde bulabiliriz. Böyle bir durumda, kendimize empatik davranmak; hislerimize kulak vermek, bu hislerin altındaki duygu fark etmek, duygu, düşünce ve tepkilerimizi anlayarak yeri geldiğinde kendimizi yatıştırabilmek anlamına gelecektir. Bu beceriler sayesinde, içinde bulunduğumuz zor süreçlerde, hızla gelişen durum/olaylar karşısında, duygu düzenlemesi yapabilir, olumsuzluklarla işlevsel bir biçimde baş edebilme yetisi geliştirebiliriz. Empati kurabilme yetisi, bir başkası tarafından anlaşılıyor olma, ihtiyaçlarının görülüyor ve karşılanıyor olması ile de sıkı sıkıya bağlantılıdır. Dolayısıyla empati becerisi, sağlıklı bir ilişki kurmak, mevcut ilişkilerimizi yeniden yapılandırmak ve dönüştürmek için gereklidir. Yakın ilişkilerimizde nelere ihtiyacımız olduğunu düşünebilir, bu ihtiyaçları karşımızdakine uygun yolla ifade edebilme yolları arayabilir, aynı zamanda karşımızdakinin ihtiyaçlarını da görmeye, sorunlarına odaklanmaya çabalayabiliriz. Öte yandan, diğerlerinin ihtiyaçlarına cevap verebilmek kadar diğerlerine ulaşabilmek ve gerektiğinde yardım isteyebilmek de kritik derecede önemlidir. Dolayısıyla, empatik bir birey olmak, diğerleri ile olan bağlantıları ayakta ve güçlü tutarak daha az yalnız hissetmeye de aracılık edecektir."} {"url": "https://sinirbilim.org/empatinin-biyolojik-kokeni/", "text": "Empatinin Biyolojik Kökeni ve Beyindeki Yeri Empatinin genel olarak tanımı; bir kişinin kendisini başka bir şahsın ya da ötekilerinin yerine koyabilmesi ve onların bakış açısından bakabilmesi; ötekilerin duygu, tutum ve düşüncelerini kendine aitmiş gibi hissetmesi ve anlayabilmesidir. Kişilerin birbiri arasında sosyal ilişkilerini kurabilmesi ve ilerletebilmesinin altında empati yatar (Ersoy ve Köşger, 2016). Yapılan araştırmalar sonucunda ilk başlarda empati psikolojik kuramlar içerisinde yer alırken daha sonraki araştırmalarda, empatinin biyolojik yansımaların olduğu ortaya çıkmış ve bu konu üzerindeki çalışmaların sıklığı artmıştır. Empatinin biyolojik yansımalarını ilk olarak vurgulayan kişi psikanalitik kuramın öncüsü Freud tarafından olmuştur ve bunu daha sonra Kohut, empatiyi çoğu psikolojik sorunun algılanmasında rol oynayan bilişsel süreç olarak tanımlamıştır. Rogger'a göre ise terapistin kendini hastanın yerine koyup anlaması gerektiğinin üzerinde durmuştur. Basch, empatinin otonomik yapısına vurgu çekerken Ferenczi ise erken çocukluk döneminde empatinin deneyimlemeyle nasıl ortaya çıktığının üzerinde durmuştur. (Altınbaş, Gülöksüz, Özçetinkaya ve Oral, 2010). Empatinin Anne ve Bebek Arasındaki Rolü Empatinin anne ve bebekleri arasındaki bağı araştırmak üzere yapılan bir çalışmada, fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme ile annelerin, bebek ağlama sesi ile nötr seslere olan tepkilerini ölçmek istemişlerdir. Araştırma sırasında bebek sesini duyan annelerin sağ anterior singulat korteks, sağ medial ve dorsal frontal giruslarda aktifleşme görülmüştür. Ayrıca anneler, bebek sesini duyunca üzüntü hissetmesi ve hemen yardım etme isteği duyduklarını bildirmişlerdir. Bu araştırmada ve diğer araştırmalar da empatinin biyolojik yansımalarının olduğu vurgulanmış ve aynı zamanda diğer araştırmalarda da anne- bebek ilişkisinde singulat korteksin önemli bir rol oynadığı belirtilmiştir. Ayrıca singulat korteksin sadece insan ve memelilerde bulunduğu ve tahrip edilmesi sonucunda memelilere özgü bakım verme davranışlarında bozulmaların olduğu gözlemlenmiştir. Bunun yanı sıra singulat korteks sosyal bağlanmada da rol almaktadır. (Altınbaş, Gülöksüz, Özçetinkaya ve Oral, 2010). Empatinin gelişmesi çocuklarda, sağlıklı aile ortamının olmasıyla ve bebeğe bakım veren kişiyle arasındaki duygusal yoğunlukla birlikte eş değer düzeyde gerçekleştiği de ayrıca bilinmektedir (Yüksel, 2009). İleri Okuma: Anterior Singulat Korteks Nedir? Ayna Nöronlar Empatinin biyolojik temelinde rol oynayan etken, maymunlar üzerinde yapılan bir araştırmada tesadüfen keşfedilen ayna nöronlardır. İtalya'daki Parma Üniversitesi'nde yapılan araştırmada makak maymunlarının el-ağız koordinasyonunu haritalandırma üzerine yapılan çalışmada, maymunun ventral premotor korteksi yani F5 alanı ve inferior parietal lobundaki ayna nöronlar keşfedilerek; aslında maymunun karşısındaki kişinin yaptığı motor hareketi yapmamasına rağmen beynin bu bölgelerinde aktif olan nöronlardır (Demir ve Gergerlioğlu, 2013). Bu F5 insan beynindeki homologu motor konuşma alanı olan Broca alanıdır. Bu beyin bölgesi daha sonraki araştırmalarda makak maymunlarının sosyal iletişim kurmalarında rol oynayan ağız hareketlerinin sorumlu olduğu bölgedeki elektriksel aktivitedir ve makak maymunlarının ağız hareketleri yapan insanları izledikleri sırada aynı jest ve mimiklerin beynin sorumlu bölgesinde elektriksel aktivasyon olarak görülmüştür. (Altınbaş, Gülöksüz, Özçetinkaya ve Oral, 2010). Ayrıca yapılan araştırmada motor hareketin ve görsel bilginin yanıtı sırasında ayna nöron sistemi yapılacak eylemi ön görmektedir (Demir ve Gergerlioğlu, 2013). Ayna nöronların aktivasyonunu incelemek amacıyla Wicker ve arkadaşları çalışmalarında deneklere kötü kokudan tiksinen kişilerin videolarını göstererek, fMRI görüntüleme tekniğiyle beyinlerindeki insula bölgesindeki elektriksel akımda artışını gözlemlemişlerdir. Ayrıca denekler de sanki onlar da o kokuyu alıyormuş gibi hissettiklerini ifade etmişlerdir. Aynı teknik kullanarak tat duyusunun ayna nöronlar üzerindeki aktivasyonu gözlemlemek için bu sefer deneklere acı ve tatlı içecekler tadan kişilerin videoları gösterilmiş ve fMRI ile deneklerin beyin aktivasyonu incelenmiştir. Deneklerin bu video izlemesi sırasındaki frontal operculum ile insular beyin bölgelerinde aynı düzeyde aktivasyon artışı görülmüştür. Empati İle Kendimizi de Anlayabiliriz Kişinin empati yoluyla diğer kişileri anlamasının yanı sıra kendisini de anlaması önemli bir noktadır. (Altınbaş, Gülöksüz, Özçetinkaya ve Oral, 2010). Ayrıca araştırmalarda ayna nöronların keşfinde insanlar arasındaki ilişkinin kurulmasında empatinin anlamlı rolü olduğunu vurgulamıştır. Bu rol, kişinin bir başkasının yargılamasındaki rolünü üstelenen, medial prefrontal korteks, frontopolar korteks ve posterior singulat korteks iken bireyin kendi tercihlerini yargılamasında aktif olan bölgeler ise medial prefrontal korteks, insular bölgenin ön bölümü ve ikincil somatosensoryel bölge olarak biliniyor. (Saraçlı, Atasoy ve Karaahmet, 2012) İleri Okuma: Prefrontal Korteksin Görevleri Nedir? Beyindeki empatiden sorumlu bölge parasingulat, anterior ve posterior singulat korteks ve amigdaladır. Beynin prefrontal bölgesinde bozulma sonucunda empati kurmada da bozulmalar meydana gelir (Ersoy ve Köşger, 2016). Yapılan araştırmalar sonucunda aleksitimi hastalarının empati ve ağrı düzeyinin düşük düzeyde olduğu ve duygu işlemesiyle ilgili beyin bölgeleri olan sol dorsolateral prefrontal korteks, serebellum, sol kaudal anterior singulat korteks ve dorsal ponsta düşük aktivasyon fMRI tekniğiyle görüntülenmiştir. Bu da bize prefrontal korteksteki sorunun empatide bozulmaya yol açtığınaa ve duygusal işlevinin düzenlenmesi ve yürütülmesinde bozukluğun kognitif bozukluğa neden olduğu ve ayna nöron sistemindeki bozuklukla ilgili olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte kişiler de kendi duygularının farkına varmakta zorluk çekmektedir (Altınbaş, Gülöksüz, Özçetinkaya ve Oral, 2010). Sardoğan ve Kaygusuz'un (2006) araştırmasında antisosyal kişilik bozukluğu tanısı almış bireylerin empati kurabilme, duygusal yakınlık kurabilme, duygusal farkındalık ve insanlarla ilişkilerini kontrol etmede sorun yaşadıkları sonucuna ulaşılmıştır. Bunun nedeni ise antisosyal kişilik bozukluğu olan kişilerin prefrontal ve frontal lobda bozulma, yüksek düzeyde testosteron salınımı ve düşük düzeyde serotonin 5-hidroksi triptamin hormonun salınımıyla arasındaki ilişkiden kaynaklandığını düşünülmektedir. (Sardoğan ve Kaygusuz, 2006). Antisosyal Kişiler İçin Empati Çok Önemlidir"} {"url": "https://sinirbilim.org/emzirme-bittikten-sonra/", "text": "Emzirme Bittikten Sonra Hücreler Kendilerini Yemeye Başlıyor Yeni anne olmak pek çok tuhaf ama bir o kadar da harika değişiklikleri beraberinde getirir. Bunlar bazen anneyi rahatsız edebilir. Bu değişimlerin en önemlilerinden biri de şüphesiz memelerin sıradan bir dokuyken 24 saat süt üreten fabrikalara dönüşmesidir. Bebek doğduktan sonra bebeğin beslenmesi ilk 6 ay boyunca sadece anne sütü ile yapılır. İlk 6 ay boyunca bebeğin anne sütü ile beslenmesi son derece gereklidir. 2 yaşına kadar uzayan emzirme süresinde annenin meme hücreleri de sürekli süt üreterek aktif bir şekilde çalışır. Bir anne bebeğini emzirdikten sonra mevcut süt miktarı azaldığı için en kısa sürede tekrar süt üretilmesi gerekir. Bu geçişlerde meme hücreleri emzirme sonrasında bazı hücresel mekanizmalarını devreye sokarak ölmeye başlarlar. Ancak memeler süt üretmeyi durdurduklarında vücut ölü hücrelere diğer zamanlardaki gibi tepki vermez. Normal koşullarda vücutta bakteri veya ölü kan hücreleri gibi ölmüş hücre yığınları olduğunda fagosit aldı hücreler devreye girer ve ölü hücreleri yiyerek sindirir ve ortalığı temizlerler. Alveol Adlı Küçük Kesecikler İngiltere'de Sheffield Üniversitesi'nde çalışan bilim insanlarının yaptığı araştırmalar gösteriyor ki emzirme sonrası ölü hücrelerin temizlenmesi ise daha farklı şekilde oluyor. Bir kadının emzirmesi bittiğinde alveol adlı süt üreten küçük keseleri oluşturan özelleşmiş epitel hücreleri kendi kendilerini yok eder ve enkazı temizler. Hücrelerin kendi kendilerini yok etmeleri sonrasında tekrar hücre bölünmesi ile yeni epitel hücreleri oluşturur. Meme dokusu bu şekilde olağan durumunu devam ettirir. Bilim insanları bu noktada neden ölü hücreleri kolayca kaldırmak için fagositlerin kullanılmadığını merak ediyordu. Vücutta canlı hücrelerin ölmesi ve enkazın temizlenmesi için pek çok yol vardır. Ölü meme hücrelerinin ve artık sütün ortadan kaldırılması için fagositler kullanılsaydı bu durum anne için rahatsız edici bir hal alırdı. Vücudun bağışıklık sistemi hücreleri sıklıkla ölü veya ölmekte olan hücreleri fagositoz ile yok eder ama hedef malzeme çok büyük ise vücuda zarar verecek düzeyde bir inflamasyon da oluşabilir. İnflamasyonun büyük olması da ağrı ve doku hasarını beraberinde getirebilir. Ölü Hücreler Temizleniyor Bu sürecin en az anlaşılan yönlerinden birisi fazla süt ve çok sayıda ölü hücrenin bağışıklık sistemini uyarmadan meme dokusundan nasıl temizlendiğiydi. Araştırma ekibi süt üretiminde ve fagositozda kilit rol oynayan Rac1 proteinini daha öncesinden seçip ayırmışlardı. Bu protein üzerine yoğunlaştılar. Önce Rac1 proteinini sentezleyemeyen fareleri çiftleştirdiler ve yavruları olduğunda anne vücudunda ne olduğunu gözlemlediler. Rac1 proteini üretemeyen farelerin ilk yavruları hayattaydı ama normalden çok daha küçüktü. Daha sonraki çiftleşmelerden doğan diğer yavrular ise hayatta kalmadılar. Araştırma ekibi ilk gebelikten oluşan ölü hücrelerin ve fazla sütün şiddetli inflamasyona ve şişmeye sebep olarak meme dokusunu tıkadığını keşfetti. Bu yüzden anne fare yavrularını yeteri kadar süt ile besleyemedi. İnflamasyon Engellenmeli Ekip lideri Nasreen Akhtar'ın görüşlerine göre Rac1 proteini olmadığında artık süt ve ölü hücreler süt kronik inflamasyonu tetikliyor ve süt kanallarının şişerek tıkanmasına neden oluyor. Şişen süt kanalları ise yenilenemiyor ve bir sonraki gebelikte süt üretimini gerçekleştiremiyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/en-iyi-ogrenme-stratejileri/", "text": "En İyi Öğrenme Stratejileri En çok merak ettiğiniz konulardan birini ele alıyoruz: Kısa zamanda çok şeyi iyi öğrenmek! Öğrenme konusunu mükemmelleştirmek için bilim insanları onlarca yıldır hummalı bir çalışma yürütüyorlar. Sürekli yeni öğrenme stratejileri geliştirerek araştırmacılar beynin çalışma ilkelerini anlamaya çalışıyorlar. Daha önce öğrenme ile ilgili pek çok yazı kaleme aldım ama bu sefer daha kapsamlı bir makale yazmayı hedefliyorum. Öğrenme konusunda pek çoğumuz yanlış bilgilere inanıyoruz ve konunun özünü kaçırıyoruz. Çok çalışmak, çok okumak öğrenmek manasına gelmez. Ders çalışırken en çok neyden yakınıyorsunuz? Unutmaktan mı? Aslında bu da öğrenmenin bir parçası. Kendinizi saplantılı şekilde belirli şeylere şartlamayın. Öğrenme sürecinin nasıl gerçekleştiğini öğrenin ve, öğrenme stratejileri nelerdir, keşfedin; beyninizi ona göre çalıştırın. Bu şekilde beş duyunuzla algıladığınız bilgileri daha kolay öğrenecek ve öğrendiklerinizi de çok daha uzun süre hatırlayacaksınız. Ders Çalışma ve Öğrenme Stratejileri Klasik ders çalışma stratejisi hepinizin bildiği gibi masaya otur, kahveni kenara koy ve okumaya başla şeklindedir. Bunun çeşitli versiyonlarını yaratmak da mümkün. Örneğin, ben ney üfleyeceğim zaman sessiz bir ortam bulurum, notaları karşıma alır ve üflemeye başlarım. Kendimizi bu şekilde izole ederek çalışmak belki öz disiplini artıracak ve kişinin odaklanmasını sağlayacaktır. Ancak psikologlara göre bu durum stres ve endişe seviyemizi de artırıyor. Gerçekten işimizi doğru yapıp yapmadığımızdan emin olamıyoruz. Birçok insan bu yüzden kütüphanelerde veya grup halinde ders çalışmayı tercih eder. Ertesi gün insan anatomisinde sınav olacağımızı varsayalım. Son gece kemikleri harıl harıl ezberlemeye çalışıyorsunuz ama sınavda hepsini unutuyorsunuz. Unuttuğunuz için beyninize kızabilirsiniz ama unutmak kötü bir şey değildir. Öğrenme ve hatırlama için gerekli olan doğal bir süreçtir. Unutmak beyinde bir nevi süzgeç gibi işlev görür. Her zaman işe yarayacak bilgileri alır geri kalanını bırakır. Burada kızmanız gereken kişi beyniniz değil, kendinizsiniz. Süzgeciniz ne kadar iyi çalışıyor önce onu sorgulamalısınız. Beyninizi Rahatlatın Gün içinde beyne girilen bilgilere şöyle bakalım. Bunların kaçta kaçı uzun süreli belleğe alınmalı, ne kadarı ise aynı gün silinmelidir? Gün içinde inanılmaz miktarlarda hoşumuza giden ama beynimiz tarafından yararlı görülmeyen uyaranlara maruz kalıyoruz. Sohbetlerimiz, televizyon izlememiz, oynadığımız oyunların arasında beynin bilgi filtreleme sistemi gittikçe daha da hassaslaşıyor ve süzgecin delikleri küçülüyor. Ders çalışmadan önce biraz beynimizi rahatlatmamız gerekiyor. Ders çalışmadan hemen önce 5-10 dakika boyunca hiçbir şey düşünmeyin ve rahatlamaya çalışın. Sürekli unutmaktan şikayet ettiğimiz söyledik. Unuttuğunuz bilgilerin yok olduğunu zannetmeyin. Onlar hala orada ama şu an için erişemiyorsunuz. Bu konuda yapılan araştırmalar yarı unutulmuş bir bilgiyi çok çalışarak tazelediğinizde o bilginin kalıcılığı öncekinden 2 katına çıkıyor. Fransızca 50 sözcük öğreniyorsunuz ama 2 hafta sonra kaç tanesini hatırlıyorsun dediklerin sadece 5 sözcük çıkıyor. Kalan 45 sözcük hala beyninizde bir yerlerde duruyor. Sözcük listesini tekrar ettiğinizde 2 hafta sonra hatırladıklarınızın sayısı 20 oluyor. Bu 2 hafta sonra 40 oluyor ve en sonunda 50'ye ulaşıyor. Geçen süre zarfında öğrendiğiniz sözcüklerin kalıcılığı ise haftadan haftaya artıyor.Yine tekrar edelim. Aralıklı çalışmak çok etkilidir. Okuduğunuz kitaplardaki bilgileri unutabilirsiniz, bu çok normal. Altını çizdiğiniz önemli yerlere zaman zaman bakarsanız kitaptaki bilgilerin çoğunu hatırlayacak ve TEKRARLADIKÇA tüm bilgiler özümsenecektir. Fiziksel Faaliyet Çok Yararlıdır Kara kalem ile çizim tekniklerini öğreniyorsunuz. Yapmanız gereken tek şey nedir? Çizmek. Ancak saatlerce aynı yanlışları yapmak gelişme kaydettiğiniz anlamına gelmez. Analitik düşünerek nerede hata yaptığınızın farkına varın ve nokta atışlarıyla öğrenmeye çalışın. 20-25 dakikada bir beyninize zaman verin. Öğrenme stratejileri arasında beyni güçlendirmek ve rahatlatmak çok önemli bir yer kaplar. Eğer beyniniz gerçekten öğrenmek ile meşgulse kendini tekrar modellemek için zamana ihtiyaç duyacaktır. Arada kısa yürüyüşler yapın. Hiçbir zaman bir yere çakılıp kalmayın. 15 dakikalık bir yürüyüşün beyne daha fazla kan gitmesini sağladığını unutmayın. Ezberlemekte sorun yaşıyor musunuz? Eğer ben ezberleyemiyorum, mantığını kavramam gerekiyor diyenlerdenseniz, üzülmeyin. Beynin çalışma şekli böyledir. İnsanlar robot değildir. Kalıp şeklinde verileri alıp hard diskinde saklamazlar. Bilgileri ezberlemek yerine bilgileri inşa etmeye çalışın. Okuduğunuz, dinlediğiniz, izlediğiniz materyalleri zihninize atın ve kendi kendinize anlatın. Anlatım esnasında duygularınızı da işin içine katın. Şaşırın, farkedin, hayranlık duyun, mutlu olun. 6 Eylül 2007 tarihinde İsrail Hava Kuvvetleri Suriye topraklarında Kuzey Kore-Suriye işbirliğiyle yapılan nükleer tesisi bombaladı. Bu olay basında hiç yer bulmadı cümlesini okuduğunuz ve ezberlemeniz gerekiyor. Hemen olayı görselleştirin, sebep sonuç ilişkisi kurun. Şaşırın ve konuyu bir kez de kendinize anlatın. Olayın üzerinde durduğunuzda beyniniz bunun önemli olduğunu anlayacak ve bilgiyi daha uzun süreli kodlayacaktır. İşleri Eğlenceli Hale Getirin Çalışma esnasında kendinizi sıkmayın, rahat bırakın. Yaptığınız işi keyifli hale getirmezseniz odaklanmakta sorun yaşarsınız. Bazı çalışmaların sonuçlarına göre prefrontal korteks ve bazal ganglia nöronları arasındaki ß dalgalarının senkronizasyonu öğrenme için kritik öneme sahiptir. Beta dalgaları bir konuya dikkatimizi yoğunlaştırdığımızda ortaya çıkan beyin dalgalarıdır. Eğer odaklanma bozulursa senkronizasyon gerçekleşmez. İsterseniz ortamı da değiştirebilirsiniz. Bunun işe yaradığını gösteren bazı kanıtlar mevcut. Ev beni sıkıyor deyip, bir kafeye oturmayı deneyebilirsiniz. Ara vermekten çekinmeyin. Ancak verdiğiniz aralarda gerçekten beyninizi dinlendirin. Beyninizi hiçbir uyarana yönlendirmediğiniz zaman olağan durum ağı adlı beyin devresi çaışmaya başlar. Bu devrenin çalışması öğrenme sürecinize katkı sağlar. 20-25 dakika çalıştınız ve lateral geniculate çekirdek üzerinden birincil görsel kortekse giden nöronların sinyal iletiminden sıkıldınız diyelim. Hemen gözlerinizi kapatın ve kendi iç dünyanıza odaklanın. 5 dakikalık bir dinlenme sizi daha dinç hale getirecek ve öğrendiklerinizin de pekişmesini sağlayacaktır. Öğrenme Stratejileri Arasında Test Etkisi Çok Önemlidir Test etkisini kullanın! Bir şey öğrendiniz mi bir kendinizi test edin, ne kadarını öğrenmişsiniz. Şimdi bu makaleyi okuyorsunuz. Buraya kadar okuduklarınızdan ne öğrendiniz, sesli bir şekilde yanıtlamaya çalışın sonra önceki paragraflara bakıp kontrol edin. Bir materyali tekrar tekrar çalışmaktansa,anlatmak ve kendinizi sınamak çok etkili bir yöntemdir. Uykudan faydalanın! Zihin sağlığınız için uykuyu zaman kaybı, boş bir iş olarak görmeyin. Uykunuzu azaltabiliyorsanız azaltın, buna itirazımız yok ama kendinizi yorgun düşürecek kadar uykusuz bırakmayın. Gerekirse uykunuzu bölün. Yorucu çalışma temponuzun arasına 20 dakikalık bir uyku sokmak zihninizi toparlamak için harika bir ilaçtır. 3 saat çalışan birisinin 30 dakika uyuması pek bir şey kaybettirmez. Aksine beynin kendini modellemesi için ona izin vererek bilgileri daha kalıcı hale getiriyorsunuz."} {"url": "https://sinirbilim.org/endoplazmik-retikulum-virusler/", "text": "Endoplazmik Retikulum ve Virüsler Arasındaki Özel İlişki Virüsler doğadaki en küçük canlılardan biridir. Çok az sayıda DNA, protein veya RNA ile yapabildiklerine bakınca bu canlılara hayret etmemek elde değil. Örneğin çoğu kişinin korkulu rüyası HIV virüsü sadece 9 genle konak canlının hayatını kabusa çevirebiliyor, Ebola virüsü ise sadece 7 genle yaşamını sürdürüyor. Bir şekilde virüsler konak hücrelerin savunma sistemlerini aşıp organeller de dahil olmak üzere hücresel mekanizmalarını ele geçiriyorlar. Hücre zarında delik açıp genetik materyalini konak hücreye yerleştiriyor, bu hücrenin aktin organizasyonu kendi istediği şekilde değiştiriyor, isterse konağın DNA'sı içine yerleşiyor, isterse hücreyi parçalayıp kendi genetik materyalini çoğaltıyor! Bir virüs varlığını sürdürmek için kendinden onlarca veya yüzlerce kat büyük hücreleri parmağında oynatabiliyor. Endoplazmik Retikulum Virüse En Yardımcı Organeldir Virüsler kendi kendilerine çoğalamadıklarından genetik materyalini kopyalayabileceği bir konak canlıya ihtiyaç duyarlar. Bu amaçları doğrultusunda virüse en çok yardımcı organel endoplazmik retikulumdur . ER, virüsün konak hücrenin içindeki yaşamının neredeyse her evresinde onunla etkileşimdedir. Farklı molekülleri kullanan çok sayıda virüs çeşidi olmasına rağmen hepsi ER ile özel bir ilişki kurmak zorundadır. ER proteinlerin ribozomda üretildikten sonra işlevsel hale geldiği hücre organelidir. Bir protein düz bir zincir şeklinde ribozomda üretilir ancak 3 boyutlu hale gelmesi ve işlev göreceği birime gitmesi için ER'da modifikasyon geçirmesi gerekir. Granüllü endoplazmik retikulumun üzerinde çok sayıda ribozom vardır. Bu ribozomlarda üretilen proteinler vakit kaybedilmeden ER'da modifikasyona uğrar ve hücre içinde görev yerlerine dağılırlar. Burada ek bir bilgi de verelim. ER'da bulunmayan sitoplazma içinde serbest olarak gezinen ribozomlar da vardır. Bu serbest ribozomlar ise hücre dışına salgılanacak proteinlerin yapımı ile ilgilenirler. Bir de granülsüz ER'lar vardır. Bu yapılar da hücre zarının yapımından, lipid ve şekerleri proteinlere eklemekten sorumludurlar. Virüs Yaşamı Virüslerin konak hücre içindeki yaşamı 6 evreden oluşur. İlk adım giriş ile başlar, sırasıyla ilk proteinlerin üretimi, virüsün genetik materyalini kopyalaması, bir araya gelmek, virüsün şeklini oluşturması ile devam eder ve sonunda hücreden çıkış ile biter. Bütün bu evrelerin hepsinde rol oynayan tek organel endoplazmik retikulumdur. Virüsler hücreye giriş yapmak için çok farklı mekanizmalar kullanırlar. Bazıları kendini parçalara bölerler, bazıları hücre zarındaki reseptörleri kandırırlar. Virüs hücreye girer girmez hemen protein üretimine başlar. Bu şekilde konak hücrenin bütün kaynaklarını ele geçirmeye başlar. Genetik materyalini de kopyalayan virüs için sıradaki aşama parçalarını birleştirerek yeni virüsler oluşturmaktır. Parçalarını bir araya getirirken şeklini de değiştiren virüsler aynı zamanda konak canlının bağışıklık sistemini de bastırmanın bir yolunu bulmak zorundadır. İnsanda 25 bin küsür gen var ancak 9 gene sahip HIV virüsü bağışıklık sistemini felç edebiliyor. Endoplazmik Retikulum Şaperon Proteinleri Barındırır Endoplazmik retikulum kıvrımlı yapısı sayesinde büyük bir yüzey alanına sahiptir. İki katlı zarının üzerinde çok sayıda molekül, enzim, protein katlanması için gereken şaperon proteinleri ve çeşitli reseptörler bulunur. ER ayrıca mitokondri ve golgi gibi organeller ile sürekli iletişim halindedir. Endoplazmik retikulumun dış zarı virüs çekirdeğine bağlanır ve ER zarında farklı şekiller oluşturan çok sayıda küçük boru , ve yollar oluşur. ER bu süreçte sürekli şekil değiştirir. Granüllü ER sürekli virüs genlerinden protein üretmekle meşguldür. Granülsüz ER ise çeşitli yağ molekülleri yapar ve bulardan lipoprotein gibi biyomoleküller oluşturur. Endoplazmik retikulumundaki özel bir kanal sitoplazmadan peptitleri alır ve ER'nin içine gönderir. Peptitler birleştirildikten sonra katlanma işlemi de bitince işlevsel hale gelen proteinler işaretlenir veya doğrudan hedef yerlerine gönderilirler. Katlanan proteinler vesiküllere konurlar ve salgılama yolağına yerleştirilerek görev yerlerine gitmesi sağlanır. ER yağ asitleri, kolesterol, fosfolipid ve başka çok sayıda molekülün yapımından sorumludur. Uygun bir şekilde katlanamayan proteinler yine şaperon proteinleri tarafından parçalanırlar. Eğer bu işlem yeterli olmaz veya çalışmazsa yanlış katlanmış proteinler sitoplazmaya gönderilir ve burada proteazomlar tarafından yıkıma uğrarlar. Proteazomların da parçalayamacağı büyüklükte proteinler otofaji işlemiyle yok edilirler. Virüsler hücreye girer İnsanlarda pek çok hastalığa neden olan Polyoma virüsü 3 tane proteine sahiptir. Konak canlının hücrelerine girmek için hücre zarındaki reseptörleri kandırır ve kendini bir vesikülün içinde hücreye sokar. Vesikül, virüsü doğruca endoplazmik retikuluma götürür. ER'daki şaperon proteinleri virüsü parçalarına ayırır ve virüs proteinleri ile genetik materyali serbest kalır. Virüs proteinleri ve genetik materyal hemen ER'yi ele geçirir ve ER şekil değiştirir. ER'nin zarında delikler oluşmaya başlar. Bu özel yapılar sayesinde virüsler hücre sitoplazmasına ve çekirdeğine geçebilirler. Rahim ağzı kanserine yol açabilen HPV virüsü kılıf olmadan hücreye giriş için endoplazmik retikulumu kullanır. Polyoma virüsü gibi vesikül içinde ER'ye taşınır ve ER proteinleri sayesinde hücre içinde virüs proteinleri serbest kalır. Virüs proteinleri üretilir Virüs kılıfı parçalandıktan sonra virüsün DNA veya RNA'sı serbest kaldığında protein üretimi başlar. Bu aşamada virüsler sahip oldukları genetik materyale göre çok farklı stratejiler kullanır. RNA'ya sahip bir virüs RNA'dan mRNA üreterek veya HIV virüsü gibi RNA'sını önce DNA'ya çevirip sonra bundan mRNA üreterek protein sentezleyebilir. Virüs proteinleri ER'de daha fazla virüs yapmak için kullanılır. Sonrasında genetik materyal bir araya getirilir ve bir protein yapısı içine yerleştirilir. Bir araya getirme işlemi sıklıkla ER içinde gerçekleşir. Virüs genetik materyali bir yandan protein sentezlerken bir yandan da kendini çoğaltmakla meşguldür. Çoğaltma işlemini hızlandırmak için de konak hücrenin proteinleri yerine kendi özel proteinlerini üretir. ER'nin bir bölgesinde gerçekleşen bu işlemde virüs ER'nin zarından parçalar alır ve bunları özel bir şekle sokar. Virüsten gelen proteinler ER'nin zarında değişiklik yaptıktan sonra alınan bu parçalardan tabiri caizse bir fabrika kurar. Burada kendini çok hızlı bir şekilde kopyalamaya devam eder. Bu çoğaltma fabrikaları kopyalama ve bir araya getirme için daha fazla virüs bileşenlerini kendine çeken bir merkez olarak hizmet eder. Hepatit C virüsü biraz farklı bir şekilde çalışır. Virüs RNA'sı ER zarına yerleşir ve büyük bir protein yapar. Bu protein sonra çok sayıda işleve sahip 10 parçaya ayrılır. Bu parçalardan birkaçı yeni virüslerin oluşturulması için yapı malzemesidir. Bir tanesi ER zarında delikler açar. 5 tanesi membranda az önce bahsettiğimiz fabrikayı oluşturur. Endoplazmik retikulumda daha fazla virüs yapılır Virüs bir kere hücreye girip ER'ye yerleşince artık konak hücre virüse hizmet etmeye başlar. Kopyalama ve bir araya getirme işlemlerinin çoğu ER'de yapılır. Neredeyse tüm RNA virüsleri virüs tarafından yapılan polimeraz enzimini kullanarak çoğalır. Her virüs endoplazmik retikulum zarını kendi amaçlarına uygun şekilde modeller. Virüslerin konak canlının bağışıklık sisteminden korunması için her virüs farklı bir modelleme işlemi uygular. Örneğin HCV virüsü ER zarını kullanarak kendine ER'nin hemen yanında bir vesikül oluşturur. Bu vesikül ER'nin içinde değildir ama ondan tamamıyla ayrı da değildir, hemen yanı başına ER'nin bir uzantısı gibi durur. Bu vesikül içinde üretilen bütün proteinler ER'ye gider. Virüs bileşenlerinin bir araya getirilme işlemi vesikülün sitoplazmaya bakan tarafında gerçekleştirilir. Virüs temel olarak 5 proteine ve çok sayıda yardımcı moleküle ihtiyaç duyar. Konak hücre enzimleri virüsün ihtiyaç duyduğu bu yardımcı molekülleri üretir. Bunlardan birtanesi hücrenin şeklini almasında ve hücre içi sinyal mekanizmasında görev alan PI4P molekülüdür. Başka bir molekül kolesterolü hücre zarına çekmekten sorumludur. Virüs bileşenleri bir araya getirilir Virüsün parçalarının oluşturulduktan sonra nasıl bir araya getirildiği çok fazla anlaşılan bir olay değil. endoplazmik retikulum içinde belirli yerlerin olduğu ve parçaların buraya getirildiği düşünülüyor. Konak hücrenin zarında yağ damlacığı adlı yapılar vardır. Bu yağ damlacıkları çeşitli yağ molekülleri, kolesterol ve fosfolipidelerden oluşur. Virüsler ER'yi ele geçirdiğinde yap damlacıkları virüs fabrikalarına çekilir. Bu damlacıklar da yeni virüs yapıları oluşturmak için temel virüs proteinlerini çekmek için kullanılır. Damlacıklar çekirdek virüs proteinini bir araya getirme işleminin gerçekleştiği endoplazmik retikulum bölgesine götürür. Çekirdek virüs proteinlerini de virüsün genetik materyalini çevreler. Virüslerin çekirdek yapılarını oluşturmak için birkaç viral protein daha kullanılır. Sonunda oluşturulan nükleokapsid yapı virüs ile endoplazmik retikulum arasını tam olarak ayırır ve virüsün hücreye bağımlılığı sona ermeye başlar. Artık virüsün yüzeyinde kendine has glikoproteinler de mevcuttur. Çıkış için son işlemler Virüsün nükleokapsid yapısı ve kılıfı hazırlandıktan sonra hücre zarından çıkması için şeklini değiştirmesi gerekir. HCV virüsleri endoplazmik retikulum içinde çoğaldıktan sonra ek lipoproteinleri kendilerine çekerler ve bu lipoproteinler virüs parçacıkları üzerine yapışırlar. Hepatit B virüsleri de bu şekilde ER'de şeklini değiştiren virüslerdendir. HCV virüsleri önce düz bir iplik halince üretilir ancak hücreden çıkmak için ER'de kendini daire şekline sokar. Rotavirüs başlangıçta çok sayıda farklı proteinden oluşan 3 tabakalı bir top şeklindedir. Virüs iki tabakalı haldeyken endoplazmik retikulum üzerinde bir delik açar ve bu delik ER'de depolanmış kalsiyumun sitoplazmaya akmasına neden olur. Sitoplazmada meydana gelen bu ani artış otofaji mekanizmasını etkinleştirir ve nasıl olduğu bilinmeyen bir şekilde virüste üçüncü bir tabaka meydana gelir. Üçüncü tabakanın virüsün en dışına eklenmesi çok karmaşık ve sıradışı bir olaydır. Fazla kalsiyumun meydana getirdiği hasar ve enkazı kaldırmak için faaliyete geçen otofaji birkaç virüs proteinini de endoplazmik retikulum zarındaki virüs bölgesine taşır. Bazı parçalar ER'nin içinde bazıları ise dışında kalır. Taşınan proteinlerden bazıları ER zarının şeklini önemli ölçüde değiştirir. ER zarının şeklini değiştirmesi esnasında bir parça ER'den kopar ve bazı işlemlerden sonra üçüncü tabaka olarak virüs yüzeyine yerleştirilir. ER zarının nasıl koptuğu, hangi işlemlerden geçip ne şekilde virüs yüzeyine yapıştığı bilinmiyor. Bu karmaşık süreç esnasında hücre içindeki kalsiyum miktarı çok değişir ve endoplazmik retikulum şekli çok büyük değişiklilere uğrar. Virüs hücreden çıkar Endoplazmik retikulum golgi ile birlikte salgılama yolağının önemli bir elemanıdır. Vesiküller de dahil olmak üzere neredeyse tüm hücre zarı malzemesinin üretilmesi, modifiye edilmesi ve taşınması bu yolağın sayesinde olur. Bu salgılama yolağı yeni oluşturulmuş virüsleri hücre zarına götürmek için biçilmiş kaftandır. Clathrin proteinleri gibi hücrenin gelişmiş sistemlerini kullanan virüsler hücre zarında delik açmadan kendilerini dışarıya çıkartabilirler. Bu sistemin ayrıntılarına yazımızda şimdilik yer vermeyeceğiz, isteyenler clathrin aracılı taşıma olarak araştırabilirler. Virüsler ve Endoplazmik Eetikulum ER proteinlerin üretildiği, katlandığı ve taşındığı ortak bir merkez olduğu için virüslerin konak hücreyi ele geçirmek ve çoğalmak için istila ettiği ilk yerdir. ER çok dinamik bir yapıya sahiptir bu yüzden değişen koşullara hemen uyum sağlayabilen çok esnek bir yapıya sahiptir. Virüsün hücre içindeki yaşamının çoğu endoplazmik retikulum üzerinde geçer. Bazı virüsler ER'nin bu dinamik ve esnek yapısını kendi amaçları doğrultusunda çoğalma fabrikaları kurmak için kullanır. Rotavirüs gibi virüsler ise ER içinde büyürler ve kılıfa ihtiyaç duymadıkları için endoplazmik retikulum enzimlerini ve şaperon proteinlerini kullanmakla yetinirler."} {"url": "https://sinirbilim.org/endoplazmik-retikulum/", "text": "Endoplazmik Retikulum Endoplazmik retikulum ökaryotik hücrelerde kıvrımlı şekilli zarlı bir yapıya sahip bir organeldir. ER'nin zarları hücre çekirdek zarının devamı şeklindedir. Dantel benzeri kıvrımlı bir yapıya sahiptir. Granüllü ve granülsüz olmak üzere iki çeşit ER vardır. Granüllü ER üzerinde ribozomlar olduğu için böyle adlandırılır. Granülsüz ER'da ribozom yoktur bu yüzden granüllü ER'da gerçekleşen protein düzenlenmesi granülsüz olanda gerçekleşmez. Granüllü ER'nin başlıca görevleri protein katlanmasını düzenlemek, proteinlerin görev yerlerine taşınmasını sağlamak, kalsiyum depolamaktır. Granülsüz ER ise fosfolipidlerin, steroid moleküllerin ve çeşitli lipidlerin sentezini gerçekleştirir. Endoplazmik Retikulumun Yapısı Endoplazmik retikulum tübüler ve düz veziküler yapılardan oluşmuş bir ağ şeklindedir. Tübüller ve veziküllerin tümü birbiriyle ilişki halindedir. Bu organelin duvarları tıpkı hücre zarı gibi çiftkat lipidden oluşmuştur ve çok miktarda protein içerir. Bu organelin toplam yüzey alanı bazı hücrelerde örneğin karaciğer hücrelerinde hücrenin dış yüzey alanının 30-40 katı kadar olabilir. Tübül ve veziküllerin içi endoplazmik matriks denen ve ER dışındaki sıvıdan farklı olan akışkan bir sıvıyla doludur. Elektron mikroskobu ile çekilmiş fotoğraflar ER içindeki boşluğun çift katlı çekirdek zarının arasındaki boşlukla bağlantılı olduğunu göstermiştir. Hücrenin başka bölümlerinde yapılan maddeler endoplazmik retikulum içine alınır ve daha sonra hücrenin diğer bölümlerine iletilirler. Endoplazmik retikulum yapısındaki çok geniş alan ve bu zar üzerinde bulunan çok sayıdaki enzim hücrenin metabolik işlevlerini gerçekleştiren makinenin önemli bir parçasını oluşturur. Ribozomlar ve Granüler Endoplazmik Retikulum Endoplazmik retikulumun bir çok bölgesinde dış yüzeyine tutunmuş ribozom denen çok sayıda küçük granüler partiküller bulunur. Endoplazmik retikulumun böyle gözüken bölümlerine granüler ER denir. Ribozomlar ribonükleik asit ve protein karışımından oluşmuştur ve hücrede, bu bölümde ve protein sentezini gerçekleştirirler. Granülsüz Endoplazmik Retikulum"} {"url": "https://sinirbilim.org/endorfin-bir-mutluluk-hormonu/", "text": "Endorfin: Bir Mutluluk Hormonundan Çok Daha Fazlası Ağrınız olduğunda hemen ağrı kesicilere başvuranlardan mısınız yoksa vücudunuzun bu ağrıyı azaltmasını bekleyenlerden mi? Ağrı kesicilerin ağrılarımızı azaltmak gibi etkilerinin yanı sıra vücudumuza verdiği zararları da göz ardı edemeyiz. İlaçlar yerine vücudumuzun kendi oluşturduğu ağrı kesiciyi harekete geçirmeye ne dersiniz? İşte onun adı: Endorfin! İlk olarak endorfin hormonunun salgılandığı en temel merkeze yolculuk yapalım. Bu merkez hipofiz bezinin ön bölgesidir. Endorfinin üretimi ve beyne salgılanması burada gerçekleşir. Endorfin vücudumuzun kendi özel ağrı kesicileridir. Aynı zamanda bir nörotransmitterdir. Sinyalleri bir nörondan diğerine ileten kimyasal maddelerdir. Bunlar merkezi sinir sisteminin işleyişinde önemli bir rol oynarlar. Yakınında bulunan nöronların sinyalizasyonunu arttırabilirler ya da azaltabilirler. Endorfin Stres, Korku ve Ağrı Olduğunda Sentezlenir Endorfinler belirli uyaranlara, özellikle de stres, korku ya da ağrıya cevap olarak üretilir. Vücudumuzun çeşitli yerlerinden köken alırlar. Esasen ağrıları bloke etmekten ve duyguyu kontrol etmekten sorumlu bölgede bulunan hücrelerdeki reseptörlerle etkileşirler. Yakın zamana kadar endorfin hakkında ayrıntılı inceleme yapamıyorduk. İnsan ve sıçanların beyinlerindeki endorfin seviyelerini izleyerek bir şeyler öğrenmeye çalışıyorduk. İnsan beyninde bu seviyeleri deneklere zarar vermeden ölçmek mümkün değildi. Bununla birlikte yeni görüntüleme yöntemleri araştırmacılara büyük kolaylıklar sağladı. Nöronlar ile etkileşimde bulunmaları nedeniyle endorfinlerin akışını incelemelerine izin vermektedir. En az 20 farklı endorfin türü vardır ve bir türü olan beta-endorfin, morfin gibi kuvvetli bir ağrı kesiciden daha güçlüdür. Alkolizmden, şeker hastalığına ve beynin yaşlanmasına kadar rol oynadığı gösterilmiştir. Endorfin ve Duygular Endorfinler ağrıları bloke eder ancak zevk duygularımızdan da sorumludurlar. Yiyecek, cinsiyet ve hatta arkadaşlık gibi yeterince iyi bir şey yaşadığımızda bu zevk duyguları yüzeye çıkar. Yaşadığımız güzel duygular onların tetikleyicilerinin arkasından gitmemizi sağlar. Alışkanlıklar ve bağımlılıkların arkasındaki mekanizma da böyle işler. Duygularınızın ve anılarımızın çoğunluğu beyninizin limbik sistemi tarafından işlenir. Hipotalamus; nefes alma, cinsel tatmin, açlık ve duygusal tepki gibi çeşitli işlevleri yürüten bölgedir. Limbik sistem ayrıca opioid reseptörleri açısından zengindir. Endorfinler, limbik sistemin opioid reseptörlerine ulaştığında ve her şey normal şekilde çalışıyorsa zevk ve tatmin duygusunu yaşarsınız. Endorfin Zihinsel Rahatsızlıklarda Rol Alıyor İlginç olarak, obsesif kompulsif bozukluk gibi bazı zihinsel hastalıklarda endorfinler sorumlu olabilir. Örneğin; bir kişi ellerini yıkadığında, görevinin tatmin edici bir şekilde tamamlandığına karar verdiği bir noktaya varır. Normalde bu işlemi sonlandırır. Endorfinlerin ne zaman ellerinin temiz olduğu konusunda tatmin olacaksın sinyalinin verilmesinde etkili olabilir. Endorfin hormonu yeterince üretilmezse ellerinizi yıkamayı ne zaman durduracağınızı anlamayabilirsiniz. Bu sinyal alınana kadar işleme devam edebilir. Endorfinler, öfke ya da kaygıların arttığı durumlardan sorumlu olabilirler. Endorfinler işinizi geçersiz kılarsa ya da hipotalamus endorfin ipucunu yanlış okursa bazı sorunlar görülenilir. En ufak bir sıkıntı ya da endişe ile savaş ya da kaç hormonlarıyla dolup taşabilirdiniz. Endorfinler bizleri kodein veya morfin gibi etkiler ancak bağımlılık yapmazlar. Çünkü opioid reseptörlerine bağlandıklarında, enzimler tarafından neredeyse hemen parçalanırlar. Böylece geri dönüştürülüp tekrar kullanılmasına izin verilir. Endorfin Tetikleyicileri Nelerdir? Birçok şey endorfinin salınmasını tetikleyebilir. Birçok tetikleyicinin var olduğu biliniyorsa da, birincil tetikleyiciler stres ve ağrıdır. Hipotalamus ağrıyı algıladığında birkaç sipariş verir; bunlardan biri Ağrının olduğunu söylemeyi bırakın! dır. Hipotalamus aynı zamanda hormonal sisteminizin kumanda ve kontrol merkezidir. Ne zaman yemek yiyeceğimizden, ne zaman ergenlik sürecimize başlamanız gerektiğine o karar verir. Daha birçok işlevde endorfin dozunun ne olması gerektiğini ayarlar. Hipotalamus ayar yapmak istediğinde hormonlar vücudun diğer bölgelerine salınır. Endorfinler vücudunuzun her yerinde üretiliyor ve hipotalamus tarafından talep ediliyor. Öyleyse bu durumda stres ve ağrıdan başka onların salınmasını tetikleyenler nelerdir? Haydi sıralayalım: - Egzersiz yapmak - Meditasyon veya kontrollü solunum egzersizleri - Doğum - Alkol kullanımı - Acı biber tüketimi - Akupunktur ve masaj terapisi - Ultraviyole ışık"} {"url": "https://sinirbilim.org/enerji-iletisim-bdnf/", "text": "BDNF Nedir? BDNF Miktarını Nasıl Artırabiliriz? Şimdi geldik beslenme ve egzersiz için büyük ama yeteri kadar konuşulmayan bir arkadaşa! Nörotrofik faktörlerin bir tanesi, enerji metabolizmasının vazgeçilmezi: beyin türevli nörotrofik faktör, BDNF! Nörotrofik faktörler nöronları hayatta tutar, farklılaştırır ve büyütür. Nöroplastisiteyi destekleyen moleküllerdir. Metabolik olaylarda önemlidirler. BDNF, NGF, NT-3, NT-4 birkaç nörotrofik faktör örneğidir. BDNF'nin Görevleri Nörotransmitter sentezi, salınımında görevli olan BDNF kan beyin bariyerini geçebilen protein ailesinin bir üyesidir. Sinir hücrelerinin hayatta kalmalarına yardımcı olur, onların korunmasını sağlar. Farklılaşmış sinir hücrelerini uyarır. Daha da ileriye gidip, sinaptik iletişimin kolaylaşmasına yardımcı olur. Sinir hücrelerinin ve sinapsların plastisitesini sağlar. Besin alımını etkiler, serum BDNF eksikliği ağırlık kazanımı sağlar. Enerji metabolizmasında rol oynar. Serumda yeterli miktarda ise daha düşük kan glikozu seviyesi ve daha fazla insülin duyarlılığı sağlar. Bu etkisi, gençlerde yaşlılara göre daha güçlüdür. Eksikliği aynı zamanda anksiyete, Alzheimer hastalığı ile ilişkilidir. Eğer bir çocuk obez ise ileride daha düşük beyin türevli nörotrofik faktör seviyesi gösteriyor ve kilo almaya daha yatkın oluyor. IGF-1 ile metabolizmayı ve sinaptik plastisiteyi artırır. Egzersizin bilişsel fonksiyona iyi geldiği bu ikisinin beraber çalışmasından dolayıdır. Egzersiz beyin türevli nörotrofik faktör ve IGF-1'i artırır. Bu da diyabet hastalarında akut ve kronik glisemik kontrol sağlar. Aynı zamanda egzersiz IGF-1'i artırarak, hipokampuste yeni nöron oluşumu sağlıyor. BDNF Bilişsel İşlevlerle Yakından İlişkilidir Bulunduğu yere göre iki şekilde yazılabilir; - Hipokampal BDNF: Daha çok öğrenme ve hafızada etkilidir. Nöronların plastisitesinde ve yeni nöron oluşumunda rol oynar. - Hipotalamik BDNF: Besin alımını inhibe eder. Enerji harcamasını artırır. Negatif enerji dengesi sağlar. Tıpta, davranışların değiştirebilmesi öğrenme, öğrenme ile edinilen bilgilerin depolanması işlevine ise hafıza denilmektedir. Öğrenme işlevleri, bilginin işlenmesi ve analizini içerir. Öğrenme ve belleğin gelişiminde sinaptik plastisite çok kritik bir rol oynar. Sinir sisteminde nöronlar arası sinaptik bağlantıların sayıca artırılması plastisite sürecinin başında yer alır. Bunun yanında nöronlar arası salgılanan nörotransmitterlerin miktarının artması gerekir. Beyinde gelişim hem sinaps sayısının hem de nörotransmitter ve protein sayısının artmasıyla gelişir. BDNF Hafıza ve Öğrenmeyi Güçlendiriyor Son dönem yapılan çalışmalarda egzersizin sinaptik plastisiteyi artırdığı görüldü. Bilgilerin kalıcı hafızaya geçmesi olarak bilinen uzun süreli potansiyasyonun artışında da rol oynadığı gösterilmiştir. Egzersiz bunu BDNF yapımını artırarak ve reaktif oksijen parçacıklarının birikimini azaltarak gerçekleştiriyor. BDNF, nörotrofik faktörler ailesinin bir üyesi olup, nöronların büyüme ve gelişimini destekler."} {"url": "https://sinirbilim.org/enterik-sinir-sistemi/", "text": "Enterik Sinir Sistemi Nedir? Neden Bu Kadar Önemli? Enterik sinir sistemi, ağızdan başlayıp bağırsaklara kadar uzanan sinir sistemidir. Temel görevi vücutta sindirim işlevlerini takip etmek ve düzenlemektir. Sindirim sistemini baştan başa kaplamıştır. Yemek yerken çiğneme hareketini bilinçli bir şekilde yaparız. Ancak yemek borumuzdaki refleksileri kontrol edemeyiz. Bu refleksleri enterik sinir sistemi yönetir. Mide ve ince bağırsağın peristaltik hareketleri isteğimiz dışında gerçekleşir. Bunun gibi çok sayıda istemsiz çalışan kasın denetimi bu sistemin altında gerçekleşir. Enterik sinir sistemi sindirim ile ilgili her konuda bilgi toplar. Gerekli ani müdahaleleri gerçekleştirir, kan akışını düzenler ve beyne bilgi verir. Enterik sinir sistemi, çevresel sinir sisteminin beyinden bağımsız çalışabilir. Nöral devre uzantılarıyla sinir sisteminin bölgesel faaliyet gösteren tek parçasıdır. Merkezi sinir sistemi ile çift yönlü şekilde çalışır. Sindirim olaylarını kontrol etmek ve yönetmek için iki sistem koordineli bir şekilde çalışıyorlar. Bu yönüyle enterik sinir sistemi ikinci beyin olarak adlandırılır. Görevleri beyne kıyasla çok kısıtlıdır ama bölgesel olarak çok kritik roller üstlenir. Enterik Sinir Sistemi Nasıl Bir Yapıya Sahiptir? Enterik sinir sistemi binlerce küçük gangliayadan oluşur. Bu gangliyalar sindirim sisteminin her yerine dağılmıştır. Yemek borusu, mide, ince ve kalın bağırsak, pankreas ve daha birçok sindirim organının duvarlarında yer alır. Nöronların uçları tüm sindirim sistemini ağ gibi sarmıştır. Kasların hareketi, kan dolaşımı, organların faaliyeti aralıksız izlenir. İnsanların enterik sinir sisteminde 200 ila 600 milyon arasında nöron bulunur. Bu neredeyse omurilikteki kadar nöron demek. Gangliyaların içinde nöronlar ve glia hücreleri bulunur. Bu hücreler birçok açıdan merkezi sinir sistemindeki nöron ve glialara benzer özelliklere sahiptir. Aradaki tek fark merkezi sinir sisteminde kan beyin bariyeri vardır. Enterik sinir sistemi herhangi bir bariyer ile korunmaz. Dışarıdan gelebilecek darbelere karşı daha hassastır ama bu çok önemli bir sorun teşkil etmez. Vagus Siniri Enterik Sinir Sisteminin En Önemli Elemanlarından Biridir Sindirim sistemi çok sayıda organdan oluşan karmaşık bir yapıdır. Her gün yemek yer, bir şeyler içeriz. Hele bazılarımızın ağzı hiç boş durmaz. Hal böyle olunca enterik sinir sistemi de çok fazla yapıyla iç içe girmiş bir halde sürekli bilgi alışverişi yapar. Sinir sisteminin parasempatik ve sempatik kısımlarından sürekli bilgi alır. Sindirim sistemini bu bilgilere göre düzenler. Örneğin ağzımıza bir çikolata attığımızda enterik sinir sistemi hemen harekete geçer ve mide ile bağırsakları hazırlar. Özellikle vagus siniri vasıtasıyla enterik, merkezi ve çevresel sinir sistemi arasında yoğun bir bilgi trafiği vardır. Ağızdan başlayıp anüse kadar giden sindirim yolunda çok sayıda hormonal sinyal mekanizması yer alır. Sindirim sisteminin işlevleri bu endokrin venöral yapıların denetimi altında yürütülür. Bunun yanında bağışıklık sistemi de enterik sinir sistemi ile yakın ilişki içindedir. Farklı Nöronlar Farklı İşlevler Sindirim sisteminde çok fazla sayıda insan hücresi ve bakteriler bulunur. Enterik sinir sisteminde sindirim organlarını yönetmek için 20 tip nöron vardır. Bu nöronlar morfoloji, nörokimyasal özellikler, hücre fizyolojisi ve görevlerine göre sınıflandırılmıştır. 20 tür hücre başlıca 3 kategoride incelenebilir. Bunlar birincil getirici nöronlar , ara nöronlar ve motor nöronlardır. Getirici nöronlar vücutta duyu nöronları gibi görev alırlar. Organların fizyolojik durumu hakkında sürekli bilgi toplar. Çok yemek yediğinizde midenizde bir doluluk hissedersiniz. Yiyecekler mide duvarına baskı yapar ve bu baskı getirici nöronlar tarafından algılanır. Bu baskıya yanıt olarak hemen peristaltik hareketlerde, kan akışında değişiklikler yapılır. Ara nöronlar getirici nöronlardan aldıkları bilgiyi diğer nöronlara iletmekten sorumludur. Bunlardan motor nöronlar emredilen işlevin gerçekleşmesini sağlar. Motor nöronları kendi içinde de birçok sınıfa ayrılır. Kas motor nöronları kasları kontrol eder. Salgılamada görev alanlara sekretomotor nöronlar denir. Vazodilator nöronlar damarları kontrol eder. Hem damar hem de kaslarda etkili olan sekretomotor/vazodilator nöronlardır. Sindirim organlarının çevresinde çok sayıda kas bulunur. Çünkü yiyeceklerin sürekli bir organdan diğerine taşınması gereklidir. Önce ağızda çiğnemeyle başlayan yolculuk yemek borusuna, oradan mideye ve bağırsaklara kadar uzanır. Bu yolculukta besinler her organda farklı işlemlere tabi tutulurlar. Kasların kasılması ve gevşemesi, özellikle mide ve ince bağırsakta çok önemlidir. Kasılma ve gevşeme hareketleri birçok nörotransmitterin beraber çalışması ile gerçekleşir. Asetilkolin, taşikinin, nitrik oksit, vazoaktif bağırsak peptidi ve ATP bunlardan bazılarıdır."} {"url": "https://sinirbilim.org/entorhinal-korteks-noral-baglantilari/", "text": "Entorhinal Korteks ve Nöral Bağlantıları Şekilde çeşitli beyin bölgelerinden entorhinal korteks gelen sinyaller gösteriliyor. Entorhinal korteks bulunduğumuz çevrenin algılanmasından sorumlu başlıca beyin bölgesidir. Geçtiğimiz sene Nobel ödülü entorhinal korteksteki GPS nöronlarını bulan bilim insanlarına verilmiştir. Gördüğünüz gibi beyin çok ileri düzey işlemlerle, tüm duyulardan, düşünce, karar verme, algılama merkezlerinden, duygu mekanizmalarından gelen sinyalleri aynı anda devreye sokarak bulunduğumuz çevrenin nöral resmini çıkartıyor. Entorhinal korteks beynimizin navigasyon merkezidir. Entorhinal Korteks ve Hipokampus Sürekli Bilgi Alışverişi Yaparlar Hipokampusa bilgi akışının temel kaynağı kendisinin yakınında bulunan entorhinal kortekstir ve bunda temel olarak granül hücreleri görev alır. Entorhinal korteks ve hipokampusa arasındaki çift yönlü sinyal alışverişi ile çevre algısının nasıl oluştuğunu açıklayan bilim insanlarına verildi. Ammon boynuzunda dentat girusunu CA3'e mosi fiberleriyle, CA3'ü CA1'e Schaffer kollateral lifleriyle, CA1'i subikulüme bağlayan üçlü bir glutamaterjik ağ mevcuttur. Hipokampusun dışarıya elektriksel sinyal gönderdiği kapısı subikulümde yer alır ve sinyaller forniks üzerinden çeşitli limbik yapılara, entorhinal kortekse ve diğer yarım küredeki hipokampusa gider. GABAerjik ara nöronlar temel hücre ve nöropil tabakaları arasında konuşlanmış çok çeşitli sınıf nöronlardan oluşur. Entorhinal Korteks Çevresel Hafıza ve Öğrenme Süreçleri İçin Merkezi Bir Yapıdır Belleğe yeni bilgilerin girilmesinde hipokampus çok kritik bir rol oynar. Hafıza türlerinin çoğunda hipokampusun bir görevi vardır ancak anlamsal bellek gibi türlerde hipokampus çok fazla katkı sağlamayabilir. Hipokampusun zarar görmesi depolanan bilgilerde herhangi sorun oluşturmaz ancak yeni bilgilerin girilmesini zorlaştırabilir. Hipokampus burada bir kargo şubesi gibi davranır. Bütün bilgileri kendinde toplar ve her bilgiyi önemlilik derecesine göre dağıtır."} {"url": "https://sinirbilim.org/epigenetik-duzenleme-teknigi/", "text": "Epigenetik Düzenleme Tekniği ile Gelişimsel Bozukluklar Önlenebilir Genetik ne kadar heyecan verici bir bilim dalı ise epigenetik de en az onun kadar heyecan vericidir. Genetiğin ötesinde kontrol anlamına gelen epigenetik gittikçe daha fazla fon bulan bir bilim disiplinidir. Bir canlının genetiğine müdahale etmek hiç kolay değildir. 3 milyar baz uzunluğunda içinde on binlerce gen olan bir DNA'yı değiştirmek istenmeyen mutasyonlara da yol açabilir. Hal böyle olunca bilim insanları epigenetik müdahaleler ile neler yapabileceklerini araştırmaya koyuldular. Amerika'da John Hopkins Üniversitesi'nde çalışan araştırmacılar epigenetik düzenleme adını verdikleri bir teknik sayesinde bazı gelişimsel anormallikleri tedavi ettiler. Farelerde bazı mutasyonlar sonucu oluşan genetik sorunlar epigenetik düzenleme tekniği ile düzeltildi. DNA'nın iki zincirinde oluşan mutasyonları eski haline getirmek çok zordur. Günümüzde CRISPR gibi teknikler ile bazı ilerlemeler kaydedildi ama beyin gibi bir organda bunu uygulamak mümkün değil. Ancak genlere doğrudan müdahale etmeden gen ekspresyonunu kontrol edebiliriz. Genetiğin Ötesinde Kontrol Epigenetik düzenleme tekniği genetik yapıya dokunmadan genlerin ne kadar mRNA kodlayacağını ayarlamamızı sağlıyor. Epigenetikte metil ve asetil molekülleri başlıca görev alan gruplardır. Bir gen bölgesine metil (CH3) bağlandığında orası hemen kapanır ve RNA polimeraz giremez. Kapalı olan DNA dizisinden metil kaldırılırsa veya asetil eklenirse o bölge RNA polimerazın girebilmesi için açılır ve gen ifadesi için daha uygun olur. Bir genin üreteceği protein miktarını ayarlamak için bu tür epigenetik düzenleme mekanizmaları çok elverişlidir. Araştırma ekibi WAGR sendromuna yol açan C11orf46 gen mutasyonunu incelediler. Buradaki C11 eki 11. kromozomu işaret ediyor, orf open reading frame DNA'nın açık okunan bölgesi anlamına geliyor. Sondaki 46 ise kaçıncı açık okuma bölgesi olduğunu gösteriyor. İnsanlarda C11orf46 genini kapsayan DNA bölgesinde gerçekleşen mutasyonlar WAGR sendromuna sebep oluyor. Bu sendromdan muzdarip hastalarda bilişsel bozukluklar ve metabolik sorunlar gözleniyor. Araştırmacılar C11orf46 bölgesinin korpus kallozum gelişiminde çok önemli bir rol oynadığını buldu. Bu doku beynin iki yarım küresini birbirine bağlayan lifli yapıdır. Korpus kallozum beyaz maddeden, yani aksonlardan oluşur. Kadınlarda erkeklere göre %4 daha kalın olan doku zarar gördüğünde veya alındığında ayrık beyin sendromu ortaya çıkar. Bununla beraber bu dokunun doğru gelişememesi durumunda otizm gibi ve WAGR sendromu gibi gelişimsel bozukluklar da görülebilir. Epigenetik Düzenleme ile Genleri Susturmak WAGR sendromunun literatürdeki diğer bir ismi kromozom 11p13 silinme sendromudur. C11orf46 geni 11. kromozomun 13. kolunda yer aldığı için bu şekilde adlandırılır. Ekip C11orf46 proteinin etkisini görmek için farelerde bu geni susturdular. Ancak geleneksel geni mutasyona uğratma yöntemlerinin aksine bu sefer epigenetik olarak gen ifadesini düzenlemeye giriştiler. Yukarıda metil ve asetil grupları ile DNA bölgesi üzerinde bazı değişiklikler yapılabileceğinden bahsetmiştik. Bir diğer epigenetik düzenleme mekanizması da histon proteinler ile DNA'yı sarmalamaktır. Araştırmacılar bu yöntemi kullanarak DNA'yı histon proteinlerinin üzerine katladılar. Genetik materyalin bu şekilde paketlenmesi RNA polimerazın genlere nüfuz edememesini ve RNA sentezini başlatamamasına neden oldu. Genetik kod böylece erişime kapatıldı ve genlerde bir oynama yapılmadan protein üretimi engellenmiş oldu. C11orf46 proteini üretemeyen veya çok az üreten farelerin beyinlerinde korpus kallozum dokusu doğru bir şekilde gelişmedi. Bu lifli dokuda birçok anormallik gözlendi. Literatürdeki WAGR sendromu bilgilerine ve beyin görüntülerine baktığımızda iki görüntünün birbirine benzediği görülüyor. Araştırmanın ilk adımı tamamlandı ve WAGR sendromu ile eş nitelikte bir beyin yapısı elde edildi. Şimdi bunu nasıl düzelteceğiz? Epigenetik Düzenleme ile Aksonları Tamir Etmek Araştırmacılar fare genetiğine yakından baktıklarında C11orf46 proteinini az üreten veya üretmeyen farelerin Semaphorin 6A adlı bir başka proteini normalden daha fazla ürettiğini keşfetti. Semaphorin 6A proteini nöronlarda aksonların doğru yönde büyümesini sağlayan bir gelişimsel proteindir. Bu protein hücre mutasyona uğramış C11orf46 geninin yerini alıyor. C11orf46 proteininin eksikliğinden doğan afinite boşluğu muhtemelen Semaphorin 6A proteini tarafından dolduruluyor. Semaphorin 6A proteinin normalden fazla miktarda bulunması nöronlardaki aksonal dallanmanın yanlış şekilde gelişmesine neden oluyor. Araştırmacılar bu proteini kodlayan SEMA6A genini biraz susturarak nöronal akson dallanmasını sağlıklı seviyeye çekmeye çalıştılar. RNA kılavuzlu özel bir epigenetik düzenleme tekniği ile SEMA6A ekspresyon seviyesi normal düzeye çekildi ve nöronların akson gelişimi sağlıklı farelerdeki gibi oldu."} {"url": "https://sinirbilim.org/epigenetik-mekanizmasi/", "text": "Epigenetik Mekanizması ile Yeni Nöron Oluşumu Düzenleniyor İnsan beyninde nöronlar kendini çoğaltamasa da nöral kök hücrelerden yeni nöron oluşumu az sayıda yapılıyor. Beynin sadece belirli bölgelerine nakledilen nöronlar sürekli araştırılıyor. Ancak daha nörogenez hakkında çok az bilgiye sahibiz. Üretilen yeni nöronların nakledildiği bölgelerden biri de hafızadır. Hafızanın merkezi beynimizin dinamosu olan hipokampusun dentate girus adlı bölümüdür. Bu nöronlar sürekli faal olduğu zaman bunlardan gelen elektrik sinyalleri de nöral kök hücreleri uyararak yeni nöron oluşumunu tetikler. Bu zamana kadar hep genetik etkenler incelendi. Artık doğrudan genler kadar bu genlerin çalışmasını düzenleyen epigenetik mekanizmaların da etkili olduğu görüldü. Epigenetik, yeni nöronların oluşturulmasını düzenlemekte çok önemli görev üstleniyor. Genomun %40'ı Protein Kodlamayan RNA'ları Kodlar Vücudumuzda görevlerin neredeyse hepsi proteinler tarafından icra edilir. Proteinler ise DNA'nın 2%'sinden bile daha azını kaplayan genler tarafından üretilir. Genomun yaklaşık 40%'ı protein kodlamayan çeşitli büyüklükte RNA'ları kodlar. Bu RNA'ların büyük çoğunluğu hem doğrudan DNA'yı hem de mRNA, protein ve ribozomları düzenlemekle görevlidir. Bilim insanları öncelikle sadece genlere odaklandılar. İlerleyen yıllarda anlaşıldı ki genlerin işlevi kadar onları düzenleyen kontrol mekanizmaları da onlar kadar belki daha da önemlidir. Nöronlar Arasındaki Genomik Farklılıklar Önce belirli bir DNA molekülü seçiliyor. DNA'dan mRNA üretiliyor ve daha sonra bu mRNA'dan ribozom tarafından protein iretiliyor. Önceleri bir gen bir protein hipotezi geçerli kabul ediliyordu. Sonraki zamanlar alternatif RNA uç birleştirme de işin içine girdi. Böylece DNA'nın içinden intronların atılıp ekzonların birleştirilmesiyle bir genden farklı proteinlerin sentezlenebildiği ortaya çıktı. Örneğin Drosophila adlı meyve sineğinde 25.000 protein kodlayan bir gen keşfedildi. Histon Proteinleri Önemli Rol Oynar RNA temelli düzenleme mekanizmalarından bahsettikten sonra şimdi epigenetik mekanizmaların nasıl çalıştığına geçelim. Hücreler bölünürken DNA histon proteinleri üzerinde katlanır ve bu şekilde çok az yer kaplayacak şekilde düzenlenir. Bu düzenleme esnasında DNA ve histon proteinleri üzerine bazı moleküller ile işaretleme yapılır. Çünkü hücre bölünüp DNA tekrar eski düzenine kavuştuğunda kapalı DNA bölgeleri açılmasın, açık olanlar ise kapanmasın istenir. Şu ana kadar histon molekülleri üstünde çalışan 40'tan fazla işaretleme molekülü bulunmuştur. Bu moleküller genleri aktifleştirmeye veya susturmaya yarıyor. Histon proteinlerine sarılı DNA, RNA ve proteinlerin hepsinin tamamına kromatin denir. Kromatin çok dinamik bir yapıdır. Protein sentezinin olmadığı kısma heterokromatin denir. Açık ve protein sentezinin olduğu parçasına ökromatin denir. DNA'nın aktif veya pasif olmasını belirleyen bir diğer etken de çekirdeğin merkezine veya dışına yakın oluşudur. Epigenetik, genler üzerinde doğrudan olmayan tüm düzenleme mekanizmalarının genel ismidir. Yetişkinlerde yeni nöron üretilmesi hususunda histon proteinleri ve protein kodlamayan RNA'lar kilit etkenleri oluştururlar. Epigenetik mekanizmaları nörogenezin yanında çeşitli beyin hastalıklarında da rol oynar ve etkisi halen araştırılmaktadır. Genç Nöronlar Beynin anne karnında başlayan gelişimi çok tuhaf bir şekilde seyreder. Anne rahminde 14. haftada oluşmaya başlayan nöronların sayısı git gide artar. 9. ay geldiğinde her gün 250.000 yeni nöron sinir sistemine katılır. Bebek doğduğunda 1 trilyon nörona sahip olarak doğar. Ancak birkaç yılda bunların 90%'ından fazlası yok edilerek sadece 86 milyar nöron kalır. Beyin olgunlaştıktan sonra yeni nöronların sinir sistemine dahil olduğu noktalar çok fazla değildir. Sürekli gelişen ve kendini yenileyen bölgeler yeni nöronlara en çok ihtiyaç duyanlardır. Bunlardan birisi de hafıza merkezi olan hipokampustur. Nöral kök hücrelerden üretilen bu genç nöronlar yeni bilgilerin kalıcı hafızaya geçirilmesi için gereklidir. Kök Hücre: Yaşamın Öncüleri Epigenetik Mekanizmalar Epigenetiğin genlerin ötesinde bir kontrol mekanizması olduğundan bahsetmiştik. Genlerin yapılarında doğrudan değişiklik yapmadan onları etkilemek çok önemlidir. Bu faktörleri düzenleyerek genlerin işleyişini değiştiren sistem epigenetiktir. En iyi bilinen epigenetik mekanizmalardan birisi DNA veya histon proteinlerine metil eklenmesidir. CH3 grupları metil transferaz enzimleri tarafından çoğunlukla sitozin bazına bağlanırlar. Sitozinin DNA zinciri üzerindeki tamamlayıcısı guanin bazıdır. Bu CG nükleotitleri peş peşe dizildikleri zaman CpG adaları oluşur. Metil grupları bu CpG adalarına bağlandıklarında ebeveynden gelen iki allel genden birisini susturur ve pasif hale getirirler. Örneğin integrin üretiminden sorumlu olan gen hem anneden hem de babadan gelir. Ancak metil grupları anneden geleni kapatarak sadece babadan gelen genin faal olmasını sağlarlar. Vücut hücrelerinde metil gruplar CpG adalarına bağlanmayı tercih ederken, nöronlarda daha farklı yerleri de seçerler. Bunun sebeplerinden birisi nöronların daha az CpG adasına sahip olmasıdır. Ayrıca işlevsel açıdan nöronlar arasında büyük farklılıklar bulunması da etkilidir. CpG adalarına metil yerleştirilen yeni nöronlar subventriküler alana gönderilir. Metil transferaz enziminin histonlar üzerine metil eklediği nöronlar da vardır. Bu enzimler nöral kök hücrelerden olgun nöronların farklılaşması sırasında birçok farklı göreve sahiptir. Bazen daha fazla kök hücrenin oluşmasını tetikler. Diğer zamanlar ise kök hücrelerin farklı hücre tiplerine dönüşmesine sebep olurlar. Metil Grupları DNA'yı Nasıl Etkiliyor? DNA üzerine eklenen metil gruplarının 75%'i sitozin bazına yerleştirilir. Kalan metiller de adenozin, timin gibi diğer bazlara dağıtılır. Nöronlar olgunlaştıkça diğer bazlara dağıtılan metillerin sayısı artmaya başlar. Metil gruplarının sitozinden farklı bazlara eklenmesi nöronların her birinin kendi özgün yapısına kavuşmasında çok önemli rol oynar. Çünkü her bir metil grubunun eklenmesi DNA'nın 3 boyutlu yapısında değişime sebep olur. DNA'ya bağlanan proteinlerle etkileşime girer ve bazı genleri susturabilir. Metillerin bağlandığı CpG adaları çoğu hücrede ortaktır, çok fazla kombinasyona imkan vermez. Epigenetik etiketlerin farklı bazlara konulması çok esnek bir düzenleme mekanizması yaratır. Örneğin metil grubunun bağlandığı bir yerde hemen üstüne MBD1 proteini bağlanır. MBD1 proteini hem DNA'nın şeklinde yarattığı değişim hem de kapladığı alan dolayısıyla başka bir proteinin bağlanmasını engeller. Yani beyin türevli nörotrofik faktörün sentezlenmesine mani olur. Bunun sonucunda hipokampuse yeni nöron nakli durdurulur. Çok küçük epigenetik değişiklikler bir anda nöron oluşumunu durdurabilecek potansiyele sahiptir. Beynin Enerji ve İletişim Ağında Çalışan Bir Protein: BDNF Metil Etiketlerini Kaldırmak Önceleri metil grupları hücrelerden kaybolduğunda bu moleküllerin yeni hücrelerin oluşması yüzünden seyreldiği düşünülüyordu. Sonraları yapılan araştırmalar belirli enzimlerin bu molekülleri bir amaca göre kaldırdığını gösterdi. Ayrıca bu şekilde yeni hücre üretiminin düzenlenebiliyordu. Metillerin DNA ve histon proteinlerinden kaldırılması birkaç aşamadan oluşan karmaşık bir süreçtir. Yukarıda bir metil grubunun bağlanmasının BDNF'nin sentezine nasıl engel olduğundan bahsetmiştik. Metil gruplarının bulundukları yerden kaldırılması da aynı şekilde BDNF'nin üretimini tetikler. Hipokampuste yeni nöronların oluşumunun önünü açar. Bu sayede hem nöral kök hücrelerin hem de bu kök hücrelerden farklılaşan olgun nöronların sayısı artar. Nöronların olgunlaşması ve sağlık için gerekli olan bazı moleküller bu süreç içinde zamanla birikir. Bunlar sürecin bir parçası olarak histon proteinleriyle etkileşime girerek üzerilerine düşen rolü oynarlar. DNA üzerine yerleştirilen metil grupları ihtiyaç halinde kaldırılmalıdır. Bu işleme demetilasyon adı verilir. Demetilasyon işleminde rol alan birkaç protein DNA üzerinde işaretçi oluyorlar. Üretkenliği artırılacak bir gen ağının geliştirici proteinlerini kendilerine çekiyorlar. Bu sayede protein üretimi hızlanıp hipokampusteki yeni nöronların oluşma süreci de hızlanıyor. Örneğin bu sistemin parçalarından olan TET protein ailesi sitozin metilasyonunu oksitleyerek demetilasyon sürecini başlatılar. Bu özel moleküller sadece beyinde bulunur, vücudun başka hiçbir dokusunda görülmezler. Histon Etiketleri ve Yeni Nöronların Oluşumu DNA birbirine bağlanmış 8 histon proteininden oluşan bir yapı etrafına sarılır. Histon proteinleri kendi içinde çeşitli alt birimlere ayrılır: H2A, H2B, H3 ve H4. Bu birimler bir yandan DNA'yı tutarken diğer ucundan onu diğer histon molekülüyle bağlar. Histon kuyruğuna bağlanan DNA'nın ne kadar aralıklı, gevşek bulunacağının belirlenmesinde metil ve asetil grupları çok etkilidir. Eğer metil grupları DNA kapalı, sıkışık bir konuma getirilirse transkripsiyon enzimleri buraya giremez. mRNA üretimi başlamaz. Önceden belirli işaretlerin kesin bir etkisi olduğu düşünülüyordu. Şu an ise durumun sanılandan çok daha karmaşık olduğu biliniyor. Histon kuyruğunda bulunan işaretler çok farklı etkilere sahip çeşitli molekülleri kendilerine çağırıyorlar. Ayrıca histon etiketleriyle DNA etiketleri arasında da etkileşim oluyor. Bu etkileşimler sayesinde epigenetik kombinasyonların sayısı artıyor ve bir nörona ait belirli özellikler kazandırılıyor. Özellikle histonlardaki lizin amino asitleri üzerine eklenen metil ve asetil grupları yeni nöron oluşumunda çok özel etkilere sahiptir. Yaşlılık Yeni Nöron Üretimini Engellemiyor Epigenetik Moleküller Çok Değişik Görevler Alır Histonların lizin ve arjinin amino asitlerine yerleşen metil işaretler üzerlerinde ek işaretler taşıdığı için daha karmaşık yapıya sahiptir. Burada histon amino asitlerinin yan zincirlerine ek epigenetik etiketler bağlanabilir. Bunların bazıları protein üretimini artırırken bazıları tam tersine sebep olur. Epigenetik etiketleri DNA ve histonlara bağlayan ve buralardan kaldıran bir dizi enzim vardır. Epigenetik moleküller çok değişik görevlerde yer alırlar. Bir tanesi nöral kök hücrenin nörona değil de astrosite dönüşümünü düzenler. Başka bir grup bu dönüşümü durdurabilme yetisine sahiptir. Bazı moleküller subventriküler alandaki nöral kök hücrelerin küçülmesini sağlar. Bu moleküllerden bazıları sadece belirli nöron tiplerinin üretilmesini sağlar. Histon Deasetilazlar Metil grupları gibi asetil grupları da özel enzimler tarafından eklenebilir ve kaldırılabilir. Asetil molekülleri metillerin tam tersi etki yaratarak bağlandıkları DNA bölgesini mRNA üretimi için açarlar. Metiller protein üretimini azaltırken asetiller ise ilgili genlerden protein üretimini artırırlar. Asetil gruplarını DNA'dan kaldıran enzimler deastilazlar, histonlardan kaldıranlar ise histon deasetilazlardır . Histon deasetilazlar nöron üretiminde kilit role sahiptir. Bir enzimlerden bir tanesi nöronların göç edeceği yolda çok genç nöronların sayılarını azaltır. Hücreler subventriküler alanda üretildiğinde olfaktif bölgeye giderler. Bu enzim ise olfaktif bölgedeki ara nöronlarının sayısını azaltır. Şu anda yeni nöronların üretiminde görev alan 18 tane HDAC biliniyor. Bunlardan HDAC2 kök hücrelerin nöronlara dönüşümünü tetikliyor. HDAC1'in görevi glia hücrelerini düzenlemek. Başka bir HDAC tipi nöronların oluşumundan sonra onların büyüme süreçlerini düzenler. HDAC'ler aynı zamanda pek çok hastalıkla da ilişkilidir ancak tam mekanizmalar henüz çözülemedi. Örneğin bipolar rahatsızlığında titreme nöbetlerini yatıştırmak için bir HDAC inhibitörü kullanılır. Bu nöral kök hücrelerin nöronlara dönüşümünü hızlandırır ama yeni astrosit ve oligodendrositlerin gelişimini durdurur. Yeni Nöronların Epigenetiğine Bağlı Rahatsızlıklar Araştırmalara göre depresyon, stres ve diğer beyin rahatsızlıklarında beyin hücreleri daha az üretiliyor. Tedavi ise bu hücrelerin tekrar üretilmesiyle başlar. Bu süreci etkileyen epigenetik olaylar çok sayıda sinir sistemi hastalığını tetikleyebilir. Alzheimer ve Parkinson hastalığı gibi nörodejeneratif hastalıkların gelişiminde yeni nöronların oluşumu çok önemlidir. Bilindiği gibi Alzheimer hastalığında hipokampuste küçülme meydana gelir. Yeni nöron oluşumunun hasar görmesi bu küçülmede büyük pay sahibidir. Hipokampuste görülen doku kaybı yapılan araştırmalar neticesinde depresyon ile de ilişkili bulunmuştur. Depresyon tedavisinde nöral kök hücrelerden genç nöronlar elde etme yöntemi başarıya ulaşmıştır. Beyin hücrelerinin sayısını artırmanın depresyonla ters orantılı olduğu görülmüştür. Bu arada belirtmekte fayda var. Yukarıda bahsettiğimiz BDNF seviyesi de depresyonun gelişimi ile ters orantılıdır. Alfa-sinüklein Genler Parkinson hastalığında azalan dopamin miktarı subventriküler alandaki kök hücrelerin ve hipokamusteki nöronların da sayısını düşürür. Normal şartlarda beyinde üretilen alfa-sinüklein molekülü sinapslarla ilişkili olarak yeni nöron ve bağlantıların oluşmasını sağlar. Ancak Parkinson hastalığında bu molekül azaltılacak şekilde düzenlenir. Çünkü alfa-sinüklein kodlayan gen metil grupları tarafından susturulur. Ayrıca bazı mikro RNA'ların miktarları da metil grupları tarafından azaltılır."} {"url": "https://sinirbilim.org/epilepsi-bir-umut-var-mi/", "text": "Epilepsi: Bir Umut Var Mı? Epilepsi sosyal, davranışsal, sağlık ve ekonomik sonuçlara yol açan oldukça yaygın tekrarlayan nöbetlerle (> 24 saat aralıklarla) karakterize, kronik sinirsel bir hastalıktır. İnsanlar epilepsi hakkında düşündükleri zaman ilk olarak genellikle kasılmalı- çırpınmalı jeneralize nöbetleri göz önünde bulundururlar. Ancak birçoğu, daha detaylı belirti ve işaretlere sahip olan, motor olmayan ve fokal başlangıçlı nöbet tiplerinin farkında değildir. Dünya genelinde her yaştan insanı etkileyebilen bu hastalığa her yıl 2,4 milyon insanın eklendiği tahmin edilmektedir. Gelişmiş ülkelerde yılda her 100.000 bireyden 24 53'ünün epilepsi hastalığına yakalanma olasılığı bulunurken, gelişmekte olan ülkelerde yaşayan insanlarda bu oran 100.000 bireyde 64-190 arasında değişiklik göstermektedir. Dünya genelinde 50 milyon insanın bu hastalıktan etkilendiği tahmin edilmektedir. Bu hastaların %80'i düşük ve orta gelirli ülkelerde yaşamaktadır. Epilepsi hastalarının büyük bir çoğunluğu uygun bir tedavi ile normal yaşantısına devam edebilmektedir. Bununla birlikte bazı hastalarda psikiyatrik bozukluklar ve zeka geriliği gibi ciddi eş zamanlı çıkan hastalıklar bulunmaktadır. Epilepsi Teşhisinde Beyin Görüntüleme Yöntemleri Elektroensafalografi , epilepsi hastalarını değerlendirmede en önemli araç olarak kabul edilmektedir. Nöbet türünün belirlenmesine katkıda bulunabilir ve ayrıca hastanın geçirdiği nöbeti karakterize edebilir. Bu sayede uzmanlar tarafından belirlenecek olan tanı ve tedavi için kolaylıklar sağlanmış olur. Video EEG izleme, nöbet türünü doğrulamak ve beyindeki epileptojenik bölgeyi belirlemek için önemli bir araçtır. Fokal epilepsilerin araştırılmasında manyetik rezonans görüntüleme kullanımı, klinik ve EEG bulgularında epilepsi başlangıç bölgesine dayalı özel protokoller gerektirir. MRG ile araştırmaların öncelikli nedeni epilepsinin nedenini bulmak ve mümkün olduğunca ameliyat öncesi bir değerlendirmeye izin vermektir. Pozitron emisyon tomografisi ve tek proton emisyonlu BT , dirençli epilepsiler için cerrahi müdahaleyi kolaylaştırmak ve epileptik odağı belirlemeye veya doğrulamaya yardımcı olabilir. Genetik testler, bazı epilepsi türlerinin nedenlerini belirleme olasılığını arttırmıştır. Bu karmaşık bir işlemdir ve klinik uygulamada uzmanlıklar gerektirir. Moleküler genetik alanındaki gelişmeler feneotip genotip korelasyonları olan çocukluk çağı epileptik ensefalopatileri için çeşitli genlerin tanımlanmasına yol açmıştır. Maliyeti yüksek bu testlerin yanı sıra düşük maliyetli, fenobarbital, karbamazepin, fenitoin, valproik asit ve benzodiapinler gibi geleneksel antiepileptik ilaçlarla da uygun tedaviler gerçekleştirilebilmektedir. İlaç Tedavisi Yeni antiepileptik ilaçların çoğu hastaların tıbbi tedavisine etkinlikten fazla tolere edilebilirlik katmaktadır. Bu nedenle antiepileptik ilaçlar bazen daha iyi uyum sağlayarak, sonucu kesin bir şekilde etkileyebilir ve hastanın nöbetsiz bir duruma gelmesine neden olabilir. Dirençli epilepsiler hastaların yaklaşık üçte birinde görülmektedir. Uluslararası Epilepsi Topluluğu dirençli epilepsi hastalarını, iki yeterli tıbbi tedaviye yanıt vermeyen bireyler olarak tanımlamaktadırlar. Bu hasta grubu için nöbet kontrolünü ve yaşam kalitesini iyileştirmek için cerrahi tedavi, diyet ve beyin pili seçenekleri bulunmaktadır. Günümüzde en iyi cerrahi endikasyonlar meziyal temporal lob epilepsisi ve tümörler gibi fokal lezyonların tedavisinde en iyi sonuçları oluşturmaktadır. Ketojenik Diyet Ketojenik diyet, yüksek yağ, düşük karbonhidratlı ve yeterli düzeyde protein diyetinden meydana gelmektedir. Dirençli çocukluk çağı epilepsileri için farmakolojik olmayan, etkili bir tedavi seçeneğidir. Daha iyi uyum ve tolere edilebilirliğe sahip diyetlerin yeni versiyonları geliştirilmiştir. 1921 yılında geliştirilen bu tedavi türünün son yıllarda kullanımı artmaktadır. Kullanılabilecek diğer bir palyatif prosedür, dirençli epilepsilerin tedavisi için elektriksel uyarımdır. Bu tür hastalar için vagus sinir uyarımının yararlılığına dair kanıtlar bulunmaktadır. Sonuç olarak; Gelişmiş toplumlardaki dirençli epilepsinin değerlendirmeler ve tedavisindeki ilerlemelere rağmen sosyal, ekonomik ve politik konulardaki temel adımlar sonucunda gelişmemiş toplumlardaki epilepsi bakış açısı iyileştirilebilir. Uygulanabilecek birçok faktör olduğu için bu konuya iyimser bakılabilir. Örneğin; düşük gelirli toplumlarda genel önleyici tedbirler aşağıdaki gibi sıralanmıştır. Bu tedbirlerin dikkate alınması epilepsi vakalarının azaltılmasında yardımcı olabilir. - Motorlu taşıt kazalarına bağlı beyin travması oluşumunda azalma; - Nörosistiserkoz gibi bulaşıcı endemik hastalıkları azaltabilecek koşulların iyileştirilmesi; - Anne ve yenidoğan yardımda iyileşme. Bu temel eylemler, genel popülasyonda epilepsi oranını azaltabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/epilepsi-gebelik/", "text": "Epilepsi Hastalarında Gebelik Süreci Epilepsi en yaygın nörolojik bozukluklardan biridir. Dünya genelindeki nüfusun %2'sini etkilemektedir ve hamilelik sırasında kadınlar arasında migren sonrası en sık karşılaşılan ikinci nörolojik bozukluktur. Epilepsi uzun süreli tedavi ve gözlem gerektiren bir hastalıktır, bireyin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkiler. Epilepsi tedavisinde ilk basamak tanının doğru konması ve doğru ilaç tedavisinin belirlenmesidir. Hastalığın tanı ve tedavisindeki gelişmeler epileptik kadınların sağlıklı çocuk sahibi olmalarına olanak sağlamaktadır. Epileptik gebeler, büyük oranda sağlıklı çocuk doğurmaktadırlar. Ancak anne ve ölümleri, erken doğum, fetal gelişme geriliği, düşük doğum ağırlığı, doğumsal bozukluklar, yeni doğan ölüm risk oranları, nöral tüp defektleri, doğumsal kalp hastalığı, antiepileptik ilaçlar kullanan epileptik gebelerde normal popülasyona göre 2-5 kat artış göstermektedir. Epileptik Kadınlarda Gebelik Sperm hücreleri ile yumurta hücresinin cinsel birleşme sonucu döllenmesi ile meydana gelen fetüsün kadın organ ve dokularında değişiklikler meydana getirdiği biyolojik süreç gebelik olarak tanımlanır. Epileptik kadınlarda, sağlıklı gebeliklere göre nöbetlere bağlı düşük riski, erken doğum, gestasyonel hipertansiyon, eklampsi, postpartum kanama ve sezaryen oranlarının daha yüksek olduğu belirtilmiştir. Ayrıca Antiepileptik ilaçların döl yatağına etkileri sonucunda fetüste gelişme geriliği ve düşük apgar skoru riskinin arttığı bilinmektedir. Epilepsi gibi kişinin biyolojik ve sosyal yaşamını etkileyen bir sendrom ile başarılı bir gebelik sürecinin yürütülmesi ancak nöroloji ve kadın doğum uzmanlarının uygun tedavi yöntemleri sayesinde gerçekleşebilmektedir. Bu yüzden gebe kalma kararı alındığında öncelikle uzmanlara danışılıp anne ve bebekte meydana gelebilecek komplikasyonların en düşük seviyede tutulması gerekmektedir. Gebelik öncesi anne ve baba adayının sağlığını iyileştirmeyi öngören bu süreç prekonsepsiyonel bakım yaklaşımı olarak tanımlanır. Anne ve bebek için risk oluşturan fiziksel, tıbbi ve psiko-sosyal durumları gebelikten önce saptayarak uygun şekilde çözmek veya yönlendirmek esasına dayanır. Hamilelikte Nöbetler Ne Sıklıkta Oluyor? Epilepsisi olan hastaların çoğu (%54-80), gebelik sırasında nöbet sıklığında bir değişiklik yaşamazken, %15-32'lik bir kısmında nöbet sıklığı ve ciddiyeti değişebilmektedir. Östrojen ve progesteronun nöronal uyarılmayı ve böylece nöbet eşiğini değiştirmesi sonucunda nöbet sıklığındaki artışın meydana geldiği düşünülmektedir. Gebelikte meydana gelen bu artışın, nöbetin tipi, epilepsi süresine bağlı olmadığı ifade edilmektedir. Bununla birlikte kompleks fokal nöbet ve jeneralize tonik-klonik nöbetlerde meydana gelen kasılma ve sarsıntıların fetüsü olumsuz etkilediği bildirilmiştir. Nöbetlerdeki artışın %50'sinin gebeliğin 8.-16. haftalar arasında %35'inin ise 16.-24. haftaları arasında olduğu belirtilmektedir. Epileptik kadınların gebe kalmadan önceki son 9 12 ay süresince nöbet geçirmemiş olmaları gebelik döneminde nöbet yaşama oranlarının düşük olmasını sağlamaktadır. Gebelik öncesindeki bir yılda nöbetsiz olduğu bilinen kadınların %84-92'lik bir kısmının, kullanmakta oldukları tedaviye devam etmeleri halinde, gebelik süresinde nöbetsiz olduğu görülmüştür. Gebeliklerde nöbet kontrolü anne ve bebek için hayati önem taşımaktadır. Kontrol altına alınamayan nöbetler antiepileptik ilaç tedavisinden daha fazla teratojenik etkiye neden olabilmektedir. Gebeliklerde geçirilen nöbetler erken doğum riski, uteroplasental hipoksiye neden olduğu bunun da fetal hipoksi, kalp atımlarında yavaşlama, periventriküler hemoraji ve fetal ölüm riskini ortaya çıkarmaktadır. Epileptik Gebelerde Antiepileptik Tedavi Sinir sisteminin gelişimi çevresel ve genetik faktörlerin rol oynadığı karmaşık, dinamik ve uzun bir sürece dayanır. Bu karmaşık süreçte meydana gelen bozukluklar anormal beyin gelişimi ile sonuçlanmaktadır. Anormal beyin gelişimi birçok nörogelişimsel bozukluğun ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Nörogelişimsel bozukluklar dil, bilişsel, davranışsal ve motor becerilerde bozulmalarla karakterize çok boyutlu durumlardır. Antiepileptik ilaçların nörogelişimsel bozukluklara neden olduğuna dair kanıtlar giderek artmaktadır. Örneğin bir B vitamini formu olan folik asit merkezi sinir sistemi gelişimi sürecinde gereklidir, özellikle hızlı hücre bölünmesinin olduğu gebeliğin ilk üç ayında çok önemlidir. Folik asit eksikliği olan gebelerin bebeklerinde, düşük doğum ağırlığı, erken doğum, nöral tüp defekti gibi ciddi risklerin görülme sıklığı artmaktadır. Yapılan çalışmalar antiepileptik ilaçların kandaki folik asit konsatrasyonunu azaltarak fetüs gelişimini olumsuz etkilediğini göstermiştir. Folik asit tedavisinin gebelik sürecinin öncesinde başlatılması ve gebelikte devam edilen folik asit desteğinin, rahimde antiepileptik ilaca maruz kalan çocukları, kognitif bozulmaya karşı da koruduğu düşünülmektedir. Epilepsi İlaçları Yapılan birçok çalışmaya rağmen epileptik gebe tedavisinde hangi epileptik ilaçların kullanılması gerektiğine dair fikir birliğine varılamamıştır. Klasik antiepileptik ilaçların yavru üzerinde teratojenik etkilerinin olduğu bilinmektedir. Ancak epilepsi tedavisi olmadan sürdürülen bir gebeliğin ya da politerapi ile tedavi edilen epileptik gebeliklerin yavru üzerinde çok daha fazla gelişimsel bozukluk oluşturabileceğinden uzman hekimler tarafından hastanın epilepsi türüne en uygun ve fetüs üzerinde teratojenik etkilerinin en az olacağı bir antiepileptik ilaç seçimi yapılmalıdır. Son yıllarda yapılan pek çok çalışma sonucunda, gebelikte kullanımı büyük riskler taşıyan ilaçlar topiramat, valproat ve fenobarbital, en az riskli ilaçlar ise lamotrijin, levetirasetam ve okskarbazepin ve olarak bildirilmiştir. Yüksek doz valporik asit düşük IQ, otistik spektrum hastalıkları, fetal malformasyon riskini artırmaktadır. Valporik asit nöral tüp defektleri, kardiyak anomaliler, yarık damak-dudağa daha sık sebep olmaktadır. Karbamazepin, lamotrijin, levetirasetam ve fenitoinin kognitif gelişime etkisinin olmadığı yönünde bilgiler vardır. Epileptik Annelerde Emzirme Emzirme tüm yeni doğanlar için yaşamsal öneme sahiptir bu durum, epileptik ve antiepileptik ilaçlar kullanan anneler için de geçerlidir. Epileptik anneler, sütüne antiepileptik ilaç geçip bebeğine zarar verebileceği yönündeki kaygıları nedeniyle emzirmeye temkinli yaklaşabilmektedirler. Bebeğe antiepileptik ilaçların etkisi, önemli ölçüde anne sütünde antiepileptik ilaç düzeyi, yeni doğanda antiepileptik ilaç metabolizması ve ilacın eliminasyon yarılanma süresiyle ilgilidir. Anne sütünden antiepileptik ilaç atılımı, maternal serum proteine bağlanma derecesine bağlı olarak değişmektedir. Fenitoin, karbamazepin ve valproat gibi antiepileptik ilaçlar, tüm yüksek derecede protein bağlanmalarda olduğu gibi, anne sütünde düşük konsantrasyonda bulunur. Buna karşın fenobabital ve primidon, daha düşük protein bağlanma durumunda olanlar gibi anne sütünde yüksek düzeydedir. Elde edilen veriler lamotrijin ve topiramit gibi antiepileptik ilaçların anne sütünde önemli düzeyde bulunabileceğini, fakat yan etkilerinin olmadığını göstermektedir. Buna bağlı olarak çoğu antikonvülsan ilaçların, anne sütüne geçtiği halde bebek için zararlı düzeyde ve emzirmede sakıncalı olmadığını söylemek mümkündür. Antiepileptik ilaçların çoğu, anne sütünden bebeğe geçebildiği halde miktarı, plasental geçiş kadar yüksek değildir ve sorun oluşturmaz.Emzirme, epileptik anne ve yeni doğanlar için ayrı bir önem taşımaktadır ve anneler bu konuda cesaretlendirilmelidir. Sonuç olarak;"} {"url": "https://sinirbilim.org/epilepsi-ile-yasamak/", "text": "Epilepsi ile Yaşamak Yalnızca hastalığın sıklığı ve şiddeti gibi ölçülerden çok, kronik hastalığı olan hastaların sağlık durumunun belirleyicisinde yaşam kalitesi ölçütleri her geçen gün giderek daha da önemli hale gelmektedir. Yaşam kalitesi, bir bireyin yaşadığı kültür ve değer sistemleri bağlamında hedefleri, beklentileri, standartları ve endişeleri bağlamında yaşamdaki konumuna ilişkin algısı olarak tanımlanmaktadır. Epilepsi ile yaşayan hastalar için yaşam kalitesi sadece nöbet kontrolü ile değil, aynı zamanda ruh hali, antiepileptik ilaç yan etkileri, ilişkiler, eğitim, istihdam ve ulaşım imkanlarına erişim ile de belirlenmektedir. Epilepsi ile Beraber Gelen Diğer Rahatsızlıklar Epilepsi hastaları anksiyete, depresyon ve intihar açısından yüksek risk altındadır. Epilepsili insanlar için ölüm oranları, genel popülasyona oranla 2 kat daha yüksektir. Ancak bunun çoğu, nöbetlerden ziyade altta yatan koşullarla ilişkili olmaktadır. Epilepside ani beklenmedik ölüm, epilepsi hastalarında tahminen her yıl yetişkinlerin binde birinde meydana gelmektedir ve bu risk, gelişmiş gözlem ve nöbet kontrolü ile azaltılabilir. Epilepsili hastalarda kırıklar da dahil olmak üzere artmış bir yaralanma riski de bulunmaktadır. Kırık riskinin artması, azalan kemik sağlığı ve antiepileptik ilaçların uzun süreli kullanımının önemli bir olumsuz sonucudur. Epilepsi, antik çağlardan beri özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde ilahi bir ceza veya cin çarpması gibi birçok mitle ilişkilendirilmiştir. Hastalığa ilişkin bu kavram yanılgıları, epilepsi hastalarının iş bulma, okula gitme, insanlarla sağlıklı ilişkiler kurma ve tıbbi destek gibi konularda ayrımcılığa maruz kalmalarıyla sonuçlanabilmektedir. Yaşam kalitelerini arttırmak adına, epilepsi ile yaşayan kişilere yönelik ayrımcılıkla mücadele etmek için epilepsinin nedenleri ve tedavi edilebilirliği konusunda eğitimler verilmeli, hastalığı çevreleyen yanlış yorum ve mitleri ortadan kaldıracak ve bu durumdaki kişilerin sosyal kabul edilebilirliğini arttıracak tedbirler alınması önemlidir. Fiziksel Sağlık Epilepsi hastaları, büyük ölçüde doğrudan ani hasara neden olan nöbetlerle ilişkilendirilebilecek kaza ve yaralanma riski altındadır. Antiepileptik ilaçların motor koordinasyon ve uyanıklık üzerindeki olumsuz etkileri ve eşlik eden bilişsel veya fiziksel engeller de bu duruma katkıda bulunabilir. Nöbetler genellikle düşme nedeniyle yaralanmalara neden olmaktadır. Nöbetle ilişkili yaralanma için ek risk faktörleri arasında kontrol altına alınamayan nöbetler, ilaca uyumsuzluk ve kişi yalnızken meydana gelen nöbetler yer almaktadır. Jeneralize tonik-klonik nöbetler omuz çıkığı, omurga çökme kırığı ve dil yaralanmaları ile sonuçlanabilir. Çevresel tehlikelere ilişkin farkındalığın değiştiği nöbetler yanıklara, boğulmalara ve motorlu araç kazalarına neden olabilir. Nöbetle ilişkili yaralanmaların çoğu hafif ila orta şiddette olup genellikle yırtıklar, kırıklar, diş yaralanmaları, sarsıntılar ve yanıkları içermektedir. Seyrek olarak subdural kanama veya boğulmaya bağlı ölüm gibi ciddi yaralanmalar meydana gelmektedir. Yaralanma riskini azaltmak için önerilen birçok strateji arasında en önemli müdahale, iyileştirilmiş nöbet kontrolüdür. Risk önleme stratejileri kişiselleştirilmeli ve nöbet tipi, sıklığı, zamanlama ve tetikleyiciler gibi epilepsi ile ilgili faktörlerin dikkate alınmasını içermelidir. Hastanın ve ailesinin yaşını, bağımsızlığını ve kültürel ve sosyal ilkelerini dikkate almak daha da önemlidir. Örneğin, bir ebeveyne sık gece nöbetleri geçiren küçük bir çocukla uyumasını önermek kabul edilebilir ve anlaşılabilir bir güvenlik önlemi olabilirken, evinde nadir nöbetler yaşayan üniversite çağındaki genç bir yetişkin için gereksiz ve kabul edilemez bir öneri olmaktadır. Aşırı güvenlik önlemleri, epilepsili kişileri fiziksel egzersiz gibi sağlıklı bir yaşam tarzının parçası olan faaliyetlere katılmaktan caydırabilir ve hastanın bağımsızlığını kazanmasını engelleyebilir. Epilepsi hastalarında kırıklar özellikle endişe verici olmaktadır. Epilepsili hem çocuklarda hem de yetişkinlerde kırık oranının genel popülasyona göre 2 ila 6 kat daha yüksek olduğu tahmin edilmektedir. Kırıklar kısmen düşmeye ile ilişkili olsa da, antiepileptik ilaç kullanımının da rolü vardır. Antiepileptik ilaçlara maruz kalma süresi ile kırılma riski artmaktadır. Bir tahmine göre, Antiepileptik kullanan kadınlar, erkeklere kıyasla hem düşme hem de kırık açısından daha yüksek risk altındadır. Motorlu Taşıt Kullanımı Epilepsili kişilerle yapılan bir ankette, sürüş, yaşam kalitesini etkileyen öncelikli kaygı olarak değerlendirildi. Araç kullanma yeteneği, çalışma, ilişkileri sürdürme ve bağımsız yaşama becerilerini etkileyebilir. Araba kullanırken bilinç kaybı ile birlikte bir nöbetin felaketle sonuçlanabileceğini düşünmek zor değildir; ancak son sistematik bir inceleme, epilepsili kişilerin motorlu araç kazaları için daha büyük risk altında olduğu sonucuna varmak için yetersiz kanıt buldu. Riskin belirlenmesindeki zorluklardan biri, tek araçlı kazaların büyük bir yaralanma olmaksızın kolluk kuvvetlerine veya sağlık hizmeti sağlayıcılarına bildirilmemesidir. Epilepsili sürücülere sağlanan kendi kendini bildiren anketler, bu tür olayların sıklığını yakalama potansiyeline sahiptir. Kanada'da yapılan bu tür bir araştırma, epilepsisi olan ve olmayan sürücülerdeki motorlu araç kaza oranlarında hiçbir fark bulmadı. Arizona ve New Jersey'de yaşayan epilepsili yetişkinlerin kendi kendilerine bildirdiği bir anket,% 5 ila% 11'inin bir nöbetle ilgili bir kaza geçirdiğini bildirdi. Kamuya bildirilen kazalarla ilgili araştırmalar da epilepsi ile araba kullanmanın gerçek riskinin tutarsız bir resmini çiziyor. Maryland Motorlu Araç İdaresi tarafından araba kullanması onaylanan 254 epilepsili hasta için kaza raporlarını değerlendiren yakın tarihli bir çalışma, 7 yıl içinde nöbetle ilgili yalnızca iki kaza buldu. Bu da yerel yasal ruhsat gerekliliklerini karşılayan sürücüler için çok düşük bir risk olduğunu düşündürmektedir. Buna karşılık, tıbbi bakıma yol açan motorlu araç kazaları konusunda Kanada'da toplum temelli bir çalışma, epilepsili sürücüler için artmış bir risk bulmuştur. Sonuç Olarak;"} {"url": "https://sinirbilim.org/epilepsi-nedir/", "text": "Epilepsi Nedir, Nasıl Tedavi Edilir? Epilepsi yaygın, kronik sinirsel bir bozukluktur. Beyinde bulunan bir kısım nöronların yapılarının bozulmasıyla, işlevlerini yerine getirememeleri sonucu o bölgede elektriksel boşalımların oluşması ve bunun sonucunda da epileptik nöbetlerin meydana gelmesiyle karakterizedir. Nöbet, beynin yalnızca belirli bir bölgesinde gerçekleşiyorsa parsiyel nöbetler, beynin belirli bir bölgesinden başlayıp tüm beyne yayılıyorsa jeneralize nöbet adını alır. Jeneralize nöbetin en sık rastlanan tipi jeneralize tonik-klonik nöbetlerdir. Halk arasında sara nöbeti denince bu nöbet şekli akla gelir, bu nöbeti geçiren kişinin vücudu önce kaskatı kesilir ve daha sonra yere yığılıp çırpınmaya başlar. Epilepsi, doğumsal ya da edinsel bozukluklardan kaynaklanır, merkezi sinir sistemi işlevsizliğine neden olur. Çocukluk ve ergenlik döneminde en yaygın olmak üzere olgunluk ve yaşlılık dönemlerde de meydana gelen kronik nörolojik bir hastalıktır. Nöronların normal işleyişindeki her türlü bozukluk, nöbetleri tetikleyebilir. Hastalıklar, hasarlar ve beyindeki gelişim kusurları epilepsinin meydana gelmesine neden olabilir. Epilepsinin farklı türleri bulunmaktadır, bu türler belirli davranışlarla karakterize edilir ve Uluslararası epilepsi ile savaş derneği tarafından sınıflandırılır. Hastalık bulaşıcı değildir, hasta nöbet anında yaşanan olayları hatırlamaz nöbet sonrası şaşkınlık ve bilinç bulanıklığı yaşar. Epilepsi Tedavisi Epilepsinin tedavisinde antikonvülsan ilaçlar kullanılır. Merkezi sinir sistemini seçici olarak baskılayan bu ilaç gurubu, Sinir sistemine zarar vermeden epileptik nöbetlerin baskılanması için kullanılır. Hastaların % 75-80'inde etkili olurlar. 1990 yılına kadar yalnızca altı klasik ilaç hastalığın beynin hangi bölgesinde olduğuna, hastanın yaşına ve nöbet tipine bağlı olarak tedavi amacıyla kullanılmaktaydı. Fakat bu ilaçların davranış bozukluğu, uyuşukluk hissi, huzursuzluk, hiperaktivite, ataksi, bulantı- kusma, döküntü, merkezi sinir sistemi toksisitesi gibi yan etkileri sebebiyle bu alanda yeni antiepileptikler adı altında yeni kimyasallarla çalışmalar yapılmış ve vigabatrin, felbamat, gabapentin, lamotrijin, topiramat, tiagabin, okskarbazepin, levetirasetam, zonisamid, pregabalin, lakozamid gibi çeşitli ilaçlar epilepsi tedavisi için kullanılmaya başlanmıştır. Epilepsili Hastalara Yaklaşım Epilepsinin tarihi insanlık tarihi kadar eskilere dayanan ve günümüze kadar gizemini koruyan sinirsel bir bozukluktur. Nöbetlerin sarsıntılı ve bilinçsizce yaşanması ilk zamanlarda bu hastalığa ilahi bir gözle bakılmasına neden olmuştur. Hasta, bulunduğu çevreden uzaklaştırılır, sosyal sorumluluklarını yerine getirmesine izin verilmez ve hatta çeşitli dinsel törenlerce yakılırdı. Bu durum M.Ö 5. Yüzyılda İyon hekim Hipokrat'ın yaptığı çalışmalarda hastalığın ruhani sebeplerle oluşmadığını, beyinden köken alan ve tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu kutsal hastalık üzerine adlı kitabında ifade etmesine kadar sürdü. Günümüzde halen epilepsili hastalara olan tutumlarımız, onların içlerine kapanık ve psikolojik problemlerle dolu olmasına neden olmaktadır. Onların bu hastalığı kabul edip normal yaşamlarına devam edebilmesi için sosyal çevrelerinin epilepsi hakkında bilgi sahibi olmaları ve hastanın kendisi kadar çevrenin de serinkanlılığını koruyup yaşamlarını sürdürmeleri gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki, epilepsi tedavi edilebilir bir hastalıktır. Epileptik Nöbet Anında Yapılması Gerekenler Tonik-klonik nöbetlerde hasta, olası bir kusmanın akciğerlere gitmesini önlemek amacıyla öncelikle yan yatırılır ve başının altına bir yükseklik yerleştirilir, hastanın gözlüğü çıkartılmalı, ağız açık ise solunumu engellemeyecek şekilde ağız kenarına yumuşak bir cisim sıkıştırılmalıdır , ve hastanın yakası gevşetilmelidir. Kesinlikle Yapılmaması Gerekenler Hastanın ağzı kapalı ise açmaya çalışmak, yemek yedirmek, su içirmeye çalışmak, soğan koklatmaya çalışmak, hastanın koluna, bacağına müdahale etmeye çalışmak ."} {"url": "https://sinirbilim.org/epilepsi-ve-uyku/", "text": "Epilepsi Ve Uyku Arasında Nasıl Bir İlişki Vardır? Epilepsi ve uyku ilişkisi çok eski zamanlardan beri ilgi çeken, merak edilen bir konudur. İlk kez antik yunan döneminde M.Ö. 4. yüzyılda Aristoteles uykunun epilepsiye benzediğini söylemiştir. Hipokrat ve Galen uyku düzensizliğinin epilepsiye neden olabileceğini belirtmişlerdir. Epilepsi beyindeki bir gurup nöronun ani ve senkronize uyarılması sonucu kendini tekrarlayan nöbetlerle karakterize edilen kronik bir hastalıktır. Epilepsi, hastanın sosyal ve diğer yaşamsal aktivitelerini kısıtladığı gibi uyku problemlerini de beraberinde getirebilmektedir. Epilepside uyku bozukluklarının görülmesi sık karşılaşılan bir durumdur. Antiepileptik ilaçların uykuyu etkilemesinin yanında uyku bozukluğu ilaçlardan bağımsız bir şekilde gelişebilir. Dünyanın güneş etrafındaki hareketleri ve eksen eğikliği sonucu oluşan gece- gündüzler ve mevsimler canlılara uyum sağlama gerekliliği yaratmıştır. Uykunun çok yararı olduğu için evrimsel süreçte kompleks canlılar tarafından korunmuş bir davranıştır. Balıklar, amfibiler, sürüngenler, kuşlar ve memeliler. Her türün bizim bildiğimiz anlamda bir uyku süreci olmasa da gün içerisinde bir dinlenme evresi vardır. Uyku süresi ve doğası, canlının yaşı, vücudunun büyüklüğü, beslenme türü, kolojik nişi gibi öğelere de bağlıdır. Uyku beynin ve hormonların aktif olarak çalıştığı, bilincin kapalı olduğu, motor hareketlerin baskılandığı ve her canlıda farklı olabilen uyarı eşiğinin altındaki uyaranlara karşı tepkisiz kalınan her gün kendini tekrar eden hormonal ve sinirsel ağların kontrolünde gerçekleşen fizyolojik bir durumdur. Uykudayken zamanın boşa geçmesi ya da hayatın kesintiye uğraması gibi söylemler doğru değildir çünkü uyku sırasında günlük yaşamda edinilen tecrübeler ve anılar uzun süreli belleğe kaydedilirken, yaşanılan olumsuz veya gereksiz bilgiler adeta temizlenir. Uyku, vücudu ve zihni yeni güne hazırlayan aktif bir süreçtir. Çeşitli uyku bozuklukları vardır, uyku kalitesini olumsuz etkileyen birçok etken vardır. 1920'li yıllarda elektroensefalografinin klinikte kullanılmaya başlanmasıyla EEG kayıtları uyku ve epilepsi arasındaki ilişkiyi tanımada önem kazanmıştır. Uykunun Evreleri Uykunun başlatılması ve sürdürülmesinde beynin kortikal subkortikal alanları gibi birçok beyin bölgesi görev yapar. Bu görev çeşitli kimyasalların salınımlarının kontrolünü sağlamakla gerçekleşir. Asetilkolin, norepinefrin, serotonin ve histaminin uykuyu düzenleyen en önemli nörotransmitterlerdendir. Memeliler sınıfında uyku REM ve NREM olmak üzere iki döngüden oluşmaktadır. Her döngü uyku sırasında belirli aralıklarla tekrar eder, insanda her evre erişkinlerde yaklaşık 90 dakikalık, erken çocukluk döneminde yaklaşık 50 60 dakikalık döngüler halinde gerçekleşir. Bu nedenle çocukların uykularının bölünmesi erişkinlere göre daha sık gerçekleşir. Bu döngüler EEG ile beyin dalgalarının ölçümü, göz hareketleri ve kas tonusundaki değişiklikler değerlendirilerek tanımlanmıştır. EEG ölçümü, kafatasına yerleştirilen elektrotlar sayesinde beynin ürettiği elektrik akımının bilgisayarda görüntülenmesi ve yorumlanmasına dayanır. Bu yöntem güvenli, pratik ve kolay bir işlemdir. EEG verileri kişinin nörolojik bir bozukluğa sahip olup olmadığının tanımlanmasında kullanılmaktadır. Çeşitli uyku bozuklukları, epilepsi ve psikolojik hastalıklar gibi sendromların tanı ve tedavisinde bu sinyallerin değerlendirilmesi çok büyük önem taşımaktadır. REM Evresi REM , adını uyku sırasındaki her yönlü göz hareketlerinden alır. Uyku başlangıcından yaklaşık 60-90 dakika sonra ortaya çıkar ve yaklaşık 5 10 dakika sürer. Toplam uyku süresinin %20-25'ini oluşturur. Bu evrede dil hareketleri gözlenebilir, düzensiz solunum ve değişken hızda kalp atışı olabilir. NREM Evre NREM , hızlı göz hareketlerinin olmadığı evredir. NREM uyku süresi yetişkin insanlarda toplam uyku süresinin %75-80' ini kapsamaktadır ve bu evrede beynin enerji metabolizması REM evresine göre büyük ölçüde düşük olur. REM evresinde serotonin ve norepinefrin salınımı en aza iner ve asetilkolin salınımı baskındır. NREM evresinde ise tüm nöromodülatörler nispeten daha düşük seviyelerde salınmaktadır. NREM evresinde görülen rüyalar daha gerçeğe uygun iken, REM'de görülenler daha karmaşıktır. Genellikle REM uykusunda uyanan insanların yönelimleri daha iyi olurken, NREM uykusundan uyanan insanlar sersemlemiş şekilde uyanırlar. Uyku Bozuklukları Uyku bozukluğu başlı başına bir hastalık olabileceği gibi diğer hastalıkların veya psikolojik bozuklukların bir sonucu olabilir. Uluslararası uyku bozuklukları sınıflaması ilk defa 1979 yılında 4 ana guruptan oluşan bir sınıflama hazırlamıştır, sınıflamaya yenilikler katarak en son 2014 yılında 3. Defa sınıflama yapılmıştır. Bu sınıflamaya göre uyku bozuklukları; insomnia, uyku ile ilişkili solunum bozuklukları, hipersomnolensin santral bozuklukları, sirkadyen ritim uyku uyanıklık bozuklukları, parasomnialar, uyku ile ilişkili hareket bozuklukları ve diğer uyku bozuklukları olarak 7 ana grupta sınıflandırılmıştır. Epilepsinin Uykuya Etkisi Nöbet oluşumu beynin nörokimyasal dengesinde ani değişikliklere sebep olur ve bu değişiklikler uykuyu olumsuz etkiler. Epileptik sendromun tipi, nöbet şekli, nöbet sıklığı, nörolojik bozukluk derecesi de uyku kalitesini olumsuz etkiler. Uykuda gelişen jeneralize ve parsiyel nöbetler uyku süresini azaltır ve REM uykusunu yarıya indirerek uyku bozukluğunu kötüleştirir. Epilepsili çocuk ve erişkinlerde uyuma güçlüğü çekme, uykuya daldıktan sonra uykunun sık sık kesintiye uğraması sonucu hastaların gün içerisinde halsiz, uykusuz ve stresli bir hal almaları, dikkat dağınıklığı yaşamaları sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. Hastaların geçirdikleri nöbetler, kullanılan ilaçlar ve epilepsi gibi kronik bir hastalığın yarattığı psikolojik bozukluklar uyku kalitesini olumsuz etkilemektedir. Epileptik nöbetlerin %21'inin uyku sırasında, %42'sinin uyanıklık ve %37'sinin ise uyku-uyanıklık dönemlerinde gözlenmiştir. Antiepileptik ilaçların da uyku üzerine etkilerinin olduğu bilinmektedir. Epilepsi hastalarında antiepileptik ilaçlara bağlı olarak uyku yapısının bozulduğu da bilinmektedir. Yapılan çalışmalarda fenitoin, karbamazepin, valproikasit ve fenobarbitalin sersemlik hissi ve uykululuğa neden olduğu gösterilmiştir. Sonuç olarak,"} {"url": "https://sinirbilim.org/epilepsi/", "text": "Epilepsi Epilepsi nedensiz, gelişigüzel ve sürekli tekrar eden krizlerle karakterize edilen bir nörolojik rahatsızlıktır. Epilepsi krizleri çok kısa süreler veya çok geniş aralıklarla olabilir, zamanını kestirmek oldukça güçtür. Krizlerin bir sonucu olarak kişi fiziksel yaralanmalar yaşayabilir, krizin şiddeti yüzünden kemiklerini bile kırabilir. Beyin hasarı, felç, tümör, enfeksiyon ve doğum komplikasyonları sonucu görülebiliyor ancak hala çoğu epilepsi vakasının sebebi tam olarak bilinmiyor. Çevresel olduğu kadar genetik etkenler de epilepsinin ortaya çıkışında rol oynuyor. Bazı epilepsi türlerinde serebral kortekste aşırı ve anormal nöron faaliyetinin epileptik krizlere neden olduğu bilinmektedir. Hipokampüsü anlattığımız yazımızda GABAerjik nöronlarla temporal lob epilepsilerinin çok yakından ilişkili olduğunu anlatmıştık. Epilepsinin kesin bir tedavisi olmamasına rağmen zamansız gelen krizlerin 70%'i ilaç tedavisiyle önlenebilmektedir. İlaca cevap vermeyen kişilerde cerrahi müdahale, nörouyarım teknikleri veya beslenme düzenini değiştirmek gibi alternatif yöntemler uygulanabiliyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/epilepside-agri-kesici/", "text": "Epilepside Ağrı Kesici İlaç Kullanımı Ağrı kadar aynı anda hem çok korkunç hem de faydalı olan bir şey yoktur belki de. Birçok yönden acı duyma hissi nihai öğretmendir. Ağrı bizlere ateşten, keskin aletlerden, kimyasal maddelerden ve daha birçok zararlı şeylerden uzak durmamız gerektiğini öğretir. Ağrı hissi vücudu hastalık ve yaralanma durumuna karşı alarm sistemi olarak tanımlanabilir. Ağrının çok yoğun ve uzun süreler boyunca hissedilmesi, ağrının yaşam kalitesini olumsuz etkileyen tatsız yönü olarak görülebilir. Aslında vücudumuzda doğal olarak üretilen ağrı kesici yapılar bulunmaktadır ancak bu sistem ağrı kesici ilaçlara nazaran güçlü ağrılarda daha az etkili ve daha uzun süreli tedavi sağladığı için dayanılmaz şiddetli ağrılara maruz kalındığında çeşitli ağrı kesici ilaçlara yönelmek durumunda kalmaktayız. Ağrı Kesici İlaçların Artıları ve Eksileri Epilepside ağrı kesici ilaçlar rahatsızlığın tedavisinden çok, beyne iletilen ağrı sinyallerini kesmek amacıyla kullanılmaktadır. Ağrı kesici ilaçların faydaları olduğu gibi ağrı eşiğini düşürme ve bağımlılık yapma olasılığı gibi olumsuz yanları da bulunmaktadır. Ağrı kesici ilaç kullanımı genel popülasyonda dikkat çekici biçimde artış göstermektedir. Ağrı kesici ilaçların epilepsi tedavisinde etkileri olmamasına rağmen, epilepsili hasta popülasyonunda ağrı kesici ilaçların sıkça kullanıldığı bildirilmiştir. Ancak epilepsi hastaları baş ağrısı, ağız yaralanmaları ve kırık gibi durumları yaşama riskleri yüksek olduğundan ağrı kesici ilaç kullanımlarını arttırabilmektedirler. Ayrıca fibromiyalji, nöropatik ağrı ve migren gibi kronik hastalıklara da epilepsi hastaları sağlıklı bireylere göre daha yatkın olmaktadırlar. Epilepsili kişilerde ağrı kesici ilaç kullanımı özellikle sorunludur, çünkü sedasyonun olası olumsuz etkileri ve zayıf bilinç, eşzamanlı antiepileptik ilaçların benzer yan etkilerine katkıda bulunarak işlevsel bozulmalara neden olabilir. Ağrı kesici ilaçlar bulantı, kabızlık ve kaşıntı dahil olmak üzere çok çeşitli başka toksisitelerin yanı sıra antiepileptik ve diğer ilaçlarla ilaç-ilaç etkileşimi olasılığına sahiptir. İlaç-ilaç etkileşimi potansiyelleri, dar terapötik indeks ve yanıt olarak bireyler arası geniş çeşitlilik nedeniyle, ağrı kesici ilaçlar epilepsili kişilerde yalnızca yararları risklerinden daha ağır bastığında kullanılmalıdır. Sonuç olarak;"} {"url": "https://sinirbilim.org/epilepside-cinsel-islev/", "text": "Epilepside Cinsel İşlev Problemleri Cinsellik, yaşamın önemli ve özel bir yönünü oluşturmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü cinselliği insan olmanın temel bir yönü olarak tanımlamaktadır. Cinsellik üzerine yapılan çalışmalarda, cinsel sağlığın tüm yönlerinin cinsel olarak aktif insanlar arasında genel mutlulukla önemli ölçüde ilişkili olduğu görülmüştür. Kanser gibi epilepsi gibi zorlu süreçleri olan hastalıklarda, diyabet, hipertansiyon ve depresyon gibi birçok yaygın tıbbi bozukluğun cinsel işlev bozukluklarına neden olduğu bilinmektedir. Cinsel işlev bozuklukları, yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyen, yaygın bir komorbidite olarak karşımıza çıkmaktadır. Cinsel işlev bozukluğu, normal bir cinsel aktivitenin herhangi bir aşamasında bir kişi veya çift tarafından sıkıntıya ve kişilerarası ilişkilerde gerginliğe neden olan zorluk olarak tanımlanabilir. Cinsel işlev bozuklukları cinsel istek bozuklukları, cinsel uyarılma bozuklukları, orgazm bozuklukları ve cinsel ağrı bozuklukları olmak üzere dört geniş kategoriye ayrılır. Epilepsili kadın ve erkeklerin neredeyse yarısı cinsel işlev problemleri yaşamaktadır ancak çoğunlukta bu genellikle fark edilmez. Epilepsili kişilerde bildirilen cinsel işlev bozukluğu prevalansındaki geniş çeşitlilik, hasta popülasyonu, epilepsinin türü ve şiddeti, kullanılan nöbet önleyici ilaçların sayısı ve türü ve cinselliği değerlendirmek için kullanılan araçlarla ilgili çalışmalar arasındaki önemli heterojenlikten kaynaklanmaktadır. Genellikle dirençli nöbetleri olan, nöbet süresi daha uzun süren, fokal epilepsisi olan, nöbet sıklığı daha yüksek olan ve enzim indükleyici ve çoklu antiepileptik ilaç alan hastalarda cinsel işlev bozukluğu görülme olasılığı daha yüksek olmaktadır. Kadınlar genellikle zevk bölgelerinde işlev bozukluğuna sahipken, erkeklerde de genellikle sertleşme sorunları ve erken boşalma gibi uyarılma bozuklukları bulunmaktadır. Epilepsili Kadınlarda Cinsel İşlev Bozukluğu Epilepsili kadınlarda cinsel işlev bozukluğu önemli bir komorbiditedir. Epilepsili birçok kadının cinsel düzeni normal değildir ancak önemli bir azınlık, epilepsili kadınların yaklaşık 20 %30'unda nöbet tetiklenmesi, libido, uyarılma ve orgazm ile ilgili sorunlar da dahil olmak üzere bir dereceye kadar cinsel işlev bozukluğuna sahiptirler. Orgazm disfonksiyonunun epilepsili kadınlarda normal popülasyona göre daha sık meydana geldiği görülmektedir. Cinsel işlev bozukluğu genellikle erkeklerde libido kaybı, iktidarsızlık ve kısırlık şeklinde kendini gösterirken, kadınlarda genellikle adet düzensizliği, kıllanma ve kısırlık şeklinde kendini göstermektedir. Epilepsili kadınlarda cinsel işlev bozukluklarının dört türü de görülebilir. Bununla birlikte, kadınların çoğunda cinsel istek ve cinsel uyarılma ile ilgili işlev bozuklukları görülürken, orgazm ve ağrıya bağlı cinsel sorunlar daha az sıklıkta görülmektedir. Epilepsili Erkeklerde Cinsel İşlev Bozukluğu Birçok çalışma epilepsili erkeklerde cinsel işlev bozukluğunu bildirmiştir. Genel popülasyondaki erkeklerin yaklaşık %20-30'u cinsel işlev bozukluğuna sahiptir. Erektil disfonksiyon epilepsili erkeklerde en sık görülen cinsel disfonksiyon iken, hastaların yaklaşık %10-20'sinde libido da azalmıştır. Kontrolsüz epilepsisi olan hastalarda ve ilişkili anksiyete ve depresyonu olan hastalarda cinsel işlev bozukluğunun ortaya çıkması daha olasıyken, iyi kontrol edilen epilepsi hastalarında cinsel işlev bozukluğu prevalansı daha düşüktür. Cinsel İşlev Bozukluğu Ve Antiepileptik İlaçlar Epilepsi dünya genelinde yaygın görülen sinirsel bir hastalıktır. Hastaların %70'i mevcut antiepileptik ilaçlarla tedavi edilebilirken, geri kalan %30'unda dirençli epilepsi bulunmaktadır. Bu nedenle hastaların antiepileptik ilaçları uzun süreler boyunca alması gerekmektedir. Epilepsinin cinsel işlevler üzerindeki etkilerine ilişkin belirsizliğin aksine, antiepileptik ilaçların, özellikle enzim indükleyici antiepileptik ilaçların, seks hormon düzeylerini etkilediğine ve cinsel işlev bozukluğuna neden olabileceğine dair daha kesin kanıtlar vardır. Nöbet önleyici ilaçlar, birden fazla mekanizma ile cinsel işlev bozukluğu üretebilir. Antiepileptik ilaçlar, özellikle enzim indükleyici ilaçlar, seks hormonu bağlayıcı globulin seviyelerini arttırır ve böylece bağlanmamış aktif testosteron seviyelerini azaltır. Farklı antiepileptik ilaçlar, insidans, cinsiyet dağılımı, semptomlar, cinsel işlev bozukluğu türleri ve şiddeti dahil olmak üzere farklı cinsel işlev bozukluğu özelliklerine neden olabilir. Karbamazepin Karbamazepin cinsel işlev bozukluğuna neden olan en yaygın antiepileptik ilaçlardan biridir. Herzog ve arkadaşları tarafından yapılan bir kesitsel çalışmada, en az altı ay boyunca karbamazepin alan fokal epilepsili 25 erkek, Cinsel İşlev Skorları ölçeği kullanılarak cinsel işlev açısından değerlendirilmiş ve Karbamazepin grubundaki erkekler, kontrol grubundaki erkeklerden daha kötü cinsel işlev bozukluğuna sahip olduğu gösterilmiştir. Sekiz hasta (%32) epilepsili erkeklerin %20'sinde kontrol aralığının altında puan almıştır. karbamazepinin cinsel işlevde azalmaya yol açabileceğini Bununla birlikte, Svalheim ve arkadaşlarının kesitsel çalışmasında, en az altı ay boyunca karbamazepin monoterapisi alan epilepsili 63 erkek ve 30 kadın Arizona Cinsel Deneyimler ölçeği kullanılarak değerlendirilmiştir. Karbamazepin alan hem erkek hem de kadın hastaların, sağlıklı kontrol ile karşılaştırıldığında cinsel işlev üzerinde benzer sonuçlara sahip olduğunu bulmuşlardır. İki çalışmada hasta özellikleri ve çalışma yöntemleri benzer olmasına rağmen, bunlardan çıkan çelişkili sonuçlar ölçeğin küçük olmasından veya farklı derecelendirme ölçeklerinin kullanılmasından kaynaklanıyor olabilir. Gözlemsel bir çalışmada, karbamazepin alan 40 epileptik yetişkin erkek arasında, üç (%8) hastada cinsel işlev arttı ve yedi (%18) hastada cinsel işlevin azaldığı gösteerilmiştir. Yapılan bir diğer çalışmada ise uzun süreli antiepileptik ilaç kullanan kadın hastaları araştırılmıştır ve karbamazepin ile tedavi edilen sekiz kadının hepsinde cinsel işlev bozukluğu olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmalar, karbamazepin ile ilişkili cinsel işlev bozukluğunun yaygın olabileceğini göstermiştir. Fenitoin Fenitoin, epileptik hastalar için eski fakat yaygın olarak kullanılan bir antiepileptik ilaçtır. Mattson ve arkadaşlarının çalışması, fokal ve sekonder jeneralize tonik-klonik nöbetleri olan 110 hastanın %11'inin bir yıllık tedavi süresi boyunca iktidarsızlık yaşadığını ileri sürmüştür. en az üç ay bir cinsel işlev ölçeği kullanılarak incelendi. Fenitoin grubundaki hastaların cinsel işlevleri kontrol grubundakilerden daha kötüydü ve altı hasta (%24) epilepsili erkeklerin %20'sinde kontrol aralığının altında puan aldı, bu da fenitoinin daha fazla cinsel işlev bozukluğuna yol açabileceğini gösteriyor. Başka bir gözlemsel çalışmada, fenitoin alan kadınlarda cinsel işlev bozukluğu daha yaygındı. Ayrıca valproat ve fenitoin alan epilepsili 59 yaşında erkek hastada orgazm sonrası anejakülasyon ve orgazm sonrası idrarında spermatozoa görülmesi fenitoinin retrograd ejakülasyona neden olabileceğini düşündürmektedir. Valproat Valproat, erektil disfonksiyona neden olabilen geleneksel enzim indüklemeyen antiepileptik ilaçlardır. Mattson ve arkadaşları tarafından yapılan randomize kontrollü bir çalışmada, valproat alan epilepsili hastaların %10'u bir yıllık takip sırasında iktidarsızlık bildirmiştir. IIEF-5 ölçeğinin basitleştirilmiş bir versiyonunu kullanan Xu ve ark. en az altı ay süreyle valproat monoterapisi alan 25 epilepsi hastasında erektil işlevi değerlendirdi ve valproat alan hastaların erektil işlevinde azalma olduğunu ancak cinsel ilişkiden normal memnuniyet duyduğunu buldu. Başka bir çalışmada, valproat alan 21 epileptik yetişkin erkekte genel cinsel işlev değerlendirildi. Dört erkek gelişmiş cinsel işlev geliştirdi ve biri cinsel işlevde azalma geliştirdi. Levetirasetam Levetirasetam yeni, yaygın olarak kullanılan bir antiepileptik ilaçtır. Cinsel işlev bozukluğu üzerindeki etkisi hakkında geniş çaplı epidemiyolojik veri bulunmamıştır, ancak birkaç vaka raporu cinsel işlev bozukluğuna yol açabileceğini göstermiştir. Okskarbazepin Okskarbazepin, karbamazepin tarafından kullanılanlardan farklı metabolik yollar kullanan bir karbamazepin türevidir. Okskarbazepinin geleneksel dozajda karaciğer enzimlerini uyarması olası değildir, ancak bunu yüksek dozlarda yapabilir. Bu nedenle okskarbazepin, karbamazepinden daha güvenlidir. Mevcut birkaç çalışma, okskarbazepinin cinsel işlev bozukluğuna neden olduğunu buldu, oysa daha fazla çalışma cinsel işlevi iyileştirebileceğini bulmuştur. Sonuç olarak;"} {"url": "https://sinirbilim.org/epilepside-jeneralize-nobet-turleri/", "text": "Epilepside Jeneralize Nöbet Türleri Epilepsi elektriksel sinyal bozukluklarıyla ilgili kronik bir hastalıktır. Nöronlar arasında bilgi iletimi aksiyon potansiyeli sayesinde gerçekleşir. Nöronların hücre içi ve dışındaki iyon yoğunlukları birbirinden farklıdır. Aksiyon potansiyeli esnasında sodyum ve potasyum iyonları hücre zarı üzerinden geçiş yaptığından ani olarak zarın elektriksel yükü değişir. Aksiyon potansiyeli protein yapılı iyon kanalları, enzimler ve sodyum, kalsiyum, potasyum, klor gibi iyonların kontrolünde sistematik bir şekilde gerçekleşir. Bu olaylar sayesinde salgılanması gereken nörotransmitterler salgılanır. Sinaptik aralıktan geri çekilmesi gereken nörotransmitterler enzimler aracılığıyla işlevsiz hale getirilir. Vücutta yerine getirilmesi gereken görevler denge halinde gerçekleştirilir. Bu iyonların hücre içi ve dışında bulunması gereken miktarlardan daha fazla ya da daha az oranlarda bulunması veya iyon kanallarının işleyişinin bozulması ve daha birçok farklı sinirsel bozukluk durumunda sinirsel iletişimde anormallikler gelişir. Nöronal ağlarda bu eksitasyon ve inhibisyon dengesinin çeşitli nedenlerden dolayı bozulması durumunda epilepsi hastalığı ortaya çıkabilir. Epilepsi belirtileri bebek, çocuk ve yetişkin insanlarda farklı şekillerde görülebilir. Yaygın olan belirtiler aşırı tükürük salgılanması, titreme, bilinç yitimi, bayılma, nefes darlığı, yere düşme, dokularda ve yüzde morarma, hareketlerini kontrol edememe, nefes kesilmesi, otururken uzaklara dalma, uyku hali, kriz sonrası şaşkınlık ve idrar kaçırma. Hastalarda bu belirtilerin bir veya bir kaçı bir arada bulunabilir. Belirtiler kişiden kişiye farklı sıklık ve şiddette olabilir. Epilepsi hastalığı herhangi bir tetikleyici etken olmadan beynin epileptik nöbet geliştirmesiyle karakterize edilir ancak her nöbet geçiren kişi epilepsi hastası olarak tanımlanmaz. Epilepsi Sınıflaması Epilepsi nöbet türlerine ve etiyolojilerine göre iki şekilde sınıflandırılır. Etiyolojik sınıflandırmaya göre epilepsiler semptomatik, kriptojenik ve idiyopatik olarak sınıflandırılır. Beyin tümörleri, beyin dokusu iltihabı gibi oluşum nedeni bilinen epilepsilere semptomatik epilepsi denir. Semptomatik bir nedene bağlı olduğu düşünülen fakat ne olduğu bilinemeyen epilepsilere kriptojenik epilepsi, genetik yatkınlığa bağlı olarak gelişen epilepsiler de idiyopatik epilepsi olarak tanımlanır. Temel sınıflandırma jeneralize ve parsiyel nöbet türlerine göre yapılır, uluslararası epilepsi topluluğu bu hastalıktaki karmaşayı gidermek ve ortak bir terminoloji geliştirmek için uzun süren çalışmalar sonucu 1981 yılında nöbet sınıflaması oluşturdular. Teknolojik gelişim ve bilimsel araştırmalar sonucunda çeşitli yıllarda sınıflama yenilenerek geliştirildi. En son 2017 yılında yapılan sınıflandırma ile nöbetler jeneralize, parsiyel ve epileptik spazmlara ek olarak parsiyel-jeneralize kombine edilmiş epilepsiler şeklinde tanımlanmıştır. Parsiyel Nöbetler Parsiyel nöbetler beynin belirli bir odağında başlar ve sonlanır. Çeşitli parsiyel nöbet türleri vardır, basit parsiyel nöbette bilinç açıktır ama bu durum nöbetin engellenebileceği anlamına gelmez, kompleks parsiyel nöbetlerde bilinç kaybı gözlenir. Bazı parsiyel nöbetler beynin tümünün etkilendiği jeneralize nöbetlere dönüşebilir ya da basit parsiyel başlangıçlı bir nöbet kompleks parsiyel nöbete dönüşebilir. Hastanın nöbet sırasında yaşadıkları beynin etkilendiği bölgeye göre değişiklik gösterir. Kompleks parsiyel nöbetlerde bilinç kaybının yaşanması kişinin her zaman sarsıntılı bir nöbet geçireceği anlamına gelmez, hasta nöbeti hatırlamaz ve kısa süreli hafıza kaybı yaşayabilir. Nöbet sırasında hasta çevresindekiler tarafından dikkatli gözlemlenmediğinde hastanın bilincinin yerinde olduğu sanılabilir. Kompleks parsiyel nöbetler otomatizmler ile beraber seyredebilir. Nöbet bittikten sonra kendine geldiğinde hiçbir şey hatırlamaz. Jeneralize Nöbet Jeneralize nöbetlerde beynin tümü elektriksel deşarjdan etkilenir. Jeneralize nöbet, tonik-klonik absans, tonik, atonik ve miyoklonik nöbetler olmak üzere 5 alt grup içerir. Jeneralize tonik- klonik nöbetler Halk arasında sara hastalığı denilince akla gelen nöbet türüdür. Nöbeti geçiren kişinin vücudu kaskatı kesilir ve ardından tüm kasları kasılıp gevşemeye başlar. Bilincin tekrar yerine gelmesi ve hastanın kendini toparlaması nöbetin şiddetine ve süresine bağlıdır. Nöbet sonrası kişi şaşkın halde olur, şiddetli kas ağrıları ve baş ağrısı yaşar. Nöbet bir veya iki dakika sürer. Nöbet beş dakikadan uzun sürerse veya kişi ilk kez nöbet geçiriyorsa hemen tıbbi yardım almak gerekir. Absans Nöbetler Absans nöbetleri kısa süreli bilinç kaybı, ifadesiz bakışlar ve ani duraksama ile karakterizedir. Absans nöbetleri çocukluk çağında erişkinlere göre daha yüksek oranlarda meydana gelir. Sıklıkla 6-12 yaş arasında görülür ve kız çocuklarda daha sık rastlanır. Bazen günde yüzlerce kez böyle nöbetler görülebilir. Bu durum çocukların eğitim hayatlarını da olumsuz etkileyebilir, nöbet sırasında konuşulanı duymama ve ifadesiz bakışlar çocukta davranış bozukluğu olduğu düşüncesini yaratabilir. Bu nöbet türü tipik ve atipik absans nöbetleri olmak üzere ikiye ayrılır. Tipik absans nöbetleri idiyopatik jeneralize epilepsiler grubunda yer alır. Tipik absans nöbetlerinin klasik belirtileri ani başlayıp ani sonlanan bilinç kaybı ve ardından boş bakma, aktivite sırasında durma, gözlerde kırpıştırma, yüz ve ellerde otomatizmalar şeklindedir. Tipik absans nöbetleri başlangıç yaşı açısından çocukluk(6-7) çağı ve juvenil (12) absans nöbetler olmak üzere iki gelişim çağında sınıflandırılırlar. Atipik absans nöbetleri, başlangıcı ve bitişi ani olmayan, beraberinde kas tonusu değişikliğiyle ve miyoklonilerle seyreden nöbettir. Tedaviye daha zor cevap verir. Bunlar genellikle juvenil miyoklonik epilepsi ile ilişkilidir. Atonik absans nöbetleri Olduça seyrek görülen bir türdür. Başlangıç yaşı genellikle 18 aylık-5 yaşları asında olur ve erkeklerde kadınlardan daha fazla görülmektedir. Nöbet tipi kollarda miyoklonik sıçramayla birlikte düşmelerdir. Miyoklonik Absans Nöbetler Uyanma ile gelen miyokloniler en karakteristik ve baskın nöbet şeklidir. Bunlar sıklıkla sabahları olmak üzere uyanmayı takiben 1 saat içinde veya kısa bir uykudan uyandıktan sonra ortaya çıkarlar. Miyokloniler başlıca kollarda düzensiz, ani şok tarzında hızlı hareketlerdir. Hastaların 'ellerde titreme veya atmalar' olarak tarif ettikleri sıçrayıcı hareketler şeklinde hissedilir. Miyokloniler hastanın elindeki objeleri atma, fırlatma şeklinde düşürmesine yol açarak beceriksiz, sakar görünmesine sebep olabilir. Miyoklonilere bilinç kaybı eşlik etmez. Miyoklonik absans nöbetleri ani başlar ve ani sonlanan nöbetlerdir. Hastalığın başlangıç yaşı birkaç aylıktan ergenliğe uzanır ve kızlara oranla erkeklerde daha sık gözlenir. Hızlı nefes alıp verme ve aralıklı ışık uyarımı miyoklonik absans nöbetlerini tetikleyebilir. Sonuç"} {"url": "https://sinirbilim.org/epilepside-tamamlayici-ve-alternatif-tibbin-yeri/", "text": "Epilepside Tamamlayıcı Ve Alternatif Tıbbın Yeri Epilepsi dünya genelinde her yaş grubundan yaklaşık 70 milyonu insanı etkileyen ve nöbetlerle karakterize olan yaygın kronik sinirsel bir hastalıktır. Epilepsi tedavisi öncelikli olarak 30'un üzerinde olan çeşitli antiepileptik ilaçlar aracılığıyla sağlanmaktadır. Uygun ilaç tedavisiyle hastaların büyük çoğunluğunda nöbet kontrolü sağlanmasına rağmen diğer üçte birinde ilaca karşı direnç görülmektedir. Ayrıca epilepsi hastalarının yaklaşık %30-40'ı klasik antiepileptik ilaç kullanımından kaynaklanan sayısız yan etkilerden mustarip olmaktadır. Epilepsi cerrahisi, ilaca dirençli epilepsili hastalarının sınırlı bir kısmı için değerli bir seçenek olmaktadır ancak, devam eden ilaca dirençli epileptik nöbetler, artan morbidite ve mortalite ile ilişkili olması nedeniyle, hastaları sorunları için geleneksel olmayan tedavi seçenekleri aramaya yöneltmiştir. Binlerce yıldır epilepsili bireyler, doğal olarak kabul edilen ve birçok durumda genellikle güvenli kabul edilen çeşitli bitkiler ve şifalı otlar kullanmışlardır. Tamamlayıcı ve alternatif tıp, modern tıbbın ayrılmaz bir parçası olmayan sağlık ve tıbbi uygulamalar olarak tanımlanmaktadır. Tamamlayıcı ve alternatif tıp, yüksek, orta ve düşük gelirli ülkeler de dahil olmak üzere dünya çapında yaygın olarak kullanılmaktadır. Tamamlayıcı ve alternatif tıp, epilepside farmakolojik tedaviyi emosyonel kontrole ve stresin azaltılmasına katkıda bulunarak tedavi edebilir ve sonuç olarak nöbet yönetimini ve kontrolünü ve yaşam kalitesini iyileştirebilir. Maneviyat, dindarlık ve inanç egzersizi, psikiyatrik semptomlar , nörolojik bozukluklar ve zihinsel sağlık için potansiyel tamamlayıcı ve yardımcı tedaviler olarak kabul edilebilir. Spiritüel Ve İnanç Perspektifinden Epilepsi Epilepsi, din ve hurafeler tarih boyunca birlikte değerlendirilmişlerdir. Buna en büyük örneklerden birisi 1792 yılında Norveç'te doğan ve 84 yıl yaşamış Wise-Knut'tur. Onun şiddetli ve tedavi edilmemiş epilepsi hastalığı vardı, bu rahatsızlık onda dinsel semptomlar gösteriyordu. Nöbet sonrası ruhsal uyanış hayatında dönüm noktasını oluşturuyordu. O, sesler duyuyor ve dinsel halüsinasyonlar görüyordu, bu sıra dışı yeteneklerin ona Tanrı tarafından verilmiş bir hediye olduğunu düşünüyordu. Onun hikayesi, dinler tarihinde mistik ve dinsel figürler arasında epilepsi bağlantısını akla getirmiştir. Kardec, Ruhlar kitabında epilepsi hastalarının serebral kortekste meydana gelen epilepsi atakları sırasında yaşadıkları psikolojik ve duygusal stresin bu tür sanrılara neden olabileceği belirtilmektedir, ayrıca fiziksel ve ruhsal acı ahlaki ve ruhsal gelişim için önemlidir. Kişiler fiziksel ya da ruhsal acıyı iyi bir şekilde özümseyebilir ve bununla baş edebilirse, beyin sağlığını koruma ve delilikten uzak durma şansı yakalayabilirler dolayısıyla intihara eğilim daha düşük olur. Epilepside zihinsel ve ruhsal rahatsızlıklardan dolayı intihar olanları yüksektir bu nedenle din inanç ve ruhsal dünya fiziksel ve zihinsel sağlığı korumada epilepsi hastalarının kurtarıcısı olabilmektedir. Geleneksel olarak bu stratejiye başa çıkma denmektedir. Bu durumun epilepsi hastalığının yararına sonuçlar sağladığı gösterilmiştir. Başa çıkma stratejileri zihinsel ve davranışsal tekniklerle psikolojik ve duygusal sorunları çözmede araç olarak kullanılmaktadır. Dünya Genelinde Uzman Hekimlerin Tamamlayıcı ve Alternatif Tıp Görüşleri Yakın zamanda verileri yayımlanan, Türkiye'nin dahil olmadığı 25 ülkeden katılım sağlayan 1112 nörolog ve psikiyatristlere yönelik çevrimiçi olarak gerçekleştirilen anket ile farklı kültür ve inanışa sahip hekimlerin, hastalarına tamamlayıcı ve alternatif tıbbı önerip önermediği ve bu tür uygulamaların nöbet kontrolüne yardımcı olabilirliği gibi çeşitli sorulara yanıt vermeleri istenmiştir. Anket sonucuna göre; Egzersiz yapmak Doktorların yaklaşık beşte ikisi, egzersizin nöbetlerin tedavisinde yardımcı olabileceğine inanıyordu ve epilepsili hastalar için en sık önerilen Tamamlayıcı ve alternatif tıp tedavilerinden biriydi. Egzersizin zihinsel sağlık, biliş ve beyin işlevi üzerindeki etkileri kapsamlı bir şekilde incelenmiştir. Egzersizin epilepsili hastalar üzerindeki faydalı etkileri insan ve hayvan çalışmalarında gösterilmiş olsa da altında yatan mekanizmalar hala tam olarak anlaşılamamıştır. Uzmanların çoğu, kontrollü epilepsi hastalarında, tüplü dalış, paraşütle atlama ve yükseklikle ilişkili diğer sporlar dışında egzersiz uygulamasında herhangi bir kısıtlama olmaması gerektiğine inanmaktadır. Nöbet türleri, sıklığı ve tetikleyicileri dikkate alınarak bireysel bir risk değerlendirmesi çerçevesinde kontrolsüz nöbet geçiren kişiler için daha geniş kısıtlamalar uygulanabilmektedir. Bitkisel İlaçlar Ankete katılan doktorların yaklaşık beşte biri, epilepsili kişilerde bitkisel ilaçların nöbet tedavisinde yardımcı olabileceğine inanmaktadır. Bitkisel ilaçlar, Orta Doğu, Afrika, Avrupa, Asya ve Amerika da dahil olmak üzere birçok ulus ve kültürde epilepsi tedavisi için asırlık bir tıbbi uygulama olmasına rağmen, insanlarda çoğu bitkisel ilacın etkinliği ve güvenliği hakkında sağlam bir kanıt bulunmamaktadır. Ayrıca bitkisel ilaçların kullanımında ülkeler arasında farklılıklar bulunmaktadır. Gelişmiş ülkelerde, bitkisel ilaçlar esas olarak nöbetleri kontrol etmek, Antiepileptik ilaçların olumsuz etkilerini azaltmak ve genel sağlığı korumak için kullanılırken, gelişmekte olan ülkelerde, bitkisel ilaçlar genellikle geleneksel Batı ilaçlarının yerine kullanılmaktadır. Akupunktur Ankete katılanların çok azı akupunkturun epilepside iyi bir tamamlayıcı ve alternatif tıp seçeneği olduğuna inanmışlardır. Akupunktur, çok çeşitli hastalıklarda uygulanan basit ve güvenli bir geleneksel şifa yöntemidir ancak, akupunkturun etkinliğine ilişkin mevcut klinik araştırmalar küçük, heterojen ve kayırma sapma riski yüksek olduğu için hekimler epilepsili hastalarda bunu bir tedavi seçeneği olarak desteklememektedir. İbadet Doktorların yaklaşık %12'si duaların nöbetleri tedavi etmede yardımcı olabileceğine inanmışlardır. Bilindiği kadarıyla literatürde duaların, maneviyatın veya dindarlığın nöbet önleyici etkileri hakkında hiçbir kanıt bulunmamaktadır. Bununla birlikte, Orta batı Amerika Birleşik Devletleri'nde 228 epilepsi hastası üzerinde yapılan bir çalışmada, dua ve maneviyat, tamamlayıcı ve alternatif tıbbın en yaygın kullanılan şekli olarak görülmektedir. İran'da yapılan bir başka çalışmada ise önceki çalışmaya benzer sonuçlar gösterilmiştir. Maneviyat ve dindarlık uygulaması, olumlu bir başa çıkma stratejisi ve ruh sağlığı ve yaşam kalitesi üzerinde faydalı etkiler sağlayabilmektedir. Sağlık çalışanları, bireysel inançlara saygı göstererek maneviyattan yararlanabilirler. Cin çıkarma Doktorların %2'den azı epilepside tamamlayıcı ve alternatif bir tıp seçeneği olarak cin çıkarma ayinine inanmaktadır. Nijerya'da epilepsisi olmayan 365 kişi ile yüz yüze yapılan bir görüşmede, katılımcıların %81'inde geleneksel tıp ilk tercih edilen tedavi seçeneği olmuş ve tedavi yaklaşımları arasında bitkisel preparatlar (%68), manevi cin çıkarma (%34) ve tedavi yaklaşımları yer almıştır. Özel kültürel diyetler (%29). Literatürde epilepsi tedavisinde etkili bir seçenek olarak cin çıkarmayı destekleyen hiçbir kanıt bulunmamaktadır. Biofeedback Mevcut çalışmada, doktorların yaklaşık dörtte biri biofeedback'in nöbetleri tedavi etmede yardımcı olabileceğine inanmışlardır. Biofeedback, invaziv olmayan ve görünüşte olumsuz etkisi olmayan bir terapötik seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer Yöntemler Psikolojik okuma ve masaj terapisi, yalnızca bu ankete katılan birkaç uygulayıcı tarafından epilepsi tedavisi için değerli seçenekler olarak kabul edildi. Şu anda, epilepsili hastalarda bu terapötik seçenekleri değerlendiren hiçbir çalışma bulunmamaktadır. Epilepsi hastalarının tedavi planında uygulanması önerilen diğer bazı tamamlayıcı ve alternatif tıp seçenekleri vardır; bunlar çalışmaya dahil edilmemiştir. Bu küresel ankette, dünya çapındaki çoğu doktorun tamamlayıcı ve alternatif tıbbın epilepsili hastalarda nöbetlerin tedavisinde genel olarak yardımcı olabileceğine inandığı gözlemlenmiştir. Önceki çalışmalar, tamamlayıcı ve alternatif ilaçların nöbet önleyici etkinliğine benzer yüksek oranlarda inandığını göstermiştir. Sonuç olarak,"} {"url": "https://sinirbilim.org/epilepsili-hastalarda-alkol-tuketiminin-etkisi/", "text": "Epilepsili Hastalarda Alkol Tüketiminin Etkisi Epilepsi dünya genelinde 70 milyon insanı etkileyen, gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde görülme sıklığı daha fazla olan kronik nörolojik bir hastalıktır. Epilepsi tekrarlayan epileptik nöbetlerle karakterizedir, tanı ve tedavi süreci hastalığın birden çok etkene bağlı olarak meydana gelmesinden dolayı karmaşıktır. Beyin tümörleri, beyin travmaları, iltihaplar, genetik faktörler ve henüz tanımlanamayan nedenlerden dolayı kişide epilepsi hastalığı ortaya çıkabilir. Epilepsi çeşitli psikolojik bozuklukları da beraberinde getirebileceğinden erişkinlerde aşırı alkol tüketimi gibi yanlış yönelimlere neden olabilir. Epilepsi Nedir? Epilepsi tedavisi mümkün olabilen bir hastalıktır. Beyindeki nöronal ağların işleyişinde genetik yada metabolik bozukluklar sonucu bir grup nöronun senkronize aşırı elektriksel deşarjları sonucunda beyin geçici olarak işlevsiz hale gelir. Bunun sonucunda meydana gelen nöbet sırasında, nöbet türüne göre hasta geçici olarak bilincini kaybeder ya da bilinçli bir şekilde kriz anının geçmesini bekler. Alkol tüketimi ve epilepsi arasında karmaşık bir ilişki vardır. Epilepsi hastalarında alkollü içeceklerin tüketimini içeren birkaç çalışma bulunmaktadır. Bununla birlikte epilepsi tanılı kişilerde alkol tüketme düzeylerini inceleyen az sayıda çalışma vardır ki bunlar da eski sonuçlar veya küçük örnek boyutlarıyla sınırlıdır. Halk arasında sarhoşluk etkişi yaratan tüm içkiler için yaygın olarak kullanılan alkol terimi kimyasal bir tanımdır. Karbon atomuna doğrudan bir hidroksil grubunun bağlanması sonucunda alkoller meydana gelir. Alkoller renksiz, kokulu organik kimyanın geniş bir sınıfını içeren bileşiklerdir. İçki yapımında kullanılan tek alkol türü ise etanol(C2H5OH) kimyasalıdır. Sağlık problemleri, gelecek kaygısı, eğitim ve ekonomik yetersizliklerden dolayı içkiye yönelim söz konusu olabiliyor. Kararında tüketilen içkinin yararı olabileceği gibi aşırı alkol tüketimi bağımlılığa neden olabilir. Yapılan araştırmaların çoğunluğu günde 1-2 kadeh hafif alkollü içki tüketiminin kalp- damar hastalığına faydalı olduğu görüşündedirler ayrıca kırmızı şarabın kalp- damar hastalığı üzerindeki etkisinin abartıldığı ve diğer alkollü içeceklerden farksız olduğu söylenmektedir. Aşırı Alkol Tüketimi ile İlişkili Hastalıklar Alkol tüketiminin olumlu yanlarının olmasına rağmen, aşırı tüketimi ailesel ve çevresel ilişkileri bozabileceği gibi kişiyi psikolojik çöküntüye ve yalnızlığa itebilir. Tüm bunların yanı sıra hastalıkların meydana gelmesi ya da sönümlenmiş bir hastalığın yeniden tetiklenmesine neden olabilir. Aşırı alkol tüketimi fetal alkol sendromu, hemorajik inme, hipertansiyon, kalp atışında ritim bozukluğu hatta ani ölümlere yol açabilir. Epilepsi hastalarında alkol tüketimi nöbet oluşumunu tetikleyebilir. Günümüzde alkol tüketen epilepsi hastalarının tutum ve davranışları hakkında az bilgi vardır. Yapılan bir çalışmada ayarında alkol tüketen bireylerde epileptiform EEG aktivitesinin bir süre baskılandığını ancak daha sonraları kandaki alkol seviyesi düştükçe Epileptiform EEG aktivitesinin tekrar yükseldiği gösterildi. Bir diğer çalışma ise akut alkol tüketiminin inhibitör GABA nörotransmitterlerini aktive ederek merkezi sinir sistemi uyarılabilirliğini baskıladığını göstermiştir. Fareler üzerinde yapılan deneysel etanol çalışmasında da başlangıçta etanolün antikonvülzan özelliği gözlendi daha sonra nöbet eşiklerinde geçici bir düşüş ve nöbetlere karşı aşırı duyarlılık oluştuğu bildirildi. Alkol tüketimiyle ilişkili epileptik nöbetler semptomatik epilepsili hastalarda kriptojenik veya idiyopatik epilepsi hastalara göre daha sık nöbet geçirebilirler. Alkol Tüketimi Beyin Yapısını Etkileyebilir"} {"url": "https://sinirbilim.org/epilepsinin-tarihi/", "text": "Epilepsinin Binlerce Yıllık Tarihi Epilepsi, insanları büyüleyen, korkutan, hakkında efsaneler yaratılmasına neden olan antik bir hastalıktır. Merkezi sinir sistemi ile ilgili bilgiler henüz aydınlatılmamışken, epileptik nöbetler büyük bir mitler örtüsü ile sarmalanmış halde duruyordu. Antik çağlarda epilepsi hastaları şeytanların çarpması veya tanrıların cezalandırması ile ilişkilendirilmiş ve toplumsal izolasyona, kötü davranışlara maruz kalmışlardır. Epilepsi hastaları her ne kadar günümüzde de toplumdan soyutlanmış halde olsalar da maruz kaldıkları negatif ayrımcılık 20. Yüzyılın ortalarında teknolojinin gelişmesiyle beraber bu hastalıkla ilgili bilgilerin artmasıyla son bulmuştur. Epilepsi en az 24 saat arayla en az 2 nöbetle sonuçlanan beyin hastalığı olarak tanımlanmaktadır. Epilepsi çok eski geçmişiyle ve sosyal etkileriyle benzersiz bir hastalık halinedir. Epilepsinin tarihi, Mezopotamya'da bulunan ve 4000 yıl kadar eskiye dayanan Akad tabletlerine kadar uzanmaktadır. Tabletin üzerinde; boynu sola dönmüş, elleri ayakları gergin, gözleri faltaşı gibi açılmış, bilinci olmadan ağzından köpükler fışkıran bir insan tasviri bulunmaktadır. Epilepsinin ruhani bir hastalık olduğu kanısı yaklaşık milattan önce 5. Yüzyıla kadar su götürmez bir gerçek olarak kabul ediliyordu. Ta ki Hipokrat'ın bu hastalığın diğer hastalıklardan bir farkı olmadığını ve beyin kaynaklı bir hastalık olduğunu 'kutsal hastalık üzerine' adlı kitabında belirtene kadar. Hipokrat epilepsi için manevi olmayan bir temeli ilk açıklayanlardan birisiydi ancak yazık ki onun bu görüşleri ilerleyen yıllardaki epilepsi hastalarına bakış açısını değiştirmede etkili olmamıştır. Epileptik nöbetleri sarmalayan bu belirsizlik ve hastalığın kökenlerinin yanlış anlaşılması, tarih boyunca toplumun bu hastalığa olumsuz bakışı üzerinde dikkate değer etkilere neden olmuştur. Hipokrat'ın epilepsinin bir beyin hastalığı olduğuna ilişkin açıklamaları, nihayet Avrupa'da 17. Yüzyıldan başlayarak ve bin yıl boyunca artarak devam eden bir hız kazanmıştır. Epilepsinin Toplumsal Algısı Genel olarak tonik- klonik bir nöbetin görünümü insanlarda korku ve panik etkisi yaratabilir. Nöbetlerin gizemi binlerce yıldır tartışılmaktadır. Birçok teori ve yanlış anlaşılma epilepsi hastalarında aşılması zor engellere yol açmaktadır. Tarih boyunca sıklıkla, epileptik nöbetlerin, şeytan çıkarma veya diğer dini ve manevi tedavileri gerektiren, vücudu istila eden kötü ruhlardan kaynaklandığı düşünülmüştür. Antik çağlardan nispeten günümüze kadar epilepsi hastaları haklarından mahrum bırakılmış ve ayrımcılığa maruz kalmıştır. 20.yüzyılın ortalarına doğru Amerika Birleşik Devletleri'nde birçok eyalet epilepsi hastalarının evlenmesini yasakladı ve hatta öjenik kısırlaştırmayı teşvik etti. Restoranlar dahil olmak üzere birçok kamusal alanda, 1970'lere kadar epilepsi hastalarına hizmet vermeme hakkı sahipti. Bu ayrımcı yasalar epilepsili insanların daha da damgalanmasına neden oldu. Epilepsi hastaları sıklıkla damgalanmayla karşı karşıya gelmektedir ve sonuç olarak ihtiyaç duydukları tedavi sürecinden kendilerini mahrum bırakabilmektedirler. Sonuç olarak;"} {"url": "https://sinirbilim.org/epstein-barr-virusu-multipl-skleroz/", "text": "Epstein-Barr Virüsü Multipl Skleroz'un Ana Sebebi Olabilir Nörolojinin en önemli hastalıklarından biri olan Multipl Skleroz'un temel sebebini bulmada çok önemli bir adım atıldı. Amerika'da Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Bölümü'nde çalışan araştırmacılar Epstein-Barr virüsü ile oluşan enfeksiyonun MS gelişiminin ana nedeni olabileceğini keşfettiler. Bu durumda eğer EBV enfeksiyonlarını engelleyebilirsek MS oluşumunu başlamadan bitirme şansına erişebiliriz. Multipl Skleroz Nedir? MS merkezi sinir sisteminde beyin ve omuriliği etkileyen ciddi bir nörolojik hastalıktır. Bağışıklık sisteminin hücreleri nöronlardaki miyelin kılıfa saldırarak tahribata neden olur ve nöronların düzgün çalışmasını engeller. Bir zaman sonra hasar gören elektrik tellerinin işlev görememesi gibi sinir lifleri de işlevini kaybetmeye başlar. Zaman içinde sinir sisteminde kalıcı ve büyük hasarlar meydana gelir. Multipl Skleroz'un belirtileri hasar gören sinir liflerine göre değişkenlik gösterir. Bazı hastalar yürüme yetisini bile kaybederken bazılarında semptomlar daha yavaş ortaya çıkar. Şimdiye kadar MS için herhangi bir tedavi bulunamamıştır. İyileşme sürecini hızlandırmaya veya hastalık esnasında yaşam kalitesini yükseltmek için bazı ilaçlar verilse de hastalığı durdurmak tam anlamıyla mümkün değildir. Epstein-Barr virüsü ile MS arasındaki ilişki aslında yeni ortaya atılmadı. Yıllardır EBV enfeksiyonları ile MS hastalığı arasındaki bağlantı araştırılıyordu ama net kanıt bulunamıyordu. Şimdi ilk defa Science dergisinde yayınlanan makale ile bu bağlantı keşfedilmiş oldu. MS hastalığının epidemiyolojisinde bu çok ciddi bir adım çünkü sadece EBV enfeksiyonlarını önleyerek MS hastalığını başlamadan engelleyebiliriz. Epstein-Barr Virüsü MS'e Nasıl Sebep Oluyor? Epstein-Barr virüsü ile MS arasındaki ilişkiyi bulmak ise hiç kolay olmadı. Araştırmacılar yıllardır belirli enfeksiyonların MS'e neden olabileceğinden kuşkulanıyordu. Şüpheliler arasında EBV'nin yanı sıra herpes virüsü gibi patojenler de vardı. Diğer yandan EBV yetişkinlerin çok büyük bir çoğunluğunu da enfekte ediyor. Ancak MS çok nadir görülen bir hastalık. Araştırmacıların analizlerine göre MS belirtileri EBV enfeksiyonundan yaklaşık 10 yıl sonra başlıyor. MS ile EBV arasındaki ilişkiyi net olarak belirlemek için araştırmacılar orduda görevli 10 milyondan fazla insanı mercek altına aldı ve bunların arasında 955 MS hastası tespit etti. Araştırma ekibi gönüllülerden iki yılda bir kan örneği aldı ve ordu görevleri boyunca kanlarındaki EBV'nin durumunu ve MS gelişimini izledi. Araştırmanın bu kolunda Epstein-Barr virüsü ile enfekte olan askerlerde MS riski 32 kat daha yüksek bulundu. Diğer virüslerle olan enfeksiyonlar sonrasında MS riskinde herhangi bir farklılık tespit edilmedi. EBV'yi Engellersek MS'i Ortadan Kaldırabiliriz MS hastalığında nöronlardaki miyelin kılıfının harap olduğunu ve parçalandığını söylemiştik. Miyelin kılıfı parçalanırken yapısında bulunan nörofilament hafif zincirler de kana karışır ve bunlar MS'in biyobelirteci olarak işlev görür. Bir kişinin kanında bu filament parçalarının bulunması nöronlarda harabiyet olduğuna işaret eder. Araştırmacılar gönüllülerin kan örneklerini incelediklerinde Epstein-Barr virüsü ile enfekte olan askerlerin kanlarındaki nörofilament hafif zincirinde artış olduğunu fark ettiler. Araştırmacılar bunun üzerine EBV ile MS arasındaki doğrudan bir ilişki olduğu sonucuna ulaştılar çünkü bu durum EBV harici başka bir risk etkeni ile açıklanamıyordu. Neden EBV enfeksiyonu ile MS başlangıcı arasındaki süre çok uzun? Bilim insanları bu durumun hastalığın belirtilerinin çok yavaş olması ve başlangıçta fark edilmemesi olarak yorumluyor. EBV vücuda girdikten sonra bağışıklık sistemi uyarmaya ve immün yanıt oluşmasına neden oluyor. Bir yerde bağışıklık sistemi merkezi sinir sisteminin hücrelerine de saldırıyor olmalı. Her EBV enfeksiyonu da MS'e neden olmuyor. Belki vücuttan tam olarak atılamayıp gizli bir şekilde kalan virüs tekrar tekrar küçük enfeksiyonlara neden olup kronik bir immün tepkiye neden olabilir. Böyle bir durum da yıllar içinde MS'nin ortaya çıkmasına yol açabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/ergenlik-donemi-ve-risk-alma-davranisi/", "text": "Ergenlik Dönemi ve Risk Alma Davranışı Gençlerimiz son zamanlarda lüks düşkünü oldular. Davranışları son derece saygısız ve otoriteye karşı geliyorlar. Yaşlılara hiç saygıları kalmadı, tüm yaptıkları oradan oraya gezmek ve dedikodu... Ebeveynleri ile zıtlaşıyorlar ve sürekli konuşmaları bölüyorlar, arsızca yemek yiyor ve öğretmenlerini çıldırtıyorlar sözlerini komşu Ayşe teyzeden duymaya alışık olsak da bu sözlerin sahibi M.Ö. 8. yüzyılda yaşamış Hesiod. Aradan neredeyse 3000 yıl geçmiş olmasına rağmen ergenler ile ilgili şikayetlerin değişmemiş olması, bu dönemin özelliklerinin zamandan bağımsız olduğunu bize gösteriyor. Ergenlik bir kimlik ve hayatın anlamının arandığı dönemdir.(Ericson,1968) Dünya nüfusunun beşte birini 10-19 yaş grubu (1,2 milyar) oluşturmaktadır. (WHO,2002) Ergenlik üç alt dönemden oluşuyor. - Erken Ergenlik Dönemi (10-13 yaş): Genellikle insan hayatının ruhsal gelişim en sorunlu, mutsuz dönemidir. - Orta Ergenlik Dönemi (14-16 yaş): Akran grup faaliyetleri ve alt kültür oluşumu ile karakterizedir. - Geç Ergenlik Dönemi (17-19 yaş): Erişkin tip davranışların gelişmeye başladığı dönemdir. Risk Alma Davranışı Sonucunda fiziksel, sosyal ve psikolojik bir sorun gelişme olasılığını arttıran davranışlara risk alma davranışı denir. Sigara ve alkol içmek, diyet ve sağlık, cinsel davranış... Sağlıklı risk alma davranışı, ergenlik döneminin doğal bir parçasıdır. Ancak takibi ve değerlendirilmesi çok önemlidir. Bu dönemde yapılacak doğru ve yanlışlar kişinin bütün hayatını etkileyecektir. Sağlığı Riske Atma -Ekonomik güçlük -Kötü okul başarısı -Antisosyal rol modelleri -Düşük benlik saygısı, umutsuzluk algısı -Ailede fiziksel ve ruhsal hastalık öyküsü, ergenin risk alma davranışını olumsuz etkilemektedir. Ülkemizde çocuk acile başvuran hastaların %15'ini ergenler oluşturmaktadır. Bunların %50'si acil olmayan nedenlerle başvurur. Bu tür davranışlar ruhsal sorunlara bağlı olarak gelişebilmektedir. Pediatristler sağlığını riske atan ergenlerin saptanması ve olası ruhsal sorunlarla ilişkisini ayırt etmede önemli bir konumdadır. Ergenle bu süreçte işbirliği yapılması sürecin daha sağlıklı ilerlemesini sağlar. Hazırlayan : Serap Kaya Kaynaklar Brynes JP. Changing Views on the Nature and Prevention of Adolescent Risk Taking (Ed: D. Romer. Reducing Adolescent Risk Towards an Integrated Approach, USA, 2003 Adölasan sağlığı II,Sempozyum Dizisi No:63 Mart 2008; s.55-59 One thought on Ergenlik Dönemi ve Risk Alma Davranışı Güzel bir yazı olmuş. Devamını bekliyoruz."} {"url": "https://sinirbilim.org/ergenlikte-siddetli-alkol-kullanimi-beyindeki-elektriksel-aktiviteyi-degistiriyor/", "text": "Ergenlikte Alkol Kullanımı Beyindeki Elektriksel Aktiviteyi Değiştiriyor Doğu Finlandiya Üniversitesi ve Kuopio Üniversitesi Hastanesi'nde yapılan ve Addiction Biology'de yayınlanan yeni bir araştırmaya göre, ergenlikte uzun süreli alkol kullanımının, kortikal uyarılabilirliği ve beynin işlevsel bağlantılarını değiştirdiği ortaya çıktı. Bu değişiklikler fiziksel ve zihinsel açıdan sağlıklı ama ciddi düzeyde alkol kullanan ergenlerde gözlemlendi. Ergenler ve Alkol araştırmasının bir bölümünü oluşturan çalışma, ergenlikle alınan fazla alkolün korteksin elektriksel aktivitesi ve uyarılabilirliği üzerindeki etkilerini analiz etmektedir. Çalışmada, ergenlik döneminde şiddetli içki içen 27 ergende ve az sayıda veya hiç alkol kullanımına sahip olmayan yaşça ve cinsiyetçe uygun ve eğitim eşleştirmeli 27 kişilik kontrol grubu üzerinde bir izleme gerçekleştirilmiştir. Katılımcıların, çalışmanın başında 13-18 yaşlarında oldukları bildirilmiştir. 23-28 yaşlarına geldiklerinde, katılımcıların beyin aktivitesi eşzamanlı elektroensefalografi kaydı ile birlikte transkraniyal manyetik stimülasyon kullanılarak analiz edildi. TMS'de, kortikal nöronal hücreleri aktive etmek için manyetik darbeler kafaya yönlendirilir. Bu manyetik atımlar kafatası ve diğer dokuları geçmektedir ve TMS uygulanan kişi için güvenli ve ağrısızdırlar. Yöntem, korteksin farklı bölgelerinin elektriksel uyarıya nasıl tepki verdiğini ve farklı bölgeler arasındaki işlevsel bağların neler olduğunu analiz etmeyi sağlar. Dolaylı olarak, yöntem, kimyasal iletimi, diğer bir deyişle, arabulucu işlevini analiz etmeyi de mümkün kılar. Uzun süren alkol kullanımının etkileri ergenlik çağında daha önce bu yöntemle incelenmemiştir. TMS nabzına verilen kortikal yanıtın, alkol kullananlar arasında daha güçlü olduğu ortaya çıkmıştır. Kortekste elektriksel aktivitenin yanı sıra GABA'nın da sinir iletim sistemi ile ilişkili daha büyük aktivite gösterdiği ortaya konulmuştur. Bu aktivitenin gruplar arasında beyindeki farklı bölgelere nasıl yayıldığı konusunda da farklılıklar olduğu tespit edilmiştir. Daha önce yapılan araştırmalar uzun süreli alkol kullanımının GABA sinir iletim sisteminin işleyişini değiştirdiğini göstermiştir. GABA, beyindeki ve merkezi sinir sistemi fonksiyonunu inhibe eden en önemli nörotransmitterdir ve GABA'nın anksiyete, depresyon ve çeşitli nörolojik rahatsızlıkların patogenezinde rol oynadığı bilinmektedir."} {"url": "https://sinirbilim.org/ergenlikteki-yeme-davranisi/", "text": "Ergenlikteki Yeme Davranışı Tüm Hayatı Etkiliyor Sınav stresi, aile veya arkadaşlarla iletişimsizlik- uyuşamama, farklı bir ortam arama, bireyselleşme sürecinde yol kat etmeye çalışma, karşı cinsle ilişki kurma, dürtüsel gereksinmede ve duygu yoğunluğunda artma ve bunlara bağlı olarak yeme davranışının değişmeye başlaması... bir ergenin yaşamına hoş geldiniz. Hepimiz bu yollardan geçtik, geçiyoruz. Bir birey olarak yaşama katılma süreci tabii ki de zor olacaktı; iş başında olan hormonlar, psikososyal süreç diyebiliriz. İlerisi Adına Önlem Almak Avustralya'da RMIT Üniversitesi'nden Amy Reichelt'in çalışmasına göre adolesanların maruz kaldıkları yetersiz/kötü beslenme, ilerideki yeme düzenini ve dürtüsel davranışı bozuyor. Bunu da dopamine bağlı ödül sinyali ve bir inhibitör nörotransmitter olan GABA ile yapıyor. Bu iki nörotransmitter adolesanlık boyunca da yapım aşamasında olan nörohormonlardandır. Abur cubur dediğimiz besinler, enerjisi yoğun fakat besin öğeleri açısından fakir besinlerdir; fiyatlarının uygunluğu, reklamlardaki sıklık, kolay satın alma gibi özelliklerinden dolayı özellikle genç nüfus açısından çok tercih ediliyor. Adolesanlar da bu genç nüfusta en çok tüketenlerden. Abur cubur besinler, hiperkalorik olmasını sağlayan başlıca doymuş yağlar ve rafine şekerlerdir; ki bu da obezite için ayrı bir risk faktörüdür. Ayrıca, hiperfaji dediğimiz sürekli tüketim davranışı da ergenlik boyunca gözlemlenebilen davranışlardandır. Dopamin.. Diyetin ödül arama davranışında devamlı ve önemli etkisi vardır. Yüksek şeker-yağ içeren ödüllendirmeler mezokortikolimbik sistemde dopamin artışı sağlar, yolağı fazla derecede uyarır ve reseptör üretiminde fark yaratan değişikliklere neden olur. Değişen dopaminerjik sinyal, yeme davranışı üzerinde etkili olarak zevk veren yiyeceklerde artış ve ödül cevabında eksikliğe neden olur. Diyet ayrıca davranışsal motivasyonda da değişikliklere neden olur. Yüksek sükroz tüketen dolesan erkekler-erişkin değil- Progresif Oran Görevi'nde daha az motive oldukları görülmüş."} {"url": "https://sinirbilim.org/erkekler-gebe-olursa-sempatik-gebelik/", "text": "Erkekler Gebe Olursa: Sempatik Gebelik Hamilelik, bulantılar, aşerme, emzirme ve hatta bebeği doğurma işlerini artık erkeklerin yaptığını bir canlandırın gözünüzde. Caddelerde karnı şiş halde yürüyen, çarşıda hamile kıyafetleri bakınan ya da parkta bebeğini emziren erkekler. Oldukça tuhaf görüntüler olduğu muhakkak. Sempatik gebelikte ya da bir diğer adıyla Couvade Sendromu'nda işler, tam olarak böyle olmasa da benzer olgular için imkan yaratıyor. Couvade sözcüğü 1865'te antropolog E. B. Taylor tarafından oluşturulmuştur. Fransızca sözcük anlamı kuluçkaya yatmak olan couver fiilinden türetilmiştir. Terim olarak, çeşitli kültürlerde dişinin hamileliğine erkeklerin uyum sağlarken sergilediği ritüelleri belirtmek için kullanılmıştır. Sempatik Gebelik Asırlardır Var Tarihsel açıdan yaklaşıldığında, sempatik gebeliğin izinin Antik Mısır'a kadar uzadığı belirtilmiştir. Bebek doğunca erkeğin doğum sancıları çekip yatağına çekilmesi, zamanını temizlenme ve perhizle geçirmesi görülen davranışlardandır. Doğum sancılarından muzdarip olup yatağa düşen erkekler, Cantabrililerde de görülmüştür. Bunların yanı sıra benzer olarak Papua Yeni Gine, Tayland, Rusya ve Çin'in bazı alt kültür gruplarında ve Amerika'nın birçok yerli kabilesinde de görülmektedir. Sempatik gebelik, hamile annenin tecrübe ettiği davranış ve belirtilerin bazılarını erkeğin de sergilemesidir. Bu belirtilerin çoğunu kilo artışları, hormon düzeylerinde değişiklikler, sabah yorgunlukları ve uyku düzensizlikleri oluşturur. Bazı uç örneklerinde doğum sancıları, doğum sonrası depresyon ve burun kanamaları yaşayan erkekler de mevcuttur. Dikkat çeken diğer belirtilerde karın ağrısı, memelerde büyüme, genişleme ve sertlik, kurulaşan göbek, iştahta değişiklik ve kilo alma vardır. Niteliksel bir çalışmada 35 kadar belirtinin bulunduğu gösterilmiştir. Sempatik Gebelik Nedenleri Bu gebelik türünü açıklamada hem psikolojik hem de fizyolojik yaklaşımlar mevcuttur. Psikolojik teoriye göre kaygı, yalancı kardeş çekişmesi, fetüsle özdeşleşme, babalık hakkında kararsızlık veya doğurma kıskançlığı gibi çeşitli etkenler rol oynamaktadır. Fizyoloji perspektifinden bakıldığında, bazı çalışmalar hamile bir eşle aynı evde yaşayan erkeklerde hormonal değişimlerin gözlendiğini göstermiştir. Bu hormonlar arasında prolaktin, kortizol, estradiyol ve testosteron vardır. Bu değişiklik, genel olarak hamileliğin ilk üç aylık döneminin başlangıcında görülmekte olup doğum sonrası haftalar boyunca da devam etmektedir."} {"url": "https://sinirbilim.org/erkekler-seks/", "text": "Erkekler Seks İle İlgili Ne Düşünüyor, Nasıl Hissediyor? İlişki, cinsel istek, arzu gibi konularda hep kadınlar merak edilir, onlar konuşulur. Yüzyıllar boyunca kadınların anlaşılamayacağı, ne istediklerinin bilinemeyeceği gibi sözler söylenmiştir. Hep kadınları konuşuyoruz ama erkekler seks konusunda neler hissediyor, bu konuya nasıl bakıyor hiç merak ettiniz mi? Erkeklerin hamilelik derdi yok. Kadınlar kadar toplumsal baskı da görmüyorlar. Hal böyle olunca herkes erkeklerin cinsel ilişki konusunda daha rahat olduğunu düşünüyor. Erkekler seks konusunda ne düşünüyor, nasıl hissediyor biraz bakalım. Erkekler Seks Konusunda Rahattır Kadınların sekse nasıl yaklaştığıyla ilgili yazımızda seksin kadın beyninde başladığını yazmıştık. Erkeklerde bu biraz daha aşağılara iniyor. Seks vücutta başlıyor. Erkeklerin cinsel istekleri çok daha fiziksel bir şekilde kendini belli ediyor. Vücutlarında dolaşan testosteron seli ufak bir dokunuşta bile vücudu uyarmaya yetiyor. Eşlerini veya sevgililerini çıplak bir şekilde görmek onları cinsel bir şekilde uyarabiliyor. Testosteron değişimlerinin yoğun yaşandığı ergenlik çağlarında neler olduğunu siz düşünün. İleri Okuma: Kadınlar Seksle İlgili Ne Düşünüyor, Nasıl Hissediyor? Erkeklerin hepsi sekse aynı şekilde bakmazlar. Kimisi için bu doldurulması gereken bir boşluktur, kimisi için bir açlık. Bazı erkekler seksi bir ilişkinin parçası olarak görürler. Ortalama bir erkek için cinsel ilişkiye girme arzusu çikolata istemek gibi bir şeydir. Tatmin olmayı, mutlu olmayı, doymayı hedefler. Birçok erkek tek bir partnerle yetinmez. Bunun evrimsel yönlerinin olduğu da tartışılıyor. Seks Enerji Verir Seks, erkeklere enerji verir. Cinselliği yaşamak, cinsel hormonların kanda yoğun bir şekilde akması erkeklerin kendilerini heyecanlı hissetmelerini sağlar. Testosteron, adrenalin, oksitosin gibi hormonlar yatakta daha zinde hissetmelerine neden olur. Erkekler seks yaptıkları zaman günlük hayatın monotonluğundan kurtulmuş gibi hisseder. Stresli bir günün ardından cinsel ilişkiye girmek onların fantezi dünyalarını süsler. İleri Okuma: Testosteron Nedir? Heyecanlandırır Erkekler için seks en heyecan verici deneyimlerden biridir. Erkek, orgazmın doruğuna ulaşıp boşalana kadar çok keyif alır ve heyecan duyar. Zevk alması kadınlardan çok daha kolay olduğu için vücudu tam bir zevk alma makinesi gibidir. Basit dokunuşlar ve penisinin uyarılması kalbinin hızlı hızlı atması ve terlemesi için yeterlidir. Erkekler seks konusunda çok daha rahat oldukları için zihinleri herhangi bir engelle karşılaşmaz. Ona cinselliği çağrıştıracak bir eşya, resim veya bir gülücük bile heyecanlanmasını sağlayabilir. Aşkın Somut Hali Erkeklerin partnerlerinin zevk aldığı zamanlar seksin en tatmin edici olduğu anlardır. Partnerlerini her daim memnun etmek isterler. Eşine veya sevgilisine aşık erkekler seks yapmayı aşklarını ifade etme şekli olarak görebilir. Cinsel ilişkiyi nasıl daha iyi hale getirebileceklerini düşünürler. Çiftler birbirini daha iyi tanıdıkça aralarındaki çekim de artacaktır. Erkekler sevgili olarak partnerlerini memnun etmek için ellerinden geleni yapmaya çalışır. Seksten sonra erkekler kendilerini dünyanın sorunlarından uzaklaşmış hisseder. Partnerlerinin kollarına güvenli bir liman bulmuşçasına girerler. Bağlanma, güven, sevgi, tutku... Cinsellik bütün bunların bir birleşimidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/erkeklerin-begendigi-5-kadin-tipi/", "text": "Erkeklerin Beğendiği 5 Kadın Tipi Erkeklerin beğendiği kadın tiplerini öğrenmenin neden popüler olduğunu anlamak kolaydır. Sosyolojik evrimimiz topluma uyum sağlamak için kendimizi beğendirmek üzerine kuruludur. Kadınlar da erkekler de hem eş bulmak hem de içinde yaşadıkları topluma daha kolay uyum sağlamak için beğenilmek isterler. Bu çok normal bir durum. Bu yazımızın konusu erkeklerin beğendiği ideal kadının fizyolojik özellikleri ve davranış biçimleridir. Kadınların ve Erkeklerin Beğendiği Kişi Evrim ile Belirlendi Aşağıda bahsettiğimiz maddelerin hepsi bilimsel araştırmalar tarafından ortaya konmuştur. Sadece ortalamayı yansıtmaktadır, herkesi kapsar diye bir kural yok. Böyle düşünmeyen erkek ve kadınlar da mutlaka mevcuttur. Erkekler gibi kadınların kafasında da bir ideal erkek modeli vardır. Bunun da temelinde evrimsel seçilim yatar. Erkekler kalçası belinden hafif geniş kadınları tercih eder çünkü bu kadının daha doğurgan olduğunun işaretidir. Kadınlar da geniş omuzlu ve güçlü erkekleri daha çekici bulabilir çünkü onları dış tehditlere karşı koruyabilir. Günümüzde dış tehdit pek kalmadı ama evrimsel bir bakış açısıyla baktığımızda bu çok makul bir düşüncedir. Bugün sosyoekonomik konum eş seçiminde daha büyük önem taşıyor ama eş seçim kriterlerimiz on binlerce yıl önce şekillendi. Tamamen bilimsel çalışmaların ışığında kadın erkek ilişkileri ve ilişkilerin evrimsel kökenleri gün geçtikçe daha çok aydınlanıyor. Hem erkekler hem de kadınlar karşı cinsin aslında hangi özellikleri çekici bulduğunu merak ediyor. Birçok kişi erkeklerin ilgisini çekmenin güzel kokmak veya kısa bir etek giymek kadar basit olduğunu düşünüyor. Bu alanda yapılan çalışmalar durumun bir mini etek giymekten daha karışık olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin bir kadının giysisinin rengi ne kadar uzun giyindiğinden daha önemli olabilir. İşte size bilimsel kanıtlara dayanan erkeklerin beğendiği 5 kadın tipi. Belirli bir tip makyaj yapan kadınlar Erkekler makyaj yapan kadınları çekici bulmalarına rağmen makyajın ne kadar yoğun olduğu ve nasıl olduğu aslında daha önemlidir. Bir randevulaşma sitesi ve telefon uygulaması olan Zoosk 1200 kadının profilini analiz etti. Erkeklerin tamamen doğal görünümlü kadınları mı yoksa makyajlı kadınları mı tercih ettiğini bulmaya çalıştı. İncelemede göz farı süren kadınların sürmeyenlere nazaran erkeklerden 139% daha fazla mesaj aldıkları görüldü. Ruj sürmek ise bir kadının buluşma şansını sade dudaklara göre 119% artırabiliyordu. Diğer taraftan Zoosk kullanıcıları arasında yapılan bir anket ilginç bir sonuç ortaya koydu. Renkli veya koyu makyaj yapan kadınların doğal görünmedikleri gerekçesiyle daha az mesaj aldıklarını gösteriyor. Doğru bel/kalça oranına sahip kadınlar Kadınlarda bel/kalça oranı çekiciliğin belirlenmesinde çok önemli bir etkendir. Bel/kalça oranı hem erkek hem de kadınlarda sağlıklı olmanın bir göstergesiyken kadınlarda ayrıca doğurganlıkla da ilişkilidir. Bilimsel araştırmalar da bel/kalça oranının birçok sağlık durumunun göstergesi olduğuna işaret ediyor. Örneğin östrojen seviyesi, obezite riski, diyabet gibi çeşitli hastalıklara olan yatkınlığı gösterebilir. Kadınlar için en uygun bel/kalça oranı 0,7 iken, erkekler için ise 0,9'dur. Bu oran da on binlerce yıl boyunca şekillenmiş evrimsel bir mirastır. Kadının bel bölgesindeki yağlanma çok önemli bir sağlık göstergesidir. Kalçanın belden biraz geniş olması da çocuk doğurma potansiyeli olduğunu gösterir. Evrimsel süreç insanların sağlıklı olup olmaması ile ilgilenmez. Önemli olan tek bir şey vardır: Üremek. Neslin devamı bütün canlıların evrimsel sürecinde en önemli basamağı oluşturur. Kırmızı giyen kadınlar Erkekler kadınların göz ve dudak renklerine pek takılmazlar. Kıyafetlerinin renkli, özellikle kırmızı olması onlar için oldukça çekicidir. Rochester Üniversitesi'nden psikologlar erkeklere kırmızı ve beyaz çerçevelerde kadınların bir dizi fotoğraflarını gösterdiler. Hangi kadınları ne kadar hoş bulduklarını sordular. Araştırmanın ikinci aşamasında aynı kadınlar bu sefer sadece mavi veya kırmızı gömlek giyinmiş halde erkek katılımcılara gösterildi. Uzmanlar arkasından şu soruyu sordu: Cebinizde 100 dolarınız var ve bu kadınla buluşacaksınız. Buluşmanızda ne kadar para harcamayı düşünüyorsunuz? Kırmızı çerçevede yer alan veya kırmızı gömlek giyen kadınlar erkekler tarafından daha çekici bulundu. Onlarla harcanacak para miktarı da daha fazla çıktı. Hoş kadınlar Halk arasında serseri diye tabir edilen erkek tipinin kadınlar tarafından çok beğenildiği bir sır değildir. Ancak erkekler karşı cins için aynı görüşte değiller. Bu konudaki bir çalışma ilk romantik buluşmada erkeğin, partnerinin isteklerine olan cevap verebilirliğinin kadın açısından az bir önem arz ettiğini gösteriyor. Kadınların karşı cinsin ihtiyaçlarına olan duyarlılığı ve cevap verebilirliği ise tam tersine erkeklerin uyarılmasını ve ilgisini daha çok artıyor. Kadının çekiciliği onun erkeğin gözünde ne kadar kadınsı göründüğünü etkiliyor. Erkeklerin beğendiği kadın ile uzun süreli mi yoksa kısa süreli bir ilişki mi düşüneceğini belirliyor. Tiz sesli kadınlar Ses tonu ve sözler buluşmalarda her iki cins için de çok büyük bir önem teşkil ediyor. Araştırmalar kadınların erkeklerde derin, tok bir ses tonu aradığını gösteriyor. Buna karşın erkeklerin beğendiği kadın tipi ise tiz sesli kadınlardan oluşuyor. Bunun sebebinin ses tonu ile vücut büyüklüğü arasındaki ilişki olduğu düşünülüyor. Erkeklerdeki derinden gelen tok sesler daha iri bir gövdeyi, kadınlardaki tiz sesler ise daha minyon bir vücut yapısını çağrıştırır."} {"url": "https://sinirbilim.org/erkeklerin-sunnet-olmasinin-4-faydasi/", "text": "Erkeklerin Sünnet Olmasının 4 Faydası Erkeklerin sünnet olması neredeyse her Türk erkek çocuğuna yapılan bir işlemdir. Sizin tanıdığınız erkeklerin de büyük çoğunluğu küçüklüğünde sünnet olmuştur. Bu işlem erkek olmanın bir gereği sayılır ve ülkemizde çok şaşalı düğünler yapılır. Bu işlem doktorlar ve ebeveynler arasında çok tartışılan bir konudur. Bununla birlikte bilim insanları arasında da hala artıları ve eksileri tartışılmaktadır. Amerika'da Chicago Üniversitesi'nde çalışan bilim insanları sünnetin erkeklere birçok yararı olduğunu söylüyor. Araştırmacılara göre penisin üst kısmındaki deri tabakasının alınması penisin işlevini artırıyor. Çoğu erkekte sünnet cinsel memnuniyeti artırırken, cinsel ilişki kazalarını da azaltıyor. Erkeklerin sünnet olması ile ilgili araştırmalar onlarca yıldır devam ediyor. Dünya Sağlık Örgütü'nün bu konuda çok önemli veriler sunuyor. WHO'nun raporuna göre sünnet işlemi kadın erkek cinsel ilişkilerinde HIV riskini neredeyse %60 oranında azaltıyor. Artıları ve Eksileriyle Sünnet İsteğe bağlı sünnet penisin ucunda, idrar çıkış deliğini kapatan ve o bölgede kapalı boşluk oluşturan cilt katlantısının kesilerek alınmasıdır. Bu bölge HIV enfeksiyonlarına çok yatkın bir alandır. Araştırmacılar sünnetten sonraki 6 ve 24 aylık süreçlerde erkeklerin cinsel memnuniyetini ve cinsel sağlığını incelediler. Gerçekten bu işlem yapılmaya değer mi? Terazinin bir kefesine artıları diğerine eksileri koyduğumuzda artılar mı ağır basıyor? Gönüllü olarak sünnet olmuş 360 erkek üzerinde yapılan bir araştırma yürütüldü. Erkeklerin %98'i cerrahi işlemden sonra cinsel memnuniyetlerinin oldukça üst seviyede olduklarını belirtti. Bu erkeklerin cinsel partnerleri olan kadınların çoğunluğu (%98) da benzer açıklamalarda bulundu. Kadınlar da sünnetin cinsel işlevde bir sorun meydana getirmediğini belirtti. Erkeklerin 3'te 2'si sünnet sonrası seksten daha fazla keyif aldıklarını bildirdiler. Aynı zamanda seks kazaları da sünnetten sonra daha az meydana geliyordu. 2014 yılında yapılan bir çalışmada bilim insanlar erkeklerin boşalma süresi üzerine sünnetin nasıl bir etkisi olduğunu araştırdı. Sünnet ile derileri alındıktan sonra erkeklerin boşalma süresi ortalama 20 saniye daha fazla uzuyordu. Araştırmacılar sünnet olmanın penis duyarlılığını azalttığından dolayı boşalma süresini geciktirdiğinden şüpheleniyorlar. Cinsel Memnuniyet Artıyor Penisin deri kısmının alınması cinsel hazzı artırmakla kalmıyor. Aynı zamanda hem partnerlerinin daha fazla tatmin olmasını sağlıyor hem de iki tarafın cinsel sağlığını koruyor. 2011 yılında yapılan bir araştırmada çiftlerde HPV oranına bakıldı. Sünnet olan yetişkin erkeklerde ve partnerlerinde HPV enfeksiyonları daha az görüldü. Ne kadar az erkek bu virüsten etkilenirse, virüs o kadar az kadına geçiyor. Bir diğer sonuç da kadınların yaklaşık %40'ının partnerleri olan erkeklerin sünnet olmasından memnun olmasıdır. HIV riskini azaltmada sünnetin etkili olduğunu az önce söylemiştik. Aslında sadece HIV değil, pek çok cinsel yolla bulaşan hastalık riski penise yapılan bu cerrahi operasyon ile düşürülebiliyor. Amerika'da Hastalık Kontrol Merkezi de çok önemli bir araştırma yürüttü. Buna göre genital iltihap ve papilloma virüsü enfeksiyonlarının sünnetle azaldığı ortaya çıktı. 2009 yılında Uganda'da yapılan bir araştırma sünnetin genital iltihap riskini %25, HPV riskini ise %35 azalttığını gösteriyor. İnsan papilloma virüsü eğer engellenmezse kansere bile yol açabilen bir virüstür. HIV enfeksiyonu ve diğer cinsel yolla bulaşan hastalıkları önlemede güvenli seks ve sünnet olmak kilit etkenlerdir. Biz demiyoruz, bilim insanları diyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/erkeksiz-ureme/", "text": "Dişi Zebra Köpekbalığında Erkeksiz Üreme Görüldü Sadece biz insanlar değil, galiba doğadaki tüm dişiler erkeklere ihtiyaç duymadan kendi başlarının çaresine bakmaya çalışıyorlar. Erkeksiz üreme çalışmaları insanlara özgü değil. Avustralya'da Townswille'de bir akvaryumda yaşayan dişi bir zebra köpekbalığı erkeğine ihtiyaç duymadan kendi yavrusunu dünyaya getirdi. İlk defa 1999'da akvaryuma partneriyle konan bu köpekbalığı 2012'ye kadar partneriyle beraber iki düzine yavru doğurdu ama 2012'de ayrıldılar. 2016'nın başlarında ise dişinin üç bebeği daha oldu. Queensland Üniversitesi'ndeki araştırmacılar bu durum için bazı açıklamalar yapmaya çalıştılar. Bunlardan biri; dişi erkeğin spermlerini sakladı ve daha sonra onları kendi yumurtalarını döllemek için kullandı. Ancak genetik testler yavru köpekbalıklarının sadece annelerinden DNA aldıklarını gösteriyor. Yani eşeysiz üreme olduğu kesin. Zaten köpekbalıklarının da içinde olduğu bir hayvan grubunun eşeysiz üreme yapabildikleri biliniyordu. Ancak erkek partnerinden ayrıldıktan sonra erkeksiz üreme özelliği kazanan bir köpekbalığı duyulmuş, görülmüş şey değildi. Bilim insanları hala daha dişinin nasıl ürediğini bulmaya çalışıyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/erken-yaslanma-nasil-oluyor/", "text": "Erken Yaşlanma Nasıl Oluyor? Şu ana kadar kayıtlara geçen en yaşlı insanlar 113 ve 122 yıl yaşadı. Ne kadar uzun yaşayacağımız ve vücudumuzun ne kadar hızlı yaşlanacağı %50 oranında genetik etkenlere bağlıdır. Diğer %50 ise beslenme alışkanlığı, egzersiz, hayat tarzı ve hastalıklar gibi çevresel etkenlere bağlıdır. Geçtiğimiz 20-30 yılda ömür beklentisindeki sürekli artışın başlıca sebebi, iyileştirilmiş toplum sağlığı ve hastalıklara karşı bulunan yeni tedavi yöntemleridir. Bilim insanları elimizdeki imkanları göz önüne aldığımızda ortalama insan ömrünün 85'i aşamayacağını düşünüyor. Araştırmacılar bunun yerine ömür beklentisindeki büyük artışların bundan sonra erken yaşlanma sürecinin kendisinin yavaşlatılmasından gelmesi gerektiğine inanıyor. Erken yaşlanma süreci, organların çalışmasına etki eden belli genleri ve proteinler ile vücut organlarının ve DNA'ya rastlantısal olarak zarar veren toksik moleküllerin doğal üretiminin birleşiminden meydana gelir. Bu tür zararlar, zamanla vücudun kendi kendini onarma becerisini aşar ve hastalık ile ölüme karşı yükselen bir hassaslıkla sonuçlanır. Genler Erken Yaşlanma Konusunda Çok Etkili Örneğin, hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalarda hayat süresini %200-600 arttıran düzinelerce gen tespit edildi. Çok yaşlı insanların (ortalama 98) üzerinde yapılan çalışmalar şaşırtıcı sonuçlar ortaya koyuyor. Bilim insanları iyi kolesterol üretimini artıran ve dolayısıyla kalp damar sistemini geliştiren, erken yaşlanma sürecini yavaşlatan bir geni ortaya çıkardı. Bu, çok yaşlı insanlardaki erken yaşlanma sürecini yavaşlatan düzinelerce genetik faktörü tespit eden araştırmalardan sadece bir tanesi. İyi bir beslenme düzeni, egzersiz yapma, stresi azaltma, olumlu bir tavra sahip olma ve ilave ilaçlar almak gibi alışkanlıklar, hayat kalitesinin artmasına ve 100 yaşına kadar yaşamaya yardım etse de bunların hiçbirinin kendi başına yaşlanma sürecini yavaşlatarak insanların 130 yaşına kadar veya daha fazla yaşamasını sağladığı kanıtlanmadı."} {"url": "https://sinirbilim.org/erken-yasta-yabanci-dil-ogrenimi/", "text": "Erken Yaşta Yabancı Dil Öğrenimi İlk yabancı dili kaç yaşında öğrenmeye başladınız? Standart ilköğretim sisteminde çocuklarınıza 10 yaşında ingilizce öğretmeye başlıyorlar ama özel okullarda daha erken. İstanbul'da International College'da bazı çocuklar 8 yaşında 10 11 dil biliyorlar! Çağımızda erken yaşta yabancı dil öğrenimi hem eğitim hem de bilişsel gelişim açısından oldukça kritik bir konudur. Başka toplumlarla iletişim kurma ve dünyaya açılma artık neredeyse zorunlu bir ihtiyaçtır. Yabancı dilin erken yaşlarda edinilmesi birçok açıdan ele alınabilir. Erken yaş kavramı genel olarak 5-12 yaş arası kabul ediliyorsa da yabancı dil öğrenimi doğumdan itibaren başlayabilecek bir süreçtir. Özellikle 3 yaşına kadar olan öğrenimde yeni dil aksansız, anadilmiş gibi konuşulabilir. Bu yetenek çocuklarda 6-7 yaşına kadar devam eder ve sonrasında azalır. Bunun sebebi nörofizyolojik altyapıdır. Beynin dil öğrenmeden sorumlu bölgeleri bu yaşlarda oldukça aktiftir. Ayrıca bu yaşlarda öğrenilen dil beynin motor konuşma bölgesinin bulunduğu yarım küre kodlanacağı için aksansız konuşma çok daha kolay olacaktır. Yabancı Dil Öğrenimi 3 Yaşına Kadar Başlamalı Bu bilgilerden yola çıkarak özellikle 3 yaşına kadar en azından bir yabancı dilin uygun şekilde öğretilmesi gerektiğini düşünüyorum. Tabi öğrenilen dile/dillere daha sonra da maruz kalmak ve alıştırma yapmak önemli olacağından sistemli bir uygulama gerekebilir. Örneğin 3 yaşına kadar aksansız şekilde iki dil öğrenen çocuk ilerleyen dönemlerde bu dillerden birine maruz kalmazsa aksanında sorun yaşayabilir. Bunu önlemek için görsel-işitsel eğitim programlarının kullanılabileceğini düşünüyorum. Araştırmalar erken yaşta yabancı dil öğreniminin problem çözme yetilerini de güçlendirdiğini göstermektedir. Bu çocuklar ileri ki eğitim hayatlarında daha başarılı olmaktadırlar. Bilişsel gelişim açısından da oldukça önemli katkıları vardır. Aileler erken yaşta ikinci bir dilin öğrenilmesinin anadil becerilerine zarar vereceğinden korkmaktalarsa da araştırmalar tam tersini söylüyor. Öğrenilen dil, anadil becerilerini bozmuyor aksine güçlendiriyor. Yabancı Dil Öğrenimi Kültürü Geliştiriyor Tüm bu bilgiler çocuğu sadece akademik hayatta başarılı bir birey olarak yetiştirmek için uygulanıyor gibi anlaşılabilir. Fakat zihnimizi dünyaya açmak, başka kültürleri anlayabilmek bize sosyal açıdan da büyük artılar kazandırır. Kişisel kanaatim bu durumun empatiyi geliştirebileceği ve beynimizdeki sabit fikir duvarlarını yıkabileceği yönünde. Tahammülsüzlük çağında başka bireylerin, toplumların düşüncelerini anlamak çok değerli olacaktır."} {"url": "https://sinirbilim.org/eroin-ile-ilgili-bilinmeyen-gercekler/", "text": "Eroin ile İlgili Bilinmeyen Gerçekler Eroin ile ilgili televizyonlarda, internette hep acı haberler görmüşsünüzdür. Belki siz veya yakınlarınızdan biri de hayatının bir döneminde bu uyuşturucuyu kullanmıştır. Özünde haşhaş bitkisinden üretilen bu madde morfinin biraz değiştirilmiş halidir. Bitkiden çıkartıldığı için doğal olduğunu düşünüyorsanız haklılık payınız var ama bu eroinin yarattığı zararları telafi etmiyor. Şimdi dünyanın en bağımlılık yapıcı opiat maddesi hakkında konuşacağız. Haşhaş bitkisinin bazı bölümlerinden kodein ve morfin çıkartılır. Kodein, morfine göre daha az bağımlılık yapıcı bir moleküldür. 19. yy'ın sonunda Alman kimyager Felix Hoffmann morfini asetilledi. Bu şekilde kodein üretmeye çalışırken morfinden kat kat daha etkili eroini elde etti. Kimyasal ismi diasetilmorfin olan bu molekül şu anda en hızlı etki eden opiat maddesidir. Vücuda girdiğinde çok hızlı bir şekilde beyne ulaşır ve bir dizi fiziksel ve psikolojik etkiye yol açar. Bu etkilerin birçoğu ise sağlık açısından tehlikeli durumlar yaratır. Çakır Keyif Hali Damardan enjekte ettiğinizde eroin hemen beyne ulaşır ve size öfori dediğimiz bir çakır keyif hali yaşatır. Bu evrede kişi gayet hoşnut, memnun bir hayat sürer ve sonrasında birkaç saat boyunca uyku mahmurluğu ile uyanıklık arasında kalır. Gözleri yarı açık, anlamsızca gülümseyen kişi tabiri caizse çakır keyif olmuştur. Eroin size keyif vermesinin yanında yarı uykulu bir hale de sokar. Bunun sebebi sakinleştirici bir madde olmasından kaynaklanır. Eğer ki kullanıcı dozu fazla kaçırırsa derin uykuya girebilir ve onu sarssanız bile uyandıramazsınız. Zaten eroini kullanan kişi de bunu istiyor diyebilirsiniz. Uyuşturucunun amacı zaten keyif vermektir ama bu keyif hali aşırı doza ve ölüme giden ilk adımdır. Uyku sersemliğinin diğer bir zararı ise kişinin bilincini kaybetmeye başladığı yerdir. Uyuşturucu aldığınızda bilinciniz kayboluyorsa komaya girme ihtimaliniz artıyor demektir. Bilincini yitiren bir uyuşturucu kullanıcısının nefes alışları yavaşlar, hatta bazen durabilir. Şiddetli Kaşınma Eroin Kullanımının Bir Yan Etkisidir Eroin kan beyin bariyerinden geçip nöronlara ulaştığında hemen morfine dönüştürülür ve opioid reseptörlerine bağlanır. Opioid reseptörlerinin uyarılması da öfori, telaş ve deride sıcaklık hissinin ortaya çıkmasını sağlar. Opioidlerle bağlantılı olarak eroinin bir yan etkisi ise şiddetli kaşınma isteğidir. Sakinleştirici maddeler deriyi rahatsız edecek histaminin salgılanmasını tetikler. Histamin aslında vücudun alerjik tepkilerde ürettiği bir maddedir. Alerjinizin olduğu bir yiyeceği yediğinizde derinizin kızarması ve kaşınmasının sebebi histamindir. Eroin ve diğer opiat maddeler histaminin salgılanmasını tetikler. Bu şekilde deride çok şiddetli bir kaşınma isteğine sebep olurlar. Eroin Bir Zamanlar Ülke Çapında Satılıyordu Eroin ilk defa 1874 morfinden türetildi ancak 1898'de Alman Bayer Şirketi tarafından tıpta kullanılmaya başlandı. Tıbbi işlemlerde bir ağrı kesiciye ihtiyaç vardı ve eroin çok iyi bir ağrı kesiciydi. Bayer'de bir kimyacı morfin yerine kullanılabilecek daha sağlıklı bir ağrı kesici üzerinde çalışıyordu. Bu ağrı kesicinin daha az yan etkisi ve daha az bağımlılık yapıcı özelliğinin olması amaçlanıyordu. Bir arkadaşından morfini asetilleyerek kodein elde edebileceğini öğrenmişti. Ancak kazara iki kere asetilledi ve diasetilmorfini, yani eroini sentezledi. 20. yy'ın başlarında öksürük şurubu gibi sıradan ilaçlar bile eroin içeriyordu. Amerika gibi büyük ülkelerde çok geniş çapta satılmaya başlandı. Doktorlar bu ilaçları kullanan hastaların daha iyi uyuduklarını söylüyordu. Yalan söylemiyorlar veya ilaç şirketleri için çalışmıyorlardı. Gerçekten eroin iyi uyutuyordu. Hem de morfinden daha az bağımlılık yapıcıydı. Yıllar içerisinde doktorlar eroinde farklı bir özellik keşfetmeye başladı. Daha az bağımlılık yapıcı diye düşündükleri eroin aslında öyle değildi. Morfinden 2-3 kat daha tesirli olan ve beyin tarafından hızlıca emilen eroinin bağımlılık yapma etkisi de çok daha fazlaydı. 90'larda Bir Eroin Modası Vardı 1990'lı yılların ortalarında orjinal ismiyle heroin chic adlı bir moda rüzgarı esiyordu. Solgun bir ten rengi, gözlerin altında koyu çizgiler ve koyu renk dudaklar ile karakterize bu moda akımı eroin kullanımının vücuda etkilerini yansıtıyordu. Eroinin vücuda etkileri Amerikan moda dünyasında kendini gösterirken sokakta da eroinin başka bir türü satılıyordu. Kolombiya'dan gelen bu eroin Asya'dan gelenlere nazaran çok daha ucuz ve saftı. Ucuz ve kolay ulaşılabilir birçok üründe olduğu gibi eroinin de satışları bir anda artmış ve kullanıcılar çoğalmıştı. Eroin kullanımı yaygınlaştıkça ölümler de artmaya başlamıştı. 1997 yılında bir moda fotoğrafçısının aşırı doz eroinden ölmesi üzerine ucuz eroin sorunu gün yüzüne çıktı. Sokakta ölen yüzlerce kişi onlar için önemli değildi ama moda dünyasından bir ismin ölmesi tüm dikkatleri çekti. Hemen başkan Bill Clinton olaya müdahale etti ve eroin modasını yansıtan tüm resim ve reklamların toplatılmasını istedi. Eroin Kaçakçılığının İnanılmaz Yöntemleri Lucy filmini izleyenler hemen hatırlayacaktır. Filmde Lucy adlı karakter bir maddeyi taşıması için seçiliyor. Paket ameliyatla Lucy'nin vücuduna yerleştiriliyordu. Lucy vücudunun içinde paketi taşırken sızma oluyor ve süper güçlere sahip oluyordu. Aslında buna benzer yöntemler yıllar önce gerçek olarak denendi. Uyuşturucu kuryeleri yasa dışı uyuşturucu ticareti yapmak için bazen aşırı tehlikeli yöntemlere başvurabiliyorlar. Mayo Clinic Proceedings dergisi 2009 yılında çok önemli bir vaka yayınladı. Makale 50 yaşındaki bir kadının vücudunun içine eroin paketi yerleştirerek Amerika'ya uyuşturucu sokmaya çalıştığını belirtiyor. Kadının midesinde her biri 12 gram eroin içeren 50 paket küçük paket vardı! Her bir paketi yutarak midesine indirmeyi planlıyordu. Daha sonra da gideceği yere vardığında kusarak paketleri geri çıkaracaktı. Kadının uyuşturucu taşımaktan sabıkası olduğu için havaalanında görevliler ondan şüphelendi ve durdurdu. Aslında uyuşturucu kullanıp kullanmadığından şüpheleniyorlardı. Bu yüzden standart kan testi, fiziksel muayene yaptırmak istediler. Muayene ve kan testi sonuçları normal çıkmıştı ama tomografi görüntüleri aynı şeyi söylemiyordu. Bilgisayarlı tomografi kalın bağırsakta tuhaf dikdörtgen bir şeyler olduğunu gösteriyordu. Doktorlar gerekli müdahaleleri yapıp eroin paketlerini çıkardı. Kurye kadını yetkililere teslim ettiler. Eğer eroin paketlerinden bir tanesi sindirim sisteminde sıkışsaydı veya açılsaydı inanılmaz büyük sorunlara neden olabilirdi. Tek bir paketin sızması bile kadını komaya sokmaya yetebilirdi. Eroinin Üç Farklı Rengi Vardır Eroin denilince aklınıza beyaz bir toz geliyor olabilir. Aslında bu uyuşturucunun kahverengi ve siyah renkli satılanları da vardır. Eroinin rengi hangi ülkeden geldiğine ve nasıl üretildiğine göre değişiyor. Kolombiya'dan gelen eroin genelde kahverengi oluyor. Pakistan ve Afganistan'dan gönderilenler de kahverengi rengini alıyor ve çoğunlukla Avrupa'da satılıyor. Beyaz toz şeklinde satılan versiyonu ise daha saf halidir ve Güneydoğu Asya'dan gelir. Beyaz toz şeklinde satılan bu eroini bulmak diğer eroinlere kıyasla daha zordur. Öncelikle daha pahalıdır. İlk bakışta şeker, un veya süt tozundan bile ayırt etmekte güçlük yaşarsınız. Siyah renkli eroin ise bu versiyonunun tek üreticisi olan Meksika'dan gelir. Soğuk ortamda katı halde bulunan bu madde tıpkı bir şeker görünümündedir ama sıcak ortama geçtiğinde yapışkan bir hale bürünür. Bu madde endüstriyel işlemler ile üretildiği için çok saf değildir ve düşük kalite uyuşturucu olarak değerlendirilir. Kimyasal yapısı da eroinin diğer formlarından ziyade opiuma benzer. Bebekler Opiatlara Bağımlı Olarak Doğabilirler Okuduğunuzda sizi şaşırtacak bir gerçek ama bebekler annelerinden bağımlılığı miras olarak alabilir. Annesinin rahminde eroine maruz kalan bir bebek uyuşturucu bağımlısı olarak dünyaya gözlerini açabilir. Bunun için annenin illa da hamileyken eroin kullanmış olmasına gerek yok. Bir kadın gebelikten önce eroini bırakmış ama yoksunluk belirtileri için bir opiat ilaç alabilir. Bu kadın opiat maddenin yarattığı bağımlılık hissini bebeğine aktarabiliyor. Neonatal yoksunluk sendromunda bebek de yoksunluk belirtileri göstermeye başlıyor. Bebeğin yoksunluk belirtilerini gidermek için opiat madde alması gerekiyor. Yoksunluk çeken bebeklerde doğumu takip eden 72 saat içinde birçok belirti görülmeye başlıyor. Bunların başlıcaları aşırı ağlama, kilo alma, ateş, huzursuzluk ve kusmadır."} {"url": "https://sinirbilim.org/erotomani/", "text": "Erotomani: Benden Haberi Yok, Öyleyse Kesin Bana Aşık Çoğu kadının hayallerini süsleyen bir Johnny Depp olmuştur. Çoğu erkeğin de hayallerini süsleyen bir Angelina Jolie. Genellikle, bu ünlüleri uzaktan beğenip takdir etmekle yetiniriz. İleriye gitmek için pek bir girişimde bulunmayız. Gündelik hayatımızdaki benzeri durumda olanlar içinse 'platonik aşk' tanımlaması uygun görülür. Bu durum için de elden gelecek pek bir şey yoktur. Ancak, kimimiz için olay burada sona ermemektedir. Erotomani Nedir? Erotomania, bireyin içinde bulunduğu ve oldukça ender rastlanan delüzyonlardan biridir. Bu delüzyonda kişi, daha önce hiç tanışmadığı birinin kendisine karşı romantik duygular beslediğine inanır. Bu inanış, genelde, yüksek statüden olup ünlü sınıfındaki kişilere yöneliktir. Ancak bazı durumlarda, tamamen yabancı biri için de aynı inanış ortaya çıkabilir. Aksini gösteren kanıtlar olmasına rağmen, kişi kendisine aşık olunduğu fikrinden caymaz. Ve ünlü bir politikacının, oyuncunun, şarkıcının veya tamamıyla yabancı birinin kendisine aşık olduğunu sanmaya devam eder. Erotomani, tek başına tanısı konan bir bozukluk değildir. Genelde, beraberinde delüzyonel bozukluklarla birlikte teşhisi konmaktadır. DSM'ye göre delüzyonlar, bir ilacın kullanılmaması ve şizofreni tanısının alınmaması halinde ortaya çıkmalıdır. Ayrıca, bireyin delüzyonlar dışında başka tuhaf bir davranışı da olmamalıdır. Ayrıca erotomanik durum, kimi zaman şizofreni gibi bazı psikiyatrik bozuklukların belirtilerinden biri olarak görülebilir. Erotomani'nin Belirtileri Nelerdir? Erotomani'nin en önemli belirtisi, bir başkasının kendisine aşık olduğunun zannedilmesidir. Siz sevgili platonikler, lütfen sakin olun. Bu belirtilerin eşlik ettiği diğer belirtiler de var. Bunlar: - Erotomanik birey, hedef kişinin , kendisine gizli mesajlar yolladığını düşünür. Örneğin televizyondaki spikerin, gizli bir yöntemle kendisiyle iletişime geçtiğini düşünür. - Hedef kişinin sürekli kendisini takip ettiğini, ona mektuplar yazdığını düşünür. Öyle ki, bu takipler ve iletişime geçme girişimleri, kendisinin de istemeyeceği düzeydedir. - Ayrıca ne kadar aksini gösteren kanıt olursa olsun, yine de hedef kişinin kendisine aşık olduğu fikrinden cayamaz. Hatta, hedef kişi umursamaz davranırsa bu erotomanik bireyin daha da cesaretlenmesi için bir davet olarak kabul edilir. Danışman psikolog Glenn Wilson erotomaniyi şu şekilde özetlemektedir: ...genelde ünlüler veya doktor, avukat gibi yüksek statüdeki bireylerin kendilerine aşık olduğunu düşünürler. İlgilerini belli etmek için de gizli sinyaller gönderdiklerini sanırlar. Örneğin, sevdikleri renkte bir kravat giymeleri erotomanikler için aşk işaretidir. Kendileriyle medya aracılığıyla veya telepatiyle iletişime geçildiğini düşünürler. Aldıkları bu sinyaller sonrasında kendileri de; mektuplar, hediyeler ve telefon çağrılarıyla karşılıkta bulunurlar. Eğer bunlar reddedilirse bunu, yasak aşkları için uygulanan bir taktik olarak görürler. Erotomanikler, bu ilişkiyi engellediğini düşündükleri kişi karşısında oldukça tehlikeli olabilirler. Çoğunlukla kadınlarda görülen bu durum, erkeklerde ve homoseksüel bireylerde de görülür. Ayrıca, erkek erotomanikler, tehlike arz eden gruptadırlar. Örneğin, Amerikan başkanı Ronald Reagan'ı vuran John Hickley, Taxi Driver filminde gördüğü Jodie Foster'ı etkilemek için bu cinayeti işlemişti. Bu bozukluk, esasında birçok rahatsızlığın da belirtilerini göstermektedir. Bu bozuklukta görülen kontrolü kaybetme durumu, evrimsel olarak çiftleşmeyi engelleyen durumlara karşı sergilenmesi gereken riskli davranışlardır aslında. Ancak gizlice takip etmeler ve erotomani, genelde yalnızlık ve düşük özgüven haline obsesyon, delüzyon ve antisosyal kişilik bozukluğunun da eklenmesiyle ortaya çıkmaktadır. Psikotizmle ilişkili bulunan güçlü aile tarihçeleri, durumun genetik yönünün bulunduğunu ortaya koymaktadır. Erotomani'nin Tedavisi Var Mıdır? Bazı vakalarda antipsikotik ilaç tedavisi işe yaramıştır. İlaç tedavisi, psikoterapi ile paralel yürütüldüğünde olumlu sonuçlar elde edilmiştir."} {"url": "https://sinirbilim.org/erteleme-sanati-john-perry/", "text": "Erteleme Sanatı John Perry Tao Te Ching'in felsefesi 'büyük görevleri bir dizi küçük eylemlerle başarmak' ve 'küçük ve uygulanabilir adımlar aracılığıyla sürekli gelişimi hedefleyen Kaizen adlı Japon felsefesi ile belki en nefret ettiğiniz özelliğiniz olan 'erteleme' ile nasıl başa çıkabileceğinizi anlatan enfes bir kitap. Erteleme Sanatı için olay şundan ibaret; artık 'to do list' olarak adlandırılan' yapılacak şeyler listenize, her şeyi yazıyorsunuz. Evet, her şeyi. Kitaptan bir örnek verelim. 7. Bir fincan kahve daha doldur. 8. Kanepeye değil masaya otur. 9. Bilgisayarı aç. 10. E- postana göz atma. 11. İnternette gezinmeye başlama. 12. Belgelerime git. 13. Dummet'in kitap eleştirisini aç. Yaptığınız bu minik işler, daha sonra büyük işler için güven oluşturacaktır. Yani yapılacaklar kadar yapılmaması gerekenler de yer almalı listede."} {"url": "https://sinirbilim.org/eski-sevgiliniz/", "text": "Eski Sevgiliniz ile Arkadaş Kalabilir misiniz? Çoğu kişinin arkadaş kaldığı bir eski sevgilisi vardır ve eski sevgiliyle arkadaş kalma durumu toplum arasında en çok fikir ayrılığına düşülen konulardan biridir. 2004 yılında yapılan NBC.com'da yapılan online bir ankete katılan kişilerin 48%'si eski sevgilileriyle arkadaş kaldıklarını, 18%'si arkadaş kalmaya çalıştıklarını ama başaramadıklarını söylemiştir. Burada konumuz arkadaş kalmaya çalışıp bir türlü başaramayan toplumun 18%'lik dilimi. Eski Sevgiliniz Hala Aklınızda mı? Öncelikle belirtmeliyim ki eski sevgiliniz ile arkadaş kalamazsınız diye bir şey kesinlikle iddia etmiyorum. Bazı kişiler çok iyi bir şekilde eski sevgilileriyle arkadaş kalabiliyorlar, özellikle ayrılık anlaşmalı gerçekleşirse. Öncelikle kişinin eski sevgilisiyle neden arkadaş kalmak istediği sorusundan başlayalım. Son zamanlarda yapılan YourTango.com'da yer alan bir anket sonucuna göre katılımcıların %71'si eski sevgililerini çok fazla düşündüklerini itiraf etmişlerdir. İlişkisi olmayan kişilerin %57'si eski sevgililerini düşünmenin onların yeni bir aşka yelken açmasına engel olduklarını belirtmiştir. Bunun doğruluğuna ne kadar inanıyorsunuz? Eğer aklınızda hala eski sevgiliniz varsa geleceğinize odaklanmak gerçekten zor olabilir mi? Sevgililer ayrıldıktan sonra bir anda hayatlarında bir boşluk hissederler ve kısa ve uzun süreli acı çekerler. Sevgilisinden ayrılan kişiler çoğunlukla çikolata gibi yiyecekleri daha sık yemeye başlar. Bunun sebebi ayrılıktan dolayısıyla ortaya çıkan üzüntünün kaynağı olan serotonin azlığının çikolata, muz gibi yiyeceklerle artırılabilmesinden kaynaklanır. Serotonin Ne İşe Yarar? Serotonin halk arasında mutluluk hormonu olarak bilinen beyindeki bir monoamin nörotransmitter (5-HT) maddedir. Muz gibi yiyeceklerde bolca bulunan triptofandan üretilen serotonin hormonu sindirim sisteminde, kan hücrelerinde ve merkezi sinir sisteminde çok önemli görevler üstlenir. Her ne kadar popülaritesini beyindeki mutluluk ve iyi hissettirme görevlerine borçlu olsa da vücuttaki serotoninin 90%'ı sindirim sistemindeki enterokromaffin hücrelerinde bulunur ve bağırsak hareketlerini düzenlemek için kullanılır. Serotonin Eksikliği Ölümcül Olabilir Serotonin başlıca sindirim sisteminde görev almasının yanında, beynimizdeki nöron ağlarını düzenleme özelliğine sahip önemli bir hormondur. Bu nöron ağları sirkadyan ritimler, algılama gibi önemli işlevler dahil olmak üzere çok önemli görevleri vardır. Bu molekülün salgılama mekanizmasının düzenlenmesi birçok rahatsızlıkta kullanılan tedavi metotlarından biridir. Bir nörotransmitter olarak büyüme, üreme, davranış ve yaşlanma gibi çok geniş bir yelpazede vücudun çeşitli bölgelerinde görevlere sahiptir. Bu hormonun eksikliği üzerine yapılan çalışmalar serotonin eksikliğinin ölümcül olacağını göstermiştir. C. elegans solucanlarında yapılan deneylerde serotonin hormonun çeşitli maddelerle azaltılması sonucu solucanlarda obezite ve değişik gelişim bozuklukları ortaya çıkmıştır. Aslında depresyondan obeziteye kadar neredeyse tüm rahatsızlıkların serotonin salgılama sistemiyle bir ilişkisi vardır."} {"url": "https://sinirbilim.org/esrarin-etkileri-nelerdir/", "text": "Esrarın Etkileri Nelerdir? Esrar Kullanımının Tehlikeleri Onun birçok ismi var. Günlük dilde ona esrar diyoruz. Uluslararası konuşmalarda marijuana olarak biliniyor. Ot çekmek olarak bilinen şeyde ot kelimesi esrarı niteliyor. Bilimde ise ona kanabis adı veriliyor. Türkiye'de esrarın elde edildiği kenevir bitkisini yetiştirmek dahi yasak. Esrarın etkileri ile ilgili internette çok değişik bilgiler bulabilirsiniz. Biz iki gruba rastladık. Bunlardan biri marijuananın aslında kanser hücrelerini öldürmek de dahil pek çok faydasının olduğunu söylüyor. Buna göre marijuanın kullanılması gerektiği belirtiliyor. Diğeri ise marijuanın uyuşturucu kategorisinde değerlendirilip yasaklanmasını belirtiyordu. Bu konuyu bir araştıralım dedik ve gördüğünüz infografiği hazırladık. Bu arada bir not düşelim, kanabis tıpta kullanılıyor. Birçok insan hayatının bir döneminde esrar ile tanışmıştır. Amerikalı yetişkinler arasında yapılan anketlerde her 3 kişiden 1'inin marijuanayı denediği anlaşılıyor. İnfografikte de gördüğünüz gibi esrarın etkileri hem olumlu hem de olumsuz birçok şeyi kapsıyor. Hafıza ve koordinasyon bozuklukları marijuananın olumsuz bozukluklarından bazılarıdır. Buna karşın anksiyeteyi azaltması, ağrı hissini düşürmesi ise olumlu olarak karşılanabilir. Esrarın Etkileri Fiziksel Olarak Nasıl Hissedilir? Marijuana Cannabis sativa adlı kenevir bitkisinden türetilir. İçindeki delta 9-tetrahydrocannabinol adlı aktif maddeyle sizi çakır keyif yapar. Marijuananın içindeki THC ve diğer maddeler beyin ve vücudun çalışma şeklini ciddi biçimde değiştirebilir. Vücuda girdiği anda esrarın etkileri sinir sistemi başta olmak üzere bağışıklık sistemine kadar uzanır. Marijuananın daha ilk soluğunda THC hemen kana karışır ve etkisini göstermeye başlar. THC merkezi sinir sisteminde haz merkezlerini hedef alır. Bu kimyasal molekül seks esnasında ne hissediyorsanız size aynısını yaşatır. Beyniniz hazzı hissetmemizi sağlayan dopamin salgılar ve nöronlar bir süre sonra bunun müptelası olur. Bunun dışında yiyeceklerle alınan esrarın etkileri vücuda alındıktan bir süre ortaya çıkar. Midede parçalanması ve sindirilmesi zaman alacağından THC hemen açığa çıkmayacak ve kana karışmayacaktır. Esrarın etkileri ise 3 4 saatten sonra kaybolur. Marijuana içmek bazen 3 saate kadar nabzınızı iki katına çıkarabilir. Bu yüzden hastanelerin acil servis bölümüne çoğu kez marijuana kullanıp kalp krizi geçirmiş insanlar gelir. Ayrıca kan basıncını düşürür, kanamayı hızlandırır ve kan şekerini etkileyebilir. Solunum yoluyla alınan marijuananın akciğer kanserine yol açıp açmadığını henüz bilmiyoruz. Marijuana akciğerleri rahatsız ediyor, bu bir gerçek. Esrar kullananlar daha fazla öksürük ve benzeri akciğer rahatsızlıklarına yakalanıyorlar. Ancak akciğer kanseri ile marijuana arasında net bir bağlantı kurulabilmiş değildir. Esrarın Etkileri Herkeste Aynı Değildir Esrarın etkileri kişiden kişiye göre farklılık gösterir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi THC'yi vücudunuza alış biçiminiz de etkisinin ne kadar sürede ortaya çıkacağını değiştirir. Şimdi bu kimyasalın kana karıştığında size neler yapabileceğinden bahsedelim. Öncelikle baştan söyleyelim, bu sigara veya alkol almaya benzemiyor. Esrarın etkileri sigaradan biraz farklıdır. İkisi de keyif verir ama ben sigara içtiğinde halüsinasyon gören biri ile karşılaşmadım. Esrar halüsinasyon görmenize neden olabilir, zaman algınızı değiştirebilir, sizi gergin, endişeli yapabilir. Esrar aldığınızda renkler daha canlı görülür, duyularınız daha çok keskinleşir. Çok rahatlamış hissedersiniz ve dünyayı umursamazsınız. İnsanların esrar tüketmelerindeki sebepler bunlardır ama esrarın etkileri bundan çok daha fazladır. Araştırmacılar marijuananın beyni ve vücudu nasıl etkilediğini tam anlamıyla çözemediler. Etken maddenin beyinde dopamin nöronlarını uyardığını, kana nasıl karıştığını biliyoruz ama tüm yolakları henüz bilmiyoruz. Özellikle gençlerde ve çocuklarda esrarın nasıl etki ettiğinin çok iyi anlaşılması gerekiyor. Uyuşturucu kullanma yaşı gün geçtikçe düşüyor. Mark Manson Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı kitabında 13 yaşında okulda marijuana ile yakalandığını yazıyor. Uyuşturucu maddelere erişim her geçen gün daha kolay oluyor ve bizim acilen bir şeyler yapmamız gerekiyor. Beyne ve Vücuda Çok Zarar Verebilir Esrarın etkileri ile ilgili araştırmalar esrar kullanımından sonraki 24 saat boyunca beynin pek iyi çalışmadığını gösteriyor. Özellikle öğrenme, bellek ve dikkat merkezleri hasar görüyor ve aksaklıklar ortaya çıkıyor. Uzun süreli kullanımda da beynin eskisi kadar iyi çalışmadığını gösteren kanıtlar var. Şizofreni ve başka zihinsel rahatsızlığı olanların marijuana kullanma eğilimi sağlıklı insanlardan daha fazladır. Araştırmacılar kanabis kullanımı ile bazı zihinsel rahatsızlıklar arasında bağlantılar keşfetti. Örneğin bipolar bozukluk, major depresyon ve çocukluk anksiyetesi bunlardan bazılarıdır. Esrarın etkileri sadece zihni değil, vücudu da kapsıyor. Kanıtlar çok fazla olmasa da bazı araştırmalar marijuananın testis kanserine neden olabileceğini söylüyor. Şimdiye kadar akciğer, baş ve boyun kanseri ile marijuana arasında bir ilişki kurulamadı. Ancak daha önceden belirttiğimiz gibi bu alanda yeterince çalışma yapılmadı. Esrarın tam etki mekanizması bilinmiyor. Kanser ile ilgili elimizde yeterli bulgu yok. Ancak esrarın akciğerlere zarar verdiğini kesin olarak biliyoruz. Özellikle nefes yoluyla esrar içen kişilerde öksürük ve balgam en ciddi rahatsızlıkların başını çekiyor. Kanabisin Yararları"} {"url": "https://sinirbilim.org/esya-ve-insan/", "text": "Eşya ve İnsan Nuri Bilgin İnsan çevresiyle sürekli etkileşimde olup hem kendisini hem de çevresini mütemadiyen değiştirmektedir. Kendisi değiştikçe çevresini değiştirir, çevresini değiştirdikçe kendisi de bundan etkilenir. Türkiye'nin en önemli sosyal psikologlarından Nuri Bilgin 1991 yılında kaleme aldığı Eşya ve İnsan kitabında insanın eşya ile olan ilişkisini konu alıyor. Bu kitap bu alanda yazılmış en değerli Türkçe kaynaklardan biri. Her ne kadar kitabın basım yılı yaklaşık 20 yıl öncesine dayanıyor olsa da içerdiği bilgiler hala güncelliğini koruyor. Üsküdar'da bir arkadaşıma kitap bakınırken rafta tesadüfen tozlar içinde bu kitabı buldum. Nur Bilgin'in kitaplarının yeni basımlarının olmadığını bildiğimden ötürü kitabı hemen aldım. Nuri Bilgin'in kitapları çok ayrıntılarla bezenmiş ve okuyucuya çok fazla bilgi vermeyi amaçlayan eserlerdir. Hocanın daha önceden okuduğum Siyaset ve İnsan kitabı da böyleydi. 400 sayfa ve 12 bölümden oluşan bu kitapta eşyanın algılanışından, sınıflandırılması ve reklamlara kadar her konu işleniyor. Kitap daha önsözüyle beni etkilemeyi başarıyor. Nuri Bilgin önsözde insanın kendisiyle çalışacak bir araca ihtiyacı olduğundan bahsediyor. Ancak kendi elimizle yarattığımız aletler sonunda bizi kendilerine bağımlı kıldılar. İnsan kökünden koparılıp iğdiş edildi ve gittikçe bu eşyalar arasında yalnızlığa mahkum edildi. Endüstrileşme ve kitle üretim yöntemleri araç olan eşyaları amaç haline getirdi. Yer Yer Sıkıcı Olabiliyor Kitap eşya ile aklınıza gelebilecek her şeyi anlatıyor. Evrimsel süreçte ilk eşyaların nasıl olduğundan tutun da gelecekte kullanılabilecek eşyalara kadar bir sınıflandırma sunuyor. Eşyaların onarım süreçlerinin farklı gelir grubundaki insanlar için aynı anlama gelmediğini anlatıyor. Bazı bilgiler çok ilgi çekici olurken bazıları sıkıcı olabiliyor. Yukarıda bahsettiğim gibi kitap çok ayrıntı içeriyor. Bu alanla ilgili insanlar için bu çok tatmin edici olabilir ama ben biraz sıkıldım. Eşyalar zaman içinde eskidiği ve aşındığı için onarım ve yenilemeye muhtaçlar. Eski eşyanızı onarmayı mı yoksa yenisini almayı mı düşünürsünüz? Yazar bu noktada eşya, insan ikilemine zaman etkenini de katmış ve ilginç bir sonuç çıkarmış. Doğu toplumlarında zaman döngüsel olduğu için eşyanın bakımı daha öncelikli. Batı toplumlarında ise zaman doğrusal olarak algılandığı için eşya tamir gerektirdiğinde onarmak yerine yenisi alınıyor. Kitabın içinde eşya ve insan arasındaki ilişkiyi anlatan bunun gibi çok sayıda bilgi bulacaksınız."} {"url": "https://sinirbilim.org/etnometodoloji-nedir/", "text": "Etnometodoloji Nedir? Kökenleri dikkate alındığında etnometodoloji terimi, insanların gündelik yaşamlarını sürdürürken kullandıkları yöntemler anlamına gelir. İnsanların rasyonel olmalarının yanı sıra günlük yaşamda biçimsel mantığı değil pratik akıl yürütmeyi kullanıldığı düşünülür. Bir diğer tanım olarak: toplumun sıradan üyelerinin kendilerini içinde buldukları durumları anlamlandırmalarına, bu durumun içinde kendilerine çözümler üretmelerine ve bu durumlara göre hareket etmelerine aracılık eden sağduyuya dayalı bilgi bütününün ve prosedürler ve dikkate alışlar dizisinin araştırılması (Heritage, 1984:4; Linstead, 2006). Harold Garfikel ve Etnometodoloji Serüveni Etnometodolojinin sosyolojide özel bir yeri olmasını büyük ölçüde Garfikel'in başarısıdır. 1950'ler ve 60'larda, bir dizi yazıyla bu temel yaklaşımın ana hatlarını çizen Garfinkel'dir ve günümüzde temel etnometodolojik şahsiyet konumunu sürdürmektedir. Garfinkel ve etnometodologlar, sosyolojinin nesnel yapılara yönelik geleneksel ilgisini yeni bir biçimde ele almaya çabalamışlardır (Mynard ve Clayman, 1991). Garfinkel'in etnoyöntemler hakkında temel görüşlerinden biri, bu yöntemlerin düşünümsel bir şekilde açıklanabilir olduklarıdır. Açıklamalar, eyleyenlerin spesifik durumları izah etme biçimleridir (Bittner,1973; Orbuch,1997). Etnometodologlar, açıklamaların sunuluş ve başkaları tarafından kabul ediliş biçimlerine olduğu kadar insanların açıklamalarını çözümlemeye de çok ilgi gösterdiler. Etnometodologların konuşmaları çözümleme ile meşgul olmalarının nedenlerinden biri de budur. Bir örnek vermek gerekirse, bir öğrenci hocasına sınava neden girmediğini izah ederken bir açıklama getirmektedir. Öğrenci, bir olayı hocasına anlamlı hale getirmeye çalışmaktadır. Etnometodologlar, bu açıklamanın doğasıyla ilgilenir fakat daha genel olarak öğrencinin açıklama getirmesine ve hocanın onu kabul etmesine veya reddetmesine aracılık eden açıklama pratikleri (Sharrock ve Anderson, 1986) ile ilgilenirler. Etnometodolojinin Çeşitlenmesi"} {"url": "https://sinirbilim.org/evdeki-kimyasallar/", "text": "Evdeki Kimyasallar Bebeklerin Beyin Gelişimini Nasıl Etkiliyor? Çocukluğumuzda evde temizlik yapılırken tuz ruhu ve çamaşır suyunu karıştırıp nasıl da öksürülürdü, hatırladınız mı? Liseye gidip de azıcık kimya bilgisi kazandıktan sonra ailesini uyarmayan yoktur herhalde. Varsa geç kalınmış bu uyarıyı şimdiden yapsın! Evet, ebeveynlerimizi uyardıysak şimdi asıl meselemize gelelim: Evde küçük çocukları olan ebeveynler ve o çocukların evdeki kimyasallar ile olan ilişkisi. Ohio State Üniversitesi'nde yapılan araştırmanın sonuçlarına göre, zararlı kimyasallar kullanılan evlerde yaşayan çocukların dil gelişimlerinde gecikmeler olduğu görülmüş. Teste tabi tutulan çocukların ailelerindeki eğitim seviyeleri ve ebeveynlerin gelirleri de dikkate alınmış. Bilim insanları bu araştırmayı 190 aile üzerinde yapmış. Annelere hem hamilelikleri sırasında hem de bebeklerin doğumundan 14-23 ay sonra kimyasal kullanımları sorulmuş. Ebeveynlerin yaşadıkları yerdeki pestisit kullanımları ve genel kirliliğin etkileri da raporlanmış. Çocukların dil gelişimlerini ölçümlemek için, 14-23 aylıkken ve 20-25 aylıkken bazı bilişsel testler yapılmış. Bu standartlaştırılmış testlerde çocukların insanları ve nesneleri tanıması, yönleri takip etmesi ve nesneleri/fotoğrafları isimlendirmesi üzerine gözlemler yapılmış. Testlerin sonuçlarına göre ise bu küçük yaştaki çocukların dil gelişimlerinde, yaşadıkları çevredeki zararlı maddelerin doğrudan etkisi olmadığı gösterilmiş. Fakat doğumdan sonra kullanılmaya devam edilen ev temizliğindeki kimyasalların iki yaş civarındaki çocukların dil gelişimindeki doğrudan olumsuz etkileri kanıtlanmış. Kimyasallar ve Beyin Bu çalışmada, ailelerin doğum sonrasındaki kimyasal kullanımının hamilelikteki kadar önemli olmadığını düşündüklerini de kaydetmişler. Hamilelik sırasındaki kimyasal kullanım oranı %20 iken, hamilelik sonrasında bu oran %30'lara çıkmış. Aradaki fark sizce ne kadar küçük ya da büyük? Gelin bunu hem kimyasal hem de nörolojik yönden biraz inceleyelim. Kimyasal tepkimeleri düşündüğümüzde farklı ürünler ortaya çıkabilir. Örneğin çamaşır suyunun herhangi bir asitle örneğin limon suyu ve sirke tepkimeye girmesiyle beraber zehirli bir gaz olan klor gazı ortaya çıkar. Bu gaz solunum sistemimiz için zararlıdır. Eğer bu gaza çok fazla maruz kalacak olursak ölümcül de olabilir. Çamaşır suyunun tuz ruhuyla karıştırılması da kloramin buharı oluşacaktır ya da daha tehlikeli ve ölümcül olan hidrazin gazı açığa çıkacaktır. Kloramin gazı açığa çıktıktan sonra gözlerimiz ve solunum sistemi organlarıyla diğer iç organlarımıza kadar taşınabilir beyin de buna dahil! İşte bu kloramin gazı, tam da yazının başında da söz ettiğim ebeveynlerimizi öksürten gaz. Kloramin etkisine örnek verecek olursam şu çalışmanı sonuçlarına bir göz atabiliriz: 2003'te yapılan bir çalışmada klor gazına maruz kalan kadınlarda göz açıp kapatmada, renk ayırmada, kelime bilgisinde klor gazına maruz kalmayanlara göre bir bozulma olduğu gözlemlenmiş. Beyin gelişimi yavaşladıktan sonra bu gibi sonuçlar doğuran bu zararlı gazlar kim bilir çocuklar üzerinde ne kadar etkilidir, değil mi? Şimdi gelelim çocuklara. Uzun yıllar süren sinirbilim çalışmaları insan beyninin 25 yaşına kadar gelişmeye devam ettiğini belirtse de erken çocukluk dönemlerinde beyin gelişiminin daha hızlı ve dinamik bir süreçte gerçekleştiğini, bu dönemde oluşabilecek herhangi bilişsel problemlerin otizm veya şizofreni gibi hastalıklara yol açabileceğini göstermiştir. Bu gelişim sürecinde beyindeki gri ve beyaz maddenin yapısı ve fonksiyonelliği kadar, genetik ve çevresel faktörlerin de etkisi bulunmaktadır. Eğer erken gelişim dönemindeki çocuklar bu kimyasallarla doğrudan etkileşimdeyse veya temizlik yapan ebeveynlerin yakınında bulunuyorsa, yukarıda bahsettiğim kimyasal tepkimeler sonucu oluşan gazlardan etkilenmesi hiç de tahmin edilmesi zor bir olay değil."} {"url": "https://sinirbilim.org/evrenin-yuzde-dordu-richard-panek/", "text": "Evrenin Yüzde Dördü Richard Panek Biliyorum dedi Nick. Bilmiyorsun dedi babası. -Ernest Hemingway"} {"url": "https://sinirbilim.org/evrensel-bebek-dili/", "text": "Son Çalışmalar Evrensel Bebek Dilinin Özelliğini Ortaya Koyuyor Tüm dünyada anneler, çocuklarına rutin diyalog şekillerinden çok daha farklı konuşuyor ve Princeton Enstitüsü'nden araştırmacıları bu vokal kaymanın sebebini araştırdı. Anneleri, çocuklarıyla konuşurken anne veya bebek dili olarak bilinen özel konuşma moduna geçerler. Bu biraz abartılı ve biraz müzikal bir konuşma şeklidir. Yetişkinlerin kulağına saçma gelse de araştırma, bebeklerin hecelerin ve cümlelerin bulmacasını çözmesine yardımcı olmak için dil öğrenmede, bu farklı konuşma tarzının önemli bir rol oynadığını gösteriyor. Araştırmacılar, annelerin temel ses özelliklerini, örneğin bebekleri ile konuşurken ses tonusu ve kelime seçimi olarak değiştirdiklerini bir süre biliyorlardı. Ancak şimdi, Piazza ve ekibi tını olarak adlandırılan, daha ince bir değişiklik tespit ettiler. Sesin tınısı, aynı frekansta olduğu halde kaynaklar farklı ise seslerin farklı olarak algılanmasıdır. Piazza'ya göre, Tını, bir sesin eşsiz kalitesi olarak tanımlanıyor. Barry White'ın ipeksi sesi, Tom Waits'in çakıllı albümünden farklı geliyor ikisi de aynı notayı söylese bile. Her bir annenin vokal parmak izini analiz etti Piazza ve meslektaşları, çocukların erken dil edinimi sırasında çevrelerindeki seslerde yapıyı nasıl bulduklarını öğrenmek için ebeveynlerin bebek konuşmaları sırasında fark etmeden ayarladıkları ses yapısındaki değişikliklere odaklandılar. Araştırmacılar, 7 ila 12 aylık bebekleriyle oynarken ve kitap okurken, 12 İngilizce konuşan anneyi., ayrıca deneyde görevli araştırmacılar ile konuşurken kaydetti. Bilim adamları daha sonra, mel frekanslı cepstrum adlı bir önlem kullanarak, her bir annenin vokal parmak izini analiz etti. Bu anneler arasında çok tutarlı, her ikisi de bu modlar arasında gitmek için aynı kaymayı kullanıyor. dedi Piazza. Her bir annenin benzersiz vokal parmak izini kısaca bir ses tonu ölçümü ile analiz edildikten sonra araştırmacılar, bir bilgisayarın bebek ve yetişkin tarafından yönlendirilen konuşmalar arasındaki farkı güvenilir şekilde söyleyebileceğini keşfettiler. Annelerin konuşma tonlarının yeterince farklı olduğunu buldular; bir bilgisayar algoritmasının, bebeğe ve yetişkinlere yönelik konuşmayı, kaydedilen konuşmanın sadece bir saniyesini kullanarak bile güvenilir şekilde sınıflandırmayı öğrenebileceğini gösterdiler. Konuşmalar arasındaki tonda meydana gelen değişiklikler evrensel bir iletişim biçimini temsil edebilir Araştırmacılar bu etkinin diğer dillerde de aynı şekilde olup olmadığını araştırmak için; İspanyolca, Rusça, Lehçe, Macarca, Almanca, Fransızca, İbranice, Mandarin ve Kanton dili de dahil olmak üzere dokuz farklı dilde konuşan 12 anneden oluşan başka bir gruba da aynı testi uyguladı. Dikkat çekici bir şekilde, İngilizce konuşan annelerde görülen ton değişiminin diğer diller arasında tutarlı olduğunu tespit ettiler."} {"url": "https://sinirbilim.org/faah-geni-ile-mutlu-olmak/", "text": "FAAH Geni İle Mutlu Olmak Davranışlarınız, düşünceleriniz, mutluluklarınız, neşeleriniz hepsi DNA'nızın içinde saklıdır. Bilim insanları mutluluğun sırrını ararken bir genle karşılaştılar: Yağ asidi amid hidrolaz geni. Mutlu olmak için çok şey gerektiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Sadece tek bir gen bile büyük değişikliklere yol açabilir. Bazı milletler üstünde yapılan genetik araştırmalar FAAH'ın özel bir DNA allelinin mutlu olmak ve acıyı azaltmada etkili olduğunu gösteriyor. 2000 2014 yılları arasında yapılan anketlerden yola çıkarak çeşitli ülkelerin ortalama olarak ne kadar mutlu oldukları tespit edildi. Amerika'da Yale Üniversitesi'nde çalışan popülasyon genetiği uzmanı Dr. Kenneth K. Kidd bu konuda uzun süre araştırmalar yaptı. Ekip ülkelerin DNA'larında allel frekanslarını inceledi ve sonuç olarak önemli bir bağlantı buldular. Mutlu Olmak Çok Zor Değil İnsanların inançlarına, kültürlerine, yaşadıkları ülke ve iklimle bakıldı. Her türlü veri değerlendirildi. Sonunda araştırmacılar bir ulusun mutluluğu ile FAAH geninin rs324420 varyantının A alleli arasında bir bağlantı keşfettiler. Mutlu insanların büyük bir çoğunluğunda bu allel ortak olarak bulunuyor. Bu allel anandamid adlı nörotransmitter maddenin kimyasal parçalanmasını engelliyor. Anandamid beyinde memnuniyet duygusunu tetikliyor ve ağrıyı azaltmaya yardım ediyor. Bunun anlamı FAAH geninin daha fazla olması veya daha aktif olması mutluluğu artırabilir. Rs324420 allelinin fazla olduğu ülkeler kendilerini daha mutlu olarak ifade ettiler. Kuzey Avrupa Güney'den Daha Mutlu A allelinin yaygın olduğu ülkeler arasında Gana, Nijerya gibi Batı Afrika ülkeleri, Meksika, Kolombiya gibi Latin Amerika ülkeleri yer alıyor. Ayrıca araştırmacılar İsveç gibi Kuzey Avrupa ülkelerinde A allelinin Güney Avrupa ülkelerine kıyasla daha yaygın olduğunu belirtiyor. Bu allelin daha az bulunduğu ülkeler ise Irak, Ürdün gibi Arap ülkeleridir. Tabii mutluluk sadece tek bir gen alleline bağlı olarak değişen bir kavram değildir. Bugün siz konusu allelin İsviçre'de daha fazla bulunup, Arabistan'da daha az bulunması Arapların İsveçlerden daha az mutlu oluşunu açıklamaya yetmez. Aradaki fark genetiğin açıklayabileceğinden çok daha fazladır."} {"url": "https://sinirbilim.org/fagositoz/", "text": "Fagositoz Hücre zarında özelleşmiş bir yolla büyük parçacıkların hücre içine alınmasına endositoz denir. İki tür endositoz vardır: Pinositoz ve fagositoz. Pinositoz, hücre dışı sıvı içeren çok küçük veziküllerin hücre içine alınmasıdır. Fagositoz bakteri, hücre ya da doku yıkımı sonucu oluşan parçalar gibi büyük partiküllerin hücre içine alınmasıdır. Hücrenin dış ortamdaki katı bir maddeyi içine alması ve sindirmesidir. Hücrenin yemesi anlamına gelir. Fagositoz bakteri , hücre ve doku yıkım ürünleri gibi büyük taneciklerin hücre içine alınmasıdır. Hücre içine alınan katı cisimler veziküllerin içinde lizozoma taşınır ve buradaki asidik enzimler ile sindirilir. Bazı faktörler fagositozu etkiler; fagozite edilecek parçacığın yüzeyi pürüzlü ve pozitif yüklüyse hücre içine kolay alınır. Bağışıklık Sisteminde Fagositoz Fagositoz, moleküller yerine büyük parçacıkların hücre içine alınması dışında pinositoza benzer biçimde gerçekleşir. Yalnızca belli hücreler fagositoz yapabilirler, bunların en önemlileri doku makrofajları ve bazı akyuvarlardır. Bu işlem bakteri, ölü bir hücre ya da doku artıkları gibi fagosite edilecek bir partikülün üzerindeki büyük polisakkarit ya da proteinlerin fagosit üzerindeki reseptörlerine bağlanmasıyla başlar. Bakterilerin üzeri zaten belirli özel antikorlarla kaplıdır, bu antikorlar bakteriyi birlikte sürükleyerek fagosit üzerindeki reseptörlerine bağlanırlar. Antikorların bu aracılık işlevine opsonizasyon denir. Opsoninlerin varlığı fagositozu kolaylaştırır. Opsoninler; fagositozu kolaylaştıran antikorlardır. Örneğin bir makrofaj hücre kalıntılarını, yabancı maddeleri, mikropları, kanser hücrelerini ve yüzeyinde belirli proteinlere sahip olmayan her şeyi fagositozla yutup sindirebilir. Makrofajlar tüm vücutta sürekli devriye gezerler ve olası patojenleri yakalamaya çalışırlar. Fagositoz şu aşamalarda gerçekleşir 1. Hücre zarındaki reseptör, parçacık yüzeyindeki ligandına bağlanır. 2. Bağlantı noktasındaki zar saniyeden daha kısa bir sürede içe doğru çökerek parçacığı tümüyle çevreler. Giderek daha fazla sayıda reseptör liganda bağlanır. Tüm bu olaylar fermuarın kapanmasına benzer biçimde hızla gerçekleşir ve zar kapanarak fagositik vezikülü oluşturur. 3. Sitoplazmadaki aktin ve diğer kontraktil fibriller fagositik vezikiilü çevreler ve üst bölümüne yakın kısımda kasılarak vezikülü hücre içine çekerler."} {"url": "https://sinirbilim.org/farkindalik-neden-onemlidir/", "text": "Kendinizi Keşfetme Yolculuğunuzda Farkındalık Neden Önemlidir? Karşınıza geçsem ve size 'bir tehlike karşısında kendinizi nasıl savunurdunuz?' diye sorsaydım sahi nasıl cevap verirdiniz? Kalıp o tehlikeyi ortadan kaldırmaya mı yoksa o tehlikeden olabildiğince uzaklaşmaya mı çalışırdınız? Kimimiz kalıp 'korkusuzca' savaşmayı tercih ederken, elbette bir kısmımız kaçıp gitmek isteyecektir. Fakat günümüzde kutsanmış 'korkusuzluk' kavramı, kaçmayı tercih edenlerin toplum tarafından güçsüz olarak damgalanmasına sebep olacağından kalıp savaşmak istemeyenlerimiz de bu sınırları belirlenmiş oyun içinde savaşmak için kendini zorlayacaktır. Gerçekten bize 'tehlike' olarak öğretilen durumlara karşı savaşmak bir güç göstergesi midir? Savaş kelimesinin devletlerin siyasal ilişkilerini keserek silahlar ile birbirlerine karşı mücadele girişimi şeklinde tanımlayacağımız politik anlamı vardır. İkinci bir anlam olarak savaş kelimesi uğraşma, kavga ya da mücadele olarak TDK tarafından tanımlanmıştır. Bizlerin de gözümüzü açtığımız andan ölene kadar kendimiz ve çevremiz ile bitmeyen savaşımızın kazananı kim, bunu düşüneceğiz. Ebeveynlerimizden Öğrendiklerimiz Bizi Nasıl Yönlendiriyor? Savaş kavramı bizlere tam bir ambivalans duygu şeklinde kusursuz olarak ebeveynlerimiz tarafından aktarılmaktadır. Yani savaş kavramı bizim için hem çok kötü anlamlar taşımakta hem de çok iyi anlamlar barındırmaktadır. Bu kavram karmaşası bizim birçok konuda kendimiz ve çevremiz ile savaşımızın da başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Ebeveynlerimiz bir yandan 'kavga etmeyin evladım, neden inatlaşıyorsun, yarısını da kardeşe ver, beraberce oynayın bakalım, arkadaşa vurulur mu hiç?' nasihatleri ile toplum normlarınca kabul gören davranışların yapılanmasını desteklerken, yine aynı toplumun beklentilerinden olan 'Pes etme sakın yavrum! Tuttuğunu koparan biri ol! Kararını ver ve yolunda kararlı bir şekilde ilerle! Hiçbir şeyden korkma!' Birçok konuda başarılı olmak için savaşmayı, pes etmemeyi öğrettiler. Bize güçlü olmayı 'hayalimiz' olan şeyler için vazgeçmeden savaşmayı öğrettiler. Savaşmak! Evet tam olarak bu kelime bize ailelerimiz tarafından olumlu bir davranış gibi iliklerimize kadar işlendi. Savaş! Sakın pes etme! Çınladı durdu kulağımızda. Biz dışarıdaki dünyaya gücümüzü göstermek için savaşa dururken, uzaklaştığımız benliğimiz ise gittikçe ruhsuzlaşıp, su verilmemiş bir çiçek gibi solmaya, içten içe çürümeye başlamıştır bile. Bu savaşma kavramı o kadar işlenmiştir ki zihinlere her okuduğumuzu, her duyduğumuzu bu bilgi koduyla anlamaya başlamışızdır. Örneğin, evrim süreci ile ilgili kulaktan dolma bilgiye sahip herhangi bir kişiye 'Evrim Nedir?' diye soracak olsak bize muhtemelen, yine savaşçının gücünü zihnimize kodlayacak olan 'güçlü olan hayatta kalır' şeklindeki cevabını verecektir. Fakat bu genel kanının aksine evrim bize 'uyum sağlayanın' hayatta kalacağını söylemektedir. Demek istediği kısaca bir çevre var bir de sende var olanlar var. Sen elinde var olanlarla çevreye uyum sağlayabildiğin kadar varsın. Sende var olanı adapte edebildiğin kadar varsın. Biz ise 'savaş' bilgimizle ile tüm durumlarımızı yorumlamaya çalışıyoruz. Aslanlar ve Kaplumbağalar Hayatın içinde savaşı düşündüğümde aklıma hep aslanlar ve kaplumbağalar gelir. Aslan gibi yırtıcı hayvanlar tehlike olarak gördükleri her durum için, bu diğer erkek aslanlara güç gösterisinde bulunmak da dahil savaşırken, kaplumbağalar ise tehlike karşısında kabuklarına çekilirler. Peki, hangi davranış doğru? Ya da her ikisi de mi yanlış? Ya da doğru ve yanlış diye bir şey yok, sadece koşullar ve bu koşullara verilecek doğru tepkiler mi var? Aslana olmayan kabuğuna çekilmeyi öğretmek ile kaplumbağaya tehlike karşısında savaşmayı öğretmek bize muhtemelen farklı bir sonuç vermeyecektir. Her iki durumda da var olan potansiyellerini göz ardı etmenin sonucunda yaşanacak bir hüsran var. Ama neyse ki hayvanlar bizler gibi değiller de kendi potansiyellerinin sonuna kadar hakkını veriyorlar. Bu yüzden en güçsüz diyeceğimiz hayvanlar bile milyonlarca yıldır adaptasyonlarını sağlayarak hala varlıklarını devam ettirebiliyorlarken, bizler düşük benlik farkındalığı yüzünden kendi varlığımıza son verecek gibi duruyoruz. Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta kendi farkındalığımıza ulaşıp aslanlardan mı kaplumbağalardan mıyız farkına varmak. Bakınız 'karar vermek' demiyorum çünkü muhtemelen çoğumuz adının 'heybetinden' olsa gerek bize 'güçlü' olarak öğretilen gruba dahil olmak için kendi potansiyellerimizi ayaklar altına almayı tercih edeceğiz. Psikoterapinin Hedefi: Farkındalık Psikoterapilerin en temel hedefi 'farkındalığın arttırılmasıdır' Çünkü birçoğumuz ihtiyaçlarımızın, potansiyellerimizin farkına varmadan hayat serüvenimizi tamamlarken bir sürü pişmanlığı da beraberimizde götürmek zorunda kalıyoruz. Biz gerçekten kimiz? Farkındalık işte bu aşamada çok kritiktir. Bunun farkına varmak varoluşumuzun da anlamına varmamızı sağlayacaktır. Kim bilir belki bunun adı 'özgürlük' tür. Bilindiği gibi günümüzde birçok psikolojik rahatsızlığın altında yatan ana sebeplerden biri de düşük farkındalıktır. Psikoterapilerin de ilk hedefleri arasında kişinin farkındalığını arttırmak yatar. Kendi küçük dünyamdan klasikleşmiş doğu- batı karşılaştırmasını yaptığımda benim gördüğüm daha çok kendini tanıyan ve tanımakla kalmayıp kendi istediği her neyse onun ardında gitme cesareti gösteren bireylerin batı toplumunda sayıca fazla olmasıdır. Yani sevdiğin, yapmaktan keyif aldığın şeylere kıymet vermek, onlara emek verip gelişimini sağlamak, emekleriyle yeteneklerini büyütebilen insanların sayıca fazla olması toplumun şekillenmesine de büyük oranda katkı sağlamakta. Farkındalık Potansiyelinize Ulaşmanıza Yardımcı Olabilir Ülkemizde yapılan çalışmalarda üniversite seviyesindeki öğrencilerin karamsarlık, yapılanlardan zevk alamama, mutsuzluk ve gelecek kaygısı gibi güçlükler yaşadıkları sonuçlarına ulaşılmıştır. Şunu kendimize sormamız gerekiyor, 'ben gerçekten kendi potansiyelimin farkında mıyım? Kendime kaldırabileceğimden çok fazlasını mı yüklüyorum, yoksa potansiyelimin çok altında mıyım? Bu farkındalıklar için herkesin yaşam koşullarına, kişilik özelliklerine bağlı olarak farklı birçok yol bulmak mümkün. Son birkaç yıldır benim için bu farkındalığımın artmasında önemsediğim bir ayrıntı var. İlgilendiğim konuların geçici bir heves mi yoksa gerçekten benim ilgim ya da yeteneğimden kaynaklı olması ayrımına şu şekilde varmaya çalışıyorum; o konuya harcadığım mesainin sonunda yaşadığım tatmin duygusuna odaklanıyorum. İnanılmaz yorucu saatler geçirmiş olmanıza rağmen, duygusal olarak hala kendinizi iyi hissediyorsanız bu sizin için bir ipucu olabilir. Bunun yanında kısacık bir vaktin bile sizin için tahammül edilemez olması, yapmak zorunda olduğunuz şeyleri düşünelim. Yaptığınız işlerin toplum tarafından sınıflandırılmış büyük/küçük, önemli/önemsiz yaftalarına aldırış etmeden onları besleyip, büyütelim. Yolun sonunda bizi bekleyen güzel duygular var. Farkındalık Kendi Kendini Gözlemlemek ile Başlar Birey kendini gözlemeye başlamasıyla, aslında kendi farkındalık sürecini de başlatmış olmaktadır. Kişi yapabileceklerinin farkında olmaya başladığında ise bu doğrultuda çalışmalar içine girmeye başlayacaktır."} {"url": "https://sinirbilim.org/farkli-dalga-boylarinda-evren/", "text": "Farklı Dalga Boylarında Evren Nasıl Görünüyor? Astronomi 1000 yıl önce çıplak gözle yıldızlara bakmaktan veya 300 yıl önce olduğu gibi sadece teleskopla uzayı incelemekten çok daha farklı bir noktaya geldi. Elimizdeki teknoloji sayesinde ROSAT, Fermi Teleskopu, Planck Teleskopu gibi aletlerle evreni insan gözünün göremeyeceği dalga boylarında inceleyebiliyoruz. Görünür ışık spektrumunda bakarsanız 300,000 galaksinin yer aldığı bir evren fotoğrafını böyle görürsünüz. Belki çıplak gözlerimizle baktığımızda evreni saf haliyle göremiyoruz ama farklı mercekler yardımıyla evren hakkında çok daha fazla bilgi alabiliyoruz. İşte bu merceklerden bazıları altında evrenin görüntüsü."} {"url": "https://sinirbilim.org/farkli-egzersizler/", "text": "Farklı Egzersizler Beynin Farklı Bölgelerini Geliştiriyor Halter çalışmak iki başlı kol kaslarını çalıştırır. Yoga gevşemeyi ve rahatlamayı sağlar. Koşmak ise göbeğini eritmek isteyenler için olmazsa olmazdır. Egzersiz yapmanın sağlık için yararlı olduğunu tekrar etmeye gerek yok, herkes aşağı yukarı koşmanın, yürüyüşün ve diğer sporların sağlık için gerekli ve faydalı olduğunu bilir. Son zamanlarda spor salonlarının da yaygınlaşmasıyla pek çok insan istediği gibi spor yapma imkanı bulabiliyor. Ancak insanımız spor konusunda çok bilinçsiz davranabiliyor. Herkes ihtiyacına göre değil kafasına göre veya gösteriş amaçlı spor yapma çabası içine giriyor. Nasıl ki vücut geliştirmede farklı hareketler vücudun farklı kaslarını çalıştırılıyor, farklı egzersizler de çok değişik yollar ile beynin farklı bölgelerini harekete geçiriyor ve şekillendiriyor. Egzersiz Beyne İlaç Gibi Geliyor Düzenli egzersiz yapan bireylerin zihinsel durumlarıyla yapmayan kişilerin zihin yapılarının bir olmadığı yıllar önce yapılan görüntüleme çalışmalarıyla gösterildi. Özellikle aerobik egzersizin zihin sağlığı için ilaç gibi olduğunu yıllardır duyarız. Toplumumuz bu konuda günden güne farkındalığını artırıyor ve aerobik kursları halk eğitim merkezlerinde bile ücretsiz olarak veriliyor. Bunların yanında araştırmalar fitness yapmanın demans, Parkinson hastalığı gibi bilişsel ve fiziksel işlevleri aksatan rahatsızlıklara yardımcı olduğuna işaret ediyor. Egzersiz ile beyin arasındaki ilişkide ilk akla gelen kan miktarıdır. Egzersiz yaparken vücut kan dolaşımını hızlandıracağından birim zamanda beyne giden kan miktarı da daha fazla olacaktır. Bu da beynin daha fazla oksijen ve besin alarak daha verimli çalışması anlamına gelir. Vücuttan beyne giden ve beyinden vücuda geri dönen kanın daha fazla olması beden-zihin uyumunun artmasına ve daha sağlıklı bir zihin gelişimine olanak tanır. Spor fizyolojisi alanında yapılan araştırmalar düzenli spor yapmanın beyinde nörotransmitter miktarını bile artırabileceğini gösteriyor. Hücresel ve sistemsel değişikliklerin yanında hem erken yaşta hem de yetişkinlikte egzersiz yapmak DNA'larımızı bile değiştirebiliyor! Sporun ne kadar önemli ve vücudumuzda ne gibi değişikliklere yol açtığına kısaca değindikten sonra asıl konumuza geri dönelim. Bilişsel İşlevler Gelişiyor Fiziksel egzersizler ile bilişsel işlevler arasındaki ilişki öğrenilmeye başlandıkça, bilim insanları farklı tür egzersizlerin ve sporların beynin hangi bölgelerini nasıl etkilediğini araştırmaya başladılar. Özellikle HIIT denilen yüksek yoğunluklu aralıklı egzersizler, aerobik egzersizler, ağırlık çalışmaları ve yoga beynin farklı alanlarını etkiliyor. Yanıtlanması gereken o kadar çok soru var ki! Egzersizleri yapmaya başladıktan sonra istenen yararları almak ne kadar sürüyor? Peki egzersiz bazı nedenlerden ötürü bırakılırsa vücut buna nasıl tepki verecek? Örneğin bir araştırmada egzersizleri 10 gün bırakmanın beyne giden kan akışında azalmaya sebep olacağı bulundu. Aletler ile çalışmak mı daha etkili yoksa vücut ağırlığıyla mı? Çalışmalar zaman içinde meyvesini veriyor ve bilim insanları bu sorulardan bazılarının cevabını veriyor. Düşünme ve problem çözme yeteneklerinizin artmasını istiyorsanız ağırlık kaldırmayı deneyebilirsiniz. Ağırlık çalışmak karmaşık düşünce yapısını zenginleştiriyor, problem çözme ve aynı anda birden fazla işle meşgul olma becerilerini artırıyor. Nöron Sayısı Artıyor Egzersizlerin farklı beyin alanlarını etkilediğine dair ilk ipuçları 15 yıl önce kemirgenler üzerinde yapılan araştırmalardan geliyor. Sürekli koşmaları sağlanan farelerin beyin yapıları incelendiğinde hafıza için kritik işleve sahip olan hipokampüslerinde çok sayıda yeni nöron oluşumu gözlendi. Hormon ve nörotransmitterler üzerindeki incelemeler gösterdi ki egzersiz hipokampüs nöronlarının daha fazla BDNF adı büyüme hormonunun sentezlenmesini ve bu sayede yeni nöronların oluşumunu tetikliyor. Ayrıca farelerde işlevsel olarak yön bulma becerilerinin de geliştiği tespit edildi. Farelerde bulunan sonuçlar hemen insanlarda da araştırıldı ve benzer sonuçların çıkması beklendi. Bir yıl boyunca haftada üç defa aerobik egzersiz yapan yaşlı bireylerin yaptıkları testlerde hipokampüslerinin büyüdüğü ve hafıza konusunda daha başarılı oldukları gözlendi.Kanlarında da BDNF miktarları eskiye nazaran çok daha yüksek çıktı. Alzheimer Hastalığı Gibi Rahatsızlıkları Önlüyor Egzersiz konusuna bu kadar fazla değinilmesinin bazı sebepleri var. Öncelikle hareket etmek gün içinde sürekli yaptığımız bir eylemdir. Sadece bu hareketleri düzenli ve uygun yöntemlerle uygulayarak Alzheimer hastalığı gibi pek çok nörolojik rahatsızlıkta hastalar fayda sağlayabiliyorlar. Bugün biliyoruz ki koşmak veya bisiklet sürmek gibi sporlar Alzheimer hastalığı da dahil olmak üzere pek çok demans türünde hastalara yardımcı oluyor. Aerobik egzersizlerin yararları ile ilgili kanıtlar biriktikçe Kanada'da British Columbia Üniversitesi'nde çalışan Teresa Liu-Ambrose'un aklına diğer egzersiz türlerinin de vücut ve beyni aynı şekilde etkileyip etkilemeyeceği geldi. Orta derece bilişsel hasarlı kişilerde yaptığı araştırmada demansı durdurabilmek için güç gerektiren antremanlar ile ilgilendi. Kurduğu hipotezde güç arttırıcı antremanların da demansta etkili olacağını düşündü ve 86 kadın üzerinde deneyler yürüttü. Aslında sadece demans demek doğru değil çünkü burada incelemeye tabi tutulan demansta zayıfladığı bilinen bilişsel işlevlerdi. Liu-Ambrose düşünce süreçleri, problem çözme becerisi, planlama gibi idari işlevler ile hafızanın nasıl etkilendiğini araştırdı. Ağırlık Kaldırmak da Önemli Katılımcılar üç gruba ayrıldı. Bir grup haftada iki kez birer saat ağırlık kaldırırken, ikinci grup ise tempolu yürüyüş yaptılar. Üçüncü grup ise sadece esneme hareketleri yapan kontrol grubuydu. Altı aylık bir antremandan sonra hem yürüyüş hem de ağırlık kaldırmanın konumsal hafıza üzerinde olumlu etkileri olduğu görüldü. İşte tam bu noktada araştırmacılar başka bir gerçeği keşfettiler. Ağırlık kaldıran gruptaki kişiler yaptıkları testlerde idari işlevleri önemli ölçüde gelişmişti. Ayrıca insanların yüzlerini hatırlama ile ilişkili çağrışımsal bellek testlerinde de daha iyi sonuçlar aldı. Tempolu yürüyüş yapan bireyler ise ağırlık kaldıranlardan farklı olarak sözel hafıza da ağırlık kaldıranların önüne geçti. Sadece esneme hareketleri yapan kontrol grubunda beklendiği üzere hiçbir değişim olmadı. Denge ve Zayıflatıcı Egzersizler Pek İşe Yaramıyor Eğer aerobik egzersiz ve güç antremanları farklı beyin işlevlerini etkiliyorsa onları birleştirmek nasıl olurdu? Hollanda'da Groningen Üniversitesi'nde araştırmacılar 109 demans hastasını üç gruba ayırdılar. İlk grup haftada dört kez 30'ar dakika tempolu yürüdüler. Kombinasyonun uygulandığı ikinci grup haftada iki kez 30'ar dakika tempolu yürüdü, iki gün de 30'ar dakika ağırlık kaldırdılar. Son grup ise kontrol grubu olduğundan hiçbir çalışma yapmadı. 9 haftalık bir programın sonunda hastalar bir dizi idari işlev testine tabi tutuldular ve problem çözme, düşünce becerileri ve hızı gibi bilişsel işlevleri ölçüldü. Test sonuçları hem ağırlık kaldıran hem de tempolu yürüyüş yapan kişilerin bilişsel işlevlerinde aerobik veya kontrol grubundan daha çok gelişme olduğunu gösteriyor. Elde edilen bulgular gösteriyor ki yürümek tek başına yeterli değil, biraz ağırlık da çalışmak gerekiyor, en azından yaşlı kişiler için. Demanslı hastaların fayda gördüğü egzersizler şüphesiz sağlıklı bireylerde de olumlu gelişmelere sebep olacaktır. Bu egzersizler belirli bir hastalığın yol açtığı bozukluğa değil doğrudan temel bilişsel işlevlere etki ettiğinden herkes istifade edebilir. Liu-Ambrose sağlıklı yaşlı kadınlarda yaptığı araştırmasında haftada bir kez ağırlık kaldırmanın çok sayıda idari işlevi olumlu etkilediğini buldu. Ancak denge ve zayıflatıcı egzersizler hiçbir yarar sağlamıyordu. Büyüme Faktörleri ve BDNF Biraz da işin moleküler boyutlarına girelim. Bütün bu gelişmeler nasıl oluyor? Ağırlık kaldırma ve aerobik egzersizlerin çok etkili olmasının ardında yatan sebeplerden birisi insülin-like growth factor-1 (IGF-1) adlı büyüme hormonudur. IGF-1 beyin hücreleri arasındaki iletişimi kuvvetlendirir, yeni nöronlar ve kan damarları oluşumunu tetikler. Diğer taraftan aerobik egzersiz uygulandığında beyinde yukarıda değindiğimiz gibi sadece BDNF salgılanıyor. Ağırlık kaldırma gibi güç egzersizleri demanslı kişilerde daha fazla bulunan homosistin adlı bir inflamatuvar molekülünün miktarını azaltıyor. Yürüyüş veya koşu faydalı ama bunu bir de ağırlık çalışmaları ile birleştirdiğinizde daha güçlü bir nörobiyolojik iksir hazırlıyorsunuz ve beyninizi iki yönden destekliyorsunuz. Spor fizyolojisi ve bilişsel sinirbilim alanındaki araştırmalar spordan fayda sağlamanın en iyi yollarından birisi olarak süreklilik sağlamak gerektiğini gösteriyor. Spordan verim alabilmek ve olumlu gelişmeleri korumak için egzersizlerin az bile olsa sürekliliğin sağlanması gerekiyor. Çalışmalar sadece yetişkinler veya hastaları değil çocukları da kapsıyor. Erken yaşta yapılan egzersizlerin sindirim sistemindeki mikroorganizmaları etkileyerek beyin işlevlerini geliştirdiğini daha önceden belirtmiştik.Sadece bu şekilde değil tabi, pek çok metabolik süreç egzersiz esnasında aktifleşiyor ve her yönden beden ve zihin sağlığını etkiliyor. Diyelim çocuğunuzun bir saat boyunca odaklanmış bir şekilde matematik sınavına çalışmasını istiyorsunuz. Araştırmacılar böyle bir durumda çalışmadan önce tempolu bir yürüyüş ve kısa bir koşu öneriyor. Araştırmalara göre 20 dakikalık bir tempolu yürüyüş çocukların dikkat, idari işlevlerini geliştiriyor, ayrıca matematik ve okuma testlerindeki başarısını da artıyor. Okulda Spor Eğitimi Olmalı Bizlerin eksik kaldığı çok önemli bir nokta bu bilgileri bilsek bile uygulamıyor, çocuklarımıza uygulatmıyor oluşumuz. Satranç, müzik eğitimi, spor bunların hepsi sağlıklı, ahlaklı ve nitelikli genç nesiller yetiştirmek için çok gereklidir ancak okul rutinlerine ya konmuyor, ya da konsa bile öğretmenler tarafından verimli bir şekilde uygulatılmıyor. Çok az sayıda öğretmenimiz bu alanda araştırma yapıp çocukların başarısını nasıl artırabilirim deyip çaba harcıyor. Amerika'da Illinois Üniversitesi'nden bilim insanı Charles Hillman okulda öğrencilerin en azından her gün 1 saat egzersiz yapması gerektiğini belirtiyor. Koşu ve yürüyüş gibi aerobik egzersizler çocukların odaklanmasını kolaylaştırıyor. Her iki saatte bir hareket edip vücudu ısındırmak öğrenmeyi tetiklemek için ideal bir yöntemdir. Genellikle ebeveynler çocuklarını basketbol, futbol gibi belirli yeteneklerin sergilendiği spor türlerine yönlendirirler. Şaşırtıcı bir şekilde çok kurallara bağlı ve belirli kabiliyetlerin ön planda olduğu bu tür sporlar koordinasyonu geliştirirken ilk zamanlar dikkat becerilerini zayıflatıyor. Özellikle odaklanmayı gerektiren sınavlar öncesinde bu tür kurallara bağlı sporları yapmak öğrencilerin başarısını düşürebilir. Çocukluktan Başlamak Gerek İtalya'da Roma Üniversitesi'nde görevli Maria Chiara Gallotta yayınladığı bir çalışmasında 5 ay boyunca çocuklara hafta iki defa basketbol, futbol veya voleybol gibi koordine edici egzersizler yaptırıyor. Çocukların dikkat testlerindeki başarısı spor yapmaya başladıkları ilk zamanlar normalden daha düşük çıkarken aylar içerisinde odaklanmaları ve dikkat dağıtıcı unsurları göz ardı etmeleri daha kolay oldu. Beyinde koordinasyon ve hareket kabiliyeti yönetmek ve denetlemek ile görevli bölge olan beyincik dikkat konusunda da görev alır. Karmaşık hareketleri yapmak beyinciği faaliyete geçirir ve frontal lob ile beraber çalışmalarını sağlayarak dikkat eksikliğinin giderilmesini sağlayabilir. Örneğin sol bacağı kaldırıp sağ dirsek ile birleştirmek, sonra da bunu sağ bacak sol dirsek şeklinde yapmak beyincik için ideal bir egzersizdir. Bazal Ganglia Farklı Egzersizler ile Gelişiyor Sportif faaliyetleri uygulayan yetişkinlerde çok önemli değişiklikler gözleniyor. Öncelikle ilk etkilenen alanlar el kol koordinasyonunu ve dengeyi yöneten bazal ganglia oluyor. Beyinde genel olarak bir faaliyet artışı gözleniyor, hipokampüsün hacmi büyüyor, beyincik daha iyi çalışıyor. Ancak bazal gangliada gelişme görülmesi için aerobik egzersiz yapmak tek başına yeterli değil. Bazal ganglianın yeterince aktif olması için el ve kol kaslarının senkronize olarak çalışması aynı zamanda beynin plan da yapması gerekiyor. Amerika'da North Florida Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar ağaca tırmanmak, telin altından sürünerek geçmek gibi egzersizlerin çalışma hafızası ve bazal ganglia üzerinde çok etkili olduğunu gösteriyor. Çocukları dışarıda oynamaları için biraz serbest bırakmamız onlar için daha sağlıklı olabilir. Ne yazık ki günümüz çocukları ağaca tırmanmak yerine bilgisayar ve tablet oyunlarına daha çok yöneliyor. Proprioreseptörler Harekete Geçiyor Ağaca tırmanmak gibi basit bir oyunu bu kadar yararlı kılan nedir? Bilim insanları bu sorunun yanıtını aradılar ve bu etkinliklerin vücutta iki mekanizmayı harekete geçirdiği sonucuna ulaştılar. Öncelikle ağaca tırmanırken kullandığımız duyu organları 5 duyumuzun ötesindeki proprioreseptörleri yani kas, eklem ve tendonların durumunu bildiren reseptörleri uyarıyor. Bu sayede bulunduğumuz konumu ve vücudun yönünü tespit edebiliyoruz. İkinci olarak da görsel olarak algıladığı bilgileri kullanarak beyin hesaplar ve planlar yapıyor. İki etken birleştiğinde fiziksel ve zihinsel spor bir arada yapılmış oluyor. Egzersizlerin beyin ve vücut üzerindeki etkilerini öğrendikçe sürekli yeni kapılar açıyor ve sporun farklı yararlarını keşfediyoruz. Son yıllarda sporcular arasında popüler olan yeni bir fitness modası ortaya çıktı: Yüksek yoğunluklu aralıklı egzersizler . Adından da anlaşılacağı gibi bu şekilde yapılan egzersizler kısa bir zamanda çok yoğun olarak icra ediliyor. Böyle bir egzersiz yöntemi tercih ederek sporcular uzun süre harcayacakları çabayı eşit olarak daha kısa sürede yaptıklarını düşünüyorlar. Atıştırmalık Yiyeceklere Karşı Koymada Etkili HIIT'in bilinenden başka bir yararı daha olabilir. Kısa ama yoğun bu çalışmalar atıştırmalık yiyeceklere karşı koymamızda da bize yardım edebilir. Avustralya'da Western Australia Üniversitesi'nde Kym Guelfi'nin ekibi iştah ile yoğun antrenmanlar arasındaki ilişkiyi araştırdı. Guelfi aşırı kilolu erkeklerden çeşitli hızlarda ve sürelerde bisiklet sürmelerini istedi. Deneyler bittikten sonra yaptığı istatistik incelemelerinde en yoğun antrenmanı yapan kişilerin sonrasında daha az atıştırmalık yiyecek tükettiğini gördü. Yoğun egzersizler ile açlığın bastırılması arasındaki ilişkiyi merak eden araştırmacılar şöyle bir fizyolojik gerçeği keşfettiler. Egzersizler açlık hormonu ghrellinin miktarını azaltıyordu. Ghrellin salgılanmasını da yeme davranışını kontrol eden hipotalamus yönetiyor. Mide boş olduğunda ghrellin miktarı artıyor ve açlık hissi beliriyor. Ancak tok olduğumuzda ghrellin seviyesi çok aşağılarda seyrediyor. Her Yaştan İnsan Spor Yapmalı"} {"url": "https://sinirbilim.org/fast-food-bakteriyel-enfeksiyonu/", "text": "Fast Food'lar Bakteriyel Enfeksiyon Gibi Tahribata Yol Açıyor Nereye adım atsak, ne izlesek her zaman fast food dediğimiz, hazır hızlı besini simgeleyen, aslında bir doymuş yağ deposu ve rafine şeker grubundan da pek başka bir şeye benzemeyen yiyecek yığınını görüyoruz. Buna neden olan sebepler hakkında çok fazla konuşabiliriz, ama bir an önce buna son vermemiz ve yemeği evde, İtalyanların 'citta slow' akımı gibi 'mindful eating' adımlarını uygulayarak yeme biçimimize yön vermemiz gerekiyor. Fast Food tüketimi adeta vücuduna bakteri girişine sebep oluyor; araştırmaya göre bunun asıl yolağı da yüksek yağlı diyetin bağışıklık sistemini etkilemesi. Gelelim Araştırmaya... Yüksek kalorili-yüksek yağlı besinler, literatürde Batı Tipi Diyet olarak geçiyor ve böyle beslenen fareler, tekrar normal beslenme alışkanlıklarına dönseler bile sistemik inflamasyona neden oluyor. Cell'de yayınlanan araştırmaya göre, farelere yüksek yağ ve şeker ama az posa içeren besinler verildiğinde, farelerin bağışıklık sisteminin inflamasyona cevabı, bakteri enfeksiyonunun oluşumuna benzeyen türden olduğu görülmüş. Bonn Üniversite'sinde araştırmacı olan Anette Christ 'Farelerin kanında, sağlıksız beslenmenin sebep olduğu belli bağışıklık hücrelerin sayısında beklenmeyen bir artış vardı' diye belirtiyor. İnflamasyonun dağılışı sağlıksız diyetin bir kere iyi bir diyetle yer değiştirse bile, genetik değişiklikler Batı diyetinin getirdiği agresif bağışıklık cevabıyla ilişkilidir. Vücut bu sırada, eski tecrübelerini hatırlıyor gibi davranıp kendini koruyor; ki bu deneyimler her ne kadar enfeksiyon gibi anılar olsa da. Bir tehlikeli patojen geldiğinde, bağışık sisteminin hafızasını kilitler ve dolayısıyla vücudun savunma sistemi daha etkili cevap verir. Bu yeni araştırma, eksik-yetersiz besin değeri olan besinleri 'Fast food tüketimi böylece vücudun hızlıca büyük ve güçlü bir orduyu iyileştirmesine neden olur' diye üniversite açıklıyor. Araştırmacılara göre, bağışıklık sisteminin daha fazla uyarılması diyabet ve kalp problemleri gibi sağlık problemleri olarak geri dönebiliyor. Sonuç"} {"url": "https://sinirbilim.org/fazla-uyumak-felc-riski/", "text": "8 Saatten Fazla Uyumak Felç Riskini Arttırıyor Cambridge Üniversitesi'nin yaptığı araştırmaya göre günde 8 saatten fazla uyumak her yaştan bireyde felç riskini arttırıyor. Yaşlı insanlarda ise bu risk gençlere göre 2 kat artıyor. Yaşları 42 ile 81 arasında değişen 10,000 kişinin sağlık sonuçları incelendiğinde uyku süresi ile felç ve demans riskleri arasında bir bağlantı bulundu. İstatiksel olarak bulunan bağlantının henüz fizyolojik kökeni saptanamadı. Dünyada 46 milyondan fazla demans hastası var ve bu sayının 2050'de üç kat artması bekleniyor. Alzheimer hastalığı riski yaşla birlikte artıyor ve ölen her üç yaşlıdan birinde Alzheimer hastalığı veya diğer demans hastalıkları bulunuyor. Hastalığın mali yükü de büyük ekonomik kayıplar oluşturuyor. Amerikalı ailelerin Alzheimer hastalığına bağlı yıllık harcamaları 5,000 dolar ve ulusal ekonomik yükün ise 236 milyar dolar olduğu tahmin edilmektedir. 5,220 Kişi İncelendi Amerika'da Boston Üniversitesi Tıp Fakültesi nöroloji profesörü Dr. Sudha Seshadri yürüttüğü çalışmada Alzheimer hastalığının gelişmesine fazla uyku uyumanın etkisini araştırdı. Araştırmacılar Framingham Kalp Çalışması verilerini inceledi. FHS , 1948 yılında, MA, Framingham kasabasında yaşayan 30 ila 62 yaşları arasındaki 5,220 erkeği ve kadınları kaydettirerek başlayan büyük bir topluluk araştırmasıdır. Çalışmanın asıl amacı kalp damar hastalıkları için risk etkenlerini belirlemektir. Bu çalışma için, FHS'ye kayıtlı birçok yetişkinten gece başına ne kadar uyuduklarını rapor etmeleri istendi. Ardından araştırmacılar, Alzheimer hastalığının ve diğer demans formlarının kim tarafından geliştirildiğini görmek için katılımcıları 10 yıl izledi. BUSM araştırmacıları daha sonra uyku süresi hakkında toplanan verileri inceledi ve demans geliştirme riskini hesapladı. Fazla Uyumak Felç Olma İhtimalini Artırıyor Ekip, 9 saat veya daha fazla süreyle düzenli olarak uyuyan kişilerin 10 yıl içinde Alzheimer hastalığına yakalanma olasılığının, 9 saatten daha az uyuyanlara kıyasla 6 kat daha fazla olduğunu buldu. Çalışma da ayrıca daha uzun uyuyan kişilerin beyin hacminin daha küçük olduğunu keşfetti. Gözlemlerle çalışma arasında nedensellik ilişkisi kurmak çok doğru olmaz, ancak araştırmacılar aşırı uykunun demans ile birlikte gelen nöronal değişikliklerin bir nedeni olmaktan ziyade muhtemelen bir belirtisi olduğuna inanmaktadır. Yani fazla uyku saatlerini azaltarak demans oluşumunu önlemek muhtemel değil."} {"url": "https://sinirbilim.org/fekal-transplantasyon/", "text": "Fekal Transplantasyon Bilişsel İşlevleri İyileştiriyor! Evet, evet yanlış duymadınız! Fekal transplantasyon karaciğer hastalarında bilişsel işlevleri iyileştiriyor! Fekal transplantasyon olarak adlandırılan bu yöntem bir süredir gündemdeydi. Burada dışkı bakterilerinin sağlıklı bireyden bağırsak bakteri florası bozulmuş alıcıya nakli söz konusudur. Bu yöntem sağlıklı bakteri florasının nakli ile bozulmuş olan floranın onarımını sağlanıyor. Peki işlevlerde fekal transplantasyon nasıl görev alıyor? Şimdi inceleyelim. Yeni yayınlanan bir çalışma hepatik ensefalopati hastaları için büyük umut vaadediyor. Hepatik ensefalopati şiddetli karaciğer hastalığına bağlı beyin işlevlerinde azalmadır. Bu hastalarda dışkı naklinin standart tedaviye kıyasla daha güvenli ve bilişsel işlevleri geliştirdiği bulundu. Amsterdam'da ki International Liver Congress 2017'de sunulan çalışma büyük yankı getirdi. Fekal transplantasyon ve antibiyotik tedavisi hastaneye yatış oranını azaltıyordu. Standart tedavi uygulaması ile karşılaştırıldığında ciddi bir fark görüldü. Dışkı nakli sonrasında hepatik ensefalopati hastalarının hastaneye yatışlarında belirgin bir azalma görüldü. Hepatik Ensefalopati Nedir? Araştırma sonuçlarını detaylandırmadan önce hepatik ensefalopati hastalığını biraz tanıyalım. Bu hastalıkta karaciğer bazı toksinleri ve amonyak gibi kimyasalları kandan uzaklaştıramaz. Toksinler ve kimyasallar daha sonra beyne ulaşırlar ve oraya yerleşirler. Beyne yerleşen bu maddeler bir süre sonra bilişsel işlevlerde bozulmalara sebebiyet verir. Bu hastalık sirozun da en önemli nedenlerinden biridir. Hepatik ensefalopati, akut karaciğer yetmezliği olan hastalarda aniden ortaya çıkabilir. Ancak kronik karaciğer hastalığı olanlarda daha sık görülür. Hepatik ensefalopatinin belirtileri arasında hafif bilinç bulanıklığı baş rolü oynar. Bunun yanında unutkanlık, odaklanma zorluğu ve kişilik/ruh hali değişiklikleri olur. Aşırı endişe, nöbetler, hareketlerde yavaşlama ve konuşmada bozukluklar da bu belirtilere eşlik edebilir. Fekal Transplantasyon Tedavisi Yapılır? Tedavideki ilk adım, hastalığa neden olan etkenleri tanımlamak ve tedavi etmektir. Hastalık seyri çözüldükten sonra amonyak gibi toksinlerin üretiminin azaltılması amaçlanmaktadır. Hepatik ensefalopatide atak olasılığını azaltmak için genellikle kullanılan iki ilaç türü vardır. Bunlar laktuloz ve rifaximindir. Bu hastalık tedaviye rağmen ciddi bir durum olmakla beraber nükseden bir seyir de gösterebilir. Bundan dolayı hastaneye tekrar başvurmanın önde gelen bir nedenidir. Hepatik ensefalopati hastalarında, dışkı naklinin beyin işlevlerini daha fazla geliştirdiğini görüyoruz. Standart tıbbi tedavilerden daha üstün olduğu açıkça ortada. Ayrıca hepatik ensefalopati vakalarında hastaneye yatış sayısını da azaltıyor. Araştırmacılar: Fekal transplantasyon yenilikçi ve umut verici bir yaklaşım. Bu durumu tedavi etmek için çalışıyor ve daha fazla çalışma yapılmasını dört gözle bekliyoruz açıklamasını yapıyorlar. Araştırmacılar hepatik ensefalopati atakları geçiren 20 siroz hastası üzerinde çalıştı. Bir gruba laktuloz ve rifaximin tedavisi uygulandı. Diğer grup beş gün geniş spektrumlu antibiyotikler ve bir fekal transplantasyon aldı. Fekal transplantasyon lavman yöntemi ile gerçekleştirildi. Hastalar bu işlemler uygulandıktan sonra 150 gün boyunca takip edildi. Fekal Transplantasyon Belirgin Bir İyileşme Sağlıyor Hastaların sağlık değerleri psikometrik hepatik ensefalopati skoru ve stroop app testi ile ölçüldü. Stroop App bilişsel işlev bozukluğu için uygulanan bir testtir. Standart tedaviye kıyasla dışkı nakli grubunda belirgin bilişsel iyileşme gözlendi. Karaciğer hastalığı standart tedavi sonrasında belirgin olarak arttı. Ancak fekal transplantasyon uygulamasında normal düzeye ulaşmıştır. Dışkı naklinin bağırsak florasında yararlı bakterilerin suşlarını da arttırdığı görülmüştür. Suş bir bakteri veya virüsün farklı alt türlerinin aralarında genetik farklılıklar bulunan gruplarıdır."} {"url": "https://sinirbilim.org/fenilketonuri/", "text": "Fenilketönüri Fenilketönüri ağır zihinsel eksiklik ve büyük miktarda fenilalanin ve keto asit türevlerinin kan, dokular ve idrarda birikmesiyle karakterize bozukluktur. Genellikle fenilalanin hidroksilaz geninin mutasyonu sonucunda azalmış işlevselliğine bağlıdır. Bu gen 12. kromozomun uzun kolunda yerleşiktir. Katekolaminler tirozinden oluşurlar ve bilişsel dengesizlik geniş ölçüde fenilalanin ve türevlerinin kanda birikimine bağlıdır. Bu yüzden beslenme düzeninde fenilalanin miktarının azaltılmasıyla belirgin bir şekilde dikkate şayan bir başarıyla tedavi edilir. Bu durum tetrahidrobiyopterin (BH4) eksikliği ile oluşur. BH4, fenilalanin hidroksilazın olduğu kadar tirozin hidroksilaz ve triptofan hidroksilazın kofaktörü olduğu için tetrahidrobiyopterin eksikliğine bağlı vakalarda hiperfenilalaninemiye ilaveten katekolamin ve serotonin eksiklikleri vardır. Bu hipotoniye ve gelişimsel sorunlara neden olur. Fenilketönüri Tedavisi Düşük fenilalanin içeren beslenme düzenlerine ilaveten tetrahidrobiyopterin, levodopa ve 5-hidroksitriptofanla tedavi edilirler. BH4, nitrik oksit sentaz tarafından nitrik oksit sentezinde çok gereklidir. Ağır BH4 eksikliği nitrik oksit oluşumunda bozukluğa yol açar ve merkezi sinir sisteminde hasar meydana gelmesine neden olur."} {"url": "https://sinirbilim.org/fetal-programlama-nedir/", "text": "Fetal Programlama Nedir? Beslenmenin daha yeni yeni konuşulmaya başlanan bir alanına göz atın. Fetal Programlama. Aslında, annenin beslenme eksikliğinin bebekte belli tür hastalıklara yol açabileceğini kestirebiliyoruz. Fakat bu işin bu kadar derinleşeceğini kim bilebilirdi? Gelişimin kritik ve hassas noktasında ortaya çıkan çevresel bir uyarı ya da metabolik bir travmaya bağlı olarak organizmanın yapı ve işlevlerinde kalıcı yanıt oluşumudur. Bize aslında yetişkin hastalıklarının çok daha öncesinde, anne karnındayken programlanabiliyor olduğunu gösterir. Bunu tanımlayan ilk kişi Dr. Barker'dır. Bu yüzden 'Barker Hipotezi' olarak da tanımlanabiliyor. Prenatal - postnatal çevre dengesizliği ; anne karnındaki yoksunluğun postnatal dönemde devam etmemesi, bebeğin artık beslenmeye başlamış olması ve buna bağlı olarak doku kültüründe, metabolizmada, homeostatik yolakta, nöroendokrin akslarda, iştahta birtakım adaptasyonlar geçirir ve yetişkinlikte hastalık riski artar. Fetal Programlama Nasıl Oluyor? Normalde plasenta fetüsü, annedeki kortizol miktarından-dalgalanmalarından korur iken, eğer anne bir sebepten dolayı 'maternal stres'e maruz kalırsa; kortizol geçişi hızlanır. Fetüs buna karşı korunamaz. Buradaki stresin en temel sebeplerinden biri annenin yetersiz beslenmesidir. Fetüs, yüksek kortizole maruz kalırsa, HPA aksı ile glikoneogenez ve lipogenez artar, hızlanır. Çünkü vücutta katabolik bir durum vardır; bu döngünün yoğunlaştırılması ile programlanmış hücre ölümleri, organlarda dejenerasyon ve fonksiyonlarında azalma görülür. Tarihten Biliyoruz 1911-1945 yılları arasında savaşlar boyunca doğan bebeklerin ileriki yaşamlarında buna maruz kaldıkları görülmüş. Özellikle 1944 yılında, Nazilerin besin kaynaklarının büyük bölümünü Yahudilerden uzaklaştırmış olması ve bunun üzerine büyüyen nesil de bir örnektir. 'Hollanda Açlık Kışı' 6 aylık yaşanan bir kıtlık süresidir. Bu süreçte anneler günde 400-800 kkal arasında beslenebilmişlerdir ki bir gebenin alması gereken enerji miktarı en az 1800 kkal'dir. Doğan bebeklerin doğum ağırlıkları azalmış ve bu azalma 3 nesil boyunca devam etmiş. Ayrıca bu çocuklara bakıldığında, şizofreni riski artmış."} {"url": "https://sinirbilim.org/fibromiyalji/", "text": "Fibromiyalji Nedir, Neden Ortaya Çıkar? Fibromiyalji kas ve iskelet sistemini etkileyen bir hastalıktır. İsmini daha önceden duymuş olabilirsiniz. Hastalarda yorgunluk ve uykuya neden olur. Hafıza ve ruh hallerinde değişimlere yol açarak hastalara ciddi sıkıntılar yaratabilir. Araştırmacılar fibromiyaljinin ağrı hissini olması gerekenden çok daha fazla çoğalttığına inanıyorlar. Bu şekilde beynin ağrıyı sinyallerini işleme süreci değişiyor ve bu da yorgunluk olarak algılanabiliyor. Fibromiyaljinin başlangıcı her insanda farklılık gösterebilir. Bazı insanlarda bir kafa travması, ameliyat veya enfeksiyondan sonra ortaya çıkabilir. Hiçbir sebep yokken fibromiyalji yaşayan hastalar da vardır. Bazen sadece psikolojik stres yaşamak fibromiyaljinin görülmesi için yeterlidir. Kim stres yaşamıyor ki. Bu rahatsızlığın ortaya çıkması için kesin bir etken vardır diyemiyoruz. Belirli bir tetikleyici olmaksızın zaman içinde biriken etkenler bir gün rahatsızlığa sebebiyet verebiliyor. Erkeklerin ve kadınların fibromiyaljiye yakalanma riski aynı değildir. Kadınlarda risk oranı daha yüksektir. Bunun neden böyle olduğu henüz bilinmiyor. Dahası, fibromiyalji için bulunmuş bir tedavi yöntemi de yok. Sadece ortaya çıkan belirtileri kontrol etmek için bazı ilaçlar kullanılabiliyor. Fibromiyalji ile birlikte hastalarda daha birçok rahatsızlık görülebiliyor. Örneğin, yüksek tansiyona bağlı baş ağrıları, irritabl bağırsak sendromu, anksiyete ve depresyon bunlardan bazılarıdır. Egzersiz, meditasyon gibi rahatlatıcı uygulamalar işe yarayabilir. Fibromiyalji Neden Ağrı Veriyor? Yukarıda bu hastalığın ağrı sinyallerinin çoğaltılmasından ortaya çıkabileceğini söylemiştik. Araştırmacılar sürekli tekrarlanan nöron uyarımının fibromiyaljili hastaların beynini değiştirdiğini düşünüyor. Sürekli uyarım alan nöronlarda bazı nörotransmitterler anormal miktarda çok üretiliyor. Bu nörotransmitterlerin varlığı da gerçekte olandan daha fazla ağrı varmış gibi bir algıya neden oluyor. Ayrıca beynin ağrı reseptörleri de bir çeşit ağrı hafızası geliştiriyorlar. Bu ağrı hafızası sayesinde daha önceden algılanan ağrılara daha hassas olup nöronların bu yanlış uyaranlara daha güçlü tepki vermesine yol açıyor. Fibromiyalji Belirtileri Yukarıda fibromiyaljinin ağrı sinyallerinin çoğaltılmasından ve ağrı mekanizmasının yanlış çalışmasından kaynaklandığından bahsettik. Bu hastalığın en temel belirtisi vücutta hissedilen yaygın ağrıdır. Hastalar bel altı veya üstünde, bazen vücutlarının her yerinde ağrı hissederler. Bu ağrının fizyolojik bir kökeni yoktur ve kısa süre içinde de bitmez. En az 3 ay süren ağrılardan bahsediyoruz. Fibromiyalji hastalarında görülen diğer bir can sıkıcı belirti ise yorgunluktur. Eğer uykumuzu yeterince almışsak sabah kalktığımızda dinç ve zinde bir şekilde uyanırız. Ancak bu hastalar güne yorgun bir şekilde başlarlar. Ne kadar çok uyurlarsa uyusunlar zinde bir şekilde uyanamazlar. Uykuları genellikle ağrılar yüzünden bölünür ve başka uyku sorunları ortaya çıkar. Hastalarda huzursuz bacak sendromu ve uyku apnesi görülebilir. Bunun yanında odaklanamamak, dikkat eksikliği ve hafıza sorunları da fibromiyaljinin belirtileri arasındadır. Neden Ortaya Çıkar? Hastalığın nasıl ve neden ortaya çıktığını tam olarak bilmiyoruz. Yapbozun parçalarını tam olarak birleştiremedik ama bazı ipuçları yakaladık. Şimdiye kadar yapılan araştırmalar fibromiyaljinin kökeninde çok sayıda etkenin yattığını gösterdi. Şimdi bu etkenleri inceleyelim."} {"url": "https://sinirbilim.org/filmlere-konu-hastalik-sizofreni/", "text": "Filmlere Konu Olan Hastalık: Şizofreni Pek çoğunuz A Beautiful Mind ve Machinist gibi kült filmleri izlemişsinizdir. Bu filmlerin ortak bir özelliği var. Bu özellik konularının şizofreni hastalığında birleşmesidir. Peki filmlere konu olan bu meşhur hastalık nedir? Kişinin gerçek yaşamla gerçek olmayan yaşamı ayırt edememesi ve davranışlarının anormal olması durumudur. Hasta, sanrılar görür ve duygularını kontrol edemez. Ayrıca şizofren hastaların konuşmasında ritmik yapı bozulmuştur ve konuşmasını ilgisiz bir şekilde ifade eder. Bu etkenlerin dışında hastalarda algılama bozuklukları ve depresyonda görülebilir. Bireyin yakınındaki bir ölüm buna sebep olabilir. Şizofreninin risk etkenlerine örnek olarak; genetik yatkınlık, bireyin yaşamındaki stres faktörleri, kişiliği ve diğer çevresel faktörler verilebilir. Şehirlerde, köylere oranla daha yüksek şizofreni hastası bulunmaktadır. Artan stres koşulları, sosyal düzensizlikler bunun bir sebebidir diyebiliriz. Şizofreni hastaları çoğunlukla yalnız olmayı tercih ederler. Bireyin hastalığına rağmen içki veya madde bağımlılığı varsa tehlikeli olabilir. Hastalar doğru tedavi ile yaşamda etkin bir yer bulabilir. Doğru tedavi edilmeyen hastanın yaşamı intiharla da sonuçlanabilir. Şizofreni Tanısı Nasıl Konur? Şizofreni hastalığında kullanılan yöntemlere örnek olarak BT, MR gibi beyin görüntüleme yöntemleri örnek verilebilir. Ancak bu yöntemler daha çok ayırıcı tanıda yararlı olmaktadır. Bununla birlikte gelişen laboratuvar yöntemlerinin sayesinde tedaviye yanıtın ölçülmesi hız kazanacaktır. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki glutamatın anormal çalışması çeşitli nöropsikiyatrik bozuklulara yol açıyor. Şizofrenide glutamat hipotezi, omurilik sıvısında glutamat düzeylerinin azalmasına dayanır. Günümüzde şizofrenide glutamatın anormal çalıştığını düşündüren birçok kanıt bulunmaktadır. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda glutamat faktörünün şizofreni oluşumu ve tedavisindeki rolleri üzerinde durulmaktadır. Tsai and Coyle'nin 2002 yılında yaptığı deneyde mGluR1 ve mGluR5 gibi grup I ve mGlu2/3 gibi grup II metabotropik glutamat reseptörlerindeki işlevsel bozuklukların da şizofreniye neden olabileceği kanıtlanmıştır. Yapılan deneyde güçlü bir mGlu2/3 reseptörü aktive eden deney hayvanlarında NMDA antagonistleri ile oluşturulan motor bozukluklarının düzeltildiği görülmüştür. Glutamatın Şizofrenideki Rolü Bildiğiniz üzere nöronlar sürekli birbirleriyle etkileşim halindedir. İşte bu etkileşim ve bilgi alış verişi nörotransmitterler tarafından sağlanır. Memeli beyninde en bol bulunan nörotransmitter glutamattır ve uyarıcı olarak kullanılır. Glutamat hafıza ve öğrenmenin düzenlenmesinin yanında algıda da rol oynar. Ayrıca ve en önemlisi glutamat reseptörleri beyindeki her nöronda bulunur. İşte bu yüzden glutamat birçok nöronu etkileyebilir ve mental, duygusal işlevler açısından çok önemlidir. Yapılan birçok araştırma gösterdi ki glutamat düzensizliği başta şizofreni olmak üzere inme, epilepsi, Huntington gibi nörolojik hastalıklarda da oldukça etkilidir. NMDA Reseptörünün Hastalığa Etkisi Şizofreni de glutamat düzensizliğinin olduğunun en güçlü kanıtı NMDA reseptör aktivitesindeki azalmadır. NMDA bir glutamat reseptörüdür. NMDA reseptörleri epilepsi, şizofreni gibi hastalıkların patolojik ve fizyolojik süreçlerinde çok önemlidir. NMDA reseptörlerinin eksikliğinde aşırı glutamat salınımı olur. Ayrıca NMDA reseptörleri, ergenliğe doğru farklı nöron grupları arasındaki bağlantıların zayıflayıp kopması anlamına gelen sinaptik budanmaya neden oluyor. Şizofreni hastalarında meydana gelen bu sinaptik budanma anormal bir durumdur."} {"url": "https://sinirbilim.org/fistik-alerjisi/", "text": "Fıstık Alerjisi Antikor Tedavisi ile Durdurulabiliyor Alerjiler birçoğumuzun baş belası rahatsızlıklardır. Envai çeşit alerji vardır. Yumurta alerjisi, süt alerjisi, su alerjisi ve bu liste böyle uzar gider. Fıstık alerjisi de bunlardan biridir. Kişi fıstık yediğinde vücudu hemen alarma geçer ve tepki verir. Fıstık alerjisi en sık rastlanan alerji türüdür. Bu alerjiye sahip olanlar fıstık ve fıstık içeren ürünler tükettiğinde hemen kaşınmaya başlarlar, ciltte kızarıklıklar görülmeye başlar. Ancak bilim dünyası fıstık alerjisi konusunda ciddi yol kat etti. Şu an tamamen tedavi edemese de bazı antikor tedavileri sayesinde bu alerjiyi haftalarca durdurmayı başardı. Amerika'da Stanford Üniversitesi'nde yapılan araştırmalarda bir doz antikor tedavisi insanların 2 hafta boyunca sağlıklı bir şekilde fıstık tüketmelerini sağladı. Vücudunuza bir defa antikor enjekte ediliyor ve alerjiniz 2 hafta boyunca susturuluyor. Çok ümit verici bir çalışma. Enjekte edilen antikor üzerinde yapılan araştırmalarda şimdiye kadar olumsuz bir bulguya rastlanmadı. Fıstık Alerjisi ve Otoimmünite Alerjilerin hepsi otoimmün rahatsızlıklardır. Neden ortaya çıktığını tam olarak bilmiyoruz ancak alerjen madde vücuda girdiğinde bağışıklık sistemi hedefi şaşırıyor. Savaşçı hücrelerimiz kendi dost hücrelerine saldırmaya başlıyor ve kızarıklık, kaşıntı gibi belirtiler çıkıyor. Egzama, romatoid artrit gibi otoimmün rahatsızlığı olan insanların alerji olma ihtimali de bu yüzden daha yüksektir. Şimdi tekrar araştırmamıza geri dönelim. Bilim insanları elde ettikleri verilerini 14 Kasım 2019'da JCI Insight adlı dergide yayınladılar. Böyle bir tedavi yöntemine acil ihtiyacımız var çünkü fıstık alerjisi yıldan yıla artıyor. En sık rastlanılan alerji türü olduğu için herkes bir tedavi yönteminin yolunu gözlüyor. Sadece Amerika'da 32 milyon insan çeşitli gıda alerjilerinden sorun yaşıyor. Bunların bazıları çocuklukta ortaya çıkarken bazıları yetişkinlikte kendini belli ediyor. İmmünoterapiler Yetersiz Kalıyor Fıstık alerjisi ve diğer alerjiler ile ilgili yapabileceğimiz çok fazla bir şey yok. Şu an için elimizdeki tek tedavi seçeneği ağızdan alınan immünoterapiler ile bağışıklık sisteminin biraz daha toleranslı olmasını sağlamak. Hastalar bu immünoterapiler ile beraber alerjen maddelerden çok az miktarlarda tüketiyorlar. Bu şekilde vücudun alerjen maddeye karşı hassaslığını azaltmak amaçlanıyor. Doktor gözetiminde uygulanan bu yöntem 6 ay ile 1 yıl arasında sürüyor ve bu süre içinde yine alerjik tepkiler gelişebiliyor. Bu yöntem de hasta için hiç kolay olmayabiliyor. Stanford Üniversitesi'ndeki araştırmaya katılan kişiler ciddi fıstık alerjisi olan insanlardı. Araştırmacılar onlara antikor verdikten sonra makul miktarlarda fıstık yediklerinde vücutları bir tepki vermedi. Tek bir doz antikor bile vücudun bağışıklık sistemini manipüle etmeye yetti. Hastalar 15 gün boyunca güvenle fıstık yediler ve bir sorun ile karşılaşmadılar. Bu tedavinin en harika yönü hastaların vücutlarını alerjen maddeye karşı eğitmenin gerekmiyor oluşu. Vücut bir anda antikor sayesinde yeni duruma uyum sağlıyor. Bu çalışma henüz deneysel aşamada olsa da geleceğe dair çok güvenle bakmamızı sağlıyor. Bugün değil belki ama ileride fıstık alerjisi dahil tüm alerji türlerini ortadan kaldırabiliriz. Şimdi meraklısına işin moleküler mekanizmasından bahsedelim. Alerjilerde Tam Olarak Ne Oluyor? Vücudun tepki vereceği alerjen madde vücuda girdiğinde interlökin-33 (IL-33) adlı bir sitokin grubu bağışıklık sistemini harekete geçiriyor. Örneğin fıstık alerjisi olan birisi fıstık yedi. Fıstık midede sindiriliyor ve ince bağırsaktan kana karışıyor. IL-33 molekülleri hemen immün sistemi alarma geçirip vücutta yabancı madde var, bir şeyler yap diyor. Sonra kaşınma, kızarıklık gibi tipik alerji belirtileri başlıyor. Araştırmacılar da IL-33'ü hedefleyip susturarak bir tedavi bulmanın peşine düştüler. Etokimab adlı antikor IL-33'ün etki mekanizmasını hedefliyor ve işini yapmasını engelliyor. Normalde IL-33 immunoglobin E molekülü etkinleştirip alerjik tepki zincirini başlatıyor. Ancak etokimab IL-33'ün bu etkinleştirmeyi yapmasını engelleyerek alerjik tepkiyi başlamadan durduruyor. IgE alerjilerin neredeyse hepsinde kilit bir moleküldür. Ağız kuruluğu, nefes alma zorlukları, anafilaktik şok gibi bütün alerjik tepkilerin arkasında IgE bulunur. Yiyecek alerjisi bulunan birinde IgE'yi etkinleştirmek doğalgaz sızıntısı olan bir eve yanan bir çakmakla girmek gibidir. Antikor tedavisi ise çakmağın yanmamasını sağlamak oluyor. Hedef Molekül: IL-33 IL-33'ün bağlanmasını engelleyerek tüm alerjileri engelleme potansiyeline sahibiz. Aslında sadece alerjileri de değil, astım, egzema gibi otoimmün rahatsızlıkları da ortadan kaldırabiliriz. Etokimab şimdiden birçok otoimmün hastalıkta denenmeye başlandı. Çift kör bir klinik araştırmada şiddetli fıstık alerjisi olan 15 yetişkine tek doz Etokimab verildi. 5 hasta ise sadece plasebo aldı. Hastalar doktor kontrolünde 15 gün boyunca çeşitli miktarlarda fıstık tükettiler ve vücutlarının vereceği tepkiler kontrol edildi. Etokimab alan hastaların 11'i (%73) bir fıstık yediklerinde alerjik tepki geliştirmediler. Plasebo grubunda ise tolerans hiç yoktu. Araştırmanın 45. gününde Etokimab alan 7 hastadan 4'ü fıstık yediğinde hala sorun yaşamıyordu."} {"url": "https://sinirbilim.org/fomo/", "text": "FOMO: Bir Şeyleri Kaçırma Korkusu, Yorum Yapma Hastalığı Bir haber gördüklerinde sadece başlığa bakarak yorum yapan sazanlar vardır, bu insanları ve yorumlarını siz de Facebook veya Twitter'da muhtemelen görmüşsünüzdür. Burada bilgisi olmayıp yorum yapanlardan bahsetmiyorum, o ayrı bir konu. Bahsettiğim hiçbir bilgi gerektirmeden sadece bir haber başlığı görüp onun içini okuma zahmetine katlanmadan hemen ahkam kesenler. Kişinin belirli bir konuda bilgisi olmadan kesin yargılara varması hatta söz konuşu bir kişiyse onun hakkında kafasına göre yorum yapması yanlış bir durum ama bir haber görüp onun 3 dk okuma zahmetine girmeden yorum yapmak sazanlıkta gelinebilecek son nokta oluyor. Sazanlık diyoruz ama bunun bilimsel bir ismi var: fear of missing out , yani bir şeyleri kaçırma, geri kalma korkusu. FOMO konusunun bilimsel içeriğine girmeden önce biraz daha bu işin sosyolojik yönünü ve nerede karşımıza çıktığına bakalım. FOMO: Fear of Missing Out Sosyal medyanın yaygın kullanımı ile beraber artık herkes herkesin düşüncesini çok rahat öğrenebiliyor. Hatta facebook beğenilerine göre insanların kişilik analizleri bile yapılıyor. Haber sayfalarının milyonlarca takipçisi var. Örneğin, Sabah gazetesinin 3,208,000 takipçisi var, Cumhuriyet gazetesinin 1,218,000 takipçisi var. Örnekleri daha fazla çoğaltabiliriz ancak durum şunu gösteriyor ki, bu haber sayfalarını takip eden insanlar Facebook veya Twitter anasayfalarında bu haberleri sürekli okuyorlar veya kolayca yorum yapabiliyorlar. İşte bu noktada insanların kustukları nefreti ve toplumsal cahilliğimizin ve çöküntümüzün gerçek boyutlarını görüyorsunuz. Sabah gazetesinin facebook sayfasından 6 Eylül 2015 tarihli duyurduğu bir haber. Gazeteler site trafiğini arttırmak için sosyal medyadan kullanıcılarının sitelerine girmelerini isterler, çünkü Google facebook sayfalarını pek sevmez, web sitelerini aramalarda daha çok gösterir. Sabah kendi yayın stratejisine uygun olarak Gerard Depardieu'nun fotoğrafını buzlu olarak ve kendi sözüyle beraber yayınlıyor. Haberin asıl bağlantısına buradan ulaşabilirsiniz. Bir günlük televizyon izleme süresiyle bir yıllık kitap okuma süresinin eşit olduğu güzel ülkemde bu habere yorumlar nasıl oldu dersiniz? Neden Her Şeye Yorum Yapıyorsunuz? Ben bu ülkede kalmak istemiyorum diyen insana neden hemen küfür edip, kovma ihtiyacı hissediyorsun? Dahası şu var, neden YORUM YAPMA İHTİYACI hissediyor bu insanlar? Haberin içeriğini hesaba katmadan sadece başlıktaki etkenlere bir göz atalım ve bu insanları neyin tetiklediğini bulmaya çalışalım. Söz konusu kişi bir ünlü. Bu demek oluyor ki sosyal konumu ve geliri yorum yapanların insanların neredeyse hepsinden yüksek. Bu kişi haber konusu olduysa bir laf atıp onun değerini düşürmeye çalışmalı. Söz konusu kişi ülkeyi terk etmek istiyor, yani yorum yapan insanların çoğunun yaşamak zorunda olduğu ülkeyi terk edebiliyor ve etmek istiyor. Böyle bir durumda kişinin bilinçaltında benim yaşadığım yer kötü mü ki bu kişi terk etmek istiyor sorusu canlanıyor ve hemen hayır kötü değil o zaman ben buna iki çift laf etmeliyim davranışı ortaya çıkıyor. Son unsur ise Sabah'ın yayın politikası ve takipçi kitlesinden kaynaklanıyor. Herhangi bir yerde hangi kişilerin yüzleri kapatılır? Suçlu kişilerin ! Haberi görenler fotoğrafın buzlandığını gördüklerinde beyinlerinde demek ki bir suç işlemiş olmalı ki, yüzü gösterilmiyor düşüncesi istemsizce yankılanıyor. Bütün bunlar birleştiğinde insanların gerçek yüzünü gösteren küfürler, hareketler vb ortaya çıkıyor. Sadece Fransız Depardieu bunu yaşamadı. 7'den 70'e herkesinseverek izlediği Avrupa Yakası'nın senaristi Gülse Birsel Macaristan'ın Suriyeli mültecileri ülkelerine almamalarını eleştiren bir yazısına Ne kıymetli ülkeniz varmış başlığı attı. ve yorumlar Söz konusu yine bir ünlü ve yine ülke konusu üzerine konuşuluyor. Bu sadece bizim ülkemize has bir sorun değil, dünyanın pek çok ülkesinde yaşanıyor bu durumlar. Boston Maratonu'ndaki bombalı saldırı sonrası saldırganlar iki Çeçen kardeş olmasına rağmen kitleler halinde Amerikanlar Çek Cumhuriyeti'ni hedef almıştı. Aynı durum Ebola virüsü için de geçerli. 2014 yılında virüs Batı Afrika'nın küçük belirli bir kesiminde yayıldığı halde korku dalgası ve twitler onlarca ülkeye yayılmıştı. Peki bunlar neden oluyor? Her Şeyden Kendine Pay Çıkarma Yazının ilk paragrafında fear of missing out adlı bir korkudan bahsetmiştik. Bu gündemde olan bir şeyi kaçırma veya kişiye ödül, mutluluk getirecek bir durumdan geri kalma korkusu. Bir çeşit sürü psikolojisi de diyebiliriz. FOMO yukarıda da değindiğimiz gibi bir kıskançlık patlamasıyla başlıyor. Haberde adı geçen kişi ünlü, zengin ve popüler. Yorum yapan ise sıradan bir kişi belki canı istediği zaman yurtdışını bırak yurtiçinde bile tatile gidemiyorken ülkeyi terk etmek isteyebilen birini haliyle kıskanıyor. FoMO'nun ikinci basamağında endişe, kendinden şüphe etme ve yetersizlik duyguları yer alıyor. Neden bunları yazıyoruz? Çünkü ülkede açlık sınırı 1500, yoksulluk sınırı 4400 lira, asgari ücret ise yeni yeni 1300 olmaya çalışıyor ve ülkenin önemli bir kısmı açlık sınırının altında yaşamak mecburiyetinde. FOMO'nun en son aşaması bütün bu duygular karışıyor ve kendini eğitmeyen bir beynin prefrontal korteksi zayıf kaldığından limbik sistemin yönettiği içgüdüler ortaya çıkıyor ve sonuç alabildiğine küfür, alabildiğine hakaret oluyor. Eğitim Şart Bunu engellemenin yolu ne peki? Eğitim, eğitim, eğitim! Bunun tek yolu içgüdüsel davranışları bastıracak düşünme mekanizmasını su üstüne çıkarmaktır. Bu kitap okuma, satranç, müzik, dans ile olur. Buraya kadar okuyup yazılanlara hak veriyorsanız şimdi size bir tavsiyemiz var. Evinizden televizyonu çıkarın. Madem bu iş sürü psikolojisi ile ilerliyor sizi gören başkaları da televizyonu hayatlarından çıkarabilir. Sinirbilim ekibi olarak sayfamıza bir çok mesaj geliyor ve biz de insanların ihtiyaçlarına yönelik paylaşım yapmak için elimizden geleni yapıyoruz. Ancak kişiler kendi sorunlarına değil çoğu zaman arkadaşı bile olmadıkları insanların hayatlarını inceliyorlar."} {"url": "https://sinirbilim.org/francis-crick/", "text": "Francis Crick Francis Crick 1916 doğumlu İngiliz moleküler biyolog, biyofizikçi ve sinirbilimcidir. 1953 yılında James Watson ile birlikte DNA'nın moleküler yapısını keşfinden dolayı Nobel ödülüne layık görülmüştür ancak aslında keşiflerin çoğu Rosalind Franklin tarafından yapılmıştır. Kadın olduğu için 1950 İngiltere'sinde hakkı yenen Franklin'in x-ray sonuçları ortağı Maurice Wilkins tarafından Watson-Crick ikilisine verilmiş ve bu şekilde DNA'nın yapısı çözülmüştür. Her ne kadar yaptıkları çok yanlış olsa da bilimsel kişiliği ile Francis Crick önemli bir bilim insanıdır. DNA'dan RNA, RNA'dan protein üretimini açıklayan merkezi dogmanın oluşturulmasına ciddi katkıları vardır. Crick yaşamının sonraki yıllarında da teorik nörobiyolojiye yönelmiş ve insan bilinci üzerine araştırmalar yapmıştır. Francis Crick 8 Yıl Orduda Çalıştı Francis Crick Londra'da University College'da fizik eğitimi gördü. 1937'de mezun olduktan sonra fizik dalında doktora çalışmalarına başladıysa da öğrenimini 1939'da 2. Dünya Savaşı nedeniyle yarıda kesmek zorunda kaldı. Savaşla birlikte Deniz Kuvvetleri'nde görev alarak 8 yıl süreyle, başta mıknatıslı mayınların üretimi olmak üzere çeşitli askeri konularda çalıştı. Schrödinger'in Yaşam Nedir? adlı yapıtından oldukça etkilenmiş ve bu ünlü fizikçi gibi yaşamın gizeminin, kalıtsal mekanizmanın açıklanmasıyla aydınlatılabileceğine inanıyordu. Francis Crick bu yüzden savaştan sonra biyoloji alanında uzmanlaşmaya karar verdi. Bu amaçla Cambridge'de Strangeway Laboratuvarı'nda iki yıl çalıştıktan sonra 1949'da Cambridge'da Max F. Perutz'un yönetimindeki Medical Research Council Laboratuvarı'na geçti. Bu laboratuvarda, fizikçi Maurice Wilkins'in öncülüğünde kristallografi teknikleriyle biyolojik açıdan önem taşıyan moleküllerin yapıları inceleniyordu. Crick, X-ışınlarını kullanarak makromoleküllerin yapılarının biyolojik özelliklerini saptamaya çalıştı. Bu teknikte, X-ışınları incelenecek molekülün üzerine düşürülüyordu. Daha sonra molekülün iç yapısındaki dar aralıklardan geçen ışın, yayılma doğrultusunda ayrılarak ilerideki bir ekran üzerinde aydınlık ve karanlık birçok çizgi oluşturur. Bu çizgiler kristal biçimindeki molekül sistemlerin yapılarına ilişkin önemli bilgi sağlar. Bu teknikte ekran yerine bir film kullanılırsa, film üzerinde molekülün bir kırınım deseni oluşur. Crick'in bu tekniği öğrenmesi bilimsel yaşamının ileriki yıllarında büyük yarar sağlamıştır."} {"url": "https://sinirbilim.org/fregoli-sendromu/", "text": "Fregoli Sendromu Nedir? Fregoli sendromu kişinin etrafındaki insanların kılık değiştirerek kendini aldattığını sanmalarına neden olan bir delüzyondur. Örneğin sinemaya film izlemeye gidiyorsunuz. Sizinle beraber birçok insan da orada film izliyor ama siz bu kişilerin aslında kılık değiştirdiğini ve farklı insanlar olduğunu sanıyorsunuz. Fregoli sendromunu yaşayan kişiler etrafında gördükleri insanların aslında aynı kişi olduğunu ve hızlı bir şekilde kılık değiştirerek kendisini takip ettiğini düşünür. Binbir surat sendromu olarak da bilinen bu bozukluk adını İtalyan aktör Fregoli'den alır. Fregoli bir oyununda sahnede çok hızlı bir şekilde kılık değiştirerek farklı insanları canlandırır. Bilinen ilk vaka bu oyunu izledikten sonra Fregoli'nin farklı kılıklara girerek kendisini takip ettiğini ileri sürmüştür. Nörolog Ramachandran bu sendromun yüz tanıma alanları ve amigdala arasındaki bağlantıların aşırılığından kaynaklandığını tahmin etmektedir fakat sebebi kesin olarak bilinmemektedir. Fregoli Sendromu Bağlantı Merkezleri Şimdiye kadar yapılan araştırmalar sendromun beyin lezyonlarıyla bir ilişkisi olabileceğini gösteriyor. Bu kişiler hatıralarındaki yerleri, nesneleri ve olayları tam olarak hatırlayamayabilirler. Buradan yola çıkarak bilim insanları bağlantı merkezlerindeki sorunların Fregoli sendromuna yol açabileceğini söylüyor. Bağlantı merkezleri kişinin etrafındaki her şeyle ilgili bilgilerin birbirine bağlandığı biyolojik noktalardır. Eğer bu yapılar zarar görürse doğru bir eşleştirme yapılamayabilir. Komşunuzu seri katil sanmanız da bu yanlış eşleştirmelerden biri olabilir. Hazırlayanlar: İrem Havle ve Feyza Kübra Özalper Kaynaklar - S. Ramachandran. Beyindeki Hayaletler. Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi. 2013. 203 - Mojtabai R. Fregoli syndrome. Aust N Z J Psychiatry. 1994 Sep;28(3):458-62. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/7893241 One thought on Fregoli Sendromu Nedir? Geri bildirim: Sanrısal Yanlış Tanıma Bozuklukları - Psikolojiden Oku"} {"url": "https://sinirbilim.org/freudyen-surcme/", "text": "Bilinçaltının Dışa Vurumu: Freudyen Sürçme 6 Mayıs 1988'de dönemin ABD Başkan Yardımcısı George HW Bush Idaho' ya gerçekleştirdiği rutin ziyaretlerden birinde tarım politikasıyla ilgili konuşma yapmak için kürsüye çıktı, konuşmasında dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan' ın politik başarılarından da bahsetmek ve onu övmek niyetindeydi ve şöyle dedi: Onunla çalışmaktan gurur duyuyorum. Zaferler aldık, hatalar yaptık, seks yaptık... yani... aksilikler. Bush'un bu dil sürçmesi o dönem için çok magazinel bir eğlence konusuydu. Ama biz olaya biraz daha farklı yaklaşacağız. Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud, Gündelik Yaşamın Psikopatolojisi kitabında Hemen her zaman amaçlanan konuşmanın dışında var olan rahatsız edici bir etki keşfettim diyerek parapraksisin tanımını yapar. Freudyen Sürçme olarak anılan ve bilinçaltının bastırılmasıyla konuşma, hafıza veya fiziksel eylemde ortaya çıkan hatalar parapraksisin temelini oluşturur. Freud'e göre toplumsal tabular, kabul görmeyen düşünceler veya inançlar bilinçli farkındalıklardan yoksun bırakılıyor ve yapılan dil sürçmesi ise bilinçaltında gizli olanı açığa çıkarmaya yardımcı oluyor. Freudyen sürçme bilinçaltında güvenle saklanmış sözel engeller, yasaklanmış dürtüler -cinsellik ve küfür gibi- dil hatları ile kişinin bilinç bulmacasını açığa çıkarıyor. Freud bu kadar ünlü olsa da, modern psikologlar ve dil bilimciler bu görüşü pek desteklemiyor. Tüm bunları test etmek için ustaca bir çalışma planlandı. California Davis Üniversitesi'nde yapılan çalışmada heteroseksüel erkeklerden oluşan üç gruptan ikisi, orta yaşlı bir profesör tarafından karşılandı, üçüncü grup ise kadınsı bir şekilde giyinmiş bir laboratuvar asistanı ile deneye başladı. Çalışmanın ortak yazarlarından psikolog Michael Motley asistan etkileyici kısa bir etek ve yarı şeffaf bluz giymişti diyor. Katılımcılardan, kelime çiftlerinin bir listesini sessizce saniyede bir oranında okumaları istendi. Oluşturulan liste kelime çiftlerinin, hata yapmaya hazır Rahip William Archibald Spooner'ın adını taşıyan, iki kelimeyle ilk seslerin veya harflerin değiştirildiği dil sürçmelerini tetiklemek üzere tasarlanmış olmasıydı. Freud'un tahmin ettiği gibi, güzel laboratuvar asistanın grubundaki erkekler, cinsel temelli sürçmeler yaptılar. past fashion yerine fast passion , sappy hex yerine happy sex gibi daha fazla hata yaptılar."} {"url": "https://sinirbilim.org/frontal-goz-alani/", "text": "Frontal Göz Alanı Frontal göz alanı frontal korteksin Brodmann Alanı 8'de frontal girusun ortası ile presantral girusun kesişim noktasında bulunur. Bu bölge görsel algı, farkındalık ve bilinçli göz hareketlerinin gerçekleştirilmesi amacıyla iki gözün de eş zamanlı hareket ettiği sekmeli hareketlerinin icrasından sorumludur. Frontal göz alanları retiküler oluşum vasıtasıyla göz kaslarını koordine eder. Bu bölge suplamenter göz alanları, 46. ve 12. prefrontal alanlar, anterior singulat korteks ve premotor korteks gibi çok sayıda kortikal alan ile bağlantılıdır. Bunun yanında çeşitli görme yolakları da frontal göz alanlarının sinyal aldığı uzantıların içindedir. Bunların içinde ileri düzey görsel bilgi işleme kortikal bölgeleri de vardır."} {"url": "https://sinirbilim.org/frontotemporal-demans-bunama/", "text": "Frontotemporal Demans Frontotemporal demans frontal ve temporal lobun kesiştiği bölgedeki nörodejenerasyon sonucu nöronların ölmesi veya ciddi hasar görmesiyle ortaya çıkar. Bu hastalıkta frontotemporal bölgedeki nöronların 70%'i ölür. Frontotemporal demansın en yaygın belirtlileri kişilik değişimi, sosyal ve kişisel davranışlarda değişiklik, duygusal kararsızlık ve dili ifade etmede yaşanan güçlükler, algı ve hafıza sorunlarıdır. Tüm frontotemporal demans yaşayan hastalar kendilerini sosyal hayattan izole ederler. Alzheimer hastalığı gibi diğer demans türlerinin aksine bellek sorunları bu rahatsızlığın temel bir özelliği değildir. İlk olarak Arnold Pick tarafından tanımlanan ve Pick hastalığı adı verilen bu rahatsızlık daha sonra isim değiştirmiştir. Gençlerde görülme sıklığı yaklaşık 20% olup Alzheimer hastalığından sonra en sık görülen demans türüdür, 60 yaş öncesi demansın yaklaşık 50%'sini oluşturmaktadır. Frontrotemporal Demans Türleri 1) FTD'nin Davranışsal Varyantı Frontotemporal demansın üç farklı türü vardır. İlki kişilik ve davranış ile ilgili beyin bölgelerinde hasar meydana gelmesinden dolayı ortaya çıkan FTD'nin davranışsal varyantıdır . En yaygın frontotemporal demans türü budur. BV-FTD'de hastanın kişisel hijyen alışkanlıkları değişmeye başlar, düşünce mekanizmaları farklılaşır. Davranışlarında ve hayatında bir terslik olduğunu ise çok nadiren farkeder. Bu kişiler sosyal olarak kendilerini tecrit ederler. Evde yalnız kaldıkları zamanlarda ise iştahlarında ciddi bir artış gözlenir. Bazılarında bu asosyallik ortama uygun davranışlar sergilememelerinden dolayı kaynaklanır. Örneğin bazı hastalar hiç neden yokken cinsel konular konuşmaya başlar veya porno izlemeye başlarlar. BV-FTD'nin en yaygın işaretlerinden biri herhangi bir şey ile ilgilenmeme halidir, yani apati gösterirler. Ancak sadece apati oluşumuna bakarak hastaya FTD teşhisi koyamayız, zira apati birçok rahatsızlıkta görülebilir. 2) FTD'nin temporal varyantı İkinci FTD türü semantik demans veya FTD'nin temporal varyantı olarak adlandırılır. Bu demansın temel belirtisi hastanın kelimenin ne anlama geldiğini anlayamamasıdır. Sadece duyduğu sözcükler değil bazen hastalar etraflarındaki eşyaların da ne olduğunu anlayamaz. Örneğin bir kuş ve uçak resmi kendisine gösterildiğinde hasta bunların arasındaki farkı ayırt edemeyebilir. Doktorlar bu tür hastalar için klasik bir test uygular ve hastalığın hangi belirtilerinin olduğunu anlarlar. Bu testte hastaya bir piramit, bir palmiye ağacı ve çam ağacı gösterilir. Ağaçlardan hangisinin piramide en çok benzediği sorulur. TV-FTD hastalarının neredeyse hepsi bu soruya doğru yanıtı veremezler. 3) İlerleyen, Akıcı Olmayan Afazi"} {"url": "https://sinirbilim.org/frontotemporal-demansin-ayirici-tanisi/", "text": "Frontotemporal Demansın Ayırıcı Tanısı Doğru Tedavi İçin Çok Önemli Teknolojinin gelişmesiyle beraber hastalık sayılarının artışını hiç fark ettiniz mi? Bu hastalıklar da benzer belirtiler görülür fakat ayırıcı özellikler bakımından farklılaşırlar. Bu yapıda ki hastalıklardan biri olan frontotemporal demans , Alzheimer hastalığı, şizofreni, depresyon, geç başlangıçlı bipolar bozukluk gibi hastalıklarla benzer belirtilere sahip olması yanlış tanı olasılığını artırıyor. Frontotemporal demans, düşünce, hafıza ve genel olarak davranış sorunlarına sebep olarak giderek kötüleşen beyin rahatsızlığıdır. Demansın çok farklı türleri vardır ve uygulanan tedaviler bireyin sahip olduğu türe göre değişim gösterir. FTD diğer beyin hastalıklarına benzediği için ayırıcı tanısını yapmamız gerekiyor. Frontotemporal Demans Nedir? Frontotemporal demans, demans türleri içinde Alzheimer hastalığından sonra en sık görülen demans türüdür. Sinsi başlangıçlı bir yapıda olan hastalığın %40-60 arasında genetik temeli vardır. Hastalığın klinik bulgularının çoğu bilinse de kesinleşmiş bir tedavi yöntemi yoktur. Hastalık ilk başlarda sosyal davranışların azalması, kişiliğin değişmesi olarak karşımıza çıkar. İlerleyen zamanlarda bilişsel aktiviteler, yaşında etkisiyle bozulmaya başlar. Frontal bölgenin dejenarasyona uğraması ilk başta bilişin bozulabileceğini düşündürse bile bozulma davranış ve kişilikte görülür. Değişimin görüldüğü başlıca aktiviteler normal kontrolün azalması ya da kaybolması, aşırı aktivite, duygulanımın hastanın düşünce ve ifadelerinden farklı olması, çevreye karşı anormal boyutlarda duyulan ilgisizlik, iç görü eksikliği, tekrarlayıcı ve benzer davranışlar, yeme alışkanlıklarında değişiklikler ve konuşma miktarında azalma sayılabilir. Görüldüğü gibi şizofreni, depresyon, geç başlangıçlı bipolar bozukluk gibi hastalıklarla benzer belirtilere sahip olması tanıyı zorlaştırır. Ayırıcı Tanı Olarak Frontotemporal Demans FTD kişilik ve davranış değişimleri, çevreye karşı anormal boyutlarda duyulan ilgisizlik, tekrarlayıcı ve benzer davranışlar, iç görünün yokluğu özellikle erken evrelerde tanıda sorun oluşturmakta, FTD olgularına psikoz, şizofreni, depresyon, geç başlangıçlı bipolar bozukluk olarak yanlış tanı konulmasına neden olabilmektedir. Ayrıca demansın en çok görülen türü Alzheimer hastalığıyla ortak özelliklerinin fazla olması doğru tanıyı koymamızı zorlaştırır, kullanılan ilaçların farklı olması bu iki demans türünün birbirinden ayırt edilmesinin gerekliliğini göstermiştir. Saydığımız hastalıklara kesin tedaviler bulunmamış olsa da doğru tanının konulup o yönde tedavi planı oluşturulması çok önemlidir. Frontotemporal Demansın Alzheimerdan Ayırıcı Tanısı FTD ve Alzheimer, demansın en çok görülen tipleridir. Hastalığın ayırıcı tanısının yapılabilmesi için erken evrelerde inceleme yapılabilmesi gereklidir çünkü ileri evrelerinde bulgular benzer olduğu için ayırt etmek zorlaşır. FTD başlangıçta sosyal davranış, kişilik ve dil bozukluklarının hasarlanması şeklinde görülürken bilişsel işlevler de bozulma görülmez. Alzheimer hastalığında ise durum tersi gibi görünür, başlangıçta bellek ve hafıza problemleri görülürken sosyal davranışlar korunmuştur. FTP'de psikotik belirtiler Alzheimer hastalığına göre çok düşük seviyelerdedir. FTD'li bireylerin çoğunda cinsel davranışların arttığı, kuralları çiğneme, fiziksel saldırganlık, kompülsif davranışlar görülür fakat bu davranışların yanlış olduklarının farkındadırlar. Ayrıca hastalığın başlama yaşı FTD'de çoğunlukla 65 yaş öncesindeyken Alzheimer hastalığında 65 yaş sonrasındadır. Son olarak temel farklılıklardan biri olan güçsüzlük ve kas atrofisi gibi motor nöron hastalıkları FTD'de daha fazladır. Frontotemporal Demansın Duygudurum Bozukluklarından Ayırıcı Tanısı Durgunluk halinin görülmesi, motivasyonun azalması, eski hobilerle ilgilenmeme, sosyal aktivitelerinden çekilme nedeniyle FTD olguları depresyon tanısı alabilir. Hastalığın davranışsal belirtileri olan coşku, uygunsuz şakacılık, kendine güven artışı, hafif uyarılara karşı aşırı tepki verme, hastaların başlangıçta hipomani, mani olarak yanlış tanı almasına neden olabilir. FTD'de belirgin olmayan suçluluk, uykusuzluk, iştah kaybı, üzüntü, anksiyete gibi belirtiler hastalıklar arasındaki farklılığı belirleyip doğru tanılama için yardımcı olur. Frontotemporal Demansın Psikozdan Ayırıcı Tanısı"} {"url": "https://sinirbilim.org/fuji-dagini-nasil-tasirsiniz/", "text": "Fuji Dağını Nasıl Taşırsınız?"} {"url": "https://sinirbilim.org/galanin/", "text": "Galanin"} {"url": "https://sinirbilim.org/ganongun-tibbi-fizyolojisi-kim-e-barret/", "text": "Ganong'un Tıbbi Fizyolojisi Kim E. Barret İnsan vücudu inanılmaz derecede karmaşık ve harika bir yapı. İşte bu kitap bir kez daha bana bu gerçeği gösterdi. Ganong'un Tıbbi Fizyolojisi kitabı insanı öyle çok sıkmıyor. Sadece 700 sayfa (Guyton'ın fizyoloji kitabı 1500 sayfa) ve harika bir şekilde resimlendirilmiş. Sağlık bilimlerinde biraz geçmişiniz varsa kolaylıkla anlayabilirsiniz. Kitapta yer yer terimler var ama anlamsız kelimeler havuzunda yüzmüyorsunuz. Çok takıldığınız yerde Google'a yazarak anlamadığınız yeri öğrenebilirsiniz. Kitapta vücudun işleyişi, hormonal mekanizmalar, sistemler ve daha nicesi çok güzel anlatılıyor. Okuması ve anlaması bir 6 ay sürdü ama kitapla geçirdiğim her andan çok keyif aldım. Onlarca Akademisyenin Çevirileriyle Kitabın Türkçeye çevirisinde onlarca akademisyen görev almış. Bunlardan birkaçı benim de şahsen tanıdığım ve sevdiğim hocalar. Çeviri ekibi Prof. Dr. Hakkı Gökbel'in liderliğinde merkezi Selçuk Üniversitesi olmak üzere Türkiye'nin çok sayıda üniversitesindeki hocalardan oluşuyor. Kitabın Türkçeye kazandırılması konusunda harika bir iş çıkarmışlar diyebilirim. Bir fizyoloji kitabı hangi konulardan oluşuyorsa Ganong'un Tıbbi Fizyolojisi de aynı konuları kapsıyor. Sayfa sayısının azlığı sizi yanıltmasın, hiçbir konu dışarıda kalmıyor. İlk 7 bölüm fizyolojideki temel bilgiler ve doku tiplerini incelemek ile başlıyor. İkinci 7 bölümde merkezi ve çevresel sinir sistemi fizyolojik açılardan inceleniyor. Öğrenme, bellek, koku, görme gibi birbirinden ilginç vücut işlevleri mercek altına alınıyor. 3. kısma geldiğimizde endokrin ve üreme fizyolojisi ile karşılaşıyoruz. Bu kısım 9 bölümde anlatılmış. Endokrin sistemi ile ilgili temel bilgiler, hipotalamusun düzenlenmesi, tiroit ve hipofiz bezi ile başlıyor. Dişi/erkek üreme sistemleri ve karbonhidrat metabolizmasının düzenlenmesi ile son buluyor. İlerleyen kısımlarda sindirim, dolaşım, solunum ve boşaltım sistemlerinin fizyolojileri anlatılıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/gaucher-hastaligi/", "text": "Gaucher Hastalığı Gaucher hastalığı hücrelerde ve bazı organlarda glikoserebrosidin birikmesine neden olan bir genetik hastalıktır. Vücutta morarma, yorgunluk, kansızlık, trombosit miktarında azalma karaciğer ve dalakta büyüme hastalığın en belirgin özellikleridir. 1. kromozom üzerinde nadir görülen otozomal çekinik bir mutasyon yüzünden glikoserebrosidaz enzimi bir sfingolipid olan glikoserebrosidi parçalayalamaz ve birikmesine neden olur. Hücreler zamanla işlevini yerine getirememeye başlar. Glikoserebrosit dalak, karaciğer, böbrekler, akciğerler, beyin ve kemik iliğinde birikebilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/gebelikte-sigara-kullanimi/", "text": "Gebelikte Sigara Kullanımının Bebeğe Zararları Bebek bekleyen kişilerin en birincil isteği bebeklerini sağlıklı bir şekilde dünyaya getirmektir. Ancak hayatımızda yer alan karsinojenler bu durumu tehdit etmektedir. Karsinojenler hücrelerde ağır gen hasarlarına kanserleşmeye götürecek mekanizmaları tetikleyen maddeler ve maruziyetlerdir. Dünya Sağlık Örgütü karsinojen maddeleri tehlike derecelerine göre sıralamış ve günümüzde oldukça yaygın kullanılan sigarayı A grubu karsinojen olarak tanımlamıştır. Sigara Sağlığı Nasıl Tehdit Ediyor? Biyo-sosyo psikolojik zehirlenme hali olarak tanımlanan sigara kullanımı oldukça yaygın olup, ülkemizde her 4 kadından biri sigara bağımlısıdır. Çoğu gebelik döneminde de tütün kullanmaya devam eder. Bu durumun fetüs (2. haftadan doğuma kadar olan dönem) açısından yarattığı büyük tehlikeyi anlamak için önce sigarayı daha yakından tanıyalım. Sigara dumanı 4000'den fazla kimyasal bileşen içerir. Bu maddelerden hangilerinin fetüse zarar verdiği kesin olarak bilinmemekle birlikte nikotinin ve karbonmonoksidin listenin başında olduğu nettir. Tütünün aktif alkoloidi olan nikotin yağda çözülür ve yarı ömrü 1-2 saattir. Biyolojik zarları geçebilir. Dumanın solunmasıyla ağız, solunum yolu mukozaları ve akciğerlerde emilir. Karaciğerde metabolize olup böbreklerden atılır. Çalışmalarla nikotinin metabolik ara ürünü olan cotinine bebek kordon kanında gösterilmiş ve böylece plasental bariyeri geçtiği kanıtlanmıştır. Karbonmonoksit Tehlikesi Karbonmonoksit gazı ise sigara dumanının %3-5 ini oluşturur. Sigara sonucu akciğere ulaşan karbonmonoksit gazı hemoglobinin hem grubundaki demir atomu ile birleşir ve karboksihemoglobin oluşur. Karbonmonoksidin hemoglobine olan afinitesi oksijenin hemoglobine olan afinitesinin 250 katı kadardır. Afinite bağlanırken yaptığı çekim gücüne denir. Bu durumda havayla aldığımız oksijenlerin hepsi hemoglobinlere bağlanamaz ve dokulara yeteri kadar oksijen ulaşamaz. Bu durum ciddi sağlık problemlerine neden olur. Gebelikte sigara içmenin fetüse verdiği zararları gözlemlemek için sigara içenlerin plasentalarıyla, içmeyenlerin veya gebelik öncesi bırakanların plasentaları karşılaştırılmış ve plasentada gaz alışveriş kapasitesini düşüren değişiklikler meydana geldiği görülmüştür. Anneyle yeteri kadar gaz alışverişi yapamayan fetüste intrauterin gelişme geriliği görülebilir. Ayrıca sigara plasental damarları etkileyerek uteroplasental kan akımını azaltır. Bunun sonucunda fetüs yeteri kadar beslenemez. Tıpkı annenin oksijenden yeterli verimi alamaması gibi. Ayrıca sigaranın hormonlara olan etkileri sonucunda düşük riski, erken doğum, ölü doğum ve yeni doğan ölümleri görülebilir. Benzer bulgular yalnızca sigara içenlerde değil çevresinde sigara içenlerin bulunduğu hamile bireylerde de gözlemlenmiştir. Gebelikte Sigara Kullanımı Bebeğe Sayısız Zarar Veriyor Yine doğumdan sonra yapılan araştırmalarda sigara içen annelerin bebeklerinin sakinleşmesinin daha zor olduğu ispatlanmıştır. Yine bu bebeklerde alt solunum yolu enfeksiyonları artmış olarak bulunmuştur. Hayatları uzun dönemde incelendiğinde; ilk 5 yıl çok sık hasta oldukları, öğrenme güçlüğü çektikleri, dikkat eksikliği yaşadıkları görülmüştür. Amerika Birleşik Devletleri Halk Sağlığı Servisi'nin yaptığı araştırmalara göre Birleşik Devletler'de bütün gebe kadınların sigarayı bırakmaları halinde ölü doğumlarda %11 azalma olacağı düşünülüyor. Aynı zamanda yeni doğan ölümlerinde %5 düşüş olacağı bekleniyor. Sizce de bu rakamlar hem çok çarpıcı hem de sigarayı bırakmak için yeterli değil mi?"} {"url": "https://sinirbilim.org/gece-teroru/", "text": "Gece Terörü 4-5 yaşlarındaki çocuğunuzun gecenin bir vakti aniden bağırmaya başladığını düşünün. Gece terörünün en iyi örneklerinden biri tam da budur. Uykunun derin evreleri olan 3. ve 4. evrelerde meydana gelen gece terörü, genelde keskin bir çığlıkla başlayan, korkuyla aniden uyanma şeklinde devam eden, kalp atışlarının ve nefes alıp vermenin hızlandığı korku veren deneyimlerdir. Ancak ertesi sabah çocuk bu tecrübeyi hatırlamaz. Çocukların %3-7'si gece terörünü yaşar."} {"url": "https://sinirbilim.org/gecici-global-amnezi-ve-gecici-epileptik-amnezi/", "text": "Alzheimer Hastalığını Akla Getiren Geçici Global Amnezi ve Geçici Epileptik Amnezi Hepimiz dönem dönem bazı anılarımızı tamamen unutmak, hafızamızdan silmek istemişizdir. Ya, beyniniz bunu olmadık zamanlarda ve kendiliğinden yapmaya karar verirse? Kiminiz, yolda giderken birden yolun, gideceğiniz yerin, yanınızdaki kişinin beyninizde hiç var olmamışçasına silindiğini ve bir bilgisayar oyunu gibi bir süre içerisinde parça parça geri geldiğini yaşamışsınızdır. Konu her ne kadar Alzheimer gibi dursa da aslında bambaşka bir rahatsızlık: Klinik çalışmaları yapılıyor olsa da pek çok zaman teşhisi uzun süren, çok bilinen başka rahatsızlıklarla karıştırılan, hatta kimi zaman psikolojik rahatsızlıklardan sanılıp yanlış ilaçlarla tedaviye yönlenilen geçici global amnezi ve geçici epileptik amnezi . Pilotsunuz ve uçmayı unuttunuz !! Konu sadece uçmayı unutmak değil. 6 saatlik hafıza boşluğunu Vücudum nereye gittiğini biliyordu, ama kendimi garip hissediyordum. Aklım vücudumun dışında gibiydi sözleriyle açıklayan 53 yaşındaki pilot, az sonra kocaman bir uçağı nasıl uçuracaktı? Havayoluna zorlukla gelebilen pilotumuz, eşinin telefondaki ısrarları sonucu havayolu acil servisine gitti. Hastanede 3 gün süren yoğun testler nöroloji, kardiyoloji ve gastroenteroloji muayenelerinin normal olduğunu, toksikolojik incelemenin negatif olduğu, alkol alımı olmadığını, sadece tansiyonda hafif bir yükselme olduğu belirledi. Bilinci açık olmasına rağmen günün 6 saatinde neler yaptığını hiç hatırlamayan pilotun geçmişinde de; küçük yaşta geçirdiği menenjit, 10 yaşında ki gastroenteritis ameliyatı ve 40'lı yaşlarında ki sinüzit tedavisinden başka tıbbi bir durum olmamıştı. Pilotun hafızası acil servise gelişinden 6 saat sonra tamamen normale dönmüş ve kraniyel CT, MRI, MRA, EEG, EKG ve laboratuvar sonuçları normal bulunmuştu. Geçici Global Amnezi TGA Doktorlar hastanın geçici global amnezi hastası olduğunu teşhis etti. İlerleyen dönemlerdeki nöropsikolojik test sonuçları, algı ve bellekte anomali olmadığını gösterdi. Psikiyatrik değerlendirmeleri sorun olmadığını ortaya koydu, ancak nöroloji uzmanları, önemli stres kaynaklarının bu rahatsızlığa etkisi olabileceğini belirttiler. Geçici Global Amnezi Nedir? TGA kısa süreli belleğin ani ve geçici olarak kesintiye uğramasıdır. Hastalar yönünü kaybetmiş gibi, zaman ve bulundukları yer konusunda kafaları karışmış hatta tamamen bilgiyi kaybetmiş gibi olurlar, ancak standart yetenekleri devam etmektedir. Örnekleme yapacak olursak araç kullanabilirsiniz ancak her gün gittiğiniz o yol artık beyninizde yoktur. Sanki hiç bilmediğiniz bir yere bir anda bırakılmış gibi tamamen tanımsızdır. Demans yaşayan hastaların aksine, TGA hastaları kişisel kimliklerini, bilinçlerini ve karmaşık rutin görevleri yerine getirme yeteneklerini korurlar. Bununla birlikte, olay sırasında hastalar yeni anılar oluşturamazlar. Hafızaya kaydedemezler bu nedenle de atak bittiğinde atak süresinde olanları hatırlayamazlar. TGA atakları genellikle kısadır ve etkileri geçici olmasına rağmen hasta sıklıkla ataktan hiçbir şey hatırlamaz. TGA Belirtileri Nelerdir? -Kaygı ve ajitasyon -Ne olduğu hakkında tekrar tekrar soru sormak -Olay sırasında kişisel kimliğin korunması -Olay sırasında karmaşık rutin görevlerin tamamlayabilme -Beyin dokusuna zarar veren işaretlerin yokluğu -1-8 saat içerisinde normale dönme. Maksimum 24 saat sürme Yoğunlukla 50 yaş üstü bireylerde görülen TGA araştırmalarında, hastaların migren öyküsü olduğu görülmüş ve bu durum arada bir bağlantı olabileceği düşünülmesine neden olmuştur. Çoğunlukla direk bir tetikleyici belirlenemese de hastalarda; zorlu fiziksel aktivite, çok sıcak veya soğuk suya maruz kalmak, cinsel ilişki, duygusal stres sıkça görülmektedir. Hasta genellikle rutin olan işlerle meşguldür. Yürüyüş, araç kullanmak, ev işleri yapmak gibi otomatik bir aktivite içerisindedir. TGA yaşandığında genellikle yalnızdırlar. Geçici Epileptik Amnezi TEA Bir diğer geçici amnezi, geçici epileptik amnezidir. TGA ile çok büyük farklılığı yoktur. TEA hastalarında nöbetler daha kısa süreli olup hayat içerisinde çok daha sık tekrar eder. TGA ile genel yapısı aynı olmasından dolayı en büyük ayırt edici özellik bu iki veridir. Geçici epileptik amnezi kendiliğinden düzelen retrograd ve/veya anterograd amnezi atakları ile karakterize edilen temporal kökenli fokal epilepsinin klinik bir türüdür. TEA hastalarında, olay esnasında tekrarlayan sorgulama, yönünü kaybetmiş endişeli tablo görülebilir. TGA da olduğu gibi olay anındaki anılar tamamen yok olabilir ya da kısmen hatırlanabilir. TEA genellikle 1 saatten az sürmektedir. TGA ya göre daha sık tekrarlar. Diğer bir ayrıt edici özellik TEA'lı hastaların çoğunda bir dereceye kadar kronik hafıza güçlüğü görülür. TEA ile ilişkili ayırt edici bellek işlevsizliği biçimleri arasında günlerden haftalara kadar yakın zamanda öğrenilen bilgilerin kaybı ve uzak yaşam olaylarının anılarının kaybı bulunur. Benzerliğinden dolayı kolaylıkla TGA ile karıştırılabildiği gibi migren veya psikojenik amnezi olarak da teşhis edilebilir. TEA'lı hastaların üzerinde yapılan kontrollü çalışmalar ve testler sonucu bazılarında halüsinasyon, dejavu, ağız şapırdatma gibi epileptik nöbetler belirlenmiş. Bu şekilde belirli olmayan hafıza şikayetlerinin temeli henüz bilinmemekle birlikte, hafıza konsolidasyonu için sinir ağlarının bozulması varsayılan bir mekanizma olarak düşünülmektedir. Sonunda Hafıza Tamamen Silinir Mi? Yapılan klinik araştırmalar TGA ve TEA hastalarının çoğunda doğru müdahalelerle atakların azaldığını gözlemlemiştir. Henüz yoğun şekilde klinik araştırma ve çalışmaları süren bu iki rahatsızlığın genelde kalıcı hasar bırakmadığı ya da ilerleyen dönemlerde büyük demans sorunlarına yol açmadığı gözlemlenmiştir. Ancak hastalıkların üzerinde hala yoğun çalışmalar yapılmaktadır. Tam tedavi, tetikleyici nedenleri, kalıtsal bağı, ileri yaşlarda yaratabileceği demans sorunları hala araştırılmaktadır. Nedenleri de hala tam olarak belirlenememiştir. Araştırmalar neticesinde genel kanı beynin amigdala da dahil bazı bölümlerinde kan akışında kesinti olmasıdır."} {"url": "https://sinirbilim.org/gelecegimiz-icin-demir/", "text": "Geleceğimiz İçin Demir! Demir elementinin alımının azlığı, fazladan kaybı veya metabolizmaya yetecek düzeyinin olmaması durumu demir eksikliği olarak tanımlanır. Demir eksikliği, aneminin dünyadaki en sık nedenini oluşturur ve bu problem çok ciddi bir halk sağlığı sorunudur. Gelişmekte olan ülkelerde yüksek kaliteli gıdaların sınırlı olması ve sanayileşmiş ülkelerde zayıf beslenme alışkanlıkları nedeniyle oldukça yaygındır. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre, yaklaşık 2 milyar insanı ve hamile kadınların %50'sini etkilemektedir. Vücudumuzda Demir Nerede Kullanılır? Demir elementi yaşam için çok önemli vazgeçilmez bir elementtir. Protein sentezi, oksijenin taşınması ve depolanması, elektron transferi ile hücre solunum ve pek çok önemli enzimin yapısına girerek önemli metabolik adımlarda görev alır. Vücudumuzdaki demirin %60-70 kadarı kırmızı kan hücreleri olan eritrositlerin içindeki hemoglobinde, %10 kadarı kas yapısındaki miyoglobinde, %20-30'u da ihtiyaç halinde kullanılmak üzere karaciğer ve dalak makrofaj hücrelerinde bulunur. Görüldüğü gibi en çok kırmızı kan hücrelerimizde bulunur. Bu hücrelerin temel görevi yaşamın temeli oksijenin, 30-40 trilyon hücremize sunulmasıdır. İşte demir eksikliği oluştuğunda ve devam eden alım azlığı halinde hücrelerimiz sürekli olarak hipoksi denilen oksijensiz durumuyla karşı karşıya kalacaktır. Besinlerdeki demir 2 şekilde Hem yapısında veya Non-Hem yapısında bulunur. Hem halindeki demir genellikle kırmızı et yapısında bulunur ve ince bağırsaklardan daha kolay emilir. Non-hem halindeki demirin emilimi de diğer alınan yiyeceklerle engellenebilir. Eksikliğine yol açan en sık durumlar şunlardır; demir içeren gıdalardan fakir beslenme ve kadınlarda menstruasyon ile artmış kayıptır. Her kadın aylık adet döngüsünde ortalama 20-30 ml kan kaybeder bu da yaklaşık 20-30 mg demir kaybına denk gelir. Daha az sık sebepleri ise sindirim sisteminin çeşitli hastalıklarıdır. Hayatı tehdit edecek düzeyde ciddi eksiklik durumunda, hekimlerimiz tarafından beslenmeden ziyade, hemen demir preparatları başlanır. Demirin eksikliği sadece anemiye yol açmaz, sinir sistemi gibi diğer sistemlerin de işlevini bozacaktır. Mental ve motor aktivitelerde bozulacak ve kalıcı hasar bırakabilecektir. Demir eksikliğinin hangi mekanizmalarla nörokognitif bozukluğa yol açtığı mekanizmaları tam aydınlanmamıştır. Bazı çalışmalarda sinir sisteminde dopamin reseptör sayısını azalttığı, demir bağımlı çalışan enzimlerin eksikliğinde sinir dokusunun hasara açık hale geldiği düşünülüyor. Böylece, belki de, uzun dönem demir eksikliği zeka geriliğine yol açıyor. Gebelikte Demirin Fetüse Etkisi Hamilelik sırasında anne anemi ise fetüste sağlıklı nörogelişim zayıf olmayacaktır. Fetüsün nöronlarında miyelin kılıfı yapımı için demir elzemdir. Annedeki demir eksikliği ve bağlı anemisi varsa, ileride fetüste gecikmiş nörokognitif gelişim ve hatta psikiyatrik hastalık ile ilişkili olan erken doğum veya fetal büyüme kısıtlılığı kaçınılmaz olacaktır. Gebelikte yeterli demir alan ancak 6 aylıktan sonra düşük demir diyeti alan bebeklerin de bu dönemde nörogelişimi mutlaka yavaşlayacaktır. Beyin gelişiminin kritik dönemleri doğum öncesi annede ve hemen sonrası dönemlerinde bebekte uzun süreli demir eksikliği sonucunda bebekte nörobilişsel komplikasyonlarının düzeltilmesi zordur ve yetişkinliğe kadar devam eder. Bu yüzden her gebe anne buna dikkat etmelidir. Zaten ülkemizde zamanında doğan her yeni doğana ücretsiz demir takviyesi 1 yaşa kadar verilmektedir. Demir Havale Geçirmede Bir Etken Olabilir Demir eksikliğinin bir diğer sonucu santral sinir sisteminde konvülziyon eşiğini düşürerek, çocuk çağı ateşli havalenin oluşumunda bir risk faktörü oluşturmasıdır. Bir çalışmada ferritin düşüklüğünün ateşli havale riskini 2,49 kat artırdığı gösterilmiştir. Eksikliğinde Nasıl Hissederiz? Çocukluk döneminde dikkat eksikliği, hiperaktivite, nefes tutma atakları, katılma nöbetleri, davranış bozuklukları ile kendini gösterebilir. Yetişkinlerde ise kronik yorgunluk, halsizlik, iştahsızlık, konsantrasyon bozuklukları yapabilir. Kan ferritin düzeyine bakılarak demir eksikliği tanısı konulur. Günlük İhtiyacımız Ne Kadar? Erkekler için günlük 8 mg, kadınlar için günlük 18 mg, gebelerde 27 mg demir alınması gerekmektedir. Bu ihtiyaç bebek ve çocuklarda 1-3 yaş arasında 7 mg, 4-6 yaş arasında 10 mg olmaktadır. Demir Eksikliğine Karşı Nasıl Beslenmeliyiz? Daha kolay emilen Hem halindeki demir başlıca et, balık, yumurtada bulunmaktadır. Hem halinde bulunmayan demir ise daha çok kuru baklagil, tahıl, pekmez, yeşil yapraklı bitkilerde bulunuyor. Bu iki gruptan biri tek başına değil, bütün halinde dengeli tüketilmelidir. Örnekler verecek olursak; 50 gram kırmızı et yaklaşık 5 mg, 1 porsiyon kuru baklagil yemeği 4 mg, 1 yumurta 1,5 mg, 1 tatlı kaşığı pekmezde yaklaşık 1 mg demir ihtiva etmektedir. C vitamini portakal suyu ile ya da başka gıdalarla alımı demirin emilimine çok ciddi katkı sağlar. Dikkat edilmesi gereken diğer nokta fitat, oksalat, tanen içeren yapıların fazla alımı demir elementini bağlayarak bağırsaklardan emilimini azaltacaktır. Fitat bilhassa tam tahıllı mayasız beyaz ekmeklerde bulunduğu için emilimi azaltabilir, eksikliği olan bireyler alternatif olarak ekşi mayalı ekmek tüketebilirler. Çünkü ekşi mayalı ekmek içerisindeki bakteriler laktik asit üretimiyle fitat içeriğini azaltarak emilimi artırır. Tanen maddesi de çay kahve içerisinde bulunur ve demir elementini bağlayarak eksiklik oluşturur."} {"url": "https://sinirbilim.org/gen-degil-genom-degistiriliyor/", "text": "Gen Değil Genom Değiştiriliyor DNA'nızın eşsiz olduğunu mu düşünüyorsunuz? Peki ya size bir muzun genomu ile çok ortak yönünüz olduğunu söylesek. Muz ile insan genomu arasındaki benzerlik oranı %50'dir! Araştırmacılar şimdi insan genomu üzerinde oynayarak neler yapabileceklerini keşfetmeye başladılar. MIT ve Harvard Üniversitesi bilim insanlarından oluşan bir ekip DNA'yı istedikleri gibi biçimlendirerek hücrelere yeni işlevler kazandırabiliyor. Ekibin yeni geliştirdiği teknoloji sayesinde hücreler doğada bulunmayan proteinleri dahi üretebiliyor. Hücrelerin genetiğini değiştirmek aslında daha önceden de oldukça yaygın bir işlemdi fakat bu değişim çok küçük çapta gerçekleştirilebiliyordu. Çünkü genom içindeki sinyal mekanizması o kadar karmaşık ki ufak müdahalelerde bile hücre kendini öldürebiliyor veya başka istenmeyen durumlar yaşanabiliyordu. Genom İçindeki Belirli DNA Dizileri Taranıyor Araştırma ekibi bu tip sorunların üstesinden gelerek canlı hücrelerin genomunda büyük çapta değişikliklere imkan verebilecek yeni bir teknoloji ürettiler. Bu sayede metin içinde bir sözcüğü arattırıp onu hemen değiştirdiğimiz gibi genom içinde de belirli DNA dizilerini arayıp tekrar istediğimiz gibi değiştirebiliyoruz. Bu yaklaşımı kullanarak araştırmacılar E. Coli bakterisinin genomunda hücrenin kendi hayati işlevlerine zarar vermeden yüzlerce değişiklik yapmayı başardılar. Canlı DNA'sı A,T, G, C olarak harflendirdiğimiz dört farklı nükleotidin çeşitli sıra ve uzunlukta bir araya gelmesiyle oluşur. Her canlı organizma bu harf dizilerini amino asit kodlamak için kullanır ve bu amino asitler daha sonra birleşerek proteinleri oluştururlar. Nukleotitlerden protein üretimi için önce belirli genlerin RNA polimeraz enzimi tarafından okunması gerekir. RNA polimeraz üretilecek protein bilgisini mRNA'ya yükler ve mRNA doğruca ribozoma doğru yol alır. mRNA ribozomda translasyon sürecine girerek hücredeki amino asitleri ribozoma çeker ve bu amino asitler uç uca eklenerek proteinleri oluşturur. Translasyon aşamasında neredeyse her hücre 64 kodondan oluşan bir genetik kod kullanır. Bütün amino asitler mRNA'daki üç nükleotitten oluşan kodonlar aracılığıyla kodlanır. Kodonların çoğu amino asit kodlarken birkaçı kodlamanın nerede başlayıp nerede biteceğini belirleyen başlatıcı ve durdurucu kodonlardır. Ekip TAG dizisinden oluşan durdurucu kodonlardan birini hedef aldı. TAG kodonu E. Coli genomunda en az bulunan kodonlardan biri ve bu yüzden bu kodon başlangıç için en uygun seçimdi. Genom Düzenlemede MAGE ile CAGE Teknikleri Birleştiriliyor Araştırmacılar planladıkları biçimlendirmeleri yapmak için MAGE adlı genom mühendisliğinde kullanılan bir teknikle CAGE adlı genomu bir araya getirmek amacıyla geliştirdikleri bir teknolojiyi birleştirdiler. Hücrelerdeki genetik değişiklikleri hızlandırmak için kullanılan MAGE tekniği belirli DNA dizilerinin yerini tespit ediyor ve hücrenin kendi DNA'sını kopyalaması sırasında hemen onları değiştiriyor. DNA kendini kopyalarken çift sarmal açılıyor ve tek sarmal oluyor. Tek sarmal haldeyken DNA diğer sarmaldan bilgi alamadığı için bu halde gerçekleşen tüm değişiklikler kalıcı oluyor. Bu sayede araştırmacılar hücrede gerçekleşen genetik değişiklikleri kesin bir şekilde denetleyebiliyorlar. Hedeflenen DNA dizileri değiştiriliyor ve genomun geri kalanına dokunulmuyor. Ekip bu çalışmada TAG kodonunu başka bir durdurucu kodon olan TAA kodonuyla değiştirdiler. Ekip bu süreci daha iyi denetlemek için 32 E. Coli kolonisi üzerinde MAGE tekniğini kullandı ve toplamda TAG kodonu bulunduğu 314 kısa DNA dizisini mutasyona uğrattı. Ancak bütün bakteriler aynı mutasyonlara sahip değildi. Buraya kadarki kısım olan hücrenin bir DNA dizisini değiştirmek zaten yıllardır yapılıyordu. Mutasyona Uğramış Genler Onarılabilir İkinci aşamada tüm koloniler tek bir ortamda birleştirildi ve toplamda 314 genetik değişikliğe sahip bir koloni ortaya çıktı. Bu noktada araştırmacılar bakterilerin tüm mutasyonlara sahip olması için aralarında gen alışverişini denetlemek amacıyla CAGE adlı teknolojiyi geliştirdiler. Bakteriler birbirlerinde olmayan genleri paylaşma eğilimindedirler bu sayede çevresel şartlara daha iyi uyum sağlarlar. Bu durumda ise mutasyona uğramış genler olan TAA kodonu bakteriler arasında paylaşılacaktı. Araştırmacılar bütün koloniler arasında gen alışverişi olduğundan emin olmak için bir düzenek hazırladılar. CAGE teknolojisi uygulandığı ilk turda koloniler 16'şar şekilde ikiye ayrıldı ve gen alışverişi bu 16'şarlı koloni üyelerinin birbirleri arasında gerçekleşti. İkinci turda koloni sayısı 8'e indi ve bu sefer 8 koloni üyeleri arasında gen alışverişi gerçekleşti. Koloni sayısı yarıya indiğinde koloninin her bir üyesindeki mutant gen sayısı da artmış oldu. Bu şekilde en sona kalan tek koloni 314 mutasyonun tümünü kendisinde bulunduruyordu. Araştırma sonuçları genetik mühendisliğinde devasa bir adım olarak görülüyor. John Hopkins Üniversitesi'nde moleküler biyoloji profesörü olan Jef Booke konuyla ilgili şunları söylüyor Bu araştırma değiştirilmiş küçük DNA parçalarının daha büyük parçalar haline getirilmesine olanak tanıyan çok önemli teknik gelişmeler içeriyor. Genom Düzenleme Organizmaya Çok Yarar Sağlayabilir Genetik değişiklikler canlı hücrelerde yapıldığından araştırmacılar hücrelere gelebilecek her türlü zararlı etkiyi anında gözlemliyordu. Yapılan ilk gözlemlere göre genetiği değiştirilmiş bakteriler normal bir şekilde yaşıyor ve üremeye devam ediyorlardı. Hücredeki tüm TAG kodonları silinir silinmez araştırmacıların bir sonraki adımı bu sefer TAG kodonlarını okuyan hücresel mekanizmayı silmekti. Böylece TAG kodonunun yerine hangi mekanizma gelirse gelsin hücre ona uygun bir mekanizma geliştirecek ve yeni kodona göre amino asit kodlanacaktı. Kodonu ve onu okuyan mekanizmayı birlikte silmenin hücre tasarlayan bilim insanlarına büyük bir çalışma kolaylığı sağlayacağına inanılıyor. Bu Teknikle Virüslere Karşı Daha Dirençli Olabiliriz Genetik kodu değiştirerek bilim insanları bakterileri de virüslere karşı dirençli yapabilme şansını elde edecekler. İlaç sanayi gibi bakteri yetiştirilen endüstrilerde virüsler bakterilerin 20%'sini etkiliyor ve ölümlerine sebep olarak üretimde büyük bir düşüşe neden olabiliyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/gen-mutasyonu-korku/", "text": "Bu Gen Mutasyonu Korku ve Endişeyi Azaltıyor Hepimiz anne ve babamızdan aldığımız genler ile doğarız. Ancak genetik yapımız ömrümüz boyunca aynı kalmayabilir. Güneş ışınları, kimyasal maddeler, bazen de rastgele gelişen mutasyonlar ile DNA değişebilir. Gen mutasyonu deyince insanın aklına kötü şeyler canlanır ama mutasyonların hepsi her zaman olumsuz etkiye sahip değildir. Bazen yararlı işlevlerinin de olduğu görülür. Finlandiya'da Doğu Finlandiya ve Oulu Üniversiteleri yeni bir gen mutasyonu keşfettiler. Bu mutasyona sahip kişiler korku ve endişeyi daha az hissediyorlar. Dahası bu kişilerin sosyal iletişim becerileri de genin normal haline sahip olanlardan daha yüksek olduğu görülmüş. Finli araştırmacılar farelerde P4h-tm genini yok etmeye çalışıyorlardı. Genin etkisini araştırmak için yaygın kullanılan yöntemlerden biri onu etkisiz hale getirmektir. P4h-tm geninde mutasyon meydana geldiğinde farelerin davranışlarında beklenmedik değişiklikler başladı. Fareler daha cesur davranmaya başladı. Korku ve endişe gibi duygularında ciddi düşüşler görüldü. Fareler artık daha girişken ve sosyal olmuştu. Farelerin Davranışları Nasıl Değişti? Farelerin davranışlarını değerlendirmede panik tepkiler için tasarlanan yeni bir yöntemi de kapsayan bir test bataryası kullanıldı. Bu test bataryasının içinde çok sayıda farklı test bulunuyordu. Araştırmacılar deney hayvanlarını önce normal bir odaya koydular. Daha sonra karbondioksit oranını %10'a çıkardılar. Odadaki karbondioksit miktarının artması doğuştan gelen bir donma tepkisine neden oldu. Bu davranış bir olay karşısında şok olmuş kişilerin yerinden kımıldayamamasına benziyor. Odada karbondioksit artınca farelerde panik atak benzeri donup kalma davranışı ortaya çıkıyor. P4h-tm geninin silindiği farelerde ise bu donma davranışı daha az gerçekleşiyor. Sosyal etkileşim testlerinde bu fareler arkadaşlarıyla daha fazla etkileşime geçiyorlar. Henüz bitmedi. Araştırmacılar farelerin davranışlarına yakından baktılar. Farelerin anksiyete, korku ve öğrenilmiş çaresizlik seviyeleri ölçüldü. P4h-tm geni mutasyonla silinen fareler hepsinde daha iyi skorlar elde etti. Bilim insanları P4h-tm geninin amigdalada daha fazla bulunduğunu keşfetti. Amigdala beyinde korku ve endişe duygularını düzenlemekten sorumlu kilit bölgelerden biridir. Davranış ile beyin anatomisi birbirinden bağımsız düşünülemez. Amigdala başta olmak üzere duyguları kontrol eden bölgelerde bu genin silinmesi korku ve endişeyi azaltmıştı. Olumsuz duyguları yarattığı sis bulutu kalkınca sosyal etkileşim gibi davranışlar da daha belirgin hale geldi. P4h-tm Gen Mutasyonu Beyni Nasıl Etkiliyor? P4h-tm geni bir P4H-TM proteini kodluyor. Bu protein prolil-4-hidroksilaz ailesinin bir üyesidir. Ortamda oksijen azaldığında hücrenin çevreye uyum sağlamasını sağlamada çok kritik bir rolü vardır. P4H-TM proteini yapı ve bulunduğu konum itibariyle ailenin diğer üyelerinden biraz farklıdır. Üzerinde yıllarca çalışma yapılmasına rağmen görevi tam olarak anlaşılamamıştır. Bilim insanları oksijen seviyesindeki değişimlere karşı hücreyi hazırlamanın ötesinde başka görevleri olduğunu da düşünüyorlar. Bu ailenin diğer üç üyesinde gen mutasyonu yapıldığında fareler hiçbir davranış değişikliği göstermedi. Ancak P4h-tm geni ciddi bir etki yarattı. Doğu Finlandiya Üniversitesi'nde görevli Prof. Dr. Heikki Tanila elde ettikleri sonuçların ilginç olduğunu söylüyor. Literatürdeki bilgilere baktığımızda P4H-TM proteininin eksikliğinde ciddi gelişimsel sorunlar olduğunu biliyoruz. Ancak bu kadar büyük davranışsal değişiklikler gözlenmemişti. Şu an P4H-TM proteininin varlığı korku ve anksiyeteyi tetikliyor görünüyor. Peki, embriyonik gelişim döneminde veya yetişkinlikte bu proteini engellesek davranışsal bir iyileşme görebilir miyiz? Bir de hangi evrede gen mutasyonu yapmak doğru olur belirlememiz gerekiyor. Nokta Atışı Gen Mutasyonu ile Tedavi Araştırmacılar bundan sonraki aşamada koşullu gen etkisizleştirmesi ile genlerin istenilen zamanda susturulması için çalışacak. P4h-tm geni istenilen zaman aralıklarında etkinleştirilip susturularak hayvanlarda hangi davranışlara neden olduğu çalışılacak. Burada genin gelişimsel rolünü de unutmamak gerek. Bu proteinin ortadan kaldırılması organizmanın gelişimini sekteye de uğratabilir. Bundan sonraki çalışmalarda yetişkin farelerin amigdalasında P4h-tm gen mutasyonu uygulanacak."} {"url": "https://sinirbilim.org/gen-nedir/", "text": "Gen Nedir? Gen, gen terapisi, genetik gibi kavramları haberlerde, gazetelerde sıkça duyarız. Gen nedir diye sorsak herkesin kafasında hücre, DNA gibi şeyler canlanır ama tam olarak yanıt verebilir miyiz? Gen, kalıtımın en temel birimidir. Deoksiribonükleik asidin protein üreten parçalarına gen adı verilir. Hepsi bu kadar mı? Tabii ki değil, üstüne kitaplar yazılan gen ile ilgili biraz daha ayrıntıya inelim. Resmi tanıma göre fenotipe/işleve katkı sağlayan DNA parçasına gen denir. DNA'nın sadece %1.5'u protein kodlar, diğer bir deyişle genlerden oluşur. Geriye kalan %98.5'luk kısım çoğunlukla düzenleyici dizilerden oluşur. DNA Genler spiral şeklindeki moleküller olan DNA'lardan oluşur. DNA'nın yapısı 1953'te keşfedildi ancak 19. Yüzyılda bile varlığını biliyorduk. Sadece yapısını, nasıl bir şekle sahip olduğunu bilmiyorduk. Hatta 1940'larda sıçrayan DNA'lar bile keşfedilmişti. DNA'nın yapısında adenin, guanin, timin ve sitozin bazları, fosfat ve şeker bulunur. Adenin timin ile guanin de sitozin ile eşleşerek DNA'nın iki ipliğinin birbirine tutunmasını sağlar. Fosfat ve şeker molekülleri de ipliğin uzamasını sağlayan kovalent bağları meydana getirirler. Gen DNA'daki her üç baz çifti bir aminoasidi kodlar. Örneğin DNA'daki TAC dizisi mRNA'daki AUG'ye karşılık gelip başlangıç kodonunu oluşturur ve aynı zamanda metiyonin aminoasidini kodlar. Üçlü DNA dizileri birbirini ardına gelerek genlerin işlevini belirler. DNA'da 3 milyar baz çifti bulunmaktadır. Genler yüzlerce, binlerce baz çiftinin birbiri ardına eklenmesinden oluşur. Kromozom DNA'yı düz bir ip gibi açtığınızda yaklaşık 1.5 metrelik bir uzunluğa sahiptir. Bu kadar uzun bir molekül nasıl oluyor da mikrometre boyutlarında bir hücrenin çekirdeğinin içine sığıyor? Burada DNA'nın katlanma mekanizması kendini gösteriyor. DNA katlanacağı zaman önce histon proteinleri üstünde sarılıyor. Histon proteinleri de kendi içinde katlanıyor ve böylece X şeklinde kromozomlar oluşuyor. Bir hücrede 23 çift kromozom vardır. 23 çiftin biri anneden, biri babadan gelir. Vücut kromozomları uzunluk bakımından birbiriyle eş özellik gösterirken sadece epey kromozları yapısal olarak farklıdır. Kadınlarda 2 tane X kromozomu varken, erkeklerde bir X, bir tane de Y kromozomu vardır. Histon proteinlerine sarılı olan genler etkin biçimde protein kodlamazlar. Sessiz olarak varlıklarını devam ettirirler. Ne zaman histon proteininden ayrılır ve hücre enzimleriyle etkileşime geçerse o zaman protein kodlamaya başlarlar. Genlerin histon proteinleri ve diğer yapılarla etkileşime girerek gen etkinliğini düzenlemesi epigenetik bilimi altında incelenir. 1869 Günümüz Arası Genin Tarihi 1869 DNA ilk defa hücrelerde keşfedildi ama gerçek işlevi henüz bilinmiyordu. 1909 Gen terimi ilk defa kullanıldı ve DNA'nın kimyasal yapısı keşfedildi. 1920 Nesiller arası kalıtım aracı olarak kromozomlar ileri sürüldü. 1944 DNA ilk defa bireysel özelliklerin kalıtımı ile ilişkilendirildi. 1951 DNA'nın X-ray kırılma fotoğfaları çekildi. 1953 James Watson ve Francis Crick DNA'nın yapısını tanımladı. 1966 DNA'nın kromozomların haricinde mitokondride de bulundu. 1969 İlk defa tek bir genin izolasyonu gerçekleşti. 2003 İnsan Genom Projesi başarıya ulaştı."} {"url": "https://sinirbilim.org/gen-terapisi-nasil-calisir-kadar-etkilidir/", "text": "Gen Terapisi Nasıl Çalışır ve Neden Bu Kadar Etkilidir? Charlie Gordon'u hatırlıyor musunuz? 1966'da Daniel Keyes tarafından yazılan Flowers for Algernon romanının yıldızıydı. Gordon, romanda 32 yaşında zihinsel engelli olan ve bir genin kaybından kaynaklanan tedavi edilmemiş fenilketonüri hastası biriydi. Bu gen, amino asit fenilalanini metabolize eden bir enzim kodlar. Fenilketonürili insanlar fenilalanin içeren gıdaları tüketirlerse, bu amino asididin bileşik ve yan ürünleri kanında birikir ve toksik hale gelir. Sonuç olarak hastalık beyin hasarına, pigmentasyon kaybına, nöbetlere ve bir dizi başka soruna neden olur. Roman dünyasında, Gordon sonunda zekasını arttırmak için deneysel bir ameliyat geçirerek kalıtsal hastalığın üstesinden gelir. Gerçekte bu durumla doğan insanlar çok farklı bir tecrübeye sahiptir. Her çeşit et, süt ürünleri, fındık, fasulye ve yapay tatlandırıcı gibi fenilalanin içeren gıdalardan kaçınmak için düşük proteinli sıkı bir diyet uygularlar. İdeal çözüm, tehlikeli beyin ameliyatları ile sıkı diyet kısıtlamaları arasında bir yerde olabilir. Aslında, ideal çözüm hatalı geni değiştirmekte de olabilir. Böylece fenilketonürili kişiler yüksek proteinli gıdalardan zevk alabilirler. Gen terapisi son zamanlarda çok popüler oldu ve bu alandaki ilerlemeler sayesinde kişilerin hücrelerine, eksik veya hatalı genlerin yerini alması için yeni genin eklenmesi mümkün hale geldi. Galiba 21. yy'da olanaksız gibi görünen bu rüya gerçek oluyor. Gen terapisi 1990'lı yıllardan bu yana uzun bir yol kat etti. Araştırmacılar son yirmi yılda çok şey öğrendiler. Belki de en önemlileri şunlardı: Gen terapisinin kağıt üzerinde tanımlanması kolay ama insan hücrelerinde uygulanması daha zor. Neyse ki bilim insanları bu bulmaca üzerinde çalışmaya devam ettiler ve nihayet gen terapisi modern tıpta devrim yaratacak şekilde tasarlandı. Gen terapisinde hızla ilerlemeye başlamadan önce DNA'nın işlevinin ve gen ifadesinin temellerini gözden geçirelim. Bir Gen Bir Protein: Gen Terapisinin Temelleri Bu tıbbi tedaviyi anlamak genlerin çalışma bilgisini gerektirir. İyi haber, muhtemelen lisenizde biyoloji dersinde bu bilgileri öğrenmiş olmanızdır ancak unutmanız durumunda burada hızlı bir özet bulabilirsiniz. Bir gen, kalıtsal bilginin tek bir birimini belirtir, belirli bir etkinliği veya özelliği kontrol eden bir faktördür. Genler, hücrelerimizin çekirdeklerinde bulunan kromozomlarda bulunurlar. Kromozomlar, nükleotid olarak bilinen ve tekrar eden alt birimlerle inşa edilmiş uzun DNA zincirleri içerir. Bu tek bir genin, nükleotidlerin spesifik bir dizilimine sahip sınırlı bir DNA uzantısı olduğu anlamına gelir. Bu nükleotidler, çok aşamalı bir süreç kullanarak bir hücredeki belirli bir protein için bir plan yaparlar. -Transkripsiyon olarak bilinen ilk adım, bir DNA molekülünün çözülmesiyle başlar ve tamamlayıcı bir haberci RNA tek bir ipliği oluşturmak için bir şablon olarak görev yapar. -Haberci RNA daha sonra çekirdeğin dışına ve sitoplazmaya gidip ribozom adı verilen bir yapıya bağlanır. -Orada, DNA'nın kodunu yansıtan haberci RNA'da saklanan genetik kod, aminoasitlerin kesin bir dizisini belirler. Bu adım çeviri olarak bilinir ve uzun zincirli bir aminoasit zinciri ile sonuçlanır. İşte uzun zincirli bu aminoasit bir proteindir. Proteinler hücrelerin işçileridir. Fiziksel altyapıyı inşa etmeye yardım eder, önemli metabolik yolları kontrol eder ve düzenlerler. Eğer bir gen arızalanırsa, örneğin nükleotid dizisi bozulursa karşılık gelen protein doğru yapılamaz veya oluşturulmaz. Bu durum mutasyon olarak adlandırılır ve mutasyonlar kanser, fenilketonüri gibi birçok probleme yol açabilir. Gen terapisi, bir hücrenin eksik bir protein yapabilme kabiliyetini geri getirerek kusurlu bir geni onarmaya ya da değiştirmeye çalışır. Kağıt üzerinde basittir: Bir genin doğru sürümünü bir DNA dizisine yerleştirmeniz yeterlidir. Gerçekte biraz daha karışıktır çünkü hücreler, virüs şeklinde dışarıdan yardım istemektedir. Muhtemelen virüsleri, çiçek, grip, kuduz veya AIDS gibi enfeksiyonlara neden olan yapılar olarak düşünebilirsiniz. Gen terapisinde bilim insanları, bu küçük parçacıkları bir hücreye genetik bir yenileme yapmak için kullanıyorlar. Gen Terapisi Araçları Olarak Virüsler Virüsler yıllardır biyologları şaşırttılar. Bu tuhaf varlıkların çekirdekleri veya diğer hücresel yapıları yoktur ancak DNA veya RNA nükleik asidine sahiptirler. Bu küçük genetik bilgi paketi, bazı durumlarda membranöz bir zarf içine sarılmış bir protein tabakası içinde paketlenir. Diğer canlıların aksine, gerekli hücresel mekanizmaya sahip olmadığı için virüsler tek başlarına çoğalamazlar. Bununla birlikte, bir hücreyi istila ederek hücrenin ekipmanlarını ve enzimlerini ödünç almaları halinde üreyebilirler. Temel işlevlerini okumak ve virüsleri daha yakından tanımak için Virüsler Nasıl Çalışır yazımıza göz atabilirsiniz. Genetik bilgiyi hücrelere taşımak, virüsleri gen terapisinde kullanışlı kılar. Peki virüs DNA'sının bir parçası insan DNA'sıyla değiştirildiğinde virüs hala insanları enfekte eder mi? Bu durumda yerleştiği hücrede bu genin kopyalarını üretmeyecek ve insan DNA'sının verdiği talimatları takip edecektir. Kulağa tuhaf geliyor ama virüsleri hastalıktan arındırabilirsek bu oldukça olası bir yöntem. Bu şekilde genetiği değiştirilmiş virüsler gen terapisi için harika bir araç olabilir. Günümüzde araştırmacılar araç olarak çeşitli virüs türlerini kullanıyorlar. En sevilenleri ise insanlardaki soğuk algınlığından sorumlu ajan olan adenovirüslerdir. Adenovirüsler, DNA'larını hücrenin çekirdeğine aktarırlar ancak DNA bir kromozoma tümüyle bağlı değildir. Bu onları iyi bir araç yapar ama genellikle vücutta bir bağışıklık tepkisi uyandırırlar. Alternatif olarak, araştırmacılar bilinen bir insan hastalığına neden olmayan adeno ilişkili virüslere güvenebilirler. Adeno ilişkili virüsler genlerini konakçının kromozomlarına entegre ederek hücrelerin eklenen geni çoğaltmasını ve değiştirilmiş hücrelerin gelecek nesillere aktarmasını mümkün kılarlar. AIDS ve bazı hepatit türlerine neden olabilen retrovirüsler, genetik materyalini istila ettiği hücrelerin kromozomlarında da yaparlar. Sonuç olarak araştırmacılar, retrovirüsleri gen terapisi için kapsamlı olarak incelemişlerdir. Beden Dışı Gen Terapisi Gen terapisi fikri bilim insanlarının beyinlerinde uzun yıllar boyunca yer etti. Aslında genetik hastalıkların genetik mühendisliği ile iyileştirilebileceğini ilk kez 1966'da önermiş olan Amerikalı bir genetikçi Edward Tatum idi. Aynı yıl, başka bir Amerikalı Joshua Lederberg virojenik terapinin ayrıntılarını The American Naturalist'de yayınlanan bir makalede aktardı. Birçok araştırmacı daha sonra gen tedavisini konseptten gerçekliğe taşımak için gayretle çalıştı. 1972'de biyokimyager Paul Berg, insan DNA'sının bir bölümünü kesip çıkardıktan sonra virüsün genomuna ekleyip bakteri hücrelerini enfekte etmeyi öğrendi. Sonunda, insan insülini üretmek için bakteri bulabildi. On yıl sonra, Ronald M. Evans da sıçan büyüme hormonu genini bir retrovirüs içine yerleştirdi ve sonra bu geni fare hücrelerine aktardı. Bütün bu çabalar gen terapisi devrimi için bir aşama oluşturdu. ABD Gıda ve İlaç İdaresi tarafından onaylanan ilk gen tedavisi deneyi 1990'da gerçekleşti. Araştırma, David Vetter'dan sonra şiddetli kombine immün yetmezliği olan hastalar üzerinde yoğunlaştı. Bu araştırmacılar, vücut dışı gen tedavisi olarak bilinen bir yöntem kullandı. İlk olarak, kalça kemiğine özel bir iğne ile ulaşarak kemik iliğinden kök hücrelerin alınmasını sağladılar. Daha sonra laboratuvarda kök hücreler, kemik iliğinden RNA'nın şiddetli kombine immün yetmezlik ile ilişkili geni içerecek şekilde değiştirilmiş retrovirüslere maruz bırakıldı. Retrovirüsler kök hücrelere bulaştı ve işlevsel geni konakçı kromozomuna aktardı. Daha sonra bilim insanları kök hücreleri aldı ve onları hastanın kan dolaşımına enjekte etti. Hücreler, kemik iliği için bir kestirme yol yaptı ve tüm iyi kök hücreler gibi gerekli gen kopyaları olan sağlıklı T hücreleri de dahil olmak üzere farklı hücre türlerinde olgunlaştı. Bu tekniği kullanarak şiddetli kombine immün yetmezliği olan düzinelerce çocuk tamamen iyileşti. Fakat genetikçilerin çalma listesindeki tek hastalık veya yaklaşım bu değildi. Vücut İçi Gen Terapisi Gen terapisini uygulamak için ikinci yaygın yol, gen taşıyan virüsü doğrudan arızalı hücreleri olan bölgeye enjekte etmektir. Pennsylvania Üniversitesi'nden patoloji ve laboratuvar tıbbı profesörü James Wilson, 1990'lı yıllarda in-the-body gen terapisine öncülük etmiştir. Adenovirüsü araç olarak kullanmış ve alıcıdaki bağışıklık tepkisinin sınırlandırılması için zayıflatmıştır. İlk testlerde, değiştirilmiş virüs hiçbir şekilde zarar vermez gibi görünüyordu. Bu durum, genleri birkaç yan etki ile güvenilir bir şekilde verebileceği anlamına geliyordu. 1999'da, ornitin transkarbamilaz eksikliği olarak adlandırılan nadir bir genetik bozukluğun tedavisinde adenovirüs temelli tedaviyi test etmek için bir faz I klinik araştırmaya öncülük etti. Ornitin transkarbamilaz, vücudun fazlalık azotu parçalamasına yardımcı olan bir enzimdir. Onsuz, amonyak seviyeleri beyinde toksik etki oluşturana kadar artar. X kromozomundaki tek bir gen enzimi kodlar ve deneysel tedavi için ideal bir adaydır. Wilson, ornitin transkarbamilaz genini zayıflamış adenovirüs parçacıklarına aktarmış ve bunları 18 hastanın karaciğere enjekte etmiştir. Fikir basitti: Virüs, karaciğer hücrelerini enfekte eder. Bu da ornitin transkarbamilaz genini çoğaltmaya ve enzimi üretmeye başlar. Ne yazık ki hastalardan biri olan 18 yaşındaki Jesse Gelsinger, değiştirilmiş virüs enjeksiyonunu aldıktan üç gün sonra öldü. Bilim adamları şimdi Gelsinger'in vücudunun muazzam bir bağışıklık tepkisi oluşturduğunu ve bunun yaygın organ başarısızlığına neden olduğunu düşünüyorlar ve bu sadece gen terapisinin risklerinden biridir. Gen Terapisi Güvenliği Jesse Gelsinger'in ölümü halkı şaşkına çevirdi ve bilim dünyasına şok dalgaları gönderdi. Beden içi gen terapisinde en büyük sorun hastanın bağışıklık sistemidir. Vücut adenovirüs parçalarını, hatta bir insan geni taşıyan parçacıkları yabancı cisimler olarak görüyordu. Konakçılar konakçı hücrelere girdiklerinde, işgalcilerden kurtulmak için karşı bir saldırı uygulayarak tepki verirler. Jesse Gelsinger'a olanları böyle yaşadık. Bağışıklık sistemi virüslerin yardım etmeye çalıştıklarını anlamadı ve bu süreçte organlarda şiddetli bir saldırı başlattı. Bugün araştırmacılar Gelsinger'e daha düşük terapi dozları verilebileceğini veya bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar ile önlem alınabileceğini biliyorlar. Retrovirüslere dayanan vücut dışındaki tedaviler kendi problemlerine sahiptir. Unutmayın, retrovirüsler DNA'larını konakçı kromozomuna ekler; bu, bir cümleden kelimeleri toplayıp daha uzun bir cümle oluşturmak için ekleme yapmak gibidir. Ekleme işlemi doğru yerde gerçekleşmezse ortaya çıkan dil mantıklı olmayabilir. Retrovirüsleri kullanan bazı gen tedavisi denemelerinde hastalar lösemi ve diğer kanser türlerini geliştirdiler çünkü bir gen yerleştirmek çevredeki diğer genlerin işlevini bozabilir. Birçoğu kanseri diğer terapilerle engellemiş olmakla birlikte, bu beklenmeyen etkiler şiddetli kombine immün yetmezlik hastalığına sahip birçok çocuğu etkiledi. Gen Terapisi ile Tedavi Edilen Hastalıklar Jesse Gelsinger'in ölümünün ardından James Wilson'un insan deneklerini kullanarak gen terapisi deneyleri yapması yasaklanmıştı. Bununla birlikte, diğer araştırmacılar aynı kısıtlamalardan ötürü faaliyet gösteremedi. Pennsylvania Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden moleküler genetikçi ve doktor olan Jean Bennett ile Philadelphia'daki Çocuk Hastanesi'ndeki Albert Maguire, 2007'de nadir bulunan bir hastalıkta gen terapisi tedavisi için klinik araştırma başlattı. Bu hastalık; Leber conjenital amaurosis yani görme bozukluğu idi. RPE65 olarak bilinen gendeki bir mutasyon, göz bebeğinin normal işlevi için hayati önem taşıyan bir proteinde eksikliğe yol açar. Bu proteinden yoksun insanlarda hastalığın seyri genellikle 40 yaşına gelene kadar ilerleyici bir görme kaybı ve sonrasında tam görme kaybı ile sonuçlanır. Bennett ve Maguire RPE65 genini adeno ilişkili virüse yerleştirdi. Daha sonra üç hastanın göz bebeğinin içine düşük dozlarda bu virüsü enjekte etti. Virüsler göz bebeğindeki hücrelere bulaştı. Sonuçlar olumluydu. Üç kişinin de görme kaybının ilerleyici seyri azaldı ve tehlikeli bağışıklık tepkileri de dahil olmak üzere kötü niyetli yan etkiler bildirilmedi. Araştırmacılar vücut dışındaki tedavilerde de büyük ilerleme kaydetmektedir. Temmuz 2013'te Science dergisi, gen terapisi araçları olarak lentivirüslerin kullanımını araştıran iki çalışmanın sonuçlarını yayınladılar. Lentivirüsler bölünen ve bölünmeyen hücrelerde genleri etkin ve kalıcı olarak aktarma yeteneğinde benzersizdirler. Belki de daha önemlisi lentivirüsler, konakçının DNA'sına yerleştiklerinde diğer kanserle ilişkili genleri harekete geçirmek için daha az eğilimli görünürler. Araştırmacılar, metakromatik lökodistrofi ve genç erkekleri etkileyen X kromozomuna bağlı adrenolökodistrofi hastalıklarını ele aldılar. Bu hastalıkları lentiviral temelli tedavi ile test edildiklerinde, iki hastalığın da ilerlemesini durdurabildiler ve zararlı hiçbir yan etkisi olmadığını bildirdiler."} {"url": "https://sinirbilim.org/genel-anestezi-sizi-uyutan/", "text": "Genel Anestezi: Sizi Uyutan İşlem Hakkında İlginç Gerçekler Ameliyat olduysanız muhtemelen anestezistinizden 10'dan geriye doğru saymaya başla bakalım cümlesini duymuşsunuzdur. Siz henüz 3'e kadar gelemeden gözleriniz kapanmıştır bile. İyi uykular! Uyandığınızda genellikle bir şey hatırlamazsınız ve kendinize gelmeniz zaman alır. Genel anestezi ameliyat öncesinde yapılan en önemli işlemlerden biridir. Anestezi, ameliyat ve diğer ağrılı girişimler süresince hastanın ağrı duymasını önlemek üzere geliştirilmiş bir dizi tıbbi uygulamaya verilen genel isimdir. Laparoskopi gibi cerrahi girişimler sırasında kimi zaman yalnızca ağrı duyusunu ortadan kaldırmak yetmez; bilincin de yok olması istenir. Genel anestezi, ilaçlarla oluşturulan bir çeşit koma halidir. Verilen ilaçların insan vücudunda oluşturduğu etkilerin devamlı olarak izlenmesi gerekir. Anestezinin merkezi sinir sisteminde, yani beyin ve omurilik üzerindeki etkileri bu tablonun ortaya çıkmasını sağlar. Sinir hücrelerindeki iletimler ve hücresel faaliyetler yavaşlar ya da engellenir. Bu yüzden beyindeki bilinç ve hafıza belirli bir süre ortadan kaldırılır ve vücuttaki kas hareketleri bir süre engellenmiş olur. Şimdi genel anestezinin etkilerini irdeleme vakti. Genel Anestezi Bellek Kaybına Neden Olabilir Genel anestezi sizi rahatlatır, ağrıyı engeller ancak bellek kaybına sebep olabilir. Annals of Neurology dergisinde yayınlanan 2012 yılındaki bir çalışmada inhalasyon anestezisinin yetişkin farelerin beyinlerinde Alzheimer hastalığı benzeri değişikliklere neden olduğu ortaya çıkmıştır. İlaç, hafıza ve öğrenmeyi kontrol etmeye yardımcı olan dentate girus bölgesindeki hücreler için toksik bir etki yaratır. Araştırmacılar, anestezinin uzun vadeli etkileri üzerinde çalışmaya hala devam ediyorlar. Ancak şunu biliyorlar; bu etkiler ameliyattan sonraki 2 gün boyunca devam ediyor. 2013'teki bir çalışmaya göre, yaşlı hastalar ameliyat sırasında anesteziyi aldıktan sonra normale dönmeleri 6 aya kadar sürebilir. Hastaların zihinsel kapasitelerinde küçük bir değişiklik yaşama olasılığı daha yüksektir. Ancak demans için yüzde 35 oranında daha yüksek bir riske maruz kalmaktadırlar. Araştırmacılar, anestezinin ameliyat sonrası beta-amiloid plak birikimi nedeni ile bilişsel işlev bozukluğuna ve Alzheimer hastalığına yol açan sinir dokularının iltihaplanmasına neden olduğunu düşünüyorlar. Çocukluk Çağında Anesteziye Sıklıkla Maruz Kalınması Nörogelişimsel Problemlere Neden Olabilir Yaşamlarının başlarında ameliyatlarda anesteziye maruz kalan çocuklar bir veya birden çok kez nörogelişimsel problemlere eğilimli olabilirler. Pediatrics dergisinde yayınlanan 2012'de yapılan bir araştırmada anestezinin nörogelişimsel etkileri üzerine önemli bulgular elde edildi. 3 yaşından önce anestezi almış çocukların öğrenme güçlükleri, dil ve akıl yürütme problemlerini 2 kat daha fazla yaşadığı görüldü. Ancak, görsel izleme, dikkat, ince ve kaba motor fonksiyonların anesteziden aynı şekilde etkilenmediği de bildirilmiştir. Genel Anestezi Aslında Uykuya Dalmak Değildir Anestezistler genellikle hastalarına uykuya dalacaklarını söylüyorlar. Ancak gerçek şu ki bedenimiz koma halini alıyor ve bu durum anestezi etkisi bitince normale dönüyor. Araştırmacılar genel anestezi uygulanmış bir beynin, uyku hali bulunan bir kişiye kıyasla bilinçsiz ve düşük bir beyin faaliyetinin olduğunu keşfettiler. New England Journal of Medicineda 2010 yılında yayınlanan bu araştırma o zamanlar oldukça ses getirdi. Oysa uyku esnasında beynimiz oldukça aktiftir. Bu süreçte korteks ve beynin merkezinde bulunan talamus gibi beyin bölgeleri genel anestezi altındaki hastalarda beyin hareketliliğini belirlemek için birbirleriyle iletişim kurarlar. Ameliyat Sırasında Uyanabilirsiniz Genel anestezi altındaki hastalar, anestezi bilinci olarak da bilinen bu durumu yaşayabilir ve ameliyat sırasında uyanabilirler. Bu nadir durum, hastalar anestezi altındayken ameliyatlarına bağlı olarak basınç veya ağrı gibi bir olayı hatırlayabildikleri zaman ortaya çıkar. Bununla birlikte, cerrahlar bu riski azaltmak ve hastalarının bilincini ölçmek için beyin izleme cihazlarını kullanırlar. Bazı İnsanlar Anestezik İlaçlara Karşı Alerjik Reaksiyon Gösterebilirler Hastaların, ilaçlara karşı reaksiyon geçmişi bulunmuyor olsa bile risk sıfıra indirilemiyor. Anestezi maddesini solurken hastaların vücut ısısının aniden yükselmesi ile ölümcül bir alerjik reaksiyon yaşayabilir. MedlinePlus ta yayınlanan yazıda bu reaksiyonların, hastaların vücut sıcaklığında ve kas kasılmalarında hızlı bir artışa neden olduğu bildirilmiştir. Irk Farklılıkları Daha Fazla Anestezi Gerektirmez Kızıl saçlı ırkların melanokortin-1 reseptörü genine sahip olması nedeniyle daha yüksek dozda anesteziye ihtiyaçları olacağı düşünülmekteydi. Anaesthesia and Intensive Care dergisinde yayınlanan 2012 tarihli bir çalışmada bu genin anestezik duyarlılığı azalttığı görüşü kabul ediliyordu. Araştırmacılar, anestezik uygulama dozu, bulantı, kusma veya iyileşme kalitesinde hiçbir fark olmadığını açıklamışlardır. Sigara İçenler İçmeyenlere Göre Daha Yüksek Anestezi Dozlarına İhtiyaç Duyabilir Sigara içen kişilerde ameliyat sırasında daha fazla anestezi gerekebilir. Almanya, Berlin'de yapılan 2015 Avrupa Anesteziyoloji Derneği toplantısında sunulan bir araştırmada sigara ile anestezi arasında ilginç bağlantılara ulaşıldı. Kadın sigara içicilerinin, içmeyenlere oranla anesteziye % 38 daha fazla, pasif içicilerin ise % 17 daha fazla ihtiyaç duyduklarını görüldü. Sigara dumanının, hastanın ağrı kesici ilaçlara olan toleransını bozduğu ve genel anestezi altında iken solunum fonksiyonlarını kötü etkilediği bilinmektedir. Anestezinin Geleceği"} {"url": "https://sinirbilim.org/genetik-kusurlar/", "text": "Genetik Kusurlar Hamileliğin 5. Haftasında Tespit Edilecek Hamile olduğunuzda her zaman ilk düşündüğünüz karnınızdaki çocuğunuzdur. Her anne baba çocuğunun sağlıklı doğmasını ister ve bunun için bazı testler yaptırır. Doğum öncesi tanı testleri hamilelik sürecinde fetüsün gelişimi hakkında bilgi edinebildiğimiz testlerdir. Bu testler özellikle genetik kusurlar için erken tanıda ve müdahalelerin belirlenmesinde oldukça önemlidir. Yeni geliştirilen bir test ise henüz hamileliğin 5. haftasında doğum kusurlarının her zamankinden daha çabuk tespit edilmesine olanak verebilir. Araştırmacılar Trofoblast Alımı ve Serviks'ten İzolasyon adı verilen yöntemle plasentedan trofoblast hücre örnekleri aldılar ve fetüsün DNA dizilimini yaptılar. Daha sonra bu örnekleri geleneksel yöntemlerle anne, plasenta ve fetüsten elde edilen sonuçlarla karşılaştırdılar. Sonuçların çok büyük oranda eşleştiği görüldü. Bu yöntemde enfeksiyon riski daha azdı ve amniyosentez gibi testlerin sınırlarını aşmıştı. Amniyosentez 14 ile 16 hafta arasında uygulanmaya başlanabiliyordu ancak bu yöntem 5. haftadan itibaren uygulanabiliyor. Genetik Kusurlar Yeni Teknik Sayesinde 5-10 Hafta Önce Belirlenebiliyor Dr. Sascha Drewlo araştırma hakkında şu bilgileri veriyor: Yeni bir dizileme yöntemi kullandık ve nükleotid dizilimini tek bir baza kadar doğru şekilde belirledik. TRIC amniyosentez gibi invaziv testerin doğruluğunu veren ve mevcut yöntemlerden 5-10 hafta daha önce uygulanabilen bir test. Bu yöntem tek gen mutasyonları belirleyebilmenin yanı sıra hücrelerin protein seviyelerinin ölçülmesine de olanak veriyor. Bu sayede belirlenebilecek durumlar arasında intrauterin büyüme geriliği ve preeklampsi (hamilelerin %5'ini etkileyen, yüksek tansiyon ve organ hasarına sebep olan bir bozukluk) gibi bozukluklar yer alıyor. Tek Gen Mutasyonları Hedef Alınacak Araştırmacılar TRIC yöntemi ile fetüsteki genetik kusurlar bulunup bulunamayacağını belirlemeyi amaçlıyorlar. Eğer başarılı olursa genetik kusurlar hakkında anne-babalara mevcut testlerin verdiğinden çok daha erken bilgi verilebilecek. Kısa süre sonra tüm bu testlerin klinik araştırmaları yapılacak."} {"url": "https://sinirbilim.org/genomdaki-virusler-beynimiz-icin-onemlidir/", "text": "Genomdaki Virüsler Beynimiz için Önemlidir! İnsan DNA'sının içerisinde bulunan milyonlarca yıllık retrovirüsler, toplam genomun neredeyse %10'unu oluşturmaktadırlar. İsveç'teki Lund Üniversitesi'nden bir araştırma grubu, bu retrovirüslerin gen ekspresyonunu etkilediği bir mekanizma keşfetti. Bu mekanizma, retrovirüslerin, insan beyninin gelişmesinde ve çeşitli nörolojik hastalıklarda önemli bir rol oynamış olabilecekleri anlamına gelmektedir. Retrovirüsler özel bir virüs grubudur. Bazıları zararlıdır, bazılarının ise zararsız olduğuna inanılmaktadır. Johan Jakobsson ve Lund'daki meslektaşları tarafından incelenen ve insan genomunda milyonlarca yıldır var olan bu retrovirüsler, endojen retrovirüsler olarak adlandırmıştır. Önceden önemsiz olarak düşünülen, önemsiz DNA olarak adlandırılan DNA'nın bir bölümünde bulunabilirler ancak ERV'ler araştırmacıların şimdi yeniden gözden geçirmeye başladıkları bir kavram haline gelmiştir. Johan Jakobsson vücuttaki çeşitli proteinlerin üretimini kontrol eden genlerin (yaklaşık %2) endojen retrovirüslere (%8-10) kıyasla DNA'mızın daha küçük bir kısmını temsil ettiğini belirtiyor. Eğer endojen retrovirüslerin proteinlerin üretimini etkileyebilecekleri ortaya çıkarsa, bunun insan beyni hakkında muazzam bir yeni bilgi kaynağı sağlayacağını da ekliyor. Araştırmacıların da bu yönde keşifleri bulunmaktadır. Genomumuzda bulunan birkaç bin retrovirüsün TRIM28 adı verilen bir protein için kenetlenme platformları olabileceği tespit edilmiştir. Bu protein sadece virüsleri değil, aynı zamanda DNA zincirindeki bitişik standart genleri de kapatabilir ve böylece ERV'lerin varlığının, gen ekspresyonunu etkileyebilmesini sağlar. Bu kapanma mekanizması farklı insanlarda farklı işliyor olabilir çünkü retrovirüsler genomun farklı yerlerine bulaşabilen genetik bir materyal türüdür. Bu, onları, evrim için ve nörolojik hastalıkların altında yatan muhtemel bir sebep olmak için olası bir araç yapar. Bunu destekler bir şekilde ALS, şizofreni ve bipolar bozukluk gibi çeşitli nörolojik hastalıklarda ERV'nin sapma gösteren bir düzenlenmesini işaret eden çalışmalar bulunmaktadır. İki yıl önce, Johan Jakobsson'un ekibi, ERV'nin nöronlarda özel olarak düzenleyici bir role sahip olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte, bu çalışma fareler üzerinde yürütülürken, Cell Reports dergisinde yayınlanan yeni çalışma insan hücreleri kullanılarak yapılmıştır. Bu bağlamda fareler ve insanlar arasındaki farklar özellikle önemlidir. İnsan DNA'sının içinde bulunan retrovirüslerin çoğu, en yakın akrabalarımız olan goriller ve şempanzeler dışındaki türlerde yoktur. Primatların evrim soyları Eski Dünya ile Yeni Dünya arasında bölünmüşken, retrovirüsler kendilerini 35-45 milyon yıl önce genomun içine dahil etmiş gibi görünmektedir."} {"url": "https://sinirbilim.org/gercekten-tuhaf-7-tibbi-vaka/", "text": "Gerçekten Tuhaf 7 Tıbbi Vaka Bazen bir yerinize bir ağrı girer, nedenini bir türlü çözemezsiniz veya bir sabah kalktığınızda aniden boğazınızı şişmiş bulursunuz. Vücudumuzda zaman zaman çok tuhaf şeyler dönebiliyor ama doktorlar öyle vakalarla karşılaşabiliyorlar ki, okuduğunuzda yok artık demeye hazır olun. Kaç tane tıbbi vaka biliyorsunuz? 5, 10, 20... Sadece tek gen mutasyonlarına bağlı 600 tane rahatsızlık tanımlanmıştır. Tıbbi vaka araştırmalarını derlediğimizde binlerce farklı tıbbi vaka ile karşılaşırız. Morgellons Hastalığı Bu tuhaf hastalığa sahip kişiler derilerin altında böcek, solucan gibi parazitlerin gezindiğini düşünerek sürekli kaşınırlar. Hastalar derilerinde sürekli büyüyen lifler görürler, yorgunluk ve hafıza sorunları yaşarlar ve zamanla kaşımanın da etkisiyle derilerinde yaralar oluşur. Hastalığın ortaya çıkış sebebi tam olarak bilinmiyor. Tıp camiasının bir kısmı bunun zihinsel sorunların bir sonucu olarak ortaya çıktığını düşünüyor, diğer kısmı ise hastalığın bir deri rahatsızlığından türediğini savunuyor. Bir grup uzman ise şimdilik bilinmeyen bulaşıcı hastalık yapıcı mikroorganizmaların varlığından şüpheleniyor. Sürekli Cinsel Uyarılma Sendromu En temel duygularımızdan biri olan üreme davranışının en büyük tetikleyicilerinden biri dopamin salınımını en yüksek seviyelere çıkartabilen orgazm ve uyarılma halidir. Ancak bu 5 dk yerine ya sürekli olursa? Sürekli cinsel uyarılma sendromu daha çok kadınlarda kendini gösteriyor ve en ufak bir şeyde bile orgazm olmaya karşı bireyleri aşırı duyarlı kılıyor. Bu durum birçok zaman kadınlarda utanmaya ve kadınların kendilerini toplumdan sıyırarak stres yaşamalarına neden oluyor. Yabancı El Sendromu Dr. Strangelove filmini izleyen bilir, filmdeki adamın sağ eli beyninden bağımsız olarak hareket ediyor, sanki kendi kendini yönetiyor gözüküyordu. Bir elin bilinçsizce kendi başına hareket etmesi yabancı el sendromu olarak biliniyor. 1998 yılında yaşanan bir olayda 81 yaşındaki kadının sağ eli kendisini boğmaya çalışmış ve yüzüne, omzuna yumruk atmış olduğu polis kayıtlarında bildirilmektedir. İlerleyen yıllarda yapılan çalışmalar beynin sağ parietal lobunun felç olmasının bu sendromun ortaya çıkışında etkili olduğunu ve bilinçli hareketin gerçekleştirilmesinden sorumlu beyin bölgelerinin bu sendromda faaliyete geçtiğini göstermiştir. Ehlers Danlos Sendromu Fantastik filmlerde gördüğünüz vücudun süper esnek yapısı bu sendroma sahip bireylerde gerçeğe dönüşüyor. Bu sendromun görüldüğü kişiler kaslarını inanılmaz şekillere sokabiliyorlar. Ancak kolayca yaralanabiliyorlar ve yaraları diğer insanlara göre daha yavaş iyileşiyor. Ehlers Danlos sendromundan muzdarip bireyler 5000 kişide 1 görülen mutasyonlaraa sahipler. COL5A1 ve COL5A2 adlı başlıca iki gende bulunan mutasyonların sayısı kişiden kişiye göre artabiliyor. Mutasyonlar vücutta bağ dokuda bulunan kolajen miktarında önemli bir azalmaya neden oluyor. Urbach-Wiethe Hastalığı Bu nadir görülen hastalık ilk defa korku duygusu yaşamayan bir kadında keşfedilmiş olup, beyin dokusunun sertleşmesine neden olur. Kadın üzerinde yapılan fizyolojik incelemeler hastalığın kadının beyninde duygu merkezi olarak bilinen amigdalayı yok ettiğini göstermiştir. Bir an için hiçbir şeyden korkmadığınızı düşünün. Bu kadın canlı bir şekilde yılanlara ve örümceklere dokunabiliyor ve hiçbir şekilde korku filmlerinden etkilenmiyor. İlginç Bir Vaka: Haemolacria Haemolacria insanların gözyaşlarının kan damlaları gibi akmasına ve gözyaşının kısmen kandan oluşmasına neden olan bir hastalık. Bu rahatsızlık genellikle adet görmekte olan ve doğurganlığı devam eden kadınlarda görülüyor. Hindistan'da Rashida Khatoon adlı bir kadının kan damlaları şeklinde ağladığı haberlere konu olmuş ancak doktorlar haemolacria'nın haricinde herhangi bir sağlık sorununa rastlamamıştır. Yürüyen Ceset Sendromu"} {"url": "https://sinirbilim.org/gereksiz-riskler-aliyor-musunuz-beyniniz-suclu-olabilir/", "text": "Gereksiz Riskler Alıyor Musunuz? Beyniniz Suçlu Olabilir Risk alma eğilimi ya da bir kişinin olası bir kayıp ihtimali karşısında şansını deneme istediği , başarılı girişimciler için gerekli bir özellik olarak görülmektedir. Ancak aşırı ya da gereksiz risk alma, potansiyel olarak finansal kayıplara, kumar gibi davranış bozukluklarına, yasal sorunlara ve gergin ilişkilere yol açabilecek olumsuz sonuçlar doğurabilir. Beyin taramalarının kullanıldığı yeni bir çalışma, beyindeki bağlantılar ve kişinin ekonomik riski tolere edebilme yeteneği arasındaki bağlantıyı gözlemledi. Amigdalanın Fonksiyonel ve Yapısal Bağlantısının Bireysel Risk Toleransı Öngörmesi başlıklı makale 5 Nisan'da Neuron dergisinde yayınlandı. İleri Okuma: Amigdala Nedir? Medial Prefrontal Korteks Depresyonla da İlişkili Depresyon ve diğer duygu-durum bozuklukları, amigdala ve medial prefrontal korteks olarak bilinen beynin iki alanı arasındaki bağlantılarla ilişkilidir. Bu çalışmada ise Pennsylvania Üniversitesi'nden bilim adamları, bu yapısal ve fonksiyonel bağlantılarda bireysel farklılıklar gözlemlediler ve bu farklılığın kişilerin risk eğilimini yansıttığını belirttiler. Çalışmada 108 katılımcıya 120 senaryo içeren anket uygulandı ve anket sonuçları kişilerin aşırı risk eğilimli ve aşırı risk- karşıtı kadar değişen bir yelpazede nerede durduklarını sınıflandırmak için kullanıldı. İleri Okuma: Prefrontal Korteks Nedir? Çalışmanın başyazarı olan Psikoloji Profesörü Joseph Kable Risk toleransını, insanlara kumar oynama fırsatı vererek ölçtük. Daha fazla para kazanma şansı için kaybetme riskini ne kadar kabul ettiklerini değerlendirdik.diyor. Daha sonra araştırmacılar, özellikle yukarıda bahsedilen amigdala-mPFC sistemi ve beynin farklı bölümleri arasındaki bağlantıları incelemek için MRI ve DTI kullandı. Gri ve beyaz madde hacmi de dahil olmak üzere, amigdalanın büyüklüğü de ölçüldü. Risk Toleransı ve Gri Madde Beyin yapıları ve anket verileri incelendiğinde, risk toleransı yüksek olan katılımcıların daha fazla gri madde sahip oldukları ve daha düşük risk toleransı olanlara göre daha fonksiyonel amigdala-mPFC bağlantısı gösterdikleri bulundu. Dr. Kable, Yapılan ölçümler, amigdalanın gri cevherinin hacmi ve yapısal, fonksiyonel bağlantıları, sistemin işlevine karşı toleranslı insanların risk alma davranışındaki farklılıklarla ilgili önemli bir veri oluşturuyor. Sadece beyninizin bu özelliklerine bakarak, risk alan veya almayan biri olduğunuzla ilgili makul bir fikre sahip olabiliriz.diyor. Araştırmacılar gelecekte finansal planlama organizasyonları ile işbirliği yapma arzusunu dile getirdiler; çünkü bu bulgular daha büyük ekonomik temelli kararlar karşısında risk toleransını ölçmeye yardımcı olabileceğine inanıyorlar. Ancak araştırmanın ilk aşamaları göz önünde bulundurulduğunda, bu sistemin iş yatırımları veya kumar bozuklukları ile ilgili olarak tasarlanıp uygulanması için henüz çok erken. Alberta Üniversitesi, Kanada Sağlık Hukuku ve Politika Araştırma Grubu'ndan Profesör Timothy Caulfield Risk alma davranışı, birçok faktörden etkilenebilecek karmaşık bir tutumdur. Laboratuvar çalışmalarından, finansal kararları değerlendirmek için bu teknolojiyi kullanmak için çok basamak var, diyor. Hazırlayan : Serap Kaya Kaynaklar http://www.cell.com/neuron/fulltext/S0896-6273(18)30196-X https://www.medicaldaily.com/do-you-take-unnecessary-risks-your-brain-structure-could-be-blame"} {"url": "https://sinirbilim.org/glia-hucreleri-noronlarin-seklini-degistirebiliyor/", "text": "Glia Hücreleri Nöronların Şeklini Değiştirebiliyor Anne karnında bebeğin beyninin nasıl geliştiği ile ilgili çok az şey biliyoruz. Beyin gelişimi ile ilgili en önemli konulardan biri de nöronların nasıl yönlerini bulduğu ve doğru şekli aldığıdır. Beyin araştırmalarında nöronlar her zaman daha öncelikli olmuştur ama onları tek başlarına düşünmemeliyiz. Beynin yarısından fazlası glia hücrelerinden oluşur. Rockefeller Gelişimsel Genetik Laboratuvarı'nda yapılan araştırmalar glia hücrelerinin nöronların şekil almasına yardımcı olduklarını gösterdi. Cell dergisinde yayınlanan çalışmanın yürütücüsü Aakanksha Singhvi nöronlar ile glia hücreleri arasında daha önceden bilinmeyen bir etkileşimi keşfettiklerini belirtiyor. Nöronun sadece şeklini değiştirmek size pek havalı gelmeyebilir ama sinir sisteminde şekil çok önemlidir. Bir nöronun şekli onun nereye yönleneceğini, hangi hücrelerle bağlantı yapacağını hatta o bağlantıların kuvvetini bile belirleyebilir. Şu an nöronlarının şeklinin nasıl belirlendiğiyle ilgili çok az şey biliyoruz. İleri Okuma: Glia Hücresi Nedir? Sıcaklığa Duyarlı Nöronlar Üstünde Çalışıldı C. elegans solucanları üstünde yapılan araştırmalarda 12 nöronun sinir ucunu kaplayan bir glia hücresi çalışıldı. Bu nöronlar arasında sıcaklığı tepki veren sıcaklığa duyarlı nöronları ve koku nöronları da vardı. Bilim insanları glia hücrelerinin aynı anda farklı nöron tipleriyle farklı şekilde etkileşebildiğini keşfetti. Örneğin, glia hücreleri bir iyon taşıyıcı protein olan KCC-3 ile yakınındaki sıcaklığa duyarlı nöronların sinir uçlarının şeklini korumasına yardım ediyor ama başka hiçbir nöron çeşidini bozmuyor. KCC-3 proteini nöronun şeklinin yanı sıra işlevini de etkiliyor. Nöronun hangi sıcaklıkta uyarıldığını hatırlamasını sağlayıp işlevinin kararlı bir yapıda kalmasını sağlıyor. Eğer KCC-3 proteini olmazsa sıcaklığa duyarlı nöronlar doğru çalışmıyor ve hayvanların ısı algısında büyük bozulmalar meydana geliyor. Glia hücrelerinin nöronları şekillendirdiği yeni bir fikir değil aslında ama elimizde yeterli kanıt yoktu. Bu araştırma sayesinde literatüre çok önemli veriler yerleştirildi. KCC-3 proteini sayesinde iyonların bölgesel yoğunluğu sinir uçlarının şeklini etkileyebiliyor. Ekip KCC-3'ün hücre dışındaki klorür seviyelerini düzenleyebildiğini buldu. Hücre dışında bulunan klorür nöronların şeklini ve işlevini kontrol ediyor. Ekip bu bulgudan sonra klor iyonlarının hangi proteinlere bağlandığını ve hücre iskeletini nasıl yönlendirdiğini de gösterdi. Gerçekten kolay bir çalışma değil. Hem KCC-3 proteinin çalışma mekanizması hem de buna bağlı olarak klor iyonlarının hücre şeklini düzenlemedeki rolü aydınlatıldı. Glia Hücreleri Tedavilerin Verimini Artırabilir KCC-3 proteini kulaklarda, retinada ve Schwann hücrelerinde üretiliyor. Schwann hücreleri çevresel sinir sistemindeki nöronlar için miyelin kılıf üreten glia hücrelerinin ismidir. KCC-3 geninde mutasyon taşıyan bireylerde kulak çınlaması, ağrılar, el ve ayaklarda zayıflık görülüyor. Bu protein ayrıca merkezi sinir sistemindeki glia hücrelerinde de bulunuyor ve yokluğunda Huntington hastalığı ile epilepsi görülüyor. Araştırmacılar KCC-3'ün çalışma mekanizmasını anlamanın birçok hastalık için geliştirilmekte olan tedavilerin verimini artıracağını düşünüyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/glia-hucreleri-sadece-destek-hucresi-mi/", "text": "Glia Hücreleri Sadece Destek Hücresi Mi? Sinirbilimin hızla ilerlediği yüzyılımızda sinirbilim alanındaki araştırmaların çoğunluğu nöronların üzerinden yapılıyor. Beyin hücresi deyince belki aklınıza hemen nöronlar geliyor olabilir ama glia hücreleri nöronlardan 5-10 kat daha fazla bulunur! Bu destek hücreleri üzerine yürütülen araştırmaların geri planda kalması ve gliaların öneminin anlaşılamaması sinirbilim alanında hala çözüm bulamadığımız pek çok sorunun sebebi olabilir. Akademisyen Andrew Koob'a göre glia hücreleri hakkında yapılan çalışmalar yeterince ilgi çekmiyor ve bu yüzden yeterli ödeneği bulamıyor. Bu yazımızda glia hücrelerinin nöronların şekil almasına yardımcı olduklarını açıklıyoruz. Düşüncenin Kökeni adlı kitabında da bu konuya değinen Koob glia hücrelerinin alt grubu olan astrositler hakkında çarpıcı bilgilere yer veriyor. Canlılarda Ne Kadar Glia Hücresi Bulunur? Memeliler, glianın nöronlara göre fazlalığı bakımından en gelişkin durumdadırlar. En karmaşığı insan olmak üzere, memeliler karmaşıklaştıkça, glianın nörona oranı, astrosit yaygınlığı ve teması artar. Kemirgen beyninin %60'ı ve insan beyninin %90'ı glia hücrelerinden oluşur. Hayvanın zekası artıkça korteksteki astrositlerin hücre sayısının oranı da artış gösterir. Farede her nörona karşılık 0.3 astrosit vardır. İnsan korteksinde bir nörona karşılık 1.65 astrosit bulunur. Aslında astrosit sayısındaki artış, türlerin zeka oranı ile ilişkilidir. Beynin yeni anıların oluşmasından sorumlu bölgesi olan hipokampüste, büyük sinaptik temasların yaklaşık %80'i astrositler tarafından çevrelenir. Astrositler sadece düşünce ve belleğin bulunduğu hücreler değildir, aynı zamanda vücudumuzun hormonal seviyelerine de katkıda bulunular. Astrositler, beynin beyindeki su homeostazı ve küçük kan dolaşımı ile bağlantılı bölgelerinde protein oluştururlar. Kana hormon salgılayan nöronları etkilerler. Hormon salgılamayı etkileyen, tüm vücut sıvılarının denge bölgesi glia hücreleridir. Glianın nöronlar üzerindeki etkisi kandaki vazopressin ve oksitosin salgılanmasına yol açar. Bunlar, tüm vücut sıvılarını düzenlemekte doğrudan sorumludur. Glia hücrelerinin bir türü olan radyal glialar da beyin gelişiminin ilk evrelerinden itibaren aktif rol alırlar. Doğumdan önce radyal glia hücreleri beynin merkezinden dış yüzeyine kadar olan uzun mesafede yayılır. Radyal glia hücreleri, gebeliğin 7. Haftasında, yeni oluşum ve büyüme evresindeki embriyo beyninin bir parçası olarak ortaya çıkar."} {"url": "https://sinirbilim.org/glia-hucreleri/", "text": "Glia Hücreleri Beynin Görünmez Kahramanları Santiago Ramon y Cajal 100 yılı aşkın bir süre önce nöron doktrinini ortaya attı modern sinirbilim çağını başlattı. Beynimizde 86 milyar nöron vardır ve bu hücreler tabiri caizse tüm dünyamızı oluştururlar. Görme, dokunma, düşünme, sevme ve sevilmeyi nöronlara borçluyuz. 100 yıldır kitaplar ve makaleler hep böyle başlıyor: Nöronlar, nöronlar, nöron. Ancak en az nöronlar kadar önemli hücreler de var: Glia hücreleri. Bu yazımızda beyindeki görünmez kahramanların öyküsünü yazdık. Glia hücreleri merkezi sinir sistemi ve çevresel sinir sisteminde bulunan nöron olmayan hücrelerdir. Nöronlar gibi aksiyon potansiyeli üretmezler. Bu yüzden elektriksel sinyal iletiminde doğrudan rol oynamazlar ama dolaylı yoldan etkide bulunurlar. Glia hücreleri beyinde homeostazın sağlanmasında, miyelin oluşumunda ve nöronlara destek olmada görev alırlar. Sinir sisteminde çok farklı türde glia hücresi bulunur. Hepsi özel bir görev için özelleşmiştir. Hücre Türleri Mikroglia ve ependimal hücreler gibi glialar sadece merkezi sinir sisteminde bulunur. Schwann ve uydu hücreleri ise çevresel sinir sistemine özgüdür. Glia hücrelerinin başlıca 4 görevi vardır. Bunlar: Nöronları sarmak ve onları belirli bir yerde sabit tutmak. Nöronlara yeterli oksijen ve besini sağlamak. Bir nöronu diğerinden ayrı tutmak, karışmalarını engellemek. Sinir sistemindeki zararlı mikroorganizmaları yok etmek ve ölü nöronları temizlemek. Mikroglia Hücreleri Mikroglialar makrofaj kökenli beynin bağışıklık hücreleridir. Beyinde travma sonucu doku hasarı veya toksik madde girişi olduğunda mikroglialar hemen devreye girer. Beyni sürekli iç ve dış tehlikelere karşı korurlar. Alzheimer hastalığı, multipl skleroz gibi nörodejeneratif hastalıklarda mikroglialar aşırı aktif hale gelerek vücudun kendi hücre ve moleküllerine saldırırlar. Son yıllarda yapılan çalışmalar beyin gelişiminde mikrogliaların çok önemli roller üstlendiklerini de gösteriyor. Bu hücreler sadece enkaz toplamıyor. Sinaptik budama adı verilen süreçte aktif rol alarak dendrit-akson sinapslarının doğru oluşmasında da rol alıyor. Makroglia Hücreleri Astrositler Astrositler beyindeki nöron olmayan yıldız şekilli hücrelerdir. İsimlerini de şekillerinden ötürü alırlar. Temel görevleri nöronların sağlıklı çalışmalarını sağlayacak ortamı hazırlamaktır. Ortamdaki nörotransmitter miktarını kontrol ederler. Potasyum, sodyum ve kalsiyum gibi iyonların doğru miktarda bulunduğundan emin olurlar. Nöronların doğru bir şekilde konumlanması için fiziksel destek de sağlarlar. Yakın zamana kadar astrositlerin basit işlevleri olan yardımcı hücreler olduklarını düşünüyorduk. Cajal'ın nöron doktrini 100 yıl boyunca nöron olmayan beyin hücrelerinin bir kenara atılmasına neden oldu. Ancak araştırmalar bunun böyle olmadığını gösteriyor. Astrosit sinaps oluşumunda büyük bir rol oynayarak nöronların birbiri arasındaki iletişimi düzenliyor. Uzun süreli potansiyel artışı ve azalışında astrositler doğrudan görev alıyorlar. Astrositler nörotransmitter miktarını reseptörleri aracılığıyla anlayabildiklerinden sinapsların modülasyonuna katılabiliyorlar. Nöral faaliyeti etkileyecek kimyasal iyon ve moleküller salgılayarak sinapsları düzenliyorlar. Oligodendrositler Merkezi sinir sisteminin üçüncü büyük glia hücresi oligodendrositlerdir. Beyinde bazı nöronların aksonları çok uzundur ve sinyal iletiminin uzun aksonlarda daha etkili gerçekleşmesi için bazı mekanizmalar vardır. Aksonların etrafı miyelin adlı yağlı bir madde ile kaplanır ve bir çeşit yalıtım sağlanır. Bu yalıtım malzemesi sayesinde elektriksel direnç azalır ve aksiyon potansiyelin iletimi kayda değer ölçüde hızlanır. Beyinde gri madde ve beyaz madde adlı iki farklı doku tipi bulunur. Gri madde hücre gövdelerinden dolayı gri ismini alırken beyaz madde miyelin kılıfı nedeniyle açık renkli görülür. Multipl skleroz hastalığı bağışıklık sistemi hücrelerinin miyelin kılıfı parçalaması sonucu ortaya çıkan bir rahatsızlıktır. Glia hücreleri arasında astrositler, mikroglialar ve oligodendrositler en temel hücrelerdir. Diğer Glia Hücreleri Ependimal Hücreler: Merkezi sinir sisteminde omurilikte ve beyin ventriküllerinde bulunur. Beyin omurilik sıvısı üretiminden sorumludur. Radial Glia Hücreleri: Nöronları, astrositleri ve oligodendrositleri oluşturan öncül hücrelerdir. Merkezi sinir sisteminde yer alırlar. Schwann Hücreleri: Merkezi sinir sistemindeki oligodendrositlerin yaptığı miyelin kılıfı hazırlama işini çevresel sinir sisteminde yaparlar. Uydu hücreler: Çevresel sinir sisteminde sempatik ve parasempatik ganglialarda nöronların çevresinde bulunurlar. Temel görevleri nöronların düzgün çalışması için gerekli kimyasal çevreyi düzenlemektir. Kronik ağrıda da rol alabilirler. Enterik Glia Hücreleri: Sindirim sistemindeki sinir liflerinde bulunurlar. Glia hücreleri nöronlardan daha küçük hücrelerdir. Yaklaşık 150 yıldır bir nörona karşılık 10, hatta 50 glia hücresi olabileceği söyleniyordu. Ancak 2016 yılında yapılan bir çalışma sayı karmaşasına son verdi. Oran neredeyse bire bir. 86 milyar nörona karşılık ortalama 85 milyar glia hücresi bulunuyor. Beyin ve omurilik hacminin yarısını da bu hücreler kaplıyor. Glia nöron oranı beynin her bölgesinde aynı değil. Bölgesel farklılıklar görülüyor. Örneğin serebral kortekste oran 3,72. 60,84 milyar glia hücresi bulunurken buna karşılık 16,34 milyar nöron bulunuyor. Ancak beyincikte 16 milyar glia hücresine karşılık 69 milyar nöron bulunuyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/glokom-otoimmun/", "text": "Glokom Otoimmün Bir Hastalık Olabilir Glokom dünyada 70 milyon insanı etkileyen bir göz hastalığıdır. 70 milyon oldukça yüksek bir sayı. Belki sizin de etrafınızda bir glokom hastası olabilir. Yaygın bir şekilde görülmesine rağmen bu hastalığın nedeni tam olarak bilinmiyor. Retina ve optik sinirlere hasar veren glokomun neden ortaya çıktığı ile ilgili bazı düşünceler var ama araştırmacılar şimdiye kadar bir fikir birliğine varamadılar. Amerika'da MIT'de yeni bir çalışma nihayet glokom ile ilgili çok önemli ipuçlarına ulaştı. Çalışma ekibi glokomun bir otoimmün hastalık olabileceğini buldu. Farelerde yapılan araştırmalar glokom hastası olan farelerde vücudun kendi T hücrelerinin retina dejenerasyonuna yol açtığını tespit etti. T hücrelerinin neden kendi retina hücrelerine saldırdığı bilinmiyor. Fare vücuduna giren bakterilerle savaşıp etkinleşen T hücreleri daha sonra retina nöronlarına saldırmaya başlıyor. Glokom Tedavisi İçin Önce Kökenini Anlamalıyız Glokomun etkili bir şekilde tedavi edilmesi için kökenini iyi anlamamız gerekiyor. Öncelikle nasıl çıktığını ve organizmada neler olduğunu bilmeliyiz ki tedavi sürecini de ona göre ayarlayalım. Glokom da otoimmün bir hastalık olduğuna göre vücudun bağışıklık sistemini baskılarsak iyileşme sağlayabiliriz. MIT Koch Enstitüsü'nde Prof. Dr. Jianzhu Chen'e göre bu keşif glokom tedavisi için yeni kapıları aralayacak. Belki bundan 10 yıl sonra Chen'in çalışması sayesinde glokom hastalığı tamamen tedavi edilir olacak. Chen'in makalesinin dünyanın saygın dergilerinden biri olan Nature Communications'ta yayınlanması bilim camiasında çok ses getirdi. Bu makale sayesinde farklı ülkelerden onlarca bilim insanı otoimmün faaliyeti baskılayacak ilaçlara yoğunlaşacak. Glokom Neden Tehlikeli Bir Hastalık? Hastalığın hedef organının göz olması aslında ne kadar önemli olduğunu anlatmaya yetiyor. Gözünüz kapalı yarım saat kalın, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Gözler bizim en değerli duyu organlarımızdan biridir ve gözün içindeki basıncın artmasıyla glokom ortaya çıkar. Gözün içinde her daim dolaşan sıvı kanallardaki yapısal tıkanıklık nedeniyle çıkamayınca içeride birikir. Sıvı gözün içinde birikince göz tansiyonu da yükselir ve göze zarar vermeye başlar. Hastalık başlarda farkedilmeyebilir. Hatta retinal gangliyon hücrelerinin yarısı öldüğünde bile henüz bir şey anlamamış olabilirsiniz. Ancak glokom gözünüzü öldürmeye devam ediyor. Şimdiye kadar uygulanan tedavi yöntemleri gözün içindeki basıncı düşürmeye odaklanıyordu. Neden kaynaklandığını bilmediğimiz bir hastalığı sadece var olan belirtiler üzerinden tedavi edebiliriz. Doktorların elinden sadece bu kadarı gelir. Göz içindeki basıncı düşürmek kesin bir tedavi yöntemi değildir. Zaman içinde basınç tekrar eski seviyesine geldiğinde hastalık daha şiddetli seyredebilir. Göz içindeki basıncı neyin arttırdığını öğrenebilirsek tekrar çıkmamasını sağlayabiliriz. Göz Tansiyonu Yükselince T Hücreleri Retinaya Giriyor Bilim insanları yıllardır glokom hastalarında neyin göz sıvısının basıncını arttırdığını araştırdı. Basıncın sürekli bir şekilde artması akla bağışıklık sistemini getirdi. Dışarıdan bir etki olsa onu kestiğinizde basınç artmamalıydı. Ancak basınç her halükarda artıyordu. Araştırmacılar bu sefer düşmanı içeride aramaya başladılar. Bağışıklık sisteminin retinaya zarar verip vermediğini görmek için farelerin retinalarındaki hücreler incelendi. Ekip define avcısı gibi gözde bağışıklık sistemi elemanı arıyordu. Sonunda T hücrelerini buldular. Sağlıklı bir insanda T hücrelerinin retinaya girmesi yasaktır. Kan retina bariyeri adlı kalın bir hücre tabakası retinaya giren ve çıkan maddeleri denetler. Gözde inflamasyon oluşmaması için T hücreleri bu bölgeye sokulmaz. Ancak göz tansiyonu yüksek olduğunda T hücreleri retinaya ulaşabiliyorlar. T Hücreleri Nasıl İnflamasyon Yaratıyor? Araştırmacılar T hücrelerinin retinaya ulaştıklarını tespit ettikten sonra orada neler yaptıklarını takip etmeye başladılar. T hücrelerinin ısı şok proteinlerini hedef aldığı görüldü. Isı şok proteinleri isminden de anlaşılacağı vücut sıcaklığı ile ilgilidir. Vücudunuzun sıcaklığı 40 dereceye çıkmazsa etkin olmazlar. Bu proteinler yüksek stres gibi sıra dışı durumlarda faaliyete geçerler. T hücrelerinin neden bu proteinleri hedef aldığı ile ilgili araştırmacılar şöyle bir görüş öne sürdü. Belki bu hücreler daha önceden bakteriyel ısı şok proteinleri ile etkileşime geçmiş olabilirdi. Bu proteinler evrimsel olarak çok korunmuş olduğu için yapıları organizmalar arasında çok benzerlik gösterebilir. Ekip bakterilerin glokom ile ilişkisini aydınlatmak için MIT'de Biyoloji Mühendisliği Bölümü'nde çalışan Prof. Dr. James Fox'a danıştı. Fox'un laboratuvarında vücudunda hiç bakteri bulunmayan fareler yetiştiriliyor. Bilim insanları bünyesinde bakteri barındırmayan farelerde glokomu tetiklediler ama hastalık hiç oluşmadı. Buradan vücuttaki bakteriler ile glokomun ortaya çıkışı arasında bir bağlantı olduğunu anlıyoruz. Glokom Hastalığında Yeni Tedaviler Geliştirilebilir Araştırmacılar tekrar glokom hastalarını incelediler ve ısı şok proteinleri ile ilişkili T hücrelerinin normalden 5 kat fazla bulunduğunu gördüler. İşler yavaş yavaş aydınlığa kavuşuyordu. Bakteriler T hücrelerini etkiliyor, onlar da ısı şok proteinleri üzerinden bir şeyler yapıyordu. Araştırmacılar bu noktada hangi bakteri veya bakterilerin T hücrelerini etkilediğini mercek altına aldılar. Ortaya çıkan sonuç özel bir bakteri türünün değil, bir bakteri kombinasyonunun T hücrelerini ısı şok proteinlerine yönlendirdiğini anladılar."} {"url": "https://sinirbilim.org/gluten-nedir/", "text": "Glüten Nedir ve İnsanları Neden Bu Kadar Rahatsız Ediyor? Dünya'nın en çok ekmek tüketen ülkelerinden biriyiz ve ekmeğe bu kadar düşkün olmamızın bir sebebi var. Sadece ekmek değil aslında hamur işlerini de sevmemizi sağlayan çeşitli moleküller var. Bunlardan biri de ekmeğin bir arada kalmasını sağlayan, dağılmasını engelleyen glütendir. Glüten başta buğday olmak üzere pek çok tahılda bulunan bir protein karışımıdır. Bu tahıllar mutfağımızda pek çok yiyeceğin içinde bulunur. Ekmek, makarna, bira ve daha pek çok gıdanın içinde glüten vardır ve bazen fazlası sağlık için tehlikeli sonuçlar yaratabilir. Bugün dünyada çok sayıda insanda glütene karşı alerjik reaksiyon görülüyor ve çölyak hastalığından muzdarip durumda. Çölyak hastalığı bir otoimmün hastalıktır. Glütenli bir yiyecek yediğinizde bağışıklık sistemi glüteni tehlikeli bir madde gibi algılar ve ince bağırsağa saldırır. Çölyak haricinde glütene karşı hassas olunan birçok rahatsızlık vardır. Glüten Bazen Alerjik Reaksiyona Neden Olabilir Glüten bazı kişilerde alerjik reaksiyona sebep olurken bazı kişiler için oldukça faydalıdır. Glütenin yapısı ve potansiyel zararlarıyla ilgili halk bilinçlenirken her gün daha fazla insan ekmek tüketimini azaltmaya çalışıyor. Bunların bazıları sadece modaya uyarken birçok insan ise zayıflayacağını düşünüyor. Motivasyon kaynağı ne olursa olsun milyonlarca insan günlük olarak glüten içeren yiyecekler tüketiyor.Glüteni hayatımızdan çıkaralım desek, bunun için çabalasak bile glütenden vazgeçmek o kadar kolay değil. Çünkü aslında yiyeceği lezzetli yapan maddelerden en önemlilerinden biri budur. Glüten tıpkı bir yapıştırıcı gibi içine girdiği besin maddelerinin bir arada kalmasını sağlar. Örneğin, simidin ağzınızda kurabiye gibi dağılmasını önleyen ve çiğnemenizi sağlayan madde glütendir. Bunun olmadığı besinler ise oldukça yoğun ve kötü bir tada sahip olabiliyor. Son zamanlarda İtalyan bilim insanları yiyeceklerin içinden glüteni çekip almak için glüten tüketen bir bakteri kullanmaya çalışıyorlar. Bu şekilde araştırmacılar sadece alerjik reaksiyona neden olan maddeleri izole ederek hem çölyak hastalarının hem de glüteni sevmeyen kişilerin gönül rahatlığıyla glütensiz besin tüketmesini sağlamayı amaçlıyor. Glüten Nedir? Glüten elastik proteinlerden oluşan bir protein karışımının genel ismidir. Bazı proteinler birbirlerine yapıştıklarında esneyebilen bir yapı oluştururlar ve örümcek ipliği gibi çekildiğinde uzayabilirler. Suyla karıştığında ve yoğrulduğunda glüten proteinleri ekmek hamurunun kıvamını veren o esnek yapıyı meydana getirirler. Glütenin içinde prolamin olarak adlandırılan depo proteinler vardır. Bunlar çeşitli tahılların endospermindeki nişasta ile birleşirler. Buğday prolaminlerine gliadin ve glütenin denir. Arpa prolaminleri ise hordein olarak adlandırılır. Secalin ve avenin diye ifade edilen prolaminler de çeşitli besin maddelerinin içinde mevcuttur. Birçok kişinin bağışıklık sistemi prolaminleri pek sevmez ve alerjik reaksiyon gösterir. Alerjinin miktarı tüketilen prolamin çeşidi ve miktarına bağlıdır. Fırıncılar ekmek yapımında glüteni hamurun dağılmasını önleme ve şekil vermek için kullanırlar. Tek hücreli bir organizma olan maya hücreleri sayesinde şeker fermente edilerek karbondiokside dönüştürülür ve hamurun kabarması sağlanır. Hamurun içinde hava kabarcıkları oluşur ve yediğimiz ekmeğin doğal şeklini oluşturur. Lezzetli ama Sağlığa Neden Zararlı? Gluten pek çok kişi için sağlığa faydalı iken bazı insanlarda alerjik reaksiyonlara sebep olarak ciddi zararlara yol açabiliyor. Örneğin çölyak hastalarında glüten bağışıklık sistemini devreye sokarak ince bağırsak duvarına saldırmasına neden oluyor. Bu durum karın boşluğunda şişme ve ishale neden oluyor. Bağışıklık sisteminin kendi vücuduna saldırması sonucunda ortaya çıkan hasar bağırsakların temel vitamin, protein, şeker ve diğer besinleri almasına engel olurken uzun vadede kanser ve şeker hastalığını tetikliyor. Çölyak hastalığının haricinde daha az bilinen başka bir rahatsızlık da çölyak olmayan glüten hassaslığıdır. Bazı insanlarda ise herhangi bir hastalık olarak tanımlanmayan bir glüten alerjisi mevcut olabilir. Bu tür bir alerjiye sahip insanlarda hayat oldukça zorlaşabilir çünkü yiyeceklerin içeriğini sürekli takip etmek gereklidir. Glüten İçermeyen Ekmek ve Diğer Yiyecekler Çölyak hastaları ve diğer alerjik reaksiyonlarda hastaların yaptığı ilk şey glütenli yiyeceklerden uzak durmaktır. Başta ekmek olmak üzere bazı bisküviler, hamur işleri, bira vb. gıdaları tüketmemelidir. Beslenme düzenini değiştirmek insanları zora sokabiliyor ve oldukça nahoş bir hale gelebiliyor. Zira ekmekten glüteni çıkarmak evi tuğlasız yapmakla eşdeğer bir durum. Yiyecekleri tekrar eski lezzetine kavuşturmak için etkili kombinasyonlar kullanmak gerekiyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/gluten/", "text": "Gluten Son yıllarda glutensiz yiyecekler yükselişe geçti. Birçok fırın glutensiz ekmek ürettiğini açıklıyor, gıdaların üzerinde glutensizdir ibaresi yer alıyor. Gluten nedir öncelikle onu açıklayalım. İnsanlar neden bu proteinden kaçıyor ya da kaçmalı mı biraz irdeleyelim. Gluten, buğday ve ona benzer tahıllarda bulunan bir protein ailesidir. Bu ailenin en önemli özelliği yiyeceklerin yoğunlaşmasını ve bir arada kalmasını sağlamasıdır. Örneğin ekmeğin bütünlüğünü sağlayan ve hafifçe çektiğinizde esnemesini sağlayan madde glutendir. Simidin ekmekten daha yoğun olmasını sağlayan da içinde daha çok gluten barındırmasıdır. Glutenin içinde prolamin olarak adlandırılan depo proteinler vardır. Bunlar çeşitli tahılların endospermindeki nişasta ile birleşirler. Buğday prolaminlerine gliadin ve glutenin denir. Arpa prolaminleri ise hordein olarak adlandırılır. Secalin ve avenin diye ifade edilen prolaminler de çeşitli besin maddelerinin içinde mevcuttur. Birçok kişinin bağışıklık sistemi prolaminleri pek sevmez ve alerjik reaksiyon gösterir. Alerjinin miktarı tüketilen prolamin çeşidi ve miktarına bağlıdır. Glutenin içinde glutenin ve gliadin adlı 2 önemli protein bulunur. Gliadin vücudumuzda gluten ile ilişkili çoğu sağlık sorununun suçlusudur. Gluten ve Çölyak Hastalığı Glutene bağlı birçok rahatsızlık vardır ama halk arasında en çok bilineni çölyak hastalığıdır. Bunun haricinde çölyak olmayan gluten hassaslığı, buğday alerjisi, gluten ataksiya ve dermatitis herpetiformis de glutene bağlı gelişen rahatsızlıklardandır. Dünyanın pek çok bölgesinde glutene bağlı gelişen rahatsızlıklarda artış görülüyor. Özellikle buğday ağırlıklı beslenmenin yaygınlaşması ve daha yüksek miktarda sitotoksik gluten peptitleri içeren buğday türlerinin yetiştirilmesi glutene bağlı rahatsızlıkların en önemli sebeplerindendir. Bunun yanında birçok fırıncı ekmeğin mayalanma süresini kısalttığı gerekçesiyle ekmekteki glutenin miktarını olması gereken seviyenin üzerine çıkartıyor ve insanların sağlığını tehlikeye atıyor. Çölyak Olmayan Gluten Hassaslığı Glutene hassas her bünye çölyak hastasıdır diyemeyiz. Bazı kişiler gluteni sindirmekte sorun yaşar ama gösterdiği belirtiler bir hastalık olmaya yetecek ölçüde değildir. Gluten hassaslığı olan kişiler ishal, mide ağrısı, yorgunluk ve depresyon gibi şikayetlerle doktora başvururlar. Bu rahatsızlığın tam bir tanımı yoktur. Teşhisi de doktor tarafından oldukça zor olabilir. Hastanın yediklerine göre hangi vücut tepkileri verdiğini anlaması gerekir. Glutenli yiyecekler tükettikten sonra kişinin şikayetleri artıyorsa ve bunun farkına vardıysa teşhis ancak o zaman konulabilir. Teşhis koyulurken çölyak hastalığı ve bazı alerjilerin elenmesi gerekir. Dünyadaki insanların %0,5 13'ünün bu rahatsızlıktan muzdarip olduğu düşünülüyor. Her konuda herkes aynı fikirde olmayabiliyor. Bazı uzmanlar gluten hassaslığını gerçek bir rahatsızlık olarak değerlendirmiyor. Onlara göre yaşanılan durum glutenden farklı maddelerin nede olduğu veya hayali yan etkiler olarak tanımlanıyor. İtalya'da L'Aquila Üniversitesi'ndeki bilim insanları kendilerinde gluten intoleransı tespit eden 400 kişi üzerinde bir araştırma yaptı. Bu kişilern rahatsızlıklarıyla nasıl başa çıktığı, ne sıklıkla doktora gittiği ve ne çeşit bir diyet yaptığı takip edildi. Çalışmanın sonunda 400 kişiden 26'sında (%6,63) çölyak hastalığı olduğu görüldü. 2 kişinin (%0,51) buğdaya alerjisi vardı. Glutene karşı hassas olduğunu bildiren kalan kişilerden sadece 27'sinde gluten hassaslığı ortaya çıktı. 400 kişiden glutenle ilgili sorun yaşayanların sayısı 55'i geçmedi. Ancak sindirim sorunları yaşayan ve glutenle barışamayan 300'den fazla insan vardı. Hiçbirinde bir sağlık sorunu görülmedi. Huzursuz Bağırsak Sendromu"} {"url": "https://sinirbilim.org/google-beynimizi-nasil-etkiliyor/", "text": "Google Beynimizi Nasıl Etkiliyor? Bilgi çağında yaşadığımız şu günlerde istediğimiz her bilgiye internet vasıtasıyla ulaşabilmekteyiz. Birçok üniversite kaynaklarını halka açmış ve kütüphaneler çevrimiçi olarak hizmet vermektedir. İnternet denilince akla gelen ilk sayfa Facebook ve Twitter'dan bile önce birçoğumuzun ana sayfası olan Google amcadır. İnternet ve arama motorları bilgiye erişim konusunda şüphesiz bir devrim yaratmıştır. Bilgisayarın icadından önce bilgi edinmek için tek seçeneğin kitaplar olduğu eski çağların en büyük kütüphanesi tarihçiler tarafından Büyük İskenderiye Kütüphanesi olarak kabul edilmektedir. Maalesef bu efsanevi kütüphane 2. İslam halifesi Ömer bin Hattap tarafından yakılmış ve kütüphanenin görevlileri de kafir oldukları gerekçesiyle öldürülmüştür. O devirdeki İslam politikası göz önüne alındığında şaşırtıcı bir durum olmasa gerek. Neyse tekrar konumuza dönecek olursak, bugün internetteki bilgi deposunun İskenderiye Kütüphanesi'nden çok daha fazla olduğu bir gerçektir. Google Bilgi Çağında Yeni Kütüphanemiz Oldu Bir arama motoru olarak teknoloji dünyasına adım atan Google bugün dünyanın en büyük şirketleri arasına girmiş ve neredeyse her alanda kendini göstermektedir. Ev hanımlarının bile doktorluk seviyesine yükselebildiği bu ortam size her türlü bilgiye erişim imkanı sağlamaktadır. Ancak burada bizi bekleyen bir tehlike var. Bilgiye ulaşılabilirlik kolaylaştıkça sorulan soruların kalitesi düşüyor ve insanların soru sorma yetenekleri köreliyor. Kate Bussmann'ın Telegraph gazetesinde yazdığı bir makalede insanların Google'da en çok aşk ile ilgili konuları araştırdığını, 'kocam gey mi', 'popo sallama dansı nedir' gibi soruların ise en çok aranılanlar arasında olduğunu belirtiyor. Google arama motoru bölümünün başkanlığını yürüten Amit Singhal makineler ne kadar kesin yanıt verirse soruların o kadar basitleştiğini savunuyor. Google Merak Duygumuzu Öldürebilir Psikologlara göre internet kullanıcılarda bilge, her şeyi bilen havası yaratıyor ancak bu durum kişinin öğrenme isteğini de baltalıyor. Psikolog George Loewenstein bilmediğin bir şeye rastladığında veya her şeyi bilmediğini fark ettin anda içinde bir öğrenme isteği duyarsın diyor. Kitap okumakla Google'da arama yapmak arasındaki fark burada bariz olarak karşımıza çıkıyor. Kitapta araştırdığınız bilgiye ulaşsanız bile kitabın geri kalanını okumadığınız için merak duygunuz hala canlı kalıyor, oysa Google'da bilgiye ulaştıktan sonra genelde sekme kapanır ve görev tamamlanmış kabul edilir. Bilgiye ulaşmak önemli de ulaşırken katedilen yolun hiç mi önemi yok? İnsan beyni her zaman kolay olanı seçme eğilimindedir ama çoğu zaman zor elde edilenler daha değerlidir. Beynin ödül mekanizmasının devreye girdiği bu alanda bilgiye ne kadar kolay ulaşırsak dopamin gibi nörotransmiterlerin daha az salgılanmasından dolayı o bilgiye bağlanma ve dikkat etme daha az oluyor. California Üniversitesi'nden Robert Bjork'un Arzu edilen zorluklar olarak tabir ettiği bu durumda öğrenmenin zor olduğu koşullarda beynin daha verimli çalışarak bilgileri daha iyi işlediği görülmektedir. Meydan Larousse Ansiklopedisi ile Arama Motorları Aynı Etkiyi Yaratmıyor Dijital sözlük ile basılı sözlük kullanımı arasında da ciddi farklar vardır. Uzmanlar basılı sözlüklerde bir sözcüğün karşılığını ararken o sözcükten farklı olarak birçok sözcük daha öğrendimizi ifade ediyorlar. Bir sorunun yanıtını ararken de eğer arama işlemi basılı kitaplarda olduğu gibi zaman alırsa, o sorunun dışında beynimiz bir fener gibi hareket edip, o konuyla ilgili çeşitli düşünceler üzerinde de duracaktır. Bu da kişilerin bilgi kaşifliği yapmasına imkan verebilen bir durumdur. Ancak Google üzerinden yapılacak bir aramada bilgiye erişim çok hızlı ve kesin olacağından bu tip bir kaşifliğin önü kesilecektir. Çocukları ele alalım. Bir çocuk 7 yaşına gelene kadar her gün yüz tane soru sorar. Bu nasıl yapılır? Buna ne denir? O niye böyle dedi? Şu niçin böyle davrandı? Doğada insanoğlu bilgisiz bir şekilde dünyaya gelir ve bu bilgisizlik insanlarda sonsuz bir öğrenme isteği yaratır. Soru sorup cevap aldıkça da yanıtlarla büyüyen bilgi kütüphanemiz bizleri daha kaliteli sorular sormaya yöneltecektir. Burada yine sözlük örneğinde değindiğimiz durum karşımıza çıkıyor. Google'da nokta atışı yapıp istediğimizi öğrendikten sonra sekmeyi genellikle kapatırken, kitap karıştırırken çok sayıda konuya da göz atabiliyoruz ve başka konuları da merak ediyoruz. Büyük Şirketler Çocuklarını Nasıl Yetşitiriyor? Bir de Google ve diğer Silikon Vadisi şirketlerinin yöneticileri çocuklarını bu konuda nasıl yönlendiriyor, ona bakalım. Google'ın CEO'su olsanız çocuğunuzu son teknoloji bir okula mı gönderirdiniz yoksa teknolojinin neredeyse hiç kullanılmadığı bir okula mı? Dünya teknolojisine yön veren bu şirket yöneticileri Waldorf okulları olarak bilinen, öğrencileri sürekli kalemle yazmaya ve teknolojiyi en asgari seviyede kullanmayı amaçlayan okullara gönderiyorlar. Google'da üst düzey bir yönetici olan Alan Eagle oğlunun liseye gelmeden Google kullanmasını istememiş ve kullandırtmamıştır, çünkü bu insanlar teknolojinin genç beyinleri nasıl tembelleştirebileceğinin farkındalar ancak maalesef ülkemizde 3-4 yaşlarındaki çocukların ellerinde cep telefonları çok yaygınlaşmış durumda ve çocuğun bunu kullanabilmesi anne babalar arasında marifet olarak görülüyor. Kaliteli, bilgi kokan ve merak uyandıran sorular sormak toplumumuzda her alanda kazanmamız gereken bir alışkanlıktır. Okulda genellikle öğrencilerden soru sorması değil, sorulara yanıt vermesi istenir. Ancak modern eğitim sistemi öğrencilere sürekli soru yöneltmek yerine onların bilgi dağarcıklarındaki eksikleri bulup o noktaları kapatmayı hedeflemektedir. Bunu gerçekleştirmek için öğretmen öğrenciyi doğru, bilinçli sorular sormaya teşvik etmelidir. İnternet Doğru Kullanılmazsa Tembelliğe Sürükleyebiliyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/googleda-calisacak-kadar-akilli-misiniz-william-poundstone/", "text": "Google'da Çalışacak Kadar Akıllı mısınız? William Poundstone"} {"url": "https://sinirbilim.org/gorme-kaybi/", "text": "Görme Kaybı Olduğunda Diğer Duyular Güçlenebilir Şimdi bir gözünüzü kapatın ve o halde 10 dakika bekleyin. Beyniniz yeni duruma uyum sağlamaya başladı bile! Bir gözden gelen sinyallerin 5 dakikalığına bile kesilmesi beyinde hemen plastisite süreçlerini başlatıyor. Beyinde görsel bilgiyi işleyen görme korteksi de dahil hiçbir bölgenin tam kesin sınırları yok. İhtiyaç halinde nöronlar hep birbirine yardım ediyor. Bir duyusu eksik insanların diğer duyularının daha gelişmiş olduğunu duymuş veya görmüşsünüzdür. Tam görme kaybında da görme korteksi (V1 alanı) artık görsel bilgiyi işlemediğinden işlevini farklı duyulara aktarıyor. Beyin işlevinde hiçbir azalma olmuyor ancak sadece görev değişimi oluyor. İleri Okuma: Beyni Yeniden Şekillendirmek Mümkün Kısa Süreli Görme Kaybı Bile Değişimi Başlatabilir Beynimizin esneklik kabiliyeti çok yüksektir. Sol gözün faaliyeti geçici olarak 1 hafta bile engellense ve görme kaybı oluşsa beynimizin ilgili bölgesi hemen uyum sağlamaya çalışır. Böyle bir durumda sol gözden gelen sinyalleri işleyen nöronlar sağ gözden gelen sinyallere doğru yönlendirir. Birkaç dakikalık görsel yoksunluk bile beynin plastisite sürecini başlatmak için yeterlidir. Bu sonuç gösteriyor ki beyni anlamada başvurulacak en önemli bilim dallarından birisi evrimdir. Zira her işlev ihtiyaç neticesinde ortaya çıkmakta ve ihtiyaç duyulmadığında ortadan kaldırılmaktadır. Aslında bu durum beynin bütün alanları için geçerlidir. Şundan sadece bir 10 yıl öncesine kadar belirli bir yaştan sonra beyninizin değişmeyeceği, zekanızın sabit kalacağı düşünülüyordu. Bilim insanları insan beyninin hayat boyunca pek bir değişime uğramadığını, nöronlar arasındaki bağlantıların sabit kaldığını zannediyorlardı. Hatta lise kitaplarına bakarsanız hala beyinde yeni sinir hücrelerinin üretilmediği yazar. Nöroplastisite Nedir? Bir insan yedisinde neyse yetmişinde de odur, huylu huyundan vazgeçmez gibi birçok atasözü olmasına rağmen insanlar değişir. Nöronların yeniden yapılandırılması işlemi nöroplastisite olarak bilinir. Bir alışkanlığınız var diyelim, örneğin yatmadan önce mutlaka şeftali suyu içiyorsunuz. Siz bunu zamanla tekrarladıkça ve bundan keyif aldıkça bu davranışınızı tetikleyen nöronlar arasındaki bağlantı güçleniyor. Bu nöral bağlantıların güçlenmesi ve gevşetilmesi işlemleri genel olarak nöroplastisite denir. İleri Okuma: Nöroplastisitenin Önemi"} {"url": "https://sinirbilim.org/gorsel-karincalanma-sendromu-nedir/", "text": "Görsel Karıncalanma Sendromu Nedir? En önemli duyularımızdan biri şüphesiz görmedir. Hayatta kalmamızda, toplumsal ilişkilerimizde, çalışmamızda sürekli gözlerimizi kullanırız. Beynimizin görme bölgesi, oksipital lob uyku hariç her zaman aktif çalışır. Yıllarca nadir görülen bir nörolojik durum olduğu düşünülen fakat artık binlerce insanın hayatını ciddi etkilediğini bildiğimiz bir durumu anlatacağım bu yazıda. Ülkemizde profesyoneller tarafından bile çok fazla bilinmediğinden tanı konusunda sıkıntıların yaşandığı bu durum Görsel Karıncalanma diye adlandırılıyor. Görsel karıncalanma sendromu bireylerin görme ve duyma duyularını ve bilişsel fonksiyonlarını etkileyen bir rahatsızlık. Adı üzerinde, en öne çıkan belirtisi kişilerin görsel bilgiyi anormal bir biçimde işlemesine sebep olması. Yani görsel karıncalanmadan muzdarip bir bireyin gözünün önünde şimşekler çakabilir, ışık huzmeleri ya da noktalar olabilir, görüşü karıncalı bir televizyon ekranı gibi karlı olabilir ve tüm bunları gözleri kapalıyken bile deneyimlemeye devam edebilir. Bu kişiler ışığa aşırı duyarlı olabilirler, gece görüşleri özellikle sorunlu olabilir ya da görüş alanlarından çıkmış olan bir nesneyi hala görmeye devam ediyor olabilirler. Bazen her bireyin göz yorgunluğu ya da başka bir sebepten gözünün önünde bulutsu görüntüler ya da uçuşan noktalar olabilir, fakat görsel karıncalanma bundan farklıdır. Görsel karıncalanmada saydığımız görsel bozulmalar kendiliğinden geçmez, sürekli olarak devam eden bir durumdur ve görme ile ilgili bu semptomlara nörolojik semptomlar eşlik eder. Görsel Karıncalanma Belirtileri Tek başına bu bile bu hastaların hayatlarını çok zorlaştırsa da görsel karıncalanmaya eşlik eden diğer belirtiler arasında kulak çınlaması, kendinden kopuk hissetmek , kas ve baş ağrıları, dikkat problemleri olabilir. Bunun yanı sıra bu kişilerde hastalığın semptomu olarak mı yoksa ikincil bir durum olarak mı kısmı tam bilinmemekle birlikte depresyon ve anksiyete de sıklıkla görülür. Yine bağlantısı tam olarak bilinmemekle birlikte görsel karıncalanma yaşayan kişilerin sıklıkla migren şikayetleri de olduğu söylenebilir. Görsel karıncalanmaya neyin neden olduğu hala tam olarak bilinmiyor. Araştırmacılar beyinde görsel korteksin aşırı çalışması ile alakalı olabileceğini düşünüyor. Burada vurgulanması gereken çok önemli bir nokta bu durumun göz ile ilgili semptomlarının çok baskın olması sebebi ile gözbilim ile ilişkilendirilmesi. Oysa görsel karıncalanma göz ile ilgili değil beyin ile ilgili, yani nörolojik bir durum. Yani gözün yapısı ile alakalı bir problemden ziyade beynin bilgiyi işlemesi ile alakalı bir problemin görme duyusunu etkilemesi ile ortaya çıkan bir sendrom. Dolayısıyla hastaların göz şikayeti ile göz doktoruna başvurması ve göz muayenesinin normal sonuçlar vermesi tanıyı çok zorlaştıran bir durum."} {"url": "https://sinirbilim.org/gorsel-yoksunluk-ve-beyin-plastisitesi/", "text": "Görsel Yoksunluk ve Beyin Plastisitesi Beynimizin esneklik kabiliyeti çok yüksektir. Sol gözün faaliyeti geçici olarak 1 hafta bile engellense şekilde görüldüğü gibi beynimizin ilgili bölgesi hemen uyum sağlamaya çalışarak sol gözden gelen sinyallerini işleyen nöronları sağ gözden gelen sinyallere doğru yönlendirir. Birkaç dakikalık görsel yoksunluk bile beynin plastisite sürecini başlatmak için yeterlidir. Bu sonuç gösteriyor ki beyni anlamada başvurulacak en önemli bilim dallarından birisi evrimdir. Zira her işlev ihtiyaç neticesinde ortaya çıkmakta ve ihtiyaç duyulmadığında ortadan kaldırılmaktadır. Aslında bu durum beynin bütün alanları için geçerlidir. Şundan sadece bir 10 yıl öncesine kadar belirli bir yaştan sonra beyninizin değişmeyeceği, zekanızın sabit kalacağı düşünülüyordu. Bilim insanları insan beyninin hayat boyunca pek bir değişime uğramadığını, nöronlar arasındaki bağlantıların sabit kaldığını zannediyorlardı. Hatta lise kitaplarına bakarsanız hala beyinde yeni sinir hücrelerinin üretilmediği yazar. Görsel Yoksunluk Gibi Birçok Etken Beyni Değiştirebilir Eski görüşe göre eğer utangaç biri olarak doğmuşsanız hayatınız boyunca öyle kalıyordunuz veya matematiğe ilginiz yoksa bu sizin iyi bir bilim insanı olma şansınızı sıfırlıyordu. Çoğu kişi hala bu tür bilgilere inanıyor ve kendini kısıtlamaya devam ediyor. Yukarıdaki şekilde gördüğünüz gibi bir gözü kapatarak görsel yoksunluk yaratmak beyni hemen değiştiriyor. Aynı şekilde birçok kendi potansiyelinin farkında değildir. Ben de sayısal zeka yok, matematiği istesem de yapamam, ne yaparsam yapayım bir müzik aleti çalamıyorum böyle doğmuşum gibi sözleri siz de mutlaka etrafınızdaki kişilerden duymuşsunuzdur. Son yapılan araştırmalar bu varsayımların artık doğru olmadığını gösterdi. Beyinde var olan nöral bağlantılar gevşetiliyor ve bu esnada yeni bağlantılar oluşturuluyor. Burada bahsettiğimiz nöral bağlantılar sahip olduğumuz davranışları, karakteri, bilgileri kısacası her şeyimizi oluşturuyor. Zamanla beyin aynı bilgilerin üzerinden tekrar tekrar geçer ve artık aşina olunmayan bilgiler tanıdık hale gelir ve en sonunda alışkanlık dediğimiz durum ortaya çıkar. Alışkanlıklar oluştuktan sonra bu alışkanlıktan sorumlu nöronların bağlantıları çok güçlüdür. Tabi işin bir de kimyasal boyutu var. Günlük Davranışlarımızın Birçoğunu Farkında Olmadan Yapıyoruz İnsanoğlunun alışkanlıklarına ne kadar derinden bağlı olduğunu hepimiz biliyoruz. Aslına bakarsanız gün içinde yapmış olduğumuz davranışların %40'ından fazlasını etkin düşünmeyle yapmıyoruz. Yürürken her bir adımımız için düşünmüyoruz, yazı yazarken harfleri nasıl yazsam diye kafa yormuyoruz. Alışkanlıklarımıza ne kadar bağlı olursak olalım onlar vazgeçilmez değiller. Zeki canlılarız ve karşımıza çıkan her sorunla başa çıkmak durumundayız. Ve bunu mantıklı ve sistematik bir şekilde yapmalıyız."} {"url": "https://sinirbilim.org/goz-hareketleri/", "text": "Göz Hareketleri Arkadaş mı Sevgili mi Olacağınızı Gösteriyor Gözler ruhun aynasıdır derler. Göz hareketleri gün içinde bizimle ilgili o kadar çok şey anlatıyor ki. Özel hayatımız da gözlerimizin içinden okunabiliyor. Hepimiz kendimize uygun birini arar dururuz ama ruh eşimizi bulmak hiç de kolay bir iş değildir. Onlarca farklı arkadaşlık sitesi, akıllı telefon uygulamaları ve daha birçok şey partner arayışı içinde olan insanlara yardımcı oluyor. Biriyle tanıştık diyelim. Sohbet gayet güzel gidiyor ama onunla arkadaş mı yoksa sevgili mi kalacağınızı merak ediyorsanız gözler hemen yardımınıza koşuyor. Archives of Sexual Behavior dergisinde yayınlanan araştırmaya göre göz hareketleri insanların çekici buldukları kişilere göre hemen değişiyor. Göz Hareketleri Özel Bir Aletle İzleniyor Amerika'da Wellesley College ve Kansas Üniversitesi'ndeki bilim insanları göz izleme aletini kullanarak kadın erkek ilişkilerine farklı bir açıdan yaklaştı. Birbirlerine romantik ilgi duyan kadın ve erkekler baş veya göğüs bölgesine daha sık ve uzun süre bakıyordu. Ancak karşı tarafı sadece arkadaş olarak gördüklerinde bacaklara ve ayaklara daha sık bakılıyordu. Erkekler daha çok kadınların göğüs, bel ve kalçasına dikkat ederken bu arkadaşça veya romantik ilgide değişmiyordu. Her zaman kadınların göğüs ve kalçaları erkeklerin dikkatini çekmeyi başardı. Ekibin bulguları daha önceki araştırmalarla örtüşüyor. Literatürde yer alan araştırmalarda da erkeklerin tercih ettiği kadın tipinde bel/kalça oranı önemli bir yer tutuyor. Erkekler genelde beli dar, kalçası nispeten biraz daha geniş kadınları tercih ediyor. İdeal bel/kalça oranının 0.7 olması evrimsel süreçte kadının gençlik ve doğurganlığını yansıtıyor olabilir. Bu yüzden erkek karşısındaki kadını arkadaş da görse, ona sevgili gözüyle de baksa dikkati hemen göğüs, bel ve kalça bölgesine kayıyor. Bu evrimsel bir miras. İleri Okuma: Erkeklerin Beğendiği 5 Kadın Tipi Göz Hareketleri Niyeti Belli Ediyor Araştırmada yer alan Yard. Doç. Dr. Angela Bahns birinin göz hareketlerine bakarak karşısındaki kişiye olan niyetini anlayabileceğimizi söylüyor. Aslında insanlar ileriye dönük ilişkilerinde her zaman içlerindeki düşüncelerini yansıtıyorlar. Farkında olalım veya olmayalım göz hareketleri, beden dili, ses tonu gibi unsurlar kişinin niyetini ele veriyor. İnsanlar anlık olarak bunu farkedemeyebiliyor ancak duygulardan yoksun bir algoritma beden ipuçlarını kolayca farkedebiliyor. Göz hareketleri ilişkilerde çok önemli olduğu için karşımızdaki kişiyle teması kurmaktan çekinmemeliyiz. Tanıştığı kişiye arkadaş gözüyle bakan bir kişi sizin için iyi bir sevgili olamayabilir. Birisiyle konuşurken vücudumuza bakış şekli kafasındaki düşünceleri ele verdiği için onun niyetini anlamamıza yardım eder. Eğer konuştuğunuz kişi size romantik bir ilgi duyuyor ve size yakınlaşmak istiyorsa daha farklı davranacak ve bakışlarıyla bunu belli edecektir. Fotoğraflarda Nerelere Bakıldığı İzlendi Bahns ve ekibi yaptıkları araştırmada 105 heteroseksüel üniversite öğrencisinin göz hareketlerini izledi. Katılımcılar 36 erkek ve 69 kadından oluşuyordu. Onlara yabancı insanların fotoğrafları gösterilerek, bu insanlara karşı romantik mi yoksa arkadaşça mı ilgi duydukları soruldu. Katılımcılar önce hem erkek hem de kadınların yer aldığı bazı fotoğraflara baktılar ve bu insanların hangilerini potansiyel arkadaş olarak gördüklerini söylediler. Çalışmanın ikinci kısmında ilk grupta gösterilen insanlardan 5 tanesinin yer aldığı ama diğerlerinin farklı insanlardan oluştuğu fotoğraflar yer aldı. Aynı zamanda bu kişilerin hepsi karşı cinstendi. Bu sefer de araştırmacılar karşı cinsten insanlardan hangilerini sevgili olarak değerlendirebileceklerini sordu. İlk aşamada katılımcılar hem erkek hem de kadınlardan arkadaş olarak gördüklerini değerlendirdi. Onlar fotoğraflara bakarken araştırmacılar da onların göz hareketlerini izliyordu. İkinci aşamada arkadaş olarak gördükleri 5 kişiye ve ilk defa gördükleri insanlara romantik ilgi duyup duymadıklarını sordu. Yine göz hareketleri takip edildi ve karşılaştırıldı. Kadınlar ve Erkekler Farklı Yerlere Bakıyor Kadınlar romantik ilgi duydukları erkeklerin baş ve göğüs bölgesine bakma eğilimindeydiler. Erkekler ise romantik ilgi duydukları kadınların baş bölgesine değil göğüs, bel ve kalçalarına daha fazla bakıyordu. Baş bölgesine daha fazla bakan erkekler kadınlara daha arkadaşça yaklaşıyordu. Erkeklerin bacak ve ayak bölgesine daha sık bakan kadınlar ise onları daha arkadaşça görüyordu. Bir kadının ayakları da gözleri kadar çok şey anlatabilir. İngiltere'de Manchester Üniversitesi'nde çalışan Prof. Geoff Beattie kadın psikolojisini yansıtmada ayakların büyük öneme sahip olduğunu belirtiyor. Karşı cinsten biriyle konuşurken bir kadının ayakları o kişiye karşı romantik ilgi taşıyıp taşımadığını gösterebilir. Kadınların Ayakları Çok Şey Anlatıyor Eğer bir kadın karşısındaki erkeğe karşı duygusal hisler besliyorsa onun yanında bacaklarını daha fazla açarak oturuyor. Diğer bir deyişle kendini daha rahat hissediyor ve ayaklarını ona yakınlaştırıyor. Ancak hoşlanmadığında veya ona karşı romantik ilgi duymadığında bunun tersi oluyor. Bacak bacak üstüne atıp ayaklarını ondan uzaklaştırıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/gri-madde-ile-ilgili-gercekler/", "text": "Gri Madde ile İlgili Gerçekler"} {"url": "https://sinirbilim.org/gri-madde/", "text": "Gri Madde Sinir sistemimiz iki bölüme ayrılmıştır: Merkezi sinir sistemi ve çevresel sinir sistemi. Merkezi sinir sistemi beyin, omurilik, beyin sapı ve beyincikten oluşur. Merkezi sinir sisteminde iki farklı renkte doku bulunur. Bunlar gri madde ve beyaz madde olarak adlandırılır. Gri madde çoğunlukla nöronların hücre gövdelerinin bulunduğu, miyelin kılıfı olmayan bölümdür. Aksonlar burada hücre gövdelerinden çıkarak beynin değişik bölgelerine uzantılar yaparlar. Gri maddedeki aksonların büyük bir kısmı miyelinsizdir. Renginin gri olması da beyaz renkli miyelin kılıfının olmayışından kaynaklanır. Gri madde beyinde bilgi işlemeden sorumlu bölgedir. Burada üretilen sinyaller gri maddenin diğer alanlarına veya duyusal alanlara gider. Çıkan sinyaller çoğu zaman motor bölgeleri harekete geçirerek vücudun faaliyetini yönetir. Örneğin acıktınız. Acıkma sinyalleri gri maddedeki nöronlara gelir ve bu bilgi önce işleme tabi tutulur. Çok fit spor yapan bir insansanız doyasıya yemek yiyebilirsiniz. Gri madde git ve istediğini ye emri verebilir. Ancak bir tosuncuk olma yolunda emin adımlarla ilerliyorsanız gri madde yemesen daha iyi olur, kendini tut sinyali verebilir. Beynin en üst düzey işlem merkezlerinde hep gri madde yer alır. Gri Madde Nerede Bulunur? Gri maddenin içinde nöronların yanı sıra astrosit, oligodendrosit ve kılcal damarlar da bulunur. Glia hücreleri nöronların besin ve enerjiye ulaşmasını kolaylaştırırken onlardan çıkan atıkları da temizler. Bu hücreler burada nöronların işlevini ve birbirleri arasındaki iletişimi iyi hale getirmeye uğraşır. Çok farklı çeşitte glia hücresi vardır. Astrositler hücreleri korur ve beslerler. Mikroglialar nöronlardan çıkan atıkları temizler, ölü nöronları ortadan kaldırırlar. Oligodendrositler miyelin kılıfı hazırlamaktan sorumludur."} {"url": "https://sinirbilim.org/guanilat-siklaz/", "text": "Guanilat Siklaz"} {"url": "https://sinirbilim.org/gulmek-nasil-ortaya-cikar/", "text": "Gülmek Nasıl Ortaya Çıkar? Basit Ama Önemli Bir Soru Gülmek gerek kadınlar kendilerini güldüren erkeklerden, erkekler kendilerine gülen kadınlardan hoşlanır söylemleriyle, gerek dahil edildiği şarkılarla şiirlerle, gerek de an be an hayatımızın içinde oluşuyla oldukça gündemde olan bir eylemdir. Hayatın içinde bu denli yer edinmiş bir süreç oluşu beraberinde bazı soruları akla getirir: Neden güleriz? Gülmenin sinirsel mekanizması nedir? Bir Esprinin Komik Olduğunu Nasıl Anlarız? Olayların başlangıçları ile bitişlerinin yeniden yorumlanması ve bu yorumlanma sürecinde sol beynin bir uyumsuzluk yakalaması bizde gülme hissi oluşturur. Başka bir deyişle, komik olayların çoğu; dinleyicide beklenti oluşturur, gerilimi artırır ve en son da beklenmedik bir hamleyle verilen tüm bilginin yeniden yorumlanmasına yol açan bir sonuca bağlar. Ayrıca yeni yorum beklenmedik olduğu kadar anlamlı da olmalıdır. Beyninin frontal lobu hasarlı olan bazı hastalar esprileri anlamaz ve bu durum sürecin yeniden yorumlanma aşamasında yaşanan sorunlardan kaynaklanır. Los Angeles'ta Güney Kaliforniya Üniversitesi'ndeki araştırmacılar şaka yapmanın yarattığı sinirsel bağlantıları saptamak üzere yola çıktılar. Frontiers in Neuroscience'da yayınlanan araştırmada profesyonel komedyenler ile daha az mizah yeteneğine sahip insanların beyinleri karşılaştırıldı. Çalışma, doktora öğrencisi Ori Amir ve profesör Irving Biederman tarafından yönetildi. Gülmek Prefrontal Kortekste Nasıl İşleniyor? Çalışma profesyonel komedyenleri, amatör komedyenleri ve komedyen olmayan bir kontrol grubunu kapsıyordu. Her katılımcıdan, herhangi bir metin olmadan New Yorker'dan bir karikatür izlemeleri ve kendi altyazılarını hazırlamaları istendi. Her altyazı mizah seviyesi açısından derecelendirildi ve görev esnasında katılımcıların beyinleri fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme kullanılarak tarandı. fMRI taramalarından elde edilen veriler analiz edildikten sonra, beynin iki bölümünün mizahi yorumların oluşturulması sırasında özellikle yoğun olduğu gözlemlendi: medial prefrontal korteks ve temporal korteks. Üstelik bu bölgelerdeki aktivasyon komedi alanındaki ustalığa göre farklılaşıyordu. Örneğin amatör komedyenlerde ve kontrol grubunda temporal lopta daha az aktivasyon gözlenmişti. Profesyonel komedyenlerin ise beyinlerinin temporal lobu daha aktifti. Ayrıca Amir ve Biederman beynin temporal lobunun daha aktif olduğu durumlarda yazılmış altyazıların , bağımsız derecelendirmelerinin daha yüksek olduğunu gözlemlemişlerdi. Mizahın temelini oluşturan nöral aktiviteyi araştıran diğer çalışmalarda da, medial prefrontal korteks genellikle ortaya çıkar. Ayrıca epilepsi hastalarında, prefrontal korteks ya da temporal korteksin alt bölgelerinin uyarılması sonucunda gülümseme ve eğlenme duyguları gözlendiği bilinmektedir. Araştırmacılara göre beynimiz espriyi farkettikten sonra amigdala, anterior singulat korteks ve insula gibi beynin duygulardan sorumlu bölgelerine devrediyor. Sonuç olarak, mizah hem duygusal hem de bilişsel unsurlar içerir. Bu iki bileşeni bir araya getirme görevine sahip prefrontal korteksin bu süreçte rol oynaması tutarlı görünüyor. Neden Gülüyoruz? Bir etoloğa göre, herhangi bir kalıplaşmış ses çıkarmak, hemen hemen her canlının grubun diğer üyelerine bir şeyler iletme çabasını gösterir. Kahkahalar da bize atalarımızdan kalan, tehlikeli durumların aslında güvenilir olduğunu gösteren bir işaret gibi duruyor. Bu açıklama gülmenin evrimsel kökenini açıklamasına rağmen, gülmenin günümüzdeki işlevini açıklar nitelikte değil. Fakat, bir kez ortaya çıkan mekanizma başka amaçlar için kullanılabilir. Örneğin; kuşların kanatları yalıtım için evrimleşmiş fakat uçmaya da uyum sağlamıştır. Bu doğrultuda, mizahın işlevi de güven hissinden ibaret değil. Gülmek, kendimizi iyi hissettirir. Ayrıca diğer insanları güldürmek bireyin hem sosyal ilişkilerini iyileştirir hem de fikirlerini daha etkili bir şekilde sunmasına imkan sağlar. Londra UCL Üniversitesi'nde Nörolog olan Sophie Scott yıllardır gülmek ile ilgili araştırmalar yapıyor. Araştırmaları sonrasında ise gülmenin son derece karmaşık bir davranış olduğunu ve aslında birçok gülme halinin mizahla ilgisi olmadığını farketti. Scott, gülmeyi insanları bir araya getiren ve bağ kurduran bir sosyal duygu olarak görüyor. Ona göre: İnsanlarla birlikte güldüğünüzde onlarla aynı fikirde olduğunuzu ya da aynı gruba dahil olduğunuzu göstermiş oluyorsunuz. Gülmek bir ilişkinin gücünü gösteren bir endekstir aslında. Gülmek Sağlığa Çok Faydalıdır"} {"url": "https://sinirbilim.org/gunde-5-dakika-kosmanin-faydalari/", "text": "Günde 5 Dakika Koşmanın Faydaları Koşmayan insanlar için koşu, kilo vermek ve iyi bir vücuda sahip olmak gibi amaçlar olmadığı sürece kaçınılması gereken çok yorucu ve sıkıcı bir spor türüdür ancak koşmanın faydaları sayısızdır diyebiliriz. Koştuktan sonra kaslarınızda ortaya çıkan sıcaklık duygusu ve tatlı bir kas ağrısı sağlığınız için çok yararlı olabilir. Günde sadece 5 dk bile koşmanın faydaları çok fazladır ve sağlığa inanılmaz etkileri vardır, ömrünüzü bile uzatır. Türk toplumunda araba kullanımının ne kadar çok bisiklet kullanımının ne kadar az olduğunu gördüğümüzde spor yapmadığımız daha iyi anlaşılacaktır. Birçok il ve ilçede özel spor salonları haricinde insanların düzgün bir spor yapacağı yer bile yok! Ancak sporun faydaları yüzlerce araştırma tarafından dünyanın dört bir yanından araştırmacılar tarafından kanıtlandı. Bir kişinin haftada ortalama 2.5 saat orta derecede egzersiz yapması ve 1.5 saat boyunca yoğun egzersiz yapması gerekiyor. Bu aslında olması gereken ideal düzey ancak günde 5 dk koşmak bile vücut için çok yararlıdır. Daha İyi Beyin Performansı Egzersiz nabzı hızlandırabilir ve vücuttaki atardamarlarda dolaşan oksijence zengin kan akışını hızlandırabilir. 2013 yılında yayınlanan bir çalışma koşma gibi kısa süreli aerobik egzersizlerin beyin ve kalp sağlığını iyileştirdiğini, bunun yanında bilişsel işlevleri de geliştirdiğini gösteriyor. Düzenli egzersiz yapan bireylerde beyne giden kan miktarı daha fazladır, özellikle hipokampüsün daha fazla oksijen ve besin alması Alzheimer hastalığı riskini düşürüyor. Daha İyi Bir Ruh Hali Şu anki ruh haliniz ne olursa olsun kısa süreli bir koşu sizi canlandıracak ve kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır. Bilimde runner's high adı verilen koşu veya bir işi bitirdikten sonra yaşanan bir keyif hali bile tanımlanmıştır. Koşmak aynı zamanda haz duygusunu yaratan dopamin gibi çok sayıda nörotransmitterin de salınımını arttırıyor. Daha İyi Bir Uyku Günlük olarak yapılan kısa koşular gece uykunuzun kalitesini arttırıyor ve daha az uyumanıza bile yardımcı olabiliyor. Yapılan araştırmalar sabahları düzenli olarak koşan insanların uykularında büyük gelişmeler olduğunu gösteriyor. Uyku kalitesi, gün içindeki ruh hali ve dikkat seviyeleri bu kişilerde çok daha yüksek çıktı. Egzersizin vücut sıcaklığını arttırdığı bilinen bir gerçek. Egzersiz sonrası ılık bir duş da vücut sıcaklığını hızlıca düşürdüğünden uykuya dalmayı kolaylaştıran bir etkendir. Ayrıca egzersiz hem kimyasal maddeleri salgılatmasıyla hem de psikolojik etkileiryle anksiyete, depresyon ve uyarılmayı azaltarak uykuya dalmayı kolaylaştırıyor. Kan Basıncını Düşürür Halk arasında tansiyon olarak bilinen kan basıncının atardamarlarda ölçüleni büyük tansiyon, toplardamarlarda ölçüleni küçük tansiyon olarak adlandırılır. Tansiyonu kaç olursa olsun herkes düzenli koşarak kalp damar sağlığını iyileştirebilir. Yine de koşarken dikkatli olunmalıdır. Koşarken kan basıncı geçici olarak artmasına rağmen uzun vadede kan damarları oksidatif strese daha dirençli olacak ve kan basıncı normal seviyelerde kalacaktır. Koşmanın Faydaları Bitmiyor Her gün 5 dk koşmak kalp damar hastalıklarına yakalanma ihtimalini yarı yarıya düşürebiliyor. Her gün düzenli koşan insanların herhangi bir sebebe bağlı ölüm riski 30% azalıyor, kalp hastalıklarından ölme ihtimali 45% azalıyor. Journal of the American College of Cardiology dergisinde yayınlanan bir araştırma günde 5-10 dk.lık koşmanın bile etkisinin büyük olduğunu ve ömrü uzatabildiğini belirtiyor. Koşmanın faydaları sadece bunlarla sınırlı değil. Bunun yanında koşmak ömrünüzü tam 3 yıla kadar uzatabilen büyük bir etken. Düzenli olarak egzersiz yapan ve koşan insanların koşmayanlara göre ortalama 3 yıl fazla yaşadığı görülüyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/gunde-50-hapla-dahi-olunabilir-mi/", "text": "Günde 50 Hapla Dahi Olunabilir mi? Zeka şüphesiz 7'den 70'e herkes için çok üzerinde durulan bir kavramdır. Dahi olmayı kim istemez ki? Zekanın getirileri okuduğunu anlamaktan satranç oynamaya kadar hayatın pek çok alanında kendini gösteriyor. İnsanlarda zeka oluşumunu belirleyen unsurlar kalıtım ve çevredir ancak çevresel etkenler genetik temellerden çok daha etkilidir. Çünkü beyindeki nöronların hareketi ve sinaps oluşumu genetik materyalden alınan bilgiye göre şekillenmesine rağmen 'critical period' adı verilen zamanlarda insan gibi canlılarda beynin yapısı tekrar şekillenir ve yeni sinapslar kurulur. Yaş ilerledikçe daha zeki veya daha az zeki olmak beynin kullanılma oranına göre gerçekleşebilen olaylardır. Rick Rosner IQ'su En Yüksek 2. Kişidir Dünya'nın en zeki 2. Adamının zeka formülü nedir? Dünya Dahiler Listesi'nde 2. Sırada bulunan Rick Rosner 192 puanlık IQ'suyla dünya nüfusunun ortalama IQ puanını (100) neredeyse ikiye katlamaktadır. Yapılan ölçümlere göre IQ puanı 160'ın üzerine çıkan kişiler dahi olarak adlandırılmaktadır. Rick Rosner'ın dehasının arkasındaki sır ise onun beynini daha çok çalıştırdığı ve yaşlanmayı geciktirdiği düşünülen hap karışımında yatıyor. Rosner'ın bir dahi olduğu ilk defa anaokulunda yaptığı bir IQ testiyle anlaşılmıştır. O günden itibaren en az 20'den fazla IQ testine tabi tutulan Rosner'ı sadece bir kişi (Dr. Evangelos Katsioulis, 198 IQ) geride bırakabilmiştir. Rosner sağlıklı ve bilinçli bir yetişkin olmak için kendini eğitti ve yaptığı araştırmalar sonucu beyin geliştirici haplardan oluşan sıkı bir beslenme programı uyguladı. Kullandığı hapların çoğu bilimsel yayınlar tarafından sağlıklı ve işlevsel olduğu kanıtlanmış ayrıca doktorlar tarafından da tavsiye edilen gıda takviyeleriydi. Rosner her gün kahvaltıdan önce 50 farklı hap ve çeşitli kapsüller kullanmaya başladı. Rosner'a göre sabah kahvaltısından önce yaptığı bu hap kokteyli onun beyninin daha verimli çalışmasını sağlıyordu. Rosner Bir Dahi Ama Sandığınız Gibi Bir CV'si Yok Rosner'ın CV'sine bir göz atalım. IQ'su bu kadar yüksek olan bir insan bunu nasıl değerlendiriyor olabilir? Birçok kişi onun büyük bir şirkette CEO olduğunu düşünebilir ama Rosner sanılanın aksine çok renkli bir iş kariyerine sahip. Komedi yazarlığından garsonluğa kadar uzanan büyük bir yelpazade iş tecrübesine sahip bu dahi bir zaman striptiz yaptığını bile iddia ediyor. Rosner Dumbass Genius adlı yayınlanacak kitabında kendini bir işsiz olarak tanımlarken beynini geliştirmek adına aldığı haplardan da bahsediyor. Rosner'ın her sabah aldığı hapların ve kapsüllerin arasında Alzhimer'a karşı faydalı olduğu bilinen omega 3'ten tutun da telomerlerin kısalmasını engelleyen Astragalus'a kadar çok sayıda besin takviyesi bulunuyor. Telomerler kromozomların uç kısımlarında bulunan DNA dizileridir. DNA kendini kopyaladığında bu sonda yer alan parçalar telomeraz enzimi tam olarak çalışmazsa eksik kalabilir ve sonrasında yaşlanma gibi çeşitli sağlık sorunlarına yol açabilir. Rosner'ın hap karışımında her bir hapın belirli bir görevi var ve sağlık için hiçbir şey atlanmamış görünüyor. 50 haptan oluşan karışımın listesinden ve bu karışımdaki bazı maddelerle ilgili özet bilgilerden bahsedelim. - Omega 3 Balık Yağı Kapsülleri: Omega 3 yağ asitlerinin beyin için önemi docosahexaeonic asitten ileri gelmektedir. Beyinde en çok bulunan omega 3 yağ asidi olan docosahexaeonic asit öğrenme süreçlerinde, yeni sinaps oluşumunda, sinaptik plastisitide ve yeni nöronların üretilmesinde görev alır. Yapılan bilimsel çalışmalar omega 3 yağ asidi alımının bunama gibi bilişsel işlevleri hedef alan çeşitli rahatsızlıkların önlenmesinde kullanılır. - Kahve: Kahvenin etken maddelerinden biri olan kafeinin bilişsel işlevler üzerinde nasıl bir etkisi olduğu ile ilgili yapılmış çok sayıda araştırma mevcut. Araştırma sonuçları kafeinin hafıza ve öğrenme süreçlerini arttırıcı ve engelleyici etkisi olabilmesine rağmen genelde bu süreçleri etkilemediğine işaret ediyor. Kafein bilginin pasif bir şekilde sunulduğu görevlerde öğrenmeyi kolaylaştırırken, bilginin kasıtlı olarak verildiği görevlerde bilişsel performans üzerinde hiçbir etki etmediği gözlenmiştir. - Askorbik Asit : İnsanlar üzerinde yapılan araştırmalar düzenli askorbik asit kullanımının Alzheimer'a yakalanma riskini azalttığı ve yaşa bağlı bilişsel işlev kaybını önlemede etkili olduğunu gösteriyor. Bunun yanında askorbik asidin antioksidan olarak vücutta görev alması da yaşlanmayı engelleyici ve hücreleri koruyucu etkisi olduğunu göstermektedir. Rick Rosner'ın Dahi Kalma Listesinde Yer Alan Diğer Hap ve Kapsüller: - Yarım aspirin - Metformin - Metoprolol - Glisodin - Avodart - Astragalus - Fiber Gummy - Yağ engelleyiciler - Kolesterol düşürücü reçeteli ve reçetesiz haplar - Kurkumin - ToCoQ10 - L-karnosin - ALA ve asetil L-karnetin - D3 vitamini - Selenyum ve Gama E içeren E vitamini - Likopen - TMG - Kalsiyum - Benfotamin - N-asetil sistein - Mangostan/pomegranat/noni kompleksi - K vitamini - At kestanesi - Kuversetin ve bromelayin - Fosfatidilserin - DMAE - Amino-guanidin - Santrofenoksin - Pirasetam - Cognitex - Vinposetin"} {"url": "https://sinirbilim.org/gunde-bir-elma-dr-joe-schwarcz/", "text": "Günde Bir Elma Dr. Joe Schwarcz Dr. Joe Schwarcz Günde Bir Elma kitabıyla beslenme ile ilgili bütün düşüncelerinizi sorgulamayı garanti ediyor. Doğanın içine dalıp tıpkı bir Sherlock Holmes gibi bütün bitkilerin gizemlerini bulup çıkartıyor. Üstelik bütün bunları yaparken tarafsız kalmayı da başarıyor. Ne ilaç endüstrisini yerden yere vuruyor ne de tamamen aktivist bir yaklaşım sergiliyor. Bir bilim insanından bekleneni yapıyor; sadece eldeki verilere dayanarak yiyeceklerin ve kimyasal bileşenlerin olası yarar ver zararlarını dile getiriyor. Kitap muazzam bir literatür taramasının sonucunda yazılmış. Merak ettiğim pek çok sorunun cevabını ve fazlasını Günde Bir Elma kitabında buldum diyebilirim. Brezilya'nın kuzeyindeki Belem şehrinde neden hiç Alzheimer hastalığı görülmez? Yararlı ve zararlı kolesterol bilmecesini nasıl çözeriz?"} {"url": "https://sinirbilim.org/gut/", "text": "Gut Gut; eklemler, böbrekler ve diğer dokularda ürik asidin biriktiği, kandaki ve idrardaki seviyesinin ise yükseldiği, bunun yanında tekrarlayan artrit ataklarıyla karakterize bir hastalıktır. Başlangıçta en fazla etkilenen ayak başparmağının metatarsofalangeal eklemidir. Primer gutun iki çeşidi vardır. Birincisinde; çeşitli enzim anormalliklerinden dolayı ürik asit üretimi artmıştır. Diğerinde ise ürik asidin böbrek tübüllerindeki taşınmasında seçici bir yetersizlik söz konusudur. Sekonder gutta vücut sıvılarında ürik asit seviyeleri, atılımında azalma veya bazı hastalıklara bağlı olarak üretiminde artış neticesinde yükselmiştir. Örneğin; tiyazid diüretikler ile tedavi edilen hastalarda ve böbrek hastalığı olanlarda atılım azalmıştır. Ürik asit bakımından zengin lökositlerin yıkımının artması nedeniyle lösemi ve pnömonide üretim yükselmiştir."} {"url": "https://sinirbilim.org/hafiza-hakkindaki-yanlislar/", "text": "Hafıza Hakkında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar Birçoğumuz hafızamızın nasıl çalıştığıyla ilgili yanlış inanışlara sahiptir. Bu görüşlerden bazılarının ciddi sonuçları olabilir. Hafıza konusunda kulaktan kulağa yayılan ancak yanlış olan çok şey vardır. Örneğin, fotografik bir hafızaya sahip olduğunuzu mu düşünüyorsunuz? Belki hipnozla çocukluk anılarınızı gün yüzüne çıkarmak istiyorsunuz ama böyle bir şey mümkün değil. Hafıza mitlerinden bazılarını doğrularıyla açıklamaya çalışacağız. Hafıza bir kamera gibi çalışır 2011 yılında Amerika'da 1.838 kişi üzerinde yapılan bir ankete göre katılımcıların 63%'ü hafızanın tıpkı bir video kamera gibi çalıştığına inanıyor. İnanışa göre doğumdan itibaren beyin her şeyi kayda alıyor ve saklıyor. Hafızanın ise böyle bir çalışma şekli yoktur. Hafıza çok dinamik ve esnek bir yapıya sahip olup sürekli kendini yeniler ve dış etkilere çok açıktır. Hatta bazen anılarınızı bile çarpıtarak hiç yaşamadığınız olayları size yaşamış gibi hissettirebilir. Bazı insanların fotografik hafızası vardır Hafızanın kamera gibi işlediği mitinin bir uzantısı fotografik hafıza olayıdır. Bazı insanlar için fotografik hafızaya sahip denir. Bu kişiler bir olayın görüntüsünü çekebilirler veya okudukları bir sayfanın resmini akıllarına atıp ne zaman isterlerse onu çağırabilirler. Konuyla ilgili olarak çoğu zaman hafıza şampiyonları ve onların çalışma sistemleri öne sürülür. Örneğin Lu Chao 2005 yılında pi sayısının 67.890 basamağını ezberleyerek dünya rekoru kırmıştır. Yapılan araştırmalar hafıza şampiyonlarının başarısını sağlayan etkenlerin hafıza teknikleri ve binlerce saatlik egzersizler olduğunu gösteriyor. Görsel nesneleri çok iyi hatırladığını iddia eden kişiler üstünde yapılan araştırmalar kontrol grubu ile fotografik hafızaya sahip olduğunu düşünen kişiler arasında pek bir fark olmadığını gösteriyor. İki grubun test sonuçları karşılaştırıldığında kayda değer bir fark olmadığı görüldü. Unutma her zaman yavaş yavaş olur Bazı hafıza mitleri günlük hayatta ciddi sonuçlara yol açabiliyor. Örneğin, mahkemede tanık ifadesine başvurulması bunlardan biridir. Psikologlar da dahil çok sayıda insan unutmanın hep yavaş yavaş gerçekleştiğini düşünüyor. Bir olayda tanığın ifadesine başvurulduğunda bazen tanık olayı hatırlamadığını söyleyebilir. Siz daha yeni oldu nasıl hatırlamazsın diyerek karşı çıkabilirsiniz ancak çoğu unutma olayı bir olay gerçekleştikten hemen sonra meydana gelir. Kendine güven hafızanın doğruluğuna işarettir Bir kişinin bir dizi olayı hatırlaması söz konusu olduğunda kendine güvenin derecesi hafızanın doğruluğuna işarettir ancak tek bir olaydan bahsediyorsak kendine güven olayı hatırlamanın iyi bir ölçütü olamaz. Yanlış hatırlanılan bir olayda özgüvenin artmasının bir neden tekrar tekrar sorgulama gibi bazı etkenlerin özgüveni artırmasıdır. Belirli bir olay temel alınarak tanıkların ifadeler karşılaştırıldığında özgüven ile ifadelerin doğruluğu arasında bir bağlantı bulunmamıştır. Travmatik anılar bastırılabilir ve yıllar sonra iyileşebilir Travmatik anılar insanların zihinlerinde ciddi yer edinebilen ve unutulması kolay olmayan tecrübelerdir. Birçok kişi çocukken maruz kaldığı taciz gibi olan bu tecrübelerin bastırılmaya yatkın olduğunu ve beynin zamanla kendi kendini iyileştirebileceğine inanıyor. Çok yetenekli bir psikoterapistle bile travmatik anıların iyileştirilmesi çok zor bir süreçtir. Çocuk yaşta taciz vakaları üstündeki çalışmalar kurbanların genellikle kötü anılarını unutmadıklarına işaret ediyor. Dahası uzun süreli terapi gören kişiler bile hayatlarının sonraki evrelerinde çok küçük bir olayla bile bu anılarını tekrar hatırlayabiliyorlar. Beynin korku işleme merkezi olan amigdala bu tecrübeleri öylesine derinlemesine etiketliyor ki bu anılar neredeyse hiç unutulmuyor. Hipnoz unutulmuş anıların hatırlanmasını sağlayabilir"} {"url": "https://sinirbilim.org/hafiza-kapasitesi/", "text": "Hafıza Kapasitesi Sanılandan 10 Kat Fazla Olabilir İnsan beyninin hafıza kapasitesi nedir diye sorsak ne cevap verirdiniz? Bu işi biraz basitleştirmek için bilgisayar hafızasının ölçüm birimi bitler üstünden yapalım. Bilgisayarlarımız artık 200, 500 gb veya 1 tb boyutlarındaki depolara sahip. Beyinde işler böyle ilerlemiyor tabii. Bilgilerin henüz nasıl depolandığını tam olarak bilmiyoruz. Ancak nöronlar arasındaki sinapslar ne kadar kuvvetliyse var olan bilgiye de o kadar kolay ulaşıyoruz. Biz sinapsların güçlerini ölçerek hafıza kapasitesini bit cinsinden hesaplayabiliriz. Bu durumda hafıza kapasitesi hem sinapsların sayısına hem de sinapsların kuvvetlerine bağlı olur. Son yapılan bellek ölçümleri ise inanılmaz bir şey ortaya çıkardı. Beynin Yapısı ve Organizasyonu Beynin yapısından ve organizasyonundan biraz bahsedelim. Nöronlar bir hücre gövdesi, dendrit ve gövdeden bir kablo gibi çıkan bir aksona sahiptir. Genel yapıda dendritler hücre gövdesinin yakınında bulunur ve gelen sinyalleri alırlar. Sinapslar genelde aksonlar ile dendritler arasında kurulur ancak bunun birçok istisna durumu da mevcuttur. Sinapsın iki tarafındaki nöron da aktif olduğunda sinapslar daha güçlü olurlar ve böylece bellek oluşumu gerçekleşir. Bir de dendritlerin üstünde bulunan dendritik dallar vardır. Bunlar sinaps ortamı için gerekli molekülleri salgılarlar ve sinapsların daha güçlü olmasını sağlarlar. Ayrıca karşı aksondan gelen sinyalleri de alabilirler. Bazı aksonlar aynı dendritle iki ya da daha fazla sinaps kurabiliyor. Bunu sağlayan yapılar dendritik dallardır. Bir dendritin farklı bölgelerinde dendritik dallar olabilir ve aksonlar farklı dendritik dallara bağlanabilir. Buradaki önemli nokta aksonun bağlandığı tüm dendritik dallardaki sinapsların aynı güçte olmasıdır. Nöral faaliyet bir nöronda aynı kalacağı için tüm sinapslar aynı kuvvette uyarılmalıdır. Bir akson bir dendrit arasında kurulan sinaps bir hafıza birimi oluşturuyorsa, bir akson 5 dendritik dal arasında kurulan sinapslar daha fazla hafıza oluşturmayacak mı? Her şey burada başlıyor. Dendritik Dallar ve Hafıza Kapasitesi Araştırmacılar 26 farklı dendritik dal büyüklerini incelediler ve her birini farklı sinaptik kuvvet ile eşleştirdiler. Yapılan analizler sonucunda her bir sinapsın yaklaşık olarak 4.7 bit bilgi depolayabildiğini gördüler. Önceki sayılardan çok daha fazla! Beyinde trilyonlarca sinaps var. 4.7 bit bilgiyi bu trilyonlarla çarptığımızda muazzam bir hafıza kapasitesine ulaşıyoruz. İnsan beyni bizim düşündüğümüzden çok daha büyük bir bilgi deposuna sahip. Hafıza kapasitesi sürekli artıyor! Şu an 1 petabayt (1024 terabayt) olarak hesaplandı. Bu internetteki video, yazı, fotoğraf ne varsa içine almaya yetecek bir büyüklük. İnsan beyni ihtiyaca göre sürekli kendini yeniliyor ve geliştiriyor. Peki neden aradığımızı hemen bulamıyoruz? Beyin sürekli ihtiyacı olan ve olmayan bilgileri kategorilere sokuyor, ilgili sinaps bağlantılarını düzenliyor. Sürekli bir faaliyet ve düzenleme gerçekleşiyor. İhtiyaç Duyulmayan Bilgiler Arka Plana Atılıyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/hafiza-sapmasi/", "text": "Hafıza Sapması Hafıza dediğimiz yapı bilginin kodlanması, depolanması ve çağrılmasından oluşur. Ancak bazı durumlarda kodlanan bilgi ile çağrılan bilgi aynı olmayabilir. Bu tür durumlarda hafıza sapmaya uğrar ve istenmeyen sahte anılar ortaya çıkabilir. Yıllar boyunca hafızanın video kamera gibi çalıştığını söyleyenler oldu ama günümüzde hafızanın bu şekilde her şeyi kaydeden bir sistem olarak değil bilgileri harmanlayarak depoladığı düşünülüyor. İngiliz psikolog Sir Fredrick Bartlett kulaktan kulağa oyunundaki gibi bir yöntemle hafızanın bilgileri harmanlayarak depoladığı sonucuna varmıştır."} {"url": "https://sinirbilim.org/hafizayi-guclendiren-yiyecekler/", "text": "Hafızayı Güçlendiren Yiyecekler Nelerdir? Hafızayı güçlendiren yiyecekler çok fazladır ancak bazıları çok daha önemli. Beynin 60%'ının yağ olduğunu göz önüne alırsak ceviz ve balıktaki yağları tüketmenin önemi daha iyi anlaşılacaktır. Depresyon, dikkat dağınıklığı gibi rahatsızlıkların temelinde inflamasyon yatar. Bu yüzden bunların giderilmesi için antioksidanların dengeli bir şekilde tüketilmesi gerekiyor. Ceviz Omega-3 Yağ Asitlerini Bolca İçerir Söz konusu eğer beyin sağlığı ise cevizi listenin en üstünde yer alan yiyecek olarak düşünebilirsiniz. İçerdiği yüksek miktarda omega-3 yağ asitleriyle ceviz mutlaka düzenli tüketmeniz gereken bir yiyecektir. Cevizin içinde yer alan omega-3 yağ asitleri üzerinde yapılan araştırmalar bu molekülün yetişkinlerde bilişsel perfomansı önemli ölçüde artırdığını gösteriyor. Yaş ilerledikçe beynimiz günden güne daha kötü çalışmaya başlıyor. Bu bir gerçek. Yaşlanmaya bağlı olan bu performans düşüklüğünü engellemede ceviz bize yardım edebilir. Ayrıca bir araştırmaya göre düzenli omega-3 yağ asidi alan annelerin çocukları ileride daha zeki oluyor. Bu yiyecek ile ilgili büyük resme baktığımızda cevizin beynimiz için ne kadar önemli ve düzenli tüketilmesi gereken bir besin olduğunu görüyoruz. Hafızayı Güçlendiren Yiyecekler Arasında Çikolata Olmazsa Olmaz Çikolatayı sevmeyen insan yok gibidir ama aynı zamanda çikolatanın kimyası ile ilgili de çok az şey bilinir. Hangi türünde ne kadar kakao bulunur, hangi maddeler vardır gibi sorular birçok kişinin zihnini kurcalayabilir. Görselde gördüğünüz aslında çikolatanın içeriğinin çok az bir kısmı. Kakao parçacıkları tıpkı kafein gibi zengin bir flavonoid ve alkaloid kaynağıdır. Çikolatanın sağlığa yararlı olmasının başlıca nedenlerinden biri de bu flavonoid kaynağı olan kakaodur. Bu flavonoidler beyin sağlığı için çok yararlıdır. Balık Beyin Sağlığı Yanında Kalp İçin de Çok Faydalıdır"} {"url": "https://sinirbilim.org/hamilelik-psikolojisi/", "text": "Hamilelik Psikolojisi ve Bebeğin Anne Üzerindeki Etkileri İnsan, doğumu ve gelişimi en geç sürede tamamlayan bir canlıdır. Fizyolojik tanımı bir yana bıraktığımızda hamilelik vücudunuzun kontrolünüz dışında olduğu, alanı başka biriyle paylaştığınız anlamına geldiği yeni bir durumdur. Biyolojiniz bu küçük misafire adapte olmaya anında başlasa da siz onu henüz hissedemez veya bir bağ kuramayabilirsiniz. Hamileliğin bir süreç olduğunu ve bu süreç içersin de bir takım değişikliklerin zamanla ve kademeli olacağı göz önünde bulundurulunca bu durum gayet doğal ve normaldir. Hamileliği dinamik ve statik olmayan bir süreç olarak kabul ettiğimizde meydana gelebilecek psikolojik ve fizyolojik değişimleri gözlemliyor olmamız gerekmektedir. Yaşamımızı geçirdiğimiz yerler, mensubu olduğumuz kültürler, genetik faktörlerimiz bir olmadığı için duyguları deneyimleme düzeylerimiz farklıdır. Bu sebeple kimileri hamileliği gergin ve savunmasız hissedebilirken kimileri de daha rahat geçirebilmektedir. Üstelik bu durum yalnızca hamile bireye özgü değil; onun çevresindeki eşi ve diğer yakınları içinde geçerlidir. Erkeklerden farklı olarak, bir kadının psikolojik durumu dinamiktir ve hamilelik süresince değişebilmektedir. Gebelik sırasında kadın vücudu muazzam hormonal değişikliklere uğrar. Bu hormonal değişiklikler hissettiğiniz duygulara katkıda bulunur. Bu duyguların inişlerini ve çıkışlarını anlamak önemlidir. Yaygın Duygusal Değişiklikler Nelerdir? a) Kaygı: Hamilelik sırasında hormonal değişiklikler beyninizdeki kimyasalları etkiler ve bu durum ilgili merkezleri harekete geçirerek kaygınızı tetikleyebilir. Sizi endişelendiren her şeyi kontrol edemezsiniz ancak zihninizin kontrolü sizin elinizdedir -ki burada otokontrol kelimesini kullanmak doğru olacaktır.- Yeni bir durum belirsizlik yaratır ve bu belirsizlik bireyde kaygı yaratabilir. Kaygı bir miktar iyidir; bizleri geleceğe hazırlar ve olaylar karşısında ihtimalleri düşünmemizi sağlar. Ancak, her şeyin fazlası zarar olabileceği gibi endişenin de fazlası ruhsal ve fizyolojik dengemizi bozabilir. Bu endişeler günlük aktivitelerimizi sekteye uğratmaya başladığında patolojik bir hal alır. Bu noktalarda uzman desteği almak doğru olacaktır. Bütün bu değişimler aynı zamanda yeni bir role ebeveynliğe sizi hazırlar. Eşiniz ve siz ebeveynler olarak daha önce deneyimlemediğiniz bir role ve kimliğe sahip oluyorsunuz. b) Ruh hali: Hamileliğin yaratmış olduğu hormonal değişiklikler ruh halinizin değişmesinin ana nedenidir. Bir an heyecanlı hissediyor iken birkaç dakika sonra endişeli hissetmek mümkündür. Bu süre zarfında duygusal inişler ve çıkışlar doğaldır. c) Unutkanlık: Hamilelik bir kadının vücudunu değiştirebileceği gibi zihinde de farklılar meydana getirebilir. Organize etme, muhakeme yeteneği konusunda çok iyi olsa bile hamile kadın küçük şeyleri hatırlamakta güçlük çekebilir. Ancak tüm bunların geçici olduğunu bilmekte gerekir. d) Fiziksel görünüm: Hamilelik boyunca doğru kilo alımı bebeğin ve annenin sağlığı açısından oldukça önem taşımaktadır. Bunun yanı sıra aşırı kilo alımı fiziksel görünümünüzün değişmesine neden olacağı için kendinizle aranıza mesafe koymanıza sebep olabilir. Bu fiziksel dönüşüm karşısında endişelenebilir, depresif hissedebilirsiniz. Hamilelik Sürecini Nasıl Daha İyi Hale Getirebiliriz? Hemen hemen her kadın hamileliği esnasında aynı duyguları paylaşır, aynı şeyleri yaşarlar. Her gün yeterli miktarda uyumak, dengeli beslenmek, hamile egzersiz ve yogaları yapmak süreci oldukça kolaylaştırabilecek faaliyetlerdir. Hamilelerde 4. aydan ve 6. aya kadar genel bir mutluluk duygusu gelişir. İlk üç ayların vermiş olduğu sabah bulantıları, baş dönmeleri, yorgunluk vb. azalmış olur. Bunun yanı sıra bebek artık anne karnında dışarıdan bir yumru gibi görünmeye başlar. Bu noktada beden imajınız ve fiziksel görünümünüz hakkında farkındalık kazanabilirsiniz. Belki kısa bir süreliğine endişe duyabilirsiniz bu durumu doğal kabul etmeniz sağlıklı olacaktır. Hamileliğiniz boyunca düzenli olarak jinekoloğunuza görünmeniz ve duygusal konularınız hakkında da çekinmeden konuşmanız faydalı olacaktır. Gebeliğinizi rahat ve sakin bir şekilde geçirirseniz bebeğiniz de rahat ve sakin bir atmosferde gelişiyor olacaktır. Daha önce deneyimlenmemiş yeni bir durumun bireyde kaygı uyandırabileceğini yukarıda dile getirmiştik. Tokofobi: Hamile Kalma Korkusu Hamilelik psikolojisi hakkında detaylı bilgilere sahip olmak kişinin bilinçli bir hamilelik geçirmesine ve kaygılarının azalmasına neden olur. Tüm bu faaliyetleri yerine getirip kaygılarının üstesinden bir türlü gelemeyen bireyler olabilir. Hamile kalmaya veya doğum yapmaya karşı bir korku ve kaygı geliştiren kişilerde tokofobinin varlığından söz edilebilir. Peki nedir bu tokofobi? Tokofobi, en genel tanımıyla hamile kalma veya doğum yapma korkusudur. Patolojik bir korku haline geldiğinden ötürü fobik bir kavram olarak ele alınmaktadır. Literatürde ilk kez 1897'de Knauer tarafından tanımlanmıştır. Tokofobi patolojik bir gebelik korkusudur ve doğumdan kaçınmaya yol açabilir. Birincil ve ikincil tokofobi ayrımı yapılmıştır. Birincil tokofobi daha önce hamileliği deneyimlememiş olan kadının doğum korkusudur. Doğum korkusu ergenlik veya yetişkinlik yaşamında başlamış olabilir. Kadın cinsel ilişkiden haz alsa da gebeliği geciktirmek adına doğum kontrol hapları gibi hamileliği önleyici bir takım yollara başvurabilir veya hamile kalsa bile kürtaj gibi gebeliği sonlandırıcı çözümleri yaşama geçirebilir. Üstelik bu sorunundan eşine bahsetmez ise çiftler arasında problemler baş gösterebilir. İkincil tokofobi ise önceki gebenin hamileliği esnasında veya sonrasında onu travmatize eden olayların ortaya çıkarmış olduğu tiptir. Travmatik olaylara ölü doğum, düşük örneklerini verebiliriz. Tokofobi henüz yeni bir kavram olduğundan ötürü araştırmalar ve resmi yönergeler yetersiz olsa da tedavi planın da bütüncül ve çok yönlü bir yaklaşım ideal olacaktır. Tedaviye yardımcı olması açısından gebeyi hamilelik hakkında kaygı yaratan unsurlar hakkında bilgilendirmek ve gebenin hangi tür tokofobi yaşadığını belirlemek faydalı olacaktır. Hamilelikte Vücudun Değişime Uğradığı Bir Yer: Bağırsak Florası Uzm. Dr. Koray Çoğul gebelik ve fizyoloji arasındaki ilişki hakkında şu noktaya değinmektedir; Gebelerde genellikle atlanan ve önemli sağlık problemlerine yol açacabilecek olan durumlardan bir tanesi de barsak florasındaki değişikliklerdir. Hormonal değişikliğin yanı sıra gebelik boyunca kötü beslenme riskinin artması nedeni ile çoğunlukla gebelerin barsak florası değişir. Bu değişiklikler genelde olumsuz yönde olduğu için gebeler olması gerekenden daha fazla kilo alır ve geçirgen barsak açısından daha riskli bir gruba dahil olurlar. Geçirgen barsağı olan ve kötü beslenmeye devam eden kişiler ekstra birçok hastalık açısından risk altındadır. Geçirgen barsaklardan kana karışan bazı gıda maddeleri nörotoksin benzeri etki yaparak bir takım psikolojik problemlere yol açabilir. Kötü beslenme, hormonal değişiklikler, hayat tarzı ile ilgili değişiklikler stresin yarattığı inflamasyonun vücuda oluşturduğu yükün yanı sıra toksin benzeri etkilerin oluşturduğu psikolojik değişimle baş etmek oldukça zordur. Bu oluşabilecek strestle baş edebilmek gebeler içinde çok önemlidir. Bunun için gebeliğin başından itibaren dengenin bozulmasına neden olabilecek her durum hesaplanmalı ve profesyonel yardım alınmalıdır. Hamileliğin Nörobilimi: Hamilelik Beyin Aktivitelerini Nasıl Değiştirir? Gelişmekte olan bir embriyonun rahme yerleşmeye başladığı andan itibaren annenin fizyolojisi değişmeye başlar. 2016' da Hollanda ve İspanya'da bir araştırma ekibi hamilelik sırasında beynin içinde neler olduğunu inceleyebilmek adına manyetik rezonans görüntüleme tekniğini kullanarak bir dizi araştırma yaptılar. Araştırmacılar kadınlar hamile kalmadan önce ve hamile kaldıktan sonraki MR görüntülerini karşılaştırdılar. Sonuçlara göre hamilelik beynin gri maddesini, hücre gövdelerini ve sinir hücrelerinin sinapslarını içeren pembesi gri dokuyu küçülttüğünü buldular. Dahası hacim kaybının doğumdan iki yıl sonraya kadar devam ettiği görüldü. Östrojen ve progesteron gibi hormonlar büyük olasılıkla hamilelik sırasında beyin yapısındaki aktiviteyi değiştiren hormonların başında gelmektedir. Hamilelik beyni olarak adlandıran gebelik esnasında unutkanlık, dikkatsizlik ve zihinsel bulanıklılık hissi hamilelerde ortak şikayet olsa da tüm çalışmalar hamilelik sırasında bilişsel yeteneklerde düşüş olduğunu desteklemiyor. Bazı araştırmacılar bu beyin değişikliklerinin anne adayının bebeğine bakmaya daha hazır hale getirdiğini öne sürüyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/hangi-cocuk-daha-zeki/", "text": "Hangi Çocuk Daha Zekidir? En Büyüğü mü En Küçüğü mü? Kaç kardeşsiniz? 2, 3 mü yoksa tek çocuk musunuz? Hangi çocuk daha zekidir, ilk olan mı yoksa sonuncu mu? Bazı ailelerde ortancalar daha şanslıdır. İlginç ama bir o kadar da doğru olan önce doğan çocukların okulda daha başarılı oldukları gerçeğiyle ilgili ortaya atılmış birçok teori var. Yapılan araştırmalar neticesinde ilk çocukların okulda daha başarılı olmalarının altında yatan sebep doğrudan ebeveynler. Joseph Hotz ve Juan Pantano adlı iki araştırmacı tarafından elde edilen verilere göre anne ve babalar ilk çocuklarıyla daha fazla ilgileniyorlar ve bu da çocuklara daha iyi notlar getiriyor. İlk çocuktan sonra anne ve babada rahatlama duygusu ortaya çıkıp sonraki çocuklarda daha serbest davranıyorlar. Hangi Çocuk Daha Zeki Sorusuna İstatistiklerİlk Çocuk Diyor ama Ortada Kesin Kanıt Yok Bu yazdıklarıma karşı çıkan çok sayıda okuyucu olduğunu biliyorum ancak uluslar arası istatistiki bilgiler bazı gerçeklerin su yüzüne çıkmasında çok yardımcı oluyor. Bu veriler ışığında görülüyor ki Dünya'nın çoğu yerinde ilk doğan çocuklar daha yüksek IQ seviyesine sahip ve okulda başarı oranları ikinci ve üçüncü çocuklara kıyasla daha yüksek. 1979'da yapılan araştırmalarda annelerin ilk çocuklarını daha başarılı olarak gördüklerini söylüyor. Sonraki çocuklar ise annelerinin gözünde daha ortalama bir konumda yer alıyor. İnanması zor ama durum böyle. Şimdi neden ilk çocukların daha başarılı, sonrakilerin daha vasat olduğuyla ilgili teorilere göz atalım. - Bölünmüş Dikkat Teorisi: Kardeşlerden büyük olanı aile içinde daha fazla vakit geçiriyor ve bununla paralel olarak ebeveynlerinden daha fazla ilgi görüyor. Küçük kardeşler ise doğduğundan itibaren hiçbir zaman bütün ilgiyi kendi üzerinde toplayamıyor. - Zararlı Gen Teorisi: İlk çocuklarda gözlenen yüksek IQ seviyesini açıklayan güçlü kanıtlar bizi sonraki çocukların kusurlu genleri almış olabileceği inanışına götürüyor. - Bıkkınlık Teorisi: Bazı ebeveynler ilk çocuğu zor büyütmenin yaşattığı tecrübeyle daha fazla çocuk sahibi olmak istemezler. Bu durumda sonraki çocukların kötü performansı genetik değil seçim yanlılığından kaynaklanır. - Öğretecek Kimse Yok Teorisi: Kardeşler arasında en büyük olanı küçüklerine öğretecek sürekli bir şeyleri vardır ve bu teorinin temeli bu öğretme kabiliyetine dayanır. En büyük kardeşin sahip olduğu bu öğrenme yetenekleri onların öğrenme yeteneklerini geliştirmelerine ve okulda daha başarılı olmalarına yardımcı olur. - Tembel Ebeveyn Teorisi: Bu teoriye göre ilk çocuklarında çok çabalayan ebeveynlerin sonraki çocuklarda artık bu çabadan bıkmaları ve diğer çocuklara nispeten daha az ilgi göstermeleri yatıyor. Birçok Uzman Ebeveynlerin Tembelleştiğini Savunuyor Hotz ve Pantano son teoriyi daha mantıklı ve akla yatkın buluyor. Aileler çocuklarının başarısını artırmak için evde sıkı kurallar koyarlar . Çocuklar kötü not aldıklarında ise ebeveynlerde genelde bir cezalandırma eğilimi görülmektedir. Hotz ve Pantano anne ve babaların sert tavırlarla başladığını ancak zaman içinde mücadele etmekten bıkıp bu tavırlarını gevşettiklerini söylüyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/harvey-cushing-beyin-koleksiyonu/", "text": "Harvey Cushing'in Asırlık Beyin Koleksiyonu Yeni Araştırmalarda Kullanılacak Nöroşirürjinin babası Yale üniversitesinden MD. Harvey Cushing bilim için çok değerli bir hediye bıraktı; şimdi Cushing'in beyin koleksiyonu aktif araştırmalar için kullanılıyor. MD Maya Lodish ve 5 yaşındaki kızı Yale Tıp Fakültesindeki bir odaya girdiklerinde yüzlerce kavanozu görünce şaşkına döndüler. Oda berrak bir sıvı içine yerleşmiş ve sarı ışıkla aydınlatılmış beyinlerle doluydu. Beyinlerin yanında hastaya ait ameliyat fotoğrafları vardı; kafasının arka tarafı pantolon dikişiyle dikilmiş bir adamın resmi bunlardan biri. Ulusal Sağlık Enstitüsünde pediatrik endokrinolog olan Dr. Lodish, Ne kadar çılgın bir tesadüf, Kariyerimi Cushing hastalığı olan çocuklar üzerinde çalışmaya adadım ve işte burada onun ameliyat ettiği beyinlerle birlikteyim dedi. Beyin Cerrahisinin Babası: Harvey Cushing Bu koleksiyon 1900 yılların başında yaşamış modern beyin cerrahisinin babası Dr. Harvey Cushing tarafından toplanan geniş koleksiyonun bir parçasıdır. Beyinler ülkenin ilk beyin ameliyatlarına sahip hastalarına aitti. Dr. Lodish , Cushing Center koordinatörü Terry Dagradi ile , çocuklarda hipofiz tümörlerinin arkasındaki genetik temelleri araştırmak için kullanmayı planlıyor. Hipofiz tümörleri, beyin tabanında yer alan ve vücudun hormon salınımından sorumlu olan hipofiz bezinin aşırı büyümesine neden olan adenom oluşu olarak tanımlanır. Hipofiz bezinin aşırı büyümesiyle başka kortizol olmak üzere birçok hormonun aşırı üretimine neden olur ve büyüme geriliği, şeker hastalığı, hipertansiyon gibi çoklu hastalıkların görülmesine sebep olur. Çocuklarda özellikle büyüme hormonunun fazla salgılanması ciddi fizyolojik sorunlar oluşturmaktadır. İleri Okuma: Cücelik"} {"url": "https://sinirbilim.org/hasarli-beyin-sinyalleri-norocipler/", "text": "Hasarlı Beyin Sinyalleri Nöroçipler İle Geriye Döndürülebilecek Lobachevsky Üniversitesi araştırmacılar, sağlıklı beyin hücrelerine sinyal iletebilen ve sinyal alabilen nöroçipler yaratmaya çalışıyorlar. Bu nöroçipler beyindeki hasar gören kısımların görevlerini yerine getirebilecek. Yapay bir nörondan beyin dokusunda yer alan canlı hücrelere sinyaller göndermek yeni bir buluş değil. Nitekim daha öncesinde deneyler gerçekleştirildi ve aralarında sinirsel arabirim oluşturma imkanı gösterildi. Günümüzde de DBS gibi bazı hastalıkların tedavisinde kullanılıyor. Bu sefer yapılmak istenen biraz farklı. Beyin Hücrelerinden Sinyal Alabilen Yapay Bir Nöron Ürettiler UNN Radyofizik Fakültesi bilim insanları ve mühendisleri, beynin hasarlı bölgelerinin yerini alması amaçlanan cihazlarda kullanılabilecek yapay bir nöroçip yaratmaya çalışıyor. Beyin hücrelerinden sinyal alabilen yapay bir nöron ürettiler. Şimdi ise UNN bilim insanları kendilerini en az 100 suni sinir hücresini içeren dünyanın ilk sinir ağı haline getirmek için üç yılda iddialı bir hedef oluşturdu. Suni nöroçipler geliştirerek, kaybolmuş iletimin geri gelmesini sağlayacağız Lobachevsky Üniversitesi Radyofizik Fakültesi Radyofizik Fakültesi Araştırma Görevlisi Mikhail Mishchenko'ya göre, nöroçip geliştirme sürecindeki bir sonraki önemli aşamasının oluşturulabilmesi için sinyallerin bir nörondan diğerine geçişinin mekanizmalarının anlaşılması gerekiyor. Örneğin, insanlardaki felç doğasını inceledikten sonra, bu tür vakaların hepsinin sinir sisteminin düzgün çalışmamasını ve sinyallerin artık olağan şekilde iletilmemesiyle ilgisi olduğunu biliyoruz. Suni nöroçipler geliştirerek, kaybolmuş iletimin geri gelmesini sağlayacağız. diyor Mikhail Mishchenko."} {"url": "https://sinirbilim.org/hastalik-belirtilerine-bakmak/", "text": "İnternetten Hastalık Belirtilerine Bakmak Vahim Sonuçlar Doğurabilir Hepimizin canı kıymetlidir. Küçük bir ağrımız olsa hemen hazreti Google'a yazar, kendimizdeki hastalıkları teşhis etmeye başlarız. Kendimizdeki hastalık belirtilerine bakmak neredeyse hepimizin yaptığı bir şeydir. Artık belirtiler lösemiyi mi gösterir yoksa nadir görülen bir hastalığı mı bilemiyorum. Bize de sık sık ben de şunlar görülüyor, ne tavsiye edersiniz, bir arkadaşımda böyle oldu acaba ne yapmalıyım gibi mailler geliyor. Ne olduğunu bilmediğiniz veya rahatsız olduğunuz tıbbi bir durumunuz olduğunda yapılacak en doğru iş doktora gitmektir. İnternetten kendinizle ilgili yapacağınız araştırmaların sizi yanlış yönlendirme riski vardır. Kendinde gördüğü belirtileri internette arayan hastalar çok çeşitli sonuçlar bulabilir. Yaptığı araştırmalardan kendince bir tedavi planı bile çıkarabilir. Kafasında tüm bu düşüncelerle giden hastalar hekimlere ciddi baskı uygulayabiliyor. Hasta yaptığı araştırmalardan kendisiyle ilgili bir yargıya çoktan varmış. Hekim kendi kafasındaki şeyle uyuşmayan bir şey söylediğinde bilişsel uyumsuzluk yaşıyor ve hekimi ikna etmeye çalışıyor. Ülkemizde bu durum en çok antibiyotik reçetesi yazdırma ve acil serviste serum taktırmada yaşanıyor. Bilinçsiz antibiyotik kullanımı da günümüzde ciddi bir sorun olmaya başlayan antibiyotik direncini doğurdu. Hastalar Doktorlara Baskı Uyguluyorlar Doktora sürekli istediğini yaptırmaya çalışan hastalar bir yerden sonra doktorları da bezdirebiliyor. Sağlık çalışanları hiç memnun olmayan hastaların kendilerine zarar verecek şeyler istediklerini söylüyorlar. Hastalar doğru olan tıbbi uygulamayı, ilacı değil internetten bulup getirdiği şeylerin uygulanmasını istiyor. 2016 yılında yapılan geniş çaplı bir araştırma anibiyotik kullanımıyla ilgili şaşırtıcı bir sonuca ulaştı. Hastalara yazılan antibiyotiklerin üçte biri viral enfeksiyonlar için verilmişti. Oysa ki antibiyotikler virüsleri hiç etkilemez, bakteri kökenli enfeksiyonları tedavi etmek için tasarlanmıştır. Örneğin, grip olduğunuzda antibiyotik alırsanız hiçbir faydasını görmezsiniz. Grip zamanla iyileşebilir ama bu antibiyotiğin değil vücudun bağışıklık sistemi sayesinde olur. Hastalar İnternette Gruplaşıp Birbirine Tavsiye Veriyor İnternet deyince yalnızca Google aklınıza gelmesin. Facebook'ta ve başka platformlarda hastaların birbirleriyle konuşup bilgi alış verişi yaptığı gruplar var. Buralarda herkes birbirine bir şeyler söylüyor, tavsiyeler veriyor. Bunlardan en sık karşılaştığımız şeker kanser hücrelerini besler yalanıdır. Kendi hastalarımızda ne yaparsak yapalım bunun önüne geçemiyoruz. Hastalar kendileri gibi olan başka bir hastanın dediği yanlış bir bilgiyi bütün uzmanların söylediklerinin önüne koyuyor. Pew Araştırma Merkezi'nin raporuna göre Amerikalıların %35'i internette araştırma yaparak kendileri hakkında teşhis koymaya çalışıyor. Bizde durum farklı mıdır? Hiç sanmıyorum. Sağlık Bakanlığı'nın yayınladığı kamu spotuyla antibiyotik kullanımı bir miktar azaltıldı. Ancak halkımızın daha fazla bilinçlenmesi gerekiyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/hastaliklar-noron/", "text": "Hastalıklar Nöron Transfer Ederek Tedavi Edilebilir Beyindeki nöronların hassasiyeti ve ölen nöronların yerine yenilerinin gelmesinin zor bir süreç olmasından dolayı Lüksemburg Üniversitesi'nde çalışan araştırmacılar beyne nöron olacak şekilde programlanmış deri hücreleri nakletmeyi denediler. Altı ay süresince yapılan bu nakletme işlemi sonunda nöronlar beyinde tam anlamıyla işlevsellik kazandı. Uzun süre hayatta kalabildikleri için başarılı görülen bu işlem hastalıklı nöronların sağlıklı olanlarla değiştirilebileceği yeni tedavilerin de kapısını aralamaktadır. Özellikle Alzheimer hastalığı, Parkinson hastalığı gibi nörodejeneratif hastalıklar için en büyük sorun nöron kaybıdır. Bu durumda bu tedavinin odak merkezinde bu hastalıklardan muzdarip insanlar yer alacaktır. Vücut Hücreleri Nöronlara Dönüştürülerek Hastalıklar Tedavi Edilecek Araştırma ekibinin liderliğini üstlenen Prof. Dr. Jens Schwamborn nörodejeneratif hastalıklarda kullanılmak üzere çeşitli hücreleri nöronlara dönüştürerek bunları beyne nakletmek için uzun süredir çalışıyordu. Hastalıklı ve ölü nöronları sağlıklı nöronlarla değiştirmek mümkün fakat en uygun koşulları sağlamak için yoğun bir şekilde çalışmak gerekiyor. Eğer bu nöron nakletme işlemleri bir gün tam anlamıyla işlevsel bir şekilde yapılırsa Parkinson gibi hastalıkların etkileri en aza indirilebilir. Schwamborn hücre terapisinin bir gün mutlaka gerçekleşeceğini ve hastalıklar üzerinde başarıyla uygulanacağını söylüyor. Çeşitli hücreler üzerinde yürütülen araştırmaların son aşamasında deri kök hücrelerini tekrar programlayarak nakledilebilir uygun nöronlara dönüştürmek mümkün oldu. Fareler üzerinde yapılan araştırmada hücreleri kullanılan farelerin hiçbiri hipokampüslerine ve beyin kortekslerine nakledilen nöronlara karşı ters bir tepki göstermedi ve 6 ay sonra bile uygulanan işlemin herhangi bir yan etkisi görülmedi. İleri Okuma: Hipokampüs Nedir? Hipokampüse Nöron Yerleştirilebilir Nöronları diğer vücut hücrelerinden ayıran çok önemli bir nokta var. Örneğin deri hücreleri birbirleri arasında yığılma yaparken nöronlar sürekli sinaptik bağlantılar kuruyor ve nöronların işlevselliğini bu sinaptik bağlantılar belirliyor. Bir nöronun sayıca 10,000'e varan sinaptik bağlantı yapabilme potansiyeli bu hücrelerle çalışmanın zorluğunu oluşturuyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/hava-durumu-degistirilebiliyor/", "text": "Yeni Geliştirilen Teknolojiyle Hava Durumu Değiştirilebiliyor İnsanlar binlerce yıldır senenin belirli zamanlarında yağmur yağdırmak için çeşitli yöntemlere başvuruyorlardı. Yağmur duasını duymuşsunuzdur. Hava durumu istenildiği gibi gitmediğinde, kuraklık olduğunda insanlar son çare olarak topluca yağmur duasına çıkarlardı. Bu uygulama günümüzde belli yerlerde hala devam ediyor olabilir. Tabii duadan daha etkili yöntemler var. Nihayet Çin'de yeni geliştirilen bir teknoloji ile hava durumu manipüle edilerek yağmur yağdırıldı. Yağmur yağdırmayı başaran teknolojiler ile beraber insan doğaya biraz daha hükmeder oldu. Çin Meteoroloji İdaresi ülkenin 960,000 km2'lik bölümünde yağmur ve kar yağışlarını artırmak istiyordu. Bulut ekme teknolojisi adını verdiklerini sisteme 168 milyon dolar yatırım yaptılar. Böylece hava durumunu istedikleri şekilde manipüle etmeyi başardılar. Adından anlaşılabileceği gibi yeni geliştirilen teknoloji gerçekten bulut ekiyor. Hava Durumu Nasıl Değiştiriliyor? Çin önce dört tane yeni uçak aldı ve elindeki mevcut 8 uçağını bu iş için yeniden biçimlendirdi. Yeni geliştirdiği teknolojiye uygun olacak şekilde bazı özellikler ekledi. Bunlara ek olarak bulutların üzerine yağmurun yağmasını sağlayacak maddeler serpiştirmesi için 900 roket sistemi kurdu. Yağmur yağdıracak bu maddelerin içinde gümüş iyodürden kuru buza kadar çok çeşitli maddeler bulunuyor. Bulutlara bu kimyasal maddelerin katılması onların yoğunlaşma sürecini hızlandırıyor ve sıcaklığını düşürerek yağmur yağmasını sağlıyor. Bu tekniğin yağmur yağdırma niteliği bilimsel olarak henüz ispatlanmamış olmasına rağmen Çin'e düşen yağmur miktarını 55 milyar metreküp artırdı. Özellikle Çin'in batı kesimlerinde şimdiden çok fayda sağladı. İşe yaradığını biliyoruz ancak tam olarak şöyle olduğu için yağmur yağıyor diyemiyoruz. Hava durumu ve yağmurun kontrol edilmesi ekolojik güvenlik, su kaynaklarının eşit dağılımı ve kuraklıkla mücadele gibi pek çok konuda bize yardım edebilir. Özellikle Çin'in batı bölgesinde su kıtlığı ciddi bir sorun olmaya başlamıştı. Bulut Ekme Teknolojisi Havaya bulut ekme olayı yıllardır konuşulan bir konu ama nasıl yapılacağı tam olarak bilinmiyordu. Öyle ya hava durumu istediğimiz gibi oynayabileceğimiz bir şey değildi. Onu dilediğimiz gibi değiştirsek bile bu değişimin sonuçları çok daha beter felaketleri getirebilir. Araştırmacılar tüm çalışmalarına rağmen aradıkları bilimsel dayanakları maalesef bulamadılar. Ancak bu onları yıldırmadı ve kanıt yetersizliğine rağmen işe koyuldular. Çin ilk defa 2008 yılında Beijing Olimpiyatları esnasında yağmur yağmasını önlemek için gökyüzüne içinde birçok madde olan 1000 tane roket yolladı. Kimse olimpiyatların fırtınalarla mahvolmasını istemiyordu. Çinli bilim insanları gökyüzüne fırlattıkları roketlerle gerçekten yağmur yağmasını engellemeyi başardı."} {"url": "https://sinirbilim.org/havadan-solunan-olum-sinir-gazi/", "text": "Havadan Solunan Ölüm: Sinir Gazı Kimyasal silahlar bugün de komşu ülkelerimiz dahil birçok masum insan üzerinde kullanılıyor. Bu silahların geçmişi I. Dünya Savaşı'na kadar gitmektedir. Almanlar tarafından klorin gazının bulunduğu bidonların kapaklarının açılması ve rüzgara bırakılarak gazın dağılması yöntemi ile kimyasal savaş başlamıştır. Sonrasında birçok devlet bu savaşa katılmış ve ciddi kayıplar yaşanmıştır. 1925 yılında imzalanan Cenevre Protokolü ile kimyasal gazların savaş sırasında kullanılması yasaklandı. II. Dünya Savaşı süresince çoğu devletin elinde büyük miktarda bulunmasına rağmen kimse kimyasal silah kullanmamıştır. Zaman içinde dünyada yaygın bir üretim ve depolama piyasası oluştu. Bu yazımızda bahsedeceğimiz sinir gazı Almanlar tarafından 1930 yılında bulunmuş ve II. Dünya Savaşı esnasında geliştirilmiştir. Sinir gazı solunum, enjeksiyon ya da deriden nüfuz yoluyla vücuda girip nöronlara etki eden kimyasal bir maddedir. Genellikle kimyasal silah olarak kullanılan bu maddeler başlıca Tabun, Soman ve Sarin'dir. Peki, bu kimyasal maddeler nasıl etki ederler? Nöronların birbiri iletişiminde kullandıkları nörotransmitter ajanlar, sinapslardan salınarak diğer nörona aktarılır. Merkezi sinir sisteminde iletilen uyarı kas-sinir kavşağında asetilkolin aracılığıyla ulaşır. Postsinaptik reseptörleri uyardıktan sonra asetilkolin esteraz enzimi yardımıyla yıkılır. Yukarıda bahsettiğimiz Tabun, Soman ve Sarin ise sinapslardaki asetilkolin esteraz enzimini geri dönüşümsüz bloke ederek toksik düzeylerde sinaptik boşluklarda Asetilkolin birikimine neden olurlar ve sürekli uyarıma yol açarlar. Klinik etkileri alınan doza bağlı olarak dakikalar veya saatler içinde belirginleşebilmektedir. Sinir gazları su ve yağlı bileşiklere benzediklerinden, renkleri ve kokuları olmadığından dolayı tespit edilmeleri çok zordur. Daha çok hastanın bulgularından yola çıkarak tanı konur. Farklı sistemlere etkileri nedeniyle çeşitli klinik tablolar oluşturur. Kaslarda istemsiz kasılma, bayılma hissi ve sersemleme, nöbet, koma gelişimi, solunum kaslarında felç ve buna bağlı solunum yetmezliği, bulantı, kusma, ishal, yüksek tansiyon, diyafram felci, görme bozuklukları ve ışık hassasiyeti gibi doza bağlı dramatik bulgular oluşturmaktadır. Sinir gazlarının yarılanma ömrü; Soman için birkaç dakika, Sarinde 5 saat, Siklosarinde 22 saat, Tabun ve VX gazında ise 40 saattir. Yani maruz kalındığında etkisini 1-10 dakika içinde göstermeye başlar, günlerce ortamda etkisini sürdürür."} {"url": "https://sinirbilim.org/hayal-edebildigin-her-sey-gercek/", "text": "Hayal Edebildiğin Her Şey Gerçek Hergün çalışmak zorunda olduğunuz birçok ders, öğrenmeniz gereken anlam veremediğiniz konular , bunları en hızlı şekilde göstermeniz gereken parçalar halinde tek sınav. Gerçekten de hazırlanması zor. Ortada bir bilinmezlik buna rağmen kurulan hayaller var ve ben bunları Pablo Picasso 'nun dediği gibi algılıyorum: Hayal edebildiğimiz her şey gerçek. Ya da gerçekleri mi tahayyül ediyoruz? Hani diyor ya Cedric Eğer ... yaşındaysanız ve ... ise hayat çok zor! İşte tam anlatmak istediğimi anlatıyor.Cümlenin nokta konmuş yerlerine istediğinizi yazabilirsiniz. Herkese hayatın zor geldiği bir zaman vardır elbet. Ben bugün üniversiteye girme çabasında olanlar için yazıyorum. Çünkü; gerçekten önemli kararlardan biri ve düşünce olarak en yoğun olduğunuz dönemler belki de. Hangi mesleği ,hangi şehri seçsem?Bunca hayalini kurduğum şey acaba benim için doğru mu? Hiçbirini istemiyorum ki şimdi ne olacak? İstediğim mesleğe puanım yetmiyor acaba tekrar mı hazırlansam? Gibi birçok düşünce vardır kafanızda. Bütün bunların dışında sadece sıralamaya bakarak yargılandığınız toplum baskısı , aslında çok ihtiyacınız olsa da maruz kaldığınız tavsiyeler vardır. Ama bence en çok istenilen şey anlaşılmaktır. Ben sizi çok iyi anlıyorum çünkü aynı hisleri tam üç yıl önce ben de yaşadım ve o kadar anlamlandırmışım ki çok tazeler. Her sınav dönemi geldiğinde o zamanları değerlendiriyorum ve her seferinde duygularım güçleniyor. Ben de kendimce doğru bulduğum için hala kullandığım ve işe yaradığını gördüğüm bazı tecrübelerimden bahsetmek isterim. Şimdi geçmişe baktığımda hazırlanan arkadaşlarımı tekrar tebrik ediyorum. Bu çok zorlu bir maraton. Bir insan neden her gün kalkıp sabahtan akşama kadar en hızlı ve doğru şekilde test çözer ki? Tabi bunun öncesi bir sürü evre var. Maalesef ben anlamlı olduğunun farkına varamadan çalıştım bazı derslere Bu bir süre sonra çok sıkıcı oluyor. Ama o enerji bitmemeli ki zaman daralıyor. Sevsem bile sınav için çalışmak zorundayım bu da yoruyor , insanı dersten soğutuyor. Peki bu duygulara rağmen nasıl çalıştım ben? O zamanlar bilmiyordum ama şimdi birkaç öğrendiğim şeyle daha rahat anlayabiliyorum. Düşünceni Değiştirirsen Duygun da Değişir Benim için bu sınavda başarı iyi bir sıralama değil. Hayal ettiğin yeri kazanmada.Ben sıralamaya bakarsak görece başarılı biriyim ama hayal ettiğim mesleği okuyorum. Tabii ki sadece hayal ederek olmuyor. Ben hayalleri aracın yakıtına benzetiyorum. Gitmek istediğimiz bir yer var ve o hedefe götürecek araç bu yakıtın varlığı kadar götürüyor. Ben bu kadar önemsiyorum. Psikolojinin bilişsel psikoloji diye bir alanı var ve orada düşüncelerini değiştirirsen duyguların da değişir diye bir düşünce var. Ben bunu çokça tecrübe ettim. Bu hayaller sayesinde duygularım dolayısıyla hormonlarım sayesinde enerjim değişti. Bu kötü anlamda da olabilir. Arabanızın yakıtının bittiğini hissedip başkalarının yakıt vermesini de bekleyebilirsiniz. İşe yarar. Ama bunu çok güzel anlatan bir atasözümüz var :Elden gelen öğün olmaz o da vaktinde bulunmaz. Yani bizim halk arasında gaz verme dediğimiz şey ne kadar uzun vadeli olabilir ki!Bize uzun vadeli şeyler lazım ki işe yarasın.İşte buna da biz psikolojide içsel motivasyon diyoruz.Kısa süreli olan ve dışarıdan gelen ama enerjinizi yükselten şeyler de dışsal motivasyon.Tabi ki çok işe yarar ama amacınıza ulaşana dek dışsal olanı kullanmak az önceki örneğe benzer.Bu arada içsel motivasyonunuzun yüksek olması demek arabanın son gaz yola devam etmesi demek de değil. Şoförün de dinlenmeye ihtiyacı var! Şoför sağlıklı olduktan sonra yakıt sıkıntısı olmadıktan sonra hedefine güzel bir şekilde varabilir. Nasıl Hayal Kurmalı? Bize hep denir hayal kur, hedefini yüksek tut, hedefini çalıştığın yere as...Ama benim dediğim iç motivasyonumuzu artıran hayal kurma fazlasıyla gerçekler üzerine kurulmuştur. Ben de hala işe yarar. Ben ihtiyaca yönelik hayal kurarım ve ihtiyaç olunan bir şey için çabaladığınızda vazgeçmeniz çok zor oluyor.Düşünsenize bir iş için sizden yardım bekliyorlar ve taşın altına elinizi çoktan koymuşsunuz ihtiyacın farkına vardıktan sonra çabalamamanın vicdan yükü çok ağır olsa gerek. Evet ülkemizde ihtiyaç olunan birçok şey var ama hepsine yetişmemiz mümkün değil. Yetişsek bile başarılı olmamız çok zor. O yüzden vardığımızda gerçekten katkı yapacağımız ihtiyaçlar seçmeliyiz.Peki nereden bileceğiz bize nerede ihtiyaç var? Bence bunun için ilk önce kendimizi tanımamız sonra çevreyi tanımamız lazım. Hiçbir kaygınız olmasa ne olmak isterdiniz? Bunu neden isterdiniz? Gerçekten oraya gitseniz orası daha da mı iyileşir? Sonra ülkemiz koşullarında o mesleğe bakın o şartlarda çalışmak ister misiniz?Ve son olarak nasıl bir hayat istediğinize bakın. Tabii gerçekçi olmayı unutmayın. Hepsi birbiriyle uyum içindeyse eğer neden sizin mesleğiniz olmasın? Size ihtiyacı olduğunu düşündüğünüz yerlere en güzel katkıyı sağlayabilmek için fedakarlık etmeyi göze almanız zor olmuyor.Çünkü kendinize ters olmayan bir şey yapmışsınız bu yüzden çelişki yaşamıyorsunuz zevk alarak yapıyorsunuz, koşulları bilerek tercih ettiğiniz için fazla beklentiye girmiyorsunuz en iyi katkı sağlamak için hep kendinizi geliştirme çabasındasınız ve bence en huzurlu yanlarından biri."} {"url": "https://sinirbilim.org/hayalet-agri/", "text": "Hayalet Ağrı 1551 yılında, Ambroise Pare adlı bir askeri cerrah, ... hastaların uzuvları kesildikten çok uzun zaman sonra, hala, bu cerrahi ile yitirdikleri yapılarında ağrı duyumsadıklarından ısrarla yakınmaktalar ki, bunu yaşamamış kişiler bunu hayretle karşılamakta ve inanılmaz bulmaktadır diye kaydetmiştir. Belki de bu kayıt, hayalet ağrının en eski ve ilk betimlemesidir. Hayalet ağrı, cerrahi müdahaleyle kesilmiş ya da kazara kopmuş bir uzvun hala varmış gibi ağrımasıdır.Amputasyon geçirenlerin %50-80'i, yitirilmiş bölümlere ait bu hayalet duyumları genellikle ağrı biçiminde deneyimlemektedir. Hayalet duyumlar, vücudun uç bölgeleri dışındaki beden bölümlerinin, örneğin meme, diş , göz yuvalarının çıkarılması sonucu da ortaya çıkabiliyor. Hayalet ağrının kökenini açıklamak üzere sayısız teori geliştirilmiştir. Günümüzdeki en geçerli teori, duyusal girdilerden yoksun kalındığında, beynin yeniden düzenlendiğine ilişkin verilere dayandırılmaktadır. Talamusun ventral posterior çekirdeği bu dönüşüme bir örnektir. Bacağı kesilmiş hastalarda, tek nöron kayıtları, daha önce bacak ve ayaktan duyusal girdiler almakta olan talamus bölgesinin artık kalça ve üst bacağın uyarılmasına yanıt verdiğini göstermiştir. Başka araştırmacılar, beden duyu korteksindeki yeni topografiyi ortaya koymuştur. Örneğin, bazı kolu kesilmiş kişilerde, yüzün farklı bölümlerinin ovulması, yitirilmiş uzantının ellendiği duyumuna neden olmaktadır. Tedavi nasıl oluyor?"} {"url": "https://sinirbilim.org/hayatinizin-amaci/", "text": "Hayatınızın Amacı Bilişsel İşlevlerin Zayıflamasını Engelliyor Bu hayatta yapmak istediğiniz en önemli şeyi düşünün. Dünyayı gezmek olabilir, yıllardır düşlediğiniz işi kurmak olabilir. Belki de bir yazlık satın alıp kafa dinlemek istiyorsunuz. Her ne olursa olsun hayatınızın amacı sizin beyninize doping etkisi sağlıyor. Yeter ki bir hedefiniz olsun. Amerika'da Rush Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yapılan bir araştırmaya göre hayatınızın amacı Alzheimer hastalığına bağlı oluşan amiloid plakları ve düğümleri yok edebilir. Araştırmada beyinlerinde düğüm ve plak birikmiş olduğu halde büyük hedefleri olan kişilerin hedefleri daha az olan kişilerden daha iyi bilişsel kavrama gösterdikleri kaydedildi. Bu çalışma gösteriyor ki, hayattaki hedeflerimiz, varmak istediğimiz noktalara olan çalışma azmimiz bizi beyindeki plakların ve düğümlerin zararlı etkilerinden koruyor. Belirli bir amacı olan etkinlikler yaşlılıkta bile bizim bilişsel yeteneklerimizi artırabiliyor. İleri Okuma: Alzheimer Hastalığı Nedir? Hayatınızın Amacı Beynin Zayıf Düşmesini Engelliyor Bu çalışmada Dr. Patricia A. Boyle ve ekibi herhangi bir nörolojik rahatsızlığı olmayan ve hayatını kaybetmesi beklenen 246 kişi üzerinde çalıştı. Hastalar öldükten sonra hepsine beyin otopsisi yaptı. Tüm katılımcılar ayrıntılı bilişsel testler ve nörolojik testlerin yer aldığı yaklaşık 10 yıllık bir klinik değerlendirmeye tabi tutuldu. Ayrıca hayatın amacı ve tecrübelerinden öğrendiklerinin dereceleriyle ilgili sorulara da yanıt verdiler. Ölümden hemen sonra beyin plaklarının ve düğümlerinin miktarları ölçüldü. Bundan sonra, araştırmacılar hayattaki amacın amiloid plakları ve düğümleri fazla olan kişilerde bile idrak seviyesini düşürmediğini gördüler. Beyindeki plaklar ve düğümler Alzheimer hastalığı olan kişilerde çok yaygındır. Bu plaklar ve düğümler beyinde hafızaya ve diğer bilişsel işlevlere zarar verirler. İleri Okuma: Amiloid Beta Peptidi ve Amiloid Plakları Boyle araştırma ile ilgili şunları söylüyor: Bilişsel işlevleri birçok faktör etkiler ve beyindeki Alzheimer hastalığı değişikliğini ölçmek için kullanılan beyin numunelerini bulmak oldukça zor olduğu için bu çalışmalar oldukça zorlayıcıdır. İdrak gücünü arttıran artıran faktörleri belirlemek hızla yayılan Alzheimer hastalığının yarattığı sağlık sorunlarıyla mücadelede yardımcı olacaktır. Alzheimer Hastalığı Alzheimer hastalığı ile ilgili de bilgi vermek doğru olacaktır. Bu rahatsızlık bunama vakalarının 60-70%'inden sorumlu bir nörodejeneratif hastalıktır. Beyin sapında bulunan noradrenalin salgılanan lokus seruleus ve yavaş yavaş ilerler. İlk görülen belirtiler kısa dönem hafızanın zayıflaması, ufak tefek olayları unutmaktır. Hastalığın ilerleyen evrelerinde dil sorunları, konumsal becerinin zayıflaması , ruh halindeki değişiklikler, motivasyon kaybı ve kendine bakamama gelir. Hastalık ilerledikçe daha fazla nöron ölür ve en sonunda ölüme sebebiyet verir. Hastalığın yayılma hızı kişiden kişiye göre değişmesine rağmen ortalama olarak teşhisi takiben 3 ila 9 yıl sonra hastalar vefat ederler. Alzheimer hastalığının nedeni tam olarak anlaşılamadı ancak hem genetik hem de çevresel etkenlerin rol oynadığı kesin olarak biliniyor. Beyin ve vücut egzersizi, obeziteden kaçınmak gibi önlemler Alzheimer riskini azaltabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/hayvan-arastirmalari/", "text": "Hayvan Araştırmaları"} {"url": "https://sinirbilim.org/hayvan-resimleri-algilari-carpitiyor/", "text": "Pazarlamada Kullanılan Hayvan Resimleri, Türlerin Hayatta Kalma Oranları Hakkındaki Algıları Çarpıtıyor Dünyanın en gösterişli hayvan türlerinin birçoğu kısmen yok olma tehlikesi altında. Çünkü çoğu insan, popüler duruşlarının hayatta kalmayı garanti ettiğini düşünüyor. PLOS Biology'de yayınlanan yeni bir uluslararası çalışma kaplanların, aslanların, kutup ayılarının ve diğerlerinin popüleritesinin aslında türlerin düşüşüne katkıda bulunabileceğini gösteriyor. Araştırmacılar, en gösterişli 10 hayvanı tanımlamak için çevrimiçi anketler, okul anketleri, hayvanat bahçesi web siteleri ve animasyon filmlerinin bir kombinasyonunu kullandılar. Sonuçlara göre sıralama kaplanlar, aslanlar ve filler, zürafalar, leoparlar, pandalar, çitalar, kutup ayıları, gri kurtlar ve goriller şeklideydi. Oregon Devlet Üniversitesi'nden çalışmanın ortak yazarı Profesör William Ripple, Seçilen en karizmatik 10 hayvanın hemen hepsinin avlanma ve kükreme gibi karşılaştığı büyük bir tehdit karşısında doğrudan insanlar tarafından öldürüldüğünü görmek beni şaşırttı diyor. Paris Üniversitesi'nden başyazar Franck Courchamp, Bu hayvanların çoğu, popüler kültür ve pazarlama materyallerinde, doğadaki hallerine kıyasla daha iyi bir şekilde yansıtılarak aldatıcı bir sanal popülasyon haline geldidiyor. Gerçek Hayvan Sayısı ile Algıladığımız Aynı Değil Araştırmacılar, ortalama bir Fransız vatandaşının, Batı Afrika'da yaşayan yabani aslan sayısından daha fazla sayıda aslanı fotoğraflar, çizgi filmler, logolar ve markalar aracılığıyla göreceğini keşfetti. Makalede, tehdit altındaki türlerin pazarlama amaçlı imajlarını kullanan şirketlerin, türlerin korunmasını desteklediklerini ve türlerin korunmasına yönelik harcamaların bir kısmını karşıladıkları hakkında bilgi veriyor. Nesli tükenmekte olan türlerin koruma çabaları sayısız olsa da, sonuçlar tatmin edici değil. Bu gösterişli hayvanların durumu için alarm veriliyor. Çünkü - Yaban hayattaki kaplanların miktarının, şu an tarihteki populasyonunun %7'sinden az olduğu ve en az üç alt türün Bali, Javan ve Hazar kaplanlarının soyunun tükenmiş olduğu tahmin edilmekte. - Afrika'da neredeyse her yerde aslanlar azalmakta, şu anki popülasyonunun, tarihi seviyelerinin %8'inden az olduğu tahmin edilmekt Avrasya'da sadece 175 tane var olduğu düşünülüyor ve bunların hepsi Hindistan'da. - Afrika ormanı filleri son 9 yılda %62 oranında azalırken, savan fillerinin tarihi nüfusunun %10'undan daha az olduğu düşünülüyor. - Kalan 2000'den az panda popülasyonu, şu an tarihteki alanlarının %1'inden daha azına sahip ve gelecekteki durumları iklim değişikliği nedeniyle belirsiz. Amerika Birleşik Devletleri'nde Amazon'da satılan tüm oyuncakların yaklaşık yarısı (% 48.6), bahsettiğimiz bu 10 gösterişli hayvandan biri. Fransa'da 2010 yılında yaklaşık 800.000 Zürafa Sophie oyuncağı satıldı ki bu sayı, Afrika'daki yaşayan zürafa sayısının sekiz katı."} {"url": "https://sinirbilim.org/hayvanlar-dusunebilir-mi/", "text": "Hayvanlar Düşünebilir mi? Hayvanlar düşünebilir mi? Düşünürlerse ne hakkında düşünürler? Bu soru binlerce yıldır tarihteki en büyük zihinlerin kafasını meşgul etmiştir. Yunan tarihçiler ve yazarlar Plutarch ile Pliny, yanıtı hala meçhul olan bu meşhur soru hakkında yazmışlardır. Yüzyıllar boyunca, felsefenin devleri tarafından da pek çok çözüm üretilmiştir. Bir köpek bir yol boyunca yürümekte ve sahibini aramaktayken yolun üçe ayrılan kısmına gelir. Köpek önce sola yönelir, havayı koklar ve sahibinin bu yoldan gitmediğini anlayarak geri döner. Sonra, sağa yönelir, havayı koklar ve yine anlar ki sahibi bu yoldan da gitmemiştir. Ardından köpek zafer edasıyla ortadaki yola yönelir ve havayı koklamaz. Köpeğin kafasının içinde ne oldu? Büyük filozoflardan bazıları için bu soruya takılmanın hiçbir faydası olmadı. Fransız denemeci ve filozof Michel de Montaigne, Köpek açıkça fark etti ki, kalan tek olasılık ortadaki yoldan gitmekti, bu nedenle köpekler soyut düşünebilir sonucuna varmıştır. St. Thomas Aquinas 13. yüzyılda bunun tersini savunmuştur: Soyut düşünme gibi görünen aslında gerçek düşünme değildir. Zekanın yüzeysel görünüşüyle aldanabiliriz. diye açıklamıştır. Yüzyıllar sonra, hayvanlar düşünebilir mi sorusu hakkında John Locke ve George Berkeley arasında ünlü fikir düellosu olmuştur. John Locke Hayvanlar soyutlayamaz diye görüşlerini bildirmiştir. Berkeley ise Eğer hayvanların soyutlaması o hayvan türü için ayırt edici özellik yapılmazsa korkarım ki insan olarak kabul edilenlerin büyük bir kısmının o hayvanlardan kabul edilmesi gerekir diye yanıt vermiştir. Filozoflar Asırlardır Hayvanlar Düşünebilir mi Sorusuna Yanıt Arıyorlar Çağlar boyunca filozoflar bu soruyu insan bilincini köpeğe empoze ederek analiz etmişlerdir. Bu, insan biçimliği ya da hayvanların da insanlar gibi düşünüp davrandığını varsaymaktır. Ancak belki de asıl çözüm, bu soruya köpeğin bakış açısıyla yaklaşmaktır. Hayvanlar, dünyayı modellendirmek için kullandıkları değişkenler açısından bizden farklıdır. Dr. David Eagleman, psikologların buna umwelt ya da hayvanların gerçeği algılaması dediğini belirtmiştir. Kenenin kör ve sağır olan dünyasında, önemli sinyaller sıcaklık ve bütirik asidin kokusudur. Hayalet balıkları için önemli olan elektrik alanlardır. Yankıları algılayan yarasalar için havadaki ses dalgaları önemlidir. Her canlının çevreyi kendine özgü algılayışı vardır ve o canlı, algılarıyla dış gerçekliği kendine göre yorumluyordur. Köpeğin beyni için her yer sürekli olarak kokuların fırıl fırıl döndüğü bir ortamdır ki, bu özelliğini avlanmak ya da çiftleşmek için karşı cinsi aramada kullanır. Köpek bu kokuları kullanarak çevresini beyninde haritalandırır. Köpeğin bu zihin haritası, bizim gözle algıladığımızdan tamamen farklıdır ve farklı bilgiler içermektedir. Hayvan Bilinci Hayvanlar dış dünyayı tamamen farklı algılamalarına karşın, bizler ne yazık ki, insan bilincini hayvanlara aktarmaya meyilliyiz. Örneğin, bir köpek içtenlikle sahibine itaat ediyorsa bilinç altımız bize köpek insanın en iyi dostu, çünkü bizi seviyor ve saygı gösteriyor. diyor. Oysa köpeklerin kökeni Canis Lupus'tan geldiği ve onlar da sıkı bir hiyerarşi içinde, sürü olarak avlandıkları için, köpek size bir çeşit baskın erkek ya da sürü lideri olarak görüyor olabilir. Bir kedi yeni bir odaya girdikten sonra halıya idrarını bırakınca, biz kedinin sinirli ya da gergin olduğunu varsayıyoruz. Bir de bunun nedenini anlamaya çalışıyoruz. Oysa belki de kedi yalnızca idrarının kokusuyla, diğer kedileri uzak tutmak için bölgesini işaretliyor olabilir. Yani kedinin aslında hiç de keyfi bozuk değil; yalnızca diğer kedilere evden uzak durmalarını söylüyor. Kedi mırıldar ve kendini bacaklarınıza sürterse ona baktığınız için müteşekkir olduğunu, bunun da samimiyet ve duygusal yakınlık göstergesi olduğunu varsayıyoruz. Aslında, kedi size sürtünerek hormonunu sizin üstünüze bırakıp sizin ona ait olduğunuzu belirtmek ve diğer kedileri sizden uzak tutmak için yapıyor olabilir. 16. yüzyıl düşünürü Michel de Montaigne, bir keresinde Kedimle oynadığımda kedinin benimle değil de, benim kedimle oynadığımı nasıl bilebilirim? diye yazmıştır. Kedi insanlardan kaçıp yalnız kalmak istiyorsa bu kızgınlığın ya da araya mesafe koymanın bir göstergesi olmayabilir. Kedilerin kökeni, köpekten farklıdır ve yalnız avlanan yabani kedilere dayanır. Yabani kedilerde, köpeklerde olduğu gibi baskın erkek yoktur. Hayvanlara Fısıldayan Adam gibi televizyon programlarının türevleri de, insan bilincini ve dürtülerini hayvanlara aktarmaya çalışmamızdan doğan sorunları işaret eder. Hayvanların Duyuları ve Düşünceleri Bir yarasa da, sesler tarafından şekillenen çok farklı bir bilince sahiptir. Neredeyse kör olduğundan, sonar aracılığıyla böcekleri , engelleri ve diğer yarasaların yerini bulması için sürekli çıkardığı tiz seslerden geri bildirime ihtiyaçları vardır. Aynı şekilde, yunusların da seslerden gelen geri bildirimlere dayanan insanlardan farklı bilinçleri vardır. Yunusların frontal korteksi, beyninin diğer bölgelerine nazaran daha küçük olduğundan, bir zamanlar yunusların zeki olmadığı düşünülmüş. Ancak yunuslar bu durumu beyinlerinin tamamının çok büyük olmasıyla telafi eder. Yunusların, neokorteksini açtığımızda, altı dergi sayfası kadar alan kaplarken insanın neokorteksini açtığımızda yalnızca dört dergi sayfası kaplar. Yunusların pariyetal ve temporal korteksleri de oldukça gelişmiş olduğundan, sudaki sonar sinyalleri analiz edebilirler. Ayrıca yunuslar aynada kendi görüntülerini tanıyabilen birkaç hayvandan birisidir. Buna ek olarak, yunusların ve insanların kökenleri 95 milyon yıl önce farklılaştığı için, bu türlerin beyin yapıları da oldukça farklıdır. Yunusların buruna ihtiyacı yoktur, bu nedenle doğduktan kısa bir süre sonra beyindeki koku bölgesi kaybolur. Ancak, 30 milyon yıl önce yunuslar yiyeceğe ulaşmak için sesleri kullanmayı öğrendiklerinden, işitme korteksleri bir anda büyüdü. Yarasalar gibi, yunusların dünyaları da yankılar ve titreşimlerle dolu olmalı. İnsanlarla karşılaştırıldıklarında, yunusların limbik sistemlerinde paralimbik bölge denilen, muhtemelen güçlü sosyal ilişkiler kurmalarını sağlayan fazladan bir lob bulunmaktadır."} {"url": "https://sinirbilim.org/hayvanlardan-tanrilara-sapiens/", "text": "Hayvanlardan Tanrılara Sapiens Yuval Noah Harari Yuval Noah Harari'nin Hayvanlardan Tanrılara Sapiens kitabını okumakta biraz geç kaldım ama sonunda sıra ona geldi. Kitap başta sıradan bir evrim kitabı gibi duruyor ancak pek öyle değil. İnsanın anatomik özellikleri, milyonlarca yıllık süreçte yaşadığı değişimler veya sudan karaya çıkış filan anlatılmıyor. Herhangi bir ideoloji propagandası da yapılmıyor. Her kesimden insanın okuyabileceği, tarafsız bir dille yazılmış sadece gerçeklere dayanan bir kitap. Kitabın içeriğine geçmeden önce Harari'nin inanılmaz bilgi birikiminden ve kitabın okuyucularına özel yapmış olduğu değişikliklerden bahsedeyim. Kitabın İngilizce ve Türkçe'si biraz farklı. Harari üşenmemiş, her dilin okuyucusunun daha kolay anlayacağı şekilde örnekler veriyor. Kitabı okurken Türkiye ve Anadolu'dan çokça bahsedilmesinden hoşnut kalmıştım. Bunun tesadüf olduğunu düşünürken, yayıncının notunda yazarın kitabın yayınlanacağı ülkeye özgü değişiklikler yaptığı anlatılıyor. Sapiens'in Devrimleri Kitabın ilk sayfasında evrenin tarihi çok kısa bir şekilde anlatılıyor ve hemen arkasından insanın tarihi Bilişsel Devrim ile başlıyor. Homo sapiens'in tarihinde en önemli olaylar Bilişsel Devrim (70,000 yıl önce), Tarım Devrimi (12,000 yıl önce) ve Bilimsel Devrim (500 yıl önce). Bugün bütün insanların kökeni 6 milyon yıl önce bir dişi maymuna dayanıyor. Bu maymunun iki tane kızı oldu. Birisi tüm şempanzelerin atası olurken, diğeri de tüm insanların büyükannesi oldu. 6 milyon yıl önce başlayan serüvende dünyanın çeşitli bölgelerinde farklı farklı insan türleri oluştu. Avrupa'da ve Batı Asya'da Neandertaller olarak bilinen Homo neandertalis türü yaşıyordu. Doğu Asya taraflarında Homo erectuslar vardı. Endonezya'daki Java adasında Solo Vadisi insanları olarak bilinen Homo soloensis yaşıyordu. Bunlardan başka, boyları ancak 1 metreye ulaşan ve 25 kg'ı geçmeyen Homo floresiensisler de vardı. Ayrıca Sibirya'da Denisova mağarasındaki fosillerde Homo denisova adlı insan türüne de rastlandı. Dünyada Homo rudolfensis ve Homo ergaster gibi daha pek çok insan türü yaşadı. DNA analizlerinden bunların Homo sapiens'ten farklı olduklarını biliyoruz. Bilişsel Devrim Yukarıda saydığımız insan türleri birbirini ardınca evrimleşmedi. Dünya aynı anda pek çok insan türüne ev sahipliği yapıyordu. Ta ki Homo sapiens kardeşlerini keşfedene kadar. 70,000 yıl önce yaşanan bilişsel devrim Homo sapiens'in düşünme becerilerini diğer insan türlerinden yukarıya taşıdı. Bunun avantajları olduğu kadar olumsuz tarafları da var. Ancak diğer türleri yok ederken hiç şüphesiz bize çok fayda sağladı. Afrika'dan yola çıkan Sapiens Avrupa'ya vardığında orada kendisine benzeyen Neandertallerle karşılaştı. Neandertallerin yok olmasıyla ilgili meşhur teorilerden biri Sapiens'in onları yok ettiğidir. Çünkü Neandertaller göz ardı edilemeyecek kadar bize benziyor ancak hoş görülemeyecek kadar da bizden farklıydı. Homo soloensis günümüzden 50 bin yol önce yok oldu. Homo denisova da bundan kısa süre önce dünyadan kalktı. Bize en yakın insan ırkı olan Neandertaller'in ise 30 bin yıl önce soyu tükendi. Buzul çağını bile atlatmış olan Neandertaller Sapiens karşısında çaresiz kalmıştı. Kitapta Homo sapiens'i bu denli başarılı kılan özellikleri okuyorsunuz. İnsan ırkları arasındaki değişimleri ve mücadelelerden sonra Homo sapiens'in doğası ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor. Kitapta avcı toplayıcı olduğumuz dönemlerde nasıl yaşadığımız, bizi bir arada tutan etkenler masaya yatırılıyor. Beynimiz büyürken kaslarımız güçsüzleşiyordu. İnsanların sosyal bağları ve nasıl topluluk oluşturdukları çok güzel bir biçimde işleniyor. Bu kurallar bugün bile karşımıza çıkmakta. Tarım Devrimi Kitabın bir sonraki bölümünde 12,000 yıl önce gerçekleşen Tarım devrimi var. Devrim diyoruz ama Harari bunun yarardan çok zarar getirdiğini savunuyor. Bu bölüme özellikle dikkat etmenizde fayda var. Avcı toplayıcı olarak günde 50 çeşit yiyecek tüketirken çiftçi olarak tüm hafta boyunca 2-3 çeşit yiyecek tüketmeye başladık. Bugün beliniz veya boynunuz ağrıyorsa bunu Tarım devrimine borçlusunuz. 12,000 yıl önce başlayan Tarım devriminden günümüze doğru geliyoruz. İlk uygarlıklar, paranın doğuşu, dilin gelişimi gibi konuları okuyoruz. Tabii artık işin içine dinler de girmeye başladı. İnsan toplulukları büyüdükçe onları idare etmek için hayali düzenler oluşturmak gerekiyor. Roma İmparatorluğu'nu bir arada tutmak için Romalı kavramı, cumhuriyet kavramı türedi. Bunların hepsi bizim yarattığımız hayali düzenlerden bazıları. Bilimsel Devrim Binlerce yıl içinde nüfus da zamanla artarken günümüzden 500 yıl önce Amerika ve Avustralya'nın keşfiyle beraber Avrupa emperyalizmi doğuyor. Bilimsel devrim de tam bu zaman başlıyor. Sanayinin çarkları dönerken kapitalizm bilime katalist görevi görüyor. Bunu bir örnekle açıklayalım. İngiliz denizci James Cook uzak ülkelere seyahat ederken mürettebatının bir hastalıktan dolayı öldüğünü görüyor ve denizlere açılmaya çekiniyor. James Lind'in iskörbüt hastalığını keşfetmesi ve mürettebatın bundan dolayı öldüğünü anlaması üzerine işler değişiyor. İskörbüt sebze, meyve yemeyen kişilerde C vitamini eksikliği yüzünden ortaya çıkıyor. Cook tayfasına ara ara meyve sebze yedirdiğinde iskörbüt hastalığının görülmediğini farkettiğinde uzak denizlere açılıp Avustralya'yı fethediyor. Sömürgeci devletler bilimi daha çok destekliyor ve bilim sayesinde daha fazla sömürebiliyor. Bu bir kısır döngü şeklinde günümüze kadar ilerliyor. Harari'nin insan psikolojisi ve hayat tarzına yaptığı yorumları çok beğendim. Genelde okuyucuya soru soruyor. Kendi düşüncelerini net yargılarla anlatıp okuyucuya bir fikir empoze etmeye çalışmıyor. Kitabın tümüne baktığımızda Sapiens'i okumanızı ve okutturmanızı şiddetle tavsiye ederim."} {"url": "https://sinirbilim.org/helicobacter-pylori/", "text": "Helicobacter Pylori Helicobacter Pylori, mide ve oniki parmak bağırsağına yerleşen gram negatif bir bakteridir. İnflamasyona yani yangıya neden olur. İnflamasyon sonucunda mide ve bağırsakta ülser ile kansere neden olabilmektedir. Keşfedilene dek özellikle ülserin nedeni sigara, alkol ve aşırı baharat tüketimine bağlanıyor ve hastalığın semptomlarını azaltıcı tedavilerde bulunuluyordu. Ancak 1982 yılında Avustralyalı bilim insanları Barry Marshall ve Robin Warren tarafından tanımlanan bu bakterinin insanlarda kronik gastrite ve ülsere neden olduğu ortaya çıktı. Peki asidik bir ortam olan midede Helicobacter Pylori'yi yaşatan ne olabilir? Bakteri mide iç duvarına, mukus tabakasına kendini gömer! Bunla birlikte bol bol da üreaz enzimi üretir. Bu enzim bakterinin kan damarlarından aldığı üreyi karbondioksit ve amonyağa parçalayarak bakteri çevresinde nötral bir ortam oluşturur. Tedavi sürecinde antibiyotikler tercih edilmektedir ancak diğer pek çok bakteride olduğu gibi Helicobacter Pylori'de de antibiyotik direnci artmaya devam edebileceği için tedavide farklı stratejiler uygulanması gerekebilmektedir. Antibiyotik tedavisine yardımcı olarak alınan probiyotiklerde bulunabilen bütirat üreten bakteriler H. Pylori'yi bastırıcı bir etki yapmaktadır. Yoğurtta bulunan laktik asit bakterilerinden Lactobacillus ve Bifidobacterium da H. Pylori üzerinde eradikasyona neden olmakta yani öldürücü etki göstermektedir. Helicobacter Pylori'nin yaklaşık 60.000 yıl önce insanlar tarafından Afrika dışına taşındığı düşünülmektedir. Tanımlanmasının ardından en başta Campylobacter pyloridis diye isimlendirildi. İsmi ardından Campylobacter pylori'ye çevrildi. Pylori, mideyi oniki parmak bağırsağına bağlayan bir yapı olup anlamı Yunancada bekçidir . 1989 yılında yapılan yeni çalışmalarla birlikte bakterinin ismi Helicobacter'e çevrilmiştir. Helicobacter Yunancada spiral anlamına gelmektedir. İn vitro araştırmalarda yağ asitlerinin H. Pylori'ye olan inhibe edici etkileri görülmüş ancak in vivo etkisi henüz kanıtlanmamıştır. Helicobacter Pylori ve Ülser Ülser midenin iç kısmında sancıya sebep olan yaralı bölgedir. Midenin iç yüzündeki belirli bir kısmın aşınması sonucu meydana gelen yaraya mide ülseri denir. Midenin iç kısmında mukusu üreten hücrelerden oluşan bir tabaka bulunur. Mukus, mideyi mide asitlerinden ve sindirim sıvılarından korur. Bu koruyucu tabaka zarar gördüğü zaman ülser ortaya çıkar. İnsanlardaki mide ve on iki parmak bağırsağı ülserleri başlıca mide salgılarının mukozayı sindirmesi ve bu bölgenin tahrişini önleyen mukoza bariyerinin yıkılması ile ilişkilidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/hemogram-tam-kan-sayimi/", "text": "Hemogram Nedir, Neden Yapılır? Hemogram, diğer bir deyişle tam kan sayımı doktorun kandaki hücreler hakkında bilgi sahibi olmak için istediği testtir. Tam kan sayımında kandaki her bir hücre tipinden ne kadar bulunduğu tespit edilir. Bunun yanında hemoglobin gibi önemli moleküllerin miktarı incelenir. Hemogram ülkemizde genellikle teknisyenler tarafından medikal cihazlarda yapılır. Hemogram sonuçları doktor veya alanında uzman kişiler tarafından değerlendirilir. Kan değerlerini ölçmek için tıpta 19. yüzyıldan beri çeşitli testler uygulanıyor. Zaman içinde teknolojinin de gelişmesiyle kan sayımları daha hızlı ve daha doğru sonuçlar vermeye başladı. 1950'lerde otomasyon teknolojisi gelişti. Bununla birlikte hemogramlar tıbbi cihazlarda kolaylıkla yapılabilir hale geldi. İnsanların kan dolaşımında üç tür hücre bulunur. Bunlar beyaz kan hücreleri , kırmızı kan hücreleri ve trombositlerdir. Bu sözcüklere muhtemelen aşinasınızdır. Kandaki bütün hücrelerin miktarları belirli değer aralıklarında olmalıdır. Normalde eksik veya fazla bulunan hücre tipi bize bir sorun olduğunu gösterir. Bu bazen bir hastalık göstergesi olabileceği gibi bazen sadece bir belirti olarak karşımıza çıkar. Hemogram doktorların en sık istediği testlerden biridir. Kişinin genel sağlığını gösteren yaygın bir ölçüttür. Hemogram Ne İşe Yarar? Hemogram neredeyse bütün hastalıklarda, ameliyat öncesinde kişinin genel sağlığını görmek için yapılır. Sadece hastalar değil, sağlıklı insanların da rutin olarak hemogram testi yaptırmaları tavsiye edilir. Örneğin hemoglobin seviyesinin normal değer aralığının altında çıkması kansızlık olarak değerlendirilebilir. Bunun yanında ilaç kullanan bireylerde ilacın bedeni nasıl etkilediği de başlıca hemogram vasıtasıyla öğrenilir. Kısacası hastalık ve ilaçların takibini yapmada hemogram bizim çok kullandığımız bir araçtır. Kan nakline ihtiyaç duyan hastalarda hemogram testi tedavinin uygulama zamanının belirlenmesi açısından yardımcı olabilir. Hastanın kırmızı kan hücresi ve trombosite ihtiyacı olduğu durumlarda hemogram testi aynı gün yapılmalıdır. Vücuttaki kan değerlerinin yakın zamanlı takibi kan naklinde çok önemlidir. Hemogram Nasıl Yapılır? Kan alma uzmanı veya hemşire damardan kan alarak ilgili test tüplerini doldurur. Bu özel tüpler kanın pıhtılaşmasını engelleyici EDTA içerir. Böylece kan analiz edilmeye hazır halde kalır. Damardan çekilen kan örneği hemen laboratuvara gönderilir. Burada tıbbi cihaza konarak analiz edilir. Geçmiş yıllarda kan örnekleri pipet yardımıyla mikroskop camlarının üzerine konur ve mikroskop altında incelenirdi. Bugün ise otomatik cihazlar yardımıyla bu iş çok daha hızlı yapılabiliyor. Günümüzde tam kan sayımını elle yapan kurumlar çok azaldı. Tüm dünya en iyi teknolojiyi kullanma konusunda birbiriyle yarışıyor. Kan sayımları birden fazla türde yapılmaktadır. Bunlar arasında en yaygın olanı tam kan sayımı yani hemogramdır. Hemoglobin ve trombositin yer almadığı teste lökosit sayımı denir. LDC'de her bir parametre ayrıntılı olarak incelenir. Beyaz kan hücreleri nötrofil, bazofil, monosit, eosinofil ve lenfositlerden oluşur. Gelişmiş testlerde bu hücrelerin kandaki miktarının yanında dağılım oranını da görebilirsiniz. Hemogramda Hangi Değerlere Bakılır? Normal bir tam kan sayımında beyaz kan hücreleri, kırmızı kan hücreleri, hemoglobin, hematokrit ve trombosit değerleri incelenir. Bunları şimdi hep beraber ayrıntılı olarak ele alalım. Beyaz Kan Hücreleri Hemogram testinin en üst sırasında beyaz kan hücrelerinin miktarını gösteren WBC yazar. Bu beyaz kan hücrelerinin toplam miktarını gösterir. Beyaz kan hücrelerinin yüksek çıkması enfeksiyon işareti olabilir. Nötrofiller Kanda fazla miktarda nötrofil çıkması çoğunlukla enfeksiyon olduğunu gösterir. Kısa süreli viral enfeksiyonlarda da artış gösterebilir. Nötrofiller bağışıklık sisteminin önemli elemanlarından biridir. Kemik iliğinde kök hücrelerden üretilerek kan dolaşımına katılırlar. Lenfositler Viral enfeksiyonlarda sayıları hızla artabilen vücudun bağışıklık sistemi elemanlarından biridir. Kronik lenfotik lösemide de ismini duymuş olabilirsiniz. Bu lösemi türünde vücut çok fazla lenfosit üretir. HIV enfeksiyonu olduğunda vücuttaki lenfosit miktarında azalma olabilir. Monositler Monositler bağışıklık sisteminin elemanlarından biridir. Sıtma, ateş, tüberküloz ve bakteriyel enfeksiyonlarda artış gösterirler. Monosit miktarı kandaki diğer göstergelere oranla daha az önemsenir. Eozinofiller ve bazofiller de sayıları çok az bulunan bağışıklık sistemi elemanlarıdır. Eozinofiller parazit enfeksiyonlarında, astımda ve alerjik reaksiyonlarda artış gösterirler. Bazofiller ise lösemi gibi kemik iliğine bağlı rahatsızlıklarda ciddi miktarda çoğalırlar. Kırmızı Kan Hücreleri Hemogram sonucunda kırmızı kan hücrelerinin sayısı bir litrede ne kadar bulunduğu üzerinden gösterilir. Demir eksikliği gibi durumlarda kırmızı kan hücrelerinin sayısı düşük çıkabilir. Doktorlar bu gibi durumlarda demir takviyesi yazabilirler. Hemoglobin Hemoglobin kanda oksijen taşıyan moleküldür. Hemoglobinin normalden düşük çıkması kişinin anemi olduğunu gösterir. Hematokrit Hematokrit, kırmızı kan hücrelerini oluşturan toplam kan hacmini gösterir. Ortalama Eritrosit Hacmi Kırmızı kan hücrelerinin kandaki ortalama hacmini gösterir. MCV normal değer aralığının altında veya üstündeyse anemi buna göre mikrositik veya makrositik olarak sınıflandırılır. Eğer MCV normal aralığın içindeyse anemi normasitik olarak değerlendirilir. Aneminin haricinde başka rahatsızlıklar da MCV'yi etkileyebilir. Örneğin talasemi, alkolizm, kemoterapi, B12 vitamin eksikliği ve folik asit eksikliği. Trombositler Trombositlerin temel görevi kanda pıhtılaşmayı sağlamaktır. Normal değerin çok altında görülmesi istenmeyen bir durumdur. Kemoterapi görecek hastalarda mutlaka belirli bir değerin üstünde olmalıdır."} {"url": "https://sinirbilim.org/henrietta-lacks/", "text": "Ölümsüz Kadın Henrietta Lacks ve Meşhur HeLa Hücreleri Günümüzde birçok hastalığın çözümüne sebep olmuş ve hayata 31 yaşında gözlerini yummuş olan Henrietta Lacks'ın ölümsüz hücreleri şuan sizin de yanınızda olabilir ona şöyle seslenmek daha doğru olur: HeLa! Henrietta Lacks Kimdir? Tam adı Loretta Pleasant olan Henrietta Lacks, 1920 yılında Amerika'nın Virjinya eyaletinde sosyo-ekonomik durumu düşük tütün çiftçiliğiyle uğraşan bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. Ailedeki on çocuktan biri olan Henrietta döneminin zorlukları sebebiyle okulunu 6.sınıfta bırakmak zorunda kalmış ve büyükbabası, Henrietta ve kuzeni David Lacks'i birlikte büyütmüştür. Yardımseverliği, neşesi ve güzelliği ile bilinen Henrietta, David ile kimsenin evleneceğini tahmin etmezken 20 yaşında evlenmiş 5 çocuğa sahip olmuş ve dönemin siyasi sebeplerinden dolayı siyahi aile tütün çiftçiliği mesleğine devam etmişlerdir. Henrietta, 31 yaşındayken son çocuğu Joseph'in doğumu sonrası vücudunda farklılıklar hissetmiştir eliyle yaptığı tetkikte rahminde bir düğüm hissettiğini kuzenleriyle paylaşmış fakat rahminin alınacağı korkusuyla doktora ve tedaviye sıcak bakmamıştır. Fakat daha sonraları vajinal kanamaları ve idrar kanamalarının devam ettiğini farkeden Henrietta, Johns Hopkins Hastanesi'nde tedavi görmeye karar vermiştir. Yaşadığı sürecin tıbbi kayıtları birçok sağlık görevlisi tarafından kolayca yazılıp geçilebilmişse de düşündüğümüzde yaşadıkları boğaz düğümletecek cinsten. Henrietta'nın anne olamama korkusunu ve yaşadığı tedavi sürecini tahmin etmeye çalışsak da dönemin hastanesinin gözünden kaçmıştı bile. Yapılan tetkikler sonrasında Henrietta'nın 1.evre rahim ağzı kanseri olduğu anlaşıldı. Afro-Amerikanlar İzinsizce Deneysel Araştırmalarda Kullanılıyordu O dönemde hastanede çalışan ve kötü huylu hücrelerin vücut dışında büyümesi için çalışmalar yapan George Gey'i bu durumdan haberdar etmişlerdir. George Gey kanser tedavilerinin çözümünü bulmak umuduyla o dönemden itibaren hastalardan doku almaya başlamıştır. Döneminin Afrika kökenli Amerikalıları tedavi eden tek bir hastane olan Hopkins, doku örneklerini onay almadan kullanılmasının yaygın olduğu bir dönemde bunu uygulamıştır. Yaşadığımız dönemde uygulanmaya çalışılsaydı birçok etik sorunlara, adli süreçlere tabi tutulacağı kesindi ama bu kısma şimdilik girmeyelim. Haksızlıklara uğrayan siyahi kesim bu şekilde yine örselenmiş ve renk ayrımıyla insana değerinin olmadığını o dönemlerde yine göstermiştir. Hastalığının ilk sürecinde anestezi ile operasyona alınan Henrietta'nın rahmine içi dolu bir radyum tüp yerleştirilir. Yaşadığı acıyı tarif etmek her kadın için zor olacağa benziyor. Eş zamanlı olarak rahimden alınan dokular heyecanla George Gey'e ulaşmıştı. Tedavi sonrasında Henrietta'nın çocuk sahibi olamayacağını söylediklerini bildirmeleri dışında aslında böyle bir durum yoktu ve annelik hissini kaybedeceğini bile bilmeyen Henrietta gelecek için birçok tüp bebek tedavisine mucize olmuştu bile. Test tüpleri HeLa olarak isimlendirilmiş şekilde Dr.Gey'e gelmiş ve görüldüğü üzere HeLa hücrelerinin ikiye katlanarak çoğaldığı, normal hücrelerden 20 kat daha hızlı büyüdükleri, hücrelerinin sürekli olarak kendi kendilerine çoğalabildiğini, insan vücudu dışında ölmeden laboratuvar ortamında üreyebildiği hücreler olduğunu farketmişlerdir. Henrietta'nın hücrelerini özgün yapan şey de, bilim insanlarının bir insan üzerinde yapılması mümkün olmayan deneyleri yapma olanağı sunmasıdır. Bilim insanları deney süresince hücreler ölse bile, sonsuz büyüyen HeLa deposuna geri dönüp çalışmaya yeniden başlayabilmektedirler. HeLa Hücreleri HeLa hücreleri, saklanmaları ve aktarmaları kolay hava yoluyla transfer edilebilen, çok dirençli ve çalışılacak en kolay hücrelerdir. Bahsettiğimiz hücre hattı ilk kez 1952 yılında transfer edilmiş ve aynı yıl çocuk felci aşısının bulunmasına sebep olmuştur. Bundan sonrasında HeLa hücreleri birçok ilke imza atmış ve sıra şöyle devam etmiştir: 1962'de uzaya gönderilen ilk hücre olarak yer çekimsiz ortamın insan hücreleri üzerinde etkilerini incelemeye neden oldu, nükleer radyasyona maruz bırakılan HeLa hücrelerinin radyasyona karşı tepkisi incelendi, tüberküloz hastalığının insan hücreleri üzerine olan etkilerini ve tüberküloz aşı geliştirilmesini sağladı, HIV'in insan hücrelerinde hangi bölgelere karşı spesifik olup olmadığı araştırıldı, HeLa klonlanan ilk hücre olarak tarihe geçti ve insan hücreleri ile fare hücrelerinin hibritleştirilmesiyle ilk türler arası hibrid ortaya çıktı. Bu genetik yapı, genetik haritalamayı ve oluşabilecek kan gruplarını test etmeyi sağladı ve Dr. Gey amacına ulaştı. HeLa kanser araştırmalarına ve ilaçların gelişmesine, denenmesine olanak sağladı. Tüm bunlar olurken Henrietta'nın ailesi bunların hepsinden habersiz hayatlarına devam ediyorlardı ve Dr. Gey'in laboratuvarında sorunlar oluşmaya başladı HeLa hücrelerinin onlar için dezavantajı ve ailesinin de dediğine göre Henrietta'nın laneti ortaya çıkmıştı. HeLa hücreleri laboratuvardaki diğer hücre kültürlerine de bulaşmaya başlamıştı. Adeta ailesinin yaşadığı haksızlıklara karşı boyun eğmeyen Henrietta çoktan başlarına bela olmuştu. Çalışmalarını ilerletmek isteyen dönemin doktorları Henrietta hayata gözlerini yumduktan sonra ailelerine ulaşıp ''Sizde de annenizin taşıdığı kanser olabilir kan almamız ve araştırmamız gerek'' gerekçesiyle onlardan habersiz çözüm arayışına girmişlerdi bile. Annelerinin hücrelerinin birçok insana umut olduğunu öğrenen aile, HeLa hücrelerinin satışı olduğu halde ailesinin hücreler adına resmi hiçbir hak talep edememesi ve Henrietta'nın ailesinin maddi olanaksızlığı ve acı kayıpları aileyi darmadağın etmişti. Fakat daha sonraları bunu çözümsüz bırakmak istemeyen azimli biyolog yazar Rebecca Skloot ailenin acı dramını ve aslında Henrietta'nın kim olduğunu anlatarak bir kitap yazmış ve tüm dünyayı aydınlatmıştır. Bu kitap ve araştırmalar esas alınarak Henrietta Lacks'in Ölümsüz Hayatı 2017 yılında filme uyarlanmış ve başrolünü Oprah Winfrey oynamıştır. 31 yaşında yakalandığı rahim kanserini yenemeyen Henrietta hayatını kaybetti ama hücreleri milyonlarca kişiye mucize ve ışık oldu hala günümüzde hücre hatları kullanılan Henrietta kim bilir belki sizinle de tanışmıştır? Ölümsüz kadın Henrietta Lacks hepimizi derin bir hüzne ve umuda boğmuş sonsuzluğa ulaşmıştır bile. Teşekkürler Henrietta ! Kaynaklar https://www.researchgate.net/publication/328880617_Turkish_Journal_of_Life_Sciences_Henrietta_Lacks'in_Olumsuzlugu_Tip_Tarihinin_Gilgamis_Destani_Immortality_of_Henrietta_Lacks_the_Epic_of_Gilgamesh_of_the_History_of_Medicine_Cagri_ZEYBEK_UNSAL_Nukhet www.bilimoloji.com/tutun-ciftcisinin-olumsuz-hucreleri/ gaiadergi.com/henrietta-lacksin-olumsuz-hayati/ 2ladd.com/2019/01/olumsuz-hela-hucreleri-nedir-ve-neden-onemlidir/ onkder.org/text.php?&id=758"} {"url": "https://sinirbilim.org/hepatit/", "text": "Hepatit ile İlgili Bilmeniz Gereken 6 Şey Hepatit hastalığını bir şekilde duymuşsunuzdur. Dünyada her gün 4,000 kişi hepatitten dolayı hayatını kaybediyor ancak bu hastalığı yeterince tanımıyoruz. Her gün binlerce insanı öldüren bu hastalık HIV ve AIDS'ten bile yüksek bir ölüm oranına sahiptir. Özellikle karaciğeri etkileyen bu virüsler daha sonrasında karaciğer kanseri ve siroz riskini de artırıyor. Bundan 5 yıl önce 28 Temmuz gününün Dünya Hepatit Günü olarak kabul edilmesine karar verildi. Belki bu şekilde hastalığın yaygınlığı ve tedavisi ile ilgili toplumda bir farkındalık oluşturabiliriz. Etrafınızda belki hiç hepatit hastası yoktur çünkü Türkiye bu konuda yüksek riskli ülkeler arasında değil. Ancak bu hastalık sandığınızdan çok daha yaygın. Dünyada 400 milyon insan her gün hepatit B ve C virüsleriyle beraber yaşıyor. Bu yüzden bu hastalığın ne olduğunu, nasıl bulaştığını ve hastalıktan nasıl korunabileceğimizi öğrenmekte fayda var. Şunu da belirtelim, virüs kaynaklı hepatit tamamıyla önlenebilir bir rahatsızlıktır. Ancak enfeksiyonları önlemek için çaba harcamamız gerekiyor ve şu an bunu yeterince yapamıyoruz. Hepatiti iyi bir şekilde tanısak ve gerekli çabayı göstersek her gün 4,000 insanın hayatını kurtarabiliriz. Hepatit Nedir? En kısa tanımıyla hepatit, karaciğerde oluşan inflamasyondur. İnflamasyona halk arasında iltihap denir. Virüs kaynaklı olabilir, bakteri kaynaklı olabilir. Bunun yanında mantarlar, alkol, bazı ilaçlar veya toksik maddeler de hepatite yol açabilir. 5 Tür Hepatit Virüsü Vardır Hepatit A virüsü genellikle yediğimiz yiyeceklerin veya içtiğimiz suya karışarak vücuda girer. Besinler hastanın dışkısıyla kirlenir ve bu şekilde virüsler insandan insana yayılabilir. Bu kanalizasyon kanalıyla da olabilir, tuvalet temizliğinin yeterince yapılmaması sonucu da enfekte olmuş kişilerden çevredeki kişilere bulaşabilir. A virüsleri ile oluşan hepatitin doğrudan bir tedavisi yoktur. Tek yapabileceğimiz şey bağışıklık sistemini güçlendirmek ve beklemek. Vücut zaten 3 ay içinde virüsle savaşıp onu yok edebilir. Hepatit B kan ve diğer vücut sıvıları yoluyla bulaşan bir virüstür. HIV'de olduğu gibi korunmasız cinsel ilişki ve vücuda giren iğnenin birden fazla kullanımı virüsün en büyük yayılma sebebidir. Ayrıca hamile kadınlar da bu virüsü çocuklarına bulaştırabilirler. Vücudun bağışıklık sistemi A virüsünde olduğu gibi bu virüs ile de savaşır ancak virüs, kronik hepatit B'ye yol açabilir. A virüsü kısa süreli hastalığa neden olduğu için ciddi bir sorun yaratmıyordu. kronik hepatit B'de işler değişiyor. Bu hastalık uzun süreli olduğu için siroz ve karaciğer kanserine neden olabilir. Hepatit D virüsü sadece B virüsünü vücudunda bulunduran insanlarda görülür. Bu virüs için herhangi bir antiviral ilaç geliştirilememiştir. Uzun süreli varlığı siroz riskini artırır. Hepatit E virüsü yediğimiz ve içtiğimiz besinler ile vücuda girer ama nadir olarak görülen bir virüstür. Bir kişiden diğerine bulaşması diğer virüsler kadar kolay değildir. Hepatitin Belirtileri Hastalar, çoğu zaman virüs kaptıklarını ve hasta olduklarını farketmeler çünkü belirtiler yavaşça gelişir. Önce kaslar ağrımaya başlar, sonra ağrı eklemlere sıçrar. Yüksek ateş, halsizlik, mide bulantısı ve baş ağrısı da zamanla ortaya çıkan diğer belirtilerdir. Bunlar çok tipik hastalık belirtileridir ve nezle belirtilerine de çok benzer. Ancak nezle kısa sürede iyileşirken kronik hepatitte belirtiler bir türlü gitmez. Enfeksiyon ilerledikçe aşırı yorgunluk hissi, karamsarlık, hatta depresyon bile görülebilir. Hepatit Aşıları A ve B virüsleri için bilim insanları bazı aşılar geliştirdiler. Eğer hepatitin yaygın görüldüğü riskli ülkelere gidiyorsanız bu aşıları mutlaka yaptırmalısınız. Maalesef C, D ve E virüsleri için herhangi bir aşı geliştirilememiştir. Hangi Ülkeler Risk Altında Eğer Hindistan, Afrika, Uzak Doğu, Doğu Avrupa, Orta ve Güney Amerika'yı ziyaret ediyorsanız A virüsü için aşı yaptırmanızda fayda çünkü bu bölgelerde A virüsü yaygın olarak görülüyor. B virüsü ise daha çok Afrika'nın Sahra Çölü civarındaki bölgelerde görülüyor. Hepatitten Nasıl Korunabiliriz?"} {"url": "https://sinirbilim.org/her-noron-mutasyon-tasiyor/", "text": "Her Nöron 1000'den Fazla Mutasyon Taşıyor Olabilir Vücudun tüm hücreleri doğumdan sonra aynı kaldığı sanılır ancak organlar gibi hücre genomları da çok hareketlidir. Amerika'da Howard Hughes Tıp Fakültesi'nde yapılan araştırmalar nöronların yakınlarındaki hücrelerden farklı olarak 1000 mutasyona sahip olduklarını gösteriyor. Mutasyonların çoğu ise beyin gelişimi tamamlandıktan sonra genler etkin olarak kullanıldığı esnada gerçekleşiyor. Bu durum genler üzerinde gerçekleşen mutasyonların nöroplastisite ile ilgili olabileceğini gösteriyor. Genom Arkeolojik Kayıt Gibidir Boston Çocuk Hastanesi'nde çalışan araştırmacı Christopher Walsh buldukları genlerin çoğunun çok hassas ve mutasyona yatkın genler olduklarını söylüyor. Doğal bir şekilde gerçekleşen mutasyonların normal beyin işlevlerini tam olarak nasıl etkilediği henüz bilinmiyor. Belki bir rahatsızlığa sebep oluyor belki de yapılmakta olan işlevin daha iyi hale gelmesine katkı sağlıyor henüz bilmiyoruz. Walsh ve ekibi hücreler arasındaki mutasyon dağılımını inceleyerek beynin nasıl geliştiği ile ilgili yeni bilgiler öğrenmeye başladılar. Walsh'ın deyimiyle Tek bir nöronun genomu o hücrenin arkeolojik kaydı gibidir. Ortak mutasyonların şablonunda hücre genomunda ne olduğunu görebiliriz. Şu an biliyoruz ki yeteri kadar hücreyi incelemiş olsaydık, insan beyninin tüm gelişim basamaklarını çözebilirdik. Beynin içinde çok çeşitli şekillerde, boyutlarda hücre birbiri içine geçmiş bir şekilde işlev gösterir. Bu karmaşık yapının oluşmasında nöronların ve diğer beyin hücrelerinin bir yerden başka bir yere göç etmesi çok etkilidir. Bilim insanları yüzyıllardır beynin bu gelişmiş yapısının nasıl oluştuğunu çözmeye çalışıyorlar. Hücreler arası farklılıklarda rol oynayan en önemli etkenlerden birisi de hiç şüphesiz genetik malzemedir. Daha önceki bir yazımızda 2013 yılında nöronların DNA farklılığı bulunduğunu yazmıştık. 21. yüzyıla kadar nöronlardan yeterli DNA'yı izole edip tüm dizilime bakamıyorduk. Bu yüzden hücreler arası genom karşılaştırması pek mümkün olmuyordu ancak teknolojinin gelişmesiyle artık nöronlar arasındaki DNA farklarına bakmak eskisine nazaran çok daha kolay yapılabiliyor. Hem Nöronlar Hem Kalp Hücrelerine Bakıldı Araştırmacılar öldükten sonra beyin sağlığı bozulmamış üç kişiden aldığı örneklerde 36 nöronun genomunu izole ettiler ve dizilediler. Ayrıca nöron genomlarının diğer vücut hücreleriyle olan farklarını görmek için her bir bireyin kalp hücrelerinin DNA'sını da dizilediler. Her bir hücrede 3 milyar baz olduğunu göz önüne aldığımızda, araştırmacıların yaptıkları iş sonunda inanılmaz büyük bir veriyle karşı karşıya kaldığını görüyoruz. Tüm incelemeler sonucunda her bir nöron genomunun kendine özgü olduğu ortaya çıktı. İncelenen bütün nöronlar 1000'den fazla nokta mutasyonuna sahip ve bazı mutasyonlar birden fazla hücrede ortak olarak bulunuyor. Nokta mutasyonu DNA'da sadece bir baz üzerinde gerçekleşen mutasyonlardır. Doğanın yöntemleri bazen tahmin edebileceğimizden çok daha karmaşık çıkabiliyor. Mutasyonlar Kansere Yol Açabilir Walsh bu mutasyonların kanser mutasyonları olduğunu düşündüklerini söylüyor. Kansere yol açan mutasyonlar genellikle hücre bölünmesi esnasında hatalı kopyalanan DNA kısımları yüzünden ortaya çıkıyor. Ancak nöronlarda görülen mutasyon türleri çok daha farklı bir yapıya sahipti. Bu mutasyonlar hücre bölünmesi esnasında değil hücre normal işlevini yerine getirdiği esnada ilgili geni kullanırken oluyordu. Nöronlar hücre bölünmesi geçirmezler, DNA'ları kopyalanma için açılmadığından çoğu zaman iyi bir şekilde korunur ve kapalıdır. Bir hücre genini mRNA üretmek için açtığında, yani kapalı olan DNA yapısını gevşettiğinde RNA Polimeraz enzimi gelir ve o genden mRNA üretir. Sonraki süreçlerde de mRNA'dan protein üretilir. Mutasyonların yerlerine ve çeşitlerine baktıklarında araştırma ekibi çoğu DNA mutasyonunun bu açılma sürecinde olduğunu buldular. Bu da demek oluyor ki bu genler kullanıldığı esnada mutasyona uğramışlar. Mutasyonlar Kök Hücreler Farklılaşırken Oluyor Tespit edilen mutasyonların çoğu tek bir nörona özgü iken az sayıda mutasyonun birçok nöronda ortak olarak bulunduğu görüldü. Bunun anlamı nöral kök hücreler farklılaşıp çoğalırken, yani bölünme esnasında bazı mutasyonlara uğradılar ve birden fazla hücrede aynı mutasyonlar oluştu. Bu süreç doğumdan önce nöron üretiminin çok hızlı gerçekleştiği zaman olan bir olaydır. Doğumdan önce hücreler bölünürken ve göç ederken gerçekleşen mutasyonlar bize nöron genomlarının ne kadar erken değişmeye başladığını gösteriyor. Bu tür keşifler sayesinde bilim insanları beyin gelişiminin aşamalarını da çok daha ayrıntılı inceleme imkanı bulabilirler. Walsh'ın ekibinde yer alan araştırmacı Mollie Woodworth şu sözleri söylüyor: Ortak bir mutasyon taşıyan hücrelerin birbirleriyle ilişkili olduğunu biliyorduk, bu yüzden yetişkin nöronların gelişim zamanında birbirlerinden ne kadar farklı olduklarına bakabildik. Beyin oluşumundan çok daha önce hücrelerde gerçekleşen ilk mutasyonları saptayabildik ve belirli mutasyonlara sahip hücrelerin farklı mutasyonlara sahip hücrelerin yanına yerleştiğini bulduk. Aynı mutasyonlara sahip hücreler özellikle yan yana gelmiyorlar. Ekibin yaptığı genom ve hücre haritaları gösteriyor ki genetik olarak birbirine yakın hücreler çok uzak bölgelere dağılıyorlar ama genomları birbirine hiç benzemeyen hücreler ise çok yakın komşu oluyorlar. Araştırmacılar bir nöronun kalp hücresine bile komşu nörondan daha çok benzediğinin altını çiziyor! Çoğu Mutasyon Zararsız Çıktı"} {"url": "https://sinirbilim.org/hidrosefali/", "text": "Hidrosefali Hidrosefali beyin ventriküllerinin arasında veya beyin zarının altında beyin omurilik sıvısının anormal birikmesi sonucu oluşan durumdur. Bu bozukluğun sonucunda birikmiş sıvı kafatasına veya beyin dokularına doğru çok fazla bir basınç oluşturur. Yaşlı insanlarda ortaya çıktığında bağ ağrısı, çift görme, denge eksikliği, kişilik değişikliklerine neden olabilir. Doğuştan gelen hidrosefali bebeklerin kafa büyüklüklerinde anormal bir büyümeye neden olur. Hidrosefalinin diğer belirtileri kusma, uyku hali, titreme nöbetleri ve gözün aşağıya kaymasıdır. Doğuştan ortaya çıkan hidrosefalinin en büyük nedeni akuaduktal stenoz adı verilen bir durumdur. Beyin omurilik sıvısının geçtiği 3. ve 4. ventriküller arasındaki yol çok dar olduğunda sıvı burada birikmeye başlar. Zamanla da şişerek beyin dokularına baskı yapmaya başlar. Hastalığın diğer nedenleri fetüsün anne karnında gelişimi esnasında olan hatalar, beyin tümörü, Dandy-Walker sendromu ve Arnold-Chiari yanlış oluşumudur . 4 Çeşit Hidrosefali Vardır Hidrosefali doğuştan gelen bir kusur olabileceği gibi yaşamın ileri zamanlarında da ortaya çıkabilir. Bu bozukluğun doğuştan ortaya çıkması için nöral tüp kusuru olması gerekir. Bunların haricinde diğer nedenler arasında menenjit, beyin tümörleri yer alır. Tıpta hidrosefalinin tanımlı 4 tipi vardır. Bunların belirlenmesi için doktorlar tarafından tıbbi görüntüleme teknikleri uygulanır ve muayene yapılır. Dünya'da her 1,000 yeni doğan bebekten bir ya da ikisi hidrosefali yaşıyor. Gelişmekte olan ülkelerde görülme olasılığı daha fazladır. Bunun en büyük nedeni muhtemelen hamilelik esnasında annenin yeterince beslenememesi ve gerekli mineral ile vitaminleri alamamasıdır. Örneğin folik asit eksikliğinde bebekte nöral tüp bozuklukları görülebiliyor. Hamileliğin başından itibaren anne aile hekimi ile sürekli iletişim halinde olup doktorunun tavsiyelerini ve önerdiği besin takviyelerini almalıdır. Hidrosefali Tedavisi"} {"url": "https://sinirbilim.org/hiper-empati/", "text": "Empatide Başka Bir Deneyim: Hiper Empati Kelime olarak geniş bir deneyim yelpazesini ifade etmek için kullanılan empatiyi, duygu alanında çalışmalar yürüten araştırmacılar genellikle başkalarının ne düşündüğünü veya ne hissettiğini hayal edebilme yeteneği ile birlikte diğer insanların duygularını algılama yeteneği olarak tanımlar. Aşırı empati ya da hiper empati durumunda ise birey, empatik bağ kurduğu kişi ya da kişilere hem ayna hem de sünger olmayı içeren bir deneyim yaşar. Diğer insanların acılarını sadece hissetmez aynı zamanda o acıyı fiziksel olarakta yaşarlar. Bu acı, bireyde kaygıya neden olan ve karşı tarafın ihtiyaçlarına maruz bırakan türde bir acıdır. Hiper empati sendromuna daha detaylı değinmeden önce aşağıda empati türlerine kısaca değinilmiştir. İki Tür Empati Araştırmacılar genellikle iki tip empati ayrımını benimserler. Bunlar bilişsel ve duygusal empatidir. Bireyin bir başkasının duygularını ne kadar iyi algılayabildiği ve anlayabildiği ağırlıklı olarak bilişsel empatinin alanını oluşturur. Aynı zamanda empatik doğruluk olarak da bilinen bilişsel empati Hodges ve Myers' a göre kişinin nasıl hissettiği de dahil olmak üzere başka bir bireyin zihninin içeriği hakkında daha eksiksiz ve doğru bilgiye sahip olmayı içerir. Bilişsel empati süreçleri genel olarak; başkasının duygularını anlama ve algılama, kurgusal karakterlerle özdeşleşme eğilimi ya da bir durumu zihinde hayal gücü becerisi , başkalarının bakış açısını anlayabilme ve algılayabilme ve bazen bu becerinin belirli istenen sonuçlara ulaşmak için stratejik olarak kullanımı gibi deneyimleri kapsar. Empati Becerilerini Geliştirmek Anlaşılan o ki zihinsel süreçlerin hakim olduğu bilişsel empatinin kontrollü kullanımı, bireyde sağlıklı empatik süreçlerin devam ettirilmesinde kilit bir role sahip. Bireyin, empatik süreçleri sağlıklı biçimde devam ettirebilmesi; diğer insanların duygusal deneyimlerini içselleştirmesinden çok anlaması, algılayabilmesi ve doğru davranışlar oluşturmasında yatıyor. Bu açıdan bilişsel empati becerilerini geliştirmek ve etik kullanmak büyük önem arz etmekte. Duygudan yoksun bırakılmış bilişsel empatik süreçler bireyin kontrolünü kaybederek manipülatif davranışlar geliştirmesine neden olabilir! Bir başka empati türü duygusal empati ya da primitif empati; duygusal bulaşmadan kaynaklanan öznel bir durumdur. Genellikle bilinçsiz ve otomatik olarak gerçekleştirilir. Duygusal empati becerileri; duygusal deneyimleri paylaşmak, bir başkasının acısını içselleştirerek, sıkıntılı hissetmek, diğer insanlara yardım etmeye belirgin şekilde gönüllü olmak şeklinde özetlenebilir. Hiper Empati Sendromu Empatik süreçlerde diğer insanların acılarını, hislerini doğru algılayabilmek ve uygun davranış şekilleri geliştirmek daha çok bilişsel empatik süreçleri ifade ederken çok büyük oranda tabiaten gerçekleşen başkalarının bu deneyimlerini içselleştirerek yaşamaya sebep olan süreçler duygusal empatinin sonucu olarak gerçekleşir. Peki duygusal empati ne dereceye kadar işlevsel? Duygusal empatinin sınırları çizilebilir mi? Diğerlerine acı veren deneyimleri; kendi beden ve ruh sağlığı bütünlüğümüze zarar vermeden içselleştirmek mümkün mü ya da ne dereceye kadar doğru? Duygusal empatik yönü ağır basan bireyler ne gibi tehlikelerle karşı karşıya? Fazla doz empati yapmak bizi yıpratır mı? Bu sorular üzerine kafa yoran bazı araştırmacılar aşırı duygusal empatik süreçleri hiper empati sendromu olarak tanımlayarak bu durumla ilgili bazı çalışmalar yapmışlardır. Az sayıda kaydedilmiş vaka olması hiper empati hakkında bilgi edinmeyi zorlaştırmaktadır. Kayıt altına alınmış vakalarda hiper empatik bireylerde gözlemlenen bazı durumlar aşağıda listelenmiştir. Bu durumlar her zaman ortaya çıkmayabileceği için kişiden kişiye değişebilmektedir. İşte bazı öne çıkan belirtiler; - Ayna dokunuşu sinestesizi, - Yüksek duygusal ve fiziksel hassasiyet, - Fiziksel duyumların, duygulara eşlik etmesi, - Kolay uyarılma hali, - Zayıf benlik algısı ve tekrarlayıcı davranışlar. Hiper empati sendromu tanısı almış olmak kişinin tedaviye muhtaç psikolojik bir rahatsızlığı olduğu anlamına elbette gelmiyor. Burada önemli olan hiper empatik bireyin bu deneyimlemelerin ne kadarını, ne sıklıkta ve ne yoğunlukta yaşadığıdır. Yukarıda ifade edilmiş durumları sık sık deneyimlediğinizi düşünüyor ve kronik yorgunluğunuzun sebebini kestiremiyorsanız sebebi belki sizin de hiper empatik olmanızdır! Uzmanlar bu durum size acı vermeye ve hayat kalitenizi düşürmeye başladığında bir profesyonelden yardım almanızı öneriyor. Hiper empatinin doğası üzerine yakın gelecekte daha kapsamlı çalışmalar yapılması olası. Bu çalışma, yararlanılan kaynaklar ışığında konuya giriş niteliğindedir. Herkese sağlıklı günler! Kaynaklar https://lesley.edu/article/the-psychology-of-emotional-and-cognitive-empathy Thomas Allen Chris , Rogers, Kimberley, Isabel Dziobek, Jason Hassenstab, Oliver T. Wolf, and Antonio Convit. Who cares? Revisiting empathy in Asperger syndrome. Journal of Autism and Developmental Disorders, volume: 37, no. 4 (2007): 709-715. blog.teleosleaders.com/2013/07/19/emotional-empathy-and-cognitive-empathy"} {"url": "https://sinirbilim.org/hipnoterapi/", "text": "Hipnoterapi Hipnoterapi, farklı bir bilinç hali olan hipnozun kullanıldığı tamamlayıcı bir terapi türüdür. Hipnoz günümüzde birçok kişi tarafından tedavi edici olduğuna inanılan bir yöntemdir. Hipnozun herhangi bir rahatsızlıkta etkili bir tedavi yöntemi olduğuna dair elimizde yeterince kanıt yok. Ancak hipnoza başvuran birçok hasta bunun çok işe yaradığını belirtiyor. Tedavi sürecinde plasebonun da büyük etkisi olabilir. Bunun yanında bilim insanları hipnozun rahatlatıcı etkisinin hastaların ruh hali üzerinde fark yaratabileceğini düşünüyor. Hipnoterapinin kullanım alanları arasında birçok beden ve beyin rahatsızlıkları yer alıyor. Örneğin, huzursuz bağırsak sendromu , sigarayı bırakmak, kilo vermek, anksiyete bozuklukları hipnoterapinin iyi geldiği rahatsızlıklardan bazılarıdır. Hipnoterapi IBS'ye İyi Geliyor Beyin ve beden arasındaki ilişki her geçen gün daha fazla aydınlatılıyor. Son yıllarda ikinci beynimiz olarak lanse edilen bağırsaklarımızın zihnimizi çok fazla etkilediği ortaya çıktı. Huzursuz bağırsak sendromu ciddi karın ağrılarına neden olan bir rahatsızlıktır. Bazı araştırmalar hipnoterapinin IBS'den kaynaklanan karın ağrılarına yardım ettiğini gösteriyor. Elimizde çok fazla kanıt yok ancak İngiltere'deki National Institute for Health and Care Excellence'a göre başka tedavilere yanıt vermeyen IBS hastaları için hipnoterapi bir çözüm olabilir. İleri Okuma: Bağırsak Bakterilerinin Beyin ve Vücut İçin Önemi Cilt Rahatsızlıkları Dermatoloji alanında bazı araştırmalar hipnoterapinin çocuklukta ortaya çıkan egzamalar için yardımcı olabildiğini gösteriyor. Egzamaların görülme nedenleri çok farklı olabilir ancak stresten dolayı çıkanlarda ilaçlar ile birlikte hipnoterapinin etkili olabildiğini biliyoruz. Stresten kurtulma konusunda birçok yöntem işe yarayabilir. Bunlardan biri de hipnoterapidir. Anksiyete, Hamilelik ve Doğumda Hipnoterapi Hipnoz ve benzeri tekniklerde çalışma koşullarından dolayı yeterli kanıt bulunamasa da anksiyete tedavisinde hipnoterapi yaygın olarak tavsiye edilir. Bazı çalışmalarda hamilelikteki anksiyeteyi azaltmada hipnoterapinin etkili olabileceği gösterildi. Doğum esnasında kadınların ağrısını azaltmak için de hipnoterapinin kullanılabileceği belirtiliyor. Bu gibi konularda tabii ki daha fazla araştırma yapılmalı. Şimdilik, hipnoterapi umut vadediyor. İleri Okuma: Anksiyete Nedir, Nasıl Tedavi Edilir? Kanıt Yetersizliği Ne Anlama Geliyor? Az önce saydığımız durumlarda hipnoterapi kullanabilirsiniz ancak bu yöntemin klinik olarak tavsiye edilmesi için elimizde yeterince kanıt yok. Anksiyeteniz varsa hipnoterapi almak belki size iyi gelebilir ancak anksiyetesi olan her hastanın reçetesine hipnoterapi yazamayız. Bir yöntemin bütün doktorlar tarafından onaylı bir şekilde kullanılması için çok geniş bir hasta popülasyonunda çok sayıda kontrollü deneye ihtiyacı vardır. Hipnoz ve bunun klinik kullanımıyla ilgili yetkili kurumlar tarafından şu ana kadar hiçbir düzenleme ve kısıtlama getirilmemiştir. Yapılan araştırmalar çoğunlukla az sayıda insanla ve kötü deney koşullarında gerçekleşti. Hal böyle olunca hipnoterapinin yararlılığı da bir türlü gün yüzüne kavuşturulamadı. Eğer isterseniz deneyebilirsiniz, bunun bir antidepresan kadar yan etkisi olmayacağı aşikar. Sadece aşağıdaki güvenlik ve uygulama bilgilerini dikkatlice okuyun. Hipnoterapide Güvenlik Konuları Bazen doktorlar, dişçiler, psikologlar ve danışmanların uyguladığı hipnoterapiyi günümüzde biraz eğitim almış herkes uygulamaya başlamıştır. Maalesef bu işin yasal şartları yeterince iyi düzenlenmediğinden ve denetlenmediğinden hipnoterapistler kendilerine çok iyi bir ortam buluyorlar. Örneğin, İngiltere'de hiçbir hipnoterapist herhangi bir eğitime veya bir organizasyona katılmak zorunda değildir. Her önüne gelen hipnoz uyguladığı bu ortamda kimden terapi aldığınıza çok dikkat etmelisiniz. Hipnoterapiye başvurmadan önce kiminle görüştüğünüze bakın. Size terapi yapacak kişinin sağlık konusundaki geçmişini araştırın. Bir doktor mu yoksa lise mezunu, hiç eğitim almamış birisi mi? Bugün İngiltere'de çok sayıda hipnoterapist İngiltere Psikoterapi Derneği gibi profesyonel derneklere üyedir. İleri Okuma: Hipnoz Ne İşe Yarar? Hipnoterapistinizi araştırırken araştırmanız gereken bir diğer konu ücrettir. Bu konuda ülkemizde standart bir ücret maalesef bulunmuyor. Yurtdışından örnek vermekle yetineceğiz. Genellikle özel bir hipnoterapi oturumu bulunduğunuz ülkeye göre 50 ila 90 euro veya pound arasında değişiyor. Bunun çok altında veya çok üstünde bir ücretle terapi alan kişiler olağandışı bir uygulamayla karşılaşabilirler. Sakıncalar ve Riskler Nelerdir? Şimdi hipnozla ilgili izlediğiniz bütün filmleri unutun. Kimse sizin zihninizi ele geçirmeyecek ve sizi bir şebek gibi oynatmayacak. Tamamen hipnoz olduğunuzda bile istemezseniz, terapistin söylediklerini yapmak zorunda değilsiniz. Gerekli olduğunu gördüğünüz anda kendi kendinizi hipnozdan çıkarabilirsiniz. Bu konu filmler ve televizyon gösterileri tarafından çok çarpıtılmış durumda. Sanki terapist her katılımcının beyninizi yıkayacak gibi bir algı oluşturuyorlar. Siz hipnoz olmak istemediğiniz taktirde hipnoz olmazsınız."} {"url": "https://sinirbilim.org/hipnoz-ise-yarar-mi/", "text": "Sigarayı Bırakmak veya Diş Ağrısını Azaltmak İçin Hipnoz İşe Yarar mı? İnsanların vücuduna bir tür güç geçirmek yoluyla çeşitli rahatsızlıkları tedavi edebildiğini iddia eden Anton Mesmer; 1700'lü yılların sonunda Paris'te çok ünlenmişti. Mesmer bu güce hayvansı çekicilik diyordu. Hayvansı çekiciliğin tedavi edici özelliği o kadar büyüleyiciydi ki Fransız Bilim Akademisi konuyu araştırmak için bir komisyon kurdu. Komisyon ise bu gücü tanımlayamadığı için onu yasakladı. Bugün biz bu güce hipnoz diyoruz. Hipnoz bir araştırmacının, klinik tedavi uzmanının ya da hipnozcunun bir kişiye duyu, algı, his, düşünce veya davranışlarında değişiklik yaşayacağını telkin etmesidir. Hipnozun eğlence amaçlı kullanılabildiğini, insanların gönüllü olarak sahneye çıkıp Paul'ün Elvis taklidi yapması gibi sıra dışı ve genelde komik şeyler yaptığı gösterilerde görmüşsünüzdür. Ancak hipnozun tıpta, diş hekimliğinde tedavi etme ve davranış düzeltme konularında ciddi ve yasal kullanım alanları vardır. Hipnoz; tıpta ve diş hekimliği alanlarında hipnotik analjezi yoluyla hastanın rahatlamasını, ağrılarının azalmasını, korku ve endişelerinden kurtulmasını ya da ölümcül hastalıklarla başa çıkabilmesi için motivasyonunun artırılmasını sağlayabiliyor. Hipnoza karşı hassas olan hastalar ağrı kesici ve gevşetici telkinlere daha iyi tepki veriyorlar. Hipnoza karşı daha duyarlı olan denekler, hipnoz altındayken hipnoza karşı daha az duyarlı olan deneklere göre belirgin şekilde daha az ağrı hissettiklerini söylüyor. Deney sırasında deneklerin kolları bağlanarak kollarına kan gitmesi önlendi ve bu şekilde ağrı uyarımı yaratıldı. Araştırmacılar hipnotik analjezi esnasında katılımcıların beyninde ne olduğunu ise ancak yakın zamanda çözebildiler. Araştırmacılar PET taramalarını kullanarak denekleri hipnotize ettiler ve ellerini ılık ya da can yakacak kadar sıcak suya sokmalarını istedikten sonra, beynin farklı bölümlerindeki hareketliliği ölçtüler. Acının daha rahatsız edici olduğu yönündeki hipnotik telkinler frontal lobdaki anterior singulat korteksin faaliyetinin azalmasına yol açtı. Acının daha az rahatsız edici olduğu yönündeki telkinler ise aynı bölgedeki beyin faaliyetinin artmasına sebep oldu. Buna karşılık acının daha az ya da daha fazla rahatsız edici olduğu yönündeki telkinler ağrı duyumunu gösteren parietal lobdaki beden duyuları korteksinin faaliyetini hiçbir şekilde etkilemedi. Diğer bir deyişle, hipnotik analjezi altındaki denekler acıyı hissediyorlar, ancak acıdan ne kadar rahatsız oldukları hipnotik telkinlerin acıyı daha az ya da daha çok rahatsız edici olarak belirlemesine bağlıdır. Hipnotize edilen katılımcıların düşünce ya da beklentileri, acı algılarını değiştiriyor. Bazı bilim insanları hipnozun sigarayı bıraktırıcı etkisi olabileceğini düşünmüş ve bunu hastaları üzerinde denemiştir. Araştırmacılar katılımcılar üzerinde üç farklı yöntem uyguladı ve bir de hiçbir şey uygulanmayan kontrol grubu ile beraber onları dört gruba ayırdı. İlk grup davranış terapisi aldı, ikinci grup sağlık eğitimi aldı ve sigaranın zararları hakkında ayrıntılı olarak bilgilendirildi, üçüncü grup ise hipnotize edildi ve sigarayı bırakması telkin edildi. 3 haftadan sonra davranış terapisi ve sağlık eğitimi alanların %40'ı sigarayı bırakırken, hipnoz alanların sadece %30'u sigarayı bıraktı. Kontrol grubunda ise kimse sigarayı bırakmadı. Bu sonuçlar bize gösteriyor ki, üç haftalık hipnoz sigarayı bıraktırma konusunda temel sağlık eğitiminden bile daha etkili değil."} {"url": "https://sinirbilim.org/hipokampus/", "text": "Hipokampus Nedir, Beyinde Hangi Görevlerden Sorumludur? Hipokampus hafıza açısından çok kritik bir role sahip beyin bölgesidir. Şekli deniz atına benzer. Hipokampusta nöron ve sinapslarının nasıl organize olduğu hücresel ve sistemsel ölçüde yoğun bir araştırmaya tabi tutulmuştur. Şüphesiz bunda yeni nöronların hipokampuse katılışının gerçekleşmesi de çok önemlidir. Aynı zamanda bu bölge beyin yapıları arasında kriz/nöbetlere, kalp ve damar sorunlarına en hassas yapıdır. Şeker hastalığından Alzheimer hastalığına kadar pek çok hastalıkta hipokampus çok etkilenir. Hipokampusun Tabakalı Yapısı Hipokampus beynin medial temporal lobunda limbik sistemin çok önemli bir üyesidir. 3 büyük alandan oluşur: Dentat girus, CA1, 2 ve 3 alanlarıyla birlikte Ammon boynuzu ve subikulüm. Bir de glutamaterjik granül hücreleri, piramidal nöronlar ve nöropil üzerinde bulunan bir ana tabaka vardır. Burası dağınık sayıda çok sayıda GABAerjik ara nörondan oluşur. Nöropil çoğunlukla miyelinsiz akson, dendrit ve glia hücrelerinden meydana gelir. İçerisinde bolca sinaps bulundurur. Hipokampuse bilgi akışının temel kaynağı yakınında bulunan entorhinal kortekstir. Bunda temel olarak granül hücreleri görev alır. 2014 yılında fizyoloji alanında verilen Nobel ödülü bu bilgi akışını keşfeden kişiye verildi. Moser çifti entorhinal korteks ve hipokampus arasındaki çift yönlü sinyal alışverişi ile çevre algısının nasıl oluştuğunu açıkladılar. Ammon boynuzunda dentat girusunu CA3'e, CA3'ü CA1'e, CA1'i subikulüme bağlayan üçlü bir glutamaterjik ağ mevcuttur. Burada mosi fiberleri ve Schaffer kollateral lifleri köprü görevi görür. Hipokampusun dışarıya elektriksel sinyal gönderdiği kapısı subikulümde yer alır. Sinyaller forniks üzerinden çeşitli limbik yapılara ve entorhinal kortekse gider. GABAerjik ara nöronlar temel hücre ve nöropil tabakaları arasında konuşlanmış çok çeşitli nöronlardan oluşur. Hipokampus ve Hafıza Belleğe yeni bilgilerin girilmesinde hipokampus çok kritik bir rol oynar. Hafıza türlerinin çoğunda hipokampusun bir görevi vardır. Ancak anlamsal bellek gibi türlerde hipokampus çok fazla katkı sağlamayabilir. Hipokampusun zarar görmesi depolanan bilgilerde herhangi sorun oluşturmaz. Ancak yeni bilgilerin girilmesini zorlaştırabilir. Hipokampus burada bir kargo şubesi gibi davranır. Bütün bilgileri kendinde toplar ve her bilgiyi önemlilik derecesine göre dağıtır. Hayvan araştırmaları hipokampus ve entorhinal korteksteki yer hücrelerinin belirli bir yere girildiğinde ateşlendiğini gösteriyor. Bu nöronların çoğu baş hareketlerine ve gidiş yönüne de çok hassaslar. Ayrıca olfaktori korteksler ve hipokampus arasındaki etkileşimler kokular arasında ayrım yapmamızı sağlıyor. Koku sinyalleri entorhinal korteks üzerinden bir yol izleyerek hipokampuse giriyor. Entorhinal korteks ve hipokampus aralarında çift yönlü bilgi alış verişi ile organize bir çevre analizi yapıyor. Bulunduğumuz yerlerin haritalarını çıkarıyor. Yapılan araştırmalar yer hücrelerinin çevre planını temsil eden haritalar gibi işlev gördüğünü ortaya çıkardı. Hipokampus ve Temporal Lob Epilepsileri Hipokampus epilepsideki titreme nöbetlerine en duyarlı beyin bölgelerinden biridir. Buradaki nöron ölümleri, aksonların savrulması, granül hücrelerinin dağılması hipokampal sklerosise neden olabilir. Hipokampusun içindeki hilar mosi hücrelerinin ölümü lifli dokuyu dentat girus ve granül hücre dendritlerine yönlendirir. Bölgedeki bu düzenleme hücrelerde aşırı elektriksel faaliyet neden olarak titreme nöbetlerine yol açabilir. Bazı nöronların gereksiz faaliyeti yüzünden titremeler oluşabilir. Alzheimer Hastalığı"} {"url": "https://sinirbilim.org/hipotalamus/", "text": "Hipotalamus Nedir, Ne İşe Yarar? Hipotalamus kelime anlamı olarak talamusun altında demektir. İsminden de anlaşılacağı üzere beyinde talamusun hemen altında yer alır. Yaklaşık bir badem büyüklüğünde olup çoğunlukla gri maddeden oluşur. Bu da ortalama bir beyin ağırlığının 1/300'üne denk gelir. Hipotalamus tüm memelilerde bulunur ve 3. ventrikülün tabanı ile kenarlarını oluşturur. Bilim insanları hipotalamusun pek çok hücre grubundan oluştuğunu ve her nöron popülasyonunun farklı görevleri olduğunu tespit etti. Örneğin preoptik alanı kapsayan anterior kısım kadınlarda doğurganlığı ve kızışma döngüsünü düzenliyor. Ayrıca bu bölüm ısıya duyarlı nöronları sayesinde tirotropin salgılatıcı hormon salgılanmasında da rol oynuyor. Anterior hipotalamusun alt kısmında yer alan suprakiazmatik çekirdek sirkadyen ritmini düzenliyor. Bu alanın uzantısı olan paraventriküler çekirdek ise beslenme ve diğer metabolik olaylar ile ilgileniyor. Ventromedial hipotalamus ise arkuat çekirdek ile beraber yiyecek alımını ve enerji ihtiyacını kontrol eden beynin doygunluk merkezini kontrol ediyor. Yaşlanmanın hipotalamus üzerinde yarattığı tesir biraz ilginçtir ve hala araştırılmaktadır. Dişi farelerde yapılan bir araştırmada normal yaşlanma süresince hipotalamusun bazı bölümleri insüline benzer büyüme hormon reseptörü 1'in (IGF-1R) üçte birini kaybetmiştir. Kalori kısıtlamasına tabi tutularak IGF-1R reseptörlerinin aktif kalmasına çalışıldığında ise IGF-1R taşıyan immünoreaktif hücrelerinin sayısı daha da azalmıştır. Hipotalamusun Görevleri Hipotalamusun vücuttaki en temel görevi homeostazı düzenlemektir. Özellikle belirli bazı nöral devreler uzun süreli enerji dengesini, glikoz kullanımını, tuz ve su dengesini, vücut sıcaklığını, uyku/uyanıklık döngüsünü ve kan basıncını kontrol etmekten sorumludur. Bu anlamda hipotalamus merkezi sinir sistemi, endokrin ve otonom sinir sistemi arasında bir köprü görevi görür. Hiptalamus bütün işlevlerini yaparken vücudun metabolik ürünlerinden gelen ipuçlarını kullanıyor. Bu ürünler hormonlar, besinler, tuzlar vb. maddelerdir. Bu maddelerin miktarları, çeşitli doku ve organlardan gelen sinyallerle birleştirilerek bir değerlendirme yapılır. Sonrasında vücudun neye ihtiyacı varsa o yönde bir karar alınıp uygulamaya konur. Örneğin çok terleyip su kaybettiğinizde hipotalamus bunu engellemek için böbreklerden daha fazla su emilimi yapılması gerektiği emrini verir ve ilgili hormonların salınımını başlatır. Hipotalamus beynin merkezi bir yerinde olmasından ötürü çok sayıda beyin bölgesiyle bağlantı halindedir. Özellikle merkezi sinir sisteminde yer alan beyin sapı, limbik ön beyin, amigdala, Broca alanı ve serebral korteks bunların içinde en önemlileridir. Bütün bu bölgeler ile olan iletişimde leptin, girelin, insülin gibi hormonlar, sitokinler, glikoz ve uzun zincirli yağ asitleri dahil olmak üzere çok sayıda metabolik ürün hipotalamusa girer. Hipotalamus Doğru Çalışmazsa Ne Olur?"} {"url": "https://sinirbilim.org/histerektomi-hafiza-sorunlari/", "text": "Histerektomi Hafıza Sorunlarına Yol Açabilir Bir yeriniz acısa, bir ihtiyacınız olsa hemen anne dersiniz. Size en yakın kişi her zaman anneniz olmuştur. Anne ile çocuk arasındaki ilişki rahimde başlar ve hayat boyu devam eder. Kadınlar bir erkekten aldığı spermi büyüterek neslin devamını sağladıkları için birçok kültürde kutsaldır. Bu kutsiyet cennet anaların ayakları altındadır gibi sözlerle ifade edilir. Kadın doğurganlığının temel unsuru ise uterustur. Cinsel birleşme sonrasında fallop tüpünde döllenme gerçekleştikten sonra yeni oluşan hücre, anne rahmine yani uterusa intikal eder. Bazı kadın hastalıkları, kanser gibi sağlık sorunları ortaya çıktığında doktorlar uterusun alınmasına karar verebilir. Amerika'da 60 yaşına gelene kadar her 3 kadından birinin uterusu histerektomi adı verilen cerrahi işlem ile alınıyor. Histerektomi yaygın uygulanan cerrahi bir işlemdir. Doğal menopozdan önce uygulanırsa hastanın cerrahi işlem ile normalden daha erken bir yaşta menopoza girmesine neden olabilir. Şimdiye kadar ciddi bir zararının olduğu bilinmiyordu. Amerika'da Arizona Devlet Üniversitesi'nde yapılan bir çalışma histerektomi yapılan farelerde hafıza sorunları ortaya çıktığını gösterdi. Histerektomi Nedir? Fareler üstünde yapılan çalışmanın ayrıntılarına inmeden önce histerektomi nedir, neden yapılır öğrenelim. Histerektomi bir kadının uterusunu almak için yapılan cerrahi işlemdir. Birçok sebepten ötürü yapılabilir. Bunların en başında kanser ve endometriosis gelir. Anormal vajinal kanama, uterusun kalınlaşması, uterusun normal konumundan vajinal kanala doğru kayması da cerrahi müdahale gerektirebilir. Histerektominin farklı türleri vardır. Hastanın sağlık durumuna göre uterusun hepsi veya sadece bir bölümü alınabilir. Uterus alınırken yumurtalıkların da alınıp alınmayacağı çok önemlidir. Subtotal histerektomide hastanın uterusunun hepsi alınmaz sadece belirli bir kısmı çıkartılır. Total histerektomide ise tüm uterus ve serviks çıkarılır. Radikal histerektomide tüm uterusla birlikte uterusun kenarlarındaki dokular, serviks ve vajinanın en üst kısmı da alınır. Histerektomi Uterus Beyin İlişkisini Bozuyor Arizona Devlet Üniversitesi'nde psikoloji bölümünde çalışan araştırmacılar farelerin yumurtalıklarına dokunmadan sadece uteruslarını aldılar. Histerektomi uygulanan fareler bir zaman sonra yönlerini bulmakta daha çok zorlanmaya başladılar. Farelerin labirentlere konduğu veya su dolu havuza bırakıldığı testleri belki görmüşsünüz. Deneyler farelerin konumsal hafıza performanslarını ölçmeye yönelik olarak bu tür ortamlarda yapıldı. 6 Aralık'ta Endocrinology dergisinde yayınlanan makaleye göre doğal menopozdan önce uterusun alınması bazı bilişsel işlevleri bozabiliyor. Endokrinoloji kitaplarında uterusun fetüsü koruma ve besleme dışında herhangi bir görevinin olmadığı yazar. Uterusun faaliyetleri hep üreme çerçevesinde sınırlandırılır. Ancak hayvanlarda ve insanlarda yapılan araştırmalar bunun böyle olmayabileceğine işaret ediyor. Üreme sisteminin doğru bir şekilde çalışması için yumurtalıklar ve uterus karşılıklı iletişim halindedir. Yumurtalıklar salgıladığı hormonlar ile beyin ve vücut metabolizmasını doğrudan etkiler. Otonom sinir sistemi aracılığı ile uterus ve beyin arasında iletişim kurulabilir. Bu iletişim henüz çok iyi anlaşılamadı. Bilişsel işlevleri nasıl etkilediği ve bedenin yaşı ilerledikçe nasıl değiştiği bilinmiyor. Uterus ile Beyin Arasındaki İlişki Doğal menopozdan önce histerektomi olan ama yumurtalıkları alınmayan hastalarda demans riskinin daha yüksek olabileceği biliniyordu. Bununla ilgili yapılmış bazı araştırmalar var. Prof. Dr. Heather Bimonte-Nelson bu bulgudan yola çıkarak uterusun tek başına beyin işlevlerini etkileyip etkilemediğini görmek istedi. Eğer önceki sonuçlar doğrulanırsa menopozdan önce uterusu almanın beyin için potansiyel bir tehlike oluşturup oluşturmayacağını bileceğiz. Sorunu önceden tahmin etmek gerekli önlemleri almamızı da kolaylaştıracak. Dahası, uterus ile beyin arasındaki iletişimin yapısını daha iyi anlayacağız. Araştırma ekibi dişi farelerde yumurtalık ve uterusun öğrenme ve hafıza üzerindeki rolünü araştırdılar. Fareler menopozun hangi işlemle yapıldığına bağlı olarak 4 farklı gruba ayrıldı. İlk gruptaki farelerin yumurtalıkları alınmazken sadece uterusları alındı. İkinci grupta uterusa dokunulmadı ama yumurtalıklar alındı. Üçüncü grupta hem yumurtalıklar hem de uterus alındı. Son grup ise kontrol grubu olarak seçildi ve hiçbir organa dokunulmadı. - Grup Sadece uterus alındı. - Grup Sadece yumurtalıklar alındı. - Grup Hem yumurtalık hem uterus alındı. - Grup Hiçbir organ alınmadı. Fareler Labirentte Yollarını Hatırlamaya Çalıştılar Ameliyattan 6 hafta sonra araştırmacılar bütün farelere su dolu bir labirentte yollarını nasıl bulacakları öğretildi. Bütün fareler yolu nasıl bulacağını öğrendi ama bunu ne kadar iyi hatırlayacaklarını bilmiyoruz. Tüm fareler gerekli becerileri öğrendikten sonra su dolu bir labirente konduklarında yollarını hafızalarının ne kadar iyi çalıştığı ölçüldü. Ekip bilişsel becerilerin yanında üreme organlarının durumunu ve hormon salınımını da kontrol etti. Hafıza testini yapmak için fareler su dolu bir havuza kondu. Havuzun ortasındaki daire şeklindeki merkezden dışarıya doğru 8 kol çıkıyordu. Güneş gibi görünen bir labirente bırakılan fareler havuzdan çıkmak için su altındaki gizli platformu bulmak zorundaydı. Deneyin başında farelerin bulması için 4 platform yerleştirildi. Fare ilk platformu bulduktan sonra günün geri kalanında o platform çıkarılıyordu. Bütün platformlar bulunana kadar deney tekrarlanıyordu. Böylece fareler sürekli önceki platformların yerlerini hatırlamak zorundakalıyordu. Sadece Histerektomi Olan Farelerde Sorun Var Araştırmacılar iki platformun alınıp farelerin iki platform bulmak zorunda olduğu durumlarda histerektomi olup sadece uterusu alınan farelerin hatırlamayı başaramadığını gördüler. 8 kolun 4'ünde platform varken yönünü bulabilen fareler iki platform kaldığında ikisinin yerini hatırlamakta çok zorluk çektiler. Sadece uterusu alınan farelerin hatırlamakta zorluk yaşamasıekibin aklına bazı sorular getirdi. Uterus ile hafıza arasında nasıl bir ilişki vardı? Diğer gruplardaki farelerin hafızalarında herhangi bir aksaklık görülmüyordu. Sadece yumurtalıkları alınan fareler ile hiçbir organına dokunulmayan fareler arasında bir farklılık çıkmadı. İşin garibi hem yumurtalığı hem de uterusu alınan farelerde de kontrol grubuna benzer sonuçlar görüldü. Çalışmanın yürütücüsü Stephanie Koebele'ye göre sadece uterusun alınması bellek üstünde olumsuz bir etki yaratıyor. Yumurtalıkların uterus ile beraber alınması bu olumsuz etkiyi nasıl bertaraf ediyor bilmiyoruz. Histerektomi Hormonları Nasıl Etkiliyor? Çalışmanın sonunda araştırmacılar tüm farelerin yumurtalıklarını şekil, büyüklük ve yapı bakımından incelediler. Sadece uterusu alınan farelerin yumurtalıkları kontrol grubundaki farelerin yumurtalıklarından farklı değildi. Uterusun alınması yumurtalıkları etkilemiş gibi görünmüyordu."} {"url": "https://sinirbilim.org/hive-direnc-ccr5-delta-32/", "text": "HIV'e Direnç Kazandıran Bir Mutasyon: Ccr5 Delta 32 Bizi biz yapan mükemmel vücudumuz, DNA'mızdaki bazların dizilimi sonucu oluşur ve canlılık faaliyetleri bu sayede yönetilir. Yani, DNA hücrenin yönetici molekülüdür. Kalıtsal bilgilerimizi içeren genlerden oluşur. Fakat kalıtsal bilgilerimizi içeren bu genetik şifre herhangi bir nedenden dolayı değişebilir ve bozulabilir. İnsan genomunda meydana gelen bu kalıcı değişimler mutasyon olarak adlandırılmaktadır. Genellikle DNA ve RNA'da düzeltilmemiş hatalar sonucu oluşur. Peki, size bazı hataların bizi ölümcül bir virüse karşı dirençli kıldığını söylesek ne derdiniz? HIV'e Direnç Kazanmak 80'li yıllarla beraber artışa geçen, geçmişten günümüze 80 milyon kişinin enfeksiyonuna neden olan ve ölümcül bir virüs olan HIV, CD4 immün hücrelerini tahrip ederek vücudun bağışıklık sistemiyle savaşan ve onu baskılayan kronik bir enfeksiyon hastalığıdır. Hastalığın ilerleyen safhalarında CD4 hücrelerinin sayısındaki aşırı azalma sonucu AIDS ortaya çıkar. Bağışıklık sistemi yetersiz hale gelir ve hastalık belirtileri başlar. Fakat bazı kişilerde durumun böyle ilerlemediği görülür. Genellikle Avrupa'da rastlanılan bu kişilerin ccr5 yardımcı reseptörlerinde delesyon tipi bir mutasyon meydana geldiği ve bu sayede HIV'e karşı tamamen veya kısmen direnç gösterdikleri görülmüştür. Delesyonlar DNA zincirinin belirli bir kısmının tamamen işlevsel hale gelmesiyle oluşan mutasyonlardır. Delta 32 adlı bu mutasyon, işlevsiz olmayan bir proteini kodlayan 32 baz çiftinin silinmesiyle oluşur. Mutasyon hücrelerin dışındaki ccr5 yardımcı reseptörünün normalden daha küçük gelişmesine ve artık hücrenin dışına tutunamamasına neden olur. Bu sayede virüs seçilmiş kişileri enfekte edemez. Bu durum genin homozigot taşıyıcılarında gözlenir. Ancak mutant geni sadece anneden veya sadece babadan alan kişiler için tam direnç durumu söz konusu değildir. Bu kişilerde yalnız hastalığın ilerleyişinin geciktiği ve yavaşladığı görülmüştür. Kaynağı Nedir? Peki, genellikle beyaz ırkta rastlanılan bu mutasyonun sebebi ve kaynağı nedir? Bu soruyu cevaplamaya yönelik çeşitli çalışmalar yapılmış ve çeşitli fikirler öne sürülmüştür. Bazı bilim insanlarına göre virüsün kaynağı Vikingler zamanına dayanmaktadır. Vikinglerin işgaller sonucunda bu alleli İskandinavya'dan İzlanda'ya, Rusya'ya, Orta ve Güney Avrupa'ya yaydığı düşünülmektedir. Büyük Veba Salgını Ve Çiçekle İlişkisi Bu mutasyonla bağdaştırılan birçok şeyden biri de veba salgını. Bazı araştırmalara göre bu kişileri seçen veba salgını neticesindeki doğal seçilimdir. Fakat kara ölüm olarak da bilinen büyük veba salgınının sadece Avrupa'da yaşanmış olmaması bu düşünceyi çürütmektedir. Çiçek hastalığı da bu mutasyonla bağdaştırılan bir başka salgındır. Bilim insanları HIV ve çiçek hastalığı virüsü olan variolanın çok önemli bir ortak noktasını tespit etmişlerdir. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki variola da tıpkı HIV gibi yayılmak için ccr5 reseptörünü kullanılır. Bu da bilim insanlarını mutasyonun aslında çiçek hastalığına karşı bir direnç olarak ortaya çıktığını ve nesilden nesile aktarılarak HIV'e karşı da bir direnç sağladığını düşünmeye itmektedir. %100 Direnç Mümkün mü? Tabii istisnaların olduğunu görmezlikten gelmemek gerekiyor. Çünkü ccr5 delta 32 mutasyonuna sahip ama yine de HIV ile enfekte birkaç vaka bildirilmiştir. Bu durumda test yaptırıp bu mutasyona sahip olduğunuzu görmek sağlıklı olduğunuzu varsaymak için yeterli değildir. Cevaplanması Gereken Sorular"} {"url": "https://sinirbilim.org/homeopati-nedir/", "text": "Homeopati Nedir ve Sizi Neden İyileştiremez? Homeopati 1796 yılında Samuel Hahnemann tarafından geliştirilmiş bir alternatif tıp sistemidir. Hahnemann benzeri benzerle tedavi adını verdiği yöntemde bir hastalığı iyileştirmek için hastalığa neden olan maddenin düşük dozlarda uygulanması gerektiğini iddia eder. Gıda zehirlenmesi yaşadığınızda bozulmuş yiyecekler mi yersiniz yoksa midenizin yıkanmasını mı tercih edersiniz? Homeopati hiçbir bilimsel geçerliliği olmayan bir sahte bilimdir. Uzun yıllardır yapılan araştırmalarda plasebo etkisinden başka bir etkiye rastlanmamıştır. 21. yüzyılda modern tıp hücre zarlarındaki proteinleri tek tek hedef alabiliyor, DNA'nın içine girip tedavi modelleri sunabiliyor. Ancak homeopati sistemi 18. Yüzyıldaki sistemini kullanmaya devam ediyor. İçerdiği yöntemler günümüzün biyoloji, psikoloji, fizik ve kimya bilgisi ile hiç uyuşmuyor. Tamamıyla dogmalardan ve inanışlardan oluşan homeopati hastalık yapıcı maddenin alkol veya su ile seyreltilerek vücuda verildiğinde tedavi edeceğini belirtiyor. Uzmanlara Göre Aptalca Bir Yöntem Dünya Sağlık Örgütü homeopatinin profesyonel sağlık merkezlerinde kullanımını etik bulmuyor ve tavsiye etmiyor. Bu sistemin hiçbir akıl alır tarafı da yok. Hasta AIDS olduysa, ona düşük dozda HIV mi verelim? Maalesef ülkemizde ve dünyada pek çok kurum bu şarlatanlığı desteklemekte ve etkin olarak kullanmaktadır. Profesyonel tıbbi kurumlar bunun utanç verici, saçma bir yöntem olduğunu sürekli dile getiriyorlar. Homeopati yönteminde önce hastanın rahatsızlıkları dinlenir. Geçmişte neler yaşamış, hangi fiziksel ve zihinsel badireleri atlatmış bakılır. Homeopat yapacağı sözde tedavilere başlamadan önce hastanın bedensel ve psikolojik durumunu kontrol eder. Hastanın nelerden hoşlanıp, hoşlanmadığı, boyu, kilosu gibi özelliklerini öğrenir ve elde ettiği bu bilgileri tedavi aşamasında kullanacağını düşünür. Homeopati Ne Kadar Etkili ve Güvenli? Homeopatide hastalık belirtilerini gösterecek maddeler seyreltilerek hastaya veriliyor demiştik. Çok düşük yoğunluklarda hazırlanan karışımlar bazen etken maddeden tek bir molekül bile içermeyebiliyor. Plymouth Üniversitesi Peninsula Tıp Fakültesi'nde Edzard Ernst homeopatinin plasebodan bir farkı olmadığını kanıtlarken ilginç bir şey de keşfetti. Bazı homeopati karışımlarında ardışık seyreltmelerden dolayı etken maddeden hiç bulunmayabiliyordu. Sistem kendi içinde yöntem açısından da sorun yaratıyor. Homeopatinin modern savunucularından bazıları su hafızası diye bir şeyin varlığını ortaya atmışlardır. Etken madde suya karıştıktan sonra su onu hatırlıyor ve etkilerini hastaya aktararak şifa veriyor. Neresinden tutsanız elinizde kalacak bir yaklaşım. Bugüne kadar su hafızası diye bir şey hiçbir bilim insanı tarafından ortaya atılmadı veya kanıtlanmadı. Geçmiş yıllarda İstanbul Medipol Üniversitesi'nde homeopati kongresi yapılmıştı. Yanlış hatırlamıyorsam Ege Üniversitesi'nde de bu kongrenin benzeri düzenlenmişti. Üniversitelerimizde böyle şeylerin nasıl konuşulduğu ve itibar görüldüğünü aklım almıyor. Bilimsel camiada homeopati ve benzeri yöntemler kelimenin tam anlamıyla şarlatanlık, sahtekarlık olarak adlandırılır. Yapılan düzinelerce çalışmanın hiçbirinde homeopatinin klinik olarak anlamlı bir etkisi bulunamamıştır. Bazı çalışmalarda homeopatinin plasebo etkisi göstermekten öteye gitmediği görülmüştür. Az önce de bahsettiğimiz gibi verilen ilaçların bazılarında etken madde bile yok. Ancak hasta psikolojik olarak iyileşeceğine inandığı için belirtilerin ortadan kaybolduğunu düşünüyor. Ne Kadar Mantıklı? Homeopatinin faydalı olup olmadığını incelemeden önce ne kadar mantıklı bir fikir olduğunu tartışmalıyız. İlk paragrafta zehirlenme örneği vermiştim. Bir zehirlenme vakası yaşadığınızda panzehir mi alırsınız yoksa o zehirin seyreltilmiş halini mi? Yanıt çok basittir aslında. Kaldı ki homepati yöntemlerinde birçok zaman seyreltilme o kadar fazla oluyor ki etken maddenin kendisini de almıyorsunuz. Homeopati savunucuları bunu görmezden gelemiyor ve su hafızası diye bir şey uyduruyor. Ancak nükleer manyetik rezonans görüntülerinde bu savı destekleyen hiçbir kanıt bulunmuyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/homeostaz/", "text": "Homeostaz Her canlı yaşamına devam edebilmek için yaşadığı ortama uyum sağlamak zorundadır. Vücudun dış ortama uyumunu ifade etmek için kullanılan homeostaz kavramı, hücre dışı gerçekleşen olaylar karşısında hücrenin kendi metabolizmasını koruma eğilimidir. Düzenleyici sistemler yardımıyla organizmanın iç ortamının sabit tutulmasıdır. Hemostazı sağlamak için başta sinir sistemimiz ve endokrin sistemimiz olmak üzere çok sayıda organ ve sistem görev alır. Vücuttaki tüm organ ve dokular bu basit koşulları korumaya yardım etmek üzere bir görev üstlenmiştir. Örneğin akciğerler, hücreler tarafından kullanılan oksijeni karşılamak üzere hücre dışı sıvıya sürekli oksijen sağlarlar; böbrekler, iyon konsantrasyonunu sabit tutar, sindirim sistemi besin sağlar. Hemostazın sağlanamaması hastalık ve ölümle sonuçlanabilecek kadar ciddi bir durumdur."} {"url": "https://sinirbilim.org/hormon-dengesizligi/", "text": "Hormon Dengesizliği Yaşadığınızı Gösteren 7 İşaret Son zamanlarda sürekli huzursuz hissedip, gün içinde gelgitler yaşıyor musunuz? Hormon dengesizliği kendini en çok duygu ve davranış değişikliklerinde gösterir. Hormonlar vücudumuzda çeşitli organlarda üretilir ve kana karışırlar. Kana karışan hormon haberci görevi görerek hedef hücrelerine belirli bir işi yapmalarını veya yapmamalarını söyler. Vücudumuzda üretilen hormonlar yaşam boyu değişkenlik gösterir. Bu çok normal bir durum. Ergenliğe ulaştığımızda yaşadığımız fizyolojik ve psikolojik değişiklikler de hormonların miktarındaki değişimden kaynaklanır. Kadınların regl ve hamilelik dönemleri hormonlar dengesinin bir türlü kurulamadığı zamanlardır. Hormon dengesizliği bazı ilaçlar ve çeşitli yöntemler ile düzeltilebiliyor. Ancak hormonlarınız düzenli olmadığınızda ne gibi durumlar ile karşı karşıya kalacağımızı bir görelim. Adet Döneminde Hormon Dengesizliği Yaşayabilirsiniz Kadınların büyük çoğunluğunun adet döngüsü 21 ila 35 günlük zaman dilimlerinde olur. Eğer döngü zamanı sürekli değişiyorsa bazen regl atlanıyorsa hormon dengesizliği var diyebiliriz. Böyle durumlarda genellikle progesteron ve östrojen gibi hormonların çok az veya çok fazla salgılanması söz konusudur. Adet düzensizliği polikistik over sendromu gibi tıbbi rahatsızlıklardan da kaynaklanabilir. Eğer 40 yaşlarında veya 50'li yaşların başındaysanız menapoz öncesi hormon değişimleri yaşıyor olabilirsiniz. Sürekli devam eden adet düzensizliğinde doktorunuza başvurmalısınız. Uyku Sorunları Gece yatağa yattığınızda uyuyamıyor veya uyandığınızda çok yorgun kalkıyorsanız hormonlar ile ilgili sorunlar olabilir. Melatonin gece karanlığında salgılanan bir hormondur. Gözlerinize sürekli ışık girmesi durumunda melatonin salgınız normalden az olabilir. Bu da uykuya dalmanızı veya uykuda yeterince dinlenememenizi sağlar. Kadınlarda yumurtalıklardan salgılanan progesteron da uykuya dalmayı kolaylaştıran bir hormondur. Normal seviyesinden aşağıda olursa uyumayı zorlaştırır. Uykuya dalsanız bile ufak bir seste hemen uyanabilirsiniz. Menopoz döneminde kadınların yaşadığı gece terlemeleri ve sıcak basmaları da östrojen eksikliğinden kaynaklanır. Kronik Sivilceler Yüzdeki sivilceler çoğu insanın muzdarip olduğu bir sağlık sorunudur. Çok stresli zamanlarda, adet dönemlerinde, ergenlik çağlarında aknelerin çıkması olağan bir durumdur. Androjen hormonların kanda fazla bulunması yağ bezlerinin çok çalışmasına yol açar. Testosteron gibi androjen hormonlar hem erkek hem de kadınlarda bulunan erkek eşey hormonlarıdır. Bunlar kıl foliküllerinin etrafındaki deri hücrelerini etkilerler. Aynı zamanda sivilce oluşumunu da tetikleyen hormonlardır. Günümüzde dermatologlar bazı ilaçlar sayesinde akne oluşumunun önüne geçebiliyorlar. Hormon Dengesizliği Bazı Şeyleri Hatırlayamamanıza Neden Olabilir Vücut hormonlarının beyni nasıl etkilediği çok net bir şekilde bilinmiyor. Ancak şu bir gerçek ki östrojen ve progesteron gibi hormonlardaki değişiklikler kafa karışıklığına, hafıza sorunlarına yol açabiliyor. Regl dönemlerinde kadınların biraz daha agresif olması da belki hormonların düşünce süreçlerini etkilemesindendir. Östrojen nörotransmitterleri etkileyerek dikkat ve bellek süreçlerini bozabilir. Kesin olarak bilmiyoruz ama bundan şüpheleniliyor. Bu konuda önemli rahatsızlıklar yaşıyorsanız bir doktora görünmenizde fayda var. Göbek Bölgesindeki Fazla Yağlar Sindirim sistemi otonom sinir sisteminin bir alt birimi olan enterik sistem tarafından kontrol edilir. Enterik sistem ağızdan anüse kadar olan bütün sindirim sistemini reseptörler ile kaplamıştır. Bu bölgede enterik sistemin haberi olmadan kuş uçmaz. Özellikle mide ve bağırsakları çevreleyen reseptörler östrojen ve progesterondan çok etkilenir. Bu hormonların olağan seviyelerinden farklı miktarlarda kana karışması besinleri sindirirken farklı hisler yaşamanıza neden olur. Bu farklılıklar ishal, mide ağrısı ve bulantıdır. Adet dönemlerinde progesteron ve östrojen miktarı dalgalandığı için sindirim sistemindeki hücreler de normalden farklı davranabilirler. Sürekli Devam Eden Yorgunluk Bir insan sürekli yorgun olabilir mi? Benim tanıdığım böyle birkaç kişi var. Yorgunluğun çok fazla sebebi olabiliyor. Mevsimsel duygu bozukluğundan tutun da yoğun iş temposuna kadar birçok şey kronik yorgunluğa neden olabilir. Hormon dengesizliği de uzun süreli yorgunluğun nedenlerinden biridir. Üst paragraflarda progesteronun uykuya dalmanıza yardımcı olduğunu söylemiştik. Yüksek miktarlarda progesteron gün boyu halsiz, uykulu hissettirebilir. Tiroid hormonları da enerjimizi sağlamada çok önem taşır. Tiroid hormonları az salgılanan kişiler kendilerini güçsüz, bitik hissedebilirler. Bu tür belirtiler yaşıyorsanız bir endokrinoloğa gitmenizde fayda var. Depresyon ve Ruh Halinde Değişiklikler Depresyon deyince gözler hemen beyin kimyasallarına dönüyor. Serotonin, dopamin ve noradrenalin gibi hormonlar gün içindeki mutluluk seviyenizi ve öforinizi ayarlarlar. Medyada lanse edildiği gibi serotonin mutluluk hormonu filan değildir. Serotoninin eksikliği sizi bunalıma sokar ama fazla olması sizi daha mutlu yapmaz. Dopamindeki gibi yüksek miktarların daha yüksek hazza ulaştıracağı beklenmemelidir. Son yıllarda yapılan araştırmalar özellikle bağırsaklardaki bakterilerin ve vücudun salgıladığı kimyasalların bu nörotransmitterleri etkilediğini gösteriyor. Serotonin seviyenizin düşmesinde bağırsaklarınızdaki bakterilerin parmağı olabilir. Bunun yanında östrojen de beyin kimyasallarını etkileyebiliyor. Hormon Dengesizliği Nasıl Tedavi Edilir? Hormon dengesizliği tedavisi tamamen kişinin fizyolojik değerlerine göre doktor tarafından belirlenir. Bu konuda ne gibi seçenekler olduğundan bahsedelim. Öncelikle hangi hormon grubunda dalgalanmalar olduğuna ve muhtemel sebepleri incelenmelidir. Kadınlarda hormon dengesizliği doğum kontrol hapları, hormon replasman ilaçları, anti-androjen ilaçları ile giderilir. Bunun yanında östrojen, progesteron veya androjen hormonlarını hedef alan farklı ilaçlar da mevcuttur."} {"url": "https://sinirbilim.org/hp-kartus/", "text": "Günümüzde artık el yazımı ile yapılan işleyiş süreci son bulmuş ve onun yerine teknolojinin gelişmesi ile otomatik bir şekilde, standart olarak basım işlemi gerçekleştiren yazıcı ve fotokopi makineleri geliştirilmiştir. Bu makineler sayesinde çok kısa sürede hızlı, kaliteli, okunaklı ve güzel yazı basımları elde edilebilmektedir. Ancak bu makinelerin aktif bir şekilde çalışabilmesi için ise kartuş adı verilen baskı için gerekli mürekkebin yer aldığı parçalara gereksinim vardır. Sektörde kalite ve verimlilik bakımından tercih edilen bir marka olarak Hp markasına ait birçok farklı hp kartuş bulunmaktadır. Sizlerde ihtiyacınız olan renkli ve siyah kartuşları güvenilir bir süreç eşliğinde temin ederek ihtiyaçlarınızı karşılayabilirsiniz. Her Model Yazıcı ve Fotokopi Makinesine Uygun Hp Kartuş Modelleri Sektörde yer alan işletme çeşitleri ve hususi kullanımları karşılayabilmek adına birçok farklı modele sahip olan yazıcı ve fotokopi makineleri üretilmektedir. Bu makineler içerdikleri farklı özellik ve artılar ile kullanıcılar tarafından tercih edilmektedir. Sektörde model çeşitliliği bakımından da çokça ürünü bulunan Hp markasına ait olan cihazların basım yapabilmesi için gerekli olan Hp kartuş modelinin de bitmesi ardından tedarik edilmesi gereklidir. İşte hem stok bakımından, hem hızlı bir işleyiş ile hizmet vermesi bakımından, hem de güvenilir bir yapı olması bakımından özen gösteren bir işletmeden bu ürünler tedarik edilmelidir. Toner.com.tr firması bu konuda çok hassasiyet ile çalışan yapıların başında gelmektedir. En Uygun Fiyatlar ile Hızlı ve Güvenilir Hp Kartuş Temini Hizmet sürecinin kaliteli ve güvenilir olması yanında uygun fiyatlar içermesi ve müşteri memnuniyet odaklı bir yaklaşım ile hizmet vermesi de büyük bir önem arz etmektedir. Toner.com.tr bu konuda çok hassas davranan değerli bir kurumdur. Sizlerde ihtiyacınız olan Hp kartuş modellerini https://www.toner.com.tr/hp-orijinal-kartus linki üzerinden gönül rahatlığı ile temin edebilir, kaliteli hizmete erişim sağlayabilirsiniz."} {"url": "https://sinirbilim.org/hpv-enfeksiyonu/", "text": "HPV Enfeksiyonu ve HPV Aşısı Neden Önemlidir? Son zamanlarda aşısı ile sıkça gündeme gelen Human papillomavirus öncelikli olarak insanların skuamöz ve metaplazik epitelyal hücrelerini enfekte eden kapsülsüz çift sarmallı bir DNA virüsüdür. Oluşturduğu HPV enfeksiyonu çok bulaşıcıdır ve toplumda en sık görülen cinsel yolla bulaşan hastalıktır. Cinsel aktif kadınların yarısından fazlası hayatlarının bir döneminde HPVenfeksiyonu geçirmekle birlikte çoğu durumda bağışıklık sistemi tarafından virüs temizlenmektedir. Düşük riskli kabul edilen bazı türleri genital bölge mukozalarında condyloma acuminatum adı verilen siğil şeklinde karnabahar görünümlü iyi huylu tümörlere neden olur. Bazı türlerinde ise seyir daha kötüdür ve kansere kadar ilerleyebilir. Bulaş enfeksiyonlu deriden temas ile gerçekleşir. Tam bir cinsel ilişki olmasına gerek yoktur. Bariyer yöntemler bulaş riskini azaltır fakat yüzde yüz koruyucu değildir. HPV virüsü doğum sırasında anneden bebeğe geçebildiği gibi kontamine eşyalardan bulaştığı vakalar da bildirilmiştir. Birçok tipi olan HPV'nin en sık rastlanan tipleri HPV 6 ve HPV 11'dir. Bunlar onkojenik olmayan tiplerdir. Diğer bir deyişle kansere neden olmazlar. Genital bölgede siğillere neden olur. Düşük riskli dediğimiz bu tiplerde de virüsü tedavi eden bir ilaç yoktur. Siğil tedavisi belirtileri gidermeye yöneliktir. Bazı lezyonlar kendiliğinden de gerileyebilir ancak ilerleme riski daha fazladır. Serviks Kanseri Seviks kanserine en sık neden olan tipleri ise sırasıyla HPV 16, HPV 18, HPV 31, HPV 45'tir. Serviks kanserlerinin neredeyse tamamı bunlara bağlı olarak görülür. Virüsün bulaşması daha sonrası için uzun süre bağışıklık sağlamaz bu nedenle kişi hayatı boyunca defalarca bu enfeksiyona yakalanabilir. Cinsel olarak aktif her insan HPV riski taşımaktadır. Kötü hijyen, erken yaşta cinsel yaşama başlama, çok eşli cinsel yaşam, başka cinsel yolla bulaşan hastalık varlığı, sigara, kötü beslenme, çok doğum enfeksiyonun kötü huylu hale dönüşümünü arttıran risk faktörleridir. Smear Testi Rahim ağzındaki hücrelerin bozukluklarını, kanser öncü hücreleri ve enfeksiyonlarını saptamada kullanılan smear tarama testi rahim ağzı kanserinin erken tespiti için çok önemlidir. Atipik hücrelerin saptanmasına imkan verir ve bu sayede kanser gelişmeden kanser öncesi lezyonların tedavi edilebilmesini sağlar. Serviks kanserinin 10-15 yıl gibi uzun bir kuluçka döneme sahip olması kanseri önlenebilir kılmaktadır. Smear testi serviksten alınan sürüntünün incelenmesi yoluyla uygulanan ağrısız ve kolay bir işlemdir. Cinsel olarak aktif hale gelen tüm kadınlar periyodik olarak tarama programına alınmalı, HPV testi ve muayene ile birlikte kullanılmalıdır. HPV Aşısı Gardasil Papilloma virüsünün yol açtığı kanserleri önlemek için üretilen aşı servikal kanserlere en sık (%70) neden olan tip16 ve tip18 HPV ve genital siğillerin %90'ına neden olan tip 6 ve tip 11 HPV antijenlerini içerir. 9 tip antijen içerenleri de bulunmaktadır(gardasil-9) . Koruyucudur. Aktif enfeksiyonun tedavisinde kullanılmaz. Dörtlü olan bu aşı kız çocukları için 11-12 yaşlarında önerilse de 9-26 yaş arası tüm kız ve erkekler yaptırabilir. Normalde 3 doz şeklinde yapılan aşının 14 yaşından küçükler için 2 dozu yeterli olmaktadır. Aşının etkili olabilmesi için kişinin daha önce aşının içerdiği HPV tiplerinden biriyle enfekte olmaması gerekir. Bu nedenle koruyuculuğun çok yüksek olması mümkün olan en erken zamanda ve ilk cinsel ilişkiden önce aşılanmaya bağlıdır. Aşılı kişilerin aşının korumadığı HPV tipleriyle enfekte olma ihtimali bulunduğundan ve cinsel aktif kadınların daha önce enfekte olmuş olma ihtimali bulunduğundan kanser tarama programına devam edilmesi gerekmektedir. Canlı aşı olmadığından immün yetersizliği bulunan kişilerin de aşı olmasında bir sakınca yoktur. Hamilelere önerilmemektedir."} {"url": "https://sinirbilim.org/hucreden-organa-organoidler/", "text": "Hücreden Organa: Organoidler Bir hücrenizin alınıp size organ olarak nakil edilebileceğini söylesek belki biraz kuşku biraz da şaşkınlık hissedersiniz ancak her alanda çok hızlı gelişmelerin olduğu bir zamanda şaşırır mısınız pek emin değilim. Doku mühendisliği, kişiselleştirilmiş tıbbın ve rejeneratif tıbbın önemini her geçen gün arttırmasıyla büyüyen bir alan. Son yıllarda pek çok yöntem geliştirildi ve çalışmalar artmakta. Bu yazıda sizlerle bana en çok heyecan veren yöntemi paylaşmak istiyorum: organoidler. Organoid terimi organımsı anlamına geliyor. Organoid kültür yönteminin geçmişi ise 1950'lere dayanmakta fakat bu konudaki çalışmalar moleküler biyolog Hans Clevers ile büyük hız kazandı ve son yıllarda bu konudaki yayınlar artarak devam ediyor. Organoidler 3 Boyutlu Kültürde Üretiliyor Şu anda yaygın olarak kullanılan hücre kültürü yöntemleri iki boyutlu olarak gerçekleştiriliyor. İki boyutlu hücre kültüründe hücreler cama yapışıyorlar ve bu şekilde hücreler üzerinde çalışmalar gerçekleştiriliyor. Bu yöntemin özellikle insan bedenini taklit etmesindeki yetersizlikten dolayı alınan sonuçların klinik uygulamalarında istenilen sonuç alınamıyor. Çünkü her anlamda üç boyutlu yaşam sürerken sorunlarımızın çözümünde de üç boyuta başvurmamak bizi ileriye taşımıyor. Bir başka yöntem olan spheroid kültür yönteminden de bahsetmek isterim. Bu yöntem üç boyutlu olarak çalışma imkanı sağlıyor. Üç boyutu ise pek çok işlemle hücrelerin toplanıp ortasının nekroza uğramasıyla elde ediyoruz. Bu yöntem üç boyutlu olmasına karşın yine iki boyutlu yöntemlerdeki sorunları aşabilmiş değil. Organoid kültür yöntemi ise iki boyutlu klasik hücre kültürünün ve üç boyutlu spheroid kültür yönteminin getirdiği sorunları çözme potansiyeline sahip. Organoidleri kısaca, alınan bir kök hücrenin uygun ortam şartlarında diğer yöntemlerin aksine çok fazla müdahale edilmeden kısa sürede üç boyutlu organımsı yapıya kavuşması olarak tanımlayabiliriz. Organoidler bize pek çok alanda çalışma imkanı sunuyor. Bunlara rejeneretif tıp, ilaç testleri, kanser çalışmaları, kişiselleştirilmiş tıp ve mikrobiyom çalışmaları örnek olarak verilebilir. Kendi Kendimizin Organ Bağışçısı Olabiliriz Organoidler gelecek için büyük umut vaat etmekle beraber organoidlerin bazı sıkıntıları yok demek de mümkün değil. Bu yapılar her ne kadar diğer kültür yöntemlerinden daha iyi olsa da mükemmel değiller. Hala tam olarak organın bütün özelliklerini gösteremiyorlar. Bir başka durum ise etik tartışmalar olabilir. Bu tartışmalar beyin organoidleri üzerinde yoğunlaşmış durumda ve hayli ilginç açıkçası. Sorulan soru ise, bu organoidler evet bir beynin fizyolojisini taklit ediyor ve onun üzerinde çalışabiliriz fakat aynı zamanda beyin organoidleri bir bilince de sahip oluyorlar mı? Bu sorunun ve diğer etik problemlerin cevaplanmasını heyecanla bekliyorum. İleri Okuma: Organ Mühendisliği Doku Mühendisliğinin Yerini Alıyor Organoidler için geleceğin teknolojisi demek bence haksızlık olacaktır çünkü bu yöntemin öncüsü olan Hans Clevers organoidlerin birkaç yıl içerisinde rutin bir klinik işlem olacağını öngörüyor ve tıptaki gelişmelerin de gidişatına bakılınca bu öngörünün makul olduğunu görebiliriz. Peki organoidler daha önce bahsettiğimiz işlemlerin yanı sıra bizlere ne katabilir? Organoidler sayesinde artık kendimizin organ bağışçısı olabiliriz! Bizden alınan kök hücre bir kapta büyüyüp ihtiyacımız olan organa dönüştükten sonra bize nakil gerçekleşebilecek. En heyecan verici kısmı bu olsa gerek."} {"url": "https://sinirbilim.org/hucresizlestirme-organ-nakli/", "text": "Hücresizleştirme Yöntemiyle Organ Nakli Daha Başarılı Olacak Genellikle bizler doğal olanı yapay olana tercih ederiz. Canlılardaki ve doğadaki yapıların bizleri hayretler içerisinde bırakan mükemmel düzenlerini bunun bir nedeni olarak sayabiliriz. İnsan mükemmeli oluşturma konusunda yetkin değildir ancak bizler bu sorunu sahip olduğumuz özelliklerle bir noktaya kadar aşabiliriz. Doğal mekanizmaları kullanan çalışmalar son zamanlarda arttı. Bu çalışmalar, bizlere önümüzdeki zamanların bilim anlayışının nasıl olacağına dair bir öngörü sunabilir. Bana heyecan veren bir örnek vermek isterim: hastanın T hücreleri, yani hastalıklara karşı önemli bir bağışıklık elemanı gen düzenlenmesi sonucunda CAR-T hücrelerine dönüştürüldü. Genetiği değiştirilmiş bu hücrelerin özel antijen veya molekül taşıyan kanser hücrelerine saldırmaları sağlandı. CAR-T hücreleri büyük bir başarı elde etti. Başarının sağlanması da var olan ilgiyi arttırmış durumda. Daha önce belirttiğimiz gibi bu çalışmaların sayısı artıyor ve doku mühendisliği de çalışmaları bu alanlardan birisi. Doku mühendisliği, yaşam bilimlerinin ve mühendisliğin bir araya geldiği bir alan ve teknolojik gelişmelerle hız kazanmış durumda. Doku mühendisliği, zarar görmüş veya hastalıklı dokuların tamirini ve hatta yenisiyle değiştirmemize olanak sağlıyor. Kişiselleştirilmiş ve rejeneretif tıbbın önemli bir aracı olan doku mühendisliği önemli bir alanda bilim insanlarının ilgisini çekmiş durumda: Organ nakli. Organ bağışçısı ile organı alacak kişi arasındaki doku farkının çok yüksek olması bilim insanlarını yeni arayışlara yöneltti. Doku mühendisliği ise bizlere pek çok olanak sunuyor. Daha önce değindiğimiz gibi doğal yapıların kullanılması başarı şansını arttırıyor ve bu yazıda değineceğimiz konu da bu amaca hizmet ediyor: Doku mühendisliğinde başarıyla kullanılan hücresizleştirilmiş doku ve organlar . Hücresizleştirme ve Organ Nakli Hücresizleştirme uzun süredir bilinen fakat son zamanlarda popülerleşen bir alan haline geldi. Hücresizleştirme ve amacı basitçe biyolojik materyalin deselülerizasyon yani hücresizleştirme yöntemleriyle hücre dışı matriksin elde edildiği biyolojik hücre iskeletinin hasarlı doku ve organ bölgelerinin iyileşmesinde kullanılmasıdır. Bilim insanlarını bu yönteme iten ise alıcının doku reddini ortadan kaldırmaktır. Sağlıklı bireyden alınan dokunun hücresizleştirilmesinin ardından elde edilen yapı iskeletinde dokuyu alacak bireyden alınan hücrelerin büyütülmesi yani reselülerizasyon ile amaca ulaşılıyor. Doğal yapı iskeleti yerine mekanik ve elektriksel yapılar büyük ölçüde başarısız oldu çünkü bu yapıların görevi taklitti ancak insanı oluşturan dokular plastik veya metal değildir. Deselülerize, hücresizleştirilmiş, yapıların kişiselleştirilmiş tıp için önemli olduğunu görebiliriz. Artık sahip olduğumuz imkanlar sayesinde hastalık yoktur, hasta vardır sözü ışığında, tedavideki başarı şansını ve aynı zamanda hastaların yaşam kalitelerini arttırmada daha başarılıyız. Sahip olunan deneyimlerle, idrar kesesi, deri, iskelet kası, tendon, kalp kapakçıkları, kan damarları, akciğerler ve hatta karaciğer ile kalbin de içinde bulunduğu pek çok yapının iskeleti elde edildi. Biraz sonra değineceğimiz hücresizleştirme yöntemlerinin pek çok çeşidi bulunuyor. Her yöntemin dokular üzerindeki etkisinin farklı olduğunu düşündüğümüzde biyolojik materyale uygun yöntem seçmek büyük önem taşıyor. Hücresizleştirme Nasıl Yapılıyor? Doku deselülerizasyonu yöntemleri elde edilmek istenen yapıya göre değişiklik gösteriyor ancak bu metotları kimyasal ve fiziksel olarak iki temel başlık altında toplayabiliriz. En iyi sonucun elde edilmesi için fiziksel ve kimyasal yöntemlerin birlikte uygulandığını daha sık görebiliriz. Kullanılan yöntemlerle dokuya en az hasar verilmesi ancak aynı zamanda hücresel materyallerin uzaklaştırılması hedeflenir çünkü konak görevi görecek olan yapının işlevselliğinin korunması hayati önem taşıyor. Dokudan hücrelerin ve materyallerinin uzaklaştırılmasının ardından kullanmak istediğimiz hücre grubunu elde ettiğimiz yapı iskeletinde büyütüyoruz. Deselülerize yapıyı elde etmek için gereken sürenin de makul olması hücresizleştirme yöntemini değerli kılıyor. Örnek vermek gerekirse, 6 aylık bir domuzdan elde edilen kalp 48 saat içerisinde, karaciğer 24 saatte tamamen istediğimiz deselülerize hale geliyor. Organ Yetersizliği"} {"url": "https://sinirbilim.org/huntington-hastaligi/", "text": "Huntington Hastalığı Huntington hastalığı beyin hücrelerinin ölümüne yol açan bir kalıtsal hastalıktır. İlk belirtiler ruh halindeki değişiklikler ve zihinsel becerilerde aksamalar olarak ortaya çıkar. Bunları kas koordinasyonundaki bozukluklar ve yürüyüşte yaşanan dengesizlikler takip eder. Hastalık ilerledikçe vücut hareketlerindeki organizasyon eksikliği daha belirgin hale gelir ve fiziksel beceriler gittikçe kötüleşir. Huntington hastalığının belirtileri genellikle 30 ila 50 yaş aralığında görülür ama herhangi bir yaşta da ortaya çıkabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/huzunlu-muzikleri-severiz/", "text": "Hüzünlü Müzikleri Neden Severiz? Hepimiz arabada, yürürken veya ders çalışırken çeşitli müzikleri dinleriz. Müzik bizi keyiflendirse de üzse de nedense bir türlü ondan vazgeçemeyiz. Bizi üzen müziklerden neden bu kadar hoşlanıyoruz ve adeta 'bağımlısıyız'? Bağımlı kelimesini kullanmak durumundayım çünkü müzik de sigara gibi bağımlılık yapıyor. McGill Üniversitesi Montreal Sinirbilim Enstitüsü'nde Dr. Robert Zatorre'nin liderliğindeki araştırma ekibi bu sorunun yanıtını dopamin hormonunda buluyorlar. Dopamini birçoğunuz duymuşsunuzdur, beynin ödül mekanizmasında görevli temel moleküllerden bir tanesi. Sevdiğimiz müzikleri dinlediğimizde de beynimiz dopamin salgılayarak bizi ödüllendiriyor ve hoşnut hissetmemizi sağlıyor. Buna en çok ihtiyacımız olduğu zamanlar ise üzgün olduğumuz zamanlar. Egzersiz yaptığımızda, tuzlu veya yağlı yiyecekler yediğimizde de beynimiz dopamin salgılayabiliyor. Hamur işi yiyecekleri neden sevdiğimiz sanırım artık daha iyi anlaşılıyor. İleri Okuma: Dopamin Beynimizi Nasıl Etkiler? Doğa Müzik Zevkimizi Etkiliyor Müzikten keyif almamızı sağlayan bir diğer faktör müziğin karmaşıklığı ve yapısındaki gizli yapılardır. Müzik kulağı iyi olmayan bir kişi herhangi bir eser çalınırken yanlış notaya basılsa bile bunu fark etmeyebilir ama müzik kulağı iyi olan biri bunu hemen fark edecektir. Şarkıları birden fazla dinlememizin sebebi müziğin karmaşıklığından kaynaklanıyor. Müziğin içindeki gizli yapıyı çözdükçe beynimiz dopamin salgılar ve bu bize keyif verir. Bazı şarkıların ömrü 1 aydır, bazıları 3 ay, bazı eserler vardır ölümsüzdür. Usta müzisyenlerin ellerinden çıkmış eserler yüzyıllar sonra bile dinlenirken pop müziğin ömrü bu yüzden kısa sürüyor. Zaman içinde yüzyıllar içinde beynimiz bazı seslerden hoşlanacak bazı seslerden ise hoşlanmayacak şekilde gelişmiştir. İnsanlar yüzlerce yıl doğayla iç içe yaşadığından ötürü, insan beyni de doğaya ait seslerden keyif alacak şekilde gelişmiştir. Yağmur sesini sevmeyen çok az kişi vardır veya piknik yaparken kuşların ötüşünden rahatsız olan. Ancak burada aklınıza şu soru gelebilir. Peki, o zaman metal müzik dinleyenler? Burada karşımıza alışkanlıklar çıkıyor. Beynimiz bu müzikleri dinlemeye başladığı andan itibaren zamanla bu müzik türüne alışıyor ve beyin artık bundan keyif almaya başlıyor. İleri Okuma: Müziğin Tekrar Eden Kısımlarını Neden Severiz?"} {"url": "https://sinirbilim.org/ibm-yapay-noronlar-uretiyor/", "text": "IBM Yapay Nöronlar Üretiyor Uzun zamandır bilgisayarlar yapay beyinler olarak düşünüldü ancak yakın bir dönemde IBM bu alanda yapay nöron üretimine kalkışarak bir ilke imza attı. Zürih merkezli teknoloji devi, araştırma merkezinde organik bir beynin sinyal aktarım prensibini simüle etmek amacıyla 500 adet yapay nöron üretti. Yapay sinyalleşme alanındaki araştırmaların gösterdiklerine bakarsak asıl dönüm noktası bu öğelerin mikroskobik ölçeklerden aşağılara çekilmeleri ve hala verimli bir şekilde çalışmakta olmalarıdır. IBM'in bu başarısını önemli kılan etken şudur: Yapay nöronların bir kaç nanometreye kadar küçültülmeleri ve hala kullandıkları düşük enerjiler ile aktif halde olmalarıdır. Yapay Nöronlar Şekil Değiştirebiliyor Organik nöronlar belli miktarda enerji depolayabilen, sinyal kapıları gibi çalışan hücre zarlarına sahiptirler. IBM'nin ürettiği nöronlarda ise bu rol ufak bir kare parça Germanyum-Antimon-Tellerium tarafından üstlenilir. GST, CD olarak da bilinen optik disklerde yaygın olarak bulunan bir maddedir. GST'ler yeterince ısındığında amorf , yalıtkan bir halden kristal hale faz değiştirmektedir. Diğer bir deyişle yapay nöronlardaki elektrik iletkenliğine sahip olmayan membran yeterli enerjiye sahip olduğunda kristal faza geçerek iletkenlik kazanır ve sinyallerin iletilmesini sağlar. Nöronların membranı işlevini yerine getirdikten sonra tekrar eski hali olan amorf yapıya geri döner. Bu durumu ayrıntılı olarak açıklayacak olursak faz değişimi demek bir maddenin katı halden sıvı veya gaz haline geçmesidir. 20. yüzyıl ortalarında kalkojenit camın elektrik enerjisine maruz kaldığında faz değişimine uğradığı bulundu. Kalkojenit camın faz değişimi sinematografik olarak çıkarıldı. Bilim adamlarının elde ettiği sonuçlar özetle camın elektrik enerjisi ile faz değişimine uğradığını, bu değişimin bir depolama alanı olarak kullanılabileceğiydi. Kalkojenit Cam Kalkojenit camın bu özellikleri ilk olarak CD' lerin doğmasını sağladı. Kalkojenit cam elementlerinden oluşan bir kaplama plastikle birleştirildi. Elde edilen CD' lere manyetik enerji ile yönlendirilmiş , kalkojenit tabakanın faz değişimine uğramasına sebep olacak bir lazer ışını gönderildi. Lazer ışını o kadar etkiliydi ki tıpkı elektrik enerjisi gibi kalkojenit yapıyı zedelemeye yetti. Lazer kalkojenit yapıda faz değişimi yarattı, değişim yaşanan yer 0, sağlam kalan yer 1 kabul edildi. Bilim insanlarının organik sinir ağlarına eşdeğer başka bir karakteristiği elde etmeleri gerekmektedir. Araştırmacılar stochiasticity veya sinyallerin ateşlenmesi durumundaki rastgelelik durumunu göz ardı etmemelidir. IBM, GST membranlarının aynı yapılandırma durumuna hiç bir zaman dönmediğinden dolayı yapay nöronların bunu başardığını açıklamaktadır. Bu durum sinir ağları gruplarının hiç beklenmedik başarılar elde etmesine yol açmaktadır. Ayrıca bu durumların sonuçları tam bir şekilde öngörülebilir olunsaydı bu başarının elde edilemeyeceği de aşikardır. Yapay Nöronlar ile Bilgisayarlar Taklit Edilebilir"} {"url": "https://sinirbilim.org/ibn-i-haldun/", "text": "İbn-i Haldun İbn-i Haldun Tunus'ta dünyaya gelen 14. yüzyıl düşünürü, devlet adamı ve tarihçisidir. Modern historiyografinin, sosyolojinin ve iktisatın kurucusu olarak bilinir. Hayatı boyunca bazen hapis yatan, bazen kadı ve devlet adamı olarak görev yapan İbn-i Haldun Şam'ı işgal eden Timur ile de bir defasında konuşmuştur. İbn-i Haldun'un Osmanlı Devleti tarih anlayışında büyük bir etkisi olmuştur ve kendisinden sonra pek çok tarihçiyi etkilemiştir. Başta Katip Çelebi, Naima ve Ahmet Cevdet Paşa olmak üzere Osmanlı tarihçileri Osmanlı Devleti'nin yükseliş ve çöküşünü pek çok defa onun teorileriyle analiz etti. Avrupa'da Çok İlgi Gördü Arap dünyasında yeniden keşfedilmesi ancak Arap milliyetçiliğinin gelişmeye başlaması ile oldu. 19. yüzyıldan itibaren ise Avrupalı tarihçiler tarafından keşfedildi ve eserleri büyük takdir gördü. Öyle ki Toynbee, aradan geçen yüzyıllardan sonra onun için şöyle dedi: Herhangi bir zamanda, herhangi bir ülkede, herhangi bir zihin tarafından yaratılmış en büyük tarih felsefesinin sahibi."} {"url": "https://sinirbilim.org/ibn-i-sina-kimdir/", "text": "İbn-i Sina Kimdir? İbn-i Sina 980 yılında Buhara'nın Efşene köyünde dünyaya geldi. Babası Abdullah Samani İmparatorluğunda saygın bir bilim adamıydı. Çevresinde birçok alimle ve ilim ortamının tam da ortasında yetişen İbn-i Sina henüz 10 yaşındayken Kuranı hatmetti. Aynı zamanda edebiyat, dil ,fıkıh ve daha birçok alanda eğitimler aldı. Öklid'in 'Elementler' kitabı, Batlamyus'un Almagest'i gibi zamanının en önde gelen bilim eserlerini okudu. ''İnsanın ruhu kandil, bilim onun aydınlığı ve Tanrısal bilgelik de kandilin yağı gibidir. Bu yanar ve ışık saçarsa o zaman sana 'diri' denir.'' ''Hiç kimse görmek istemeyen kadar kör değildir'' İlk olarak hastalıktan kurtardığı Emir'in yanında çalışmaya başladı. Bu başarısının ödülü zamanın ünlü kütüphanelerinden olan Samani kütüphanesinden istediği kadar yararlanabilmek oldu. Bir bilim insanı için bu en büyük ödüldü. Daha sonrasında yıkılan hanedanlıklar, sürgünler, öğrenme ve öğretme arayışı ve daha nice olay. Yaşadığı Hanedanlıklar kimi zaman onu ödüller ve övgülerle müjdelemiş. Ama ne yazık ki kimi zaman da hapishanelerle cezalandırmıştır. Kaçmak zorunda kaldığı, başkasının kılığına girmesi gerektiği bile olmuştur. Ömrünün sonunu ve en rahat dönemini İsfahan'da doktor ve bilim danışmanı olarak geçirmiştir. Bir sefer sırasında geçirdiği kolit atağından sonra ölüm döşeğinde tüm mallarını yoksullara bağışlamış ve kölelerini azad etmiştir. 1037'nin Haziranında 57 yaşındayken ömrü boyu bağlı kaldığı kitaplarına veda etmiştir. Mezarı Hamedan'dadır. ''Şifasız hastalık yoktur; irade eksikliğinden başka. Değersiz bitki yoktur; tanınmamasından başka.'' ''Tıp ilmi ki beyte sığdırılmıştır ve söylemenin güzeli de kısa söylenmesindedir. Az ye! Yedikten sonra hazım oluncaya kadar başka bir şey alma! Zira şifa yemeğin hazım olunmasındadır. İnsanın sağlığını bozan yemek üzerine yemek yemektir. O yüzden tıpta, hastalık ve sağlığın sebeplerini bilmemiz gerekir.'' Yaşadığı çağda İslam coğrafyasının ve hatta tüm dünyanın en büyük hekimlerinden biri olarak tarihe geçmiştir. Erken tıbbın babası olarak kabul edilir. İslam coğrafyasında 'Ebu Ali Sina', Batılılarda ise 'Avicenna' olarak tanınır. Tıp ve felsefe alanlarında ağırlıklı olmak üzere 200 civarında eseri mevcuttur. Batılılarca Modern Orta Çağ biliminin kurucusu ve 'Büyük Üstat' olarak bilinir. Tıp alanında en önemli eserleri El Kanun fi't Tıb ve Kitabü'l Şifa 'dır. 'El Kanun fi't Tıb' ile ünlenmiş ve bu kitap 17.yüzyıla kadar hem Avrupa'da hem Ortadoğu'da temel kitap olarak tıp öğrencilerine öğretilmiştir. ''Ruhsal bir hayal gücü vardır.Bu güç, hastalıkları oluşturabileceği gibi var olan rahatsızlıkları da ortadan kaldırabilir. Beden, ruhsal hayal gücünün emirlerine itaat etmek zorundadır.'' ''Faziletler alışkanlık haline getirilince saadet doğar.''"} {"url": "https://sinirbilim.org/icimizdeki-balik-neil-shubin/", "text": "İçimizdeki Balık Neil Shubin Evrim hakkında bilgi sahibi olmak istiyorsanız harika bir başucu kitabınız var: Neil Shubin'in İçimizdeki Balık kitabı. Neil Shubin bir paleontolog. Dağ, bayır demeden bütün dünyayı geziyor ve fosil topluyor. Laboratuvarında bu fosilleri incelerken bir yandan da DNA analizleri yapıyor. Kitapta Shubin'in maceraları, nasıl fosil topladığı ve neler yaptığı ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor. Milyonlarca yıl önce yaşamış hayvanlara bakarak kendimiz hakkında neler öğrenebiliriz. Kitabında kapağında gördüğünüz hayvan Tiktaalik, atalarımızdan biri. Üst kol kemiğimizin, omzumuzla birleştiği yerdeki yassı kemik onda da bulunuyor. Bu kemiklerin var olma süreci 375 milyon yıl önceye dayanıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/ideal-kilo-icin-kaliteli-uyku-onemli/", "text": "İdeal Kilo için Kaliteli Uyku Önemlidir Kilo vermek için sürekli çabalıyor, yediklerinize içtiklerinize çok dikkat ediyor ama sonuç alamıyorsanız bir yerlerde yanlış yapıyor olabilirsiniz. İdeal kilo elde edilmesi kolay bir hedef değildir. Gece kaçta yattığınıza, nasıl uyandığınıza dikkat ettiniz mi? The FASEB Journal adlı dergide yapılan bir araştırmada Fransız araştırmacılar vücut metabolizmasındaki işlevlerin süresini belirleyen genleri mercek altına aldılar. Eğer bu genler bozulursa aşırı kilo alınımına ve buna bağlı sağlık sorunları ortaya çıkabiliyor. Bu araştırma bize metabolik zamanlamanın kilo alımına ne tür etkileri olduğu konusunda ışık tutuyor. Fransa'da Strasbourg Üniversitesi'nden araştırmacı Etienne Challet'e göre vardiya gibi günlük döngü şeklinde gerçekleşen olayların bozulması, bizi yapay ışığa maruz bırakıyor. Örneğin jet-lag'ın insan sağlığı üzerinde birçok olumsuz etkisi mevcut. Buna benzer bir sorun vardiyalı işçilerde de var. Her gece yattığınız saat sürekli değişiyorsa, uyku kaliteniz düşük oluyorsa, bu durum kilo almanıza yol açabilir. Vücudun çoğu sistemi birbiriyle iç içe çalışır. Biyolojik ritim çok doğal olarak hormonal sistemi etkiler böylece kilo verme ve alma uykudan bağımsız olarak düşünülemez. İleri Okuma: Jet-lag Nedir? İdeal Kilo İçin Biyolojik Ritme Önem Vermeliyiz Challet ve arkadaşları bu araştırmada iki grup fare kullandılar. 1. grup normal farelerdi, 2. gruptaki farelerin ise Rev-Erb alfa genleri yoktu. Bir süre sonra her iki grup fare aynı miktar yiyecek yediği halde, Rev-Erb alfa genleri olmayan farelerde obezite oluştuğu gözlendi. Daha sonraki araştırmalarda, Rev-Erb alfa genleri olmayan farelerin normal farelere oranlar yedikleri yiyecekleri metabolizmalarına katma şekillerinde büyük farklılıklar gözlendi. Özellikle beslenme dönemlerinde Rev-Erb alfa geni olmayan farelerde aşırı kilo alımı gözlendi. Dr. Challet sirkadyen ritmindeki her değişikliğin vücudun normal işleyişini etkileyeceğini belirtiyor. Her gece 12 1 arası yatıyorken bir gece sabaha kadar uyanık kalırsanız bu durum sirkadyen ritminize zarar verir. Bunun tek gecelik olması kayda değer bir hasar ortaya çıkarmaz ama sürekli tekrar etmesi halinde ciddi sağlık sorunları ortaya çıkabilir. Baş ağrıları, yeme bozuklukları, dalgınlık gibi sorunlar bunlardan bazılarıdır. İdeal kilo için mücadele veren insanların yatma ve kalkma saatlerine dikkat etmesi gerekiyor. Evrimsel Süreçte Bu Kadar Çok Işık Yoktu FASEB Journal dergisinin editörü Gerald Weissmann'a göre bu araştırma evrimsel kökenlerimize ışık tutması açısından çok önemlidir. Bu araştırma sayesinde Strasbourg'daki bilim insanları gece ve gündüzün bizim vücut metabolizmamızı nasıl etkilediğini açıklayabiliyorlar. Biz gezegenimizin doğal ışık ve karanlık döngüleriyle uyumlu bir şekilde yaşamak üzere evrim geçirdik. Daha 100-200 yıl önce insanlar çok daha farklı uyku düzeninde yaşıyordu. Bugün telefonlar, bilgisayarlar, sokak lambalarının hayatımıza girmesiyle beraber ışıktan kaçamaz olduk. İleri Okuma: Ekran Işığı Vücudun Biyolojik Saatine Zarar Veriyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/idrar-testi-mesane-kanseri/", "text": "İdrar Testi ile Mesane Kanseri 10 Yıl Önceden Teşhis Edilebilir Kanser 21. yüzyılda hala çok fazla can alan bir hastalık olarak karşımıza çıkıyor. Çok umut verici klinik araştırmalar olmasına rağmen mesane kanseri gibi bazı kanser türlerinde hayatta kalma oranı çok yüksek değil. Kanserin tedavisinde en önemli basamaklardan birisi erken teşhistir. Maalesef klinik bulgular görüldüğünde kanser vücuda çoktan yayılmış oluyor. Araştırmacılar şimdi bir idrar testi ile mesane kanserini klinik bulgulardan 10 yıl önce teşhis etmeyi hedefliyorlar. Dünya Sağlık Örgütü'nün Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı idrardaki bir biyobelirtecin mesane kanseri için çok etkili bir tahmin yöntemi olarak kullanılabileceğini öne sürüyor. Bu biyobelirtece bakarak doktorlar klinik bulgulardan 10 yıl önce mesane kanserinin başladığını görebilirler. Böyle bir şeyin olması halinde kanser dokuya yayılmadan hemen müdahale edilerek hastalığı başlamadan bitirebiliriz. Mesane Kanseri Zor Bir Hastalıktır Mesane kanseri çok zor bir hastalıktır. Erken evrelerinde bile doktorlar için zorlayıcıdır. Şu an onkologların elindeki en iyi teşhis araçları fiziksel muayene ve görüntüleme yöntemleridir. Özellikle sistoskopi yoluyla hastanın mesanesi incelenerek hastada mesane kanseri var mı diye bakılır. Şimdi ise bir idrar testi ile sonuçları çok daha erkenden alabiliriz. Şu an klinik olarak uygulanamasa da laboratuvarda yapılan testler çok olumlu sonuçlar verdi. Biyopsi ve sistoskopi gibi görüntüleme yöntemlerinin yanında basit bir idrar testi ile hastalığın teşhisi çok pratik kalıyor. Böylece hem sağlıklı insanlar hem de kanser hastalarının durumları çok hızlı test edilebilir. Birkaç yıl önce araştırmacılar telomeraz revers transkriptaz geninde meydana gelen mutasyonların mesane kanserinde çok fazla olduğunu keşfettiler. Bu TERT genindeki mutasyonlar idrardan da tespit edilebiliyor. Mesane kanseri hastalarının idrarlarında TERT geni mutasyonları tespit edildiğinde araştırmacılar mesane kanserinin başlamış olduğunu düşünüyorlar. Ancak şimdiye kadar bu biyobelirtecin çok etkili bir tanı yöntemi olduğu kesinleşmedi. 14 Yıllık Bir Proje IARC'ta çalışan bilim insanları biyobelirtecin ne kadar etkili olduğunu araştırmak için İranlı bir araştırma ekibi ile beraber çalıştılar. Ünlü tıp dergisi Lancet'e bağlı olan EbioMedicine adlı dergide Şubat 2020'de yayınlanan çalışma için araştırmacılar 2004 yılında işe giriştiler. Aradan geçen 14 yıl boyunca 50.000'den fazla sağlıklı insan tarandı. Katılımcıların kan, idrar, saç ve tırnak örnekleri toplandı. 50.000'den fazla katılımcının örneklerin oluşan veri tabanı ilerleyen yıllarda hasta olanlar ile olmayanlar arasındaki farkın ortaya konmasında çok yardımcı olacaktı. Bu denli kitlesel bir çalışmayı yapmak kolay değildir. 50.000 insanın kan örneğini topluyorsunuz ve 14 yıl boyunca saklıyorsunuz. İdrar Testi ile TERT Mutasyonları Araştırılıyor Araştırma esnasında 38 kişide mesane kanseri görüldü ve bu kişilerin %46,7'sinin TERT geninde mutasyon tespit edildi. Buna karşılık kontrol grubu olarak ayrılan kanser taşımayan 152 kişide TERT mutasyonları yoktu. Araştırmacılar idrar testi ile TERT mutasyonlarının tespitinde önemli bir adım atmış oldular. İlk defa mesane kanserinin erken teşhisinde TERT mutasyonlarına dayanan invazif olmayan bir yöntem deneniyordu."} {"url": "https://sinirbilim.org/ihmal-sendromu-nedir/", "text": "İhmal Sendromu Nedir? Genellikle inme ve benzeri bir beyin hasarının sonucu olarak karşımıza çıkan ihmal sendromu çok ilginç bir nöropsikolojik fenomendir. Görsel ihmal sendromu söz konusu olduğunda kişi görsel alanın sağ veya sol tarafındaki uyaranlara dikkat edemediğinden dolayı bu bölgeyi ihmal eder. Örneğin kişi önündeki bir çizimi kopyalaması istendiğinde çizimin sağ tarafını kopyalayabilirken sol tarafını çizemez çünkü o tarafa dikkatini yöneltememiştir. Bunun gibi kişinin önündeki tabağın yalnızca bir yarısındaki yiyecekleri yemesi, yüzünü tıraş ederken yalnızca tek tarafını tıraş etmesi, yalnızca tek tarafına makyaj yapması da ihmal sendromunda yaşanan bazı talihsiz olaylar olarak karşımıza çıkar. İhmal Sendromu Sol Tarafta Daha Sık Görülüyor Beynimizde sağ hemisfer bedenimizin sol tarafını, sol hemisfer ise sağ tarafını kontrol eder. Bu çaprazlanmaya bağlı olarak beynin sol tarafında meydana gelen bir lezyon sağ tarafı etkilerken, sağ tarafında meydana gelen bir lezyon da sol tarafı etkilemektedir. İhmal sendromu sıklıkla sağ parietal lezyonlarda -kimi zaman da sağ frontal lezyonlarda- ortaya çıktığından dolayı sol tarafın ihmali ile klinikte daha çok karşılaşılır. Bunları okurken aklınıza kişinin tek tarafı görmemesi ile karakterize bir sendrom gelebilir. Ancak ihmal durumunda kişinin görme duyusu ile ilgili bir problem yoktur, aksine görsel dikkatin bozulduğu bir durum söz konusudur. Yani kişinin dikkatini ihmal edilen tarafa vermesi sağlandığında kişi oradaki uyaranları da görebilir. Ayrıca bu yazıda bolca görsel ihmalden bahsettik fakat ihmalin farklı duyusal alanlar ile ilişkili diğer çeşitleri de mevcuttur. Örneğin kişi sol tarafını ihmal ediyorsa sol omzuna dokunduğunuzda herhangi bir tepki vermeyebilir ya da sol taraftan seslenildiğinde duymuyormuş gibi görünebilir. İhmalin ciddiyeti ve türü beyindeki lezyonun yeri ve ciddiyetine göre değişiklik gösterecektir. Hemisferler Arasındaki İşlev Farklılıkları Aklınıza şu soru gelebilir: Neden sağ tarafta bir lezyon olduğunda ihmal sendromunu görüyoruz da solda böyle bir durum çok nadir olarak görülüyor? Harvard Üniversitesi'nden Nörolog Marsel Mesulam'ın ve bu konuda araştırma yürüten birçok bilim insanının açıklaması şu şekilde: Sağ hemisfer görsel-uzamsal işlevler ve dikkat bakımından daha büyük bir role sahiptir ve bu sebeple aynı anda hem sağ hem de sol görüş alanlarını tarayabilme becerisine sahiptir. Buna karşılık sol parietal lob yalnızca sağ görüş alanına dikkat kesilme konusunda beceriklidir. Dolayısıyla sol hemisferde bir lezyon olduğunda sağ taraf durumu telafi ederek kendi başına tüm rolü üstlenebiliyor ve böylelikle klinik bir sorun görülmeden durum atlatılabiliyor. Ancak sağ hemisferde bir lezyon olduğunda sol taraf yalnızca sağ görüş alanına dikkat sağlayabiliyor ve sol tarafı ihmal ediyor. Özellikle beynin sağ tarafındaki lezyonlarda ihmalin değerlendirilmesi çok önemlidir. Bu değerlendirme hem beyin görüntüleme yöntemleri ile hem de nöropsikolojik değerlendirme ile mümkündür. İhmalden şüphelenilen durumlarda nöropsikolojik değerlendirme bataryasına görsel ihmal testlerini dahil ederek klinik durum kolayca tespit edilebilir. Genellikle işaretleme testleri , çizgi bölme testleri, mekansal tercih testleri, saat çizimi ve diğer çizim ve kopyalama testleri kullanılarak ihmal değerlendirilebilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/ileriye-donuk-amnezi/", "text": "İleriye Dönük Amnezi İleriye dönük amnezi rahatsızlığı oluşturan olaydan sonra hastanın yeni anılar oluşturamamasına sebep olan bir rahatsızlıktır. Bu kişilerin uzun dönem hafızalarında hiçbir sorun yoktur ancak rahatsızlığın ortaya çıkmasından itibaren son zamanlarda yaşanan hiçbir şeyi hatırlayamazlar. Beyindeki hafıza mekanizması tam olarak bilinmediği için ileriye dönük amnezi hastalığı bilim insanları için hala bir sır olarak kalmaktadır. Bu rahatsızlığın tersi geriye dönük amnezidir. İleriye Dönük Amnezi Belirtileri Amnezi hastaları farklı seviyelerde unutkanlık yaşarlar. Kimisi çok unutkan olurken kimisi hastalığı daha hafif yaşayabilir. Bazı şiddetli durumlarda ise hastalar hem geriye dönük hem de ileriye dönük amnezi yaşarlar. Genel amnezi adı verilen bu durumda hasta için hayat çok zor hale gelebilir. İlaçlarla oluşan amnezi durumu genelde kısa sürelidir ve iyileşir. Örneğin bazı ameliyatlardan önce hastaya verilen ilaçlar kısa süreli amnezi yaşatabilir ancak birkaç gün sonra etkileri kaybolacaktır. İleriye dönük amnezinin bazı türlerinde öğrenme kapasitesi çok sınırlı seviyede olsa da kalır. İleriye dönük amnezide çoğunlukla hastalar bildirimsel belleklerini yitirirler. Genelde işlemsel bellek adı verilen bizim bilgileri bilinçsizce çağırdığımız bellek türü amnezi hastalarında zarar görmeden kalır. Örneğin bir amnezi hastası bisikletini nereye koyduğunu unutabilir ama bisiklet sürmeyi unutmaz. Dün ne yediği aklına gelmeyebilir ama çatal bıçak kullanmayı çok iyi bilebilir. Bazı amnezi hastalarının hayatları ve beyin yapıları incelendiğinde araştırmacılar işlemsel bellek ve bildirimsel belleğin beynin farklı yerlerinde olduğu sonucuna vardılar. Ek olarak hastalar nesneleri ne zaman gördükleri ile ilgili de bir zaman sorunu yaşarlar. Kendilerine 3 gün önce bir anahtar gösterilse bunun ne zaman gösterildiğini hatırlamak da onlar için kolay değildir. İleri Okuma: Bildirimsel Bellek İleriye Dönük Amnezi Neden Olur? Bu rahatsızlığın ortaya çıkış sebepleri arasında 4 temel neden üstünde durulmalıdır. Bunlardan ilki GABA nörotransmitterlerini etkileyen bir psikoaktif madde olan benzodiazepin içeren ilaçlardır. İkincisi sıklıkla hipokampüse zarar veren travmatik beyin hasarlarıdır. İleriye dönük amnezi hastalarında beynin hafıza merkezi hipokampüs zarar gördüğü için yeni bilgiler depolanamaz. Bunların yanında şok edici bir olay veya duygu durum bozuklukları da amneziye neden olabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/iletisim-nedir/", "text": "İletişim Nedir? İletişim birden fazla kişi tarafından yapılan hem insanın kendinde hem de karşı tarafta bir takım olumlu veya olumsuz duygu ve düşünceler ortaya çıkartan, aynı zamanda insanların hayatını devam ettirmesi için son derece önemi bir fiildir. İletişim ilk insandan beri insanların birbirlerini anlamaları, ortak birtakım işler yapmaları ve dışarıdan gelecek saldırılara karşı korunmaları için son derece önemlidir. Bilindiği gibi geçmişten günümüze dünya üzerinde birbirinden çok farklı özelliklere sahip medeniyetler ve bu medeniyetler bünyesinde yine birbirinden farklı bireyler yaşamış ve halen yaşamaya da devam etmektedir. Bu farklılıklar doğal olarak bireylerin sağlıklı bir iletişim için ihtiyaçları olan özellikler kapsamında da bariz bir şekilde görünmektedir. Buraya örnek verecek olursak Afrika'daki insanların selamlaşma ve tokalaşma biçimi bambaşkayken Türkiye'deki insanların selamlaşma biçimi de bambaşkadır. Türkiye'de normal olarak yapılan tokalaşma eylemi Avrupa'da ilk tanışmada yapıldığında insanların bunu garipsemelerine sebep olabilir. Sosyal Medya Ve İletişim Bu farklılıklar toplumlar karşılaştırıldığı zaman bariz bir şekilde belli olmasına rağmen internet ve sosyal ağlar üzerinde neredeyse hiç görünmemektedir. Son zamanlarda çoğu sosyal medya kullanıcısı kendilerini oldukları kişinin dışında bambaşka birisi olarak gösterebilmekte ve normalde kabul görmeyeceğini düşündüğü topluluklara bu yolla dahil olabilmektedir. Son zamanlarda yapılan araştırmalar neticesinde bu durum bir hastalık adı olarak literatüre eklenmiştir. Bu davranışlar iletişim becerileri düşük insanlarla birlikte buna bağlı olarak düşük özsaygıya ve düşük benlik algısına sahip bireylerin sayısının arttığını göstermekte ve asosyal bireylerin sayısının daha da artmasına neden olmaktadır çünkü bu bireyler normal ortamlarda insanlarla iletişim kurmakta daima zorlanırlar, reddedileceklerine dair endişe duyarlar ve bu durumların hiç yaşanmaması için kendilerini olmadıkları gibi göstererek sanal arkadaşlıkları tercih etmektedirler. Myspace Taklitçiliği: Sosyal ağlardaki kullanıcıların farklı fotoğraf ve bilgiler ile kendisini başka bir kişi gibi göstermesi ve farklı bir kimlikte yansıtmasını ifade etmektedir (Sabah Gazetesi, 2018). İletişim Ve Bağlanma Stilleri Arasındaki İlişki Bağlanma kuramı bireyin bir başka bireyden beklediği yakınlık kurma isteği ve bu kişi yanında olduğunda hissettiği güven duygusu şeklinde tanımlanmaktadır. İnsan, doğası gereği sosyal bir varlık olduğundan kendi ve diğerleri bağlamında hareket etmekte ve bununla birlikte iletişim kurma, onaylanma gibi arzuları duymaktadır. Bağlanma ilk dünyaya gelişte bebek ve anne/bakıcı arasında gerçekleşir. Bu bağlanma doğduğunda kendi kendine hayatta kalamayan bebeğin bir bakıcı tarafından hem bakımını hem de sağlıklı bir şekilde büyümesini amaçlar. Bağlanma sonucunda bebek bakıcı ile kendini özdeşleştirir ve aralarında güvene dayalı bir ilişki kurar. Bu ilişki sonucunda bebek çevrede olan olaylara bakıcının tepkisiyle yorumlar. Örneğin kalabalık bir ortamda gürültü olduğunda herkes o gürültünün geldiği yere bakarken çocuk veya bebek direkt olarak anneye/bakıcıya bakar çünkü referansı o ses değil bakıcısının tepkileridir. Bu tepkilerin nasıl yorumlandığı ve bebeğin bakıcının jest ve mimiklerinden nasıl etkilendiğini ölçmek için UMASS Boston'da Psikoloji Profesörü olan Dr. Edward Tronick'in 2009'da yaptığı deneyi izleyebilirsiniz. Bkz: https://youtu.be/daNfaqDRkIs Bağlanma Stilleri Ve İletişime Etkisi Güvenli bağlanma: Güvenli bağlanma stiline sahip çocuklar ebeveynlerine bağlıdırlar ve ayrıldıkları zaman huzursuz olur bununla beraber ağlarlar. Fakat bu çocuklar ebeveynlerinin de geri geleceğini bilirler. Ebeveynlerinin yanında daima kendilerini güvende hissederler ve ona bakım veren kişi ile duygusal bağ kurarlar. Güvenli bağlanan çocuklar ergenlik döneminde hem kendiler hem de çevreleri hakkında olumlu düşünür ve algılarlar. Güvenli bağlanma stili bireyin çevresindeki insanlarda ve onlarla kurduğu ilişkilerde karşı tarafa yönelik pozitif, olumlu, yapıcı kabul eden ve destekleyen, anlayışlı, güvenilir ve aynı zamanda da kendisine yönelik olarak sevilmeye değer olduğunu bilir. Güvenli bağlanma stiline sahip bireyler için iletişim kurmak bir külfet değil tam tersine bağlayıcı, güven duygusu veren ve destekleyici bir süreçken bu onları mutlu eder. Bu kişilerin empati yetenekleri gelişmiş sosyal yeterlilikleri de gayet gelişmiştir. Kaçınmacı/kaçıngan bağlanma: Bu tür bağlanmada anne ulaşılması zor ve duygusal yönden erişilemezdir. Çocuğun fiziki, sosyal ve psikolojik ihtiyaçlarını göz ardı eder ve çocuğu yanında olmadığı zaman da çok ilgilenmez. Durum böyle olduğu için bu bireyler kendilerine güvenirken, kendilerine yönelik algıları pozitifken diğer insanlara karşı sürekli olumsuz bir algılama durumu vardır. Bu bireyler için fazla samimiyet iyi değilken yeni ilişkiler ve bu ilişkilerde iletişim kurma konusunda da çok isteksizdirler. Bu kişiler ilişkilerinde kendi duygu ve düşüncelerini paylaşmayı sevmezler ve aynı zamanda karşıdakinin de duygusal ihtiyaçlarını tam olarak giderecek sağlam ve olumlu fiillerde bulunmazlar. Kaygılı bağlanma: Kaygılı bağlanma stiline sahip çocuklar ise bebekliklerinde bakıcıdan yeterince ilgi göremedikleri için, ilginin bir var bir yok olduğu zamanlarda ilgi görmek için savaşmıştır. Bu bebekler ebeveynleri onların yanından ayrıldığında tekrar gelene kadar büyük bir kaygı duyarlar ve kolay ulaşılabilir hale gelene kadar sürekli tetikte beklerler. Bu bireylerin yakınlık ihtiyacı ve arayışı yetişkinlikte de devam eder. Bu yüzden hiçbir ilişki onlar için yeterince yakın değildir. İlişkideki yeterince yakın hissedememe durumu sürekli ayrılık kaygısı, yapışkan diye tabir ettiğimiz yoğun ilgiye sahip hareketler görülür. İlgili araştırma Atılgan ERÖZKAN tarafından yapılan araştırma 380 üniversite öğrencisi ile üniversite öğrencilerinin iletişim becerilerinin kişilerarası ilişki tarzları, bağlanma stilleri ve benlik saygısı düzeyleri ile olan ilişkisini açıklamaya çalışılmıştır. Yapılan araştırmada kişilerarası ilişki tarzları, bağlanma stilleri ve benlik saygısının iletişim becerilerini yordayıcı olduğu görülmüştür. Bkz: https://dergipark.org.tr/en/pub/maruaebd/issue/360/2013"} {"url": "https://sinirbilim.org/iletisimde-beden-dilinin-onemi/", "text": "İletişimde Beden Dilinin Önemi Bir önceki yazımızda iletişimin ne olduğunu sosyal medyanın iletişim üzerindeki etkisini, bağlanma stilleri ve bunların birey ve doğal olarak ikili ilişki ve iletişimdeki etkilerinden bahsetmiştik peki Sizce iletişim sadece sözlü olarak mı gerçekleşir? Cevabınız hayır ise sizce iletişimin içerisinde sözsüz iletişimin nasıl ve ne düzeyde bir ilgisi vardır? Gelin bu sorulara beraber cevap arayalım. İletişim 'ye göre duygu, düşünce veya bilgilerin akla gelebilecek her türlü yolla başkalarına aktarılması, bildirişim, haberleşme, komünikasyon şeklinde tanımlanmaktadır. İletişim geçmişten günümüze kadar belirli değişikliklere uğrayarak gelişmiştir. Mesela uzun yıllar önce telefonlar vasıtası ile konuşma varken artık o telefonlarla istenilen kişi ile her zaman görüntülü bir şekilde iletişim kurmak mümkün hale gelirken yeri geliyor bilgisayarlarımızdan toplantılarımızı gerçekleştiriyor ve bizden kilometrelerce uzakta olan insanlarla iletişim kurabilme olanağına sahip oluyoruz. Bu kolaylıkların yanında da bazı handikaplar karşımıza çıkıyor. Örneğin telefondan görüntülü konuşurken veya çevrimiçi toplantılarımızı gerçekleştirirken karşımızda iletişim kurduğumuz kişilerin sadece jest ve mimiklerinden birtakım çıkarsamalar yapmak durumunda kalıyoruz. Haliyle bu durum da bazen iletişim kurmada ve sürdürmede, karşımızdakinin söylediklerine güvenme ve doğruluğuna inanmada bazı zorluklar yaşıyoruz. Fakat bu iletişim yüz yüze gerçekleştiği zaman karşımızda iletişim kurduğumuz kişilerle olan fiziksel bağlarımız daha da kuvvetlenerek iletişim halinden zevk alır hale geliyoruz veya tam tersi iletişim halinde olmaktan rahatsız olup o kişiden ve o ortamdan uzaklaşmak istiyoruz. Bireyler karşılıklı iletişim halinde olduklarında hem sözlü hem de sözsüz birtakım yardımcılar kullanırlar. Sözlü iletişimin elemanları kullandığınız kelimeler, ses tonumuz, kelimeleri kullanırken telaffuzumuz ve cümlelerdeki vurgularımız şeklinde örneklendirilebilir. Sözsüz iletişimde de duruş pozisyonumuz, el-kol, jest- mimik, gövde hareketlerimiz veya göz temasımız sözsüz iletişimin elemanları olarak örnek verilebilmektedir. Şimdi gelin beden dilimize etki eden en önemli etmenden bahsedelim. Limbik Sistemin Bedenimize Etkisi Limbik sistem beynimizin çevreden gelen bilgilere refleksif ve anında tepki veren bölge olması sebebiyle çok önemlidir. Buradan çıkan bilgiler de bizim duygularımızı belirler. Örneğin yolda yürürken bir yılan veya köpek gördüğünüzde beyniniz anında savaş veya kaç uyarısı verecek ve bu durum sizde korku yaratacaktır aynı zamanda vücudunuzdaki enerji bacak kaslarınıza toplanacak kaslarınız kasılacak ve aniden son sürat kaçmaya başlayacaksınız. Bu esnada mantıklı düşünemeyip ne olursa olsun oradan uzaklaşmak isteyeceğinizden ötürü koşarken önünüze çıkan şey ne olursa olsun yıkıp geçeceksiniz. Buradan hareketle limbik sistemimiz bizi rahatlatacak bazı hareketleri gerçekleştirdiğini görebiliyoruz. Sevmediğiniz birisiyle konuşurken, ebeveyninizle kavga ederken veya çevrenizden olumsuz eleştiriler alırken limbik sisteminiz ne yapacak? Bu esnada limbik sistem gereği o ortamdan kaçıp gitmek yerine bu stresi bastırıcı bazı davranışlar yapacaksınız. Bu yatıştırıcı davranışlara örnek olarak gözlerinizi ovuşturmanız, derin nefes alıp yavaşça geri vermeniz, ellerinizle ensenizi sıkmanız ayaklarınızı sallamanız, kaşlarınızı çatmanız verilebilir. Limbik Sistemin Hareketlerini Kullanmak Yukarıda bahsettiğimiz, limbik sistem tarafında gerçekleştirilen rahatlatıcı bazı hareketler iletişim kurarken işinize yarayabilir. Karşınızda oturan kişinin normalde yaptığı rutin hareketleri bilirseniz tartıştığınız esnada, size yalan söylediğinde veya bir şeyleri sakladığını hissettiğiniz zamanlarda bu kişinin stres yaratan bir durum içerisinde olduğunu görebilir ve karşınızdaki insanı daha net anlayabilir hale gelebilirsiniz. Sadece yukarıda bahsettiğimiz hareketler dışında tüm bedenimizle yaptığımız bazı yatıştırıcı hareketler bulunmaktadır. Örneğin stresli hissettiğimiz anlarda ayaklarımızı sallarken birisi karşısında suçlu durumda olduğumuzda omuzlarımız aşağıya doğru düşer. Şaşkın olduğumuzda kaşlarımızı kaldırırken derin düşündüğümüz anlarda gözlerimizi kısabiliriz. Tüm bunlar iletişim halinde olduğumuz bireylerin kullandıkları sözlerin doğruluğunu test etmede önemli parçalardır. Fakat unutulmamalıdır ki karşımızdaki kişiyi genel itibari ile iyi tanımamız, rutin hareketlerini bilmemiz oldukça önemlidir. Çünkü istisnai durumlardaki hareketler bizim asıl dikkat etmemiz gereken hareketlerdir. Örneğin her zaman otururken ayağını sallayan bir bireyin stresli olup olmadığını anlayamayız. Beden Dilinde İyi Bir Gözlemci Olmak Ve Doğru Çözümlemeler Yapmak İçin 10 Talimat - Çevrenizin yetkin bir gözlemcisi olun - Bağlam dahilinde gözlem yapın - Sözel olmayan evrensel davranışları bilmek - Sözel olmayan özel durumlarla davranışları gözlemleyebilmek - İlişkilerde temel davranışları saptayabilmek - İnsanların topluluktaki yaptığı davranışları gözlemleyin - Kişilerin duygularındaki değişimlerin davranışlara yansımasını gözlemleyebilmek - Yanıltıcı davranışları iyi gözlemleyebilmek - Bireylerin rahat veya rahatsız hissettiği zamanlardaki hareketleri gözlemleyebilmek - İnsanları gözlemlerken bunu belli etmemek (Navarro & Karlıns, 2008, s. 25-37). Bedenimizin çeşitli bölgeleri ile yaptığımız birbirinden farklı davranışların ne anlama geldiğini daha ayrıntılı öğrenmek isteyenler için eski FBI ajanı olan ve JOE NAVARRO tarafından kaleme alınan BEDEN DİLİ kitabın önerilebilir. Hazırlayan Selman Durukan Kaynaklar Navarro, J. & Karlıns M. (2008) Beden dili İstanbul: Alfa Yayınevi. Türk Dil Kurumu"} {"url": "https://sinirbilim.org/iliskilerde-sosyal-medyanin-tehlikeleri/", "text": "İlişkilerde Sosyal Medyanın Tehlikeleri Teknolojinin ilerlemesi ve sosyal medyanın hayatımıza iyice yerleşmesiyle birlikte kadın-erkek ilişkilerinde de yeni boyutlar ortaya çıkmaya başladı. Muhtemelen siz de sevgilinizden ayrıldığınızda acaba ne yapıyor, neler paylaşıyor diye merak etmişsinizdir. Ancak eski sevgilinizin facebook profiline bakmamanız için önemli sebepler var. Bilim insanları sosyal medyanın tehlikeleri konusunda insanları uyarıyor. Ayrılıklar çiftler arasında bir ilişkinin sonu olarak görülür. İster kavgayla ayrılın ister dostça, ilişki bittikten sonra eski sevgililer çoğu zaman diğerinin ne yaptığını hayatında neler olup bittiğini merak eder ve öğrenmeye çalışır. Facebook ve Twitter gibi sosyal medya platformları ise bu bağlamda en çok kullanılan ve işe yarayan araçlardır. Ayrılıklar ve Sosyal Medyanın Tehlikeleri Çok sayıda araştırmadan elde edilen verilere göre, eski sevgilimizi arkadaşlıktan çıkarmamıza ve onunla bağlantımızı kesmemize rağmen çoğunlukla sanal olarak bağlı kalmayı tercih ediyoruz. Bu noktada kişiler arkadaşlık ve yakınlık hissettikleri için bağlantıyı devam ettirmiyorlar elbet ama yine de eski sevgililerini arkadaşlıktan çıkarmadıklarını itiraf ediyorlar. Ayrıldıktan sonra çiftlerin en çok merak ettikleri konular şunlar oluyor: - Ayrılmamızla ilgili bir şeyler paylaşıyor mu? - İlişkimizle hakkında hala düşünüyor mu? - Bu şarkı sözüyle/alıntıyla acaba bana bir şeyler mi söylemek istiyor? - Hoşlandığı biri ya da onun hoşlandığı biri var mı? - Yeni birisiyle çıkıyor mu? Sosyal medya sitelerinden önce insanlar ortak arkadaşlar vasıtasıyla eski sevgililerinden haber alıyorlardı. Günümüzde ise en yakın arkadaşımız Facebook sadece birkaç tıklamayla bize istediğimiz bilgileri veriyor. Her ne yaparsanız yapın eski sevgilinizin profiline girdiğiniz için Facebook sizi azarlamıyor, eleştirmiyor size her türlü imkanı karşılıksız sunuyor. Sosyal medya size bu kadar çok bilgi sunmasına rağmen eğer hala ayrıldığınızdan dolayı stresli ve üzgünseniz, uzmanlar sosyal medyanın tehlikleri konusunda sizi uyarıyor. Çünkü eski sevgilinizin profiline girmemeniz sizin psikolojik sağlığınız için daha iyi olacağını gösteren kanıtlar mevut. Btimiş bir ilişki üzerinde çok fazla düşünmek sizde daha fazla üzüntüye, pişmanlığa ve sebep olacak ve iyileşme sürecini engelleyebilir. Sosyal medyanın tehlikeleri bunlarla bitmiyor. Eski sevgilinizin Facebook'ta ilişki durumunu kontrol etmek sizi bir ayrılık sonrası bunalıma sokabilir. İngiltere'de Brunel Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmaya göre eski sevgilinizin sadece ilişki durumunu değil her türlü etkinliğini takip etmek sizi üzmekten başka bir işe yaramıyor. Bu durum olumsuz duyguların ortaya çıkmasına neden oluyor ve duygusal iyileşmenin süresini uzatıyor. Dijital Hatıraları Atın Eğer kendi profilinizde size eski ilişkinizi hatırlatacak fotoğraflar, notlar veya yorumlar varsa hepsini ortadan kaldırmanız iyileşme sürecinizi hızlandıracaktır, aksi takdirde ne kadar çok hatırlatıcı şey olursa eski sevgilinizi düşünme ihtimaliniz o kadar artıyor. Günümüz teknolojisini düşündüğümüzde sosyal medya anıları sürekli karşımıza çıkartarak ayrılığın verdiği duygusal çöküntüden çıkmayı daha da zorlaştırıyor. Şimdi yapmamız gerekenlere değinelim. Engelleyin ve Gizleyin Facebook size istediğiniz kullanıcıyı engelleme ve onun gönderilerini gizleme olanağı sunuyor. Artık onunla ilgili hiçbir şey anasayfanıza çıkmayacak böylece onun kurduğu arkadaşlıklardan, beraber vakit geçirdiği insanlardan haber alamayacak ve onu unutmanız kolaylaşacak. Arkadaşlıktan Çıkarın Arkadaşlıktan çıkarmak sizi eski sevgilinizin sayfasına bakmaktan alıkoymayabilir ama bu eylem karşı tarafa gizli bir mesaj gönderir. Amacınız eski sevgilinizle aranıza bir mesafe koymak olabilir ama bu durum karşı taraftan 'bir daha seninle konuşmak istemiyorum' şeklinde algılanabilir. Eğer eski sevgilinizle aranız hala iyiyse, kibar bir bilgilendirme mesajı atarak Facebook bağlantınızı koparabilirsiniz. Sosyal Medyadan Tamamen Uzaklaşın Eğer kendinize pek güvenmiyorsanız, ben dayanamam diyorsanız, hesabınızı dondurmak sizin için iyi bir çözüm olabilir. İnternet tarayıcınızdan tüm siteleri engelleyip, telefonunuzdan ilgili uygulamaları sildiğinizde belki bu sizi sosyal medyadan alıkoymaya biraz yardımcı olabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/ilk-crispr-bebekler/", "text": "İlk CRISPR Bebekler Etik Kaygıları Haklı Çıkardı 2012 yılında ilk kez bakterilerde keşfedilen ve virüslere karşı bakteriye bağışıklık kazandıran DNA zincirini değiştirmek için moleküler makas şeklinde çalışan yönteminin keşfi ve bu sistemin diğer hücre modellerinde uygulanabilmesi fikri tüm dünyayı heyecanlandırmıştı. Keşfinden sonraki iki yıl içinde tüm dünyada araştırmacıların laboratuvarına giren ve bir anda bize tüm bilim kurgu filmlerinin gerçeğe dönüşebileceğini vadeden CRISPR gen düzenleme tekniği beraberinde bir çok endişe ortaya çıkardı. Tasarlanabilir bebekler fikri bir ütopya mı yoksa distopya mı yaratacaktı? Türkiye de dahil birçok ülkede embriyo üzerinde çalışma yapılması yasaklandı CRISPR ilgi gördükçe, araştırmalara finansal destek arttı ve bir ticari kaygı ortaya çıktı. Patent savaşları bir taraftan devam ederken etik kaygılar ciddi bir boyut kazandı. Yöntemi keşfeden Dr. Doudna 2015 yılında CRISPR çalışmalarına ara verme ve yöntemin embriyo çalışmaları üzerinde güvenliliğini araştırma yönünde karar aldı. Türkiye de dahil birçok ülkede embriyo üzerinde çalışma yapılması yasaklandı. Ancak dünyanın her yerinde laboratuvarlarda yöntem kullanılmaya devam ediyordu. Çin'in Shenzhen eyaletindeki Güney Bilim ve Teknoloji Üniversitesi Biyoloji Bölümü'nde doçent olan Çinli biyofizik araştırmacısı He Jiankui 2018 kasım ayında tüp bebek tedavisi yöntemiyle dünyaya gelen ikiz kız bebeklerin DNA'larını, CRISPR-Cas9 olarak bilinen teknolojiyle değiştirdiğini açıkladı. He Jiankui, tüp bebek tedavisi sırasında HIV virüsünün hücrelere girmesine izin veren bir protein oluşturan CCR5 genini devre dışı bırakıldığını iddia etti. He, bu deneyleri vücuda AIDS'e karşı bağışıklık kazandırmak amacıyla yaptığını söyledi. He'nin çalışmaları şuan için bağımsız bilim referansları tarafından onaylanmış değil. Söz konusu deneylerle ilgili bir akademik makale de henüz yayımlanmadı. Çin'in resmi haber ajansı Xinhua, ülkenin sağlık komitesinin başlattığı soruşturmada, He'nin Üreme hedefiyle genleri değiştirilmiş bebek yaratmak için bilinçli olarak denetimden kaçtığı yönünden suçlu olduğunu bildirdi. He Jiankui'nin görev yaptığı Güney Şenzen Bilim ve Teknoloji Üniversitesi de, söz konusu araştırmanın kendilerinden habersiz bir şekilde yürütüldüğünü söyledi. Yetkililer ayrıca Jiankui'nin, Çin'de yasadışı olan ve güvenlik yönünden şüpheli olan bir yöntemi insan embriyolarında kullandığını da belirtti. Ulusal ve uluslararası çoğu bilim insanı Jiankui'yi kınayarak insan embriyolarında gen değiştirme uygulamasının üreme amaçlı kullanılmasının etik olmadığını savundu ve araştırmacının çalışmaları askıya alındı. Hong Kong'taki Genom Zirvesi'ne katılan He, çalışmasıyla gurur duyduğunu söyledi. İlk CRISPR bebekler He, Lulu ve Nana adlı ikizlerin sağlıklı biçimde doğduklarını, 18 yaşına kadar çocukların gelişimini takip edileceğini söyledi. He, ayrıca, araştırmasının beklenmedik bir şekilde sızdırıldığı için özür diledi ve ekledi: Klinik araştırma mevcut durum nedeniyle duraklatıldı. HIV virüsü taşıyan babalardan hamile kalmış olan yedi kadının araştırmada yer aldığını anlatan He, katılımcıların gönüllü olarak deneyde yer aldıklarını, kimsenin rızası dışında bir teste tabi tutulmadığını belirtti."} {"url": "https://sinirbilim.org/ilk-defa-inorganik-cift-sarmal-uretildi/", "text": "İlk Defa İnorganik Çift Sarmal Üretildi Deoksiribonükleik asit, yani DNA, dünyamızdaki çoğu biyolojik yaşam formunun temelini oluşturan genetik materyaldir. DNA'nın varlığı 20. yy'ın başından beri biliniyordu, hatta sıçrayan DNA'ların varlığı 1942'de kanıtlanmıştı ancak şeklinin çözümlenmesi 1952'de Rosalind Franklin'in X-Ray görüntüleri ışığında James Watson ve Francis Crick tarafından yapılmıştır. DNA'nın özellikleri bugün hala incelenmekte ve yeni şeyler keşfedilmektedir. DNA'nın yapısı çok esnek ve uyum sağlayabilir şekilde olduğu için dünyanın çok çeşitli şartlarında yaşayan canlıların hayatta kalmasına olanak sağlar. Bu yüzden araştırmacılar inorganik moleküllerde de DNA benzeri özellikler bulmak veya yaratmak için mücadele veriyor. Almanya'da Münih Üniversitesi'nde çalışan Tom Nilges ve ekibi aynı DNA gibi özellikler gösteren çift sarmal inorganik maddeler buldu. Çift Sarmal Bağları DNA'dakinden Bile Daha Güçlü Araştırmacılar kalay , iyot ve fosfordan oluşan ve tamamen inorganik bir madde olan SnIP üzerinde çalışıyordu. Çalışmalar esnasında yarı iletken olan bu maddenin çok iyi bir çift sarmallı yapıya sahip olduğunu keşfettiler. Ekip özellikle SnI kısmının fosfor etrafında döndüğünü ve bu şekilde çok iyi bir kıvrım yaptığını buldu. Dahası SnIP çift sarmalı fosfor ve kalayda bulunan tekli elektronlardan kaynaklanan zayıf etkileşimlerle bir arada tutuluyor. SnIP sarmalları arasındaki bağlar ise DNA'nınkilerden çok daha güçlü. Bu özellik SnIP'ye çok daha sert bir yapı veriyor ama diğer inorganik maddelerin aksine aynı zamanda SnIP'nin yapısı kendi içinde bir esnekliğe sahip. SnIP laboratuvar ortamında uç uca eklenip kırılmadan santimetre uzunluğunda uzun fiberler haline getirilebilir. Uzunluğu santimetrelere ulaşırken kalınlığı ise sadece 5 çift sarmal kadar olup nanometre ölçeğinde kalır. Esnek Elektronik Yapılar SnIP'nin özelliklerinden bahsettik ama uygulama alanları nedir? Bu madde aslında elektronik için inanılmaz niteliklere sahip bulunuyor. Örneğin 500 santigrata kadar kararlı yapısını bozmaması çok önemli. Ayrıca toluen gibi çözücü maddeler temas ettiğinde hiçbir değişim göstermiyor bu sayede diğer maddelerle güven içinde kullanılabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/ilk-gece-etkis/", "text": "İlk Gece Etkisi İlk Kez Kaldığınız Bir Yerde Neden Gözünüze Uyku Girmez? Halk arasında yerini yadırgamak olarak tabir edilen durumu yaşamayan yoktur. Özellikle de misafirliğe gittiğiniz bir yerde mutlaka başınıza gelmiştir. Alışkın olmadığınız bir ortamda kaldığınız o ilk gece deyim yerindeyse sabahı zor edersiniz. Koyunları saymak da dahil size çocukluğunuzda öğretilen tüm yöntemleri denersiniz ama yine de uykuya dalmayı bir türlü başaramazsınız. Göz kapaklarınız sanki yer çekiminin olmadığı bir dünyada yaşıyormuş gibi davranır. Yatakta bir sağa bir sola dönersiniz ama nafile... Sonunda kendinizi yine tavanı seyrederken bulursunuz. Yabancısı olduğunuz bu yerde neyle karşılaşacağınızı bilememenin sebep olduğu bir tedirginlik hali vardır üzerinizde. Her türlü tehdit ve tehlikeye açık olmanın verdiği savunmasızlığı iliklerinize kadar hissedersiniz. Sanki kaynağını bilmediğiniz bir ses kulağınıza eğilip, Uyuduğun takdirde başına geleceklerden sen sorumlusun! diye fısıldıyordur. Bu ses beyninizin içinde tüm şiddetiyle yankılansa da gecenin ilerleyen saatlerine doğru bir şekilde uyumayı başarırsınız. En azından dışardan bakan biri uyuduğunuzu düşünür. Peki, gerçekten öyle midir? Sizi nelerin beklediğini bilmediğiniz bir ortamda kendi güvenli yatağınızda olduğu gibi mışıl mışıl uyumanız mümkün müdür? Son dönemde bilim dünyasından tam da bu soruya yanıt veren ezber bozucu nitelikte bir açıklama geldi. Buna göre, ilk defa kaldığınız bir yerde bedeniniz uyuyormuş gibi gözükse de beyniniz için aynı şey söz konusu değil. Zira uyurken sizi dışardan gelebilecek tehlikelerden koruma işini birinin üstlenmesi gerekiyor. Beyniniz de tüm anaçlığıyla bu görevi yerine getirmek üzere programlanmış durumda. Tıp literatüründe İlk Gece Etkisi olarak bilinen bu durum, beynin işleyişiyle ilgili harika bir gerçeği de gözler önüne seriyor. İlk Gece Etkisi: Uykusuzluk Hiç Bu Kadar Değerli Olmamıştı... Bilmediğiniz, yabancısı olduğunuz bir ortamda uykunuzun bölünmesine, ilk gece etkisi denir. İlk gece etkisinin iki beyin yarımküresinden birinin kısmi olarak uyanık tutulmasının bir sonucu olduğu düşünülüyor. Uyanık yarım küre, bilmediğiniz bu çevreyi uyku esnasında gözetlemekten sorumlu. Böylece beyniniz siz uyurken bile olası çevresel uyaranları algılayabiliyor. Eğer ortada kuşkulu bir durumun varlığını hissederse sizi uykunuzdan uyandırıyor. Bu açıdan bakınca, ilk defa kaldığınız bir yerde uykunuzun bölünmesinin sadece negatif etkileri olduğunu söyleyebilir misiniz? Yaşadığınız uykusuzluk yüzünden muhtemelen ertesi gün elinizdeki kitabın 10. sayfasını 10 kere okumak zorunda kalacaksınız. Belki de aylarca üzerinde çalıştığınız çok önemli bir projenin sunumunu yaptığınız esnada o sihirli sözcükler bir türlü dilinizin ucuna gelmeyecek ve siz bir çuval inciri berbat edeceksiniz. Ancak beyninizin geliştirdiği bu koruyucu mekanizma sayesinde bilmediğiniz bir ortamda hayatta kalmayı başaracaksınız. İnsanlarda ilk gece etkisi henüz birkaç yıl önce ortaya konmuş olsa da doğadaki bazı canlı türlerinde buna benzer bir mekanizmanın olduğu zaten biliniyordu. Örneğin; yunus ve balina gibi denizde yaşayan memelilerin beyin yarımkürelerinin sırayla uyuduğunu ortaya koyan araştırmalar var. Buna göre, yunusların sağ yarımküresi uyurken sol yarımküre uyanık tutuluyor. Ardından sağ yarımküre nöbeti sol yarımküreden devralıyor. Böylece bu canlılar kendileri için risk teşkil edecek durumlara karşı sürekli tetikte bekliyorlar. Bu şekilde de batma ve boğulma gibi tehlikelerden korunmuş oluyorlar. Siz Uyurken Sol Yarımküreniz Nöbet Tutuyor Bir yandan uyurken bir yandan da hayatına devam etme fikri kulağa çılgınca geliyor. Masako Tamaki ve arkadaşlarının 2016 yılında yaptıkları çalışmanın sonuçları, bu fikrin aslında gerçeğin ta kendisi olduğunu ortaya koydu. Çalışma, genç ve sağlıklı 35 katılımcı üzerinde gerçekleştirildi. Katılımcıların ardışık iki günlük non-REM ve REM uykusu EEG yöntemiyle kayıt altına alındı. EEG ile kombine olarak Magnetoensefalografi ve fonksiyonel MRI gibi görüntüleme yöntemleri de kullanıldı. Ekip, özellikle de non-REM uykusu esnasında beyindeki dalga faaliyetine odaklandı. Çünkü non-REM uykusunun 3. ve 4. evreleri derin uyku olarak adlandırılan periyottur. Bu evrede EEG'de yavaş dalga faaliyeti (1-4 Hz) söz konusudur ve bu dalga derin uykunun karakteristik özelliğidir. Çalışmadaki amaç, iki beyin yarımküresi arasında yavaş dalga faaliyeti bakımından fark olup olmadığını incelemekti. Veriler, sağ ve sol yarımküre arasındaki asimetriyi gözler önüne seriyordu. Ancak bu asimetri sadece non-REM uykusu esnasında geçerliydi. Buna göre, uyku kayıtlarının alındığı 1. günde derin uyku esnasında sol yarımküredeki yavaş dalga faaliyeti sağ yarımküreye göre daha düşüktü. Ancak bu asimetri beynin belirli bölgeleriyle sınırlıydı. Yani tüm sinir ağları bu yabancı ortama aynı şekilde tepki vermemişti. İki yarımküre arasındaki asimetri özellikle de olağan durum ağında daha belirgindi. Olağan durum ağı işlevsel önemi hakkında henüz net bir bilgimiz yok. Olağan durum ağı aslında beyin hiçbir işle meşgul olmadığında aktifleşir. Meditasyon gibi uygulamalarda çok önemli bir yere sahiptir. An itibariyle bu ağın derin uyku esnasında daha aktif olduğunu biliyoruz. EEG'deki yavaş dalga faaliyeti buradaki nöronlarda daha belirgin olarak karşımıza çıkmaktadır. Özetle, sol yarımküredeki olağan durum ağında izlenen yavaş dalga faaliyetinin büyüklüğü sağdakine göre daha düşük bulunmuştu. Yani sağ yarımküre güzel bir uyku çekerken sol yarımküre bu yeni ortam için tetikte olmayı uygun görmüştü. Sol yarımkürenin uyanık olması uyku derinliğinin azalmasına neden oluyordu. Yabancı bir yerde uykunun daha hafif olmasının nedeni tam olarak buydu. Üstelik iki yarımküre arasındaki asimetri ne kadar belirginse uykuya dalma işi o kadar gecikiyordu. Ancak bu yanıtlar sadece ilk günkü derin uyku esnasında ortaya çıkmıştı. İkinci gün itibariyle sol yarımküre güvenli sularda yüzdüğüne ikna olmuş olacak ki, nöbet tutmayı kesmiş ve kendini uykunun sıcak kollarına bırakmayı tercih etmişti. Sol Yarımküre Sadece Alışılmışın Dışındaki Uyaranlara Tepki Veriyor Bu çalışmadaki veriler yeni araştırma sorularını da beraberinde getirmişti. Acaba derin uyku esnasında iki yarımkürenin dış uyaranlara verdikleri tepkinin büyüklüğü farklı mı olacaktı? Uyanık olan sol yarımkürenin daha büyük tepki vermesini beklemek kulağa mantıklı geliyordu. Bu amaçla aynı ekip farklı katılımcılar üzerinde yeni bir çalışma daha gerçekleştirdi. Buna göre derin uyku esnasındaki bireylere tek bir kulaktan bip sesleri dinletildi. Sesler iki farklı şekilde sunuluyordu. Bunlardan biri standart bip sesiyken diğeri alışılmışın dışındaki bip sesleriydi. Buna göre, ilk gün sol yarımküre alışılmışın dışındaki bip seslerine sağ yarımküreden daha büyük tepki vermişti. İkinci gün ise bu tepkinin büyüklüğü azalmıştı. Standart bip sesleri ise ne sol ne de sağ yarımküre tarafından kale alınmıştı. Üstelik bu seslere verilen tepki bakımından ilk ve ikinci gün arasında da fark yoktu. Sonuç olarak, sol yarımkürenin iki farklı bip sesine verdiği yanıtlar da farklı olmuştu. Sadece alışılmışın dışındaki uyaranlar sol yarımküredeki uyarılmışlık halini tetikleyebilmişti. İşler bu raddeye gelmişken çalışmayı burada sonlandırmak olmazdı. Aksi takdirde bilim dünyası bu çalışmanın eksik bir yönü olduğunu iddia edecekti. O da seslerin sadece tek bir kulaktan verilmiş olmasıydı. Çünkü sesler hangi kulaktan verilirse onun karşı tarafındaki yarımkürenin uyarılmışlığı değerlendiriliyordu. Yani sesler sağ kulaktan verildiğinde tepkisi ölçülen yer sol yarımküreydi. Eleştiri oklarının hedefi olmak istemeyen araştırmacılar bu sefer sesleri her iki kulaktan da dinlettiler. Ancak bu sefer standart bip seslerine yer vermediler. Buna göre, alışılmışın dışındaki bip sesleri sağ kulaktan verildiğinde ilk gün meydana gelen uyarılmışlık toplam uyarılmışlığın yaklaşık %80'ini oluşturuyordu. İkinci gün ise bu oran belirgin şekilde azalmıştı. Görünen o ki ikinci gün sol yarımkürenin baskınlığı ortadan kalkmıştı. İlk Gece Etkisi Gerçekten Koruyucu mu? Tamaki ve arkadaşlarının ele aldığı bir başka parametre ise tepki hızıydı. Eğer ilk gece etkisi gerçekten koruyucu bir mekanizma ise katılımcıların dış uyaranlara verdikleri tepkinin hızına bakarak bunu görebilirlerdi. Bu durumda sol yarımküre standart olmayan bip seslerini duyduğunda ilk gün ikinci güne nazaran daha hızlı tepki vermeliydi. Yani katılımcılar bilmedikleri bir uyarana maruz kaldıklarında daha hızlı uyanmalıydılar. Sonuçlar tam da bekledikleri gibi gelmişti. Üstelik iki yarımküre arasındaki asimetri ne kadar belirginse katılımcılar o kadar hızlı uyanmışlardı. Bu çalışmayla birlikte ilk gece etkisinin gerçekten koruyucu bir mekanizma olduğu ortaya konmuş oldu. Aşina olmadığınız bir çevrede karşınıza çıkabilecek potansiyel tehlikelerden korunmayı sol yarımkürenizdeki olağan durum ağına borçlusunuz. Normalde uyku esnasında beyindeki işlevsel bağlantıların çoğu ortadan kalkar ama DMN uyku esnasında kendini tamamen kapatmaz sadece bağlantılarında azalma meydana gelir."} {"url": "https://sinirbilim.org/ilk-genetik-harita-cikarildi/", "text": "İnsan Beyninin İlk Genetik Haritası Çıkarıldı Allen Beyin Bilimleri Enstitüsü'nde bilim insanları insan beyninin ilk ayrıntılı genetik haritasını çıkardı. Allen Enstitüsü fare beyniyle ilgili benzer bilgileri daha önce yayınlamıştı ancak bu araştırma insan beyninin gizemlerini aydınlatma konusunda büyük bir adım olma özelliği taşıyor. Yeni beyin haritasının beynin farklı bölgelerindeki genetik kodların organları ve diğer vücut yapılarını nasıl etkilediğini ortaya çıkarması bekleniyor. İnsan beynindeki gen ifadelerinin haritasını oluşturma işi elbette kolay değil. Tahmin edersiniz ki her şeyden önce normal hasarsız beyin bulmak bile hayli zor. İnsan beyni üstünde çalışılması en zor organlardan biri. Beyin haritası çıkarılmadan önce beynin anatomik incelemesi yapıldı. Beynin her bölgesi ince ince kesildi ve küçük parçalara ayrıldı. Bir beyin örneği bulunur bulunmaz, bilim insanları beyni parçalara ayırırken çok dikkatli olmalılar. Yanlış bir kesik her şeyi berbat edebilir. Araştırmacılar biri NIH doku bankasından diğeri California Üniversitesi'nden iki beyin örneği kullandılar. 900 Bölgenin Genetik Özellikleri Tespit Edildi Haritanın çıkarılması sürecinde ilk olarak beyinlerin manyetik rezonans görüntüleme tekniğiyle fotoğrafları çekildi. Araştırmacılar sonraki aşamada beyinleri daha küçük parçalara ayırdılar ve bu sayede beynin 900 farklı bölgesindeki gen ifadelerinin tespit ettiler. Burada dikkat edilmesi gereken nokta eğer beyne yeterince iyi bakılırsa gen ekspresyonları ölümden sonra bile beyinde aktif olabilir. Son olarak ekip görüntülerle gen ifadelerini bilgilerini birleştirdi. Sonuç olarak insan beynindeki gen ifadelerinin en doğru ve kesin haritası oluşturulmuş oldu. Şimdi elimizde MRI tekniğiyle elde ettiğimiz ve her bölgenin yaptığı gen ifadelerinin görüntülendiği aşağıdaki resimdeki gibi bir beyin haritamız var. Bu araştırma binlerce sinirbilimci için önemli bir kaynak niteliği taşıyor. Örneğin, beyin faaliyetinin MRI resimleriyle insanlardaki korkuyu araştıran bir bilim insanı artık hangi genlerin beynin hangi kısımlarında etkin olduğunu görebilecek. Bundan önce, araştırmacılar hayvan örneklerinden gen bilgilerini almak veya diğer bilim insanlarının araştırmalarını incelemek zorundaydılar. Araştırmacılar bu çalışmada ek olarak bazı şaşırtıcı gerçekleri de keşfetmiş oldular. Örneğin, ekip korteksteki gen ifadelerini incelediklerinde genlerde şaşırtıcı bir benzerlik gördüler. Bu sonuç gösteriyor ki korteks hem kolayca genişleyebilir hem de genetik programlaması sayesinde karmaşık bir yapıya sahip değil. İleri Okuma: Serebral Korteks Nedir? Araştırmacılar hala kesin bir şey söylemek için erken olduğuna dikkat çekiyor ve araştırmada yalnızca iki beyin kullanıldığını belirtiyorlar. Ekip iki beyindeki gen ifadesini incelerken dikkat çekici bir tutarlılık gözlemlediler. İki beyin de benzer ortamlarda yaşayan iki erkekten alınmıştı."} {"url": "https://sinirbilim.org/ilk-tup-bebek-denemesi/", "text": "İlk Tüp Bebek Denemesi Neden Tutmaz? Bu makalede kaynak olarak Bülent Tıraş'ın ilgili yazısı kullanılmıştır. Tüp bebek tedavisine başlarken, bunun yoğun bir süreç olacağını bilmelisiniz. Bir bebek sahibi olmaya çalışmak, önemli miktarda para, zaman ve çaba harcamayı gerektirir ve ayrıca, önemli bir duygusal deneyim yaşarsınız. Hem de, sürecin başarılı olacağının garantisi olmadan... Tüp bebek tedavisinde ilk denemeler ile ilgili pek çok hikaye duyuyoruz. Başarısız olan bir tüp bebek denemesi, duygusal ve maddi açıdan yıkıcı olabilir. Başarısız bir denemeden sonra önemli olan, bir sonraki denemede başarı şansının arttırılıp arttırılamayacağıdır. Peki, ilk tüp bebek denemesi neden tutmaz? Başarısız Tüp Bebek Denemelerinin Nedenleri - Yeterli sayıda folikül üretilememesi, - Yeterli sayıda kaliteli yumurta alınamaması, - Alınan yumurtalar ile yeterli dölleme yapılamaması, - Rahme transfer için embriyo bulunamaması, - Transfer edilen embriyoların çeşitli nedenlerle implante edilememesi, - Transfer edilen embriyolardaki kromozal anormallikler Yumurta ve Embriyo Kalitesinin Düşük Olması Bir tüp bebek tedavisi denemesi, yumurta kalitesinin düşük olması durumunda, yumurta sayısı fazla olsa bile başarısızlıkla sonuçlanabilir. Yumurta kalitesi, embriyo kalitesini yansıtır. Bu nedenle, düşük yumurta kalitesi düşük embriyo kalitesi demektir. Sperm kalitesi de önemli olsa da, yumurta kalitesi kadar önemli değildir. Düşük kalitede bir yumurtadan elde edilen embriyolar, çoğu zaman doğru gelişmez. Bir tüp bebek tedavisinde embriyolar, rahme aktarılmadan önce 3-5 gün boyunca gözlemlenmektedir. Üçüncü gün geldiğinde, kaliteli embriyoların 6-8 hücreli aşamaya ulaşması ve düzenli bir şekle sahip olması gerekir. Gelişimi bu aşamaya ulaşmayan embriyolar, embriyo transferi için kullanılamaz. Bu aşamaya ulaşan embriyolarda da bazen kromozomal anormallikler görülebilir. Kromozal olarak anormallik olan embriyolar implante edilirse, hamileliğin başlarında düşük gelişebilir ve bu da tüp bebek tedavisi denemesinin başarısız olması anlamına gelir. Bu nedenle, sadece önemli olan yumurta sayısı değildir. Tüp bebek tedavisinin başarısında, yumurta kalitesi de çok önemlidir. Yumurta kalitesini arttıracak ve gebeliği sağlayacak diğer faktörleri iyileştirmek gerekebilir. Bu noktada, PRP tedavisi gibi tüp bebek tedavisinde başarı oranlarını arttıran uygulamaların tercih edilmesi faydalı olabilir. PRP tedavisi; rahim duvarını kalınlaştırmak gibi faydaları ile, tüp bebek tedavisinde başarı oranlarını arttırmaktadır. Başarısız Olan İlk Tüp Bebek Denemesi Sonrası Yumurta alımı ve embriyo transferine kadar olan süreç planlandığı gibi devam etse de, kadınların belirli bir yüzdesi, ilk tüp bebek tedavisi denemesinden sonra gebelik testinde pozitif sonuçlar görememektedir. Genel olarak, tüp bebek tedavisinde başarı oranları, otuz yıllık süreçte dikkat çekici bir gelişme göstermiştir, ancak yine de mükemmel değildir. Özellikle belirli bir yaşın üzerindeki kadınlarda, negatif gebelik testi sonuçları daha yaygındır. Burada önemli olan, başarısız geçen ilk tüp bebek tedavisi sonrasında gelişme sağlanıp sağlanamayacağıdır. Başarısız bir tüp bebek tedavisi denemesinin ardından, ikinci denemeye doğrudan geçmek fiziksel olarak mümkün olsa da, hastaların zihinsel olarak buna hazırlanması gerekebilir. Ayrıca, başarısız bir döngüden sonra, başarısızlığa neden olan faktörlerin belirlenmesi ve bu faktörlerin iyileştirilmesi, ikinci tüp bebek tedavisinde başarı şansını arttıracaktır. Yaşam Tarzınıza Dikkat İlk tüp bebek denemesinin tutmama nedenlerinden biri de anne, baba adaylarının yaşam tarzlarıdır. Doktorunuz, muhtemelen tüp bebek tedavisine başlamadan önce üç ay öncesinde sigarayı bırakmanızı isteyecektir. Sigara içen bir kadın, hamile kalmak için iki kat daha fazla tüp bebek tedavisine ihtiyaç duyar ve düşükle sonuçlanma olasılığı daha yüksektir. Aynı şekilde, ideal kilonuzun dışındaysanız da, tedavide başarı şansını arttırmak için sağlıklı bir kiloya gelmelisiniz. Daha önce bir tüp bebek tedavisi denemesinde bulunduysanız ve başarısız olduysanız, ikinci denemede başarı şansınızı arttırmak için gerekli koşulların sağlanması önemlidir. Bazı hastalar, PRP tedavisi gibi ek tedavi seçeneklerine ihtiyaç duyabilir ya da yaşam tarzı alışkanlıklarının değiştirilmesi gerekebilir. Bu noktada, doktorunuzdan yardım almanız ve yeni bir tüp bebek tedavisi döngüsüne en iyi şekilde hazırlanmanız, ikinci denemede başarı şansını arttırmanızı sağlayacaktır."} {"url": "https://sinirbilim.org/immun-sistem/", "text": "İmmün Sistem ve İmmün Hücrelerini Tanıyalım İmmün sistem vücudun içinden ve dışından gelebilecek herhangi bir zararlı organizmaya karşı vücudu savunmakla görevli biyolojik sistemdir. Patojen olarak bilinen bu zararlı organizmalar virüsler, bakterilerden parazit solucanlara kadar çok çeşitli şekillerde olabilirler. İmmün sistem bu noktada vücudun kendi hücreleri ile bilinmeyen hücreyi ayırt etmeli ve yabancı organizmayı imha etmelidir. Çok sayıda türde immün sistem bazı alt türlere ayrılır. Örneğin doğuştan gelen ve kazanılmış bağışıklık sistemleri. İnsanlarda kan beyin bariyeri, kan beyin omurilik sıvısı bariyeri ve benzer bariyerler çevresel bağışıklık sistemini beyni koruyan nöroimmün sistemden ayırır. Patojenler hızlıca evrim geçirebilir ve mutasyonlarla immün sistemin elemanlarından kaçabilirler. Ancak immün sisteminin de patojenleri yakalamak ve etkisi hale getirmek için geliştirdiği bazı yöntemler vardır. Bakteri gibi çok basit yapılı prokaryot canlılarda bile bakteri yiyen virüslere karşı enzimler halinde immün sistem bulunur. Ökaryotlarda ise bağışıklık sistemleri çok daha çeşitli olup hem hücre hem de sistemsel olarak bir savunma mekanizması vardır. İnsanlarda bulunan kazanılmış bağışıklık, immunolojik bir hafızaya imkan tanıyarak aynı patojenin ikinci defa vücuda girmesi halinde çok hızlı bir şekilde o patojeni imha edebilir. Bu kazanılmış bağışıklık aynı zamanda aşıların da temelini oluşturur. İmmün Sistem Zarar Görürse Ne Olur? Bağışıklık sisteminde meydana gelen hasarlar otoimmün ve inflamatuvar hastalıklar ile beraber kanser gibi rahatsızlıkların ortaya çıkmasına neden olabilir. Eğer immün sistem yeterince etkin çalışmazsa hayati enfeksiyonların ortaya çıkmasına neden olabilecek bağışıklık yetmezliği görülebilir. Böyle bir durumda basit bir grip veya nezle bile insanı öldürebilir. Bu konuda AIDS'i örnek olarak gösterebiliriz. Açılımı edinilmiş bağışıklık eksikliği sendromu olan AIDS'te hastaların bağışıklık sistemi çok zayıf düştüğü için hastalıklara karşı dirençleri çok yetersiz kalır. Buna karşın otoimmün rahatsızlıklarda ise bağışıklık hücreleri vücudun kendi hücrelerini düşman gibi görüp saldırır. Multipl skleroz hastalığı çok bilinen bir otoimmün hastalıktır. Pasif ve Aktif Bağışıklık Yeni doğmuş bebekler daha öncesinde hiç patojenlerle karşılaşmadığında enfeksiyonlara karşı hassastırlar. Bebeklerin mikroplardan korunmasında ilk görev anneye düşer. Anne hamileliği esnasında özel bir antikor türü olan IgG moleküllerini bebeğine aktarır. IgG antikorları bebeğin pasif korumasındaki ilk adımdır. Bebekler normal doğum ile anne karnından çıkarken annenin vajinasındaki mikroplarla karşılaşır. Bu mikropların bebeği geçmesi de sağlık açısından olumlu etkiler yaratır. Doğumdan sonraki aylarda bebek anne sütüyle beslenirken sütün içinde bulunan antikorlardan alarak bağışık sistemi güçlendirilir. Dünyanın her yerindeki bakteri popülasyonu aynı değildir. Her anne çocuğuna onun ihtiyacı olduğu antikorları aktarır. Bu da evrimsel biyolojinin bize sağladığı nimetlerden biridir. Bebek, kendi antikorlarını ve bağışıklık hücrelerini üretebildiği zamana kadar annesinden destek alır. Bebeğin annesi tarafından desteklenmesine pasif bağışıklık denir. Pasif bağışıklık genelde kısa sürelidir. Birkaç günden birkaç aya kadar süresi değişebilir. Uzun süreli aktif bağışıklık ise B ve T hücrelerinin üretilmesiyle başlar. Hem aşıyla sağlanabilen hem de bebeğin vücudunun olgunlaşmasıyla başlayan aktif bağışıklık hastalıklara karşı daha güçlü bir koruma sağlar. Aşı yaptırdığınızda immün sistem uyarmak için vücuda mikroplardan izole edilmiş antikorlar verilir. Vücut bu antikorları yabancı madde olarak algıladığı için hemen saldırır ve yok eder. İlerleyen zamanlarda o mikrop vücuda girdiğinde aynı antikorları salgılayacağı için vücut önceden patojen canlıyı tanımış olur. Patojeni yok etmek için kendi antikorlarını hazırlama süresi çok kısalır. Tarihin çok büyük bir bölümünde aşılardan habersizdik ve çok sayıda insan bu yüzden öldü. Günümüzde ise aşılar her yıl milyonlarca çocuğun hayatını kurtarıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/immunoterapi-tedavi/", "text": "immünoterapi İle Beyin hastalıkları Çok Daha Etkili Tedavi Edilebilecek! İmmünoterapinin birçok ciddi hastalığa karşı etkili olduğu kanıtlanmıştır. Fakat beynin hastalıklarını tedavi etmek için, antikorlar ilk olarak kan beyin bariyerinin engelini aşmalıdır. Yapılan yeni bir araştırmada, Uppsala Üniversitesi'ndeki bir araştırma grubu, antikorların beyindeki alımını neredeyse 100 katına kadar artıran yeni bir antikor tasarımı geliştirdiklerini müjdeliyor. İmmünoterapi antikorlarla tedavi sağlar ve ilaç geliştirme konusunda en hızlı büyüyen alanlardan bir tanesidir. Son yıllarda immünoterapi, kanser ve romatoid artrit tedavisinde başarılı bir şekilde kullanılmıştır ve klinik araştırmaların sonuçları diğer birçok hastalık için de oldukça umut vericidir. Antikorlar, neredeyse tüm hastalıklara neden olan proteine kuvvetle bağlanacak şekilde değiştirilebilmeleri bakımından eşsizdir. Diğer bir deyişle, bilim insanları yeni antikor temelli ilaçlar için büyük potansiyellerin mevcut olduğunu düşünüyorlar. Kan Beyin Bariyeri immünoterapi İlaçlarının Geçmesini Engelliyor Beyni etkileyen hastalıklar için immünoterapi ile ilgili temel problem, beynin kan beyin bariyeri adı verilen çok sıkı bir hücre tabakası tarafından korunmasıdır. Kan-beyin bariyeri, antikorlar gibi büyük moleküllerin kan dolaşımından beyne geçmesini engeller. Bu nedenle, beyni ve beyindeki kanserli tümörleri etkileyen Alzheimer tipi demans ve Parkinson hastalığı gibi nörodejeneratif hastalıkları tedavi etmek için immünoterapi kullanmak oldukça zor bir hal alıyordu. Uzun zamandır bazı büyük proteinlerin kan beyin bariyeri üzerinden aktif olarak taşındığı bilinmektedir. Bunlara transferin adı verilen bir protein de dahildir. Bu proteinin başlıca görevi kanda demir bağlamak ve daha sonra bunu beyne taşımaktır. Bu yeni araştırmanın arkasındaki araştırma grubu, bu sürecin avantajlarından yararlanarak transferinin reseptörüne bağlanan bileşenleri kullanarak beyne taşınmasını istedikleri antikorlarla değiştirdi ve daha sonra alıcı antikorları beyne taşıdı. Antikorların değiştirilmesi ve yerleştirilmesi, bu işlemi olabildiğince etkili kılmak için önemli faktörlerdir."} {"url": "https://sinirbilim.org/immunoterapi/", "text": "İmmünoterapi Kanser Tedavisinde Çığır Açıcı Bir Yöntem Kansere karşı kemoterapötik ve radyolojik tedavi yöntemlerinin gerek insan vücudunda yol açtığı zarar gerek maliyetinin yüksek oluşu bilim insanlarının daha etkili, daha az vücuda zarar veren bir tedavi geliştirme ihtiyacı hissetmelerine neden olmuştur. Tam bu noktada immünoterapi bilim dünyasında bir dönüm noktası yaratmış, kanser, astım alerji ve kronik bazı enfeksiyonlara karşı bireylere kendi bağışıklık sistemlerini kullanarak savaşma fırsatı sunmuştur. İmmünoterapi Nedir? Bireyin kendisine ait bağışıklık sistemi elemanlarını kullanarak kanser, astım alerji ve kronik belli başlı enfeksiyonlara karşı uygulanan tedavi yöntemine immünoterapi denir. Temel amaç, immün sistemin hedef gösterilen hastalık etkenine saldırıp yok etmesini sağlamaktır. Bazı vakalarda tek başına tam verim gösterirken, bazı vakalarda diğer tedavi yöntemleri ile kullanılması gerekir. Tümör oluşum sürecinin sonunda eğer immün sistem birtakım mekanizmalar tarafından susturulursa tümör hücreleri kontrolsüz üremeye devam eder ve kanser oluşur. İmmünoterapi, burada olduğu gibi immün sistemin susturulduğu veya yetersiz kaldığı durumlarda yeniden faaliyete geçirmeyi temelde hedefler. Kanser Oluşumunun Moleküler Mekanizması Normal şartlarda sağlıklı bireylerin vücut hücreleri kontrol altında bölünür, büyür, olgunlaşır ve birbirlerine sıkı bağlanıp dokuları meydana getirirler. Bu üremedeki kontrolü hücrede proto-onkogenler sağlamaktadır. Proto-onkogenlerde meydana gelebilecek rastgele bir mutasyon bu genlerin onkogenlere dönüşmesine neden olabilir. Onkogenler ise mutasyon sonucu işlevi kontrol dışına çıkmış, kontrolsüz üremeye neden olan genlerdir. Vücut hücrelerimizde üremenin kontrolünü sağlayan bir diğer gen tipi ise anti-onkogenlerdir . Anti-onkogenler, hücre bölünmesini azaltıcı veya geciktirici etki göstererek kontrolü sağlar. Bu genlerin faaliyetinin durması kanseri meydana getirir. Tümör Hücrelerine Karşı Bağışıklık Sistemi Yanıtı Vücudumuza giren hastalık etkenlerinden birini diğerinden ayırt edebilen özgül bağışıklık sistemi, tümör hücrelerine karşı bir cevap oluşturamayabilir. Çünkü bu savunma tipi kendinden olmayanı tanıma özelliği ile hastalık etkenlerine karşı yanıt oluşturur. Oysa tümör hücreleri kendi vücut hücrelerimiz olduğundan diğer hücrelerimizle çok az farklılık gösterirler ve bu nedenle T hücreleri faaliyete geçemez. Buna karşın vücudumuz tümör hücrelerine karşı farklı mekanizmalar geliştirmiştir. Bağışıklık sistemimizin fagositoz yapan hücrelerinden antijen sunan hücre tarafından parçalanan tümör hücrelerine ait antijenler (MHC1 ve CD8+) T hücrelerine sunulursa sonucunda T lenfositler harekete geçip tümör hücrelerini programlanmış hücre ölümüne götürür veya doğrudan sindirir. Bu nedenle T lenfositler kanserde çok önemli bir yere sahiptir. T lenfositler dışında makrofajların, doğal öldürücü hücrelerin, dendritik hücrelerin ve B lenfositlerin çeşitli yollarla aktive edilmesiyle de tümörler alt edilebilir. Kanserde Kullanılan İmmünoterapi Çeşitleri Kanserin gerçekleştiği organ ve doku tipine göre değişmekle beraber temelde üç tip immünoterapi yöntemi kanserde tedavi olarak uygulanmaktadır. Bunlardan en umut vadeden ve en çok tercih edileni monoklonal antikor tedavisidir. Monoklonal antikorlar yalnızca bir epitopa karşı cevap oluştururlar. Yani belirli bir antijene bağlanırlar. İmmünoterapide kullanılan monoklonal antikorlar kanserli hücrelerin yüzeylerine bağlanarak bağışıklık sistemi hücrelerini çağırıp kanserli hücreleri yok eder. Bir diğer kanserde immünoterapi yöntemi ise bağışıklık sistemi kontrol inhibitörleridir. Bağışıklık sistemi kontrol inhibitörleri bağışıklık sisteminin tümör hücrelerine saldırmasını engelleyen mekanizmaları non-spesifik antijenlere bağlanarak ortadan kaldırır. Cilt, akciğer ve baş-boyun kanser tiplerinde uygulanmıştır. Son olarak günümüzde artan enfekte vakalar sebebiyle onkogenik virüslerin neden olduğu kanser tiplerine karşı geliştirilen kanser aşısı hakkında bahsedelim. Normal aşılar, immün sisteme hastalığı tanıtıp virüsü yenmeyi hedefler. Ancak kanser aşıları virüse karşı değil tümör hücrelerine karşı immün sistemi harekete geçirip yok etmeyi hedefler. HPV ve Hepatit B virüsü için geliştirilen aşılar kanser aşılarına örnek olarak verilebilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/ince-bagirsak-villusleri/", "text": "İnce Bağırsak Villüsleri İnce bağırsağın içindeki kılımsı çıkıntılar olan villüslerin çok yakından görüntüsü. Villüsler tıpkı bir dil gibi şekle sahiptir ve inanılmaz bir şekilde açılıp kapanırlar. İnce bağırsak yaklaşık 5 metre uzunluğunda sindirim yolunun en uzun yapısıdır. Yiyecek ve içecekler midede sindirime uğradıktan sonra midenin sonundaki büzgen kas açılır ve besinler ince bağırsağa düşer. Besinlerin sindirilmesi için pankreas, ince bağırsağın ilk kısmı olan 12 parmak bağırsağına sindirim enzimleri salgılar. Bu enzimler yağları, karbonhidratları ve proteinleri parçalar. Ayrıca midede üretilen asitleri etkisizleştiren sodyum bikarbonat da içerir. Safra kesesi 12 parmak bağırsağına safra salgılayarak besinlerin içindeki yağın parçalanmasına yardımcı olur."} {"url": "https://sinirbilim.org/inferior-kolikulus/", "text": "İnferior Kolikulus Nedir, Hangi Görevleri Vardır? İnferior kolikulus orta beyinde bulunan ve işitme ile ilgili sinyalleri işleyen bir beyin bölgesidir. Beyinde birbirine simetrik halde bulunan iki tane inferior kolikulus bulunur. Bu beyin bölgesi beyin sapındaki bazı çekirdeklerden ve işitme korteksinden sinyaller alır. Üç alt birime ayrılmıştır. Bunlar merkezi çekirdek, dorsal çekirdek ve dış çekirdektir. İki taraflı nöronları sayesinde işitme ve vücut duyu sinyalleri eş zamanlı olarak birleştirip işleyebilir. Örneğin yutkunma, çiğneme ve soluk alıp verme esnasında hem kas hareketlerimizi hem de bu eylemlerin çıkardığı sesleri algılarız. Bu iki bilgiyi aynı anda algılamada inferior kolikulus nöronları rol alır. İnsanlarda işitsel sistemin en büyük nöron kümesi bu bölgede bulunur. Beyindeki tüm işitsel sinyaller beyin sapından geçerken inferior kolikulusa uğrayarak geçer. Bu açıdan bu bölge beyinde bir kavşak noktası gibidir. Beyin sapı solunum, nabız, uyku gibi hayati olayların düzenlendiği beyin bölgesidir. İnferior kolikulusun diğer bir özelliği sadece beyin sapına değil, diğer beyin bölgelerine dağıtılacak işitsel sinyallerin de buradan çıkış yapmasıdır. Tüm duyusal sinyaller talamusta toplanır. Ancak işitme korteksinden çıkan işitsel sinyaller talamusa gelmeden önce inferior kolikulusa uğrar. İnferior Kolikulus Ne Yapar? İnferior kolikulus kohlea gibi duyusal bölgelerden ve medulla oblongatadan sinyaller alır. Buraya gelen sinyaller birleştirilip işlenerek serebral kortekse aktarılır ve diğer beyin bölgelerine aktarılır. Bu bölge aslında işitsel bilginin önemli geçiş noktalarından biridir. Kulaklardan gelen duyma bilgilerini diğer duyulardan gelen bilgilerle birleştirdiği düşünülüyor. Bu bölgedeki nöron kümeleri farklı frekanslardaki seslere ayrı ayrı yanıt veriyor. Farklı frekanslardaki sesleri ayırt etmeniz için kolikulustaki nöronlarınızın iyi çalışması gerekiyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/inflamasyon/", "text": "İnflamasyon Nedir ve Neden Zararlıdır? İnflamasyon patojen, hasarlı hücre gibi vücuda zarar verebilecek canlı ve cansız maddelere karşı kendi koruma girişimidir. Oluşumunda başta bağışıklık sistemi olmak üzere kan damarları ve aracı moleküller rol oynar. İnflamasyonun temel amacı hücre hasarını durdurmak, zarar görmüş hücreleri iyileştirmektir. Eğer vücudun ilgili bölgesinde herhangi bir iyileşme sağlanamıyorsa inflamasyonu yok etmek gerekir. Aksi takdirde vücudun o bölgesinde çok fazla tahribat meydana gelebilir. Bunu şu şekilde düşünebilirsiniz. Bir yerde yangın çıkıyor ve siz etrafa bağırıyorsunuz. Eğer çığlıklarınız itfaiyenin gelmesini sağlamıyorsa yaptığınız tek şey etrafınızdaki insanları rahatsız etmek ve işlerinden alıkoymak olur. Durumu bu şekilde benzetmelerle anlatmak herkesin anlaması için daha iyidir. İnflamasyon Ne Yapar? İnflamasyon çok kapsamlı bir tepki olduğundan doğuştan gelen bağışıklık sistemi içerisinde incelenir. Çok az olduğu takdirde zararlı uyarana karşı yeterince tepki verilemez ve doku hasarı oluşabilir. Buna karşın yüksek düzeyde inflamasyon da zararlı uyaranı ortadan kaldırabilir ancak vücudun kendi kendine zarar vermesine neden olabilir. Örneğin vücuda bir bakteri girdi ve bağışıklık sistemi yabancı patojeni tespit etti. İlgili bölgede hemen inflamasyon süreci başlar ve vücut ısısı yükselir. Eğer inflamasyon yetersiz seviyede kalıp bağışıklık sistemi faaliyete geçmezse bakteri kolonileri dokulara zarar verir. Aşırı miktarlarda olursa da vücut ısısı çok yükselip kişinin havale geçirmesine neden olabilir. İnflamasyonun doğru miktarda olacak şekilde düzenlenmesi bu yüzden çok önemlidir. Ayrıca inflamasyon mitokondrilerin de çalışma şeklini etkileyerek onları toksik madde üreten fabrikalara dönüştürebiliyor. İnflamasyonun olduğu bölgede genelde kızarıklık, şişme, hafif bir sıcaklık, bazen de ağrı ve hareketsizlik olur. Tırnağınıza bir iğne batırsanız, öncelikle bir acı duyarsınız. Daha sonra iğneyi batırdığınız yerin etrafında bir kızarıklık ortaya çıkar. Olağandışı bir durum olduğunda bir anda bölgede sitokin adlı acil durum proteinleri salgılanmaya başlanır. Sitokinler kana karışarak bağışıklık sistemini ve hücreleri uyarır. Vücut hemen sorunu çözmek için hormonları ve depolarındaki besinleri harekete geçirir. İnflamasyonun başlamasıyla beraber atardamarlar genişler, kan akışı hızlanır. Kılcal damarlar hormon ve besinlerin daha kolay geçmesi için geçirgenliğini artırır. Beyaz kan hücreleri zarar görmüş alanı gezer ve mikropları, hasarlı hücre veya yabancı maddeleri etkisiz hale getirmeye çalışır. Akut ve Kronik İnflamasyon Vücudumuzda meydana gelen tüm inflamasyonlar ikiye ayrılır: Akut ve kronik inflamasyon. Akut inflamasyon deride bir kesik olması, tırnağın içe batması, bileğin incinmesi veya boğaz ağrısı gibi küçük olayların sonucunda olur. Kısa sürelidir ve çoğu zaman birkaç gün içinde biter. Süresi kısa olduğu için etkisi de çok büyük değildir. Kronikte ise durum böyle değildir. Uzun süre boyunca devam eder ve ciddi rahatsızlıkların neticesinde ortaya çıkar. Bazen de kendisi ciddi sorunlara neden olur. Örneğin, osteoartrit, otoimmün hastalıklar ve romatizma kronik inflamasyonu tetikleyen rahatsızlıklardan bazılarıdır. Sadece hastalıklar değil, daha birçok çevresel etken veya alışkanlık kronik inflamasyonun ortaya çıkmasına neden olabilir. Örneğin, aşırı kilo, sağlıksız beslenme, hareketsizlik, stres, sigara içmek ve aşırı alkol tüketmek kronik inflamasyona yol açan etkenlerden bazılarıdır. Bilim insanlarına göre kısa süreli olduğu zaman inflamasyon iyi olarak tanımlanır. Vücut bu süre içinde kendini iyileştirmek için elinden geleni yapar. Tüm kaynaklarını seferber edip iyileşme tamamlandıktan sonra da eski haline geri döner. Ancak uzun süreli olanda durum böyle değildir. Kronik inflamasyon kötü ve zarar verici olarak görülür. Bunun sebebi bir süre sonra inflamasyonun iyileşmeyi tetiklemekten ziyade vücudun kendisine zarar vermesidir. Dengeyi iyi ayarlamak gerekir. Kronik İnflamasyonun Olası Zararları Bilim insanları yıllardır kronik inflamasyonun beden ve beyin sağlığına olan etkilerini ve olası zararlarını araştırıyor. Bugüne kadar çok sayıda bulguya ulaşıldı. Bunlardan biri inflamasyonun kalp hastalıklarındaki rolüdür. Kolesterol kan dolaşımında fazla miktarda bulunursa bu vücut tarafından hoş karşılanmaz ve inflamasyona neden olur. Kısa süreli olduğunda zarar vermez ama uzun süreli inflamasyonda damarlarda pıhtılar ve tıkanmalar meydana gelebilir. Damarların bu şekilde inflamasyona uğraması kalp krizine neden olabilir. 2009 yılında Gerontology dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre sitokinler insülin salgılama mekanizmasına dahil olabiliyorlar. Vücudun bir bölgesinde inflamasyon olduğunda sitokinlerin salındığından bahsetmiştik. Bu sitokinler hücrelerin insülin direncini artırıyor ve kan şekerinin yükselmesine neden oluyor. Birkaç günlük inflamasyonda ciddi bir sağlık sorunu yaşanmaz ancak uzun süren inflamasyonlar diyabeti ve kilo alımı riskini artırır."} {"url": "https://sinirbilim.org/insan-beyninin-evrimi/", "text": "İnsan Beyninin Evrimi Nasıl Gerçekleşti? Düşünüyorum öyleyse varım sözü ile başlamak istiyorum yazıma. Şu an bu yazıyı yazmaya gayret ederken motor becerilerimin yanı sıra zihnimi kullanıyorum. İki ellerimin parmaklarıyla klavyemin tuşlarına basıyor, gözlerimle yazacağım harflerin yerini tespit ediyor ve somutlaşmasını istediğim sözcüklerin bilinç hazinemden akmasına izin veriyorum. Unutuyordum bir de arka fonda çalan Chopin'in Nocturne in C-sharp minor adlı ünlü bestesine kulak kabartıyorum. Oysaki dışarıdan bakıldığında sadece yazıyordum öyle değil mi? Peki tüm bu aklımdan geçen düşünceleri davranışa dökebilmeme, bilincimden geçen tüm her şeyi somutlaştırmama izin veren, emir komutanın tek sahibi, karmaşık davranışlarımızın baş tacı beyin neden yalnızca Homo Sapiens'te yani biz insanlarda evrimleşip tüm varlıkların en bilinçlisi, en yücesi haline geldi? Gelin bu soruya beynin evrimi adı altında bakalım. Evrendeki Tüm Canlılardan Farklı Sapiensler Dr. Michio Kaku'ya göre bizlerin zeki türlere dönüşmemizi sağlayan en az 3 bileşen vardır. Bunlardan ilki başparmağımız. Çevreyi değiştirebilmek için bir uzantıya, bir pençeye, kavrayan bir başparmağa ihtiyaç duyarsınız. İkincisi ise bir görüş alanına sahip olmamızdır. Ancak bu yırtıcı bir varlığın görüş alanı olmalıdır. Neden mi? Kaku bunu şu şekilde açıklıyor. Bizim gözlerimiz yüzümüzün yan taraflarında değil ön kısmında bulunur. Gözleri yüzlerinin ön kısmında bulunan hayvanlar yırtıcı hayvanlardır. Aslanlar, kaplanlar, tilkiler gibi... Gözleri yüzlerinin yan tarafında bulunan hayvanlar av sınıfındadırlar ve pek zeki değillerdir. Tavşan gibi... Hatta günlük hayatımızda tilki gibi zeki veya bir tavşan kadar aptal gibi cümleler sarf edebiliriz ve bunun bir sebebi var çünkü tilki yırtıcıdır, pusu kurmayı, saklanmayı, kamuflajı öğrenmek zorundadır. Düşmanını şaşırtmak ve avlarının hareketlerini önceden kestirebilmek, öngörebilmek zorundadır. Eğer aptal tavşan iseniz tüm yapmanız gereken kaçmaktır. Zeka gelişiminin üçüncü temel bileşeni ise dildir. Dil en güçlü iletişim araçlarından biridir. Bir tehlike olduğunda birçok canlı ses ile bunu birbirine haber verir. İnsanlarda ise dil çok daha önemli görevler üstlenir. En sağlam bilgilerimize göre hayvanlar kendi ardılları ile ilkel hareketlerle kurdukları iletişimle aktardıklarından daha fazla bilgi aktaramıyorlar. Kitapları yok, dilleri yok. Hayvanların kendi bilgilerini aktarabilecekleri bir kültürleri yok. Bilim insanları beynin evriminin bu şekilde gerçekleştiğini öne sürüyorlar. Çevreyi değiştirebilecek güce sahip kavrayan bir başparmağa, 5.000 10.000 sözcük içeren bir dile sahibiz ve tabii çift gözlü görüş alanı. Bundan sonra bir başka soru akla geliyor. Kaç tane hayvan türü bu 3 temel bileşene sahip? Bu soru bizi inanılmaz bir cevaba götürüyor. Cevap neredeyse hiç. Hayvanlar biz de ortaya çıkan bu basit bileşenlere sahip değiller. Tek Hücrelilerden Milyarlarca Nörona Yaşamın büyük bir kısmı tek hücreli canlılar arasında gerçekleşmiştir. Yaşamın başlangıcı 4 milyar yılı önce ise bunun 2-2,5 milyar yılı tek hücreliler arasında geçmiştir. Sonradan çok hücreliler ortaya çıkmıştır. Tek hücrelilerde duyulara yönelik bir takım organeller, biyokimyasallar görülür. Dolayısıyla tek hücreli canlılarda dahi çevreden gelen, nesnel gerçeği değerlendiren, uyarılan ve bununla hareket geçen bir süreç vardır. Dolayısıyla sinir sistemi başlangıcını ele alırken henüz sistem olmadığı halde bahsetmek, ele almak gerekir. Günümüzden yaklaşık 3,5 4 milyar yıl öncesine gidersek orada elbette sapienslere, erectuslara, neandertallere ya da şempanzelere rastlamayacağız. İlk olarak mavi kaya parçamızda tek hücreli canlılar sahneye çıktı. Tek hücrelilerden oldukça karmaşık düşünebilme yetisine sahip biz sapienslere uzanan bir süreç. Ne merak sarsıcı öyle değil mi? Karmaşık fonksiyonlarımızın mimarı beynin öyküsü yaklaşık 4 milyar yıl önce okyanuslarda başlamıştır. Beyni olmayan ancak çevreyi hissedebilen ve tepki verebilen tek hücreleri canlılar meydana geldi. Bakterilerde veya bu tek hücreli canlılarda anladığımız kadarı ile herhangi bir anı biriktirme, depolama söz konusu değil. Çünkü bu işlevleri yerine getirebilecek bir organa sahip değiller. Yine bilim insanları tarafından yapılan bir takım deneyler neticesinde bu canlıların öğrenemediğini ve koşullanamadığını biliyoruz. Tatlı sularda, su birikintilerinde, nemli topraklarda yaşayan amiplerde gözlendiği kadarı ile bir takım iletileri alması ve vermesi koşulu ile çok ince telciklerin varlığı keşfedilmiş ancak buna rağmen bu canlılarda da herhangi bir öğrenme veya koşullamadan bahsedemiyoruz. Bir diğer tek hücrelimiz ise yapıları, işlevleri ve gelişimleri açısından süngerler, diğer hayvanların hepsinden farklıdır. Süngerlerde ilk defa bugünkü sinir hücrelerine benzer sinir hücreleri keşfedildi. Kendi aralarında birçok kez bölünüp çoğalabiliyorlar. Ancak bu demek olmuyor ki öğrenebiliyor, koşullanabiliyor, anı biriktirebiliyorlar. Süngerlerde de bir beynin olmadığını unutmamak gerekir. En çok kullanılan laboratuvar canlılarından biri olan ve ilk ilkel beynin gözlemlendiği canlı, planarialardır yani diğer bir adıyla yassı soluncanlar. Merkezi bir beyin içeren sinir sistemlerine sahip oldukları için davranışlarını beyinleri kontrol ediyor. İlk defa anıların kaydedilmesi, bilgilerin öğrenilmesi yassı solucanlarda başlıyor. Bilim insanları Rus fizyolog ve psikolog İvan Pavlov'un koşullandırılmış köpek deneyini kırmızı-mavi ışık şeklinde yassı solucanlara göre uyarlıyor. Bu deneyin sonucunda bu canlıların koşullanabileceğini varsayıyorlar. Yassı soluncalara ait çarpıcı bir diğer bilgi ise bu canlıların kafası kesildikten sonra kendilerini onarabilip yeniden yerine yeni bir kafa çıkarabiliyorlar. Üstelik kafasıyla birlikte yitirdiği hafızasını da geri getirmeyi başarabiliyor. Böylelikle beyin olmayan canlılar sahneye çıkmış oluyor. Sapiens'in Beynine Doğru İnsanları diğer canlılardan ayıran fark temelde oldukça karmaşık bir merkezi sinir sistemine sahip olmasıdır. Özellikle evrimsel süreçte beynin ön kısmı oldukça gelişmiş durumdadır. Aslında yapısal olarak sapienslerin diğer canlılardan pek bir farkı bulunmamaktadır. Farkın ortaya çıktığı nokta bizim genetiğimizde var olmaktadır. Bu cümleyi daha iyi açıklayabilmek açısından şöyle bir örnek verebiliriz. Mesela bir beyne baktığımız zaman gördüğümüz şeyin neredeyse tamamı ön beyindir. Ön beyin; beynin en büyük bölümüdür. Beyindeki en gelişmiş ve evrilmiş yapıdır ve en yüksek organizasyona sahiptir. Ön beyin dediğimiz bölüm beynimizin %40 kadarını oluştururken, bizden sonra en zeki ve problem çözme becerisi en yüksek hayvan şempanzelerde bu oran %20-25 kadardır. Bu örnek akıllara şu soruyu getirebilir. Neandertallerin sapienselere oranla beyinlerinin daha büyük olduğu söylenir. Beyinlerinin büyük olması demek onları sapienslerden daha zeki veya bilinçli yapmadı. Burada dikkat edilmesi gereken oldukça önemli ve ince bir nokta var. Bir canlının döllenme aşamasından sonra ilk sekiz haftası olan embriyo döneminde gelişme yeteneğinin kafatasının ön tarafında yoğunlaştığını biliyoruz. Bu da serebral korteksin gelişmesinin bir ölçüsü olarak diğer canlılara göre 6,3 kat daha fazla düşünme yeteneğinin gelişmiş olması anlamına gelir. Özetleyecek olursak biz insanlarda ön beyin ve içeriğindeki yapıların evrimleşmesi bizi tüm canlılardan üstün kılıp, besin zincirinin en tepesine çıkardı ve sapienslerin soyunu devam ettirdi. Bir teoriye göre günümüz insan beyninin düşünsel kısmını oluşturan serebral korteks kısmının neandertal insan kafatasındaki bölüme nazaran daha geniş olduğu ve bu yüzden neandertallerin yok olup, sapienslerin yaşama devam ettiğini savunmaktadır. Peki, homo sapiensleri diğer tüm canlılardan ayıran, mavi kaya parçasından çok uzağa, Mars'ta yaşam bulabilmek için uzaya araç gönderebilen, bu şekilde düşünebilip, o yönde hareket edebilen bizlerin diğerlerinden farklı olmamıza sebep olan ön beyin neydi? Sapienslerde Ön Beyin Ön beyin sağ ve sol olmak üzere iki yarı küreye sahiptir. Geniş bir lif bandı/köprü ile birbirine bağlı olan bu yarım küreler birden çok işleve sahiptirler. Korpus kallozum iki yarım küre arasındaki iletişimi sağlamak üzere, beynin sağ ve sol yanlarını bağlar. Hareketsel, duyusal ve bilişsel bilgiyi, yarım küreler arasında aktarır. Bu karmaşık bağlantı, keseli memeliler haricindeki bütün memelilerin beyninde, korteksin hemen altında, uzunlamasına yarık boyunca bulunmaktadır. İnsan beynin en büyük bölümü olan ön beyin de çeşitli loblar bulunmaktadır. Bu loblar bizim öğrenme, hafıza, bilinç, yazma konuşma gibi fonksiyonları kontrol eder. Karar verme, geleceğe yönelik plan yapma, konuşma yazma, istemli kas hareketleri frontal; görüntüleri birleştirme, cisimleri tanıma, görmeden sorumlu alan oksipital; konuşmanın algılanması, duyusal verilerin bütünleştirilmesi, dokunma, basınç, sıcak soğuk gibi duyumları algılama parietal; hafıza merkezimiz olan, yüzleri tanıma ve oksipital lob gibi nesneleri anlama, kokuyu duyma temporal loba aittir. Ön beyin de bir de ara beyin bulunur ki burada hipotalamus, epitalamus ve talamus bulunur. Evrimsel süreçte boyutu büyümekte olan ön beyin, frontal lob içindeki alt bölgeler içinde ve pariyetal lobta nöronlar arası iletişimin artmasına da neden olmuştur. Tüm bunların yanı sıra dünyaların jeolojik evrimiyle kıtaların yer değiştirmesi, bazı bölgelerde iklim değişikliğine neden olmuş ve canlıların değişen ortamlara uyum sağlaması gerekmiştir. İri kuyruksuz maymunsu türlerin iki ayaklı olması sayesinde boşta kalan ellerin evrimleşmesi kolaylaşmıştır. Ayaktayken uzak mesafeleri görebilme ve değerlendirebilme artmış, uzak mesafelere ilerlemek kolaylaşmıştır. Yaşanan tüm bu gelişmeler bağlamında gelişen beyin; tüm vücuttaki tüketilen enerjinin büyük bölümünü talep eder ve kullanılır. Günümüzde bu oran %20'dir. Evrimin Homo sapiens'e doğru yürüyen adımlarında etle beslenme sayesinde daha zengin enerji depolama imkanı ortaya çıkmıştır. Bu durum yüksek enerji talep eden ve harcayan beyin gelişimine yarar sağlamıştır. Ateşin kullanılması da benzer bir şekilde, yiyeceklerden daha fazla enerji edilmesini sağlamıştır. Pişmiş besinlerin tüketimiyle sindirim sisteminin küçülmesi de vücut içinde bir enerji tasarrufu sağlamıştır. Bu sayede, karmaşık sindirim yapısını oluşturmak için gerekli enerji azalmıştır. Erken dönemlerdeki beyin gelişimi süreçleri, aşağıda bazı fosil kayıtlarıyla sıralanmaya çalışılmıştır (10 adet kayıt vardı önemli gördüğüm 4 maddeyi ekledim) ; 1-Homo habilislerle birlikte özellikle Broca alanının gelişimiyle beyinde bir miktar daha hacim artışı olmuştur. Broca alanı beyinde konuşmadan sorumludur. 2-Homo erectusun beyin hacmi 600 cm3 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Farklı fosillerde 500.000 yıl önce beyin hacminin 1000 cm3'e ulaştığı belirlenmiştir. 3-Erken Homo sapiens'ler de beyin hacmi 1200 cm3'e ulaştığı görülüyor. 4-Homo naladi (Güney Afrika'da 2015'te bulundu, tarihleme çalışmaları devam etmektedir. Sınıflama henüz yapılmamıştır). Beyni portakal büyüklüğündedir. Bacaklar uzun ve toplu halde yaşıyorlardı. Güçlü çene yapısına rağmen insansı olması ilginçtir. Beynin Evrimi Ekseninde Kültürün Rolü Kültürel ve genetik evrim, sadece türlerin ileri evrimleşmesine değil, aynı zamanda tür içinde evrimsel baskı ve dışlanmaya da neden olmuştur. Konuşma özelliği kazanamayan tür içi bireylerin dışlanacağı açıktır. Yukarıda Koku'nun zekanın 3 temel bileşeninde bahsettiğim gibi üçüncü temel bileşen olan dil evrimin bir dayanağıdır. Dilin evrimiyle beyin evrimi ivme kazanmıştır. Afrika'da primatların gelişmekte olan diyet alışkanlıkları, kültür, teknoloji, sosyal ilişkiler ve genlerindeki değişimler, 200.000 yıl önce günümüz modern insan beynine doğru yolculuğu başlatmıştır. Şimdi bir de tüm anatomiyi, evrimsel süreçleri, biyolojiyi bir kenara bırakıp psikolog gözüyle beyin evrimine bakalım. Düşünmeye başladık ve var olduk. Var oldukça yaşadığımız çevreyi, ülkeleri hatta dünyayı eskisinden çok farklı bir biçimde değiştirmeye başladık. Silahlar yaptık soyumuza zarar verdik, atomu bulup bomba yaptık soyumuzu tüketebilme tehlikesine ulaştık. Yaşadığımız gezegenin dışında başka bir gezegende yaşam var mıdır diye merak edip uzay araçları yaptık. Entelektüel düşündük günlük hayatın stresinden uzaklaşabilmek adına müzik notalarını bulduk. Hayatımızı renklendirmek, doğa karşısındaki hayranlığımızı belirtmek adına resim yapma becerisini kazandık. Merakımız giderilebilsin, o veya şu ne ile nasıl oldu bulalım diye doğa bilimlerini meydana getirdik. Bir yerden bir yere nasıl gidebiliriz diye düşündük arabaları, demir yollarını ortaya çıkardık. Kara yetmez dedik bir de havadan çok daha hızlı bir şekilde gideceğimiz yere uçak adını verdiğimiz demir yığını ile uçalım dedik. Zihnimizden geçen düşünceleri yazıya dökebilme kabiliyetimiz yetmiyormuş gibi bilgisayarları; uzağımız yakın olsun diye akıllı telefonları icat ettik."} {"url": "https://sinirbilim.org/insan-dogasi-alfred-adler/", "text": "İnsan Doğası Alfred Adler"} {"url": "https://sinirbilim.org/insan-embriyosu-genetik-degisiklikler/", "text": "İnsan Embriyosu Üzerindeki Genetik Değişiklikler İnsan embriyosu üzerinde genetik değişiklikler yapmak uzun bir süredir bilim insanlarının kafasını kurcalıyordu. Nihayet CRISPR/Cas9 teknolojisiyle hayvan ve bitkilerde deneme yapıldıktan sonra sıra insana geldi. Bu teknoloji kopyala-yapıştır mekanizması gibi ilgili DNA bölgesini açıp istenen geni oraya koyabiliyor. İnsanda kısa ve uzun vadeli nasıl sonuçlar olacak kabaca tahmin ediliyor ancak yine de tam öngörülemiyor. İleri Okuma: CRISPR ile Yapılan Muhteşem Şeyler İnsan genetiğinde değişiklik yapmanın doğru olup olmadığını düşünüyorsanız, kuşkularınızda haklısınız. Zengin çocuklarının iyi genleri alıp fakir ailelerin rastgele mutasyonlara maruz kalması ve çocuklar arasında ileride eşitsizlik ortaya çıkması olası bir durum. Gattaca filminde genetiğin gelecekteki iş dünyasındaki potansiyel rolü ile ilgili güzel bir olay örgüsü anlatılmaktadır. Birkaç yıl önce İngiltere'de İnsan Döllenme ve Embriyoloji Kurumu Francis Crick Enstitüsü'ndeki araştırmacılara insan embriyosu üzerinde değişiklik yapmak için finansal destek vermeye karar verdi. Şu sıralar tüm dünya İngiltere'deki bilim insanlarının yapacağı bu araştırmalardan bahsediyor. Hangi Unsur İnsan Sağlığından Daha Önemlidir? İnsan embriyosu üzerinde genetik değişiklik yapmanın yukarıda bahsettiğimiz gibi olası etik sorunları var ancak işin sağlık boyutuna baktığımızda bunu yapmanın çok gerekli olduğunu görüyoruz. Hangi çocuk genetik bir hastalık yüzünden hayatının kararmasını ister? Yüzlerce hastalık daha bebek doğmadan önlenebilecekse, hangi unsur insan sağlığından daha önemlidir? Genetiği değiştirmek ile ilgili daha sağlıklı bilgi vermek için ScienceAlert sitesi 10 maddelik bir yazı hazırlamış, biz de Türkçeleştirip sizlere sunuyoruz. - İnsanların genetik olarak değiştirilmesi İngiltere'de aniden yasallaştırılmadı.Daha önceleri Kathy Niakan'ın ekibi embriyo gelişimini incelemek üzere genomda değişiklik yapma iznini almıştı. - Deneylerde kullanılan embriyolar yapay döllenme yapan kadınların fazla embriyolarını bağışlamasıyla elde ediliyor. - Araştırma ekibi gerekli etik izinleri aldı. Her şey kuralına uygun yapılacak. - Embriyolar 14 gün içinde yok edilecek ve herhangi bir kadının rahmine konulmayacak. Amaç sadece farklı genlerin embriyo üzerindeki etkisini öğrenmek. - İnsan embriyosunun gelişimi hala gizemini koruyor. Belki bu yöntemle nihayet embriyonun gelişim aşamalarını tam manasıyla çözebileceğiz. Yapay döllenmede her 100 embriyonun 50'den azı 200-300 hücrelik blastosit evresine ulaşabiliyor, 25'i anne rahmine konulabiliyor ve sadece 13'ü 3 aylık gelişimini tamamlayabiliyor. - Uzmanlar kararı ahlaki paniklemeye karşı bir zafer olarak görüyorlar. - Bu konudaki bazı eleştiriler tasarım ürünü bebek yapmaya doğru gidildiğinden endişe duyulduğunu belirtiyor. 2015'in son zamanlarında UNESCO panelinde bilim insanları, filozoflar ve avukatlar genetik düzenlemey dur çağrısı yapmışlardı. Genetiği değiştirilmiş embriyoların anne rahmine konulmasının hala yasak olduğunun altını çizmekte fayda var. - İnsan embriyosu üzerinde genetik değişiklik yapılması bir ilk değil. 2015 Nisan ayında Çinli bilim insanları da ölümcül bir kan hastalığını tedavi etmek için 28 geni çıkarmak için girişimde bulunmuşlardı. - CRISPR/Cas9 teknolojisi nerede kullanılırsa kullanılsın yüzyılın en önemli buluşlarından biri. Eğer insan kullanımlarında başarı sağlanırsa pek çok hastalığın tedavisinde büyük yol katedilecek."} {"url": "https://sinirbilim.org/insan-olmak/", "text": "İnsan Olmak Engin Geçtan Kız arkadaşımla kitap fuarına gittiğimizde aklıma bir fikir geldi. Dedim ki ben sana bir kitap alayım, sen de bana bir kitap al. Ancak aldığımız kitaplar diğerinin görse almayacağı türde kitaplar olsun. Ben ona bir Rus klasiği Oblomov'u aldım. O da bana Engin Geçtan'ın İnsan Olmak kitabını aldı. Kitabın Mtis yayınlarından olduğunu görünce ilk aklıma gelen sıkılırım herhalde demek oldu. Kitabın kapağında mavi tonlar hakim bir şekilde bir buz kütlesi üzerinde bir adamın küçük silüeti yer alıyordu. Anlaşma anlaşmadır. Kitabı okumaya başladım. Kitabın kapağını açtığımda yazarın kısa bir biyografisi yer alıyordu. O zamana kadar Engin Geçtan ismini duymamıştım. Benim ayıbımmış. 1932 doğumlu olan Engin Geçtan harika bir psikiyatristmiş. Maalesef 2018 yılında onu kaybetmişiz. Yazarı biraz araştırdıktan sonra ilk sayfaları okumaya başladım. Önsözde 26. Basım olduğu ve yazarın hiçbir şeyi değiştirmediği yer alıyordu. Kitabın ilk basımı 1983 tarihliymiş. Yıllar içinde tekrar tekrar basıma girmiş. İnsan Olmak Ne Anlatıyor? Türümüzün 2 milyon yıllık bir evrimsel geçmişi var. Bunun son 10-12 bin yılında yerleşik hayata geçtik ve dünyayı şekillendirmeye başladık. Özellikle son 200 300 yılda yaşadığımız gezegene elimizden geldiği kadar zarar vermeyi başardık. Bunun yanında Ay'a ayak bastık. Uzayın derinliklerine araçlar gönderdik. Okyanusların kilometrelerce derinlerini keşfettik. Bilgisayar biliminde çığır açtık. Bundan 500 yıl önce yaşayan atalarımız şu anki teknolojiyi görse şeytan icadı derlerdi. Ancak tüm başarılarımıza rağmen bir şeyi anlayamadık: İnsan davranışları. Kitap da tam bu soruna değiniyor. Evreni ve dünyayı bu kadar anlamaya çalışan insanoğlunun en az anladığı şey kendisi. İnsan Olmak benim okuduğum en ufuk açıcı kitaplardan biridir. Altını çizdiğim ve zaman zaman tekrar okuduğum çok sayıda bölüm var. Örneğin Birey ve Toplum adlı ilk bölümde yazar insanoğlunun doğadan özgürleşmeye çalışırken kendini topluma bağımlı kıldığından bahsediyor. Bir özgürleşme çabası beraberinde bir bağımlılık yaratıyor çünkü insan yalnız kalamıyor. En merak ettiğim sorulardan biri insanların neden hep savaştığı olmuştur. Homo sapiens tarihine baktığımızda ilk bulgular 160.000 yıl önce bir gergedan sürüsünü katlettiğimizi gösteriyor. Sürekli bir şeyler üstünde egemenlik kurmaya çalışıyoruz. Devamlı bir toplum diğerine hükmetmek istiyor. Kitapta politik düzenlerin oluşmasında başlıca etkenin savaş olduğunu dile getiriyor. Savaşta öldürmeyi öğrenen insanoğlu bunu barışta da uygulama başlıyor. Bilgi Yığını Değil Anlam Arayışı Bazı kitaplar vardır salt bilgi verirler. Örneğin 1200 sayfalık hücrenin moleküler biyolojisi kitabım sadece bilgiden oluşur. Bazı kitaplar ise bilgi vermek yerine var olan bilgiyi anlamlandırmaya çalışır. Bu kitap ise hem evrimsel, antropolojik bilgiler veriyor hem de onları yorumlayarak okuyucuya sunuyor. Kitabın ilk bölümleri insanın tarihsel yolculuğunda davranışlarının nasıl ortaya çıktığını konu alıyor. Daha sonra ise bunun günümüz hayatını nasıl etkilediğini anlatıyor. Bu yazıyı okuyan siz okuyuculara soruyorum. Devlet yönetiminde, sosyal hayatın işleyişinde ne kadar etkiye sahipsiniz? 82 milyonluk Türkiye'de sistemin o kadar ufak bir parçasıyız ki hiçbir etki gücümüz yok. Yazar, kitapta bireyin sistem içindeki yerinin hiçe indirgenmesinin davranış bozukluklarına yol açabileceğini savunuyor. Çağdaş toplumların en önemli ruh sağlığı sorunlarından biri budur. Birey ile başlayan yolculuk aile ile devam ediyor. Kitapta anne, baba ve çocuklar arasındaki davranışsal örüntü irdeleniyor. Birçok davranış bozukluğunun erken çocukluk döneminde ortaya çıktığını bildiğimden bu kısmı çok iyi okudum. Gerçekten harika bilgiler ve analizle yer alıyor. Sadece bu bölüm için bile kitabı okumanızı tavsiye ederim. Bir sonraki bölümde ise insanlar arasındaki romantik ve arkadaşlık ilişkilerinden bahsediliyor. Engin Geçtan reddedime korkusundan bahsederken hepimizin karşılaştığı bir insan davranışını tanımlıyordu. O reddetmeden ben reddedeyim kaygısı ile yalnız kalan insanların sayısı o kadar çoktur ki!"} {"url": "https://sinirbilim.org/insan-ve-maymun-kimerik-embriyo/", "text": "İnsan ve Maymun Hücrelerinden Oluşan Kimerik Embriyolar Yaratıldı Bilim insanları model organizma geliştirme konusunda bir adım daha ileri gittiler. Laboratuvarda insan ve maymun kök hücrelerinden oluşan kimerik embriyolar yaratmayı başardılar. Embriyo 20 güne kadar yaşamayı başardı. Bu tür kimerik canlılar gelecekte model organizma olarak bizler için çok faydalı olacak. Özellikle çeşitli metabolik hastalıklar, embriyonik gelişim ve yaşlanma gibi olayların insanlar üstünde çalışılması hayli zor. Hayvan çalışmaları ise her ne kadar yararlı bilgiler verse de insan vücudunu tam olarak yansıtmıyor. Bu kimerik canlılar sayesinde insan vücudunu ve hücresel işlevlerini in vivo ortamda daha iyi inceleyebileceğiz. Araştırmacılar Cell dergisinde yayınladıkları sonuçlarda insan ve maymun hücrelerinin birbirleriyle nasıl etkileşime girdiğini ve bunun embriyonik seviyede nasıl gerçekleştiğini gösterdiler. Normal bir şekilde döllenmiş maymun embriyosunun hücreleri çoğalırken aralarına insan embriyonik hücreleri eklendi. İnsan hücrelerinin diğer hayvan hücreleri arasında yaşayıp yaşayamayacağı başta büyük merak konusuydu. Eğer hücreler hayata tutunabilirse ileride organları oluşturacaktı. Kimerik Canlılar Ne Kadar Etik? Birden fazla türün hücrelerinden oluşan kimerik canlıların yaratılması bilim camiasında heyecan yaratırken her zaman etik soruları da beraberinde getirmiştir. Bilim insanları daha önce insan kök hücrelerini domuz ve koyun embriyo hücreleri ile entegre etmeye çalışmışlardı. Ancak hücrelerin çok azı hayatta kalmayı başarmıştı. Şimdiki çalışmada ise insan hücrelerinin maymun hücreleri arasında hayatta kalma oranı çok daha yüksek. Bunun nedenlerinden biri de maymunların domuz ve koyunlara göre bize evrimsel olarak daha yakın olması. Splice filmini belki izleyeniniz vardır. Kimerik bir canlının laboratuvar ortamında yaratılması ve daha sonra ona insani bazı özellikler atfedilmesini konu alıyor. Filmden çok bahsederek izlemek isteyenlerin keyfini kaçırmayayım. Aynı etik sorunlar bu çalışma için de geçerli. İnsan ve maymun hücrelerinden oluşan embriyo ilerleyen zamanlarda hangi canlıya daha yakın olacak? Eğer insanlaşma süreci başlarsa buna karşın ne yapılmalı? Embriyonun hangi aşamaya kadar büyümeye devam edeceği de başka bir soru. Bu kimerik canlılar insan gibi bir bilinç kazanabilir mi, eğer kazanabilirse bu ne zaman gerçekleşebilir, herkesin merak ettiği sorulardan bazıları. Araştırmacılar bu yüzden insan ve maymun kimeralarını şimdilik sadece 20 gün büyüttüler ve daha sonra hücreleri uterusa koymayarak imha ettiler. İnsan ve Maymun Hücreleri Nasıl Bir Araya Getiriliyor? İnsan ve maymun kimerik canlıları yaratmak için öncelikle Macaca fascicularis türü dişi bir maymundan alınan oosit ile erkek maymunun sperminin döllenmesi sağlandı ve hücre kültüründe büyütüldü. Zigotun 6 günlük büyüme sürecinden sonra blastosit adı verilen hücre topluluğunun oluşumunu gözlemlediler. Normal bir gebelik sürecinde blastosit uterusa tutunur ve embriyo gelişmeye devam eder. Araştırmacıların deneyinde blastosit dişi maymundan alınarak bir petri kabına aktarıldı ve bir lazer yardımıyla embriyonun dış katmanı olan zona pellucida açıldı. Blastosit normal koşullarda uterusa tutunması gerekirken bu durumda tutunacağı tek dal petri kabının duvarıydı. Buraya tutundu ve gelişimine devam etti. Öncelikle maymun hücrelerinin tek başına gelişip gelişemeyeceği test edildi ve en az 20 güne kadar petri kabında hayatta kaldıkları görüldü. İnsan Kök Hücreleri Maymun Embriyosunun İçine Yerleştiriliyor Şimdi sıra insan hücrelerini ekleyince olanları görmeye geldi. Maymun hücrelerinin döllenmesinden 6 gün sonra her bir blastositin içine 25 insan kök hücresi eklendi. Uzatılmış pluripotent kök hücre adı verilen bu hücreler hem embriyonik dokuya hem de extraembriyonik doku dediğimiz embriyoyu besleyen hücrelere dönüşebilme özelliğine sahiptir. Diğer bir deyişle EPS hücreler bizim tam aradığımız şeydir. Ya embriyonun kendisi oluyor ya da embriyoyu besleme, hücresel atıkları ortadan kaldırma işlevine sahip oluyor. Araştırmacılar insan ve maymun hücrelerinden oluşan 132 embriyo denemesinden bulundular. Bu embriyoların sadece 111'i başarılı bir şekilde petri kabına tutundu. Bunların da 103 tanesi döllenmeden 10 gün sonra hala yaşıyordu. Zaman geçtikçe hayatta kalabilen kimerik embriyoların sayısı azaldı ve sadece üç embriyo 20 günlük deney süresini tamamlayabildi. Hücreler Arasında Genetik Bir Etkileşim İnsan kök hücrelerinin yaşam süresi kadar bulundukları ortama nasıl uyum sağladıkları da ayrı bir araştırma konusudur. Araştırma ekibi kimerik embriyolarda gelişim süresince hangi genlerin aktifleştiğini ve protein sentezlediğini tespit etmeye çalıştılar. Gelişim boyunca her şey zincirleme ilerler. Bir gen aktifleşir, protein üretir ve başka bir geni aktifleştirir. Hücrelerarası etkileşimler gelişimsel biyolojide çok kritiktir. Maymun hücrelerinin tek başlarına yarattığı hücresel etkileşim ile insan ve maymun kimerik embriyolarının yarattığı etkileşim aynı değildi. Kimerik embriyolarda daha fazla gen aktifleşmiş ve daha geniş bir protein yelpazesi görülüyordu. İnsan ve maymun hücreleri arasında net bir etkileşim saptanmıştı. Bu etkileşim şüphesiz organizmanın ileriki seyrini de değiştirecektir. Kimerik Canlı Hangi Organizmaya Daha Yakın Olacak? İki farklı türün birbirleriyle etkileşimi öngörülemeyen sonuçlara yol açabilir mi? Bu noktada yanıtlanmamış çok soru var. Tamamen gelişmiş bir canlıya organ nakli veya doku transplantasyonu yapsanız o türün kendisini değiştirmezsiniz. Bu yüzden herhangi bir etik endişe görülmez ama iki farklı hücre türünden yeni bir canlı yaratmak apayrı bir şeydir. Araştırmacılar hangi hücre hattının daha baskın olacağını, organizma geliştikçe bu yeni canlının insanlaşma sürecine girip girmeyeceğini tartışıyor. Eğer insan benzeri bir bilinç kazanırsa bu durumda ne yapılmalıdır?"} {"url": "https://sinirbilim.org/insan-vucudu-hakkinda/", "text": "İnsan Vücudu Hakkında Muhtemelen Bilmediğiniz Gerçekler İnsan vücudu hakkındaki bilgilerimizi bir gözden geçirelim. Vücudunuzu ne kadar iyi tanıdığınızı düşünüyorsunuz? Sürekli onunla hareket ediyoruz, konuşuyoruz, kısacası her an vücudumuzu kullanıyoruz. Ancak sahte bilim o kadar hızlı yayılıyor ki insan vücudu ile ilgili az sonra söyleyeceklerimiz sizi şaşırtabilir. Yalan yanlış bilgiler internette o kadar fazla tekrar ediliyor ki bir zamandan sonra kimse onların yanlış olabileceğini düşünmüyor. Bazı bilgiler ise çok hayati derecede önem arz ediyor. Örneğin aşıların otizme yol açtığı efsanesi yüzünden birçok ebeveyn çocuğuna aşı yaptırmıyor ve toplum sağlığını tehdit ediyor. Şimdi bilimsel araştırmaların çürüttüğü bazı gerçeklerden bahsedelim. Parmak İziniz Tamamen Eşsizdir Yüz yıldan uzun bir süredir parmak izleri adli soruşturmalarda çok önemli bir rol oynadı. Parmak izinin herkeste farklı olduğu iddiası ilk olarak İskoç doktor Henry Faulds tarafından 1888'de atıldı. Yanlış yerde bulunan bir parmak izi birinin hayatını karartmaya yeterli olabilir. Ancak o günden bugüne yapılan çalışmalarda parmak izlerinin herkeste aynı olmadığı kanıtlanamadı. Adli araştırmalarda yürüten bilim insanı Mike Silverman'a göre herkesin parmak izinin aynı olmadığını söylemek imkansız. Çok sayıda insan parmak izi analizinin %100 kesin sonuçlar vereceğine inanıyor. 2005 yılında California Üniversitesi'nde kriminolog Simon Cole Amerika'da 22 davada parmak izlerinin yanlış kişileri hedef gösterdiğini kanıtlayan makalesini yayınladı. Parmak izleri kişiye özgü olmayabilir ve onlara tamamen güvenirsek ciddi sonuçlara neden olabilir. Dilinizi Yuvarlamak Genetik Bir Özelliktir Genelde lisede biyoloji dersinde bu konu geçer. Dilini yuvarlamanın genetik bir özellik olduğu söylenir. Genetikçi Alfred Sturtevant 1940 yılında dilini yuvarlayabilen ebeveynlerin çocuklarının da dilini yuvarlayabildiğini gördü. Bunun üzerine dil yuvarlama becerisinin genetik özellikler tarafından belirlendiğine karar verdi ve bununla ilgili bir makale yazdı. Sturtevant'ın makalesi yayınlandıktan 12 yıl sonra genetikçi Philip Matlock bu hipotezi çürütecek makalesini yayınladı. 33 tek yumurta ikizi üzerinde yaptığı çalışmada 7 ikiz kardeşin biri dilini yuvarlayabiliyorken diğeri yuvarlayamıyordu. Tek yumurta ikizlerinde genetik yapının tamamı aynıdır. Eğer dil yuvarlama tamamen genetiğe bağlı ise ikiz kardeşler arasında bir fark olmaması gerekiyordu. Matlock'un makalesi dil yuvarlama meselesini çürüttü çürütmesine ama bu mit günümüzde hala okullarda anlatılıyor. Bazen de ilginç karmaşalara yol açıyor. Annesi ve babası dil yuvarlayabilen ama kendi yuvarlayamayan çocuklar gereksiz strese giriyor. 5 Duyunuz mu Var? Okulda vücudumuzla ilgili yeni bilgiler öğrenirken bize hep 5 duyumuz olduğu söylenir. Dokunma, görme, tat, işitme ve koklama duyuları. 5 duyu kavramı ilk olarak milattan önce 350 civarında Aristoteles tarafından dile getirilmiştir. Peki 5 duyumuz varsa aşağı veya yukarı giden bir asansörün ne tarafa gittiğini nasıl anlıyoruz? Ortamın sıcaklığı arttığında bunu nasıl algılıyoruz? Vücudumuzda 5 duyudan çok daha fazlası vardır. Bilim insanları kaç tane olduğundan emin ancak 22 ile 33 arasında olduğu düşünülüyor. Tahmin ettiğimizden oldukça fazla dimi? Bunlar arasında denge duyu, sıcaklık duyusu, ağrı duyusu ve hareket duyusu en dikkat çekici olanlarıdır. Tırnaklar ve Saçlar Öldükten Sonra da Büyümeye Devam Eder Öldükten sonra bedenimizde yülerce gen faaliyete geçer ve çok tuhaf şeyler olabilir ama tırnaklarımızın uzaması onlardan biri değil. Saçların ve tırnakların uzaması için vücutta yeni hücrelerin oluşturulması gerekir ki bu durum öldükten sonra mümkün değildir. Öldükten sonra genellikle yıkım faaliyetleri meydana gelir. Deri büzüşür, hücreler programlı bir şekilde kendini yok etmeye başlar. Derinin büzüşmesi esnasında tırnakların kökü daha fazla ortaya çıktığı için bu durum öldükten sonra saç ve tırnaklarımızın uzadığı yanılgısını doğurmuştur. Uyurgezer Birisini Asla Uyandırmamalısınız Dünya nüfusunun %7'si hayatlarının bir noktasında uyurgezer olmasına rağmen henüz bunun nedeni tam olarak anlaşılabilmiş değildir. Peki evin içinde bir uyurgezer gördüğümüzde ne yapılması gerekir? Eski zamanlarda insanlar uyuduğunda ruhlarının bedenini terk ettiğine inanılırdı. Bu yüzden uyurgezer birini uyandırmak ruhu olmayan bir bedene müdahale etmek anlamına geliyordu. Uyuyan biri bir anda uyandırıldığında ruhunun bir daha geri dönememe olasılığı vardı. Bu durum yüzyıllar içinde biraz değişti ama hala uyurgezer birini uyandırmanın kalp krizine veya deliliğe yol açabileceğine inanılıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/insanlarda-baglanmanin-sinirbilimi/", "text": "İnsanlarda Bağlanmanın Sinirbilimi İdeolojiler, dinler, kişiler, eşyalar, takımlar, milletler... Diğer pek çok canlı türü ve esasen hemen her memeli gibi insanlar da yaşamları boyunca birtakım şeylere bağlanırlar. Hatta bunu en yoğun ve geniş perspektifte yapabilen canlı türü olduğumuzu söyleyebiliriz. Kişileri kimi zaman olumlu kimi zamansa olumsuz etkileyen bu bağlar bizi biz yapar ve bunların bireysel kimliklerimize bürünmemizde büyük rolleri vardır. Olumlu etkilerini gösterirken halimizden memnun olabiliriz fakat olumsuz yüzünü gördüğümüzde var olan bağın kopmasını çoğu zaman yeğleriz. Peki, kolay kolay vazgeçemediğimiz bu bağlar temelde neden vardır ve neye göre oluşurlar? İnsanlarda bağlanmayı incelerken evrimsel ve gelişimsel süreci göz ardı etmek söz konusu dahi olamaz. Bu yüzden şu ana dek yapılan çalışmalar da bu süreçleri gözden geçirmek ve biyokimyasal yolakları izlemek üzerine yoğunlaştırılmıştır. Bu çalışmalar doğrultusunda çok uzun süredir bağlanma eyleminde dopamin ve oksitosin adlı hormonların etkisinin olduğu bilinmekte olan bir gerçektir. Oksitosin ve Dopaminin Bağlanmadaki Rolü Oksitosin ve dopamin özellikle insanların birbiriyle olan bağlarında rol oynar. Buna bir örnek vermek gerekirse anne ve bebek arasındaki bağ ilk akla gelenlerden biridir. Oksitosin, beynimizin korku, öfke, saldırganlık, stres gibi durumlarını yöneten merkezi olan amigdalayı etkileyerek korku ve stresi bastırır. Sarılma, öpüşme gibi temas durumlarında oksitosinin kandaki seviyesi artmaktadır. Bebeği okşamak, ona sarılmak gibi davranışlar bebekte olumlu etki yaratır ve emzirmeyi kolaylaştırdığı gibi anne ve bebek arasındaki bağı da bir hayli güçlendirmektedir. Oksitosin tabii ki sadece bebeklerde veya annelerde salgılanmaz. Bu temassal durumlar yetişkinlerde de benzer etkileri yaratmakta ve kişiler arasında bağ kurulmasını ya da hali hazırda kurulu olan bağların güçlenmesini sağlar. Ancak anne ve bebek arasındaki bağ o kadar önemlidir ki; kişinin ilerleyen dönemlerdeki bağlanmaları, çocukların erken hassas dönemde anne ile kurduğu bağ esnasında ortaya çıkan temel sistemleri kullanır. Hatta bebeklerin ilk 12-18 aylık, büyüdüklerinde genellikle hatırlamadıkları dönemin dahi insan ilişkilerinde büyük etkisi olduğu düşünülmektedir. Bu iddia ortaya atılmadan önce dolap teorisi de denilen, çocuğun anneye bağlanma sebebini, annenin çocuğun besin ihtiyacını karşılıyor oluşu olarak gören psikoanalitik kuram kabul görüyordu. Ancak zamanla John Bowlby bu kuramın eksikliklerini fark ederek az önce bahsettiğimiz erken hassas dönemdeki bağlanmaların sonuçlarını da içeren bağlanma kuramını geliştirdi. Sigmund Freud psikoseksüel gelişim teorisi, Erik Erikson ise psikososyal gelişim kuramı ile bu olguyu desteklemiştir. Bağlanacağımız Kişiyi Gerçekten Biz mi Seçiyoruz? İnsanlar sosyal canlılar dolayısıyla insan beyni de sosyal bir organdır. Toplum içinde yaşayan biz insanlar için, bağlanmanın bir tür ihtiyaç olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak insanlar ihtiyaçtan öte zorunda hissettikleri için de kişilere bağlanabilirler. Bu durumu bugün Stockholm Sendromu adıyla biliyoruz. Stockholm Sendromu adını 1973'te İsveç'te Jan-Erik Olsson isimli şahsın bir bankaya yaptığı silahlı saldırıdan almaktadır. Birçok müşteri ve görevli dışarı kaçarken, Olsson dört müşteriyi rehin almıştır. Polisin bankayı kuşatması tam altı gün sürer ve altıncı gün sonunda içeri giren polis soygunculara silahlarını attırarak teslim olmalarını söyler ancak o esnada rehineler soyguncular için kendilerini siper etmişlerdir. Hatta soyguncular tutuklandıktan sonra rehinelerden Elizabeth Smart'ın kaçma şansı olduğu halde kaçmadığı haberi gelmiştir ve mahkemede de rehinelerin soyguncular aleyhinde ifade vermekten kaçındığı görülmüştür. Bu olay sonrası Psikolog Nils Bejerot, Stockholm sendromuna adını vermiştir ve pek çok farklı olayda bu tanı konulmuştur. Sendrom rehinenin kendisini rehin alan kişiyle arasında oluşan duygusal sempati olarak tanımlanmıştır. Bir tür hayatta kalmak için bağlanmadır da diyebiliriz. Üstelik bu durum sadece insanlarda görülmez. Sürüngenlerde, diğer memelilerde ve özellikle şempanzelerde de gözlemlenmiştir. Dolayısıyla evrimsel bulgu niteliği de taşımaktadır. Peki, bu canlılar neden kendileri için zararlı olabilecek bireylere bağlanırlar? Bu konuda birden fazla görüş bulunmaktadır. Kendisi için tehdit olan bireye karşı olumlu duygular geliştirmek kişinin bir tür travmadan kaçış yolu olduğu düşüncesi bunlardan biridir. Bunun temelindeyse mağdur durumda olan kişinin kendileri için tehdit oluşturan bireyin bakış açısını benimsemenin yatıyor olduğu düşünülmektedir. Bu da içinde bulundukları durumu kurban açısından bir hayli meşru kılmaktadır. İnsan beyninin böyle travmatik olaylarda verdiği tepkiler sıra dışı olabilmektedir. Mağdur kişi için ne savaşma ne kaçma ihtimali kaldığından stresten ve travmadan beynin kendini koruma güdüsü olarak düşünülebilir. Bütün bunların dışında insanların canlılardan farklı şeylere de bağlanabildiklerini biliyoruz. Hem de elle tutup, gözle göremedikleri şeylere bile. Kimi zaman fikirlerini şekillendiren ideolojilere, kimi zaman metafiziksel ögeler içeren tanrılara, dinlere, spor takımlarına, siyasal partilere ve daha pek çok şeye. Bu bağlanmalar o kadar güçlü olabiliyor ki kimi insanlar hayatlarını bunlara yönelik şekillendiriyor. Peki, bu soyut kavramlara nasıl ve neden bu kadar anlam yükleyip, onlarla güçlü bağlanmalar oluşturabiliyoruz? Bağlanmanın Altında Yatan Etkenler Tahmin edeceğiniz üzere böyle içerisinde pek çok etken bulunduran bağlanma çeşitlerini tek bir sebeple ya da amaçla açıklayamıyoruz fakat genel bir ifadeyle şimdiye dek yapılan araştırmaların, bu bağlanmaların ve özellikle de ideolojik yönelimlerin insanların motivasyonları üzerinde çok büyük etkisi olduğunu gösterdiğini söyleyebiliriz. Psikologlar genelde ideolojilerin insanlar üzerindeki motivasyonel gücünü açıklarken, belirsizliğin ortadan kalkması durumunu işaret ederler. Yani ideolojiler belirsizlik altında çıkar ve bu belirsizliği yok etmek için ortaya atılan düşünceler bütünüdür. Belirsizliğin ortadan kalkmasının ise insanlar üzerine motivasyonel gücü vardır. 2011'de New York Üniversitesi'nden John T. Jost ve David M. Amodio'nun yaptığı bir çalışmaya göre politik ve dini ideolojiler aynı zamanda varoluşsal bir güvenlik, kesinlik ve dayanışma sağladığı için de motivasyoneldir. Ancak ideolojilerin motivasyonel kuvveti de yönelimi de birbirinden farklı olabilir. Örneğin az önce kesinlik ve güvenlikten söz ettik. Bu iki kavram muhafazakarlık yani sağa yönelimle pozitif olarak ilişkilendirilirken, liberalizmle -ülkeler arasında değişiklik gösterse de yapılan çalışmada sola yönelim başlığı altında konumlanan ideoloji- negatif olarak ilişkilendirilmektedir. Bütün bunların yanında bu iki yönelimin beynin bazı bölgelerinde hacimsel farklılık yarattığı da gözlemlenmiştir. Bu bölgelerden biri ön singulat korteks, diğeri ise amigdaladır. Bağlanmada Etkili Beyin Bölgeleri Ön singulat korteks, serebral korteksin orta bölümünde korpus kallozumun hemen üstünde bulunan duygusal davranışları düzenleyen, çatışma izlemekle ilişkilendirilen kortekstir. Amigdala ise beynin iki tarafındaki temporal lobların ortasındaki korteksin altında bulunan ve korku, heyecan ve buna bağlı olarak saldırganlıkla da ilişkilendirilen, tehditlere karşı fizyolojik ve davranışsal tepkilerin merkezidir. Bu araştırmada daha büyük sağ amigdala hacmi daha fazla konservatizm yani muhafazakarlıkla, daha büyük ön singulat korteks hacmi ise daha fazla liberalizmle bağdaştırıldı. Dolayısıyla bu nöroanatomik kanıt politik ideolojilerin belirsizlik ve tehdide yönelik temel nörobilişsel yönelimlere bağlı olduğu kanısını desteklemektedir. İnsanlara motivasyon ve dayanışma hissiyatı sağlayan tek şey ideolojiler değildir. Herhangi bir dine mensup olmak ya da bir yaratıcı varlığına inanmak da insanlar üzerinde benzer etkileri oluşturmaktadır. Yapılan araştırmalar özellikle dini ritüellerin insanlara keyif verdiğini ve insanlar arasında yakınlık kurulduğunda salgılanan dopamin, serotonin ve oksitosin kimyasallarının seviyesinin arttığını gösteriyor. Bu tarz mistik deneyimlerin, duyu nöronlarından gelen çeşitli sinyallerin yorumlanmasından sorumlu olan parietal loblarla, özellikle de sağ perietal lobla ilişkili olduğu düşünülmektedir. Ayrıca fazla dindar insanlarda, beynin dini değerlerle özdeşleştirilmiş bölgesi olan prefrontal korteksin etkinliğinin daha fazla olduğu görülmüştür. Bu bölgenin dini değerlerle özdeşleşme sebebinin ise insanların zihin okuma güdülerinden temel aldığını ve bu güdünün fazla kullanımı sonucu metafiziksel bir yaratıcının dahi duygu, düşünce ve cezalandırma isteğini tahmin ederek ortaya çıkarabildikleri gibi görüşler mevcuttur. Aynı zamanda temporal lobların, paranormal olaylar yaşayan insanlarda etkinlinliğinin artışı sonucu dini ögeler bu loblarla da ilişkilendirilmektedir. Fanatiklik! Hepimizin bildiği gibi tüm bunların dışında bizzat spor yapmasa da spor dallarının ya da takımlarının fanatikleri mevcuttur. Bunu da bir tür bağlanma olarak ele alabiliriz. Çünkü fanatikliğin sinirbiliminde de diğer bağlanmalarla benzer etkiler görülmektedir. Sporcularda da, taraftarlarda da oyun esnasında adrenalin dışında dopamin ve oksitosin salgılanması bu benzerliklerden biridir. Ancak bu kimyasallar dışında galibiyet esnasında taraftarlarda, sadece erkeklikle değil benlik saygısı ile de ilişkili olan testosteronun da salgılandığı ve beynin ödül bazlı karar mekanizmasını yöneten ventral striatumda aktivitenin arttığı gözlemlenmiştir. Ayrıca bütün bunların yanında spor fanatikliğinde empatinin de büyük etkisi vardır. Çalışmalar bu durumdan, maruz kaldığı hareketlere karşı onları taklit etme yeteneğine sahip olan ayna nöronların sorumlu olduğunu göstermektedir. Oyun alanındaki sporcularla ve diğer taraftarlarla aynı hisleri vekaleten yaşamamız tam da bu nöronlar sayesinde olmaktadır."} {"url": "https://sinirbilim.org/insanlik-yol-aliyor/", "text": "İnsanlık Bir Hayli Yol Alıyor, Ama Nasıl Bir Yol? 1859 yılında Charles Darwin Evrim Teorisi'ni ortaya attı. Bu teori, türlerin değişimi, yeni tür oluşumu, evrime etki eden faktörleri açıklar. Ne var ki ben bu yazıda Darwin'in ortaya attığı bilimsel bir teoriden değil, insanlığın sürüklendiği tehlikeler ve bu zaman içinde geçirdikleri evrimden bahsedeceğim. Şöyle bir düşünün. Geçmişi, günümüzü, geleceği... Bir de bu zaman dilimlerinde insanların halini... Nasıl ki asıl evrimde hayvandan gelerek insan olduğumuzdan bahsediliyor, şu an içinde bulunduğumuz toplum git gide insandan hayvana dönüşüyor. Çok eskiden insanlar barış içinde, huzurlu, mutlu, birbirleriyle iletişim halinde yaşamlarını sürdürürlermiş. Hırsızlık, cinayet, vb. olaylar pek fazla olmazmış. Çünkü eskiden bırakın hırsızlık yapmayı, fakir fukara aç kalmasın, karnını doyursun, evini geçindirsin diye sadaka taşları koyarlarmış bazı yerlere. Durumu iyi olanlar gelip geçerken oraya para atarmış. İhtiyaç sahipleri ise oradaki paranın içinden yalnızca ihtiyacı kadarını alır, gidermiş. Parayı almak ve parayı koymak için kişiler ellerini taşın içine soktukları için kimin para aldığı ve kimin para koyduğu bilinmez, para alanlar da bu sayede çekinmeden alabilirmiş. Peki ya şimdi? İnsanlar sürekli savaş halinde, ülkeler birbirlerine düşman, toplumu bir kenara aldığınızda, aynı evin içindeki bireyler bile birbirleriyle konuşmuyor, sohbet etmiyor, gelişen teknolojinin esiri oluyor. Birinin bir sıkıntısı olduğunda kendi kendine halletmeye çalışıyor. Çünkü paylaşacak, yardım isteyecek kimsesi olmuyor. Belki yardım istese bile karşısındaki kişi ona yardım etmiyor. Çünkü insanlar eskisi gibi değil... İnsanlık eskisi gibi değil... Bir zamanlar yardımsever, cömert, cesur, güvenilir, adaletli, merhametli,... olan insanlarda şimdi bu huylardan eser yok. Aksine insanlar bencil, korkak, kin tutan, haksız kazanç elde eden, yalancı... bir hal aldılar. Az önce sadaka taşı örneğini vermiştik. Peki şimdi bu kötü özelliklere bakarak toplumumuzun geçirdiği evrimi, değişen zihniyetlerini, dışı insan kalırken içlerinin nasıl insan dışı varlıklara dönüştüğünü düşünün. Düşünün ki siz de bana hak verebilesiniz."} {"url": "https://sinirbilim.org/insulin-nasil-kesfedildi/", "text": "İnsülin Nasıl Keşfedildi? Bir Hormonun Akıl Almaz Hikayesi! Diyabet hastası olan çoğu kişinin kullandığı insülin sıradan bir hormonmuş gibi geliyor ama bilim tarihinde yolculuk yaptığımızda inanılmaz hikayelerle karşılaşıyoruz. Tip 1 diyabetli bireylerde, diyetini kontrol altına alamamış tip 2 diyabet hastalarında kullanılan insülini çoğumuz gördük, duyduk, bir şekilde tanıyoruz. Peki bu mucizevi hormonun tarihçesini ne kadar biliyoruz? Tip 1 diyabetli milyonlarca insan, pankreatik beta hücreleri insülin üretemediğinden bu eksikliği karşılamak üzere kendilerine her gün saf insülin enjekte ederler. İnsülin enjeksiyonu diyabetin tedavisi değildir, fakat insanların genç yaşta ölmeden uzun ve üretken bir yaşam sürmelerini sağlar. Tesadüfi bir gözlemle başlayan insülinin keşfi, pek çok hormon keşfedilirken olduğu gibi dikkatli ve şanslı bir deneysel sürecin birleşmesiyle gerçekleşmiştir. Deneyler Lipaz Enzimiyle Başladı Her şey 1889 yılında Strasbourg Tıp Fakültesi'nde genç bir asistan olan Oskar Minkowski ve Strasbourg'taki Hoppe-Seyler Enstitüsü'nden Josef von Mering'in araştırmalarıyla başladı. İkili lipaz enzimlerini içerdiği bilinen pankreasın köpeklerdeki yağ sindirimi için önemli olup olmadığı konusunda birbirleriyle karşıt görüşlere sahiplerdi. Bunu açıklığa kavuşturmak için bir köpeğin pankreasını cerrahi olarak çıkardılar. Yağ sindirimiyle ilgili deneysel çalışmalar yapılmadan önce Minkowski bu köpeğin normalden çok daha fazla idrar ürettiğine dikkat çekti . Köpeğin idrarı, aynı zamanda normalden çok daha yüksek glikoz düzeyine sahipti . Bu gözlemler, bazı pankreatik ürünlerin yokluğunun diyabete yol açtığını düşündürdü. Minkowski, pankreasın çıkarılmasıyla oluşan etkilerin tekrar kazanılması için köpeğin pankreas özütünü hazırlamaya çalıştı . Antidiyabetik Faktörün İzolasyonu Çok Önemliydi Günümüzde, insülinin bir protein olduğunu ve pankreasın, sindirime yardımcı olmak için doğrudan ince bağırsağa salgıladığı proteazlarca çok zengin olduğunu biliyoruz. Bu proteazlar, olasılıkla Minkowski'nin hazırladığı pankreas özütlerindeki insülini parçalamıştı. Dikkate alınabilecek gözlemlerin olmasına karşın, 1921 yazında antidiyabetik faktörün izolasyonu ve karakterizasyonuna kadar belirgin bir gelişme olmadı. Toronto Üniversitesinde J.J.R. MacLeod'un laboratuvarında çalışan genç bir bilim adamı Frederick G. Banting ve bir öğrenci asistanı olan Charles Best, problemi çözdüler. Seri çalışmalardan sonra antidiyabetik faktör kaynağı olarak pankreasta bir grup özelleşmiş hücre olduğunu belirttiler, bu faktör insülin olarak adlandırıldı. Proteolizi engellemek için alınan önlemlerle Banting ve Best 1921 yılının Aralık ayında köpeklerdeki deneysel diyabet belirtilerini tedavi eden saflaştırılmış pankreas özütünü hazırlamayı başardılar. 25 Ocak 1922'de hazırladıkları insülin preparasyonu Leonard Thompson adındaki 14 yaşındaki ağır diyabet hastası bir erkek çocuğa enjekte edildi. Thompson'un idrarındaki keton cisimleri ve glikoz düzeyleri belirgin şekilde düştü; özüt çocuğun hayatım kurtardı. 1923 yılında Banting ve MacLeod, insülinin izolasyonunu başardıkları için Nobel ödülünü kazandılar. Hemen sonra Banting ödülünü Best ile, MacLeod ise Collip ile paylaştığım açıkladı. İnsülin Keşfi Tamam, Peki Sonra?..."} {"url": "https://sinirbilim.org/internet-beynimizin-yapisini-degistiriyor/", "text": "İnternet Beynimizin Yapısını Değiştiriyor Olabilir Bir saat içerisinde kaç defa elimizin otomatik olarak telefonumuza gittiğine dikkat ettiniz mi? Bir araştırmaya göre herhangi bir çağrı-mesaj olmasa da sadece şöyle bir bakıp çıkmak için Amerikalılar yaklaşık 10 dakikada bir telefonlarını ellerine alıyorlar. Bu da günde 80 defaya tekabül eder. Bizim için de durum bundan çok farklı değil gibi görünüyor, doğrusu belki çoğumuz için bu ara daha az. Aslında telefonlarımızı bu kadar sık kontrol etmemizin en önemli sebeplerinden birisi internet. İnternet yokken telefonu sadece çağrı ve mesajlar için kullanıyorduk ama şimdi internet ile envai çeşit ihtiyacımızı birkaç tık ile karşıladığımız ve sürekli çevrimiçi olarak bilgi alma ödülü-dürtüsünün etkisinde olduğumuz için sürekli telefonumuzla meşgulüz ve hatta telefonumuzdan ayrı kaldığımızda stres hissediyoruz. Doğrusu, hayatımızı bu kadar kolaylaştırmasıyla internet, böyle sıkı fıkı bir ilişki için yeterli cazibeye sahip denilebilir. Bununla birlikte, ilerleyen teknolojiyle karşımıza çıkan her türlü yeniliğe karşı en itidalli yolun yeniliği hayatımıza kendi kurallarımız ile dahil etmek olduğunu biliyoruz. Bu da yeniliğin etkilerinin ne olduğunu iyice anladıktan sonra mümkün olabilir. Bunun için araştırmacılar, ilgimiz bu kadar üzerinde toplayabilen internetin bizi nasıl etkilediğini araştırıyorlar. Aynı Anda Çoklu İş Yapmak Ve Dikkate Etkisi 2019'da içerisinde Oxford, Harvard, King's College gibi üniversitelerden araştırmacıların bulunduğu uluslararası bir araştırma ekibinin yayınladığı çalışmaya göre, internet kullanımı beynin dikkat kapasitesi, hafıza ve sosyal ilişkileri etkileyen özel bazı alanlarında hem kısa hem de uzun süreli değişikliklere sebep oluyor ki bu, beynin yapısında da bazı değişiklikler olabilir demek. Dikkat çekmeyen bildirimin, yüzlercesi arasında boğulmaya mahkum olduğu internet sisteminde tasarım sürekli dikkati kapmaya yönelik ve internette dikkatimizin köprü linklerle, bildirimlerle, reklamlarla sürekli olarak farklı farklı yerlere çekilmesi bizi aynı anda -ama yüzeysel olarak- çoklu görev yapmaya teşvik ediyor. Bunun en azından bizi aynı anda birkaç farklı iş yapabilme konusunda geliştirdiğini düşünenler olabilir ama işin aslı öyle değil. Yine bu çalışmada bahsedilen bir deneyde, sık ve yoğun şekilde internette aynı anda birden fazla görev yapan ve yapmayan katılımcılar, görev değiştirme içeren bilişsel testlerde kıyaslanmışlar ve internette yoğun-sık aynı anda çoklu iş yapan katılımcıların testlerde diğerlerinden daha düşük puanlar aldıkları görülmüş. Daha yakından bakıldığında, düşük puan alan bu grubun, çevreden gelen ilgisiz uyaranlarla daha kolay bölünebildikleri fark edilmiş. Yani, internette sürekli aynı anda birden fazla şeyle ilgilenmek, gerçek hayatta da bir görevden diğerine atlamakta yardımcı olmuyor, tam tersine bu becerimizi köreltiyor. Beynin Yapısını Nasıl Değiştiriyor Olabilir? İnternetin beyinde nasıl yapısal değişiklikler yapmış olabileceğini beyin görüntüleme çalışmalarından gözlemleyebiliyoruz. İşlevsel olarak, yukarıda bahsedilen deneyde internette sık ve yoğun şekilde aynı anda çoklu görev yapan katılımcıların, bilişsel testleri yaparken beyinlerinde normalde dikkat çelicilere tepki veren sağ ön lobun, diğer katılımcılara kıyasen daha çok çalıştığı görülmüş; yani dikkat çeldiricilerle mücadele edebilmek için daha fazla çaba harcamaları gerekmiş. Yapısal olarak da, ön beynin dikkat çeldiricilere rağmen hedefe odaklanmayı sağlayan alanlarındaki gri maddenin azaldığı görülmüş. Tabi, her ne kadar bu çalışmada sonuçlara yaş, cinsiyet, interneti kullanma sıklığı gibi durumların etkisi kontrol altına alınmışsa da, bu verilerin yaşam tarzı gibi başka sebeplerden de kaynaklanıp kaynaklanmadığını bilebilmek için başka araştırmalar da yapılması gerekiyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/is-basvurularinda-psikolojik-taktikler/", "text": "İş Başvurularında İşinize Yarayacak Psikolojik Taktikler Şirketin iş ilanlarına bakıyorsunuz ve tüm istenen özelliklere sahip olduğunuzu görüyorsunuz. Başvurdunuz ve mülakata çağrıldınız. İstedikleri her şey sizde var, bu iş için biçilmiş kaftansınız ama neden sizden sonra gelen o kırmızı kravatlı adamı ve uzun boylu kadını işe aldılar? Belki sizin CV'niz daha iyiydi ama onların karizması sizden daha yüksekti. Neredeyse hepimiz hayatımızın bir döneminde iş aramış ve anlamsızca reddedilmişizdir. İş mülakatlarında bazı taktikler var ama araştırmalar görüşmenin ilk iki saniyesinde her şeyin olup bittiğini gösteriyor. Sonraki süreç o iki saniyede alınan kararı pekiştirmek için olan süredir. İş görüşmelerinde kapıdan içeriye girer girmez görüşmecileri etkileyebilecek bazı psikolojik ipuçlarını yazacağız. İngilizce'de buna it faktörü deniyor Görüşme odasına girip insan kaynakları yetkilisiyle ilk görüştüğünüzde ilk göze çarpan şey sizin dış görünüşünüzdür ve tavrınızdır. Karizma ilk izlenimin elde edilmesinde en önemli etkenlerden biridir. Ancak burada önemli bir handikap var; karizmayı bir insana nasıl öğretebilirsiniz? İnsanlar ona sahiptir veya değildir. Ancak karizmanın bazı kısımları başkalarından görerek öğrenilebilir. Öncelikle neye ihtiyacınız olduğunu tam anlamıyla açık sözlülükle tespit edelim. İçine kapanık biri misiniz? Konuşurken çok mu heyecanlanıyorsunuz? Bunların hepsinin çözümü var. Doğru yöntemlerle her insanın karizması artırılabilir. Kendine güven Senden istenen işi yapabileceğini düşünüyorsan, arkana yaslan ve işe hakim olduğunu onlara gösterin. Gelecek soruları tahmin etmeye çalışmayın. Sadece size sorulan soruları iyi dinleyin ve görüşmeciyle devamlı bir göz teması kurun. Her şeyi bilmek zorunda değilsiniz. Size ne soruluyorsa samimiyetle yanıt verin ve bilmediğiniz yerde bilmiyorum deyin. Google'ın mülakatlarında meşhur bir soru vardır: Başınızın ağırlığını nasıl ölçersiniz? Herkes bu soruya doğru yanıtı vermek için var gücüyle çalışır ama sorunun doğru bir yanıtı yoktur. Sorudaki baş ile ne kastedilmek istendiği belli değildir; kafa, çeneden itibaren mi başlıyor yoksa boyun da dahil mi? Burada önemli olan kişinin görüşmeciden daha fazla bilgi talep etmesidir; baş ile kastettiğiniz tam olarak nedir? sorusunu soranlar mülakattan geçerler. Tutkulu olun Ne iş olsa yaparım, yeter ki para kazanayım düşüncesini bir kenara atın. Örneğin bir yazılım şirketine web geliştiricisi olarak başvuruyorsunuz. Yaptığınız işe dört elle sarılacağınızı onlara hissettirin ve bunu gerçekten istediğinizi belirtin. Mülakatın bize kendinden bahset kısmı ne kadar tutkulu ve çalışkan biri olduğunuzu göstermek için harika bir yerdir. Coşkunuzu ve enerjinizi hiç kaybetmeyin İşinize tutku ile bağlı olduğunuzu göstermenin birçok yolu vardır. Coşkulu olmak ise bunu gerçek hayata yansıtmaktır. Üniversite bitirme tezinizden bahsederken ne kadar emek verdiğinizi anlatın, neleri başardığınızdan bahsederken enerjinizi karşı tarafa aksettirin. Şirket ile ilgili sorularda samimi bir şekilde ne yapabileceğini tarif edin, uygun gördüğünüz yerlerde öneriler sunun. Hakimiyet kurun Sizi işe almayı düşünen kişiler elbette becerileriniz konusunda ne kadar hakim olduğunuzu görmek isteyecektir. Hakimiyeti ele almak için kaygılarınızı bir tarafa atmak zorundasınız. Biraz stresli olmanız doğaldır ancak bu sesinizin titremesine neden oluyorsa bir sorun var gibi görünür. Görüşmeciler sizin günlük hayatta da nasıl davrandığınızı merak ederler. Kendine güveni olmayan ve işini hakkıyla yapamayacak biri eksi puan alacaktır. Bunun en iyi yolu özgeçmişinizi mümkün olduğunca doldurmak ve rahatlama çalışmaları yapmaktır. Beden dilinizden yararlanın İş görüşmelerinde ellerinizi göğsünüzde birleştirerek oturmayın. Bu savunma pozisyonudur. Evrimsel süreçte canlıların neredeyse her zaman en zayıf yanları karınları olmuştur. Bu yüzden karın bölgesinin kapatılması savunma pozisyonu olarak değerlendirilir. Ellerinizi ve yüz mimiklerinizi kullanarak size verilecek görevleri başarıyla yapabilecek donanıma sahip olabileceğinizi anlatın. Bununla ilgili internette birçok örnek bulabilirsiniz. Örneğin avuç içinin gösterilmesi dürüstlük işaretidir. Futbolcular hakeme itiraz ederken hep ellerini havaya kaldırırlar. Kapıdan içeri girdiğiniz ilk saniyede görüşmeciler sizin duruşunuza bakarlar. Potansiyel bir çalışanın duruşu onun biyokimyası ve psikolojisi hakkında bazı ipuçları verir. Omuzların gergin olduğu dik bir duruş her zaman karşı tarafa olumlu bir mesaj verir. Uzmanlar beden dilinin iş görüşmelerinde çok önemli olduğunun ve mutlaka kullanılması gerektiğinin altını çiziyor. Unutmayın; zihnimiz bedenimizi, bedenimiz zihnimizi şekillendiriyor. İş görüşmelerinin en büyük katili endişelerimizdir. İlk yapmanız gereken kaygılarınızın önüne nasıl geçebileceğinizi bulmaktır. Aslında bunun en iyi yolu o işi çok iyi bilmekten geçiyor. Satış departmanında işe başvuruyorsanız sizden ne yüksek bir ciro bekleyeceklerdir. Eğer bu konuda deneyiminiz varsa bu işi gerçekten iyi yapabileceğinizi düşünüyorsanız endişe seviyeniz de kendiliğinden düşer."} {"url": "https://sinirbilim.org/is-gorusmelerindeki-ilk-2-saniye-cok-onemlidir/", "text": "İş Görüşmelerindeki İlk 2 Saniye Çok Önemlidir Özellikle iş arayan ve iş mülakatına hazırlanacak olanlar iyi okusun. Psikoloji biliminin incilerinden bir konu. Mülakatlarda adayların neye göre seçildiği hep tartışma konusu olmuştur. Şirketler pek çok kriter belirler ve doğru kişileri buna göre seçtiklerini söylerler ya da öyle zannederler. Bir iş görüşmesinde adayı işe alıp almayacağınıza karar vermek için ne kadar süreye ihtiyacınız vardır? 2 saat, 2 dakika, 2 saniye? Harvard Üniversitesi'nden iki psikolog, Nalini Ambady ve Robert Rosenthal bu alanda müthiş yıkıcı etkileri olan bir deney yaptılar. Ambady'nin asıl amacı, öğretmenlerin nasıl daha etkili olduğunu araştırmaktı. Vücut dili ve diğer sözlü olmayan iletişim yöntemlerinin çok önemli olduğunu düşünüyordu. Bu düşüncesini sınamak için Harvard'da ders veren bir grup öğretim görevlisinin ders anlatırken çekilmiş video kasetlerini kullandı. Bu video kasetlerden alınmış, yalnız görüntülerden oluşan ve ses içermeyen kısa bölümleri bir grup insana izleterek, onlardan öğretim görevlilerini etkileyicilik açısından değerlendirmelerini isteyecekti. Ambady öğretmenlerin kayıtlarından birer dakikalık bölümler kullanmak istiyordu ama video kasetler buna uygun çekilmemişti. Tüm video kasetler yeniden düzenlenerek 10 saniyelik videolar oluşturuldu. Çalışmasını bu 10 saniyelik bölümlerle yaptı. Değerlendirmeciler sadece bu 10 saniyelik video kayıtlarına bakarak, öğretim görevlilerine 15 farklı kritere göre not verdiler. Eğer birisi hakkında 10 saniyelik video kayıtlarına bakarak bir karar vermeniz gerekirse karar verirsiniz; ama şu bir gerçek ki bu kararların muhtemelen sağlıklı olmasını beklemezsiniz. Ambady aynı öğretim görevlileri için deneyi 5 saniyelik videolarla tekrarladı. Başka bir grup değerlendirmeci bu kayıtlara bakarak öğretim görevlilerine not verdiler. Bu ikinci grubun değerlendirmesi, 10 saniyelik kayıtlara göre değerlendirme yapanlarla istatiksel bir hata payı dışında aynıydı. Değerlendirmecinin öğretmeni 10 saniye veya 5 saniye görmesi arasında bir fark yoktu. Daha sonra Ambady bir başka değerlendirme grubuna, bu kez 2 saniyelik kayıtlar izletti. Sonuçlar yine öncekilerle aynıydı. Asıl şaşırtıcı olan şey şu oldu: Ambady video kayıtlarına göre yapılan değerlendirmeleri, söz konusu öğretim görevlilerinden bir dönem boyunca ders alan öğrencilerin değerlendirmeleriyle karşılaştırdı. Öğrenciler öğretim görevlilerini, uzunluğu ne olursa olsun sessiz bir video kaydına bakarak değerlendiren insanlardan çok daha iyi tanıyorlardı. Ama öğrencilerin yaptıkları değerlendirmeler, kasetleri izleyenlerin yaptığı değerlendirmelerle büyük ölçüde örtüşüyordu. Bir öğretim görevlisi hakkında, kendisini hiç tanımayan insanların 2 saniyelik sessiz bir video kaydına bakarak yaptığı değerlendirme, bir dönem boyunca o öğretim görevlisinin dersine giren öğrencilerin değerlendirmesiyle neredeyse aynıydı! Öyle görünüyor ki, insanlar bir başkasıyla karşılaştıkları ilk 2 saniye içinde o insanla ilgili, hiç de o kişinin söylediklerine dayanmayan bir yargıya varıyorlar. O iki saniyeden sonra olan herhangi bir şey, varılan yargıyı nadiren değiştiriyor. Rosenthal'in bir öğrencisi de benzer bir deney yaptı. İş başvurusunda bulunan adaylarla görüşecek iki görüşmeciyi, genel kabul görmüş görüşme teknikleri konusunda altı hafta boyunca eğitime tabi tuttular. Daha sonra bu iki görüşmeci, değişik geçmişlerden gelen 98 gönüllüyle iş görüşmeleri yaptılar. Her iş görüşmesi 15 20 dakika sürdü ve video kasede alındı. Görüşmelerden sonra bu eğitimli görüşmeciler gönüllüleri değerlendirdiler. Başka bir öğrenci, Tricia Prickett ise daha sonra bu kayıtları 15 saniyelik bölümler haline getirdi. Bu bölümlerde aday odaya giriyor, görüşmeci ile el sıkışıyor ve oturuyordu. Görüntüde bundan başka bir şey yoktu. Tahmin ettiğiniz gibi, başka bir grubun, bu adaylar için yalnızca el sıkışma görüntülerine bakarak yaptıkları değerlendirmeler, görüşmenin tamamına dayanarak değerlendirme yapan iki eğitimli görüşmecininkilerle büyük oranda örtüşüyordu."} {"url": "https://sinirbilim.org/isigin-beyin-icin-onemi-ve-islevi/", "text": "Işığın Beyin İçin Önemi ve İşlevi Binlerce yıldır gezegenimizde canlılığın devam etmesinde çok önemli rol oynayan ışık hayatımızı çeşitli şekillerde etkilemektedir. Başta fotosentez olmak üzere ışık en basit bitkilerde karbonhidrat oluşumunu tetiklerken insan fizyolojisi üzerinde biyolojik saati düzenleme, uyku uyanıklık süreçlerini ayarlama ve D vitamini üretme gibi birçok hayati işlevde görev alır. Son yıllarda yapılan araştırmalar ışığa hassas göz hücrelerinin sadece görme süreçlerinde aynı zamanda duygu ve öğrenme süreçlerinde de görev aldığını ve beynin bu merkezlerine doğrudan sinyal gönderdiğini gösteriyor. Yüzyıllardan beri ışığın odaklanma, rahatlama ve meditasyon için kullanıldığını biliyorduk ancak nörofizyolojik bulguların izinde ışık artık klinik bir tedavi yöntemi olmaya aday gözüküyor. Aslında güneş ışığı belirli bir süreden sonra vücudumuzdaki belirli kimyasal maddeleri uyararak uyuşturucu etkisine benzer bir aşırı rahatlamaya sebep olabiliyor. Işığın göze girmesiyle gözde bulunan hücrelerin ürettiği opsin adlı proteinler ışığı emerler ve fotonların emilen enerjisi hücrede bir elektrik akımına neden olur. Oluşan bu elektrik akımları nöronlar vasıtasıyla beyne aktarılır ve melatonin üretimi gibi çeşitli metabolik faaliyetin düzenlenmesini etkiler. Işığın Ruh Hali ve Davranışlar Üzerinde Etkisi Vardır İnsan vücudunda gözde bulunan ancak görme sistemiyle hiç alakası bulunmayan hücre grupları da mevcuttur. Bu hücrelere genel olarak ışığa duyarlı retinal gangliyon hücreleri denmektedir. Görme sistemi yerine davranışlar üzerinde etki eden bu hücrelerin en az 5 farklı alt grubu bulunmakla beraber bilişsel işlevler, ruh hali ve davranışta çok önemli görevlere sahiptir. Çok karmaşık nöral ağlara sahip olan bu hücre gruplarının tam işlev mekanizması henüz keşfedilememiştir. Işığa duyarlı retinal gangliyon hücrelerinin M1 grubu suprakiazmatik nükleusa sinyal göndererek vücudun biyolojik saatini düzenlemede görev alır. Diğer alt gruplar ise sirkadyen ritimleri, uyku, tetikte olma, ruh hali gibi çok geniş bir yelpazede beynin çeşitli bölgelerine sinyal göndermektedir. Işığın Miktarı Değişirse Uyku Kalitesi Bozulabilir Gün içinde alınan ışık miktarı değişirse bu durum uyku düzenini ve kalitesini etkileyebilir. Özellikle gündüzlerin kısa olduğu kış günlerinde gece vardiyasında çalışanlar bu durumda ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşabilirler. Depresyon ve algıda bozukluk gibi rahatsızlıklar oluşabilir. Işığın gün içindeki etkilerini kısaca özetlersek, günün ilk ışıklarıyla beraber vücutta melatonin üretimi durmaya başlar. Kan basıncı artar, bağırsak hareketleri hızlanır, vücut artık uykudan çıkmaya hazırlanır. Işığın en fazla emildiği öğle saatlerinde dolaşım sistemi en yüksek verimliliğine ulaşır, bu saatlerde kas gücü olarak da vücut performansının zirvesindedir. Akşam saatlerinde bağırsak hareketleri yavaşlamaya başlar ve beraberinde orantılı olarak melatonin üretimi hızlanır. Işığın en az olduğu saatler olan gece süresince bağırsak hareketleri daha fazla baskılanır ve yavaşlatılır. Bu saatlerde melatonin seviyesinin iyice artmasıyla uyku süreci başlar."} {"url": "https://sinirbilim.org/isik-beynimizi-nasil-etkiliyor/", "text": "Işık Beynimizi Nasıl Etkiliyor? Işığın beynimiz üzerinde güçlü etkileri olduğu ve bizim sağlığımız için çok önemli olduğu uzun bir süredir biliniyordu. Işığın sadece görme ile ilgili değil, bunun dışında çok sayıda daha işlevi var. Örneğin, 24 saatlik gece gündüz döngüsü olan sirkadyen ritminin düzenlenmesinde Işık kilit rol oynuyor. Ayrıca uyanık kalmamız için güçlü bir uyaran olan ışık uykunun olumsuz etkisiyle başa çıkmamıza yardım eder. Işığın bize sağladığı bu olumlu etkilerin altında yatan sebep henüz bilinmiyor, ancak son 10 yılda bilim insanları gözde bulunan ışığa duyarlı melanopsin adlı yeni bir hücre çeşidi belirlemeyi başardı. Bu fotoreseptör hücreler ışık bilgisini beyindeki ilgili görsel olmayan bölgelere aktarmada çok önemli bir görev üstlenirler. Işık, Biyolojik Saati Düzenlemede Kritik Rol Alıyor Hayvanlar üstünde yapılan araştırmalara göre, bu fotoreseptörlerin yokluğunda beynin görsel olmayan işlevleri bozuluyor ve biyolojik saatin düzenlenmesi aksıyor. Melanopsin fotopigmetleri gözdeki diğer hücrelerden çok farklıdır ve en fazla mavi ışığa karşı hassasiyet gösterir. Melanopsinlerin insandaki görevlerini tam olarak tespit etmek şu an mümkün değil ama Belçika'da Liege Üniversitesi ve Fransa'da ki INSERM Kök Hücre ve Beyin Araştırma Enstitüsü melanopsinin insanlarda bilişsel işlevlerdeki görevleri hakkında bazı ipuçları yakalamayı başardı. Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme tekniğiyle yapılan incelemelerle araştırmacılar devam eden bir bilişsel görevi gerçekleştirmek için gereken ışığın kişinin daha önceden maruz kaldığı Işık rengine bağlı olduğunu buldular. Fotik Hafıza Araştırmada 16 genç ve sağlıklı katılımcıya bir test ışığına maruz bırakılarak işitsel bir görev verilmiştir. Turuncu ışığa 1 saat daha erken maruz bırakılan katılımcılar test ışığından daha fazla etkilenmişlerdir. Melanopsin hücrelerinin test ışığından önce 1 saat turuncu ışığa maruz kalmaları test ışığının etkisini arttırmıştır. Aynı işlem turuncu Işık yerine mavi Işık ile yapıldığında tersi bir sonuç alınmıştır. Önceki ışığın sonraki ışığa etkisi fotik hafıza olarak adlandırılır ve melanopsin hücrelerine özgü bir özelliktir. Melanopsin hücrelerinin bulunduğu başka bir canlı türü omurgasız hayvanlardır. Melanopsinin bu özelliğiyle insanlarda omurgasız canlılara benzer ışığa duyarlı mekanizmalar bulunabilir. Belki bu insan kronobiyolojisinin neden ışığa bağlı olarak evrimleştiğini de açıklayabilir. Işık Bilişsel İşlevleri Etkiliyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/isitme-engeli/", "text": "İşitme Engeli Optogenetik İmplantlarla Tedavi Edilebilir Maalesef dünya üzerinde yaklaşık olarak 600 milyon kişi İşitme kaybı yaşıyor. Ülkemizde ise her 1000 yenidoğan bebekten 3 tanesi işitme engelli olarak dünyaya geliyor. Burada önemli olan tüm bebeklerin yeni doğan işitme taramasından geçirilmesidir. Eğer bu taramadan kalırsa bebek işitme engelli olarak kabul ediliyor. Raporlara göre ülkemizde İşitme engeli, bebek doğduktan 2-3 aylık bir süreçte kesin olarak belirleniyor. Reçeteyle alınan işitme cihazı bebekle tanıştırılıyor. Ardından beyindeki sinirsel ağların oluşması tetikleniyor ve işitsel bölgenin aktif kalması amaçlanıyor. Bebek 1 yaşına geldiğinde eğer hiç duyamıyorsa koklear implant yani halk deyimiyle biyonik kulaklar takılıyor. Böylece ses geldiği zaman bir işlemciye iletiliyor, o işlemcide kodlanıyor ve doğrudan ilgili nörona aktarılıyor. Bu kodlar belli bir eğitim sürecinden sonra beyin tarafından anlamlandırılmakta ve konuşmayı öğrenme becerisi gelişmektedir. Gerçek Kulak Gibi Olmasa da İşitme Sağlanabilir Her şey böyle güzel görünürken tabii ki biyonik kulaklar hiçbir zaman gerçek kulağın yerini tutmuyor. Elektrikli biyonik kulaklar, en başarılı protezlerdir ve dünya çapında 300.000'den fazla kişi tarafından kullanılıyor. Biyonik kulaklar çoğu hastada konuşmayı ve anlamayı sağlar. Ancak gürültülü ortamlarda konuşma sınırlıdır ve hastalar müzik ritimlerini ayırt edemediklerinden müzik dinlemekten kaçınırlar. Bunun nedeni, uyarılma elektrotlarından geniş akım yayılımının bir sonucu olarak düşük frekans çözünürlüğünden kaynaklandığı düşünülmektedir. Buna göre, bağımsız olarak kullanılabilir uyarım kanallarının sayısı bir düzineden fazlasına elverişli değildir. Işık elverişli bir şekilde odaklanabilir olduğu için ve artan sayıda bağımsız uyarılma kanallarıyla birlikte biyonik kulaklar için iyi bir yaklaşım sağlayabilir. Şimdi optik biyonik kulakların geliştirilmesinin bir aracı olarak optogenetik uyarılmaya bir göz atalım. İleri Okuma: Optogenetik Nedir, Nasıl Çalışır? Koklea Işık İle Uyarılıyor Yukarıda anlatıldığı gibi bir sesin kulağa elektrotlarla gelmesi bir dezavantaj olarak karışımıza çıkıyor. Bunu en güzel 1979'da yayınlanan Scientific American dergisinde Nobel ödüllü Francis Crick şu şekilde anlatıyor: Sinirbilimin karşısındaki en önemli zorluk, beyindeki bir tür hücreyi kontrol etmenin, diğerlerini etkilemeden yapılamadığıdır. Elektrotlar, bu meydan okumayı karşılayamaz çünkü elektrotlar çok hassas olmayan bir araçtır; farklı hücre tipleri arasında ayrım yapmaksızın tüm devreyi teşvik ederler ve sinyalleri hassasiyetle nöronları kapatamazlar. İlaçlar yeterince özgül değildir ve beynin doğal çalışma hızından çok daha yavaştırlar. Crick, daha sonra ışığın daha özgül bir uyarıcı olarak kullanılabileceğini söyledi. Bu sesi 2006 yılında Karl Deisseroth duydu ve ışık ile genetiğin temellerini kullanarak optogenetik kavramını ortaya koydu. İleri Okuma: Optogenetik ile Beyni Aydınlatmak Kulaktaki işitme nöronlarına verilen bir takım genetik maddeler sonucunda bu nöronların ışığa duyarlı hale gelmesi sağlanıyor. Sonra bir LED yardımıyla ışık veriliyor ve o özel olarak seçilen hücrenin uyarılması sağlanıyor. Böylelikle birbirinden bağımsız daha fazla hücre uyarılıyor ve beyine daha çözünürlüklü bir uyarım iletiliyor. Ses kalitesi normal kulağa biraz daha yaklaşmış oluyor. Şimdi bu teknolojinin önündeki engellerden biraz bahsedelim. Bu teknolojinin önündeki engellerden biri zor bir biyolojik süreçten geçiyor olması. Çünkü hücrelerin ışığa duyarlı hale gelmesi için hücrelere verilen genetik kodları taşıyan virüsler vücuda yabancı bir madde ve bu maddelerin ileride insanlarda yan etkileri olacağından korkuluyor. Diğer bir engel ise daha çok çözünürlük için daha fazla ışık kaynağı ve bunların enerji tüketimi. Bir diğer düşünce ise beyne çok fazla uyarım gittiğinde beyin bunları senkronize bir şekilde anlamlandırabilecek mi sorusudur. Furkan Büyükkal Kaynak Jeschke, M.,&Moser, T. (2015). Considering optogenetic stimulation for cochlear implants. Hearing research, 322, 224-234."} {"url": "https://sinirbilim.org/isitme-kaybi-bilissel-islevler/", "text": "İşitme Kaybı Bilişsel İşlevleri Etkileyebilir! Zihnimizin işittiklerimizden etkilendiği konusunda eminim hepimiz hemfikiriz, peki ya işitemediklerimizin de zihnimizi etkilediğini söylesek? İşitme problemlerinin bireyde yarattığı olumsuzlukları düşününce kuşkusuz herkesin aklına iletişim kurmadaki zorluklar gelecektir fakat durum bundan ibaret değil. İşitme kaybının beyinde meydana getirdiği etkiler tahminlerimizin çok ötesinde. Bildiğimiz üzere işitme; insanların çevreyle iletişiminde rol oynayan en önemli duyulardan biridir ve kulakta başlayıp beyinde biten bir süreçtir. Bu sürece ait aşamalarda oluşan herhangi bir patoloji sebebiyle sesleri algılama yetisinde meydana gelen tam veya kısmi kayıplar İşitme Kaybı olarak adlandırılır. Bireylerde ilerleyen yaşa bağlı olarak işitme kaybı görülme sıklığının arttığı bilinmektedir.İşitme kaybı görülme sıklığının Amerika Birleşik Devletlerinde 65-74 yaş arası bireylerde %25-30, 75 yaş üstü bireylerde ise %40-50 olduğu tahmin edilmektedir. (1) İleri Okuma: İşitme Engeli Optogenetik İmplantlarla Tedavi Edilebilir 2017'nin Temmuz ayı ortasında Clinical Otolaryngology dergisinde yayınlanan, Avustralyalı araştırmacılar tarafından yapılan bir araştırmaya göre yaşa bağlı işitme kaybı ile bireyin bilişsel ve psikolojik durumu arasında bir ilişki olduğu saptanmıştır. İşitme Kaybı Demansa Yol Açabilir mi? Avustralya Kulak Bilimleri Enstitüsü'nde yapılan çalışma 119 katılımcıyı kapsamaktadır. Çalışmada yaş ortalaması 66 olan 54 erkek ve yaş ortalaması 61 olan 65 kadın hasta bulunmaktadır. Önceki çalışmalarda çoğunlukla sözlü bilişsel testler kullanıldığına dikkat çeken ve bu testlerin işitme kaybından etkilenebileceğini düşünen araştırmacılar tarafından işitsel olmayan bilişsel testlerle birlikte depresyon ve stres ölçekleri kullanılmıştır. Sonuç olarak; işitme eşikleri ile depresyon, anksiyete ve stres skorları arasında anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır.(2) İleri Okuma: Anksiyete Bozukluğu Nedir? Hafif derecede işitme kaybı olan kişilerde demans gözlenme riskinin işitmesi normal kişilere göre iki kat fazla olduğu bilinmektedir.(3)Bu hiç de hafife alınmaması gereken bir oran olmakla birlikte araştırma burada son bulmuyor. Orta dereceli işitme kaybına sahip hastalarda demans gözlenme oranı 3 kat, yüksek dereceli işitme kaybına sahip hastalarda ise 5 kat artıyor. İşitme kaybı olmayan 100 kişiden 10'u demansa yakalanıyorsa, ileri derecede işitme kayıplı 100 kişiden 50'si demansa yakalanıyor. İşitme Kaybı Hayat Kalitesini Düşürüyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/iskemi/", "text": "iskemi iskemi, dokulara giden kan akışının azalması ve bunu takiben hücrelerin ihtiyacı olduğu oksijen ve glikozu alamamasıdır. Genellikle iskemi kan damarlarının hasar görmesiyle oluşur. Bölgesel anemi ve damar tıkanıklığı da iskemiye neden olabilir. Bazen anemiye bağlı olarak oksijen yetersizliği iskemiye neden olabilir. Ancak bazen de farklı sebeplerden glikoz yetersizliği veya hücre atıklarının temizlenemeyişi de iskemiye neden olabilir. Batı toplumlarında en sık ölüm nedeni yetersiz koroner kan akımına bağlı iskemik kalp hastalığıdır. Amerika Birleşik Devletlerinde insanların %35'i bu nedenle ölmektedir. Bazı ölümler akut koroner tıkanma ya da fibrilasyon sonucu aniden görülmektedir. Diğerlerinde ise kalbin pompa yeteneğinin giderek bozulması sonucu haftalar ya da aylar süren bir dönem sonunda ölüm görülür. Ateroskleroz İskemiye Neden Olabilir Koroner kan akımın azalmasının en sık rastlanan nedeni aterosklerozdur. Ateroskleroz ise kısaca şöyle gerçekleşir. Ateroskleroza genetik yatkınlığı olan bazı kişilerde ya da fazla miktarda yağ ve kolesterol alanlarda, çok miktarda kolesterol, tüm vücuttaki atardamarların endotelyumu altında giderek artan biçimde birikmeye başlar. Daha sonra, bu birikme bölgeleri fibröz doku tarafından kaplanır ve sıklıkla kalsifiye olur. Sonuç, damar lümenini kısmen ya da tamamen kapatan aterosklerotik bir plağın oluşumudur. Aterosklerotik plağın sık oluştuğu yerlerden biri, ana kalp atardamarın ilk birkaç santimetrelik bölümüdür. Kalp Damarlarının Kısa Süreli Tıkanması ve iskemi Kalp atardamarının kısa süreli tıkanması çoğu kez zaten daha önce ciddi bir aterosklerotik koroner kalp hastalığı bulunan kişilerde ortaya çıkar. Ancak hiç bir zaman kalp dolaşımının normal olduğu bir bireyde görülmez. Kalp damarlarının tıkanması, aşağıdaki iki etkinin herhangi birinden kaynaklanabilir: 1. Aterosklerotik plak, trombüs adı verilen ve sonuçta damarı tıkayan lokal bir pıhtı oluşumuna yol açabilir. Trombüs, genellikle plağın endoteli zedelediği böylece akan kanla doğrudan temasta olduğu bölgede oluşur. Plağın yüzeyi düzgün değildir, bu yüzeye trombositler yapışmaya başlar. Fibrin oluşur ve kan hücreleri, damar tıkanıncaya kadar genişleyen bir pıhtı içinde toplanırlar. Ya da nadiren pıhtı oluştuğu yerden kopup kalp atardamar ağacının daha küçük dallarından birini tıkamak üzere kan akımıyla sürüklenir. Bir trombüsün bu şekilde arter boyunca sürüklenip daha uçtaki bir damarı tıkamasına emboli adı verilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/istah-kesici/", "text": "İştah Kesici Özelliğe Sahip Yeni Bir Madde Üretildi İştah Kesici Bir Madde: İnülin Propiyonat Ester Dünyadaki obez nüfusu başta Amerika olmak üzere gün geçtikçe daha hızlı bir artış göstererek, kalp-damar hastalıkları başta olmak üzere, kanser, diyabet ve kronik hastalıklara zemin hazırlamaktadır. İnsanların günlük tükettikleri gıda miktarı gün geçtikçe artmakta, marketlerin raflarında en çok da şekerli ürün çeşitliliği sürekli artmaya devam etmektedir. Hazır yemek, fast food, şekerli yiyecek tüketimi obez kişilerin beyinlerindeki bazı alanların faaliyetinin artmasına neden olmaktadır. Bu bölge ağız, dil ve dudaklarda duyarlılıktan sorumludur. Bu durum lezzet almanın artmasına yol açmakta ve kişinin kilo almasına da yol açabilmektedir. Pizza, patates, kek, hamburger gibi gıdalar lezzetli olmasına karşın kalori bakımından da oldukça zengin gıdalardır. Açlığın şiddeti arttığı ve yeme atağının başladığı zamanlarda sağlıklı yemekler yiyerek açlığımızı gidermek yerine kalorisi zengin, yağlı ve tatlı yiyeceklerle yöneliriz ki, bu da kaçınılmaz olarak kilo sorununu beraberinde getirir. Bu gibi durumlarda İştah kesici yiyecekler veya özel maddeler çok işe yarayabilir. Hormonal Değişiklikler Oluyor İngiliz araştırmacılar şiddetli açlık anında kontrolsüz yemeyi önleyen yani İştah kesici olarak İnulin-Propiyonat Ester adında bir kimyasal geliştirdi. Meyve sebze, tahıl ve baklagiller gibi lifli yiyecekler bağırsaklardaki mikroorganizmalar tarafından fermantasyona uğratılarak kısa zincirli yağ asitlerine dönüştürülürler. Propiyonat da bu bozunma ürünlerinden biridir. Propiyonatın vücutta artması Peptide YY ve Glucagon-like Peptid 1 (GLP-1) hormonlarının üretimini teşvik eder. Bu da beyne tokluk hissinin gitmesi dolayısıyla iştahın bastırılarak yemenin sonlandırılmasına sebep olur. Bu bakımdan lifli gıdalarla beslenmek bağırsaklarda propiyonat miktarının artmasına ve buna bağlı olarak da iştahın bastırılmasına sebep olur. İleri Okuma: Lifli Yiyeceklerin Diyetteki Önemi Propiyonatın İştah kesici özelliği keşfedildikten sonra, propiyonat konusunda yapılan çalışmalar hız kazandı. Imperial College London'dan Dr. Claire Byrne liderliğindeki araştırma grubu da bu maddeyi incelemeye alan gruplardan biri. Byrne ve ekibi bu amaçla kimyada esterleşme tepkimesi olarak adlandırılan yöntemle lifler sınıfından doğal bir polisakkarit olan inulini propiyonata bağlayarak inulin-propiyonat esteri elde ettiler. Daha sonra bu esterden 10 gram alarak milkshake içine karıştırdılar ve bu karışımı 20 kişiden oluşan denek grubunun bir kısmına içmeleri için verdiler. Denek grubunun diğer kısmına ise içerisinde sadece inulin olan ama propiyonat içermeyen içecek verdiler. Not: Burada inulin-propiyonat Eester yapmadaki amaç deneklere bir seferde hacim olarak küçük, içerik olarak zenginleştirilmiş propiyonat vererek beyindeki değişimi tespit etmek. 10 gramlık zenginleştirilmiş propiyonat, 60 gramlık lifli gıda yemeye eşdeğer. Beynin Ödüllendirme Merkezinde Neler Oluyor? Verilen milkshakeler içildikten sonra iki grupta bulunan deneklerin beyinlerinde ne gibi değişiklerin olduğunu tespit etmek amacıyla manyetik rezonans görüntüleme tekniği ile beyin tomografisi çekildi. Beyin tomografisi çekilirken deneklerin iştah durumlarını tetiklemek amacı ile çikolata, kek pizza gibi kalori bakımından zengin gıdaların fotoğrafları gösterildi. Sonuçlar gerçekten beklenildiği gibi çıktı. Propiyonat bakımından zenginleştirilmiş içecek verilen deneklerin beyninin ödüllendirme merkezinde, saf inulin verilen verilen deneklerinkine göre düşük aktivite ölçüldü. Başka bir ifade ile inulin-propiyonat ester verilen denekler yiyeceklere daha az ilgi gösterdiler. Deneyin ikinci basamağında deneklere bir tabak spagetti verildi ve inulin-propiyonat ester verilen grup tabaklarına konulan spagettinin yaklaşık %10'nu yiyemediler. Propiyonat Takviyeli Gıdalar Obezite Sorununu Çözmede Yardımcı Olabilir! Bu araştırma, propiyonatnın açık bir şekilde iştah bastırıcı etkisinin olduğunu ve aşırı yemek yeme isteğinin önüne geçtiğini gösteriyor. Gelecekte propiyonat takviyeli yiyecekler üretilerek obezite gibi önemli bir sağlık sorunun önüne geçmede yardımcı bir faktör olarak kullanılabilir. İleri Okuma: Obezitenin Son 40 Yıllık Grafiği Konuyla ilgili açıklama yapan Claire Byrne, Günlük 60 gram lifli gıda yiyerek bağırsakların 10 gram propiyonat üretmesi sağlanabilir. Bu da iştahın azaltılması için yeterlidir dedi. Fakat sağlıklı bir beslenme için günlük alınması gereken lif miktarının 30 gram civarı olması gerekmektedir. Fazlası vitamin ve mineral emiliminde zarara neden olabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/jet-lag/", "text": "Jet Lag"} {"url": "https://sinirbilim.org/k-kompleks/", "text": "K Kompleks K- kompleks NREM uykunun 2. evresinde görülen bir EEG dalgaformudur. Sağlıklı bir insanın EEG kaydındaki en büyük elektriksel sinyaldir. Bu dalgalar ile ilgili şimdiye kadar iki işlev öne sürülmüştür. Birincisi korteksin uyku esnasında susturulmasıdır. Uykuda pek çok dış uyaran korteks tarafından algılanır ama uykunun bölünmemesinde talamokortikal dalgaların ve bu K-kompleksin rolü çok büyüktür. İkinci işlev de uykuda meydana gelen hafızanın pekiştirilmesine yardım etmektir."} {"url": "https://sinirbilim.org/kac-duyu-organiniz-var/", "text": "Kaç Duyu Organınız Var? 5-9-20 Belki 50 mi? Bilim, insan doğasının yarattığı kocaman bir değişim kapısı gibidir. İlköğretimde başlayan resmi eğitim hayatımız üniversite sonuna kadar devam eder. Bize öğretilen bilimsel verileri depolarız, sonrasındaysa genelde bilginin doğru olup olmadığını kontrol etmeyiz. Ediyor muyuz? O zaman tekrar soralım, kaç duyu organınız var? Öncelikle Duyu nedir? sorusunu cevaplamak lazım. Duyu: Deri, göz, kulak, dil gibi organlarımızla çevremizdeki uyaranları algılama yeteneğimiz. Aslında daha özde duyu insanların uyarımları alma yetisidir. Daha özde diyorum çünkü felsefedeki terim anlamı bu. Biraz da halk diline indirirsek duyu insan vücudunun, sahip olduğu çeşitli algılayıcılar sayesinde çevresinde olup biteni anlama yeteneğidir. Aristoteles Neden 5 Duyu Dedi? Aristoteles, yüzlerce yıl önce söylediği bir şeye böylesi sadık kalacağımızı düşünemedi ya da belki o zamanlar altıncı his de duyudur deseydi, onu deli ilan ederlerdi. Bilim için neden o zaman böyle dendi demek oldukça tutucu bir tavır. O zamanki gelişmeler 5 duyu demeyi ve alt gruplarını kendince istiflemeyi uygun görüyordu. Şimdi biz diğer duyularımıza bir göz atalım Aristo'dan bize kalan duyular görme, işitme, koklama, dokunma ve tat. Peki ya bilim insanlarının yeni duyu keşifleri ne olacak? - Kulaklarımızda denge ve yön tespiti için sensörler mevcuttur. Aristoteles'ten 2 bin yıl sonra 1800'lerde keşfedilmiş. Denge deyip geçmemek lazım, iç kulaktaki vestibüler sistem yürürken önümüzdeki yazıyı okuyabilmemizi sağlıyor. Hadi deneyin, başınızı sola veya sağa yatırırsanız, gözleriniz hala bu sayfaya odaklanabilir ve oradaki kelimeleri okuyabilir. Beynin görme sinyalleri ve vestibüler sistem uyuşmadığında, insanlar bulantı hisseder. Duyular arası çatışma bu olsa gerek. - Gözlerimizde ise renkler, az-çok ışık ayrımı, karanlığa hemen alışmak için sensörler vardır. - Cildimizde ise ağrı, ısı, kaşıntı ve basınç için sensörler mevcut. Ağrı hissetmeme hastalığını bilir misiniz, sizce tamamen dokunma duyularını mı kaybettiler? - Burnumuzda kimyasal koku ayırım sensörleri mevcut. Bir kokuyu ömrümüz boyunca unutmayacak kadar hafızası kuvvetli sensörler. Sanırım duyuların cinsiyeti olsa koku sensörleri dişi olurdu. - Dilde ise pek çok tadı ayırt etmemizi sağlayan sensörler bulunur. Kas, eklemlerde ve farklı organlarda farklı sensörler bulunmakta. Tabi birde açlık susuzluk gibi hisler için bulunan sensörler var. - Altıncı his dediğimiz de aslında adını bilmediğimiz duyularımızın beynimize ilettiği veriler sayesinde ne olacağını hissetmemiz. Hadi ama düşüncelerinizi kısıtlamayın duyularımızın adını bilmiyoruz ama ordalar belki hala orda olduğunu bile bilmediğimiz pek çok duyumuz da vardır. - Bir de benim en sevdiğim propriosepsiyon var. Gözleriniz kapalı olarak işaret parmağınızı burnunuza götürün, sanırım ıskalayan yoktur, işte bu beden farkındalığı. İki işaret parmağınızı yine gözleriniz kapalı ortada buluşturun... Tabi ki, her zaman buluşuyorlar. Saymaya devam edersek yüzlerce sensör ve pek çok duyumuz çıkacak ortaya tabi onlara bağlı keşfetmediğimiz yeteneklerimiz olduğunu görürüz. İyi de bunlar duyu mu? Renk körüsün ama kör değilsin. Karar ver kör müsün, değil misin? Görme duyun var mı, yok mu? Bilim insanları araştırmalar sonucunda birbirine bağlı gibi duran ancak tamamen ayrı yeteneklere sahip pek çok sensör yani duyumuz olduğu neticesine vardılar. Sadece hepsinin tekil varlığı konusunda henüz hemfikir olamadılar. Kısacası, evet bunlar duyularımız ama sayılarını henüz tam bilmiyoruz. Yine bilim insanlarının çalışmalarına göre standart bilgiye bağlılığımız ne yazık ki duyularımızı da köreltiyor. Onları harekete geçirebiliriz bunun için biraz yürüyüşe ihtiyaçları var. Duyularınızı alıp yürüyüşe çıkın, toprağı hisseden derinizin yanında; rüzgarı hisseden tüylerinizi kullanın. Meditasyonla körelmiş duyularınızı yeniden harekete geçirin"} {"url": "https://sinirbilim.org/kacis-sendromu/", "text": "Kaçış Sendromu: Ataklar ve Tekrarlayan Krizlerle Dolu Bir Hastalık Nadiren karşılaşılan bu hastalık bir ani şok hissiyatına ve bazı tehlikeli krizlere sebep olmaktadır. Bir diğer adıyla Capillary Leak Syndrome olan kaçış sendromu bu rahatsızlığı keşfeden kişinin soy ismiyle de bilinmektedir. Hayatınız için tehlikeli bir sürece sebep olan bu hastalık kılcal damarlardan damar dışına geçen bazı maddelerden kaynaklanmaktadır. Ardından da vücudun bazı bölümlerinde şişlikler meydana gelmektedir. Şok etkisiyle de bilinen bu hastalık nedeniyle kan basıncındaki düşüklük ön plana çıkmaktadır. Bulaşıcı özelliği olmayan bu hastalık için kaçış sendromu hangi doktor bakar araştırılmasına gidildiğinde ise kardiyoloji bölümü yer almaktadır. Kaçış Sendromu Belirtileri Kaçış sendromuna sahip olan kişiler için ilk zamanlar belirtiler ortaya çıkmaz ve kişi normal bir yaşam sürdürmeye devam eder. Belirtiler nedensiz ataklar sonucunda sinyallerini vermeye başlar. Ataklar arası sürenin ne kadar olacağı tam olarak bilinmemektedir. Fakat hastalığın daha belirgin duruma geldiğinde ise; - Kan basıncındaki değişiklik - Bulantı ve kusma - Sindirim sisteminde bozukluklar - Karın ve eklem ağrıları - En belirgin belirti olarak da şok etkisi ve şişlikler gibi bazı belirtilere rastlanmaktadır. Nasıl Teşhis Edilir? Hastanın yaşamış olduğu bazı belirtiler ve şikayetler doğrultusunda gerekli bulgular sonucunda kaçış sendromu teşhisi konulabilir. Kaçış sendromu teşhis ve tedavi aşamasında hastalarda yapılan kapsamlı tetkikler sonucunda olumlu sonuçlar elde edilebilir. Tansiyon düşüklüğü ise kan basıncına bağlı olarak bu tetkiklere cevap verebilecek en önemli teşhis olarak görülmektedir. Bunlar dahilinde hastanın şikayetlerine neden olabilecek herhangi başka bir rahatsızlığı olup olmadığı konusunda kesin bulgular edinilmeli ve gerekli tedavi için vakit kaybı olmaması önemlidir. Kaçış Sendromunda Erken Teşhisin Önemi Her hastalık için önemli olan erken tedavi süreci kaçış sendromu için de olumsuz gelişebilecek bazı durumları dahilinde oldukça büyük bir öneme sahiptir. Bunun için gereken tetkik ve tanı testleri uygulanmalı bir an önce tedavi sürecine gidilmelidir. Yaşanılan ataklar nedeniyle vücudun bazı bölümlerinde meydana gelen hasarlar belki de zamanla daha büyük bir sorun haline gelebilir. İlk olarak yapılması gereken doku ve organlara zarar verme ihtimalini düşünerekten hastalığın sebep olduğu atakların önüne geçmektir. Antibiyotik ve enfeksiyon ilaçlarının da bazen bu yönde kullanıldığı görülür. Belirttiğimiz tansiyon düşüklüğünü dengede tutmak adına hasta için tansiyon izleme formları düzenlenerek veya bazı ilaçlar kullanılarak gidişat kontrol altına alınır. Hasta için alerjik bir rahatsızlık teşkil edebilecek her türlü maddelerin tespit edilmesi ve tedavi süreci boyunca kaçınılması gerekir. Kaçış Sendromu Tedavisi Tam anlamıyla hastalık için herhangi kesin bir tedavi yöntemi tüm çalışmalara rağmen bulunmasa da hastalığın getirecek olduğu ve yaşam fonksiyonlarını olumsuz yönde etkilemesinin önüne geçmek için gerekli önlemler alınmaktadır. Kişinin yaşamış olduğu ataklar derhal kontrol altına alınmazsa bu ataklar kişi için kalıcı hasarlara neden olur ve kişinin hayatını olumsuz etkiler. Bu yüzden doktorlar hasta kadar yakınları için de bu süreç için gerekli bilgilendirmenin yapılmasını üstlenir. Tedavi sürecinde hastalar hem fiziksel hem de psikolojik olarak etkilenmektedir. Önemli bir role sahip olan psikiyatristler hastanın bu süreçte olumsuz etkilenmesinin önüne geçmesinde yardımcı olmaktadır. Hastanın henüz ataklar sırasında sağlığında herhangi bir sorun yoktur ve nedeni kesin olarak bilinmemektedir. Yaşanılan şikayetler de günlük hayatımızda da bazı nedenlere bağlı olarak yaşadığımız şikayetler ile benzerlik gösterdiği için anlamakta zorluk çekilir. Kaçıs Sendromu Kalıtsal mıdır? Bu hastalığa neden olan etkenler tam anlamıyla bilinmese de genel olarak hastalar üzerinde yapılan tetkikler ve araştırmalar sonucunda genetik olmadığı kanısına varılmıştır. Ayrıca kaçış sendromuna neden olabilecek bazı durumların da varlığından söz etmek mümkündür. Bunlar; - Böbrek yetmezliği - İlaçların yan etkileri - Kanser tedavisi için kullanılan yöntem ve ilaçlar olarak sıralanabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/kadin-beyni-ve-erkek-beyni/", "text": "Kadın Beyni ve Erkek Beyni Diye Bir Kavram Yoktur Sizin beyninizin cinsiyeti ne? Dişi beyinli misiniz yoksa erkek beyinli ya da ortaya karışık mı? Ticari olarak çok kullanılan bir kavram daha tarihe karıştı. Yapılan çalışmalar gösteriyor ki beynin bazı bölgelerinde cinsiyete bağlı farklılıklar olmasına rağmen hiç kimse kadın beyni ve erkek beyni diye bir ayrım yapamaz. Aslında cinsiyete bağlı olan farklılıklar bile hala tartışma konusu. Bu konuda da tam bir mutabakata varılabilmiş değil. Cinsiyete özgü bazı farklar var diyelim. Örneğin kadınlar daha iyi empati yapar, erkekler daha iyi problem çözer. Ancak iyi empati yapmanız sizi dişi beyinli yapmaz. Nasıl ki beyninizin sağ ve sol yarımküresini baskın olarak kullanmıyorsunuz, aynı şekilde beyin dişi veya erkek olarak da tanımlanamaz. Maalesef ısrarla kadın beyni, erkek beyni diye anlatanlar var. İleri Okuma: Empatinin Biyolojik Kökeni ve Beyindeki Yeri Kadınlar ve Erkekler Farklı Şekilde Düşünebiliyorlar Ama Bu Beyne Cinsiyet Atfetmek İçin Yeterli Değil Uzun bir süredir kadın ve erkeklerin farklı beyin yapılarına sahip olduğu düşünülüyordu. Daha önceden yapılan çalışmalar bu görüşü doğrulayan bazı kanıtlar sunmuştu. 2014 yılındaki bir araştırma erkeklerin beyin yarımkürelerinin içinde daha fazla bağlantı olduğunu, kadınların ise beyin yarımküreleri arasında daha fazla bağlantı olduğunu öne sürmüştü. Başka bir çalışma ise böyle bir ayrım yapabilmenin mümkün olmadığını öne sürdü. Kadın beyni ve erkek beyninin farklı şekilde düşündüğü ile ilgili kanıtlar var ama bu beyne cinsiyet atfetmek için yeterli değil. Örneğin, dil bilimci Deborah Tannen 20 yıl boyunca kadınların ve erkeklerin konuşmalarının kayıt ve analizini yaptı. Bu çalışmalarda Tannen kadınların ve erkeklerin farklı şekillerde düşünüp dili farklı kullandıklarını keşfetti. - Erkekler dili daha çok fikirlerini ifade etmek ve problem çözmek için kullanıyor. Kadınlar ise dili daha çok endişelerini, günlük deneyimlerini ve sıradan düşüncelerini paylaşmak için kullanıyor. - Erkekler dili grup içindeki bağımsızlıklarını ve yerlerini korumak için kullanıyor. Kadınlar dili bağlantı kurmak ve yakınlık duygusu yaratmak için kullanıyor. - Erkekler problemlere saldırırken kadınlar dinlemeyi, destek vermeyi ya da anlayış göstermeyi tercih ediyor. Erkek veya Kadın Beyni Birbirinden Üstün Değil Tannen, düşünme şekillerini yansıtan erkek tarzı ya da kadın tarzı dil kullanımlarında birinin diğerinden daha iyi olmadığına dikkat çekiyor; iki tarz birbirinden sadece farklı, üstünlük diye bir şey yok. Tannen ayrıca kadın ve erkeklerin bu farklılıkların farkında olmaları ve duyguların incinmesini ve yanlış anlaşılmaları azaltarak cinsiyetler arasındaki iletişimi artırmaya dikkat etmeleri gerektiğini ekliyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/kadinlar-aktif-beyne-sahip/", "text": "Yeni Bir Çalışmaya Göre Kadınlar Daha Aktif Bir Beyne Sahip Onlarca yıldır süregelen bir tartışma var. Hangi cinsiyetin beyni daha üstün? Aradaki farklar neler? Muhtemelen siz de bunu merak ediyorsanız. Birçok zaman kadınlar ve erkekler kendi cinsiyetlerinin daha üstün bir beyne sahip olduğuna inanmayı tercih eder. Günümüzde ise herhangi bir cinsiyetin diğerinden üstün olmadığını görüyoruz. Bazı farklılıklar elbette olabilir. Evrimsel süreçte kadınlar ve erkekler farklı roller üstlendi. Bunun doğal olarak bazı sonuçları ve gereksinimleri olacaktır. Bütün bunlar da kadın ve erkeklerin nörolojik yapısına ve işlevine yansımış olabilir. Amerika'da ismini Dr. Daniel Amen'den alan Amen Klinik 46,034 beyin taramalarını karşılaştırarak kadın ve erkek beyinleri arasındaki farkları bulmaya çalıştı. Ekip çalışmada tek foton emisyon bilgisayarlı tomografi teknolojisini kullanarak şimdiye kadar yapılmış en kapsamlı analizlerden birini gerçekleştirdi. 9 farklı klinikten toplanan veriler sonucunda çalışma Journal of Alzheimer's Disease'de kendine yer buldu. Kadınlar ve Erkekler Arasındaki Farklar Çalışmanın yürütücü psikiyatrist Dr. Daniel Amen cinsiyet temelli beyin farklarını ortaya çıkarmada çok önemli bir iş başardıklarını belirtiyor. Kadınlar ve erkekler arasında nörolojik farklılıklar Alzheimer hastalığı gibi rahatsızlıklarda çok işimize yarayabilir. Ayrıca SPECT gibi beyin görüntüleme teknoloji sayesinde hastalıkları daha iyi anlayabilir ve daha kesin tedaviler geliştirebiliriz. Araştırmanın sonunda ekip kadınların birçok beyin bölgesi erkek beyninde daha aktif olduğu bulundu. Özellikle odaklanma ve davranış kontrolünde görev alan prefrontal korteks daha etkin çalışıyordu. Ayrıca duyguların yönetilmesi, anksiyete ve ruh hali üzerinde etkili olan limbik korteksin de kadınlarda daha faal olduğu görüldü. Beynin görsel bilgiyi ve koordinasyonu işlemekten sorumlu beyin bölgeleri ise erkeklerde daha aktifti. Nöronların ne kadar çalıştığını doğrudan ölçme imkanımız yok aslında. Biz sadece hangi bölgenin kan akışı daha fazla ise o bölgenin daha çok çalıştığı yorumunu yapıyoruz. Koşarken beyninizin motor bölgelerindeki kan akışı daha fazla olurken, müzik dinlerken kan işitsel bölgelere kayabilir. Hangi bölge daha çok çalışıyorsa kan akışı o bölgede yoğunlaşır. Hastalıkları Tedavi Etmek Kolaylaşacak 119 sağlıklı gönüllü ve psikiyatrik hastalıkları bulunan 26,683 hastanın katıldığı araştırmada 128 beyin bölgesi incelendi ve karşılaştırıldı. Çalışmaya katılan hastaların psikiyatrik rahatsızlıkları çok geniş bir yelpazeye yayılmıştı. Bunlar arasında beyin travması geçirmiş olanlardan tutun, şizofreni, bipolar, hiperaktivite yaşayanlara kadar çok sayıda hasta vardı. Cinsiyetler arasındaki nörolojik farklılıkları anlamak kadınlar ve erkekleri etkileyen beyin hastalıkları konusunda bize ışık tutacak. Örneğin, kadınlar Alzheimer hastalığından daha fazla etkileniyor. Peki ama neden? Bu tür soruları yanıtlamak için kadın beyninin erkeklerden hangi noktada farklı olduğunu anlamamız gerekiyor. Sadece Alzheimer hastalığı da değil. Kadınlar daha kolay depresyona giriyorlar. Anksiyete yaşama riskleri daha yüksek. Öte yandan erkeklerin dikkat eksikliğine bağlı hiperaktivite riski çok daha yüksek."} {"url": "https://sinirbilim.org/kadinlar-seks/", "text": "Kadınlar Seks İle İlgili Ne Düşünüyor, Nasıl Hissediyor? Seks neredeyse tüm kadınlar için çok özel bir eylemdir. Birçok kadın, seksi aşk ve bağlanmanın en derin noktasına koyar. Toplumsal tabuların sebebiyle az dile getirilse de kadınlar için seks çok önemlidir. Erkeklerin orgazm olması çok kolay ve hızlı olabilirken, kadınlarda bu durum daha karmaşıktır. Kadınlar seks esnasında orgazm olabilmek için duygusal olarak da uyarılmalı ve memnun olmalıdır. Erkekler sadece bir defa orgazm olup boşalabilirken, kadınlar arka arkaya birçok defa orgazm olabilir. Kadınların cinselliği yaşayış ve ifade etme şekli sıklıkla erkek partnerlerinden çok farklıdır. Bu yazıyı okuyan bir erkeğin kafası karışabilir. Erkeklerde penisin uyarılması zevk almak için yeterliyken kadınlarda da sistemin aynı şekilde işleyeceğini düşünür. Erkek ve kadın vücutları arasındaki hormonal farklılıklar da çoğu zaman göz ardı edilir. Şimdi bu farklara göz atalım ve kadınlar seks ile ilgili nasıl düşünüyor sorusuna yanıt bulmaya çalışalım. Seks Beyinde Başlar Erkekler partnerlerinin yeteri kadar cinsel istek duymadığını gördüklerinde hayal kırıklığına uğrayabilirler. Peki birbirini seven iki kişi arasında cinsel istek neden oluşmaz? Burada kadınların hormonal sisteminin erkeklerden daha farklı olduğuna dikkat etmeliyiz. Herkesin bildiği başlıca iki tane cinsiyet hormonu var: östrojen ve testosteron. İleri Okuma: Östrojen Nedir? Östrojen kadınlarda daha çok salgılanırken, testosteron erkeklerde daha çok salgılanıyor. Testosteron her iki cinsiyette de cinsel isteği uyandırıyor ancak farklı miktarlarda salgılanıyor. Erkek cinselliğe her daim hazırken kadının istek duyması, seksi hayal etmesi ve onunla ilgili fantezi kurmasına bağlı oluyor. Bu yüzden erkekler tek gecelik ilişkileri daha fazla talep ederken, kadınlar seks partnerlerine duygusal olarak da bağlanmak istiyor. İleri Okuma: Seksle Aşk Arasındaki İlişkinin Bilimsel Temeli Arzu Etmek Kadar Arzu Edilmek de Çok Önemlidir Cinsel sağlık ve ilişkiler konusunda uzman Meredith Chivers'a göre kadınlar için orgazmın temelinde arzu edilmek yatıyor. Kadınlar çekici bir erkekle karşılaştıklarında kendisini beğenip beğenmediğini merak ediyor. Kozmetik sektörünün bu kadar büyük olmasının sebeplerinden biri de kadınların kendilerini daha güzel ve çekici göstermek istemesidir. Bu son 50 yılda ortaya çıkan bir durum değil. Yüzlerce yıldır kadınlar gözbebeklerini büyütmek için bazı bitki özleri kullanıyor. Bellerini ve ayaklarını küçültmek için özel korseler ve ayakkabılar giyiyor. Kadınlar seks ve beğenilme konusunu çok ciddiye aldıklarından yüzlerce yıldır başka kadınlarla yarışıyor ve erkeklere kendilerini güzel göstermeye çalışıyorlar. İleri Okuma: Seksi Olmanın Bilimi Anlaşılması Zor Bir Konu Kadınlar seks konusunda çok sabit bir fikre sahip olmayabilir. Kadınlar seks yapmayı sever ama cinsel istekleri çok kolay kaçabilir. Günün yorgunluğu, baş ağrıları veya stres gibi etkenler bir anda her şeyi bitirebilir. Erkeklerdeki testosteron gibi bir itici güç çok az olduğundan kadınlarda yapılabilecek en iyi şeylerden biri cinsel isteği engelleyen unsurları yok etmektir. Erkekler ev işlerine ve çocukların bakımına yardım ederek kadınların yükünü azaltabilirler. Kadınlar yatağa yattıklarında memnun olmak ve güzel deneyimler yaşamak isterler. Ancak uyarılana kadar yeterli cinsel isteğe sahip olamayabilirler. Az önce saydığımız yorgunluk gibi etkenler cinsel isteği azaltmada büyük rol oynar. Bazen bir kadının uyarılması 45 dakikaya kadar uzayabilir. Kadınlar seks ile ilgili fanteziler kurarlar ama uyarılmaları ve orgazma ulaşmaları erkekler kadar kolay değildir. Seks, Aşkın Bir Parçasıdır Sevgilinizle nasıl vakit geçirirsiniz diye bir soru sorulsa ne yanıt verirdiniz? Sohbet etmek, beraber gezmek, alışveriş yapmak, yemek yemek, hediye alıp vermek, sinemada film izlemek vb. eylemler herkesin yaptığı şeylerdir. Cinsellik de bunun bir parçasıdır aslında. Bizim kültürümüzde kadınlar seks konusunda biraz ikilemde kalabiliyor. Biyolojik olarak bunu sürekli istiyor ancak toplumsal tabulardan dolayı bunu gizlemek zorunda kalıyor. Cinsellik konusunda çiftler birbirine daha açık olursa engeller çok daha kolay aşılabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/kadinlar-ve-erkekler/", "text": "Kadınlar ve Erkekler Farklı Şekillerde Düşünüyor Çiftlerin zaman zaman kavga etmeleri ve tartışmaları olağan bir durumdur. Birbirlerini seven insanların anlaşamamalarındaki en büyük etkenlerden biri karşı tarafın nasıl düşündüğünü anlayamamamalarıdır. Kadınlar ve erkekler birçok zaman aynı şekilde düşünmez. Evrimsel süreçte de farklı fikirler türün hayatta kalma olasılığını artırır. İki taraf birbirlerini tamamlarsa hayat daha kolay olur. Birbirimizi biraz daha anlasak her şey daha güzel olacak. Tıpkı kültürlerin düşüncelerimizi etkilemesi gibi cinsiyet farkları da düşüncelerimizi etkiler. Dil bilimci Deborah Tannen 20 yıl boyunca kadınların ve erkeklerin konuşmalarının kayıt ve analizini yaptı. Bu çalışmalarda Tannen kadınların ve erkeklerin farklı şekillerde düşünüp dili farklı kullandıklarını keşfetti. - Erkekler dili daha çok fikirlerini ifade etmek ve problem çözmek için kullanıyor. Kadınlar ise dili daha çok endişelerini, günlük deneyimlerini ve sıradan düşüncelerini paylaşmak için kullanıyor. - Erkekler dili grup içindeki bağımsızlıklarını ve yerlerini korumak için kullanıyor. Kadınlar dili bağlantı kurmak ve yakınlık duygusu yaratmak için kullanıyor. - Erkekler problemlere saldırırken kadınlar dinlemeyi, destek vermeyi ya da anlayış göstermeyi tercih ediyor. Kadınlar ve Erkekler Kelimeleri Farklı Şekilde İşliyor Tannen, düşünme şekillerini yansıtan erkek tarzı ya da kadın tarzı dil kullanımlarında birinin diğerinden daha iyi olmadığına dikkat çekiyor; iki tarz birbirinden sadece farklı, üstünlük diye bir şey yok. Tannen ayrıca kadın ve erkeklerin bu farklılıkların farkında olmaları ve duyguların incinmesini ve yanlış anlaşılmaları azaltarak cinsiyetler arasındaki iletişimi artırmaya dikkat etmeleri gerektiğini ekliyor. Kadınlar ve erkekler dili farklı kullanmakla kalmıyor, beyinleri de dili farklı şekilde işliyor. Araştırmacılar manyetik rezonans görüntüleme tekniğini kullanarak kadın ve erkeklerin farklı dil görevlerini yerine getirirken hangi beyin bölgelerinde daha çok hareketlilik olduğunu araştırdı. Araştırmalar bazı dil görevleri esnasında kadınlarda hareketliliğin sağ ve sol yarımkürelerde neredeyse eşit miktarda meydana geldiğini gösteriyor. Buna karşılık erkeklerin kelime işleme süreçlerinde hareketlilik sadece sol yarımkürede oluşuyor. Erkek beyninin dili kadın beynine göre farklı işlediğini gösteren ilk araştırma budur."} {"url": "https://sinirbilim.org/kafa-travmasi-yasamak/", "text": "Kafa Travması Yaşamak Demansın Ortaya Çıkmasına Neden Olabilir Demans, genellikle 50 yaşının üzerinde ortaya çıkan ve çoğu kez yavaş yavaş ilerleyen, beynin bilgi, davranış ve gündelik yaşamını sürdürme konularında gösterdiği yetersizliktir. Farelerin beyinlerinde kafa travması olduğunda buna tepki olarak salgılanan küçük parçacıklar, iltihaplanmanın nasıl yayıldığını açıklamaya yardımcı olur ve nihayetinde demans geliştirme riskini artırır. Kafa yaralanmaları, daha sonraki hayatta giderek bilişsel sorunlara ve dejeneratif beyin hastalığına neden olabilmektedir. Çapı mikrometre olan gizemli parçacıklar, daha önce travmatik beyin hasarı olan insanların omurilik sıvılarında bulunuyordu, fakat işlevi bilinmiyordu. Maryland Tıp Fakültesi Tıp Fakültesi'nden Alan Faden ve meslektaşları, mikroglia adı verilen harekete geçirilmiş glia hücrelerin, beyin hasarına yanıt olarak bu mikro parçacıkları salgıladığını keşfetti ve yara alanının kendisinin de ötesinde inflamasyon yaymak için faaliyet gösterebileceğini gördü. Bu gizemli parçalar yaralanmamış hayvanlara enjekte edildiğinde beyin iltihabına bile neden olabilirler. Gizemli parçacıkların etkileri Parçacıklar, hücrelere tutunan ve iltihabı tetikleyen interlökinler gibi kimyasallarla paketlenmiş reseptörlere ve genlerin tüm takımlarını açıp kapatabilen RNA fragmanlarına sahiptir. Faden, sedasyonlu farelerin beyinlerine zarar verdiğinde, mikropartiküller kafa travması gibi olaylarda hasar alanının çok ötesine yayılma özelliğine sahip olduğundan dolayı bölgedeki tüm dokulara etki edebilmektedir. Kültürlenmiş mikroglial hücreler üzerine yapılan daha fazla deney, mikro parçacıkların dinlenme mikrogliasını harekete geçirerek daha fazla iltihabı tetikleyebildiğini ortaya koydu. Nitekim Faden, yaralanmış hayvanlardan gelen mikro parçacıkları yaralanmamış hayvanların beyinlerine enjekte ettiğinde iltihabı yaymışlardır. Bu, yaralanmamış farelerden gelen mikropartiküller enjekte edildiğinde gerçekleşmez. Geçen yıl bunama ile bağlantılı olabilecek olağandışı mikroglia keşfeden Laval Üniversitesinden Marie-Eve Tremblay, Bu parçacıkların travmatik beyin hasarı olmayan hayvanlarda bile iltihaplanma etkisini ikna ediyor diyor. Mikroglianın diğer parçacıkları da salgılayabileceğini düşünüyor. Diğer mikro parçacık alt gruplarının anti-enflamatuar ve ön onarım etkileri tarafından dengelenip dengelenemeyeceğini merak ediyorum diyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/kafa-travmasinda-hayatta-kalma/", "text": "Silahlı Yaralanmalar Sonucu Oluşan Kafa Travmasında Hayatta Kalma Şansını Ölçen Yeni Bir Skorlama Sistemi Geliştirildi Bireysel silahlanmaya karşı mücadele yürüten Umut Vakfı, basına yansıyan verilere dayanarak hazırladığı 'Türkiye Silahlı Şiddet Haritası'nda, 2016 yılında 2720 bireysel silahlı olayın gerçekleştiği, bu olaylarda 2056 kişinin hayatını kaybettiğini, 1961 kişinin de yaralandığı kaydetti. ABD de ise 2014 yılında, Hastalık Kontrol ve Önleme Merkez'ine göre ateşli silahlı olaylar 33,736 kişiyi öldürdü. Massachusetts tıp fakültesinden Dr.Muehlschlegel ve arkadaşları, silahlı yaralanma sonrası, bir kişinin kafa travması olsa bile hayatta kalma şansını tahmin etmede yardımcı olacak son teknoloji bir araç geliştirdi. Hayatta kalma şansını tahmin eden araç, SPIN-Skoru anlamına gelen SPIN-Skoru olarak adlandırıldı ve hayatta kalma şansını %96 doğrulukla tahmin ediliyor. Refleksleri Güçlü Olanların Hayatta Kalma Şansı Daha Yüksek Araştırmacılar SPIN puanını geliştirmek için, bir travma merkezinin geriye yönelik 10 yıllık başvurularında, çoğunlukla silah yaralanmaları nedeniyle oluşan kafa travmalarını inceledi. Ekip özellikle hastaneye başvuran hastaların ilk başvuruları ile 6 ay sonraki hayatta kalma ilişkilerini inceledi. Araştırma, ışık refleksi sağlam, acı hissi korunmuş ve sesli uyaranlara yanıt veren kişilerin daha yüksek hayatta kalma oranına sahip olduğunu gösterdi. Çalışmada, SPIN puanları 4 ile 52 arasındaydı ve daha yüksek puanlar sağkalım şansı daha yüksek olarak gösteriyordu. 35 ve üstü puan alanların %98'i hayat kalma şansı vardı, ancak 20 veya daha az skoru olan hastaların sadece %3'ü hayatta kaldı. Çalışma grubunda 16 veya daha az SPIN skoru olup hayatta kalan hasta yoktu. Çalışmanın başyazarı Susanne Muehlschlegel, Ateşli silah yaralanması, travmatik beyin yaralanmalarının en önemli nedendir. Bu tür yaralanmalar sonucu hayatta kalmayla ilgili bilgimizin çoğu, siviller arasındaki çatışmalardan değil, savaş alanlarından. Bu yüzden ortalama kişinin hayatta kalma şansını daha iyi tespit edebilmek, doktorların ve ailelerin tıbbi tedavi konusunda önemli kararlar almasına yardımcı olabilir. dedi. Hazırlayanlar : Serap Kaya Kaynaklar - https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/27784772 - www.medicaldaily.com/can-you-survive-being-shot-head-new-tool-could-predict-chances-living-after-402636"} {"url": "https://sinirbilim.org/kahve-icmemek-neden-bas-agrisi-yapar/", "text": "Kahve içmemek Neden Baş Ağrısı Yapar? Bu yazımız kahve tiryakilerine özel. Ben kafeinli sabah kahvemi içmediğimde başım ağrıyor. Belki aynı şey sizde de oluyordur. Peki, kahve içmemek neden baş ağrısı yapıyor diye düşündünüz mü? Bu durum aslında kahveye özel değil, bazı kişiler çay içmediğinde de baş ağrısı yaşıyor. Çay veya kahve içmemek psikolojik olarak değil gayet fizyolojik olarak bir baş ağrısı yapıyor. Şimdi kahvenin içindeki kafeinin etkisine ve kafeinsizliğin neden baş ağrısı yaptığına değinelim. Favori içeceğimiz kahvenin içindeki kafein uyarıcı bir maddedir. Kan beyin bariyerine aşıp beyne girdiğinde adenozin reseptörlerine bağlanır ve onları etkisiz hale getirir. Adenozin reseptörleri beyni sersemleten, uykumuzu getiren proteinlerdir. Bunlar, sabah mahmurluğumuz ve gece uykumuzun gelmesinde çok önemli bir paya sahiptir. Adenozin reseptörleri engellendiğinde uykumuz kaçar, kendimizi enerjik hissederiz. Araç kullanma, sınava hazırlanma ve ders çalışma zamanlarında içilen kahve çok işe yarar. Bu yüzden yüzlerce yıldır çok rağbet gören bir içecektir. Kahvenin Birçok Yan Etkisi Vardır Tabi yararlı ve kullanışlı diye çok abartmamak lazım. Aşırı kahvenin pek çok yan etkisi vardır. Kalp çarpıntısı, düşünceleri toparlayamama ve uykusuzluk bunlardan bazılarıdır. Kafeinin bir diğer yan etkisi de bağımlılık yapıcı olmasıdır. Her güne 2 bardak kahve ile başlayan müptelalar kahve içmediğinde kendini yorgun hissedebilir ve huysuz olabilir. Buna yoksunluk belirtileri deniyor. Çoğu insan bu belirtileri yaşamamak için günlük kahve içme alışkanlıklarını sürdürürler. Kahve içmemek bir de baş ağrısı yapabilir. Aslında bu kafeinsizliğin en yaygın yoksunluk belirtisidir. Genelde günübirlik olan bu baş ağrıları çok nadir olarak haftaya yayılabilir. Sürekli kafein alarak tansiyonunu yükselten biri kafein almadığında tansiyon tipi baş ağrılarına yakalanır. Migreni olan kişilerde kahve içmemek migren ataklarını tetikleyebilir. Kahve içmemek Tansiyon Tipi Baş Ağrıları Yapıyor Vücudumuzun alışkın olduğu hipotalamus tarafından belirlenen bir kan basıncı var. Kahve içmemek alışkın olduğunuz tansiyona ulaşamamanıza neden oluyor. Baş ve yüz de tansiyona en duyarlı bölgelerden ikisi olduğu için baş ağrıları çekiyoruz. Beynimizin tam olarak ne olduğunu bilmesi için belirli yerlerden sinyaller alması gerek. Baş bölgesi tansiyonun düşük olduğunu söylüyor olabilir ama neden baş ağrısı yaşamak zorundayız diye sorabilirsiniz. Bununla ilgili ortaya atılan bir görüş beynin gelen sinyalleri yanlış algılayarak baş ağrısı olarak yorumlamasıdır. Şahsi fikrim bu görüş bana çok mantıklı gelmiyor ancak beynin sinyalleri yanlış yorumlaması ilk defa karşılaşılan bir olay değil. Yoksunluk Belirtileri Yoksunluk belirtilerinin şiddeti kişinin ne kadar bağımlı olduğuna ve kafein tüketimini ne kadar kestiğine göre değişiyor. Her sabah 2 bardak kahve içenler, bir bardak içenlere kıyasla kahve içmediklerinde daha şiddetli baş ağrıları çekebiliyor. 2 gün kahve içmeyenler de bir gün kahve içmeyenlere kıyasla belirtileri daha sert yaşıyor. Diğer taraftan biraz kafein alımı bile yoksunluk belirtilerini hissedilemeyecek seviyeye geriletebiliyor. Kahve müptelası olup gün içinde kahve içemiyorsanız küçük bir espresso baş ağrılarınızı giderebilir. Eğer baş ağrılarınız başladıysa hemen kendinize bir kahve yapın. 30 dakika içinde baş ağrılarınızın kaybolduğunu göreceksiniz. İşin bir de psikolojik boyutu vardır. Kahve tiryakisi olup yoksunluk belirtileri gösterenler üstünde ilginç bir deney yapılmıştır. Avustralya'da Sidney Üniversite Psikoloji Bölümü araştırmacıları yoksunluk belirtileri gösteren katılımcılara kafeinsiz kahve verdiler. Kafein eksikliğini kafeinsiz kahve ile gideremezsiniz. Fizyolojik olarak mümkün değil ama katılımcılar baş ağrılarının azaldığını ve kendilerini daha iyi hissettiklerini bildirdiler. Psikolojik olarak rahatlamak mümkün olabilir ama kendi kahvenizi kendiniz hazırlıyorsanız bu pek işe yaramayacaktır. Kafeinin Ağrı Kesici Özelliği Var Eğer çantanızda bir ağrı kesici varsa prospektüsünde hangi maddeleri ihtiva ettiğine bakın. Orada kafein göreceksiniz çünkü kafeinin ağrı kesici özellikleri vardır. Araştırmalar parasetamol gibi ağrı kesici maddelerin kafein ile birlikte formüle edildiğinde daha etkili olabileceğini gösteriyor. Örneğin Geralgine K ağrı kesicisini ele alalım. Bu ilacın içinde 500 mg parasetamol ve 30 mg kafein bulunur."} {"url": "https://sinirbilim.org/kahverengi-yaglari-artirmak/", "text": "Kahverengi Yağları Artırmak Obeziteyi Tedavi Edebilir mi? Bir düşmanı kendi silahıyla vurmak belki de en iyi taktiktir. Obezite, gittikçe daha fazla yağın depolandığı bir hastalıktır. Peki, bu yağları yine yağlarla vuruşturarak yok edebilir miyiz? Vücuttaki yağlar çeşitli şekillerde kullanılır. Bazen bir molekülün yapısını oluşturur bazen de enerji gereksinimi için yakılır. Besinler ile aldığımız yağın belli bir kısmı ise sonradan kullanılmak üzere vücutta depolanır. Metabolizma, yağları zor günlerde kullanmak için saklar; fakat bir noktadan sonra tip 2 diyabet, obezite gibi bazı ciddi sorunlar baş gösterebilir. Gerçi tip 2 diyabetin bir hastalık olmadığını, bir yaşam şekli bozukluğu olduğunu iddia edenler de var. Peki, bütün yağlar kötü müdür? İşte orada işler biraz değişebilir. Vücudumuzda İki Çeşit Yağ Bulunur Vücutlarımızda iki çeşit yağ bulunur. Beyaz yağlar ve kahverengi yağlar. Obezitede biriken yağlar, beyaz yağlardır. Fakat bir diğer yağ çeşidi olan kahverengi yağlar obezite ile mücadele de beyaz yağlara karşı kullanılabilir. Kahverengi yağlar, yakıtı ısıya dönüştürebilir. Fare gibi küçük hayvanların dondurucu soğuklarda bile hayatta kalmasını sağlayan işte bu yağlardır. Vücudumuz kahverengi yağları kullanarak muazzam miktarda enerji üretebilir. 100 gram kahverengi yağın tamamen yanması için 3400 kalori gerekir. Bu az bir miktar değildir; çünkü bu miktar birçok insanın günlük aldığı kalorinin neredeyse iki katı kadardır ve obezite ile çok hızlı bir şekilde savaşabilir. Fakat vücut kahverengi yağ yakımını algılayamayabiliyor ve bunun sebepleri hakkında maalesef bir bilgimiz henüz yok. Bebekler daha fazla kahverengi yağa sahipken yetişkinler de ise durum tam tersi: daha azına sahibiz. Daha da kötüsü bu yağların tamamı neredeyse pasif bir halde bekliyor. Fakat son çalışmalar obezite ile savaş için bu yağları geliştirebileceğimizi gösteriyor. Kahverengi Yağları Nasıl Artırabiliriz? Bu konuda size iyi bir haber vermek isterdim; ama kahverengi yağları arttırmanın şimdilik- bilinen yolu sıcak bir ortam veya sıcak tutan elbiseler olmadan kendimizi çok sert bir kışa maruz bırakmak olduğunu açıklıyor bilim insanları. Bir insan soğuğa maruz kaldığında vücut alarm durumuna geçerek daha fazla ısıya ihtiyacı olduğunu belirtir. Ardından sinir sistemi kahverengi yağların hem büyümeleri hem de yanmaları için emir verir. İnsanları günlerce soğuk bir odaya yerleştirip zayıflayın demek mantıklı ve pratik bir seçenek değildir. Diğer seçenek, ilaç sayesinde yapay olarak kahverengi yağları büyüten sinir sinyalinin taklidini oluşturmaktır. Şunu da belirtelim ki aşırı derecede obez olmayan kişiler için bu seçenek pek mantıklı değildir. Sağlıklı beslenme ve hareket ile çözülecek olan bir problemi ilaç ile çözmeye çalışmak doğru bir tercih değildir. Bu durum belki ileri düzey hastalar için hayat tarzı değişikliği ile beraber yardımcı mahiyette bir seçenek olarak düşünülebilir. Bu ilaçlar kan basıncını arttırıp kalp krizini tetikleyebilir. Kahverengi yağları artırmak ile ilgili asıl problem, bu yağların bize yardım etmek için bazı şartlar istemeleri. Kahverengi yağlar obezite ile mücadelede tamamen yanabilmek için çok yüksek kan kaynağına ihtiyaç duyarlar ve ayrıca kahverengi yağların büyümesi için de sinirler aracılığıyla bir birileriyle iletişim kurmaları da gereklidir. BMP8b Proteini Beyaz Yağ Hücrelerini Kahverengiye Çevirebilir Cambridge Üniversitesi'nde çalışan Samuel Virtue ve Antonio Vidal-Puig farelerde BMP8b isimli bir protein tanımlandı. Bu molekül beyaz yağlara kıyasla kahverengi yağ hücrelerinde oldukça fazla miktardaydı. Fareler soğuğa maruz kaldıklarında bu molekül daha artmaktaydı. Bu molekül insanlarda da mevcut ve silindiğinde kahverengi yağın işlevini kaybettiği belirlenmiştir. Bu protein kanda bulunduğundan dolayı hem aktivitesinin hem de miktarının artışı için ilaç olarak kullanılabilir. İnsan testlerinden daha önce BMP8b molekülü miktarı beyaz yağlarda genetik mühendisliği kullanılarak arttırıldı ve kahverengi yağ hücrelerindeki miktar ile aynı seviyesine getirildi. Daha sonra bu beyaz yağların kahverengileştiği ve aktivitelerinin arttığı gözlemlendi. BMP8b, fareyi kahverengi yağları aktive eden sinirlerden gelen sinyallere daha duyarlı hale getirdi. Beklenmedik olan şey, BMP8b'nin ayrıca kan damarlarının sayısı ile beyaz ve kahverengi yağdaki sinir liflerinin sayısını artırmasıydı. BMP8b İlaç Olarak da Kullanılabilir BMP8b gibi gerçekten sıra dışı faktörlerin kombinasyonu insanlarda daha fazla kahverengi yağ miktarını arttırabilir ve bu güzel bir yakıt desteği olabilir. Ayrıca kahverengi hücrelerdeki sinir liflerinin artışı, beyinden gelen herhangi bir sinyalin kahverengi yağların güçlenmesine daha fazla katkıda bulunabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/kalbini-dinle-beyin-de-oyle-yapiyor/", "text": "Kalbini dinle! Beyin de öyle yapıyor Yıllar boyunca romantik komediler hep şu mesajı verdi: Kalbini dinle! Siz hala beyninizin başka kalbinizin başka şeyler söylediğini mi sanıyorsunuz? Yanılıyorsunuz!"} {"url": "https://sinirbilim.org/kalp-hastaliklari/", "text": "Kalp Hastalıkları CRISPR ile Embriyo Aşamasında Siliniyor Kalbinde bazı hasarlarla doğan çocukları duymuşsunuzdur. Örneğin bazılarının kalp kulakçığı tam çalışmaz. Bu tür kalp hastalıkları ve bozukluklarına müdahale etmede çok ilerleme kaydettik. Geçtiğimiz 10 yılda bilim insanları anne karnında bile açık kalp ameliyatı yapmayı başardılar. Ancak şimdiki teknoloji bunun çok ötesinde. Kalp hastalıkları ve bozuklukları daha embriyo döneminde tedavi edilebilir. Bilim insanları bir gen düzenleme yöntemi olan CRISPR ile insan embriyolarında kalp hastalığına yol açan ölümcül bir mutasyonu kaldırmayı başardılar. Mutant gen silindikten üç gün sonra embriyolar imha edildi ancak bu ekibin başarısına gölge düşürmüyor. Artık embriyo dönemindeyken genomu temizleyip hastalıkları ortadan kaldırabiliyoruz! İleri Okuma: Parkinson Hastalığındaki Proteinler CRISPR ile 'Aydınlatılıyor' Kalp Hastalıkları Ölüme Neden Olabiliyor Bu denli büyük bir araştırma dünyanın en prestijli dergilerinden biri olan Nature'da kendine yer buldu. Yayınlanan makalede bilim insanlarının hipertrofik kardiyomiyopatiye neden olan bir genetik mutasyonu kaldırdıkları anlatılıyor. Hipertrofik kardiyomiyopati her 500 kişiden 1'inde görülen en yaygın kalıtsal hastalıklardan biri. Bu rahatsızlıkta kalbin sol ve sağ karıncıkları arasındaki bölme kalınlaşarak kalbin kan pompalamasına engel oluşturuyor ve ölüme bile neden olabiliyor. Bilim insanları 58 insan embriyosu üzerinde yaptıkları çalışmada CRISPR'ın başarı oranının oldukça yüksek olduğunu ifade ediyor. 58 embriyonun 42'si bu yöntemle 5 gün içinde mutasyondan kurtuldu. Bu da demek oluyor ki gen düzenleme tekniği %72 verimle çalışıyor. Gen düzenleme teknolojilerinin henüz başlangıç aşaması olduğu günümüzde hiç de fena bir rakam değil. İleri Okuma: CRISPR İle İlk Defa Bir Kan Hastalığı Tedavi Edildi Araştırmayı yürüten ekipte bulunan Dr. Juan Carlos Izpisua Belmonte CNN'e verdiği röportajda embriyodaki tüm hücrelerin iyileştiğini ve düzeltildiğini söylüyor. CRISPR tekniği çok güvenli ve etkili bir şekilde çalışıyor. Ekip şimdi başka genler üzerinde de çalışmalı ve daha başka kaç hastalığı tedavi edebileceklerini görmeliler. CRISPR ile Tüm Genom Temizlenebiliyor CRISPR daha önceden de yazdığız gibi insan genlerinin silinmesine veya değiştirilerek onarılmasına imkan tanıyan bir teknoloji. Aslında DNA'mıza zarar geldiğinde tamir mekanizmaları da aynı işi yapıyor ancak anne babadan hasarlı gen geldiğinde bu pek mümkün olmuyor. DNA'nız kimyasal maddeler veya radyasyonla bozulduğunda düzeltilebilir. Peki en başta anne ve babanızdan hasarlı gen aldıysanız. Araştırmada kullanılan embriyolar kalp hastalığı geni taşıyan erkeklerin spermi ile mutant gen taşımayan kadınların yumurtalarının döllenmesi ile oluşturuldu. Bilim insanlarının hatalı genleri değiştirerek veya silerek insan embriyolarını düzeltme çabaları ilk değil. Bu araştırmanın ilgi çekici tarafı ise çok fazla sayıda embriyo kullanılarak hem ne yapabileceğimizi görmemiz hem de CRISPR'ın verimliliğini ölçmemiz oldu."} {"url": "https://sinirbilim.org/kalp-krizi-riski-2-katina-cikiyor/", "text": "Kalp Krizi Riski Eğitimsiz İnsanlarda 2 Katına Çıkıyor Ailenizde kalp krizi geçirmiş birisi varsa hemen elinize bir kitap alsanız iyi olur. Avustralya'dan bir araştırma ekibi kalp krizi ile eğitim seviyesi arasında nasıl bir bağlantı olduğunu merak etti ve ortaya ilginç bir sonuç çıktı. Herhangi bir okul diploması olmayan insanların kalp krizine yakalanma riski üniversite mezunlarına göre iki kat daha fazlaydı. Avustralya Ulusal Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar kalp krizi riski ile ilgili çok çarpıcı sonuçlar ortaya koyuyor. Araştırmacıların yayınladıkları makale International Journal for Equity in Health dergisinde yayınlandı. Eğitim Seviyesi Düştükçe Kalp Krizi Riski Artıyor Toplamda 267,153 erkek ve kadının dahil olduğu çalışmada katılımcılar 5 yıl boyunca izlendi. Eğitim seviyesi düştükçe insanların kalp krizi veya inme yaşama ihtimali de artıyordu. 45-64 yaş arasındaki bireylerde hiç eğitim almamış olan kişilerin kalp krizi riski üniversite diplomalı kişilere göre yaklaşık %150 daha fazlaydı. Bu aslında 2 katından bile daha fazla demektir. Eğitim ve bunun sonucunda insanların bilinçlenmesi sağlığı etkileyen en önemli unsurlardan biridir. Eğitim seviyeniz nerede yaşadığınızı, ne yiyip içtiğinizi, yaptığınız iş gibi hayatınızdaki pek çok şeyi etkiler. Bu yüzden eğitim öğretim düzeyimizi yükseltmek halk sağlığı için yapabileceğimiz en önemli işlerden biridir. Üniversite ve daha yüksek eğitim alan kişilerle orta seviyeli alan kişileri kıyasladığımızda kalp krizi riski orta seviyeli grupta %70 daha yüksek çıkıyordu. Kalp krizi riski bulunan 100 üniversiteliye karşılık 170 lise mezunu insan. Eğitim seviyesinin insan sağlığını ne ölçüde etkilediği bu araştırma ile bir kez daha gözler önüne seriliyor. örneğin orta yaştaki kişiler incelendiğinde liseyi bitirmemiş kişilerin inme geçirme ihtimalinin üniversite mezunlarından %50 daha fazla olduğunu görüyoruz. Kalp krizinden bahsetmiyoruz, bu inme geçirme ihtimali. Aynı durum lise mezunlarında bakıldığında bu kişilerin inme geçirme ihtimali üniversite mezunlarına kıyasla %20 daha fazla çıkıyor. Kalp Krizi Riski Azaltılabilir Hem eğitim kalitesi hem de gelir durumu sağlığı etkileyen önemli unsurlar. Araştırmalara baktığımızda bu etkenler ile kalp damar sağlığı arasında bir doğru orantı olduğunu görüyoruz. Kalp krizi riski doğru beslenme, spor gibi faaliyetler ile azaltılabilir. Ancak burada şöyle bir handikap var. Sağlık konusunda bilinçlenmek eğitim ve bilgi düzeyiyle gelen bir şey. Eğitim düzeyi burada kendini hissettiriyor. Bilgi, eğitim düzeyini yüksek tutan kişiler sağlıklarına daha fazla dikkat ediyor ve yapmaları gerekenlere daha fazla özen gösteriyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/kalp-krizinin-belirtileri/", "text": "Kalp Krizinin Belirtileri Nedir? En Önemli 7 Belirti! Kalbin yeteri kadar oksijen alamayarak ölmesine kalp krizi denir. Günlük olarak yapılan iş alınması gereken oksijen miktarını belirler. Oksijen kalp damarları tarafından getirilir. Damarda bir tıkanıklık veya daralma varsa kalbe oksijen gidişi kısıtlanır. Besini oksijen olan kalp, beslenemez ve doku ölür. Kalp, kan pompalayamayacak kadar işlevselliğini yitirir. Sonuç olarak ortaya kalp hastalıkları ve kalp krizi çıkar. Kalp krizi hastaya ciddi zararlar verebilir. Bu yüzden kalp krizinin belirtileri hakkında bilgi sahibi olmalıyız. Sağlık çok ciddi bir meseledir. Vücudumuz aslında sürekli kendisi ile ilgili bize bir şeyler anlatır. Damarlar tıkanmaya başladığında çarpıntılar olabilir. Çok ileri boyutta eller titreyebilir. Kendi vücudumuzla ilgili farkındalığımızı artırmalıyız. Kalp Krizinin Belirtileri Önlem Almamızı Sağlar Kardiyolog Nieca Goldberg, kalp krizinin belirtileri ile ilgili bazı açıklamalar yapıyor. Menopoz sonrası ilk 10 yılda kalp krizi riskinin arttığını söylüyor. 35 yaştan sonra gerçekleşen her 4 kalp krizinden 1'inin ölümle sonuçlandığını bildiriyor. Farkedilemeyen, farkedilse bile umursanmayan kalp hastalıkları önceden ipuçları verir. Kalp krizinin belirtileri ile ilgili bu 7 maddeye çok dikkat edin. Bacakta ve Ayak Bileklerinde Şişlikler Bacak ve ayak bileklerinde şişlikler genelde çok ayakta kalmaktan dolayı şişer. Ancak bu şişlikler kalp kapakçığı sorunlarının da göstergesi olabilir. Ödem oluşumları da konjestif kalp yetmezliğinin belirtileri arasında yer almaktadır. Gittikçe artan ve vücudun üst kısımlarına yayılmaya başlayan şişliklerin olması halinde çok geçmeden doktora başvurulması daha sağlıklı olacaktır. Baş Ağrıları Son olarak hissettiğiniz baş ağrısına çözüm için ne yaptınız? Hemen bir ağrı kesici alıp geçmesini mi beklediniz? Çoğu baş ağrısı yalnızca halsizlik ve stres kaynaklı olabilir. Bunun yanında boyun tutukluğu, kırgınlık, baş dönmesi, kan pıhtılaşmaları varsa kalp krizinin belirtileri olarak görülebilir. Vücudunuzda gizlice yer edinmiş bir kalp rahatsızlığınızın olabilme ihtimaline karşı doktora görünmede yarar vardır. Yorgunluk Farkedilmesi zor olan belirtilerden biri olan yorgunluk stres, depresyon, çok çalışma, vb. sebeplere de dayanabilir. Ancak bizim burada bahsettiğimiz yorgunluk, normalden çok daha fazladır. Hasta aşırı derecede belirgin bir yorgunluk hisseder. Mesela düzenli spor yapan, dengeli beslenen, sağlıklı bir insan merdiven çıkarken aniden durabilir. Kişi çabucak yoruluyorsa bu normal bir yorgunluğun aksine kalp krizinin belirtileri olabilir. Kişi grip olmamasına rağmen, grip olmuş kadar yorgun hissediyorsa, o halde kalp oksijen sıkıntısı çekmekte ve yeterli beslenememektedir. Mide Krampları Çoğu kişi kalp ağrısının sol kol ya da göğüste olacağını düşünür. Ama ağrı merkezi noktadan her yere yayılır. Normalde kalple ilgili durumlarda mide krampları çokça görülür. Ancak bu mide florası ekşidiği için de oluşmuş olabilir. Eğer bu ağrı daha önce de meydana geldiyse büyük ihtimalle kalp, mideye sinyal gönderiyor demektir. Baygınlık Yataktan aniden kalkma gibi ani hareket durumlarında ya da açlık durumlarında kan basıncının düşmesi sonucu oluşabilir. Kalp kapağı hastalıkları kan akışını bozar. Kalbin çok hızlı veya çok yavaş atmasına ya da aort zedelenmelerine sebebiyet verir. Bunlar da bayılmaya yol açabilir. Baş Dönmesi Birçok belirtide olduğu gibi nadir görülen baş dönmelerinde endişelenmeyi gerektirecek bir durum yok. Aniden kalkma, dehidrasyon gibi nedenlerden dolayı günlük hayatta baş dönmesi görülmesi normaldir. Ancak bu dönmeler sıklıkla meydana gelir hale dönüştüyse sorun oluşturur. Atardamarı bloke etmek ve kalp kapakçığının bozduğu kan akışı baş dönmesine yol açar. Üst Sırtta Baskı Günlük hayatta çokça kişinin başına gelen bir olay: Sanki göğsünde bir fil oturuyormuş gibi hissetmek. Fakat bu baskı üst sırt bölgesinde de meydana geliyor olabilir. Bu da kalp krizinin belirtileri arasında yer alır. Kalp krizinden korunmak için - Sağlıklı Beslenin - Ailenizdeki Kişilerin Sağlık Sorunlarını Öğrenin - Düzenli Olarak Doktor Kontrolüne Gidin - Sigara, Alkol gibi Zararlı Alışkanlıkları Bırakın - Sakinleşin, Stresten Uzak Durmaya Çalışın. - Kan Basıncınızı Dengede Tutun - Kolesterole Dikkat Edin - Uyku Düzeninizi Gözden Geçirin - Egzersiz Yapmayı Unutmayın - Günde 1 adet aspirin tüketimi ."} {"url": "https://sinirbilim.org/kalp-yetmezligi/", "text": "Kalp Yetmezliği Bağırsak Bakterilerine Zarar Veriyor Kalbimiz belki de en değerli organımızdır. Böbreklerin biri olmadan yaşayabiliyoruz. Elimiz veya ayağımız olmasa da yaşayabiliyoruz. Hatta beyin ölümü gerçekleşse bile vücut tamamen ölmeyebiliyor. Ancak kalp işlevini yitirdiğinde ölüm kaçınılmaz oluyor. Kalbin işlev görememesi olarak bilinen kalp yetmezliği ile ilgili araştırmacılar çok önemli bulgulara ulaştılar. Kalp yetmezliği olan hastaların bağırsakları incelendiğinde birçok yararlı bakteri grubunun sağlıklı insanlardakinden daha az bulunduğu görüldü. Hastaların bağırsaklarındaki bakteri çeşitliliği olması gerektiği kadar yüksek değildi. İlk başta bağırsaklar ile kalp arasındaki bağlantının nasıl olduğu anlaşılmayabilir ama bağırsaklar neredeyse her şeyin merkezinde yer alıyor. Bağırsaklardan emilen moleküller kanın içeriğini zenginleştirir. Ayrıca buradaki bakteri florası ürettikleri diğer maddelerle de vücudun doğru bir şekilde çalışmasına yardımcı olur. Eğer yararlı bakterilerin sayısı azalacak olursa vücutta daha yetersiz bir kan akışı olacaktır. Alman bilim insanları kalp yetmezliği olan insanlarda bağırsak bakterilerinin nasıl değiştiğini ve neler olduğunu araştırdılar. Kalp Yetmezliği Olan Hastalar ile Sağlıklı Kişiler Karşılaştırılıyor Çalışmada öncelikle hastaların ve sağlıklı kişilerin bağırsaklarından numuneler alındı ve bakteri floraları karşılaştırıldı. Profesör Norbert Frey'in liderliğinde yürütülen bu araştırmada hastaların bağırsaklarında olması gerekenden daha az sayıda ve türde bakteri olduğu görüldü. Nöronlardaki miyelin kılıfının hazırlanmasında bile bu bakteriler rol oynuyor. Bunların miktarı ve çeşidinde olan değişiklikler birçok rahatsızlığa yol açabilir. Örneğin tip 1 diyabette de bakteri florasının değiştiğini biliyoruz. Ekip bu bilgilerden yola çıkarak hangi bakterilerin yok olduğunu araştırmaya başladı. Çalışmada aydınlığa kavuşturulamamış olan önemli bir nokta var. Evet bazı bakteriler yok oldu ama kalp yetmezliği ortaya çıktığında mı bakteriler ölüyor yoksa bakterilerin ölmesi mi kalp yetmezliğini tetikliyor? Şimdilik bu soru tam olarak yanıtlanabilmiş değil. Kesin olan bir şey var ki yararlı bakterilerin ölmesi ile kalp yetmezliği görülmesi arasında kesin bir bağlantı var. Eğer bakterilerin azalması bunu tetikliyorsa bakterileri koruyarak kalp yetmezliği riskini azaltabilir miyiz? Bakteriler Nelerden Etkilenir? Bağırsak bakterilerimiz yediğimiz, içtiğimiz, soluduğumuz havadan, kafamızdan geçen düşüncelerden bile etkilenebilir. Çok naif bir yapısı var. Örneğin bir vegan et yemeye başlarsa üç gün içinde bakteri florası değişmeye başlıyor. Bakterileri incelemek de bu açıdan çok zor. Bu popülasyonu etkileyen o kadar çok şey var ki siz tek bir etkeni alarak acaba bu etkiler mi diye araştırmanız güçleşiyor. Araştırmacılar kıyas yaparken kullandıkları bakteri örneklerini standart diyetle beslenen insanlardan aldılar. İlaçlar da bakterileri doğrudan etkiliyor ve birçok zaman onları öldürüyor. İlk zanlımız antibiyotikler. Bu ilaçlar bakterilerin hücre duvarını, zarını veya enzimatik mekanizmalarını hedef alırlar. Bakteriyel enfeksiyonlarda düşman istilacıları öldürmek için aldığımız antibiyotikler müttefiklerimizi de öldürebilir. Bu açıdan katılımcıların en az üç ay öncesine kadar herhangi bir ilaç almamış olmaları gerekiyordu. Bunun yanında sigara içmek, cinsiyet ve yaş gibi diğer etkenler de değerlendirilmeye katıldı. Bakterilerin Azalması Hastalığın Nedeni mi Sonucu mu? Hastalardaki bakteri popülasyonun azalması çok büyük önem taşıyor. Sadece teşhis aşamasında değil; tedavi konusunda da bundan faydalanarak bazı terapiler geliştirebiliriz. Kalp yetmezliğinin tedavisinde öncelikle hangi bakteri cinsleri azalıyor tespit edildi. Ekip aylar süren araştırmalar neticesinde Blautia ve Collinsella türlerinin ortadan kaybolduğunu ve bütün kalp yetmezliği hastalarında bu bakterilerin olmadığını gördü."} {"url": "https://sinirbilim.org/kan-beyin-bariyeri/", "text": "Kan Beyin Bariyeri Nedir, Hangi Görevleri Vardır? Kan beyin bariyeri dolaşım halindeki kan ile merkezi sinir sistemi içindeki hücre dışı sıvıyı birbirinden ayırır. Bu bariyer oldukça yüksek geçirgenliğe sahip yapıdır. Bu yapı sıkı bağlar ile birbirine bağlanmış endotel hücreler tarafından oluşturulmuştur. Kan beyin bariyeri su, bazı gazlar ve yağda çözünebilen moleküllerin pasif difüzyonla geçişine izin verir. Glikoz ve amino asitlerin taşınması ise aktif taşıma ile yapılır. Kan beyin bariyeri birçok mikroorganizmanın ve nörotoksin maddenin geçişine izin vermez. Astrositler kan beyin bariyerinin oluşması ve düzgün çalışması için çok gereklidir. Bu yapı tüm beyni kapsar ancak sirkumventrikular organlar adlı küçük bir beyin bölümünde yoktur. Bunun amacı kanda çeşitli zehirli maddeler tespit edilirse bu bölge hemen alarm durumuna geçer. Kusma gibi zehri dışarı atmak için çeşitli davranışlar görülür. Kan Beyin Bariyeri Ne Yapar? Kan beyin bariyerinin üstünde bolca kılcal damar bulunur. Normal kan dolaşımında görülmeyen bir biçimde etraflarında sıkı bağlantılar mevcuttur. Endotel hücreler, bakteriler gibi çok küçük canlıların bile difüzyonunu engellemeye çalışırlar. Bunun yanında hidrofilik veya yapıca çok büyük moleküllerin beyin omurilik sıvısına geçişi de engellenir. Sadece oksijen, karbondioksit, hormonlar gibi hidrofobik maddelerin dizfüzyonuna izin verilir. Kan beyin bariyerindeki hücreler glikoz gibi metabolik ürünleri aktif taşıma yaparak alırlar. Aktif taşıma esnasında birçok protein kullanılır. Kan Beyin Bariyeri Zarar Görürse Ne Olur? Kan beyin bariyerinin zarar görmesi veya işlev görememesi halinde birçok hastalık ortaya çıkabilir. Bunlardan ilki menenjittir. Menenjit beyin ve omuriliği çevreleyen zarın iltihaplanmasıdır. Menenjitin en büyük sebebi Streptokokkus gibi patojenler yüzünden oluşan enfeksiyonlardır. Bunlar kan beyin bariyerini aşıp beyin zarına ulaşırsa inflamasyona neden olabilirler. Beyin zarındaki tahribat da menenjite yol açabilir. Menenjiti tedavi etmek için kullanılan antibiyotikler inflamasyonu daha çok artırabilir. Bakteriler bu durumda hücre duvarlarından lipopolisakkaritleri salgılarlar. Beyin kimyasını değiştiren lipopolisakkaritler beyne daha fazla zarar verebilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/kan-grubu-hafizayi-etkileyebilir/", "text": "Kan Grubu Hafızayı Etkileyebilir AB Grubuna Sahip Kişilere Kötü Haber Vermont Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yapılan araştırmalar nadir bulunan kan gruplarına sahip bireylerin hayatlarının ileriki aşamalarında hafıza sorunları yaşamalarının daha muhtemel olduğunu gösteriyor. Neurology adlı saygın bir dergide yayınlanan bu araştırmaya göre AB kan grubuna sahip kişiler diğer kan gruplarına sahip kişilerden neredeyse iki kat daha fazla risk taşıyor. Bilişsel işlevleri hedef alan bu risk etmeni hafıza, öğrenme ve algılama gibi çok sayıda süreci kapsıyor. Araştırmacılar aslında kan grupları ve damar sağlığı arasında daha önceden bir ilişki bulmuşlardı. Örneğin, bu alandaki bazı araştırmalar O kan grubuna sahip bireylerin kalp hastalıklarına yakalanma riskinin diğer kan gruplarından daha düşük olduğunu gösteriyor. Son zamanlarda yapılan çalışmalar bu kez bu kişilerin hafıza kaybı ve bunamaya diğer kişilerden daha meyilli olduğuna işaret ediyor. Bu durumda kan gruplarının kişinin beyin ve vücut sağlığında hem olumlu hem de olumsuz etkileri olduğu çıkarımını yapabiliriz. Araştırma ekibi Amerika'da yaşayan 30000 siyahi ve beyaz yetişkin bireylerin kanlarını analiz ettiler. Üç buçuk yıllık çalışma süresince bilişsel hasara sahip 495 birey hiç hafıza sorunu olmayan 587 kişiyle karşılaştırıldı. AB Kan Grubu Bilişsel İşlevlerde Daha Fazla Sorun Yaşıyor Çalışmanın sonuçları istatiksel olarak değerlendirildiğinde bilişsel işlevlerinde hasar görülen kişilerin 6%'sı nadir bulunan bir kan grubu olan AB grubuna sahiptir. AB kan grubuna sahip tüm bireyler incelendiğinde ise tüm popülasyonun 82%'sinin hafıza, dikkat gibi bilişsel işlevleri yerine getirmede diğer kan gruplarına göre daha fazla sorun yaşama riski taşıdığı ortaya çıkmıştır. Kan gruplarının haricinde pıhtılaşmada rol oynayan bir protein olan faktör VIII'in kişiler arasındaki seviyelerini ölçen araştırmacılar, yüksek miktarda bu proteine sahip bireylerde bilişsel işlev bozukluğunun görülme olasılığının daha yüksek olduğunu kaydettiler. Dahası bu protein AB grubu bireylerde O grubu bireylerden daha fazla bulunuyor. Felç Riski Daha Yüksek AB kan grubuna sahip bireylerin kanlarının pıhtılaşma özelliklerinin diğer kan gruplarından daha farklı olduğu gerçeği düşünülürse bu araştırmanın sonuçları bizler için çok şaşırtıcı gözükmemektedir. Araştırma ekibi daha önceden AB kan grubunun felç ile olan yakın ilişkisini de ortaya çıkartmıştır. Faktör VIII'ün fazlası kanda pıhtılaşmaya neden oluyor. Eğer stres gibi etkenlerden dolayı pıhtılaşma beyinde gerçekleşirse damarlar tıkanabiliyor ve kişi felç olabiliyor. Bu durum kalp damarlarında gerçekleştiğinde ise hasta kalp krizi geçirebiliyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/kan-sekeri/", "text": "Kan Şekeri Yükseldiğinde Mitokondriler Görev Değiştiriyor Herkesin bildiği gibi mitokondrinin hücredeki görevi enerji sağlamaktır. Enerji üretimi ve solunumun yanı sıra mitokondriler yemek sonrası kan şekeri yükseldiğinde de faaliyete geçiyorlar. Amerika'da Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırmacılarının bulgularına göre şeker kanda ani olarak yükseldiğinde mitokondriler hemen durumu anlıyor. Hücrenin enerji santralleri temel görevlerinin yanında hücrede çeşitli işlevlerde de rol oynuyorlar. Araştırma dünyanın saygın bilim dergilerinden biri olan Cell'de yayınlandı. Mitokondrilerin şeker metabolizmasındaki rolünü daha iyi anlarsak tip 2 diyabet gibi birçok rahatsızlığı tedavi etmede önemli adımlar atmış oluruz. Kan Şekeri Nöronları Nasıl Etkiliyor? Çalışmanın amacı beyindeki nöronların kanda şeker seviyesi yükseldiğinde nasıl tepki verdiklerini görmekti. Kan şekeri, pankreastan salgılanan insülin hormonu ile düzenlenir. Kan şekeri arttığında vücut insülin salgılayarak fazla şekerin hücreler depolanmasını ve bu şekilde kanın yoğunluğunun azalmasını sağlar. Yapılan bu çalışma bazı nöronlardaki mitokondrilerin sistemik glikoz kontrolünde çok önemli bir role sahip olduğunu gösteriyor. Ekibi şaşırtan bir başka nokta, mitokondriler sadece glikozun geldiğini anlamakla kalmıyor. Vücudun işini kolaylaştıracak bazı değişikliklerde de sahne alıyor. Kan şekeri arttığında bazı proteinler üreterek hücrenin şeklini ve işlevini değiştirmesini sağlayabiliyor. Araştırmacılar fareler üzerindeki yaptıkları deneylerde UCP2 adlı mitokondriyal proteinin kan dolaşımındaki şekeri algılamaktan sorumlu olduğunu gösterdi. Kanda şeker var veya yok; UCP2 adlı proteine sahip hücreler bunu bilebiliyor. UCP2 Glikozu Algılayabiliyor Araştırma ekibinin lideri Prof. Sabrina Diano bir basın açıklamasında kan şekeri seviyeleri yükseldiğinde mitokondrilerin alarma geçtiğini bildiriyor. Örneğin yarım tepsi baklava yediniz ve kan şekeriniz hızlıca yükselmeye başladı. Mitokondrilerde bulunan UCP2'lar bunu algılıyor ve nöronların şekillerini ve işlevlerini değiştiriyor. Burada ekibi en çok şaşırtan şey nöronların glikoz seviyelerine verdikleri tepki değildi. Vücutta normal olmayan bir şey olduğunda hücreler sıradışı tepkiler verebilir. Ancak kan şekeri yükseldiğinde UCP2 içeren küçük bir nöron topluluğu kandaki glikoz seviyelerine çok büyük müdahalelerde bulunabiliyordu."} {"url": "https://sinirbilim.org/kan-vermek-kadar-streslidir/", "text": "Kan Vermek Neden Bu Kadar Streslidir? Kan verirken fiziksel varlığımıza karşı ölümcül bir tehdit olmamasına rağmen milyonlarca insan bayılma noktasına gelecek kadar strese giriyor. Birçok kişi aşırı kan korkusunun 10 yaşından önce travmatik bir olayla başladığını bildiriyor. Bu travmatik olay, koşullanma yoluyla kanı, zihinsel olaylar ve aşırı fizyolojik tepkiler zincirini tetikleyen güçlü bir duygusal uyarıcı haline getiriyor. Örneğin, 7-8 yaşlarında babanızın baş parmağını kestiğini görürseniz, bu sizde bir travma meydana getirip ömür boyunca kan korkusu yaşamanıza neden olabilir. Tabii bu kesin böyle olacak diye bir kural yok. Kendi vücudunuz veya başka birinin vücuduna gelen zarar potansiyel olarak tehdit edici bir durum olarak algılanır. Bu potansiyel tehditlerin ilk yorumlanması birincil değerlendirme olarak adlandırılıyor. Birincil Değerlendirme Birincil değerlendirme; bir durum karşısında, potansiyel olarak stresli bir durumun gerektirdikleri ile bizim bu gereklilikleri karşılama becerimizi karşılaştırdığımız ilk öznel değerlendirmemizi tanımlar."} {"url": "https://sinirbilim.org/kanser-asisi/", "text": "Kanser Aşısı Tümörü Yok Etmek İçin Bağışıklık Sistemini Eğitiyor Kanser birçoğumuzun hayatının gerçeği oldu. Belki siz bir yakınınızı kansere feda etmiş olabilirsiniz. 2000'den önce kanser tedavisi için kemoterapiler geliştirilmişti. Kemoterapi hala yaygın olarak kullanılıyor ancak yeni nesil ilaçlar da geliştirildi. Şu an piyasada akıllı ilaç olarak tabir edilen immünoterapilerin klinik araştırmaları yapılıyor. Kendim de dahil olduğum bu çalışmalarda çok güzel sonuçlar alınıyor ama yeterli değil. Araştırmacılar şimdi kanser aşısı ile bağışıklık sistemini eğitmeyi planlıyorlar. Normalde bağışıklık sistemi kanserli hücreleri yok etmeyi başaramazlar. İmmünoterapiler de aslında bağışıklık sisteminin kanser hücresini kendi başına yok edebilmesini amaçlar. Ben bir PDL-1 inhibitörü üzerinde çalışmıştım. PDL-1 bir reseptör protein. Kanser hücrelerinde bulunuyor ve öldürücü T hücrelerinin kanser hücresine yaklaşmasını engelliyor. Bağışıklık sistemi bu protein yüzünden kanser hücresine nüfuz edemiyor. Dışarıdan immünoterapi ile bu protein inhibe ediliyor ve bağışıklık sisteminin tümörü yok etmesi hedefleniyor. Ancak immünoterapiler her kanser türünde çok başarılı değiller. Kanser Aşısı T Hücrelerini Tümör Dokusuna Getiriyor Amerika'da Mount Sinai Üniversitesi'ndeki araştırmacılar non-Hodgkin lenfomasında bir kanser aşısı geliştirdiler. Bu aşı bağışıklık sistemini uyarıcı bazı ajanlar içeriyor. İnatçı kanserleri yenmede hepimizin umudu haline geldiler. Bazı kanser vakaları var kemoterapi, radyoterapi ve immünoterapi işe yaramıyor. Hasta ölüme terkediliyor. Avrupa'da birçok hasta tedavi umudu bulamadığı için Türkiye'ye geliyor. Bu kanser aşısı vücutta tümör dokusuna uygulanıyor ve dokuyu hedef bölge haline getiriyor. In situ vaccination adı verilen teknik ile kanser hücreleri sürekli bağışıklık sistemine sinyal gönderiyor. Bildiğiniz bir fabrika gibi bağışıklık sisteminin ilgisini çekecek maddeler üretmeye başlıyor. Kanda sürekli devriye gezen T hücreleri bu sinyalleri yakaladığında takibe başlıyor. Sinyallerin kaynağını bulduğunda taarruz başlıyor. Diyelim ki ilk birlikler kaybetti. Kanser hücreleri üretime devam ettiği için daha fazla T hücresi o bölgeye intikal ediyor. Sınırsız Hücre Bölünmesini Durdurulmalı Araştırmacılar bu kanser aşısı ile beyaz kan hücrelerinin bütün hedef dokuları yok edebileceğini ifade ediyor. T hücrelerinin kanseri hedef alması kolay değil. Hedef alsa bile yok etmesi çok zor. Kanser vücutta çok farklı bir profil çiziyor. Petri kabında kanserli hücreleri yok edebilen moleküllerin %99'u vücutta yok edemiyor. Kanser aşısının başka ilaçlarla kombine olarak kullanılması belki başarı şansını artırabilir. Sağlıklı bir hücre, bölünme sürecini kontrol eder. Sınırsızca büyümez ama kanser hücreleri tabiri caizse büyümek için büyür. Sınırsız bir bölünme kapasitesi vardır. Bugün kanser laboratuvarlarında kullanılan HeLa hücreleri 1940'larda yaşayan bir kanser hastasının hücreleridir. Hücreler hala bölünmeye devam ediyor. Kanser hücreleri, hücre döngüsünde kontrol noktalarını etkisiz hale getirir. Artık onları denetleyecek kimse yoktur. Halen geliştirilmekte olan çok sayıda ilaç bu kontrol noktalarını tekrar aktif hale getirmeye çalışıyor. Kontrol noktalarını hedef alan immünoterapiler başarılı olduğunda T hücrelerinin kanserli dokuyu yok etmesi daha kolay oluyor. Ancak bu savaşın kazanılması hiç kolay değil. Kanser vücudun kendi hücrelerini siper olarak kullanıyor. İçeri giren molekülleri ABC taşıyıcı proteinleri dışarı püskürtüyor. Bir yandan da vücudun damar yolunu kendini besleyecek şekilde değiştiriyor. Tedavi edilmesi en zor kanser türlerinden biri de non-Hodgkin lenfomasıdır. Kanser Aşısı Umut Veriyor Bu tümör kanser aşısı için biçilmiş endikasyonlardan biridir. T hücreleri normal şartlar altında, hatta tedavi alan hastalarda bile tümör dokusunu tanımıyor. Eğer kanser aşısı kan kanserinin bu türünde FDA onayı alırsa tüm dünyada çok ses getirecek. Elde ettiğimiz ilk sonuçlar çok olumlu. Bu tedavi şu ana kadar 11 hastaya uygulandı ve tümör dokusunda önemli küçülmeler görüldü. Bu tedavi sayesinde hücreler hem anti-tümör T hücre yanıtı geliştirdiler hem de büyük oranda yok oldular. Aşının içinde vücuda bazı uyaranlar ve dendritik hücreler veriliyor. Dendritik hücreler hücre işaretleyicilerini T hücrelerine tanıtmaktan sorumlular. Kanser hücrelerinden gelen sinyallerle beraber T hücreleri uyarılıyor ve ilgili bölgeye gidiyor. Dendritik hücreler önce dışarıdan verilen bir uyaran sayesinde tümör dokusuna gidiyorlar. Bu noktada ikinci uyaran devreye giriyor. İkinci uyaranın sayesinde kanserli hücreler aranıyor anlamına gelen antijenler salgılıyor. Dendritik hücreler bu sinyali alıp bağışıklık sistemindeki diğer arkadaşlarına bildiriyorlar. Ekibi toplayan hücreler toplu bir şekilde kanserli dokuya saldırıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/kanser-belirtileri-nelerdir/", "text": "Kanser Belirtileri Nelerdir ve Ne Zaman Doktora Gitmeliyiz? Kanser binlerce yıldır insanlığın peşini bırakmıyor. Kalp hastalıklarından sonra en yaygın ölüm sebebi olan kanserin tam bir tedavisi de henüz bulunamadı. Ancak erken teşhis ve etkili tedavi yöntemleri çok işe yarayabiliyor. İnternetin yaygınlaşmasıyla mesafeler kısaldı ve kanser belirtileri hakkında artık daha fazla şey öğrenebiliyoruz. Bu belirtilerin erken farkedilip tedaviye başlanmasıyla başarı şansı yükseliyor. Genellikle kanser herhangi özel bir belirti vermeden başlar. Kanser belirtileri başka birçok hastalığın belirtisiyle karıştırılabilir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta kanser belirtileri başladığında bunun farkına varmak ve bir taramadan geçmektir. Çoğu kanser taraması belirli yaş gruplarına özeldir ve bunların yapılıp yapılmayacağını doktorunuz karar verir. Sigara ve çok alkol kullanan, güneş ışığına fazla maruz kalan, ailesinde kanser öyküsü olan kişiler kanser belirtileri hakkında yeterince bilgi edinmelidir. Kanser ile mücadele etmenin en iyi yolu onu önlemek ve erken teşhis etmektir. Kanser Belirtileri Derideki Değişiklikler Vücudunuzun herhangi bir yerinde ortaya çıkan noktalar deri kanserinin bir belirtisi olabilir. Ancak doğal benleriniz ile bunları karıştırmamaya dikkat edin. Doğal benleriniz düzgün şekilli, dimetrik ve homojen renkte olur. Deri kanserinin bir işareti olan noktalar ise genellikle şekilsiz yapıdadır ve diğer noktalara benzemez. Eğer bu tür sıradışı bir oluşum farkederseniz doktorunuza muayene olun. O gerekli fiziksel incelemeyi yapacak gerekirse o bölgeden bir biyopsi alacaktır. Kesin sonucu patoloji raporu verir. Rahatsız Edici Öksürük Sigara içmiyorsanız ve sürekli bir öksürük şikayetiniz varsa sebebi üzerinde biraz düşünmek gerekir. Muhakkak her öksürük kanser belirtisi olarak değerlendirilmez. Astım, grip gibi hastalıklar da öksürüğe neden olur. Ancak hırıltılı, rahatsız edici öksürük kanser belirtileri arasında yer alır. Özellikle öksürüğünüzden kan geliyorsa mutlaka bir doktora görünmelisiniz. Akciğerlerinizden alınacak mukus örnekleri ve tomografi çekimleri akciğer kanseri olup olmadığınız hakkında daha kesin sonuç verir. Meme Değişiklikleri Kadınlardaki en yaygın kanser türlerinden biri meme kanseridir. Meme yapısı hormonlardan çok etkilenir ve buradaki çoğu değişiklik kanser anlamına gelmez. Ancak tüm bunlara rağmen anlamlandıramadığınız değişikliklerde doktorunuza başvurmayı ihmal etmeyin. Herhangi bir şişlik, sertleşme, ağrı, kızarıklık veya meme ucunda anormallik kontrol edilmelidir. Doktorunuz elle muayene ettikten sonra mamogram, MR çektirmenizi ve biyopsi yaptırmanızı isteyebilir. Ailesinde kanser öyküsü olan kişilerin bu testleri düzenli olarak yaptırması istenir. İşeme Problemleri Yıllar ilerledikçe vücudumuz da yaşlanıyor ve boşaltım sistemimiz eskisi kadar iyi çalışmayabiliyor. Yaşlı insanlar daha sık idrara çıkabilir, boşaltım hızları daha yavaş olabilir. İdrar çıkarmadaki kronik sorunlar prostatın büyüdüğünün işareti olabilir. Kanser belirtileri arasında işemede zorluklar da önemli bir yer tutar. İdrar yaparken çok zorluk yaşamanız prostat kanserinin bir işareti olabilir. Doktorlar bu tür durumlarda PSA testi isterler. Bu testin sanıldığı kadar etkili sonuç vermediği ortaya çıktı. Prostat kanseri tanısı koymanın kesin yolu biyopsi örneği almaktır. Prostat Kanseri Taramasında PSA Testi Ne Kadar Etkili Oluyor? Karın Şişkinliği Yemekten sonra şişkinlik yaşamanız beslenme düzenizden veya gün içindeki stresten kaynaklanabilir. Yemek sonrası şişkinlik pek çoğumuzun yaşayabileceği bir şeydir. Hemen paniğe kapılmak yersizdir ama hiç iyiye gitmiyorsa ve beraberinde sürekli yorgunluk, ağrı varsa şüphelenmek gerekir. Uzun süreli yorgunluk, kilo kaybı ve karın ağrısı kanser belirtileri olabilir. Özellikle yumurtalık kanseri teşhisinde bu tür belirtiler önemlidir. Lenf Düğümlerinin Şişmesi İnsan vücudunda 125 adet lenf düğümü vardır. Bağışıklık hücrelerinin üretildiği bu küçük bezelye şekilli lenf düğümleri koltuk altında, boyunda ve vücudunun pek çok yerine bulunur. Genellikle grip gibi bakteriyel ve viral enfeksiyonlarda şişer. Ancak lenf düğümlerinin sürekli şişmiş halde olması lenf kanseri ve löseminin de bir işareti olabilir. Bu tür uzun süreli şişkinliklerde doktorunuza danışmayı ihmal etmeyin. İdrar veya Dışkıdan Kan Gelmesi Tuvaletinizi yaptıktan sonra makattan kan gelmesi çoğu zaman basur nedeniyle olur. Hemoroid hastaları makattan ne kadar ve nasıl kan geldiğini bilirler. Hemoroid inflamasyon sonucunda damarların şişmesiyle ortaya çıkar. Dışkı biraz sert olduğunda damarlardan kan gelmesine neden olabilir. Bazı durumlarda kolon kanseri de dışkıdan kan gelmesinin nedeni olabilir. İdrarda kan görülmesi ise böbrek veya mesane kanserinin bir işareti olabilir. Testislerdeki Değişim Testislerinizin son zamanlarda şiştiğini veya belirli bir bölgesinde yumrular oluştuğunu düşünüyorsunuz hemen bir doktora görünün. Testis kanserinin en yaygın belirtisi acısız bir yumru oluşumudur. Ağrı olmadığı için çoğu kişi doktor muayenesine gerek duymaz ama erken teşhis hayatınızı kurtarabilir. Böyle bir şüpheniz varsa doktorunuz testislerinizi muayene edecek ve ultrason ile tümör olup olmadığına bakacaktır. Yutkunma Güçlükleri Yutkunma güçlüklerinin en büyük nedeni soğuk algınlığı, grip gibi hastalıklarda bademciklerin şişmesidir. Böyle durumlarda su içmek bile ızdırap haline gelir. Grip 1 hafta veya 10 gün içinde geçer, boğaz şişkinliği ve yutkunma güçlüğü de biter. Ancak haftalar süren yutkunma güçlüğü farklı bir hastalığın belirtisi olabilir. Doktorunuz fiziksel muayene ve diğer testleri yaparak yemek borunuz ile ilgili ileri tetkikleri yapar. Yutkunma güçlükleri ve boğaz ağrıları kanser belirtileri olabilir. Sıradışı Vajinal Kanama Doğurganlığa sahip bütün kadınlar belirli aralıklarda regl olurlar ve kanama yaşarlar. Adet dönemlerinin haricinde olan kanamaların pek çok nedeni olabilir. Adet dönemlerinizin haricinde sürekli kanama yaşıyorsanız jinekolojik onkoloji bölümünde bir doktora muayene olmalısınız. Uterus, serviks ve vajinanızda herhangi bir sorun olup olmadığına bakacaklardır. Eğer menopoz olduysanız ve vajinal kanamalarınız varsa hemen bir doktora gitmelisiniz. Sürekli Yorgunluk Hissi Hepimiz akşam eve geldiğimizde yorgun hissederiz. Sabah yorgun kalkmak muhakkak bir sağlık sorunudur. Bunun çok sayıda nedeni olabilir. Uyku apnesi, kaliteli uyumamak yorgun kalkmamıza yol açabilir. Gün içinde sürekli yorgun hissediyorsanız ve bu durum uzun süredir devam ediyorsa lösemi gibi kanser türlerinin işareti olabilir. Bazı kolon ve mide kanserlerinde de hastalar kan kaybettiğinden hemoglobin seviyesi düşer. Hemoglobinin düşmesi anemiye ve yorgunluğa neden olur. Dinlenmek yorgunluğunuza çare olmuyorsa bir doktora görünmelisiniz."} {"url": "https://sinirbilim.org/kanser-hucreleri/", "text": "Kanser Hücreleri Laboratuvarda Ölürken Vücutta Neden Ölmüyor? Hemen her gün şu madde kansere karşı etkili, şunu yapmak kanseri yok ediyor tarzında haberlere denk geliyoruz. Kanser hücreleri laboratuvarda patır patır dökülürken neden onkoloji koridorlarındaki hasta sayısı azalmıyor? 1995 yılında İstanbul Üniversitesi'nin Cerrahpaşa hastanesi, İstanbul Okmeydanı hastanesi gibi kaliteli merkezlerde yılda 3.000 yeni hasta dosyası açılırken artık yılda 8.000 hasta dosyası açılıyor. Dünyada her yıl 14 milyon insan kansere yakalanıyor ve bunların 8,2 milyonu hayatını kaybediyor. 2030 yılında 22 milyon yeni kanser vakasının çıkması bekleniyor. Onca bilimsel araştırma kansere karşı tedavi önerirken kanser hücreleri neden öldürülemiyor? Burada gerçek bilim ile popüler bilim arasında bir çizgi çekmemiz gerekiyor. Bir bilim haberini ele alalım. Başlığı Kanserin Tek İlacı Zerdeçal olsun. Böyle bir başlık gerçekten var! Takvim gazetesi, okuyanların gözlerini kanatan bu başlığı 11 Nisan 2017'de atmış. Hastalara kemoterapi, radyoterapi, immünoterapiler boşuna veriliyor. Zerdeçal yeseler her şey hallolacak. İlaç şirketleri de bir tane antikor geliştireceğim diye boşuna milyonlarca euro para harcıyor. Bilimsel Araştırmaları Nasıl İncelemeliyiz? Bir araştırmayı değerlendirmek için belirli kriterler vardır. Zerdeçal kansere iyi geliyor olabilir. Ancak çalışma in vitro mu yoksa in vivo ortamda mı yapılmış. Diğer bir deyişle zerdeçalın etkisi petri kaplarında mı yoksa gerçekten canlı organizmanın içinde mi uygulanmış. Zira kanser hücreleri in vitro ve in vivo koşullarda çok farklı davranıyorlar. İkinci etken hangi hücre tipinde ve canlı organizmada denenmiş olduğudur. Üçüncü etken zerdeçalın kendisi mi uygulanmış yoksa etken maddesi mi verilmiş. Belirtmekte fayda var, araştırmalarda neredeyse her zaman etken madde verilir. Dördüncü olarak zerdeçalın etken maddesinden ne kadar miktar verildiğidir. Aslında listeyi daha uzatabiliriz ama şimdilik bu kadarı yeter. Petri Kabında Çalışmak ile Canlı Organizmada Çalışmak Aynı Değildir İlk maddeyi mercek altına alalım. In vitro çalışmalar in vivo çalışmalardan daha az maliyetlidir. Petri kabındaki hücreler yemek istemez su istemez. Bakımı kolaydır. İnkübatöre koyarsınız, bekler, gıkı çıkmaz. Etik kurul izni gerektirmez. Bu çalışmalarda kafa rahattır. Oysa in vivo çalışmalarda canlı organizma kullanıldığı için dünya kadar masraf çıkar. Örneğin farelerde yumurtalık kanseri araştırıyorsunuz. Hayvan deneyleri için sertifikanız var mı? Etik kuruldan izin aldınız mı? Demek istediğim okuduğunuz bilim haberlerinin çoğu in vitro koşullarda yapılmıştır. Bir petri kabında kanser hücreleri saldırıya çok açıktır. Hücreler için zararlı pek çok madde ile öldürülebilir. Üzerine kaynar su dökseniz hücreler yine ölür. Eee, kaynar su kansere iyi geliyor diye haber yapabiliyor muyuz? İleri Okuma: Bu Tedavi Yan Etkisiz Bir Şekilde Tümörü Yok Ediyor Kanser Hücreleri Vücutta Kolayca Öldürülemez Laboratuvar ortamında hücreleri öldürmek araştırmanın ilk adımıdır. Petri kabındaki kanser hücreleri açık alanda savunmasız askerlere benzer. Yok etmek kolaydır ama vücudun içinde bu hücreler çok daha etkilidir. Vücudun bütün sistemlerini kendi amaçları için kullanırlar. Siz damar yoluna kemoterapi ilacı gönderirsiniz onlar içeri almaz diğer hücreler dağıtırlar. Petri kabında maddeyi almak zorundaydı ama vücudun içinde kendi askerleri bu maddenin onlara gelmesini engeller. Kanser hücreleri bağışıklık sistemini kendi istekleri doğrultusunda kullanır. Radyoterapi ile bir bölgeyi yok ederseniz hemen başka organa sıçrayabilir. İlaçla kökünü kazıdım dersiniz, birkaç kanser kök hücresi 6 ay sonra yine koca bir ordu yaratır. Farelerde veya başka canlılarda denenmiş kanser ilaçlarının insanlarda aynı etkiyi göstereceği de kesin değildir. Buna da çok dikkat etmek gerekir. İnsan vücudu diğer canlılardan çok daha karmaşıktır. Başka model organizmalarda tümör daha kolay yok edilebilir. İleri Okuma: Yeni Nanodiskler Kanseri Tedavi Etmek İçin Kullanılabilir Kanser Hücrelerini Öldürmek İçin Doz Yeterli Olmalı En önemli konulardan biri de etken maddenin ne olduğu ve ne kadar verildiğidir. Bitkilerde bulunan çok sayıda fitokimyasal maddenin kanser hücreleri üzerinde öldürücü etkisi vardır. Tümörü öldürücü etkiye sahip olmak bir maddenin tedavi amaçlı kullanılması için yeterli değildir. İlk olarak ağız yoluyla aldığınız maddelerin ne kadarının kana karışacağını bilemezseniz. Hadi diyelim kana karıştı. Karaciğerde parçalanmadan durabilecek mi? Bitkisel yiyeceklerdeki çoğu fitokimyasal madde karaciğerin gazabına uğrayarak hemen yok edilir. Literatürde ufak bir arama ile kanser hücrelerini öldürdüğü kanıtlanan yüzlerce molekül bulabilirsiniz. Ancak Amerika'daki Ulusal Kanser Enstitüsü'ne göre şu an kanseri tedavi edebilen hiçbir bitkisel madde yoktur. Ağızdan Alınan Besinler Yeterli Etkiyi Göstermiyor Zerdeçal, zencefil, soğan, sarımsak hepsi kanser hücreleri üzerine suikast yapabilecek elemanlara sahiptir. Düzenli orduları suikast yaparak yenemezsiniz. Sizin de düzenli ordulara ihtiyacınız vardır. Zerdeçal tümöre karşı çok etkilidir ama petri kabındaki hücrelerde. Ağızdan alınan zerdeçalın büyük çoğunluğu kana karışmaz. Damardan verildiğinde de kırmızı kan hücrelerini parçalayabilir. Bunun yanında karaciğeri de çok yorar."} {"url": "https://sinirbilim.org/kanser-ilaclari-biyolojik-ritim/", "text": "Kanser İlaçları Neden Hep Aynı Saatlerde Alınmalı? Dünya'nın Güneş etrafında bir dönme süresi var. 24 saatlik bu döngüde vücutlarımız da kendini güneş ışığına göre ayarlıyor. İnsanlar gün içinde zamanı anlamak için hep saatlere başvurmuyorlardı. Evrimsel tarihimizin büyük bir bölümünde güneşe bakarak vakti tayin ettik. Fizyolojik yapımız da kendini buna göre ayarladı. Güneş kaybolup karanlık çöktüğünde uykumuz geldi. Sabah güneş ışığı ile birlikte uyanmaya başladık. Aslında tüm canlılar için biyolojik saat için en önemli konulardan biridir. Bu yazımızda bu konuyu kanser ilaçları ve sağlımız açısından irdeleyeceğiz. Vücudumuzun biyolojik saatini bozduğumuzda jet-lag dediğimiz durumu yaşıyoruz. Bir afallıyoruz, bir süre kendimize gelemiyoruz. Sürekli yorgunluk, halsizlik bazen de baş ağrıları çekiyoruz. Biyolojik ritmin uzun süreli bozulmasında ise çok daha ciddi rahatsızlıklar ortaya çıkıyor. Bunlardan bir tanesi de kanser. Yeni bir çalışma sirkadyen ritmi bozmanın kanserin büyümesini tetikleyebileceğini gösteriyor. Ancak bir de iyi haberimiz var. Her gün aynı saatlerde alınan kanser ilaçları daha etkili bir tedavi sunabilir. Sirkadyen Ritim En Önemli Mekanizmalardan Biri Biyolojik ritmi bozmak kanser gelişimine neden oluyorsa kimler risk altında? Hiçbir gün aynı saatte uyuyup uyanamayan benim gibiler ciddi risk altında ondan eminim. Bunun yanında vardiyalı işçiler, nöbeti olan çalışanların da dikkat etmesi gerekiyor. Bu kişilerde vücut bir türlü dengesini bulamıyor. RNA'lar hep farklı zamanlarda çalışmak zorunda kaldığı için hücresel stres ortaya çıkıyor. Amerika'da Pensilvanya Üniversitesi'nde çalışan araştırmacılar sirkadyen ritmin kanseri nasıl etkilediğini gösterdiler. Biyolojik ritmin bozulması ile hücresel ve metabolik mekanizmaların nasıl değiştiğini ortaya çıkardılar. İlk olarak hücre kültüründe dekzametazon adlı bir hormon ile hücrelerin biyolojik saatini bozdular. Dekzametazon kortikosteroid bir moleküldür. Kortikostereoidler vücutta stres anlarında doğal olarak salgılanırlar. Bazı Kanser İlaçları CDK 4/6 Proteinlerini Hedef Alıyor Araştırmacılar hücre kültüründe dekzametazon verdikleri hücrelerin DNA analizini yaptılar. Özellikle CDK 4/6 proteinleri kodlayan genlerde ciddi değişim vardı. Görevin ilk kısmı tamamlandı. Biyolojik saat bozuldu. CDK 4/6 proteinlerinin normalden çok fazla üretildiği görüldü. CDK'nın açılımı cyclin dependent kinase'dir. Hücre bölünmesinde kritik moleküllerden biri olan bu proteinler kontrolsüz bölünmede söz sahibi olabilir. Bazı kanser ilaçları doğrudan CDK 4/6 proteinlerini inhibe ederek çalışırlar. Şimdiye kadar palbosiklik adlı bir meme kanser ilacı üzerinde deneyler yürütüldü. Bu ilaç doğrudan CDK 4/6 protinlerini hedef alıyor. Ancak ilacın alım saati değiştiğinde etkinliği de değişiyor. İlacın sürekli aynı saatlerde alınması daha etkili sonuç veriyor. Hem farelerde hem de insanlarda yapılan araştırmalar kanser ilaçları ve sirkadyen ritim arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarıyor. Biyolojik Ritim Bozukluğu Nasıl Engellenir? Elde edilen bulgular artık biyolojik ritmin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Gece vardiyaları, anormal uyku, kronik stres sirkadyen ritmimizi bozuyor. Artık bunların sadece baş ağrısına yol açmadığını biliyoruz. Hayatımız tehlikede. Kanser ilaçları ve fizyolojimiz, kısacası neredeyse her şey biyolojik ritmimizden etkileniyor. Sağlığımızı korumanın başlıca yolu ise uyku uyanıklık seviyemizi düzenlemekten geçiyor. Bunun yanında egzersiz yapmak ve gözümüze giren ışığı kontrol altına almamız gerekli. Kanser hastalarının da tümör gelişimini önlemek için hep aynı saatlerde kanser ilaçları alması tavsiye ediliyor. İlaçların gün içinde hep aynı saatlerde alınarak etkinliğinin artırılması kronoterapinin sahasına giriyor. Kronoterapi çok yeni bir disiplin değil. Bu yazıyı yazarken ben de yeni öğrendim ama bununla ilgili yazılan makalelerin tarihi 1981'e kadar gidiyor. Sirkadyen ritmini anladıkça temel hücresel mekanizmaları da daha iyi çözümlüyoruz. Tabii patolojik vakalarda etkili bir tedavi bulma şansımız da aynı oranda artıyor. Araştırmacılar şimdi biyolojik ritmin hasar gördüğü gece işçileri ve jet-lag mağdurlarında hasarı onarmanın peşindeler. Tedavi Mümkün Değil mi?"} {"url": "https://sinirbilim.org/kanser-tedavisi/", "text": "Bu Kanser Tedavisi Yan Etkisiz Bir Şekilde Tümörü Yok Ediyor Kanser binlerce yıldır bizi ve sevdiklerimizi hedef alıyor. Maalesef bugüne kadar %100 kesinlikte bir kanser tedavisi geliştiremedik. Şu devlet hastanelerinde uygulanan kemoterapi yöntemi, vücudun kendi sağlıklı hücrelerini de öldürerek çok fazla yan etki yaratıyor. Kemoterapi ya da radyasyon tedavisi gören kişiler iyileştikten sonra çok zor toparlanıyorlar. Bilim insanları bazen bakterileri, bazen virüsleri kullanarak çeşitli tedaviler deniyorlar. Maalesef etkili bir kanser tedavisi geliştirmek çok zor çünkü kanserin 200'den fazla türü var. Çok karmaşık bir yapıya sahip olan kanseri ortadan kaldırmak için bilim insanları alternatif bir kanser tedavisi geliştirdiler. Araştırmacılar vücudun bağışıklık sistemini tetikleyerek tümörü yok etmeye çalışıyorlar. Geliştirdikleri bu kanser tedavisi çok düşük bir yan etki riskiyle tümörü çok etkili bir şekilde yok ediyor. Şimdiye kadar yapılan bütün testler çok güzel geçti. Eğer böyle giderse yan etkisi çok fazla olan kemoterapi ve radyasyon hastanelerden kalkabilir. Yeni Bir Kanser Tedavisi: CICD Kaspazdan Bağımsız Hücre Ölümü olarak adlandırılan yöntem hastalığın ilerleyen yıllarda nüksetme ihtimalini de neredeyse sıfıra indiriyor. Kanser hastalarında hastalığın nüksetmesi ciddi bir sorun olabiliyor. Örneğin filmlere konu olan kanser hastası Annie Parker'a 4 defa meme kanseri teşhisi konmuştur. İleri Okuma: Meme Kanseri Ekip, çalışmada CICD kullanarak kolorektal kanser modeli üzerinde çalıştı ve çok güzel sonuçlar elde etti. Tüm kanser türlerinde olmasa da benzer kanser modellerinde de olumlu sonuçlar alabileceklerini düşünüyorlar. Eğer CICD tekniği daha iyi optimize edilirse belki ileride tüm tümörlü dokular bu şekilde yok edilebilir. Çalışmanın yürütücüsü Dr. Stephen Tait'e göre bu yöntem, kanser tedavisi ve istenmeyen yan etkileri ortadan kaldırmada devrim niteliğinde olacak. Elde edilen bulgular CICD'in çok büyük bir potansiyeli olduğunu gösteriyor. Şimdi yapılması gereken şey mekanizmayı daha iyi optimize ederek CICD'in tedavi edici potansiyelini genişletmek olacak. CICD'in Farkı Nedir? Kanseri yok etmede kullandığımız geleneksel yöntemlerin büyük çoğunluğu apoptoz adlı programlı hücre ölümü mekanizmasını kullanarak çalışıyor. Kemoterapiler, immünoterapiler ve diğer birçok yöntem hücrenin kaspaz proteinlerini harekete geçirerek kendi kendisi öldürmesini amaçlıyor. Dışarıdan kimyasal ajanı ver, hücrenin kendi kendisini öldürmesini sağlar. Kulağa güzel geliyor. Apoptoz tümör hücrelerini yok etmek için kullanılıyor ancak aslında sağlıklı hücreler için de hayati bir mekanizmadır. Örneğin, bir hücre bakteri veya virüsler tarafından istila edildiğinde hemen apoptoza giderek kendi kendisini yok etmeye çalışır. DNA'da onarılamayacak kadar çok mutasyon olduğunda da hücre kanserleşme sürecine girme ihtimaline karşı kendi kendini öldürebilir. Apoptoz Çok Etkili Olmayabiliyor Apoptozu dışarıdan tetiklemek kolay değildir. Birçok zaman tümör dokusunun tamamı yok olmuş görünse bile bazı hücreler apoptozdan kaçmayı başarabilir. Böyle durumlarda kanser aylar, yıllar sonra bile nüksedebilir. İşin kötüsü apoptozdan kaçan bu hücreler artık aynı ilaca karşı direnç kazanabilir. Doktorlar geçen sefer bu ilaç işe yaramıştı diye düşünürken yeni hücreler o ilacı tanımışlardır. Yeni geliştirilen kanser tedavisi CICD ise isminden de anlaşılacağı gibi kaspaz proteinlerini ve apoptozu kullanmıyor. Hastanın bağışıklık sistemi hücrelerini uyararak kanserli hücrelere saldırmasını sağlıyor. Kanserde dokulara dışarıdan müdahale etmek yerine, hali hazırda var olan bir yok etme mekanizmasını kullanmak daha iyi sonuçlar veriyor. Tümör dokusu vücutta sürekli sinyal yayıyor. Biz göremesek de bağışıklık hücreleri bunu tespit edebiliyor. Güçlü bir bağışıklık sistemi karşımıza harika bir kanser tedavisi olarak çıkıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/kanser-tedavisinde/", "text": "Yeni Nanodiskler Kanser Tedavisinde Kullanılabilir Kanser sizi hayatınızın herhangi bir anında yakalayabilecek tedavisi zor bir hastalıktır. Bazı araştırmalar tamamen şans eseri oluştuğunu söylüyor, bazıları ise bizim suçumuz olduğunu. Dünyada her yıl neredeyse 13 milyon insan kansere yakalanıyor ve büyük çoğunluğu yeterli tıbbi yardımı alamıyor. Kanser tedavisinde artık ileri teknoloji de işin içine girdi çünkü böyle bir hastalıkla başa çıkmamız çok zorlaştı. Yapay zeka bile kullanılıyor. Amerika'da Michigan Üniversitesi'nde çalışan bilim insanları tümörleri yok etmek için nanodiskler kullanmaya başladı. Kanser Tedavisinde Çok İşe Yarayabilir 10 nanometre boyutundaki diskler tümör hücrelerini yok etmesi konusunda vücuda rehberlik ediyor. Bir anlamda bağışıklık sistemi kanserli hücreleri yok etmek üzere eğitiliyor ve saldırılar daha etkin bir şekilde yapılıyor. Her bir nanodisk tümöre özgü antijenleri barındırıyor ve vücuda girdiğinde T hücrelerini savaşa çağırıyor. Kanserli dokuya yerleşen nanodiskler antijenleri kana saldıklarında T hücreleri bunu farkediyor ve tümöre doğru yola çıkıyor. Araştırmacılar farelerde test ettikleri bu yöntem sayesinde tümörleri 10 gün içine yok etmeyi başardı. Uzun Süreli Bağışıklık Oluşuyor Nanodiskler ile kanserin yok edilmesini konu alan bu araştırma ünlü bilim dergisi Nature Materials'te yayınlandı. Nanodiskler şimdiye kadar fareler üzerinde test edildi ve harika sonuçlar alındı. Bu nanodiskler 70 gün sonra farelerin vücuduna tekrar verildiğinde hala benzer tümör hücrelerini yok edebilme kapasitesine sahipti. Aşının halka açılması için bir süre beklememiz gerekiyor. Tabii ki henüz tüm testler yapılmadı ama bilim insanları bağışıklık sistemini tetikleyerek kanseri yenmek için harika şeyler yapıyorlar. Bu ve benzeri teknolojiler ile bağışıklık sistemi kanser hücrelerini uzun süre tanıyabiliyor. Bildiğiniz su çiçeği, kızamıkta olduğu gibi kansere karşı kazanılmış bağışıklık oluşuyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/kaosun-icinde-bilinc-akisi-teknigi/", "text": "Kaos'un İçinde: Bilinç Akışı Tekniği Arkanıza yaslanın ve bir dakika boyunca aklınızdan geçen her şeyi düşünün, bilinciniz üretmeye devam etsin , siz bir seyirci gibi akışını izleyin. Tam bir kaos değil mi? Bilinç akışı yöntemi; roman ve hikaye yazımında kahramanın zihninden geçenleri aralıksız olarak ve seri halde, belli bir sıraya koymadan olduğu gibi aktarmaya çalışan bir edebi anlatım tekniğidir. Bilinç akımında zaman algısı tümüyle alışılmışın dışındadır. Zaman, sadece bizim biçimlendirme ve değerlendirmemizle bir anlama bürünebilir. Çünkü zaman bizim ona verdiğimiz değerle anlamlıdır, her zaman ve her durumda görecedir. Bu yüzden bir günde bir hayat yaşanabilir. Örneğin Virginia Woolf'un Mrs. Dalloway'ı tek bir günde geçer, tıpkı James Joyce'nin Ulysses'i gibi. Anlatımda düz, kronolojik bir sıra izlenmez. Geçmiş, gelecek ve içinde bulunulan an iç içe geçmiştir. Öyküsel zamanda çok önemli şeyler olmaz. Kahraman ya bir vitrinin önünde ya da deniz kenarındadır. Bazen de duvardaki bir lekeye dalıp gitmiştir. Yazar bu fotoğrafta aradan çekilir, kahramanın bilinci devreye girer. Her şey geçmişte yaşanmış ve geçmişin izdüşümleri şimdiki ana yansımıştır. Bu bir anlamda insanın geçmişini yeniden yaşamasıdır. Geri dönüşlerle, halihazırdaki geçmişin izleri, çağrışımları, etkileri anlatılırken, yaşanan ve geçmiş, zihinde adeta birbirine karışmıştır. Nesneler, görüntüler bireye bir şeyler çağrıştırırken, içinde bulunulan an, geçmişte yaşanan ve gelecekte yaşanacak olan olayları anlamaya kapı aralar. Hazırlayan : Serap Kaya Kaynak: Lavrence E. Bowling, Bilinç Akışı Tekniği Nedir? , Yeni Dergi, Mayıs 1965, Sayı 8 Modernist Fiction. Lexington: University of Kentucky, 1992, p. 55; Oxford Dictionary of Literary Terms, p. 212."} {"url": "https://sinirbilim.org/kapi-kontrol-teorisi/", "text": "Kapı Kontrol Teorisi: Zihnimiz Ağrıyı Nasıl Azaltır? Baş ağrısı çok rahatsızlık verici olmasına rağmen, başka bir işe odaklandığınızda azalabilir veya kaybolabilir. İş yerindeyken kendimizi yorgun hissetmeyiz ve bir yerimiz ağrımaz. Ancak eve geldiğimizde ne kadar yorgun olduğumuzu farkederiz. Bu fenomen psikolojide kapı kontrol teorisi ile açıklanıyor. Kapı kontrol teorisi, ağrı ile ilgisi olmayan sinyallerin ağrı sinyalleri ile yarıştığını söylüyor. Dikkatin başka yere yönlendirilmesi ile beyne ulaşmaya çalışan ağrı sinyalleri engelleniyor. Bu yarışma, aktarılabilen akımların sayısını kısıtlayan bir darboğaz ya da nöral kapı oluşturuyor. Diğer bir deyişle, kişinin dikkatini başka bir yere odaklaması ile ağrıyla alakasız akımların sayısını artırır. Bu yüzden ağrı ile ilgili akımların beyne geçişi zorlaştırılır. Sonuç olarak ağrı sinyalleri azaldığından ağrı hissi zayıflar. Nöral kapı fiziki bir yapı değildir. Bunu bir yarış gibi düşünün. Ağrıyla ilgili akımlar ve ağrıyla ilgili olmayan akımlar ile ağrı sinyalleri arasındaki yarış olarak tanımlayabiliriz. Kapı Kontrol Teorisi Birçok Olayı Açıklıyor Kapı kontrol teorisi bir faaliyete odaklandığınızda başka sinyallerin beyne giremeyeceğini söylüyor. Girse bile işlenmeyecek, ona göre bir tepki verilmeyecek. Bu faaliyetin oluşturduğu sinir akımları nöral kapıyı kapatır ve ağrı akımlarının geçmesine izin vermez. Bu yüzden baş ağrısından veya bir yaralanmadan kaynaklanan ağrıyı fark edemeyebiliriz. Ancak daha az odaklandığınız zaman ağrı ile ilgili olmayan sinir akımlarının sayısı azalır. Nöral kapı açılır ve ağrı akımları beyne ulaşabildiği için ağrıyı tekrar hissetmeye başlarsınız. Kapı kontrol teorisi ile ilgili gerçek hayattan bir örnek verelim. Bir amerikan futbol oyuncusu önemli bir maçın son 6 dakikasını kırık bir bilekle nasıl oynayabilir. Kapı kontrol teorisi ile bu durumun nasıl gerçekleştiğini anlayabiliyoruz. Futbolcunun oyuna olan konsantrasyonu ve maça karşı hissettiği duygusal bağ kapıyı kapatıyor. Omurilikteki nöral kapılar ağrıyla ilgili olmayan sinyaller vasıtasıyla kapanıyor. Burada duygusal etkenlerin önemi çok büyüktür. Ağrı Algısı Değişiyor Kapanan nöral kapılar yaralı bilekten gelen ağrı sinyallerinin geçmesine engel olduğu için ağrı hissinin önüne geçer. Maç bittikten sonra ise oyuncunun konsantrasyonu ve duygusal durumu normale geri döner. Nöral kapılar açılır, kırık bileğinden gelen sinir akımları beyne ulaşır ve oyuncu ağrıyı hissetmeye başlar."} {"url": "https://sinirbilim.org/kaptopril-yuksek-tansiyon/", "text": "Kaptopril Yüksek Tansiyon Tedavisinde Nasıl İşe Yarıyor? Kalbinizi en çok yoran rahatsızlıklardan biri yüksek tansiyondur. Kanın damarlardan pompalanması daha çok güç gerektirir ve damarlardaki kan basıncı artar. Hortumla su sıktığınızı düşünün. Basıncı artırırsanız zaman içinde hortum yıpranmaya başlar. Yüksek tansiyonda da damarlar yıpranmaya başlar ve kalp damar hastalıkları oluşabilir. Kalp krizi, inme gibi ciddi sağlık sorunları bunlardan bazılarıdır. Kaptopril yüksek tansiyonun tedavisinde kullanılan etkili ilaçlardan biridir. Bu yazımızda kaptoprilin geliştirilme aşamasını ve yüksek tansiyonun tedavisinde nasıl çalıştığını göreceğiz. Kaptopril yüksek tansiyon ve bazı kalp yetmezliği durumlarında kullanılan etkili bir anjiyotensin dönüştürücü enzim inhibitörüdür. ACE, vücuttaki sıvı miktarını kontrol etmekle görevli renin-anjiyotensin-aldosteron sisteminin çok önemli bir elemanıdır. Başlıca görevi damarların daralmasını sağlayarak kan basıncını artırmaktır. Nasıl hortumu sıktığınızda su daha hızlı çıkıyorsa, damarları daralttığınızda da kan daha hızlı akacaktır. Renin Anjiyotensin Sistemi Renin böbreklerde juxtaglomerular hücrelerden salgılanan ve kan dolaşımında anjiyotensinojeni anjiyontensin 1 molekülüne parçalayan bir hormondur. Akciğer kan dolaşımında anjiyotensin 1 ACE tarafından damarların daralmasını sağlayan anjiyotensin 2'ye dönüştürülür. Anjiyotensin 2 düz kaslar üzerinde etkili olarak damarların kasılmasını sağlar ve damarlardaki direnci artırır. Kalp de buna karşılık kan akışını olması gerektiği seviyede tutmak için basıncı artırır. Tansiyonun renin anjiyotensin sistemi ile yükselmesi bu şekilde gerçekleşir. Anjiyotensin 2 böbrek üstü bezleri üzerinde etkili olarak aldosteron salınımını tetikler ve böbreklerde sodyumun geri emilimini artırır. Sodyumun kana girişi arttıkça kan basıncı da artmaya başlar. Bu durum merkezi sinir sistemini etkileyerek kişide su içme isteği uyandırır. Ligand Temelli İlaçların İlk Örneklerinden Biri Kaptopril 1977 yılında geliştirildiğinde devrim niteliğinde bir ilaç olarak görülüyordu. Çalışma mekanizmasının yenilikçi olması o devirde kaptoprilin çok rağbet görmesini sağladı. Nobel ödüllü John Vane'in keşifleri üzerine kurulu bu ilaç bugün hala piyasada satılıyor. Yüksek tansiyon hastaları yıllardır kaptopril sayesinde tansiyonlarını kontrol altında tutabiliyor. Ligand temelli ilaç tasarımlarının ilk başarılı örneklerinden biri olan kaptopril çok incelemeye tabi tutuldu. Dünyanın çok sayıda ülkesinden araştırmacı kaptoprilin nasıl çalıştığını inceledi. Öyle ya ilaçta bir yanlışlık bulsalar hemen piyasadan çektirebileceklerdi. Her yıl piyasaya çok sayıda ilaç sürülür ve bu ilaçlar bağımsız araştırmacılar tarafından inceleme altına alınır. Bazen çok ilginç sonuçlar çıkabiliyor. Örneğin yıllardır ağrı kesici olarak kullanılan parasetamolün empatiyi azalttığı keşfedildi. Kaptopril Hangi Molekülleri Hedef Alıyor? Kaptopril iki molekülü hedef almak üzere geliştirildi. Bunlardan biri renin diğeri ise ACE'dir. İleryen yıllarda ACE inhibitörü olarak piyasaya sürüldü. Miguel Ondetti, Bernard Rubin ve David Cushman 1960'lı yıllarda John Vane'in keşiflerini devam ettirdi. 1967'de anjiyotensin 1 enziminin anyijotensin 2'ye dönüşümünün akciğerdeki kan dolaşımında gerçekleştiği keşfedildi. Bundan bağımsız olarak Sergio Ferreira bradikinin proteininin akciğer kan dolaşımında ortadan kaybolduğunu buldu. Akciğer dolaşımında hem anjiyotensinin dönüşümü hem de bradikinin yok olması aynı enzim tarafından yapılmalıydı. Bradikinin güçlendirici faktörü kullanılarak anjiyotensin 1'in anjiyotensin 2'ye dönüşümü akciğer dolaşımında engellenebiliyordu. İlerleyen zamanlarda BPF'nin bir engerek yılanı türünün zehrinde bulunan bir peptit olduğu keşfedildi. Artık bu peptit daha kolay bulunabilecekti. Kaptopril de bu peptidin biraz değiştirilmesi ile geliştirildi ve ACE'yi inhibe etme özelliği kazandı. Kaptopril temel olarak iki amaç için kullanılır. Birincisi bu yazının da ana konusu olan damarları genişleterek kan basıncını düşürmek, ikincisi bazı böbrek işlevlerinin engellenmesi. Damarların genişlemesi kan basıncını düşürerek kalbin üzerine binen yükü azaltır. Damarlar daraldığında kalp birim zamanda dokuların ihtiyacı olan kanı pompalamak için daha çok çalışmak zorunda kalır. Bu durum yüksek tansiyon, kalp yetmezliği gibi sağlık sorunlarının çıkış noktasıdır. Kaptoprilin bir diğer faydası diyabetik nefropatide böbreklerin sağlıklı çalışmasını sağlamaktır. Kaptoril Kullanımında Olası Yan Etkiler Vücudumuza aldığımız çoğu ilacın yan etkisi vardır. İlaçlardan ziyade meyve ve sebzelerin bile yan etkileri, advers olayları vardır. Örneğin kuru fasulye bağırsaklardaki bakterileri besleyerek onların gaz yapmasına neden olur. Kaptopril de diğer ACE inhibitörlerine benzer advers olaylara sahiptir. Bunların en yaygını öksürüktür. Hastalarda yaygın olarak döküntü ve tat almada değişiklik görülebilir. Bunlar çok ciddi yan etkiler olmadığı için mazur görülebilir. Kaptoprilin farmakokinetik yapısı çok iyi değildir. Yarılanma ömrü kısa olduğu için günde 2 3 defa içilmesi gerekebilir. Bu da yan etkilerin ortaya çıkma sıklığını artırabilir. Söz gelmişken farmokinetiğin de tanımını yapalım. Farmokinetik bir ilaç vücuda girdikten sonra ilacın nasıl etkilendiğini araştırır. Bir de ilacın vücudu nasıl etkilediğini araştıran farmakodinamik vardır. İkisi sıklıkla birbirine karıştırılır. Kaptoprilin hastalarda öksürüğü tetiklemesinin nedeni kanda potasyum, bradikinin seviyesinin yükselmesi idrarda protein görülmesi gibi metabolik etkenlerdir. Yazının başında kaptoprilin bazı böbrek işlevlerini engelleyebileceğinden bahsemiştik. Kısa süreli böbrek işlevlerinin bozulması da advers olaylardan biridir. Bunların yanında kaşınma, baş ağrıları, taşikardi, göğüs ağrıları, çarpıntı ve halsizlik de hastalarda görülebilir. Kaptopril Testi"} {"url": "https://sinirbilim.org/karar-verebilme-ozgurlugu/", "text": "Karar Verebilme Özgürlüğüne Sinirbilimsel Eleştiri Kendinizi alışveriş merkezinde kıyafet seçerken hayal edin. Etrafınızda bir sürü seçenek var. Tüm seçenekleri değerlendirdikten sonra mavi pantolonu almaya karar verdiniz. Bu kararınızı nasıl verdiniz? Susadınız ve odanızdan mutfağa doğru adım attınız, mutfağa vardığınızda elinize bardağı alıp ona sürahiden su doldurdunuz. Bardağı ağzınıza doğru götürüp suyu içtiniz. Bardağı tekrar yerine bırakıp odanıza döndünüz. Bu hareketlerin ne kadarını düşünerek ve bilinçli yaptınız? Tüm bu soruların cevabını birlikte arayalım. Bilinci Anlamlandırmak Bilincin tam olarak ne anlam ifade ettiği felsefeciler ve bilim insanları tarafından hala tartışılmakta. Bilinç nedir sorusunun birden fazla cevabı var. Bilinç genel olarak, insanda farkındalığın, duygunun, algının ve bilginin merkezi olarak kabul edilen yetidir. Zihnin kendi içeriklerinin farkında olduğu, içe bakış yoluyla bilinen, duyumları, algıları ve anıları ihtiva eden bölümüdür. Başka bir tanımda bilinç, öznenin duygularına, algılarına, bilgilerine ve kavrayışına bağlı olarak kendini anlama, tanıma ya da bilme yetisidir. Mavi Pantolonu Almaya Nasıl Karar Verebildin? Pek çok kıyafet denedin. Çevrendekilere sana en çok yakışanın hangisi olduğunu sordun ve en sonunda mavi pantolonu almaya karar verebildin. Bu kararı verirken beyninde hangi mekanizmalar çalıştı? Bu sorunun cevabını David Eagleman, Beyin Senin Hikayen adlı kitabında şöyle açıklıyor: Beyinde, görevi dünyaya ilişkin değerlendirmelerinizi sürekli güncellemek olan küçücük, eski bir sistem vardır. Bu sistem, orta beyindeki küçük hücre gruplarından oluşur ve bu hücrelerin özelliği de, dopamin adı verilen nörotransmiterin dilini konuşmalarıdır. İleri Okuma: Beyindeki Nörotransmiterler Beklentilerinizle gerçekliğiniz arasında bir uyuşmazlık olduğunda, orta beyindeki bu dopamin sistemi, durum için biçilen değeri yeniden değerlendirmeye yarayan bir sinyal yayınlar. Bu sinyal sistemin geri kalanına, işlerin beklenenden iyi mi yoksa kötü mü sonuç verdiğini bildirir. Beyinin geri kalanı da bu öngörü hata sinyalinin etkisiyle beklentilerini, bir dahaki sefer gerçekliğe daha yakın olacak şekilde ayarlayabilir. Dopamin, bir hata düzeltici; değerlendirmelerinizi mümkün olduğunca güncel halde tutan kimyasal bir değer biçme uzmanıdır. Dopaminin de etkisiyle, kararlarınızı, gelecek ile ilgili gözden geçirilmiş tahminler temelinde öncelik sırasına koyabilmektesiniz. Karar vermede devreye giren dopamin salgılayıcı nöronlar ventral tegmental alan ve substantia nigra adı verilen çok küçük iki beyin bölgesinde yoğunlaşmıştır.(3) Yani pantolonun ücretini ödeyip kasiyere teşekkür ettikten sonra ventral tegmental alanınıza ve substantia nigranıza da dopamin salgıladığı için teşekkür etmelisiniz. İleri Okuma: Dopamin Karar Verme Özgürlüğüne Sahip Misin? Ne kadar özgürsün diye sorulunca herkesin aklına Başkasının özgürlüğünün başladığı yerde kadar cevabı gelir. Bir karar verirken ne kadar özgür olduğumuz sorusu pek aklımıza gelmez. Sinirbilim alnında özgürlük hakkında yapılan en iddialı deney Kaliforniya Üniversitesi Psikoloji Bölümünde bilinç araştırmalarında öncü bir bilim insanı olan Benjamin Libet'in özgür irade deneyidir. Benjamin Libet, özgürlüğü bilinç kavramı üzerinden sorguladı. Size doğru hızla gelen bir arabanın altında kalmaktan son anda kurtulduğunuzu düşünün. Arabadan hızla kaçarken gerçekten bilincinize danışarak mı kaçtınız? Libet, refleks -bilinç- karar verme mekanizmalarını daha iyi anlayabilmek için deneyler yaptı. Portekizli gazeteci ve yazar Jose Rodrigues Dos Santos, Sülyman'nın Anahtarı kitabında Libet deneyini şu şekilde özetler: Libet, beyin yüzeyini elektrotlarla uyararak deneğin hissettiğini söylediği elektrik uyarısını algılamasının sadece yarım saniye sürdüğünü ispatlayarak işe başladı. Ki bu da bilincimizin gerçekliğe göre daima yarım saniye geri kaldığı anlamına geliyordu. Libet bu kadarla kalmadı. Beynin bilince danışacak zamanı olsa neler olacağını araştırdı. Misal içimizden biri pencereden bakmaya gitse, bu karar ani bir tepki gerektirmez. O halde karar süresi nasıl gerçekleşir? Libet bunu öğrenmek için, başka bir deney yaptı. Deneklerden bileklerini oynatmalarını istedi. Böylece üç şeyi ölçebildi: Deneklerin bileklerini oynatmaya bilinçli olarak karar verdikleri anı, beyin aktivitesinin başladığı anı ve son olarak, bileğin oynadığı anı. Deney şaşırtıcı sonuçlar verdi. Libet gerçekleşen ilk olayın beyin aktivitesinin başlangıcı olduğunu keşfetti. Ardından, 350 milisaniye sonra bilinçli karar alınmıştı ve 200 milisaniye daha sonra da bilek oynuyordu. Bu deney bilinçli kararın eylemin kaynağı olamadığını açıklıyor. Beyin önce bir karar alıyor, sonra bilinci bu konuda bilgilendiriyor. Tourette Sendromu Karar verebilme ve özgür iradeyi sorgulatan bir diğer sebep de tourette sendromudur. Tourette sendromlu bir kişi dilini çıkarıp, yüzünü buruşturup birine kötü sözler söyleyebilir; Üstelik bunların hiçbiri onun seçimi değildir. Sendromun sık görülen belirtilerinden biri, kişinin ağzından küfür ya da ırkçı hakaretler gibi toplumsal olarak kabul edilemeyecek sözcük ya da ifadelerin kaçtığı talihsiz bir davranış biçimiyle kendini belli eden koprolalidir. Hastaların talihsizliği, ağızların çıkan sözcüklerin, genellikle o durumda söylemek isteyebilecekleri son şey olmasıdır; çünkü koprolaliyi tetikleyen durum, ağızdan çıkan sözü normalde yasak kılacak bir kişiyi ve da şeyi görmeleridir. Sözgelimi, obez bir insan görmek, Tourette sendromlu kişiyi Şişko! diye bağırmaya zorlayabilir. Düşüncenin yasaklanmışlığı, onu bağırarak dile getirme zorunluluğunu doğuran niteliğin ta kendisidir. Tourette sendromuna özgü motor tikler ve uygunsuz ifadeler, özgür irade olarak adlandırdığımız süreçle üretilmemektedir. Dolayısıyla bir Tourette hastasında öğreneceğimiz iki şey vardır Birincisi, incelikli ve karmaşık edimler, özgür iradenin dışında da gerçekleşebilir. Bunun anlamı, kendimiz ya da bir başkasında karmaşık bir hareketi gözlemekle, bunun ardında özgür iradenin yattığı sonucuna varamayacağımızdır. İkincisi, Tourette hastasının yaptığı şeyi yapmama; beyninin başka bölümlerinin verdiği kararı özgür iradeyle bastırma veya geçersiz kılma şansı yoktur. Özgür iradenin ve yapmama özgürlüğünün yokluğunda eksikliği duyulan şey, özgürlüktür"} {"url": "https://sinirbilim.org/karar-verme-surecinde-goz-bebekleriniz/", "text": "Karar Verme Sürecinde Göz Bebeklerinize Neler Oluyor? Trafik ışıklarında durmak ya da birilerini boğulmaktan kurtarmak için dondurucu suya atlamak da dahil olmak üzere günlük sorunlarımızın çoğunda belirsizlik karşısında ani kararlar almamız gerekebilir. Karar verme süreçlerimizde rol oynayan nörotransmitterlerin bu sırada beyinde işlevsel halde olacağı düşünülüyor. Peki karar vermedeki belirsizlik sürecinde gözlerimiz bir sinyal verir mi? Hollanda'da Amsterdam Üniversitesi'nde ki araştırmacılar insanlarda göz bebekleri boyutlarının ölçümlerini kullanarak böyle bir sinyal verildiğinin kanıtlarını buldular. Göz bebeklerinin boyutu çeşitli nedenlerle değişebilir, en yaygın olarak bilineni ışık seviyelerindeki değişiklik sonucunda göz bebeklerinin boyutunun değişmesidir. Bir insanın harekete geçtiği veya zihinsel çaba harcadığı zamanlarda göz bebeklerinin genişlediği de bilinir. Bilişsel işlemlerin göz bebeklerinin genişlemesi üzerindeki etkisinin, nöronlar arasındaki iletişimi sağlayan nörotransmitterlerin geniş çaplı salınımıyla tetiklendiği düşünülmektedir. Serotonin, dopamin ve noradrenalin gibi bu nörotransmitterlerin, kararların belirsizlik altında alındığı durumlarda, yani 'kararsızlık' ile ilgili olduğu da düşünülmektedir. Gözbebeklerinde Artan Genişleme Araştırmalarında, sinirbilimci Anne Urai ve meslektaşları, karar verme anındaki belirsizlik sinyallerinin göz bebekleri boyutunda hızlı değişimlere neden olup olamayacaklarını incelediler. Ayrıca seçim esnasında meydana gelecek değişiklikleri öngörebilecekler mi bunu da test ettiler. Araştırmacılar, bir bilgisayar ekranının önündeki karanlık bir odada oturan 27 katılımcının göz bebeklerinin çapını ölçmek için kızılötesi bir kamera kullandı. Katılımcılara, ekranda gösterilen ve zorluk derecesi değişen hareketli görüntüler hakkında hızlı kararlar vermek zorunda kaldıkları bir görev verildi. Her cevaptan sonra, katılımcılar seçimlerinin doğru olup olmadığını gösteren bir ton duymak için üç saniye kadar beklediler. Araştırmacılar, bir kişinin kararlarının doğruluğundan en az emin olduğu ve hala geri bildirim beklemesi durumunda göz bebeklerindeki genişlemenin en büyük oranda olduğunu keşfetti. Yapılan seçimleri, daha önceki kararlarımız ve yaptığımız davranışlar büyük ölçüde etkiliyor. Çalışmada, göz bebeklerindeki genişlemenin seçim tekrarında azalmayı özellikle öngördüğü ortaya koyuldu. Karar Verme Sürecinde Belirsiz Kararları İzleme"} {"url": "https://sinirbilim.org/kararlarimizda-ne-kadar-ozguruz/", "text": "Kararlarımızda Ne Kadar Özgürüz? Hiç son derece önemli bir karar verdiğiniz oldu mu? Ya da karar verirken tamamen bireysel hareket ettiğinizi düşünüyor musunuz? Sorulara cevap almadan önce gelin en baştan başlayalım. Bizler doğumumuzdan itibaren biyo-psiko-sosyal açıdan sürekli olarak gelişme eğiliminde olan canlılarız. Dünya üzerindeki insanlar dışındaki bütün canlılar içgüdüsel olarak doğal seçilim içerisinde hayatta kalmaya çalışırlar. Fakat unutulmamalıdır ki sadece içgüdüleri ile hareket ederler. Ancak biz insanları diğer canlılardan ayıran en büyük özelliğimiz irade sahibi olmamızdır. Yani bizler sahip olduğumuz irade sayesinde hayatlarımıza yön ve şekil verebilme kabiliyetine sahibiz. Sahip olduğumuz bu irade sayesinde yaşamımızı kendimiz şekillendirebiliyor Aynı zamanda bu irade sayesinde gündelik yaşantımız içerisinde karşılaştığımız sorunlara çözümler üretebiliyor ve önümüzde duran belirsiz geleceğe karşı plan yapabiliyoruz. İşte bu yön verme kabiliyetimiz neticesinde kendi kararlarımızı alabiliyoruz. Karar verme Seçim davranışı olarak ifade edilmektedir (Connor ve Becker, 2003 akt; Nas 2010). Yani karşımızdaki olasılıkları değerlendirip bir tanesini seçme olarak da tarif edilebilir. Hayatımız boyunca yaptığımız her davranış bir karar sonucunda meydana gelir. Bir taraftan bu davranışlar otomatik kararlar neticesinde gerçekleşir ki bu kararlar gün içerisinde yaptığınız her hareketin öncesinde beyniniz tarafından otomatik olarak verilen kararlardır. Örneğin odanızda otururken kahve almak için mutfağa gitmeniz ve kahveyi hazırlarken yaptığınız her eylem aslında temelde bir karar neticesinde yapılmıştır. Fakat siz bu hareketleri otomatikleştirdiğiniz için dikkat bile etmezsiniz. Diğer taraftan da düşünüp üzerinde kafa yorulduğu, artılarının ve eksilerinin hesaplandığı kararlar vardır. Örneğin yağmurlu bir günde arkadaşlarınızla dışarıda vakit geçirmek için buluşacağınızda birçok ayrıntıyı ve/veya olasılığı hesaplamak zorunda kalırsınız çünkü yağmurda ıslanabilir, üşüyebilir ve sonucunda hasta olabilirsiniz. Yani görüldüğü gibi kararlarımızın çoğunda o karardan nasıl ve ne düzeyde etkileneceğimizi hesaplama ihtiyacı duyarız. Ama bu kararların bazıları son derece önemli ve kritiktir. Hayatımızın yol ayrımlarında veya son derece önemli anlarında verdiğimiz kararlar bazen bizleri zorlayabilmektedir. Peki bu esnada verdiğimiz kararlarda ne kadar özgürüz ve/veya özgür olduğumuzu hissediyoruz? Aslına bakarsanız karar alırken düşündüğümüzden fazla etki altında kalıyoruz. Bu yazımızda gün içerisinde basit ve orta düzeyde aldığımız kararlardan ziyade bizim için çok önemli anlarda ve durumlarda almak zorunda olduğumuz kararların üzerinde duracağız ve bu kararları etkileyen etmenlere göz atacağız. Herkesin hayatında dönüm noktası olarak nitelendirdiği zamanlar olmuştur. Çoğumuz bu zamanları ilerleyen yıllarda tekrar tekrar hatırlar ya pişmanlıklarımızı dile getiririz ya da iyi ki yapmışım deriz. İşte böyle zamanlarda hepimizin ortak yaptığı şey bazı konularda ve/veya durumlarda karar almaktır. Örneğin bu anlardan bazıları üniversitede bölüm seçme, yaşadığı şehri veya ülkeyi değiştirip yeni baştan bir hayat inşa etme, evleneceği insanı seçme veya yöneticilik düzeyinde aldığı önemli kararlar... Bu önemli kararların her birinin ortak bir özelliği vardır ki bu yazımızın başında da belirttiğimiz gibi otomatik karar verme sürecinin aksine üzerinde kafa yorarak, belki çevremizdeki insanlara danışarak aldığımız kararlardır. Bu kararları bu kadar önemli kılan bazı özellikleri vardır bunlar; - Gelecek hayatımızı önemli derecede etkiliyordur - Gelecekte kim olmak ve ne yapmak istediğimizi etkiliyordur - Bulunduğumuz zaman dilimindeki hayat standartlarımızı etkiliyordur - Direkt bize ve dolayısı ile çevremizdeki insanlara olumu veya olumsuz etkileri vardır Şeklinde başlıca sıralanabilir. Diğer taraftan karar verme süreci kendi içerisinde bazı özellikleri de barındırmaktadır. Ve şu şekilde sıralanabilir. (Tosun, 1986:317 akt; Sağır 2006) - Karar verme işlemi geleceğe yöneliktir ve öngörüye dayanır. - Karar verme psikolojik ve maddi güçlükler taşır. - Her kararın bir maliyeti vardır. - Bir tür plan olan karar geleceği öngörebilmeye dayanır - Karar davranış özgürlüğü ve güç gerektirir - Seçenekler arasında en iyisini seçmeyi gerektirir. - Karar süreci sorun çözmeyi içerir. - Kararın verilmesi ve uygulanması için zaman faktörüne ihtiyaç vardır - Karar süreci pahalıdır. Hayatlarımızdaki önemli kararların neden bu denli önemli ve dikkat edilmesi gerektiğinden ve karar verme sürecinin özelliklerinden bahsettikten sonra gelin yazımızın başındaki soruların cevaplarını inceleyelim. - Kişiliğimiz: Kişilik, psikoloji biliminin ortaya çıkmasından itibaren bilim insanları tarafında yapılan birçok araştırmaya konu olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Yapılan araştırmalar kişiliğin bizlerin hayatını tamamen şekillendiren, içerisinde çok farklı boyutların olduğu, göründüğünden daha karmaşık bir yapıda olduğunu gözler önüne serer ki bu yapı bizim çocukluğumuzdan itibaren şekillenir ve bu doğrultuda sosyal ilişkilerimizi, mesleğimizi, geleceğimizi, kararlarımızı, dünyaya bakış açımızı, hayallerimizi, hedeflerimizi etkiler. Bu çerçeveden bakıldığında kişilik yaşamımızda aldığımız kararların üzerinde de son derece etkilidir. Örneğin üniversite okuyan ama içe-dönük kişilik yapısına sahip bir birey yalnız olmayı ister, bireysel yapılan aktiviteleri yaparken daha mutlu olur ve çok fazla insanın bulunduğu ortamlardan hazzetmezler ve bu doğrultuda kararlar alarak yaşamlarını, sosyal çevrelerini ve geleceklerini şekillendirirler. Ya da çocukluğundan beri bulunduğu çevreden çıkmamış bir genç birkaç günlük tatilde bile şehir değiştirdiğinde rahatsız olurken yurt dışında eğitim alma kararını bir türlü veremeyebilir. Görüldüğü gibi kişilik yapımız yaşamımızda aldığımız kararları son derece etkilemektedir. (Sağır, 2006) - Sahip Olduğumuz Değerlerimiz: hepimizin doğduğu ailenin, sosyal çevrenin, toplumun ve coğrafyanın değerleri birbirleri ile farklıdır. Bunun temelinde insanoğlunun çok çeşitli topluluklar halinde yaşamalarının ve çeşitli dinleri kabul etmelerinin etkisi oldukça fazladır. Genele bakıldığımda değerler toplumların düzenlerini sağlar ve bireylere karar anlarında yardımcı olan bir destek mekanizması niteliğindedir. Örneğin muhafazakar bir ailede ve toplumda büyümüş bir birey evleneceği kişinin yaşamının da kendisi gibi olmasını isteyerek aslında bulunduğu toplumun değerlerine uygun karar verme eğilimindedir. Ya da yurt dışına çıkmış ve orada eğitim görmekte olan bir birey kendi değer yargılarına ters düşecek aktiviteleri yapmaktan çekinebilir veya yiyecek ve içecek seçimi konusunda hassas davranabilir ve ona göre karar verebilir. Buradan da anlaşılacağı üzere değerler de kararlarımız üzerinde bizleri etkileyen bir başka etmen olarak söylenebilir. (Sağır, 2006) - Algı düzeyimiz ve biçimimiz: Algı temelde duyu organlarımızdan gelen duyumların işlenmesi ve anlamlandırılması olarak açıklanabilir. Algılama sürecimizi yetiştiğimiz kültürel ortam, geçmiş yaşam tecrübelerimiz, karakterimiz, hayattaki amaç ve hedeflerimiz doğrultusunda şekillenebilmektedir. Ki böyle olduğu için de her duyum rklı bireyler tarafından farklı farklı algılanacaktır. Örneğin kalabalık bir ortamda bir şarkı çaldığını hayal edelim. Bu şarkıyı dinleyen herkes kendi hayatlarında parçalar bulacak bazısı hüzünlenecek bazısı güzel anılar hatırlayacak ve mutlu olacak. Dolayısı ile hayatı nasıl algılarsak öyle yorumlarız ve o doğrultuda kararlar veririz. (Sağır, 2006) - Risk almaya karşı tutumumuz: yazımızın başında da üzerinde durduğumuz gibi karar geleceğe yöneliktir ve belirsizliğe karşı plan yapma ve geleceğe yön vermeyi amaçlar. Buradaki belirsizlik kavramı insanları daraltan, huysuzlandıran bazen korkutan bir durumdur. Biz insanoğlu belirsizlikten nefret ederiz sırf bu yüzden her şeye bir açıklama yapma ihtiyacı duyarız. Belirsizlik halinin bizleri bu kadar rahatsız ettiği bir ortamda karar vermek de tahmin edileceği gibi oldukça zor bir süreç haline gelecektir. Bu esnada hayata karşı daha atılgan, risk almayı seven ve kısmi olarak problem çözme becerisi kuvvetli olan bireylerle olmayanlar arasında alınan kararların çeşitliliği ve etkililiği de tahmin edileceği üzere farklılaşacaktır. (Sağır, 2006)"} {"url": "https://sinirbilim.org/karbon-6-bag-yapabiliyor/", "text": "Karbon 6 Bağ Yapabiliyor! Organik kimyanın ilk kurallarından biri karbon 4 bağ yapar ilkesidir. Tüm ders kitaplarında ilk öğretilen konulardan biri olan karbon bağları ile ilgili kural yıkılmaya başlandı. Karbonun sıradışı bir durumda 4 bağ kuralını yıkıp 6 bağ yapabileceği gösterildi. Aslında bu fikir yeni değil, 40 yıl önce kimyagerler hekzametilbenzenin içinde karbonun 6 bağ yapabilme ihtimaline dikkat çekmişler ama o zamanki teknoloji ile bu tam olarak kanıtlanamamıştı. Atomlar birbirleri arasında elektron alışverişi veya elektronların ortak kullanımı ile bağ yapıyorlar. Karbonun da 4 değerlik elektronu olduğu için teoride sadece 4 bağ yapabileceği düşünülmüştü. Ancak heksametilbenzen 6 karbondan oluşan düz bir altıgen halkaya sahip ve dışarıdaki tek karbon atomu halkadan ayrı bir görüntü veriyor. Bunun yerine hidrojen atomları halkanın köşegenlerine bağlanıyor ve boşta kalan hidrojen elektronları halka içinde gezinerek molekülü daha kararlı bir hale sokuyorlar. Karbon Yapısı Değiştiriliyor Buraya kadar her şey güzel ama araştırmacılar molekülün kararlı yapısını bozmak için and içmiş gibi sürekli müdahale ediyorlar ve sonunda iki elektronu koparmayı başarıyorlar. İki elektronundan mahrum kalan molekül + yüklü oluyor ve hemen şeklini değiştiriyor. Yeniden düzenlendiğinde dışarıda kalan karbon atomu bu sefer 6 bağ yaparak her bir karbon atomuna bağlanıyor. O zamanlar onaylanmayan bu karbon yapısı yıllar sonra farklı bir laboratuvar ekibi tarafından incelemeye alınıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/kaslarin-icindeki-biyolojik-saatler/", "text": "Kasların İçindeki Biyolojik Saatler Metabolik İşleyişi Etkiliyor İnsan vücudu içinde birden fazla biyolojik saat olduğu önceden biliniyordu. Biyolojik saatler organlarda farklı şekillerde çalışıyorlar. Sirkadyen ritminin düzenlenmesi özellikle organların çalışması ve vücudun dengesinin korunması açısından büyük önem taşır. Bilim insanları kas dokusunda, kasların gün içindeki metabolik işleyişini ve enerji verimliliğini kontrol eden sirkadyen saatleri keşfetti. Farelerde yapılan çalışmalar sonucunda kasların her saatte aynı şekilde çalışmadığı ortaya çıktı. Örneğin sabah saatlerinde ve gece saatlerinde kasların oksijen kullanma miktarları aynı değil. Kas hücreleri farelerin gün içindeki uyanık kaldığı saatlerde geceye göre daha etkili bir şekilde çalışıyor. Her Hücrede Biyolojik Saatler Var Kas hücreleri de dahil olmak üzere vücuttaki tüm hücrelerin belirli bir biyolojik saati var. Bu sistem hücrelerin çevreye nasıl uyum sağlayacağını ve 24 saatlik faaliyetini düzenliyor. Oksijenli solunum hücrelerde aralıksız gerçekleşir ve bu durum vücudun biyolojik saatler ile iç içedir. Vücudun sirkadyen ritmi hormonların üretim ve salınım saatlerini düzenlediği için doğrudan enerji metabolizmasını da düzenliyor. Bir hücrenin enerji ihtiyacı ve kullandığı enerji miktarı uyku, uyanıklılık durumuna göre değiştiği için hücrelerin biyolojik saati tarafından kontrol ediliyor. Araştırma ekibinin lideri Dr. Joseph Bass konuyla ilgili şunları söylüyor: Oksijen ve vücudun iç saati enerji üretmek için kasların içinde bir araya gelmiş dans ediyor. Günün saati de bu dansın ne kadar iyi senkronize bir şekilde gerçekleştiğini belirliyor. Sporculara ne zamanlar çalışmaları gerektiğini söyleyemeyiz ama gelecekte belki kasların çalışmasını en iyi hale getirmek için bu bilgilerden yararlanabiliriz. Dr. Joseph Bass Amerika'da Northwestern Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde çalışıyor ve endokrin, moleküler tıp gibi birçok birimin başında bulunuyor. Bass ayrıca Northwestern Üniversitesi Kapsamlı Kanser Merkezi'nin de bir üyesi. Araştırma ekibi yaptıkları bu çalışmayı 20 Ekim 2016'da prestijli bir dergi olan Cell Metabolism dergisinde yayınladılar. Byolojik Saatler Oksijen Kullanımını Ayarlıyor Sirkadyen ritimler ve enerji metabolizması arasındaki bağlantıyı açıklayan bu araştırma sadece kas hücreleri için değil tüm hücreler için büyük anlam taşıyor. Tüm hücreler oksijen tükettiği için oksijen metabolizmasının sirkadyen ritminden nasıl etkilendiğinin çözümlenmesi tüm hücrelerin işlevlerinin açıklanmasını sağlayacaktır. Oksijen eksikliğinin kalp krizi ve kanserde kilit rol oynadığı düşünülürse oksijenli solunumun diğer metabolik işlevlerle olan bağlantısı aydınlandıkça kanser gibi hastalıklar da daha iyi tedavi edilebilecektir. Araştırmacılar fareleri günün farklı saatlerinde koşturdular. Bununla birlikte kas hücrelerinin içindeki sirkadyen ritmini düzenleyen genler mutasyona uğratıldı. Bilim insanları koşu sonrasında farelerin egzersizden etkilenen kas dokuları ve genlerini inceledi. Bu şekilde kas dokusu üzerinde sirkadyen saatinin düzenlenmesinin etkilerini belirlediler ve oksijen miktarı düştüğünde yağ ve şekerin kaslar tarafından nasıl tüketildiğini incelediler. Ritim Bozulduğunda Bazı Anormallikler Görülüyor Bass, kaslardaki iç saati manipüle ettiklerinde kas işleyişinde bazı anormallikler gözlemlediklerini belirtiyor. Bu bilgilerden yola çıkarak kas hücrelerinin içindeki biyolojik saatlerin enerji kullanımı konusunda ne kadar önemli olduğunu araştırmaya başladılar. Gece uyanık kalan farelerin kas metabolizması incelendiğinde gece egzersizlerinde kasların daha iyi çalıştığı ve egzersize yardımcı olacak genlerin daha aktif çalıştığı görüldü. Aynı genler insanlarda da bulunduğu için uyanık kaldığımız gündüz saatlerinde yapılan egzersizin kas metabolizması için daha iyi olduğunu söyleyebiliriz. Kas hücrelerinin içindeki biyolojik saatler HIF adlı proteinler ile etkileşime geçerek metabolizmayı düzenliyor ve oksijen miktarı çok azaldığında kasların aynı şekilde yüksek enerji üretmesine yardımcı oluyor. Vücuttaki hücreler insan ister koşuyor olsun ister uyusun sürekli enerji üretmek için oksijen tüketir. Tempolu egzersiz yapmaya başladığımızda daha hızlı oksijen tüketir ve daha fazla enerji harcarız. Kanımızdaki oksijen seviyesinin çok düşmesi HIF proteinlerini tetikler ve kasların daha fazla şeker tüketmesine neden olur. Biyolojik Saatler Durduğunda Şeker Tüketimi Artmıyor Kaslardaki iç saatler ile ilişkili genlerin susturulması egzersiz esnasında laktik asit üretimi ve şeker tüketimi kapasitesinin artmasını engeller. Bu bilgilerden yola çıkarak egzersiz performansının günün belirli saatlerinde daha yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Normalde egzersiz başlangıcında kasların oksijen tüketimi hızlanırken gece saatlerinde biyolojik saatin etkisi yüzünden enerji üretimi artamaz. İlerleyen zamanlarda hücrelerin oksijen metabolizmasını manipüle edebilecek yeni yollar bulabiliriz. Gelecekte bu biyolojik saati düzenleyerek hücrelerin metabolik davranışlarını ve oksijen tüketimini değiştirebilecek veya sıfırlayabilecek yeni yöntemler geliştirebiliriz. Mekanizmayı Düzenleyebilirsek Hastalıkları Tedavi Edebiliriz"} {"url": "https://sinirbilim.org/kaygiyla-bas-etme-yontemleri/", "text": "Kaygıyla Baş Etme Yöntemleri Nasıl Uygulanır? Kaygıyla baş etme yöntemleri konusundan bahsetmeden önce, kaygı nedir öğrenelim. Kaygı bir insanın her olaya her duruma kötü bir sonuç olacak şüphesiyle bakmasına verilen addır. Kaygılı bir insan hayatı boyunca giriştiği her işte attığı her adımda başarısız olacak ve kendini kötü hissedecektir. Sürekli o kötü sonuca yoğunlaştıkları için, olayların olumlu yönlerine, sonuçlarına bakmayacaklardır. Hatta bazı çocuklarda ve yetişkinlerde bu durum daha da ilerler. Kaygı zamanla kaygı bozukluğu rahatsızlığı olarak kendini gösterir. Hayat her zaman güzel yönleri ile karşımıza çıkmaz. Zaman zaman olumsuzluklar da yaşanabileceğini bilmeliyiz. Karşılaşılan kötü bir duruma aşırı kaygılı yaklaşmamalıyız. Fazla kaygılı olmak ve yaşanan olumsuz olaylara endişeli yaklaşmak aslında kötü bir durum değildir. Burada önemli olan o olayda kaygıyı abartmadan kaygı bozukluğu yaşamadan müdahale etmektir. Yaşanan kaygıların tümü dış etkenlerden kaynaklanmayacaktır. Çünkü kaygı, dış etkenlerin yarattığı stres nedeniyle kişi kafasında oluşması zamanla büyüyerek bazı sorunlara yol açmasıdır. Olay kafada biter ve akıl bu evhamlarla başa çıkacak şekilde eğitilmesi gerekir. Kaygıyla Baş Etmede Altın Kurallar Kaygı küçük büyük demeden insanlarda sıklıkla rastlanan aslında beyin ve sinir sistemiyle alakalı bir durumdur. Yaşanan kaygılarda nasıl davranacağınızı bilmiyor iseniz sizlere birkaç tavsiyen olacak. Kaygıyı eğer bir yakınınız, çocuğunuz yaşıyorsa, bu tavsiyeler oldukça işinize yarayacaktır. Kaygıyla baş etme yöntemleri arasında ilk kural aslında sorunu ortadan kaldırmaktır. Gerçekçi olmayan yani beynin hayal olarak üretmiş olduğu durumları yok ederek gerçeklerle yüzleşmektir. Bununla birlikte kaygı sorunlarıyla yüzleşmek yine etkili olacak yöntemler arasındadır. Kimi insanlar kaygılandıklarında, vücutlarında bazı fizyolojik değişiklikler gerçekleşir. Heyecanlanıp hızlı nefes alıp verecek hatta terleyecek olan kişiler, vücutlarını sakinleştirecek yollara başvurmalıdır. Kaygı duyduğunuz şey gerçekten içinden çıkamayacağınız zor bir durum olabilir. Böyle zamanlarda gücünüzün yetip yetmeyeceğini sorgulayarak rahatlayabilirsiniz. Problemleri çözüp çözmeme becerinizi devreye sokun. Bu şekilde, ortaya çıkan kaygılı durumunuz ile baş edebilirsiniz. Örneğin maaşınız giderinize yetmiyor ise, bir liste yaparak, nereye ne kadar harcadığınızı yazabilirsiniz. Bu konudaki kaygınızdan kurtularak geleceğe daha ümitli bakabilirsiniz. Çocuklarda Kaygı Kaygı aslında çocukluktan itibaren beyinde oluşan endişelerin tümüdür. Yetiştirilme tarzına ve sosyal çevre etkenlerine bağlı olarak oluşabilecek tüm kaygılarda, kaygıyla baş etme yöntemleri kullanılabilir. Eğitim ailede başlar. Anne ve baba kaygı oluşturacak durumlarda hoşgörülü bir yaklaşım sergilemelidir. Kaygıyı artıracak bir tutum sergilendiğinde ne yazık ki bu bozukluk çocuğa yapışacaktır. Bir çocuk herhangi bir tehditle baş başa kaldığında bu durumla yüzleşme sorunları yaşıyorsa, kaygı bozukluğu duyuyor demektir. Son zamanlarda kaygı ile korku birbirleriyle karıştırılmaktadır. Halbuki kaygı uzun sürelidir, korku duygusu gibi anlık yaşanmamaktadır. Örneğin bir çocuk, sınavından 89 puan gibi başarılı bir not aldı diyelim. Neden 100 puan alamadığı için kaygı duymaya başladığında, sürekli kendini eleştirecektir. Aldığı puandan memnun olmayacak ve mutsuz bir duygu durumu sergileyecektir. Başarısızlık veya mükemmel olma kaygı bozukluğu taşıyan çocuklarda, ailelere büyük rol düşmektedir. Onları rahatlatacak yine anne babalar olacak, aslına ne kadar başarılı olduğu anlatılarak, onların endişelere azaltılmalıdır. Kaygıyla Baş Etme Yöntemleri Kaygı bozukluğu gösteren yetişkin veya çocuklarda, eğer aile desteği ile sorun çözülmüyorsa, ek bir destek alınarak kaygı ile baş edilebilinir. Kaygıyla baş etme yöntemleri arasında biofeedback de belki işe yarayabilir. Bu yöntemde vücuda özel sensörler yerleştirilerek, hastada sorun yaratan durumlar oluşturulur. Kalp atışı, tansiyon, kas gerilimi, beyin dalgaları, solunum ve vücut ısısı gibi işlevleri sürekli ölçülür. Alınan veriler, kaydedilerek çıktılar üzerinden sonuçlandırılmaktadır. Böylelikle kişi beyni ve bedeni arasındaki durumu net olarak görecektir. Gördüğü sonuçlara kendi kafasında kaydederek, aynı hissiyatı yaşayacak endişeli bir durum yaşadığında kendisine gevşeme egzersizlerini kullanacaktır. Bu çabalar bir kez görüldüğünde teknikler hafızaya yerleştirildiğinde kaygı ile kolaylıkla baş edilecektir. Otonom sinir sistemi içindeki sempatik sistem, vücudunu hayati faaliyetlerini düzenler. Beynin kontrolü altında yer alanda sempatik aktivite ölçümü ile kaygı bozukluğu sorunu yine tamamen ortadan kalkacaktır. Bu ölçümde kaygılı durumda, kişi üzerinde yaşanan sempatik sinirler gözlenecektir. Kalp atışı, tükürük salgısı, sindirim sistemi, göz bebeği, idrar torbasından oluşacak değişiklikler kaydedilerek, hastaya aktarılacaktır. Kaynaklar https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC5573565/ https://www.medicalnewstoday.com/articles/323454.php"} {"url": "https://sinirbilim.org/kendine-ait-bir-oda-virginia-woolf/", "text": "Kendine Ait Bir Oda- Virginia Woolf Kendinizin, evrenin belki de en çok tartışılan canlısı olduğunuzun farkında mısınız? Feminizmin öncülerinden olan Woolf'un, Kendine Ait Bir Oda kitabında yer alan en çarpıcı ve somut açıklama belki de Shakespeare'in hayali kardeşi Judith'in bir kadın ve edebiyatçı olarak başına gelenlerin anlatıldığı bölümdür. Yaşadığı çağın eril bireyleri tarafından, kadınlara neredeyse bir eşya gibi davranılması ve sözlü yargılar yüzünden Judith ne kadar yetenekli olursa olsun asla abisi gibi olamayacaktır, çünkü bir kadındır. Woolf, her defasında kadınlara verilen değerin erkeklerle aynı olması gerektiğini savunmuştur. Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın. Hazırlayan : İrem Yakışıklı"} {"url": "https://sinirbilim.org/ketojenik-diyet/", "text": "Ketojenik Diyet Nedir ve Hangi Durumlarda Yapılır? Pek çoğunuzun son zamanlarda kilo verme amacı olarak kullandığı fakat aslında bir tür tedavi yöntemi olan Ketojenik Diyet'i ve çeşitlerini, kimlere uygulanabileceğini göreceğiz bu yazıda. Öncelikle Ketojenik Diyet , yeterli protein, çok az oranda karbonhidrat ve yüksek miktarda yağ içerikli bir diyettir. Diyet hesabı yapılırken belli bir yağ, karbonhidrat ve protein oranı ile hesaplanır. Bu oran 4:1, 3:1, 2.5:1, 2:1, 1.5:1, 1:1 gibi değişebilir; pay kısmı yağı gösterirken, paydada ise kalan makro besinlerin toplamıdır. Bu orana karar verirken kişinin kanda veya idrardaki keton miktarı göz önünde bulundurulur. Buna doktor ve diyetisyenden oluşan bir ekip karar vermelidir. Ketojenik Diyet Hangi Durumda Kullanılır? Ketojenik diyetler, GLUT-1 transport yetersizliği, piruvat dehidrogenaz yetersizliği, mitokondriyal hastalıklar, Dravet Sendromu, Doose Sendromu, Rett Sendromu, Semptomatik Jeneraliz Epilepsi gibi hastalıklarda; son yıllarda da Alzheimer hastalığı, Parkinson hastalığı, travmatik beyin hasarı, Beyin Tümörü/Kanseri, Tip 2 diyabet, depresyon, otizm gibi hastalıklarda da uygulanıyor. Epilesi hastalarında uygulanan ketojenik diyetlerde amaç, vücudun metabolizmasını glikoz yerine başlıca yağlardan enerji sağlayacak şekilde yönlendiren ve bu sayede de nöbet oluşumunu engellemektir. Yani, bu diyetlerin açlığı taklit edip vücutta öncelikli olarak yağların kullanımını sağladığını söyleyebiliriz. Uluslararası Ketojenik Diyet Çalışma Grubu'nun Konsensus Raporu'na (2009) göre 2 ya da 3 antikovulsan ilaç kullanıldıktan sonra başarısız olunan durumlarda erken zamanda diyete başlanması gerekir. Bu diyet sayesinde nöbet sıklığında azalma, uyanıklık, dikkat gibi durumlarda ise artma sağlanabiliyor. Ketojenik Diyet Türleri Tabii bu uygulanan diyete de bağlı. Ketojenik diyet kendi içinde 4'e ayrılıyor. Bunlardan ilki, uygulanması ve takibi en zor olan ama başarısı en yüksek olan 'Klasik Ketojenik Diyet'. İkincisi, uygulanma bakımından daha rahat olan 'MCT- Orta Zincirli Trigliserit Diyeti. Üçüncüsü ve sonuncusu ise alternatif diyetler olarak da geçen, Modifiye Edilmiş Atkins Diyeti ve Düşük Glisemik İndeksli Diyet. Nöbetleri durdurmada etkin bir başarısı olan bu diyetin, yüksek yağ kullanımına bağlı olarak bazı yan etkileri bulunmaktadır. Tedavi süresi ortalama 3 yıl olan bu diyet, kişide asidozis , ağırlık kaybı, bulantı-kusma, ishal, hipoglisemi, hiperlipidemi, reflü riski, anemi, lökopeni, enfeksiyona yatkınlık gibi yan etkilere neden olabilir. Diyet Doktor Kontrolünde Yapılmalı Diyetin yapılmasına karar verme, izlem, her türlü ekstra işlem doktor ve diyetisyen takibinde olmalıdır. Ketojenik diyet, aynı kullanılan ilaca verilen önem gibi, hem takibinde hem de uygulanışında kimseye göre değişmemelidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/kilo-verme-hakkindaki-mitler-gercekler/", "text": "Kilo Verme Hakkındaki Mitler ve Gerçekler Mit 1: Mekik çekmek karnı düzleştirmek için idealdir. Gerçek: Mekik çekmek karın kaslarını geliştirmek için yapılacak çok iyi bir egzersizdir ama karın yağlarını eritmede en iyisi değildir. Mekiğin çalıştırdığı kas grubu çok fazla kalori yakmadığı için kilo verme konusunda çok yardımcı olmaz. Kilo vermek için mekik gibi küçük kasları değil, koşu bisiklet gibi büyük kaslara sahip bacak bölgesine odaklanmalısınız. Bir de mekik çekerken uygun pozisyonda olduğunuzdan emin olun. Aksi takdirde omurganızı incitmeniz ve kendinize zarar vermeniz çok muhtemeldir. Mit 2: Terlemek yağ yakımını hızlandırır. Gerçek: İnsanlar terlediklerinde derilerinden yağ mı çıkarıyorlar nedir, bu mit neden bu kadar yaygın anlamış değilim. Çokça terlerseniz bolca su kaybedersiniz. Terlemek deriyi soğutmak ve vücudun iç sıcaklığını sabit tutmak için var olan bir biyolojik işlevdir. Spor yaptığınızda bu yüzden terlersiniz ve hareketli olmak da yağ yakımını hızlandırır ama terlemek tek başına kilo vermeye yardımcı olmaz. Mit 3: Koşmak dizlerinize zarar verir. Gerçek: Böyle bir şey de yok. Amerika'da Stanford Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma yıllardır koşan yaşlı sporcuların dizlerinde herhangi bir sorun olmadığını buldu. Bu kişilerin dizleri koşmayan insanlardan daha kötü değildi. Aslına bakarsanız koşu gibi sporlar, futbol gibi sporlardan çok daha güvenlidir. Futbolda yapılan ani hareketler ve ivmeli hızlanmalar dizlere daha çok zarar verir. Kadınların koşarken diz sakatlanmaları geçirme riski erkeklerden 4 6 kat daha fazladır. Bunun sebebi kadınların quadriceps ve hamstring kasları arasındaki güç dengesizliğidir. Uzmanlar bu yüzden koşuculara aynı zamanda tam vücut güç antrenmanı da yapmalarını tavsiye ediyorlar. Mit 4: Spordan sonra vücudu esnetmek vücudun kendini daha hızlı toparlamasını sağlar. Gerçek: Kendinizi iyi hissetmenizi sağlıyorsa bu hareketleri yapmaya devam edin ama İtalya'da Milan Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar farklı bir şey gösteriyor. Antreman sonrasında yapılan esneme hareketleri kandaki laktik asit değerlerinde herhangi bir şey değiştirmiyor. Yani vücudu esnetseniz de esnetmeseniz de kaslarınızın yorgunluğu azalmıyor. Yorgunluğa olmasa da bu esneme hareketlerinin yine de faydası var. Eklemlerin esnekliğini artırmanın en iyi yolu, vücut sıcakken yapılan esneme hareketleridir. Mit 5: Sporun yararını görmek için en az 45 dakika terlemelisin."} {"url": "https://sinirbilim.org/kilo-verme-konusunda-kim-daha-hizli/", "text": "Kilo Verme Konusunda Kim Daha Hızlı? Çevremizde çoğu zaman kadınların kilolarından şikayetçi olduğunu duyarız. Birçok kadın yiyip içtiklerine çok dikkat etmesine veya spor yapmasına rağmen kilo veremediğinden yakınır. İbreyi erkeklere çevirdiğimizde ise fazla kilolar çoğu zaman Türk kası, balkon çıkmış yine gibi sadece birer espri konusudur. Kilo konusu erkeklerde çok göze batmadığından birçok insan da erkeklerin daha hızlı kilo verebildiğini düşünmektedir. Aslında erkeklerin kadınlardan daha hızlı kilo verebilme gibi bir yeteneği yoktur, bu sadece bir mittir. Ancak özellikle kas/yağ oranından kaynaklanan kadın-erkek fizyolojisi arasındaki farklar bazen dengeleri değiştirebilir. Kilo veremediğinden yakınan çok sayıda kadın varken bu konuda şikayetçi olan erkek sayısı neden çok azdır veya yoktur? Herhangi bir erkek ve kadın aynı anda kilo vermeye karar versinler, aynı diyeti yapsınlar ve aynı egzersizleri uygulasınlar. Aradan 1 2 ay sonra erkek aynaya baktığında kendini zayıflamış görürken, kadının ise hayal kırıklığına uğraması çok muhtemeldir. Erkekler Kilo Verme Konusunda Daha Şanslı Görünüyor Çok tuhaf bir şekilde erkekler daha hızlı kilo veriyor gibi gözükmektedir çünkü fizyolojik olarak daha iri yapılıdırlar. Aslında bir kişinin ne kadar hızlı kilo verdiği cinsiyetle alakalı bir konu değildir. Kilo verme hızı daha çok iri ve minyon yapıya sahip olmakla alakalıdır. Bir kişinin boy, kilo ve kas kütlesine bağlı olarak değişen vücut yapısının büyüklüğü kilo vermede oldukça etkilidir. İşte bu noktada iri yapılı bireylerin minyon yapılılara karşı bir avantajı vardır. Erkekler de ortalama olarak kadınlardan daha uzun ve daha fazla kas kütlesine sahip oldukları için vücutlarının da daha fazla kalori yakması gerekmektedir. Kas/yağ oranı dengeleri erkeklerin lehine çeviriyor. Kadınlar Ne Yapmalı? Kadınlar boy uzunluklarını değiştirmeleri için pek bir şey yapamaz ama vücutlarının kas/yağ oranlarını değiştirmek için harekete geçebilirler. Bazı kadınlar günümüzde hala spor salonuna gidip egzersiz yapmanın onları iri yapılı yapacağını ve daha az kadınsı göstereceğini düşünüyor. Bu görüş yanlış olmakla birlikte egzersiz yaparak kas yapmak söz konusu kilo vermek olduğunda bir kadının en iyi dostudur. Kaslar dinlenme halinde bile doğal olarak yağlardan daha fazla kalori yakar. Testosteron Kilo Vermek İçin Çok Etkili Egzersiz ve kas yapmada da erkeklerin kadınlara karşı fizyolojik bir avantajı bulunuyor: testosteron. Testosteron erkeklerde testislerde Leydig hücreleri tarafından kadınlarda ise yumurtalıkta üretilir ancak erkeklerde üretilen testosteron miktarı çok daha fazladır. Erkeklerin gelişimsel süreçte kas kütlelerinin kadınlardan daha fazla olmasını sağlayan da bu hormondur. Bu hormonun miktarının fazla olması kas yapmayı da erkekler için kolaylaştırır. İleri Okuma: Testosteron Nedir?"} {"url": "https://sinirbilim.org/kilo-vermek-icin/", "text": "Hızlı Bir Şekilde Kilo Vermek İçin Ne Yapmalı? Çoğumuz hayatının bir evresinde kilo vermek için çaba harcamıştır. Şöyle bir zihninizi yoklayın çok zayıf biri değilseniz muhtemelen sizin de geçmişinizde bir diyet girişiminiz olmuştur. Kilo vermek için insanların ilk başvurduğu yöntem metabolizmayı hızlandırmaktır. Kaba bir hesapla, hızlı bir metabolizma otururken bile hızlı bir yağ yakımı demektir. Bazal metabolizma hızını artırmanın ise birçok yolu vardır. İnsan metabolizması 40 yaşından sonra yavaşlamaya başladığı için bu yaştan sonra hızlandırmak çok daha önemlidir. Şimdi bazı yöntemlerden bahsedelim. Vücudunuzun Kas Kütlesini Artırın Güç antremanları kaslarınızı güçlendirmek ve hacmini artırmak için çok yararlıdır. Hem antreman esnasında hem de antremandan sonra kaslarınız güçlenir ve bol bol kalori harcamış olursunuz. Yağ dokusu yerine kas dokusunu beslemek daha fazla kalori isteyen bir iştir ve bu da metabolizmanızı %15'e kadar hızlandırmanızı sağlar. Haftada en azından 2 defa güç antremanlarına giderek kaslarınızın hamlaşmamasını sağlayın ve vücudunuzun yağ yakmasına yardımcı olun. Kardiyo Egzersizi Çalışın Ağırlık çalışarak kaslarınızı zorladınız ama bunun yanında bir de kardiyo çalışmasıyla takviye edebilirsiniz. Koşu ve aerobik egzersizleri kas yapmanızı sağlamaz ama inanılmaz bir şekilde kilo vermenize yardımcı olur. Özellikle koşu göbeğini eritmek isteyenler için ideal bir egzersizdir. Araştırmacılar kilo vermek için çalışanlara HIIT öneriyorlar. Bu şekilde çalışmayı bıraktıktan 36 saat sonrasına kadar kalori yakmaya devam ediyorsunuz. Kilo Vermek İçin Sık Sık Yiyin Sık sık yiyin derken çok yemek yiyin demek istemiyoruz. Vücudun kilo almasındaki en büyük etkenlerden biri ani olarak fazla kalori alımıdır. Bir defada 1000 kalori alırsanız vücut bunların hepsini kullanmayacağından yağa çevirecektir. Bunun yerine az ama sık yediğinizde hem aldığınız toplam kalori miktarı daha az olacak hem de kan şekeriniz aniden yükselmeyecektir. Özellikle meyve sebzeler içerdikleri uzun zincirli şekerler sayesinde vücuda kontrollü bir şekilde karbonhidrat sağlarlar. Sofranızdan Baharatları Eksik Etmeyin Geçenlerde katıldığım bir kongrede bir posterde yazıyordu: Az tuz çok baharat. Yapılan araştırmalar acı baharatlı yiyeceklerin metabolizma hızını %8'e kadar artırabileceğini gösteriyor. Bu etkiler kısa sürelidir aslında ama yine de yarar yarardır. Siz yemek sonrası elde ettiğiniz fazladan enerjinin keyfini çıkarın. Türk kültüründe en çok kullanılan acı baharat muhtemelen isot ve diğer pul biberlerdir. Kilo Vermek için Hormon Dengesi Çok Önemlidir Metabolizmanızın dengesini korumada birçok hormon görev alır. Bu hormonların eksikliğinde veya fazlalığında vücutta pek çok sorun ortaya çıkabilir. Örneğin metabolik hormon eksikliğinde görülen hipotiroidizm çok kilo almanıza neden olur. Büyüme hormonu ve testosteron gibi hormonlar ise kas yapınızı artırıp size enerji harcatan hormonlardır. Bunların eksikliğinde de kendinizi yorgun ve bitkin hissedersiniz. Böyle durumlarda doktorlar hormon optimizasyon terapisi uygulayarak metabolik hızınızı artırabilir ve sizin sağlıklı kilo vermenizi sağlayabiliyor. Protein Tüketin 3 dilim baklava yediğinizde midenize giren glikoz ve sakkarozlar küçük moleküller olduğu için fazla sindirilmeye gerek duymadan hemen hızlı bir şekilde kana karışır. Meyve şekerleri polisakkarit olduğu için sindirilmesi daha uzun sürer ama bunlardan da uzunları vardır. Proteinler hem 3 boyutlu şekilleri hem de uzun amino asit zincirleri ve peptit bağları sayesinde parçalanmaları diğer yiyeceklerden daha uzun sürer. Haliyle proteinlerin sindirimi de daha fazla enerji gerektirecektir. Yağ ve karbonhidratlardan aldığınız enerjinin sadece %5-15'i sindirime giderken, proteinlerde sindirime harcanan enerji miktarı %20-30'lara kadar çıkar. Bu durum da proteinlerin kalori yakımına daha çok katkı sağladığını gösteriyor. Proteinlerden aldığımız fazla kalorin büyük çoğunluğu yağa dönüşmek yerine kas yapımına harcanır ve kas metabolizması da yağ yakımını hızlandırır. Protein almak için illa ki et yemenize gerek yok, baklagiller, yumurta, peynir ve diğer süt ürünlerinde de bol miktarda protein bulabilirsiniz. Her Gün Kahve İçin"} {"url": "https://sinirbilim.org/kimdi-bu-neandertaller/", "text": "Kimdi bu Neandertaller? Aynı atadan evrildiğimiz ancak atamız değil de kuzenlerimiz olan Neandertaller günümüzden 500.000 yıl önce Avrupa ve Ortadoğu'da evrimleşmişlerdi. İnsan yani Homo Sapiens de Neandertaller ile aynı yıllarda ancak farklı coğrafyada yaşadılar. Sapiensler Doğu Afrika'da evrimleşti. Daha sonra Neandertaller'in bulunduğu coğrafyaya gelerek bu cinsler birbiriyle çiftleşebildi. Günümüzden 30.000 yıl önce ise Neandertaller'in yok olduğunu biliyoruz ancak nasıl ve ne şekilden ortadan kalktıkları gizemini koruyor. Bilim adamları, paleontologlar, arkeologlar biz Sapiensler'in bu türü yok edebilmiş ihtimali üzerinde duruyor iken kimisi de Sapiens ve Neandertaller'in çiftleşmesi sonucunda onların yavaş yavaş, zamanla asimile olarak yok olduğunu söylüyor. Kimi araştırmacılarda buzul çağında yaşayan Neandertaller'in değişen iklim koşullarına uyum sağlayamayarak yok olduğunu ileri sürüyor. Neandertaller ile karşılaştığımız ilk noktanın Mezopotamya olduğu ileri sürülüyor olsa da bu da gizemini koruyan bilgilerden bir tanesi. Hikayenin oldukça kısa özeti bu şekilde. Sapiensler Neandertal Geni Taşıyor mu? Bu konuda karşıt teoriler olmasına karşın sadece Neandertaller'e ait bir takım genler özellikle Avrupa'da yaşayan insanların genomunda % 0,2 ila 0,4 oranında Neandertal geni bulunduğu iddia edildi. Eğer gerçek buysa, bugünkü Asyalılar saf Sapiens değil Sapiens ve Neandertaller'in karışımıdır. Buna karşılık bazı teoriler diğer insan türlerinin farklı anatomileri olduğunu, farklı çiftleşme ve hatta farklı vücut kokuları olduğunu ileri sürerek birbirlerine cinsel ilgi duyma ihtimallerinin düşük olduğunu söylüyor. Bu yüzden iki tür birbirinden tamamen ayrışmış bir biçimde var oldular ve Neandertaller ile birlikte onların genleri de yok oluşa sürüklendi. Bu teoriden yola çıkarsak eğer Sapiens diğer türlerle hiç karışmadan varlığını sürdürerek bugünkü insan haline geldi. Eğer gerçek bu şekilde ise günümüzdeki insanlarının tamamı yani bizler Saf Sapiensleriz. Ancak yapılan araştırmalar ve fosillerden elde edilen sonuçlar modern Ortadoğu ve Avrupa insanı DNA'sının yüzde 1 ila 4'ünün Neandertal DNA'sı olduğu ortaya çıktı. Biraz da Neandertal Anatomisi Neandarteller Sapiensler'den daha güçlü ve kaslıydı. Düz ve dışa çıkık bir kafatası, geniş bir alın yapısı ve büyük bir burunları vardı. Yukarıda ki görselden hareketle bu türün burunlarının ne denli büyük olduklarını görebilirsiniz. Neandertal hakkında bildiklerimiz yalnızca şu ana kadar tamamlanmış 30'dan az iskelet sayesinde olabildi. Bu iskeletler incelendiğinde çok sert yapılara ve aşırı geniş vücutlara sahip oldukları gözlemlendi. Araştırmalardan elde edilen sonuçlar bugün ki insanlardan 2 misli güçlü olduklarını gösteriyor. Neandertaller buzul çağında doğmuşlardı. Belki de bu kadar sert ve güçlü vücutları olmasaydı türleri o kadar uzun süre ayakta kalamayabilirdi. Buzul çağında yaşamak demek o dönemin yırtıcı hayvanlarıyla -ki bunlar ayılar kurtlar olabilir- tehlikeli iklim koşullarıyla, sert geçen soğuklarla mücadele etmek demekti. Sert iklime uygun sert bir beden Neandertallerin tehlikelerle dolu bu dünyada yüz yıllarca yaşamasına olanak sağladı. Çocuk, yetişkin, kadın hiç fark etmez genetikleri ve DNA dizilimi bu şekilde oldukları için aşırı geniş vücutları olduklarından bahşetmiştim. Bunun yanı sıra oldukça geniş omuzları, tıknaz kolları ve bacakları vardı. Bütün ayrıntılarıyla buzul çağına adapte olmuşlardı. Beyinlerinin nasıl çalıştığına dair ne yazık ki henüz bir bilgi yok. Beyinlerinin nasıl çalıştığına dair bilgileri davranışlarından yola çıkarak arkeolojik kalıntılar vasıtasıyla çözebiliriz. Ateş Neandertaller ateşi evcilleştirmekte ustaydılar. Yapılan araştırmalar Neandertallerin ateşi soğuk havalarda vücut ısılarını korumak veya ateşin üzerinde avladıkları hayvanların etini, kabuklu yemişleri pişirmek üzere kullandıkları tahmin ediliyor; tabii ki ateşin etrafında toplanıp şarkı söylemiyorlardı. Neandertallerin ateşi günlük olarak kullandıklarını yapılan arkeolojik kalıntıların incelenmesi ile biliyoruz. Ateşi yaktıkları yerde ikinci bir kez ateş yakmıyorlar bu iş için başka bir alanı kullanıyorlardı. Ateşi yaktıkları yerde bir takım izler, yedikleri etlerin kemikleri bulunuyordu. Bu kemikler genelde avladıkları hayvanların kemikleri oluyordu. Bu Kadar İlkel Bir Tür Senelerce Nasıl Ayakta Kalabildi? Alet Bunun cevabını Amerikalı bilim adamları alet yapmak şeklinde cevaplıyor. Neandertaller kayaları yontup çabuk iş gören ve kullanışlı aletler ortaya çıkarıyorlardı. Bu konuda oldukça iyilerdi. Bir kayayı yontup belki de avlamak için sivri bir uç, ustura keskinliğinde bir şey elde etmek oldukça beceri gerektiren bir işti. Vücut yapılarının bir taşı yontmak konusunda güçlü olduğunu düşünüyorum. Asıl beceri o sivri ucun bir canlıya zarar verebileceğini, bu şekilde hayvanları avlayabileceklerini bilmeleriydi. Onlar için alet hayatta kalmak ile açlık arasındaki ince çizgiyi anlatıyordu. Aletleri yapmak için karmaşık bir planlamaya ve ustalığa ihtiyaç vardı. Kayaları yontup ortaya çıkardığı aletler avlanmak veya başka kullanımları dışında iletişim aracı haline gelmiş olabilir. Neandertaller iş birliği yaparak ve pusu kurarak avlanıyorlardı. Avlanma sırasında bu iş birliği onlar arasında bir şekilde bir iletişimin olduğunu gösteriyor olduğunu düşünüyorum. Neandertaller sanat yapıp, mücevher üretmişler, ölülerini gömmüş ve farklı ve karmaşık bir dille konuşmuşlardı. Neandertaller Bizden Daha Büyük Beyne Sahipti Neandertal beyni, araştırmalarda kullanılan kafatası kalıntılarına göre 1600 cm3 büyüklüğünde olduğu tespit edilmiş. Yani insan beyninden daha büyük bir beyin. Homo Sapiens 1400 cm3'lük bir beyne sahiptir. Sinirbilim ile uğraşanların kafasında bir takım madem beyinleri bu kadar büyüktü nasıl Sapiens gibi düşünemediler soruları belirebilir -ki ben merak etmiştim-. Araştırdıkça neandertallerin insana göre oldukça keskin bir görme yeteneğine sahip oldukları ve neandertal beyninin görmeye ayrılan kısmının oldukça büyük olması sosyal iletişim kurma, organizasyon, planlamama gibi yüksek beyin işlevlerinin yerleşebileceği çok az alan kalmıştı. Görme alanına ayrılan bu büyük kısımda neandertallerin sosyal ağlar kurmakta ve organize toplumlar yaratmakta başarısız olmalarına neden oldu. Görme alanına ayrılan kısmın bu denli büyük olması bilim adamlarınca yaşadıkları buzul çağından kaynaklandığını ileri sürüyor. Bugün bile yapılan araştırmalar az ışık alan bölgelerde yaşayan insanların görme alanları daha geniş olduğunu ileri sürüyor. Neandertaller başlı başına ayrıca ele alınması, araştırılması gereken keyifli bir konu benim için. Yazımın kaynağını birçok makale, video ve kitaplardan elde ettim. Belki bir sonra ki yazı biz yani Sapiens'in tarihine özgü olur. Şimdilik neandertallerin beyinlerine ve kültürlerine dair çalışmalar devam ediyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/kimerizm-nedir-onemlidir/", "text": "Kimerizm Nedir ve Neden Önemlidir? Genetik kimerizm farklı zigotlardan çoğalan hücrelerin tek bir organizma oluşturması olarak bilinen biyolojik terimdir. Hem insanlarda hem de diğer hayvan ve bitkilerde görülebilen kimerizm canlılara çeşitli özellikler kazandırabilir. Hayvan kimeraları döllenmiş yumurtaların birleşmesiyle oluşur. Bitkilerde ise hücre bölünmesi sırasında oluşan mutasyonlar aynı zigottan farklı tipte dokuların oluşmasına neden olabilir. Genetik mutasyonların en tehlikeli olduğu zaman hücrenin bölünmeye başladığı zamandır. Hatta bir biyolog bununla ilgili şu sözü söyler: Bir hücrenin yapacağı en tehlikeli iş bölünmektir. Kimerizmin canlılarda birçok görülme şekli vardır. Deri rengi, göz rengi veya kan grubu bunlardan bazılarıdır. Bazen fenotipte herhangi bir değişiklik görülmez ancak genotipte kimerizme rastlamak mümkün olabilir. Hayvanlarda organ nakli de kimerizme neden olabilen bir durumdur. Vericinin DNA'sı ile alıcının DNA'sı birbirinden farklı olduğu için organ nakli olduğu zaman canlı vücudunda iki farklı genom bulunur. Dışarıdan gelen yabancı genom bazı durumlarda kendi hükümranlığını kurar ve kendi kurallarını uygular. Örneğin, kemik iliği nakli bazen kişinin kan grubunu değiştirebilir. Kimerizm ve Mosaisizm Farkı Kimerizmin ne olduğunu anlamaya çalışırken onu mosaisizmden ayırmak gerekir. Bu iki biyolojik kavram genotipik farklılıklar açısından birbirinden farklıdır. Mosaisizmde tüm hücreler aynı zigottan çoğalmışlardır ancak bazı hücre grupları genetik olarak birbirinden farklıdır. Bu farklılığın sebebi hücrelerin doğru bir şekilde bölünmemesi veya mutasyonlar olabilir. Kimerizmde ise hücre grupları farklı zigotlardan çoğalmıştır. Hücre genomlarının birbirinden farklı olmasının temel sebebi farklı zigotlardan gelmeleridir. Kimerizm canlılarda çok önemli tıbbi durumlara ve fenotiplere yol açabilir. Bunlardan biri eskilerin hünsa dediği tam olarak bir cinsiyete ait olmayan fenotip oluşumudur. Hünsalar veya erdişiler görünüş ve anatomik olarak farklı cinsiyetlere sahip insanlardır. Örneğin görünüş olarak kadın ama anatomik olarak erkek bir kişi bu sınıfa girer. Annenin rahmindeki döllenmiş iki yumurta farklı cinsiyetler taşıyıp birbiriyle birleşirse bu durumda bahsettiğimiz gibi kimerik bir birey oluşabilir. Biraz daha eski zamanlarda mosaisizmi kimerizmden ayırmak çok zordu. Tek nükleotid poliformizmi dizileme yöntemlerinin geliştirilmesiyle beraber bilim insanları kimerizm ve mosaisizm ayrımını çok daha kolay yapılabildiler. Bu yöntemle kimerik bireylerin vücutlarındaki hücre popülasyonları analiz edilmeye ve hangi hücrelerde hangi DNA parçalarının farklı olduğu tespit edilmeye başlandı. Mikrokimerizm Mikrokimerizm isminden de anlaşılabileceği gibi kimerizmin daha küçük boyutlardaki halidir. Bunda çok az sayıdaki hücre canlının diğer hücrelerinden genetik olarak farklıdır. Çoğu insan annesiyle özdeş birkaç hücre ile doğar. Bu hücrelerin oranı sağlıklı insanlarda yaşlandıkça azalır ve kişinin kendi hücreleri çok büyük bir baskınlık kazanır. Annesinin DNA'sıyla özdeş genetiğe sahip hücreleri fazla sayıda barındıran kişilerde otoimmün hastalıkların daha fazla ortaya çıktığı tespit edilmiştir. Bunun sebebi muhtemelen bağışıklık sisteminin bu hücreleri düşman gibi görüp onlara saldırmalarıdır. Bir nevi vücutta bir iç savaş çıkıyor ve otoimmün hastalıklar baş gösteriyor. İlginç Bir Kimera Vakası Amerika'da şarkıcı Taylor Muhl bir gün vücudunun sol tarafını kaplayan doğum lekesini doktora göstermek istedi. Doğum lekeleri özel bir şekli olmayan küçük koyu lekelerdir. Muhl'un doğum lekesi ise vücut rengini tam ortadan iki ayırıyordu. Çok keskin ve düz bir geçiş. Bu durum şimdiye kadar herhangi bir ciddi sağlık sorununa yol açmamıştı ama ileride ne olacağını merak ediyordu. Muhl vücudunun sol tarafındaki her şeyin sağ taraftakinden biraz büyük olduğunu söylüyordu. Ağzının sol tarafında daha fazla diş vardı. Bunun yanında bazı yiyeceklere, ilaçlara, mücevhere ve böcek ısırıklarına alerjisi vardı. Bütün bunların doğum lekesi ile ilişkili olacağı aklına gelmemişti. Doktora muayene oldu ve sonunda kendi vücudu ile keşfettiği gerçek onu şok etmişti. Muhl anne karnında ikiz kardeşini kendi vücuduna hapsetmişti. Şimdi onun genetik kodunu taşıyordu. Vücudunun sol tarafındaki doğum lekesi dediği izlerın, fazlalıkların kaynağı kardeşinin genetik materyaliydi. Taylor Muhl iki farklı DNA taşıyan bir kimeraydı. Yazımızın ana görselinde kimera bir kedi görüyorsunuz. Kimeralar iki farklı genetik kod taşıdığı için iki farklı ten rengine sahip olabilir. Muhl'un alerjilerinin kaynağı da kimerizmdir. Muhl'un durumu tetragametik kimerizm olarak adlandırılıyor. En nadir kimerizm türü. Anne rahminde iki yumurta iki farklı sperm ile döllenip çift yumurta ikizleri oluşuyor. Çift yumurta ikizlerinin olma ihtimali %2,28'dir. İki yumurta döllenip iki zigot oluştuktan sonra her zigotun farklı DNA'sı vardır. Bunları farklı zamanlarda doğan iki kardeş gibi düşünebilirsiniz. Farklı spermler farklı yumurtaları döllüyor. Zigotlar hemen bölünmeye ve farklı plasentalar aracılığıyla beslenmeye başlar. Ancak Muhl çok küçükken ikiz kardeşini kendi vücuduna almış."} {"url": "https://sinirbilim.org/kimyasal-maddeler-kilo-aldirabilir/", "text": "Kullandığımız Ürünlerdeki Kimyasal Maddeler Kilo Aldırabilir 21. yüzyılda elimize aldığımız her şeyde bir koruyucu, renklendirici veya tatlandırıcı bir kimyasal madde bulunuyor. Su içiyorsunuz, pet şişe bisfenol A maddesi ile kaplanmış. Yemek yapacaksınız, teflon tavanız baştan başa koruyucu maddeden oluşuyor. Yediğimiz tatlıların çoğunda glikoz veya fruktoz şurubu var. Neden bu yüzyılda doğdum diye düşünebilirsiniz ama bunların bir çözümü var. Vücudumuzun alışık olmadığı, evrimsel sürecimizde karşılaşmadığımız bu maddelerin çoğu vücudumuza zarar veriyor. Bu kimyasal maddeler kilo aldırabilir. Kilo vermek isteyenlere diyetisyenler paketli yiyeceklerden uzak durmasını ve bolca sebze meyve yemelerini tavsiye ederler. Sebze ve meyveler bünyelerinde yüksek miktarda su bulundurduğundan hem tokluk hissi yaratır hem de enerji ihtiyacımızı karşılar. Öte yandan katkı maddeleri hiç kalori içermese bile hormonal sistemimizi bozduğundan tek başlarına kilo aldırabilir. Eğer önüne geçilemezse bu maddeler obeziteye bile yol açabilir. Hangi Kimyasal Maddeler Kilo Aldırabilir? Amerika'da Harvard Tıp Fakültesi'nde yapılan araştırmalar perfluoroalkil ve polifluoroalkil adlı kimyasal maddelerin çok sayıda tüketici ürünlerinde kullanıldığını saptamış. PFAS'lar yapışmaz tava tencerelerden su tutmaz kumaşlara, temizlik ürünlerine kadar çok geniş bir yelpazede kullanılıyor. Bu maddelerden kaçmanız mümkün değil. Hayatınızın bir yerinde mutlaka onlarla haşır neşir oluyor, vücudunuza alıyorsunuz. Yapay yollarla üretilen PFAS'ler vücuda girdikçe birikmeye başlıyor ve uzun süre vücudunuzda kalıyor. Vücutta biriken bu yapay kimyasal maddelerin sağlığa çok sayıda zararı var. Tiroid hastalıklarına yol açıyor, üreme sorunlarını beraberinde getiriyor, düşük yapma riskini artırıyor. Hamile olma ve hamileliklerin başarıyla sonlanma oranı yıldan yıla düşüyor. Tiroid hastalıkları daha yaygın hale geldi. En sık karşılaşılan sorunlardan biri de bu kimyasal maddeler kilo aldırabiliyor. İleri Okuma: Kilo Verme Hakkındaki Mitler ve Gerçekler Herkes Fazla Kilolardan Şikayetçi Kendi kilosundan memnun insanlar artık parmakla gösterilir oldu. Kimse halinden memnun değil. Bunda biraz moda algısının da katkısı var, itiraf etmek gerekir. Ancak çok kolay kilo aldığımız gerçeğini de göz ardı edemeyiz. Vücutlarımızın hormon mekanizması katkı maddeleri yüzünden afallamış durumda olduğu için kilo dengemiz çok kolay bozuluyor. Perhiz yapıyorsunuz yine işe yaramıyor çünkü PFAS'lere maruz kalan kişiler perhizden sonra bile kilo alabiliyor ve daha düşük bir metabolizma hızına sahip oluyor. Harvard Tıp Fakültesi'ndeki bilim insanları prediyabetik aşamadaki obez veya aşırı kilolu 950 kişinin yaşam şartlarına baktılar. Bu insanlar nasıl besleniyor, hangi eşyaları kullanıyorlar, ne kadar spor yapıyorlar hepsi incelendi. Burada prediyabetik aşamayı da kısaca açıklayalım. Halk arasında gizli şeker olarak bilinen diyabetin bir adım öncesidir. Hastada insülin direnci başlamış, kan şekerinin seviyesi yükselmiştir. Ancak hastaya diyabet tanısı koymaya yetecek kadar belirti yoktur. Katılımcılar 15 Yıl Takip Edildi Araştırmaya 1996 ve 1999 yılları arasında 957 kişi katılmış ve katılımcılar 15 yıl boyunca takip edilmiştir. Dünyanın kaç ülkesinde böyle bir araştırma yürütülebilir diye bir sormak lazım. Çalışmanın amacı bir kilo verme programının tip 2 diyabetin ortaya çıkışını geciktirip geciktirmeyeceğini öğrenmekti. Bütün katılımcılar prediyabetik aşamada olduğu için risk altındaydı. Bir gruba kilo verme programı uygulanırken diğerleri kontrol grubu olarak seçildi. Çalışmanın başında herkesten kan örneği alınarak başlangıçta kanlarında bulunan PFAS miktarı ölçüldü. Kilo verme grubuna seçilen kişiler perhiz uyguladı, spor yaptı ve davranışlarını hayat tarzını değiştirmek zorunda kaldı. Bütün program boyunca ilgili sağlık profesyonellerinden danışmanlık aldılar. Kontrol grubundakiler de perhiz ve spor yaptılar ancak yaptıkları uygulamalar kilo vermelerine yardımcı olmayacak şekilde ayarlandı. Diğer bir deyişle bu grubun yaptığı her şey plaseboydu. Burada şunu belirtmekte fayda var. 957 kişiden kimin kilo verme grubuna kimin kontrol grubuna düşeceği rasgele belirlendi. Bu yönteme randomizasyon denir ve tüm seçimler bir algoritma tarafından otomatik olarak yapılır. Kilo verme programındaki kişiler hızlı bir başlangıç yaptılar ve ilk yılın sonunda 7 kilo verdiler. Başlangıç harikaydı ama devamı gelmedi. Katılımcılar aynı programı uygulamalarına rağmen kilo almaya başladılar ve verdikleri kiloların çoğunu geri aldılar. Hayatlarındaki sentetik kimyasal maddeler ve içerisindeki PFAS'lar boş durmuyordu. 10 yılın sonunda ilk kilolarıyla kıyaslandığında sadece 2 kilo vermişlerdi. Bunca diyet, spor, beslenme danışmanlığı sadece 2 kilo için miydi? PFAS'ların Artışı Kilo Alımını Tetikliyor Çalışmanın nasıl yapıldığından bahsettikten sonra PFAS'lerin kilo alımıyla olan ilişkisine geri dönelim. 90'lı yıllarda çalışmaya alınan kişilerin kanında yıldan yıla daha yüksek PFAS görülüyordu. Plasebo grubundaki kişilerin kanlarındaki PFAS seviyesi ikiye katlandığında kişilerde 1.8 kiloluk bir artış görüldü. Ancak etkili bir diyet ve egzersiz programı uygulayan kişilerde kilo alımı gözlenmedi. 15 yılın verileri değerlendirildiğinde kimyasal maddeler ve içerisindeki PFAS'ların obezitenin önünü açtığını ve kanda birikmesinin önemli bir etken olduğunu söyleyebiliriz. Plasebo grubunda bu maddelerin kilo alımına yol açtığını gördük ama diğer grupta da bunu engelleyebileceğimizi gördük. Araştırmacılar obez ve aşırı kilolu kişilerin tip 2 diyabet riskinin oldukça yüksek olduğunu belirtiyorlar. Ancak diyabete yakalanmadıysanız bunu engellemek için geç değil. Doktorunuzun yardımıyla ve sizin çabalarınızla sağlığınızı koruyabilirsiniz."} {"url": "https://sinirbilim.org/kinesin/", "text": "Kinesin: Hücre İçi Taşımada Kilit Bir Protei Hücre içi iskeleti bir hücrenin iç yapısında madde taşınması, hücrenin şeklinin sağlanması gibi görevlerde en temel birimlerden biridir. Ökaryotlarda hücre içi iskeletin en önemli yapıtaşlarından biri de kinesin motor proteinleridir. Kinesinler mikrotübül iplikleri üzerinde hareket ederler ve biyolojik materyallerin taşınmasında görev alırlar. Bu taşıma işleminde enerji olarak ATP harcanır. Nöronlarda aksonal taşımada da kinesin proteinleri çok önemli görevler üstlenir. Hücre İçi Taşımada Kinesin Proteinleri Hücrenin iç ve dış ortamlarında sürekli bir madde alışverişi vardır. Lisedeki biyoloji derslerinden hatırlarsınız. Oksijen gibi çok küçük moleküller difüzyon yoluyla hücre içine girebilirler. Glikoz gibi büyük moleküller ise hücre zarından geçemeyip aktif taşıma işlemi ile hücre içine alınırlar. Hücre içine giren büyük moleküller sitoplazmada nereye gidiyor? Glikoz solunumda enerji üretmek için ham madde olarak kullanılır. Hücre zarından geçen glikoz molekülleri mitokondriye nasıl ulaşacak? Hücresel ölçekte baktığımızda bu yol biraz uzun olabilir. Hücre içi taşıma sisteminde motor proteinler dışarıdan gelen molekülleri içeri, içerideki molekülleri de dışarı taşırlar. Kinesin proteinleri çok sayıda vezikül ve organelin hücre içinde doğru yere ulaştırılmasından sorumludur. Bu taşıma işleminde kinesin bir hamal gibi yürür. Her bir adımı 8 nanometre olup bir ATP harcar. Kargo dağıtım şirketlerinde nasıl ki kargoları merkeze getiren ile dağıtan birimler farklı ise hücrede de durum böyledir. Mikrotübüller üstünde her protein belirli bir yönde gider. Proteinlerin artı ve eksi kutupları olduğu için her proteinin belirli bir konformasyonel şekli vardır. Kinesin proteinleri bir mikrotübülün artı ucuna doğru ilerlerler. Bu taşıma şekline anterograd taşıma denir. Özellikle nöronların aksonlarında bu çok önemlidir. Ancak maya hücrelerinde Cin8 adlı kinesinin eksi kutba doğru da yürüyebildiği görüldü. Bu da kinesinlerin bilmediğimiz daha birçok özelliğinin olduğunu gösteriyor. Belki daha birçok kinesin Cin8'de olduğu gibi her iki yönde de yürüyebiliyor. Kinesinlerin Yapısı Kinesinler iki ağır, iki de hafif zincirden oluşurlar. Bunlar iki yuvarlak baş domaini ve çift kıvrımlı uzun kuyruğu oluşturur. Taşınacak çoğu biyolojik materyal kinesinlerin hafif zincir kısmı olan kuyruğa yapışır. Sadece bazı moleküller yuvarlak ağır zincire bağlı olarak taşınır. Kinesinin baş kısmında iki tane bağlanma alanı vardır. Biri baş kısmını mikrotübüle bağlar, diğeri de ATP'ye bağlanır. ATP'nin hidrolizinden açığa çıkan fosfat kinesinin konformasyonel yapısını değiştirerek mikrotübül üzerinde ilerlemesini tabiri caizse adım atmasını sağlar. Kinesin Yürüme Mekanizması"} {"url": "https://sinirbilim.org/kis-veya-ilkbahar-sizofren/", "text": "Kış Veya İlkbahar Aylarında Doğduysanız Şizofren Olma İhtimaliniz Daha Yüksek Olabilir! Şizofreni en genel ve pek çok kimse tarafından kabul gören tanımıyla, kişinin duygu ve düşüncelerindeki anormal sapmalarla birlikte görülen gerçeklerden kopma, gerçek ile gerçek dışının ayırt edilememesi, aşırı şüphecilik ve yanılsamalarla ortaya çıkan kronik ruhsal bir bozukluktur. Halk arasında kişilik bölünmesi olarak bilinse de ikisi arasındaki farklılıklar zaman içerisinde birçok çalışmayla ortaya konmuştur. Şizofreninin toplumda yaklaşık %1 oranında görüldüğü ancak bu durumdan muzdarip hastaların yaşamını çok daha büyük oranlarda etkilediği bilinen bir gerçektir. Birçok bilim insanı şizofreninin nedenleri ve tedavisi gibi konular üstünde senelerdir araştırmalarını ve çalışmalarını yürütmektedir. Bu araştırmalar ve çalışmalar sonucu şizofreninin genetik yatkınlık sonucu oluşabileceği görülmüştür ve hatta şizofreniyi etkileyen genlerden bazıları tespit bile edilmiştir ancak şizofreni tek gene bağlı bir hastalık olmadığından bu genler üstünden hastalığın meydana gelmesinin önüne geçmek veya tedavinin sağlanması oldukça zor ve henüz mümkün değildir. Genetik yatkınlıkla birlikte çevresel birtakım etmenlerin de şizofreni oluşumunu tetikleyebileceği zamanla anlaşılmıştır. Bu etmenlerden bazıları aşırı stres, viral enfeksiyonlar ve gün içerisinde değişen hormon seviyeleridir. Tüm bunların birer etmen olması, beyni etkileyeceği için size ilk bakışta normal gelebilir. Ancak bulgular bununla sınırlı değil. Yapılan birçok araştırma şizofreni görülen hastaların doğum aylarının büyük oranda kış ve ilkbahar olduğunu göstermiştir. Gelin bu bulguyu biraz daha yakından inceleyelim! Şizofreni Hastaları Büyük Oranda Kış ve İlkbahar Aylarında Doğuyor! Bugüne dek farklı tarihlerde, farklı coğrafyalarda, farklı bireylerle yapılan araştırmalarda hastaların genetik yatkınlıkları, aile yapıları, sosyal etmenler, meslek grupları, ekonomik durumları incelenmiştir ancak özellikle sosyal etmenlere bakıldığında hemen hemen her gruptan insanda hastalığın görülebileceği araştırmacılar tarafından fark edilmiştir. Üstelik bu tarz etkenlerde hastalığa sebep olduğunun öne sürülebileceği net bir sonuç yoktur çünkü genel olarak pek çoğu birbiriyle ilintili olmaktadır. Ancak biraz daha dikkatle incelendiğinde hastaların doğum aylarında büyük oranda benzerlik olduğu keşfedilmiştir. 1976'dan itibaren bu konuyla ilgili birtakım makaleler yayınlanmaya başlamıştır. Bunlardan biri Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde yatmakta olan 200 şizofreni hastasıyla 2004'te yapılmış bir araştırma sonucunda kış-ilkbahar aylarında doğan hastaların yaz-sonbahar aylarında doğanların toplamından %50 fazla olduğu ortaya çıkmıştır. Benzer şekilde 2001'den 2011'e kadar New York'ta yapılan araştırmalarda da şizofreni hastalarının ağırlıklı olarak kış ve ilkbahar aylarında doğduğu saptanmıştır. Neden Kış ve Bahar Ayları? Hastaların doğum aylarında bir benzerlik ortaya çıkması hamilelik sürecinin nasıl geçtiği hakkında bilgi edinilmesi gerektiği sonucunu da doğurmuştur. Bu düşünüldüğündeyse şizofreniyi tetikleyen bir şey ilk akla gelen şeylerden biridir. Bu da daha önce de bahsettiğimiz gibi viral enfeksiyondur. Kişinin viral enfeksiyon geçirmesi kişinin şizofreni olma ihtimalini artırabileceği gibi, hamilelik döneminde annenin viral enfeksiyon geçirmiş olması da bebeğin şizofreni olma ihtimalini artırır. Bunun bilinmesi hamilelik döneminin kış aylarına denk gelmesi ve viral enfeksiyonun diğer aylara nazaran kış aylarında daha çok görüldüğü gerçeğini akıllara getirmiştir. Ayrıca kişinin kış aylarında doğmuş olması henüz tam anlamıyla gelişmemiş bağışıklık sistemi için de yine viral enfeksiyon açısından ciddi bir tehdit oluşturabilir. Bu argüman sıcaklığın etkisinin enfeksiyonu artırabileceğini gösterdiği gibi sıcaklığın başka etkileri de olup olamayacağı merak unsuru ve araştırma konusu olmaya başlamıştır. Bu etkilerin hormonal değişiklikler, çeşitli enfeksiyonlar, sperm kalitesi, beslenme ve dış toksinler olabileceği düşünülmüştür. Ancak yapılan araştırmalar neticesinde henüz yeterli kanıtlar elde edilememiş olup tahminlerin ötesine gidilememiştir. Şizofreni ve mevsimsellik ilişkisini açıklamak için odaklanılan bir diğer konu ise FBXL21 adlı genin etkisidir. Bu gen F-Box isimli proteini kodlamaktan sorumludur. F-Box proteininin işlevi ligaz kompleksine bozunması için belirlenen proteinleri toplamaktır, yani ubikuitinasyonu sağlar. Ubikuitin protein ölümünden sorumlu küçük bir proteindir ve eğer bu işlevi yerine getiremezse kanser ve daha birçok hastalık ortaya çıkabilir. Şizofreninin de bu hastalıklardan biri olabileceğine dair birtakım araştırmalar yapılmış ve gerçekten de ikisi arasında bir ilişki saptanmıştır. Şizofreni hastalarının prefrontal korteksindeki ubikuitin yolu proteinlerinin gen ifadesinde bir azalma olduğu 2014'te yapılan bir araştırma sonucunda gözlemlenmiştir. Aslında ubikuitinasyondan sorumlu pek çok protein ve onları kodlayan genler şizofreni için aday genlerdir ancak FBXL21 üzerinde en çok durulan genlerden biri olduğu için biz de özellikle ondan bahsediyoruz. 2008 yılında Valensiya'da İrlandalı yüksek yoğunluklu şizofreni familyalarıyla yapılmış bir çalışmada söz konusu genlerin kış ve ilkbahar aylarındaki aktivitesiyle şizofreninin ilişkilendirilebileceği bildirilmiş ve bu konu üzerinde daha fazla araştırma yapılması gerektiği belirtilmiştir. Şizofreninin Tam Nedeni Henüz Bilinmiyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/kisa-sureli-uykular-sekerleme/", "text": "Kısa Süreli Uykular Kısa süreli uyku sabah 9 ile akşam 9 arasında, yaklaşık 20 dk süren, halk arasında şekerleme dediğimiz uykulardır. Gün içinde kısa süreli uykular hem beyninize hem de vücudunuza çok sayıda fayda sağlarlar. Öğlen veya akşam 20 dk uyumak enerjinizi geri kazanmanıza yardım eder, zihin yorgunluğunuzu giderir. Kısa süreli uykular farklı kültürler arasında değişiklik gösterebilir. Örneğin islam ülkelerinde ikindi vakti uyumak hoş karşılanmaz. Bazı kültürlerde çalışma saatleri arasında uyumak yaygın olarak görülürken bazılarında ise kimse böyle bir şeyi kabul etmez. Çok sıcak iklimlerde yaşayan insanlar yemekten hemen sonra bir şekerleme yapabilir. Kısa Süreli Uykular Çok Yararlı Olabilir Kısa süreli uykular hem beden hem de zihin sağlığı için çok faydalı olabilir. 20 dakikalığına şekerleme yapmak zihni tazeler, bizi daha zinde tutar ve üretkenliğimizi artırır. Aynı zamanda bazı çalışmalar kalbi koruduğunu da gösteriyor. Yunan yetişkinler üstünde yapılan 6 yıllık geniş kapsamlı bir araştırmaya göre haftada en az üç defa şekerleme yapan kişilerin kalp hastalığına bağlı ölüm riskleri %37 azalıyor. Amerika'da Pennsylvania Üniversitesi'nde David D. Dinges tarafından yürütülen bir araştırmada kısa süreli uykuların bilişsel işlevler üzerindeki etkileri hakkında bazı önemli bulgulara ulaşılmıştır. Bu çalışmaya göre kısa süreli uykular belleğin işleyişini geliştiriyor ve uzun süreli şekerlemeler kısa süreli olanlardan daha etkili oluyordu. Araştırmada katılımcılar 18 farklı uyuma düzenine tabi tutuldu. Kimisi günde yarım saat şekerleme yaptı, kimisi 20 dakika, kimisi de gündüz hiç uyumadı. Bütün bu deneyler sonucunda şekerlemelerin birçok bilişsel işlevi geliştirdiği, tepki verme süresini kısalttığı görüldü. 1 Saatlik Şekerleme Performansı En Üst Düzeye Çıkarıyor National Institute of Mental Health ve Harvard Üniversitesi'nin ortaklaşa yayınladığı bir raporda aşırı bilgi yüklemesinden dolayı yaşadıkları yorgunluk yaşayan kişilerin gün ortasında şekerleme yaparak kendilerini tazelediklerini gösteriyor. Böyle çok sayıda araştırma mevcut. Örneğin dünyanın en prestijli dergilerinden biri olan Nature Neuroscience'da yayınlanan bir makalede Sara Mednick bir saatlik şekerlemenin perfomansı en üst düzeye çıkardığını söylüyor. Gün içinde yorulduğumuzda biraz uyumanın bir sakıncası yok. Bunun için kendinizi suçlu hissetmeyin."} {"url": "https://sinirbilim.org/kisilik-genetik-baglantilar/", "text": "Kişilik ile Psikiyatrik Hastalıklar Arasındaki Genetik Bağlantılar Kişilik testi yapmadan size kendinizi tanımlayın desek ne derdiniz? Bilim insanları sizi 5 büyük kişilik özelliğinden biri içinde değerlendiriyor. Bunlar; dışa dönüklük, nevrotiklik , uyumluluk, titizlik ve yeni tecrübelere açık olmak. Son araştırmalar ise bu kişilik özellikleri ile belirli psikiyatrik rahatsızlıklar arasında genetik bağlantılar olabileceğini buldu. Kişiliğin şekillenmesinde genetik etkenlerin rol oynadığı bir süredir biliniyordu ama hangi DNA parçaları nasıl etkiliyordu bu büyük bir merak konusuydu. Elimizdeki gelişmiş DNA inceleme yöntemleri sayesinde karakteri belirleyen genetik değişkenleri tespit edebiliyoruz. Araştırmacılar 23andMe şirketinden 60.000 Genetics of Personality Birliği'nden 80.000 kişiden alınan örneklerin genetik incelemesini yaptılar. DNA örnekleri ne kadar fazla olursa hata oranı da o kadar düşük olacak ve genlerle kişilik özellikleri arasında daha kesin genetik bağlantılar bulunabilecekti. Zeka, boy uzunluğu gibi bazı özelliklerimiz doğrudan genlerimizle ilişkilidir. Çevresel etkenleri ne kadar iyileştirsek bile genlerin yarattığı potansiyeli aşmamız kolay olmaz. Genetik Bağlantılar Sandığımızdan Daha Önemli Amerika'da California Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar belirli genler ile belirli kişilik özellikleri arasında doğrudan bağlantılar keşfetti. Örneğin, WSCD2 ve PCDH15 genleri dışa dönüklük ile bağlantılıyken, L3MBTL2 ve kromozom 8p23.1 bölgesindeki genler nevrotiklikle ilişkilidir. Ekip ayrıca nevrotiklik ve yeni tecrübelere açık olmakla ilgili genlerin bazı psikiyatrik sorunlarla ilişkili olabileceğini gördü. Dışa dönüklük ve dikkat eksikliğine bağlı hiperaktivite bozukluğu arasında bir ilişki bulan bilim insanları nevrotiklik ile depresyon, yeniliğe açıklık ve şizofreni arasında da belirli bağlantılar buldu. Kişilik özelliklerimizi kodlayan DNA bölgeleri aynı zamanda zihinsel sağlığımızı da etkiliyor. Kişilik özellikleri zigot oluşurken değil, doğduktan sonra özellikle de erken çocukluk döneminde şekilleniyor. Genetik etkenler sadece hangi tarafa meyilli olacağımızı belirliyor. Tabii aynı zamanda hangi psikiyatrik rahatsızlıklara eğilimli olacağımızı da etkiliyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/kisisel-bakim-urunleri/", "text": "Kişisel Bakım Ürünleri Erkeklerde Kısırlığa Neden Oluyor Temizliğinize dikkat etmek çok güzeldir ancak düzenli kişisel bakım ürünleri kullananlar için kötü haberlerimiz var. Bazı ürünlerin içinde bulunan kimyasal maddelerin sperm sayısını azalttığı biliniyordu. Son araştırmalar ise bu ürünlerin içindeki maddelerin sperm kalitesini de düşürdüğünü gözler önüne seriyor. Reuters'in verdiği haberde Polonya'da bir klinikte 315 erkek üstünde bazı araştırmalar yürütüldü. Laboratuvar sonuçlarına göre deodorant gibi günlük kişisel bakım ürünleri içinde bulunan parabenler cinsel sağlık için çok tehlikeli bulundu. Parabenler spermlerin şeklini bozara daha yavaş hareket etmesine neden oluyor. Uzun süreli kullanımda spermlerin hareket yeteneği çok kısıtlandığından kısırlık ortaya çıkabiliyor. Parabenler Spermin Şeklini Bozuyor Erkeklerin üre, tükrük, kan ve döllerinden alınan örneklerde katılımcıların kimyasal maddelere ne kadar maruz kaldığı ölçüldü. İdrarda ne kadar fazla paraben görülüyorsa, spermlerdeki şekil bozukluğu da o kadar çok oluyordu. Eğer spermlerin yeteri kadar hızlı ve çevik olmazsa dişinin yumurtasına girmek için gerekli mesafeyi alamayabilir. Bu da kısırlığa yol açar. Mayo Clinics'te çalışan Dr. Landon Trost'a göre spermlerde şekil bozukluğunun kısırlığa neden olması çok yaygın görülen bir durum. Spermler genelde oval bir şekle ve uzun bir kuyruğa sahiptir. Eğer spermin şekli ve kuyruk uzunluğu normal olmazsa yumurtaya girmede sorun yaşar. Sperm miktarı kadar spermin hareket kabiliyeti ve şekli de döllenme için çok önemlidir. Cinsel Sağlığı Etkileyen Unsurlar Spermin kalitesi ve sayısı genetik ve çevresel çok sayıda unsurdan etkilenir. Örneğin HIV gibi cinsel yolla bulaşan hastalıklar cinsel sağlığı olumsuz etkileyebilir. Diyabet, omurga hasarları veya üreme sistemindeki ameliyatlar da erkeklerin cinsel sağlığını olumsuz etkileyebilir. İç hastalıkların yanında kurşun, nikel, paraben gibi kimyasal maddeler de cinsel sağlığı ciddi bir şekilde tehdit ediyor. Kozmetik ürünler sandığımız kadar güvenilir değiller. Araştırmanın yürütücüsü Dr. Jıanna Jurewicz'e göre parabenlerden kaçmamız çok zor çünkü her yerde karşımıza çıkıyorlar. Yapabileceğimiz en iyi şey bilinçlenerek paraben kullanımını mümkün olduğunca aza indirmek. Bunu da üzerinde paraben yoktur yazılı kişisel bakım ürünleri kullanarak yapabiliriz. Kişisel Bakım Ürünleri Yeteri Kadar Sıkı Denetlenmiyor Amerika'daki Gıda ve İlaç Dairesi'ne göre parabenler kozmetik sektöründe bakteri oluşumunu engellemek için kullanılıyor. En yaygın türleri metilparaben, propilparaben, bütilparaben ve etilparabendir. Dünyada sağlık bakanlıklarının sizin sağlığınızı düşünerek bu ürünleri sıkı bir şekilde denetleyeceğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Kişisel bakım ürünleri içinde bu kimyasal maddeleri çok rahatlıkla bulabilirsiniz. Parabenin doğrudan spermlere nasıl zarar verdiğini gösteren bir çalışma maalesef bulunmuyor. Elimizde sadece korelasyonel araştırmalar var. Parabenli kişisel bakım ürünleri kullanan kişilerin sperm hareketliliğinin düştüğünü biliyoruz. Ancak bu olayın nasılını, yani biyolojik mekanizmasını bilmiyoruz. Bu da denetleyen makamlar için bir engel teşkil ediyor. Parabenin sağlığı olumsuz etkileme süreciyle ilgili öne sürülen birçok görüş var. Bunlardan biri parabenlerin östrojeni taklit ederek östrojen reseptörüne bağlandığı yönündedir. Normalde östrojen kendi reseptörüne bağlandığında hücrede ilgili hücre içi sinyal tepkimelerini başlatır. Östrojeni taklit eden bir molekül de aynı reseptöre bağlanır ama sinyal tepkimelerini gerektiği gibi başlatamaz. Sadece reseptörü işgal etmiş olur. Meme kanseri vakalarının %70'i östrojen reseptörüyle ilgilidir. Kim bilir hormonal sistemimizi hedef alan daha böyle kaç kimyasal madde vardır."} {"url": "https://sinirbilim.org/kisisel-gelisim-nedir/", "text": "Kişisel Gelişim Nedir? 21.YY Becerilerinin Kişisel Gelişime Katkısı Nedir? Kişisel gelişim günümüz dünyasındaki bireylerin günlük hayatlarında, toplantılarında ve sohbetlerinde geçmişe nazaran en çok yer kapladığı bir konu haline geldi. Bunun en tepe noktası küresel anlamda karantina günlerinde ortaya çıkmıştır. Çünkü uzun zamandır kendisiyle baş başa kalan insanlar belki erteledikleri sorunlarla belki de kendilerinde gördükleri eksikliklerle baş başa kaldılar. Tabi ki her popüler kavramda olduğu gibi kişisel gelişim kavramı da fazlasıyla suiistimal edildi. Kişisel gelişim kitapları adı altında insanlara sadece dışsal motivasyon sağlayarak bireylerin kendilerini geliştirebilecekleri empoze ediliyor ve bunun üzerinde ciddi bir rant elde edilmeye çalışılıyor. Peki kişisel gelişim nedir? Ne değildir? Kişisel Gelişim Ne Değildir? - Kişisel gelişim insanların sadece kendi kendilerine olumlu şeyler tekrarlayarak, dışsal yani geçici motivasyon sağlayarak olmaz. - Kişisel gelişim başarılı insanların hayat hikayelerini okuduktan sonra aynısını sizin de uyguladığınız taktirde sizin de başarılı olacağınız anlamına gelmez. Çünkü her bireyin hayat şartları birbirinden farklıdır. - Kişisel gelişim kitapları bazı özel kişilerin tüm hayatı boyunca gözlemledikleri ve yaşadıkları şeyleri bir kitaba sığdırdığı ve bunu 20 tl gibi komik bir rakama sattıkları bir şey değildir. Çünkü bilgiyi aldıktan sonra bunu yaşam içerisindeki tecrübe ve birikimlerle desteklenmelidir. - Kişisel gelişim kitaplarını okuyup bitirdikten sonra sizinle o yazarın aynı bilgiye ve birikime sahip olduğunuz anlamına gelmez. Kişisel Gelişim Nedir? - Kişisel gelişim bireyin kendisini ve çevresini sağlıklı bir biçimde gözlemlemesi ile bir temele oturabilmektedir. - Kişisel gelişim bireyin eksikliklerini fark etmekle mümkündür bu yüzden de bireyin öz-farkındalık düzeyinin yüksek olmasıdır. - Öz-farkındalık düzeyi yüksek bireyler kendi ihtiyaçlarını, psikolojik olarak, eksilerini ve artılarını objektif bir biçimde değerlendirmesine yardımcı olur. Bu bireyler haliyle çevrelerindeki insanların kendisini etkilediğini ve onlardan etkilendiğini bilir. - Öz-farkındalığı kavrayan bireyler kişisel gelişimin sürekliliği için içsel motivasyonun gerekli olduğunun farkındadırlar. - Kişisel gelişimde yol kat etmenin en önemli gerekliliklerinden birisi Bireylerin geçmiş yaşantılarını anlamada, incelemede ve ilk anılarının kendileri üzerindeki etkilerinin farkına vararak kendini değerlendirmek olduğunu bilmesidir. - Geçmiş yaşantılarının ve ilk anılarının hayatı üzerindeki etkisinin farkında olan bireyin dikkat etmesi gereken en önemli şey bizi biz yapan şeylerin sadece bilinçaltımız, ilk anılarımız, olmadığını bilinçaltımız ile birlikte sosyal çevremizin, aile içi ilişkilerimizin, anne babamızla kurduğumuz sağlıklı ilişkilerin, yaşayarak ve gözlem yaparak bir şeyleri tecrübe etmenin de büyük bir etkisinin olduğunun farkına varmalıdır. - İnsanlar bu etkenlerin dışında beynin gücünü de hafife almamalı ve beyni geliştirmek için çaba sarf etmelidir. Bunun yanında birey kişisel gelişimin bulunduğu çağa da uyum sağlaması anlamına geldiğini bilmelidir. Bu yüzden 21. Yy becerilerinin farkında olmalı ve bu becerileri geliştirmek üzerine çalışmalıdır. Peki Nedir Bu 21. Yy Becerileri? Eleştirel düşünme ve problem çözme becerileri, yaratıcı düşünme ve yeniliği uygulama becerileri, iletişim becerileri, iş birliği becerileri, bilgi okur-yazarlığı, medya okur-yazarlığı, bilgi ve iletişim teknolojileri okur-yazarlığı, esneklik ve uyum, girişimcilik ve öz-yönelim, sosyal ve kültürlerarası beceriler, üretkenlik ve mesuliyet, liderlik ve sorumluluk. 21. yy. becerilerinin ayrıntılı içerikleri için bkz: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/386403 21. yy. becerileri genel itibari ile bireylerin değişen ve gelişen dünyaya ayak uydurma, kendine bu alanda bir yer edinme, aidiyet duygusunu hissetme, mutlu olma ve bunları da yanında getiren maddi açıdan bağımsız olma şeklinde sıralayabileceğimiz maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılayabilirler. Diğer taraftan insanlarla ilişkilerinde daha bilgili, tecrübeli, analitik ve eleştirel düşünerek objektif davranma gibi becerilere de sahip olmuş olurlar. Aynı zamanda bu becerilere sahip olan bireyler çalışma hayatında da insanlarla olan ilişkilerini düzenleyebilecek düzeye gelebilirler. Bu Beceriler Nasıl Geliştirilir? 21.yy. becerilerinizi geliştirmede sizlere yardımcı olacak bazı çalışmalar şu şekilde sıralanabilir; Seminerler, sertifikasyonlar, TEDX videoları, proje geliştirme ve yönetme, yurt dışı deneyimi, sanatsal ve sportif faaliyetler, kitap okumak, yazı yazmak"} {"url": "https://sinirbilim.org/kiskanclik/", "text": "Kıskançlık Uzun Süreli İlişkileri Güçlendirebilir Her çiftin yaşadığı kıskançlık olayları uzun süreli ilişkilerde önemli bir rol oynuyor olabilir. Yapılan çalışmalara göre tüm sinir bozuculuğuna rağmen kıskançlık partnerler arasındaki bağı güçlendirebiliyor. Bilim insanları kıskançlığın beyindeki kökenini merak ediyor ve bir süredir izini sürüyordu. Eşimizi, sevgilimizi kıskanmak beynimizin neresinde oluşuyor ve bunun şiddetini ne belirliyor? Kıskançlığın normal bir olay mı yoksa kişinin kendine güvensizliğinin bir sonucu olarak mı oluştuğu bilim insanlarının zihnini kurcalıyordu. Amerika'da California Üniversitesi'nde yürütülen çalışmalarda ekip erkek titi maymunlarının partnerlerini kıskanmasının ardından beyin taramalarını çekti. Kıskançlık yapan maymunlar ve partnerlerini kıskanmayanların beyinleri karşılaştırıldı ve hangi bölgenin kıskançlıkta rol oynadığı tespit edildi. Kıskançlık Singulat Korteksi Harekete Geçiriyor Beyin taramaları ve hormonal değişiklikleri saptamak için kullanılan kan testleri kıskançlığın ardındaki biyolojik etkiyi göstermede çok yardımcı oldu. Kıskanç maymunların singulat korteksinde kıskanç olmayan maymunlara göre ciddi bir hareketlilik gözlendi. Singulat korteks insanlarda sosyal etkileşimlerde ve duygusal acıda çok önemli görevler üstlenir. En sevdiğiniz arkadaşınız doğum günü partisine sizi davet etmediği zaman yaşadığınız hüzün duygusu singulat korteksle yakından ilişkilidir. Bunun yanında lateral septum adlı bir bölgenin de faaliyetinde artış görüldü. Lateral septumun duygusal süreçler ve stres tepkisinde görev aldığı düşünülüyor. Önceki araştırmalarda bu bölgenin primatlarda bağlanma davranışında rol oynadığı kanıtlanmıştı. İleri Okuma: Singulat Korteks Erkek maymunlar partnerlerini kıskandığı zaman kanlarındaki testosteron ve kortizol seviyesi kayda değer oranda artıyordu. Araştırmacılar insanların beyinlerindeki kıskançlık süreçlerinin titi maymunlarına çok benzediğini düşünüyor. Eğer kıskançlığın beynimize ne yaptığını bilirsek sosyal davranışlarımızı daha iyi anlayabiliriz. Araştırmanın baş yazarı Karen Bales'e göre bağlanmanın ve kıskançlığın nörobiyolojisini anladığımızda neden tek eşliliği tercih ettiğimiz de anlaşılacaktır. Tek eşlilik nasıl evrimleşti ve günümüzde neden baskın hale geldi? Bu soruların yanıtları bağlanmanın nörobiyolojik kökenlerinde gizli. İleri Okuma: Testosteron Sosyal Hafıza ve Ödül Mekanizmaları Bir partnere bağlanmamız beynimizde sosyal hafıza ve ödül sistemleri ile ilişkili bölgeleri harekete geçiriyor. Kıskançlığın bu beyin bölgelerini daha fazla harekete geçirmesi ilişkilerdeki bağlanma duygusunu güçlendirebilir. Partnerinizi yabancılardan uzak tutmak, onu toplum içinde kendinize yakın tutmak gibi davranışlar evrimsel süreçte çiftleri bir arada tutan etkenlerden bazılarıdır. Kıskançlığın evrimsel süreçte bize yarar sağladığını inkar edemeyiz. İleri Okuma: Çiftlerdeki Birbirine Bağlanmış Hafıza"} {"url": "https://sinirbilim.org/kistik-fibrozis/", "text": "Kistik Fibrozis Vücudun dış salgı bezlerini tutan, pankreas yetersizliği, kronik akciğer hastalığı ve malnütrisyonun eşlik ettiği ölümcül seyirli; KFTR geni ile, kalıtsal, otozomal resesif geçişli kronik bir emilim bozukluğu sendromudur. Yağ emilim bozukluğu hastalıklarındandır. Bu hastalık birçok organı etkiler ve beyaz ırkta en sık görülen öldürücü genetik hastalıktır. 25 kişiden birisinin taşıyıcı olduğu, her 3500 canlı doğumdan birisini etkileyen bir hastalıktır. Kistik fibrozis hücre zarında yer alan bazı proteinleri kodlayan tek gendeki mutasyon sonucu oluşur. Epitel hücre zarlarındaki KFTR geni klor kanalını bozukluğa uğratarak; ter bezleri, akciğerler, sindirim sistemi, pankreas ve üreme sistemindeki mukoz bezleri tutar. En sık görülen mutasyon, fenilalanini kodlayan proteindeki mutasyonudur. Bugüne kadar kistik fibrozis hastalarında 800'den fazla mutasyon tanımlanmıştır. Kistik Fibrozis Hastalarında Büyüme Geriliği Görülebilir Kistik fibrozis yaşayan hastalarda büyüme geriliği ve malnütrisyon sık görülür. Hastalardaki beslenme durumu, akciğer sağlığını ve işlevini etkiler. Bu sebepten dolayı, yaşamın ilk zamanları daha sık olmak üzere, her 3 ayda 1 kontrol edilmelidirler. Çoğu hasta solunum yetmezliğinden dolayı hayatını kaybeder. Kistik fibrozisli hastalar, tenlerinin tuzlu olması, balgamlı yada balgamsız inatçı öksürük, nefes kısıtlılığı, iştah azlığı yaşayabilirler. Hastalığın asıl belirtileri solunum sistemi ile alakalı olmasına rağmen hastalar diyabet, kısırlık ya da osteoporoz ile karşılaşabilirler. Kistik fibrozis, ABD'de yaklaşık 30000 çocuk ve yetişkini etkilerken, Türkiye'de ortalama her 3000 kişiden 1'inde görülür. Yılda yaklaşık 1000 yeni kistik fibrozisli hastaya tanı konmaktadır. Kistik fibrozis tanısı terdeki klorid konsantrasyonu ölçülerek konur. Yapılan testin adı ter testidir. Klinik bulgular kistik fibrozisle uyumlu ve sertifikalı bir laboratuvar tarafından yapılan iki test sonucu klor konsantrasyonu belirli bir seviyeden fazlaysa tanı kesindir. Genetik araştırmalar da tanıyı doğrular. Kistik Fibrozis Tedavisi Kistik fibrozis tedavisinde her hastalıkta olduğu gibi doktor, fizyoterapist, diyetisyen ve psikologdan oluşan multidisipliner bir ekip görev almalıdır. Tedavi; hava yolu hijyeni, antibiyotikler, akciğer bronşlarını genişletecek ilaçlar ile yapılır. Hastalarda kalsiyum, demir, tuz, yağda eriyen vitaminler eksiklikleri çok sık görülür. Bu yüzden biyokimyasal izlemlere göre gerekli eklemeler yapılmalıdır. Eğer pankreas tutulmuşsa, yetmezlik olmuşsa pankreastaki enzimlerin hazır hali dışarıdan verilmelidir. Büyüme geriliği ve malnütrisyon bu hastalığın ciddi sorunları demiştik. Diyetisyenler ve doktorlar buunu besin desteği olarak adlandırdığımız 'enteral ürün'ler dediğimiz, içerisinde gelişim için elzem olarak alınması gereken besin öğeleri olan, normal veya yüksek kalorili, tıbbi amaçlı ürünleri kullanarak çözebilirler. Ayrıca Kistik Fibrozis Derneği, yayınları ve etkinlikleri takip edilebilir. Daha fazla bilgi için sitesine göz atılabilir. Hazırlayan : İrem Yakışıklı"} {"url": "https://sinirbilim.org/kitle-histerisi/", "text": "Kitle Histerisi Amerika'da bir gün çeşitli okullardan gelen 500 öğrenci koro halinde orkestra konseri vermeye başladığında birden hepsi baş ağrısı, baş dönmesi, yorgunluk, karın ağrısı ve mide bulantısından şikayet etmeye başladı. Belirtiler hızla yayılmaya başladı ve öğrencilerin neredeyse yarısı belirtilerinden biri veya birkaçından şikayetçi olduğunu söylemeye başladı. Hastalanan öğrenciler genellikle yakınlarında başka bir öğrencinin hastalandığını gören öğrencilerdi. Bir okuldan gelen öğrenciler, özellikle soprano bölümündeki kızlar en yüksek belirti oranını yaşadı. Genç öğrenciler yaşlılara göre daha fazla belirti bildiriyordu ve kızlar (%51) erkeklerden (%41) daha fazla belirti söylüyordu. Önce bir gaz borusunun patlamış olabileceği düşünüldü ama seyircilerden kimsede herhangi bir belirti görülmüyordu. Öğrencilerin semptomların sebebi kitle histerisiydi. Kitle histerisi; bir grup insanın telkin, gözlem veya başka psikolojik süreçlerden dolayı benzer korku, anormal davranışlar veya fiziksel semptomlar geliştirmesi sonucunda yaşadığı bir deneyimdir. 200 Öğrenci Aynı Belirtileri Gösteriyordu Kitle Histerisi Bu örnekte, en popüler sayılan ve göz önünde olan kızlardan bazıları, baş dönmesi ve mide bulantısından şikayet etti. Öğrenciler saatlerdir ayakta duruyorlardı. Kısa süre içinde diğer öğrenciler de benzer fiziksel semptomlardan şikayet etmeye başladı ve sonunda 200 öğrenci aynı belirtileri gösteriyor oldu. Benzer bir örnek, bir grup lise öğrencisinin başına geldi. 80 öğrenci baş ağrısı, mide bulantısı, nefes tıkanıklığı ve baş dönmesi yüzünden hastaneye yatırıldı."} {"url": "https://sinirbilim.org/kitleler-psikolojisi-gustave-le-bon/", "text": "Kitleler Psikolojisi Gustave Le Bon"} {"url": "https://sinirbilim.org/kkk-asisi-otizm/", "text": "KKK Aşısı Otizmi Arttırmıyor, Aksine Azalttığı Bile Oluyor Son yıllarda aşı karşıtlığı tüm dünyada büyüyor ve kendine daha fazla taraftar ediniyor. Aşı karşıtlığı halk sağlığını ciddi şekilde tehdit etmesine rağmen insanlar aşıların otizm yaptığını sanıyor. Aileler çocuklarına aşı yaptırmayı reddediyor. Ancak Danimarka'da yapılan bir araştırma KKK aşısı ile otizm riski arasında kesinlikle bir ilişki olmadığını gösterdi. Dahası aşı olan bazı kız çocuklarında otizm spektrum bozukluğu riski azaldı. Aşı Karşıtlığı Nasıl Ortaya Çıktı? Araştırmanın ayrıntılarına inmeden önce bu aşı karşıtlığı mevzusunun nasıl ortaya çıktığına bakalım. Aşı karşıtlığının tarihi 18. Yüzyıl Fransa'sına kadar uzanır ancak burada yakın tarihli aşı karşıtlığına değineceğim. Aşılar sayesinde çiçek hastalığını ortadan kaldırdık. Türkiye'de çocuk felci vakaları neredeyse sıfıra indi. Hal böyleyken 1998 yılında Andrew Wakefield adında bir doktor aşıların otizm spektrum bozukluklarına neden olabileceği ile ilgili bir makale yazdı. Bu makale ile beraber sahte bilimin yayılma ilkelerinden biri sağlandı: Korku! Her yıl binlerce çocuğa vurulan aşıların sağlık sorunları doğurabileceğini öğrenen medya hemen Wakefield'in üzerine atladı. Wakefield insanlara korku aşıladığı için medya da onun üzerinden prim yapıyordu. Wakefield'in makalesi incelendiğin örneklemin küçük, inceleme yöntemlerinin hatalı olduğu görüldü. Çalışma doğru koşullarda tekrar yapıldı ve aşıların otizme neden olmadığı anlaşıldı. Ancak ok yaydan çıkmıştı. Wakefield hatalı olduğunu hiçbir zaman kabul etmedi. Aşı karşıtlığı sahte bilim üzerinden çığ gibi büyüdü. KKK Aşısı Otizm Riskini Kesinlikle Artırmıyor Kopenhag'ta Statens Serum Enstitüsü'nde çalışan araştırmacılar KKK aşısı ise otizm arasında kurulan varsayımsal bağlantıyı araştırdılar. Aşıların içinde cıva bulunduğunu duymuşsunuzdur. Aşı karşıtları cıvanın beyne ve vücuda çok zarar verdiğini iddia eder. Ancak hiç kimse kullanılan cıvanın nasıl bir şey olduğunu araştırmaz. Vücuda zarar veren metil cıvadır. Vücutta atılımı çok zor olan bu madde ciddi metabolik hasarlar verebilir. Aşıların içindeyse etil cıva bulunur. Etil cıva 4 9 günlük bir yarılanma ömrüne sahiptir. Kısa sürede vücuttan atılır ve beyne hiçbir zararı yoktur. Balık gibi deniz ürünlerinden bol miktarda cıva alabilirsiniz. Aldığınız bu cıvanın yanında aşılardan gelen etil cıvanın etkisi milyonda bir bile değildir. Bilimsel açıklamalar insanları ikna edemiyor. Aşı karşıtlığı Amerika, Avrupa ve Türkiye'de hızla yayılıyor. Dünya Sağlık Örgütü bu durumu küresel sağlığı tehlikeye sokan 10 tehditten biri olarak ilan etti. Çocuklar aşılanmadığı için kızamık vakaları her yıl artıyor. Araştırmacılar Danimarka'da 657.461 çocuğu takip ettiler. Bunlardan 6.517'si otizm spektrum bozukluğuna sahiptir. Otizmli ve otizmsiz çocukların karşılaştırması yapılırken kalıtımsal özellikleri, aşıları ve diğer risk etkenleri incelendi. Sonuçta ise KKK aşısı ile otizm riskinin artması arasında hiçbir ilişki bulunmadı. Bir grup kız çocuğunda ise otizmin azalma riski %16'dan %21'e çıktı. Aşıların elini güçlendiren bir sonuç daha. Araştırmacılar KKK aşısı ile beraber diğer aşıların da otizm ile olan ilişkisini araştırdılar. Sonuç yine sıfır. Ne tetanoz difteri boğmaca aşısı ne de grip aşısının otizmi artırmak gibi yan etkisi vardı. Sağlıklı çocukları bırakın, ailesinde otizm spektrum bozukluğu olan çocuklarda bile aşıların hiçbir etkisi yoktu. Aşılar risk grubunda olan çocuklarda bile otizmi tetiklemiyor. Şimdiye kadar hiçbir araştırma aslında bunun tersi bir sonuca ulaşamadı. Peki, aşı karşıtlığı neden büyüyor? Aşı Karşıtlığını Artıran Etkenler Soner Yalçın 2017 yılında Saklı Seçilmişler adlı bir kitap yayınladı. Kitabı aldım ve okudum. Aşılar üzerine yazılmış 10 sayfa var. Robert De Niro'nun aşı gerçeklerini yazan gazeteciye para ödülü vereceği ile başlıyor. Yazar kitabında hiçbir bilimsel bilgiye yer vermeden tamamen spekülasyonlar üzerinden korku dalgası yayıyor. Ekonomide en sevdiğim sözcüklerden biri spekülasyondur. Bir hisse senedinin değerini düşürmek veya yükseltmek için sahte söylemler yayılır. Şirketin genel müdürü istifa etmiş, CEO gözaltına alınmış. Medya, yazarlar aşı karşıtlığı üzerinden prim yapma peşinde. Korku, insanların karar verme mekanizmalarını etkileyen en önemli duygudur. İnsanları korkutursanız doğru karar vermelerini bekleyemezsiniz. Bilimsel okuryazarlığı olmayan insanları da bilimsel bilgiler ile ikna edemezsiniz. Onun güveneceği kişilerin çıkıp açıklama yapması gerekiyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/klasik-muzik-dinlemek/", "text": "Klasik Müzik Dinlemek Beynin Genetiğini Etkiliyor Müzik şüphesiz neredeyse tüm toplumlarda önemli bir yer tutar. Ancak hayatımızın bu kadar önemli bir parçasının vücut ve beyin üzerindeki etkisini hala tam olarak bilmiyoruz. Bu aslında sadece biyolojinin konusu da değil, ses dalgalarının yarattığı titreşimlerin genler ve nöronlar arasındaki sinaps adlı bağlantılar üzerindeki etkisi hala büyük merak konusudur. Araştırmada klasik müziğin genler üzerindeki etkisi anlatılmakta olup hafıza ve öğrenme üzerindeki etkisi çalışılmıştır. İleri Okuma: Beynin Öğrenme Mekanizması Müzik dinlemek beynin birçok bölgesini ve nöral ağını devreye sokarken müzik aleti çalmak neredeyse beynin her alanını faaliyete geçirir. Bunlar nelerdir kısaca değinelim. Öncelikle beynin işitmeden sorumlu alanları etkin olan ilk alanlardır. Buradan başlayarak hafıza ve öğrenme süreçlerine paralel bir şekilde haz, mutluluk, hüzün gibi duygular gibi devreye sokulur. Finlandiya'nın Helsinki Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmada klasik müzik dinlemenin insanlarda haz duygusu oluşumundan sorumlu dopamin molekülünün üretilmesini sağlayan genlerin etkinliğini arttırdığı keşfedildi. Sadece bununla da kalmıyor. Klasik müzik dinleyen bireylerde dopaminin taşınması ve salınımı kolaylaştırıldığı gibi nörodejenerasyona aracılık edebilecek genlerin de faaliyeti azaltılıyor. İleri Okuma: Dopamin Nedir? Klasik Müzik Dopamini Artırıyor Çalışmada bireylere 20 dk boyunca Mozart'ın eserlerinden biri dinletiliyor. Kısa süreli klasik müzik dinlemenin dahi dopamine bağlı ödül mekanizması ve buna bağlı öğrenme ve hafıza işlevlerinde etkili olduğu görüldü. Örneğin muhabbet kuşlarının şarkı söylemesi için gerekli olan alfa-sinüklein geni insanlarda da benzer işleve sahip. Klasik müzik dinlemenin bu genin etkinliğini arttırdığı tespit ediliyor. Araştırma ekibinin lideri Dr. Irma Jarvela Muhabbet kuşlarında şarkı öğrenmek ve söylemekten sorumlu bazı genlerin insanlarda da bulunması ses çıkaran kuşlar ve insanlar arasında sesin algılanması açısından ortak bir evrimsel geçmiş olduğunu gösteriyor sözlerini kullandı. Klasik müziğin nörodejenerasyonla ilişkili bazı genleri susturucu etkisi ise müziğin nöronlar üzerinde koruyucu etkisi olabileceğini gösteriyor. Müziğin insan tabiatı üzerindeki etkisi ve diğer canlılarla olan evrimsel altyapımıza ışık tutması sadece bu kadarla sınırlı değil. Klasik Müzik Dinlemek Olağan Durum Ağını Aktifleştiriyor North Carolina Üniversitesi'nde yapılan bir başka araştırma türü ne olursa olsun müzik dinlemenin olağan durum ağı verilen beynin hiçbir şeyle meşgul değilken etkin olan nöral ağı faaliyete soktuğunu gösteriyor. Araştırmanın en çarpıcı yanı müziğin bilişsel işlevler üzerine olan etkisini vurgulamasıdır. Çalışmada bireylere hoşlandıkları müzik dinlediklerinde ODA'nın merkezi prekuneus bir anda çok fazla aktif oluyor ve karmaşık düşünme merkezi frontal korteksle bağlantıya geçiyor. Ancak hoşlanılmayan müzik dinlendiğinde prekuneus hafızanın pekiştirilmesinden sorumlu ventromedial prefrontal korteks ile bağlantısını kesiyor. Araştırmacılar bu duruma bakarak müziğin hem otizm gibi çeşitli rahatsızlıklarda terapi olarak kullanılabileceğini hem de sağlıklı insanların bilişsel işlevlerini geliştirmelerinde potansiyel bir araç olarak görülebileceğini belirtiyor. İleri Okuma: Prefrontal Korteks Nedir?"} {"url": "https://sinirbilim.org/kok-hucre-yasamin-onculeri/", "text": "Kök Hücre: Yaşamın Öncüleri Bir hücre türü düşünün; kasılıp gevşeyebilen bir kalp kası hücresine dönüşebilen, pankreasta insülin üretebilen, nöral bir hücreye dönüşebilen veya kan yapımı için gerekli olan bir hücreye dönüşebilen. Örnekleri yazının sonuna kadar sıralamayacağız tabii ki. Bu hücrelerin sihirli güçleri mi var diye de düşünebiliriz ama biraz gerçekçi olacak olursak düşüneceğimiz hücrelerin ismi kök hücreler olacaktır. Kök hücreler bu işlevleri nasıl gerçekleştiriyorlar peki? Şimdi bu mekanizmayı inceleme zamanı. Hücre, ilk olarak İngiliz bilim insanı Robert Hooke tarafından 1665 yılında adlandırılmıştır. Hooke, mikroskopta ölü mantar dokusunu incelemiş, gördüğü boş odacıklara hücre adını vermiştir. Basitçe düşünecek olursak kök hücreler yaşamın öncüsüdür. Her şey iki haploid gamet ile başlar. Spermatozoon ve ovosit dediğimiz bu gametler bir araya gelerek zigot adını alan hücreyi oluşturur. Zigotun mitoz bölünmeleriyle ortaya çıkan 12-16 hücreli yapıya blastomer adı verilir. Blastomer, canlılardaki en yüksek farklılaşma kapasitesine sahiptir, bu tür hücrelere kök hücre terminolojisinde totipotent adı verilir. Totipotensinin iki temel tanımı vardır: Tam bir organizmaya gelişebilme özelliğine sahip hücre veya Herhangi bir hücre veya dokuya farklılaşabilen hücre. Buradan da anlaşıldığı gibi, blastomerler kısa süre içerisinde önce embriyonun daha sonra da diğer tüm dokuların ortaya çıkmasına öncülük etmektedirler. İlkel cinsiyet hücreleri, yani primordial germ hücreleri, ilk olarak gelişimin 4. haftasında ayırt edilebilirler. İlkel cinsiyet hücreleri ileride, gamet hücreleri olan ovosit veya spermatozoona dönüşürler. Yani yaşam kadında ovositi erkekte ise spermatozoonu oluşturur, daha sonra bunların birliktelikleriyle yeni bir yaşam oluşur. Zigotun art arda 5-6 defa bölünmesi ile blastokist oluşur. Blastokist aşamasındaki hücreler önce ara oluşumları, sonrasında ise bütün diğer doku ve organları oluşturmak üzere giderek çoğalırlar , kararlanırlar ve farklılaşırlar . Totipotent hücrelerin soyundan gelen pluripotent hücreler, blastokistin iç hücre kitlesinde bulunurlar ve üç germ tabakasına , yani ileride canlıyı oluşturacak tüm hücre ve doku tiplerine kaynaklık ederler. İç hücre kitlesinde yer alan bu hücrelere embriyo kök hücresi de denir. Totipotent hücrelerin aksine, tek başlarına yeni bir birey oluşturuyor sayılamazlar. Başta kemik iliği olmak üzere, çeşitli organlarda ve onların belirli doku bölgelerinde, gerektiğinde kendini çoğaltabilen, kararlanabilen ve farklılaşabilen hücreler bulunur. Bunlara yetişkin veya dokuya özgü kök hücreler denir. Yetişkin kök hücreler, pluripotent olmadıkları için daha sınırlı sayıda farklılaşma gösterirler. Kök hücrenin tanımı sırasında zaman zaman oluşan karmaşıklık bundan kaynaklanır. Kök hücre ye en temel anlamıyla, bir başka hücreye farklılaşabilen hücre denebilir. Öyle ki, bir hücrenin yalnızca bir hücre türüne farklılaşabilmesi, onun kök hücre olarak tanımlanmasına yetebilir . Bazen de bu hücrelere, kök hücre değil de öncü hücre yani progenitör de denir. Dolayısıyla kök hücreler çoğalma ve farklılaşma yeteneklerine göre hiyerarşik bir sınıflandırmaya tabi tutulurlar. Tüm bunların dışında, multipotent kök hücreler; özelleşmiş hücre grupları oluşturabilen kök hücrelerdir. Oligopotent kök hücreler, bulunduğu organa özgü olup iki ya da daha fazla yetişkin hücre tipine farklılaşabilen kök hücrelerdir. Bipotent kök hücreler ise iki farklı hücre tipine farklılaşabilen kök hücrelerdir. İşlev ve yapı olarak birbirinden bu derece farklı bir dizi hücreyi tek bir başlık altında toplamak oldukça zor olsa da bugün kabul gören birkaç temel ölçüt kök hücrelerin tanımını oluşturur. 1) Kendini yenileme 2) Farklılaşma 3) Klon oluşturma Yine de bu üç madde kök hücre davranışlarının tamamını açıklamak için yeterli olmaz. Kök hücreleri tanımlayan ortak özelliklerin şunlar olduğu ortaya konulmuştur; Dokularda az sayıda bulunurlar, Yaşam boyu belli oranda bölünürler, Bölündükçe sayılarını korurlar, Bölündüklerinde ortaya çıkan iki hücreden en az biri kök hücre olarak, mevcut hücre havuzuna katılır Çok kez bölünerek geçici yani transit hücreleri oluştururlar ve bu hücreler kısa sürede farklılaşma yoluna giderek dokuya özgü hücreleri oluşturur, Genellikle bölünme hızları yavaştır ancak doku yaralanması sonrasında yoğun bölünme etkinliği kazanırlar, Dokuların en kalıcı ve en uzun süre yaşayan hücreleridir ancak yaşla birlikte sayıları azalır, Büyüme faktörlerine ve sinyal moleküllerine oldukça duyarlıdırlar ve hızla yanıt verirler; TGF, Notch, Wnt, Jak/Stat gibi sinyal yolaklarını etkin biçimde kullanırlar, Birçoğu hücre döngüsünün G0 evresinde sessiz olarak bulunur; bir grup hücre ise bu süreci çok hızlı geçer ve döngüyü çabuk tamamlar, Diğer hücrelere göre farklı kromatin örüntüsüne sahiptirler yani özgün DNA özellikleri vardır. Kök Hücre Türleri Nelerdir? Embriyonik Kök Hücreler Embriyonik kök hücreler blastosistin iç hücre kütlesinden, bir yumurta hücresinin bir sperm tarafından döllenmesinden üç ila beş gün sonra oluşan içi boş bir hücre kütlesinden elde edilir. Bir insan blastosisti, bu i nin üzerindeki nokta büyüklüğündedir. Normal gelişmede, iç hücre kütlesi içerisindeki hücreler, vücudumuzun tamamını meydana getiren daha özel hücreler oluşturacaktır. Bununla birlikte, bilim insanları iç hücre kütlesini çıkarıp ve bu hücreleri özel laboratuvar koşullarında büyüttüklerinde, embriyonik kök hücrelerin özelliklerini korurlar. Embriyonik kök hücreler pluripotenttir, yani tam teşekküllü vücuttaki her hücre türüne farklılaşabilen hücrelerdir. Bu hücreler inanılmaz derecede değerlidir, çünkü normal gelişim ve hastalıkları incelemek, ilaçları ve diğer tedavileri test etmek için yenilenebilir bir kaynak sağlarlar. Dokuya Özgü Kök Hücreler Dokuya özgü kök hücreler , embriyonik kök hücrelere göre daha çok özelleşmiş hücrelerdir. Tipik olarak, bu kök hücreler, içinde yaşadıkları belirli doku veya organ için farklı hücre tipleri üretebilir. Örneğin, kemik iliğindeki kan oluşturucu kök hücreler, kırmızı kan hücreleri, beyaz kan hücreleri ve trombositleri oluşturabilir. Bununla birlikte, kan oluşturan kök hücreler karaciğer, akciğer veya beyin hücresi üretmez ve diğer doku ile organlarda bulunan kök hücreler kırmızı kan hücreleri, beyaz kan hücreleri veya trombosit oluşturmazlar. Dokuya özgü kök hücreleri insan vücudunda bulmak zor olabilir ve embriyonik kök hücreler kadar kendilerini kolayca yenileyemezler. Bununla birlikte, bu hücrelerin incelenmesi, normal gelişim hakkındaki genel bilgilerimizi, yaşlanmada hangi değişikliklerin olduğunu,yaralanma ve hastalıkla ilgili neler olduğu hakkındaki verilerimizi artırmıştır. Mezenkimal Kök Hücreler Mezenkimal kök hücre terimini diğer doku ve organları çevreleyen bağ dokusu olan stromadan izole edilmiş hücrelere atıfta bulunmak için duyabilirsiniz. Bu isimdeki hücrelere, daha çok bilim insanları tarafından stromal hücreler denir. İlk mezenkimal kök hücreler kemik iliğinde keşfedilmiştir. Kemik, kıkırdak ve yağ hücreleri yapabilecek kapasitede oldukları gösterilmiştir. Mezenkimal kök hücreler kemik iliği, yağ dokusu, amniyon sıvısı ve plasentada bulunurlar. Çeşitli mezenkimal kök hücrelerin immün modülatör özelliklere sahip oldukları düşünülmekte ve çok sayıda hastalık için tedavi olarak test edilmektedir. Kanser Kök Hücreleri Son yıllarda tümörlerin kendilerine ait kök hücreleri olduğu fikri bilim insanlarının dikkatini çekmektedir. Kanser kök hücresi dediğimiz bu hücrelerin, bağırsak, deri, kemik iliği, meme gibi dokulardaki hücrelerin kaynağı olan kök hücrelerden köken aldığı ileri sürülmüştür. Ancak tümörün, kötü gitmiş'' bir erişkin kök hücresi tarafından mı yoksa kök hücre yeteneği kazanmış farklılaşmış bir hücre tarafından mı başlatıldığı tartışma konusudur. Kanser kök hücresi de diğer kök hücreler gibi kendini yenileme yetisine sahiptir ve bunu yaşam boyu elinde tutar. Kimyasal uyarılara ve iyonize radyasyona dirençlidir. Bu açılardan bakıldığında kanserli dokuyu ortadan kaldırmak pek mümkün gözükmez. Kanserin tedavi sonrasında tekrar ortaya çıkmasının nedeni bu olabilir. Sessiz olan kanser hücresi yıllar sonra uyanarak tekrar tümör oluşturabilir. Örneğin meme kanserinde ilk tedaviden yaklaşık 10 yıl sonra metastaz ortaya çıkabilir. Bu sebeple tümörün tedavisinde asıl hedefin kanser kök hücresi olması gerekir. Kanser kök hücresi, normal kök hücre özelliklerinin çoğunu taşır. Kanser kök hücresini normal kök hücreden ayıran bazı özellikler; Kimyasal tedaviye ve ajanlara dirençli olması, Radyasyona direnç göstermesi, Tümör kitlesi oluşturması, Metastaz özelliği, Hücre ölümüne direnç göstermesi ve yeni hücrelerin oluşumunu uyarması, Telomeraz enziminin sınırsız replikasyon özelliğine sahip olmasıdır. Nöral Kök Hücreler Nöral kök hücreler, sinir sisteminin dejeneratif hastalıklarının tedavisi umuduyla özel bir ilgi alanı haline gelmiştir. Nöronların yalnızca embriyonik dönemde oluştuğu fikri nöral kök hücrelerinin keşfi ile geride kalmıştır. Bu kök hücreler, fetüsün beyin ve sinir sistemini oluşturan kök hücrelere benzemektedirler. Yani nöron, astrosit ve oligodendrositleri oluşturabilmektedirler. 2001 yılında Johns Hopkins Üniversitesi'nde yapılan bir çalışmada felçli farelerin çoğunun bu yöntem sayesinde iyileşebildikleri gösterilmiştir. Sinir sistemini etkileyen bir virüs verilerek felç edilen farelerin omuriliğine kök hücrelerden elde edilen sinir hücreleri yerleştirilmiştir. Üç ay sonra felçli farelerden çoğunun kol ve bacaklarını kımıldatabildikleri görülmüştür."} {"url": "https://sinirbilim.org/kok-hucreleri-tumorleri-yok-ediyor/", "text": "Programlanmış Kök Hücreleri Beyin Tümörlerini Yok Ediyor Beyindeki kanserli hücreleri temizlemek üzere eğitilmiş hücreler düşünün. Bir komando tugayı gibi hareket ediyorlar ve önlerine gelen bütün tümörü yok etmeye programlılar. Bilim insanları farelerde yetişkin deri hücrelerini yeniden programlayarak tümörlü dokuyu %95-98 oranında yok edebilen öldürücü hücreler yarattılar. Farelerde test edilen bu strateji henüz insanlarda denenmedi ancak doktorlar bu yöntemden çok umutlular. Hastaların hayatını 12-15 ayda hızlıca bitiren glioblastoma gibi çok agresif beyin tümörlerini yok etmek için bu katil hücreler çok elverişliler. Bu hücrelerin laboratuvarda hazırlanması ise sadece dört gün sürüyor. Kök Hücreleri Programlanıyor Glioblastomalar çok zor tümörlerdir. Beynin birçok yerine kök salarlar ve kanserli hücrelerden kendilerine bir ağ kurarlar. Beyne bu kadar yayıldıktan sonra cerrahi müdahale ile tümörü ortadan kaldırmak imkansız hale gelir. Bu ve bunun gibi agresif kanser türleri kök hücreleri kendilerine çekecek bazı kimyasal moleküller salgılarlar. Kök hücreler tümörü bir yara olarak algılar ve iyileştirmek için o bölgeye doğru hareket eder. Araştırmacılar buradan yola çıkarak bir strateji geliştirdiler. Eğer kök hücreler sinyali alıp tümöre doğru koşuyorsa aynı sinyale duyarlı bir katil hücre yapsak, tümöre o da koşabilir. Kök hücreleri bu amaç üzerine programlanabilir ve tümörlü dokuya geldiklerinde kanser öldürücü ilaçları dokuya bırakabilirdi. Daha önceki araştırmalarda bilim insanları bu yöntemi nöral kök hücreleri kullanarak denedi. Bu hücreler de beyindeki kanserli hücrelerin izini sürmek ve tümörü yok edecek ilaçları salmak üzere programlanmıştı. Ancak bu yöntemi nöral kök hücrelerde yapmak çok zor oluyordu. Bu stratejiyi kullanmanın şimdi üç yolu vardı. Bilim insanları kök hücreleri ya bir hastadan alıp onu yeniden programladıktan sonra aynı hastaya geri verecek ya da bir hastadan alınan ve tekrar programlanan kök hücreler sonra başka bir hastaya nakledilecekti. Üçüncü ol ise normal yetişkin hücrelerin genetik yapısı ile oynanarak kök hücreler elde edilecekti. Hastaların beyninden kök hücreler almak ciddi bir ameliyat gerektirdiğinden araştırmacılar normal hücreleri kök hücrelere dönüştürmek için kolları sıvadı. Deriden Kök Hücreleri Elde Ediliyor Araştırmacılar öncelikle normal hücreleri kök hücrelere çevirmek için genetik programlama sürecinde kısa bir yol bulabilirler mi bir baktılar. Deri hücreleri ilk biyokimyasal müdahalelerle standart kök hücrelere dönüştürülecek sonra da nöral kök hücrelere dönüştürülecekti. Ekip ise deri hücrelerini doğrudan nöral kök hücrelere dönüştürmenin bir yolunu buldu. Bu işi görecek bir biyokimyasal kokteyl hazırladılar. Nöral kök hücreler elde edildi ama tümörlü dokuya nasıl saldıracakları hala muamma. Önce kök hücrelerin hareketleri izlendi. Gerçekten petri kabında beklendiği gibi tümörlü dokuya doğru hareket edecekler miydi? Araştırmacılar hücreleri bir petri kabının köşelerine koydular ve beklediler. 22 saat sonra yaptıklar ölçümlerde kök hücrelerin tümöre doğru 500 mikrometre gittiklerini gördüler. Bu harika bir haberdi, her şey beklendiği gibi gidiyor, kök hücreler ekibin istediği istikamette hareket ediyorlardı. Araştırmanın yapıldığı North Carolina Üniversitesi'nde çalışan Frank Marini Bu müthiş bir başlangıç. İnanılmaz bir şekilde hızlı ve oldukça etkili diyor. Tümörlü Dokuya İlaç Salgılanıyor Kök hücrelerin kanserli hücreler doğru gitmesi yetmez. Ekip ayrıca kanserli hücrelere ulaştıklarında kök hücrelerin ölümcül bir ilaç salgılamalarını sağlayacak genetik programlamayı da yaptı. Artık tamamen hazır olan programlanmış hücreler tümörlü dokuya ulaştıklarında onu 20-50 kat küçültebiliyor, 24-28 günde neredeyse tamamen ortadan kaldırıyordu. Farelerin hayatta kalma süreleri de iki katına çıkmıştı. Elde edilen bulgular glioblastoma gibi agresif beyin kanseri türlerinin tedavisi için büyük umut vaadediyor. Şimdi bilim insanları bu programlanmış hücrelerin ne kadar ileriye gidebileceğini test etmeliler. Laboratuvar ortamında 500 mikrometre gitmek güzel bir başlangıç ama insan beyni santimetre ölçeğindedir. Diğer bir konu da hastanın kendi deri hücrelerini kullanmak zorunda mıyız? Başka birinden alınıp nöral kök hücrelere dönüştürülen deri hücreleri hastanın bağışıklık sistemini uyararak tümörle olan savaşta hücrelere yardım edebilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/koka-yapragi-kokain/", "text": "Bir Kızılderili Geleneği: Koka Yaprağı ve Kokain Güney Amerika yerlileri neredeyse 3500 yıldan beri koka bitkisinin yapraklarını çiğniyor. Bu eski geleneğe bağlı kalan yetişkin Kızılderililer, kokain ihtiva eden kavrulmuş koka yapraklarının bulunduğu keseler taşır. Gün boyunca yorgunluk ve açlık hissini bastırmak için küçük miktarlarda koka yaprağı çiğnerler. Peki kokainin nörotransmitterleri nasıl etkiliyor? Kokainin beyindeki başlıca işlevi dopamin nörotransimetterinin nöronlara geri alımını engellemektir. Normalde dopamin bir nörondan diğer nörona iletilmek üzere sinaps boşluğuna salınır. Karşı nörona bağlanıp onu uyardıktan sonra dopaminin ayrılarak ilk geldiği nörona geri alınması gerekir. Bu sayede nöronun aşırı uyarılması engellenir."} {"url": "https://sinirbilim.org/kokain-2/", "text": "Kokain Kokain Nedir? Kokain çok güçlü ve bağımlılık oluşturma potansiyeli yüksek olan bir uyarıcıdır. Binlerce yıldır Güney Amerikalı yerliler uyarıcı etkileri sebebiyle kokainin asıl kaynağı olan koka yapraklarını çiğnemiş ve metabolize etmişlerdir. Kokainin saflaştırılmış kimyasal hali olan ''Kokain HCL'' 100 yıl önce koka bitkisinden izole edilmiştir. 1900'lü senelerin başlarında saflaştırılmış kokain çeşitli birçok hastalığı tedavi etmek için ilaçlarda aktif madde olarak kullanılıyordu hatta COCA-COLA 'nın ilk förmülasyonunda bir bileşendi. Sentetik lokal anestezikler geliştirilmeden önce cerrahlar ağrıyı engellemek için kokain kullanmışlardır. Bunlarla birlikte o zamanlardan beri süregelen araştırmalar bize kokainin art arda kullanımı sonucunda beyinin yapısını ve işlevselliğini değiştirebilen bu yüzden de yüksek bağımlılık potansiyeli olan bir kimyasal olduğunu göstermiştir. Günümüzde kokain kötü kullanım potansiyeli oldukça yüksek bir kimyasal olmasıyla birlikte bazı göz, kulak ve boğaz ameliyatlarında lokal anestezik olarak cerrahlar tarafından tıbbi olarak kullanılan uyuşturucudur. Sokak uyuşturucusu olarak kokain ince , beyaz ve kristalimsi bir tuz gibi gözükür ayrıca sokak dilinde kokain 'COKE ,SNOW, SPEED, C , POWDER ..vs' gibi pekçok farklı isimlerle anılır. Sokak satıcıları karlarını arttırmak için kokaini mısır nişastası , pudra , un veya kabartma tozu ile psiko-aktif madde olmayan bileşiklerle karıştırırlar. Ayrıca kokaini procain yada amfetaminlerle karıştırabilirler. İnsanlar kokainin iki farklı formunu istismar ederler. Bunlar ' suda çözünen HCL' olan toz formu ya da 'suda çözünmeyen serbest baz' formudur. Bağımlılar kokainin toz formunu ya intravenöz damar içine enjeksiyon ile veyahut intranazal burundan çekerek vücutlarına girişine olanak sağlarlar. Bağımlılar kokainin bir başka türü olan temel baz formunu amonyak ile veyahut bikarbonat ile işlendikten sigara gibi içerler çünkü bu sayede ısınan kokainden hidroklorür uzaklaştırılır. Kokain Kullanım Şekilleri Bağımlılar kokaini öncelikle , oral, intranazal, intravenöz veyahut teneffüs yolu ile vücutlarına uygular. Bağımlı insanlar kokaini toz halinde burun deliklerinden çekerek teneffüs ederler, kokain bu sayede burun dokularından kan dolaşımına karışır. Bağımlılar ayrıca kokaini diş etlerine sürerek de kullanabilirler . Kokainin eritilmesi ve enjekte edilmesi kokainin doğrudan kan dolaşımına girmesini etkisini arttırmayı sağlar. Bağımlı insanlar kokain içtiklerinde kokainin buharını ya da dumanını akciğerlere iletirler , ve burada kan dolaşımına emilim neredeyse enjeksiyon kadar hızlıdır. Bu hızlı ve öforik etki kokainin 1980'lerde çok yaygın olarak kullanılmasında etkili olmuştur. Kokainin herhangi bir uygulama yolu potansiyel olarak toksik miktarda kokain emilimine neden olabilir bu da kalp krizi, felç veya nöbetlere sebep olur ve bu toksik etkilerin hemen hemen hepsi ani ölümlerle sonuçlanabilir. Kokain Nasıl Etki Eder? Beyinin mezolimbik dopamin sistemi ve ödül yolağı seks, yemek yemek ve kokain de dahil olmak üzere pek çok uyarıcı veya uyaran olan madde ve aktivite ile uyarılır. Kokain orta beyinde bulunan 'ventral tegmantal alan' adı verilen ve beyindeki ana ödül alanlarından biri olan 'akkumbens çekirdeğine 'etki eder. Bu sistem ödül hazzının yanı sıra duyguları ve motivasyonu da düzenler. Dopamin normal iletim sürecinde postsinaptik nöron üzerindeki dopamin reseptörleri adı verilen özel proteinlere bağlanmak için presinaptik nöron tarafından sinaptik klefte salınır. Bu süreçte dopamin bilgiyi nörondan nörona taşıyan bir kimyasal haberci işlevi görür. Taşıyıcı olarak adlandırılan bir başka özel protein sinaptik kleftteki dopamini bir başka kimyasal mesajı iletmek için presinaptik nörona geri taşır. Uyuşturucu maddeler bu normal bilgi iletim sürecini olumsuz yönde etkileyebilir. Örneğin kokain, dopamin taşıyıcı proteine bağlanarak sinaptik kleftteki dopaminin presinaptik nörona tekrar aktarılmasını engeller. Daha sonra dopamin reseptör proteinlere daha güçlü etki edebilmek için sinaptik kleftte birikmeye başlar. Kokainin alınmasından hemen sonra meydana gelen öforinin temel sebebi budur. Hazırlayan : Adil Alperen Çiftci Kaynaklar - Calatayud J, Gonzalez A. History of the development and evolution of local anesthesia since the coca leaf. Anesthesiology. 2003;98(6):1503-1508. - Goldstein RA, DesLauriers C, Burda AM. Cocaine: history, social implications, and toxicity a review. Dis Mon DM. 2009;55(1):6-38. doi:10.1016/j.disamonth.2008.10.002. - Drent M, Wijnen P, Bast A. Interstitial lung damage due to cocaine abuse: pathogenesis, pharmacogenomics and therapy. Curr Med Chem. 2012;19(33):5607-5611. - Center for Behavioral Health Statistics and Quality . Behavioral Health Trends in the United States: Results from the 2014 National Survey on Drug Use and Health. Rockville, MD: Substance Abuse and Mental Health Services Administration; 2015. HHS Publication No. SMA 15-4927, NSDUH Series H-50. - Johnston L, O'Malley P, Miech R, Bachman J, Schulenberg J. Monitoring the Future National Survey Results on Drug Use: 1975-2015: Overview: Key Findings on Adolescent Drug Use. Ann Arbor, MI: Institute for Social Research, The University of Michigan; 2015. - Center for Behavioral Health Statistics and Quality . Drug Abuse Warning Network: 2011: Selected Tables of National Estimates of DrugRelated Emergency Department Visits. Rockville, MD: Substance Abuse and Mental Health Services Administration; 2013. - Riezzo I, Fiore C, De Carlo D, et al. Side effects of cocaine abuse: multiorgan toxicity and pathological consequences. Curr Med Chem. 2012;19(33):5624-5646. - Baik J-H. Dopamine signaling in reward-related behaviors. Front Neural Circuits. 2013;7. doi:10.3389/fncir.2013.00152."} {"url": "https://sinirbilim.org/kokain/", "text": "Kokain Kokain dünyada en çok kullanılan yasadışı ikinci uyuşturucu maddedir ve çok güçlü bir uyarandır. Genellikle burundan nefes yoluyla içeri çekilir veya damardan enjekte edilir. Vücuda girmesinden çok kısa bir süre sonra kişinin gerçeklikle olan bağını zayıflatır, yoğun bir mutluluk ve haz duygusu verir. Fiziksel olarak kalp atış hızını arttırır, terleme yapar ve göz bebeklerinin büyümesine sebep olur. Çok yüksek doz kan basıncını çok arttırır ve vücut sıcaklığını yükseltebilir. Kokainin etkileri vücuda girişinden saniyeler sonra ortaya çıkar ve metabolizmaya ve miktara bağlı olarak 5 ile 90 dk arasında sürer. Kokain Ödül Mekanizmasını Etkiliyor Bu uyarıcı molekül, serotonin ve dopaminin de aralarında bulunduğu ödül mekanizmasına etki ettiğinden dolayı bağımlılık yapıcıdır. Biraz uzun vadeli kullanımda felç, kalp krizi ve akciğer hastalıkları riskini arttırır. Bazı sokak satıcıları kokaini şeker veya mısır şurubu ile karıştırarak satmaktadır. Bu maddelerin eklenmesiyle kokainin zararlı etkileri artmakta ani ölüme bile neden olabilecek hale gelmektedir. Filmlerde de sıkça görülen kokain kullanımı sonrası ani rahatlama ve olduğu yere çökme durumu kokainin beyinde mutluluk patlaması yaşatması ve fiziksel olarak çok yorgun hissettirmesinden kaynaklanır. Görselde de bahsettiğimiz gibi kokain serotonin, dopamin ve noradrenalinin geri alımını engelleyerek sürekli hücre dışında nöronları uyarmasını sağlar. Bir süre sonra bu üç nörotransmitterin yoğunlukları çok artar ve kan beyin bariyerini yıkabilir. Yüksek Doz Kokain Nöronları İntihara Sürükleyebilir Bazı araştırmalar kokainin beyin hücrelerini intihar ettirebileceğini göstermiştir. Yüksek doz kokain nöronlarda otofaji sürecini tetikleyerek hücrenin kendi kendini sindirmesini tetikliyor. Aslında otofaji hücrenin içindeki istenmeye maddeleri sindirmesi için gereklidir. Evin içindeki çöpleri toplayıp dışarı atmaya benziyor ama fazla kokain alımında çöpleri değil buzdolabını attığınızı düşünün. Nöron da mitokondriler gibi hayati organellerini sindiriyor ve ölüyor. Binlerce Yıldır Kokain Kullanıyoruz Kokain kullanımının geçmişi bundan binlerce yıl öncesine dayanıyor. Güney Amerika yerlileri neredeyse 3500 yıldan beri koka bitkisinin yapraklarını çiğniyor. Bu eski geleneğe bağlı kalan yetişkin Kızılderililer, kokain ihtiva eden kavrulmuş koka yapraklarının bulunduğu keseler taşır. Gün boyunca yorgunluk ve açlık hissini bastırmak için küçük miktarlarda koka yaprağı çiğnerler. Peki kokainin nörotransmitterleri nasıl etkiliyor? Kokainin beyindeki başlıca işlevi dopamin nörotransimetterinin nöronlara geri alımını engellemektir. Normalde dopamin bir nörondan diğer nörona iletilmek üzere sinaps boşluğuna salınır. Karşı nörona bağlanıp onu uyardıktan sonra dopaminin ayrılarak ilk geldiği nörona geri alınması gerekir. Bu sayede nöronun aşırı uyarılması engellenir. Kokain Açlık ve Yorgunluk Duygusunu Maskeleyebiliyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/kola-icince-ne-olur/", "text": "Kola İçince Ne Olur? Marketlerde çokça tüketilen kola ürünleri pek çok açıdan sağlığa zararlı. Sadece kendiniz için değil doğmamış çocuğunuzu bile etkileyebilecek bir hasar mekanizmasından bahsediyoruz. Epigenetik olarak hücreleriniz ve DNA'nızın aldığı hasarlar çocuklarınıza aktarılıyor, hatta yaşadığınız tecrübeler bile çocuklarınıza aktarılıyor. Kola ile ilgili çıkan asılsız haberlerden ziyade akademik makalelere göz attığımızda şunları görüyoruz. (1) Aşırı kola tüketimi kandaki potasyum seviyesini çok düşürerek hipokalemi rahatsızlığına neden oluyor. (2) Yaşlı kadınlarda osteoporoz adlı kemikteki mineral yoğunluğunun azalması hastalığını arttırıyor. (3) Hamilelikte şeker hastalığı riskini arttırıyor. (4) İçerdiği fosfat dolayısıyla kalp rahatsızlıklarına ve kan basıncının artmasına neden oluyor. Kola İçince Ani Yükselen Şeker Mitokondrilerin İşlevini Değiştiriyor Kola içince kandaki şeker seviyesi ani olarak yükseldiği için bu durum şeker hastalığı gibi büyük riskler taşıyor. Şeker yoğunluğunun artması hücrelerde mitokondrilerin işlevinde de önemli değişmelere yol açıyor. Herkesin bildiği gibi mitokondrinin hücredeki görevi enerji sağlamaktır. Enerji üretimi ve solunumun yanı sıra mitokondriler yemek sonrası kan şekeri yükseldiğinde de faaliyete geçiyorlar. Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırmacılarının bulgularına göre mitokondriler şekerin kanda ani olarak yükselişlerinde mitokondriler hemen durumu anlayıp hücrelerde çeşitli işlevlerde rol oynuyorlar. Çalışmanın amacı beyindeki nöronların kanda şeker seviyesi yükseldiğinde nasıl tepki verdiklerini görmekti. Kan şekeri pankreastan salgılanan insülin hormonu ile düzenlenir. Kan şekeri arttığında vücut insülin salgılayarak fazla şekerin hücreler depolanmasını ve bu şekilde kanın yoğunluğunun azalmasını sağlar. Yapılan bu çalışma bazı nöronlardaki mitokondrilerin sistemik glikoz kontrolünde çok önemli bir role sahip olduğunu gösteriyor. Ekibi şaşırtan bir başka nokta, mitokondriler sadece glikozun geldiğini anlamakla kalmıyor, vücudun işini kolaylaştıracak bazı değişikliklerde de sahne alıyor. Kan şekeri arttığında bazı proteinler üreterek hücrenin şeklini ve işlevini değiştirmesini sağlayabiliyor. Kilo Vermek İçin Egzersiz Tek Başına Yeterli Değildir"} {"url": "https://sinirbilim.org/komplo-teorisi-nedir/", "text": "Komplo ve Komplo Teorisi Nedir? Tarihi Hakkında Ne Biliyoruz? Kimimizin duyduğunda burun kıvırdığı, kimimizin konuşmaktan haz duyduğu ve hatta kimimizin de korktuğu komplo kavramı ve komplo teorileri hakkında neler biliyoruz? Komplo teorisi en bilindik tanımı ile; Gerçek veya tüzel bir kişilere veyahut ülkelere karşı gizlice zarar verme amacı güdülerek tuzakların kurulduğu varsayımına dayandırılan düşüncelerinin tümüdür. şeklinde açıklanabilir. Fakat komplo teorisinin yalnızca siyasi alanda değil; spordan bilime, teknolojiden ekonomiye ve hatta öldüğü bilinen kişilerin aslında ölmediğine kadar birçok alanda karşımıza çıktığının farkında olmalıyız. Tam bu noktada öncelikle komplo ile komplo teorisi arasındaki farkın ortaya konulması, ardından da nelerin komplo teorisi olduğunun netleştirilmesi gerekmektedir. Komplo Teorisinin Tarihi Komplo teorilerinin aksine komplo aslında gerçekliği kanıtlanmış ve gerçek manada tasarlanarak uygulamaya geçirilen gizli planlar iken komplo teorileri düşünsel inşalardır. Neler komplo teorisi değildir sorusunu yanıtlayacak olursak da: Doğruluğu kanıtlanmış olsun veya olmasın belli bir altyapıya dayanmayan açıklamalar, fütürist yaklaşımlar ve kehanetlere komplo teorisi denmemektedir. Buraya kadar komplo teorileriyle ilgili tersten bir yaklaşım sergilendi ve Ne olmadığı ve komplo ile arasındaki fark vurgulandı. Her şeyi en baştan alarak komplo teorilerinin kısaca tarihsel geçmişinden söz edelim. Aydınlanma döneminin önemli politik felsefecilerinden olan Niccolo Macciavelli (1467-1527) komplo teorilerinden bildiğimiz anlamda- ilk kez bahseden kişidir. Prens adlı kitabının özellikle 19. bölümünde komplo teorilerine üstü kapalı da olsa değinmektedir. 16. yüzyıl için müthiş bir tarih ve felsefe kitabı olan Discourses on Livy adlı kitap serisi içindeki 3. kitabınının 6. bölümünü ise sadece komplo teorilerine ayırmıştır. Macciavelli her ne kadar komplo teorilerini günümüzdeki anlamından uzak bir şekilde ele alarak, mevcut yönetimin kendilerine karşı kurulan komplolara hazırlıklı olması ve bu sayede bu kitabın uyarı mahiyetinde olarak kendilerini savunabilmelerini sağlamak amacını gütmüş olsa da modern anlamda ilk kez komplo teorilerinden bahsetmiş kişidir. 20. yüzyılının çok önemli bilim felsefecilerinden olan Karl Popper de Macchiavelli'nin komplo teorisi anlayışını genişleterek bunu filozofik açıdan ele almıştır. Popper'e göre bir iddianın bilimsel olması için o iddianın yanlışlanabilir olması gerekir. Yani bir iddianın sonraki gelişmelere göre yanlışlanma ihtimali, o iddiayı günümüz koşullarında bilimsel kılar. Komplo teorilerine baktığımızda ise hem doğruluğu hem de yanlışlığı kanıtlanamayan yalnızca zannetmelere dayanan bir düşünce silsilesi olduklarını görmekteyiz. Bu da komploların yanlışlanabilir olmaması ile ve kanıttan ziyade inanca dayalı olduğunun diğer bir göstergesidir. Kısacası önce inanç gelir ve daha sonra bu inancı doğrulayacak kanıt arayışı içinde olunur. Bilgi Değil Sezgi Ön Planda Komplo teorileri günümüzün popüler kültüründe sosyolojinin, psikolojinin, felsefenin ve bu komplo teorilerine inanmaya hazır bekleyen tüm insanların yer edinmiş haldedir. Bu teorilerin çok büyük çoğunluğu mantıksal safsatalarla ortaya çıkar. Bilgi yerine sezgi kullanılarak ortaya çıkartılır. Evrimsel olarak da insanlar bunları üretmeye ve daha da önemlisi bunlara inanmaya yatkındır çünkü; insanlar iyi bilmedikleri, kendilerine ilginç ve esrarengiz gelen konularla insanların akılları tam bir yetkinlikle çalışamaz ve bu konuda insanlar komplo teorileri tarafından manipüle edilerek bunlara inanmaya meyilli olabilirler. Komplo teorisinin tanımına baktığımızda bazı içeriklere sahip olması gerektiğini görürüz: Komplo yapan kişi veya kişiler, ortak payda, tarihsel bir geçmiş ve onun açıklaması, komployu yayma amacı güdenlerin kasti amaçları, söz konusu tarihsel geçmiş ve niyetlerinin ve aksiyonlarının gizli olarak tutulması her komplo teorisinde bulunması gereken ortak özelliklerdir. Komplo teorilerindeki diğer önemli hususlardan birisi de; mevzu bahis durum için diğer açıklamalar daha muhtemel iken komplo teorisinin getirdiği açıklamanın daha küçük bir olasılıkla gerçek olmasının mümkün olmasıdır. Argumentum ad populum'dan uzaklaşmak suretiyle bu teorilerin insanı cezbeden ve inanmaya yönelten kısmı da bu değil midir zaten? Komplo teorilerinin muhtemel faydalarına gelecek olursak; komplo teorilerinin başlıca yararı gerçekte var olan veya olabilecek skandalların önlenmesinde kullanılabilecek bir araç olmasıdır. Komplo teorileri sayesinde özellikle gücü elinde tutan yönetimde olan kişilere, medyaya ve bilim safına karşı eleştirel bir yaklaşım sergilemek ileride oluşabilecek muhtemel hataların önlenmesinde fayda sağlayacaktır. Ayrıca bu teoriler sayesinde daha transparan bir bilgi alışverişi doğar."} {"url": "https://sinirbilim.org/konnektom/", "text": "İnsanlığa Boyut Atlatacak Bilim: Konnektom İnsanoğlu, bitmek bilmeyen bir araştırma isteğine ve merak duygusuna sahip. Ve bunlar bizleri bugünkü medeniyet seviyesine ulaştırdı. Televizyonlar, bilgisayarlar, uzay araştırmaları vb. Ama teknoloji ve bilim artık çok farklı bir boyuta doğru gidiyor. Şimdi ise sırada beyinlerimizi ölümsüz kılacak bir çalışma var. Bunun için yeni bir bilim dalı ortaya çıktı bile: Konnektom Bilimi. Konnektom Bilimi Nedir? İnsan beyni tüm organlarımız içindeki en karmaşık olanıdır. İnsan beyni milyarlarca nöron içerir ve bu nöronlar birbirleriyle 3 boyutlu bir ağ üzerinde adeta örülmüş şekildedir. Konnektom biliminin amacı ise beyindeki tüm nöronların 3 boyutlu olarak haritalandırılması ve hangi nöronun ne işe yaradığını bularak onların tekrar yapılandırılmasıdır. Ama böyle büyük bir projenin sadece bir amacı olduğunu düşünmek yanlış olur. Şüphesiz ki insan beyni muhteşem ve bir o kadar da karmaşıktır. Ve onunla ilgili buluşlarında bir o kadar çok yönlü olabileceğini unutmayalım. İleri Okuma: Nöron Nedir? Beyin Nasıl Haritalandırılır? Beynin haritalandırılması için çok çeşitli yöntemler gerekli. Bunlardan biri fMRI'dır. fMRI'nın açılımı fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme anlamına gelir. MR cihazında özel bir çekim yöntemi uygulanır ve beynin 3 boyutlu olarak aktif bölgelerinin tespiti için kullanılır. fMRI aktif beyin bölgelerini tespit ederken elektriksek sinyalleri kullanmaz. Kan akımının hızı ve kandaki oksijen yoğunluğu bilgilerini kullanır. Bir diğeri ise EEG'dir yani elektroensefalografi. Beynin elektriksel faaliyeti, hastanın saçlı derisi üzerine yerleştirilen küçük metal elektrodlar aracılığıyla EEG cihazına iletilir ve EEG ile bu sinyaller beyin dalgalarına dönüştürülür. Son olarak Diffusion Tensor Imaging adı verilen bir cihaz ile aktivite sırasında oluşan sinir yolağı tespit edilir. DTI yöntemine aynı zamanda Traktografi adı da verilir. Bundan sonra ise devreye bilgisayar programları giriyor ve nöral analiz yapılıyor. Konnektom Bilimi Ne Aşamada? 1970 yılında Biyolog Sydney Brenner ve meslektaşları hermafrodit olan bir yuvarlak solucanı saklamaya başladılar. Bu solucanın adı Caenorhabditis elegans'tı. Daha sonra solucanı tabiri caizse sosis gibi dilimleyerek güçlü bir elektron mikroskobunda gözlemlemeye başladılar. Amaçları C. elegans solucanının 302 nöronunu ve yaklaşık 7000 sinapsını görüntülemekti. Özellikle bu solucanın seçilmesinin sebebi şeffaf yapısıydı. Diğer bilim insanları da bu özelliğinden dolayı elegans adlı solucanı sıklıkla deneylerinde kullanmışlardır. Bu yüzdendir ki elegans solucanı 3 kişiye nobel kazandırmıştır. Konumuza dönecek olursak bilim insanları nihayet 1986 yılında bu grafiklerin tamamına yakınını yayınladı. Bundan 20 yıl sonra Janelia Araştırma Kampüsünden Dmitri Chklovskii ve ortakları, grafiğin çok daha kapsamlısını yayınladı. Bugünse bu tip grafikler konnektom olarak adlandırılıyor. Aşağıdaki resimde konnektomu çıkarılmış tek canlı olan elegans solucanının nöral haritasını görebilirsiniz. Yukarıdaki örnektede görüldüğü gibi 300 nöronluk bir canlının konnektomu bile 16 yıl gibi bir süre istiyor. İnsandaki 100 milyar nöron ve 100 trilyon sinsapsı düşünecek olursak bu uğraş beyhude bir çaba gibi gözüküyor. Ama bilim insanlarının ne kadar inatçı olduğunu hepimiz biliyoruz. Daha çok çalışarak sürekli yeni methodlar geliştiriliyor. Örneğin 2011 yılında, Almanyadaki Heidelberg Üniversitesi, Max Planck Medikal Araştırma Enstitüsü'ne ait bir araştırma ekibi bir method geliştirdi. Max Planck Medikal Araştırma Enstitüsü araştırma ekibi bu büyük proje için 2 yeni bilgisayar programı ''KNOSSOS ve RESCOP'' u kullandı. 70 in üzerinde öğrenci 100 den daha fazla nöronu haritalandırabildi. Ayrıca Indıana Üniversitesinde Profesör olan Olaf Sporns ve Edward Bullmore'ın başlattığı ve eski Amerika Başkanı Barrack Obama'nın da 100 milyon dolarlık katkı sağladığı The Human Connectome Project adlı bir çalışma var. Bu method ve projelerle insan beyninin haritalandırılması hızlandırılıyor. Gerçekleşirse Ne Olacak?"} {"url": "https://sinirbilim.org/kontrollu-ruya/", "text": "Kontrollü Rüya Nedir ve Beynimizde Nasıl Oluşur? Yüzyıllardır insanoğlu uykusunda rüya görür ve rüya yorumları çok sayıda kişi için büyük önem taşır. Rüya görmek önemli bir bilinç durumudur ve uyanık haldeki bilincimizi tamamlayan çok sayıda öğe içerir. Rüyada gördüğümüz tüm nesnelerin tümü iç dünyamızın yansımasıdır. Rüyanızda tanımadığınız birini görseniz bile aslında onu gün içinde herhangi bir yerde, zamanda görmüşsünüzdür. Zamanında rüya görmenin temellerini düşünmüş olan Aristo ve Platon kanıtlayamasa da, bugün biz rüya görmede en azından etkin olan iki bölge olduğunu biliyoruz. Bunlar rüyaların en çok görüldüğü kısım olan REM uykusunda etkinliği kaybolan dorsolateral prefrontal korteks ve parietal loptaki prekuneus. Bu bölgelerin etkinliğini yitirmesinden dolayı rüya esnasında kısa dönem hafızamızı geliştiremiyoruz ve gördüğümüz rüyaların çoğunu unutuyoruz. İleri Okuma: Platon'un Hayatı ve Fikirleri Rüyaları Neden Unuturuz? Beynin rüyaları unutmasının sebebi gerçek hayat ile hayal dünyası arasındaki devamlılığı koparmaktır. Eğer bütün rüyalarımızı hatırlasaydık, hangi zamanın gerçek, hangisinin rüya olduğunu ayırt edemeyebilirdik. Ayrıca uykuda fiziksel vücudumuzun konumsal olarak yerini tayin edemeyiz. Rüya gören kişi rüyasında maceralara çıkarken gerçek vücudunun yatağında yattığını fark edemez. Aynı şekilde beyinde gerçekleşen bu değişimlerden dolayı rüyada karar vermek ya da isteklerimizi yönlendirmek de kolay değildir. Uyanıkken sürekli aklımızdan düşünceler geçer, beynimiz duygular, anılar ve davranışlar üretir. Bunların hepsi rüyada da olur ama değiştirilmiş bir beyin etkinliğiyle. Rüya esnasındaki düşünceler uyanıkken olduğu gibi nöral impulslarla başlayabilir ama uyanıkken çok fazla sapma vardır, düşünceler oradan oraya savrulabilir. Dış duyularımız sürekli faaliyet halindedir ve günlük hayattaki işlerimizi kolaylaştırmak için durmaksızın çalışırlar. Örneğin, küçük bir karın guruldaması buzdolabında ne olduğunu düşünmemize neden olabilir. Rüya görürken dış duyularımız susturulur, tabi eğer tamamen kapatılmazlarsa. Bu noktadan itibaren dış duyular artık kapalıdır ve düşünceleri yönlendiremezler ama artık beyinde sonsuz bir anı, resim, duygu seli başlamıştır. Beynimiz bu anılar, duygular ve resimler arasında bağlantı kurarak rüya dediğimiz senaryoları oluşturur. Kontrollü Rüya Nasıl Ortaya Çıkıyor? Uyuduğumuz anda beyin etkinliği ve kimyasında meydana gelen bir değişim rüya benzeri bir zihinsel etkinlikle paralel olarak gerçekleşmeye başlıyor. Bilinç zaten uykunun daha başlangıcında değişmeye başlıyor. Uyku derinleştikçe, serebral enerji metabolizması ve kan akışına bağlı sinirsel etkinlik azalmaya başlıyor, özellikle uykunun en derin evresi olan non-REM uykusunda. Bu derin evrelerde beyin bölgeleri arasındaki bağlantı azaltılır ve yerel bağlantılar daha etkin kalır. Genel anestezi uygulanan insanların yaşadığı durum da aslında buna benzer. Tüm dış duyular kapatılır ve farkındalık çok düşük seviyelere çekilir. Uzun mesafeli bağlantılar bilgileri birleştirmek ve beyin alanları arasında iletişimi sağlamak içindir. İleri Okuma: Genel Anestezi: Sizi Uyutan İşlem Hakkında Çarpıcı Gerçekler Uyku Evreleri Derin uyku halinden çıkarken beyin dalgaları da değişmeye başlar ve gittikçe uyanık haldeki beyin dalgalarımıza benzer. Uykunun rüya görüldüğü kısım olan ve uykunun yaklaşık 3'te birini kapsayan bu evreye REM uykusu denir. Uykunun 4 evresinden ikisi oluşturan derin uyku evrelerinden çıkarken beynin tüm bölgeleri tekrar etkinleştirilmez. Bu yüzden derin uykudan REM uykusuna geçişte beynin bölgelerine seçici bir etkinleştirme uygulanır. Beyin bölgelerinin tekrar etkin hale gelmesi kısa dönem otobiyografik hafızayı değiştirerek rüya görmeyi, rüyaların içeriğini etkiler. Örneğin, gün içinde duygusal bir olay tecrübe ettiysek REM uykusu sırasında limbik, paralimbik ve amigdala bölgelerimiz etkinleşir. REM uykusunda etkinleşen bir diğer bölge de mediyal prefrontal kortekstir. Korteksin bu bölümü yavaş uyku dalgalarından üretilmesinden sorumludur ve başkalarının davranışlarıyla ilgili düşündüğümüzde çok faal olan bir bölgedir. İleri Okuma: Prefrontal Korteks Ayrıca, uyanık olduğumuzda beynin tüm nöromodülatör beyin sapı sistemleri etkin haldeyken, uyuduğumuz anda bunların bazıları etkisizleştirilir. Bilinen başlıca nöromodülatörlerden bazıları serotonin, norepinefrin, dopamin ve asetilkolindir. Bu nöromodülatörler bilişsel işlevleri, dikkati, ruh halini düzenleyen moleküllerdir. REM uykusuna geçtiğimizde norepinefrin ve serotonine ev sahipliği yapan iki sistem tamamen kapatılır. Bu durum beyin kimyasında değişikliğe sebep olarak zihnimizin REM uykusu esnasındaki bilgi işleme süreçlerini etkiler. Örneğin, lokus seruleus bölgesindeki nöronlar dikkatli olma ve karar verme süreçlerinde kilit rol oynarlar. Rüyanın Özellikleri Yapılan bazı çalışmalar sonucunda iyi bir gece uykusundan sonra kişilerin anagram bulmacaları ve zor problemleri çözme yeteneklerinde gelişme görülmüştür. Kontrollü rüyanın başka bir özelliği de rüya gören kişinin rüyada uyanıkken olduğu kadar iyi bir mantıklı düşünme yeteneğine sahip olmasıdır. Kontrollü rüyada kişiler duygularını düzenleme yeteneklerine de sahiptir. Bir araştırmada katılımcılara onlarda farklı duygular uyandıracak kişilerin yüzlerinin fotoğrafları gösterildi. Olumlu ve olumsuz duyguların ortaya çıkmasına sebep olan bu fotoğraflar gösterildikten hemen sonra kişiler kısa bir süre uyudu. Bu kısa süreli esnasında REM uykusuna geçen katılımcılar olumlu duygu uyandıran yüzleri REM uykusuna geçemeyenlerden daha iyi tanıdılar. Araştırma REM uykusuna geçemeyen kişilerde olumsuz duyguların daha fazla oluştuğunu ve REM uykusunun olumsuz duyguları işlemede yardımcı olduğunu gösteriyor. Kontrollü rüyada insanlar sosyal ilişkileriyle ilgili uyanıkken olduğundan daha fazla düşünürler. Rüya gören kişiler rüya başına ortalama 4 kişi tanımlarlar ve kişiler arasındaki sosyal ilişkiler sıklıkla agresiflikle yakından bağlantılıdır. Bu konuda yapılan araştırmalar sonucunda rüyada ortaya çıkan agresifliğin sadece REM uykusunda ortaya çıktığı görülmüştür. Rüyadaki Vücudumuz Rüya gören kişi nasıl oluyor da vücudunun bir rüya sahnesinde olduğunu fark ediyor? Günlük hayatta insanlar bulundukları yeri paryetal loptaki prekuneus adlı beyin bölgelerinin çalışmasıyla tespit edebilirler. REM uykusunda prekuneusun etkinliği susturulur. O zaman kontrollü rüyalarda bu bölgenin görevini başka bir bölge mi üstleniyor? Çok sayıda araştırmadan elde edilen sonuçlar rüyada gerçek olmayan uzuvlarımızı gerçekmiş gibi algıladığımızı gösteriyor. Aslında bu durum sadece rüyada değil gerçek hayatta bile oluyor. Bir deneyde, bir kişinin sırtı sıvazlanıyor ve bu esnada kişinin vücudu kendisine ayna vasıtasıyla gösteriliyor. Katılımcıya bulunduğu yeri söylemesi telkin edildiğinde vucudunun aynadaki yansımasını gösteriyor. Katılımcının beyni asıl vücudunu değil aynadaki vücudunu kendi vücuduymuş gibi algılıyor. Rüyalarda da buna benzer olaylar yaşanıyor. İmgeler ve bunların içindeki yerler bilincimiz tarafından gerçek gibi algılanıyor. Rüyada vücudumuzu göremeyiz ama hissederiz. Prekuneusu kullanmadan vücudumuzun rüya sahnesindeki yerini tespit edebiliriz. Prekuneus sadece fiziksel vücudumuzun gerçek hayatta uzaydaki yerini tespit etmemiz için gereklidir. Rüyalarda resimler fiziksel vücudumuzun yerini alır bir diğer deyişle gördüğümüz vücut resmi beyin tarafından vücut gibi algılanıyor. Rüya Bilinci Uyanık Haldeki Bilincimizden Nasıl Ayırt Ederiz? Kontrollü rüya kişinin rüya görmesi sırasında uyanık haldeki bilinci ile rüya bilincinin karışması sonucu oluşan bir rüya şeklidir. Rüyada aklı başında olma durumu rüya gören kişiler tarafından sıklıkla uyanık haldeki duruma benzetilir ancak bu durum uyanık hal ile rüya bilincinin ortasında kalmış ve çok sabit bir durum değildir. Kontrollü rüya üzerine yapılan araştırmalarda rüya gören kişinin yatağında yattığının ve rüya gördüğünün farkında olduğu bulunmuştur. Normal şartlarda rüya gören kişiler fiziksel vücudunun farkında olamazlar çünkü dorsolateral prefrontal korteks ve prekuneus etkin değildir ancak kontrollü rüya gören kişilerin beyinlerinde bu bölgeler REM uykusu sırasında tekrar etkin hale gelir ve rüyada kontrol başlar. Ayrıca kontrollü rüya ve normal rüya karşılaştırıldığında kontrollü rüya gören kişilerin beyinlerinin kortikal bağlantılarının daha fazla olduğu ve beyinlerindeki gama dalgalarında da bir artış olduğu gözlenmiştir. Yaklaşık 40 Hz frekansındaki gama dalgaları beyinde farkındalık ile ilişkilendirilmiştir. Kontrollü rüya gören kişilerin beyinlerindeki gama dalga frekansının 40 Hz civarında ölçülmesi bu kişilerin rüyalarında uyanıklık bilincine sahip olduğunu gösteriyor. Kontrollü rüya esnasında DLPFC ve prekuneusun REM uykusu esnasında tekrar etkin hale gelmesi gama dalgalarının frekansında değişikliğe sebep olur ve tüm kortikal bağlantılarda bir artış meydana gelir. İleri Okuma: Beyin Dalgaları Kontrollü Rüyalardan Ne Öğrenebiliriz? Günlük hayatta fark etmediğimiz nesnelerin rüyadaki sanal dünyamıza girmesi yeni fikirlerin doğuşuna olanak sağlayabilir. Tarih boyunca birçok zaman bilimsel ve sanatsal ilhamlar rüya yoluyla gelmiştir."} {"url": "https://sinirbilim.org/kopek-gibi-buyutulmus-cocuk/", "text": "Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk"} {"url": "https://sinirbilim.org/koronavirus/", "text": "Koronavirüs Salgını da Nereden Çıktı? 2020'ye girer girmez tüm dünya koronavirüs salgını ile çalkalandı. Çin'de şimdiye kadar hiç görülmeyen bir virüs yayılmaya ve tehlike saçmaya başladı. Dünyanın pek çok bölgesinde televizyon kanalları ve basın yayın organları koronavirüs ile ilgili haberler yapıyor. Sosyal medyada da gündemi koronavirüs salgını işgal etti. Ancak bu gizemli virüs hakkında kimsenin tam bir bilgisi yok. Bu yazımızda salgının ne kadar tehlikeli olduğunu ve koronavirüsün ne olduğunu anlattık. Koronavirüs Nedir? İngilizce'deki orijinal adı coronavirus olan bu virüsümüz aslında bir ailenin genel bir ismidir. Virüsler çok hızlı ve kolayca mutasyona uğrayabildiği için çok fazla türde bulunurlar. Aslında koronavirüslerden çok fazla çeşit vardır. İnsanlara bulaşan koronavirüsler ilk olarak 20. yüzyılın ortasında keşfedildiler. O zamanlar sadece soğuk algınlığına yol açtığı biliniyordu ve çok ciddiye alınmadılar. 2020'de salgına yol açan virüs ise şimdiye kadar tanımlanmış 7. Koronavirüstür (2019 nCoV). İlk koronavirüste kimsenin haberi olmadı ama neden yedincide tüm dünya paniğe kapıldı? Koronavirüslerin hepsi insanlar için tehlikeli değildir. Birçoğu insanlara zarar vermez. Ancak son yıllarda ise en tehlikeli salgınların ikisinde bu virüsler baş rolü oynadı. SARS ve MERS salgınlarının ikisi de korovirüsler tarafından başlatıldı. 2020'nin koronavirüs salgını Çin'de başladı. 2003'teki SARS salgını da Çin'de başlamıştı. O yıllarda virüslerin Misk kedisinden insanlara bulaştığı tespit edildi. Toplamda 8.000'den fazla kişi hasta oldu ve 774 kişi hayatını kaybetti. Hastalanan insanların yaklaşık %10'u öldü. MERS koronavirüsü ilk olarak 2012 yılında görülmüştü ve 3 yıl boyunca Suudi Arabistan'ın en hızlı yayılan salgını oldu. Bu virüs o zamanlar 1200 kişide görüldü ve neredeyse 400 kişinin ölümüne yol açtı. Bu da her 3 kişiden birini öldürdüğü anlamına geliyor. Koronavirüs Nasıl Yayılıyor? 2019 yılının sonlarında Çin'in Wuhan kentinde yeni bir koronavirüs ortaya çıktı. Aralık ayında ilk vakalar görülmeye başlandığında bir salgın olduğu anlaşıldı ve düğmeye basıldı. Ancak Dünya Sağlık Örgütü başlarda salgının derecesini orta derece olarak belirledi. Bir ay sonra bunun yanlış bir karar olduğunu gördük. Şimdi bütün önlemler en üst düzeye çıkarıldı. Şu an dünyanın bütün ülkeleri virüsün yayılmasını durdurmak için özellikle hava alanlarında önlemler alıyor. Virüsün ilk ortaya çıkışının nasıl olduğunu bilmiyoruz ama yarasalar aracılığıyla çıkmış olması en yüksek ihtimal. Koronavirüs Belirtileri Neler? Koronavirüsler vücuda girdikten sonra 2 ila 14 gün boyunca kuluçka halinde kalabilirler. Bu kuluçka süresi boyunca hiçbir belirti göstermezler. İlerleyen aşamalarda birçok enfeksiyon hastalığında olduğu gibi ateş ve orta şiddette solunum yolları rahatsızlıkları başlar. Özellikle kış aylarında virüsün bu belirtileri nezle ve gribe çok benzer. Doktorlar için bu belirtilerin ayırt edilmesi çok zor olabilir. 2020 yılına girmeden koronavirüs yüzlerce insana bulaştı ve 9 kişinin ölümüne yol açtı. Aslına bakarsanız Çin gibi bir yerde kayıt dışı hastaların olabileceğini de göz önüne almalıyız. Uzmanlar gerçek hasta ve ölü sayısının bunun çok çok üstünde olabileceğini belirtiyor. Belki çoktan binlerce insan virüsten etkilenmiş olabilir. Virüsün ilk belirtileri ölümcül değil ama ilerleyen zamanlarda nasıl bir gelişim seyredeceğini bilmiyoruz. Virüs Hangi Ülkelere Yayıldı? Çin'de ortaya çıkan koronavirüs şimdiden Tayland, Amerika, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Fransa, Malezya ve Singapur'da görüldü. Şimdiye kadar Hong Kong'da 8 vaka, Amerika, Avustralya ve Makau'da 5, Singapur, Güney Kore ve Malezya'da 4, Japonya'da 7, Frans'da 4, Kanada'da 3, Vietnam'da 2, Nepal, Kamboçya ve Almanya'da 1'er vaka görüldü. Çin dışında herhangi bir ülkede ölüm yaşanmadı. Ülkemizde İstanbul Büyükçekmece'de bir kişiden şüphe edilse de henüz doğrulanmış bir koronavirüs vakası yoktur. Virüsün insandan insana nasıl bulaştığını bilmiyoruz ama bulaşabildiğini kesin olarak biliyoruz. Vietnam'da Çin'e hiç gitmemiş bir kişide koronavirüs olduğu doğrulandı. Virüsün ilk taşıyıcısı yarasalar olabilir ama şu an insanlar da bir taşıyıcı konumundalar. Bu patojenin bir virüs olduğunu aklımızdan hiç çıkarmamamız gerekiyor. Virüsler için olan genel korunma yöntemleri koronavirüs için de geçerlidir. Özellikle elleri düzenli yıkama, öksürme ve hapşırmada ağzı kapama gibi yöntemler yararlı olabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/koronavirusu-yenmis-hastalar/", "text": "Koronavirüsü Yenmiş Hastaların Antikorları Risk Grubundakilere Koruma Sağlayabilir Koronavirüs salgını tüm dünyayı kasıp kavururken aşı ve tedavi çalışmaları da son hızda devam ediyor. Maalesef şu an etkili bir aşı yapmaktan çok uzağız ama John Hopkins Üniversitesi'ndeki araştırmacılar hastalığı yavaşlatmak için bir yol keşfettiler. Aslında aşıya benzeyen ve biraz eski bir tekniği kullanmaya çalıştılar. Hastalığı yenmiş insanların kanındaki antikorları kullanmayı denediler. Tedavi doğru şekilde uygulandığında birkaç hafta içinde önemli sonuçlar alınabiliyor. Öncelikle COVID-19 geçiren hastaların kanları alınıyor. Hastanın kan plazması ayrıştırıldıktan sonra antikorlar izole ediliyor. Araştırmacıların uyguladığı teknik bu antikorları yeni hasta olmuş ve bir süredir hastalıkla mücadele eden bireylere vererek onların bağışıklık sistemini güçlendirmeyi hedefliyor. Kan serumundaki bu antikorlar yeni tür koronavirüse (SARS-CoV-2) bağlanabiliyor ve etkisiz hale getirebiliyor. Araştırmacılar The Journal of Clinical Investigation dergisindeki yayınladıkları çalışmalarında bu antikorların hastalığı yavaşlatabileceğini öne sürüyor. Antikorlar Kandan Ayrıştırılıyor Araştırmacılar yeni bir molekül denemediği için çok hızlı bir şekilde araştırmalarını yürüttüler. Zaten bu prosedürler yıllar öncesinden bilinen şeylerdi ama modern tıpta kullanılması pek gerekmiyordu. COVID-19 pandemisi herkesi hazırlıksız yakaladı. 1918 yılındaki İspanyol gribinden beri dünya böylesi bir pandemiyi yaşamamıştı. İspanyol gribinin 50 milyon insan öldürdüğünü göz önüne aldığımızda araştırmacılar hastalığa iyi gelecek en ufak bir şeyi bile bulmaya çalışıyorlar. Hastaların kanlarından antikorlar ayrıştırılırken toksinler ve başka hastalıkların kalıntıları olabilecek maddeler temizlendi. Kanlar uygun hale getirildikten sonra plazması ayrıştırıldı ve hasta kişilere enjekte edildi. Bir kişinin kan plazmasını başka birine nakletmek uzun süredir uygulanabilen bir işlemdir. Son teknolojik gelişmeler sayesinde kan transfüzyonu kadar güvenilir bir işlemdir. İlk Sonuçlar Olumlu İçinde koronavirüs ile karşılaşmış antikor bulunduran plazmaları nakletme işlemi Çin, Amerika ve Japonya'da uygulandı ve ilk etapta başarılı sonuçlar alındı. Amerika'nın New York şehri koronavirüsün en yaygın olduğu şehirlerden biri. Buradaki doktorlar bir an önce tedavi bulmaya çalışıyor. Araştırma ekibi hem üniversiteden hem de devletten destekler alıyor. Çin'in Şangay kentinde de doktorlar bu teknik ile güzel sonuçlar aldılar. Japonya'da ise Takeda ilaç firması testlere başladı. Literatürde adı convalescent plasma yani iyileşme dönemindeki plazma olan teknik aslında 20. yüzyılda özellikle kızamık ve kabakulak hastalıklarında uygulanıyordu. Hiç bilmediğimiz bir teknik değil. Kızamık ve kabakulak hastalıkları aşılar sayesinde büyük oranda durduruldu ama bir önceki yüzyılda bu salgınlarla baş etmek kolay değildi. Koronavirüsü Yenmede Zamanlama Kritik Koronavirüsü yenmiş hastalardan alınan antikorları hemen yeni hastalara nakledebilir miyiz? Bu konuda uzmanlar zamanlamanın çok kritik olduğunu belirtiyorlar. Bu tekniğin zorlayıcı yanlarından biri hastanın bağışıklık sistemini güçlendirmek için antikorun doğru zamanda verilmesi gerekiyor. Bu yöntem koronavirüsü yenmek için her derde deva bir tedavi seçeneği olarak da algılanmamalı. Aşılar ve diğer tedavi yöntemleri bulunana kadar geçici bir önlem almak olarak düşünebiliriz."} {"url": "https://sinirbilim.org/kriyojenik-yontem-beyin-nakli/", "text": "Kriyojenik Yöntemle Dondurulmuş Beyin Nakli Yapılabilir Son yıllarda tıptaki gelişmeler zihnimizin sınırlarını zorluyor ve imkansız kavramını yeniden irdeliyor. Yapay zeka hastalıkları teşhis ediyor, ölümsüzlük çalışmaları üzerine yeni veriler elde ediliyor ve daha bir çoğu. Ama 4 yıldır hepimizin yakından takip ettiği İtalyan cerrah Canavero ve projesi bunların içinde en inanılmaz olanı. Dr. Sergio Canavero bir insanın kafasını alıp başka bir insanın bedenine nakletmeyi planlıyor. 2013 yılının Temmuz ayında Torino Gelişmiş Nöromodulasyon Grubu 'dan Dr. Sergio Canavero ilk insan beyin nakli projesi HEAVEN- GEMINI'yi açıkladı. Araştırmacılar Dr. Canavero'nun planlarının uygulanabilirliğini ciddi şekilde sorgulamış olsa da, proje ile ilgili yeni gelişmeler bilim dünyasında büyük heyecan uyandırıyor. Nitekim bu çalışma serebral palsi gibi kas-sinir hastalarına veya transseksüel bireylere yeni bir beden imkanı sağlayabilir. Geçen hafta OOOM ile yapılan röportajda , tartışmalı operasyonun önümüzdeki 10 ay içinde yapılacağı açıklandı. Beyin nakli operasyonu, yaklaşık 36 saatte 100 cerrah ile ve omurilik füzyonu işlemi uygulanarak tamamlanacak. Donör vücudun omuriliği alıcının kafasının omuriliğiyle kaynaştırılacaktır. Canavero'ya göre, polietilen glikol veya kitosan adı verilen kimyasallar SCF işlemini uygulamak için kullanılabilir. Alıcı 3-4 hafta süreyle komada tutulacak ve bu süre zarfında omurilik, yeni sinir bağlantılarının artırmak amacıyla yerleştirilmiş elektrotlar yoluyla elektriksel uyarıma maruz bırakılacak. Canavero'ya göre, fizik tedavi yardımı ile hasta 1 yıl içinde yürüyebilecek. Canavero son açıklamasında, operasyonun Harbin Tıp Üniversitesi'nden Xiaoping Ren ve cerrahi ekibi liderliğinde Harbin, Çin'de yapılacağını ve donör alıcısının daha önce açıklanan Rus Valery Spiridonov değil bir Çinli olacağını belirtti. Ancak geçen haftaki ropörtajda en dikkat çekici gelişme cerrahın yeni planıyla ilgili. Canavero 2018'de ilk insan kafa naklini gerçekleştikten sonra ilk dondurulmuş kafayı tekrar uyandırmaya çalışacağız dedi. Ölümden Sonra Yaşam Canavero, beyni -196 derece (-320 derece Fahrenhayt) dondurulmuş olan kafayı çıkarmayı ve sıvı azot içerisine batırmayı planlıyor. Ardından, hastayı ölü olarak geri getirmeyi ve bu süreç içinde insanlığın öbür dünyayla ilgili sorularını netleştirmek için beyni bir bağışçı vücuda yerleştirmeyi planlıyor. Canavero, Bu insanı hayata döndürürsek, ölümün ardından gerçekleşen şeyin ne olduğunun cevabını alacağız dedi."} {"url": "https://sinirbilim.org/kromozom-gercekten-x-seklinde-midir/", "text": "Kromozom Gerçekten X Şeklinde Midir? İnsan vücudunda yer alan kromozomlar üzerinde onlarca yıldan beri araştırmalar yapılıyor. Bir asırdan fazla süredir yapılan bu araştırmalarda kromozomların şekli hep X şeklinde olarak biliniyor ve kabul görüyordu. Şimdiye kadar ki bütün genetik hastalık çalışmaları, ve gen lokasyonları bu X şekline göre yapılırdı. Örneğin, KIT geninden ve bu genin yeterli protein ekspres edememesi sonucu ortaya çıkan piebaldizm adlı bir genetik bozukluğu ele alalım. İlk yapılacak işlem ilgili genin genom içindeki yerini tespit etmektir. Burada KIT geni 4. Kromozomun uzun kolunda yer alır diyerek hastalığı anlamada ki ilk adımı atıyorduk. Ancak artık işler bu kadar basit olmayabilir. Babraham Enstitüsü araştırmacılarının kromozomlar üstünde yaptığı incelemeler kromozomun yapısı konusunda bilim insanlarını bir daha düşünmeye davet ediyor. Kromozom Şekillerini Belirlemek İçin 3 Boyutlu Modeller Kullanıldı Ekip kromozomların şeklini daha iyi incelemek için 3 boyutlu modellerin kullanıldığı yeni bir yöntem geliştirdi. Kromozomun X şeklindeki görüntüsü bize onun 3 boyutlu yapısı hakkında fazla bir fikir vermiyordu. Ekip buradan yola çıkarak DNA'nın kendi içinde katlanma mekanizmasını ortaya çıkarmak ve bu sistemin karmaşıklığını anlamak için kromozomun 3 boyutlu yapısını çözmeyi hedefledi. Kromozomları göstermek için kullanılan X şekli aslında bu yapının sadece bir anlık görüntüsünden ibaret. Araştırma grubundan Dr. Peter Fraser konuyu şu sözlerle açıklıyor X şeklindeki kromozom görüntüsüne çoğumuz aşinayız ancak bu mikroskopik kromozom portresi onun sadece bölünme evresinde görülen anlık bir geçiş yapısı. Hücreler bölünmeyi bitirdikten sonra kromozomun X şekli kayboluyor. Kromozomlar bu noktadan sonra artık bambaşka bir şekle bürünüyorlar, bu güne kadar bu şekilleri tam olarak ortaya çıkarmak mümkün olmamıştı. DNA'nın Nasıl Katlandığı Hala Belirsiz Dr. Peter'ın ekibi DNA sıralama tekniğini kullanarak bir hücrede kromozomun binlerce moleküler ölçümlerini yaptılar. Bu küçük ölçümler daha sonra bilgisayar ortamında birleştirilerek kromozomun üç boyutlu portreleri elde edildi. Elde edilen yeni kromozom görüntüleri bize kromozomun yapısından daha fazlasını gösteriyor. Kromozomlar temel olarak DNA ve histon proteinlerinden oluşuyor, DNA'nın kromozomu oluştururken izlediği yol konusunda bilim insanları arasında hala bir fikir birliğine varılabilmiş değil. DNA katlanmasında görülen solenoid ve zigzag modeller hala tartışma konusu. Kromozom Şekilleri Genetik Hastalıklar Konusunda Çok İşimize Yarayacak"} {"url": "https://sinirbilim.org/kronik-yorgunluk-sendromu/", "text": "Kronik Yorgunluk Sendromu Yoğun geçen bir iş günü geçirdiniz veya bir akşam dışarı çıkıp arkadaşlarınızla eğlendiniz diyelim. Bu insanların sorunu ise pek çok kez anlaşılmıyor ve yanlış değerlendiriliyor. Araştırmacılar ise bu durumu kronik yorgunluk sendromu veya myalgic encephalomyelitis olarak adlandırıyor. Hastalığın nedeninin bilinmemesi isim tartışmalarını da beraberinde getiriyor. Kronik Yorgunluk Sendromu Neden Ortaya Çıkar? Kronik yorgunluk sendromunun altında herhangi bir tıbbi sebep bulunamıyor. Bu konuda birçok bilim insanı kendi düşüncesini öne sürüyor. Örneğin, viral enfeksiyonlar veya psikolojik sebeplerin kronik yorgunluğa neden olabileceği düşünülüyor. Bu sendrom neden ortaya çıkıyor, henüz kimse fikir birliğine varabilmiş değil. Bir grup bu hastalığın sebebinin zihinsel olduğunu savunurken diğerleri ise fiziksel olduğunu savunuyor. Bu alanda çok daha fazla araştırma yapmak gerekiyor. Çalışmalar da artan ilgiyle birlikte daha büyük fonlarla devam ediyor. Özellikle Amerika ve İngiltere'deki ekipler bu konuda işbirliği içerisindeler. Kronik Yorgunlukla Yaşamak Yoğun bile sayılmayacak bir günden sonra belki günler hatta haftalarca yataktan çıkamaz hale gelebiliyorlar. Masa başı işte çalışan birisiniz ve o gün hiç iş yok. Eve gittiğinizde capcanlı olmanız ve dışarı çıkıp sevgilinizle veya arkadaşlarınızla eğlenmeniz gerekmiyor mu? O da ne? Siz eve gider gitmez yorgunluktan bezmiş bir halde yatağa gömülüyorsunuz. Yatmak da çare olmuyor, yine yorgun kalkıyorsunuz. Hastalar iş hayatından ve sosyal hayattan uzun süreli uzak kalmak ve hayat tarzlarında büyük değişiklikler yapmak zorunda kalabiliyor. Bu durumdan dolayı depresyona girebiliyorlar ve hatta intihar bile ediliyor. Hastalık süreci içerisinde, hastalıkla başa çıkmak için bazı yollar belirlemek ve sendromun günlük hayattaki etkisi hakkında bir psikiyatristten profesyonel yardım alınabilir. Ayrıca dengeli beslenmenin de önemi her zaman olduğu gibi büyük. Belirtileri Nelerdir? Kronik yorgunluk sendromunun belirtileri başlıca uyku problemleri, baş ağrıları, eklem ve kas ağrıları, hafıza ve odaklanma sorunlarıdır. Hastalığın tanımında 6 aydır süregelen yorgunluk şikayeti de bulunuyor. Bu noktada şunu da unutmamak lazım ki yorgunluk pek çok hastalığın belirtisidir. Kronik yorgunluk sendromu gerek sağlık profesyonellerinin bu konudaki yetersiz bilgisi gerekse bu sendrom için özel bir testin bulunmamasından dolayı kolayca teşhis edilemiyor. Bu sendrom 40-50 yaşlarındaki insanlarda ve kadınlarda daha sık rastlanmakta. Kronik Yorgunluk Sendromu Tedavisi"} {"url": "https://sinirbilim.org/kronobiyoloji-2/", "text": "Kronobiyoloji: Vücudumuzdaki Biyolojik Saatler Bu sabah işinize tam zamanında gidebildiniz mi? Muhtemelen siz de çoğu kişi gibi sabah kalktığınızda okulunuza, işinize gitmek için bir program yaptınız ve zamanında oraya vardınız. Sizi kaldırdığı için eşinize, annenize hatta alarm saatine bile teşekkür edersiniz. Peki, hiç beyninize teşekkür ettiniz mi? İnsan beyninin şaşırtıcı derecede hassas bir biyolojik saati vardır. Biyolojik saatlerimizin nasıl çalıştığını ve vücudumuzu nasıl düzenlediğini araştıran bilim dalına kronobiyoloji deniyor. Hepimizde var olan bu saatler zaman akışını sürekli denetler ve günlük hayatımızda birçok işimizi kolaylaştırmak için bizi yönlendirir. Eğer bu saatler çalışmasaydı, saatlerce duşta kalabilir veya çok uzun süre uyuyabilirdik. Kronobiyoloji beynin hipotalamusunun üst kiyazmatik çekirdek bölgesinin ışıkla olan ilişkisi üzerine yapılan çalışmalarla başlıyor. Sürekli çevreyle etkileşim halinde olduğumuzdan dolayı gün boyunca ışık retinaya çarpıyor ve retina üst kiyazmatik çekirdeğe sürekli ışık ile ilgili bilgiler içeren sinyaller gönderiyor. Bu sinyaller sayesinde üst kiyazmatik çekirdek epifiz ve hipofiz bezine sürekli bilgi veriyor ve böylece vücut sıcaklığı, kan basıncı gibi fizyolojik olayları düzenleyen melatonin ve kortizol gibi hormonlar vücuda salgılanıyor. İleri Okuma: Beyindeki Saatler Çok Sayıda Biyolojik Saat Görev Alıyor Günümüzde tek bir saat modelinden ziyade insan vücudunda çok sayıda biyolojik saat olduğu keşfedildi ve bu saatler her zaman uyum içinde çalışmayabiliyor. Bu uyumsuzluk bir başka deyişle biyolojik saatler arasındaki rekabet başta vücudun aleyhine gibi gözükse de aslında bu sistem vücut ritminin düzenlenmesinde kilit rol oynuyor. Hepimizin aşina olduğu 24 saatlik sirkadyen ritmi kendi içinde gündüz, gece ve şafak olmak üzere üç ayrı zamana bölünmüştür. Bunların dışında bir günden uzun süren döngüler de mevcuttur. Örneğin, menstrüasyon döngüsü, hayvanların göç ve uyku dönemleri. Tüm canlılar belirli biyolojik döngülerle hayatını sürdürmektedir. Kronobiyoloji Bütün Vücuda Yayılmış Halde Bulunuyor Her zaman beyinde var oldukları düşünülen saatler aslında vücudumuzun birçok organında da bulunuyorlar. Karaciğerde, böbreklerde ve pankreasta bulunuyorlar ve bu organlara ait işlevleri yerine getirmede onların ihtiyacı olduğu zamanlamayı sağlamakla yükümlüler. Biyolojik saati düzenleyen genler vücudumuzun her yerinde mevcutlar. Saat genlerinin vücudun tüm organlarında bulunduğu keşfedildikten sonra şaşırtıcı başka bir gerçek ortaya çıktı. İnsan genomunun üçte biri bu genlerin denetimi altında bulunuyor. Biyolojik saati bozmamızın sonuçları metabolizma açısından hiç iyi olmayabilir. Uykumuzdan içtiğimiz suya kadar neredeyse her biyolojik olayımız belirli bir döngü içinde düzenleniyor. Ufak değişikliklerin sonuçları göze çarpmayabilir ama büyük değişikliklerin sonuçları da büyük oluyor. Uyku Düzeni Genlerin Çalışmasını Etkiliyor İngiltere'de Surrey Üniversitesi bilim insanlarının yaptığı çalışmada katılımcılar 28 saatlik bir uyku uyanıklık döngüsüne tabi tutuldular. Elde edilen bulgularda katılımcıların eskiden etkin olan birçok geninin artık etkin olmadığı gözlendi. Uyku düzeninin değişmesiyle genlerin transkripsiyon döngülerinde de anormallikler meydana gelmişti. 22 kişinin katıldığı araştırmada katılımcılar üç gün boyunca 4'er saatlik ertelemelerle son günün uykusu sabah saatlerine denk gelecek şekilde uyudular. Örneğin, ilk gün gece 11'de uyudularsa ikinci gün sabah 3'te üçüncü gün 7'de uyudular. Düzenli aralıklarla alınan kan örnekleri ve mikrodizi yöntemiyle yapılan RNA analizleri uyku düzeninin RNA'ların üretilme zamanlarının düzenlenmesinde büyük rolü olduğunu ortaya çıkardı. Gen ifadelerinin bazıları tamamen bozulurken, bazılarının ise etkinleşme zamanı değişiyor. Sirkadyen ritminin değişmesiyle artık bu ritimde olmayan genlerin ifade olma zamanlarını değiştirerek RNA üretmeye devam ettiler. Bazı genlerin ise hem eski ritimde hem de yeni ritimde etkin olduğu gözlendi. Hem gece hem gündüz etkin olan genler sirkadyen ritminin değişmesinden etkilenmemiş gözüküyor. Kronobiyoloji ile Birlikte Birçok Önemli Enzimin 24 Saatlik Döngüleri Etkileniyor Hangi genlerin, ritmik ekspresyonlarını kaybettiği incelendiğinde araştırmacılar ribozomal proteinlerin, RNA polimerazı gibi çok sayıda önemli moleküllerin üretilmesinden sorumlu genlerin 24 saatlik döngülerini kaybettiklerini buldular. Sirkadyen ritminin etkileri genetiğin ötesinde epigenetik sonuçlar da doğuruyor. Kromatin modifikasyonlarından sorumlu asetilaz ve metilaz genlerinin 24 saatlik döngülerinde de bazı hasarlar meydana geldiği görüldü."} {"url": "https://sinirbilim.org/kronobiyoloji/", "text": "Kronobiyoloji Bazı zamanlar alarm çalmadan birkaç saniye önce uyanır alarmı kendimiz kapatırız. Biyolojik saat artık ne zaman uyanacağımızı öğrenmiş bizi o saatte kaldırmaya başlamıştır. Bunun gibi canlı vücudunda gün içindeki çok sayıda gerçekleşen olayların zamanlamasını ve süresini inceleyen bilim dalına kronobiyoloji denir. Bu olaylara örnek olarak, beslenme, uyuma, çiftleşme, göç veya hücresel yenilenme verilebilir. Bitkilerde ise fotosentez tepkimeleri ve bakterilerle olan etkileşimlerde zamanlama çok önemlidir. Kronobiyolojide günlük ritim , mevsimsel ritim gibi birçok döngü vardır ancak en önemlisi 24 saatlik sürecin işlendiği sirkadyen ritimdir. Canlıların bir gün içindeki yaptığı davranışların zamanlaması karmaşık bir moleküler sistem ile sirkadyen ritimde düzenlenir. Sirkadyen ritim de kendi içinde gece, gündüz ve şafak saatleri olarak ayrılabilir. Kronobiyoloji Hipotalamus Tarafından Kontrol Ediliyor Kronobiyoloji hipotalamusta üst kiyazmatik çekirdek bölgesinin ışıkla olan ilişkisi üzerine yapılan çalışmalarla başlıyor. Sürekli çevreyle etkileşim halinde olduğumuzdan dolayı gün boyunca ışık retinaya çarpıyor ve retina üst kiyazmatik çekirdeğe sürekli ışık ile ilgili bilgiler içeren sinyaller gönderiyor. Bu sinyaller sayesinde üst kiyazmatik çekirdek epifiz ve hipofiz bezine sürekli bilgi veriyor ve böylece vücut sıcaklığı, kan basıncı gibi fizyolojik olayları düzenleyen melatonin ve kortizol gibi hormonlar vücuda salgılanıyor. Çok Sayıda Biyolojik Döngü Vardır Hepimizin aşina olduğu 24 saatlik sirkadyen ritmi kendi içinde gündüz, gece ve şafak olmak üzere üç ayrı zamana bölünmüştür. Bunların dışında bir günden uzun süren döngüler de mevcuttur. Örneğin, menstrüasyon döngüsü, hayvanların göç ve uyku dönemleri. Tüm canlılar belirli biyolojik döngülerle hayatını sürdürmektedir. Her zaman beyinde var oldukları düşünülen saatler aslında vücudumuzun birçok organında da bulunuyorlar. Karaciğerde, böbreklerde ve pankreasta bulunuyorlar ve bu organlara ait işlevleri yerine getirmede onların ihtiyacı olduğu zamanlamayı sağlamakla yükümlüler. Biyolojik saati düzenleyen genler vücudumuzun her yerinde mevcutlar. Genlerin Üçte Biri Kronobiyoloji ile İlgilidir"} {"url": "https://sinirbilim.org/kuantum-sinirinda-yasam-al-khalili-mcfadden/", "text": "Kuantum Sınırında Yaşam Al-Khalili ve McFadden Fizikçiler 1920'lerde evrenin giderek genişlediğini keşfettiğinde biyoloji dünyasında DNA'nın yapısı bile bilinmiyordu. Bilim serüveninde önce fizik yasaları belirlendi, sonra kimya yasaları keşfedildi. Biyolojinin yasaları henüz 21. yüzyılda bile yazılmış değildir. Matematik fiziği, fizik kimyayı, kimya biyolojiyi doğurdu. Kuantum Sınırında Yaşam kitabı ise birbiriyle uzaktan akraba olan iki bilim dalını buluşturuyor: kuantum fiziği ve biyoloji. Bildiğimiz biyolojik olayların hepsi klasik Newton fiziği ile anlatılır. Elektronlar hep parçacık olarak gösterilir. Oksijenli solunumun elektron zincirinde elektronlar sürekli sıçrarlar. Aynı şekilde kitaplar fotosentez olayında da yine sıçrayan elektronları gösteriyor. Oysa 100 yıldan uzun bir süre önce elektronların hem parçacık hem de dalga olarak davrandığı kanıtlanmıştı. Neden biyolojik olaylarda elektronları tek taraflı ele alıyoruz? İşte Kuantum Sınırında Yaşam bize ezber bozan gerçekleri sunuyor. Kuantum Sınırında Yaşam'ın Kuantum Fiziği Kuantum fiziği ve mekaniğiyle ilgili şimdiye kadar hiçbir şey okumadıysanız kitap size biraz ağır kaçabilir. Kuantum dolanıklık, süperpozisyon ve kuantum tünelleme gibi ağır kavramlar yer alıyor. Bunlar anlaşılması kolay şeyler değil ama okuması ve öğrenmesi çok keyifli. Hele ki bütün bu atomaltı süreçlerin canlı vücudundaki görünür etkilerini öğrenmek daha fazla keyif veriyor. Kitap başlarda canlıların nasıl göç ettiklerinden ve basit fizik bilgisiyle başlıyor. Göç yollarının nasıl bulunduğuyla ilgili giriş seviyesinde bilgi verdikten sonra yaşamı sorguluyor. Canlılığı tanımlarken hangi ölçütleri ele aldığımızı düşünmemizi istiyor. Bir varlığı canlı olarak tanımlarken atom altı ölçekte hiç düşünmüyoruz. İnsan ve bakteri hücrelerine canlı diyoruz ama akıllı bir organizmaymış gibi davranan öncül hücrelere ne diyeceğimizi bilemiyoruz. Canlılardaki Kuantum Mekaniği Kuantum Sınırında Yaşam kitabında Al-Khalili ve McFadden hücrelerde hangi şartlarda kuantum işlemlerin gerçekleştiğini ve bunları neden gözlemleyemediğimizi harika bir şekilde anlatıyor. Özellikle kuantum vuru kısmını dikkatlice okumanızı öneririm. Kitabın orta bölümlerindeki konular anlatılırken bazı yerleri uzun buldum ve sıkıldığım anlar oldu. Kuantum fiziğini anlamak için çok yavaş okurken fazla uzun örnekleri hızlıca geçtim."} {"url": "https://sinirbilim.org/kucuk-kara-balik-samed-behrengi/", "text": "Küçük Kara Balık Samed Behrengi Türkiye'nin en önemli sorunlarından birisi kitap okumamaktır. Çocukların ellerinde sürekli telefon olduğundan şikayetçi oluruz ama ebeveynlerin de onlardan aşağı kalır yanı yoktur. Ben okumaya Samed Behrengi'nin Küçük Kara Balık kitabıyla başladım, iyiki de onunla başlamışım. Yeni ufuklar keşfetmeyi, bilginin önemini, birlik ve beraberlik ile nelerin üstesinden gelinebileceğini, azmin zaferini ve daha çok sayıda erdemi bu kitap ile öğrendim. Kitap okumamakta direnen hangi çocuğa bu kitabı verdiysem hepsi de kitap okumayı sevdi. Siz de ilk okuduğunuz veya size okumayı sevdiren kitapları paylaşabilirsiniz. 12 Eylül darbe sürecinde Türkiye'de yasaklıydı, bugün öğrendim İran'da hala yasaklı kitaplar listesindeymiş. Maceraperest Bir Küçük Kara Balık"} {"url": "https://sinirbilim.org/kulturunuz-dusunme-seklinizi-etkiler-mi/", "text": "Kültürünüz Düşünme Şeklinizi Etkiler Mi? Eğer zamanınızın çoğunu tek bir kültürde geçiriyorsanız kültürünüzün düşüncelerinizi ne kadar etkilediğini muhtemelen fark etmezsiniz. Örneğin, görseldeki sualtı manzarasına bakın ve ne gördüğünüzü anlatın. Amerikalı ve Japon öğrencilerden bu sualtı manzarasına baktıktan sonra resmi mümkün olduğunca ayrıntılı tarif etmeleri istendi. Amerikalılar tariflerine en büyük, en parlak ya da en belirgin görüntü ile başlama eğilimi gösterdi -bu örnekte büyük balığa ve ne yaptığına odaklandılar . Buna karşılık Japon öğrenciler resme bakıp neyi gördüklerini düşündüklerinde daha çok arka planı anlatmaya başlamakla eğilimliydi. Örneğin zeminin taşlı olduğunu ya da suyun renginin nasıl olduğunu söylediler. Genellikle balığın arka plan ile nasıl bir etkileşime girdiğinden, örneğin büyük balığın yosunlara doğru yüzmesinden bahsettiler. Genel olarak Japon denekler Amerikalı deneklere göre arka zeminle ilgili %70 daha fazla ifade kullandı. Balıklarla arka zemin arasındaki ilişki arasında 2 kat daha fazla yorum yaptılar. Düşünme Şekilleri ve Etkileyen Unsurlar Araştırmacılar, bu tür bulgulara dayanarak Amerikalıların genellikle nesneleri tek tek analiz etme eğilimi gösterdiği sonucuna varıyor. Buna analitik düşünme deniyor: Bir ormanı gördüğünüzde en büyük, en tuhaf ağaca odaklanmak. Buna karşılık Asyalılar nesnelerin arka zeminle olan ilişkisine odaklanma eğilimi gösteriyor. Buna tümsel düşünme deniyor: Bir ormanı görmek ve ağaçların nasıl bir araya gelerek bu ormanı oluşturduğunu düşünmek. Araştırmacılar düşünme ve algılama tarzlarındaki bu farklılıkların sosyal ve dini uygulamalardan kaynaklanabileceğini düşünüyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/kurubaklagiller-tip-2-diyabet/", "text": "Kurubaklagiller ile Tip 2 Diyabete Dur Demek Tip 2 diyabet dünyada ciddi bir sağlık sorunu olarak biliniyor. Artık okul çağı çocuklarından başlayıp yaşlılık dönemine dek süren diyabetin bu türü, beslenme ile iç içe olan bir hastalık. Sadece Amerika'da 29 milyon kişi tip 2 diyabet hastasıyken, dünyada bu sayı 400 milyondan fazladır. Son zamanlarda yapılan bir çalışmada, yüksek oranda kurubaklagil tüketiminin tip 2 diyabet oluşum riskini %35 azalttığı gösteriliyor. Peki kurubaklagiller kimler? Kurubaklagil ailesine, mercimek, nohut, kuru fasülye, soya fasülyesi, barbunya, bakla, börülce ve bezelye örnek verilebilir. Bu grup B vitamini açısından zengindir; bu vitaminler de vücudun enerji elde etmesini sağlar. Ayrıca kalsiyum, potasyum, magnezyum ve vücudun biyoaktif bileşiklerinden olan fitokimyasallar yönünden de zengindir. Bu sayede kalp hastalığı veya tansiyonu olanlar için çok önemli bir besin grubudur. Bir diğer özelliği ise, düşük glisemik indeksli besindir; bu bize 'tüketildikten sonra kan şekerini yavaş bir şekilde yükselttiğini' gösterir. Bunların yanında büyük ölçüde vejeteryan beslenmesi olmak üzere, et grubu kadar olmasa da protein miktarı yüksektir. Çalışmanın başında tip 2 diyabet hastası olmayan 3349 kişi, 4.3 yıl boyunca izlenmiş. Araştırmanın sonuçlarına göre 266 kişide şeker hastalığı olduğu tespit edilmiş. En az kurubaklagil tüketen kişilerde günde 12,73 gram iken, en fazla tüketenlerde 28,75 gram olduğu bulunmuş. Daha çok kurubaklagil tüketen kişilerde tip 2 diyabet gelişmesinin %35 daha az olduğu görülmüş. Özellikle, kurubaklagiller arasında en çok mercimeğin bu etkisinin güçlü olduğu görülüyor. Yüksek miktarda tüketilen mercimeğin (hemen hemen haftada 1 porsiyon tüketimi), daha az tüketen kişilere göre (yani haftada 1 porsiyonun yarısından daha azı) şeker hastalığı gelişimini %33 daha azalttığı görülüyor. Fakat bu etkilerinin hepsi, eğer kişi Akdeniz diyeti uyguluyorsa ortaya çıkıyor. Akdeniz diyeti, sebze ve meyve, tam tahıllı besin tüketiminin arttığı, yarım yağlı süt ve süt ürünlerinin tüketildiği, doymuş yağ tüketiminin en aza indirildiği beslenme biçimidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/kurulum-noktasi-yag-yakma-kapasitesi/", "text": "Yağ Yakma Kapasitesi ve Kurulum Noktası Yaz ayları yaklaştıkça hem düğünler yaklaşıyor hem de bizim kilo verme çabalarımız hızlanıyor. Diyet yapıyorsunuz, spor yapıyorsunuz, teoride yapmanız gereken her şey yapılıyor ama kilo veremiyorsunuz. Bunun sebebi vücudumuzun kurulum noktası olarak adlandırılan genetik yağ yakma ve tutma sistemidir. Vücutlarımız belli miktarda yağı muhafaza etmek için anne ve babamızdan bir kurulum noktası miras alır. Kurulum noktası, vücudumuzun hayatımız boyunca sabit tutmaya çalıştığı belli bir vücut yağı miktarını tanımlar. Diyet Metabolizma Hızını Düşürebilir"} {"url": "https://sinirbilim.org/laparoskopi-nedir/", "text": "Laparoskopi Nedir? Laparoskopi karın bölgesinin içindeki organları incelemek için yapılan cerrahi bir girişimdir. Düşük riskli bir işlemdir ve birkaç kesik atılarak yapılabildiğinden dolayı girişim derecesi düşüktür. Bu işlemde kimse karnınızı ikiye yarmaz. Laparoskopide karın bölgesindeki organlara bakmak için laparoskop adı verilen bir alet kullanılır. Laparoskop uzun, ince bir tüp olup ön kısmında yoğun bir ışık veren, yüksek çözünürlüklü bir kamera bulundurur. Laparoskop hareket ettikçe ön kısmındaki kamera görüntüleri bir ekrana gönderir. Laparoskopi ile doktorlar hastanın vücudunda ne olup bittiğini açık ameliyata gerek duymadan gerçek zamanlı bir şekilde görebilirler. Bu yöntemle biyopsi örneği de elde edilebilir. Açık ameliyatın riskleri ile kıyaslandığında laparoskopi çok daha güvenli ve temiz bir işlemdir. Laparoskopi Neden Yapılır? Cerrahlar hastanın pelvis ve karın bölgesindeki ağrıların kaynağını araştırmak için genelde önce ultrason ile bakarlar. Eğer ultrason görüntüsü yeterli olmazsa daha net bir görüntü elde etmek için laparoskopi tercih edilir. Genelde girişimsel olmayan yöntemler yeterli olmadığında son çare girişimsel yöntemlere başvurulur. Birçok vakada karın bölgesindeki sorunlar ultrason, tomografi, MR gibi tekniklerle tespit edilebilir. Doktorlar apandis, mesane, pankreas, karaciğer, ince/kalın bağırsak ve üreme organlarının incelenmesinde bu tekniği kullanırlar. Karın bölgesindeki organların incelenmesiyle pek çok hastalık teşhis edilebilir. En önemlisi de kanserdir. Laparoskopi en çok tümör teşhisinde kullanılır. İlaveten karaciğer rahatsızlıkları, karın boşluğunda sıvı birikmesi, uygulanan tedavilerin seyrinin belirlenmesi de laparoskopinin kullanım alanları içindedir. Laparoskopi Hangi Riskleri Taşır? Risk düzeyi ne kadar düşük olsa da bu işlem belirli riskler taşır. En yaygın görüleni kanama, enfeksiyon ve iç organların zarar görmesidir. Ancak bunlar nadir görülen olaylardır. Laparoskopi bittikten sonra bir süre hastanın sağlığını gözlemek gerekir. Enfeksiyon işaretlerine özellikle bakılmalıdır. Ateş, üşüme, karın ağrısı, bulantı, kusma, nefes darlığı ve bayılma hissi gibi belirtiler yaşıyorsanız hemen doktorunuza danışın. Laparoskopik inceleme sırasında dokuların düşük de olsa zarar görme riski vardır. Eğer organlar zarar görmüşse kan ve diğer sıvılar vücut boşluğuna dağılmış olabilir. Bu durumda hasarı onarmak için başka bir cerrahi müdahale gerekecektir. Laparoskopide az karşılaşılan riskler şunlardır: genel anesteziye bağlı komplikasyonlar, karın duvarında inflamasyon ve organlara giden damarlarda kan pıhtısı oluşması. Lapaproskopi Öncesinde Ne Yapılmalı? Eğer bir laparoskopiye girecekseniz belirli bir süre önceden hazırlık yapmanız gerekiyor. Öncelikle kullandığınız bütün ilaçları doktorunuza bildirmelisiniz. Doktorunuz size işlem öncesi ve sonrası hangi ilaçları kullanmanız gerektiğini söyleyecektir. Gerekli olduğu durumlarda hali hazırda kullanmakta olduğunuz ilaçların dozlarını azaltabilir veya artırabilirler. Bu ilaçlar aspirin gibi kanın pıhtılaşmasını engelleyen antikoagülantlar, inflamasyon engelleyici ilaçlar ve pıhtılaşmayı etkileyen diğer ilaçlardır. Bunun yanında bitki çayı, K vitamini ve gıda takviyeleri konusunda da dikkatli olunmalıdır. Hamileyseniz veya yakın zamanda hamile kalmayı düşünüyorsanız bunu doktorunuza mutlaka söylemelisiniz. Laparoskopi öncesinde doktorunuz kan testleri, idrar testi, EKG ve röntgen filmi isteyebilir. Eğer durum fazla karışıksa ultrason, tomografi ve MR gibi görüntüleme yöntemlerine de başvurulabilir. Bu testler laparoskopi sırasında karşılaşılan anormalliği anlamada doktorunuza yardımcı olacaktır. Sonuçlar laparoskopide ne ile karşılaşılacağı konusunda da kılavuzluk edebilir. İşlemde önce karın bölgesi hakkında ne kadar fazla bilgi sahibi olunursa teşhis de o kadar iyi konur. Laparoskopiden önce yaklaşık 8 saat boyunca bir şey yiyip içmemeniz gereklidir. İşlem sonrasında da eve gidip dinlenmelisiniz. Bu işlem esnasında çoğunlukla hastaya genel anestezi uygulanır ve bilincini tamamen kaybetmesi sağlanır. Yanınızda mutlaka yardımcı olacak ve sizi eve götürecek birilerinin olması gerekir. Laparoskopi Nasıl Yapılır? Laparoskopi olan hastaların günlerce hastanede yatmaları gerekmez. Sıklıkla aynı gün içinde hasta taburcu edilir. İşlem hastanenin steril bir odasında, sıklıkla ameliyathanede yapılır. Doktorlar laparoskopiden önce hastaya genel anestezi yaparlar. Genel anestezi sizi tamamen uyutur ve hiçbir şey hissetmemenizi sağlar. Genel anestezi yapmak için anestezist muayenenizi yapmalı ve damar yolunuzdan gerekli ilaçları vermelidir. İleri Okuma: Genel Anestezi Nedir? Genel anestezi yapıldı, mışıl mışıl uyuyorsunuz. Şimdi doktorlar karın bölgenizde küçük bir yeri açıyorlar ve kanül adlı bir tübü yerleştiriyorlar. Kanülün amacı karın bölgenizi karbon dioksit gazıyla şişirmektir. Bu gaz sayesinde doktorlar içerideki organlarınızı daha net görebilirler. Karnınız şiştikten sonra laparoskobu içeri sokarlar. Laparoskobun kamerası organların görüntüsü dışarıdaki ekrana verir. Böylece doktorlar karnı açmadan organları görürler. Kesiklerin sayısı ve büyüklüğü cerrahi işlemin hangi niyetle ve hastalığa bakılmak üzere olduğuna göre değişiklik gösterir. Genelde 1-2 cm'lik 3 kesik açılır. Bu kesiklere laparoskoplar sokularak organların farklı açılardan görüntüleri elde edilir. Gerekli görüldüğünde biyopsi de yapılabilir. Cerrahlar daha ayrıntılı analiz için ilgili organlardan bir parça doku alabilirler. Bu doku örnekleri patoloji biriminde analiz edilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/leigh-sendromu/", "text": "Leigh Sendromu Nedir? Hangi Belirtileri Gösterir? Leigh Sendromu genellikle bebek doğduktan sonraki ilk yıl içinde görülen ağır bir nörolojik bozukluktur. Bu sendrom sürekli devam eden zihinsel beceri kaybı ve hareket kabiliyetinin azalması ile tanınır. Sıklıkla birkaç yıl içinde solunum yetmezliğinden hastanın ölümüne sebep olur. Çok az sayıda kişi yetişkinliğe kadar bu sendromun belirtilerini göstermez veya rahatsızlık yavaşça gelişir. Leigh sendromu olan bebeklerde görülen ilk belirtiler kusma, bulantı hissi ve yutkunma zorluklarıdır. Mide ve boğaz kasları gerektiği kadar iyi çalışamadığından bebek yeterince büyüyemez ve beklenen oranda kilo alamaz. Leigh sendromunda psikomotor geriliği olduğundan kas ve hareket kabiliyeti çok hasar görür. Hastalarda zayıf kas tonusu , istemsiz kas kasılmaları görülebilir. Ayrıca denge bozuklukları ortaya çıkabilir. Leigh Sendromu Nistagmusa Neden Olabilir His kaybı ve uzuvların zayıflaması da Leigh sendromunda hareket yeteneğini kısıtlar. Bunlar yaygın görülen belirtilerdendir. Vücudumuzdaki kasların hepsi Leigh sendromundan etkilendiği için hastalarda çok çeşitli belirtiler görülebiliyor. Gözlerin etrafındaki kasların zarar görmesi ile nistagmus ortaya çıkabilir. Beyinden çıkan sinyalleri göze taşıyan nöronlardaki bozulmadan dolayı optik atrofi görülebilir. Bu rahatsızlıkta akciğerlerin etrafındaki kasların dejenere olur. Bunun sonucunda hastalarda nefes alma güçlükleri yaşanabilir. Bazen akut solunum yetmezliği olabilir. Bazı hastalarda kalp kası kalınlaşarak yeteri kadar kan pompalayamaz. Buna bağlı olarak hipertrofik kardiyomiyopati oluşabilir. Leigh sendromunun belirtileri kısmen beyindeki doku lezyonlarından dolayı meydana gelir. Nöronlardaki dejenerasyon beynin bazı bölgelerinde lezyon oluşturur. Bu durum sadece MRI ile görüntülenir. Örneğin, hareket kontrolünde görevli olan bazal ganglia, beyincik ve hayati işlevlerde rol oynayan beyin sapında lezyonlar olabilir. Beyincik ve bazal gangliadaki sorunlar vücudumuzdaki istemli ve istemsiz kaslarımızda çeşitli rahatsızlıklara neden olur. Beyin sapındaki lezyonlar ise yutkunma, soluk almada ciddi rahatsızlıklar yaratabilir. Nöronların dejenerasyonu genellikle miyelin kılıfının bozulması ile olur. Miyelin kılıfı kayboldukça sinyallerin iletim hızı düşer ve kaslara yeterli hızda sinyal iletilemez. DNA Mutasyonları"} {"url": "https://sinirbilim.org/lima-sendromu/", "text": "Lima Sendromu Bankaya maaşınızı veya bursunuzu almaya gidiyorsunuz ve bir anda soyguncular bankayı basıyor, sizi rehin alıyor. Çok korkarsınız elbet ama belki de sizin için bir umut vardır: Lima sendromu. Stockholm sendromunu muhtemelen duymuşsunuzdur; rehine, tutsakçıya karşı pozitif duygular geliştirir. Lima Sendromu adlı olguda ise durum tam tersine döner. Tutsak alan kişi/kişiler, rehineye karşı olumlu duygular besler. Bu şekilde özetleyebileceğimiz Lima Sendromu, adını 1996 yılında Peru'nun Lima kentinde, Japon Büyükelçiliği'ndeki bir kaçırma olayından almıştır. Bir grup militan, yüzlerce insanı elçilikteki bir kutlama sırasında rehin almıştır. Birkaç saat içinde ise kaçıranlar, rehinelerin çoğunu onlara duydukları sempati sebebiyle serbest bırakmışlardır. Tutsak Alan Kişi Rehineye Duygusal Olarak Bağlanır Bir diğer vakada, Perulu psikiyatrist Mariano Querol, 18 gün boyunca rehin alınmıştır. Bu tutsaklık sürecinde yaşadıkları, kendisinin de tanımıyla bir Lima Sendromu vakasıdır. 43 yaşındaki iş adamı Gonzalo Higueras, fidye için 71 yaşındaki Querol'u kaçırtmıştır. Kaçırma sonrası elde ettiği 150 bin dolarlık fidye sayesinde, tüm finansal sıkıntılarından kurtulmuştur. Rehin alınan Querol, tutsaklık süreciyle ilgili çeşitli açıklamalar yapmıştır. Bu süreçte, onu kaçıran kişilerle bir çeşit bağ kurduğunu belirtmiştir. Birlikte Gabriel Garcia Marquez'in romanını okuyup üzerine fikirler yürüttüklerini söylemiştir. Hatta, kaçıran ekibin lideri El Amigo , Querol'un rehin alınması hakkındaki korkuları ve gerginliği üzerine kendisine, danışmanlık bile yapmıştır. İki gün sonra, aralarındaki iletişimi güçlendirmek için Querol, bir öneride bulunmuştur. Her sabah aerobik yaptığını bu yüzden de dans etmek için radyoyu açmalarını teklif etmiştir. Querol, dans ederken komik görüntüsünün onlara sempatik görüneceğini düşündüğünü söylemiştir. Sonraki zamanlarda yemekte daha fazla sebze ve kitap istediğini iletmiştir onlara. Aynı zamanda, aynı odada beraber sohbet edip televizyon izlediklerini de ifade etmiştir."} {"url": "https://sinirbilim.org/lityum-tarihi/", "text": "Lityum: Bir Psikiyatrik Başarı Öyküsünün Sürükleyici Tarihi Yaklaşık 70 yıl önce, Avustralyalı bir psikiyatrist olan John Cade bipolar bozukluğa karşı hastaların sabit duygu durumlarını kazanmak adına bir ilaç keşfetti. Bu keşif aslında bir kazanın eseriydi. Cade aslında idrardaki ürik asitin ruhsal hastalıklarla bir ilişkisi olduğunu düşünüyordu. Bir araştırmasında doğada sık rastlanan bir element olan lityum üratı kullanarak ürik asitin geçişini etkilemeyi hedeflemiştir. Deneyinin sonucunda ise lityumun mani hastalarında sakinleştirici etkisi olduğunu keşfetmiştir. Şimdi ise lityum psikiyatride bipolar bozukluğun tedavisinde kullanılan etkili bir ilaçtır. 1980 yılına kadar manik-depresif hastalık olarak nitelendirilen bipolar bozukluk, dünya genelinde her 100 kişiden 1'ini etkilemektedir. Bu hastalık tedavi olmadan, duygusal olarak yüksek ve düşük acımasız bir döngü haline gelebilir. Tedavi edilmediğinde hastalarda görülen intihar oranları, sağlıklı popülasyondakilerin 10 ila 20 katına kadar çıkabilir. İlk Gözlemler İkinci dünya savaşında John Cade Singapur-Chagi'deki ünlü Japon savaş esiri kampında 3 yıl boyunca görev almıştır. Psikiyatri bölümünden sorumluydu ve buradaki esirlerin gıda ve vitamin eksiklikleriyle rahatsızlıkları arasındaki bağlantıya dikkat etti. Örneğin, B vitaminlerinin eksikliği beriberi ve pellagra hastalıklarına neden oluyordu. Esirler yeterince B1 vitamini almadığından kilo ve kas kaybı meydana geliyor, derilerinde kızıl lekeler beliriyordu. Esirlerin daha uyuşuk davrandığı Cade'in gözlerinden kaçmamıştı. Bu kişiler ishal gibi sindirim sistemi problemleri, unutkanlık ve bunama gibi sinir sistemi problemleri çeker ve hastalıkları ölümle sonuçlanırdı. Cade savaştan sonra Avustralya, Melbourne yakınlarındaki Bundoora Repatriation Akıl Hastanesi'nde terk edilmiş bir kilerden çalışarak, araştırmalarına devam etti. Hastaların idrarlarındaki salgılarla mani, şizofreni ve depresyon hastalıklarının belirtilerinin ilişkilendirilip ilişkilendirilemeyeceğini keşfetmeye çalışıyordu. Bu hedefine yönelik olarak mani, şizofreni ve depresyon hastalarından idrar örnekleri topladı. Gelişmiş kimyasal analizler yapma imkanı olmayan Cade idrarları gine domuzlarının karın boşluklarına enjekte etti ve domuzlar ölünceye kadar dozu yükseltti. Manili insanların idrarlarının özellikle hayvanlar için öldürücü olduğunu kanıtladı. Lityum Farkedilmeye Başlanıyor Bundoora'daki diğer deneylerde Cade, 19. yüzyıldan beri gut gibi hastalıkların tedavisinde kullanılan lityum karbonatın hastaların idrarının toksisitesini azalttığını buldu. Cade ayrıca, ilaçların dozu fazla olduğunda gine domuzlarını sakinleştirme eğiliminde olduğunu fark etti. Lityumun hastalar üzerinde aynı sakinleştirici etkiye sahip olup olmayacağını merak etti. Güvenli bir doz oluşturmayı denedikten sonra Cade, 10 kişiye mani tedavisi uygulamaya başladı. Eylül 1949'da, The Medical Journal of Australia dergisinde hepsinde hızlı ve çarpıcı gelişmeler olduğunu bildirdi. Bu hastaların çoğu yıllarca Bundoora'ya tedavi için geliyorlardı. Tedavi süreci bittikten sonra 5 hasta evine ve ailesine dönecek kadar gelişme kaydetmiştir. Cade'nin makalesi o zaman büyük ölçüde fark edilmedi. Kısa süre sonra Cade, rubidyum, seryum ve stronsiyum tuzlarını denemeye başladı fakat hiçbiri terapötik olarak etkili olmadı.1950'de lityum ile ilgili deneylerini de bıraktı. Terapötik lityum dozu tehlikeli bir şekilde toksik bir doza yakındı ve o yıl hastalarından biri, 30 yıllık bir bipolar bozukluk öyküsü olan WB, koroner kayıtlarında lityum zehirlenmesinden öldüğü ortaya çıktı. Lityumun Dozu Çok Önemli Bugün lityum milyonlarca insanın ruh halini dengelemesine yardım ediyor. Ancak doz dikkatli bir şekilde kontrol edilmelidir. Lityumun çalışma mekanizması halen gizemini koruyor. Araştırmaların çoğu lityumun nörotransmitterler üzerinden etkili olduğunu göstermeyi hedefliyor. Ancak henüz kesin bir sonuç yoktur. Ayrıca bipolar bozukluğun nedeni de belirlenmemiştir. Genetik bir neden olduğu açıktır: eğer bir tek yumurta ikizden biri bipolar bozukluğa sahipse, diğerinin bipolar bozukluk yaşama ihtimali %60 civarındadır. çift yumurta ikizlerde bu rakam % 10'dur. Lityum, 1950'lerin psikofarmakolojik devrimini başlatan, antipsikotik ve antidepresanlar ile birlikte birçok açıdan çarpıcı bir başarılıdır. Geçmişe bakıldığında, lityum keşfi kısmen Cade tarafındaki hatalı bir şekilde yorumlanmış görünüyor. Sakinleşmiş gine domuzları muhtemelen lityum zehirlenmesinin kusma, ishal, uyuşukluk gibi ilk belirtilerini gösteriyorlardı. Lityum zehirlenmeleri bulantı, kusma, karın ağrısı gibi belirtilerle ortaya çıkabileceği gibi böbrek yetmezliği ve diğer nörolojik bulguları da kapsayacak kadar geniş yelpazede gözlemlenebilir. Lityum Tedavisi Hala Kullanılıyor Günümüzde bipolar bozukluk hastalarının tedavisinde hastanın klinik öyküsü göz önünde bulundurularak lityum kullanımı söz konusudur. Kliniğe yatışın az olması, baskın manik kutupluluk gibi bazı belirtilerin lityum kullanımına olumlu etkisi olduğu gözlemlenmiştir."} {"url": "https://sinirbilim.org/logonun-rengi-sirket-hakkinda-ne-anlatiyor/", "text": "Logonun Rengi Şirket Hakkında Ne Anlatıyor? Eğer insanların kendini önemli, bilgili hissedeceği bir şirket kurmanız gerekseydi logosunu parlak yeşil yapmazdınız dimi? Bu durumda tüketicilerin bilinçaltlarındaki simgelerle vermek istediğiniz mesaj çakışacaktır. Logonun rengi, şekilleri hep farklı duygularla ve mesajlarla ilişkilidir. Örneğin yeşil doğayı ve organik ürünü yansıtır, kırmızı tutkuyu temsil eder. Aynı zamanda siyah çok yönlülüğü, gelişmişliği, otoriteyi ve sakinliği vurgular. İnanmıyorsanız Starbucks ve Greenpeace'in yeşil logolarına, Sony'in ise siyah logosuna bakabilirsiniz. Renk müşteri ve firma arasındaki iletişimi sağlayan tek öğe değildir. Rengin yanında yazı fontu, harfler arası boşluklar ve şekiller de ilk izlenim konusunda müşterinin ilgisini çekmek için çok önemli etkenlerdir."} {"url": "https://sinirbilim.org/lokal-anestezi/", "text": "Lokal Anestezi Lokal anestezi duyusal ve motor sinir liflerinde aksiyon potansiyellerinin iletimini engellemek üzere kullanılır. Bu genellikle nöron hücre zarında bulunan voltaja duyarlı Na+ kanallarının engellenmesi sonucunda gerçekleşir. Bu durum, sinirin elektriksel uyarılabilirliği için gerekli olan eşikte giderek bir artışa, aksiyon potansiyelinin yükselme hızında azalmaya ve akson iletim hızında bir yavaşlamaya neden olur. Lokal anestezide kullanılan ajanlar iki temel sınıfta incelenir: ester-bağlılar veya amid-bağlılar . Bunlara ek olarak, tüm lokal anestezi ajanları bir aromatik ve bir amin grubu içerirler. Aromatik grubun yapısı ilacın hidrofobik özelliklerini amin grubu etkinin başlamasına kadar olan gecikme süresini ve etki gücünü belirler. Bu ilaçların merkezi veya periferik bir sinirin çevresine uygulanması sinir trafiğinin hızlı, geçici ve tama yakın kesintiye uğramasını sağlayarak, ağrı oluşturmadan cerrahi ya da potansiyel olarak zarar verici bir işlemin uygulanmasına izin verir. İlk Lokal Anestezi Maddesi: Kokain Kokain lokal anestezik özellikleri bulunan ilk kimyasal olarak tanımlanmıştır ve hala doğal olarak bulunan tek lokal anestezi ajanıdır. Albert Niemann 1860'da kimyasalı izole etti, tattı ve dilindeki uyuşturucu etkisini farketti. Kokainin klinik olarak ilk kullanımı 1886'da Carl Koller'in tropikal oftalmik anestezi ajanı olarak kullanması ile olmuştur. Kokainin bağımlılık yapıcı ve toksik etkileri diğer lokal anestezi ajanlarının geliştirilmesini gerekli kılmıştır."} {"url": "https://sinirbilim.org/losemi-gen-duzenleme/", "text": "Lösemi Gen Düzenleme Tekniği ile Tedavi Edilecek Kansere yakalanan insanların sayısı gün geçtikçe artıyor. Hastanelerin onkoloji bölümündeki hasta sayısında da gözle görülür bir artış var. Belki sizin de etrafınızda bir kanser hastası vardır. Gelişen bilim ve teknoloji ile kanser türlerinin de tedavisinde ciddi ilerlemeler kaydediyoruz. Temmuz 2017'de FDA yeni bir lösemi tedavisinin onaylanıp onaylanmayacağını görüşmeye ve oylamaya başladı. Gıda ve İlaç Dairesi Tisagenlecleucel adlı 3 25 yaş aralığındaki lösemi hastalarını hedef alan bir gen düzenleme tedavisini ele alıyor. Bu tedavi yöntemi akut lenfoblastik lösemi olarak bilinen çocuklarda görülen kan kanserlerini iyileştiriyor. Eğer FDA yeni geliştirilen bu yöntemi onaylarsa Amerika'da kanser hastaları ilk defa gen düzenleme teknikleri ile tedavi edilmeye başlanacak. Lösemi Hastalığını Novartis Tedavi Edecek Amerika'da Pennsylvania Üniversitesi'ndeki bilim insanları tarafından geliştirilen Tisagenlecleucel yöntemi Novartis tarafından patentlendi. Ekibin geliştirdiği ilaç hastanın genlerini değiştirmek için gen düzenleme teknolojisini kullanıyor. Bu yöntemde hastanın bağışıklık sistemi güçlendirilerek lösemiye karşı savaş daha çetin hale getiriliyor. Kemoterapi gibi vücuda zarar verecek harici bir ilaç verilmiyor. Yapılan tek şey hastanın kendi direncini yükselterek kanseri kendi kendine yenmesini sağlamak. Araştırmacıların geliştirdiği ilaç muhtemelen FDA'dan onay alacak ve kısa süre içinde hastalara ulaşacak. Şu an için ilacın verimliliği ve uzun vadede herhangi bir yan etkiye yol açıp açmayacağı tartışılıyor. Vücudun genleri değiştiriliyor, kolay değil. Bu işlemin çok ayrıntılı bir şekilde hesaplanması gerekiyor. Araştırmaya ekonomik destek veren Lösemi ve Lenfoma Derneği'nde görevli Dr. Gwen Nichols bu yöntemi harika buluyor. Sanırım gen düzenleme teknolojisinin sonunda FDA onayı alması yeni bir dünyaya adım attığımız anlamına geliyor. Bu tür teknikler aslında daha önceden de uygulanıyordu. Ancak maliyeti bol sıfırlı olan bu tedaviler çok özel laboratuvarlarda yapılıyordu. Şimdi ise tüm dünyada uygulanabilecek. Belki 5 yıl içinde ülkemizin devlet hastanelerine bile gelebilir. Bu Tedavi Nasıl Oluyor? Doktorlar öncelikle hastanın T hücrelerini kandan ayrıştırıyor ve onların genetiğini değiştiriyor. Tabii bunu yapması oldukça zahmetli ve maliyetli bir iş. T hücreleri değiştirildikten sonra vücuda tekrar geri dönüyor ve hedef kanser hücrelerine amansızca saldırmaya başlıyor. Bu işlem tek seferlik yapılıyor. Kemoterapi gibi belirli zaman aralıklarında doktorları ziyaret etmemiz gerekmiyor. İşin diğer güzel yanı ise başlangıcı ile bitişi arasında sadece 22 gün olması. Çok kısa sürüyor gerçekten. Tedaviye başladığımız günden 3 hafta sonra tedavi süreci bitmiş oluyor. Şimdilik tedavi ile ilgili tek sıkıntı masrafların 500,000 dolara çıkması. Diğer bir deyişle tek bir kişinin kanser tedavisi 1,750,000 lirayı buluyor. Umuyoruz bu sayı zaman içinde düşer. İleri Okuma: T Hücresi Nedir? Şimdi Novartis'in FDA'ya sunduğu kanıtlara ve verilere bakalım. Bilim insanlarının ilacı uyguladığı 63 hastanın 52'sinde tam bir iyileşme gözlendi. Ekip ayrıca bu ilacı en yaygın görülen lenfomalardan biri olan diffüz büyük B hücre lenfomada da test ediyor. Akut Lenfoblastik Lösemi Nedir? Akut lenfoblastik lösemi B hücreleri adlı vücudun bağışıklık hücrelerini etkileyen bir kan kanseri türüdür. Hastalık kemik iliğinde başlar ama çok kısa sürede farklı yerlere sıçrayabilir ve büyüyebilir. Kanser, bağışıklık sistemini etkilediği için hastalar daha kolay enfeksiyonlara yakalanırlar ve daha çok hasta olurlar. ALL'nin kesin sebebi tam olarak bilinmese de yüksek radyasyon, genetik etkenlerin rol oynadığını biliyoruz. Örneğin Down sendromlu kişilerin ALL'ye yakalanma riski daha fazladır."} {"url": "https://sinirbilim.org/lsdnin-beyin-uzerindeki-etkisi/", "text": "LSD'nin beyin üzerindeki etkisi Londra Imperial College'dan araştırmacılar bilim tarihinde ilk defa LSD'nin insan beyni üstünde nasıl etki yaptığını araştırdılar ve bulgularını yayınladılar. Yapılan bir dizi deney sonucu bilim insanları bilinen en güçlü uyuşturucu LSD'nin 20 sağlıklı katılımcının beyinlerine ne yaptığını gözlediler. Araştırmanın amacı beyin tarama yöntemleriyle LSD'nin beynin çalışma şeklini ve performansını nasıl değiştirdiğini görmekti. LSD kullanımı güçlü görsel halüsinasyonlarla ilişkilendirilen bir durumdur. Fringe dizisinde de Dr. Walter Bishop laboratuvarda kendi LSD'sini hazırlayıp görsel halüsinasyonlar görüyor ve bunu zihninin derinlerine inerek yaratıcılığını geliştirmek için kullanıyordu. İlaç bir anlamda kişinin bilinç seviyesini değiştirerek bilinçaltının kapısını aralıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/magara-sendromu/", "text": "Mağara Sendromu Pandemi Sonrası Eski Normale Dönüş Sürecinde Bizi Neler Bekliyor? Hızlı bir normalleşme sürecine girdik. Açık alanlarda maskeler atıldı, sosyal mesafe kuralı anlamını yitirdi. Kafeler ve restoranlar tam kapasiteyle hizmet vermeye başladı. İnsanlar adeta 1,5 yılın acısını çıkarırcasına buralara akın ettiler. Tatil beldeleri yerli ve yabancı turistlerle doldu taştı. Nişan ve düğün organizasyonlarında rekor sayıya ulaşıldı. Eş, dost, akraba ziyaretleri büyük bir ivme kazandı. Bir süreliğine rafa kaldırdığımız davranışlar yeniden hayatımızdaki yerini aldı: birini görünce el sıkışmak, kucaklaşmak gibi. Bense bu yeni düzene henüz ayak uyduramadım. Pandeminin başından beri tüm kurallara azami ölçüde dikkat ediyorum, iki doz aşımı çoktan oldum. Ama yine de ya virüse yakalanırsam endişesinden bir türlü kurtulamıyorum. Üstelik hastalığa yakalansam bile hafif atlatacağımı bilmeme rağmen... Covid-19 Pandemisi Bizi Mağara İnsanına Çevirdi! Geçenlerde uzun bir aradan sonra ilk kez bir arkadaşımla kafede buluşmaya gittim. İçeri girer girmez etrafa şöyle bir göz gezdirdim. Aklımın bir köşesinde kalabalıktan olabildiğince uzak durmam gerektiği düşüncesi yazılıydı. Gözüme sakin bir yer kestirdim, arkadaşımla oraya oturduk. Bir yandan onunla sohbet ederken bir yandan da etrafı takip ediyordum. Oturduğumuz masanın yakınlarına birileri oturduğunda istemsizce tedirgin oldum. Kendimi tehdit altındaymışım gibi hissettim. Öksüren, hapşıran birileri olduğunda elim istemsizce o sırada açık olan maskeme gitti. Sonrasında içerde maskeyle oturmaya başladım. Bu böyle daha ne kadar devam edecek bilmiyorum. Sanki hiçbir zaman eski normalime dönemeyecekmişim gibi hissediyorum. Maskesiz bir hayat artık mümkün değilmiş gibi geliyor. Neyse ki yalnız değilmişim! Scientific American dergisinde yayımlanan bir araştırmanın sonuçları içime su serpti. Bu araştırma, aşılamanın hızlı gerçekleştiği ülkelerde insanları bekleyen yeni bir soruna işaret ediyor: Mağara Sendromu Buna göre, aşılı bireyler sosyal izolasyonu sürdürme eğilimi gösteriyor. Arkadaşlarından, iş ortamlarından uzun süre ayrı kalan kişiler, tamamen aşılanmış olsalar bile eski kamusal rutinlerine geri dönmekte zorluk çekiyorlar. Andrea King Collier, mağara sendromu için örnek gösterilen kişilerden biri. Kendisi Kasım 2020'de koronavirüs enfeksiyonu geçirdi. Virüse karşı doğal bağışıklık kazanmış olsa da vücudundaki antikorların onu ikinci bir enfeksiyondan koruyacağından şüphe etmeye başladı. Bir an önce aşı olabilmenin yollarını aradı, bulabildiği her aşı dağıtım merkezine kayıt yaptırdı. Sonunda Şubat 2021'de Biontech aşısının ikinci dozunu oldu. Öte yandan, ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi oldukça heyecan verici bir açıklamada bulunmuştu. Buna göre, aşılı kişiler 8 Mart itibariyle pandemi öncesi yaşantılarına geri dönebilecekler, kapalı mekanlarda bile maske takmadan bir araya gelebileceklerdi. Bu açıklama Amerika genelinde büyük sevinç yaratsa da Collier, hayalini kurduğu o özgürlük duygusunu yaşayamadı hatta enfeksiyondan daha fazla korkmaya başladı. O, hayatı bir pandemi balonunun içinden seyretmeye devam ediyor. Henüz bir restorana gidip yemek yemedi, kimseyle görüşmedi. Pandemiden önce seyahat etmeyi çok seven biriyken artık yakın gelecekte uçağa binmenin hayalini bile kuramıyor. Mağara Sendromu Bir Hastalık Değil Olağan Bir Süreç Uzmanlar, mağara sendromunun psikiyatrik bir hastalık ya da tanı olmadığının altını çiziyor. Bu, sadece bir geçiş dönemi. Oldukça doğal bir süreç. Northwestern Üniversitesi'nde psikiyatri ve davranış bilimleri profesörü olan Jacqueline Gollan, yeni normale uyum sağlamak için zamana ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Pandeminin getirdiği değişikliklerin günlük hayatımızın hemen her alanında belirgin yansımaları oldu. Hastalığa yakalanma hatta bu yüzden ölme riskiyle karşı karşıya kaldık. Bu gerçekle yaşamak, bizi yoğun kaygı ve korku duygusuna mahkum etti. Üstelik aşılanmak bile bu duygunun üstesinden gelmeye yetmiyor. Hatta aşılı bireylerin bu korkuyu yenmesi daha zor bile olabilir. Çünkü onlar riskler ve olasılıklar üzerine gereğinden fazla kafa yoruyor. Amerikan Psikoloji Derneği'nin yaptığı bir anket çalışmasına göre, katılımcıların yüzde 49'u pandemi sonrasında insanlarla yüz yüze etkileşim kurmaktan rahatsızlık duyacağını ifade ediyor. Üstelik Covid-19 aşısı olanların yüzde 48'i de aynı şekilde düşünüyor. Pandeminin bu uzun süreli psikolojik etkileri aslında sürpriz değildi. Mayıs 2020'de British Columbia Üniversitesi'nden bir grup araştırmacı Anxiety dergisinde bir çalışma yayımladı. Buna göre, pandeminin ortalarında insanların yaklaşık yüzde 10'unun Covid-19 stres sendromu geliştireceği tahmin ediliyordu. Oregon Üniversitesi'nde psikiyatri doçenti olan Alan Teo, pandemideki gerçek risk miktarı ile insanların algıladığı risk arasındaki farklılığa dikkat çekiyor: Covid-19 kaynaklı ölüm riski üzerinde o kadar çok duruluyor ki, insanların yalnızlık ve sosyal izolasyon yüzünden de ölebilecekleri göz ardı ediliyor. Teo, pandemi sürecinde edindiğimiz alışkanlıkları bırakmanın zorluğuna da vurgu yapıyor. Sinirbilimci Elliot Berkman, Uzun süreli alışkanlıklar, sinirsel bir seviyede yerleşmiş olup belirli bir nöron grubu baskın hale gelmiştir. Alışılmış bir şeyi yapmayı bırakmak, yeni bir şey yapmaya başlamaktan daha zordur. sözleriyle destekliyor onu. Uzmanlar, var olan alışkanlığı bırakmak için belirli bir zaman çerçevesi çizmiyor. Kişilik özellikleri, motivasyon kaynağı ve mevcut koşullar gibi pek çok etken bu süreyi etkiliyor. Artılarıyla Eksileriyle Bir Pandemiyi Geride Bırakmak Üzereyiz İnsanların pandemi öncesindeki hayatlarına geri dönme konusunda direnç göstermesi farklı nedenlerden kaynaklanıyor olabilir. Pek çok insan hastalığa yakalanmaktan duyduğu korkunun sosyalleşme istek ve arzularının önüne geçtiğini söylüyor. Bir grup insan ise pandemide elde ettikleri pozitif kazanımları bırakmak istemiyor. Evet, yanlış duymadınız! Her ne kadar pandeminin bizden alıp götürdüğü maddi/manevi çok şey olsa da sağladığı kolaylıkları da unutmayalım. Maske takmanın insanı görünmez kılan, özgürleştiren bir yanı yok mu sizce de? Maskenin üstüne bir de güneş gözlüğü taktığımızda yolda yürürken birinin bizi tanıması neredeyse imkansız. Böylece sevmediğimiz insanlarla muhatap olmak zorunda kalmıyoruz, pazara/markete en salaş halimizle gitmekten çekinmiyoruz. Maske taktığımız için makyaj yapma gereği de duymamaya başladık. Şimdi burada Ben makyajı başkalarına güzel görünmek için değil, kendimi iyi hissetmek için yapıyorum. diyenler de olacaktır elbette. Sözüm meclisten dışarı. Çevremizdekiler, onları en iyi en güzel halimizle karşılamamızı bekliyor. Bu beklenti, bizi sürekli mükemmel görünmeye mecbur ediyor. Pandemi sayesinde yüzümüzdeki porselen görüntüden arındık, doğallığın dayanılmaz hafifliğinin tadına vardık. Yakın bir arkadaşım pandemiyle ilgili deneyimlerini şöyle dile getiriyor: Önceden yolda yürürken şarkı mırıldandığımda yanımdan geçen insanlar tuhaf tuhaf bakarlardı. Maske sayesinde kimsenin anlamsız bakışlarına maruz kalmıyorum. Dahası da var! Otobüste/dolmuşta rahat rahat esneyebiliyorum, aklıma komik bir şey gelince özgürce gülümsüyorum, birileri beni deli zannedecek diye bir korkum yok artık. Yüz kaslarım resmen özerkliğini ilan etti. California Üniversitesi'nde lisans öğrencisi olan Genesis Gutierrez de pandeminin getirdiği yaşam tarzını oldukça sevenlerden. Pandemi sayesinde para biriktirme fırsatı yakaladığı için mutlu. Pandemi bittiğinde okul için tekrar Los Angeles'a taşınmam gerekecek. Evden de alabildiğim derslere gidebilmek için gülünç derecede pahalı olan bir daireye para ödemek zorunda kalacağım. Pandemi döneminde evden çalışabildim, akademi dışında da bir şeyler yapabildim ve kendim hakkında daha fazla şey öğrenebildim. derken hiç de haksız sayılmaz hani. Ayrıca pandemi bittiğinde dağınık topuzla, pijamayla ders dinleme lüksümüzü de kaybetmiş olacağız. Bir tıkla dünyanın öbür ucundaki seminerlere, kongrelere ulaşamayacak, kendimize ayırabileceğimiz koca bir vakti trafik için harcayacağız. Mağara Sendromunu Nasıl Yeneceğiz? Dr. Teo, teknolojideki gelişmelerin Hikikomori sendromu gelişimi riskini artırdığını söylüyor. Hikikomori'de insanlar 6 ay veya daha uzun süre sosyal hayattan kopuk yaşıyorlar. Tam bir sosyal çekilme hali söz konusu. Hikikomori, etkileri itibariyle kısmen de olsa agorafobi ile benzerlik gösteriyor. Teo'ya göre Covid-19'la birlikte gelen yalnızlık ve sosyal izolasyon, Hikikomori ve agorafobi için önemli bir risk etkeni. Özellikle de ergenler ve genç yetişkinler en büyük risk grubunda yer alıyor. Pandemi sürecinde evden dışarı çıkmaktan korkar hale geldiyseniz ya da mağara sendromundan şikayet ediyorsanız size birkaç tavsiyemiz olacak. Yazının başında da söylediğim gibi, mağara sendromunun en iyi ilacı zaman. Eğer zamanla durumunuzda bir değişiklik olmuyor, tabloya depresyon, anksiyete veya tükenmişlik de ekleniyorsa bir uzmana başvurun. Şiddetli anksiyete vakalarında bilişsel terapi gibi psikoterapi yöntemlerinin etkili olduğu biliniyor. Psikoterapide amaç, sizi aşamalı bir şekilde stresli durumlara maruz bırakarak korkunuzu gidermektir. Bazen ilaç kullanımı da gerekebilir. Bu süreçte çoğu insan gibi siz de yaşam amacınızı kaybetmiş olabilirsiniz. Dr. Gollan; meditasyon yapmak, dua etmek, müzik dinlemek ya da bir müzik aleti çalmak gibi etkinliklerin amaç duygusunu yeniden kazanmada faydalı olabileceğini söylüyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/major-depresyon/", "text": "Majör Depresyon Majör depresyon en az iki hafta boyunca devam eden kötü bir duygu halinde olma, hiçbir şeyle ilgilenmeme ve yaptıklarından hiçbir keyif alamama durumunu tanımlar. Buna ek olarak kişide şu belirtilerden en az dördü olmalıdır: Çok yemek yemek, çok uyumak, çok düşünmek, konsantre olmak ve karar vermekle ilgili problemler; enerji eksikliği, intihar düşünceleri ve kendini değersiz veya suçlu hissetme. Majör Depresyon Büyük Zararlar Verebilir"} {"url": "https://sinirbilim.org/makine-ogrenimi-dna-degisimi/", "text": "Yapay Öğrenme Sayesinde Binlerce DNA Değişimi Bulundu DNA vücudun bütün hücrelerinde aynıdır, sadece aktif bölgeler farklıdır. Lisede böyle öğrenmiştik değil mi? Hayır, bu doğru değil. Vücut hücrelerinin birbirinden farklı olması gerekmez, bu yüzden onların DNA'ları birbirinden farklı olmak zorunda değildir. Ancak nöronlardan bahsediyorsak, her biri çok özel nöronlar, iş değişir. Nöronların DNA'ları birbirinden farklıdır. Yeni araştırmalar yayınlandıkça DNA değişimlerini daha iyi anlıyoruz. Oyuna yapay öğrenmenin girmesiyle işimiz daha kolaylaşıyor. Nöronlardaki DNA çeşitliliği bir genin kopya sayısı farklılığı ile ortaya çıkıyor. Prefrontal kortekste de amigdalada da nöronlar bulunuyor ama bunların görevleri farklı. Birbirinden farklı işleri yapan nöronlar da proteinlere farklı miktarlarda ihtiyaç duyuyor. Birine A proteininden 10 tanesi gerekiyorsa diğer nörona 1000 tane lazım olabiliyor. Teknolojinin ve yapay zekanın yükselişi ile beraber gelen yapay öğrenme gelişmekte olan beyindeki nöronların DNA çeşitliliğini daha iyi gösteriyor. Yeni binlerce DNA değişikliği tespit edildi. Yapay Öğrenme ve Tek Hücre Analizi Sanford Burnham Prebys Medical Discovery Enstitüsü'nde çalışan bilim insanları yapay öğrenmeye bağlanmış yeni bir tek hücre analiz tekniği geliştirdiler. Araştırmacılar bu teknik sayesinde nöronları tek tek mercek altına aldılar ve bir milyon bazdan küçük CNV'leri tespit etmeye başladılar. Model organizma olarak fareleri seçtiler. Henüz anne karnında olan farelerin beyinleri inceleniyor, nöronlardaki DNA'ların nasıl değişimler geçirdiğine bakılıyordu. Fare beyninin en kritik gelişimsel dönemlerinde DNA değişimleri de çok fazla oluyordu. Nöronlardaki kopya sayısı farklılıkları ilk defa keşfedilmedi. Bu konuda bizim de daha önceden yazdığımız makalelerimiz var. Nöronlar arasındaki %41'lik bir genetik farklılık vardır. Bu alanda çalışmalar hala devam ediyor ve bu çalışma da çok önemli bir boşluğu dolduruyor. Araştırmacılar doğumdan önce tek bir nöronda çok fazla sayıda CNV olduğunu gösterdiler. Beyin yeni nöronlar üretip büyürken bir yandan nöral çeşitliliğini de arttırıyor. Nöronlardaki değişimler arttıkça beynin kendini düzenlemesi ve gelişimi de hızlanıyor. İleri Okuma: Nöronlar Arasındaki Genomik Farklılıklar Bağışıklık Hücrelerinden Algoritmalar Geliştirildi Ekip anne karnındaki farelerin nöronlarını tek tek aldılar ve DNA'sını çıkardılar. Dizileme işlemi esnasında nöronları çoğaltmak mümkün olmadığından hücreler ölecekti. Her bir hücre özgün olduğu için ölen bir nöronun yerine aynısını koymak olanaksızdı. Araştırmacılar bu sorunun üstesinden gelmek için DNA'larını sürekli değiştiren bağışıklık hücrelerini kullandılar. Bağışıklık hücrelerinin DNA'larını değiştirme yöntemleriyle yapay öğrenme algoritmaları geliştirildi. Yapay öğrenme algoritmaları artık nöronların DNA'larını nasıl değiştirdiğini tanıyacaktı. Araştırmanın yürütücüsü Dr. Suzanne Rohrback diğer araştırmacıların DNA'daki küçük değişimleri gösteren sinyalleri göz ardı ettiğini söylüyor. Bu sinyallerin doğru şeye işaret etme olasılığı çok düşüktü, bu yüzden kimse onları takip etmiyordu. Ancak gerçek bir DNA değişikliğinin nasıl göründüğünü anlamak bu yanlışların %90'ından fazlasını engellememizi sağladı. Hem hiçbir şeyi gözden kaçırmıyor hem de yapığımız analizler doğru sonuç veriyordu. Artık gelişmekte olan beyindeki CNV'leri kapsamlı bir şekilde analiz edebiliyorduk. Genoma Dağılmış CNV'ler Nörogenez Esnasında Artıyor Bilim insanları tek hücre analiz yöntemini serebral korteks nöronları üzerinde denedi. Korteks nöronları sadece bir defa üretilir. En azından insanlarda böyle. İnsanların korteks nöronları doğumdan ölüme kadar aynı kalır. Beynin bu bölgesine hipotalamus, amigdalada olduğu gibi yeni nöronlar gönderilmez. Araştırmacılar da yeni nöronlar doğar doğmaz onları ayırdı ve inceledi. Yapılan incelemelerde literatürde olmayan, daha önceden kimsenin bulamadığı binlerce CNV keşfedildi. Bunların yarısından fazlası 1 milyon bazdan kısaydı. DNA'nın silinmesi, çoğaltılmasından daha fazla görüldü. Beyindeki nöral düzenlemeler sadece DNA'nın çoğaltılması ile değil, silinmesi ile de gerçekleşiyordu. DNA değişimleri özel bölgelerde değil genoma rastgele dağılmış bir şekilde oluyordu. Ancak belirli zamanlarda, beynin daha çok nöron ürettiği zamanlarda, CNV'lerin sayısı da artıyordu. Genoma rastgele dağılmış CNV'ler her bir nöronun eşsiz olmasını sağlayarak beyni oluşturuyor. Bu beyin sayesinde konuşuyor, düşünüyor, görüyor ve hissediyoruz. Gelişimsel sinirbilim beyni anlamada en çok başvurulan bilim dallarından birisidir. Sinir sistemi ile ilgili hastalıkları çözmek, beynin işleyişini anlamak için onun nasıl oluştuğunu çözmemiz gerekiyor. Önce hangi bölümler oluşuyor, yapılar nerede birbirinden ayrılıyor, hangi genetik değişimler gözleniyor? Otizm, şizofreni, Alzheimer hastalığı gibi birçok hastalığın genetik temeli olduğunu biliyoruz. Öyleyse genetik çalışmaların önünü açmalı ve buraya daha fazla dikkat etmeliyiz."} {"url": "https://sinirbilim.org/makrofaj/", "text": "Makrofaj İlk olarak 1884'te Elie Metchnikoff tarafından keşfedilen makrofajlar bir çeşit beyaz kan hücresidir. Bir makrofaj hücre kalıntılarını, yabancı maddeleri, mikropları, kanser hücrelerini ve yüzeyinde belirli proteinlere sahip olmayan her şeyi fagositozla yutup sindirebilir. Makrofajlar tüm vücutta sürekli devriye gezerler ve olası patojenleri yakalamaya çalışırlar. Ayrıca makrofajlar doğuştan gelen bağışıklık ve kazanılmış bağışıklık süreçlerinde de görev alırlar. Örneğin kazanılmış bağışıklıkta hafıza B ve T hücreleri tarafından oluşturulur ancak onlara antijeni sunan makrofajlardır. Farklı Makrofaj Türleri Vardır Makrofajlar belirli bir bölgede inflamasyonu artırıp bağışıklık sistemini uyarabilir ama inflamasyonu engelleyici rolleri de vardır. Kana sitokin salınımı yaparak bağışıklık sisteminin tepkilerini azaltabilir. İnflamasyonu artıran makrofaj tipi M1 makrofajlarıdır. İnflamasyonu azaltan ve doku tamirini tetikleyenler ise M2 makrofajlarıdır. M1 makrofajları arginin amino asitini metabolize edip öldürücü nitrik oksit üretirken, M2 maktofajları ornitin ile tamir işlevi görür. Makrofajlar ilk olarak fagositoz yetenekleriyle ile keşfedilmiş ve ortaya konmuştur. Bu hücrelerin morfolojik özellikleri işlevsel etkinliklerine ve yerleştikleri dokulara uygun olarak çok çeşitlilik gösterir. Tripan mavisi ya da Çini mürekkebi gibi yaşamla bağdaşır boyalar hayvana enjekte edildiğinde söz konusu hücreler bu boylan tutarak sitoplazmaları içinde biriktirirler. Bunlar ışık mikroskobu ile granüller ve vaküoller şeklinde görülür. Göç Edebilirler Aktif pinositotik ve fagositik aktivitelerinin bir göstergesi olan girintili, çıkıntılı ve çentikli yüzeyler elektron mikroskobunda kolayca görülebilir. Genellikle iyi gelişmiş bir Golgi kompleksi, çok sayıda lizozom ve belirgin kaba endoplazma retikulumu bulunur. Makrofajlar, kökenini kemik iliğinden alan ve bölünerek dolaşımdaki monositleri oluşturan öncül hücrelerden alır . İkinci aşamada bu hücreler toplardamarların ve kılcal damarların duvarlarını aşarak, içinde olgunlaşıp makrofaj özelliklerini kazanacak oldukları bağ dokusuna göç ederler. Bu yüzden monositler ve makrofajlar olgunlaşmalarının farklı aşamalarında olan aynı hücrelerdir. Doku makrofajları gittikleri bölgede çoğalabilirler ve kendileri gibi birçok hücre oluştururlar. Vücutta bir çok organa dağılmış olan makrofajlar mononükleer fagosit sistemi oluştururlar. Bunların yaşam süresi uzundur ve dokularda aylarca yaşayabilirler. Makrofajlar vücudun belirli bölgelerinde özel isimlerle anılır; örnek olarak, karaciğerdeki Kupffer hücreleri, merkezi sinir sistemindeki mikroglia hücreleri, derideki Langerhans hücreleri ve kemik dokusundaki osteoklastlar sayılabilir. Monositten makrofaja dönüşme sürecinde, protein sentezi ve hücre boyutu artar. Golgi kompleksinde ve lizozomların, mikrotübüllerin ve mikrofilamanların sayısında belirgin bir artış gözlenir. Makrofajın boyutu 10-30 mikrometre arasındadır. Genellikle merkezden uzakta yer alan oval ya da böbrek şekilli bir çekirdeği bulunur. Vücudun Savunma Hücreleridir Yeterli düzeyde uyarıları ile makrofajların boyutları büyüyebilir ve kümeler oluşturarak epitelioid hücreleri meydana getirirler ya da çok çekirdekli dev hücreleri oluşturmak üzere birkaç tanesi birleşebilir. Her iki hücre tipi de yalnızca patolojik koşullarda ortaya çıkarlar. Makrofajlar savunma elemanları olarak davranır. Hücre artıklarını, hücre dışı sıvının anormal bileşenlerini, neoplazik hücreleri, bakterileri ve organizmaya giren yararsız elemanları yutar. Makrofajlar aynı zamanda, antijenlerin kısmen sindirilmesi ve başka hücrelere sunulması işlemine katılan antijen sunan hücrelerdir. Antijen işleyen hücrelerin tipik örneği deri epidermisindeki, Langerhans hücresi olarak adlandırılan makrofajlardır. Makrofajlar, esas antijen sunan hücreler olmalarına karşın, belli koşullarda fibroblastlar, endotel hücreleri, astrositler, ve tiroid epitel hücreleri gibi başka pek çok hücre de bu işlevi gerçekleştirebilir. Makrofajlar, bakterilerin, virüslerin, mantarların ve metazoonların oluşturduğu enfeksiyonlara karşı hücresel dirençte; tümörlere karşı hücresel dirençte; ve karaciğer dışı safra yapımında, demir ve yağ metabolizmasında ve yaşlanan alyuvarların parçalanmasında da görev alır. Makrofaj Aktivitesi Enfeksiyon Esnasında Değişir Makrofajlar enfeksiyon ya da yabancı maddelerin enjeksiyonu ile uyarıldıklarında, morfolojik özelliklerini ve metabolizmalarını değiştirir. Bu aşamadan sonra etkinleşmiş makrofajlar olarak adlandırılırlar ve etkin olmadıkları dönemde taşımadıkları özellikler edinirler. Etkinleşmiş makrofajlar, fagositoz ve hücre içi sindirim yeteneklerindeki artmanın yanında, yüksek düzeyde metabolik ve lizozomal enzim aktivitesi sergilerler."} {"url": "https://sinirbilim.org/mamut-kani-bulundu/", "text": "Rus Araştırmacılar İlk kez Mamut Kanı Buldular Rusya'da bir grup bilim insanı Kuzey Buz Denizi'nin bir adasında bir yünlü mamut vücudunda kan bulduklarını açıkladılar ve bu kanın nesli tükenmiş olan mamut soyunu klonlayarak tekrar hayata döndürmede işe yarayacağını düşünüyorlar. Günümüzde nesli tükenmiş olan mamutlar M.Ö. 1700 yılına kadar yaşamış olup filgiller familyasına aittir. Şu ana kadar bilinen en eski mamut fosili 4 milyon yıl öncesine ait olup ve Etiyopya'da bulunmuştur. Soylarının tükenmesinin sebebi tam olarak bilinmemekle beraber bilim insanları bu konuda gök taşı, iklim değişikliği gibi birçok hipotez ortaya atmıştır. Mamut Kanı 15,000 Yıl Öncesine Ait Mamut kalıntılarının ortaya çıkarıldığı keşif gezisinin lideri Kuzeydoğu Federal Üniversitesi'nde çalışan Semyon Grigoryev mamutların yaklaşık 15,000 yıl önce 60 yaş civarlarında öldüklerini ve ilk kez bir dişi mamutun bulunduğunu söyledi. Araştırmacıları daha çok hayrete düşüren ise mamutun ölmüş vücudunun zaman içinde çok iyi korunmuş olması ve hala çürümemiş kan ve kas dokuları içeriyor olmasıydı. Grigoryev mamutta kan buldukları anı şu şekilde ifade ediyor Mamutun karnının altındaki buz tabakasını kırdığımızda bir anda çok koyu bir kan akmaya başladı. Bu gerçekten hayatımda beni etkileyen en önemli olaydı. Bu kadar soğukta kan nasıl sıvı halde kalabilmiş olabilir bilemiyorum. Ayrıca kaslar da hala kan rengine boyanmış bir halde kırmızıydı. Grigoryev vücudun alt kısımlarının çok iyi korunduğunu, üst kısımlarının özellikle baş ve sırt muhtemelen avcı hayvanlar tarafından yenildiğini düşünüyor. Arka kısımda sadece bir iskelet kalmış olmasına rağmen ön ayak ve karın kısmı çok iyi korunmuş. Mamut Kanı ile Mamutlar Hayata Geri Döndürülebilir mi? Grigoryev ve ekibinin mamutun vücudunda bulduğu kan nesli tükenmiş olan bu tür tekrar hayata döndürülebilir mi sorusunu akıllara getiriyor. Grigoryev klonlamaya sıcak bakıyor ve bunu şu sözlerle dile getiriyor Elde ettiğimiz bulgular mamut klonlamada kullanmak üzere canlı hücreler bulmak için bize bir güzel bir fırsat sunuyor. Daha önce bulunan mamutlarda bu derece korunmuş dokular bulunamamıştı. Geçtiğimiz sene Kuzeydoğu Federal Üniversitesi klonlamada dünyanın öncülerinden Hwang Woo-Suk ile bir anlaşmaya imza attı. Hwang Woo-Suk'un ünü 2005 yılında dünyada ilk köpek klonlayan kişi olmasından geliyor. Mamut Kalıntıları Gizli Bir Şekilde Saklanıyor Önümüzdeki aylarda, Güney Kore, Rusya ve Amerika'daki mamut uzmanlarından oluşacak bir ekibin bulunan kalıntılar üzerinde araştırmalar yapması bekleniyor. Mamut kalıntıları şu an özel koşullarda gizli tutuluyor. Grigoryev örneklerin çalınmasından korktukları için nerede saklandıklarını söylemeyeceğini ifade etti."} {"url": "https://sinirbilim.org/manyetik-proteinler/", "text": "Manyetik Proteinler ile Beyni Kontrol Etmek TMS! Uzun hali transkranyel manyetik uyarım . TMS tekniği ile bir bobinden elektrik geçirilerek manyetik alan üretiliyor ve beynin istenen bölgesine bu manyetik dalgalar gönderilerek nöronların elektriksel faaliyeti kontrol ediliyor. Bu teknik sayesinde öğrenme hızı artırılabiliyor, felçli hastalar tedavi edilebiliyor. Bir de bunun mikro halini düşünün, sürekli beyninizin içinde manyetik dalgalar üreten manyetik proteinler olsa ve bunlar nöronların davranışını değiştirse nasıl olurdu? Ülkemiz cinsel istismar, siyasi kavgalar, yalan haberlerle dolup taşarken bilim dünyasında gelişmeler son hızla devam ediyor. Genetik mühendisliği artık manyetik özelliklere sahip proteinleri bir mıknatıs gibi kullanarak sinir sistemini ve dolayısıyla beyni kontrol etmeye olanak tanıyor. Bilim insanları bu proteinler yardımıyla zebra balığı ve farelerin davranışlarını kontrol edebildiler. Optogenetik Beyni kontrol etmek için sürekli yeni yöntemler arayan araştırmacılar son 10 yılda optogenetik üzerinde çok yoğunlaştılar. Optogenetik önceden nöronlara ışığa hassas proteinleri sentezlettirip, daha sonra bu proteinler vasıtasıyla nöronlara lazer ışığı tutularak onların davranışını kontrol etmeyi sağlayan bir yöntem. Nöronların davranışlarını kontrol etmede optogenetik gerçekten çığır açan bir buluş ama lazer ışığı kafatasının içinden geçemez. Optogenetik ile beyne müdahale edebilmek ve lazer ışığını nöronlara ulaştırmak için cerrahi müdahale gerekiyor. Amerika'da Virginia Üniversitesi'nde çalışan sinirbilimci Ali Güler ve ekibi manyetik proteinler ile çalışan Magneto adını verdikleri genetik bir yapı geliştirdiler. Magneto nöronlara nakledilip onları manyetik alanlara karşı duyarlı hale getiriyor. Nasıl ki optogenetikte nöronlar ışığa duyarlı hale getiriliyorsa Magneto ile manyetik alana yanıt verecek şekilde değiştiriliyorlar. Dünyanın en saygın dergilerinden biri olan Nature Neuroscience'da yayınlanan bu araştırma genetik mühendisliği kullanılarak sinir sisteminin manyetik kontrolünün sağlandığı ilk çalışmadır. Araştırmacılar nöronlara kalsiyum girişinde rol alan TRPV4 protein üzerinde çalıştılar. Kalsiyum iyonları nöronlarda aksiyon potansiyel oluşumu için gereklidir. Literatürde yer alan bilgilere göre TRPV4 proteini basınca karşı duyarlıydı. Güler ve ekibi faredeki TRPV4 geni ile insanda demir depolamaktan sorumlu ferritin proteinini kodlayan ferritin genini birleştirdiler. Ferritinin demir depolama ve TRPV4'ün kalsiyumu içeri alma özelliği sayesinde manyetik alanın etkisi nöronlarda kalsiyum girişine neden olabiliyor ve nöronların sinyal üretmesini sağlayabiliyordu. Manyetik Proteinler Araştırma ekibi bir zebra balığının omuriliğindeki duyu nöronlarına Magneto'yu nakletti. Zebra balıkları çok güçlü manyetik alanın olduğu yere konulduğunda balıklarda kaçma davranışı gözlendi ve Magneto nakledilmemiş zebra balıklarına göre çok daha uzak yerlere kaçtılar. Zebra balıklarında yapılan deneyler Magneto'lu hayvanların hissettiği, yaptığı, belki düşündüğü her ne olursa olsun uzaktan kontrol edilebileceğini gösteriyor. Araştırmacılar ayrıca farelerde optogenetik yöntemiyle müdahale edilmesi zor bir beyin bölgesi olan bazal ganglianın striyatum alanı üzerinde de çalıştılar. Striyatum beyinde haz ve ödül duygusunun oluşumunda çok önemli görev alıyor. Yapılan deneylerde Magneto'lu farelerin bulundukları kafeslerde manyetik noktalara gitmeyi manyetik olmayanlara göre çok daha fazla tercih ettikleri görüldü. Ali Güler farelerde yiyecek ve uyuşturucunun tetiklediği haz duygusunu Magneto ile değiştirebildiklerini belirtiyor. Beyin Devreleri Üzerinde Oynama Yapılabilir"} {"url": "https://sinirbilim.org/manyetik-rezonans-goruntuleme/", "text": "Manyetik Rezonans Görüntüleme Tekniği Manyetik rezonans görüntüleme radyolojide vücudun belirli bir bölgesinin anatomisini ve patolojik özelliklerini göstermek için kullanılan bir tekniktir. Hem hastalık hem de sağlıklı insanlarda kullanılan bu yöntem güçlü manyetik ve radyo dalgaları kullanarak ilgili bölgenin resmini çıkarır. Bu tekniği tomografiden ayıran şey x-ray ışınlarının kullanılmamasıdır. X-ray ışınları aslında bugün birçok tıbbi uygulamada iyi bir şekilde kontrol edilebiliyor ama MRI hala üstünlüğünü koruyor. Manyetik Rezonans Görüntüleme Tekniğinde Su Atomları Kullanılır Manyetik rezonans görüntüleme tekniği nüklear manyetik rezonans bilimi üzerine kuruludur. Belirli atom çekirdekleri manyetik alana yerleştirildiklerinde radyo frekans enerjisi yayabilir ve emebilirler. Klinik MRI'da da tespit edilebilir bir radyo frekans sinyali yaymak için genellikle hidrojen atomları kullanılır. Bu teknikte kilit etken su molekülleridir. Suyun içindeki hidrojen moleküllerinin nükleer spinleri manyetik rezonans makineleri tarafından tespit edilir. İnsan vücudunun 3'te 2'si sudan oluşur ve makineler suyun vücuttaki dağılımını ölçerler. Manyetik rezonans görüntüleme makinesi aslında vücuttaki su ve yağların haritasını çıkarır. Manyetik Rezonans Görüntüleme Beyin ve Vücudu İncelemede Çok Yararlıdır Kullanım alanları arasında ilk sırayı nörogörüntüleme alır. Ancak vücudun neredeyse her bölgesinin görüntüsünü almak için sıkça başvurulan bir yöntemdir. Dünya çapında her yıl ortalama 25,000'den fazla MR çekildiği tahmin ediliyor. Bu teknik beyin dokusundaki değişimler birçok hastada epilepsi, bulaşıcı hastalıklar, demans gibi hastalıkları tespit etmede kullanılır. Sadece klinik anlamda değil insan beyninin anlaşılmasında da MRI çok elverişlidir. Örneğin bir beyin dokusundaki gri madde / beyaz madde miktarlarının oranının belirlenmesinde MRI kullanımı çok işe yarar. Bu görüntüleme tekniğinin kalp damar rahatsızlıklarında, kas, karaciğer, sindirim sistemi sorunları ve kanserde kullanıldığı da bilinmektedir. Çok Güvenlidir ama İnsan Hatasından Dolayı Sorun Çıkabilir"} {"url": "https://sinirbilim.org/marie-curie/", "text": "Marie Curie Marie Curie 1867 1934 yılları arasında yaşammış Polonyalı fizikçi ve kimyacıdır. Marie Curie tüm dünyada radyoaktivite çalışmalarıyla tanınır ve Nobel ödülü kazanan ilk kadındır. Aynı zamanda bu ödülü farklı bilim dallarında iki kez kazanan tek kadındır. Curie ailesi bu bakımından dünyada ender bulunan ailelerdendir. Aileye toplam 5 Nobel ödülü girmiştir. Marie Curie'nin ilk'leri bunlarla da bitmez. Paris Üniversitesi'ndeki hocalık yapan ilk kadın da yine kendisidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/marijuana-yuksek-tansiyon/", "text": "Marijuana Yüksek Tansiyondan Ölme Riskini 3 Kat Artırıyor Halk arasında esrar olarak bilinen marijuana ile ilgili internette çok fazla bilgi var. Bazı kişiler, hatta uzmanlar tıpta kullanılması yönünde görüş bildirirken, çok sayıda insan esrar kullanımına karşıdır. Kenevir bitkisinin işlenmesi ile elde edilen marijuananın yasallaşması veya yasaklanması birçok ülkede tartışma konusudur. Preventive Cardiology dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre marijuana kullanımı yüksek tansiyondan ölme riskini 3 kat artırıyor. Herkes marijuanayla ilgili kötü şeyler söylüyor ama çoğu insan konuyla alakalı yeterli bilgiye sahip değil. Kenevir bitkisi ağrı kesici özelliğiyle tıpta kendine kullanım alanı buluyor ancak söz konusu kalp olduğunda biraz riskli olabiliyor. Araştırmacılar, yaşı 20 ve üzeri olan katılımcılarda yaptıkları çalışmada çok önemli sonuçlara ulaştı. Öncelikle, 2005 2006 yıllarında herkese daha önceden marijuana içip içmedikleri soruldu. Bütün katılımcılar ilk marijuana içtikleri yaşı söylediler ve o zamandan günümüze ne kadar süreyle, hangi miktarda içtiklerini bildirdiler. İleri Okuma: Esrarın Beyne Etkileri Çok uzun soluklu yapılan araştırmada insanların ne esrar içmeleriyle ilgili bilgiler 2011 yılındaki ölüm oranlarıyla karşılaştırıldı. Buna göre kişilerin sağlık durumlarıyla kullandıkları maddeler arasındaki ilişkiler ortaya çıkarıldı. Sadece bunlar değil; cinsiyet, ırk, yaş, kullanılan diğer maddeler de ölüm oranlarıyla ilişkilendirildi. Marijuana İçtikten Sonra Kalp Krizi Riski Artıyor Çalışmaya katılan 1,213 katılımcıdan %34'ü hayatlarında hiç esrar veya sigara içmemişti. Buna karşın, %21'i sadece esrar içerken, %20'si hem esrar hem de sigara içiyordu. %16'lık bir bölüm esrar içerken, sigara içmeyi bırakan kişilerdi. %5'i geçmişte sigara içmiş ama artık içmiyor; %4'ü ise sadece sigara içen kişilerden oluşuyordu. Katılımcılar arasında ortalama esrar içme süresi 11.5 yıldı. Tüm veriler incelendiğinde esrar kullanan kişilerin yüksek tansiyondan ölme risklerinin oldukça yüksek olduğu görüldü. Esrar kullanmayan kişilere kıyasla kullananların ölüm riski 3.42 kat artırıyordu. Bu ölüm riskindeki artış sadece yüksek tansiyonu olan kişileri kapsıyor. Esrarın yüksek tansiyona yol açtığı veya başka bir kalp rahatsızlığına yol açtığı ile ilgili kesin bir bilgi yok."} {"url": "https://sinirbilim.org/marshmallow-testi-walter-mischel/", "text": "Marshmallow Testi Walter Mischel Size mutlaka okumanız gereken harika bir kitap tavsiyesi vereceğim: Marshmallow Testi. Bu kitabın ismini birkaç yıl önce okuduğum bir makalede görmüştüm. Kitabın ana konusu 5-6 yaşlarındaki anaokul çocukları üzerinde yapılan bir deneyden oluşuyor. Yazar Walter Mischel ve ekibi 1960'larda anaokul çocuklarında iradenin ne kadar güçlü olduğunu test etmeye çalışıyor. Çalışmanın asıl amacı 5-6 yaşındaki çocuklar baştan çıkarıcı uyaranlarla karşılaştığında kendilerini ne kadar tutabileceklerini görmekti. Araştırmayı etraflıca anlatmadan önce çok ilginç sonuçlar çıktığını söylemek istiyorum. Zaten kitabı bu kadar popüler yapan da onlarca yıl sonra gelen şaşırtıcı bağlantılar. Günümüzden yarım yüzyıl önce Mischel ve öğrencileri Stanford Üniversitesi'nin Bing Anaokulu'nda küçük çocuklar üzerinde araştırma yapmaya başladı. Çocuklar bir ikilemde bırakılarak bekledikleri takdirde daha fazla ödül alacakları bir sisteme yerleştirildiler. Yaklaşık 550 öğrencinin katıldığı araştırmada herkesin önüne bir kurabiye kondu. Görevli araştırmacı, çocuklara şimdi odadan çıkacağını ve 20 dakika sonra geleceğini söyledi. Odada yalnız başına kalan çocuk 20 dakika boyunca kurabiyeyi yemeden durabilirse, görevli geldiğinde kendisine bir kurabiye daha verecekti. Eğer beklemezlerse sadece tek bir kurabiyeyle yetineceklerdi. Marshmallow Testi Otokontrolü Ölçüyor Anaokul öğrencileri üzerindeki araştırmalarda çocukların bazıları kurabiyeyi hemen yerken bazıları 20 dakika boyunca inanılmaz bir sabır gösterdi. Kendi kendini kontrol etme mekanizması henüz 5 yaşlarındaki çocuklarda bile vardı ve bunu etkili bir şekilde kullanıyorlardı. Çocuklardan bazısı kurabiyeyi yememek için şarkı söylüyor, odanın içinde koşturarak dikkatini dağıtmaya çalışıyordu. Oturduğu sandalyeyi tekmeleyenler oldu. Kurabiyelerle yapılan otokontrol deneylerinden onlarca yıl sonra Walter Mischel'in yüksek lisans öğrencisi Philip K. Peake anaokulu öğrencilerinin şu an ne yaptığını merak etti. Marshmallow testine katılan 550 öğrenciden ulaşabildikleri herkesi izlemeye başladılar. Davet edebildikleri herkesi laboratuvarlarına çağırdılar. Her türlü testi yaptılar ve çocukların yaşamlarının ilerleyen dönemlerindeki farklılıkları analiz ettiler. Ebeveynlerine çocukların planlama ve ileriyi görme becerilerini, kişisel sorunlarını nasıl hallettikleri, etrafındaki insanlarla nasıl anlaştıkları gibi onlarca soru sordular. fMRI yöntemiyle araştırmaya katılanların beyin taramalarını da çektiler ve inanılmaz sonuçlara ulaştılar. Otokontrolü Yüksek Hayatın Her Alanında Daha Başarılı Oluyor Henüz 5 yaşındayken 20 dakika bekleyip ikinci bir kurabiye alanlar hayatta daha başarılıydı. Örneğin, SAT puanları daha yüksekti. SAT, Amerika'da lise öğrencilerinin üniversiteye kayıt olmak için girmek zorunda oldukları rutin bir sınavdır. Ana okulunda kurabiyeye karşı daha fazla direnenler hayatta istediklerini elde etme konusunda daha başarılıydı. Riskli madde kullanma oranları daha düşüktü. Eğitim seviyeleri otokontrolü az insanlara göre daha yüksekti. Boşanma oranları daha düşük, ilişkilerini sürdürme oranları daha yüksekti. Henüz 5-6 yaşlarında fazladan bir kurabiye almak için 20 dakika bekleyip bekleyemediğiniz geleceğinizle ilgili çok fazla şey söylüyordu."} {"url": "https://sinirbilim.org/martin-luther-king/", "text": "Martin Luther King Günümüzde cinsiyet, din, dil, ırk ve milliyet ayrımlarına ek olarak desteklediğiniz takımdan tutun da sesinizin tonuna kadar ayrıştırmaya bayılan bir toplum içerisindeyiz. Peki yan komşunuz otobüsle seyahat edebilirken araçtan inmeniz ve sizden yürümeniz istendi mi? Peki yanınızdan geçen insanlar ten renginiz sebebiyle rencide edici bakışlarını sizlere savurdular mı? İşte bu insan tam da Amerika bu tür olaylarla çalkalanırken ortaya çıkıverdi. Martin Luther King, gençlik ateşinin cayır cayır yandığı ilk günlerinden hayatının son gününe kadar siyahi vatandaşların eşitliği için savaşmıştır. Eğitim, işçi-işveren ilişkileri ve insan haklarına dair her konuda gerekenin yapılması için çaba harcamıştır. Mücadelesinin güçlenmesi ve sesinin yükselmesi sonucu kurşunla vurularak 39 yaşında dünyadan resmen alıkonulmuştur. Kısacık ömründe, siyahi vatandaşlar adına, Amerikan yurttaş hakları hareketi için eline geçen her fırsatı değerlendiren öncü bir politik eylemci, bir baba, doktor ünvanına sahip bir sosyolog ve bir din adamıdır. '' Yoğun ve eleştirel düşünmeyi öğretmek eğitimin görevidir. Zeka artı karakter, işte eğitimin gerçek amacı budur. '' 15 Ocak 1929 tarihinde dünyaya gelmiştir. Morehouse Koleji'nde eğitimini alırken topluluk ve kültürler hakkında farkındalık kazanmıştır. Kolejden Sosyoloji lisansını tamamlamasıyla eğitim serüveni başlar. Henüz 17 yaşındayken azınlık haklarını desteklediği yazısı The Atlanta Constitution dergisinde yayımlamıştır. 19 yaşında ise Atlanta'da babasına ait olan Ebenezer Baptist Kilisesi'nde papaz yardımcısı olur. Ardından Boston Üniversitesi'nde İlahiyat fakültesine başlayarak yoluna devam eder. Bu esnada sanatsal başarılara imza atarak adından söz ettiren bir kadınla, Coretta Scott'la tanışır ve bir sene sonra evlenirler. 1956 yılında King, Ripley Caddesi'ndeki İlk Baptist Kilisesi'nde gerçekleştirdiği konuşma esnasında evi bombalanır. Şükürler olsun ki eşi ve kızı zarar görmez. '' Hepimiz farklı gemilerle gelmiş olabiliriz ama şimdi aynı gemideyiz. '' MLK, Güney Hristiyan Liderlik Konferansı'nın başkanı olduktan sonra Time dergisinin kapağında yer alır. Aynı yıl içerisinde ilk defa ulusal hitapta bulunur ve Washington'daki Lincoln Anıtı'nda Özgürlük için Dua Yolculuğu esnasında ''Bize de oy pusulası verin!'' diyerek halka seslenir. 1960 Atlanta-Rich's de katıldığı oturma eyleminde göz altına alınır. Hüküm giymesi için yeterli gerekçe olmamasına rağmen 56 yılında askıya alınan bir trafik cezasını ihlal ettiği gerekçesiyle 4 ay boyunca ağır çalışma cezasına çarptırılır. İki bin dolar kefalet ödenerek serbest bırakılır. 17 Kasım 1961'de Şiddetsiz Öğrenci Koordinasyon Komitesi, Ulusal Renkli İnsanları Geliştirme Derneği Başkanlar İttifakı, Kadın Kulüpleri Federasyonu ve Negro Seçmenler Ligi'nden temsilciler Albany Hareketi adı altında kapsamlı bir kampanya yürütür. Bu süre içerisinde Güney Hristiyan Liderlik Konferansı da bu koalisyona katılır. Kampanya dahilinde her türlü ayrımcılığa karşı bir bütün olarak göğüs germeye kararlıdırlar. Protestonun başlamasıyla birlikte yüzlerce insan hapse atılır ve şehir merkeziyle pazarlık yapmaya başlanır. Yerel bir doktor olan William G. Anderson, Martin Luther King'i kampanyaya yardıma çağırır. King, 15 Aralık'ta Albany'ye gider ve Shiloh Baptist Kilisesi'ndeki topluluğa bir konuşma gerçekleştirir. Ertesi gün MLK, Anderson ve Ralph Abernathy, izinsiz geçit töreni yapmak ve kaldırımı tıkamak suçlamasıyla parmaklıklar ardındaki yüzlerce siyahi vatandaşa katılır. King'in katılımı ulusal medyanın ilgisini çeker ve siyahi topluluktan daha fazla üyeyi protestolara katılmaya teşvik eder. King'in tutuklanmasının ardından yetkililer ve hareketin liderleri bir anlaşmaya yanaşır: King şehri terk ederse, yetkililer Eyaletler Arası Ticaret Komisyonu'nunkararına uyacak ve hapisteki protestocuları kefaletle serbest bırakacaklardır. Ancak, King'in Albany eyaletinden ayrılmasının ardından yetkililer anlaşmayı sürdürmez. Protestolar ve ardından tutuklamalar 1962'ye kadar devam eder. Ülkenin dört bir yanındaki haberler, Albany protestolarının başarısızlığını King'in kariyerindeki en çarpıcı yenilgilerden biri olarak gösterir. 27 Haziran 1962 tarihinde Albany eyaleti belediye binasında bir dua nöbeti düzenlerken tutuklanır ve hapisten ayrılmayı reddeder. Hücresindeyken kaleme aldığı notlarında hapishaneden kefaletle ayrılmamasının sebeplerinden şöyle bahsettiği görülür; 1. İçerisinde bulunduğumuz durumu tarttıktan sonra, bu noktada ayrılırsam halkın moraline bir darbe olacağını düşünüyorum. 2. Önceki tutuklanmamın para cezasının esrarengiz bir şekilde ödenmesi nedeniyle şu an hapisten çıkışım basın tarafından yanlış yorumlanacak ve çarpıtılacaktır.'' 10 Ağustos tarihinde hapishaneden çıkmasının üzerinden çok geçmeden Güney Hristiyan Liderlik Konferansı Birmingham'da toplandığında Amerikan Nazi Partisi'nin bir üyesi, King'in yüzüne iki kez yumruk atar. 1963'te Alabama eyaleti mahkemesinin gösterilere karşı verdiği bir emri görmezden geldiği için tutuklandıktan sonra King Birmingham Hapishanesi'nde meşhur mektubunu yazar. Irkçılığa şiddet içermeyen direnişin bir savunması olan bu mektubunda kötü insanların gaye ve eylemlerinin haksızlığa karşı iyiliği ve adaleti savunan insanlardan daha verimli ve kolektif kullandıklarından yakınır. 28 Ağustos 1963'te Washington'da İşler ve Özgürlük Yürüyüşü'ne 200.000'den fazla gösterici katılır, Lincoln Anıtı'nda Bir Hayalim Var konuşmasını yapar. İnsanlar seslerini yükseltmeye devam ederken Birmingham'daki 16. Sokak'ta yer alan Baptist Kilisesi'nde bir bomba patlar ve dört siyahi genç kız hayatını kaybeder. King onlar adına övgüler yağdırıp, hayatlarının bir hiç uğruna yanmadığından bahseder. 1964 yılının ilk Time baskısında MLK 'Yılın Adamı' ünvanıyla yer alır. King ve 17 kişi, Florida, St. Augustine'deki sadece beyazların girebildiği bir restoranda servis talep ettikten sonra izinsiz girdikleri için hapse atılır. 10 Aralık 1964 tarihinde Martin Luther King, Sivil Haklar Hareketi esnasında gösterdiği liderliği ve şiddetsiz eylemlerle ırksal adalete ulaşma konusundaki kararlılığı sebebiyle layık görüldüğü Nobel Barış Ödülü'nü kazanır. 1965 yılında Alabama eyaletinde oy hakkı yürüyüşçüleri polis tarafından saldırıya uğrayıp dövüldükten sonra King, Selma'dan Montgomery'ye sivil haklar yürüyüşçülerini barışçıl bir şekilde yönetir. Bütün bu eylemler sonucunda 1964 yılında Sivil Haklar Yasası ve 1965 yılında siyahlara da oy hakkı veren yasa kabul edilir. MLK, hak ettikleri maaş ve haklara sahip olmaları için mart ayından beri grevde olan siyahi sağlık çalışanlarını destekleme amacıyla Memphis'e gider. Siyahi sağlık çalışanları da diğer meslektaşları gibi eşit ve özgür haklarla çalışmak istiyorken onlarla omuz omuza eylemlerde yer alır. 1967'de New York Şehri Kilisesi'nde yaptığı konuşmada King, ABD'den Vietnam Savaşı'nı sona erdirmek için daha fazla çaba göstermesini talep eder. MLK, medeni haklar faaliyetlerinin ekonomik haklar alanına genişletilmesi amaçlanarak kitlesel bir sivil itaatsizlik protestosu olan Yoksul Halk Kampanyası planlarını açıklar ve Memphis'te grev yapan temizlik işçilerini destekleyen 6.000 protestocuya liderlik eder. Yürüyüş, şiddet ve yağmalamayla sona erer. King, barışçıl bir yürüyüşe liderlik etme niyetiyle Memphis'e döner. 3 Nisan 1968 gecesi Memphis'te sanki son gecesini yaşadığını hissetmişçesine ünlü balkon konuşmasını yapar; '' Bundan sonra bana ne olacağı önemli değil. Herkes gibi ben de uzun yaşamak isterim. Ancak artık bununla ilgilenmiyorum. Sadece Tanrı'nın iradesine teslim olmak istiyorum. Bu gece çok mutluyum ve hiçbir şeyden endişe etmiyorum. Hiçbir insandan korkmuyorum. Tanrı bana dağın zirvesine çıkma lütfunda bulundu. Oradan etrafa baktım ve 'Vaadedilmiş Ülke'yi gördüm. Ben oraya sizinle ulaşamayabilirim. Ancak bu gece bilmenizi istiyorum ki biz halk olarak vaad edilmiş ülkeye ulaşacağız''. Bu konuşmanın üzerinden 10 saat geçtikten sonra King, Memphis'te kaldığı Lorraine Moteli'nin balkonunda hain bir suikastçı tarafından kafasından vurularak yere yığılır. Yardımcısı rahip Jesse Jackson'ın dizleri üzerinde 50 dakika içerisinde hayata veda eder. Bu cesur insan haksızlıklara asla ve asla boyun eğmedi, başını dik tutarken ağzından çıkan her cümleyi adeta bir kılıç gibi haksızlığa karşı darbe olarak kullandı. Hayata o gün gözlerini yummasına rağmen başardığı işler milyonları etkiledi. Hem herkes için eşitlik amacına olan bağlılığıyla hem de ardında bıraktığı birçok düşünce ve fikirle bizlere ışık olmaya devam ediyor. '' Silahsız gerçeğin ve koşulsuz sevginin gerçekte son söz olacağına inanıyorum. Bu yüzden geçici olarak mağlup edilen hak, kötü zaferlerden daha güçlüdür. '' Ve unutmayın ki, '' ÖZGÜRLÜK HİÇBİR ZAMAN EZENLER TARAFINDAN VERİLMEZ; EZİLENLER BUNU KARARLI BİR ŞEKİLDE TALEP ETMELİDİR. ''"} {"url": "https://sinirbilim.org/masaj-yaptirmak-bagisiklik-sisteminiz/", "text": "Masaj Yaptırmak Bağışıklık Sisteminizi Güçlendirir Stresli bir gün geçirdiğinizde rahatlamanın en iyi yolu sevdiğiniz birisinin size masaj yapmasıdır. Bazen bir annenin saçınızı okşaması, bazen ise sevgilinizin sırtınıza masaj yapması tek ihtiyacınız olan şeydir. Masaj yapmak hem insanlar arasındaki samimiyeti artırır hem vücuda çok faydalıdır. Amerika'da Kinsey Enstitüsü'nde çalışan Dr. Justin Garcia'ya göre dokunmak iki insan arasında bağ oluşması için çok gereklidir. Anne ve bebek arasındaki bağın kurulması da yine dokunma ve koku aracılığı ile olur. Çiftlerin birbirlerine dokunması ile oksitosin adlı hormon ve nörotransmitter salgılanır ve bu molekülün bize birçok yararı dokunur. İleri Okuma: Oksitosin Nedir? Günün sonunda eve ne kadar stresli dönersek dönelim bir masaj yaptırmak tüm stresimizi alabilir. Genelde insanlar bu stres ile başa çıkamadıklarından zaman içinde nöronlarını koruyamıyor ve çeşitli hastalıklara yakalanıyorlar. Sadece 15 dakikalık bir masaj bile beyin dalgalarının örüntüsünü değiştirmeye yetiyor. Bu gerçekten müthiş bir şey! İlişkilerinde 1.5 seneyi doldurmuş kişiler üstünde yapılan araştırmalarda dokunmanın çiftler arasındaki bağı güçlendirdiği ve tutkulu aşkın canlı kalmasını sağladığı görüldü. İlişkilerde bir süre sonra çiftler arasındaki heyecan sönüp tutku yerini düz bir arkadaşlığa bırakabiliyor. Sık sık dokunmak bunu engelliyor. Masaj Yaptırmak Vücut Direncini Artırır Masaj yaptırmak aynı zamanda bağışıklık sistemini de güçlendiriyor. 45 dakikalık masaj yapıldığında kişilerin kanlarındaki beyaz kan hücrelerinin sayısında ciddi bir artış oluyor. Bu hücreler vücudu korumaktan sorumludur. Yapılan araştırmalar inflamasyonda rol oynayan sitokinlerin de sayısının azaldığını gösteriyor. Ayrıca masajla birlikte stres hormonu olan kortizolün kandaki miktarı azalıyor. Agresif davranışlarla ilişkili vazopressin hormonu azalıyor ve böylece vücut direnci artıyor. Her gün 15 dakikalık bir masaj bile vücudunuzda harika değişimler yaratabilir ve bağışıklık sisteminizi güçlendirir. İleri Okuma: Vazopressin Nedir? Uyku Kalitesi Artar Amerika'daki araştırmalar halkın neredeyse yarısının kalitesiz veya yetersiz uyku yüzünden gün içinde kötü hissettiğini gösteriyor. İnsanlar rahat uyuyamıyorlar. Bu durum aslında bizim ülkemizdeki insanlar için de geçerli olmaya başladı. Şahsen kredi kartı borcum gece uykularımı kaçırmaya yetiyor. Yeni mezun bir arkadaşım ise gecelerini üniversite yıllarında aldığı KYK kredisini nasıl ödeyeceğini düşünmekle geçiriyor. İş hayatına 20.000 lira borçla başlamak pek motive edici olmuyor. Masaj yaptırmak uyku kalitenizi artırarak yorgunluğunuzu ve stres yükünüzü azaltabilir. Çalışmalar hem metabolik hem de zihinsel hastalıklar olmak üzere pek çok rahatsızlıkta masajın uyku kalitesini artırdığını gösteriyor. Masaj yapılırken kişinin delta dalgaları artıyor ve bu şekilde derin uykuya daha kolay dalıyoruz. Derin uykuda ne kadar uzun süre kalırsak da o kadar iyi uyumuş oluyoruz. Anksiyete ve Depresyonla Baş Etmenize Yardımcı Olur Zaman zaman hepimiz kendimizi kötü hissederiz ve depresyonun eşiğine geliriz. Anksiyetesi olanlar için ise atakların ne zaman geleceği çok belirsizdir. Anksiyeteniz varsa veya depresyona çok eğilimliyseniz masaj yaptırmak çok işinize yarayabilir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi kilit etken kortizol seviyelerini düşürmektir. Amerika'da Miami Üniversitesi Tıp Fakültesi2nde yapılan bir çalışmada haftada iki defa 15 dakika masaj yapılan kişilerin beyinlerindeki delta dalgarında artış görülmüştür. Delta dalgalarının artması kişide rahatlama duygularının yükselişe geçtiğini gösteriyor. Bununla beraber alfa ve beta dalgaları da düşmüştür. Alfa dalgaları bir şeye odaklanmaktan yorulduğumuzda ortaya çıkar. Beta dalgaları ise bir olaya çok dikkat ettiğimizde görülür. Alfa ve beta dalgaları odaklanma ve çalışmayla ilgiliyken delta dalgaları gevşemeyle ilgilidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/mavi-isik/", "text": "Mavi Işık DNA'mızı Etkileyerek Ömrümüzü Kısaltabilir Telefon ve bilgisayarlarımızdan yayılan ekran ışığının sağlığımızı nasıl etkilediği yıllardır araştırılıyor. Özellikle ekranlardan yayılan mavi ışığın gözlere zararlı olduğu biliniyordu. Son zamanlarda yapılan yeni bir araştırma bu ışığın göz ve beyin hücrelerinde DNA'yı etkilediğini ortaya koydu. Bu şekilde uzun süreli mavi ışık maruziyeti ömrümüzü kısaltabilir. Mavi ışığın illa gözlerden girmesi de gerekmiyor. Işığa bakmasanız bile ekranlardan yayılan mavi ışık doğrudan DNA'ya nüfuz edebiliyor. Amerika'da Oregon State Üniversitesi'ndeki araştırmacılar ışık saçan diyotlardan yayılan mavi dalga boyunun retina ve beyin hücrelerini etkileyebildiğini keşfetti. Araştırmacılar Drosophila adlı meyve sineğinde mavi ışığın organizma üzerindeki etkilerini daha ayrıntılı bir şekilde inceleyebildiler. Bulgularını da Aging and Mechanisms of Disease dergisinde yayınladılar. Araştırmacıların Drosophila'da çalışmaları büyük önem arz ediyor çünkü bu model organizma insanlar ve diğer hayvanlar ile pek çok hücresel ortak özellik barındırıyor. Mavi Işık Sirkadyen Ritmi Bozuyor Mavi ışığın beden üzerindeki etkilerini hem sirkadyen ritim ve biyolojik saatler düzeyinde gördük. Mavi ışığın melatonin hormon düzeylerini azalttığı ve sirkadyen ritmi bozduğu biliniyordu. Uzmanlardan hep yatmadan 1-2 saat önce telefon ve bilgisayar kullanımını sonlandırın tavsiyesini duymuşsunuzdur. Beyin vücudu tamir edecek melatonin hormonunu salgılamak için gece olduğunu anlamalıdır. Ekran ışıkları, ev ve sokak lambaları ile biz beynimize gece olduğu ve uyumamız gerektiği mesajını veremiyoruz. Beynin ve vücudun kendini onaramaması da yaşlanmanın etkenlerinden biridir. Bilim insanları sinekleri 3 gruba ayırdılar. 1. grup 12 saat içinde mavi ışık da olan ışıkta bekletildi, 12 saat karanlıkta tutuldu. 2. Grup 24 saat boyunca tamamen karanlıkta bekletildi. 3. Grup ise mavi ışıktan arındırılmış bir şekilde ışıkta tutuldu. 1. Grupta mavi ışık alan sineklerin hareket kabiliyetleri diğer gruplardaki sineklerden daha kötü olmaya başladı. Evimizde sineklerin duvara, perdeye tutunup saatlerce kalabildiğini görürüz. Günlerce 12 saat mavi ışığa maruz kalan sineklerin yüzeye tutunma ve tırmanma becerileri çok azaldı. Işığı Görmeseniz Bile Etkilerini Hissediyorsunuz Araştırmacıların çalıştıkları sineklerin bazıları mutanttı ve gözleri yoktu. Gözler olmadığına göre ışığın vücuda gireceği bir tek yer de kapanmıştı. Ancak hiçbir şey değişmedi. Gözlerin olmaması mavi ışığın verdiği zararı azaltmadı. Işıkta bekletilen sineklerin hareket becerileri yine zarar görmüştü. Bu da bize mavi ışığın doğrudan hücrelere nüfuz edip zarar verebildiğini gösteriyor. Artık televizyon karşısında uyurken iki defa düşüneceğim. Nöronları zarar görev sinekler eskisi gibi çevik hareket edemiyordu. Ancak mavi ışığın zararları bununla bitmedi. Işık şaşırtıcı bir şekilde yaşlanma sürecini de hızlandırdı. Sineklerin genetik profilleri çıkarıldı. Strese yanıt veren ve stresli durumlarda koruyucu görevi olan genlerin protein üretim miktarları incelendi. Mavi ışık gen seviyesinde bir şeyleri değiştiriyordu. Mavi Işık Stres Genlerini Harekete Geçiriyor Birisi gözlerinize ışık tuttuğunda rahatsız olursunuz değil mi? Işığın yarattığı bu etki çoğu canlıda stres yanıtını tetikler. Bir bitkiyi yoğun ışık altında bekletin hemen bizim gibi strese girer. Canlıların hücresel stres ile baş etmek için belirli stratejileri vardır. Stres yanıtını üretecek genler etkinleşir ve hemen ilgili proteinler üretilir. Bilim insanları son çalışmalarında uzun süreli mavi ışığın hücresel strese yol açtığını gördüler. Salgılanan stres molekülleri de hem bizi yaşlandırıyor hem de beyin işlevlerimizin aksamasına yol açıyor. Mavi ışığın ortadan kaldırıldığı durumlarda stres moleküllerinin seviyesinde ciddi bir düşüş yaşandı. Doğal güneş ışığı beyin ve vücudumuzun sağlığı için kritik bir öneme sahiptir. 24 saatlik sirkadyen ritmimiz buna göre düzenlenir. Evrimsel süreçte beynimiz işleyişini güneş ışığına göre düzenledi. Tüm canlılara bakın gün ışığı ile uyanırlar, gece olunca yuvalarına çekilir ve dinlenirler. Dinlenme ve hareket halinde olmamız için beyin gerekli hormon ve enzimlerin işleyişini ışığa göre ayarlar. Ancak mavi ışık işleri karıştırıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/mavi-renk-neden-nadir-bulunur/", "text": "Mavi Renk Canlılarda Neden Çok Nadir Bulunur? Gökyüzü ve denizi kaplayan mavi renk doğada nadir bulunuyor desek yanlış olur ancak doğanın büyük bir parçası olan canlılarda mavi rengin çok az rastlanır olduğunu belki fark etmişsinizdir. Belki de bunun tam aksini iddia edebilir ve hatta mavi renkli birçok canlı sayabileceğinizi veya gösterebileceğinizi düşünebilirsiniz. Ancak aklınıza gelecek olan canlılardan büyük bir kısmı gerçekten mavi değildir. Çünkü çoğu gerçek mavi pigmentler bulundurmaz, yalnızca birer göz yanılsamasıdır ve bize öyle görünürler. Mavi Pigment İçermeyen Bir Nesneyi Nasıl Mavi Görürüz? Tahmin edersiniz ki biraz fizikle bu olayı açıklayabiliriz. Bu illüzyonun tek sorumlusu ışıktır diyebiliriz. Işığın girişimi iki ışık ışını çarpıştığında oluşur. Işık bir dalgadır bunun sonucu olarak çukur ve tepelere sahiptir. İki ışık ışını çarpışırken tepeler veya çukurlar birbirlerine denk gelirlerse yapıcı girişim , bir tepe bir çukura denk gelirse yok edici girişim gözlemlenir. Böylece ışıma yapan bir yapıyı yakından incelediğimizde, birbirine paralel olan sırt benzeri yapıları gözlemleyebiliriz. Işık sırtlara ve dallara çarptığında, ışığın bir kısmı üst katmandan yansırken, diğerleri dallara girer. Daldan geçen ışığın bir kısmı aynı dalın alt katmanından yansıtılır. Bu bize eşit dalga boyu ve yoğunluğu olan iki ışık ışını verir. Çoğu renk için, yansıyan ışık ışınları yok edici girişim meydana getirmiş olacaktır bu yüzden bu renkleri göremeyiz. Bununla birlikte, mavi renk söz konusu olduğunda, sırtı yansıtan iki ışık ışını yapıcı girişim oluşturur yani birbirlerini iptal etmeyip, mavi rengi görmemizi sağlarlar. İçinden geçen ışık ışınları da doğru açıda bükülmekte ve bu da mavi rengin oluşmasına yardımcı olmaktadır. Canlılar Genelde Neden Mavi Pigment İçermezler? Mavi bir bileşik elde etmek için turuncu ışığı soğuran, turuncuyu maviye tamamlayan bir bileşik gereklidir. Turuncu ışık nispeten uzun dalga boylarına sahiptir ve bu yüzden mavi bir renk elde etmek için karbon, oksijen ve azot arasındaki büyük çoklu bağlara ihtiyaç duyulur. Yani mavi renk üretmek için geniş ağlar gereklidir. Bu nedenle, turuncu aralıkta emilen bileşiklerin bitki veya hayvanlar tarafından sentezlenmesi zordur ve dolayısıyla çok nadirdir. Bu tozlaşmaya yardımcı böcek, kuş ve arıları çekmek ya da otçulları veya avcıları kovmak için onları sentezlemek özel bir biyolojik teşvik olmadığı için evrimsel sürecin de bir sonucudur. Yani gerekli elektromanyetik spektrum aralığında maviyi soğuran bileşiklerin elde edilmesi zor olduğu için mavi pigment üretimi çok nadirdir. Öncelikle bitkilere göz atmak gerekirse büyük çoğunluğu içerdikleri klorofil sebebiyle yeşil renklidirler. Çiçekler ise karotenoid ve antosiyanin içerirler ve renklerini bu yapılar sayesinde alırlar. Antosiyaninler, kırmızı, sarı ve turuncu, karotenoidler ise kırmızı, mor ve mavi renklere sahiptirler. Her ikisinde de kırmızı rengin ortak olduğunu ve çiçeklerde yaygın olduğunu buradan da anlayabiliriz. Çünkü bitkiler daha yüksek tozlaşma şansı için böcek, kuş ve arıları kendilerine çekmek isterler. Kırmızı renk yeşil renge kontrast oluşturur ve antosiyaninler ile karotenoidlerde ortak olduğu için çiçeklerde bulunma ihtimali daha yüksektir. Yani bitkiler mavi renk yerine kırmızı rengi tercih ederler. Eğer bir çiçek mavi olmak isterse de kırmızı rengin fazlası mavi yerine mor renk oluşumunu sağlayacaktır. Mavi Renk Hiçbir Hayvanda Yok mu? Hayvanlara bakıldığında ise mavi renk veren tek bir pigment olduğunu görüyoruz ve bu pigmenti içerdiği bilinen tek hayvan da Obrina Olivewings adlı kelebektir. Geri kalan mavi renklerin büyük kısmı yapısal renk olarak isimlendirilir. Örneğin; mavi renkli Amazon kurbağaları, mavi kanatlı çoğu kelebek, papağanlar, kuşlar vb. Yapısal renkli canlıların renkleri daha parlaktır ve bakıldığı yön ya da ışığın gelme açısıyla rengin tonu farklı gözükebilir. Bunun nedeni pigmentler değil rengin ait olduğu yüzeyin yapısıdır. Buna örnek olarak emoji olarak da kullanılan, mavi kanatlı Menelaus Blue Morpho kelebeğini verebiliriz. Kanatlarının üzerinde bulunan pullar, aralıklı yapılarından dolayı gün ışığını soğururken sadece mavi rengin kolaylıkla yansımasına izin verirler. Bu yüzden kelebeğin kanadı bakılan açıya göre mavinin farklı tonlarını alır. Alkol damlatıldığındaysa yeşile dönüşür. İnsanlarda ise mavi renk bilindiği üzere gözlerde görünür. Ancak göz rengi olan mavi de bir yapısal renktir. Kahverengi rengi verecek olan pigmentler gözde bulunmadığında göz bebeğinin yapısal formu mavi ışığı yansıtır ve gözler mavi görünür."} {"url": "https://sinirbilim.org/maymun-cicegi-virusu/", "text": "Maymun Çiçeği Virüsü Beklenenden 12 Kat Daha Hızlı Mutasyona Uğruyor Son zamanlarda adını sıkça duyduğumuz maymun çiçeği virüsü bilim insanlarının beklediğinden çok daha hızlı bir şekilde mutasyona uğruyor. Araştırmacılar yaptıkları yeni bir çalışmada virüsün hızlandırılmış evrim sürecine girdiğini belirtiyor. Maymun çiçeği virüsü Mayıs'tan bu yana 48 ülkede 3500'den fazla kişiyi enfekte etti. Bundan sonraki süreçte ise virüsün bulaştırıcılığı mutasyonlardan dolayı artabilir. Maymun çiçeği virüsü 2018 ve 2019 yıllarında tespit edilen önceki türlerinin aksine 50 tane yeni mutasyon taşıyor. Aslında araştırmacılar maymun çiçeği virüsü gibi virüslerin yılda bir iki taneden fazla mutasyon taşımasını beklemiyordu ama gözlenen 50 mutasyon beklentilerin çok üstünde çıktı. Maymun Çiçeği Virüsü Dünya Sağlık Örgütü'nü Harekete Geçirdi Maymun çiçeği maymunlarda ve bazı kemirgenlerde doğal olarak görülebilen nadir bir hastalıktır. Çiçek hastalığına neden olan variola virüsü ile aynı aileden geliyor. Endemik bir virüs olup genellikle Batı ve Orta Afrika'nın dışında pek görülmez. Bu yıl ilk defa Afrika'nın dışında bir salgın şekline gelen hastalık bilim insanlarını şaşırttı ve Dünya Sağlık Örgütü'nü önlem almaya itti. Çift zincirli DNA virüsü olan maymun çiçeği virüsü HIV gibi bir RNA virüsüne kıyasla replikasyon hatalarını düzeltme konusunda çok daha başarılıdır. Bu sayede virüsün çoğalması esnasında RNA virüslerine kıyasla çok daha az mutasyon olur. Maymun çiçeği hastalığının başlangıcından bu yana pek bir mutasyon birikmemişti aslında. Ancak 2022 yılında 15 kişiden alınan örneklerde virüsün beklenenden 12 daha hızlı mutasyona uğradığı ve bunları biriktirdiği anlaşıldı. Fiziksel Temas ile Bulaşıyor Maymun çiçeği yakın fiziksel temas ile insandan insana bulaşıyorlar. Fiziksel temas esnasında açık deri lezyonları olduğunda virüs buradan vücuda giriyor. Bunun için ter gibi biyolojik sıvılar veya virüs ile kontamine olmuş kıyafet gibi malzemeler de yeterli. Ayrıca havaya karışan damlacıklar da virüsün bulaşıcılığında önemli rol oynuyor. Geçmişe kıyasla virüsün artan bulaş hızı yeni bulaşma yöntemlerinin de evrimleşebileceğini gösteriyor. Virüs vücuda girdikten sonra bağışıklık sistemi hemen aktifleşip virüs ile mücadele edecek APOBEC3 adlı enzim ailesini devreye sokuyor. Mutasyonların çoğu da virüsün bu proteinler tarafından hedef alındığı bölgelerde yoğunlaşıyor. Bu enzimler virüslerin replikasyonu esnasında hatalar oluşmasına neden oluyor ve böylece virüslerin daha fazla çoğalmasına imkan vermiyor. Ancak genetik kodundaki bazı mutasyonlar sayesinde virüsler bu enzimlerin hedefi olmaktan kurtulabiliyor. Mutasyon Hızı Sıçrama Yaptı Virüsün mutasyon hızı görünüşe göre 2018'den bu yana ciddi bir sıçrama yapmış gibi görünüyor. Neden böyle olduğu ile ilgili araştırmacıların bazı hipotezleri mevcut. 2018'den bu yana Avrupa'da virüs çok az miktarda dolaşımda kaldığı için yeteri kadar evrimleşme fırsatı yakalayamamış olabilir. 2022'de yüksek miktarda dolaşıma girdiğinde ise mutasyon hızı önemli ölçüde artmış olabilir. Diğer bir olasılık ise 2017 salgınından sonra virüsün Avrupa'dan silinip sadece Afrika'da yaşamaya devam etmesi. Küçük ülkelerde mutasyonlara devam eden virüsün bu yıl salgın şeklinde yayılması da olasılıklardan bir tanesi. Virüs sadece insanlarda değil hayvanlar arasında da fark edilmeden yayılmaya devam etmiş olabilir. Hayvanlardan insanlara geçtiğinde çoktan bir mutasyon yükü taşıyor olabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/meditasyon-dikkat/", "text": "Meditasyon Dikkat Dağınıklığını Engelliyor Bilgi çağında yaşıyoruz! Amerika'da beyaz yakalı çalışan sayısının mavi yakalıları geçtiği yıl olan 1957 bilgi çağının başladığı yıl olarak kabul edilir. Etrafta o kadar çok bilgi var ki insan ne öğreneceğini, hangi verileri alıp, harmanlayıp onları anlamlı bilgi haline getireceğini şaşırıyor. Teknolojik gelişmelerle süslenmiş modern dünyanın belki de en büyük sorunu insanların belirli bir konu üzerinde uzun süre odaklanamaması, aklın başka yerlere gitmesidir. Yapılan araştırmalar insanların 3 dakikada bir akıllı telefonlarını kontrol ettiğini gösteriyor. Sürekli facebook, twitter, instagram profillerini takip edenler de azımsanmayacak ölçüde çok sayıdalar. Ayrıca belirli bir konuda araştırma yaparken veya çalışırken başka bir makaleye veya habere dalanlar var. Belki siz de bu makaleye bu şekilde girdiniz, kim bilir. Binlerce Yıldır Meditasyon Yapılıyor Belirli bir konuya odaklanma yeteneğiniz sınırlı olabilir ama kendinizi yetersiz hissediyorsanız bu becerinizi geliştirebileceğinizi bilmelisiniz. California Üniversitesi'nde yapılan bir çalışma meditasyon yapmanın kişinin okuma esnasında kitaba odaklanmasını kolaylaştırdığını gösteriyor. Binlerce yıllık insanlık tarihinde insanlar çeşitli nedenlerden dolayı meditasyon yapıyorlardı. Kimisi belli bir maneviyat düzeyine gelmek için, kimisi farkındalık ve rahatlama yaratmak için kimisi ise sadece aklının sağa sola gitmesini engelleyerek odaklanmak için meditasyonu seçmişlerdi. İnsanların bilişsel işlevlerini günlük işlerinde kesintisiz sürdürmesi hiç de kolay bir şey değil. Gün boyunca beyinden yaklaşık 70,000 düşünce geçiyor ve istenmeyen düşünceler de işlerimizi bölebiliyor. Sürekli dikkat isteyen işlerde aklın başka yerlere gitmesi bazen ciddi sorun oluşturabiliyor. Hem zamanın iyi değerlendirilememesi hem de yapılan işin verimi açısından odaklanmanın önemi yıldan yıla daha fazla artıyor. Hastalıklar Üzerinde de Faydalı Oluyor Son yıllarda meditasyonun etkileri bilim insanları tarafından yoğun bir şekilde inceleniyor ve sırt ağrısı, anksiyete, migren, travma sonrası stres bozukluğu, hatta dokunma duyusunun geliştirilmesinde bile işe yaradığı keşfedildi. 2015 yılında araştırmacılar meditasyonun beyni değiştirdiğini ve bilişsel işlevleri şekillendirdiğini kanıtladılar. Araştırmacılar 2 farklı çalışma gerçekleştirdiler. İlkinde 30 katılımcı 3 ay boyunca dağlık bir yerde shamatha meditasyon eğitimine tabi tutuldu. Meditasyon eğitiminin öncesinde ve sonrasında katılımcılardan bir çocuk hikayesindeki mantık hatalarını tespit etmeleri istendi. Yapılan karşılaştırmaların neticesinde meditasyon yapan kişilerin hikayedeki mantık hatalarını daha hızlı bulduğu ve odaklanma becerilerinin arttığı görüldü. Araştırma ekibi aynı katılımcıları 7 yıl sonra tekrar teste tabi tuttu ve ilk zamanki gelişmelerin hala devam ettiğini katılımcıların odaklanma testlerindeki başarılarının azalmadığını gördüler. İkinci araştırmada, ekip daha önceden meditasyon yapmış 55 katılımcıyı 2 gruba ayırdı. 28 kişiden oluşan grup 1 ay boyunca vipassana eğitimine tabi tutulurken diğer grup hiçbir şey yapmadı. 1 ay sonunda iki grubun odaklanma becerileri kıyaslandığında meditasyon yapanların yine çocuk hikayesindeki mantık hatalarını daha iyi bulduğu gözlendi. Meditasyon Gözle Görülür Sonuçlar Yaratıyor Meditasyon yapan kişilerin sonrasında hataları farketme ve düzeltme seviyeleri artıyor, ayrıca yazının anlamsal bütünlüğünü de daha hızlı kavrıyorlar. Bu sonuçlara göre meditasyon yapan katılımcıların okudukları hikayeye daha iyi odaklandıklarını ve küçük ayrıntıları daha iyi yakaladığını söyleyebiliriz."} {"url": "https://sinirbilim.org/meditasyon-yapmak/", "text": "40 Gün Meditasyon Yapmak Nasıl Bir Değişim Yaratır? Eğer yorucu ve stresli bir hayatınız varsa meditasyon yapmak hayatınıza büyük bir enerji katabilir! Kişinin kendisini ve çevresine olan farkındalığını artırmayı amaçlayan ve beynin eğitilmesiyle uygulanan bir uygulama olan meditasyon farklı toplum ve kültürlerde değişik isimler alırken geçmişi binlerce yıl öncesine dayanmaktadır. Özellikle Budizm, tasavvuf, yoga gibi ezoterik öğretilerde çok önemli bir uygulama olan meditasyon ve beraberinde gelen farkındalık eğitimlerinin insan fizyolojisi üzerinde de önemli yararları vardır. Bu yazımızda bir meditasyon uzmanı olan Andy Puddicombe'nin tavsiyeleri ve yazar Stephanie Castillo'nun 40 günlük meditasyon tecrübeleri üzerinden meditasyonun etkilerinden bahsedeceğiz. Meditasyon Yapmak Amigdalayı Küçültüyor Bilimsel literatürde yer alan araştırmalara göre 8 haftalık farkındalığı artırmayı hedefleyen meditasyon eğitiminin beynin savaş ya da kaç tepkisini yöneten ve başta korku olmak üzere duyguların yorumlanması ve işlenmesinden sorumlu amigdalayı küçülttüğü bulunmuştur. Amigdalanın duyguların yorumlanmasından sorumlu olması onu bir numaralı stres üretici beyin bölgesi konumuna getiriyor. Amigdalanın meditasyon vasıtasıyla küçültülmesi ise beyinde stresi önleyici bir etki yaratıyor. Puddicombe'ye göre meditasyon yapmak alışkanlıkları kırmak konusunda da çok etkili bir araç olma özelliği taşıyor. Alışkanlıkların nasıl oluştuğu ve beyinde hangi nöral ağlar vasıtasıyla etkin oldukları başlı başına bir araştırma konusudur. Beyinde bir bilginin öğrenilmesi bazal ganglia ve prefrontal korteks bölgelerinin koordineli ve senkronize çalışmalarını gerektirir. Bolca Dopamin Salgılanıyor Bazal ganglianın beyindeki temel görevleri arasında öğrenme dışında hareket kontrolü ve beynin ödül mekanizmasındaki rolü gelir. Prefrontal korteks ise dikkat, karmaşık düşünme, karar verme gibi beynin bilişsel işlevlerinden sorumlu adeta bir orkestra şefi gibi davranır. Bir davranışın beyinde alışkanlığa dönüşmesi için beynin o davranış yapıldığında dopamin salgılayarak kendini ödüllendirmesi gerekir ve her dopamin salgılandığında prefrontal korteks baskılanır. Şimdi basitçe örneklendirerek resme geniş açıdan bakalım. İlk kez arkadaş ortamında birisi size sigara veriyor, sigara içerken yaptığınızın yanlış olduğunu bilirsiniz. Ancak dopamin nöronlarınız harekete geçtiğinden salgılanan dopamin prefrontal korteksi baskılayarak karar verme süreçlerinizde aksamaya neden olacak ve hata yaptığınız gerçeğini göz ardı edeceksiniz. Aslında insanların kötü alışkanlıklarına bahane bulmalarının da altında çoğunlukla bu biyolojik mekanizma yatar. Zamanla bu davranışınızdan sorumlu nöral ağ dopaminin ve keyif algısından sorumlu başka bir hormon olan serotonin varlığında daha güçlenecek, önce alışkanlık sonrasında ise bağımlılık haline dönüşebilecektir. 40 Gün Meditasyon Yapmak Stephanie Castillo meditasyon uzmanı Andy Puddicombe'nin rehberliğinde 40 gün boyunca aralıksız meditasyon yaptı. Castillo her akşam 9:30'da yeşil yoga hasırının üzerine oturuyor ve 10 dakika meditasyon yapıyordu. Özellikle düşünce kalıpları üzerinde yoğunlaşan bu iki haftalık meditasyon kısmında kişiden olumlu düşünmesi ve sabırlı davranarak bunu her gün tekrarlaması isteniyor. Castillo 40 günlük sürecin kalanında nefes egzersizlerini yapmaya başladı. Nefes egzersizlerinin uygulanmasının iki yöntemi ve amacı vardı: stres seviyesini azaltmak ve vücudun enerjisini artırmak. Stresi azaltmak için Castillo işaret, orta ve yüzük parmağını burun kemiğinin üstüne yerleştirerek serçe veya baş parmağıyla burun deliklerinden birini kapatarak açık olanıyla nefes alıyor ve sonra diğer burun deliğiyle nefes veriyordu. Belirli zaman aralıklarında birkaç kere bunu yapıp rahatladıktan sonra burun deliklerini değiştirerek bu işlemi tekrar ediyordu. Gerçekten ilginç bir yöntem, ben de deneyeceğim. Meditasyon yapmak için nefesi kontrol etmek ve düzenlemek çok büyük önem taşıyor. Castillo'nun kullandığı yöntem ise enerji kullanımına ve miktarına yönelikti. Castillo bu yöntemde nefes alırken ellerini yukarı kaldırırken nefes verme esnasında ellerini aşağı bırakıyordu. Castillo bu yöntemi uygularken de sakinleştiğini belirtiyor ama bunun hızlıca uygulanması gerekiyor. Nefes alırken ve verirken elleri kaldırıp indirme hareketi sizi çok daha zinde, enerjik yapabilir. Sonuçlar Castillo 40 günlük nefes egzersizleri ve derin düşünme egzersizlerinden oluşan meditasyonun hayatını olumlu etkilediğini belirtiyor. Aslında tüm bunları bilimsel bir temele dayandırmak istemesine rağmen meditasyon öncesi ve sonrası nabız ölçümleri, uyku takibi ve diğer çeşitli testleri yapıp sonuçları not edebilecekken o bunu istememiş. Meditasyon yapmak sayısal veriler ile desteklendiğinde insanları daha fazla ikna edebilirdi ama Castillo daha duygusal yönüne odaklandı. O, bu işi uzmanlarına bırakarak her bir oturumdan sonra tecrübelerini ve nasıl hissettiğini not aldı. Onun bu süreçte yaşadığı en büyük değişim muzdarip olduğu baş ağrısıydı. Castillo'nun meditasyonla tanışması sürekli yaşadığı baş ağrıları sayesinde olmuş. Bir süre sonra ibuprofen almaya başlayan Castillo her hafta iki ya da üç kere baş ağrısı çektiğini ifade ediyor. Ağrılarına artık bir çözüm bulmak isterken bilimsel yöntemleri ve elde edilen bulguları inceliyor. İşte bu sırada o, Everyday Health adlı dergide meditasyondan sonra kronik ağrıları olan hastaların 72%'sinde migren kaynaklı baş ağrılarının azaldığını okuyor. Dergide hastaların ağrıya töleranslarının arttığı ve ruh hallerinin iyileştiği yazıyor ve bunun üzerine meditasyonla ilgilenmeye başlıyor. Meditasyon Yapmanın Asıl Sebebi Nedir? Castillo soluğu Art of Living Merkezi'nde alıyor ve merkezin idarecisi Shephali Agrawal önderliğinde ücretsiz bir meditasyon oturumuna katılıyor. Yaklaşık 30 dk'lık bir meditasyon oturumuna başlamadan önce Agrawal herkese neden burada olduklarını soruyor. İstemezlerse katılımcılardan nedenlerini paylaşmak zorunda olmadıklarını da ekliyor. Sıra Castillo'ya geldiğinde o meditasyonla ilgili öğrendiği bilimsel bilgileri söyleyerek aslında herkesin meditasyon yapması gerektiğini söylüyor. Ancak bu noktada Agrawal araya girerek eğer asıl sebebi ortaya çıkararak ona bağlanmazsan meditasyondan tam anlamıyla yararlanamazsın diyor. Meditasyon yapmak stres dolu günlük yaşantımızda belki aradığımız kurtarıcı olabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/meditasyon-yapmanin-etkileri/", "text": "Meditasyon Yapmanın Etkileri Meksika'da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve öylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar. Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyulduktan sonra tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına geliyorlar. Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor, Hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik? Yaşlı rehberin cevabı; Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik. Teknolojinin alabildiğine hızlı bir şekilde ilerlediği dünyamızda artık her şey 7/24 elimiz altında hale geldi. Eskiden sadece gerçek dünyadaki olayları görür ve onlara tepki verirdik. Şimdi buna bir de sanal alem eklendi. Beynimiz ise inanılmaz bir yükün altına girmiş durumda. Bilgisayarlarımız ve cep telefonlarımız bizi her dakika bir işle meşgul ediyor. Bütün bu hengamenin arasında beynimizin çok önemli bir şeye ihtiyacı var: Sessizlik! Sessizliğin beyne etkileri ile ilgili yazımızı buradan okuyabilirsiniz: https://sinirbilim.org/sessizligin-beynimiz-uzerindeki-etkisi/ En son ne zaman hiçbir şey yapmadan sessizliği dinlemek için özel bir zaman ayırdınız? Bu infografikte sessizlikle beraber meditasyon yapmanın beyin ve beden sağlığımız üzerindeki olumlu etkilerini aktarmaya çalıştık. Dünyadan bir süreliğine kopmak ve zihinlerimizi sakinleştirmek fiziksel, duygusal ve zihinsel sağlığımızı yerine getirecek ve daha zinde hissetmemizi sağlayacaktır."} {"url": "https://sinirbilim.org/melatonin-nedir/", "text": "Melatonin Nedir? Karanlıkta Salgılanan Hormonun Öyküsü Melatonin hormonu yaklaşık 60 yıl önce keşfedildi. 1958 yılından bu yana 23.000 makale melatonin nedir sorusuna yanıt aradı. Epifiz bezinden salgılanan bu hormon için çok fazla araştırma yapıldı. Önce onun ne işe yaradığını, ne zaman salgılandığını anlamaya çalıştık. Baktık çok faydalı bir hormon, dışarıdan verildiğinde terapi amaçlı kullanılabileceğini gördük. Bugünlerde terapötik melatoninden nasıl faydalanabileceğimizi araştırıyoruz. Bu hormonu biraz daha yakından inceleyelim. Melatonin Nedir? Melatonin hormonunun temel görevi uyku-uyanıklık döngümüzü düzenlemektir. Vücutta doğal olarak epifiz bezinden salgılanır. Uyku sorunları çeken bazı insanlarda doktorlar dışarıdan melatonin kullanımı tavsiye edebilir. Bu sorunlar illa bir hastalık olmak zorunda değildir. Örneğin Amerika'dan Türkiye'ye uçan birisi doğal olarak jet lag yaşayabilir. Vardiyalı çalışan insanlarda da uyku sorunları görülebilir. Bu gibi durumlarda melatonin takviyesi faydalı olabilir. Dışarıdan melatonin kullanımının ne kadar yararlı olduğu kısa ve uzun vadede çok net değildir. Melatonin hormonu vücudun biyolojik ritmini güneş ışığına senkronize eder. Vücut ısısı, uyku uyanıklık döngüsü, hayvanlarda mevsimsel üreme döngüsünde hep melatonin rol oynar. Çoğu etkisini beyinde melatonin reseptörüne bağlanarak gerçekleştirir. Bazı durumlarda ise antioksidan olarak görev alır. Bitkilerde melatonin ayrıca oksidatif strese karşı da rol oynar. Melatoninin Görevleri Melatonin hormonu hep uykuya dalmamızı kolaylaştıran molekül olarak biliniyor. Onun işlevini uyku ile sınırlamak haksızlık olur. Evet, gece uykusuna geçişte çok önemli. Ancak bu hormon aslında bizi bir sonraki gün için hazırlar. Vücudunun melatonini gece üretmesinin sebebi de budur. Melatonin salgılanması metabolizma için gün bitti, dinlen ve bir sonraki gün için hazırlan mesajıdır. Gözlerinizden içeri ışık girdiğinde beyne gün daha bitmedi, yapacak işler var diyorsunuz. Bu yüzden beyin melatonin salgılanmasını başlatmıyor. Melatonin hormonunun üretilmesi için herhangi bir ışığa maruz kalmamamız gerekiyor. Evrimsel süreçte uyku düzenimiz bugünkü gibi değildi. Aslında son 200 yıla kadar çok farklı bir uyku düzenine sahiptik. Yapay ışığın ortaya çıkışı her şeyi değiştirdi. TV, bilgisayar, akıllı telefon ekranlarından çıkan ışık melatonin üretimini sekteye uğratıyor. Bu durum da uyku problemlerinin yanında yüksek tansiyon, obezite, diyabet gibi metabolik sorunlara yol açıyor. Yetersiz melatonin veya biyolojik saatinin bozulması bu tür sorunlara yol açabilir. Neredeyse Her Canlıda Melatonin Salgılanıyor Melatonin mekanizması ve bu hormonun etkileri insanlardan bakterilere kadar neredeyse her canlıda çalışıldı. Sadece son 5 yılda 4.000'den fazla araştırma yapıldı. Bunların nerdeyse 200 tanesi çalışması zor olan randomize klinik araştırmalardı. Tarih aralığını braz daha geriye çekelim. 1996 ila 2017 arasında yapılan çalışmalara baktığımızda 195 adet derleme makale görüyoruz. Derleme makaleler ve meta analizler bir molekülün işlevini değerlendirmede çok faydalıdır. 195 derleme makalede dışarıdan melatonin vermenin klinik etkileri tartışılmıştır. Bu çalışmalarda melatonin nedir sorusu değil, bu hormon gerçekten etkili mi, kısa ve uzun vadede ne gibi riskler taşıyor gibi sorular yanıtlanmaya çalışılmıştır. Bazı makalelerde melatonin ile kanser arasındaki bağlantıya bile bakılmıştır. Melatonin kullanımı ile ilgili yapılan patent başvuruları çoğunlukla merkezi sinir sistemi ile ilgili oluyor. Araştırmacılar sirkadyen ritminin bozulduğu durumlarda melatoninin işe yarayacağını düşünüyor. Ayrıca bu hormonun antioksidan etkisinin nöronları koruyucu bir etkisinin olabileceğine inanılıyor. Uyku, beyin ve beden sağlığı için çok temel olduğu için uykuya bağlı sorunlarda kanser ve diyabet daha fazla görülebilir. Bilim insanları bu yüzden melatoninin kanser ve bağışıklık sistemi hastalıklarını azaltabileceğine inanıyor. Melatoninin Verilme Zamanı Önemli Şimdiye kadar melatoninin en temel görevinin uyku uyanıklık döngüsünü düzenlemek olduğunu söyledik. Bu molekülün ikinci en çok araştırılan yönü onun antioksidan oluşudur. Melatonin triptofan amino asidinden sentezlenir ve serbest radikalleri yok etmede çok etkilidir. Serbest radikalleri kendisi yok ederken bir yandan da farklı dokularda diğer antioksidan enzimlerin üretilmesini tetikler. Melatonin nedir sorusuna verilebilecek birden fazla yanıt vardır. Melatonin her dokuda ve sistemde aynı şekilde çalışmayabilir. Dolaşım, bağışıklık, solunum ve enerji metabolizmasına giren melatonin buralarda farklı mekanizmalar üzerinden işlev gösterebilir. Özellikle melatoninin salgılanma veya vücuda verilme zamanı çok kritik bir öneme sahiptir. Yukarıda bu hormonun vücudu bir sonraki gün için hazırladığından bahsetmiştik. Bu görevinden dolayı bulunduğu dokuyu gelecek olaylar için hazırlar. Melatonin insanlarda biyolojik ritmi düzenleme görev alır. Vücudumuzun günlük ve mevsimsel olaylarının düzenlenmesinde söz sahibidir. Melatonin Herkesi Aynı Şekilde Etkilemeyebilir Melatonin hormonunun organizmaya ne zaman verildiği onun çalışma ilkelerini etkileyen bir faktördür. Doktora gittiğinizde hastalığınız için size bir ilaç yazar. İlaç yazarken genelde en çok doza ve ne şekilde kullanılacağına dikkat edilir. Melatoninde ise kullanım zamanı da doz kadar büyük önem taşıyor. İnsanların melatonin üretme zamanı ve miktarı birbirinden farklı olabilir. Örneğin sabah erken kalkanlar gece kuşlarından daha erken bir saatte üretime geçerler. Uyku miktarı farklı insanların ürettikleri melatonin de farklı olabilir. Bütün bu insanlara aynı tedavi sürecini izlemek doğru olmayacaktır."} {"url": "https://sinirbilim.org/meme-kanseri/", "text": "Meme Kanseri Meme kanseri dünya çapında her yıl teşhis edilen 1 milyon civarında yeni vakayla kadınlarda en sık rastlanan kötü huylu tümör çeşididir. Tümör hücrelerinin yüksek düzeylerdeki posttranslasyonel olarak modifiye olmuş östrojen reseptörleri göstermesi nedeniyle; meme tümörlerinin üçte ikisinden fazlasının çoğalması yumurtalık hormona tarafından uyarılır. Bu moleküler bulguların klinik önemi 100 yıldan fazla bir süredir bilinmektedir. İleri meme kanseri olan hastalarda yumurtalıkların alınmasını müteakiben hastalığın ilerlemesinin yavaşladığı raporlanmıştır. Modern zamanlarda belli bir meme kanserinin östrojen reseptörüne sahip olup olmadığının belirlenmesi hem tedavi kararlarını yönlendiren kritik bir teşhis hem de önemli bir tanı koydurucudur. Östrojen reseptörlerine sahip tümörler tipik olarak düşük derecelidir ve bu tümörü olan hastaların daha fazla yaşama şansı vardır. Meme kanseri tedavisi ile ilgili önemli noktalar"} {"url": "https://sinirbilim.org/meniere-hastaligi/", "text": "Meniere Hastalığı Meniere hastalığı baş dönmesi, duyma kaybı ve kulak çınlaması ile kendini belli eden bir iç kulak rahatsızlığıdır. Genelde sadece bir kulak etkilenir ama zamanla hastalık diğer kulakta da kendini gösterebilir. Meniere hastalığında görülen dünya dönüyormuş hissi veren baş dönmelerin süresi 20 dakika ila 1 saat arasında değişir. Ayrıca bu baş dönmeleri arasında geçen zaman da çok değişkendir. Yarım daire kanallarının etkilendiği bu hastalığın sebebi henüz tam anlaşılabilmiş değil. Araştırmacılar hem genetik hem de çevresel etkenlerin dahil edildiği birçok teori sundular. Bunlar arasında kan damarlarında meydana gelen daralmalar, viral enfeksiyonlar ve otoimmün tepkiler yer alıyor. Hastalığın ortalama %10'u kalıtsal özellik taşıyor. Doktorlar yarım daire kanallarında sıvı birikmesi sonucu bu hastalığın oluşabileceğini düşünüyorlar. Meniere hastalığı ile ilgili şu ana kadar bulunmuş herhangi bir tedavi yöntemi yoktur. Hastalığın belirtilerini gidermek için doktorlar anksiyete ve bulantı için yazılan ilaçları öneriyorlar. Ayrıca az tuzlu bir diyet, diüretik besin ve ilaçlar ve kortikosteroidler de denenme aşamasındadır. Fiziksel terapiler ise hastaların dengesini sağlamak ve anksiyetesiyle başa çıkmak için yardımcı olabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/mevsimsel-duygu-bozuklugu-sad/", "text": "Mevsimsel Duygu Bozukluğu İnsanlar da dahil olmak üzere birçok hayvan için güneş ışığı, günlük ritim saatinin sıfırlanması ve günlük ritmin düzenlenmesi üzerinde doğrudan etkilidir. Ancak araştırmacılar yakın zamanda gözün arka kısmında bulunan retinadaki sinir reseptörleri ile beyindeki suprakiyazmatik çekirdek arasında doğrudan bir bağlantı bulunduğunu keşfettiler. Bu sinir yolu, görme ile bağlantılı değildir, tek görevi güneş ışığının ya da suni ışığın miktarını tespit etmektir. Yani, insanlarda ışığa fazla duyarlı olan ve mevsimsel duygu bozukluğu ya da SAD adındaki zihinsel sağlık sorunu ile ilgili olan bir sinir yolu bulunuyor. Mevsimsel duygu bozukluğu ya da SAD neredeyse bütün faaliyetlere olan ilginin veya keyif almanın kaybolduğu depresif belirtiler örüntüsüdür. Depresif duygular mevsimlerle beraber döner, tipik olarak sonbahar ya da kış mevsiminde başlar ve ilkbaharda, günler uzadığında ve hava daha güneşli olduğunda kaybolur. Depresyonla beraber uyuşukluk, aşırı uyuma, aşırı yeme, özellikle de karbonhidrat yeme isteği görülür. SAD, majör depresyonun bir alt türü olarak kabul ediliyor. Gün ışığının miktarına göre çoğalıp azaldığı tespit edilen serotonin miktarının SAD'ı tetiklediği düşünülüyor. Araştırmacılar sonbahar ve kış mevsimlerinde güneş ışığının azalmasının, beyindeki serotonin miktarının düşmesine sebep olduğunu, bu durumun ise SAD'ı tetiklediğini düşünüyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/meyve-ve-sebze-umutsuz-bir-sevda-mi/", "text": "Meyve ve Sebze: Umutsuz Bir Sevda Mı? Staj zamanımda annelerle obez veya hafif şişman çocukları hakkında konuşurken, en çok rastladığım bu cümle 'Meyve ve sebze sevmiyor, ağzına bile almıyor, denemiyor' idi. Bu sebzeler veya meyvelerin tipleri, tatları ile ilgili bir durum fakat ailenin bilinçli olup bebeğin anne sütünden sonra ek besinlere nasıl başladığı, bu kısımda çocuğun suçu olmuyor. Tatlı tada alıştırılmak maalesef devamının gelmesini de sağlıyor. Burada en çok yaşadığımız sorun bu yüzden sebzelerde oluyor; bugün brokoli, karnıbahar, kereviz gibi sebzeler korku filmlerine denk kabul ediliyor. Ben o zamanlar ailelere tabağında 1/8'inde sebze olsun, en azından tadına baksın gibi önerilerde bulunuyordum; şimdi birçok farklı kaynaktan derlediğim önerileri yazıp açıklamaya çalışacağım; size ve çocuğunuza uygun olanla bir an önce doğru besin tercihleri yapmaya başlamalısınız. Unutmayın bir çocuğa doğru besin tercihlerini yaptırabilmek, ileride oluşabilecek hastalıklara karşı en büyük önlemdir. Bu süreç uzun olsa bile, kaçımız alışkanlıklarımızı aniden değiştirebiliriz ki? Sadece çayınıza veya kahvenize şeker atmamaya başlayarak onu anlayabilirsiniz. Uzmanlar Diyor ki Besin neofobisi -yeni veya bilinmeyen besine duyulan korku- 2-6 yaş arasında zirve yapıyor. Buna da bağlı olarak, çocuklar daha tatlı besinleri seviyor ve tabii ki bu yüzden bu zamanlarda sebzeler çok da hoş gözükmüyor onlara. Sonucunda da, ya çok az ya da hiç meyve ve sebze çeşidi tüketebiliyorlar. Kaygılı ve endişeli aileler de birçok farklı yol arıyor sebze yedirmek için fakat bu bazen çocuğu büsbütün uzaklaştırabiliyor sofradan; yemek zamanları stresli ve mutsuz zamanlar oluyor. Her iki taraf için de. Meyve ve Sebze Kardeşliği Neden Önemli? Gökkuşağı gibi renkli renkli meyve ve sebze tüketmek birçok vitamin, mineral, antioksidan ve posayı almamızı sağlar ki bunlar da bizi şimdi ve ileride oluşabilecek metabolik hastalıklar için korur. Ayrıca çocuklar için büyüme ve gelişmede bu besin ögeleri önem taşır. Çocukların bağışıklık sistemini güçlendirir; özellikle kalp hastalıkları gibi kronik hastalıklara karşı korur. Posa , smoothielerde bulamayacağınız en önemli şey, sindirim ve bağırsak sisteminin düzgün çalışmasını sağlar; kabızlığı önler. Sadece Meyve Tüketsek Yetmez Mi? Hayır. Neden? Çünkü her bir besinin kendine has vitamin, mineral miktarı var ve biz tek yönlü beslenerek bunu sağlayamayız.Mesela, meyvelerle sebzeleri kıyaslarsak, sebzeler genele baktığımızda daha çok kalsiyum, folat ve demir minerali içerirler. Ayrıca meyveler, sebzelerden daha çok kalori içerirler. Biz eğer hafif şişman bir çocuğa sınırsız meyve tüketim hakkı verirsek, ileride kilo alımına bile sebebiyet verebilir. Meyve kötüdür demiyorum, sadece denge önemlidir diyorum. Bu yüzden 5-a-day kuralından tekrar bahsedelim; günde 5 öğün toplamda meyve + sebze hakkımız var; bunların 3'ü sebze kalanı meyve olsun. Porsiyon gösterimi de kişinin avuç içi büyüklüğü diyebiliriz. En doğru kararı tabii ki de diyetisyeniniz verecektir. Tek bir sebzeyi hep tüketsin, böylece posa da alır, bağırsak sorunu da olmaz? Hayır. Gene aynı noktadayız. Tek bir besinde her vitamin, mineral vb bulunmuyor; renkli beslenmek her zaman önemlidir ve aslında ilgi çekicidir. Ayrıca bu yaşlarda farklı tatlar hakkında çocuğu bilgilendirmek, ileride yaşayabileceği besin eksikleri konusunda da bir önlem olacaktır. Tamam O Zaman İkna Oldum. Ama Nasıl Meyve Sebze Yiyecek? - Unutmayın, besin tercihleri günden güne değişebilir; bu yüzden deneyin, yılmadan: Bazen bu deneme 10'u da bulsa deneyin. Ayrıca şunu da unutmayın; o sizin kadar yemiyor. Aldığı bir lokmayı bile kar sayıp ona göre davranmalısınız. Sadece onun seveceği değil, her tipte o besini tüketmeli bir de. - Ayna nöronların çalıştığı bir beslenme düzeni: Çocuğunuz diğer davranışlarda olduğu gibi, yemek saatinde, masada da sizi takip edecektir. Bir yemeği reddettiğinde sizin o yemeği sofranızda afiyetle yiyor oluşunuz her zaman için artı bir puan kazandırır. Bu da beraberinde onu zorlamamanınızı gerektiriyor. Elbet size uyacaktır; siz de sebzeden vazgeçmedikçe. Aksi takdirde, sadece ona özel sebze çıkıp da masanızda doymuş yağ ve rafine şekerli gıdalar oldukça plan baştan yalan olabilir. B aynı, kitapsız kütüphanesiz bir evde çocuğa kitap oku diye bağıran baba modeli gibidir. - Tebrik Etmek: Başardığı her bir zor görev adına, yemek olmayan , sosyal bir aktivite ile -mesela beraber dışarıda yürümek, koşmak, spor yapmak, bisiklet almak gibi- bir ödül ona iyi gelebilir. Ama asıl amacımız ona sağlıklı tercihler yapmasını sağlamaktı, bu yüzden bu konuda kapitalist düzene çok uymamakta fayda var. - Düzene onu da ortak edin!: Aile ile beraber öğrenmek, yanlışları tartışmak, alışverişe gitmek onlar için harika bir başlangıç olabilir. Hatta belki alışveriş sonrası sebzeleri o ayıklasın, yıkasın ve yapacağınız yemekte nasıl kullanacağını kendi görsün. - Çocuklar şekle, yapıya, sunuma ve tada daha çok önem verebilirler: Bu yüzden renkli sebzeler kullanarak salata/yemek yapmak hoşlarına gidebilir. Eğer çocuğunuzun seçicilik derecesi daha fazla ise; daha tatlı sebzelerden başlayabilirsiniz; bal kabağı, havuç, karnabahar ve mısır gibi. Tabii bunları doğru beslenme yöntemleri ile pişirmeyi unutmayın; haşlama, fırın ve ızgara kabul edeceğimiz yöntemler. Kızartma ve kavurma gibi yöntemler tercih edilmemelidir. - Yeni Besinlerle Tanışma: Bunu yaparken, eskiden alıştırmış olduğunuz besinin yanına tadımlık eklemek iyi bir giriş olabilir. Ayrıca evde yapılan, sağlıklı soslar da ekleyip sebzeyi daha enfes yapabilirsiniz; domates sosu, humus, erimiş peynir gibi. - Daha çok evde yemek tüketin: Dışarıdaki gıdalar, daha çok doymuş yağ ve rafine şeker içerip, belli mikro besinlerden de az olduğu için bu tatlar çocuğa alıştırılmamalıdır. Gerekirse, birden fazla yemeği doğru sınırlarla- hafta sonundan pişirin ve yemek hazırlama sorununu ortadan kaldırın. - Sağlıklı atıştırmalıkların paketli gıdalarda olmadığını bilsinler: Paketli gıda demek, yağ demek, tuz demek, şeker demek maalesef. Bu yüzden evde yenen besinleri bunlardan arıtabiliyor olmak bizim için bir avantaj oluyor; aynısı 2 ana yemek arası minik atıştırmalar için de geçerli. Bu konuda da en büyük yardımcımız; meyve ve sebze olabilir. - Markette satılan meyve suları için ayrı bir başlık açılmalı; evde olan en güzeli, sıkıldıktan hemen sonra içilen meyveler en sağlıklısıdır . Bitirirken... Her şey sizin elinizde ebeveynler! Bilinçli tercihler yapabilen çocuklar, kendilerini serbest radikallerden korurlar ve hasta olmazlar. Ama bu onları korku yoluyla meyve ve sebze yemeye yönlendirmek yerine, ona bunu mutlu ve kendini bilen bir çocuk olarak yaptırmak en güzel yöntem olur. Sağlıklı beslenme ile ilgili çocuklara yönelik kitaplar okumak- okutturmak, alışverişi beraber yapmak, onunla doğru bir iletişim kurarak doğru ve yanlışları anlatmak ve bunların neden yanlış olduğunu tartışmak, yerli tarım ve doğa hakkında bilgilendirmek, belki de en önemlisi doğadan kopmamasını sağlamak, Arcimboldo gibi ressamlarla tanıştırmak bizim bulduğumuz bazı çözümler. Siz de çocuğunuz için neler yapıyorsunuz, yorumlarınızı bekliyoruz. Kaynaklar - https://www.healthxchange.sg/children/food-nutrition/food-children-fruits-vegetables-important - https://www.helpguide.org/articles/healthy-eating/healthy-food-for-kids.htm"} {"url": "https://sinirbilim.org/migren-inme-ve-kalp-krizi/", "text": "Migren, İnme ve Kalp Krizi Riskini Artırıyor! Migrenin beyne neler yaptığını merak ettiniz mi hiç? Bazen saatler bazen de günler süren migren atakları acaba beyinde ne gibi değişikliklere yol açıyor? Bu soruyu yanıtlamadan önce tarihe kısa bir yolculuk yapalım. Zira ünlü ressam Vincent van Gogh'un, migren atakları konusunda bize anlatacak bir şeyleri var. Vincent'in şiddetli migren ataklarından muzdarip olduğu biliniyor. Acı ve baş ağrısı kavramları adeta onun diğer adı gibidir. Hatta migrenle başı o kadar dertte ki çözümü kendini sanata vermekte bulmuş. Kendini çekilebilir kılan tek şeyin resim yapmak olduğunu söyleyen birinden bahsediyorum. Ünlü tablosu Starry Night'ı migren tedavisi gördüğü hastanede tamamlamıştır. Tablolarında kullandığı renkler ve ışık halkaları ile auralı migren atakları esnasında yaşadıklarını resmettiği düşünülüyor. Vincent'in zaman zaman yaşadığı kafa karışıklığı, yağlı boya yemesine sebep olacak boyutlara ulaşmıştır. Ölümünden iki yıl önce kulağını kesmesinin ardında migren krizleri olduğunu düşünenler bile var. Durumun ne kadar içler acısı olduğunun farkındasınızdır sanırım. Bu bulgular ışığında asıl sorumuza geri dönelim: Migrenli kişilerin beyninde neler oluyor? Onlara tabiri caizse cehennemi yaşatan ataklar beyni ne şekilde etkiliyor? Migren, Beynin Hem Yapısını Hem de İşlevini Değiştiriyor Bilim dünyası migrenli beyninin alışılmışın dışında çalıştığı konusunda hemfikir. Bu konuda bize en büyük desteği yapısal MRI çalışmaları sağlıyor. Buna göre, migrenli kişilerin frontal ve parietal bölgelerindeki gri ve beyaz madde yoğunluğunda azalma var. Ayrıca migrende beyaz madde anormalliklerine oldukça sık rastlanmakta. Migrenin beyinde yarattığı tahribat bununla sınırlı değil elbette. Migren, beynin işlevsel mimarisini de değiştiriyor. Beyindeki çeşitli ağlar arasındaki nöronal bağlantılarda bozulmalar meydana geliyor. Son dönemde bilim insanlarını alarma geçiren konu ise migrende meydana gelen kan akımı değişiklikleri olmuştur. Çalışmalar bize migren atakları esnasında beyindeki kan akımının azaldığını söylüyor. Bu azalma özellikle de auralı migren hastalarında daha belirgin. Yeri gelmişken migren aurası esnasında ortaya çıkan bir fenomenden bahsedelim. Aura döneminde görme korteksinden başlayarak öne doğru ilerleyen bir dalga faaliyeti söz konusudur. Bu dalganın yayıldığı beyin bölgelerinde kan akımında azalma meydana gelir. Görsel aura belirtilerinin bu dalga faaliyetinin sonucunda oluştuğu varsayılıyor. Dalga, beyin boyunca ilerlerken damarları da etkisi altına alıyor. Damarlarda önce genişleme meydana gelirken bunu uzun süre devam eden daralmalar takip ediyor. Kan damarlarındaki daralmanın etkisiyle kandaki oksijenlenme azalıyor. Bu durumda nöronların oksijen talebinin yeterince karşılanamadığını görüyoruz. Gerek yapısal değişiklikler gerekse kan akımı değişiklikleri migrenli beyninde çeşitli lezyonlara yol açmaktadır. Bu lezyonlar ise başta inme olmak üzere pek çok ölümcül hastalığa davetiye çıkarmaktadır. Migrenli Kişilerde İnme Riski Daha Yüksek! Migren, iskemik inme için bir risk etkeni olarak kabul ediliyor. İskemik inme, beyin damarlarını tıkayan bir pıhtı nedeniyle beyne giden kan akımının azalması veya tamamen durmasına bağlı olarak meydana gelir. Migrenli kişilerde trombositlerin işlevlerinin bozulması bu durumu açıklayabilir. Trombositler, kanın pıhtılaşmasını sağlayarak kanamayı önleyen küçük kan hücreleridir. Migrende, özellikle de ataklar arası dönemde, trombositler kümeleşerek pıhtılaşma eğilimi gösteriyor. Ayrıca bu kişilerde kan pıhtıları çok kolay oluşup uygun şekilde çözünememeye başlıyor. Nihayetinde kanda oluşan aşırı pıhtılaşma durumu iskemik inme tehlikesinin kapısını aralıyor. İskemik inme riski auralı migreni olan kişilerde iki kat daha fazladır. Normalde aura belirtileri 5-20 dakika sürer ve ardından yerini baş ağrısına bırakır. Yapılan MRI çalışmaları, 60 dakikadan uzun süren auralı migren atakları sonrasında beyinde iskemiyle uyumlu lezyonların varlığına işaret etmektedir. Bu lezyonlar özellikle de beynin arka tarafını besleyen damarlarda daha fazla dikkat çekmekte. Bu bulgu, auralı migren atakları esnasında kan akımındaki azalmayı doğrular nitelikte. Geçirilen migren atağı sayısı da inme riski üzerinde belirleyici rol oynuyor. Yılda 12 ve üzerinde atak geçiren kadınlarda risk oldukça büyük. Sigara ve doğum kontrol ilacı kullanan kadınlar ile 45 yaşından küçük kadınlar yüksek risk grubunda yer alıyor. Doğum kontrol ilaçlarının kullanımı iskemik inme riskini 6 kat artırıyor. Doğum kontrol ilaçlarına sigara kullanımı da eşlik ettiği takdirde auralı migren hastalarında bu riskin 10 kat daha fazla olduğu gösterilmiştir. Rakamların ne kadar korkutucu olduğunu görüyorsunuz. Auralı migren ataklarının uzun sürmesi ve şiddetli geçmesi durumunda beyinde meydana gelen hasar daha da can sıkıcı bir hal alıyor. Auralı migreni olan genç kadınlarda inme riskini artırması nedeniyle doğum kontrol ilaçlarının kullanımının güvenli olup olmadığı konusu tartışmalı. Genel kanı, bu kişilerin doğum kontrol ilacı kullanmaması gerektiği yönünde. Ancak genç kadınlarda bu ilaçların oldukça yaygın kullanılması migreni önemli bir halk sağlığı sorunu haline getiriyor. Kadınlarda menopoz sonrası dönemde de inme riskinin devam ettiğini belirtmem gerek. Ancak bu dönemde migren ikinci planda kalıyor. Çünkü inme daha çok yüksek tansiyon ve yüksek kolesterol gibi nedenlerden kaynaklanıyor. Migren hastalarında damarın iç yüzeyini kaplayan endotel tabakası da hasar görmüştür. Endotel, normalde damarlar üzerinde koruyucu işlevi olan bir tabakadır. Endotel hasarı hem migrende hem de inmede ortak olarak görülen bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Damar sağlığı üzerinde rol oynayan bazı risk etkenlerinin migren hastalarında görülme sıklığı da oldukça yüksek. Sigara kullanımı, diyabet, yüksek tansiyon, yüksek kolesterol, yüksek vücut/kitle indeksi ve hareketsiz yaşam tarzı bunlardan sadece bazıları... Saydığım bu etkenlerin hepsi inme riskiyle yakından ilişkilidir. Damar sağlığından söz etmişken, bu noktada östrojene ayrı bir parantez açmadan geçemeyeceğim. Vücudun kendisi tarafından üretilen östrojenin damarları, özellikle de beyin damarlarını koruyucu rolü bulunuyor. Bunu hem inflamasyonu önleyerek hem de bağışıklık sistemini düzenleyerek gerçekleştiriyor. Ancak östrojen vücuda dışardan verildiğinde durum biraz farklılaşıyor. Menopoz dönemindeki kadınlar dışardan östrojen takviyesine ihtiyaç duyarlar. Hormon replasman tedavisi yoluyla bu kişilere dışardan östrojen verilir. Ancak tedaviye ne zaman başlandığı konusu kritik önem taşıyor. Bu tedaviyi menopoz öncesi dönemden itibaren alan kadınlarda işlerin yolunda gideceğini söyleyebiliriz. Ancak tedaviye menopoz sonrası dönemin sonlarına doğru başlandığında ne yazık ki östrojenin hiç görmek istemediğimiz yüzüyle karşılaşıyoruz. Çünkü bu dönemde östrojen düzeyleri uzun süre düşük seyretmiştir, hormon replasman tedavisini takiben inflamasyon gelişmesi kaçınılmazdır. Östrojenin damar hücreleri üzerinde toksik etki meydana getirmesi de cabası... Migren, Kalp-Damar Sağlığını da Olumsuz Etkiliyor! Migren hastalarının kalp krizi riskinin sağlıklı kişilere göre daha yüksek olduğunu gösteren çalışmalar mevcut. İnmeyi anladık ama migrenle kalp krizinin ne ilgisi var şimdi? dediğinizi duyar gibiyim. Böyle düşünmekte o kadar haklısınız ki... Zira bilim insanları için migren-kalp krizi ilişkisini anlamlandırmak bir hayli zor olmuştur. Bu konuda tamamlanması gereken çok fazla eksik parça var. Migrenin kalp krizi riskini artırmasıyla ilgili çeşitli varsayımlar bulunuyor. Bildiğiniz gibi kalp krizi, kalp kasına yeteri kadar kan akımının sağlanamaması sonucunda meydana gelir. Hatırlayacağınız üzere, migrende de kan akımında azalmalar meydana gelmekteydi. İkisinde de görülen kan akımı değişiklikleri migrenin kalp krizine neden olabileceği fikrini doğurmuştur. Özellikle de auralı migreni olup sık atak geçiren kadınlarda kalp krizi riski daha yüksek bulunmuştur. Kalp sağlığı üzerinde rol oynayan risk etkenlerinin migrene eşlik etmesi durumunda kalp krizi riski artıyor. Sigara ve doğum kontrol ilacı kullanan genç kadınlarda bu risk daha fazla. Son olarak, migrenin koruyucu tedavisinde kullanılan ilaçlardan da bahsedip bu tatsız konuyu kapatmak istiyorum. Anti-migren ilaçları, kan damarlarını daraltıcı etkiye sahip olduğu için kalp krizine neden olabileceği iddia ediliyor. Ancak bu görüşü destekleyen kesin bir kanıt bulunmuyor. Hatta uygun dozlarda kullanıldığında kalp sağlığını koruyucu yönde etki gösterdiğini ortaya koyan çalışmalar bile var. Özetlemek gerekirse; Migren hastaları, inme ve kalp krizi için yüksek risk grubunda yer alıyor. Özellikle de auralı migreni olan genç kadınlarda inme tehlikesi oldukça yüksektir. Sigara ve doğum kontrol ilacı kullanımı inme riskini daha çok artırıyor. İnme ve kalp krizi normalde erkeklerde daha yaygın görülen hastalıklardır. Özellikle de 50 yaş üzeri erkeklerin daha çok risk taşıdığı biliniyor. Ancak migrenin özellikle de genç kadınları etkilemesi bu hastalıkları farklı bir boyuta taşımıştır. Migren tedavisinin hem hastalar hem de doktorlar açısından büyük önem taşıdığı yadsınamaz bir gerçek. Hipokrat'ın, Ağrıyı dindirmek ilahi bir sanattır. sözünü duymuşsunuzdur. Migren tedavisi bunun çok ötesinde bir anlam taşımakta. Zira amaç sadece hastaların şikayetlerini azaltmak ya da hayat kalitesini yükseltmek değildir. Öte yandan, tedavide migren hastalarının da sorumluluk alması gerekiyor. Bu kişiler, damar sağlığını olumsuz yönde etkileyen risk etkenlerini en aza indirgemek zorundadır. Bu anlamda yaşam tarzı değişikliğine gidilmesi şart. An itibariyle migrende inme ve kalp krizi riskini azalttığı kanıtlanan bir ilaç tedavisi bulunmuyor. Migren aurasının hayati tehlike içermesi bu konuda daha fazla araştırma yapılmasını gerekli kılmaktadır."} {"url": "https://sinirbilim.org/migren-kadin/", "text": "Migren Ağrısında Kadın Olmanın Etkisi Migren, Eski Sümerlerden beri bilinen, Mısır ve Yunan uygarlıklarından beri de araştırılan bir konu olmasına rağmen hala gizemini korumakta. En basit ifadeyle migren, tekrarlayıcı ataklar halinde seyreden bir baş ağrısı türüdür. Migrenin toplumda görülme sıklığı da oldukça yüksek. Özellikle de 50 yaş altındaki kadınları daha fazla etkiliyor. Kadınlarda migren atakları erkeklere göre hem daha uzun sürüyor hem de daha şiddetli geçiyor. Ayrıca kadınların kısa süreli migren tedavisine yanıt oranları daha düşük. Migreni olan bir kadınsanız hayatınızın hatrı sayılır bir bölümünü şöyle sessiz bir köşeye çekilip yaşadığınız kabusun bitmesini bekleyerek geçirmek zorunda kalabilirsiniz. Tüm bunlar migreni daha fazla araştırılmaya değer kılıyor. Özellikle de kadın olmanın migren için önemli risk teşkil eden kompleks ve bir o kadar da ilginç doğası mercek altına alınmaya değer bir konu. Migren Ataklarında Cinsiyet Hormonları Belirgin Rol Oynuyor Kadınlarda ergenlik dönemiyle birlikte migren sıklığında artış görülüyor. Atakların en sık görüldüğü dönem ise 30'lu ve 40'lı yaşlar. Menopozdan sonra ise belirtilerde düzelme meydana geliyor ya da ataklar tamamen ortadan kalkıyor. Ergenlikten önce ve menopozdan sonra kandaki östrojen ve progesteron hormonları devamlı olarak düşük seviyede kalmaktadır. Ergenliğe geçişle birlikte hormon düzeylerinde dalgalanmalar meydana gelir. Bu durum bize kandaki östrojen ve progesteron düzeylerinde yaşanan dalgalanmaların migren ataklarını tetiklemede rolü olabileceğini düşündürüyor. Atakların perimenstrüel dönemde daha sık görülmesi bunu doğrular nitelikte. Hatta migrenin, ismini bu dönemden alan bir alt türü de var: Menstrüel migren. Perimenstrüel dönem, mens kanamasının 2 gün öncesi ile kanamanın ilk 3 gününü kapsıyor. Bu dönemde kandaki östrojen ve progesteron düzeylerinde ciddi bir düşüş yaşanıyor. Atakları tetiklemede östrojenin daha büyük etkisi olduğunun altını çizmekte fayda var. Hamilelik, migren ataklarını etkileyen bir başka dönem. Ancak bu etki auralı ve aurasız hastalarda farklı şekillerde kendini gösteriyor. 'Aura' isminin kulağa oldukça havalı geldiğinin farkındayım. Ama bu sizi yanıltmasın. Çünkü migren aurası, baş ağrısı başlamadan önce ortaya çıkan geçici nörolojik belirtileri ifade ediyor. Aura belirtilerinin oldukça geniş bir yelpazede karşımıza çıktığını söylemeliyim. Ama hastalar en çok görsel aura belirtilerinden şikayet ediyor. Bulanık görme, zigzag şeklinde ışık parlamaları ve noktalanmalar bunlardan sadece birkaçı...Yani aura, hastaların aslında hiç yaşamamış olmayı ve bir daha yaşamamayı diledikleri bir dönem. Hamileliğin 3. ayından itibaren aurasız migren hastalarının çoğunda ataklar belirgin bir şekilde azalıyor. Çünkü bu dönemde mens dönemindeki gibi dalgalanmalar görülmüyor. Kandaki östrojen sürekli olarak yüksek düzeylerde. Hamilelik döneminde ataklarınızın geçmiş olması doğumdan sonra yeniden ortaya çıkmayacağı anlamına gelmiyor ne yazık ki... Özellikle 30 yaşından küçük kadınlar ile bebeğini mama ile besleyen kadınlar atakların tekrarlaması bakımından risk altında. Hamilelik sürecindeki östrojen yüksekliği her zaman iyi sonuçlar doğurmuyor. Yüksek östrojen, auralı migren hastalarında auranın daha da kötüleşmesine neden olabilir. Hatta aura belirtilerinin ilk kez bu dönemde ortaya çıktığını söyleyen hastalar bile var. Hani derler ya, Ne seninle oluyor ne de sensiz. diye...Bu söz farkında olmadan tam da östrojeni anlatmak için söylenmiş bir söz bence. Doğum Kontrol İlaçları Atakları Önlemede Etkili Oluyor Doğum kontrol ilaçları, migrenin koruyucu tedavisinde sıklıkla tercih edilmekte. Bu yolla östrojen hormonundaki dalgalanmaların önüne geçilmesi hedefleniyor. Vücuda dışarıdan östrojen verildiğinde vücut sadece verilen hormonun etkisinde kalır ve hormon yapımını durdurur. Böylece östrojen hormonundaki dalgalanmalar da ortadan kalkmış olur. Doğum kontrol ilaçlarının kullanımında doz ve kullanım sıklığı önemli. Bu ilaçlar ara verilmeden kullanıldığında migren ataklarını azaltmada oldukça başarılı sonuçlar ortaya koyuyor. Kullanıma ara verildiğinde ise klinik tabloda kötüleşme meydana geliyor. Çünkü ilaç kullanılmayan dönemde östrojen düzeylerinde ani bir düşüş görülüyor. Bu düşüş de atakları tetikliyor. Menstrüel migren hastalarında doğum kontrol ilacı kullanımına bağlı olarak belirtilerin kötüleşmesi kuvvetle muhtemel. Çünkü bu kişiler hormon kullanılmayan dönemde östrojen düzeylerindeki düşüşe karşı daha duyarlı. Bu kişilerin doğum kontrol ilaçlarına ara vermesi istenen bir durum değil. Öte yandan auralı migren hastalarında, inme riskini artırması nedeniyle doğum kontrol ilacı kullanımı önerilmemekte. Ancak bu kişilerin sadece progesteron içeren ya da oldukça düşük dozda östrojen içeren doğum kontrol ilaçlarını kullanabileceği yönünde görüş bildiren çalışmalar da mevcut. Kadın ve Erkek Beyninin Farklılıkları da Migrenle İlişkili Kadın ve erkek beyni arasında hem yapısal hem de işlevsel farklılıklar söz konusu. Bu farklılıkların belirgin bir şekilde izlendiği bölgelerden biri de 'insula'. İnsulayı beynin karanlık tarafı olarak düşünebilirsiniz. Hakkında aydınlatılmayı bekleyen pek çok nokta var. İnsula, duygusal süreçlerden tutun da ağrı algısına kadar pek çok işlevden sorumlu olduğu düşünülen bir yapı. Bu yapının kadın hastalarda daha kalın olduğu bulunmuştur. Ayrıca kadın migren hastalarının insulası ağrılı uyarana daha az yanıt vermektedir. Straube ve ekibi tarafından 2009 yılında sağlıklı bireyler üzerinde bir fonksiyonel MRI çalışması gerçekleştirilmiştir. Erkek bireylerde ağrılı uyarana yanıt olarak insulada daha fazla aktivasyon görülmüştür. Amigdala ve parahipokampüs gibi emosyonel süreçlerden sorumlu yapılar da migrenle ilişkili. İnsulanın aksine bu yapılar kadın hastalarda erkeklere göre daha aktif. Migren Genetik Bir Hastalık mı? Söz konusu bir hastalığın ya da bir özelliğin genetik olarak aktarılması olduğunda bunu kelimelere dökmenin hiç de kolay olmadığı muhakkak. Üstelik migrenin kadın ve erkekleri farklı şekillerde etkilemesinde genetik etkenlerin rolü çok araştırılmış bir konu da değil. Şu ana kadar bildiklerimiz bize migrenin farklı şekillerde aktarılabilen bir hastalık olduğunu söylüyor. Üstelik migren kadın ve erkeklerde farklı geçiş özellikleri sergiliyor. Kadınlarda migren otozomal dominant geçiş gösteriyor. Erkeklerde ise migrenin kalıtımı otozomal resesif olarak gerçekleşiyor. Migrenin cinsiyet kromozomları ya da mitokondriyal DNA üzerinden aktarılabildiğini gösteren çalışmalar da var. Son dönemde migrenle ilişkili genler de keşfedildi. Migrenin bir alt türü olan ailesel hemiplejik migrende bazı genlerde mutasyon olduğu tespit edildi. Bu bulgular ışığında migrenin kompleks bir genetik bozukluk olduğunu söyleyebiliriz. Sonuç olarak, Migren, hem genetik hem de hormonal etkenlerin şekillendirdiği çok boyutlu bir hastalıktır. Bu anlamda kadınlar erkeklere göre dezavantajlı konumda. Bir de beynin cinsiyetler arasındaki yapısal ve işlevsel farklılıkları devreye girince migren içinden çıkılması güç bir hal alıyor. Kadınları migren ve diğer pek çok hastalığa açık hale getiren bir dizi etken sayabiliriz. Ancak kadın doğası, hakkında yapılan tüm araştırmalara rağmen tam bir muamma. Buzdağının görünmeyen yüzüne ulaşmak için kat edilmesi gereken oldukça uzun bir yol var. Kadın ve erkeklerin toplumsal roller açısından da farklılıkları bulunuyor. Toplumdaki cinsiyet algısının ve kadına biçilen rollerin de migren ve kadınlara özgü diğer hastalıklar üzerinde etkisi olabilir. Bu konuda yapılacak araştırmalar kadın ve migren ilişkisi üzerine yeni pencereler açacaktır."} {"url": "https://sinirbilim.org/migren-ve-tuz-arasinda-bir-baglanti-var-mi/", "text": "Migren ve Tuz Arasında Bir Bağlantı Var mı? Migren, günümüzde milyonlarca insanı etkiliyor. Akupunktur gibi geleneksel yöntemlerin yanı sıra yeni yöntemler de uygulanmaktadır. Bütün bunlara rağmen maalesef ki migrenin hala tam bir tedavisi yok. Hastaların hayatını kabusa çevirebilen bu ağrı için ilginç bir bağlantı bulundu. Florida Devlet Üniversitesi'nden bir mühendis ve bir takımın araştırmacıları migren hastalarının beyninde sodyumun önemli bir rolü olduğunu gördüler. Bu bulgu, hastalığın daha iyi anlaşılmasında ve gelecekte migren hastaları için yeni tedavilerin geliştirilmesinde önemli roller üstlenebilir. FAMU-FSU'da mühendis Sam Grant ve Huntington Tıp Araştırma Enstitüleri'ndeki sinirbilim direktörü Dr. Michael Harrington memelilerde migren ile ilgili ağrı ve diğer belirtilerin görülmeden önce bile beyinde sodyumun nasıl dağıldığını açıklayan bir makale yayınladılar. Pain dergisinde yayınlanan makalede Dr. Grant migrenin milyonlarca insanı ve de özellikle kadınları etkilediğini ve amaçlarının bu hastalığı daha iyi anlamak ve nihayetinde bu hastalıktan muzdarip kişiler için daha iyi tedaviler geliştirmek olduğunu belirtti. Grant bir çeşit güçlendirilmiş MRI kullanarak hastalığın nasıl oluştuğunu çözmek istedi. Bir nörobilimci olan Harrington ise mesleki bilgilerini ve bu hastalıkta sodyumun rolü hakkında şüphelerini Grant ile paylaşınca ikili işbirliği yapmaya karar verdi. Migren Belirtileri Çıkmadan Önce Sodyum Artıyor Ekip, laboratuvarda güçlendirilmiş mıknatıslar kullanarak sıçanların beyinlerini incelemeye başladılar ki bu sıçanlar migrenli hale getirilmişlerdi. Yapılan incelemeler sonucu ekibi şaşkınlığa uğratan bazı sonuçlar eldi edildi. Ekip, sıçanlarda herhangi bir migren belirtisi görülmeden çok önce beyin sapında sodyum miktarının arttığını gözlemledi. Nörolog Dr. Harrington, bu çalışmanın bize migrende erkenden sodyum artışının önemini daha fazla vurgulamamızı ve migren belirtilerinin başlayabileceği bölgeler hakkında ipuçları sağlayacaktır dedi. Ekip iş birliğini sürdürmeye devam ederek beyin sapı ve ventriküler sistem ile ilgili çok detaylı araştırmalara dair yeni planlar yapıyor. Ayrıca piyasadaki mevcut tedavilerin sodyum dağıtım sürecinden etkilenip etkilenmediğini de görecekler. Ulusal Sağlık Enstitüsü'ne göre Amerika'da yaklaşık olarak her 100 kişiden 12'si migrenden muzdarip. Bilim insanları bir dizi farklı sağlık durumunun migreni tetiklediğini düşünüyorlar. Sofra Tuzu Yüksek Oranda Sodyum İçeriyor Şimdi, gelelim tuz ile bağlantısına. Teknik ayrıntılara fazla girmeden sofra tuzunun ne olduğundan başlayalım. Tuz, sodyum ve klor atomlarının birleşmesi sonucu meydana gelir. Sofrada rafine olarak tükettiğimiz tuzun % 99'u NaCl'dir. Özetle, tuz tükettiğimiz zaman vücudumuza bol miktarda sodyum almış oluruz. Tabii ki gıdalarda da doğal şekilde sodyum bulunur. Hem sodyum hem de klor iyonları vücutta çeşitli biyolojik reaksiyonların oluşması ve/veya devam etmesi için çok önemli rollere sahiptir. Fakat atalarımızın dediği gibi azı karar çoğu zarardır. Fazla tuz vücutta toksik yani zehirleyici etkiler yapabilir. Ayrıca fazla tuz tüketiminde halk arasında tansiyon olarak isimlendirilen yüksek kan basıncının oluştuğu da hepimizin malumu. Ortalama sağlıklı bir insanın günlük alması gereken tuz miktarı 6-8 gram arasındadır. Yapılan araştırmalarda, tuzu bir gram azaltmanın; felç ve kalp krizini ortalama % 5 ve % 3 oranında azalttığı da belirlenmiştir. İşte tuzun az tüketilmesi bu kadar hayati katkılar sağlıyor. Gelelim kaya tuzuna. Öncelikle tuz, tuzdur. Kayası, denizi fark etmez; sonuçta sodyum klorür dediğimiz bileşiktir. Kaya tuzunun NaCl oranı % 95-97 iken, rafine tuzda bu oran % 99'un üzerindedir. Kaya tuzunun daha az tuzlu olmasının nedeni budur. Kaya Tuzu Sanıldığı Gibi Çok Sağlıklı Değil Maalesef son yıllarda halk sağlığı adına bazen inanılmaz yanlış söylemleri akademik unvanlı insanlar söyleyebiliyor, halkın sağlığını hiçe sayarak yapılan bu söylemlerin amacı nedir, açıkçası merak etmekteyiz. Tahmin ettiğiniz gibi kaya tuzunun rahatlıkla ve bol tüketilmesi tavsiyesinden bahsediyorum. Öncelikle kaya tuzunun çok büyük bir miktarı NaCl'dir. Yani bildiğiniz sofra tuzu, geriye kalan az miktarı ise çeşitli mineraller içerebilir. Öncelikle 84 farklı mineral içerdiği ve bunların insan vücudu için sağlıklı olduğu iddiası tam bir safsatadır. Doğada, doğal bir şekilde 92 element bulunur. Bunların içerisinde kadmiyum, cıva, arsenik, uranyum, toryum, kurşun gibi son derece ağır ve toksik metaller de bulunmaktadır. Bu maddelerin vücutta bulunması ya da birikmesi ölümcül etkilerle sonlanabilir. İddia edildiği gibi bu tuzlarda 84 çeşit mineral olsa bile bu tuzların zehirleyici bileşikler içermesi neredeyse kesindir. Ayrıca insan vücudu için gerekli olan ve bilinen mineral sayısı kaynaklarda farklı olmakla birlikte 26-29-32 olarak belirtilmiştir. Kısaca 84 farklı minerale ihtiyacımız bulunmamaktadır. Bunlar bilinen bütün elementler. Vücut işlevleri için mutlak manada zorunlu olan ise kaynaklarda 16-17 olarak geçmektedir. Yani vücudumuzun 84 farklı elemente ihtiyacı yok. Vücutta bulunmayan bir elementin ise vücuda alınmasının bir faydası olmaz; bilakis eğer kurşun, cıva gibi ağır ve toksik bir metal ise bu zehirleyici etkiler gösterebilir. Şunu da ekleyelim, kaya tuzunun içerisinde vücut için faydalı olan diğer mineraller olsa dahi, bunlar kaya tuzunda miktar olarak çok az olduklarından dolayı, vücutta işe yarar hale gelmesi için kilolarca tuz yemelisiniz. Lütfen mineral ihtiyacını sebze ve meyveler başta olmak üzere sağlıklı gıdalardan alın. Fazla Tuz Tüketimi Yarardan Çok Zarar Getirebilir Yüksek oranda tuz tüketimi, vücutta sodyum artışına yol açar, bunun diğer hastalıklar üzerindeki etkileri bir yana migren üzerinde de olumsuz etkileri olabilir; fakat tek bir çalışma üzerinden bilimsel olarak net bir sonuca varılamaz. Tuzdan gelen sodyumun, kan beyin bariyerini geçip geçmediği araştırması başta olmak üzere daha çok çalışmanın yapılması gerekir. Kan beyin bariyerindeki endotel hücreler sodyumun geçişini zorlaştırır, fazla tuz tüketiminin migrenin tetiklenmesine yol açabileceğini kesin olarak söyleyemeyiz; fakat bu çalışmada sodyum-migren ilişkisi bulunması, migren-tuz ilişkisini incelemeyi kayda değer kılıyor. Netice itibariyle siz yine de fazla tuz tüketmeyin, kaya tuzunun kilosu 40-50 TL'den satılırken rafine tuz 2-3 TL'den satılmaktadır, piyasa fırsatçılarına prim vermeyin. Sağlıcakla kalın."} {"url": "https://sinirbilim.org/mikro-rna-sinir-sistemi/", "text": "Mikro RNA ve Sinir Sistemindeki Görevleri DNA, gen, protein, mRNA, ribozomu anladık da bu mikro RNA nereden çıktı? Genomda saklı bulunan genetik bilgilerin bir kısmı sırasıyla önce mRNA'ya sonra da proteine dönüştürülürler. Proteinlerin hücresel işlevlerdeki önemli rollerinden dolayı, uzun yıllar boyunca protein kodlayan genlerin tanımlanmasına öncelik verilmiş ve genomun protein kodlamayan kısmı yapısal RNA'lar dışında şifresi çözülmemiş bir gizem olarak kenarda bırakılmıştır. İnsan genom projesinin tamamlanması sonrası protein kodlayan gen sayısının sanıldığından çok daha az olması (25 bin civarında), insanlara özel gelişimsel ve fizyolojik gelişmişlik ile genomda bulunan gen sayısı arasında doğrudan bir bağlantı olmayabileceğini işaret etmiştir. Örneğin; insan genomunun sadece %2'si mRNA üretiminde kullanılmaktadır. Alternatif mRNA uçbirleştirme ve translasyon sonrası protein modifikasyonları bu gelişmişliği açıklamaya yardımcı olmakla birlikte yetersiz kaldığı fark edilmiştir. İnsan genomunun %5-10'undan, proteinlere dönüştürülmeyen ancak işlevi de bilinmeyen RNA üretildiği bilimsel araştırmalar tarafından gösteriliyor. Protein kodlamayan ama hücresel işleyişte çok önemli düzenleme basamaklarına katılan RNA'lardan biri de mikro RNA'lardır. 900'den Fazla Mikro RNA Tanımlandı mikro RNA'lar, gen ifadesini özellikle transkripsiyon sonrası aşamada düzenleyen 17-25 nükleotit uzunluğunda protein kodlamayan küçük RNA'lardır. Gelişimin değişik aşamasındaki rollerinden dolayı, başlangıçta stRNA olarak adlandırılan miRNA'lar solucanda gelişimi etkileyen heterokromik genlerin tanımlanması esnasında ilk kez 1979 yılında keşfedilmiş ancak işlevsel bir proteini kodlamaması nedeniyle 1993 yılına kadar genetik gizem olarak kalmıştır. Bugüne kadar tanımlanan 900'den fazla mikro RNA vardır ve bu sayı sürekli artmaktadır. mikro RNA'lar ya mRNA'nın az kodlandığı DNA bölgelerinde ya da mRNA'ların intronlarının içinde bulunur ve oradan kodlanır. Her iki durumda da mRNA'ları sentezleyen RNA Polimeraz 2 tarafından sentezlenir. Tüm mikro RNA'lar pek çok proteinin katalizi ile aksesuar proteinler ve makromoleküler komplekslerin katıldığı bir seri olay sonucu gerçekleşen karmaşık biyogenez sürecinden sonra olgunlaşırlar. Klasik miRNA oluşum sürecinde ilk olarak 60-70 nükleotitlik birincil molekül pri-miRNA kodlanır. Bu molekül bazı modifikasyonlara uğrayarak pre-miRNA'ya dönüştürülür. Bir sonraki aşamada bazı enzimlerin yardımıyla olgun mikro RNA'lar üretilir. Mikro RNA'lar Genlerin 3'te 1'ini Düzenliyor İnsan genomunun %2'sinde 25,000 civarında aktif gen vardır. Biyoinformatik çalışmalar genlerin %30'undan fazlasının miRNA'lar tarafından düzenlendiğini gösteriliyor. Bu çok büyük bir sayı. Kabaca söylersek üretilen her 100 proteinden 30'unun translasyonunda mikro RNA'lar olaya dahil oluyor. Bazı mRNA'lar tek bir bağlanma bölgesi içerirken çoğu mRNA birden fazla mikro RNA bağlanma bölgesi içermektedir. Çekirdekte üretilen mRNA'lar sitoplazmaya geçtiklerinde mikro RNA'lar mRNA translasyonunu baskılayarak veya mRNA kararlılığını azaltarak gen ifadesini transkripsiyon sonrası seviyede kontrol etmektedirler. Araştırmalar miRNA'ların translasyonu 4 farklı mekanizma ile baskılayabileceğini iler sürüyor: 1) Protein sentezinin başlamasının baskılanması. 2) Ribozomların olgunlaşmadan mRNA'dan düşmesi. 3) Protein sentezinin uzama aşamasında yavaşlatılması. 4) Protein sentezine paralel olarak proteinin parçalanması. miRNA'lar ilk olarak gelişimsel süreçlerde keşfedildi ancak gelişimin yanında metabolizma, kök hücre gelişimi ve farklılaşması, tümör oluşumu, apoptoz ve hücre döngüsü gibi çok değişik hücresel işlevde rol oynadığı bildirilmiştir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda miRNA'ların TGF-beta, Wnt, reseptör tirozin kinaz, PTEN, p53 ve Notch gibi çok önemli sinyal iletim yollarını düzenledikleri rapor edilmiştir. Mikro RNA'lar aynı zamanda bedensel ve zihinsel hastalıklar da faal olarak görev alırlar. miRNA'ların psikiyatrik hastalıklar, şeker hastalığı ve kanser gibi 94 değişik hastalıkta rol oynadığı görülmüştür. Dolayısıyla mikro RNA'lar hastalıkların moleküler mekanizmalarının anlaşılmasında ve yeni ilaç geliştirilmesinde moleküler belirteç olarak görev yapma potansiyeline sahiptir. Mikro RNA'lar En Çok Beyin Gelişimini Düzenliyor Tüm vücutta bulunan mikro RNA'lar sinir sisteminin gelişiminde ve düzenlenmesinde de çok ciddi görevler alıyorlar. Örneğin, miR-124'ün beyinde üretilen miRNA'ların %24-48'ini oluşturuyor. Bunun gibi birçok miRNA sadece beyne özgü faaliyet gösteriyor. İnsan ve şempanze beyninde yapılan araştırmalar kuzenlerimizden ayrı olarak bizde 51 miRNA'nın kodlandığını gösteriyor. İnsana özgü özelliklerinden belki de bu 51 mikro RNA sorumludur. Beyin, mikro RNA'lar bakımından oldukça zengin bir kaynaktır. Yapılan birçok miRNA kodlaması profilleme çalışmasında, miRNA'ların önemli bir bölümünün sinir sistemi tarafından özgül olarak sentezlendiği ortaya konmuştur. Bu sentezlemenin tamamıyla beyin gelişimi sırasında değişimi, miRNA'ların beyin gelişiminde ve nöronal farklılaşmada rol aldığını göstermektedir. Beyne özgü mikro RNA'lar, sinir sistemi gelişim aşamalarında yer alan; nöral indüksiyon, nöral plak ve nöral tüp gelişimi sırasında eksen oluşumu, nörogenez, nöronal farklılaşma, sinaptogenez, nöral morfogenez, gliogenez, dentritogenez, nöral kök hücre yönlenmesi, nöronal ve glia hücre tipleri arasında özgül iletişim bölgelerinin kurulması ve korunmasında rol almaktadırlar. Gördüğünüz gibi mikro RNA'lar gelişimin neredeyse her aşamasında rol oynuyorlar. Mikro RNA'lar Kök Hücrelerin Oluşumunda Rol Alıyorlar mikro RNA'lar gelişimin en erken evreleri yani sinir sisteminin oluşmasını sağlayan nöral kök hücre gibi özel kök hücreler ile diğer tüm fetal dokuları meydana getiren hücrelerin oluşumunu sağlayan pluripotent embriyonik kök hücrelerin oluşması ve korunması için gereklidir. mikro RNA'lar üstünde yapılan in vitro çalışmalarda miRNA'ların kök hücre yenilenmesi, pluripotensi, farklılaşma, köken belirlenmesi, organogenez ve özellikle nörogenezde önemli bir rol oynadığını ortaya çıkmıştır. NKH'leri düzenlemedeki rolleri nedeniyle mikro RNA'lar bu kök hücrelerden istenilen türde nöron farklılaştırmak için kullanılabilir. Çok sayıda mikro RNA sadece sinir sisteminde bulunuyor ama bunların yerleri ve işlevleri de çok çeşitlidir. Vücuttaki miRNA'ların en az %70'inin beyinde de üretiliyor olması bu moleküllerin beynin karmaşık işlevlerine katkısını vurgulamaktadır. Örneğin; miR-9, miR-101, miR-124, miR-125, miR-127, miR-128, miR-132, miR-219 ve let-7 ailesinin üyesi mikro RNA'lar beyin dokusuna özgüldür ya da beyinde diğer dokulardakinden daha yüksek düzeyde üretilmektedir. Bu moleküllerin bazısı bölgesel ve sinir hücresinin tipine özgü faaliyet göstermektedir. miR-124 ve miR-128 özellikle nöronlarda bulunurken, miR-23 astrositlere özgüdür. miR-26 ve miR-29 ise astrositlerde nöronlardakinden fazla kodlanır. Mikro RNA'lar Beyin Gelişiminde Aktif Rol Alıyor miRNA moleküllerinin nöral gelişimdeki rolü erişkin sinir sistemindeki işlevlerinden daha iyi bilinmektedir ve daha ayrıntılı olarak çalışılmıştır. Ancak son yıllardaki çalışmalar bu moleküllerin erişkin sinir sisteminin öğrenme, bellek, uyku, nörohormonal yanıtlar ve sirkadyen ritim düzenlenmesi gibi fizyolojik işlevlerinde de önemli rol oynadığını göstermektedir. Sinaptik ve bilişsel işlev bozukluğunun görüldüğü Alzheimer hastalığı, madde bağımlılığı, uyku yoksunluğu, stres gibi patolojik durumlarda beyinde miRNA sentez değişikliklerinin görülmesi de önceki çalışmaları destekliyor. Bilim insanları laser capture gibi bazı teknikler kullanarak memelilerin nöronlarında bazı mikro RNA moleküllerinin hücre gövdesinde yoğunlaştığını, bazısının ise dendritlerde en fazla bulunduğunu tespit etmiştir. Ekip özellikle dendritlerde daha yoğun olan miRNA'ların öğrenme ve bellek gibi biyolojik süreçlerin moleküler temelde düzenlenmesine katıldıklarını düşünmektedir. Bazen aynı gen bölgesinden üretilen miRNA'ların bile aynı nöron içindeki aksonal dağılımı farklı olabiliyor. Bu da bize sinir sisteminde mikro RNA aracılı mRNA düzenleme mekanizmasını ne kadar karmaşık ve ileri düzeyde çalıştığını gösteriyor. Çok Fazla Görevde Söz Sahibi Hücrelerdeki elektriksel faaliyet ve uyarılabilirlik iyon kanalları vasıtasıyla olur. Na+, K+, Ca+ ve Cl- gibi iyon kanal proteinlerinin koordineli çalışması sonucu nöron zar potansiyeli değişir ve aksiyon potansiyel oluşur. Bu konuda yapılan çalışmalar mikro RNA moleküllerinin de gerek nöronlarda, gerekse kalp hücreleri gibi uyarılabilen nöron dışı hücrelerde iyon kanal proteinlerinin üretilmesi ve düzenlenmesine katıldığını göstermiştir. İyon kanal proteinlerinin translasyonunu kontrol eden miRNA moleküllerinin kodlanmasındaki anormal değişiklikler iyon kanal düzenlenmesinin bozulmasıyla kanalopati olarak adlandırılan hastalıkların nedeni olabilmektedir. Bilişsel işlevler ve birçok metabolik faaliyetin yanında miRNA'ların sirkadyen ritminin düzenlenmesinde de parmağı olduğunu gösteren araştırmalar mevcuttur. Beyindeki lokal saatler metabolizmanın düzenlenmesi ve bellek oluşumu gibi birçok işleve katılmaktadır. Memelilerde suprakiazmatik çekirdek ana zaman ayarlayıcı yapıdır. 10.000 kadar nöronun bulunduğu bu yapı için başlıca uyaran ışıktır. Fareler üstündeki bir çalışma miR-183/96/182 mikro RNA kümesinin retinaya özgü kodlandığını ve miR-96 ve miR-182 üretiminin ışığa bağlı değiştiğini gösteriyor. Araştırmacılar bu miRNA kümesinin sirkadyen ritminin düzenlenmesine katıldığını düşünüyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/mikrobiyatanin-ile-otizm-gerileyebilir/", "text": "Bağırsak Mikrobiyotasının İyileşmesi İle Otizm Gerileyebilir Otizm spektrum bozukluğu , çeşitli belirti ve davranışlarla kategorize edilen bir grup gelişimsel bozukluktur. Son istatistikler göre her 68 çocuktan 1'i veya 1.000'de 14.7'si otistiktir. Ebeveynlerin farkındalığı arttıkça bu sayı artmaya devam ediyor. ASD'yi tedavi etmenin yeni bir yöntemi Arizona State Üniversitesi , Ohio State Üniversitesi ve Minnesota Üniversitesi'nden araştırmacıların oluşturduğu bir ekip tarafından araştırılıyor. Otizm Nedir? Otizm anormal sosyal etkileşim, sözlü ve sözlü olmayan iletişim, kısıtlı ve tekrarlayan davranış ile karakterize edilir. Ebeveynler otizmin belirtilerini genelde çocuklarının ilk 2 yılında farkederler. Bu belirtiler yavaşça gelişir ve genelde 3 yaşından önce net bir şekilde tespit edilebilir. Otizmin kalıtımsal yönü oldukça güçlü olmasına rağmen çevresel etkenler de göz ardı edilemeyecek kadar büyüktür. Örneğin annenin hamilelikteki beslenme şekli çocuğun otizm olma riskini artırabilir veya azaltabilir. Bu rahatsızlık sinaps ve nöronların organizasyon ile işlevlerini değiştirerek beynin bilgi işleme süreçlerini etkiler. Dünyada pek çok kişi otizmin bir rahatsızlık olarak değil bir farklılık olarak ele alınması gerektiğini savunuyor. Bakteri Aktarımı ile Otizm İyileştirilebilir Otizm ile bağırsak mikrobiyotası arasında bir ilişki olduğu geçmiş çalışmalarla zaten desteklenmekte ancak bu ekip otistik olan çocukların bağırsak mikrobiyotasını, otistik olmayan çocukların bağırsak mikrobiyotalarına benzetmeye çalıştı. Araştırmacılar fekal mikrobiyom transplantasyonu ile hastalığın belirtilerini hafifletebileceklerini düşünüyor. Çalışma otistik 7 ile 16 yaşları arasında 18 çocuğu içeriyor. Her çocuk antibiyotik, bağırsak temizliği ve günlük fekal mikrobiyal transplantasyon içeren 10 haftalık bir tedaviye katıldı. Newswise'ta yayınlanan rapora göre, bu tedavinin sonucunda sindirim sistemi belirtilerinde %80 ve otizm ile ilişkili sosyal beceriler ve uyku alışkanlıkları gibi davranışlarda %20-25 oranında iyileşme gözlemledi. Ayrıca tedavi bittikten sonra bile nakledilen bakterilerin bazılarının bağırsak florasında kalmaya devam etmesi çalışmanın en umut verici yönlerinden biriydi. İleri Okuma: Bağırsaktaki Bakteriler Alzheimer Hastalığında Rol Oynuyor Mikrobiyota ile Hastalıklar Arasındaki İlişkinin Aydınlatılması Gerekiyor Araştırmacılar, tedavinin ASD'den etkilenen tüm çocuklara ulaşana kadar uzun bir yolu olduğunun farkında ama yine de iyimserler. California Üniversitesi'nden Microbiyom İnovasyon Merkezi Müdürü Dr. Ron Knight, bu çalışmanın mikrobiyota-hastalık ilişkilerinin aydınlatılması ile hastalıkların daha ortaya çıkmadan tedavi edilebilmesi adına çok önemli bir adım olduğunu söylüyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/mikrobiyota-mikroevren/", "text": "Bağırsaklarımızdaki Mikroevren: Mikrobiyota Vücudunuzda küçük bir evren taşıdığınızı biliyor muydunuz? Evet bu evren bağırsaklarınızda bulunuyor ve o karanlık ortamın içi aslında bilim dünyası için çok aydınlık bir araştırma alanı. 21. yüzyılda baş döndürücü hızla ilerleyen moleküler teknikler ve bunlar sayesinde gerçekleştirilen büyük projeler sayesinde bağırsaklarımızda bizlerle beraber yaşayan canlı sayısının 38 trilyon bakteri olduğu görülmüştür. Bu sayı gerçekten muazzam bir büyüklük. Bu canlıların toplam yüzey alanı 400 metrekare yani yaklaşık bir tenis kortu büyüklüğünde, toplam kütlesi ise 0,2 kg kadardır. İşte bizler bunlarla beraber yaşayan süperorganizmalarız. Bunların birbirleriyle ve bizlerle ilişkilerini düşünürsek çözülmeyi bekleyen gizemli bir evren. Nedir Bu Mikrobiyota? Bağırsaklarımızda bizimle yaşayan tüm mikroorganizmalara, mikrobiyota deriz. Aslında bağırsak floramızdır mikrobiyota. Mikrobiyotamızın kahir ekseriyetini bakteriler oluşturur yani floranın çoğunluğu bakterilerin elindedir. Floramızın patronu bakterilerdir. Virüsler, mantarlar ve diğer ökaryotik canlılar da bulunmuyor değil. Mikrobiyotada çoğunluğu elinde tutan ve yöneten bakterilerin %90'ını oksijensiz solunum yapan Firmicutes ile gram negatif özellikte Bacteroidetesler oluşturuyor. Normalde Firmicutes ve Bacteroidetes'ler rahatsız etmediğimiz sürece bizlerle mutlu mesut yaşarlar. Floramızdaki bu bakteriler belirli bir oranda faydalı ve zararlıdırlar. Faydalı/zararlı bakteri oranı azaldığı duruma mikrobiyal disbiyozis denir ve bu durumda bağırsakta kaos başlar. Yani bağırsakların iyi çalışması bozulmuştur artık, hastadır. Bağırsağın bu kötü süreci ne yazık ki vücutta birçok hastalığın tetiğini çeker. Obezite, diyabet, kalp damar hastalıkları, depresyon gibi nöropsikiyatrik hastalıklar, çölyak hastalığı, Crohn hastalığı, ülseratif kolit, Parkinson hastalığı gibi birçok hastalık ile ilişkileri gösterilmiştir. Mikrobiyota gelişimindeki ve değişimindeki etkenler normal doğum, anne sütü ile beslenme, prebiyotik/probiyotik alınması, bakterilere maruziyet, yaşlanma, düzenli ilaç kullanımı, hedefi geniş antibiyotik kullanımı, sigara içilmesi, stresli yaşam ve diyettir. Bu etkenler bağırsaklarımızdaki küçük evrende büyük değişiklikler meydana getirecektir. Bozulmuş Mikrobiyota Obeziteye Yol Açabilir! Günümüzde gelişmiş ülkelerde obezite, metabolik sendrom ve tip 2 diyabet artışı dikkat çekicidir. Bu hastalardaki bağırsak mikrobiyotasında yapılan araştırmalarda başlıca Bacteroidetes'lerin artışı ve buna karşılık Firmicute cinsindeki bakterilerin azalışı vardır. Bacteroidetes/Firmicutes oranının kan glikoz düzeyi ile doğru orantılı olduğu da görülmüştür. Yani şeker ağırlıklı beslenmek flora düzenini bozuyor ve pek de istemediğimiz gram negatif özellikteki çoğunlukla Bacteroidetes'leri besleyerek floranın hakim gücü haline getiriyor. Gram negatif türde bakterilerin oranca artması ve florada kontrolü ele almaları sonucu yapılarında taşıdıkları endotoksin denilen LPS molekülü de artmış olacaktır. Özellikle bu molekül vücudumuza sızabilmeyi başarırsa, vücudumuzun bu yabancı molekülü tehlikeli algılayacağı inflamasyon denen tepkime zincirini başlatır. Yani bize yabancı endotoksin , vücudu böylece teyakkuza geçirir. İşte bu noktada ilaveten alınan alkol ile stres ve sigara gibi çevresel etkenler insanlarda bağırsak epitel hücreleri arasındaki sıkı bağlantı noktalarını bozar. Bu noktalar vücudun dış dünyaya açılan kapısı gibidir. Kontrollü şekilde gerekli maddelerin geçişini sağlar. Eğer hem bu bariyer bütünlüğü bozulmuş, hem de yediğimiz, içtiğimiz dahil bütün faktörler sonucu floramızı da bozmuşsak tehlike çanları çalar hale gelmiştir. Bağırsak florasındaki baskın hale gelmiş özellikle gram negatif bakterilerin yapısal ürünleri olan LPS'ler kolaylıkla bu bariyerlerden sızar. Vücutta devamlı hissedemediğimiz bir inflamasyon hali meydana gelir. Süreğen inflamasyon durumu nihayetinde insülin direncini oluşturacaktır. Artık birçok metabolik hastalık için risk başlamış olur. Mikrobiyotayı Nasıl Koruyabiliriz? Peki, bundan korunmak için ne yapalım? Yapılacaklar gayet basit. Hem bağırsak bariyerimizi korumalıyız alkolden, sigaradan, stresten kaçınarak; hem de endüstriyel yüksek şekerli gıdalardan uzaklaşarak, sebze meyve ağırlıklı, prebiyotik ve probiyotik içeren doğal ürünlerle beslenerek floramızı da güçlendirip zenginleştirmeliyiz. Günlük beslenmemizde probiyotik içeriği zengin besinleri mutlaka diyetimize eklemeye gayret etmeliyiz ve inülini de prebiyotik olarak kullanabiliriz. Örneğin turşu, evde hazırlanmış yoğurt, kefir, sirke ve konjuge linoleik asit içeren gıdalar aşırıya kaçmadan tüketilmelidir. Sportif etkinlikler ise asla ihmal edilmemeli, düzenli egzersiz mutlaka yapılmalıdır. Böylece sonuçları zararlı olabilecek Mikrobiyal Disbiyozis halini yani bozulmuş bağırsak florasını iyileştirip, dengeye getirebiliriz. Diyabet, obezite başta birçok metabolik hastalığın tetiğini çeken olumsuz mekanizmaların başlamasını da durdurabiliriz. Bağırsaklarım Mutlu, Ben De Mutluyum! Bağırsak ve beyin arasındaki ilişkiye de bakacak olursak, burada da mikrobiyotamızın önemi büyüktür. Bağırsaklarımız ile beyin arasındaki bu iki yönlü iletişim otobanında vagus siniri dediğimiz 10. sinirimiz önemli rol alır ve bağırsaklardaki hormonal, sinirsel anlık değişimlerden beyni haberdar eder. Tüm bağırsak duvarımızdaki bu 10. sinir ile birlikte sempatik sinir sistemine,enterik sinir sistemi diyoruz ve neredeyse beyindeki sinir hücreleri kadar çok sayıda hücre barındırıyor. Bu yüzden günümüzde ikinci beyin diyenler de var. Bağırsaklarımızda önceden bahsettiğimiz bu bakterilerin birbiriyle olan dengeli birlikteliği ve oranı çok önemlidir. Bu bakteriler sitokinler ve nörotransmitterler dediğimiz molekülleri üreterek beynimizdeki sinir hücreleri olan nöronlar üzerinde çeşitli etkiler meydana getirecektir. Depresyondan koruyan serotoninin yanı sıra dopamin, noradrenalin gibi molekülleri de ürettiği görülmüştür içimizdeki bakterilerin. Gereksiz yere kullanılan antibiyotikler bağırsaklardaki bakteri florasına zarar verirler. Bu şekilde üretilmesi gereken kimyasal moleküller üretilemez ve bazı sorunlar ortaya çıkabilir. Artık günümüzde psikiyatrik hastalıkların tedavisinde de mikroorganizmaların kullanılması psikomikrobiyotik adıyla planlanıyor. Önümüzdeki 10 yıl major depresyon, bipolar bozukluk gibi psikiyatrik hastalıkların anlaşılması ve tedavisi için mikrobiyotanın beyinle olan eşsiz ilişkisi nörobilimcilere ilgi odağı olacak gibi gözüküyor. Bozulmuş Floraya İlginç Bir Çözüm: Fekal Mikrobiyota Transplantasyonu Günümüzde sağlıklı tespit edilen insanlardan alınan feçesin bazı işlemlerden geçirilerek süspansiyon haline getirilmesiyle çeşitli yollarla hasta kişilerin bağırsaklarına yerleştirilmesi esasına dayanır. Amaç hasta kişilerin bağırsak floralarını düzenleyerek, hastalığın şiddetini azaltmak veya kökten çözmektir. Günümüzde genellikle antibiyotik kullanımı sonrası gelişmiş olan ancak tıbbi tedaviye dirençli seyreden Clostridium difficile enfeksiyonuna bağlı gelişen ishal tedavisinde altın standart olmuştur. Ayrıca huzursuz bağırsak sendromu, kronik kabızlık, depresyon, obezite ve diyabet tedavisinde de umut vaat ediyor gibi görünüyor. Ancak uygulama şeklinin zorluğu, sağlıklı dediğimiz kişilerde yanılabilecek olmamız, uzun dönemde etkilerinin ne olacağının bilinmemesi nedeniyle metabolik hastalıklar üzerinde başarısı veya başarısızlığı daha çok araştırılmalıdır. Sonuç olarak sloganımız Sağlam vücut, sağlam mikrobiyotada bulunur olmalıdır. Bizler bağırsaklarımızdaki taşıdığımız mikroevrende bizimle yaşamaya çalışan o canlılarla olabildiğince karşılıklı iyi ilişkiler kurmalıyız. Birlikte kurduğumuz bu ekosistemin korunmasına dikkat etmeliyiz. Uygun probiyotikleri de içeren beslenme programı ve düzenli egzersizlerle bunu başarabiliriz. Probiyotikler için ise bilim dünyasında cevabı bekleyen bazı sorular mevcuttur. Örneğin bunlar tek/çoklu bakteriyel tür olarak mı kullanılmalı, verilecek doz aralığı nedir, hücre ekstreleri işe yarar mı, bağırsaklarda uzun süre kalması nasıl sağlanabilir gibi birçok soru üzerinde daha çok düşünülmeli ve çalışılmalıdır."} {"url": "https://sinirbilim.org/mikrotubul/", "text": "Mikrotübül Mikrotübüller neredeyse tüm hücrelerde bulunan ve sitoplazmayı ağ gibi saran hücre içi iskeletinin bir parçasıdır. Bir mikrotübül parçasının dış çapı 24 nmiç çapı ise yaklaşık 12 nm'dir. Ancak uç uca eklendiğinde tübüler polimer 50 mikrometreye kadar uzayabilir. Mikrotübül dimerleri alfa ve beta mikrotübül proteinlerinden oluşur. Tüm ökaryotlarda ve bazı bakterilerde bulunan bu yapılar hücresel işlevler için çok önemlidir. Mikrotübül Görevleri Mikrotübüllerin temel görevleri hücrenin yapısını korumak, mikrofilamentler ve ara filamentler ile beraber hücre içi iskeleti oluşturmaktır. Bazı bakterilerde ayrıca kamçı ve siliyaların da iç yapısını oluşturur. Bir mikrotübül hücre içi taşıma işlemleri için bir platform görevi görür. Bunu şehrimizdeki yollar gibi düşünebilirsiniz. Üzerlerinde sürekli bir şeyler taşınır. Motor proteinler üretilen diğer proteinleri, dışarıdan alınan molekülleri devamlı bir yerden bir yere taşır. Mikrotübüller ayrıca mitoz ve mayoz bölünmede kromozomların ayrılmasında da görev alır. Özellikle kromozomları zıt kutuplara aktaracak iğ ipliklerinin oluşumu bu polimer maddeler sayesinde gerçekleşir. Mikrotübüller belirli merkezlerde üretilir ve buralardan kontrol edilirler. Bu yerlerin ismi mikrotübül organizasyon merkezleridir. Örneğin hayvan hücrelerinde bulunan sentrozom bir mikrotübül organizasyon merkezidir. Mikrotübüller bu bölgelerden çıkar ve bütün hücreyi belirli bir düzende kaplar. Daha sonra mikrotübüller üzerinde kinesin ve dinein gibi taşıyıcı motor proteinler maddeleri hücre içinde taşırlar. Bu bazen bir nörotransmitter olabilir bazen de hücre dışına salgılanacak bir hormon. Bazen dışarıdan alınan moleküller de hücre içinde taşınabilir. Dinamik Kararsızlık"} {"url": "https://sinirbilim.org/minecraft-ile-beyni-gelistirmek/", "text": "Minecraft ile Beyni Geliştirmek Son yıllarda yediden yetmişe herkesin oynadığı ve üzerine kitaplar bile yazılan bir oyun var: Minecraft! Belki siz de kızınızı veya oğlunuzu bilgisayarın başından ayıramıyor, bu evrenden çekip alamıyorsunuzdur. O zaman bu evreni biraz tanımakta fayda var. Minecraft yapısı itibariyle sıradan bir bilgisayar oyunu gibi değerlendirilmemelidir. Onun başına oturan kişi sadece eğlenmenin yanında beyninin çok sayıda işlevini daha harekete geçiriyor. Bu yönüyle beyni uyuşturucu değil tam aksine bir beyin jimnastiği gibi harekete geçiriyor. Bu oyun karmaşık bir öyküye veya üst düzey grafik özelliklerine sahip değil. İçinde neredeyse insanlar, hayvanlar, ağaçlar ve binalardan başka bir şey yok, bir çeşit dijital lego oyunu gibi diyebiliriz. Bu evrende her şey karelerden oluşuyor ve oyuncular kazarak kendilerine alan açıp daha sonra bu kareleri doldurmak zorundalar. Kazanmak için oyuncular kendilerine silah, sığınak, aletler, binalar ve hatta enerji sistemleri bile yapmalılar. Kendi Dünyanızı Oluşturabilirsiniz Oyunun temel yapısını teferruatlı bir şekilde düşündüğümüzde görüyoruz ki oyuncular hayal güçlerini serbest bırakarak sıfırdan yeni bir dünya yaratabiliyorlar. Minecraft evreni çocuklara bilgisayar programcılığı, mühendislik, mimarlık ve şehir bölge planlama ve matematik öğretiyor. Aslında öğrenmek zorunda bırakıyor desek daha doğru. Bu oyunda hayal gücü en önemli unsur. Kendini geliştiren oyuncular daha başarılı oluyor ve zamanla oyuncular daha karmaşık sistemler üretmeye başlıyor. Minecraft iki oyun seçeneği sunuyor. İlki olan hayatta kalma modunda ağaç, kömür gibi ham maddeleri işliyor ve gece ortaya çıkan yaratıklara karşı sığınak ve silah üretiyorsunuz. Diğer bir mod olan yaratıcı modda sınırlar ortadan kalkıyor. Uçan kalelerden, bubi tuzaklarına kadar aklınıza gelebilecek her şeyi yapmakta serbestsiniz. Hatta gerçek şehirlerin kopyasını bile yapabilirsiniz. Minecraft ile Basit Mühendislik Uygulamaları Yapabilirsiniz Minecraft oyuncuların istediklerini yapabilmesi için birçok gelişmiş senaryo ve makineyi de sunmayı ihmal etmiyor. Bunlardan biri kapı açma gibi basit elektriksel olayları faaliyete geçirmek için elektrik sinyallerini taşıyan redstone'lar. Söylemesi ilginç gerçekten ama bu redstone'lardan oluşan mantık devreleri Minecraft'ın içinde çalışan bir bilgisayar oluşturabiliyor. Ayrıca oyunun kurallarını değiştiren komut blokları yer alıyor. Çocuklar bu kodlarla daha gelişmiş bilgisayarlar yapabiliyorlar. Yağmuru aşağıdan yukarıya doğru yağdırma gibi özelliklerle oyun çok daha farklı bir hal alıyor ve hayal gücünün kapıları ardına kadar açılıyor. Bu oyun yaratıcılık, merak, araştırma ve ekip çalışmasını teşvik ediyor. İsveçli geliştirici Mojang Minecraft'ı 2009 yılında piyasaya sürdü ve o zamandan bu yana 100 milyondan fazla kişi bu oyuna kaydoldu. Oyun dünya çapında tüm bilgisayar ve mobil platformda 70 milyondan fazla satıldı. Microsoft oyundan o kadar etkilendi ki 2014'te 2.5 milyar dolara Mojang'tan satın aldı. Bilim, Teknoloji, Matematik ... Bugün çok sayıda eğitimci derslerinde Minecraft'a yer vererek çocuklara bilimi, teknolojiyi, mühendisliği, tarihi, sanatı ve matematiği sevdirmek ve öğretmek için kullanıyor. Çocuklar sürekli kendilerini ve oyun performanslarını geliştirmek için ekip olarak çalışıp daha karmaşık tasarımlar yapmak zorundalar."} {"url": "https://sinirbilim.org/misir-surubu-kolon-kanseri/", "text": "Mısır Şurubu Farelerde Kolon Kanserini Büyütüyor Vücudumuzda açlığın belirteci glikozdur. Kanımızda glikoz miktarı düşerse sistem bizi uyarır ve açlık hissi oluşur. Tabi mesele bu kadar basit değil. Diyabet gibi rahatsızlıklarda aslında şeker vardır; ama vücut yanlış alarm verir. Şeker varlığı ile açlık belirtisi arasındaki ilişki çok karmaşıktır. Binlerce tepkime ve onlarca molekül ve hormonun devreye girmesiyle düzenlenen bir metabolik süreçtir. Ayrıca beynin yakıt olarak kullandığı enerji kaynağı yine bir şeker olan glikozdur. Bu glikozu ekmek, meyve veya mısır şurubu gibi gıdalardan alabilirsiniz. Glikoz bulamadığı zaman beyin yağ asitlerinin yıkımı ile ortaya çıkan keton cisimciklerini de kullanabilir. Kısaca, şeker vücut için hayati işlevlere sahiptir. Fakat her şeker aynı değildir. Meyve ve sebzelerde uzun zincirli şekerler varken, mısır şurubu gibi gıdalarda çok kısa zincirli şekerler vardır. Ne olursa olsun bütün diğer besin grupları gibi mutlaka dozunda tüketilmesi gerekir. Fazlası da azı da vücutta mutlaka aksaklıklara yol açacaktır. Son haber, Science dergisinden geldi. Dergide yayımlanan yeni bir çalışmada fruktozun kolon kanserli farelerde tümörleri büyüttüğü ortaya çıktı. Kemirgenler Üstündeki Araştırmalar Çok Önemli Kemirgenler ile insan metabolizması şüphesiz aynı değildir; fakat bütün bilimsel çalışmaların yani ilaçlardan tutunda gıda katkı maddelerine kadar kullanılmasına izin verilen her ürünün önce kemirgenler üzerinde denendiğini unutmayın. Eğer bir ilaç/ürün öncelikle bu canlılara zarar vermiyorsa daha sonra insan klinik deneyleri yapılabilir. Eğer farelerde şekerin kalın bağırsak tümörlerini büyüttüğü belirlendiyse insanlarda da bunların tümörleri büyütmeleri büyük ihtimaldir. Çalışmayı yürüten ekip, özellikle son zamanlarda gençler arasında yaygınlaşan kolon kanserinin olası sebeplerinden birini açığa çıkardıklarını ve hastalıkla mücadele için temel bazı noktaları anlayabileceklerini belirttiler. Princeton Üniversitesi'nden biyokimyacı Joshua Rabinowitz bu çalışmanın sonucu olarak mısır şurubu içindeki şekerin doğrudan kanserli dokuyu büyütebileceğine dair ilk kanıt olduğunu belirtti. Çünkü daha önceleri fazla tüketilen şekerin obeziteye yol açtığı ve bunun da kanserin tetiklenmesine/artmasına neden olduğu düşünülüyordu; fakat bu çalışma şekerin obeziteye yol açmadan doğrudan kanserle ilişkisini saptaması açısından çok önemli. Mısır Şurubu Obeziteyi Tetikliyor Olabilir 1980'lerden itibaren Amerika Birleşik Devletleri'nde yüksek fruktozlu mısır şurubunun devlet tarafından desteklenmesi sonucu şekerli içecekler çok daha ucuzladı. Sofra şekeri yerine yüksek fruktozlu mısır şurubu piyasayı ele geçirdi. Ülkemizde de bu tarihlerden sonra başta şekerli içecekleri olmak üzere çoğu gıdada bu mısır şurubu kullanılmaya başlandı. Taşınmasının kolay olması, tatlılık değerinin yüksek olması ve ucuz olması sonucu bu şurup hala çok fazla kullanılmaktadır. O tarihlerden bu yana susuzluklarımızı gideren kocaman yudumlu tatlı içecekler obezitenin oluşmasında ve artmasında en büyük suçlu olarak görülüyor. Obezite üzerinden dolaylı olarak kanserin oluşmasına etki ediyordu; çünkü obezite, inflamasyonu arttırır. İnflamasyonun da kanseri büyüttüğü düşünülüyor. Özellikle kolon kanseri 50 yaşın altında olan insanlarda fazla kiloların olası kötü sonuçlarından biri. New York Weill Cornel Tıp Fakültesi'nden biyokimyacı Lewis Cantley ve doktora sonrası araştırma öğrencisi Jihye Yun, şeker ve şekerli içeceklerin doğrudan bir etkisinin olup olmadığını merak ettiler. Dipnot olarak belirtelim ki yurt dışında asitli-şekerli içeceklere genel olarak sodalı içecekler de denilir. Makaleler ve haberlerde karşınıza çıktığı zaman bizim maden suyu ve soda ile karıştırmayın. Ülkemizde soda ve maden sularında şeker bulunmamaktadır. İkisi aynı şey değil. Maden suyu doğaldır. Soda, içilebilir suya sodyum bikarbonat ve karbondioksit ilavesi ile yapılır. Soda mideyi rahatlatır, fazla bir yararı bulunmamaktadır. Maden suyu doğal mineral deposudur. Ekibe Dr. Marcus Goncalves ve ekibi dahil olup APC geni eksik olan farelerde şekerin doğrudan tümörleri büyütüp büyütmediklerini araştırdılar. Söz konusu genin işlevi engellendiği zaman insanlar kolon vb. kanserlerinin oluşmasına daha yatkın hale geliyorlar. Mısır Şurubu Tümör Kitlesini Büyüttü Araştırmacılar farelerin midelerine yüzde 25'i yüksek fruktozlu mısır şurubu içeren bir çay kaşığı su miktarının %10'u kadar suyu hayvanların midelerine gönderdiler. Bu kadar düşük miktarda şeker vermelerinin sebebi hayvanların obez olmasının engellenmesidir; çünkü yukarıda da belirtildiği gibi amaç şekerin etkisini doğrudan gözlemlemektir. Bu kadarı bile hayvanların kilo almasını engelleyemedi. Fakat obez olmadılar. Bu miktar ortalama bir asitli-şekerli içeceğin içerisinde bulunan şekere eşdeğerdi. Şeker verilen fareler, sade su verilen farelerden daha fazla tümör geliştirmedi; fakat 2 hafta sonra, şeker içirilen farelerdeki tümörlerin çoğu, kontrol grubundaki farelerin tümörlerine göre çok daha büyüktü ve çok daha saldırgan bir karakter sergilediler. Şeker Kalın Bağırsaktan Vücuda Geçiyor Cantley'in takımı hem glikozu hem de fruktozu izotop olarak işaretleyerek metabolik süreci izlediler. Bu arada belirtelim yüksek fruktozlu mısır şurubundan gelen şekerin içeriğinde hem glikoz hem de fruktoz beraber bulunur. YFMŞ'de bulunan şekerlerin oranı %55 fruktoz %45 glikoz şeklindedir. Doğada kendiliğinden bulunan şekerlerde bu oran farklıdır ve glikoz daha fazla miktarda bulunur. Araştırma sonucu ekip, fruktozun büyük bir kısmının normal yol olan ince bağırsak üzerinden emilip kana karışması yerine doğrudan kalın bağırsak üzerinden metabolize olduğunu tespit etti. Burada tümör hücreleri fruktozu glikoz ile beraber emdiler. Fruktoz, tümör hücrelerinin içinde fruktokinaz isimli bir enzimle parçalandı. Fruktoz, glikoza dönüştürüldü. Bu durum, hücrenin enerji seviyesini azalttı ve daha çok glikoz metabolizmasını tetikledi. Bu glikoliz, ayrıca tümörün büyümek için ihtiyaç duyduğu yağları da üretti. APC isimli genin yanı sıra FK enzimi bloke edilen farelerdeki tümör büyümesinin kontrol grubuyla herhangi bir farkı tespit edilmedi. Şeker Tekrar Hedef Tahtasında Kontrol grubunda APC isimli gen bloke edilip YFMŞ yerine saf su verilmiştir. Bu sonuçlar, sofra şekeri içeren şekerli gıdalar dahil olmak üzere çeşitli şekerli içecek ve yiyeceklerin onlarca yıl öncesinden kanserin gelişmesine sebep olabilen poliplerin oluşmasını hızlandırabileceğini gösterir. Hatta çalışmanın yazarlarından Yun, ortalama miktarda tüketilen şekerin bile kısa sürede sizi kanser edebileceğini ve oluşmuş kanserin hızlanmasına neden olabileceğini belirtti. Dr. Luc Tappy ve arkadaşları ise sonuçların kesin ve net olduğunu; ama yine de bu sonuçların insanlar ile doğrudan bağlantı kurulması noktasında dikkatli olunması gerektiğini belirtiyorlar. Ayrıca içecek ve gıdadan gelen şekerin insanlarda bu etkisinin körelebileceğini de belirten uzmanlar, orta ve az derecede şekerin riski ne kadar arttırdığının şimdilik bilinmediğini ve kanser yapıcı diğer etkenler ile karşılaştırıldığında bu riskin ihmal edilebilir olup olmadığının bilinmediğini belirtiyorlar. Tek Tehlike Mısır Şurubu Değil Dr. Cantley ve ekibi, genetik olarak polipleri geliştirmeye eğilimli insanlarda düşük şeker diyetinin bağırsak polipleri geliştirip geliştirmediğini araştırmaya devam ediyor. Ekip, fruktokinaz inhibe edici bir ilacın kolon kanserli hastaların bir kısmına verilebileceğini belirtiyorlar. Tabi bu ilaç tek bir çalışmanın sonucu üzerinden verilebilecek bir şey değil, insan klinik deneyleriyle bu durumun ispat edilmesi gerekir. Science dergisinde yayınlanan son makale sadece YFMŞ'yi değil tüm şekerlerin aslında doz aşımı yapıldığı zaman ne kadar tehlikeli olabileceğine işaret ediyor. Bu çalışma, insanlarda şekerin ince bağırsağı aşıp kalın bağırsağa ulaşabildiğine dair kesin kanıt içermese de bunun böyle olabileceğini büyük olasılıkla söyleyebiliriz. Bu çalışma, Şubat 2019'da PNAS dergisinde yayınlanan sonuçlar ile paralellik arz ediyor. O çalışmada şekerin sadece ince bağırsakta emildiği ve kolon kısmına ulaşmadığı ile ilgili düşüncenin yanlış olduğu ve şekerin kolonda bulunan sağlıklı bakterilere zarar verdiği belirtilmişti. Makalede farelere şeker verilip sonuçlarına bakılmıştı. Bu iki çalışmada da şekerin kolon kısmına ulaşıldığının gösterilmesi, şekerin etkilerinin bilinenden çok daha fazla olabileceğine işaret edebilir. Sözün özü, siz dengeli beslenmeye dikkat edin. Hiçbir besin grubunun fazlası sağlık için yararlı değil; bilakis zararlıdır. YFMŞ başta olmak üzere asitli-şekerli içeceklerin tüketilmemesi abur-cubur ve hazır gıdalardan uzak durulması alınabilecek en basit önlemlerdendir."} {"url": "https://sinirbilim.org/mitokondri-transferi/", "text": "Mitokondri Transferi Nasıl Yapılır? Mitokondri güç kaynağı olarak bilinir ve hücre sitoplazmasında bulunur. Hücrelerin temel organellerinin başında gelir. Mitokondriler biyoenerji sürecinde özellikle oksidatif fosforilasyon ve glukoz ve yağın oksijenli solunum metabolizmasında anahtar bir rol oynar. Mitokondriler, adenozin trifosfat formunda hücrenin enerjisinin çoğunu üretir. Mitokondri vücut hücrelerinin hemen hepsinde hücrenin enerji ihtiyacını karşılar ve bu yolla organizmanın canlılığını ve homeostatik dengeyi sürdürür. Ayrıca mitokondrinin kalsiyum depolama ve apoptoz gibi önemli hücresel olaylarda da görevleri bulunmaktadır. Mitokondri hücre içindeki görevini bir bütünlük sağlayacak şekilde yerine getirmelidir. Biyolojik işlevlerini yerine getirmediği zaman yakınındaki mitokondriye ve hücreye zarar vermeye başlayarak son derece tehlikeli sonuçlar doğurabilmektedir. Mitokondrinin düzgün çalışmaması Parkinson hastalığı, Alzheimer hastalığı, kas distrofisi ve yaşla ilişkili nörodejenerasyon gibi hastalıklarda rol oynar. Ayrıca mitokondri disfonksiyonu birçok hastalıkta görülen patolojilerde de rol oynar. Bu patolojiler travmatik beyin hasarı, omurilik hasarı, kalp krizi ve inme olarak gösterilebilir. Mitokondri Transferi İçin Hangi Yöntemler Kullanılır? Mitokondri transferi tedavisi genetik hastalıklarda başarılı sonuçları olan terapötik bir yöntemdir. mtDNA hasarı ve mitokondri işlev bozukluğu olan bazı hastalıklarda organel olarak mitokondrinin sağlıklı hücreden hasarlı doku ve hücrelere nakledilmesine edilmesine büyük ihtiyaç vardır. Bu konuda yapılan birçok çalışma ile çeşitli hücre kaynaklarından izole edilmiş mitokondrinin hasarlı doku, organ ya da hücrelerde başarılı sonuçları olduğu gösterilmiştir. Kalp ve karaciğer iskemisinde ve Parkinson hastalığında oldukça olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Yıllardır süren çalışmalar neticesinde mitokondri transferinde iki farklı yöntem belirlenmiştir. - Doğal mitokondriyal transfer: Mikroveziküller ile taşıma ve nanotüp ile taşıma - Yapay mitokondriyal transfer: Koinkübasyon, mikroenjeksiyon, in situ enjeksiyon, Pep-1 ve mitokondrinin koinkübasyonu, MitoCeption ve damar içine enjeksiyon Doğal mitokondri transferi için bazı bilim insanları tarafından yeni bir hücresel özelliği tanımlayan in vitro ve in vivo olarak farklı hücre tiplerinde mitokondrinin yatay transferi bildirilmiştir. Horizontal transferde mitokondri ya da mtDNA hücreler arasında doğal olarak taşınabilir ve kök hücre/vücut hücrelerden bu aktif transfer fonksiyon bozukluğu olan hücrelerdeki oksijenli solunumu sağlayabilir. Bir hücreden diğerine mitokondri transferi ile ilgili çalışmaların çoğu mezenkimal kök hücre gibi sağlıklı bir hücre kaynağından elde edilmiş mitokondri ile hasar gören hücrelerin tamir edilmesi ile ilgili olmuştur. Hücreler arası materyalin transferi ile ilgili birçok araştırma yapılmıştır. Bunlardan 2004'de Rustom ve arkadaşları, 2006' da Spees ve arkadaşları, 2012' de Islam ve arkadaşları ve 2016' da Jackson tarafından yapılan in vivo analizlerde mezenkimal kök hücre mitokondrilerinin transfer için en iyi mitokondriler olduğu gösterilmiştir. Mikrovezikül ve Nanotüp ile Mitokondri Transferi İlk transfer mekanizması, mitokondrinin mikrovezikül ile taşınmasıdır. Bu taşınma özellikle bağışıklık hücrelerinin fagositik özelliklerini artırır ve hücreyi hasardan kurtarır. Mikroveziküller ile taşınma genellikle mezenkimal kök hücreler tarafından gerçekleştirilen mitokondri iletisinde görülmektedir. İkinci transfer yolu nanotüp tünel transferidir. Hücresel hasar iyileştirmek için hastalıklı hücrelere mitokondri iletme yeteneğine sahiptir. Bu tür mitokondri transferi metabolik yeniden programlama, bağışıklığı güçlendirme ve ayrıca farklılaştırma ile ilişkilidir. Bir hücreden diğerine mitokondri transferi çok hücreli organizmalarda homeostazisin sürdürülmesi ve gelişmesi için gerekli bir sürecin bir parçasıdır. Mitokondri bir hücreden diğerine nanotüp tüneli ve mikroveziküller gibi hücre içi yapılarla geçebilir. Mitokondriyal Transformasyon Projesi Mitokondri transferi için araştırmacılar arasında farklı bakış açıları olsa da tüm transplantasyon tekniklerinde Clark ve Shay' ın 1982' de bir hücreden diğerine mitokondri transferinin ilk örneği ''mitokondriyal transformasyon'' projesi ön ayak olmuştur. Bu projede mitokondrinin ATPaz fonksiyonu ve protein sentezini inhibe etmek için kloramfenikol ve efrapeptin antibiyotiklerini kullandılar. Kloramfenikole dirençli hücreler, mitokondriyal büyük alt tipi rRNA geninin bir alanında bulunan mtDNA' larında mutasyonlara sahipti. Kloramfenikol ve efrapeptine dirençli fibroblastlardan mitokondri transferi ile bu antibiyotiklere duyarlı alıcı hücrelerin canlılığını koruduğunu ispatlamışlardır. Clark ve Shay'ın mitokondriyal transfer mekanizması ile ilgili gözlemleri ve soruları bu alanda ileride yapılacak çalışmaların önünü açmıştır. İn vivo ve in vitro uygulamalarda mitokondrinin doğal transferini taklit etmek için çok farklı teknikler ortaya çıkmıştır. Koinkübasyon tekniği, mitokondriyal DNA'da taşınan antibiyotik direncinin duyarlı hücrelere geçirildiği bir yöntemdir. Daha sonra bu teknik hasarlı hücreler arasında solunum yetmezliği bulunan hücreleri kurtarmak için kullanılmıştır. Dışarıdan mitokondri mikroenjeksiyonu mitokondriyal hastalıkları taşıyan oositlerin sağlıklı mitokondri içeriğine ulaşması için uygulanmıştır. Fototermal nanoblade yöntemi ise endositoz ve hücre füzyonunu kestirme yoldan gerçekleştiren ve hücre içine izole edilmiş mitokondrinin etkili bir şekilde transfer edilmesine olanak sağlamıştır. Ancak uygulaması az sayıda hücre ile sınırlıdır. Mitokondriyi Hücreden Hücreye Nasıl Aktarabiliriz? Alıcı hücrelerde mitokondri girişini kolaylaştırmak için iki farklı yaklaşım geliştirilmiştir. Birincisi Pep-1 ve diğeri mitokondriyal membran reseptör kompleksine bağlanmak (TOM22) üzere tasarlanmış manyetik boncuklardır . MitoCeption tekniği, kültüre edilmiş hücrelere izole edilmiş mitokondrinin transfer edilme işleminde koinkübasyon yöntemine termik şok ve santrifüjleme basamakları eklenerek standardize edilmiş bir transplantasyon yöntemidir. Bu yöntem mitokondrinin hücre içine alımını iyileştirmektedir. İlk olarak kanser hücrelerinde uygulanan bu teknik, hücrelerin metabolik yeniden programlanmasını başlatmıştır. İn vivo mitokondri transferi iki şekilde uygulanır. Birincisi, zarar görmüş dokuya mitokondriyi doğrudan enjekte etmek, diğeri ise dolaşım sistemine doğrudan vermektir. Sonuç olarak mitokondrinin hastanın kendi dokusundan ya da dış kaynaklı olarak kök hücrelerin tedavi edici özelliğinden faydalanarak hücre içinden izole edilerek hasarlı doku ve organa transferi önemini tıp dünyasına yeni bir yaklaşım olsa da yapılan çalışmaların umut verici olduğunu kanıtlamıştır."} {"url": "https://sinirbilim.org/mitokondriyel-dna-nasil-olustu/", "text": "Mitokondriyel DNA Nasıl Oluştu? Vücudumuzun enerji fabrikaları olan mitokondrilerimiz kendi genomlarına, kendi DNA'larına sahiptir. Hücre biyolojisinin en büyük gizemlerinden biri mitokondrilerin sahip oldukları genetik materyaldir. Yıllardır yapılan araştırmaların neticesinde sonunda bunun sebebi bulunmuş olabilir. İnsanlarda mitokondri çekirdek DNA'sından bağımsız olarak 16,569 nükleotitten oluşan 37 gene sahiptir. Bilim insanları mitokondrilerin bir zamanlar tek hücreli organizma olduklarını düşünüyor. Bir milyar yıldan fazla bir süre önce daha büyük hücreler tarafından yenildiler ama sindirilemediler. Fagositozla hücre içine alınan bu tek hücreli canlılardan bazıları sindirilmekten kurtuldu ve hücre içinde yaşamaya başladı. Konak hücre ile bu küçük tek hücreli canlılar arasında simbiyotik bir ilişki başladı ve bugünün bitki ve hayvan hücreleri gelişti. Bizim tek hücreli canlılarımız enerji fabrikası gibi çalışan mitokondri oldu. Mitokondriyel DNA Yıllar İçinde Küçüldü Ökaryotik hücrelerde genetik materyalin büyük çoğunluğu hücre çekirdeğinde yer alıyor. Hatta mitokondrinin çalışmasını sağlayan genler bile çekirdekte bulunuyor. Araştırmalar gösteriyor ki evrimsel süreçte mitokondri genleri çekirdeğe sıçradı. Bu durumda akıllara şu soru geliyor. Eğer genler bir yerden bir yere gidebiliyorsa neden hala bazı genler mitokondride duruyor. Mitokondride genlerin bulunması sağlık açısından elverişli bir durum değil çünkü elektron transfer zincirinden ATP üretilirken sürekli elektron kaçağı oluyor ve bu da DNA'da mutasyon oluşturabiliyor. Bebeklerin mitokondrilerin sadece anneden gelmesinin sebebi de budur. Sperm, yumurtaya doğru yol alırken mitokondrisinde enerji üretilir ve bu da mitokondriyel DNA'nın mutasyona uğrama riskini artırır. Mitokondrinin 37 geninde meydana gelebilecek mutasyonlar beyin, karaciğer, kalp gibi organları etkileyebilecek ciddi rahatsızlıklara sebep olabilir. Bu yazımızda mitokondriyel DNA mutasyonlarının otizme yol açtığını okuyabilirsiniz. Mitokondrilerin Evrimi İngiltere'de Birmingham Üniversitesi'nde çalışan biyolog Iain Johnston ve Whitehead Enstitüsü'nde çalışan Ben Williams mitokondrilerin evrimi ile ilgili farklı hipotezleri ele aldılar ve bu konuda çok çalıştılar. Yaptıkları matematiksel modelde hayvanlardan, bitkilerden, mantarlardan ve protista gibi canlılardan aldıkları 2,000 farklı mitokondri genomunu incelediler. Her bir genomun evrimsel geçmişini takip ettiler ve genlerin kökenleri ile kombinasyonlarını belirleyen bir algoritma çıkardılar. Örneğin menekşe bitkisindeki oksijenli solunum geni ile mantardaki bir glikoliz geninin ortak atası var mı? Bu gibi gen modellemeleri sayesinde genlerin hangi zamanlarda kaybolduğunu hesaplamaya çalıştılar. Mitokondrilerin temel görevi elektron transfer zincirinde elektronları kaydırarak enerji üretmeleridir. İç zarın içinde bulunan belirli protein yapıları sayesinde zincirleme kimyasal tepkimeler gerçekleşir. Mitokondride bulunan çoğu gen enerji üretim sürecine bir şekilde yardım eder. Johnston ve Williams'ın yaptığı araştırmalara göre eğer bir gen bu yapılardan birinin merkezinde olan bir proteini kodluyorsa mitokondride kalmaya daha çok meyilli oluyor. Hücrenin enerji üretim işinden sorumlu olan genler çekirdeğin içine girmeyip dışarıdan destek vermek istiyor! Mitokondriyel DNA ATP Sistemini Kontrol Ediyor ATP üretecek sistemi düzenleyen genleri mitokondride tutmak hücrenin mitokondriyi özel bir şekilde kontrol etmesini sağlıyor. Çünkü burada görev alacak merkezi proteinler mitokondrinin içinde üretiliyor. Bu yerel kontrol hücrenin enerji üretimini anlık olarak düzenlemesini ve gerekli gördüğü değişikleri çok hızlı ve verimli bir şekilde yapmasına olanak tanıyor. Örneğin, okula gitmek için evden çıktınız ve otobüse doğru yavaş yavaş yürüyorsunuz. Durağa yaklaştığınızda bineceğinizin otobüsün duraktan kalkmak üzere olduğunu görüyorsunuz ve hemen koşmaya başlıyorsunuz. O anda mitokondrilerin ATP üretimi çok hızlı bir şekilde artmak zorundadır ve bu da mitokondrilerin kendi genleri sayesinde yapılıyor. Araştırmaya dahil olmayan biyolog John Allen'a göre mitokondrilerin bu yapısı geri beslemeli bir mekanizma özelliği taşıyor. Allen kendi araştırmalarında mitokondriyel proteinleri ihtiyaç olduğu yerde ve miktarda üretmenin enerji düzenlenmesi açısından çok daha iyi olduğunu ve hücreye bazı avantajlar kazandırdığını belirtiyor. Hücrelerimizdeki diğer yapılar ve organeller de bu tür yerel kontrol mekanizmalarından faydalanıyor olabilir. Ancak mitokondrilerin onlardan bir farkı var. Mitokondrinin genlerine kendisinden başkası emir veremez."} {"url": "https://sinirbilim.org/mitokondriyel-dna-ortak-aktariliyor/", "text": "Mitokondriyel DNA Hem Anne Hem Babadan Ortak Aktarılıyor Olabilir Sabah mail kutumda günlük bilimsel gelişmeleri okurken şok oldum: In Huge Shock, Mitochondrial DNA Can Be Inherited From Fathers ... Daha önceden 10.000'de 1 olasılıkla mitokondrinin DNA'nın babadan gelebileceğini okumuştum. Liseden itibaren bütün biyoloji ders kitaplarında mitokondrinin içindeki DNA'nın anneden geldiği babadan aktarılmadığı anlatılır. Evrimsel çalışmalar için bu bilgi çok önemlidir çünkü soy analizinde mitokondriyel DNA çok elverişli bir araç olarak kullanılır. Şimdi bu bilginin koca bir yanlış olduğunu, anne ve babadan ortak mitokondriyel DNA aktarılabileceğini öğrendik. Bundan sonra anneler günü kutlamasında o size babanızın asla veremeyeceği bir şey verdi temalı görseller göremeyeceğiz. Amerika'da Cincinnati Çocuk Hastanesi'nde çalışan genetikçi Taosheng Huang 4 yaşındaki bir çocuğun tedavisini yapmaya hazırlanıyordu. Çocukta halsizlik, kas ağrıları ve buna benzer belirtiler vardı. Doktorlar mitokondriyel bir hastalık olabileceğinden şüphelendiler. Genetik analizler yapılırken Huang inanılmaz bir şey keşfetti. Çocuğun mitokondriyel DNA'sı hem annesinden hem de babasından izler taşıyordu. Hayvanlarda mitokondrinin babadan geçme olasılığı vardır ama insanlarda böyle bir şey görülmez. Burada bahsettiğimiz ise sadece babadan değil, hem anne hem de babanın ortak bir mitokondriyel DNA oluşturmasıdır. Mitokondriyel DNA İki Farklı Genom Barındırıyor Bir hücrenin içinde organelin birden fazla çeşit genom bulundurmasına heteroplazmi adı verilir. Huang'ın tedavi etmeye çalıştığı çocukta da heteroplazmi görülüyor. Normalde mitokondriyel DNA'sı sadece annesinden gelmesi gerekirken çocuğun mtDNA'sı hem annenin hem de babanın mtDNA'sı ile eşleşiyordu. Böyle bir durum insanlarda ilk defa keşfedildi. Olayı duyan bilim insanları şaşkınlıklarını gizleyemediler. 2018'in sonuna geldik ama biyolojide en temel yasaları bile anlayabilmiş değiliz. Hala mtDNA anneden mi yoksa babadan mı geliyor sorusunun yanıtını kesin olarak veremiyoruz. Bu 4 yaşındaki çocuğun yalnız olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Araştırmacılar hastanın ablasının mtDNA'sını da incelediler ve onda da heteroplazmi buldular. Annenin genetik yapısında da yine heteroplazmi görüldü. Annenin mitokondrisi de %60'a %40 oranlarında kendi anne ve babasından geliyordu. Mitokondrinin hem anneden hem de babadan ortak bir şekilde aktarılması sandığımızdan daha yaygın görülüyor. Mitokondriyel DNA'nın Neden Anneden Aktarıldığı Düşünülüyor? Mitokondri hücrenin enerji fabrikasıdır. Vücuda aldığımız glikoz ve fruktoz mitokondride glikoliz evresinden geçerler, yağ ve diğer maddeler ise Krebs döngüsüne girerler. Bütün besinlerin mitokondriye geliş amacı onlardan enerji, diğer bir deyişle ATP elde edilmesidir. ATP'nin büyük çoğunluğu oksidatif fosforilasyon aşamasında elektronların kompleksler üzerinde sıçraması ile elde edilir. Mitokondrinin iç zarında elektronların her sıçrayışı ATP kazandırır. Oksijenli solunum yapan canlılar olarak her saniye nefes alıyoruz ve sürekli oksidatif solunum yapıyoruz. Bir hücrede yüzlerce mitokondri bulunabilir. Enerji ihtiyacı çok olduğundan inanılmaz fazla sayıda ATP üretiyoruz. Bu üretim esnasında elektronlar mitokondrinin iç zarında oradan oraya sıçrarken dışarı kaçabilir. Bunlara serbest radikaller deniyor ve yaşlanmanın sorumlularından biri olarak kabul ediliyor. Serbest radikaller serseri mayın gibi yapıştıkları maddeyi bozuyorlar. Bunlar çok reaktif oldukları için DNA'ya bağlanırlarsa mutasyona yol açabilirler. Mitokondriyel DNA Spermde Yok Oluyor Sanılıyordu Serbest radikallerin babadan mitokondriyel DNA aktarılmaması ile yakından ilişkisi var. Bilim insanları bugüne kadar hep şöyle düşünüyordu . Babadan gelen sperm döllenme anına kadar uzun bir yol katediyor ve yüzüyor. Kuyruğuyla sürekli hareket ediyor ve enerji harcıyor. Gerekli enerjinin üretilmesi için mitokondri sürekli ATP üretmek zorunda ve bu da serbest radikal oluşumuna neden oluyor. Serbest radikaller spermdeki mtDNA'ya zarar verebilir ve çocuklarda mutasyon oranı daha fazla olur diye babadan mtDNA aktarılmadığı söyleniyordu. mtDNA'nın programlı bir şekilde sperm içinde yok edildiği düşünüyordu. Aslında çok mantıklı bir hikaye. Daha Önce Benzer Bir Vaka Görüldü 2002 yılında Marianne Schwartz ve John Vissing egzersiz intoleransı bulunan bir erkeğin mitokondriyel DNA'sının babadan geldiğini gördüler. Hasta egzersiz yaptığında çok yoruluyordu ve hastaneye başvurduğundan doktorlar mitokondriyel miyopati teşhisi koydular. Yapılan genetik analizlerde mtDNA'nın en az %90'ının babadan geldiği anlaşıldı. Huang ve arkadaşları 2002'den bu yana mtDNA'da babadan izlerin bulunması ile ilgili hiçbir bulgu olmadığını söylüyor. Şimdi keşfedilen gerçekler mitokondriyel DNA anneden gelir dogmasını çürütmeye yeter mi bilinmiyor. Ekip dogmanın yerini koruduğunu ama bazı istisnalar olabileceğini belirtiyor. Bu durum gerçekten çok nadiren gerçekleşiyor olabilir ama yok diyemeyiz. Araştırmacılar birbirleri ile ilgisi bulunmayan üç ayrı ailenin bireylerini incelediler. Yaşları 24 ila 76 arasında değişen 17 kişide yüksek oranda mtDNA heteroplazmisi bulundu. DNA dizileme teknolojileri her geçen gün gelişiyor. Eskiden bu kadar iyi analiz ve karşılaştırma yapamıyorduk. Tam DNA analizi eskiden 6 ay sürüyordu şimdi bu süre 15 güne düşürüldü. Buna ilaveten kimse mtDNA'nın babadan gelebileceğini de düşünmüyordu, dolayısıyla belki birçok insan gözden kaçtı. Bugün öğrendiğimiz bilgiler ile mitokondriyel DNA'nın yapısı ile ilgili öğrendiğimiz birçok şey değişebilir. Bu gelişmeler hastalıkların yapısı ve genom düzenleme tekniklerini de etkileyecektir."} {"url": "https://sinirbilim.org/mitomani/", "text": "Mitomani Mitomani yalan söylemenin alışkanlık haline gelmesiyle oluşan bir hastalıktır. Kişi başlarda sabah işe geç kalmasının sebebinin yoldaki trafik kazası olduğunu uydurarak nispeten küçük diyebileceğimiz yalanlara başvursa da zamanla hiçbir sebep yokken yalan söylemeye başlar. Temel nedeni özgüven sorunları, altta yatan bazı kişilik bozuklukları olan mitomani için çocukluk yılları ciddi bir önem taşır. 0-6 yaş aralığında ebeveynleri tarafından yeterince ilgi ve sevgi görmeyen çocuklar ileride mitomaniye yakalanma açısından daha riskli grupta yer alır. Genellikle ilgi çekme, odak noktası olma isteği kişiyi ilginç yalanlar söylemeye yönlendirir ve hatta söylediği yalanlara kendi bile inanabilir. Bu yalanlar gelişigüzeldir ve mitoman yakalandığı taktirde ne yapacağını düşünmez, yalnızca yalanın hazzını arar. Fakat mitomani tanısının konulabilmesi için kişinin yalan söylemesinin arkasındaki motivasyon kaynağını iyi irdelemek gerekir. Mesela doğruyu söylerse şiddet göreceğini bildiği durumlar için yalan söylemek bireyi mitoman yapmaz. Aynı şekilde şizofreni, bipolarlık gibi bozukluklardan muzdarip bireylerin yalanlarını da mitomaniden ayrı tutmak gerekir. Mitomani Hastaları Bazen Çılgınca Yalan Söylerler Çoğu zaman bir dedikleri bir dedikleriyle tutmayan mitomanlar bazen öyle çılgınca yalanlar söyler ki şaşırıp kalırsınız, Dün hastaneye kaldırıldım diyen kişinin önceki günün tamamında sizinle olmuş olması sizi çileden çıkarabilir. Bu sebeple özellikle duygusal ilişkilerde eşleriyle ciddi sıkıntılar yaşarlar. Sosyal hayatları oldukça çetrefillidir. İş dünyasında da söylediği yalanlar çok büyük ve çok sık değilse kişi bir şekilde işine devam edebilir ama yalanlar ortaya çıktıkça iş arkadaşları tarafından dışlanabilir, işinden bile olabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/miyasteniya-gravis/", "text": "Miyasteniya Gravis Miyasteniya gravis, iskelet kaslarının kolayca yorulması ve güçsüzlüğü ile karakterize ciddi ve bazen ölümcül olabilen bir hastalıktır. Bütün dünyada her 1 milyon insanın 25-125'inde bu hastalık görülür. Her 20,000 kişiden birinde görülen miyasteniya gravis, sinir-kas kavşağında, sinyallerin sinir lifinden kasa iletilememesi nedeniyle kas güçsüzlüğüne sebep olur. Herhangi bir yaşta görülebilir fakat 20'li ve 60'lı yaşlardaki kişilerde zirve meydana getiren iki şekilli bir dağılım gösterir. Miyasteniya Gravis ve Otoimmünite Nikotinik kolinerjik reseptörlerin kas tipine karşı dolaşımda antikorlar oluşturması bu hastalığa neden olur. Bu antikorlar reseptörlerin bazılarını tahrip eder ve diğer reseptörleri komşu reseptörlere bağlayarak onların endositozla ortadan kaldırılmasını tetikler. Miyasteniya gravisli kişilerin çoğunun kanında patolojik olarak asetilkolin kapılı taşıyıcı proteinlere karşı antikorlar gösterilmiştir. Dolayısıyla, miyasteniya gravis, kişilerde asetilkolinle aktive edilen iyon kanallarına karşı antikorların geliştiği bir otoimmün hastalık olarak bilinir. Normalde motor nöronun ucundan madde salgılanmasının sayısı arka arkaya tekrarlayıcı uyarı ile azalır. Miyasteniya graviste ise madde salgılanmasının düşük seviyelerinde sinir-kas iletimi gerçekleşmez. Bu, hastalığın başlıca klinik özelliğini oluşturan, devam eden veya tekrarlayan faaliyetler ile kas yorgunluğuna yol açar. Miyasteniya Gravis İki Farklı Formda Ortaya Çıkabilir İlk şekilde ekstraoküler kaslar esas olarak etkilenir. İkinci şeklinde ise iskelet kaslarının genel güçsüzlüğü vardır. Ciddi durumlarda tüm kaslar etkilenir, diyaframın etkilenmesiyle oluşan güçsüzlük ile solunum yetmezliği görülebilir ve ölüm meydana gelebilir. Miyasteniya gravisteki büyük yapısal anormallik, motor son plakta sinaptik yarığın bulunmaması veya seyrek, basit ve anormal genişlikte gözükmesidir. Araştırmalar etkilenen kaslarda postsinaptik zarın asetilkoline cevabında bir küçülme meydana geldiğini ve her bir son plaktaki reseptörlerin sayısında %70-90'lık bir azalmayı göstermektedir. Miyasteniya gravis hastaları romatoid artrit, sistemik lupus eritamatosis ve poliyomiyelit hastalıklarına normalden daha büyük bir yakalanma eğilimine de sahiptir. Bu hastaların yaklaşık %30'u otoimmün bir hastalık taşıyan anneye ait bir durumla ilişkilidir. Bu ilişkiler, miyasteniya gravisli bireylerin otoimmün hastalığa bir genetik yatkınlık taşıdıklarını düşündürmektedir. Timus, asetilkolin reseptörleri ile çapraz reaksiyona giren timus proteinlerine karşı duyarlı hale gelmiş yardımcı T hücreleri temin ederek bu hastalığın patogenezinde rol oynayabilir. Miyasteniya Gravis Tedavisi"} {"url": "https://sinirbilim.org/miyelin-kilifi/", "text": "Miyelin Kılıfı Ne İşe Yarar? Nöronlar arasındaki iletişim elektrik sinyallerin bir nörondan başka nöronlara aktarılmasıyla gerçekleşir. Bu iletişim aynı kablolar üzerinden elektrik geçirilmesi gibi olur ve büyük fiziksel benzerlikler taşır. Kablolardan elektrik geçirdiğinizde kablonun teli bir direnç uygular. Bu enerji kaybına neden olur. Direnci azaltmak için kabloların bir yalıtkan maddeyle çevrelenmesi gerekir. Aynı fizik ilkeleri nöronlar için de geçerlidir. Miyelin kılıfı ilk olarak 19. yüzyılın ortalarında keşfedildi. Ancak bilim insanlarının onun hayati işlevini anlaması için neredeyse yarım asır geçmesi gerekti. Miyelin Kılıfı Nasıl Keşfedildi? 19. yüzyılın ortalarında bilim insanları ışık mikroskobunda çeşitli hücreleri incelediler. Bu deneylerde omurilikte nöron aksonları etrafında bir madde olduğu farkedildi. Parlayan, beyaz ve yağlı bir maddeydi bu. Miyelin kavramını ilk ortaya atan bu gözlemleri gerçekleştiren Alman patolog Rudolf Virchow oldu. Miyelin terimi öz anlamına gelen Yunanca myelos sözcüğünden geliyor. İlk zamanlar miyelinin nöronların içinde bulunduğu düşünülüyordu. Çeşitli lipid ve proteinlerden oluşan miyelin kılıfı sonradan anlaşıldı ki nöronların aksonlarının etrafını sarıyordu. Miyelin iki farklı hücre tipi için üretilir. Merkezi sinir sisteminde oligodendrosit adlı glia hücreleri bazı nöronların etrafına miyelin kılıfı örerler. Vücuda dağılmış olan periferal sinir sisteminde ise Schwann hücreleri nöronlar için miyelin üretir. Şimdiye kadar yapılan araştırmalar sinir sisteminin neresinde olursa olsun miyelin kılıfının aynı işlevi gördüğünü göstermiştir. Nöral İletişimi Hızlandırmak En iyi yalıtım malzemeleri bile uzun mesafeli elektriksel iletkenlikte bazı sorunlara sebep olabilir. Bir de zürafa gibi iri cüsseli hayvanlarda metrelerce akson uzunluğuna sahip nöronların olduğunu düşünün. Elektrik iletim hızının ne kadar önemli olduğunu daha iyi kavrayabiliriz. 1870'te doktor Louis-Antoine Ranvier miyelin kılıfının tamamen birleşik bir yapı olmadığı, arada boşluklar olduğunu keşfetti. Miyelin kılıfı bir nöron aksonunu tamamen kaplamıyordu. Bir parçasını kaplıyor sonra arada küçük bir kesinti görülüyor, sonra tekrar miyelin kılıfı geliyordu. Daha sonraki yıllarda yapılan çalışmalar ilginç bir şey ortaya çıkardı. Bu boşluklar iyonların nöron içine ve dışına çıkması için çok önemli bir işlev görüyordu. Louis Ranvier'in bu keşfinden dolayı bu boşluklara Ranvier boğumu dendi. 1930 ve 1940'lı yıllardaki çalışmalar nöronun iyon alışverişi sonucunda elektriksel sinyali oluşturduğunu gösterdi. Aksiyon potansiyel nöronun hücre zarında akson boyunca ilerliyor. Bu süre zarfında hücre içi ve dışında sürekli iyon konsantrasyonu değişiyordu. Bilim insanları Ranvier boğumlarında elektriksel sinyalin adeta zıpladığını gördüler. Bu olaya sıçramalı iletkenlik adı verildi. Miyelini Yok Etmek Nöral İletimi Bozuyor Nöronlar arasındaki iletişimde miyelin kılıfının elektriksel sinyal iletimini hızlandırdığını biliyoruz. Araştırmacılar bir de miyelinin olmadığı durumlarda ne olacağını görmek için miyelin kılıfını yok ettiler. Hayvan modelleri üstünde yapılan araştırmalarda hem hücresel seviyede hem de davranışsal ölçekte hayvanların nasıl etkilendiği incelendi. Bilim insanları kedilerin omuriliklerindeki miyelin kılıfını kimyasal olarak yok ettiler. Bu durumda nöronlardaki aksiyon potansiyelleri daha yavaş aktarıldı. Hatta bazı durumlarda sinyal iletimi hiç gerçekleşmedi. Bütün bu araştırmaların yapıldığı tarihlerde başka bir önemli keşif daha yapıldı. Araştırmacılar miyelini oluşturan maddeleri tanımlamayı başardılar. Miyelini oluşturan çok sayıda lipid, protein ve bunları kodlayan genler keşfedildi. Genler keşfedildikten sonra miyelin proteinlerini kodlayan genler üzerinde çalışmalar yapıldı. Bu genleri bozarak bilim insanları miyelin kılıfı üretemeyen nöronlar elde ettiler. Bu fareler nöral iletişimleri hasarlı olduğu için sürekli titreme yaşıyordu. Bu tip hayvan modelleri sayesinde miyelin kılıfının işleviyle ilgili bilim literatürüne çok değerli bilgiler kazandırıldı. Miyelin Kılıfı Zarar Gördüğünde Görülen Rahatsızlıklar Miyelin kılıfının hasar görmesi özellikle merkezi sinir sistemi için çok büyük sorunlar oluşturuyor. Felç, omurilik hasarı gibi ciddi rahatsızlıklara sebep olabiliyor. Miyelin kılıfının zarar görmesi yüzünden oluşan hastalıkların içinde en bilinenlerinden bir tanesi multipl sklerozdur ."} {"url": "https://sinirbilim.org/molekuler-cerrahi-crispr/", "text": "Bir Moleküler Cerrahi Yöntemi Olarak CRISPR! Bilimin baş döndürücü hızla ilerlemesiyle bakteriler gibi prokaryot canlıların da virüs istilacılardan korunmak için geliştirdiği bir savunma mekanizması olduğunu öğrendik. Bu mekanizma ile bakteriler kendi hücreleri içine giren istilacıların genetik materyali olan DNA'sını parçalayarak onları etkisizleştirir ve kendini korur. 20 yıl öncesine kadar bakterilerin bağışıklık sistemi olarak sadece yabancı DNA'yı restriksiyon enzimleri ile parçaladığını biliyorduk. Parçalıyor ama bundan bir ders çıkarıp öğrenmediğini düşünüyorduk. Halbuki günümüz çalışmaları göstermiştir ki, bakterilerin de öğrenebilen bir bağışıklık sistemi mevcut. Bu sistemin ismi CRISPR-Cas mekanizmasıdır. Bu sistemin arkelerin yüzde 84'ü, bakterilerin de yüzde 45'inde bulunduğu bilinmektedir. İşte bu bilim insanlarına dahiyane bir yol göstermiştir. CRISPR-Cas Sistemi Nedir? CRISPR yani düzenli aralıklarla bölünmüş kısa palindromik tekrar kümeleri adı veriliyor. Tekrarlayan DNA bölgeleri, öğrenilmiş bir bağışıklık sistemini oluşturuyor. Tekrarlayan DNA dizilerine komşu ilaveten Cas genleri olduğu belirlenmiştir. Cas geninden üretilen Cas proteinlerinin nükleaz ve helikaz gen ailelerine benzediğinin anlaşılması üzerine, bu sistemin bakterilerin RNA aracılı savunma sistemi olduğu hipotezi kurulmuş. Bu hipotez 2007'de Barrangou ve arkadaşlarıyla CRISPR DNA dizilerinin ve ilişkili Cas protein enzimlerinin virüs enfeksiyonuna karşı müdahale silahı olarak bakterilerce kullanıldığını göstermiştir. CRISPR'ın Temel İlkeleri CRISPR bölgelerinin en belirgin özelliği içerdikleri tekrarlayan DNA dizileri olmasıdır ve bu diziler palindromiktir. Yani bakteri bu genetik materyali her iki taraftan okuduğunda aynı çıktı elde ediliyor. Tekrarlayıcı dizilerin arasında spacer denilen aralayıcı DNA bölgeleri vardır. Bu bölgeler hafıza bölgeleridir. Önceden gelmiş istilacı bir virüsün genetik kalıntılarının depolandığı, tekrar hatırlanmak için kullanılacak dizileridir. Eğer aynı virüs tekrar bakteriye saldırıda bulunursa bu spacer denilen hafıza bölümü o virüsü tanıyacak ve hızla genetik materyalini hemen yok ettirecektir ya da önceden alışık olmadığı bir virüs saldırdığında onun bir parçasını kendi CRISPR bölgesine yerleştirerek öğrenecek ve yeni bir saldırıya hazırlığını yapmış olacaktır. İşte bu ilke bakterilere ve/veya arkelere kazanılmış bağışıklık özelliği kazandırıyor. Parçalama işlevini de Cas dediğimiz protein yapısı hallediyor çünkü bu proteinlerin helikaz ve nükleaz özelliği var. Helikaz özelliği ile önce virüsün çift iplikli DNA'sını açıyor, sonra nükleaz ile bir makas gibi keserek virüsü işlevsiz hale getiriyor. Bu muhteşem sistem bilim insanlarına bir ışık olmuştur ve süreç başlamıştır. Böylece insanoğlu bunun benzeri bir sistem kurarak kendi genomuna müdahale edebilecektir. Böylece kendisini var eden genomunu düzenleyebilecektir. CRISPR Nasıl Çalışıyor? CRISPR-CAS9 genom düzenleme sistemi viral ya da viral olmayan vektörler kullanılarak hücre çekirdeğine gönderilir. Viral vektörlerle taşınan bu sistem daha etkin yol olarak gözükmektedir ancak bunun da dezavantajları var. Sistem bu vektörler içine yüklenir. Vektör hücreye girer ve mutasyonlu bozuk gen bölgesini hedef alan rehber RNA segmenti ile cas9 protein kompleksi gönderilir. Rehber RNA o mutasyonlu gen bölgesini bulur ve tutunur. Beraberindeki makas gibi işlev gören Cas9 proteini de hasarlı genin iki zincirini saniyeler içinde keser. Yani birisi o bölgeyi tanır diğeri de keser. Kesilen o boş kısımdaki gen, hücre tamir mekanizmaları ile düzeltilir. Bu yönteme artık moleküler cerrahi deniliyor. Bu da tıpta çığır açan hücresel düzeyde bir ameliyattır. CRISPR'ın Tıp Biliminde Kullanımı Bilim insanları bu yöntemle tıp dünyasında özellikle kalıtsal tek gen hastalıkları üzerinde çalışıyor. Bu hastalıklara örnek verecek olursak, spinal muskuler atrofi , duchenne muskuler distrofisi, kistik fibrozis, fenilketonüri, hemofili A, hemofili B, orak hücreli anemi, beta talasemi gibi hastalıkların bozuk genlerini keserek yerine doğru genetik materyalin konularak normal sağlıklı insandaki gibi üretim yapması hedefleniyor. Yani bozuk gen bölgesi CRISPR yöntemiyle kesilecek yerine doğrusu yerleşecek. Temelde hedeflenen mekanizma budur. Bakteri nasıl yabancı virüsün DNA'sına müdahale ediyorsa bilim insanları da insanların bozuk genlerine müdahale ederek hastalıklara çare bulmanın peşindedir. Bakterilerden öğrendiğimiz bu modeli biz de hastalıklar üzerinde kullanmayı düşünüyoruz. İleride Kansere Çare Olabilir mi? CRISPR moleküler cerrahisi, hematolojik kanserler bilhassa lösemiler üzerine de çalışmaları başlatmıştır. Genetik materyali kırılarak kanser olan kişilerde o hasarlanan DNA bölgesi hedeflenerek bu yöntemle düzeltilebilir. Tümör baskılayıcı genlerdeki mutasyonları düzelterek belki de kanseri tedavi edeceğiz. Ayrıca ilaca direnç gelişen hastalara da bir çıkar yol olarak hekimlerimize tedavide ileride belki daha yardımcı olabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/molekuler-patoloji/", "text": "Moleküler Patoloji ile Kanser Teşhisi Daha Kesin ve Güvenilir Oluyor Günümüzde, birçok kanser çeşidinin teşhis edilmesi, tedavisinin planlanması ve hastalığın seyri için,hücresel ve genetik değişikliklerin belirlenmesi kanser hastalarının tedavisinde başarı için bir zorunluluk haline gelmiştir. Kanser gelişimine genetik olarak yatkınlığı olan kişilerde bulunabilen genetik değişikliklerin saptanması, bazı kanser türleri daha ortaya çıkmadan, erken dönemde gerekli önlemlerin alınması için çok önemlidir. Burada moleküler patoloji devreye girmektedir. Birçok kanser varlığında ilaç hedeflenmesinin artan önemi ve tedavisinde moleküler tanının (HER2, RAS, EGFR, ALK, BRAF, ROS1, MET, PD-L1, vb.) gerekliliği cerrahi patoloji için yeni bakış açılarına yol açmaktadır. Özel olarak belirlenmiş tüm biyobelirteçler doku bazlı olduğundan, kesin ve güvenilir bir teşhis kesinlikle çok önemlidir. Cerrahi patoloji bir dizi moleküler yönteme (immünohistokimya, floresan in situ hibridizasyon, PCR ve (pyro / Sanger dizileme, yeni nesil dizileme adapte olmak zorunda kalmıştır. Hastanın dokusunu mümkün olduğunca derinlemesine okumak ve hücresel/genetik arka plan hakkında bilgi edinmek, patologların ve moleküler biyologların görevleridir ve klinisyenlere moleküler düzeyde bilgi sağlarlar. Klinisyenler ve patologlar arasındaki yoğun işbirliği ile gelişmiş klinik ilaç seçimi yeni kanser gen tedavilerinin temelini sağlayacaktır. Bu yeni ve son derece heyecan verici tıp alanı, sadece yeni düşünce şekilleri ve yeni örgütsel yapılar tarafından yönetilebilmelidir. Bu disiplinler arası kanser yönetiminin kapsamında düşünülmeli ve bu kapsam onkologları, radyologları, patologları, cerrahları içermelidir. Ancak özel olarak eğitilmiş patologları dahil ederek klinik olarak ilgili moleküler bilgiyi hesaba katarak tanısal patolojide de ileriki tedavi yaklaşımlarına yön verecektir. Moleküler Patoloji ile Tümörler Nasıl Sınıflandırılır? Klinisyenlerin tümörlerin doku bazlı tanı analizleri konusundaki talepleri gittikçe artmaktadır. Bu, geleneksel patolojinin genellikle en uygun tedaviyi seçmek için moleküler verilerle desteklenmesi gerektiği anlamına gelir. Meme kanseri Meme kanserinin gelişmesinde anahtar rol oynayan HER2 (human epidermal growth factor 2) geni bu hastalıkla yakından ilişkilidir. Meme kanserlerinin yaklaşık olarak %20'sinde meme dokusu hücreleri HER2 proteini üreterek hücrelerin hızlı ve agresif bir şekilde büyümesine neden olur. Meme kanseri tanısı konulmuş patoloji raporlarında HER2 negatifligi ya da pozitifliği hastalığın tedavisi açısından önem taşımaktadır. HER2 için farklı yöntemler geliştirilmiştir: Altın standart olarak IHK boyaması yapılır ancak bu sonucun, FISH ya da CISH ile desteklenmesi gerekmektedir. IHK ile 3 pozitif bulunan hastalara ve FISH ya da CISH ile gen artışı olanlara, hedefe yönelik ilaçlar önerilmektedir. Hastalığın ilerleyen dönemlerinde, HER2 pozitif hastalık HER2 negatif hale gelebilir ya da tam tersine dönebilir. Hastalık tekrarlarsa, yeniden örnek alınarak değerlendirilmelidir. HER2 negatif tespit edilen hastalarda 6-7 yıl gibi yaşam şansı ve HER2 pozitif olan hastalarda yaklaşık 3 yıl yaşam şansı yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Yumurtalık Kanseri Meme ve yumurtalık kanserinde BRCA1 ve BRCA2 genlerinin durumlarını ortaya koymak için sekans analizi ilk rutin olarak bakılması gereken moleküler testtir. Yumurtalık kanserinin yaklaşık % 70'inde BRCA1 ve BRCA2 mutasyonları göstermektedir. BRCA mutasyonları DNA kırıklarının tamir etme yeteneğinin azalmasıyla karakterizedir. Yumurtalık kanseri %2'den az bir oranda gelişirken, BRCA mutasyonu bulunan kadınlarda yumurtalık kanseri gelişmesi riski yaklaşık % 40 civarında olabilmektedir. Küçük Hücreli Olmayan Akciğer Kanseri Akciğer adenokarsinomlarının yaklaşık %20'sinde EGFR mutasyonu, yaklaşık %5' inde ise ALK mutasyonu görülmektedir. Bu genlerdeki değişikliklerinin saptanması, küçük hücreli olmayan akciğer kanserinde moleküler test standardıdır. Her ikisi de ileri evre adenokarsinomlarda görülür. Skuamöz hücreli karsinomda sıklıkları çok düşük olmasına rağmen, belirli koşullar altında bu testler de dikkate alınmalıdır. EGFR mutasyonu olanlarda hedefe yönelik tedavilerle cevap oranı %55-60'dır. ROS1 mutasyonu ise akciğer adenokarsinomlarının yaklaşık %1-2'sinde görülür ve yine aynı ALK gibi kanser ilacı olan krizotinibe yanıt verir. Akciğer kanserinde moleküler yöntemler ile hedefe yönelik tedavi planlanmasında başarı kazanılmış olan bir tümördür. Kolon kanseri Kolon kanseri; dünya genelinde 4. en yaygın görülen kanserdir ve tüm kanser ölümlerinin %8'inden sorumludur. Birçok klinik çalışmada, sadece RAS geninde mutasyon taşımayan kanserli hastaların, kanser ilaçları olan setuksimab ve panitumumab gibi EGFR-hedefleyici antikorlardan yararlandığı gösterilmiştir. BRAF ve PI3K mutasyonları gibi diğer genetik değişikliklerin de eksik bir EGFR antikor yanıtı ile ilişkili olduğu gösterilmiştir, ancak farklı bir çalışmada üretilen veriler bu belirleyicileri rutin moleküler testlere dahil etmek için çok tartışmalıdır. Kolon kanseri görülen olguların yaklaşık %35-40'ında KRAS geninin2. ekzonu kodon 12 ve 13 bölgesindeki mutasyonlar görülmektedir. FDA ilaç etiketlerinde KRAS ekzon 2 mutasyonu görülen hastalara bu ilaçların önerilmemektedir. BRAF genindeki en yaygıngörülen mutasyon kolon kanseri olgularının %5-10'unda görülmektedir. Bu mutasyonu taşıyan yayılma göstermiş kolon kanserli hastalarda kanser ilaçları Cetuximab veya Panitumumab tedavisine karşı direnç gelişimi görülmektedir. KRAS mutasyonu veya NRAS mutasyonu olan hastaların Cetuximab ve Panitumumab ile tedavi edilmesi önerilmemektedir. Yakın gelecekte, kolon kanserinde tedaviye yanıtı öngören belirteçlerin sayısının ve yeni tedavi yaklaşımlarının artacağı öngörülmektedir. Cilt Kanseri Son birkaç yıl içinde cilt kanseri oranı, kısmen tanı kriterlerindeki değişiklikler ve tarama yöntemlerinin geliştirilmesinden dolayı, aynı zamanda ultraviyole radyasyonadaha fazla maruz kalma gibi davranışsal değişikliklere bağlı olarak hızla artmıştır. BRAF mutasyonu bulunan hastalar için birkaç hedefe yönelik tedavinin onayı ile tedavide ilk atılım gerçekleştirilmiştir. Metastaza uğramış cilt kanserlerinin yaklaşık % 50'si BRAF geninde bir mutasyona sahiptir.V600E en yaygın olanıdır (% 75), ardından V600K (% 20) ve V600R'dir. BRAF mutasyonlarının yanı sıra, NRAS'da aktive edici bir mutasyon, esas olarak daha kötü bir hastalık ilişkili olan tüm vakaların yaklaşık % 20'sinde bulunabilir. BRAF ilaçlarının sınırlı ve uzun vadeli etkisine bağlı olarak, tedavi sonuçlarını iyileştirmek için farklı stratejileri birleştirmek için çaba sarf edilmektedir. Umut verici bir yaklaşım, BRAF ve MEK ilaçları birleştirilerek MAPK yolunun tam baskılanmasıdır. Kanser ilaçları Dabrafenib ve trametinib kombinasyonu için yapılan bir çalışmasının ilk sonuçları, dabrafenib+trametinib ile birlikte yaklaşık 9 ayda sadece dabrafenibile 5.8 aya kadar sağkalım artışı ve daha az toksik etki gösterdi. Yumuşak Doku Tümörleri İnsan yumuşak dokutümörlerinin içinde, özellikle sindirim sistemi tümörleri kanser ilacı olan imatinib ile hedefe yönelik tedavi olasılığına karşı daha ilginç hale gelmiştir. 1998'de KIT mutasyonlarının keşfi, modern bir bakış açısına yol açmıştır. Tüm sindirim sistemi tümörlerinin yaklaşık %85'i daha sık KIT mutasyonu veya daha nadir görülen trombosit kaynaklı büyüme faktörü reseptörü alfa mutasyonu sergiler. KIT mutasyonlarının çoğu ekzon 11' de ve PDGFR alfa mutasyonlarının çoğu ise ekzon 18'de saptanır. Ekzon 11'de KIT mutasyonu olan tümörler imatinibe en çok duyarlıdır ve ekzon 18'de bir PDGFR alfamutasyonu olan tümörlerin bu tedaviye dirençli olduğu görülmektedir. Ekzon9'daki bir KIT mutasyonu olan tümörlerin daha uzun bir hayatta kalma elde etmek için daha yüksek bir imatinib dozu artırılması gerekir. Moleküler Patoloji Neden Gerekli? Hedefe yönelik tedavinin gelişimi ile klinik çalışmalardaki yeni ilaçların sayısının artması ve patolojik tanı için ortaya çıkan zorluklar kanserin tanı ve tedavisinde çok önemlidir. Şu anda testlerin büyük çoğunluğu dokuya yönelik olduğundan, doğru performansın sorumluluğu patologların elindedir. Güvenilir sonuçlar elde etmek doktor ve teknisyenlerin eğitimi, teknik prosedürlerin kalite kontrolü ve sonuçların entelektüel yorumuna bağlıdır."} {"url": "https://sinirbilim.org/moro-refleksi-dusecekmis-gibi-hissetme/", "text": "Moro Refleksi ve Düşecekmiş Gibi Hissetme Moro refleksi diğer isimleriyle ürkme refleksi veya ürkme tepkisi istemsizce yapılan ve bebeklerde sıkça görülen bir davranıştır. Ernst Moro'nun tanımladığı bu refleks yeni doğmuş olan bebeklerde görülen çok sayıdan biridir ve genellikle 3 veya 4. aydan sonra kaybolur. Moro refleksinin tam olarak ne olduğunu şu videoda görebilirsiniz. Moro Refleksi Bebeklikte Başlar Aslında bebeklikten sonra nadiren de olsa moro refleksi veya farklı tip istemsiz davranışları sergileriz. Pek çok kişi uykuya dalarken düşecekmiş gibi olup bir anda irkilmiştir. Çok nadiren olduğu takdirde bunları yaşamak normaldir. Moro refleksinin yanında miyoklonik kasılmalar da uykuya dalarken görülen bir diğer istemsiz harekettir. Tam uyuyacağınız anda bir anda bacağınıza bir titreme gelir ve irkilirsiniz. Beyin bazen uykuya geçiş esnasında yaşanan metabolizma yavaşlamasına bağlı solunum hızındaki düşüşü hayati fonksiyonlar için tehlike olarak görür ve vücudu canlandıracak bir titreme sinyali gönderir. Bunun gibi istemsiz hareketlerin hepsinin evrimsel bir kökeni vardır. Evrimsel Bir Geçmişi Var Moro refleksinde yaşanan düşme hissinin çok eskiden ağaçta yaşayan/uyuyan atalarımızdan kaldığı veya bebeklerin taşınırken annelerine yapışıp düşmemesi için geliştiği düşünülüyor. O çağları bir düşünün. Belki yırtıcı bir hayvandan korunmak için veya farklı bir sebepten ötürü ağaçta uyumak zorunda kalıyorsunuz ve beyin buna uyum sağlamak zorunda. Bu uyum için de düşme refleksini geliştiriyor. Ne zaman ağaç üstünde vücudun dengesi bozulup düşecek gibi olsa beyin hemen alarma geçiyor ve uyanıklık haline geçiyor. İkinci ihtimal ise bebek annenin kucağında taşınırken düşecek gibi olup dengesini kaybettiğinde moro refleksi devreye girip hemen bebeğin annesini kucaklamasını sağlıyor. Moro Refleksi Gayet Normal Bir Davranıştır"} {"url": "https://sinirbilim.org/motor-noronlari/", "text": "Motor Nöronları Kısa Süreli Hafızayı Etkiliyor Ders çalışmadan veya bir şeyler öğrenmeden önce yürüyüş yapmayı denediniz mi? Eğer böyle bir alışkanlığınız yoksa bilim insanlarının size bir çağrısı var. Motor nöronları merkezi sinir sistemindeki ara nöronlardan aldıkları bilgiyi kas ve salgı bezi gibi yapılara götürürler. Motor nöronların etkisiyle kas veya salgı bezleri faaliyete geçer. Motor nöronları çok aktif insanların nöron hareketliliği düşük insanlardan daha iyi bir hafızaya sahip olduğu ortaya çıktı. Basel Üniversitesi araştırmacılarının yaptığı son çalışmaya göre motor nöronlarının etkinliğiyle hafıza arasında bir bağlantı olduğu keşfedildi. Bu da demek oluyor ki sadece 15 dakikalık bir yürüyüş motor nöronları aracılığıyla öğrenme performansınızı çok artırabilir. Motor Nöronları Prefrontal Korteksi Etkiliyor Kısa dönem hafıza, bir diğer adıyla çalışma hafızası, öğrendiğimiz bilgilerin 15-30 saniye tutulduğu hafıza türüdür. Buraya kaydedilen bilgiler tekrar edilmezse ve uzun dönem hafızaya aktarılmazsa unutulur. Örneğin, bir arkadaşınız size telefon numarasını verdiğinde bu kısa dönem hafızada saklanır. Eğer numarasını veren kişi hoşlandığınız kişiyse durum değişebilir tabii. Hayvanlarda yapılan araştırmaların sonucunda kısa süreli hafızanın prefrontal korteksin uyarılmasına bağlı olduğu ortaya çıktı. Motor nöronlarının hemen karşısında bulunan prefrontal korteks karar verme, üst düzey düşünme gibi konularda özelleşmiş beyin kabuğunun ön kısmında bulunan bir parçasıdır. Motor nöronları faaliyeti hafızadan ayrı olarak diğer kortikal bölgelerin uyarılmasını da etkiliyor. İleri Okuma: Prefrontal Korteks Hafıza Sorunları için Yürüyüş ve Egzersiz Öneriliyor Motor nöronlarının uyarılması transkraniyal manyetik uyarım tekniği kullanılarak gerçekleştiriliyor. Kısaca açıklamak gerekirse, beynin uyarılması istenen bölgesine bir bobin yaklaştırılıyor. Bobine elektrik akımı verildiğinde oluşan elektromanyetik etki nöronlarının uyarılmasına yol açıyor. Resimde transkraniyal manyetik uyarım cihazının örnek bir resmini görüyorsunuz. Araştırmada elektromanyetik sinyaller yavaşça arttırılarak motor nöronlar uyarıldı. 188 kişi arasından yüksek motor nöron faaliyetine sahip bireylerin kısa süreli hafıza performansının diğerlerinden daha iyi olduğu görüldü. İleri Okuma: Transkraniyal Manyetik Uyarım Tekniği Nedir?"} {"url": "https://sinirbilim.org/mowgli-sendromu/", "text": "Mowgli Sendromu Nedir? Mowgli Sendromu, ismini Rudyarg Kipling'in The Joungle Book kitabının ana karakteri olan Mowgli isimli, bebekken hayvanlar tarafından ormana kaçırılan ve beslenen çocuktan almıştır. Bu kavram romanda olduğu gibi hem toplum hem de ailesi tarafından dışlanmış veya kendi başına büyümek zorunda bırakılmış çocukları tanımlamak için kullanılıyor. Bu sendroma sahip çocuklar sosyal alışkanlıklar kazanamıyor, bireysel davranışlar gösteremiyor, insanlarla empati kuramıyor ve çevrelerinde bulunan hayvanlar gibi davranıyorlar. Köpek Gibi Davranan Bir Çocuk Mowgli Sendromu"} {"url": "https://sinirbilim.org/muhyiddin-ibn-i-arabi/", "text": "Muhyiddin İbn-i Arabi Muhyiddin İbn-i Arabi 1165 doğumlu Arap müslüman düşünür, mutasavvıf ve yazardır. Gençliğinde Endülüs'te bir süre daha kaldıktan sonra, seyahate çıktı. Şam, Bağdad ve Mekke'ye giderek orada bulunan tanınmış alim ve şeyhlerle görüştü. 1182'de İbn-i Rüşd ile görüştü. 17 yaşındaki genç Muhyiddin gerçek bilginin sadece aklımızdan gelmediğine, böyle bir bilginin daha çok ilham ve keşif yoluyla elde edilebileceğine inanmıştı. 1196'da Fas'a gitti. Orada yaptığı Seyahatler sırasında büyük şöhret kazandı. 1198'de tekrar Endülüs'e geçti. 1199-1200'de İlk defa hac için Mekke'ye gitti. Hac'dan sonra Mağrib'de, oradan da Ebu Medyen'in şehri olan Becaye'de bulundu. Bir süre sonra tekrar Mekke'ye geldi ve Ruhu'l-Kuds, Tacu'r-Rasul adlı eserlerini yazdı."} {"url": "https://sinirbilim.org/multipl-skleroz/", "text": "Dünyada En Sık Görülen 3. Sinir Sistemi Hastalığı: Multipl Skleroz Multipl sklerozun dünyada en sık görülen 3. sinir sistemi hastalığı olduğunu biliyor muydunuz? Peki nedir bu hastalık, kimlerde görülür, MS'i neler tetikler, biz MS' in ne kadar farkındayız ve güncel tedavi yöntemleri nelerdir? Multipl Skleroz Nedir, Nasıl Gelişir? MS yani multipl skleroz dünya çapında yaklaşık 2,5 milyon insanı etkileyen, merkezi sinir sisteminde yani beyinde ve omurilikteki hücrelerin hasarı sonucunda meydana gelen, seyrinde alevlenme dönemleri ve ataklar görülebilen ilerleyici inflamatuvar bir hastalıktır. Hastalık seyri ve atak sayısı hastadan hastaya değişkenlik gösterir. MS'i açığa çıkaran kesin neden ve genetik köken tam olarak bilinmemekle birlikte hastalık çevresel etkenlerden, çevre kirliliği ve virüslere bağlı enfeksiyonlardan kaynaklanabilir, strese bağlı olarak açığa çıkabilir. Yapılan araştırmalar sonucu ailesinde multipl skleroz öyküsü olan bireylerde MS görülme oranının diğer insanlara göre %3 daha fazla olduğu saptanmıştır. Klinik tipi ağır seyir göstermeyen, sık atak geçirmeyen birçok hasta egzersizlerini aksatmayarak, kontrollerini yaptırarak doğru doz ve ilaç tedavisiyle yaşamlarını kısıtlanmalar olmadan rahatlıkla sürdürebilmektedir. Multipl Skleroz İle İmmünolojik Sistem İlişkisi Açık yaralar, bazı kimyasallar, çevre kirliliği ve hijyenik olmayan beslenme gibi sebeplerle çevreden alınan vücuda zararlı patojenler ve virüsler vücutta yabancı madde olarak tanımlanır, vücudun bağışıklık ve savunma sistemi yani immünolojik sistemi uyarır. Bu yabancı maddelerin genel adı antijendir. İmmünolojik sistem antijeni yok etmek için vücutta savunma maddeleri üretir ve harekete geçirir. Bunlar ise antikorlar, T-hücreleri ve mediatörler adı verilen maddelerdir. Bu maddeler antijenlerle etkileşerek inflamatuar tepkimeler gelişir. Sonuç olarak yabancı madde vücuttan temizlenmiştir, antikor ve diğer mediatörlerin tepkimesi immünolojik sistem tarafından sonlandırılır. Sağlıklı inflamatuar tepkimeler hasar gören yapının onarılarak eski sağlam haline dönmesini destekleyerek dokuda iyileşme ve onarım sağlarken MS ve diğer otoimmün hastalıklarda inflamasyon kontrol edilemez ve yapısal bozukluklara sebep olur. Multipl skleroz hastalığında immünolojik sistem dengesi bozulmuştur, kanda bulunan sistemik antikorlar ile inflamatuar reaksiyonlar devam ederek merkezi sinir sisteminde kalıcı hasarlar bırakır. Hastalık beyinde sinir hücrelerini bir kılıf gibi sararak koruyucu zar görevini gören miyelin kılıflara hasar verir. Kılıfın tahrip olduğu yerlerde dokular sertleşerek plak denilen yapıları oluşturur. Sertleşme sonucu plaklar beyinin ve omuriliğin beyaz madde ihtiva eden farklı bölgelerinde görülebilir. Hastalığın adı buradan gelmektedir; Multiple Skleroz 'çoklu sertleşme' anlamına gelir. MS'te tanı, görülen bulgulara ek MR'da plaklara rastlanmasıyla konur. Kadın Ve Erkeklerde MS Oranı MS'in toplumdaki cinsiyet dağılımına bakıldığında otoimmün kökenli birçok hastalık gibi multipl skleroz da kadınlarda erkeklere göre daha fazla görülür. Hatta bu oran bazı araştırmalarda 3 kata kadar çıkmıştır. Bunun sebebi kadınların hormonal denge olarak erkeklere göre farklı özellikler taşımasıdır. Hormonal dalgalanmalar immünolojik zincirin bozulmasıyla MS'e yatkınlığı arttırır. Multipl Skleroz Atakları Hastalar çoğunlukla geçirdikleri ilk atak sonrası doktora başvururlar. Atak ani gelen yorgunlukla birlikte kol-bacak güçsüzlüğü, dengesizlik, görme kaybı, bulanık ya da çift görme, vücudun çeşitli yerlerinde uyuşma karıncalanma ve yanma gibi bulgular verir. Atak sonrası kayıp olan fonksiyonlarda kısmi iyileşme gözlenir fakat yine de her atak hastada kalıcı bir sekel yani hasar bırakır. Kimi multipl skleroz hastalarında ilk atak sonrasında ömür boyu yeni bir atak görülmezken kimisinde ise dinlenme dönemlerini takiben yeni ataklarla seyreder. Stres ve anksiyete de immünolojik sistem dengesini bozarak MS ataklarını tetikleyebilir. Bazen hastada stres-anksiyete gibi psikolojik faktörler, önceki ataklardan kalan sekellerinde etkisi ve fiziksel aktivitede kedisini zorlaması sonucu gerçek atak olmayan fonksiyon kayıpları görülebilir. Buna yalancı atak denir. Kişi bu bulguları gerçek atakla karıştırabilir. Bunun için MS'li kişi bir atağın gerçek atak sayılabilme kriterleri hakkında bilgilendirilmelidir. Gerçek ataklar en az 24 saat boyunca sürerler ve kendilerinden önceki atak ile arasında en az 1 ay olması gerekir. Fakat yalancı atak geçirilmesi kontrole gitmeme sebeplerinden sayılmamalıdır. Atağı tetikleyen faktör bulunmalı, ortadan kaldırılmalı, gerekiyorsa ilaç dozu ayarlaması yeniden yapılmalıdır. MS'te Ağrı Nasıl Olur? MS' te görülen ağrı normal ağrıdan farklıdır ve nöropatik ağrı olarak adlandırılır. Normal ağrı bize hareket sınırı koyarak bizi dinlenmeye teşvik eder ve böylece dokuların daha fazla harap olması önlenmiş olur, yani normal ağrı faydalı ve koruyucu bir amaca hizmet eder. Fakat multipl skleroz ve diğer nörolojik rahatsızlıklarda görülen; hastalığa bağlı gelişen nöropatik ağrılar yararsız hatta zararlıdırlar.Kimi zaman normalde ağrısız hissedilmesi gereken duyu girdilerinin bile şiddetli ağrı şeklinde hissedilmesine neden olarak rahatsızlık hissi verebilir; onu günlük aktivitelerini yapmaktan alıkoyabilirler. Örneğin kişinin eline batan bir iğneyi omzunda şiddetli bir ağrı şeklinde hissetmesine sebep olabilir, gün boyunca omzunu kullanmasına izin vermeyebilir. Bu ağrının zararlı bir etkisidir ve ağrı mekanizmasının amacı dışında gerçekleşir.MS' te ağrı geçici ve süreğen olmak üzere iki başlık altında incelenir. MS'e Bağlı Geçici Ağrı Çeşitleri Trigeminal Nevralji: Yüzde sanki elektrik çarpıyormuş hissi verir ve MS' in ilk belirtileri arasında görülebir. Lhermitte Bulgusu: Başın öne doğru eğilmesiyle boyun kökünden başlayıp omurgadan aşağıya doğru omuriliğin sonuna kadar yayılır, saplanıcı tarzda veya elektriklenme şeklinde hissedilen ağrıdır. Yanıcı, acıyan veya kuşak tarzında saran hisler: Bunlar distezi olarak isimlendirilir ve tamamı nörolojik kökenlidir. Merkezi sinir sisteminin ağrıya verdiği yanıtı düzenleyen ilaçlarla kontrol edilirler. MS'e bağlı süreğen ağrılar ise acıyan, yanıcı, karıncalanma ve iğnelenme tarzında görülen ağrılardır. Tedavileri distezilerin tedavisiyle aynı şekildedir. Spastisite Kaynaklı Ağrı: Nörolojik birçok hastalıkta kasların spazmına ve kramplarına bağlı olarak eklem hareket açıklığının kısıtlanmasına spastisite denir. Eklem yerlerinde gerginlik ve ağrıya neden olur. Tedavisinde uzun süre germe egzersizleri, sodyum- potasyum takviyeleri kullanılır. İlerlemiş vakalarda Baklofen ve Tiznidin gibi ilaçlar yada botoks uygulaması kullanılabilir. MS'te Yorgunluk Ve Diğer Bulgular En sık görülen ve önemli bulgularından birisi olan yorgunluk, MS' i hastaların %90 ında görülür. Bu yorgunluk tipi sağlıklı bireylerin hissettiği yorgunluktan farklı; kronik bir yorgunluktur. Hasta çok efor sarfedilmeyen hafif işlerde bile aniden yorgunluk hissedebilir, kimi zaman uykudan bitkin kalkabilir, ani gelen yorgunluk sebebiyle düşme tehlikesi yaşayabilir. Bunun yanısıra görme bozuklukları, denge kaybı, kas zayıflıkları, hareket bozuklukları, ağrı, bilişsel bozukluklar, uyku bozuklukları, depresyon ve anksiyete bunlardan sadece bir kaçıdır. Bazı ilerlemiş MS hastalarında hastalık kalıcı eklem hareket açıklığı kısıtlılıklarına sebep olabilir. Bu durum kas zayıflığıyla birleşince hastayı tekerlekli sandalyeye bile mahkum edebilir. Multipl Skleroz Tedavisi Nasıl Olur? MS' te tedavi ilaç kullanımı ile birlikte sürdürülen fizik tedaviye dayanır. Tedavinin temel taşlarından en önemlisi hastanın egzersizlerini aksatmadan düzenli olarak yapmasıdır. Hareketliliğin devamlılığı, yorgunluk ve denge problemlerine yönelik germe-kuvvetlendirme egzersizleri, dengenin geliştirilmesine yardımcı denge-koordinasyon egzersizleri, Frenkel egzersizleri, yoga ve pilates gibi çok çeşitli yaklaşımlar mevcuttur. Kimi MS hastasında vestibüler sistem etkileşiminin fazla olması sonucu yataktan oturur pozisyona gelmede, oturma pozisyonundan ayağa kalkmada veya yürürken ani yön değiştirmelerde baş dönmeleri ve mide bulantıları görülebilir. Bunun tedavisi için hastaya Cawthorne-Cooksey egzersizleri verilir. Cawthorne-Cooksey egzersizleri 4 seviyeden oluşur. İlk seviyede hasta yatar pozisyonda iken göz ve baş-boyun egzersizleri, 2. seviyede oturur pozisyonda baş-boyun ve omuz egzersizleri, 3. seviyede ayakta duruş pozisyonunda egzersizler, 4. seviyede ise göz açık yada kapalı şekilde yapılan hareketli egzersizler verilir. Hasta bir seviyeyi tolere edip başarıyla tamamlayınca diğer seviyeye geçilir. Eğer baş dönmesi ve mide bulantısı tekrar nüks ederse bir seviye geriye dönülerek egzersizler yeniden verilir. Egzersiz programı her hastaya özel çizilir ve hastanın gelişimine göre değişiklik gösterebilir. Bilişsel Egzersiz Terapisi Yaklaşimi Bety Tüm bunlara ek olarak son zamanlarda MS'li hastalarda yeni yeni denemeye başlanmış ve iyi sonuçlar alınan bir tedavi yöntemi var, BETY; yani Bilişsel Egzersiz Terapisi Yaklaşımı. BETY aslında romatizmal hastalıklara sahip bireylerde 14 yıldır kullanılmakta olan bir tedavi yaklaşımı. Temel bileşenlerinde hastanın fiziksel farkındalığıyla birlikte duygudurum farkındalığını da arttırıcı etkisinin oluşu bu tedavi yaklaşımının MS'in belirtilerinin tedavisinde fazlasıyla uyumlu olduğunu gösteriyor. Bu tedavi yaklaşımında lider hastadır. Tedavi planı ve seanslar boyunca hastanın kendi kendini kontrol etmesi ve tedaviye aktif katılım göstermesi sağlanır. İlk oturumda hastadan ayrıntılı bir değerlendirme alınır ve hastanın şikayetleri dinlenir. Daha sonrasında bu bilgiler ile tedavi programı çizilir. Hastaya verilen egzersizler onun şikayetleri doğrultusunda şekillenir. Duygudurum Yönetimi"} {"url": "https://sinirbilim.org/multiple-skleroz-nedir/", "text": "Multiple Skleroz Nedir, Hangi Belirtileri Gösterir? Sinirbilimi ile uğraşanların sıkça duyduğu hastalık multiple skleroz , nöronlarımızı korumakla görevli miyelin kılıfın fiziksel olarak hasar görmesi sonucu ortaya çıkar. Kişiden kişiye göre farklılık göstermekle beraber güçten düşme, genel halsizlik, görme bozukluğu, cinsel bozukluklar, kol ve bacaklardaki hassasiyet ve güç kaybı, yorgunluk hissi, konuşmada bozukluklar gibi belirtiler ile gösterir. Miyelin kılıfı, genellikle sinir hücrelerimizi etrafını saran beyaz renkli yağ kümelenmesidir. Sinir sistemimizde işlem gören uyarıların daha hızlı iletilmesini sağlar. Hasar gören miyelin kılıf, beyinde ve omurilikte çok sayıda plak oluşumuna sebep olur, plaklar ise nöronlar arası impulsların iletimini zorlaştırır. MS hastalığı dünyada 3 milyona yakın, Türkiye'de ise 35 bin insanı etkilemektedir. Belirli ataklarla gelmekte ve erkeklere oranla kadınlarda 2 kat daha fazla görülmektedir. Multiple Skleroz Belirtileri Miyelin kılıfın hasar görmesinden dolayı nöronlar arası iletimin yavaşlaması veya kötü etkilenmesi sonucunda ortaya birçok belirti çıkabileceği için MS hastalığı için kesin bir semptom belirlemek yanlış olur. Hastalığın belirtileri kişinin yaşına, cinsiyetine, hastalığın ilerleme durumuna göre değişiklik gösterir. Bu yüzden herhangi iki kişide yukarıda sayılan kriterler birbirine aynı veya yakın olsa bile semptomların aynı düzeyde ortaya çıkması pek mümkün olmaz. Hastalığı diğer birçok hastalıktan farklı kılan özelliği de kişiye özel bir hastalık olmasıdır. Bu nedenle izlenebilirlik açısından tedavi süreci bireysel olarak devam etmektedir. Hastalığın belirtileri genel olarak: halsiz hissetme , güçten düşme, görme bozuklukları, kaslarda sertlik, bölgesel kramplar, ağrı hissi, görme duyusunda azalma, çift veya bulanık görme, idrar tutamama, kabızlık, konuşmada düzensizlik, cinsel düzensizlik, bulantıların fazlalaşması, depresyon veya psikolojik bunalım, uzun olmayan hafıza problemleri, yutma zorluğu ve iştahsızlıktır. Hastalığın Çıkışında Neler Etkilidir? Hastalığın ortaya çıkma nedenleri hakkında kesin bir şey söylenememekle beraber ortaya çıkmasında genetik faktörlerin etkili olduğu bilinmektedir. Yukarıda söylendiği gibi hastalık kişiden kişiye göre farklı biçimlerde ortaya çıkabilir fakat bütün hastalarda ortak görülen etken genetik faktördür. Genetik faktörler: Geçmişte MS hastalığı tanısı koyulan herhangi bir anne veya babanın doğan çocuklarında MS hastalığının görülme olasılığı normal bireylere nazaran 7-10 kat daha fazladır. Bu veriler hastalığın kişiye uğrayabilme olasılığı hakkında genetik faktörlerin büyük bir etkisi olduğunu gösterir. Çevresel faktörler: Tabi ki hastalığın ortaya çıkmasında genetik faktörler tek başına yeterli olmaz. vücudu Organik çözücülere, cıva ve benzeri maddelere, böcek ilacına veya radyasyona maruz bırakmak hastalığın ortaya çıkmasında etkilidir. Hastalığın ortaya çıkmasında geçmişte herpes veya varisella zoster virüslerine maruz kalmanın etkili olduğu yapılan çalışmalarla kanıtlanmıştır. Multiple Skleroz Teşhisi Nasıl Yapılır? MS hastalığı kendini net bir şekilde belli eden bir hastalık değildir, çünkü birçok farklı semptomu olduğu için karmaşık bir teşhis mekanizmasına sahiptir. Hastalığı kesin teşhis edebilecek bir test henüz geliştirilememiştir. Hastalığı teşhis etmek için görüntüleme yöntemlerinden sıkça faydalanılır. MRI filmleri omurilik ve beyin hakkında detaylı görüntüleme yapar, bu yüzden teşhis aşamasında son derece önemlidir. MS hastalığının lezyonları filmlerde diğer bölgelere göre daha soluk bir renkte çıkar. Bunun yanında beyin omurilik sıvısı da incelenebilir. Hekim, hastanın nöronlarındaki ileti hızını, görme ve işitme sinirlerinin ne kadar çalıştığını da ölçebilir. Tedavi Süreci MS hastalığının erken yaşta görülebilme olasılığı yüksek olduğundan dolayı tedavi sürecinin de erken başlaması bir o kadar önemlidir. Hastalık genellikle 20 60 yaş aralığında görülmektedir. Hastalık ne kadar erken yaşlarda başlarsa ciddiyeti de o denli artmaktadır. Tedavinin erken başlaması, hastalığın ileride yol açacağı hasarı minimum seviyeye indirmektedir. Hastalıktan Korunma Yolları"} {"url": "https://sinirbilim.org/multivitamin-takviyeleri/", "text": "Multivitamin Takviyelerini Bırakabilirsiniz Çünkü İşe Yaramıyorlar Halsizliğe, gribe, nezleye karşı multivitamin alıyoruz. Baze hiçbir şeyimiz olmasa bile insanlar sağlıklarını artırmak için multivitamin takviyelerine başvuruyor. Peki gerçekten işe yarıyor mu? Hala daha multivitaminlerin kesin olarak işe yaradığını gösteren bir çalışma bulunmuyor. A, B, C, D, E ve K vitaminleri piyasada çok popülerler ancak yeni bir çalışmaya göre kalp sağlığınıza hiç etki etmiyorlar. 5 farklı ülkede milyonlarca insandan elde edilen sağlık bilgilerine göre multivitamin almak kalp krizi, felç ve diğer kalp damar hastalıklarından ölüm oranını azaltmıyor. Kalp krizi geçirme riskiniz varsa multivitamin alıp almamanız pek önemli değil. Araştırmanın bulguları Amerikan Kalp Birliği'nin kılavuzlarıyla da uyum gösteriyor. Amerikan Kalp Birliği herhangi bir kalp damar hastalığını önlemek için vitamin veya mineral takviyelerinin kullanılmasını tavsiye etmiyor. İleri Okuma: Vitamin Mineral İhtiyacınız Gerçekten Karşılanıyor mu? Multivitamin Takviyeler Sadece Para Kaybı Kim ne derse desin, insanlar bunları umursamıyor. Şu anda Amerikan halkının %30'a varan kesimi multivitamin ürünlerine başvuruyor. Bu ürünleri kullananların birçoğu kalp hastalıklarını önlemek için kullandıklarını belirtiyor. Artık net olarak bu yöntemin işe yaramadığını söyleyebiliriz. Ancak insanları ikna etmek hiç de kolay değil. Bilimsel araştırmalar gerçekleri ne kadar ortaya çıkarırsa çıkarsın insanlar yine sağlıklarını iyileştirme pahasına bu tür işe yaramaz takviyelere paralarını harcayacaklar. Alabama Üniversitesi'nde çalışan araştırmanın baş yazarı Dr. Joonseok Kim insanları ikna etmenin çok zor olduğunu belirtiyor. Vitamin ve mineral takviyelerinin kalp damar hastalıklarını engellemediğini anlatmak hiç basit bir iş değil. Eğer araştırmanın bulguları medyada geniş yankı bulursa belki bu kişiler hastalıkları engellemek için kanıtlanmış yöntemlere başvururlar. Kalp damar hastalıklarını engellemenin en iyi yollarından biri kaliteli beslenme, sigaradan uzak durmak ve spor yapmaktır. İleri Okuma: Omega 3 Haplarının Kalp Damar Hastalıklarına Hiçbir Faydası Yok Fazla Vitamin İdrar Yoluyla Dışarı Atılıyor Ekip, şimdiye kadar kalp hastalıkları riski ve mineral, multivitamin takviyeleri arasındaki ilişkiyi konu alan 18 yayını inceledi. Bu takviyelerde en az 3 tane vitamin veya mineral olması gerekiyordu. Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, Fransa, İsveç ve Almanya'da 2 milyondan fazla insanın sağlık verilerine bakıldı. Tüm katılımcılar ortalama 12 yıl boyunca takip edildi. Böyle bir çalışmayı yapmak hiç kolay değildir. 5 farklı ülkede onlarca bilim insanı yıllar boyunca insanları takip ediyor ve sonuçları kaydediyor. Tüm verilere göz attığımızda gönül rahatlığıyla multivitamin ve mineral desteklerinin kalp krizi, felç veya diğer kalp damar rahatsızlıkları riskini azaltmadığını söyleyebiliriz. Kalp hastalıklarını azaltan birçok şey var ama bu besin takviyeleri onlardan biri değil. Multivitamin ve mineral takviyeleri çok nadir durumlarda vücuda zarar verirler. Çoğu zaman kana karıştıkları gibi fazlası idrar yoluyla vücuttan atılır. Doktorlar kalp hastalığı riski yüksek kişiler için bilimsel olarak kanıtlanmış yöntemler önerirler. Örneğin hafta 2 gün tempolu yürüyüş, belirli yiyeceklerden uzak durma, meyve sebze ağırlıklı beslenmek bunlardan bazılarıdır. Multivitamin ve Diğer Takviyeler Yeterince Kontrol Edilmiyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/munchausen-sendromu/", "text": "Munchausen Sendromu Hastalık Hastalığının Başka Bir Boyutu Munchausen sendromu, hasta bireyin ailesinden ,arkadaşlarından ve sağlık personelinden ilgi görebilmek için kendine zarar vermesi, hastalık bulgularını taklit etmesi ve sık sağlık kuruluşu değiştirmesi durumudur. Bu sendrom ilk olarak 1951 yılında Asher tarafından tanımlanmıştır. Hastalık adını 1720-1797 yılları arasında yaşamış, Karl Fredrich von Munchausen'den almıştır. Munchausen Alman Baronuydu ve Rus ordusunda paralı süvariydi. Rus-Osmanlı savaşından dönüşte arkadaşlarına, komşularına kahramanlıklarıyla ilgili öyküler anlatmaya başlamışlar. Öyküleri o kadar abartılmış ki, sonunda yalan olduğu ortaya çıkınca yalancılığıyla ünlenmiştir. Bu nedenle yalan hastalık öyküleri anlatanları tanımlayan sendroma ismi verilmiştir. Nedeni Tam Olarak Bilinmiyor Her ne kadar Munchausen sendromunu genetik, sosyal ve ailevi birçok görüşe dayandırılsa da nedeni bilinmemektedir ve bu kişiler genelde geçmişinde yeterince ilgi görmemiş veya yakın bir zamanda yalnız bırakılmış, ailesini kaybetmiş, işsiz kalmış, erkek bireylerdir. İlgi yoksunluğundan dolayı ilgi toplayabilmek için hasta rolüne girerler ve bu rolde çok inandırıcıdırlar. Kendilerine seçtikleri hastalığın taklidini o kadar iyi yaparlar ki en zeki doktorları bile kandırabilirler. Hastaların öyküsü yalanlarla doludur, sahte isim verebilir, laboratuvar testlerini değiştirebilirler. Hatta hasta olduğunu inandırabilmek için gırtlaklarını keserek kan kendilerine kusturabilir, derilerinde kesikler açabilir, kendilerine insülin vererek kan şekerini düşürerek şoka girebilir kendilerini digoksin gibi kalp ilaçlarıyla zehirleyerek kalp krizi bile geçirebilirler. Eğer bu kişilerin yalanları doktorlar tarafından fark edilirse hastaneyi ve çalışanları suçlar, hasta olduğuyla ilgili yalanlar söyler, hemen her zaman doktorlar ve hemşirelerle şiddetli tartışmalardan sonra kendi kendine ayrılır, başka bir sağlık kurumuna giderler. Bu döngü bir psikiyatrist tanı koyana kadar onlarca hatta bazı vakalarda yüzlerce olacak kadar sürer. Munchausen Sendromu By Proxy Munchausen sendromunun alt türü olup çocuğun ebeveynlerinin veya çocuktan sorumlu kişilerin gerçekte olmadığı halde çocukta hastalık üretmesi sonucu ortaya çıkan her türlü durumu tanımlar. Çocuğun sorumluluğunu üstlenen kişinin ürettiği hastalık sonucu veya tanı ve tedavi uygulamaları sonucu zarar görür. Çocukta fizyolojik olarak kolaylıkla açıklanamayacak acayip bulguların varlığında ve bu bulgular sadece sorumlu kişilerin yanında oluyorsa bu sendromdan şüphelenilmelidir. Bu kişiler çocuğu cezalandırmak veya çocuğa zarar vermek için değil, çevreye çocukla ne kadar ilgili olduklarını göstermek ve çevrenin takdirini kazanmak için yaparlar. Her ne sebeple olursa olsun çocuklarda ciddi sakatlıklara ve ölüme kadar gidebilecek hastalıklara sebep olurlar. Bu durum çok ciddi bir çocuk istismarıdır ve kanunen suçtur. Munchausen Sendromu Tedavisi"} {"url": "https://sinirbilim.org/mustafa-kemal-ataturk/", "text": "Mustafa Kemal Atatürk Mustafa Kemal Paşa, Soyadı Kanunu'ndan (1934) itibaren Atatürk (19 Mayıs 1881, Selanik 10 Kasım 1938, İstanbul), Türkiye Cumhuriyeti'nin 1923'ten 1938'e değin görev yapmış kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı, mareşal ve daha evvelinde bir Osmanlı subayıdır. Türk Ulusal Hareketi'nin Lideriydi Atatürk, I. Dünya Savaşı sırasında bir ordu subayıydı. Savaş sonunda Osmanlı İmparatorluğu'nun yenilgisini takiben Türk Kurtuluş Savaşı'ndaki Türk Ulusal Hareketi'ne önderlik etmiştir. Kurtuluş Savaşı sürecinde Ankara Hükümeti'ni kurmuş, askeri eylemleriyle İtilaf Devletleri tarafından gönderilen askeri güçleri bozguna uğratmış ve Türkleri zafere götürmüştür. Daha sonra eski Osmanlı İmparatorluğu'nu modern ve laik bir ulus devletine dönüştürmek için politik, ekonomik, toplumsal ve kültürel reformlar başlatmıştır. Liderliği altında binlerce yeni okul inşa edildi. İlköğretim ücretsiz ve zorunlu hale getirildi. Kadınlara sivil eşitlik ve politik haklar verildi. Köylülerin sırtına yüklenen ağır vergiler azaltıldı. Atatürk Hakkında 379 Eser Yazıldı"} {"url": "https://sinirbilim.org/mutfaginizda-kullandiginiz-yag/", "text": "Mutfağınızda Kullandığınız Yağ Gerçekten Sağlıklı mı? Her pazartesi diyete başlayıp kendinize şunu yemeyeceğim, bunu içmeyeceğim diyenlerden misiniz? Diyette yasaklar yoktur, sadece kısıtlamalar vardır. Bu konuyu her besin grubu için konuşabiliriz çünkü her besinin içerdiği bir bileşen bizi toksik düzeyde etkileyebilir veya ileride oluşabilecek bir hastalığın gelişiminde rol oynayabilir. Bazı bilim insanlarına göre, bunlardan en önemlisi yağdır. Kullandığınız yağ sağlığınız için en önemli unsurlardan biridir. Yağın türü ileride çok ciddi hastalıklara yakalanmanızı sağlayabilirken; bir başkası tam tersi etkiye sahip olup koruyucu etki gösterebiliyor. Harvard T.H. Chan School of Public Health'in Epidemiyoloji ve Beslenme departmanında profesör olan Walter Willet, tereyağ hakkında süren çalışmasından, yağlardan bahsetmiş. 2014 yılında Annals of Internal Medicine'de yayınlanan meta analiz çalışmasında, her ne kadar da her yağ kalp damar hastalıklarına yol açar dense de; Willet bu çalışmanın sorununu şöyle açıklıyor: Çalışmada, yağlara özel olarak- doymuş yağ gibi- karşılaştırmada yapmadan, tek sayfaya özetlemeye çalışmışlar; doğru analiz yapamamışlar."} {"url": "https://sinirbilim.org/mutlulugun-norokimyasi/", "text": "Mutluluğun Nörokimyası Mutluluğu nasıl tanımlarsınız? Başarı? Sevdiğiniz arkadaşlarınızla güzel bir akşam yemeği ya da uzun zamandır aradığınız bir kitaba ulaştığınız an? Örnekleri yazının sonuna kadar sıralamadan mutluluğun yazıldığı kadar kolay ortaya çıkan bir his olmadığını da belirterek başlayalım. Mutluluk hissinin oluşabilmesi için uyaranların etkisiyle beynimizde ve bedenimizde birçok mekanizma devreye girer. Şimdi mekanizmaları incelemeden önce beden ile duygusal tepkiler arasındaki bağlantının keşfine yolculuğa çıkalım. Eski Yunanlılar, beden ile duygusal tepkiler arasındaki bağlantıyı keşfeden ilk kişiler arasındaydı. İnsanlar arasındaki kişilik farklılıklarını açıklamak için dört humus; kan, balgam, siyah safra ve sarı safra kavramını ortaya koydular. Dört humusun da her insanda bulunduğunu ve bireylerde dikkate değer kişilik özelliklerini oluşturan bir farklılık yarattığını düşünüyorlardı. Dört humus kavramına biraz daha derinlemesine bakacak olursak şu bilgileri ediniriz. Büyük miktarda kan varlığı, kişinin daha enerjik ve daha neşeli olduğunu yansıtıyordu. Çok fazla miktarda balgam kusurlu, serin ve kayıtsız davranışları ifade ediyordu. Dalak tarafından atıldığı düşünülen siyah safranın bir insanı melankolik veya depresif kılacağı, çok fazla sarı safra ise basit ya da öfkeli bir mizacı simgeliyordu. Bu görüşlerden uzun yıllar sonra fiziksel ve duygusal davranışlar arasındaki bağlantıya bir kez daha odaklanılmaya başlandı. 21. yüzyılda sinirbilim alanı mutlulukların diğer her duygusal deneyimde olduğu gibi uyarıcı etkiler ile beyindeki elektrokimyasal reaksiyonların bir sonucu olduğunu ortaya koydu. Bu sonuç, sinirbilim devriminin bir parçasıydı. Beşinci devrim ise insanlığın ve doğamızın anlayışında Copernicus, Darwin, Freud ve dört humus kavramı için temel oluşturan DNA' nın keşfiydi. DNA'nın keşfi Francis Crick'in şaşırtıcı hipotezi üzerine kuruluydu: Sevinçler ve hüzünler, anılar ve hırslar, kişisel kimlik ve özgür irade duygusu aslında geniş bir davranıştan daha fazlası değildi. Bu davranışlar sinir hücrelerinin bir araya gelmesi ve iletişime geçmesiydi. Bu fikir, sıçanların ve daha sonra insanların beyinlerinde bir ödüllendirme sisteminin varlığının 1960'lardaki keşfi ile desteklendi. Ödül merkezi uyarıldığında, beynin zevk uyandırıcı kimyasallarının serbest bırakılması ile bağlantılı bir dizi bölge harekete geçirilir. Sistemin merkezinde akkumbens çekirdeği bulunur. Beynin bu kısmı, kahkaha ve öfori gibi mutluluk duygularıyla ilişkili karakteristik davranışlardan sorumludur. Akkumbens çekirdeği, serebral korteksten gelen keyifli sinyallere cevap verir ve ventral tegmental alanını keyifli hisler için yakıt olarak kullanır. VTA, sistemdeki çekirdeği ve diğer bölgeleri, zevkle ilişkili bir hormon olan dopamin ile doldurur. Beynin diğer bölgeleri ödüllendirme sistemini tamamlar ve sadece ödül merkezinin amacını değil, belki de mutluluğun kendisinin temelini ortaya çıkarır. Ödül yanıtı sırasında, prefrontal kortekste harekete geçer: Bu, bireyin göreve dikkatini vermesini ve ödülün yol açtığı görevi tekrarlamasını sağlar. Sevdiğiniz bir yemeği yediğinizde, uzun süredir üzerinde çalıştığınız araştırmanız başarı ile sonuçlandığında ya da sevdiğiniz bir kişi ile geçirdiğiniz güzel bir günün ardından rahatlama hissi yaşarken, bu uyaranlar serebral korteks tarafından ödüle layık görülebilir. Başka bir deyişle, evrim teorisinin de ışığında bu uyaranlar faydalıdır. Beyinlerimiz sonuçta bu uyarana yol açan her türlü davranışı tekrar yapmayı öğrenir. Bu durumda mutluluk gibi duyguları, bir organizmanın hayatta kalma şansını artıran motivasyonlar olarak ta tanımlayabiliriz. Dopamin gibi hormonların bizler üzerinde oluşturduğu zevk ve mutluluk hissinin mekanizması henüz tam olarak belli değildir. Ancak tarihin bu noktasında, bilim dopamin ve zevk arasında bir bağlantı olduğunu göstermeyi başarmıştır. Mutluluk hissi oluşturan başlıca nörotransmitterlerin salınımının engellendiği veya azaltıldığı testlerde, zevk hissi veya sevdiğimiz yemeği yediğimizde uyarılan ödül merkezinin aynı etkiyi oluşturmadığı ve işlevlerinin azaldığı da tespit edilmiştir. Yanı sıra, bir durumdan veya tecrübeden de keyif alacağımızı öngörebiliriz. Bu öngörü sırasında dahi dopamin düzeylerinin arttığı gözlemlenmiş ve bize zevk veren davranışları yapma kabiliyetimizin daha da güçlendiği ortaya çıkarılmıştır. Bununla birlikte, mutluluk sadece haz verici bir his değildir. Bundan çok daha karmaşıktır. Araştırmalar aynı zamanda progesteron, oksitosin ve testosteron gibi diğer hormonları, başkalarıyla birlikteyken iyi hissetme ve bağlılık duygusunun oluşması gibi mutluluğun diğer yönlerini üretmeyle de ilişkilendirmiştir."} {"url": "https://sinirbilim.org/mutluluk-hapi-antidepresanlar/", "text": "Mutluluk Hapı Antidepresanların Karanlık Yüzü Teknoloji çok hızlı ilerliyor ve insanlık git gide topraktan uzaklaşmaya başlıyor. Tüm bunların sonucu olarak stres hayatımızın köklü bir parçası haline geldi. Eski zamanlarda stres yok muydu mutlaka vardı ancak günümüzde stres çok farklı bir boyut almış olabilir. Bir de artık hayatımızda antidepresanlar var! Antidepresanlar hem Türkiye'de hem de dünyanın birçok ülkesinde en çok yazılan ilaçlardan biri haline geldi. 2012 yılında Türkiye'nin yıllık antidepresan kullanımı 37 milyon kutuya ulaştı (http://bit.ly/2c8KIXZ). Antidepresanların kullanıcı sayısı da 8 milyona çıktı (http://bit.ly/2bLUazn). Meclis gündemine bile gelen antidepresanlar birçok kişi için mutluluğa giden kestirme yol olarak görülüyor. Ancak bu mutluluğun faturası beklendiğinden daha ağır olabilir. İntihar Düşünceleri Antidepresan Kullananlarda Daha Fazla Görülüyor Danimarka'da Nordic Cochrane Merkezi'nde çalışan araştırmacılar bir rapor yayınladılar. Buna göre ilaç şirketleri araştırmalarda antidepresanların yan etkilerini gizliyorlar! Standart süreçte bir araştırmanın tüm bulguları derlenip FDA gibi düzenleyici kurumlara gönderilmelidir. Sonrasında bu kurumlarca ilacın etkinliği ve verimliliği tartışılmalıdır. Bazı klinik çalışmaların ayrıntılı incelenmesi sonucunda intihar düşüncelerinin ve agresif davranışların görülme sıklığının arttığı görüldü. Özellikle seçici serotonin geri alım inhibitörü ve serotonin/norepinefrin geri alım inhibitörleri incelendi. SSRI kullanan kişiler antidepresan kullanmayanlara kıyasla iki kat daha fazla yan etki yaşadı. 2001 yılında da buna benzer bir olay yaşandı. GlaxoSmithKline'ın Paxil adlı ilacının da zararları gizlenmiş ve yararlı etkileri çok abartılmıştır. British Medical Journal'de yayınlanan bir çalışma ilaç deneylerindeki yanlışları konu almıştı. Bu rapor bilim insanlarının nasıl taraflı bir şekilde rapor yazdıklarını göstermiştir. İlaç araştırmaları ayrıntılı incelendiğinde kavramların da yanlış bir şekilde aksettirildiği görüldü. Örneğin bir antidepresanı kullanan kişide intihar düşüncesi oluştuğunu varsayalım. Bu durum depresyonun ağırlaşması veya duygusal eğilimleri artırır şeklinde yazılıyordu. Kara Kutu Açılıyor University College London'da Dr. Moncrieff de konuyla ilgili önemli açıklamalar yapıyor. Antidepresanların zararlarının tam olarak rapor edilmediğini o da doğruluyor. Araştırma sonuçlarının editörlere gönderilen kısmında çok seçici davranılıyor. Makalede tüm biyolojik süreçler kılıfına uygun bir şekilde yazılıyor. Ancak nihayetinde bu verileri manipüle etmek demektir ve suç teşkil eder. Gizlenen araştırma sonuçları bu kadar önemliyse, bunlara nasıl ulaşıldı? Araştırmacı Peter Gotzsche tüm verilere ulaşmanın hiç kolay olmadığını söylüyor. Öncelikle Avrupa İlaç Kurum'dan 2007 yılında antiobezite haplarının araştırma sonuçlarını istediler. EMA çok net bir şekilde isteklerini reddetti ve araştırmacılara hiçbir raporu vermedi. EMA haplarla ilgili ticari gizlilik konusunu öne sürüyordu. Ancak ortada gizlilik gerektiren hiçbir durum yoktu. Ekip yaptıkları araştırmanın insan sağlığı için çok önemli olduğunu söylemesine rağmen EMA yönetim kurulu hiç ilgilenmedi. Araştırmacılara Bürokratik Engeller Avrupa Parlamentosu bu tür bilimsel araştırmalar için bir şikayet amiri seçmiştir. Bu görevliye ısrarla istek ve şikayet dilekçeleri gitti. Bütün bu uğraşların sonucunda 3 yıl sonra araştırma ekibi istedikleri raporlara ulaşabildiler. Bu durumun akabininde EMA hemen bir açıklama yaptı. Zaten yakında verileri halka açık hale getireceklerini ve ortada gizleyecek bir şey olmadığını ilan etti. Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu 2004 yılında birçok antidepresana uyarı yazısı koydurmuştu. Çünkü antidepresan kullanımı ile intihar düşüncelerinin ortaya çıkmasının bağlantılı olduğu birçok araştırma tarafından ispatlanmıştı. Şüphesiz birçok antidepresanın yan etkilerinin tam olarak ne kadar olduğu biliniyor. Ancak EMA yetkilileri bunlara hiçbir uyarı yazısı koymayı düşünmediler. Antidepresanlar Sorgulanıyor Antidepresanlar hakkında BMJ'de yayınlanan da dahil tüm araştırmaları bir araya getirelim. Büyük resme baktığımızda bu ilaçların artıları ve eksileri ile ilgili çok ciddi sorular çıkıyor. Bazı çalışmalar antidepresanların plasebo etkisinden fazlasını verdiğini gösteriyor. Ancak manipüle edildiği gerçeği de araştırmaların tekrar değerlendirilmesini zorunlu kılıyor. Moncrieff konu hakkında şunları aktarıyor: Benim görüşüm, antidepresanların etkili olduğu ile ilgili gerçekten güçlü kanıtlara ihtiyacımız yok. Elimizde onların zararlı olabileceğine dair pek çok kanıt var. Bu yüzden bu şu anki durumu tersine çevirmeli ve onları reçetelere yazmayı bırakmalıyız. Antidepresanları yerden yere vurduktan sonra neden bu kadar çok tükettiğimizi sorgulayalım. Antidepresanlar bir psikiyatrist tarafından yazılır. Hekiminiz gerek görmedikçe size antidepresan yazmaz. Bu yazımızda hekimlerin veya dergi editörlerinin davranışlarını eleştirmiyoruz. Çok arkada klinik çalışma verilerini değiştirenleri konuşuyoruz. Doktorunuz size antidepresan yazdıysa onu kullanın. Çünkü bir ilacın yararı zararından fazla değilse doktorunuz size reçete etmez."} {"url": "https://sinirbilim.org/mutsuzluk-en-uzun-suren-duygudur/", "text": "Mutsuzluk Neden En Uzun Süren Duygudur? İnsan vücudunda duygular kontrol edilemez bir şekilde belirli hormon ve nörotransmitter maddelerin varlığı sonucunda ortaya çıkarlar. Duygular bir balık misali anlık olarak yakalaması oldukça zor ve güçtür. İnsanlar bazen sebepsiz yere üzülürler, hüzünlü şarkılar çoğu kişi tarafından sevilir. Mutsuzluğun şaşırma, korku hatta sıkılma duygusundan bile 240 kat daha uzun sürebileceğine inanabiliyor musunuz? Daha derine indikçe araştırmacılar bu süre farkının insan hayatında daha önemli olaylarla ilişkilendirilebileceğini düşünüyor. Kısa süreli duygularla kıyaslandığında üzerinde düşünme süresi ve önem derecesi arttıkça mutsuzluk gibi duygular daha kalıcı oluyor. İleri Okuma: Hüzünlü Müzikleri Neden Severiz? Mutsuzluk Gibi Duygular Hayata Uyum Sağlamamızı Kolaylaştırıyor Her bir duygumuz belirli bir olayla başlar ve genellikle duygunun başlangıcını tanımlamak kolaydır. Ancak bu durum hep böyle devam etmeyebilir. Belirli bir duyguyla başlayan süreç zaman içinde farklılaşabilir tamamen farklı bir hal alabilir. Bazen duygunun yoğunluğu birden bire ortadan kalkabilir ve geri gelmeyebilir bazı zamanlar ise daha güçlü bir şekilde tekrar ortaya çıkabilir. Belçika'da Leuven Üniversitesi'nde yapılan araştırmalarda bilim insanları 233 lise öğrencisine son zamanlarda yaşadıkları duygusal olayları zamanlarıyla birlikte kaydetmelerini söyledi. Katılımcılar arasındaki kız erkek oranı neredeyse yarı yarıyaydı ve yaş ortalaması 17'ydi. Araştırmacılar daha sonra katılımcılara duygularınızla nasıl başa çıkıyorsunuz gibi detaylı yanıt gerektiren sorular sordu. 27 Duygudan En Uzun Süreni Mutsuzluk Gelelim araştırmanın sonuçlarına. Katılımcıların bahsettiği söz konusu 27 duygudan en uzun süreni mutsuzluk çıkarken, utanç, şaşırma, korku, tiksinme, can sıkıntısı, küçük düşürme gibi duygular çok daha kısa süreli olduğu görüldü. Mutsuzluk duygusu eğer yoğun yaşanırsa diğer duygulardan 240 kat daha uzun sürebiliyor. Araştırma ekibi aynı zamanda benzer duygular arasında duygunun yaşanma süresinin önemli bir ayırıcı unsur olduğunu da keşfetti. Örneğin, suçluluk duygusu utançtan daha uzun sürerken, endişe duygusu da korkudan daha uzun süreliydi. Bir duygunun süresini belirleyen daha önemli bir unsur onun hayatımızdaki öneminden geliyor. Genellikle kısa süreli duyguların hayatımızdaki önemi çok fazla olmuyor ve üzerinde pek düşünülmüyor, diğer taraftan uzun süreli duygular hayatımızı şekillendirmede önemli bir yere sahiptir. Uzmanlar duygunun süresini ve yoğunluğunu belirleyen etkenin bu duygunun bağlı olduğu olayların veya seçimlerin hayatımızda karşımıza çıkma olasılığı olduğunu söylüyor. Bir diğer deyişle bir duyguyla ilgili olaylar hayatımızda ne kadar çok yer ediyorsa o duygu daha uzun süreli oluyor. Kadınlar Duygularını Daha Uzun Yaşıyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/muzigin-tekrarlari/", "text": "Müziğin Tekrar Eden Kısımlarını Neden Severiz? Hayatın bir vazgeçilmez bir parçası olan müzikle ilgili bilinmeyen ve merak edilen çok önemli bir nokta var. Bir şarkının veya melodinin için tekrar tekrar çalan kısımları insanlar neden seviyor? Zaten şarkının o bölümünü bilmiyor muyuz? Bir dakika önce dinlediğimiz yeri dinlemekten neden keyif alıyoruz. Psikologlar insanların tecrübe ettikleri şeylere doğru eğilimleri olduğunu söylüyorlar. Bu durum 1960'larda Robert Zajonc tarafından salt maruz kalma etkisi olarak tanımlanmıştır. Görünen o ki kişiler müzik dinlerken burayı daha az önce dinlemiştim yerine bu kısmı çok seviyorum diye düşünüyorlar. Salt maruz kalma etkisinden büyük müzikte tekrarın özel rolünü gösteren başka etkenler de var. İleri Okuma: Müzik ve Beyin Normal Konuşmalar Şarkı Haline Getirildi California Üniversitesi'nde çalışan psikolog Diana Deutsch bazı konuşma kayıtlarını şarkı haline getirmeyi amaçladı ve araştırmasında kişilere bu sesleri çeşitli şekillerde dinletmiştir. Seslerin sıradan konuşmadan hiçbir farkı yoktu ama bazen imkansız denecek kadar kulağa tuhaf gelebilmekteydi. Deutsch araştırmasında konuşmalardaki birkaç kelimeyi tekrarlar haline getirmek istedi ve bu kelimeler bir nevi şarkının içinde nakarat görevi gördü. Dinleyici tekrarlayan kısma geldiğinde konuşmadan çok bir şarkı dinliyormuş gibi görünüyordu. Dönüşüm gerçekten tuhaftı. Başta günlük konuşmadan hiçbir farkı olmayan sesler birkaç sözcüğün tekrar etmesiyle şarkı gibi algılanmaya başlanmıştı. Tekrar aslında kişilerin algısal nöral ağlarını değiştirerek seslerin müzik olarak algılanmasını sağlıyor, kelimeler kulağa şarkı sözleri gibi geliyor. Deutsch'un yaptığı deney müzikalleştirmenin dikkatimizi sözcüklerin anlamından parçanın akışına ve ritmine nasıl yoğunlaştırdığını gösteriyor. Müziğin İçindeki Tekrarlar Tahmin Etmeyi Kolaylaştırıyor Müziği müzik yapan öğelerden biri de aslında tahmin yürütmedir. Müziğin içinde hiç tekrar olmadığında dinleyici şarkı içindeki hiçbir söz ve melodiyi tahmin edemez. Ancak müziğin içinde tekrarların olması kişilerin tahmin yürütmesini kolaylaştıracağından onların daha hoşnut olmalarını sağlayacaktır. Örneğin, Ayten Alpman'ın Söyle Buldun mu adlı meşhur şarkısında söyle kelimesini duyduğunuz anda sözlerin devamını içinizden söylemeye başladığınızı fark edecek ve içten içe bundan keyif alacaksınız. Tahminler Doğru Çıkınca Dopamin Salgılanıyor Müzikten keyif almamızı sağlayan beyin bölgesi akkumbens çekirdeğidir. Akkumbens çekirdeği korpus striatumun sınırında bulunur ve hipotalamusun arka tarafında kalır. Beynin iki yarımküresi de kendi akkumbens çekirdeğine sahiptir. Bu çekirdekler merkez ve kabuk olarak iki yapıdan oluşur. Her birinin ayrı hücre morfolojisi ve işlevi vardır. Müzik dinlemek nükleus akkumbens aracılığıyla ödül merkezini uyarır ve bizim keyif almamızı sağlar. Amidgala ve diğer beyin alanlarıyla beraber duygudurumumuzu yönetir. Merkez ve kabuk kısımlarında çeşitli dopamin reseptörleri yer alır: D1 tipi ve D2 tipi medium spiny nöronları. Medium spiny nöronları 200-300 tane dendrite sahiptir ve bu şekilde çok sayıda nöronu birbirine bağlayabilir. Akkumbens çekirdeğinin yapısındaki farklı dopamin reseptörleri farklı bilişsel işlevlerin gerçekleştirilmesine imkan sağlar. Bu işlevlerden bazıları motivasyon, memnuniyet, haz alma, ödül, öğrenme ve hatta bağımlılık. Son yıllarda yapılan araştırmalar akkumbens çekirdeğinin korku, dürtüler ve plasebo etkisinde aktif olduğunu göstermiştir."} {"url": "https://sinirbilim.org/muzik-aleti-calmak-suzuki-yontemi/", "text": "Çocuklara Müzik Aleti Çalmayı Öğretmenin En Kolay Yolu: Suzuki Yöntemi Teknolojinin alabildiğine yaygınlaştığı günümüzde çocuklarımızı telefondan, bilgisayardan uzaklaştırıp çeşitli hobilere yönlendiremiyoruz. Örneğin çocuğa bir müzik enstrümanı çalmayı öğretmek, satranç öğretmek bazen imkansız hale geliyor. Onun için bilgisayarda oyun oynamak daha eğlenceli görünüyor ama hem beyin gelişimi hem de sosyalleşmesi açısında ebeveynler çocuklarına çeşitli beceriler kazandırmak istiyorlar. Çocuklara bir müzik enstrümanı çalmaya öğretmek için 1940'larda Japon bir kemancı ve öğretmen olan Shinichi Suzuki çok başarılı bir yöntem geliştirdi. Suzuki yöntemi adı verilen bu teknik 1960'ların ortalarında Amerika'ya getirildiği ve o zamandan beri dünyanın birçok ülkesinde çocuklar, anne babalar ve öğretmenler tarafından büyük bir hevesle kullanılıyor. Suzuki'nin çocuklara çeşitli enstrümanları çalmayı öğretmeye yönelik yöntemi aslında psikolojideki sosyal bilişsel öğrenme ilkelerine çok benziyor. 1986 yılında Albert Bandura gözlem yoluyla gerçekleşen sosyal bilişsel öğrenme ilkelerini açıkladığında büyük ses getirmiş ve psikoloji alanında adından epeyce söz ettirmişti. Sosyal bilişsel öğrenmede çocuklar sadece gözlemleyerek belirli davranış kalıplarını öğrenebiliyorlardı. Buna en iyi örneklerden biri 13 aylıkken televizyondaki golf oyuncularını izleyerek golf oynamayı öğrenen Jack'tir. Jack sadece 13 aylıkken 5 metreden topu deliğe sokabiliyordu. Suzuki yöntemi ile Bandura'nın sosyal bilişsel öğrenme ilkeleri birbirleriyle çok örtüşüyor demiştik. İkisinin en büyük ortak özellikleri dikkatli gözlem, belleğe kaydetme, gözlemlenen davranışı taklit etme ve davranışı gerçekleştirmek için çocuğun güdülenmesidir. Dikkat Örneğin çocuğunuza keman çalmayı öğretmek istiyorsunuz. Öncelikle çocuğunuza siz rol modeli olmalısınız. Suzuki, anne babalara sadece çocuk, anne babasına baktığında ve dinlediğinde keman bilgilerini öğretmelerini öneriyor. Çocuk yerde yuvarlandığında, yerinde zıpladığında, geri geri yürüdüğünde ya da konuyla ilgisiz şeylerden bahsettiğinde anne babalara durmalarını söylüyor. Çocukları Suzuki yöntemine başlatmak için önerilen yaş kızlar için 3, erkekler için ise 4. Ancak anne babalar, 3-4 yaşındaki çocukların dikkatlerini toplama süresinin genellikle 30 saniye ila birkaç dakika arasında olmak üzere kısıtlı olduğu konusunda uyarılıyor. Hafıza Suzuki, anne babalara, bilgileri çocukların anlayabileceği şekilde vermelerini söylüyor. 3 4 yaşındaki bir çocuğun sözel becerileri ya da hafızası tam anlamı ile gelişmediği için, sözel talimatlara fazla yer verilmez. Bunun yerine çocuğa keman dersi, oyun ve egzersiz yoluyla verilir. Örneğin, çocuklara kemanı nasıl tutacakları, yayı nasıl tutacakları ve parmaklarını nasıl basacakları, önce ellerin kullanıldığı oyunlarla öğretiliyor. Çocuklar, nota okumayı ancak büyüdüklerinde ve keman çalma konusunda biraz teknik kazandıktan sonra öğreniyorlar. Taklit Etme Suzuki yöntemi için çocukların, fiziksel olarak istenen davranışları yapabilecekleri ve öğretmen ile anne babalarını taklit edebilecekleri en erken yaş olan 3 4 yaşlarında keman dersine başlamaları öneriliyor. Kızlar fiziksel olarak erkeklerden daha erken olgunlaştıkları için, daha erken başlayabiliyor. Başka enstrümanların gerektirdiği fiziksel beceri daha fazla olduğu için, başlama yaşları değişiyor; piyano, 4 5 yaş, çello, 5 yaş, flüt, 9 yaş. Tahmin edebileceğiniz gibi 3 4 yaşındaki çocuklar, önce minyatür enstrümanlarla başlıyor ve büyüdükçe daha büyük enstrümanlara geçiyor. Güdülenme Suzuki, anne babaların en önemli rolünün, çocuğu anne babanın yaptıklarını gözlemlediği ve taklit ettiği için ödüllendirmek olduğuna dikkat çekiyor. Suzuki, küçük çocukların motivasyonunu yüksek tutmak için çeşitli yöntemler öneriyor: Çocuk için faal ve ilgili bir model olun, çocuk için eğlenceli olan keman oyunları oynayın, rekabet içeren oyun ve derslerden kaçının ve çocuğu asla ulaşabileceği seviyenin ötesine itmeyin."} {"url": "https://sinirbilim.org/muzik-dinlemek-beyni-gelistirebilir/", "text": "Ritmi Takip Ederek Müzik Dinlemek Beyni Geliştirebilir Yolda yürürken, ders çalışırken, spor yaparken çok sıradan işlerimizde dahi çoğumuz müzik dinleriz. Araştırmacılar buradan yola çıkarak hareket ve müziği birleştirmenin beyin işlevleri için yararlı olduğunu düşünmeye başladılar. Müzik dinlemek ile ilgili yapılan araştırmalar ritmi takip ederek müzik dinlemek ile bilişsel işlevler arasında pozitif bir bağlantı olduğunu keşfetti. Sinirbilim uzmanları son araştırmalarında müziğin ritmine göre hareket etmenin beynin hareket işlevlerini olumlu etkilediğini ortaya çıkardılar. Avrupa Birliği tarafından desteklenen 'Beat Health' adlı proje müziğin ritmik uyarımının hareket ve yürüyüş üzerindeki yararlarını ortaya çıkarmayı hedefliyor. Müzik Dinlemek ve Ritmi Takip Etmek Çok Yararlı Beynin hareket işlevlerinden sorumlu motor nöronlarının koordinasyonu vücuttaki tüm hareket işlevlerini yöneten mekanizmadır. Motor nöronlarında gerçekleşen hasarlar distoni gibi günlük hayatı çok zorlaştıran rahatsızlıklara sebebiyet verebiliyor. Parkinson hastalığı gibi nörodejeneratif hastalıklarda da beynin motor nöronları zarar görebiliyor ve titreme, kas sertliği, yürümekte zorlanma gibi çeşitli rahatsızlıklar oluşabiliyor. Projenin en son aşamasında bireylere müzikal ritim sağlayabilecek bir akıllı telefon uygulaması geliştirmek yer alıyor. Bu uygulamanın yarattığı ritim beynin motor nöronlarının performansını artırabilecek. Böylelikle basit bir akıllı telefon sayesinde yürüyüşlerimizden egzersizlere kadar çok sayıda kas faaliyetinden daha fazla fayda sağlayabileceğiz. Ayrıca, ilerleyen zamanlarda internet tabanlı bir bilgi paylaşım ağının yürürlüğe konması da planlanıyor. Bu sayede bireylerin hareket performansı araştırma merkezine gönderilerek uygulamanın daha da geliştirilmesi mümkün olacak. Aslında bireyler bu uygulamayı kullanırken projenin tüm verilerine ulaşabiliyor ve kendi durumlarını istedikleri zaman denetleyebiliyorlar. Akıllı Telefon Uygulamaları Geliştiriliyor Projenin başlangıç aşamasında araştırmacılar öncelikle hareket üzerinde ritmik uyarımın etkisini iyice anlamaları gerekiyor. Ancak bu sayede geliştirilecek uygulamadan en yüksek düzeyde verim alınabilir. Projenin bir sonraki aşamasında tüm verilerin toplandığı ve internet üzerinden verilerin bütün kullanıcılarla paylaşılabileceği bir bilişim platformu oluşturmak var."} {"url": "https://sinirbilim.org/muzik-egitimi-kadar-onemli/", "text": "Müzik Eğitimi Neden Bu Kadar Önemli? Müziği sevmeyenimiz yoktur sanırım, anlık bile olsa hafif bir müzik açılması o an neşemizi yerine getirebilir. Ciddi bir müzik eğitimi alan kişiler için müzik çok daha fazla anlam kazanıyor. Son yapılan araştırmalar çocuklarda müzik eğitimi ile diğer bilişsel kabiliyetler arasında güçlü bir bağlantı olduğunu gösteriyor. Kanada Ontario'da McMaster Üniversitesi'nde çalışan Laurel Trainor ve ekibi müzik eğitimi alan ve almayan okul öncesi çocuklarda kıyaslamaya dayalı bir araştırma yürüttüler. Eğitim alan çocukların beyinleri ses tanıma testlerine daha fazla cevap verirken, eğitim almayan çocukların beyinlerinde bu oran gözlenmedi. Çalışma müzik eğitiminin çocukların beyinlerinde işitsel korteksi geliştirdiğini gösteriyor. Bu zaten beklenen sonuçtu asıl soru: Müzik eğitimi düşünme ve algılama gibi kabiliyetleri nasıl etkiliyor? Müzik Eğitimi Beyni Geliştiriyor Trainor bu soruya da evet diyor. Bir ya da iki yıllık bir müzik eğitimi bile hafıza ve dikkat seviyelerinde artışa sebep oluyor. Bunun nedeni herhangi bir müzik aleti kullanırken beynimizin dinleme ve hareket yeteneklerini beraber kullanmasından kaynaklanıyor. Bir müzik aleti çalarken beyninizin nerdeyse tamamını kullandığınızı biliyor muydunuz? Gelin beraber bakalım. Notayı karşınıza aldınız, beyninizin arka lobu ve birincil görsel korteksiniz çalışıyor. Çalacağınız notanın ön hazırlığını yaptınız bu esnada planlamayla ve karar vermeyle ilgili olan ön lob çalışıyor. Çalmaya başladığınız an duyma ve hafızayla ilgili olan yan loblar devreye giriyor. Aynı zamanda kas hareketlerinizden sorumlu paryetal lob ve beyincik de devrede. Neyse daha fazla uzatmayalım müzik dinlerken değil ama müzik çalarken beyninizin çok fazla yeri büyük bir dikkatle çalışmak zorunda. Bilişsel İşlevler Daha İyi Oluyor Harvard Üniversitesi bilim insanlarında Gottfried Schlaug da müzik eğitiminin bilişsel etkilerini araştıranlardan biri. Schalug erken yaştaki müzik eğitiminin gelişmiş hareket ve işitsel yeteneklere ayrıca bunlarla beraber sözlü ve sözsüz akıl yürütme yeteneklerinin önünü açtığını söylüyor. Disleksik çocuklarda yapılan araştırmalar ise müzik eğitimi ile dil gelişimi arasındaki güçlü ilişkiyi gözler önüne seriyor. Temel müzik algısını geliştiren bir müzik uğraşı disleksik çocuklarda bazı dil gelişimi bozuklarını iyileştirebiliyor. Schlaug müzik kulağı olmayan bireylerde ön ve yan loblar arasında bulunan 'arcuate fasciculus' adlı kavisli bir lifli bölge yok denecek kadar azdır. Bu bölgenin azalması veya ciddi zarar görmesi afazi gibi çeşit dil sorunlarıyla ve disleksiyle bağlantılı olduğu biliniyor. 10-13 Yaş Aralığı Nöral Değişimler için Çok Önemli Ohio Üniversitesi'nde çalışan Antoine Shahin'in yaptığı bir araştırma gösteriyor ki, bir kişi anlamlı ve ahenkli sesleri defalarca dinlediğinde ilgili nöronların o seslere verdiği tepkiler diğer seslerden daha fazla oluyor. Antoine Shahin'in çalışmalar müzik dinlemeyle oluşan nöral değişikliklerin yaşla beraber arttığını ve bu artışın 10-13 yaş aralığında en yüksek düzeye ulaştığını gösteriyor. Kendim de ney üfleyen biri olarak itiraf etmeliyim en ilginç bulgular Toronto Üniversitesi'nden geliyor. Glenn Schellenberg'in araştırmaları müzik eğitiminin doğrudan bir kişiyi daha zeki yapıp yapamayacağı konusuna odaklanıyor. Aslında bu tür değerlendirmeleri yapmak çok zordur çünkü IQ seviyesine etki edebilecek birden fazla etmen mevcuttur. Aile geliri ve eğitimi dahi bu etmenlerden bazılarıdır. Schellenberg müzik dinlemenin bazı bilişsel testleri çözmede kısa süreli bile olsa kişiye yardımcı olduğunu keşfetti. Çocuklara verilen müzik derslerinin ise onlarda daha uzun süren bilişsel başarılara yol açtığını söylüyor. Yetişkinlerde de müzik eğitiminin aynı sonuçları doğurup doğuramayacağını söylemek şimdilik zor. Müzik Eğitimi Her Yaştan İnsana Yarar Sağlıyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/muzik-ve-beyin/", "text": "Müzik ve Beyin Bir müzik aleti çalmanın beyne sayısız yararı var. El-göz koordinasyonundan, sesleri daha iyi analiz etmeye kadar günlük hayatımızın bir parçası olan çoğu işlevi geliştiriyor. Ne kadar erken yaşta başlanırsa da o kadar çabuk öğreniliyor. Günde yarım saatinizi ayırarak bir enstrüman öğrenmek mümkün, en azından küçük yaştaki çocuklarımızı, kardeşlerimizi bu konuda eğitmeliyiz. Küçük yaştaki çocuklara müzik aleti çalmayı öğretmek için Suzuki yöntemini deneyebilirsiniz. Nietzsche'nin dediği gibi Müziksiz bir hayat hatadır. Müzik, Hafıza Merkezi Hipokampüsü Geliştiriyor Hipokampüs hafıza süreçlerin çok kritik bir role sahip şekli deniz atına benzeyen beyin parçasıdır. Hipokampüs nöron ve sinapslarının nasıl organize olduğu hem hücresel seviyede hem sistemsel ölçüde yoğun bir araştırmaya tabi tutulmuştur. Şüphesiz bunda yeni nöronların hipokampüse katılışının gerçekleşmesi de çok önemlidir. Aynı zamanda bu bölge beyin yapıları arasında kriz/nöbetlere, kalp ve damar sorunlarına en hassas yapıdır. Şeker hastalığından Alzheimer hastalığına kadar pek çok hastalıkta hipokampüs bundan ciddi derecede etkilenir. Müzik aleti çalarak bu bölgenin geliştirilmesi birçok hastalığın da önüne geçebilir. Nükleus Akkumbens Akkumbens çekirdeği korpus striatumun sınırında bulunur ve hipotalamusun arka tarafında kalır. Beynin iki yarımküresi de kendi akkumbens çekirdeğine sahiptir. Bu çekirdekler merkez ve kabuk olarak iki yapıdan oluşur. Her birinin ayrı hücre morfolojisi ve işlevi vardır. Müzik dinlemek nükleus akkumbens aracılığıyla ödül merkezini uyarır ve bizim keyif almamızı sağlar. Amidgala ve diğer beyin alanlarıyla beraber duygudurumumuzu yönetir. Merkez ve kabuk kısımlarında çeşitli dopamin reseptörleri yer alır: D1 tipi ve D2 tipi medium spiny nöronları. Medium spiny nöronları 200-300 tane dendrite sahiptir ve bu şekilde çok sayıda nöronu birbirine bağlayabilir. Akkumbens çekirdeğinin yapısındaki farklı dopamin reseptörleri farklı bilişsel işlevlerin gerçekleştirilmesine imkan sağlar. Bu işlevlerden bazıları motivasyon, memnuniyet, haz alma, ödül, öğrenme ve hatta bağımlılık. Son yıllarda yapılan araştırmalar akkumbens çekirdeğinin korku, dürtüler ve plasebo etkisinde aktif olduğunu göstermiştir. Beyincik"} {"url": "https://sinirbilim.org/muzik-yaslilarda-hafizayi-guclendiriyor/", "text": "Müzik ve Beyin Uyarılarının Birlikte Çalışması Yaşlılarda Hafızayı Güçlendiriyor Hayatımızda oldukça büyük öneme sahip olan müzik kavramının beynimiz için de aynı derecede önemli olduğunu biliyoruz. Müzik, insanlarda farklı duygu ve düşüncelerin ortaya çıkmasına ve hatta beynin çalışma sisteminin değişmesine kadar varan etkiler yapabiliyor. Bilişsel yeteneklerin büyük oranda kaybedildiği Alzheimer hastalığında bile müzikle uğraşmış insanların müzikal yeteneklerinin oldukça az zarar gördüğü, neredeyse hiçbir şey hatırlamayan hastaların eskiden öğrendikleri ezgileri kolaylıkla hatırlayabildikleri biliniyor. Müzik Anıları Harekete Geçiriyor Son yapılan bir araştırma ise müziğin olumlu bir etkisini daha ortaya çıkardı. Kişinin geçmişte sevdiği müzikler, eski anılarını harekete geçirmeye yardımcı olabiliyor. Yeni çalışma raporları, cerrahi işlem gerektirmeyen beyin uyarıları ile kişinin sevdiği müziklerin birleşiminin, eski anıların hatırlanmasına yardımcı olduğunu gösteriyor. Araştırmada MCI'li yaşlı hastaların ruhsal durumunun iyileştiği gözleniyor. İleri Okuma: Müziğin Beyne Etkileri Müzik ile Beyin Uyarımı Birleştiriliyor Hafif Kognitif Bozukluk hastalarında bellek gelişimini sağlamak için müzik terapisi ile beyin uyarımı birleşimini hedefleyen ilk çalışma gerçekleştirildi. Bu çalışmanın, Alzheimer gelişme riski yüksek MCI hastaları için ekonomik ve kullanımı kolay bir tedavi geliştirmenin yolunu açabileceği düşünülüyor. Çalışma, Baycrest'in Rotman Araştırma Enstitüsü bölüm başkanı yardımcısı ve kıdemli bilim adamı olan Dr. Claude Alain tarafından yapıldı. Kafatası boyunca çok düşük yoğunlukta bir akım ileten, non-invazif ve ağrısız bir beyin uyarımı yöntemi olan Transkraniyal Doğru Akım Uyarımı ile birlikte, geçmişte keyif aldıkları müziklerin dinletildiği MCI hastaları incelendi. İleri Okuma: Alzheimer Hastalığı Araştırma, müzik dinlemenin demanslı yaşlı erişkinlerin ruh halini ve sağlığını iyileştirdiğini ve hastaların geçmiş anılarını geri getirerek sosyal etkileşime teşvik edebileceğini gösterdi. Toronto Üniversitesi'nde psikoloji profesörü olan Dr. Alain: Bir şekilde, müzik, demans hastalarında anıları harekete geçiriyor ve bu da hastaların bakıcılarla daha fazla sosyal etkileşime geçmelerine yol açıyor, diyor. Beyin uyarımının kişinin hafızasını ve dikkatini geçici olarak iyileştirdiği de gösterildi. Ancak yöntemin işe yaramasının nedeni hala belirsiz. Yöntem Üzerinde Çalışmaya Devam Edilecek Müzik; hoş zaman geçirmek, kafa dağıtmak, eğlenmek için dinlenen ses dizilerinden ibaret değildir, doğrudan beynimizi etkiler ve hayatımızı şekillendirir."} {"url": "https://sinirbilim.org/narkolepsi-2/", "text": "Narkolepsi Narkolepsi, genelde uyku nöbetleri ya da gün içinde kısa uyku süreçleri şeklinde görülen aşırı uyuma hali ile kendini belli eden kronik bir bozukluktur. Genelde büyük duygusal değişiklikler tarafından tetiklenen bu uyku nöbetlerine, kısa REM süreçleri ve kas kontrolünün kaybı eşlik eder. Narkolepsi hastaları, uyku nöbetlerini karşı konulamaz olarak tarif ediyor. Bir sohbetin ortasında ya da araba kullanırken, oldukça uygunsuz ortamlarda birdenbire uyuyakaldıklarını belirtiyorlar. Bu uyku nöbetleri çoğu zaman hastaların normal bir hayat yaşamalarına engel oluyor. Düşünün şimdi, İstanbul trafiğinde araba kullanıyorsunuz hiçbir sorun yok ama bir kırmızı ışıkta beklediğinizde hemen uyuyakalıyorsunuz. Arkanızdan söylenen sözler, çalınan kornaların haddi hesabı yok."} {"url": "https://sinirbilim.org/narkolepsi/", "text": "Narkolepsi Narkolepsi beynin uyku-uyanıklık döngülerini düzenleme kabiliyetini yitirmesi sonucu ortaya çıkan kronik nörolojik rahatsızlıktır. En belirgin belirtisi gündüz kendini çok uykulu hissetmedir. Sağlıklı bir kişinin 24 veya 48 saatlik uykusuzluk sonucu yaşadığı uyku hissi narkolepsilerin normal yaşantısında vardır. Narkolepsinin bir başka belirtisi katapleksi adlı ani kas gevşemeleri ve akabinde gerçekleşen gülme, ağlama gibi duygusal tepkilerdir."} {"url": "https://sinirbilim.org/narsistik-kisiler/", "text": "Narsistik Kişiler Neden Sevdiklerini Suistimal Eder? Hayatta anlaması en zor şeylerden biri sevdiği insana zarar vermekten hiç çekinmeyen narsistiklerdir. Narsistikler ile romantik ilişki yaşayan insanlar suistimal edildiğinde çok üzülüp travma yaşayabilirler. İlişkiniz çok güzel gidiyorken ne oldu da bir anda aldatıldınız veya kandırıldınız? Narsistik kişiler kendi alanlarına girdiğinizde, sizi bir tehdit olarak görürse sizi herkesin içinde aşağılayabilirler. Hiç beklemediğiniz anda sırtınızdan vurulabilirsiniz. Bu kişilerin iç dünyalarına bir göz atalım. Etrafınızda narsistik olduğunu düşündüğünüz insanlar varsa ve benzer tecrübeler yaşamışsanız onlara güvenerek ne kadar büyük bir hata yaptığınızı düşünüyorsunuzdur. Gelecekte onlarla olan ilişkinizi gözden geçirebilirsiniz. Sizden bu insanları terk etmenizi istemiyoruz. Narsistikler toplum içinde kendilerini öne çıkarmayı seven insanlardır. Davranışları tahmin edilebilir. Buna uygun davranmalısınız. Narsistik Kişiler Nasıl Davranır? Genelde narsistik kişiler aynı davranış örüntülerini sürekli tekrar etme eğilimindedirler. Yaygın inanışın aksine çoğu sahtekar ve dolandırıcı değildir. Narsistikler sürekli narsistik olduklarını belli ederler. Bir kişinin narsisizm özellikleri taşıdığını anlamak için insan sarrafı olmanıza gerek yok. Sevgilinizin veya arkadaşınızın narsistik olup olmadığını onun davranışlarına bakarak anlayabilirsiniz. Şimdi narsistikler ile ilgili bilmeniz gereken bazı temel bilgilere geçelim. Empati Becerileri Zayıftır Narsistik insanlar hakkında ilk söyleyebileceğimiz şeylerden biri başkalarının hislerini umursamamalarıdır. Empati başkasının nasıl hissettiği ve düşündüğünü anlama kapasitesidir. Ayağına diken batmış ağlayan bir çocuğu gördüğünüzde acı çektiğini hemen anlarsınız dimi? İşte buna duygusal empati denir. Başkasının acısını anlamaktır. Başkalarıyla empati kurduğunuzda onları incitmekten çekinirsiniz. Etrafına daha duyarlı biri olursunuz ancak narsistikler böyle değildir. Sadece kendilerini düşündüklerinden etrafındaki insanları pek önemsemezler. Empati kuramadıklarından başkalarını incittiklerinde bunu anlayamazlar. Narsistiklerin sahip olduğu empati türü düşünsel empatidir. Düşünsel empati başka insanlara acı verdiğini farketmenizi sağlama becerisidir. Davranışların neticesinde başka insanların ne düşündüğünü anlamalısın. Düşünsel empati bunu gerektirir. Narsistikler de sevdikleri insanlara zarar verdiklerini anlayabilir ama umursamazlar. Zaten bu yüzden narsisizm bir kişilik bozukluğu olarak görülüyor. Narsistik Kişilerin İletişimleri Yeterince İyi Değildir Akşam annenizle kavga ettiniz diye ona zarar vermek istemezsiniz. Okulda arkadaşınızın bir davranışınıza canınız sıkıldığı için onu herkesin ortasında küçük düşürmeye çalışmazsınız. Sevdiğiniz kişilere kızsanız bile onları sevmeye devam edersiniz. Narsistiklerin ciddi sorunlarından biri de insanlarla olan iletişimlerindedir. Birine kızdığınızda bunu önce ona söylersiniz ve orta yolu bulmaya çalışırsınız. Hatta bazen alttan alıp hiçbir şey yapmazsınız. Narsistik bireyler ise bu şekilde davranamaz, hemen bir tepki göstermeye kalkarlar. Bunu yaparken eylemlerinin sonuçlarını da düşünmezler. Tüm narsistiklerin davranışları aynı değildir. Bazılarının davranışları çok sert ve kırıcıdır. Bazıları bu özelliklerini biraz törpülemeyi başarmıştır. Bu yüzden sosyal davranışları daha hoş görülebilir düzeydedir. Narsisizmde kişinin davranışlarını kontrol etmesi kolay değildir. Ancak zaman içinde gelişme sağlanabilir. Narsisizmin 3 Aşaması Herkesin sevgilisi olacak diye bir kaide yok. Narsistik insanlarda da uzun süreli bir ilişki düşünmeyenler olmasına rağmen çok sayıda kişi evlenmek ve bir aile kurmak ister. İnsanlar arasındaki iletişimi anlamada zorluk yaşadıkları için bir partner bulmada zorluk yaşarlar. Bu insanlarla birlikte yaşamak ve iyi anlaşmak kolay değildir. 1. Aşama: İlişkinin Başlangıç Aşaması Sevgilinizle başlarda harika vakit geçiriyorsunuz, ilişkinize zaman ve emek harcıyorsunuz. Maddi olarak da birbirinize fedakarlıklarda bulunuyorsunuz ama o bir anda ilgisini kaybedip sizi incitiyor. Yukarıda narsistik insanların nasıl düşündüğü ve hissettiğinden bahsetmiştik. Çok üzülebilirsiniz ancak mükemmele ulaşma arzusu içinde olan bir narsistiğin sizi üzmesi çok anormal bir davranış değildir. Her şey sizin küçük hatalarınıza gelen büyük tepkilerle başlar. İlişkinin başlarında narsistikler sevdikleri insanlarla kovalamaca oynar gibi davranabilirler. Mükemmel gördükleri insana ulaşmak da kolay olmamalı öyle değil mi? Sizi tanımak ve size yaklaşmak için kırk takla atabilirler. İlk buluşmanızdan sonra kafalarında sizinle uzun süreli bir ilişki kurmayı planlayabilirler. Önümüzdeki yaz için tatil planları kurarlar. Kaç çocuğunuz olacağı ile ilgili bile düşünebilirler. Evet bunların hepsi ilk buluşmadan sonra düşünülecek şeylerdir. Siz böyle düşünmeyebilirsiniz ancak narsistik insanlar için durum budur. 2. Aşama: İlişki Tam Anlamıyla Başlıyor Mükemmele Ulaşma Arzusu Hepimiz hata yaparız. Eskilerin dediği gibi kusursuz dost arayan dostsuz kalır. İş dünyasında bir söz vardır: Hata yapmayan insan yeterince çalışmıyordur. Sosyal ilişkilerimizde birbirimizi hatalarımızla kabul etmeliyiz. Narsistik kişiler için durum böyle değildir. Onlar orta noktayı göremezler. Karşılarındaki kişinin hata yapmasına tahammülleri yoktur. Sizinle romantik ilişkiye başladıklarında kendi zihinlerinde sizin mükemmel olduğunuzu düşünürler. Sonrasında ise yarattıkları bu imgeye aşık olurlar. Sizin yapacağınız ufak bir hata bile aşık oldukları imgeye zarar vereceğinden hatanızı anında cezalandırabilirler. Onlar kendilerini hayal kırıklığına uğratmayacak, kendileri gibi mükemmel birini bulduklarını düşünüyorlar. Karşınızdaki narsistik kişiye güvendiniz ve kanınız ısındı. Beraber geçirdiğiniz saatler artmaya başladı ve samimiyetiniz ilerledi. Artık tam anlamıyla sevgili oldunuz sayılır. Yavaş yavaş sizin daha iyi tanıyacak ve mükemmel olmadığınızı öğrenecek. Kimse mükemmel değildir ama gel de bunu narsistik birine anlat. Mükemmel olamayışınız onun kafasındaki sevgili portresine zarar veriyor. Bu noktadan itibaren sizi istediği mükemmel sevgiliye dönüştürmeye çabalayacak. 3. Aşama: Karşındakini Değersizleştirme İlişkinizin ilk günlerinde birbirinizi çok iyi tanımıyordunuz. Sürekli iltifatlar geliyor, sevgiliniz gönlünüzü almak için etrafınızda dört dönüyordu. Her şeyin harika gittiğini düşündüğünüz zamanlarda ilk eleştiriler gelmeye başladı. Narsistik kişiler sizin iyiliğiniz için yaptıkları bu tavsiyelerde sizi mükemmel bir birey haline getirmeye çalışıyordu. Bir süre sonra ise pes ederler. Sizin mükemmel olmadığınızı kabul ederler. Kendisine tapa bir insanın yanında mükemmel olmayan bir kişi olarak artık değersizleşmeye başlarsınız."} {"url": "https://sinirbilim.org/nasil-uyumaliyiz/", "text": "Nasıl Uyumalıyız?"} {"url": "https://sinirbilim.org/neandertaller-dinozorlar/", "text": "Neandertaller ve Dinozorlar DNA Örneklerinden Canlandırılabilir Başlıktaki gibi dinozorları, soyu tükenmiş diğer canlılar belki Neandertalleri bile yeniden hayata döndürmek çok güzel olurdu. Bazı bilim insanları elimizdeki kök hücre teknolojileri ve DNA'larla bu işi yapabileceklerine inanıyorlar. Bir Neandertal'in DNA'sıyla o kişiyi klonlamak mümkün olabilir. Bilim insanları bu işi yapabileceklerini düşünüyorlar ama dünya buna hazır mı? Biyoetikçiler Neandertal klonlamanın etiği üzerine tartışmalar yürütüyorlar ve bunun şimdilik insanlık dışı olduğunu düşünüyorlar. Jurassic Park Gerçek Olabilir mi? Geçmiş yıllarda bilim caiması soyu tükenmiş yünlü mamutların yeniden canlandırılması fikriyle çalkalanmıştı. Biz de daha önceden Rusya'nın kuzeyinde mamut kanı bulunduğunu ve bunun mamut klonlanması tartışmalarını tetiklediğini yazmıştık. Mamut klonlayarak işe başladığımızı düşünelim. Dünyanın bir bölgesinde mamut klonlanırken, bir tarafında kaplan klonlanacak. Rekabet sürekli farklı hayvanların canlandırılması ile devam edecek. En sonunda ise Jurassic Park gibi bir hayvan parkı açılabilir. Amerika'da Harvard Üniversitesi'nde çalışan genetikçi George Church'a göre Neandertaller klonlayacak teknolojiye sahibiz. Tek ihtiyacımız ise aşırı maceraperest bir kadın! Bir kadının rahminde uygun bir Neandertal genomunu dölleyebilirsek, onu dünyaya getirebiliriz. Bu projenin ayrıntıları henüz tabii ki belirlenmedi ancak bilim insanları bunun sonuçlarını şimdiden tartışıyorlar. Church elimizdeki kök hücre teknoloji ve DNA dizileme yöntemleri ile klonlamak için her şeye sahip olduğumuzu düşünüyor. Neandertaller Neandertaller on binlerce yıl önce soyu tükenmiş bir insan türüdür. O zamandan bu zamana kalan fosillerden DNA örnekleri almak ve bunları laboratuvarda klonlamaya hazır hale getirmek çok zahmetli bir iştir. Bir de milyonlarca yıl önce yaşamış hayvanların genetik materyallerini düşünün. Neden bu kadar zahmete girelim? Kağıt üstünde bu imkansız değil ama araştırmalardan elde edilecek sonuçların harcanan emek ve paraya değmesi lazım."} {"url": "https://sinirbilim.org/neden-esneriz/", "text": "Neden Esneriz? Herkesin çok aşina olduğu esnemek ile ilgili ne kadar şey biliyoruz dersiniz. Esneme beyne daha fazla oksijen gitmesini mi sağlıyor? Yoksa sadece uykumuzun geldiğini gösteren bir işaret mi? Aslında esnemeyle ilgili elimizdeki bilgiler o kadar az ki hala neden esneriz sorusunun cevabını tam olarak verebilmiş değiliz. Ancak esnemenin temellerine elimizden geldiğince inmeye çalışalım. Esnemek insanların haricinde balıklarda, sürüngenlerde ve kuşlarda da görülebilen bir davranış biçimi. Eski çağlarda Hipokrat esnemenin vücuttaki ateşi attığını düşünüyordu ancak 1980'lerden itibaren yapılan çalışmalar bunun böyle olmadığını ortaya çıkardı. Son 30-40 yıllık araştırmalar neden esneriz sorusuna bazı yanıtlar verdi ama hala bu olayın tam sebebini bulamadık. Esneme 3 aşamadan oluşur. Önce akciğerlerimize bol miktarda hava çekeriz, sonra vücudumuz gerilir ve son olarak aldığımız nefesi geri veririz. Esnedikten sonra genellikle bir rahatlama hissi yaşanır ve kişiler kendini daha mutlu hisseder. Esnemek Beyne Daha Fazla Kan Gitmesini Sağlamaz Genel inanışın aksine esnemek beyne fazla miktarda oksijen gitmesini sağlamaz. İnsan fetüsünün 12 haftalıkken esnediği görülmesiyle beraber ortaya çıkan bu mit günümüzdeki bilgilerin ışığında artık geçerliliğini korumuyor. Anne karnında bebeğin bulunduğu ortam amniyon sıvısıyla kaplıdır ve bebek oksijeni anneden plasenta yoluyla alır, bir diğer deyişle esnese bile amniyon sıvısından bebeğe herhangi bir oksijen geçemez. Esnemenin vücuttaki işlevi henüz tam olarak belirlenemedi ama elimizde birkaç ipuçları var. İlk uyandığımız zaman, sıkıldığımızda ya da uyuyamadığımızda daha sık esniyoruz. Esnemenin en önemli görevinin bizi sürekli tetikte tutmaya yardımcı olmak olduğu düşünülüyor. Ayrıca primatlar arasında esnemek sözlü olmayan bir iletişim aracı olarak kullanılıyor. Birini Esnerken Görmek Bizi Esnetebilir Esnemek ile ilgili tuhaf ama bir o kadar da güzel bir bilgi verelim, bu meret bulaşıcı. Birini esnerken görmek bizde de esneme eylemini tetikleyebiliyor. Hatta bazen esnemekle ilgili düşünmek bile esnememize sebep olabilir. Daha kesin sınırlar içinde tarif etmek gerekirse esnemek bir gönülsüz taklit etme durumudur. Bazı bilim insanları esnemenin bu özelliğinin sosyal etkileşimleri ilerletmek için gelişmiş olabileceğini düşünüyor. Hayvanlar aleminde esnemek av ve avcı hayvanlarda da kendini gösteriyor. Avcılar açısından bunun amacı avının bir dinlenme uykusuna çekilmesini sağlamak olabilir böylece avcının avını uykuda veya dinlenme anında yakalayıp öldürmesi daha kolay olabilir. Av durumundaki hayvanlar açısından ise kendi grubunun tüm üyelerinin aynı anda uykuya dalmasını teşvik ederek, grubun bireylerine yalnız başına saldırılmasını engellemek olabilir. Neden Esneriz Sorusunun Yanıtına Gittikçe Yaklaşıyoruz"} {"url": "https://sinirbilim.org/nefes-alma-sekliniz/", "text": "Nefes Alma Şekliniz Duygularınızı ve Davranışlarınızı Etkiliyor Hepimiz günlük yaşantının içinde sık sık hava almaya çıkmak kalıbını kullanıyoruz. En çok ihtiyacımız olan şey derin derin nefes alırken ki içimize dolan huzur hissi belki de. Hava almaya çıkmanın getirdiği huzur bilim insanlarının da dikkatini çekmiş olmalı. Yeni bir araştırma nefesinizin, hafızanızı, bir şeyleri hatırlamanızı ve duygusal kararlarınızı güçlendiren sinirsel faaliyetleri etkileyebileceğini ortaya koydu. Nefes almak vücudumuzun oksijen ve enerji ihtiyacını karşılamanın dışında, davranışlarımızı ve beynimizin işlevini de etkiler. Nefes Alma Şekliniz Hafızanızı Etkiliyor Bilim insanları nefes alıp vermenin insan beyninde duygusal yargıları ve hafızayı güçlendiren elektriksel aktiviteler oluşturduğunu ilk defa keşfettiler. Nefesin davranış üzerindeki bu etkileri, nefesinizin teneffüs edilip edilmediğine, burundan mı yoksa ağızdan mı nefes aldığınıza da bağlıdır. Bilim insanları beyin cerrahisi için planlanan epilepsili yedi hastayı incelerken beyindeki bu farklılıkları keşfettiler. Ameliyattan bir hafta önce bir cerrah, nöbetlerin çıkış yerlerini belirlemek için elektrotları hastanın beyinlerine yerleştirdi. Bu, bilim insanlarının doğrudan beyinlerinden elektrofizyolojik veriler elde etmelerine izin verdi. Kaydedilen elektrik sinyalleri, beyin aktivitesinin solunum ile farklılaştığını gösterdi. Aktivite duyguların, hafıza ve kokuların işlendiği beyin bölgelerinde meydana geldiği sonucu ortaya çıktı. Bu keşif bilim insanlarını, bilişsel işlevlerden, korku duygusundan ve bellekten sorumlu beyin alanlarının nefes yoluyla etkilenebilir olup olmadığını sormaya yöneltti. Dünyanın en ünlü dergilerinden Journal of Neuroscience'da 6 Aralık 2016'da yayımlanan habere göre; Northwestern Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Görevlisi Christina Zelano, nefes alma sırasında amigdala ve hipokampüsün faaliyetinde büyük çapta bir farklılık olduğunu belirtti. Nefes almanın, limbik sistemin tamamında, koku korteksinde, amigdalada ve hipokampüste nöronları uyardığını keşfettik. dedi. İleri Okuma: Hipokampüs Burundan Nefes Alma Daha Etkili Araştırma, bireylerin nefes alma sırasında gördükleri nesneyi hatırlama oranları nefes verme sırasında gördükleri nesneyi hatırlama oranlarından daha yüksek olduğunu gösterdi. Bireyler ağız yoluyla solunum gerçekleştirdiklerinde aynı sonuçlar gözlemlenemedi. Bilim insanları laboratuvar ortamında yaklaşık 60 kişinin nefes alıp verişini kaydederken korku veya şaşkınlık ifadesini içeren yüz fotoğrafları gösterilen deneklerden mümkün olan en kısa sürede her yüzün kendilerinde hangi duyguyu ifade ettiğini söylemeleri istendi. Denekler soluk verme esnasında korku ifade eden yüzlere karşılaştıklarından daha hızlı korku duydular. Şaşkınlık ifade eden yüzlerle karşılaştıklarında aynı etki gözlemlenmedi. Denekler ağızlarıyla nefes alırken aynı görevi yerine getirdiğinde bu etkiler azaldı. Böylece, etkinin sadece burundan solunum sırasında korkulu uyaranlara özgü olduğu ortaya çıktı. Belleğin işlevini hipokampüse bağlı olarak değerlendiren bir deneyde, deneklere bilgisayar ekranında bir nesne gösterildi ve o nesneleri hafızalarında tutması istendi. Araştırmacılar, soluk alma sırasında görülen nesnelerin daha kolay hatırlandıklarını tespit ettiler. Bulgulardan hızlı bir şekilde nefes almanın birinin tehlikeli bir durumda olduğunda bir avantaj sağladığını anlaşıldı. Nefes Sayesinde Korkuyu Yenebiliriz Zelano, Panik halindeyseniz solunum ritminiz daha hızlı olur dedi. Sonuç olarak, sakin bir durumda olduğunuzda nefes alma hızınız artacaktır. Böylelikle daha hızlı solunum ile beynimizin korkuya yanıtını olumlu yönde etkileyebiliriz ve çevredeki tehlikeli uyaranlara daha hızlı tepki verebiliriz. Araştırmanın bir diğer potansiyel anlayışı, meditasyonun temel mekanizmaları veya odaklanmış solunum üzerinde durmaktadır. Zelano, Nefes aldığınızda bir anlamda limbik ağı boyunca beyin salınımlarını senkronize ediyorsunuz dedi."} {"url": "https://sinirbilim.org/nekrotizan-fasiit/", "text": "Nekrotizan Fasiit Enfeksiyonu ve Et Yiyen Bakteriler Yeryüzünün asıl sahipleri kimdir diye sorsak herkes farklı yanıtlar verir. Kimisi buna insan der ancak biyologların yanıtı bellidir: Bakteriler. Denizin en dibinde, atmosferin en üst katmanında yaşayabilen tek bir canlı türü vardır. Bazı bakteriler fotosentezle kendi besinini üretir, bazısı parazit olarak yaşar. Bir de et yiyenleri var tabii. Şimdi bu bakterilerin yarattığı nekrotizan fasit enfeksiyonuna bakalım. Bu zombileri andıran ismi ile genellikle ciddi ve ölümcül olan nadir hastalığı size en anlaşılır ve sıkıcı olmayacak şekilde aktarmak isterim. Hemen başlamadan önce hastalığı anlayabilmek için bazı konular hakkında ufak bilgi sahibi olmamız gerekmektedir. Bakteriler, ortalama birkaç mikrometre boyutunda tek hücreli mikroorganizmalardır. Çeşitli şekillere sahip olabilir ve düşünebileceğimiz her alanda mevcutturlar. Örneğin bir gram toprakta tahminen 40 milyon bakteri bulunur. Her alanda mevcut oldukları gibi hayatımızın çoğu kısmında bakteriler önemli rol oynar. Günlük hayattan örnek vermek istersek örneğin en basitinden yoğurt yapımında kullanılırlar. Tabii bu kadar küçük şeylerden ziyade bakteriler madde döngüsünde ve vücudumuzu savunmada önemli rol oynarlar. Buraya kadar hoş ama bakteriler her zaman masum değildir. Çoğu hastalığın da sebebi zararlı tür bakterilerdir. Bu hastalıklara enfeksiyon denir. Bizim inceleyeceğimiz hastalığı da cilt enfeksiyonu grubuna koyabiliriz. Nekrotizan Fasiit Nedir? Nekrotizan Fasiit hastalığının diğer bir adı et yiyen bakteri hastalığıdır. Selülite benzer şekilde çatlak, kesik, böcek ısırıkları ve yarıklardan bulaşır. Hastalığa neden olan bakteriler genellikle A grubu Streptokok bakterileridir. NF'nin tek risk etkeni bakteriler değildir. Sigara ve alkol kullanımı, bazı kortikosteroidlerin uzun süreli tüketimi ve kronik kalp hastalıkları da risk teşkil edebilir. Literatürde hastaların %60'ında diyabet bildirilmiştir. Hastalığın Evreleri Çoğu zaman gövdede, kalçadan başlayan uyluk, bacak ve ayağı içeren uzuvda ve vajina ile anüsün ortasındaki bölgede baş gösteren bu enfeksiyon, vücudun diğer yerlerinde de ortaya çıkabilmektedir. Belirtileri kızarıklık, morarma, vücut ısısının yüksek olması ve buna bağlı belirtilerdir. Nekrotizan fasiit cilt ve cilt altı yumuşak dokuları bir bakıma yiyerek doku ölümüne neden olur. Bu hastalık çoğu zaman ölümcüldür ya da bir uzvun kesilmesi ile sonuçlanır. Biraz daha tıbbi olarak açıklamak istersek üç evreye ayrılır: - Erken Evre: Elle dokunularak yapılan muayenede hassasiyet, şişlik, deride ısı artışı. - Orta Evre: Bül formasyonu, deride dalgalanma hissi. - Geç Evre: Krepitasyon, deride anestezi, kangrene varan doku ölümü. Nekrotizan Fasiit Nasıl Tedavi Edilir? Bu enfeksiyon çok ciddi ve hızlı bir medikal müdahale gerektirir. Doktorların ilk aklına gelen müdahale ameliyat veya antibiyotik uygulamaktır. Bakterinin yayılması bir şekilde engellenmeli yoksa daha fazla vücut dokusu kaybedilecek. Çok hızlı yayılan bir enfeksiyon olduğu için müdahale de hemen yapılmalıdır. Gerekirse hasta acil ameliyata alınır. Doktorlar öncesinde damardan antibiyotik de verebilirler. Tedavide antibiyotik ilk seçenektir ancak damardan verilse bile antibiyotiğin tüm bakterilere ulaşacağının bir garantisi yoktur. Bazen yeterli de olmayabilir çünkü çok fazla doku ölmüş olduğundan kan basıncı yeteri kadar yüksek değildir. Bu durumda geriye sadece ameliyat seçeneği kalır. Hastalar ameliyat esnasında kan takviyesine ihtiyaç duyabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/nikotin-parkinson-arasindaki-iliski/", "text": "Nikotin ve Parkinson Hastalığı Arasındaki Tuhaf İlişki Sigara içiyorsanız veya içen bir tanıdığınız varsa şimdi derin bir nefes alın ve bu makaleyi dikkatlice okuyun. Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre sigara içmek her yıl dünyada 6 milyon insanın ölümüne neden oluyor. Bu da demek oluyor ki eğer sigara içiyorsanız her 6 saniyede bir kişinin ölümünde parmağınız var. Tüm akciğer kanserlerinin %71'i ve kronik obstrüktif akciğer hastalıklarının %42'si tütün kullanımına bağlı olarak gelişiyor. Ancak ne tuhaftır ki sigara her zaman kötü adam olarak anılmaz. Bazen bize iyiliği de dokunur. Beklenmedik Parkinson Savaşçısı: Nikotin Sigara içmenin Parkinson hastalığına karşı koruma sağladığını söylesek ne derdiniz? Nörodejeneratif hastalıklar üzerine yapılan araştırmalar gösteriyor ki düzenli bir biçimde sigara içen kişilerin Parkinson hastalığına yakalanma riski 2 kat daha az oluyor. Benzer bir ilişki Parkinsonile kahve arasında da mevcut. Nikotin ve kahve, iki alkaloid kimyasal madde, sempatik sinir sistemini uyaran kimyasallardır. Ne nikotinin ne de kahvenin Parkinson hastalığına karşı korumada nasıl bir moleküler mekanizma izlediği henüz bilinmiyor. Ancak istatistiklerden elde edilen veriler bize mutlak bir gerçeği haykırıyor. Bu iki madde Parkinson ile savaşta etkili birer piyade askerdir. Journal of Neuroscience adlı çok ünlü bir sinirbilim dergisinde yayınlanan bir araştırma nikotinin bu hastalıktaki rolünü biraz olsun aydınlattı. Parkinson hastalığı istemsiz, kontrol dışı gelişen titremelere sebep olan bir nörodejeneratif hastalıktır. Hastaların çoğunlukla elleri titrer ve bu durum yemek yeme gibi gündelik işlevleri çok zorlaştırır. Ayrıca kasların çok sıkı olmasıyla beraber gelişen ağrı, hareket yavaşlığı ve vücut duruşundaki bozulmalar da Parkinson'un diğer belirtileridir. Bu etkilerin kaynağı dopamin hormonu üreten nöron popülasyonlarında yaşanan düşüştür. Dopamin başta mezolimbik ödül yolu olmak üzere, hareketin kontrolünde önemli bir merkez olan nigrostriatal yolakta bulunur. Bu yolaktaki dopaminerjik nöronların ölümü sonucunda hastaların motor kontrol becerileri zayıflar ve Parkinson hastalığı ortaya çıkar. Yanlış Katlanan Proteinler Parkinson Hastalığında Sorun Oluyor Dopaminerjik nöronların neden öldüğü henüz tam olarak bilinmiyor ama araştırmacılar bu hücrelerin içinde yanlış katlanmış protein yığınları keşfettiler. Proteinler normal süreçte ribozomlarda üretildikten sonra işlevsel hale gelmeleri için bir katlanma işlemine tabi tutulurlar. Sağlıklı bir hücrede proteinlerin 3'te 1'i doğru katlanmayı başaramaz ve şaperon proteinleri tarafından alıkonulurlar. Proteinler doğru katlanmak üzere tekrar belirli işlemlerden geçerler. Yine doğru katlanmayı başaramazlarsa artık tamamen yok edilirler. Parkinson hastalığında gözlenen hücrelerde olduğu gibi, yanlış katlanmış proteinler hücrenin içinde birikir ve yığınlar haline gelir. Bu protein yığılmaları hücrenin normal işleyişini bozarak ölümüne neden olur. Alzheimer hastalığında nasıl ki tau proteinleri birikerek hücrenin işleyişini bozuyorsa Parkinson'da da yanlış katlanmış proteinler işlev bozukluğuna neden oluyor. Yanlış katlanan proteinler, Parkinson, şaperon, ribozom, sigara ve nikotin... Bütün bunlar ne anlama geliyor? Nikotinin Parkinson hastalığındaki koruyucu etkisiyle ilgili araştırmayı yürüten Dr. Henry Lester sigaranın haz verici etkisinin kaynağı olan nikotinin dopaminerjik nöronları etkilediğini söylüyor. Nikotin Yanlış Katlanan Proteinlerin Zarar Vermelerini Engelliyor Araştırmacılar öncelikle normal protein katlanma sürecini etkileyerek Parkinson hastalığındaki protein birikimini tetikleyecek bir ilaç olan tunikamisini kullandılar. Tunikamisin hem proteinlerin yanlış katlanmasını tetiklediği için şaperon seviyesini artırıyor hem de hücre ölümünü tetikleyen proteinleri etkin hale getiriyor. Araştırmacılar nikotinin varlığında dopaminerjik nöronların protein katlanmasındaki yanlışlıklardan kaynaklanan hasarlara karşı kendilerini daha iyi koruduklarını keşfettiler. Dahası, hücrelerin nikotin reseptörlerini engelleseniz bile bu durum değişmiyor. Nikotin hücreye bağlanmadan bir şekilde onu etkiliyor olmalı. Ekibin düşündüğü ilk şey şu oldu; nikotin hücre zarından giriyor ve içerde farmokolojik bir şaperon proteini gibi davranarak proteinin yanlış katlanmalarını azaltıyor. Hücrede protein yığınları oluşmasını engelliyor. Bu hipotezi kanıtlamak için elbette çok daha fazla araştırmaya ihtiyaç var. Ancak nikotine bağlı terapilerin geliştirilmesi için çok sayıda olasılığın önünü açıyor. Egzersiz de Nikotin Kadar Faydalı"} {"url": "https://sinirbilim.org/nistagmus/", "text": "Nistagmus Nedir ve Nasıl Tedavi Edilir? Dönüş periyodunun başlangıcında ve bitişinde, gözde görünen karakteristik sıçrama şeklinde ani harekete nistagmus denir. Nistagmus görme uyarıları ile başlatılmaz ve kör kişilerde de görülebilir. Aslında vücut dönerken gözün belirli bir noktada durmasını sağlayan bir reflekstir. Dönme başladığında, gözler dönüş yönüne ters yönde yavaş yavaş hareket ederek görsel sabitleme devam ettirilir. Bu hareketin sınırına ulaşıldığında, gözler hızla yeni bir sabitleme noktasına döner ve yeniden yavaşça diğer yönde hareket eder. Nistagmus Yatay veya Dikey Olabilir Yavaş bileşen, vestibüler labirentten gelen uyarılar tarafından başlatılır. Hızlı bileşen, beyin sapındaki bir merkez tarafından tetiklenir. Nistagmus sıklıkla yatay düzlemde gerçekleşir fakat aynı zamanda dikey veya döngüsel de olabilir. Geleneksel olarak, nistagmustaki göz hareketinin yönü hızlı bileşenin yönüyle tanımlanır. Rotasyon sırasındaki hızlı bileşenin yönü rotasyon ile aynıdır. Ancak dönüş durduğunda kupulanın dönüş yolunun aksi yönünde hareket etmesi nedeniyle nistagmusun başka bir türü oluşur. İstirahatte görüldüğünde patolojik bir bulgudur. Bunun iki örneği doğumda görülen konjenital nistagmus ve yaşamda daha sonra olan kazanılmış nistagmustur. Bu klinik vakalarda bu rahatsızlık istirahatte saatlerce sürebilir. Kazanılmış nistagmus yarım daire kanallarını etkileyen akut temporal kemik kırıklarında görülebilir. Ayrıca flokülonodüler loba zarar veren hasarlar da nistagmusun oluşumuna yardım edebilir. Bazı durumlarda fastigiyal çekirdek gibi orta hat yapıların hasarı da neden olabilir. Bunlardan farklı olarak ciddi rahatsızlıklar da nistagmusa neden olabilir. Örneğin inme, multipl skleroz, kafa travması ve beyin tümörleri bunlardan bazılarıdır. Bazı ilaçlar, alkol ve sakinleştiricilerin yan etkileri de nistagmusa yol açabilir. Nistagmus Tanısı Nasıl Konur? Bu rahatsızlık vestibüler sistemin bütünlüğünün bir tanı göstergesi olarak kullanılabilir. Vestibüler labirent işlevini test etmek için kalorik uyarı kullanılabilir. Dış kulak yolu içine ılık su (40 derece) veya soğuk su (30 derece) eklenmesiyle yarım daire kanalları uyarılır. Sıcaklık farkı, endolenfte konveksiyon akımları başlatarak kupulada harekete neden olur. Normal deneklerde ılık suyun neden olduğu nistagmusta bakışlar uyaran yönüne bakar. oğuk suyun neden olduğu nistagmusta ise aksi yöne bakar. Bu test, harf kısaltmaları ile COWS'u oluşturur. Cold water nystagmus is Opposite sides, Warm water nystagmus is Same side. Vestibüler yolakta tek taraflı lezyonu olan vakada lezyon tarafında nistagmus azalır veya kaybolur. Vertigo ve kusma olmaması için kulak enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan temizleme sıvısının vücut sıcaklığında olduğundan emin olunması önemlidir. Nistagmus Tedavisi"} {"url": "https://sinirbilim.org/noel-agaci-sendromu-gercek-mi/", "text": "Noel Ağacı Sendromu Gerçek Mi? Sonbahar bitti, soğuk havalar ile beraber ailemiz ve iş arkadaşlarımız öksürmeye, hapşırmaya başladı ve kaçınılmaz olarak hastalanmak üzereyiz. Ancak, aralık ayı boyunca bizi hasta eden olağan soğukluğun dışında başka bir sebep daha var: Noel ağacı sendromu. Yılbaşı alışverişi listesinin başında yer alan çam ağaçları, ev dekorasyonumuzun muhakkak vazgeçilmezi. Ancak aynı zamanda, her aralık ayında hastanelere gelen solunum hastası sayılarının artışında da rol oynuyorlar. Noel ağacı sendromu, adından da anlaşılacağı üzere, Noel ağacınızın veya türevlerinin neden olduğu mevsimsel bir hastalıktır. Bu alerjik durum, kapatılmış bir kapalı alanda bir Noel ağacı varlığından kaynaklanmakta ve sıcak ortamlarda gelişen ve ilerleyen solunum alerjilerine neden olmaktadır. Son on yılda yayımlanan birçok haber ve makaleye göre Noel ağaçları, solunum sistemimize tahribat uyandırabilecek ve tatil eğlencemizi bozabilecek solunumsal problemlere yol açabiliyor. Küf Sporları, Alerji ve Astım Mantar sporlar, çeşitli şekil ve boyutlarda hem kapalı hem de açık havada bulunurlar. Gezegenimizde 1 milyondan fazla mantar türü bulunmakta ve 100'den fazla alerji tabloya sebep olmaktadır. Ancak asıl suçlular sadece dörttür: Alternaria, Cladosporium, Penicillium ve Aspergillus. Küf sporları kritik seviyelere ulaştığında tehlikeli hale gelir. Bu sporlara alerjisi olan bireylerin yanı sıra bu sporların maruziyetine ikincil olarak astım hastalarında atak semptomlarını tetikleyebilir. Özellikle sıcak, nemli ve karanlık ortamlar bu sporlarını çoğalması için en uygun yerlerdir. Küf Sporlarının Noel Ağacı ile Ne İlgisi Var? Literatürdeki ilk veriler 1970 yılında Dr. Derek Wyse tarafından Kanada Tıp Birliği Dergisi'nde yayınlanan Noel Ağacı Alerjisinde kalıp ve polen çalışmaları tebliğiyle başladı. Dr. Wyse alerjik insanların yaklaşık %7'sinin evlerinde bir Noel ağacı varken semptomlarında artış olduğunu keşfetti. Küf sporlarının 14 günlük bir periyot boyunca beş kat arttığını ve tatil döneminin sonunda metre küp başına 5,000 spora ulaştığını tespit etti. 2011'de Dr. Lawrence E. Kurlandsky, Syracuse'daki New York Eyalet Üniversitesi'nden meslektaşları ile birlikte daha kapsamlı bir çalışma yayınladı , Ekip üyeleri ve çalışanlarına ait 28 Noel ağacını analiz ettikten sonra % 70'inde potansiyel olarak zararlı 53 spor türü bulduk. Noel Ağacı Sendromu Belirtileri Hastaların birçoğu kliniğe öksürük, hırıltılı solunum, göğüs ağrıları, uyuşukluk, kaşıntılı burunlar ve sulu gözler gibi saman nezlesine benzer yaygın şikayetlerle başvuruyor. Çoğu durumda hastaların sadece küçük yan etkileri ve semptomları olmakla birlikte astım hastalarının solunum problemlerini daha da kötüleştirebilir ve bazı aşırı durumlarda yaşamı tehdit eden zatürre tablolarına neden olabilir. Basit Önlemler Koruyucu Olabilir Bu durum sadece gerçek bir çam ağacına sahip olduğunuzda ortaya çıkar, bu nedenle problemle mücadelenin en kolay bunun yerine bir plastik ağacı tercih etmek. Ancak bu mümkün değilse, semptomları azaltmak için ağaçları dikmeden önce yıkamak, uzun süre ortamda bulunmaktan ve ağaca yakın temastan kaçınmak koruyucu olabilir. Hazırlayan : Serap Kaya Kaynaklar http://www.annallergy.org/article/S1081-1206(11)00160-8/abstract https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC1930673/ https://wexnermedical.osu.edu/blog/christmas-tree-allergy"} {"url": "https://sinirbilim.org/noradrenalin/", "text": "Noradrenalin Noradrenalin, diğer bir ismiyle norepinefrin, beyin ve vücutta hem hormon hem de nörotransmitter olarak görev yapan bir katekolamin kimyasalıdır. Noradrenalin ismi genellikle İngiltere'de kullanılırken, bazen norepinefrin ismi tercih edilir. Bu nörotransmitteri etkileyen nöronlara noradrenerjik dendiği için biz noradrenalin demeyi seçtik. Noradrenalin, beyinde A1-A7 hücre grupları tarafından sentezlenir. Bunların arasında en önemlisi ise ponsta yer alan lokus seruleustur. Merkezi sinir sisteminde noradrenerjik nöronların büyük bir kısmının hücre gövdeleri lokus seruleusta toplanmıştır. Dördüncü ventrikülün tabanının yukarı kısmında ponsun dorsolateral tegmentumu içinde bulunan bu mavimtrak renkli ufak çekirdek, beyin ve omuriliğe uzanan noradrenerjik innervasyonun merkezini oluşturur. Beynin içinde nörotransmitter olarak nöronlar arasındaki haberleşmede görev alan norepinefrin beynin dışında omurilikte ve karın bölgesinde nörotransmitter olarak işlev görebilir. Böbrek üstü bezlerinden doğrudan salgılanabilen bu hormon hücre zarlarındaki ilgili reseptörlere bağlanarak hücreleri uyarır."} {"url": "https://sinirbilim.org/noral-implantlar/", "text": "Nöral implantlar: Geleceğin Elektrikle Çalışan Beyinleri Dünya'da 100,000'den fazla hasta, hayatını beyin uyarım implantları sayesinde sürdürüyor ve bu sayı her geçen gün artmakta. Peki nöral implantlar ya hastalığı tedavi etmekten fazlasını yapabiliyorsa? Bilim insanlarının araştırdığı ihtimaller arasında süper hafızadan, hızlı okumaya birçok özel kabiliyet yer alıyor. 2007'de New York Presbyterian Hastanesinde çalışan hemşire Rebecca Serdans bir gece hastane nöbetindeyken ters giden bir şeyler olduğunu fark etti. Serdans'ın distoni adlı nörolojik kökenli bir kas rahatsızlığı vardı. Bu hastalık tedavi edilmediği takdirde onu zayıf düşürecek kas ağrısı ve hareket sorunlarına yol açıyordu. Serdans, hastalığı sebebiyle sürekli olarak derin beyin uyarımı adlı bir cihazla yaşamak zorundaydı. Bu cihaz Serdans'ın beyninde globus pallidus adlı bölgeye düzenli olarak elektriksel sinyaller göndererek çalışıyordu. Cihaz düzenli olarak çalıştırıldığında Serdans yürümesinde hiçbir sorun yaşamıyor ve herhangi bir ağrı hissetmiyordu. Ancak cihaz yıllar sonra bir gün aniden çalışmamaya başladı ve Serdans hemen o gün değişikliği hissetmişti. Serdans ağrıları tekrar başlayınca eskisinden farklı yeni bir çözüm arayışına girdi ve bu sefer karşısına nöral implantlar çıktı. İleri Okuma: Sibernetik İmplantlar Beyin Hasarını Onarabiliyor Nöral implantlar Manyetik Alanlardan Etkileniyor İmplantı aldıktan sonra ona manyetik alan, mikrodalga fırınları gibi cihazı etkisiz hale getirebilecek veya zarar verebilecek şeylerle ilgili ufak bir kitapçık verildi. Hatta bazı hastaların bildirilerine göre melez arabaların aküleri bile bu cihazları etkileyebiliyormuş. Serdans cihazı kullanmaya başlamıştı ama hala bacaklarında ağrı hissediyordu. Bu da gösteriyor ki sorun onun bile fark edemediği farklı bir şeyden kaynaklanıyordu. Serdans'ın aklına ilk olarak hastanedeki yoğun bakım ünitesi geldi. Çalıştığı odanın hemen yan odasında güçlü bir manyetik alan yaratabilecek MRI makinesi vardı ve bu muhtemelen onun implantının çalışmamasına sebep olmuştu. Serdans nöbetini acılar içinde bitirdikten sonra hemen doktoruna koştu ve cihaza gerekli müdahaleler yapıldıktan sonra ortaya çıkan ağrı ve diğer belirtiler hemen kaybolmuştu. Serdans doktorunun söylediklerine uyarak artık yoğun bakım ünitesinden uzak durmaya başladı yoksa nöral implantlar zarar görüyordu. Ancak ilk 2 ay içinde cihaz üç kere daha durmuştu. Cihazın dördüncü defa çalışmamasında Serdans kendini evde baygın halde bulmuştu. Bir hemşire olarak geçirdiği 20 yıldan sonra Serdans için hastaneler artık güvenli değildi. Değişik cihazlardan kaynaklanan çok fazla manyetik alan vardı ve hastanede Serdans'ın amirleri MRI sorununu ve onun neden yoğun bakım ünitesinde çalışmak istemediğini anlamamışlardı. Serdans amirleriyle ilgili olarak Onlar bu yeni tip biyonik insanlarla nasıl yaşamaları gerektiğini öğrenmek zorundalar. Nöral implantlar ile ilgili elimizden gelen bir şey yok diyordu. Nöral implantlar 5 Yıllık Motor Kontrol Sapmasını Tersine Döndürülebiliyor Dünya üzerinde 100,000'in üzerinde insan derin beyin uyarımı implantlarıyla yaşamını sürdürüyor ve bunların çoğu Parkinson hastalığına sahip kişiler. Cihaz basit bir yapıya sahip, sadece derinin altına yerleştirilen bir pile bağlı bir çift kablodan ibaret. Cihaz hastalar için bir tedavi özelliği taşımak yerine beynin yaptığı işlevi taklit ediyor. Nöral implantlar hastanın ilgili beyin bölgesine küçük elektriksel şoklar göndererek beynin yerine getirmekte zorluk çektiği işlevi telafi ediyor. Dahası bir çift kabloyla beyinde ki 5 yıllık motor kontrol sapması tersine döndürülebiliyor. Her hasta ameliyata giriş anını hatırlar ve o anda uyanıktır, öyle değil mi? Hasta o anda uyuması gerektiğini bildiği halde uyanık olma ihtiyacı hisseder.İnsan beyni o kadar çok yönlüdür ki cerrahların yönlerini bulabilmelerinin tek yolu, beynin değişik bölgelerine uygulanan elektrik dalgalarının etkisini test etmektir. Örneğin, bir merkezin hasar görmesi vücudun sol kısmını felç edebilirken, bir diğeri konuşma bozukluklarına yol açabiliyor.Cerrahlar beyin ameliyatlarında kendilerine yardımcı olması amacıyla beynin farklı bölgeleri arasında bir çeşit yol haritası oluşturmaya çalışıyor. Nöral implantlar hafızayı geliştirbiliyor Elde edilen sonuçlar oldukça umut vaat edici olmasına rağmen onlarca yıllık çalışmalara rağmen kimse tam olarak beynin nasıl çalıştığını keşfedebilmiş değil. Rebecca Serdans'ın beynine implantı yerleştiren doktor olan Dr. Kaplitt konuyu açıklarken beyni bir elektriksel devre ağına benzetiyor. Distoni adlı rahatsızlık da bu devre ağında oluşan bir sorundan kaynaklanıyor. Dr. Kapplit konuyu şöyle açıklıyor Beyne bir uyarım cihazı yerleştirdiğinizde muhtemelen cihaz anormal bilgi akışını engelleyecek ve bu anormalliği de düzelterek hastanın beyninde normal bir sinyal iletimi olmasını sağlayacak. Ancak öngördüğümüz bu sistem henüz bir teori ve bu mekanizmanın çalışma ilkeleri henüz çok açık ve net değil. Araştırmacılar konuyu detaylıca incelemek için sürekli yeni sorular sorup bunların cevaplarını arıyorlar ancak bunlar nöral implantlar ın önünü kapamıyor. Hafızayı geliştirmek, kekemeliği ve iştahsızlığı önlemek gibi pek çok konuda alınmış patentler bile var. Günümüzde yapılan bazı araştırmalar ise nöral implantlar kullanarak Alzheimer hastalığını ve ilaç bağımlılığını tedavi etme üzerine yoğunlaşmış durumda. Alzheimer, Parkinson, bağımlılıklardan sorumlu nöral ağlar hareket bozukluklarında görev alan ağlar kadar iyi anlaşılabilmiş değiller. Nöral implantların uygulama alanları içinde psikiyatri de önemli bir yere sahip. Beyin uyarımı teknolojisiyle sinirsel rahatsızlıklar tedavi edilmeye başlandığında bu gelişme son 50 yıl içinde gerçekleşen bir devrim niteliği kazanabilir. Bu gelişmelere baktığımızda nöral implantlar psikiyatri biliminin son 50 yıldaki en büyük devrimi diyebilirim Almanya'da Bonn Üniversitesi'nde Dr. Thomas Schlaepfer implantları hastaların depresyon tedavisinde kullandıklarını açıkladı. Schlaepfer'in tedavisi hareket mekanizmaları yerine ödül mekanizmalarını hedef alarak depresyonu bu mekanizmada ki bir işlev bozukluğu olarak ele alıyor. Schlaepfer konuyla ilgili şunları söylüyor İmplantlardaki umut verici gelişmelere baktığımızda beyin uyarımının psikiyatri biliminin son 50 yıldaki en büyük devrimi diyebilirim. Çünkü bu teknoloji çok az umudu kalmış hatta hayata tutunmak için hiç umudu kalmamış insanlara bile umut vaat ediyor. Şimdi konunun bilimsel, tıbbi kısmından çıkalım ve implantlara farklı bir gözle yaklaşalım. İmplantlar daha önce bahsettiğimiz gibi sadece bir adet pil ve bir çift kablodan oluşuyor yani çok ucuz bir maliyete sahipler. İmplantların tıp dünyasına getireceği ekonomik tasarruflar kesinlikle göz ardı edilemez. Dünya'nın en büyük beyin uyarım cihaz üreticisi Medtronic geçen yıl implantlardan 1.7 milyar dolar kazandı.Bu derece yüksek bir miktar elbette üretici firma için acaba cihazı çeşitli amaçlar için de kullandırabilir miyiz sorusunu akıllara getiriyor. Örneğin, şu an epilepsi hastalarında hasta nöbet geçirmeden önce ilgili elektrik sinyallerini algılayıp hastanın nöbet geçirmesini engelleyebilecek bir model üstünde çalışılıyor. Neden Sadece Hastalıkları Tedavi Ediyoruz? Schlaepfer'in asıl odaklandığı nokta beyni tekrar normal işlevlerine kavuşturmak ancak onun çalışmalarının tümü bundan ibaret değil. Zaten kendisi de itiraf ediyor, etik konuları çok önemsemeyen bir bilim insanı cihazı beyinde devamlı bir ödül, mükafat durumu yaratmak için kullanabilir. Schlaepfer buna elektriksel formda eroin almak diyor. Kulağa oldukça ilginç belki güzel- geliyor, uyuşturucu hali yaşayacaksınız ama bağımlı olmayacaksınız. Neden sadece hastalıkları tedavi ediyoruz? İnsan beynine yaptığımız müdahaleyi şimdi bir adım ileri götürelim. Eğer bir Alzheimer hastasının hafızasını tekrar yapılandırabiliyorsak, bu şekilde sağlıklı insanları da süper insan seviyelerine çıkartabilir miyiz? Araştırmacılar beyinde hafızayı ve algılamayı süper seviyelere çıkarmak için beyinde hangi merkezlerin rol oynadığını bulabiliyorlardı. Bunlar dikkat dağınıklığı, konuşma sorunları gibi rahatsızlıkları tedavi etmede yıllardır kullanılan metotlar. Son zamanlarda ortaya çıkan 'sinirsel gelişim' alanı düşünmeye dayalı deneylerin ortak bir çatı altında toplandığı bir bilim dalı olmuştur. Hafızayı yapılandırmak için tasarlanan nöral implantlar insanlar üzerinde test edilmeden önce biraz daha geliştirilmesi gerekiyor. Hafıza mekanizmasını araştıran bilim insanları fareler ve maymunlar üzerinde başarılı sonuçlar elde ettiler ve insan deneylerine başlamadan önceki ilk aşamaları atlattılar. İnsan deneyleri de başarıyla sonuçlanırsa hafıza alanında yeni bir çağ açılabilir. Sağlıklı İnsanlarda Hipokampüsü Geliştirebiliriz Geliştirilmeye çalışılan hafıza implantı beyinde hafızayla ilgili hasarlı kısımları onararak beyinde gerekli nöral bağlantıları oluşturuyor. Cihaz hastalarda hatırlama becerisinin zarar gördüğü hipokampüste kullanılmak üzere tasarlanıyor. Hafıza implantının ilerde kullanılabileceği diğer bir alan ise kısa dönem hafızayı uzun dönem hafızaya dönüştürmek. Beynimiz hafıza sistemi üç aşamalı olarak işliyor. Birincisi beynin algıladığı tüm şeyleri sadece 2 saniyeliğine tutan duyusal hafıza. Her gün yüzlerce insan yüzü görüyoruz, onlarca gereksiz konuşma duyuyoruz. Tüm bunların kaydedilip 2 saniye içinde bir süzgeçten geçtikten sonra silindiği zaman dilimi duyusal hafıza olarak adlandırılıyor. İkinci aşama kısa dönem hafıza. Bu adından da anlaşılacağı üzere aldığımız tüm bilgilerin 10 dakika boyunca tutulduğu hafıza birimidir. Buradaki bilgiler zaman içinde tekrar edilmezse beyin tarafından önemsiz olarak etiketlenir ve unutulurlar. Unutulur diyoruz ama unutma eylemi beynin o bilgileri silmesi anlamına gelmiyor. Unutmak o bilgiye olan erişimin kesilmesi anlamına gelir. Beyin ilgili nöronlar arasındaki bağı güçlendirerek çok kullandığı bilgileri ön plana alıyor. Sonuncu hafıza türü uzun dönem hafızadır. Buradaki bilgiler genellikle ömür boyu hatırladığımız kalıcı bilgilerdir. Bisiklete binmeyi öğrenen biri onu bir daha unutmaz öyle değil mi? Hafıza implantı sadece istenen zamanda kısa dönem hafızayı uzun döneme dönüştürerek bizim hayatımızı kolaylaştırabilir. Bu cihaz sayesinde hangi bilginin önemli hangisinin önemsiz olduğuna beynimiz değil biz karar verebiliriz. Çalışmalar 1960'lardan Beri Devam Ediyor Beyin uyarımının sağlıklı insanlarda da kullanılabileceği fikri ilk olarak fizyolog Jose Delgado'nun 1960'larda bu teknolojinin ilk versiyonlarını tanıttığında ortaya çıktı. Yıllarca yaptığı deja vu, cinsel uyarı ve bunun benzeri çeşitli düşünce deneyleriyle tanınan Delgado 1969'da yazdığı Aklın Fiziksel Kontrolü adlı kitabında beyin uyarımının içerdiği potansiyeli topluma da açıklayarak çok sayıda insanın bu alanla ilgilenmesini sağlamıştır. Delgado'nun asıl amacı beyin uyarım teknolojisini kullanarak daha mutlu, daha üretken ve çevreye daha az zarar veren bireylerden oluşan bir toplum oluşturmaktı.Araştırmalar ilerledikçe metotlar daha kesin ve bilimsel olmaya başladı ve Delgado'nun elde ettiği sonuçların çoğu bilim otoriteleri tarafından reddedildi.Zamanla Delgado beyin uyarım araştırmalarının utanç kaynağı olarak tanındı ve bilim dünyasında sözüne güvenilmez biri olarak hatırlanmaya başlandı. Delgado'nun çalışmaları çok çelişkili görünüp kabul edilmezken, sinirsel gelişim üzerine olan fikirleri günümüz bilim insanları için bir esin kaynağı olmuştur. Dr. Schlaepfer derin beyin uyarımının sadece tıp dünyasıyla sınır kalacağını düşünmüyor. Uygulama prosedürleri kişinin rızasıyla olduğu sürece etik açıdan beyin uyarımı herhangi bir soruna yol açmayacaktır. Eğer depresyon 12 aylık bir ilaç tedavisiyle değil de 12 saatlik bir implant kullanımıyla tedavi edilirse, hiçbir sağlık otoritesi buna karşı çıkmayacaktır, ilaç şirketleri için aynı şeyi söyleyemeyiz tabiki. Hastalar memnun kalmadığı sonuçlarla karşılaştığında anında implantı kapatma imkanına sahipler. Nöral implantlar son şeklini aldığında onlara karşı çıkmak için bir neden bulunmayacak gibi görünüyor. Beyin Uyarım Teknolojisi Beyin uyarım teknolojisinin kullanımında en büyük sorun cihazı beyne yerleştirmek için gereken ameliyat. Uygulanacak cerrahi işlem pahalı ve göz önüne alınması gereken bir beyin ameliyatı riski mevcut. Ancak beyin uyarımı her zaman bu şekilde gerçekleşmiyor. Schlaepfer derin beyin uyarımınının hala geliştirilmekte olan bir teknoloji olduğunu belirtiyor. Zaman içinde teknoloji ilerledikçe riskler elbette azalacak. Şu an geliştirilmekte olan ultrason ve elektrot tedavisi de nöral implantlar ın yarattığı sonucu verebiliyor. Kronik hastalığa sahip hastalar için beyin kontrolü, süper hafıza gibi konular ilk sırada gelmiyor. Onlar daha çok rutin tedaviler, hastalık belirtilerinin takibi ve iyileşme süreçleriyle ilgileniyor. Beyin uyarımını kullanmış olan hastaların neredeyse hepsi hastalık belirtilerinin nasıl kaybolduğunu ve beyin uyarımının onlara ne kadar çok yardım ettiğini anlatıyorlar. Alzheimer ve Parkinson Hastalıkları İçin Nöral implantlar Çok Etkili 44 yaşında olan Joe Narciso implant kullanmadan önce günde 19 hap alarak yaşıyordu. Asıl hastalığı olan Parkinson haplarının yanında bir de vücudunda ki titremeler için haplar alıyordu. Parkinson hapları onu gergin yapmıştı ve uyumasını engelliyordu. Narciso bunun üzerne uyku hapları da almaya başladı. Hapların vücutta yarattığı kimyasal karışım onu durgun ve sürekli uykulu bir halde kalmasına neden olmuştu. Hapların dozajına bakıldığında başlarda beyin uyarımının etkisi biraz hafif kalmıştı. Narciso ayrıca implantları ilaç kullanmadığı çeşitli belirtiler için de kullanıyordu. Zaman içinde Narciso implantın etkilerini daha fazla hissetmeye başladı ve sonunda hastalığından kurtulmayı başardı. İsmini vermek istemeyen bir Parkinson hastası ise Mirapex adlı Parkinson ilacının ağır yan etkilerini tecrübe ettikten sonra implant kullanmaya karar vermiş. Mirapex'in en büyük yan etkisi beyinde impuls kontrol bozukluğuna yol açıyor olmasıdır. Bu durumda hasta dürtülerine yenik düşerek kendine ve başkalarına zarar verebilecek duruma gelebiliyordu. Hasta beyin uyarımının bazı yan etkilerini yaşamasına rağmen hiçbiri Mirapex'in verdiği zararların yanından bile geçemezdi.Bir beyin implantı kullanma düşüncesi Mirapex gibi ilaçları kullanmaktan çok daha güvenliydi. Dee Linde yere düştüğünde kendini kaldıramayacak kadar bir distoni hastasıydı. Nöral implantlar ona hareket yeteneğini geri kazandırdı ama aynı zamanda Linde'nin aklını kurcalayan birçok soru bıraktı. Nöral implantlar beyin ve vücut arasındaki ilişkiyi nasıl kurabiliyordu? Linde Derinin altına implant yerleştirileceğini duyduğunuzda biraz ürkmeniz normal ama doktorlar bu konuda psikolojik olmasa bile fizyolojik olarak sizi hazırlamada çok iyiler diyor ve sözlerine şöyle devam ediyor Doktorların beynime ne yaptığıyla ilgilenmiyorum. Eğer eski hayatımı geri kazanacaksam beynime istedikleri kadar kablo yerleştirebilirler yeter ki tekrar sağlığıma kavuşayım. Doktorların beynime ne yaptığıyla ilgilenmiyorum. Eğer eski hayatımı geri kazanacaksam beynime istedikleri kadar nöral implantlar yerleştirebilirler. Yeter ki tekrar sağlığıma kavuşayım. Rebecca Serdans'ın aklında da benzer sorular var. Serdans ev temizliklerine giderek hayatını sürdürüyor ve artık tamamen hastanelerden uzak duruyor. Serdans yeni hayatını şu sözlerle açıklıyor Derin beyin uyarımı size bazı vücut işlevlerinizi geri kazandırıyor ama her şeyi geri vermiyor. Bu aletin bazen insanları benden uzaklaştırdığından endişe ediyorum. Serdans hala vücudunu sağa döndürürken biraz zorluk çekiyor, özellikle araba sürerken. Her şeye rağmen beyin uyarımı onun hayatında büyük bir öneme sahip. Serdans beyin uyarımının hayatında önemli yer ettiği bir günü şöyle anlatıyor O zamanlar hemşirelik diplomamı almak için sınavlara hazırlanıyordum. Bir süre sonra ağrılarım o kadar kötüleşti ki sınava hiç çalışamıyordum. Ağrılarımı dindirmek için hemen tek çarem olan beyin uyarımı aldım ve böylece ertesi gün finallerimi başarıyla geçip diplomama kavuştum. O günden bu yana derin beyin uyarımı Serdans'ın hayatına çok fazla şey kattı."} {"url": "https://sinirbilim.org/normal-psikopat-beyinlerinin-karsilastirilmasi/", "text": "Normal ve Psikopat Beyinlerinin Karşılaştırılması Psikopatlık toplumdan uzak kalma, empatinin çok azalması ve anormal davranışlarla ilişkilendirilen bir davranış bozukluğudur. Şekilde gördüğünüz gibi bir psikopat ile sağlıklı bir insanın beyni, görüntüleme teknikleri ile kıyaslandığında psikopatların beyninin frontal bölgesindeki nöron faaliyetinin çok az olduğu görülür."} {"url": "https://sinirbilim.org/norodejenerasyon-bagirsak-metabolitleri-kesfedildi/", "text": "Nörodejenerasyonda Rol Oynayan Bağırsak Metabolitleri Keşfedildi! New York Üniversitesi'ndeki bir araştırma ekibi multipl skleroz hastalarının beyin omurilik sıvısında ve plazma örneklerinde bağırsak bakterileri tarafından üretilen yüksek düzeyde üç toksik metabolit buldu. Brain dergisinde yayımlanan bu önemli bulgular, bilim insanlarının bağırsak bakterilerinin sinir hücreleri için toksik olan bileşikler üreterek nörolojik hastalıkların seyrini nasıl etkileyebileceğini daha iyi anlamalarını sağlıyor. Daha önce pek çok araştırma beyin- bağırsak arasında bir ilişki olduğunu kanıtlamıştı ve bağırsak ikinci beyin ünvanına sahip olmuştu. Bu çalışmada, araştırmacılar MS hastalarında sağlıklı bireylere kıyasla belirli bağırsak bakterilerinin ya zenginleştiğini ya da tükendiğini buldular. Ancak bu mikropların beyinle nasıl iletişim kurduğu ve nörodejeneratif hastalık sürecini nasıl etkilediği henüz açık değil. Bağırsak Bakterileri Miyelin Kılıfın Yok Edilmesinde Rol Oynuyor Amerika'da New York Üniversitesi'nde araştırma görevlisi olan ve çalışmanın yazarı olan Hye-Jin Park Bulgularımız, MS hastalarının bağırsak bakterilerinin büyük miktarlarda p-kresol-sülfat, indoksil-sülfat ve N-fenilasetilglutamin üretip kan dolaşımına saldığını ve sonunda beyin omurilik sıvısına ulaştığını gösteriyor. Bu toksik metabolitler beyni ve omuriliği yıkıyor ve potansiyel olarak sinirleri koruyan miyelin kılıfının yok edilmesinde rol oynuyor dedi. Araştırma ekibi, New York'taki Multipl Skleroz Merkezindeki gönüllü hastalardan kan ve beyin omurilik sıvısı örnekleri aldı. MS hastalarının bağırsak mikrobiyomunun yeniden şekillendirilmesi üzerinde derin bir etkiye sahip olduğu bildirilen hastalığı modifiye edici terapi dimetil fumarat ile tedaviden önce ve sonra hastalardan örnekler alındı. MS Hastalarında DMF Miktarı 3 Kat Daha Fazla Bulundu Analiz edilen verilerle araştırmacıların, sağlıklı bireylere kıyasla dimetil fumarat ile tedavi edilmeyen MS hastalarında üç toksik metabolitin miktarının fazla olduğu tespit edildi. Ayrıca, dimetil fumarat ile tedaviyi takiben metabolitlerde bir azalma kaydettiler. MS hastalarından ikinci bir numune grubunun toplandığı Mount Sinai'deki Icahn Tıp Fakültesi'nde yardımcı doçent olan ve çalışmada yazar olan Achilles Ntranos, Bu toksik metabolitlerin yüksek seviyelerinin varlığı, MS hastalarında nörodejenerasyonun biyobelirteçleri ve laboratuvarda kültürlenmiş hücrelerin nöronal işlevini bozma yeteneği ile de ilişkilidir dedi."} {"url": "https://sinirbilim.org/norodejenerasyonu-durdurdu/", "text": "Bilim İnsanları Nörodejenerasyonu Durdurmayı Başardı Sevdiğiniz birinin gözlerinizin önünde hastalık geçirdiğini hayal edin. Onu iyileştirmek için elinizden ne geliyorsa fazlasıyla yaparsınız. Peki ya eliniz kolunuz bağlıysa? Nörodejeneratif rahatsızlığa sahip pek çok hasta ve hasta yakını maalesef bu durumda ve gözü kulağı bilim dünyasından gelecek umutlu haberlerde. Bilim dünyası nörodejeneratif hastalıklarına iyi gelebilecek yeni ilaçlar arayışında. Pek çok nörodejeneratif rahatsızlığın sebebi yanlış katlanmış proteinlerin beyinde birikmesidir. Yanlış katlanmış bu proteinler Alzheimer ve Parkinson hastalıkları gibi rahatsızlıkların yanı sıra prion hastalıklarında da önemli bir etkendir. Bilim insanları nörodejenerasyonu durdurmak için onlarca yıldır yeni yöntemler deniyordu. Nihayet iki ilacın nörodejenerasyonu durdurmada çok etkili olduğu görüldü. İleri okuma: Alzheimer, Parkinson ve Huntington Hastalığı Ortak Özeliğe Sahip Nörodejenerasyona Sebep Olan Yeni Bir Yolak Bulundu Birkaç yıl önce farelerde beyin hücresi ölümüne yol açan önemli bir yolağı tespit eden bilim insanları, bu yolağı engelleyen ve nörodejenerasyonu önleyen iki ilaç buldu. İlaçlar farelerde denendi ve ilaçlardan biri zaten insanlarda kullanıma lisanslı olduğu için klinik araştırmalara hazırdı. Araştırma ekibi önce prion hastalığına sahip farelerde yanlış katlanmış proteinlerin birikiminin farelerin doğal bir savunma mekanizmasını aşırı derecede faaliyete geçirdiğini ve beyin hücrelerinde yeni proteinlerin üretimini durdurduğunu buldu. Araştırmacılar daha sonra farelerde protein üretim hızını eski haline getiren iki ilaç tespit etti: onay almış antidepresan olan trazodon hidroklorür ve antikanserojen ilaç olarak denenen dibenzoilmetan. Her iki ilaç da, prion hastalığı olan farelerin çoğunda beyin hücresi hasarı belirtilerinin ortaya çıkmasını engelledi ve frontotemporal demanslı farelerde hafızaya dayalı işlevleri düzeltti. Her iki fare modelinde de ilaçlar nörodejenerasyonun bir özelliği olan beyin küçülmesini azalttı. İleri Okuma: Frontotemporal Demans Nedir Antidepresanlar Demans Tedavisinde Kullanılabilir Leicester'deki Tıbbi Araştırma Konseyi Toksikoloji Birimi'nden ekibe liderlik eden ve şimdi Cambridge Üniversitesi'nde bulunan Profesör Giovanna Mallucci, İngiltere Demans Araştırma Enstitüsünün beş ortak yöneticisinden biridir. Malluci, Trazodonun insanlarda kullanımının güvenli olduğunu biliyoruz, nörodejenerasyona sahip farelerde beyin hücrelerinde gördüğümüz ilacın koruyucu etkilerinin Alzheimer hastalığının erken evrelerindeki insanlar için de geçerli olup olmadığını test etmek için artık klinik bir araştırma yapılabilir. 2-3 yıl içinde, bu yaklaşımın hastalığın ilerlemesini yavaşlatıp hastalığı azaltıp azaltmayacağını bilebiliriz ve bu da bu bozuklukların tedavisinde çok heyecan verici bir ilk adım olacaktır. İlginçtir ki trazodon, demansın sonraki evrelerinde hastalık belirtilerini tedavi etmek için kullanılmıştır, bu nedenle bu grup için güvenli olduğunu biliyoruz. Şimdi, ilacın erken bir aşamada hastalara verilmesinin; hastalar üzerindeki etkisini, rahatsızlığı durdurmasına veya rahatsızlığın yavaşlamasına yardımcı olup olmadığını öğrenmek lazım dedi. İleri Okuma: Mutluluk Hapı Antidepresanların Karanlık Yüzü"} {"url": "https://sinirbilim.org/noroekonomi-nedir/", "text": "Nöroekonomi Nedir? Nöroekonomi, son yıllarda farklı konularda çalışan birçok araştırmacıyı bir araya getiren disiplinlerarası bir alandır. Temel olarak verilen kararlar ile aynı anda insan bünyesinde gerçekleşen biyolojik süreçler arasında bir bağlantı kurmayı amaçlamaktadır. Gerçekleşen biyolojik süreçlerin önemli bir kısmı da hiç kuşku yok ki beyinde meydana gelmektedir. Verilmekte olan kararlar ve o anda insan beyninde zamana bağlı olarak oluşan elektriksel değişimler bize önemli bilgiler verir. Bu noktada EEG ve fMRI yöntemleriyle verilen kararların beyindeki izdüşümü görüntülenmektedir. Böylece karar ve tercihleri oluşturan mekanizmalara ışık tutulması amaçlanmaktadır. Nöroekonomi Beyin Görüntüleme Yöntemlerinden Faydalanır Beyin görüntüleme için kullanılmakta olan EEG ve fMRI yöntemlerinin bazı noktalarda avantajları olduğu gibi dezavatajları da mevcuttur. Örneğin; EEG ölçümleri zamansal açıdan daha yüksek bir çözünürlüğe sahiptir. Meydana gelen aktivasyonların beyindeki konumu tahmin edilirken birtakım varsayımlar üzerinden işlemler yapılmaktadır. fMRI yöntemi ise tam tersine uzamsal açıdan daha kesin bir sonuç verir. Ancak zaman içerisinde gerçekleşen kısa süreli değişiklikleri ayırt edememektedir. Yapılan deneyin içeriğine ve amacına göre bu iki yöntemden biri seçilmektedir. Ayrıca bazı durumlarda her ikisinin de kullanıldığı deneyler bulunmaktadır. Literatüre bakıldığında ise her iki metodun da benzer sonuçlar verdiğini gösteren çalışmalar mevcuttur. İçerik olarak ise nöroekonomi birçok konuyu kapsamaktadır. Bunlardan en önemlileri risk altında belirsizlik altında verilen ekonomik kararlar, zaman tercihleri ve otokontrol, diğergamlık ve adaletli dağılımla ilgili kararlardır. Ayrıca araştırmacılar nöroekonomi ile insan davranışlarına ait çalışmalarda yeni sonuçlar elde etmeyi ve yeni ekonomik modellemeler yapmayı hedeflemektedir. Nöropazarlama da İşin İçine Giriyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/norolojik-gorelilik-zaman/", "text": "Nörolojik Görelilik Ve Zaman Uzay ve Zaman Evren tahmini olarak 13.7 milyar yıl önce akıl almaz bir patlama ile başladı . Akıl almaz diyorum çünkü bu bildiğimiz bir patlama değildi . Bu şuan gördüğünüz/görmediğiniz her şeyin küçücük bir noktadan yani tekillikten dışarıya doğru hayal edemeyeceğimiz bir hızda genişlemesi idi. Eski atalarımızın efsanelerinin yerini alan modern hipotezimiz budur. Big Bang! Bundan iki bin yıl sonra modern hipotezimizin 21.yüzyıl efsanesi olup olmayacağı konusunda gerçekci olmak yada olmamak tamamen zamanın bize göstereceği bir şey . Bu patlama ile bildiğimiz zaman kavramıda doğdu . Bazı bilim insanlarına göre zaman ezelden beri var ve başlamak için bir tetikleme sinyali yada aktivasyon enerjisi bekliyordu . Tıpkı big bang gibi . Brian Greene'in deyimi ile : Bilim insanları big bang'den sonra evrenin nasıl evrildiğini açıkılıyor fakat bilim insanlarının açıklayamadığı tek kısım şu BANG Kozmik mikrodalga fonu bizi evrenin ilk anlarına götürür fakat o patlama anına gidecek kadar götürmez . İşte o an'a '' planck dönemi '' adını veririz . Tam olarak 10 ^ 43 saniye demektir . İşte o anı açıklamak demek fizik kurallarına , uzay-zamana meydan okumak demektir . Bilirsiniz ki fizikçiler sonsuzluklardan nefret eder ve bu yüzdende tekillikler fizikçiler için en büyük bilinmezlerin başında gelir . Planck dönemini şuan ki fiziğimiz ile açıklayamıyor oluşumuz , gelecekte de açıklayamacağımız anlamına gelmez . Belki de evrenin sonuna geldiğimizde zaman tersine doğru akar . Tıpkı Mr. Nobody filminde olduğu gibi . Şimdi doğru nöronları ateşleyip , doğru sorulara spesifik cevaplar vermeye çalıştığım bölüme bir göz atalım. Zaman Kavramı Nasıl Oluşuyor Bilinen evrende bir yapının koordinatlarını verebilmek için x,y,z koordinatlarına ve buna ek olarak birde zaman koordinatını vermemiz gerekir . Neden bir zaman koordinatına ihtiyacımız var peki ? Çünkü dün çalışma masasında ders çalışan sen ile bugün o masada çalışan '' sen '' aynı değilsin . Makro bir örnek verecek olursak dünkü dünya ile bugünkü dünyada aynı değildir . Dünyada yaşayan bizler için odamız / evimiz / ofisimiz hep AYNI yerde kalacaktır fakat tüm bunları içinde barından dünya güneş etrafında her saniye yer değiştirir . Güneş ise samanyolunun kalbinde ki kara delik olan sagıttarıus A etrafında hareket eder . Bu noktada hareketin boyutlara göre göreceli olduğunu görüyoruz . Göreceli olmasından dolayı , çoğumuz zamanın basit ve vektörel bir şey olduğu yanılgısına düşeriz . Bizim algılarımıza göre zaman sadece ileri doğru akan , yolun hıza bölümü yada tamamen göreceli bir şeydir . Uzay-Zamanı İlk Keşfeden Minkowski'ydi Zamanı hissedemiyoruz , koklayamıyoruz , duyamıyoruz hatta zamanın ne kadar geçtiğinin / geçmediğinin farkında bile olamıyoruz bazen . İşte bu noktada yardımımıza 1907 yılında ortaya çıkan bir kavram olan '' Uzay-Zaman '' koşuyor . Uzay-Zaman koordinat sistemini ileri süren kişi Einstein'ın eski profesörü Hermann Minkowski . Hermann , farklı açılardan 3 boyutlu bir cismi izleyen iki gözlemci hayal etti ve bu cismin uzaklık ve genişliğinin iki gözlemci tarafından da farklı algılandığını fark etti . Hermann'ın fikirleri teoride einstein'in teorisinde vardı fakat tam olarak bu anlamda değildi . Aslında 3 uzaysal boyuta bir zaman boyutu ekleyerek oluşturduğumuz UZAY-ZAMAN boyutu , zamanı daha iyi anlamamıza neden oldu desek yanlış olmaz . Uzay boyutları ile zaman boyutu , Sodyum ve Klor gibiydiler adeta . İkisi de birbirini etkiyor idi . Mesela 3 boyutlu ve kütlesi olan bir cisim uzayı büküyor idi . Ve bu geometrik eğrilik sonucu '' kütle çekimi '' oluşuyordu . Kütle çekiminin büyüklüğü de zamanın hızını doğrudan etkiliyordu . Spontane zaman tanımları ile gerçek uzay boyutlarını birleştirip elde ettiğimiz UZAY-ZAMANIN ne olduğunu biliyoruz şimdi . Neden Zaman Tek Başına Bir 4. Boyut Olamıyor ? 4 . boyut sadece zaman boyutu değildir . Zaman ortak bir payda olacak kadar fazla faz'a , yoğunluğa , vektörel parametrelere sahipte değildir . Bu yüzden Uzay-Zaman boyutu ismini veririz 4.boyuta . Zamanın hangi boyutlarda var olacağı tamamı ile kütle ve enerjinin çok öncesine bağlı bir durumdur. Fakat zamanı tanımlarken yada zaman boyutunu tek başına ele almadan şu sorulara ne tür cevaplar vereceğimiz önemlidir ? 1-) Zaman big bang ile mi başladı ? Zaman big bang'den önce var olan bir şey mi ? 2-) Zaman, 5 . boyutun alfası 3. boyutun betası olan mıdır ? 3-) Evrenin içindeki zaman ile evrenin dışındaki zaman olgusu aynı mıdır ? Zamanın hızlı yada yavaş akması ışığın hızına mı bağlıdır ? Işık hızı bilinen evrenimizin içindekiler için mi yoksa evrenimizin kendisi için mi bir limittir ? 4-) Ve son olarak da mutlak sıfırda ( -273.15 C ) hareket ve akabinde zaman durur mu ? Önemli Sorulara Önemli Cevaplar 1-) Eğer zamanın büyük patlama ile başladığını varsayarsak , zaman bir ölçü birimi değildir . Bu noktada zaman vektörel olurdu . Fakat eğer büyük patlama'nın , zamanın herhangi bir periyotunda olduğunu varsayarsak , evet zaman bir ölçü birimidir . Aslında hep büyük patlamadan önce ne vardı ? diye sorarız aslında burada bile zamanın daha önce var olan bir boyut olduğunu kabul etmiş oluruz . O yüzden nasıl insanlık tarihi için MÖ yada İÖ kavramlarını kullanmışsak , evren için referans alabileceğimiz bir periyot olarak BBÖ yada BBS kavramlarını ele almamız gerekirdi ama bizler genelde nedense Zaman'dan önce ve sonra kavramlarını kullanıyoruz . Big bang , salt zaman boyutunun herhangi bir periyodun da gerçekleşen döngüsel bir tasarım olabilir . Hatta biraz daha ileri gidip şunları bile söyleyebiliriz ; Eğer uzay çizgisi döngüsel ise akabinde zaman çizgisi de döngüsel olmalıdır . Bu döngüsellik ise bizlere ; zamanın başlangıcının ve sonunun aynı '' an '' olduğunu söyler . Sonuç olarak 1 . soruya hitaben binlerce teori üretebiliriz . Üreteceğimiz teoriler bilimsel gerçeklik bilgimiz ile kısıtlı olacağından bazen bazı zaman teorilerinin saçma gelmesi doğal gözükecektir . 2-) Bu sorudaki alfa başlangıç , beta ise bitiş olarak tanımlanırsa soru daha daha anlamlı olacaktır . Zaman , uzay boyutlarımızın sonu ile 5. boyutun başlangıçı arasındaki boyutsal bir faz geçişinden mi ibarettir ? Bize , ışık hızına ulaştığımızda zamanın duracak kadar yavaşladığını söyleyen einstein'in teorilerini düşünün . Kütlesi olan bir hiçbir madde ışık hızına ulaşamaz çünkü bu fizikte sonsuz enerji ve momentum gerektirir . Ve içinde bulunduğumuz tasarım olan evren israf yapmayı sevmeyen ekonomik bir yapıdır . Zaman bu noktada boyutlar arası sürekliliği sağlayan ve uzay-zaman dokusunu birbirine bağlayan bir enerji olabilir . Enerjisinin olması ( Emc2 ' den dolayı ) her zaman kütlesinin olmasını da gerektirmez . Tıpkı fotonlar gibi . 3-) Öncelikle '' evrenin dışı '' bilim dışı bir söylem olarak kabul edilebilir ama bu bunu düşünmemize bir engel değildir . Evrenin içindeki zaman , kütleye ve ışığın bükülmesine bağlıdır . Merkezde Hep Kütle Var Uzay'ın nasıl şekilleneceği '' kütleye '' Işığın nasıl büküleceği '' kütleye '' Zamanın hangi hızda akacağı '' kütleye ve çekimine '' bağlıdır . Kütle bu 3 fenomeni etkileyen bir sabit gibi . Evrenin dışı konusunda ise şu parametreyi göz ardı etmemeliyiz . Hareket görecelidir . Bir cismin hızı, farklı gözlemcilere ve gözlemcilerin hızlarına göre farklılık gösterir . Dünyamız saatte 1670 km hızla kendi ekseni etrafında, 108.000 km hızla güneşin etrafında döner. Güneş sisteminin galaksi merkezi etrafındaki dönüş sürati saatte 720.000 km iken, Samanyolu galaksisinin uzaydaki hızı saatte 950.000 km dir . Yani samanyolu galaksisi dışından dünyanın hızı tüm bu hızların toplamıdır . Hareket , hangi referans sistemini göz önünde bulundurduğunuza göre değişiklilik gösteriyor işte bu yüzden de evrenin dışında ne olduğu sorusu ve evrenin dışındaki hızın ne olduğu sorusu , evrenin dışının herhangi bir referans sistemine bağlı olup olmadığına bağlı oluyor . Peki zamanın hızı için ışık hızı için bir limit midir? Evrenin içinde ve kütlesi olan parçacıklar yada maddeler için evet bir sınırdır . Fakat bilinmelidir ki, bu limitin bir patronu vardır ve o patronun adı EVRENİN GENİŞLEME HIZI ' dır . Tüm uzay genişliyor olduğundan, noktalar arasındaki mesafe arttıkça, birbirinden uzaklaşma hızı da artmaktadır. Yani birbirinden 10 milyon ışık yılı uzaktaki iki nokta, birbirinden saniyede 200 kilometre uzaklaşmaktadır ve bu böyle devam eder. Bu sebeple, eğer ki birbirinden yeterince uzak iki noktayı ele alacak olursanız, nihayetinde birbirlerinden ışık hızında uzaklaştıklarını görürsünüz . Öyleyse birbirinden örneğin 16 milyar ışık yılı uzaktaki cisimler, birbirlerinden ışık hızından daha hızlı uzaklaşmaktadır. Yani bir galaksinin ışıktan daha hızlı hareket ettiğini iddia edebilirsiniz. Ancak gerçekte olan, galaksinin değil, galaksinin içerisinde bulunduğu uzayın bu hızda genişliyor olduğudur. Aslında galaksi pek de hareket etmez bile! Yani ortada olan olay, galaksinin görelilik kurallarını yıkması değildir. Sonuçta düşünecek olursanız, o galaksiye göre de biz ışık hızından hızlı gitmekteyiz; ancak durumun bu olmadığının herkes farkındadır. Burada hatırlanması gereken anahtar nokta, söz konusu olan genişlemenin kozmik bir genişleme olmasıdır, galaktik bir hareket değil! Diyor Rochester Teknoloji Enstitüsünden Brian Koberlein . Sonuç olarak , eğer evrenimizde birbirinden yeterince uzak iki nokta seçersek , her zaman birbirinden ışıktan daha hızlı uzaklaşan çiftler bulabiliriz . Bunun sebebi kozmolojik genişlemenin ta kendisidir . Bu genişlemeyi ilk olarak belçikalı bilim insanı ve rahip George Lemaitre ortaya atmıştır . Ancak Edwin Hubble, Georges Lemaitre'den 2 yıl sonra bildirisini yayımlamıştır . Peki bu genişleme einsteinin özel göreliliğine ters mi ? Aslında hayır . En başta belirttiğimiz gibi einstein evrenin içindeki bir maddenin ışıktan hızlı hareket edemeyeceğini söyler . Fakat uzay-zaman dokusunun bu hızı aşamayacağını söylemez bu teori bizlere . Eğer zaman=hareket ise evrendeki her parçacık her galaksi her kuasar dursa zaman durur mu ? Eğer big bang'i tetikleyen şeyi bir hareket olarak tanımlasaydık , evet belkide zaman dururdu . Fakat biliyoruz ki bir sistemin -273.15 Centigrad derecede (0 Kelvin) entropisi sıfır olarak kabul edilir. Akabinde LOT3 bizlere mutlak sıfırda hareketin durmasını ve entropinin bir sabite yaklaşmasına neden olur . (Laws of thermodynamics-3 ) . Bu durumda eğer zaman=hareket tezime göre zaman durur . Fakat birazdan paylaşacağımız gelişme bunun doğru olmadığını kanıtlar nitelikte . Science dergisinde yayımlanan araştırmaya göre bilim adamları, ilk kez mutlak sıfırın altında bir atomik gaz üretti. Almanya'nın Münih kentindeki Ludwig Maximilian Üniversitesi'nden Ulrich Schneider, önce yaklaşık 100 bin atomu kazara ısılarını yükseltebilecek olası her tür çevresel etkenden uzaklaştırarak bir vakum odasında soğuttuklarını söyledi. Atomların hareketlerini gözlemlemek için lazer ışınları ve manyetik alanlardan oluşan bir ağ kullandıklarını belirten Schneider, Isı, atomların ne kadar hareket ettiklerine ve sahip oldukları kinetik enerji miktarına bağlıdır. Lazer ışınlarından gelen milyonlarca parlak ışık noktasından oluşan optik kafes, atomların hareket etmesine yardımcı oldu. Kafes, aynı zamanda atomlardaki potansiyel enerjiyi sınırlamamazı da sağladı. Atomlar arasındaki etkileşimi kontrol etmek için ise manyetik alanı kullandık. Isı, basınçla da bağlantılıdır. Bir şey ne kadar sıcaksa dışa doğru o kadar genişler ve ne kadar soğuksa o kadar büzüşür. Negatif basınç kullanarak atomlar arasındaki etkileşimi kontrol altına aldık. Böylece ilk kez hareket eden moleküller için negatif mutlak ısı derecesine ulaştık dedi. Buluşun, teknik olarak yüzde 100 daha etkili çalışacak motorlar ile yeni kuantum cihazlarının geliştirilmesine yol açması ve evreni parçaladığı sanılan karanlık enerji gibi bilinmezlere ışık tutacağı belirtiliyor. Sonuç olarak durur yada durmaz dememiz için daha fazla deney ve gözleme ihtiyacımız var . İnsanlığın en büyük gizemlerinden biri olan zamanı bilimsel perspektif ile irdelemeye çalıştım bu yazıda . Eminim ki sormamız gerekenden daha fazla soru vardır . Sorduğum bu sorular güncel bilimin zaman ile ilgili bilinmezleri ile ilgili idi . Bu sorular eminim ki , zaman ile ilgili çok derin sorular sormanıza sebep olacaktır . Nörolojik Görelilik Sinir bilim bizlere zamanın düşündüğümüz şey olmadığını söyler . 1.5 kg ağırlığında , 100 milyar nörona ve trilyonlarca sinaptik bağlantıya sahip olan beynimiz için zaman çok farklı akar vede algılanır . İşte nörolojik görelilik tam olarak ; farklı hızlarda işlenen verilerin senkronize edilip bizler için '' anlamlı '' olmasını açıklamaya çalışır . Fiziksel gerçekliğimizde ışık sesten hızlıdır değil mi ? Akabinde beyinde de görmenin işitmeden daha hızlı olmasını düşünürüz . İşte en can alıcı yerlerden biride burası bence . Karanlık bir kafesin içinde ki beynimiz için işler böyle yürümez . ! Neden hoşlandığınız bir insan ile 1 saat 10 dakika gibi gelirde neden hiç haz etmediğiniz 1 saat'lik ders 10 saat gibi gelir ? Bu kıyaslamayı çoğunuz einstein'in görelilik teorisinin basit bir indirgemesinden hatırlıyordur . İşin aslı dünyanın neresinde olursan ol 1 saat her zaman 60 dakika ve 3600 saniyedir fakat neden zaman olgusu beyinde bir anlam kazanır ? Neden beynimiz zamanı yaratır ? Bu sorulara yanıt vermek oldukça zor . Çünkü zamanın ne olmadığı hakkında çok şey biliyor iken ne olduğu hakkında bilimsel ve felsefi açıdan çok belirsizlik var . Öncelikle 1 saat'lik zaman diliminin 2 farklı gözlemciyede olduğundan daha değişik gelmesinin sebebi ; zamanın newtonun açıkladığı gibi olmayışıdır . Newton zamanı salt olarak düşündü ve diğer tüm olayların t ' ye göre akıp gittiğini söyledi . Fakat einstein diye bir adam bize 4 boyutlu uzay-zamanda '' eş zamanlılığın '' olası olmadığını ve hızın yada hareketin göreceli olduğunu söyledi. Einsteinin evreninde hız , gerçeklik yada algı tamamen referans aldığın sisteme bağlı idi . İşte dolaylı olarak bu yüzden 1 saat bazılarımıza olduğundan fazla / az gelir . Referans aldığımız sistemler bo noktada '' beyinlerimiz '' olacaktır . Ve buradan da zaman algısının her beyine göre farklı olduğunu çıkarabiliriz . Beyinlerimiz tıpkı kütleçekimi gibi zamanı büker . ! Evet yanlış duymadınız sadece bu bükülme somut değilde soyut bir bükülmedir . Uzay-Zamanda ki her gezegen , yıldız , galaksi vede her gökada da zaman farklı akıyor çünkü hepsi uzay-zamanı farklı derecelerde büküyor . Somut ve makro bükülmenin içindeki biz '' mikro '' varlıklar ise zamanı bir daha büküyoruz . Konuyu daha iyi kavramımız için bir örnek vermem yerinde olacaktır gibi duruyor . Ama önce şu bilgiyi vereyim : 5 duyu organımızın beyine yolladığı elektrokimyasal sinyaller , beynin farklı lobların da farklı hızlarda işlenir . Her Şey Gözlemciye Bağlıdır Her şeyi birbirimize göre farklı algılar ve deneyimleriz . X filminin 10 farklı gözlemcide 10 farklı anlam ve deneyim oluşturması gibi . Diğer yandan bu farklılık kaotik yada gelişi güzel değildir . Bu farklılık gözlemcinin zihninde ki bilinç ve biliçaltını oluşturan öğelerin gerçekliği ile ilgilidir . Vede biliyorsunuz ki gerçeklikte büyük bir oranda duyu organlarımıza bağlıdır . Duyu organlarımız beynin elidir , koludur , bacağıdır . Beynin oluşturduğu gerçeklikte duyu organlarımızın nasıl bir rolü var sorusuna cevap verdiğimiz '' harici duyular '' makalesini okumadıysanız okumanızı öneririz . Hepimiz fiziksel evrende ışığın sesten hızlı hareket ettiğini biliriz . Peki kendi başına bir evren olan beynimiz buna ne diyor ? Hiç maraton koşularında neden bir ışık huzmesinin değil de bir atış tabancısının kullanıldığını düşündünüz mü ? İşte bunun sebebi beyindeki dataların farklı hızlarda işleniyor oluşu ve bu işleyişin fiziksel gerçeklik ile uyumlu olmasının gerekmemesi durumudur . Sonuçları Nature dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre ; insan beyni sesi 50 milisaniye ile 80 milisaniye arasında bir sürede algılar . Diğer yandan beynimiz sesi ışıktan 30 milisaniye önce işler . İşte bu yüzden 100 metre koşularında start tabanca ile verilir . Milisaniye deyip geçmemek gerekir çünkü maraton koşularında saniyenin binde biri bir sporcunun kariyerini baştan sona etkileyebilir . Psikolojik Filtreler Bir eylem düşünün , mesela bir bardağın kırıldığını düşünün . Bu durumu 3 duyu organı ile algılarsanız . İşitme , görme ve hissetme . Peki bu durumda bardağın sesini ve görüntüsünü ayrı ayrı mı algılarız ? İşte beynin mükemmel bir tasarım olduğuna bir örnek daha . Beyin bir datayı gerekli lobda işledikten sonra başka verinin gelip gelmediğine bakar ve duruma göre 5 farklı duyu organının gönderdiği elektrokimyasal verileri senkronize edip '' Zaman olgusunu '' yaratır . İşin ilginç yanı beyinde zaman sensörü gibi bir şey yoktur . Öyleyse zaman 6 . duyumuz olabilir mi ? Bu duyu cerebellum'un içinde özellmiş bilinç tarzı bir şey olabilir mi ? Yada durun bir dakika zaman , 5 duyu organımızın gönderdiği elektrokimyasal verilerin yorumlanıp , bilincin oluşturulduğu yerdeki psikolojik bir filtre olabilir mi ? Düşünsenize bir X kelimesi 100 farklı insanda 100 farklı anlama tekabül ediyor . Sosyopat olmayan bir insan bile günde en az 7-8 adet iletişim kuruyordur . Bu noktada gerçek anlamda farklı algılara sahip insanlar birbirlerine '' seni çok iyi anlıyorum '' dediğinde apaçık yalan söylemiş olmaz mı ? Aslında evet bu yalan bu gerçeklikte kabul edilebilir ama nörolojik görelilik hakkında bir bilgisi olan bir zihin için kabul edilebilir değildir . Nörolojik görelilik hakkında çok fazla hatta hiçbir şey duymamış olmanız doğaldır vede bunun nedeni hakkında pekte bir bilgi yok Son olarak güzel bir örnekle yada karşılaştırma ile sonlandırmak istiyorum bu yazıyı . Bütün Olaylar Aslında Yarım Saniye Önce Oluyor Bir ilginç bilgiyi önceden vermeliyim : İnsan hareketlerinin hepsi hepsi tam yarım saniye önce beyninizde yaşanmıştır . ! Bizler , kozmolojik hayaletler ile dolu bir evrende yaşayan beyin hayaletlerinden başka bir şey değiliz . Hollywood yıldızlarına değilde göklerdeki yıldızlara hayranlık duyduğumuz günden beri bunun farkındayız belkide . '' Bir evren var bize yıldızlarının , kuasarlarının ve gökadalarının geçmişini izleten , ' Bir evren var , şu anın 500 milisaniye önce yaşanıp bittiği bir evren ... Bu makalede değindiğim konulardan biri olan Nörolojik Görelilik konusu , bu ülkede hiçbir yazılı kaynakta değinilmemiştir . Yani yeni yeni keşfedilen bir bilimsel bir konudur . Öte yandan türkiyede yazdığım makalelerin bir değerinin olmadığının farkında olduğumdan , makalelerimi ingilizceye çevirip USA ' de ve yurt dışı bilimsel sitelerde yayınlayacağım . Tabi şuan üslup konusunda mükemmel durumda değilim ama daha fazla makale yazdıkça tanrısallığa yakınlaşacağımın da farkındayım . Okuyan ve anlayanlar var ise teşekkürler. Anonim bir yazıdır. Kaynaklar - http://www.nature.com/news/quantum-gas-goes-below-absolute-zero-1.12146 - http://www.zmescience.com/science/physics/lower-than-zero-temperature-07012013/ - http://phys.org/news/2015-02-fast-universe.html - Nature dergisi - David eagleman The brain : The story of you 3 thoughts on Nörolojik Görelilik Ve Zaman Evrenin içindeki zaman kütle ve ışığın bukulmesine bağlıdır. Işık doğrusal olarak hareket ediyorsa ve bükülmeyip bazı durumlarda kırılıyorsa evrenin içindeki zaman yalnızca kutleye mi bağlı oluyor? Bir olgu yalnızca tek bir şeye bağlı olabilir mi? Evrenin içindeki zaman kütle ve ışığın kavuşumu değil yada ne şekilde kavuştukları da değil ışığın kütle ile kavuştuğunda çıkardığın anlama ulaşmak için kavradığın mesafedir anda zamlanmak. Senin değişkenliğin zaman olgusunu tek bir şeye bağlı olmaktan çıkarıyor en el hak yahu"} {"url": "https://sinirbilim.org/norolojik-hastaliklarin-tedavisi-mikrobiyota/", "text": "Nörolojik Hastalıkların Tedavisi Mikrobiyotada Saklı Olabilir İnsan vücudunda 30 trilyon insan hücresi, 40 trilyon da bakteri bulunur. Bu bakterilerin de büyük çoğunluğu bağırsaklarımızda yaşar ve çok önemli hayati görevlerde bulunurlar. Son 10-15 yılda bağırsak mikrobiyotasında yaşayan bakterilerin görevi ve sağlığımıza etkileri yakından araştırılıyor ve bu bölgeye ikinci beyin adı verilmeye başlandı. Her geçen gün mikrobiyotanın önemi ile ilgili yeni bilgiler öğreniyoruz. Amerika'da Baylor College of Medicine'da çalışan bilim insanları sindirim sistemindeki mikroorganizmaların karmaşık nörolojik hastalıklar ile yakından ilişkili olduğunu ortaya çıkardı. Mikrobiyotamızdaki bakteriler dikkat eksikliğine bağlı hiperaktivite bozukluğu, depresyon, anksiyete gibi rahatsızlıkların semptomlarının hafifletilmesinde önemli rol oynayabilir. Cell dergisinde yayınlanan makalede mikrobiyota temelli terapilere gittikçe daha çok yaklaştığımız ve bir gün nörolojik hastalıkların tedavisinde buradan başlayacağımız bildiriliyor. Mikrobiyota Davranışları Etkiliyor Araştırma ekibinin lideri Prof. Dr. Mauro Costa-Mattioli bazı anormal davranışların birbirinden bağımsız olarak genler ve mikrobiyotaya bağlı olarak değiştiğini keşfetti. Özellikle fareler üstünde yapılan çalışmalar şunları gösterdi: Hiperaktivite bozukluğunda organizmanın genetiği büyük rol oynarken ve baskınken, sosyal davranış bozukluklarında mikrobiyotanın etkisi daha büyüktü. Araştırmalar ilerledikçe metabolik olarak aktif biopterin molekülünün sosyal davranışı geliştirdiğini ancak motor hareketlerde etkili olmadığını gördüler. Biopterin molekül ailesinin sentezinde ise belirli bir bakteri rol oynuyordu. Araştırmacılar L. reuteri adlı bakteriyi farelerin mikrobiyotasına yerleştirerek terapötik bir yaklaşım denediler. Organizmanın genetiği her şeyin temelini oluşturur. Ancak çevresel ve mikrobiyota gibi iç etkenler genlerin hükümranlığını etkileyebilir. Diğer taraftan bakterilerin de ayrı bir genetik kodu olduğunu ve protein sentezi yaptıklarını unutmamak gerekir. Nörolojik hastalıkların araştırılmasında çoğu çalışma genetiğe ve ilaç çalışmalarına odaklanır ama mikrobiyota temelli terapötik yaklaşımların önemi her geçen gün artmaktadır. Nörolojik Hastalıkların Tedavisinde Yeni Bir Yol Costa-Mattioli şimdiye kadar düşünülmemiş bir yola başvurdular ve insan genomu ile mikrobiyotadaki bakterilerin genomları arasında bir etkileşim olabileceğinin hipotezini kurdular. Dahası bu etkileşim nörolojik hastalıkların semptomlarının ortaya çıkışını da etkileyebilirdi. Böyle bir hipotezi insanlarda test etmek çok zor olacağından işe model organizma olarak fareleri kullanmak ile başladılar. Cntnap2 geninin iki alleli de bulunmayan (Cntnap2 -/-) ve nörogelişimsel bozukluğa sahip fareleri kullandılar. Cntnap2 negatif farelerde sosyal davranış bozuklukları ve hiperaktivite gözleniyordu. Otizm spektrum rahatsızlığı olan insanlarda da bunlara benzer davranış belirtileri gözlenir. Tıpkı otizmli hastalar gibi bu farelerin mikrobiyotalarında da bazı oluşum farklılıkları mevcuttu. Genetik olarak herhangi bir mutasyon içermeyen ve Cntnap2 genine sahip olan farelere kıyasla davranış kusurları olan farelerin mikrobiyotalarındaki bakteriler daha farklıydı. Bakteriyi veya Metabolitini Naklederek Mikrobiyotayı Düzenleyebiliriz Araştırmacılar sağlıklı ve gen delesyonu olan farelerdeki mikrobiyota farklılıklarını analiz ettikten sonra müdahale etmeye karar verdiler. Ekip L. reuteri adlı bakteriyi mikrobiyotaya eklediklerinde mutant farelerin sosyal davranışlarında iyileşmeler gözlendi. Ancak hiperaktivitelerinde herhangi bir değişim görülmedi. Buradan şu sonuç çıkarılıyor: Mikrobiyotadaki değişiklikler, değişikliğin yapısına bağlı olarak seçici bir etki yaratıyor. Burada mikrobiyota modülasyonunun nasıl yapıldığı çok önemli. Bakteri ekleniyor veya çıkarılıyor mu ya da var olan bakteriler üzerinde bir değişiklik mi planlanıyor? Araştırmacılar bir de L. Reuteri yerine onun ürettiği biopterin molekülünü mikrobiyotaya eklediler ve aynı sonuçlara ulaşıp ulaşmayacaklarını test ettiler. Sonuç değişmedi. Bakterinin metaboliti eklendiğinde de sosyal davranışlarda iyileşmeler gözlendi. Artık şunu çok iyi biliyoruz ki, mikrobiyota üzerinde yapılacak küçük değişiklikler bile davranışsal ölçeğe yansıyıp ciddi etkiler gösterebiliyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/noron-nedir/", "text": "Nöron Nedir?"} {"url": "https://sinirbilim.org/noron/", "text": "Nöron Nöron elektriksel veya kimyasal sinyallerle bilgi işleyebilen elektriksel olarak uyarılabilen hücredir. Bu sinyaller sinaps adlı özel bağlantı yerlerinde gerçekleşir. Nöronlar birbirleriyle iletişime geçerek nöral ağlarda bilgi işleyebilir ve işlev görebilirler. Nöronlar bütün sinir sisteminin en temel elemanlarıdır. Standart bir nöron akson, hücre gövdesi ve dendritten oluşur. Dendritler hücre gövdesinde çok sayıda uzantı olarak çıkan ve sinyal alan yapıdır. Akson ise hücre gövdesinden uzayan büyük sinyal gönderici yapıdır. Normalde ders kitaplarında sinyal dendritten gelir aksondan gider yazar ama gerçekte bunun çok istisnası mevcuttur. Aksonlar ayrıca gerektiğinde aksonun sinyal aktarım hızını arttırmak için lipidlerden oluşan miyelin kılıfı ile kaplanır. Ayrıca dendritleri olmayan nöronlar veya dendriti olup hiç aksonu olmayan nöronlar da mevcuttur. Nöron Türleri Kendi içlerinde işlevlerine göre duyu nöronları, motor nöronlar ve ara nöronlar olarak üçe ayrılır. Duyu nöronları çevreden gelen dokunma, ses, ışık gibi uyaranlara yanıt verir ve onları omurilik ile beyne iletir. Motor nöronlar beyin ve omurilikten gelen sinyalleri alırlar. Daha sonra bunlarla ilgili kas kasılmalarını ve salgı bezlerinin çalışmasını sağlarlar. Ara nöronlarbeyin ve omurilik içindeki nöral ağlarda bir nöronu diğer nörona bağlayan nöron tipidir. Tipik bir nöron hücre gövdesi , dendrit ve aksondan oluşur demiştik. Dendritlerde ayrıca dendritik dallar vardır. Son yıllarda bunların da sinapslar ile aksonlardan elektriksel sinyal alabildiği keşfedildi. Dendritik dalların temel işlevi ise sinapstaki uygun kimyasal çevreyi oluşturmaktır. Normalde bir nöronun bir aksonu ve çok sayıda dendriti bulunur ama bunun birçok istisnası da vardır. Örneğin tek dendritli veya birçok aksona sahip nöronlar olabilir. Sinapsların çoğu akson dendrit arasında olur. Ancak, akson akson arasında, dendrit dendrit arasında, akson hücre gövdesi arasında da sinaps oluşumu gözlenebilir. Bazı nöronların hiç dendriti yoktur, bazılarında da akson bulunmaz. Az da olsa bu tür hücrelerde sıradışı sinaps tiplerine rastlamak mümkündür. Aksiyon Potansiyelleri Tüm nöronlar elektriksel olarak uyarılabilen hücrelerdir. Bu elektriksel uyarım bazen nöronun harekete geçmesine, bazen faaliyetini durdurmasına yol açar. Nöronlar, elektriksel yüklerini hücre içi ve hücre dışı yüklerle sağlar. Hücre zarının üstünde iyon pompaları ve kanalları vardır. Aksiyon potansiyeli geldiğinde sodyum, potasyum, klor ve kalsiyum iyonlarının değişimi ile hücre zarında bir elektriksel yük değişimi oluşur. Aksiyon potansiyeli bu şekilde tüm nöron boyunca ilerler ve diğer nörona aktarılır."} {"url": "https://sinirbilim.org/noronlar-arasindaki-genomik-farkliliklar/", "text": "Nöronlar Arasındaki Genomik Farklılıklar Salk Enstitüsü'nde çalışan bilim insanlarının yapmış olduğu son araştırmaya göre nöronlar arasında büyük oranda bir genetik çeşitlilik mevcut. Vücudun bütün hücrelerinin aynı olduğu kuralı bazı beyin hücrelerinin diğer vücut hücrelerinden farklı olduğunun ortaya çıkmasıyla çürütülmüştü. Ancak nöronların kendi aralarında da genetik farklara sahip olacağı beklenmiyordu. Lisede öğrendiğimiz biyoloji bilgilerimizi hatırlayalım. Vücudumuzdaki bütün hücrelerin DNA'sı aynıdır ama her dokunun etkin kullandığı DNA bölgeleri farklıdır. Etkin kullanılan kısım aslında yanlış değil. Bütün hücrelerde kromozomun tamamı etkin değil veya aynı bölgeler protein kodlamıyor. Dokular arasında protein farklılıkları tabi ki mevcut ama 10 yılda araştırmalar gelişen teknolojiyle çok daha üst düzeye taşındı. Artık laboratuarlarda hücreler arası DNA farklılıkları keşfedilmeye başlandı. Bütün Nöronlar Aynı Değil Nöron DNA'ları arasında en ufak bir farktan bile söz edebilmek için bütün nöron genomunun profilini çıkartmak gerekiyor. Salk Enstitüsü araştırmacıları tek hücreden DNA dizileme metodunu kullanarak nöronları tek tek incelediler ve araştırmanın sonuçlarını Science dergisinin Kasım 2013 sayısında yayınladılar. Araştırmacılar bu çalışmada yeni ölmüş üç kişiden yaklaşık 100'er nöron aldılar. Ekip önce tüm genomun kabataslak görünümüne bakarak büyük çapta bir DNA silinmesi veya kopyalanması olup olmadığına baktılar. Elde edilen bulgular nöronların %41'inde kendiliğinden ortaya çıkmış en az bir özgün kopya olduğunu gösteriyordu. Kök Hücreler Kullanıldı Araştırmanın bir sonraki aşaması nöron DNA'sında ki bu farklılığın kökeni belirlemekti. Genetik değişim acaba hücresel farklılaşma sürecinde mi yoksa nöronların beyinde son halini aldıktan sonra mı gerçekleşiyordu? Bu sorunun cevabını bulmak için araştırmacılar indüklenmiş pluripotent kök hücreleri kullandılar. Aslında kullanılan kök hücreler doğal ortamında deri hücresi olmaya programlıydı ancak yapılan müdahalelerle nöronlara dönüştürüldü. Kök hücrelerden elde edilen nöronların da DNA'larında bazı silinme ve eklenmeler ortaya çıktı. Ayrıca bu kök hücre hattından türeyen normal deri hücrelerinde arasında nöronlardaki kadar olmasa da bazı genetik farklılıklar olduğu keşfedildi. Bu sonuç gösteriyor ki hem hücre farklılaşmasında hem de hücreler son halini aldıktan sonra genomda bazı değişiklikler meydana geliyor. Nöronlar Çok Dinamik Yapıda Hücreler Doçent doktor Mike McConnell konuyla ilgili şunları söylüyor Nöron DNA'ları arasındaki farklılıkların deri hücrelerinden daha fazla olması normal kabul edilebilir. Zira nöronlar deri hücreleri gibi üretildikten sonra üst üste dizilmiyorlar, sürekli etkileşim halindeler. Nöronlar çok dinamik bir yapıdalar ve sürekli birbirleriyle iletişim halindeler. Onlar çok karmaşık büyük ağlar oluşturuyorlar ve bazen birkaç nöronda oluşabilecek bir hasar bu ağı ciddi bir şekilde bozabiliyor. Otizm ve Şizofreni Gibi Rahatsızlıklar Aydınlatılabilir Kendiliğinden gerçekleştiği varsayılan bu DNA silinmesi ve eklenmesinin şizofreni ve otizm gibi birçok nörolojik rahatsızlıkla ilişkiliği olduğu düşünülüyor. Sağlıklı bir beyinde bu genomik değişikliklerin neden gerçekleştiği henüz bilinmiyor ancak araştırma ekibinin aklında bazı hipotezler mevcut. Zaman içinde canlılarda gerçekleşen değişikliklerin yeni çevresel şartlara uyum sağlamak için olduğu biliniyor. Araştırmacılar şu an laboratuar ortamında İPKH kökenli nöronların genomlarını değiştirerek hücrelerin çevreye uyum sağlama mekanizmasını araştırıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/noronlar-kontrol/", "text": "Yapay Uyarımlarla Nöronlar Kolayca Kontrol Edilebilir İnsan beyninin ne derece karmaşık olduğundan ve yapabileceklerinden bahsetmeye bu yazıda gerek duymuyorum. Bize sorulan bir soruya anında cevap verebilir canımız istediğinde vücudumuzu istediğimiz gibi oynatabiliriz. Bütün bunları nöron adı verilen hücrelerin birbirleri arasındaki iletişimlerine borçluyuz. Bu nöronları bu kadar harekete geçirebiliyorsak her bir nöron faaliyetini kontrol etmemiz mümkün olabilir mi? Sinapslar ve Hücre İçi Sinyal Mekanizması Bir nöronun faaliyete geçmesi, diğer bir deyişle ateşlenmesi, temelde iki etkene bağlıdır: sinaptik sinyal alımı ve hücrenin kendini programlaması. Bir grup Japon araştırmacı ilk kez bir farenin tekli nöronlarındaki sinaptik etkinliği güçlendirmeyi nasıl öğrendiğiyle ilgili kanıtlara ulaştılar. Araştırmacılar farenin beyninde bir hücre hattı seçtiler ve farenin ne zaman o hücreleri kullansa kendi kendini ödüllendirdiğini tespit ettiler. Buradaki ödül lateral hipotalamusun elektriksel sinyaller tarafından uyarılmasıydı. Beynin merkezinde yer alan bu bölge vücudun her yerinden gelen bilgileri birleştirerek beslenme gibi çeşitli olayları düzenliyor. Hipotalamusu yapay bir şekilde uyarmak fare için her şeyin harika olduğu duygusunu veriyor. İleri Okuma: Hipotalamus Hipotalamus Hipotalamusun vücuttaki en temel görevi homeostazı düzenlemektir. Özellikle belirli bazı nöral devreler uzun süreli enerji dengesini, glikoz kullanımını, tuz ve su dengesini, vücut sıcaklığını, uyku/uyanıklık döngüsünü ve kan basıncını kontrol etmekten sorumludur. Bu anlamda hipotalamus merkezi sinir sistemi, endokrin ve otonom sinir sistemi arasında bir köprü görevi görür. İleri Okuma: Homeostaz Hiptalamus bütün işlevlerini yaparken vücudun metabolik ürünlerinden gelen ipuçlarını kullanıyor. Bu ürünler hormonlar, besinler, tuzlar vb. maddelerdir. Bu maddelerin miktarları, çeşitli doku ve organlardan gelen sinyallerle birleştirilerek bir değerlendirme yapılır. Sonrasında vücudun neye ihtiyacı varsa o yönde bir karar alınıp uygulamaya konur. Örneğin çok terleyip su kaybettiğinizde hipotalamus bunu engellemek için böbreklerden daha fazla su emilimi yapılması gerektiği emrini verir ve ilgili hormonların salınımını başlatır. Motor Korteksteki Nöronlar Yaklaşık 50 yıl önce de bilim insanları maymunların motor korteksinde benzer bir sinirsel geribildirim durumu yaratmanın mümkün olduğunu göstermişlerdi. Edimsel koşullandırma tekniğini kullanarak nöronların impuls etkinliği azaltılıp arttırılabiliyordu. Benzer sonuçlar insanların medyal temporal loblarındaki nöronlar için de geçerliydi. Ancak önceki çalışmalarda kullanılan hayvanların beyninin içinde gerçekleşen sinirsel geribildirim olayı gerçek dünyadaki nesnelerle bağdaştırılamaz. Bu yeni çalışmada bir etkiyi görmek için hayvanları günlerce eğitmek yerine hipotalamusun uyarılması sayesinde 15 dk.'da sonuçlar alınabiliyor. Nöroplastisite Beyindeki nöronların kendi içlerinde koşullanarak bir grup nöronu daha fazla etkinleştirmesinin mümkün olduğunu görmek ileri ki araştırmalar için büyük önem arz ediyor. Gerek ödül mekanizmasını gerek diğer mekanizmaları kullanarak nöronlar sirkadyen ritmini değiştirecek şekilde ayarlanabilir ve çeşitli hastalıkların tedavisinde bu nöronların plastisite yeteneği kullanılabilir. İleri Okuma: Nöroplastisite Nedir ve Neden Çok Önemlidir?"} {"url": "https://sinirbilim.org/noroplastisite-nedir-cok-onemlidir/", "text": "Nöroplastisite Nedir ve Neden Çok Önemlidir? Şundan sadece bir 10 yıl öncesine kadar belirli bir yaştan sonra beyninizin değişmeyeceği, zekanızın sabit kalacağı düşünülüyordu. Bilim insanları insan beyninin hayat boyunca pek bir değişime uğramadığını düşünüyorlardı. Nöronlar arasındaki bağlantıların hep sabit kaldığını zannediyorlardı. Hatta lise kitaplarına bakarsanız hala beyinde yeni sinir hücrelerinin üretilmediği yazar. Ancak nöroplastisite kavramının ortaya çıkışıyla beraber beynin sürekli kendini yenilediği görüldü. Eski görüşe göre eğer utangaç biri olarak doğmuşsanız hayatınız boyunca öyle kalıyordunuz. Matematiğe ilginiz yoksa bu sizin iyi bir bilim insanı olma şansınızı sıfırlıyordu. Çoğu kişi hala bu tür bilgilere inanıyor ve kendini kısıtlamaya devam ediyor. Ben de sayısal zeka yok, matematiği istesem de yapamam mı diyorsunuz? Ne yaparsam yapayım bir müzik aleti çalamıyorum böyle doğmuşum gibi sözleri duymuşsunuzdur. Son yapılan araştırmalar bu varsayımların artık doğru olmadığını gösterdi. Beyinde var olan nöral bağlantılar gevşetiliyor ve bu esnada yeni bağlantılar oluşturuluyor. Bu nöral bağlantılar sahip olduğumuz davranışları, karakteri, bilgileri kısacası her şeyimizi oluşturuyor. Nöro Ne? Nöroplastisite ... Bir insan yedisinde neyse yetmişinde de odur, huylu huyundan vazgeçmez gibi birçok atasözü olmasına rağmen insanlar değişir. Nöronların yeniden yapılandırılması işlemi nöroplastisite olarak bilinir. Bir alışkanlığınız var diyelim, örneğin yatmadan önce mutlaka şeftali suyu içiyorsunuz. Siz bunu zamanla tekrarladıkça ve bundan keyif aldıkça bu davranışınızı tetikleyen nöronlar arasındaki bağlantı güçleniyor. Bu nöral bağlantıların güçlenmesi ve gevşetilmesi işlemleri genel olarak nöroplastisite denir. Neden alışkın olduğumuz şeyleri kolayca yaparken yeni bir eylemi gerçekleştirirken rahatsızlık duyarız? Çünkü insan beyni doğadaki diğer tüm maddeler gibi enerjinin korunumu kanununa tabidir. Beyin yeni bir bilgi girişi yapıyor ve ona aşina olmadığı için daha fazla enerji harcamak zorunda kalıyor. Bu da beyinde rahatsızlık yaratıyor. Nöroplastisite Enerji Tasarrufu Yapmamızı Sağlıyor İnsan beyni genelde ilk deneyimleri 2. ve 3.'lere göre daha kolay hatırlar. Çünkü en çok enerjiyi ve çabayı ilkinde harcar diğerlerinde sadece var olan bağlantılara ulaşmak gerekir. 10 yıldır araba süren birisi ilk direksiyon dersini çok iyi hatırlar ama bir hafta sonrasını muhtemelen hatırlamayacaktır. Beyin çok fazla miktarda bilgi alır ve daha sonra aynı bilgilerle karşılaştığında enerji tasarrufu yapmak için kendini hazırlar. Zamanla beyin aynı bilgilerin üzerinden tekrar tekrar geçer. Artık aşina olunmayan bilgiler tanıdık hale gelir ve en sonunda alışkanlık dediğimiz durum ortaya çıkar. Alışkanlık oluştuktan sonra bu alışkanlıktan sorumlu nöronların bağlantıları çok güçlüdür. Tabi işin bir de kimyasal boyutu var. Davranışların Çoğunu Bilinçli Bir Şekilde Yapmıyoruz İnsanoğlunun alışkanlıklarına ne kadar derinden bağlı olduğunu hepimiz biliyoruz. Aslına bakarsanız gün içinde yapmış olduğumuz davranışların 40%'ından fazlasını etkin düşünmeyle yapmıyoruz. Yürürken her bir adımımız için düşünmüyoruz, yazı yazarken harfleri nasıl yazsam diye kafa yormuyoruz. Alışkanlıklarımıza ne kadar bağlı olursak olalım onlar vazgeçilmez değiller. Zeki canlılarız ve karşımıza çıkan her sorunla başa çıkmak durumundayız. Ve bunu mantıklı ve sistematik bir şekilde yapmalıyız. Dans öğrenmeyi mi istiyorsunuz? İstediğiniz dans tipini yapan insanları izleyin ve onları taklit ederek ayna nöronlarınızı çalıştırın. Aynı hareketleri yarın akşam da yapın. Sonra ertesi gün de tekrar yapın. Kısa zaman içinde göreceksiniz ki ayaklarınız artık odun gibi hareket etmeyi durduracaktır. Alışkanlıklar Nasıl Oluşur ve Onları Değiştirmek Neden Zordur? Sistematik Demek Ne Demek? http://www.youtube.com/watch?v=daC2EPUh22w Yukarıdaki video'da bir kızın bir yıl boyunca nasıl aşama aşama dans etmeyi öğrendiği gösteriliyor. Video'daki kız aynı hareketleri tekrarlayarak ve her gün üzerine yeni bir şey koyarak 365 günde çok iyi bir dansçı oldu. Aynı şeyleri istisnalar hariç herkes yapabilir. Sigarayı bırakmak veya kötü bir huyunuzu iyi bir tanesiyle değiştirmek ister misiniz? Bunun belki de yapabileceğiniz en kötü yolu YARIN sigarayı bırakacağım demektir. Böyle dediğiniz emin olun beyniniz hiçbir zaman tam olarak değişimi gerçekleştirecek motivasyonu bulamayacaktır. Sorunu sistematik olarak ele alın. Her gün sigara dozajınızı düşürerek zamanla bu nöronlarınız arasındaki bağlantıları zayıflatın. Sigara içmeyen insanlarla daha fazla vakit geçirin. Ayna nöronlarınızın onları taklit etmesini sağlayın. Zaman içinde göreceksiniz ki günden güne sigara içmeyi unutacaksınız. Epigenetiğin Nöroplastisite ile İlişkisi Beyin değişebilen bir yapıdır. Beyin dediğimiz yapı en temelinde genlerden oluştuğuna göre genlerin de değişebiliyor olması lazım. Son yıllara kadar bilim insanları genlerin değiştirilemez olduğuna inanıyorlardı. İnsanların tüm hayatları boyunca aynı genetik koda sahip olduğu zannediliyordu. Son yıllarda yapılan çalışmalar bunun böyle olmadığını gösterdi. Değişen çevreye uyum sağlamak için hücre içindeki genetik materyalin sürekli bir değişim gösterdiğini ortaya çıkardı. Epigenetik dış etmenlerin gen ekspresyonunu nasıl değiştirdiğini inceleyen bilim dalıdır. Cılız bir vücudunuz var ve yoğun egzersiz yapmaya vaktiniz yoksa sorun değil. Hafif ağırlıklarla başlayın ve sadece en çok yapmak istediğiniz sporları yapın. Düzenli ve sistematik bir şekilde bunları yaparsanız değişimin yakın zamanda ortaya çıkacağını göreceksiniz. Zaman içinde siz kendinizi zorladıkça genleriniz bu değişime uyum sağlayacaktır. Gen ekspresyonlarını değiştirecek ve kaslarınızı oluşturan proteinlerinizin sayısı artacaktır. Nöroplastisite sayesinde şu an olduğunuzdan çok farklı bir insan olabilirsiniz. Hiç topu başkasına atmayın, olduğunuz insan için başkalarını suçlamayın, hiçbir şey için geç değil. Tüm sorumluluğu aldığınız takdirde, daha farklı bir insan olmak için tek yapmanız gereken istemek. Beyninize söz geçirebilirsiniz harika bir hizmetkar olacaktır. Yapmanız gereken tek şey sistematik bir şekilde hareket etmek. Beyninizi her gün zorlayın! Kilit Noktalar Yazının bu bölümünde nöroplastisiteyi kullanırken yapmamız gereken şeylere kısa kısa değinip konuyu toparlayacağız. - Nerede olduğunuzu bilin. Eğer GPS cihazınız sizin mevcut konumunuzu belirleyemezse yolunuzu asla bulamazsınız. Durumunuz ne kadar kötü olursa olsun her zaman kendinizi bilmek önemlidir. Kim olduğunuz, o noktaya nasıl geldiğinizin bir önemi yok. Herhangi bir suçlu arayarak enerjinizi yanlış yerlerde harcamayın. - Hedefinizi belirleyin. Tam olarak ne istediğinizi bildikten ve varış noktasını bildikten sonra yapılacak şey yol patikanızı belirlemek olacak. Yeni nöral ağlarınızı oluşturmak için beyninizin tam olarak ne istediğini bilmesi gerekiyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/noropsikanaliz/", "text": "Nöropsikanaliz: Psikanalizin Bir Üst Boyutu! Son zamanlarda nöro ekine çoğu alanda denk gelmişsinizdir . Bizler neden çoğu çalışma alanına nöro eki koyma ihtiyacı hissederiz ki. Bilim insanları bunun nedenini beyin çağında olmamız olarak görüyor. Beyin temelli bir yol haritası çizilerek çalışma alanlarının birleştirilmesi çözüm bekleyen sorulara cevap bulmada işimize yarayabilir. Fakat psikanalizin Freud döneminden beri zor anlaşılır ve kapalı bir yapıda olması hem nörobilimle hem de diğer bilim dallarıyla tanışmasını zorlaştırmıştır. Gelin önce psikanaliz nedir ona bakalım ondan sonra nöropsikanalize doğru nasıl ilerlediği ve neden ihtiyaç duyulduğunu inceleyelim. Psikanaliz Nedir? Psikanaliz bilinçaltı güdüler, cinsellik ve etkileşimler sonucu insanın kişiliğine etkisini inceler. Psikanaliz Sigmund Freud tarafından bulunmuştur. Geleneksel olarak danışan bir kanepeye yatar ve terapist hastaya görünmeyecek şekilde oturarak konum alır. Psikoterapi tekniği olarak psikanaliz, danışanların bilinçdışı öğelerini bilinçli hale getirmeyi amaçlar. Bu terapi yönteminde, şuan yaşanan duygu ve davranışların nedenlerini açıklamak için kişinin geçmişindeki olay, duygu ve anılar incelenir. Çocukluk olayları insanın davranışını ve düşüncelerini etkiler, özellikle bebeklerle bağlanma çalışmaları sonucunda geçmiş yaşam deneyimlerinin çok etkili olduğu bilinmektedir. Bilinçaltı dürtüler incelenerek, kişinin hayatını etkileyen dürtüleri danışan için saklı alan değil açık ve konuşulabilir alan olması sağlanır. Genellikle, analist sadece dinler ve sadece gerektiğinde içgörü uyandırma fırsatı yakaladığında yorumlar. Rüya analizi ve serbest çağrışım gibi tekniklerle bilinçdışı keşfedilmeye çalışılır. Nörobilim Nedir? Nörobilim tıp, biyoloji, fizik, kimya, matematik ve psikoloji gibi bilimlerinin bir arada çalışıldığı disiplinler arası bir alandır. Çalışma alanı ve tekniği olarak çok fazla sayıda tekniğe sahiptir. Temel olarak PET, NIRS, EEG ve FMRI gibi beyin görüntüleme tekniklerine sahiptir. Beyin-davranış ilişkisi farklı bakış açılarıyla incelenir. Nöropsikanaliz İnsan varoluşunun ilk günlerinden itibaren hem maddi hem manevi boyutta bir anlam arayışı içerisindedir. Amacının ise ''madde'' ve ''ruh'' kavramları arasındaki ilişkiyi anlamlandırmak olduğunu görmekteyiz. Bu anlam arayışının insanoğlunun bilgi ve deneyiminin artması sonucunda ayrı ayrı olarak değil, bir bütün olarak incelenmesi gerekliliği günümüzde önem kazanmıştır. Bu yazının konusu olan nöropsikanaliz çalışma disiplini de bu bütünsel bakış açısının önem kazanmasıyla oluşmuştur. Bilindiği üzere psikanaliz, hastaların zihinsel süreçleri ile bilinçdışı unsurları arasındaki bağlantıları ortaya çıkarmaya çalışır. Sinirbilim ise beyin ve davranış arasındaki ilişkiyi inceleyen bir bilim dalıdır. Bu alanların kesişmesi Sigmund Freud'un nöroloji uzmanı olması ve kuramını oluştururken beyne aktif bir rol vermesiyle olmuştur. Freud'un Narsizm üstüne kitabında ''Unutmamamız gerekir ki psikoloji ile ilgili bütün geçici fikirlerimiz bir gün organik substratlar baz alınarak açıklanacaktır. Göründüğü kadarıyla bazı kimyasal maddeler ve işlemler cinselliği yaratmakta ve bireyin hayatını sürdürmesine izin vermektedir'' demiştir. Ayrıca ''ego, id, süperego'' beynin belli bölgelerinde konumlanmaktaydı. Fakat o yıllarda beyin görüntüleme tekniklerine sahip olamayan Freud kuramını vaka ve teorik sunumlarla soyut bir zemine oturttu. Davranışların Çoğu Bilinçdışı Nörobilim alanında son yüzyılda önemli araştırmalar yapıldı ve yapılmaya devam ediliyor. Şu an beynin nöroanatomi ve kimyasal yapısı çok iyi biliniyor olsa da zihin-beyin probleminin anlaşılamaması bütünsel bakış açısını zorunlu kılmıştır. Psikanaliz ise farklı ekollerle gelişmeye devam etti fakat bilimsel bir çağda deney ve gözlem sonucu ispatlanmayan karmaşık söylemlerine devam etti. Psikanaliz ve nörobilim destekçileri yıllar boyunca kendi kabuğuna çekildi fakat son yıllarda ortak soruların artması nedeni ile iki alan yakınlaşmaya başladı. Freud insanın davranışlarının çoğu bilinç dışı unsurlardan oluştuğunu söylüyordu. Yıllar sonra nörobilimciler beynin çok yüksek bir oranda bilinçdışı olarak işlem gördüğünü bulguladı. Nöropsikanaliz tam olarak burada devreye giriyor, Freud ve ondan sonra gelen takipçilerinin söylemleri ile nörobilimin öncüllerinden Kreapelin'den beri biriktirdiği verileri birleştirmek."} {"url": "https://sinirbilim.org/noropsikolojik-degerlendirme-nedir/", "text": "Nöropsikolojik Değerlendirme nedir? Hepimiz gündelik yaşamda zaman zaman bazı bilişsel alanlarda zorlandığımızı hissederiz. Bazen dikkatiniz çabuk dağılır, bazen belleğinize çok güvenemezsiniz bazen de kelimeler dilinizin ucuna gelir ama bir türlü söyleyemezsiniz. İşte bütün bu durumların sebebi nörolojik veya psikiyatrik bir bozukluk olabilir. Peki size neredeyse bütün bilişsel işlevlerimizi değerlendiren yöntemler olduğunu söylesem? Bu yazıda bu işlevleri değerlendiren ve Nöropsikolojik Değerlendirme olarak adlandırılan bir muayene yönteminden bahsedeceğim. Nöropsikolojik Değerlendirme nedir? Nöropsikolojik değerlendirme, beyin-davranış ilişkisi temeline dayanan nöropsikolojik testlerle gerçekleştirilen, nörolojide yardımcı muayene yöntemlerinden birisidir. Nöropsikolojik değerlendirmede kişinin o andaki zihinsel durumu ve bilişsel işlevleri değerlendirilir. Nöropsikolojik Değerlendirme ne zaman ve hangi amaçla istenilir? Nöropsikolojik testler beyin görüntülemeye katkı sağlarlar. Bazı durumlarda beyin görüntüleme tek başına yetersiz olabilir. Özellikle damarsal olaylarda beynin neresinde bir bozukluk olduğunun aydınlatılması için istenebilir. Nöropsikolojik değerlendirme temel olarak şu amaçlar için istenebilir: 1) Ayırt edici tanı amacıyla, 2) Hastalığın ve tedavinin gidişinin izlenmesi amacıyla, 3) Cerrahi girişimin planlanması amacıyla, 4) Rehabilitasyonun planlanması amacıyla ve 5) Araştırma yapmak amacıyla. Nöropsikolojik değerlendirme yaparken nelere dikkat edilir? 1) Hastanın konfüzyonda olmadığından kesinlikle emin olmak gerekir. Akut bir konfüzyon durumu söz konusu ise kesinlikle nöropsikolojik değerlendirme yapılmaz. 2) Hastanın best performunu ortaya çıkartacak şekilde değerlendirme yapmak gerekir. Hastayı korkutmamak, sindirmemek gerekir. Hastayla sohbet etmek hı hı, güzel, fena gitmiyorsunuz demek, onu destekleyici olmak, gözünün içine bakmak ve anksiyetesini yatıştırıcı bir tavır içinde olmak gerekir. 3) Genel normalin ötesinde kişisel normal olduğunu da aklımızdan çıkarmamamız gerekir. Örneğin doktora mezunu birisi (bir testin 40-50 arası normalken) testten 42 alıyorsa hemen normal dememek gerekir. Bunun için iyi bir sosyal anamnez almak önemlidir. Kişiyi iyi tanıyan birisinden yardım alarak da doğru bir değerlendirme yapabiliriz. 4) Testlerden alınan puan ne kadar önemliyse, hastanın o testlerle nasıl başa çıktığını gözlemlemek de o kadar önemlidir. Çünkü bir testi başarıyla bitirmenin birden fazla yolu vardır. Bazı bilişsel işlevler çok iyi olabilir ancak bazıları da aynı ölçüde kötü olabilir. Bu yüzden gözlemleme çok önemlidir. Örneğin görsel belleği kötü olan ama bunu sözelleştirerek görsel belleğini telafi eden birisi için görsel belleği çok iyi diyemeyiz. Ayrıca hastanın ilerleyişini takip edebilmek amacıyla basit testler uygulayıp bunları kaydetmek önemlidir. Örneğin bir hasta 10'dan geriye 10 saniyede sayarken, 1 yıl sonra aynı görevi 20 saniyede yerine getirebiliyorsa dikkatinde bozulma var demektir. Nöropsikolojik değerlendirmede kişinin, beynin beş büyük şebekesi olan; 1) yönetici/yürütücü işlevleri, 2) belleği, 3) dil işlevleri, 4) mekan oryantasyonu ve yapılandırması ve 5) karmaşık görsel algıları değerlendirilmektedir."} {"url": "https://sinirbilim.org/norotrofik-faktorler/", "text": "Nörotrofik Faktörler"} {"url": "https://sinirbilim.org/nukleotid-degisimi/", "text": "Bizi Çok Zeki Yapabilecek 8 Nükleotid Değişimi Zeka kavramı ve zekanın nasıl geliştirilebileceğine dair ortaya atılan görüşler onlarca yıldır hem bilim insanlarının hem de halktan pek çok kesimin kafasını kurcalamaktadır. Zeka kısaca insan beyninin var olan bilgiyi kullanabilme ve yeni çözümler bulabilme yeteneğidir. Zekanın düzeyi insanlar arasında çok geniş bir yelpazede değişkenlik göstermesine rağmen canlılar dünyasında insan zekası bu popülasyonun diğer tüm üyelerinden daha üstün bir konumdadır. Beyin Sürekli Değişiyor Hayvanlar aleminde insanlar vücutlarına göre büyük beyinlere sahiptirler. Ancak herkesin beyni eşit büyüklükte değildir ve cinsiyetler arası da gerek yapısal olarak gerekse işlev olarak birçok farklılık mevcuttur. İnsan beyni son yapılan ölçümlere göre yaklaşık 80 milyar nöron ve bu nöronların 10 50 katı kadar da bu sinir hücrelerini destekleyici glia hücresine sahiptir. Bireyler arası beyin fizyolojisindeki değişikliklerin sebebi henüz araştırma aşamasındayken eldeki veriler bize bir şeyler söylemek için bazı ipuçları vermeye yetiyor. Beyinde bir işlevin gerçekleştirilmesi doğrudan nöronlara ve bu nöronların yaptığı sinaps adlı bağlantıların çokluğuna bağlı olduğundan belirli bir işte uzmanlık ilgili beyin bölgesinin de yapısal olarak büyümesine neden oluyor. Londra taksicilerinin hipokampüslerinin diğer Londra vatandaşlarından yaklaşık 2 kat daha büyük olmasını buna örnek olarak verebiliriz, çünkü Londra'da taksi kullanma lisansı almak için Londra'nın bütün sokaklarının isimlerini ezbere bilmek ve bir yerden başka bir yere en kısa nasıl gidilir bulmak zorundasınız. Bir de İstanbul'da uygulandığını düşünsenize, neyse devam edelim. Beyin Gelişiminin Temelinde Genetik Yatıyor Beynin bir bölgesinin yapısal olarak büyümesinin altında yatan en temel sebep genetik etkenlerdir. Ancak genetik materyalde olabilecek değişiklikler incelenirken beynin iki yarım küresi olduğu ve her bölgenin bir homologunun diğer yarım kürede de olduğu unutulmamalıdır. Örneğin, müzisyenlerde yapılan bir araştırma müzik kulağı olan bireylerin beyinlerinin planum temporal adlı alanı müzisyen olmayan kişilere göre çok daha gelişmiştir. Burada gözden kaçmaması gereken nokta sadece sol yarım küredeki planum temporal gelişimi müzik kulağının ortaya çıkmasına neden oluyor ve aynı zamanda beyin yarım küreleri arasında diğer bireylere nazaran daha yüksek bir asimetri gösteriyor. İnsan beyinleri arasındaki genetik çeşitliliği çözmek amacıyla 33 ülkeden 300 bilim insanı güçlerini birleştirdiler ve meta analiz yoluyla beyin görüntülemeyi geliştirmek için 30,000'den fazla insanın MR görüntülerini genetik ve diğer bilgileriyle beraber topladılar. Tabi inanılmaz büyük kapsamlı ve çok emek gerektiren bu çalışma dünyanın en saygın dergisi olan Nature'da bu ay yayınlandı. Nükleotid Değişiklikleri Zekayla Bağlantılı Genetik materyalimiz olan DNA'daki analizleri yaparken araştırma ekibi zekayla ilişkili kilit bölgelerin DNA'larındaki nükleotid değişikliklerine baktı. Bu bölgelerden bir tanesi hafıza ve öğrenme konusunda çok önemli rol üstlenen hipokampustur. Hipokampus bütün bilgileri önce kendi bünyesinde toplar ve bir sonraki aşamada bilgileri önem derecelerine göre depolar. Bir diğer bölge bisiklet sürmede veya bir müzik aleti çalmada olmazsa olmaz olan kaudat çekirdeğidir. Bu bölgede gerçekleşecek ufak bir hasar bile araba sürmenizi kalıcı olarak imkansız kılabilir. Araştırmacıların inceleme gereği duyduğu bir başka beyin bölgesi kaudat çekirdeği gibi bazal ganglianın bir parçası olan putamendir. Putamen koşma, yürüme gibi vücudun en temel kas hareketlerinden sorumlu beyin bölgesidir. Araştırmacılar birçok beyin bölgesini incelemelerine rağmen hafıza ve öğrenmede en önemli parça olan neokorteksi incelememişlerdir. Çünkü neokorteks kendi içinde birçok kıvrıma sahiptir ve kişiler arasında çok fazla farklılık gösterdiğinden çalışması çok zordur. Araştırma ekibi beyin dokusunda bireyler arası fark yaratabilecek 8 nükleotid keşfettiler. Bu 8 nükleotidin 5'i putamen ve kaudat çekirdeğini etkiliyordu, 3'ü ise hipokampüs ve diğer beyin bölgelerinin hacimlerinde değişikliklere sebep olabiliyordu. Üzerinde değişiklik bulunan gene bağlı olarak beyin dokusunda 1.5%'a kadar hacim farkı olabiliyordu. Korpus kallosum dokusu iki beyin yarım küresini birbirine bağlayıyor. Bu doku kadınlarda erkeklerden %4 daha kalındır ve kadınlarda yarım kürelerin erkeklerden çok daha etkili çalışır. Tüm bu bilgiler ışığında %1.5 gerçekten çok ciddi bir rakam olarak düşünülebilir. Bulunan nükleotid farklılıkların bazıları doğrudan kilit rol oynayan genin içinde yer alıyordu, bazıları ise bu genlerin yakınlarında bulunuyordu. KTN1 Geni Nöronal Projeksiyonları ve Sinapsların Etkiliyor Bu kilit rol oynayan genlerden bir tanesi olan KTN1 geni putamenin içinde nöronların nereye gideceğini ve hangi nöronlarla sinaps yapacağını belirlemede yardımcı olmaktadır. Bunun dışında kalan iki nükleotid değişiminin kolon veya bağışıklık sistemi kanserlerinde görev alan ve bu bölgedeki hücrelerin sayısını düzenleyen genlerle bağlantılı olduğu görülmüştür. Diğer 5 nükleotid değişiminin ise programlanmış hücre ölümü engelleme gibi çok sayıda temel hücresel işlevlerle bağlantılı olduğu ortaya çıkartılmıştır."} {"url": "https://sinirbilim.org/obez-ve-diyabet-hastalari/", "text": "Obez ve Diyabet Hastalarının Beyinlerinde Daha Az Glikoz Bulundu Yale Üniversitesi'nden yapılan yeni bir araştırma, sağlıklı bireylerle karşılaştırıldığında obezite ve tip 2 diyabetli kişilerin beyinlerinde glikoz düzeylerinin daha düşük olduğunu gösteriyor. Bu çalışma, obez ve diyabet hastalarındaki yeme davranış bozukluğunun ve Alzheimer hastalığı gelişme eğiliminin mekanizmasını açıklamaya yardımcı olabilir. Günümüzde dünyada 18 yaş üstü erişkinlerde % 8.5'i diyabet hastası, % 39'u aşırı kilolu ve % 13'ü obezdir (WHO 2016). Mevcut obezite ve tip 2 diyabetli hasta oranı azalmamakla birlikte ve genç yaşta teşhis konan birey sayısı artmakta ve hastalıkların uzun vadeli olumsuz etkilerine daha fazla maruz kalmaktadır. Etkili, uzun vadeli tedavi seçenekleri olmaması bu çalışmanın önemini ortaya koymaktadır. Obezite ve Yüksek Kan Şekeri Arasındaki Bağlantı Biliniyordu Obezite ve yüksek kan şekerinin beyin işlevlerini bozduğu ve dürtüsel yeme bozukluğu oluşturduğu biliniyordu. Yale Üniversitesi'nde yapılan yeni bir çalışma da yüksek kan şekeri ve beyin etkilenme ilişkisini ortaya koyuyor. Aslında literatürde yer alan kemirgen modellemeli çalışmalarda; obezite ve yüksek kan şekerinin, vücudun ve beynin glikoz metabolizmasını değiştirerek, beyin fonksiyonunlarını bozduğu ve dürtüsel yeme bozukluğu oluşturduğu biliniyordu. Ama benzer bulguların insan beyninde görülüp görülmediği belirsizliğini koruyor. Çalışmada 25 katılımcı (9 sağlıklı, 10 obez diyabetik olmayan ve 6 tip 2 diyabetli) yer aldı. Gece boyunca aç bırakılan katılımcılar iki saat boyunca damaryolu aracılığıyla glikoz verildi ve bu sırasında, araştırmacılar beyindeki glikoz seviyelerini ölçmek manyetik rezonans spektroskopisi tekniğini kullandılar. Katılımcılar arasındaki kan glikoz seviyeleri arasında belirgin bir farklılık yokken, beyin içi glikoz oranlarında anlamlı bir farklılık saptandı. Sağlıklı katılımcılarla karşılaştırıldığında, beyin glikozu artışları, obezite ve tip 2 diyabetli katılımcılar arasında daha düşüktü. Çalışmanın yazarlarından Dr. Janice Hwang, Obezite ve diyabetin glikozun beynin içine girmesini azalttığını veya gukozun kan beyin bariyerinden alımını köreltildiğini gördük. Bu körelme, beynin glikozu algılama yeteneğini baltalayan bir mekanizma olabilir dedi. İleri Okuma: Beyindeki Glikoz Miktarı Beynin Büyüme ve Gelişmesini Etkiliyor Obez ve Diyabet Hastalarında Glikoz Beyne Giremeyebilir Yeme davranış bozuklukları oluşumunda temel mekanizma obez ve diyabet hastalarının şekeri beynin içine almadığı ve algılamadığı olabilir. Araştırmacılar aynı zamanda katılımcıların glikoz alımından önce ve sonra doygunluk ve memnuniyet durumlarını sözel olarak değerlendirdi. Beyin içine daha fazla glikoz girişi olan sağlıklı bireylerde bir gece yemek yememiş olsa da daha doygun hissediyorlardı. Dr. Hwang bu durum için, Glikoz aldığınızda ilk sinyal beyninize iletilir. Obez ve diyabet hastalarının şekeri beynin içine almadığı ve algılamadığı olabilir mi? Bu nedenle yemek yemeyi durdurmak için geri beslenme döngüsü de körelebilir mi? dedi ve daha ileri araştırmalar yapılmasının mekanizmayı anlamaya ve muhtemel ilaç tedavi seçeneği oluşturmada yararlı olabileceğini belirtti."} {"url": "https://sinirbilim.org/obezite-beyin-kan-akisi/", "text": "Obezite Beyinde Kan Akışının Azalmasına Neden Oluyor Obezite tüm vücudu etkileyen ciddi bir metabolik rahatsızlık olup her geçen gün yeni bir zararı ortaya çıkıyor. İrlanda'da Trinity College Dublin'de yapılan bir çalışma obezite ile ilgili çarpıcı sonuçlar ortaya koyuyor. Yaşlanma üstünde boylamsal araştırmalar yürüten bir ekip aşırı kilolu kişilerde beyin kan dolaşımının yavaşladığını ve dolaşım sisteminin doğru çalışamadığını gösterdi. Obez bireylerde beynin kan dolaşımını artırmak için gün içinde olabildiğince fazla hareket etmek gerekiyor. Dünyanın bir kısmı açlık tehlikesiyle karşı karşıyayken başka bir kısmı ise obeziteden muzdarip hale geldi. Evrimsel süreçte alışkın olmadığımız bol yiyecek ve kalori alımı vücudumuzu olumsuz etkiliyor ve ciddi hasarlar bırakıyor. Aşırı kilolu olmak ve obezite günden güne artan bir sorun olmakta ve bu konuda daha fazla araştırmalar yapılıyor. Obezite Küresel Bir Sorun Haline Geldi Dünya Sağlık Örgütü'nün kılavuzlarına göre obezite küresel çapta bir sorun haline geldi ve en az 300 milyonu etkiliyor. Bunun yanında 1 milyardan fazla insan da aşırı kilolardan dolayı sıkıntı çekiyor. Türk toplumuna baktığımızda da durum pek iç açıcı değil. Nüfusumuzun ciddi bir bölümü aşırı kilolu ve yeteri kadar spor yapmıyor. Maalesef düzenli spor yapmak henüz ülkemizde alışkanlık haline gelmiş değil. Araştırma ekibi obezite için üç farklı ölçüm yöntemi kullandı. Katılımcıların vücut kütle endeksi, bel kalça oranı ve bel çevresi ölçüldü. Ayrıca herkesin haftalık fiziksel aktiviteleri ve ne kadar egzersiz yaptığı da kaydedildi. Tüm katılımcıların beyin kan akışı MR taramaları ve analizlerle izlendi. Ekibin bulgularını özetlemek gerekirse en önemli konunun beynin beslenmesi için gerekli kanın hücrelere ulaşmasının obezite ile ciddi şekilde gerilediğini söyleyebiliriz. Aslında yaş ile birlikte beyne giden kan miktarında bir miktar azalma olması beklenen bir durumdur. Bunu önlemek için uzmanlar fiziksel aktiviteye özen gösterilmesi gerektiğini savunurlar. Ancak MR görüntülerine baktığımızda obezitenin dolaşım sistemine verdiği hasar yaşlanmadan çok daha fazladır. Vücut kütle endeksi, bel kalça oranı ve bel çevresi büyüdükçe beyne giden kan miktarı da azalıyor. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur sözünün doğruluğu bir kez daha ispatlandı. Bunun yanı sıra bel çevresindeki bir santimetrelik artış beynin dolaşım sisteminde bir yıllık yaşlanmaya eşdeğer bir hasar bırakıyor. Tüm bunlarda kaçınmak için yapabileceğimiz en güzel şey ise düzenli egzersiz yapmak ve diyetimize özen göstermek. Ne Yapabiliriz? Zihni aktif tutmak için öncelikle tüm vücudu hareket halinde tutmak gerektiğini belirtmeliyim. İnsan vücudunun evrimsel sürecine baktığımızda tüm gün hareket halinde olan vücudumuz modern yaşamın pasif rutinine ayak uyduramıyor. Homo Sapiens yaklaşık 200.000 yıldır dünyada varlığını sürdürüyor ve bunun %95'ini göçebe olarak avcılık ve toplayıcılık yaparak geçimini sağladı. Karnını doyurmak için tüm gün bitki toplayan veya hayvan avlayan atalarımıza kıyasla biz tüm günü masa başında geçirebiliyoruz. Beynin beslenmesi çok önemlidir. Nöronlar vücudun diğer hücreleri gibi kendilerini yenileyemediği ve hücreye özel bağlantılar kurdukları için hepsi çok özeldir. Deriniz zarar görse bir süre sonra yeni deri hücreleri oluşur ve hasar tamamen onarılabilir ancak nöronlarda bu böyle olmaz. Çoğu zaman yeni nöron üretilmez. Üretildiği durumlarda bile yeni sinir hücreleri eskisinin sahip olduğu bağlantılara sahip olmadıkları için aynı işlevi yerine getiremeyecektir. Bu açıdan bakıldığında beyindeki kan dolaşımının çok hayati olduğunun altını çizmeliyiz. Nöronlar bir defa öldüğünde geri dönüşü yoktur."} {"url": "https://sinirbilim.org/obezite-cocukluk-donemi/", "text": "Obezite ve Çocukluk Döneminde Beslenme Obezitenin Farkında Değiliz Obeziteyi bir hastalık olarak mı yoksa sadece fiziki bir bozukluk olarak mı görüyorsunuz? Genel olarak toplumumuzda obezite bir hastalıktan ziyade fiziki bir bozukluk olarak görülmektedir. Aksine obezite, devamında birçok rahatsızlığı da getiren bir hastalıktır. Dünya Sağlık Örgütü obeziteyi ve aşırı kiloluluğu, vücutta anormal derecede yağlanma olarak tanımlar. Hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde görülen bu rahatsızlık yetişkinleri olduğu kadar çocukları da ilgilendiren bir kronik rahatsızlıktır. Beden kitle indeksi kiloluluk ve obeziteyi belirlemek amacı ile kullanılan kilo/boy oranıdır. DSÖ'ye göre BKI'si 25 kg/m2 ve üzeri olanlar kilolu, 30 kg/m2 ve üzeri olanlar ise obezdir. Çocuklar için ise DSÖ, fazla kiloluluk ve obezitenin sınıflandırılmasında kullanılmak üzere, 2006 yılında 0-5 yaş arası çocuklar için, 2007 yılında ise 5-19 yaş arası çocuklar için büyüme referans değerleri yayımlamıştır. Bu değerler günümüzde kullanılmaktadır ve persentil eğrileri olarak adlandırılmaktadır. DSÖ'nün belirlediği standartlarda beden kitle indeksi yaşa ve cinsiyete göre 95 persentilin üstünde olan ergenler obez, 85-95 persentil arasında olan ergenler ise fazla kilolu olarak tanımlanırlar. 15-85 persentil arası normal kilolu ve 15 persentilin altı ise zayıf anlamına gelmektedir. Obezite ve şişmanlık durumu için parametreler bu şekildedir. Yetişkinlerde Obezite Yaygınlığı (18+ yaş) 2016 yılında 18 yaş ve üstü olan 1,9 milyar kişi aşırı kilolu idi. Bunların arasında 650 milyondan fazla yetişkin ise obez idi. 2016 yılında 18 yaş ve üstü bireylerin %39'u (erkeklerin %39'u ve kadınların %40'ı) aşırı kilolu idi. Genel olarak dünyadaki yetişkin nüfusunun %13'ü (erkeklerin %11'i ve kadınların %13'ü) 2016 yılında obez olmuştur. 1975 yılından 2016 yılına kadar geçen zamanda obez kişi sayısı yaklaşık olarak 3'e katlanmıştır. Obezite Türkiye'de Ne Kadar Yaygın? DSÖ 2008 yılı genel verilerine bakıldığında obezite sıklığı toplum genelinde %27,8 (kadınlarda %34 ve erkeklerde %21,7)'dir. Yakın zamanda açıklanan Avrupa Kardiyovasküler Hastalık İstatistikleri araştırmasında ise bildirilen oranlar ülkemiz kadınlarında %35,8 ve ülkemiz erkeklerinde %22,9'dur. Bunlar ülkemiz dışındaki verilerdir. Ülkemizde yapılan çalışmalara bakarsak; beden kitle indeksi üzerine yapılmış tüm çalışmaların meta-analizine göre BKI'sı genel olarak 27,4 kg/m2 olarak bulunmuş. Bu değer kadınlarda 28,2 kg/m2 ve erkeklerde 26,5 kg/m2'dir. Yani yüzdeler için yorum yapılacak olursa şu anda genel olarak kilolu bir toplumuz. Sadece beden kitle indeksi ve obezite oranından ziyade çokça bilinmeyen ama çok büyük riskler barındıran karın bölgesi obezitesi denilen bel çevresi fazla yağlanma verilerine de göz atalım. Uluslararası Diyabet Federasyonu erkeklerde 94 cm, kadınlarda 80 cm üzerinde olan bel çevresini çok riskli olarak görüyor. Bu durum Amerika'da erkeklerde 102 cm ve üzeri, kadınlarda 88 cm ve üzeri olarak tanımlanıyor. Ülkemizde yapılan Metabolik Sendrom Araştırması'nda çıkan sonuçlara göre bel çevresi genel olarak erkeklerde 91,7cm, kadınlarda 90,1 cmve ortalama90,88 cm olarak bulunmuştur. Açıklanan bu veriler çok ciddi ve endişe verici düzeydedir. Obezite artık küresel bir halk sağlığı sorunudur. Sadece yetişkinlerde değil çocukluk çağında da artışlar müthiş miktarlarla ilerlemektedir. Çocukluk Çağında Durum Nasıl? Çocukluk çağı obezitesi dünyadaki her ülkeyi etkileyen, 21. Yüzyılın en ciddi küresel halk sağlığı sorunlarından birisidir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre sadece 40 yıl içinde okul çağındaki çocuk ve ergenlerin sayısı 11 milyondan 124 milyona çıkarak yaklaşık 11 katlık bir artış göstermiştir. Yani 1975 yılında 5-19 yaş arası çocukların ve ergenlerin sadece %1'inden azı obez iken 2016 yılında bu rakam erkeklerde %8'e ve kadınlarda %6'ya kadar çıkarak 124 milyonu bulmuştur. 5 yaş altındaki çocukların ise tahmini olarak 41 milyonu obez durumundadır. Kilolu ve obez olan 5-19 yaş arasındaki çocuk ve ergenlerin toplam nüfusu 340 milyon kadardır. Mevcut durumda değişiklikler yapılmaz ise Dünya Sağlık Örgütü araştırmalarına göre 2022'de 5-19 yaş arasındaki çocuk ve ergenlerin obezite oranının daha yüksek olması bekleniyor. Ülkemizin durumu da hiç iç açıcı değil. Yapılan araştırmalara göre elimizdeki veriler obezite konusunun çok ciddi olduğunu gösteriyor. 2010 yılında yapılan Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması'nda 0-5 yaş grubu 2567 çocuğun %8,5'i obez/şişman, %17,9'u hafif şişman olduğu belirlenmiştir. Bu çalışmada obezitenin en fazla bulunduğu bölgeler; Doğu Marmara (%12,5), Ege (%11,4), Akdeniz (%11,4) ve İstanbul (%10,8)'dur. Obezitenin en az görüldüğü bölgeler ise Güneydoğu Anadolu (%3,4), Doğu Karadeniz (%3,6) ve Kuzeydoğu Anadolu (%4,1) bölgeleridir. Okul çağı dönemindeki obezite yaygınlığı hakkında yeterli araştırma olmadığı için yeterli veri bulunmamaktadır ama 2009'da yapılan ulusal çalışmada 6-10 yaş grubu okul çağındaki çocukların %14,6'sının kilolu ve %6,5'unun obez olduğu görülmüştür. Geniş çapta yapılan yakın zamanlı bir araştırma bulunmamaktadır. Obeziteyi Tetikleyen Etkenler Obezitenin oluşumunda başlıca risk etkeni Sağlık Bakanlığı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu'na göre şu şekilde sıralanmıştır: aşırı ve yanlış beslenme alışkanlıkları, fiziksel hareketlilik yetersizliği, yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, gelir durumu, hormonal ve metabolik etmenler, psikolojik problemler, çok düşük kaloride diyet uygulama, kullanılan bazı ilaçlar , doğum sayısı ve doğumlar arası süre. Çocuk ve ergenlerde görülen obezitenin daha çok yanlış beslenme alışkanlıkları, fiziksel hareketlilik azlığı, ailede obez birey bulunması, tıbbi hastalık, ilaçlar, aileden ayrılma ya da anne-babanın boşanması gibi stresli yaşam olayları, aile ve akran sorunları, depresyon ya da diğer ruhsal sorunlarla ilişkili olduğu bildirilmiştir. Yaş Obezite her yaşta görülebilmektedir. Obezitenin gelişiminde özellikle doğum öncesi, 5-7 yaş ve ergenlik dönemi önemlidir. Ergenlik dönemi kalıcı yağlanmanın oluştuğu son kritik evredir. Yapılan bir araştırmaya göre obez çocukların 1/3'ü ve obez ergenlerin %80'i yetişkinlik çağında da obez durumda oluyorlar. Beslenme Alışkanlıkları Yeni yağ hücrelerinin oluşum hızı yaşamın ilk birkaç yılında çok fazla olduğu için çocuklukta yanlış ve düzensiz beslenme sonucunda obezite görülme olasılığı yüksektir. Yağ depolanması hızlandıkça yağ hücrelerinin sayısı da artacaktır. Ergenlikten sonra bakıldığında ise yağ hücrelerinin yaşam boyu neredeyse aynı kaldığı bildirilmektedir. Bu nedenle çocukların aşırı ve yanlış beslenmesinin yaşam boyu şişmanlığa neden olacağı bildirilmektedir. Farkında Olmadan Şişmanlıyoruz! Son yıllarda ülkemizde fast-food alışkanlığı giderek artmıştır. Kalori, yağ, karbonhidrat, tuz yoğunluğu yüksek vitamin-minerallerden, posadan fakir oluşu kalp-damar hastalıkları, şeker hastalığı, yüksek tansiyon, kanser, kan yağlarındaki bozulmalar gibi rahatsızlıkların artmasına da zemin hazırlamaktadır. Obezitenin hazırlayıcı etmenlerine bakarsak devamındaki kötü gelişmeleri nasıl iyileştirebileceğimizi çözmemiz daha kolay olacaktır. Sonsuz faktörü etmen olarak saymamızın yanında son 10-20 yıl içerisindeki obezitenin asıl artış nedeni; endüstriyel gelişme ile birlikte fiziksel hareketliliğe dayalı yaşam tarzından aktif olmayan yaşam tarzına geçiş ve yoğun kalorili besinlerin tüketilmesi olarak görülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü 'nün son verilerine göre dünya çapında 4 kişiden 1'i (1,4 milyar insan), kadınların %23'ü ve erkeklerin %32'si aktiflik yönünden yetersizdir. Fast Foodlar En Büyük Düşmanlarımızdan Biri Bunun yanında besinlere ulaşımın kolaylaşması anlık ve pratik olarak gördüğümüz hızlı besinlerin tüketimini arttırmaktadır. Fast-food olarak bildiğimiz bu besinler fazla miktarda karbonhidrat, yağ, enerji içerdikleri için o an alınan doygunluk hissiyatı azalır. Beyin doygunluğu yaklaşık 15-20 dakikada hissetmeye başlar. Bu doygunluk ulaşımı kolay, hacmi küçük ve enerji yoğunluğu yüksek besinler ile karşılanmaya kalkıldığında fark etmeden çok fazla enerji vücuda alınmış olur. Bu nedenle ev yemeklerinin, miktarlarının, yeme şeklinin, çeşitliliğinin hatta tabak büyüklüğünün, renginin dahi önemi artmaktadır. Evde yemek pişmesi aslında çok önemli bir etkendir. O yemek pişerken emek ve sevgi ile uğraşılıp yapılan bir ürün ortaya çıkar. Yavaş pişen, aile ile mutlu, huzurlu bir şekilde tüketilen bir öğün ortaya çıkar. Bu şekilde yemeğin hem tadına varılmış olur hem de yeterli derecede besin ögesi vücuda alınıp psikolojik olarak da doygunluk sağlanmış olur. Yemek yeme şekli de burada çok önemlidir. Besinlerle alınan enerji günlük yaşantımızın ve vücudumuzun sağlıklı olabilmesi için gereklidir. Bir anda yemeğe yüklenmek; fazla kalori alımına, doygunluk hissiyatının hemen oluşmamasına, sindirim problemlerine , boşaltım problemlerine neden olabilir. Bir anda tüketilen öğünlerden sonra halsizlik oluşabilir. Bu halsizlik, bir anda ve fazlaca tüketilen besin/yiyeceklerden sonra vücudun bu besinleri/yiyecekleri sindirimi için enerji harcamasından dolayı gerçekleşebilir. Bunun yanında günlük yaşantımız, boşaltım, emilim gibi günlük ve vücut için gerekli olan eylemler için gerekli enerji kalmayabilir. Ondan dolayı yemekleri yerken yavaşça, çiğneyerek, tadına vararak ve uygun miktarlarda tüketilmesi gerekmektedir. İşlenmiş gıdaların bahsettiğimiz gibi enerjisi yüksek ve besin ögesi barındırma oranı düşüktür, yani besleyici değillerdir. Ulaşım imkanının kolay, lezzetli, ucuz olması da bu ürünlerin tüketimi ile beraber beslenme bozukluklarını ve çeşitli rahatsızlıkları arttırmaktadır. Obezojenik Çevre Obezojenik çevre, anormal kilo alımını kolaylaştıran çevre olarak tanımlanmaktadır. Çocukluk çağı ile ilgili artan araştırmalar obezojenik çevrenin önemli bir ölçüt olduğu üzerinde durmaktadır. Diyet seçenekleri, obeziteye destek veren besin ortamı, obeziteye çevresel katkı sağlayan obezojenik etkenler olarak görülmektedir. Obezojenik sosyal çevre, hem reklam hem de yemek için baskı içermektedir. Sağlıksız gıdaları pazarlamak için savunmasız gruplar ve çocuklar hedef alınmaktadır. Ortalama bir çocuğun 1 yıl içerisinde izlediği reklamların %96'sı şekerli tahıllar, şeker, fast-food, şekerli içeceklerden oluşmaktadır. 1- Mikro Çevre Mikro sistem, çocuğun veya ergenin günlük yaşantısında etkileşim içerisinde olduğu kişileri ve bu kişilerle olan etkileşimlerini, ilişkilerini yani kısaca yakın çevresindeki etkileşim ve aktiviteleri içerir. Bu sistem en temelde aile ve arkadaşları kapsar. Bunun yanında okuldaki çevresi, öğretmenleri, akrabaları da bu sistem içerisindedir. Mikro çevre; perakende gıda satıcıları, evler, iş yerleri, okullar, kreşler, çocuklar için düzenlenen dinlenme alanlarını içerir. Yeme davranışlarını etkileyençevreyi anlayabilmek için tüm çevresel etkenler ele alınmalıdır. Bunlara örnek olarak Ev ortamı, gerçek gıdalar, mobilyalar, acil tüketilen gıdalar verilebilir. Bir bölgedeki obezojenik çevre incelenirken kastedilen mikro çevreye örnek olabilir. Mikro çevre bir bölgenin obezojenik özelliklerini ele alır; park alanları, yeşil alanlar, fiziksel aktivite alanlarını içerir. Obezojenik çevrenin en çok etkilendiği kısım ev ortamı ve aile yapısıdır. Ebeveynlerin her türlü davranışı çocuğu etkilemekte kilit rol oynar. Bunun yanında doğrudan verilen bakıcılardan, öğretmenlerden de etkilenirler. Çocuklar, obezojenik çevrenin bütün etmenlerinden etkilenirler çünkü onlara özel rol modelleme vardır. Sobal ve Wansink, mikro çevreyi oluşturan yapıları 4 alanda tanımlamışlardır. Bunlar; beslenme alanları, geniş seçim sunan tasarımlar, büyük-geniş tabak, bardak vb. ve gıdanın görselliğinin arttırılmasıdır. Geniş seçim sunan sunumlar, fizyolojik tokluğun sağlanması durumunda dahi tekrar bir yeme isteği uyandırır. Büyük-geniş tabaklara konulan yemekler göze az gelir ve tabak doldurularak göz doygunluğu sağlanır. Böylelikle fazla miktarda porsiyon ölçüsü ile birlikte daha fazla kalori almış oluruz ve alınan her fazla kalori vücutta yağ olarak depolanır. Bunun yerine daha küçük tabak kullanarak gerekli porsiyonlarda tabağa koyarak hem göz doygunluğu, hem fizyolojik doygunluk sağlanmış olur. Bunun yanında gerekli miktarda da kalori alınmış olur. Giderek artan mimari yapılar da yeme davranışlarını etkiler. Yemek yenen alanlarda bulunan yemeğe iten faktörler bulunmaktadır. Bunlar; çeşitli iştah kabartıcı görseller, katkı maddeleri, arkadaş ortamı olarak sayılabilir. 2- Makro Çevre Obezojenik çevreyi ilgilendiren yasalar, yürütülen politikalar, gıda reklamları makro çevreyi ilgilendirir. Örneğin; bir süpermarket mikro çevreyi ilgilendirirken ülke çapında bulunan süpermarket sektörü makro çevreyi ilgilendirir. Ülkenin kültürel beslenme alışkanlıkları da bu çevre içinde sayılır. Bu çevrede dikkat edilmesi gereken çok önemli noktalar vardır. ''Tabağında yemek bırakma arkandan ağlar'', ''Yemeği israf etme Allah cezalandırır'' gibi söylenen aslında çok önemli psikolojik temeller barındıran ve bununla birlikte farkında olunmayan cümleler ileride çocukları kötü etkileyebilir. Çocuk ileride duygu durumuna bağlı olarak belki tabağında yemek bırakmaktan korkabilir ve daha fazla kalori alabilir. Böylece obezite gelişip obeziteden dolayı tekrar bir psikolojik bunalımla yemeklere saldırabilir. Bu şekildeki bir kısır döngüyü de destekleyen küçük görülen etmenlerle birlikte çocuk psikolojik olarak yeme bozukluğu geliştirebilir. İyi bir çocuk olmak için yemek yemek, iyi birer ebeveyn olmak için yemek yedirmek zorunda hissediliyor. Aksine bu şekilde bir tutum kimseyi iyi yapmaz veya çocuğu güçlü yapmaz. Başka bir örnek daha verecek olursak; çocukken yapılan iyi bir eylem için şeker veya çikolata ile ödüllendirme durumu ülke geleneklerimizde çok yaygın bir durum. Çocuk bu şekilde bir ödüle alıştığında ve ileride kimseden onu iyi hissettirecek bir ödül almadığında kendisini bu tip gıdalarla ödüllendirebilir. Bu durum da psikolojik temelli bir yeme bozukluğu ile birlikte obezite ve kısır döngü ile devam edip çok ciddi rahatsızlıklara neden olabilir. Aile ve Eğitim Düzeyi Çocukların Beslenmesinde Çok Etkili Bulunduğumuz çağda yetişkinlerde artan obezite ile birlikte ev ortamında, çevrede sürekli kilo verme muhabbetleri edilmektedir. Çocuk daha doğmadan hamile bireyler kilo alımına takılmaktadır. Yetersiz kilo alımı ile çocuğun yaşamı en önemli dönem olan anne karnında etkilenmeye başlamaktadır. Emziklilik dönemine gelindiğinde yetersiz veya kalitesiz anne sütü ile beslenen çocuk ilk besinini kalitesiz alarak yaşamına başlamaktadır. Bununla birlikte çocuk ilk 6 ayında anne sütü ile beslenmesi gerekirken mamalarla tanışmaktadır. Mamaların içeriğinde şeker bulunur. Çocuk ilk zamanlarında şekerle tanışmakta ve ileride de fast-food besinlerle hayatına devam etmektedir. Sağlıklı beslenme ve davranışlar hayatın her alanında gelecek için önem kazanmaktadır. Sorun olarak görülmeyen bu tutumlar ileride ciddi problemlere neden olabilir. Çocuk ileride bir rahatsızlıkla karşılaştığında ilk yıllarındaki beslenme durumunu göz önüne alınıp değerlendirme yapılmalıdır. Ev ortamında sürekli kilo ile ilgili muhabbetler edilmesi çocuğun psikolojik olarak hayat boyu kilo problemi yaşamasına neden olabilir ve sonunda fizyolojik olarak da bu vücuda yansır. Ülkemizde yapılan bazı araştırmalarda ebeveynlerin çocuklar için zararlı olan dış besinlerin henüz ne olduğunu bilmediklerini gösteriyor. İstanbul'da bazı okullarda yapılan araştırmalar ebeveynlerin bazılarının henüz fast-food türü besinlerin farkında olduklarını ama bunları bilmediklerini göstermiş. Çoğu ebeveyn risk etmenlerinin farkında ama bununla ilgili sürekli uygulamalar yok. Aşırı Kilolu ve Şişmanlığın Genel Sağlık Sonuçları Yüksek beden kitle indeksi ve beraberinde aşırı kiloluluk, bulaşıcı olmayan hastalıklar için çok önemli bir risk faktörüdür: 2012 yılında önde gelen ölüm nedeni olan kardiyovasküler hastalıklar Şeker hastalığı Kas-iskelet sistemi bozuklukları Bazı kanserler Bu hastalık riskleri beden kitle indeksinin artması ile yani vücut ağırlığının boyun santimetre cinsinden karesine oranının artması ile artmaktadır. Çocukluk çağı obezitesi, yetişkinlikte obezite riskinin yüksek olması ve bununla beraber erken ölüm ve sakatlık riski ile ilişkilidir. Gelecekteki risklere ek olarak obez çocuklar; solunum güçlüğü, kırık riski, yüksek tansiyon, kalp-damar hastalıklarının erken belirteçleri, insülin direnci ve psikolojik rahatsızlıklar yaşarlar. Obezite ve Riskleri Önlenebilir Aşırı kiloluluk ve obezite, bununla birlikte gelişen risk etmenleri büyük ölçüde önlenebilir. Bireysel düzeyde insanlar şunları yapmalıdır: Toplam yağ ve şekerden alınan enerji sınırlandırılmalıdır. (Günlük alınan enerjinin %25-30'u ve bunun %60'ının kaliteli yağlardan, %45-60'ı karbonhidratlardan ve bunun %90'ı kaliteli kaynaklardan alınmalı.) Meyve ve sebzeler ile beraber baklagil, kuruyemiş, tam tahılların tüketimini arttırmak. Düzenli olarak haftada 150 dk egzersiz yapmak. Gıda endüstrisi de sağlıklı diyetleri teşvik etmede önemli bir rol oynayabilir: İşlenmiş gıdaların yağ, tuz ve şeker oranını azaltmak, Sağlıklı ve besleyici seçimlerin tüm tüketiciler için uygun içerikli ve uygun fiyatlı olmasını sağlamak, Şeker, tuz ve katı yağlar başta olmak üzere gıdaların pazarlanmasını sınırlamak, Sağlıklı gıda seçeneklerine mevcudiyetin sağlanması ve iş yerlerinde fiziksel aktıvite uygulanmasının desteklenmesi. Obezite Sürekli Artıyor Obeziteninin çocuklarda küresel verileri 2016 yılında Dünya Sağlık Örgütü 'nün açıkladığı 50 milyon kadar kadın ve 74 milyon kadar erkek idi. Zayıflık durumu ise 75 milyon kadın ve 117 milyon erkek şeklinde. 1970 ve sonrasında şişmanlık verileri ciddi derecede arttı ve artmaya devam etmekte. Çocukluk çağı obezitesinin özellikle Asya'daki düşük ve orta gelirli ülkelerde son zamanlarda artışı gözlemleniyor. Bunun nedeni besleyici özelliklerden fakir, şeker, yağ ve tuzdan zengin besinlere ulaşımın kolay, lezzetli ve fiyat olarak uygun olmasıdır. Sağlıklı besinlere olan ulaşım imkanı düşük ve orta gelirli ülkelerde maliyet bakımından zorlaşmakta ve bu hastalıkları ve risklerinin erken yaşta ortaya çıkmasına ve bunların artmasına neden oluyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/obezite-demans-riskini-arttiriyor/", "text": "Obezite Demans Riskini Arttırıyor Bir kişinin kilosuyla demans riski arasında bir ilişki olup olmadığı uzun süredir araştırılıyordu. Daha önce yapılmış araştırmalar birbiriyle çelişen veriler ortaya koymuş ve bu konuda tartışmalara yol açmıştı. University College London 'nın yeni araştırması bu tartışmalara bir son veriyor. Vücut Kütle İndeksinin Demans ile İlişkisi Alzheimer's & Dementia dergisinde yayınlanan çalışmada, araştırmacılar Amerika Birleşik Devletleri'nde ve Avrupa'da yaşayan 1,3 milyon yetişkinin ağırlıklarını ve boylarını değerlendirdi ve verilerini analiz etti. Hastaneye kaldırılmalarına, reçete edilen ilaçlarına ve ölüm kayıtlarından elde edilen elektronik sağlık kayıtlarına bakarak demanslı kişiler belirlendi. Takip edilen 38 yıl süresince 6.894 katılımcıda demans oluştu. Demans belirtilerinin gözlenmesinden 20 yıl kadar önce yüksek vücut kütle indeksi demans oluşma riskini arttırmıştı. VKİ'de görülen yaklaşık her 5 birimlik artış, %16-33 oranında demans riskini arttırmaktaydı. Bunun aksine demans başlangıcına yakın klinik öncesi dönemde ortalama VKİ düzeyi, sağlıklı kalan katılımcılara kıyasla daha düşüktü. Çalışmanın kurucusu Profesör Mika Kivimaki Bizim gibi boylamsal yöntemlerle yapılan nüfus çalışmalarında gözlemlenen VKİ-demans arasındaki ilişki aslında iki süreçten kaynaklanabilir. Bir tanesi aşırı vücut yağının bunama riski üzerindeki olumsuz etkisi. Diğeri ise klinik öncesi demansa bağlı kilo kaybıdır. Bu nedenle, demans gelişen insanlarda demans başlangıcından yaklaşık 20 yıl önce vücut kitle indeksi ortalamadan daha yüksek olabilir ancak açıkça görülüyor ki demansı olanlar sağlıklı olanlara göre daha düşük VKİ'ye sahipler diyerek açıklamasını bitiriyor. Bu çalışma sonuç olarak hem obezitenin demans üzerinde negatif etkisine hem de pre-demans evrede metabolik değişiklilerin sebep olduğu bir kilo kaybına net bir açıklama getirdi. Demans ve Gelecek"} {"url": "https://sinirbilim.org/obsesif-kompulsif-bozukluk/", "text": "Obsesif Kompulsif Bozukluk Nedir ve Nasıl Tedavi Edilir? The Big Bang Theory dizisinin sevilen karakterlerinden biri olan Sheldon Cooper, komşusu açana dek kapıyı tam üç defa tıklar. Kapı üç defa vurulmadan evvel açılırsa, o yine de inatla üç defaya tamamlar. Her defasında, orası benim oturduğum yer diyerek kanepedeki aynı noktada oturur. Seyirci olarak, onun bu hareketlerini izlediğimizde onun kolayca biraz takıntılı birisi olduğunu söyleriz. Ancak gerçek hiç de öyle değildir. Çünkü söz konusu Obsesif Kompulsif Bozukluk ise 'birazcık takıntılı' olmak diye bir şey söz konusu değildir. Bu cümleleri gündelik hayatımızda, mükemmeliyetçi veya değişik türden davranışların sergilendiğini gördüğümüzde kolayca sarf ederiz. Kitaplarımızı alfabetik sırayla dizişimizin nedeninin belirtirken Bende biraz takıntı var da diye geçiştiririz. Obsesif Kompulsif Bozukluk Nedir? Bu cümleleri sarf etmek, gerçek bir hastalık durumu olan obsesif kompulsif bozukluğu basite indirmekten başka bir şey değildir. Bu hastalıkta kişi, kontrol dışı sürekli tekrarlayan düşüncelere sahiptir ve bunları ortadan kaldırıp rahatlamak için çeşitli davranışsal ritüelleri ortaya koyar. Birinde birazcık obsesif kompulsif bozukluk var demek ile, birinde birazcık astım veya birazcık diyabet var demek aynı şeydir. Bunun ne kadar saçma olduğu ortadadır. Obsesif kompulsif bozukluk insanların sürekli belirli düşünce kalıplarına sahip olduğu ve rutin işleri tekrarladığı zihinsel rahatsızlıktır. Bu rahatsızlıktan muzdarip kişiler düşüncelerini veya faaliyetlerini kontrol edemeyebilirler. Yaygın özellikleri sürekli el yıkama, eşyaları sayma ve kapının kilitli olup olmadığı kontrol etmektir. Sürekli Kontrol Hastalığı OKB Action-İngiltere konuşmacılarından biri olan Olivia, arabanın kapısını kapattım mı veya ocağı açık mı bıraktım gibi endişeleri taşımanın oldukça yaygın olduğunu söylüyor. Böyle bir durumda, normal bir birey, muhtemelen açık unuttuğu şeyi ya kontrol eder ya da boşverir. Ancak OKB'li birey içinse bu endişeler aşılamaz ve gün boyu onlarla uğraşılır. Örneğin OKB'li bir kadın işe gitmeden önce, tam bir saat oyunca arabasının kapısını tekrar tekrar kontrol edebilir. Ya da başka bir durumda, OKB'li bir adam evinden çıkmadan önce tüm aletleri defalarca üst üste kontrol eder. Böylece evinin yanmasını önlediğine inanır. Yola çıktığındaysa, eve geri dönüp o tekrarlarını yeniden yapmaya mecbur hisseder. Obsesif kompulsif bozukluk, birçok insan için yaşam kalitelerini oldukça sekteye uğratan, köklü bir durum olabilir. Obsesif Kompulsif Bozukluk ve Takıntılı Olmak Biraz takıntılı olmak deyimini, popüler kültürde her gördüğümüz kontrollü ve kesin davranış sonrasında kullanıyoruz. Bu durum, hastalığı ciddiye almaktan uzak oluşumuzu net bir şekilde ortaya koyuyor. Dahası, OKB'li bireylerin kendilerini yaftalanmış hissedip açık olmaktan çekinmelerine de yol açmaktadır. OKB'nin kesin nedeni saptanmamış olsa da, hastalık kendini birçok boyutta göstermektedir. Medyanın çoğunluğu, OKB'nin belli türlerine yoğunluk vermiştir. Mesela düzeni, tertipli olmak veya mikroplardan korkmak. Oysa ki obsesif kompulsif bozukluğun diğer türlerine o kadar dikkat çekilmemiştir. Örneğin, başkalarını incitmekten sebepsiz yere korkma. Kişinin kendi dini hakkında uygun olmayan düşüncelere sahip olması. Cinsellikle ilgili elde olmadan, tiksindirici fikirlere sahip olunması veya sevdikleriyle ilgili değişmez güvenceler aramaları. Bunların hepsi, OKB'yle ilişkili belirtiler olabilir. Tek Yumurta İkiz Çalışmaları Tek yumurta ikizlerinde yapılan araştırmalar OKB'nin temelinde genetik etkenlerin rol oynadığını gösteriyor. Bazı raporlar OKB'nin stres ve travma kökenli olduğunu bazı çalışmalar ise enfeksiyon sonrası rahatsızlığın çıktığını gösteriyor. OKB'nin tam olarak tedavisi mümkün değil ancak terapi, bazen ilaç tedavisi ve bazı antidepresanlar tedavi amaçlı kullanılıyor. Herhangi bir tedavi uygulanmazsa rahatsızlık onlarca yıl sürüyor. OKB dünya nüfusunun 2.3%'ünü hayatlarının bir noktasında etkileniyor. Olivia, OKB, medya tarafından düzen ve temizlik konusunda hastalıklı olmakla ilişkilendirilerek gösterilmektedir. Ancak düzen hastalıklı olmayıp da, farklı türde obsesyonu olan kişilerin yaşadıklarının da OKB olduğu göz ardı edilmektedir. OKB belirtilerinin ne kadar geniş bir aralığa sahip olduğuyla ilgili farkındalık yaratmak şart. Ve bu insanlara, bu hastalığın tedavisinin olduğunu söylememiz gerekiyor diye ekliyor. Obsesif Kompulsif Bozukluk Nasıl Tedavi Edilir? OKB genel olarak, tıbbi ilaç ve Bilişsel Davranışçı Terapi veya her ikisi birden uygulanarak tedavi edilmektedir. BDT'de kişiye, bozucu obsesyonlarla nasıl baş edileceği öğretilir. Bu kısa süren düşüncelere önem vermeyerek, davranışlarını kontrol altına almayı öğretirler. BDT'de kullanılan bir tekniğe göre, obsesif kompulsif bozukluk yaşayan birey korkulu bir duruma uzun süre maruz bırakılır. Ardından o durumda ortaya çıkan kaygısı yok olana dek, kasıtlı olarak kompulsiyonların önüne geçilir. Bu tür bir terapi sayesinde birey, korkularına alışmaya başlar ve yavaştan onlara karşı duyarsızlaşır."} {"url": "https://sinirbilim.org/ogrenme-cesitleri/", "text": "Öğrenme Çeşitleri ve Kişiye Özel Eğitim Saçmalığı Devlet okullarında ilköğretim, liseyi kapsayan 16 yıllık eğitim öğretimde öğrenciler genellikle belirli bir müfredat üzerinden tek tip eğitim alırlar. Bazı dershaneler ise ısrarla kişiye özel eğitim verdiklerini ve bu eğitim modelinin en iyisi olduğunu savunur. İddiaya göre herkesin özel bir anlama şekli vardır ve kişiler bu şekilde eğitime tabi tutulurlarsa başarıları artar. Örneğin kimisi dinleyerek, kimisi görsel nesnelerle daha iyi anlar diye iddia ediliyor ancak araştırmalar bunun bir mit olduğunu söylüyor. İngiliz öğretmenler arasında yapılan bir anket öğretmenlerin 96%'sının bu mite inandığını gösteriyor. Ülkemizde de durum çok farklı değil gibi duruyor. Bu kişiye özel eğitim fikri popüler kitaplarda, uluslararası konferanslarda, derneklerde ve birçok ticari reklamda işleniyor ve sürekli bahsediliyor. Öğrenme çeşitleri anlatan kitaplar her gün satılıyor. Hatta bazı kuruluşlar daha da ileri gidiyor ve bilimsel olarak tamamen çürütülmüş sağ-sol beyin baskınlığını da işin içine katıyor ve öğrencinin beyin baskınlığına göre farklı bir eğitim modelini kullanması gerektiğini söylüyor. Neden Bu Fikir Çok Popüler? Ebeveynler doğal olarak çocuklarının kaliteli bir eğitim almalarını ve kendi üstlerine düşeni en iyi şekilde yapmak istiyorlar. Öğretmenler de tabi ki öğrencilerinin ihtiyaçlarına en güzel şekilde cevap vermek ve onları en iyi şekilde çalıştırmak istiyorlar. Kimse kendini yetersiz hissetmek veya sorumluluğu altında ezilmek istemiyor. Çoğu zaman bir sınıfta herkes başarılı olamaz ve her ailenin çocuğu da okulda başarılı olamaz. 30 kişilik bir sınıfta 5 kişi sınıfta kaldıysa bu 5 öğrencinin ebeveynleri öğretmene neden çocuğumuz başarısız oldu diyecektir. Çocuğunuz yeterince çalışmıyor dediğinde anne baba motivasyonu sağlayamıyor deyip öğretmeni suçlayabilir veya benim çocuğum tembel değil, sadece öğrenme tarzı farklı deyip çocuğunu savunabilir. Öğretmenler ise çocuğu motive edememekten kendini sorumlu tutmak yerine bazen daha rahatlatıcı bir fikre kapılabilir, yani bu çocuğun öğrenme tarzı farklı deyip işin içinden çıkabilir. Öğrenme Çeşitleri Konusunu destekleyen kanıt var mı? Bu konuda yapılmış araştırmalar miti destekleyen çok az bir kanıtın olduğunu gösteriyor. Ancak Harold Pashler ve Doug Rohrer gibi bilim insanları bu kanıtların da çoğunun zayıf olduğunu söylüyor. Bu kanıtlar bir öğrenme tarzını tercih eden insanların ilgili konuyu o şekilde daha iyi öğrendiklerini gösteriyor. Ancak farklı öğrenme çeşitleri tercih eden başka insanların aynı konuyu kendi tercih ettikleri yoldan daha iyi öğreniyorlar. Bu şu demek oluyor, siz seçtiğiniz yolla bir konuyu daha iyi öğrenebilirsiniz ama seçmediğiniz bir öğrenme şekliyle daha da iyi öğrenebilirsiniz. Bu yöntem ise kişiye özel olmak zorunda değildir. Ancak her insan farklıdır, burada herkes tek düze bir eğitim alsın ve her konu için ideal bir eğitim modeli oluşturulsun demiyoruz. Öğrenmenin en iyi yolu bireysel farklılıklar değil öğrenilen konu temel alınarak oluşturulan eğitim modeli ile olur. Yabancı dil öğrenmek ile matematik çalışmanın kendine has farklılıkları vardır, haliyle eğitim şekli de farklı olabilir. Mitle ilgili diğer sorunlar Herkesin kendine özgü öğrenme tarzı olmadığını öğrendik ancak bu mitle ilgili başka sorunlar da var. İnsanların tercih ettikleri öğrenme türünü tanımlamanın çok farklı yolları vardır. 2004 yılında yayınlanan bir araştırma literatürde 71'den fazla öğrenme çeşitleri tanımlandığını gösteriyor. Hele bir de eğitimi görsel ve sözel diye ikiye bölecek olursak bu sefer 2^71 tane eğitim modeli karşımıza çıkar. Bu dünyada yaşayan insanların sayısından bile fazladır. Dahası diyelim ki bir kişi için bir eğitim modelini kabul ettik ama kişinin kendisinin veya bir başkasının onun için belirlediği öğrenme çeşidinin doğru olduğunu nasıl bilebiliriz? Elde edilen kanıtlar yanılma oranının bir hayli yüksek olduğunu gösteriyor. Siz ben görsel şekillerle öğreniyorum diyebilirsiniz ama performansınız tam aksini söylüyor olabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/ogrenme-hizi/", "text": "Öğrenme Hızınızı Ölçebilen Elektrikli Düşünme Başlıkları Her üniversite öğrencisinin elinde kahve bardağıyla sabahladığı veya ineklediği belirli zamanlar vardır. Kahvenin uykuyu kaçırdığı ve insanı zinde tuttuğu bilinen bir gerçektir ama daha güzel ve güvenli bir yol olsa daha iyi olmaz mı? Amerika'da Vanderbilt Üniversitesi'nde çalışan Robert Reinhart ve Geoffrey Woodman beyne küçük bir elektrik akımı vererek öğrenme yeteneğimiz üzerinde bazı oynamalar yapabileceğimizi gösterdi. Elektrik akımının yarattığı bu etki akımın yönüne bağlı olarak arttırılabiliyor ve azaltılabiliyor. Öğrenme Olayları EEG'de Kendini Gösteriyor Bir hata yaptığımızda bazen Uppss diye bir ses çıkartırız, bu sesi çıkartmamızdan sorumlu olan bölgenin medial frontal korteks olduğu düşünülüyor. Literatürde yer alan çalışmalar gösteriyor ki, kişi hata yaptıktan sonra beynin bu alanında milisaniyelik negatif voltajdaki ani artış. Reinhart ve Woodman hatalarımızdan öğrendiğimizden yola çıkarak bu ani artışın öğrenmeyi etkilediğini düşünüyor. Reinhart ve Woodman konuyla ilgili bazı hipotezler geliştirdiler. Bilinmesi gereken ilk konu beynin hatalara verdiği elektrofizyolojik cevabı kontrol etmenin mümkün olup olmadığıydı. İkinci konu, elektrik akımının yarattığı etki akımın yönüne bağlı olarak azaltılıp arttırılabilmesiydi. Ayrıca araştırmacılar etkinin ne kadar sürdüğünü ve sonuçların ileri araştırmalar için de kullanılabileceğini belirlemeye çalıştılar. tDCS Çok Güvenli Bir Tekniktir Elastik bir kafa bandı kullanarak iki elektrodu yanağa ve başın en üst kısmına bağladı. Ekip bundan sonra 20 dakika boyunca katılımcıların beyinlerine transkraniyal doğru akım uygulaması yaptı. Çok zayıf bir akım bu uygulama anot elektrodundan başlayarak deri, kaslar, kemikler ve beyni dolaşıp en son devrenin son elemanı olan katot elektrodunda bitiyor. Bu uygulama beyne zarar vermeden uyarmanın en güvenli yollarından biri olarak görülüyor. Akım o kadar zayıf ki katılımcılar her uygulama başında sadece birkaç saniyelik bir titreşim veya karıncalanma hissettiklerini söylüyorlar. 20 dk.'lık uygulamalardan sonra katılımcılara öğrenme düzeylerini test edecek deneme yanılma yöntemine dayalı bir görev verildi. Bu testte katılımcılar ekranda çıkacak belirli renklere göre oyun kolundaki tuşlara bastılar. Araştırmacılar deneye katılan kişilerin öğrenme düzeylerini daha detaylı ölçmek için çeşitli zorluklarla katılımcıların işlerini daha da zorlaştırdılar. Böylece beyin ne kadar çok hata yaparsa medial-frontal korteks o kadar çok etkinleşecek ve bu bölgeyi daha fazla gözlemleme imkanı doğacaktı. Beyne Elektrik Vererek Öğrenme Kolaylaştırılabilir Bu uygulama kişiyi daha dikkatli, hata yapmaya daha az meyilli yapabilir ve değişen ortam koşullarına uyum sağlama yeteneğini geliştirebilir. Anot elektrodundan ilk akım verildiğinde nöronlardaki elektriksel etkinlik bir anda ortalamanın 2 katına çıktı. Nöronların ölmeden daha fazla çalışması daha az hata yapmamıza ve hatalarımızdan daha kolay ders çıkarmamızı sağlayabilir. İlk akım katot elektrodundan verildiğinde bu sefer tersi bir durum oldu ve nöronların elektriksel etkinliği ortalamanın altına düştü. Katılımcılar daha fazla hata yaptı ve hatalarından doğruyu öğrenmeleri zorlaştı."} {"url": "https://sinirbilim.org/ogreten-protein-staufen2/", "text": "Öğreten Protein: Staufen2! Hepimiz farkında olarak veya olmayarak pek çok şeyi öğrenir pek çok anıyı hafızamıza kaydederiz. Başınızı yastığa koyduğunuzda geçirdiğiniz günün kısa bir özetini düşünürseniz en sıradan gününüzde bile aslında ne kadar çok yeni olay yaşadığınızı ve beyninizin bu olayları kaydettiğini daha iyi anlayabilirsiniz. Proteinler, sadece kahvaltıda büyük bir keyifle yediğimiz peynirde değil beynimizin öğrenmesinde ve öğrendiklerini hatırlamasında da karşımıza çıkıyor. Evet, araştırmacılar hafıza oluşumunu, öğrenme sürecinde ilk defa RNA'ya bağlanan bir protein keşfetti. Straufen2 Hafıza ve Öğrenmeyi Etkiliyor Anıların oluşumu beyin yapılarında ince değişiklikler gerektirir. Bunun nedeni öğrenme ve hafızaya ilişkin sinaps hücrelerinin birbirleriyle iletişim kurmalarını sağlayan fonksiyonel bağlantıların, sinapsları sürekli olarak değiştirmesidir. Bu süreçte yer alan uzun vadeli moleküler değişiklikler, nöronun çekirdeğinde üretilen mRNA'lar tarafından kodlanır. Önceki araştırmalarda, Ludwig- Maximilians Üniversitesi'nde bilim insanı olan Michael Kiebler, Staufen2 RNA'ya bağlanan proteinin bu mRNA'ları hedeflerine ulaştırmasında önemli bir rol oynadığını göstermişti. Ancak tam olarak bu moleküler sürecin öğrenme ve davranışını nasıl etkilediği tam olarak anlaşılamamıştı. Şimdi, Kiebler ve arkadaşları tarafından Dusan Bartsch ve İspanyol meslektaşları ile yaptığı bir araştırma, bu konuya yeni bir ışık tuttu. Bu yeni çalışma, ilk kez Staufen2 düzeylerinin azalmasının bellekte bozulmaya sebebiyet verdiğini gösteriyor. Bulgular Genome Biology dergisinde yayımlandı. Staufen2 Proteini Hafızayı Olumlu Yönde Etkiliyor Araştırmacılar, geliştirilmiş ve saflaştırılmış genetik sıçan modelininde, Staufen2 senteziyle ön beyindeki sinir hücrelerinin bastırılasını çalıştı. Daha sonra Staufen2 protein düzeylerinin azaltılarak mekansal, zamansal ve ilişkisel bellek üzerindeki etkisini ölçen davranış testleri yaptılar. Sonuçlar, ön beyindeki Staufen2'nin azaltılmasının hafızanın çeşitli yönleri üzerinde olumsuz bir etkisi olduğunu açıkça gösterdi. Genel olarak uzun süreli bellek çalışmaya devam ediyor. Örneğin sıçanlar bir besin kaynağı bulmayı öğrenme kapasitesine sahipler. Fakat mutant farelerden öğrendiklerini uzun süre sonra hatırlamaları istendiğinde, performanslarının daha kötü olduğunu belirtiyor. LTP ve LTD Süreçleri Staufen2'nin tükenmesi ayrıca sinir hücresinin şekli ve sinaps işlevi üzerinde belirgin bir etkiye sahiptir. Elektrofizyolojik ölçümlerin yardımıyla yazarlar, hipokampüsteki sinapslar arasındaki sinyal aktarımının etkinliğini analiz etti ve hem uzun vadeli potansiyasyonun hem de uzun vadeli depresyonun etkilendiğini buldu. İleri Okuma: Hipokampüs Nedir? LTP, sinaptik iletimin etkinliğinde uzun süreli bir artışa neden olan ve aralarındaki işlevsel bağlantıları güçlendiren bir mekanizma. LTD, iletim etkinliklerini azaltır ve önceden kurulmuş bağlantıları etkin bir şekilde budar. Staufen2 seviyelerinin düşürülmesi, LTP'yi arttırırken, LTD'yi de etkiliyor. Bu bulgular, Staufen2 eksikliğinin sinapsları olduğundan daha duyarlı hale getirdiğini ortaya koydu. LTP, hücresel düzeyde öğrenmenin bir modeli olarak görülüyor. Bununla birlikte, sonuçlarımız aslında LTP'nin LTD ile olan dengesinin önemli olduğunu gösterdi diyor Kiebler."} {"url": "https://sinirbilim.org/oksidatif-stres/", "text": "Oksidatif Stres Nedir? Hayatta her iyi şeyin bir de kötü tarafı olduğuna şahit olmaktayız. Peki, prokaryotların çoğu ve bütün ökaryotlar için merkez konumda olan oksijen için de bunun geçerli olduğunu söylesek? Ayrıca bir haberim var bu sorunu nefes almayarak çözemiyoruz. Ökaryotik hücrelerde oksijen ile enerji üretimi, oksijensiz üretime göre 18 kat daha fazla enerji elde edilmesini sağlamaktadır. Bu enerji verimiyle birlikte zararlı oksijen türleri en çok mitokondride oksijenli solunum sonucunda ortaya çıkmaktadır. Oksijenin iki ucu sivri kılıç olması oksijen paradoksu olarak adlandırılmıştır. Oksidatif Stres Nasıl Oluşuyor? Oksijenin zararı, kimyasal reaktif olma potansiyelinin sonucunda reaktif oksijen ve nitrojen türlerinin, bunların etkilerini azaltacak olan antioksidanlar ile olan dengede baskın olmasıyla ortaya çıkıyor. Bu yazıda daha çok reaktif oksijen türlerine odaklanacağız. Reaktif oksijen türleri endojen yani hücrenin üretimi kaynaklı olabilir ve temel olarak mitokondride gerçekleşen oksidatif solunumda ortaya çıkarlar. Endojen etkiler olduğu kadar eksojen etkiler de reaktif oksijen türlerinin oluşumuna sebep olabilmektedir. Sigara dumanı, alkol, iyonize radyasyon, kirlilik ve ağır metallere maruziyeti eksojen etkiler olarak sayabiliriz. Ayrıca yüksek miktarda şeker ve yağ içeren diyet de reaktif oksijen türlerinin oluşumuna katkıda bulunabilir. Oksidatif stresin tehlikesi, reaktif oksijen türlerinin hücresel moleküllere zarar vermesiyle kendisini göstermektedir. Proteinlere, lipidlere ve RNA'lara verilen zarar nispeten geri dönüştürülebilir ancak DNA'nın zarar görmesi geri dönüşü mümkün olmayacak problemlere yol açabilir. Hücreler reaktif oksijen türlerinin zararlarını nötralize etmek için enzimatik ve enzimatik olmayan antioksidanlara sahiptirler. Problem ise antioksidanların kapasitelerinin üzerinde reaktif oksijen türlerinin bulunmasıyla başlar. DNA'da meydana gelen zararlar genetik bütünlüğü bozmasıyla, hücrenin işlevini bozabilir, hücreyi öldürebilir ve bir onkojenik dönüşüme sebep olabilir yani kansere. Ancak bu noktada unutulmaması gereken durum ise meydana gelen zararların oksidatif stres gibi herhangi bir dış etken olmadan da DNA'nın fizyolojik doğası gereği gerçekleşebiliyor olmasıdır. İyilikte kötülük bulunur da kötülükte iyilik bulunmaz mı? Reaktif oksijen türleri ayrıca, makrofajlar, nötrofiller ve bazı epitel hücreleri tarafından üretilirler. Savunma hücrelerimiz tarafından kullanılan bu ajanlar inflamasyon süreçlerinde önemli rol alırlar. https://sinirbilim.org/serbest-radikaller-dost-mu-dusman-mi/ Hücreler Nasıl Etkileniyor? Endojen reaktif oksijen türlerine hidroksil radikali, hidrojen peroksit ve superoksit anyonunu örnek olarak verebiliriz. Reaktif oksijen türleri hücresel materyallere zarar vererek hücrenin fonksiyonlarını ve canlılığını etkilerler. DNA'da sebep oldukları zararlar ise tamir edilmediği takdirde en tehlikelisidir. Reaktif oksijen türlerinin oluşturduğu farklı DNA hasarları bulunmaktadır. DNA'nın dört bazından biri olan guanin ise oksidasyona daha yatkındır. Böylelikle reaktif oksijen türlerinin oluşturduğu DNA hasarlarının en sık karşılaşılanı ve en iyi tanımlananı guaninin oksitlenmesiyle oluşan 8-oxoG'dir. Etkisini ise diğer DNA hasarlarının aksine gelişimi durdurarak değil mutasyona sebep olarak gösterir. Bu şekilde daha büyük problemlere yol açabilir. Yani 8-oxoG'yi koyun görünümlü kurt gibi düşünebiliriz. 8-oxoG seviyesi hücrelerin oksidatif stresini ölçmede biyo belirteç olarak kullanılabilir. Hastalıklarda bir risk faktörü olarak alınabilirler hatta bu hastalıklara kanser de dahildir. Normal fizyolojik durumlarda bir hücrede 103 miktarında 8-oxoG oluşurken kanser hücrelerinde bu miktar 105 seviyesine çıkmaktadır. Oksidatif Stres Yaşlanmada Rol Oynuyor Yaşlanma, pek çok faktörün etkili olduğu ve organizmayı ölüme yaklaştıran bir olaydır. Oksidatif stres de hücre üzerinde sebep olduğu etkilerle yaşlanmaya katkıda bulunuyor. Oksidatif stresin hücre içinde en önemli kaynağının mitokondri olduğundan bahsetmiştik. Yapılan çalışmalar mitokondriyal DNA'da 8-oxoG miktarının yüksek olduğunu göstermiştir. Enerji metabolizmasında meydana gelecek bozukluklar yaşlanmayla doğrudan ilişkilidir. Ayrıca mitokondri apoptoziste önemli bir rol oynamaktadır oksidatif stres apoptozis üzerinden de yaşlanmayı etkiliyor. Yapılan çalışmalar mitokondriyi hedef alan antioksidanların iyi etkilerini gösteriyor. Bu etkilerden bazılarını epigenetik üzerinden gösteren oksidatif stres, epigenetiğin dinamik yapısı ve genleri açıp, kapatabilme gücü düşünülünce korkutucu görünüyor. Oksidatif stres epigenetik üzerine etkilerini doğrudan gösterebilir. Aynı zamanda hücre içi molekülleri etkileyerek de dolaylı olarak etkilerini gösterebilir Genetiğin içerisinde bulunduğu her faaliyete epigenetik mekanizmalar da etki eder. Metilasyon ve asetilasyon bu mekanizmalardan ikisidir. Metilasyon etkisini genin transkripsiyonunu baskılayarak yani kapatarak gösterirken asetilasyon genleri açar. Hücre ölümünü, gelişimini ve farklılaşmasını düzenleyen gen bölgelerinde yaşlanmayla birlikte aşırı metilasyon gözlemlenmiştir. https://sinirbilim.org/antioksidan-tedavisi/ Oksidatif Strese Karşı Ne Yapılabilir? Vücudumuz zaten oksidatif strese karşı çeşitli antioksidanlara sahiptir. Enzimatik ve enzimatik olmayan antioksidanlar mevcuttur. Süperoksit dismutaz, katalaz ve glutatyon peroksidaz en önemli enzimatik antioksidanlardır. Vitamin C ve E gibi vitaminler, -karoten ve glutatyon ise enzimatik olmayan antioksidanlara örnektir."} {"url": "https://sinirbilim.org/oksitosin/", "text": "Oksitosin Nedir, Neden Bu Kadar Önemli? Son yıllarda popülaritesi çok artan bir hormondan bahsedeceğiz. Neden bu kadar önemli, onunla neler yapabiliriz? Oksitosin bir nöropeptit ve hormondur. Aynı zamanda ilaç olarak da dışardan alınabilir. Bu hormon hipotalamusta üretilir ve hipofiz bezinden salgılanır. Partnerler arasındaki bağlılıkta, üremede, doğum esnasında rahim kaslarının kasılmasında önemli rol oynar. Doğumdan sonra beyinden oksitosin salınımı süt bezlerini uyarır. Böylece süt üretimini tetikler ve anne ile çocuk arasındaki bağlılığın oluşmasına yardımcı olur. Doğum esnasında rahim kasları yeterli miktarda kasılmayabilir. Bu durumda anneye oksitosin verilerek doğumun kolaylaştırılması sağlanabilir. Bu amaçla doğrudan kaslara veya damara verilebilir. Bu şekilde ilaç olarak verilen oksitosin rahimde aşırı kasılmaya neden olacağından doğmak üzere olan bebekte strese neden olabilir. Bu nedenle anneye verilecek oksitosinin miktarı iyi ayarlanmalıdır. Oksitosinle ilgili yapılan araştırmalardan bahsedelim. Oksitosin Kalori Alımını Azaltıyor Yapılan araştırmalar burundan alınan yapay oksitosinin tek bir kullanımının bile kalori alımını azalttığını gösterdi. Özellikle sağlıklı erkeklerde yağlı gıdaların tüketimini azaltıyor. Burundan verilen oksitosin ile ilgili çok sayıda araştırma mevcut. Genellikle oksitosinin ilişkilerdeki rolü ve toplumsal yönü üzerinde çalışılıyor. Oksitosinin yemek yeme davranışlarını düzenlemesi ve bu tür olumlu sonuçlar alınması oldukça sevindirici bir durum. Elde edilen sonuçlar oksitosin burun spreyinin kahvaltıda tüketilen kalori miktarını düşürdüğünü gösterdi. Kişi normal veya aşırı kilolu olsa da değişen bir şey olmadı. Burundan alınan oksitosinin etkisi hemen ertesi gün gözlenebiliyor. Ayrıca araştırmacılar oksitosinin insülin hormonunun hücresel duyarlılığını geliştirdiğini de buldu. İnsülin kan şekerini düşüren hayati bir hormondur. Oksitosinin buradaki etkisi tip 2 diyabet hastaları için çok önemlidir. Oksitosin Obezite ve Metabolik Rahatsızlıklar İçin Umut Olabilir Harvard Tıp Fakültesi'nden Elizabeth Lawson'a göre bu araştırma sonuçları gerçekten heyecan verici görünüyor. Ancak her zaman olduğu gibi daha fazla çalışma gerekli. Yine de tüm bu deneysel çalışmalara bakarak obezite gibi metabolik sorunlar için oksitosinin umut verici bir tedavi olabileceğini söylüyor. Araştırma ekibi çalışmayı 25 sağlıklı erkek katılımcı üzerinde gerçekleştirdi. Erkeklerden 13'ü sağlıklı, diğer 12'si de kilolu ya da obezdi. Rastgele ayrılan katılımcılara aç karnına tek doz oksitosin burun spreyi ya da bir plasebo sprey verildi. Katılımcılar kendilerine hangi türde ilacın verildiğinden habersizdi. Gerçek mi Plasebo mu? Bir saat sonra, katılımcılar bir menüden kahvaltı seçti. Her tabak iki porsiyondu. Yemekten sonra, araştırmacılar her deneğin ne kadar kalori yediğini ölçtü. Başka bir zaman deney katılımcılar üzerinde yinelendi ama bu kez, her bir katılımcıya önceki oturumda uygulananın tam tersi ilaçlar verildi. Araştırmacılara göre, katılımcıların her deneyden önceki üç günde, besin tüketimine ilişkin geri dönüşleri arasında bir fark yoktu. Çalışmaden elde edilen veriler, plasebo ile karşılaştırıldığında oksitosin burun spreyi aldıktan sonraki yemekte katılımcıların ortalama 122 kaloriyi ve 9 gram yağı daha az yediklerini gösterdi. Araştırma ekibi ciddi bir yan etki olmadığını söylüyorlardı. Ayrıca plasebo ile oksitosinin arasında bir yan etki farkı da yoktu. Oksitosin İştahı Azaltıyor Araştırmacılar oksitosinin iştah ya da kandaki iştah düzenleyen hormonların üzerinde test edilmiş bir etkisinin olmadığını da keşfetti. Ekip bu nedenle oksitosinin kalori alımını nasıl etkilediğinin henüz belirsiz olduğunu söylüyor. Klinik öncesi çalışmalarda, beyinde, iştah azaltma yöntemlerine oksitosin de dahil edildi. Araştırmacıların söylediklerine göre oksitosinin cinsiyete özgü etkileri bulunuyor. Bu nedenle her iki cinste daha uzun süreli tedaviler için kadınlar üzerinde de çalışmalara gereksinim var. Oksitosin Reseptör Geni Yüzleri Tanımada Rol Oynuyor Emory Üniversitesi bilim insanları oksitosin reseptörü ile ilgili bir araştırma yaptılar. Buna göre reseptörün üretiminden sorumlu genin yüz tanımada etkili olduğu görüldü. Bu genin vücutta başlıca görevi anne ile bebek arasındaki ilişkiden başlayarak tüm sosyal ilişkilerimizde rol oynaması. Oksitosin reseptör geninin yüz tanımada da görevli olması bu genin sosyal hayatımızdaki önemini bir kez daha gösteriyor. Oksitosin Sosyal Hayatta Bize Yardım Ediyor Dr. Larry Young ve ekibi oksitosinin sosyal hayatımızda birbirimizi tanımadaki önemine dikkat çekiyor. Ancak herkes oksitosinden tam anlamıyla yararlanamıyor. Yapılan araştırmalarda toplumun üçte ikisinde bu genin olumlu değişkeni mevcut. Bu kişilerde oksitosin birbirimizi tanımada gereken rolü üstleniyor ve bize yardım ediyor. Ancak geriye kalan üçte birlik kısım bu kadar şanslı değil. Bu kişilerde oksitosinin olumsuz olan türü mevcut ve kişi aksi yönde etkiliyor. Dr. Young yaptıkları keşfin neden bazı insanların çok iyi yüz hafızasına sahip olduklarını ve bazılarınsa yüzleri hatırlamakta zorlandığını ortaya çıkarabileceğini belirtiyor. Araştırmacılar çalışmalarını otistik bir çocuğu bulunan 198 aile üzerinde yaptılar. Çünkü bu aileler yüz tanıma kabiliyetleri konusunda çok büyük bir çeşitlilik gösteriyorlardı. Ailelerin üçte biri İngiltere'den, üçte ikisi Finlandiya'dan seçildi. Yüzleri Tanıma Çok Karmaşık Bir Sistem Ekip önceki araştırmalarında OXTR'ın fare gibi kemirgen hayvanlarda koklama temelli sosyal tanınmada çok gerekli olduğunu bulmuşlardı. Daha sonra bu araştırmalarını bir adım öteye götürüp aynı genin insan yüz tanımada da önemli olup olmadığını araştırmaya başladılar. Araştırmacılar bir çocuğu otistik olan ebeveynlerde OXTR'ın yapısındaki küçük farklılıkların yüz hafızası üzerindeki etkisini incelediler. Oksitosin reseptör DNA'sındaki çok küçük bir değişikliğin bile etkisini gördüler. Ufak bir değişiklik yüz hafızasında muazzam bir etkiye sahip olabiliyordu."} {"url": "https://sinirbilim.org/okul-basarisi-genler-baglantilar/", "text": "Okul Başarısı ile Genler Arasındaki Bağlantılar Açığa Çıkıyor Eylül geldi çattı, okulların açılma zamanı geldi. Bu ay yüzbinlerce çocuk eğitim öğretim hayatına adım atacaklar. Veliler özel ders peşinde koşturup çocuklarının okul başarısı için ellerinden geleni yapmaya çalışacaklar. Okul başarısı için sadece çalışmak ve takviye ders almak yeterli olabilir mi? Son günlerde yayınlanan bir araştırma eğitimde genlerin gücünü gözler önüne seriyor. Okul başarısı DNA'mızdaki 1.271 genden etkileniyor. Türk toplumunda bir kişinin ne kadar zeki ve çalışkan olduğu dönem sonu karnesiyle orantılı görülüyor. Bu düşünceye katılmıyorum çünkü herkes okulda başarılı olacak diye bir kural yok. Okulda başarılı olmayıp sevdiğiniz ve çalıştığınız alanda başarılı olmanız mümkündür. Okul başarısı bizim toplumda çok büyük bir yer kaplıyor ve çocuklar üstünde büyük bir baskı oluşturabiliyor. Başarılı olmayan çocuklar hep bir şeylerle itham ediliyor. Ancak bu noktada genlerin etkisi hiç hesaba katılmıyor. 1,1 Milyon Kişinin Bilgileri İncelendi Amerika'da Minnesota Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar sosyal yaşam ve diğer çevresel etkilerin yanında çok sayıda genin okul başarısından sorumlu olduğunu gösterdi. Çalışma tek yumurta ve çift yumurta ikizleri de dahil olmak üzere 1,1 milyon kişi üzerinde yapıldı. Bu kadar çok kişinin bilgileri kullanılarak yapılan çalışma da bu alandaki en geniş çaplı araştırmalardan biridir. 1,1 milyon kişinin DNA verilerini analiz etmek ve karşılaştırmak gerçekten çok ciddi bir emek ister. Farklı ülkelerden insanların yer aldığı araştırma ekibinin içinde bir de Türk bilim insanı Aysu Okbay yer alıyor. Aysu hanımın da katkılarıyla ekip okulda geçirilen süre ile ilişkilendirdikleri 1,271 genetik varyant tanımladı. Bunun yanında çalışmaya katılan herkesin bilişsel performansı, kendilerini matematik testlerinde nasıl gördükleri ve en başarılı oldukları dersler tespit edilmiştir. Daha sonra bütün bunlar genetik varyantlar ile karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Şimdi bu genetik varyantların ne olduğuna bakalım. Okul Başarısı SNP'lerden Etkileniyor Ekibin mercek altına aldığı genetik varyantlar SNP olarak biliniyor. Türkçesi tek nükleotit polimorfizmidir. Genlerin arasında bulunan DNA parçalarında sadece tek bir nükleotitlik değişikliklerdir. Her kişinin DNA'sına özgü SNP'ler vardır ve bunlar biyolojik belirteç olarak kullanılır. Araştırmacılar SNP'lerin eğitim başarısında tek başına çok büyük katkısı olmadığını, okulu tamamlama ve okul başarısını %11 13 oranında etkilediğini belirtiyor. Ailenin geliri, ebeveynlerin entellektüellik seviyesi, meslekleri, çocuğun büyüdüğü ortam vb her etkenin okul başarısı üzerinde belirli bir oranda etkisi var. Örneğin, ailenin gelir düzeyi çocuğun ne kadar başarılı olacağını tahmin etmede %20'lik bir rol oynuyorsa genlerin rolü burada hiç azımsanmayacak kadar büyük oluyor. Bulunan %11 13'lük orana araştırmacılar poligenik skor adını veriyor. Bir poligenik skorun bu kadar büyük bir etkiye yol açması pek sık görülen bir şey değil. SNP'lerin davranışsal düzeyde böyle bir etkiye sahip olduğunu gösteren bu araştırma da dünyanın en saygın dergilerinden biri olan Nature Genetics'te yayınlandı. Genler Davranışları Tahmin Etmede Kullanılabilir Bilim insanları sadece Avrupa kökenli insanların genetik verilerini incelediler ve karşılaştırdılar. Bunun için 23andMe, UK biobank gibi çok büyük genetik veritabanlarına sahip kurumlardan yardım aldılar. Araştırmanın bundan sonraki sürecinde farklı ırklardan katılımcıların SNP'lerine bakılmalı ve okul başarısı ile arasındaki ilişkili irdelenmelidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/olume-yaklastikca-ruyalar/", "text": "Ölüme Yaklaştıkça Rüyalarımızın İçeriği Değişiyor Gençken insan anlamaz sağlığın ne kadar değerli olduğunu. Yaş ilerledikçe kırışıklıklar, bel ağrıları, hafıza sorunları artar. Yaşlandığımızın farkına varırız ve ölümün hiç olmadığı kadar yakın olduğu gerçeğiyle yüzleşiriz. Pandemide de birçoğumuz yakınlarını, sevdiklerini kaybetti. Virüse yenik düşen eşimiz, dostumuzun ardından gözyaşı döktük. Yeni bir araştırma ölüme yaklaştıkça rüyalarının içeriğinin değiştiğini gösteriyor. Dr. Christopher Kerr Ölüm Bir Rüyadan Başka Bir Şey Değil: Umudu ve Anlamı Hayatın Sonunda Bulmak adlı kitabında ölüme yaklaştıkça insanlarda nasıl değişimlerin ve rüyaların nasıl farklılaştığını anlatıyor. Dr. Kerr kariyerine hastaların fiziksel muayene ve bakımlarını yaparak başlamış. Zaman içinde ölüm döşeğindeki hastaların rüyalarında sevdiklerini gördüklerini ve bu durumun onlara huzur ve rahatlık verdiğini gözlemliyor. Rüyalarında gördükleri kişiler çoğu zaman hayata daha erken veda etmiş sevdikleri oluyor. Halüsinasyon ve Bilişsel Gerileme Değil Doktorlar bu tür durumları halüsinasyon olarak yorumlayabilirler. Ölüme yaklaşan çoğu insanın kendisinden yıllar önce ölmüş yakınlarını sayıklamasına belki siz de şahit olmuşsunuzdur. Dr. Kerr 2005 yılında bir hastası ölürken hastasının yıllar önce ölmüş bebeğini gördüğünü ve kucağında tuttuğunu sandığını belirtiyor. Başka bir insan yine yıllar önce kaybettiği annesinin onunla konuştuğunu sanabiliyor. Bu tür deneyimler bilişsel bozulma gibi görülebilir ama anlık ortaya çıkışları akla başka ihtimallerin gelmesine neden oluyor. Dr. Kerr hastaların durumunu gözlemlerken bu tür tecrübelerin onlara rahatlama ve huzur verdiğini fark etti ve büyük projesini başlattı. 10 yılı aşkın bir süre boyunca Dr. Kerr ve ekibi ölmeye yakın insanlarla konuştu ve söylediklerini not aldı. Yıllarca o kadar fazla insanla görüşüp kayıt almışlardı ki, sonunda 1400 hasta ve hasta yakınının ifadelerinden oluşan geniş bir veri havuzuna sahiptiler. Bu hastalar hayatlarının sonunda neler yaşıyordu, şimdi bunları analiz edeceklerdi. Rüyalar Bizi Rahatlatmak İçin Olabilir Kerr'in analizleri sonucunda keşfettiği gerçek onu şok etti. Hastaların %80'den fazlası hayatlarının sonuna doğru tuhaf rüyalar görmeye başlıyordu. Üstelik bu durum ırk, yaş veya diğer faktörlerden etkilenmiyordu. Bu rüyalarda oldukça canlı ve anlamlıydı. Hayatın sonuna doğru bu rüyaların görülme sıklığı da artıyordu. İnsanlar genellikle uzun zaman önce kaybettikleri anne veya babalarını görüyorlardı. Bazen ölmüş çocuklarını veya ev hayvanlarını görenler vardı. Ancak değişmeyen tek şey ölmeye yakın insanlar aidiyet hissettikleri ve sevdikleri kişileri rüyalarında görüyorlardı. Bu durum onların ölüm korkusuna karşı bir rahatlama ve destek arayışından kaynaklanabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/omega-3-kalp-damar-hastaliklari/", "text": "Omega 3 Haplarının Kalp Damar Hastalıklarına Hiçbir Faydası Yok Gıda takviyeleri endüstrisi güçlü bir darbe yemeye hazırlanıyor! Araştırmalar balık yağı hapları gibi omega 3 takviyelerinin kalp damar hastalıkları, felç veya ömrü uzatmaya hiçbir faydasının olmadığını gösteriyor. Dünya çapında yüz binlerce insan beyin işlevlerini geliştirmek, daha sağlıklı olmak, ömrünü uzatmak için bu tür besin takviyeleri alıyor. Ancak geniş çaplı araştırmalar bütün bu çabanın beyhude olduğunu gösterdi. Omega 3 bir yağ türüdür. Az miktarda omega 3 yağ asidi sağlığınız için çok yararlı ve gereklidir. Yediğimiz birçok yiyeceğin içerisinde bu yağ asitleri bulunur. Onlar da kendi içinde bazı sınıflara ayrılır. Bunlar alfalinoeik asit , eikosapentaenoik asit ve dokosaheksaenoik asittir . Belki isimlerini haberlerde veya gazetelerde duymuş olabilirsiniz. ALA ceviz ve bazı tohumlar gibi bitkisel yiyeceklerde bulunur. Uzun omega 3 yağ asitleri olan EPA ve DHA ise somon gibi yağlı balıklarda bolca bulunur. Kalp Hastalıklarını Omega 3 ile Azaltabilir miyiz? Omega 3 yağ asidinin tüketimi dünya çapında o kadar genişletildi ki insanlar kalp hastalıklarından korunmak için hemen balık yağı haplarına başvuruyorlar. Kalp hastalıklarını önlemenin birden çok yolu vardır. Örneğin kan basıncını düşürmek ve kolesterolü azaltmak çok etkili yöntemlerdir. Peki, omega 3 yağ asitleri bunları yapabilir mi? Cochrane Kütüphanesi'nde yayınlanan kapsamlı bir derleme makale 112.059 kişi üzerinde yapılan 79 randomize çalışmadan elde edilen verileri gözden geçiriyor. 112.059 kişinin ne kadar omega 3 takviyesi aldığı, sağlık durumları, fiziksel hareketlilikleri, medikal öyküleri ve benzeri bilgiler inceleniyor. 79 araştırmadan 25'i oldukça güvenilir çalışmalar olarak kabul ediliyor. Omega 3 takviyesi alan ve almayan hastaların sağlık durumları çok iyi bir şekilde değerlendirilmiştir. Ölüm Riski Sadece %0.2 Oranında Azaltılabildi Çalışmalarda Kuzey Amerika, Avrupa, Avustralya ve Asya'nın değişik bölgelerinden sağlıklı ve bazı hastalıklara sahip erkek ve kadınlar katılmıştır. Katılımcılara rastgele omega 3 takviyesi verilmiş ve bir yıl boyunca bu hapları kullanmaları istenmiştir. Gönüllülerin bazıları gerçekten bu takviyeleri alırken bir kısmı plasebo hapları almıştır. Diğer bir deyişle, içtikleri hapın hiçbir etkisi yoktur. Birkaç çalışmada ise katılımcıların doğrudan balık yemeleri istenmiş ve sonuçlar kaydedilmiştir. ALA çalışmalarının çoğunda omega 3 yağ asitleri margarin gibi yiyeceklerin içine eklenmiştir. Ayrıca hastaların ALA yönünden zengin yiyecekler yemeleri sağlanmıştır. Cochrane araştırmacıları uzun zincirli omega 3 yağ asitlerinin daha fazla tüketmenin herhangi bir sebepten dolayı ölüm riskini azaltmadığını gördü. Her gün bir balık yağı kapsülü yutmanız kalp krizi riskinizi azaltmıyor. Felç geçirme olasılığınıza hiç etki etmiyor. Yapılan istatistiksel analizler sonucunda omega 3 takviyesi alan kişilerin ölüm riski %8.8 bulundu. Hiçbir takviye almayan kontrol grubunun ölüm riski ise %9'du! Kalp Hastalıklarına Hiçbir Faydası Yok Araştırmacılar EPA ve DHA'ları daha fazla tüketmenin kalp damar hastalıkları oluşumuna, kalp krizine hiçbir etkisinin olmadığını buldu. Her gün bu yağ asitlerini tüketmeniz kötü bir beslenme alışkanlığınız varsa kalp krizinizi durdurmayacak. Kalp damarlarının tıkanması ile bu yağ asitleri arasında hiçbir bağlantı yok. Uzun zincirli bu yağ asitleri muhtemelen kandaki trigliserit ve HDL kolesterolü gibi yağ moleküllerini azaltacaktır. Kandaki trigliserit miktarını azaltmak kalp hastalıklarına karşı sizi koruyabilir ama HDL'yi düşürmek tam ters etki yapar. 79 çalışmanın verileri incelendiğinde ceviz gibi yiyeceklerde bulunan ALA'nın tüketimini artırmanın kalp damar hastalıkları üzerinde hiçbir etkisi olmadığı görüldü. Ne uzun zincirli ne de kısa zincirli omega 3 yağ asitleri sizi kardiyovasküler hastalıklara karşı daha fazla koruyor. Ancak ALA'yı daha fazla tüketmek kalp ritminde oluşabilecek düzensizlik riskini %3.3'ten %2.6'ya indiriyor. Pek yüksek bir rakam değil ancak bu da bulgular arasında yer alıyor. Araştırmacılar kanama ve kan pıhtıları üzerinde bu yağ asitlerinin nasıl bir etkisi olduğunu da araştırdılar ancak bir şey bulamadılar. Omega 3 Yağ Asitleri Kilo Aldırır mı? Binlerce insan üstünde yapılan araştırmalarda bu yağ asitlerini tüketmenin vücut kilosuna ve vücudun yağ miktarına hiçbir etkisinin olmadığı görüldü. Ayçiçek veya palm yağı gibi yağların aksine omega 3 yağ asitleri kilo almaya veya vermeye neden olmuyor. Normalde patates kızartması gibi yağlı yiyecekleri çok tüketen kişilerin vücutlarının belirli bölgeleri yağ toplamaya başlar. Genelde göbek ve basenler en çok yağ dokusuna sahip bölgelerdir. Ancak ALA, DHA ve EPA herhangi bir yağlanmaya neden olmuyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/omurilik/", "text": "Omurilik Nedir, Ne İşe Yarar? Bel ağrısı dünyanın en berbat şeylerinden biridir. Belinize giren o bitmek bilmez ağrıdan kurtulmak için ne gerekirse yapmaya hazırsınız. Bel fıtığı hastalarının birçoğu beyin cerrahisine yönlendirilirler ve burada ameliyat olurlar. Bel ile beyin cerrahisi ne alaka diye düşünüyorsanız. Vücudunuzun en önemli parçalarından biri olan omurilik ile tanışmamışsınız demektir. Bu yapı ensenizden başlar kuyruk sokumunuza kadar uzanır. Omurilik çevresel sinir sisteminin komuta merkezidir. Neredeyse bütün vücut sinyalleri burada toplanır ve beyne iletilir. Omurilik sinir liflerinden oluşan ince, uzun bir yapıdır. Ense bölgesinde beyin sapındaki omurilik soğanından başlar omurganın bel bölgesine kadar uzanır. Merkezi sinir sisteminin iki bölümünden biri omurilik, diğeri beyindir. Omuriliğin uzunluğu erkeklerde ortalama 45 cm, kadınlarda 43 cm'dir. Kalınlığı ise sabit bir şekilde kalmayıp boyun bölgesinde 13 mm civarındayken göğüs bölgesinde 6.4 mm'ye daralır. Omurilik Beyin ve Beden Arasında Bir Köprüdür Omuriliğin en önemli görevi beyinden vücuda ve vücuttan beyne duyu ve motor sinyallerin taşınmasıdır. Beden ve vücut arasında sinirsel bir köprü görevi görür. Duyu nöronları ile algılanan iç ve dış duyusal sinyaller serebral kortekse omurilik üzerinden gönderilir. Bu sinyaller işlendikten sonra benzer bir hat üzerinden kaslarla bağlantılı motor nöronlara emir gönderilir. Birçok refleks omurilik tarafından beyinden bağımsız bir şekilde yönetilir. Örneğin sıcak sobaya eliniz değdiğinde hemen geri çekersiniz dimi? Çok nostaljik oldu galiba. Soba mı kaldı bu devirde, onu kalorifer peteği yapalım. Bunun gibi pek çok refleks hayati öneme haiz olduğundan beyne danışmadan omurilikten yönetilir. Yürümek gibi farkında olmadan yaptığımız ritmik hareketler de bel bölgesindeki omuriliğin merkezi şablon üreticileri tarafından yürütülür. Omuriliğin Yapısı Omuriliğin yapısı ile ilgili üstte kısa bir bilgi verdik. Bu yapı tıpkı beyin gibi üç tabakalı bir zar ile korunuyor. Dura, araknoid ve pia tabakaları omuriliğin her yerini sarar. Dura en dıştaki sert ve koruyucu tabakadır. Dura tabakası ile omurga kemikleri arasında epidural boşluk vardır. Bu alan yağ dokusu ile doludur. Yağ dokusunun arasında bulunan kan damarları da omuriliğin beslenmesi için çok önemlidir. Duranın altında bulunan araknoid tabakası örümcek ağı gibi bir görünüme sahiptir ve dura gibi koruyucu bir role sahiptir. Araknoidin hemen altında bir boşluk vardır ve bu bölge beyin omurilik sıvısı ile doludur. En içteki pia tabakası omurilikteki sinir liflerine en yakın kısımdır. Omurilikte hem beyaz hem de gri madde bulunur. Hücre gövdelerinin bulunduğu bölgeler gri madde, aksonlardan oluşan sinir lifleri ise beyaz madde olarak adlandırılır. Omuriliğin merkezinde yer alan gri madde kelebek şeklinde olup ara nöronların, motor nöronların ve glia hücrelerinin gövdelerinden oluşur. Gri maddenin dışındaki beyaz madde neredeyse tamamen miyelinli motor ve duyu nöronlarının aksonlarından oluşur. Omurilik 31 Bölümden Oluşur Omurilikte 31 adet bölüm bulunur. Bunların 8 tanesi boyun bölgesinden yani servikal bölgeden çıkar. 12 tanesi göğüsteki torasik bölgesinde, 5 tanesi lumbar bölgesinde, 5 tanesi sakral bölgede ve 1 tanesi de koksigeal bölgede bulunur. Fetüs halindeyken omurga hattı ile omurilik hattı aynı hızda büyür ve birbiri ile eş büyüklüktedir. Ancak doğumdan sonra omurganın büyüme hızı omuriliği geçer ve yetişkinlikte ciddi bir fark ortaya çıkar. Omurilik, omurgadan çok daha kısa kalır. Omuriliği besleyen 3 temel atardamar vardır. Bunlar ön omurilik atardamarı , sağ ve sol arka omurilik atar damarlarıdır . Omurilik bir ucundan diğer ucuna kadar bu atardamarlar sayesinde beslenir. Damarlar subaraknoid boşluğa uzanır ve buradan tüm omuriliğe dallanma yaparlar. Aort ameliyatlarında bazen omuriliğe giden kan akışı kesildiğinden hastalarda parapleji oluşabiliyor. Parapleji vücudun belde aşağısının felç olmasıdır. Omuriliğin Görevleri Omurilik yukarıda dediğimiz gibi bütün vücuda dallanmalar yapar. Ellerimiz, ayaklarımız, iç organlarımız kısacası bütün vücudumuzdaki bilgiler omurilik vasıtasıyla beyne ulaşır. Duyu sinyalleri de beynin en çok dikkat ettiği bilgilerden biridir. Şu an bu yazıyı yazarken kullandığım klavyenin tuşlarına basarken parmaklarım beyne sürekli bilgi gönderiyor. Farklı sinyal türleri omurilikte farklı yollar izleyerek beyne ulaşırlar. Dokunma, propriosepsiyon ve titreşim gibi duyu yolakları dorsal kolon-medial lemniscus yolunu kullanır. Ağrı, sıcaklık gibi duyu sinyalleri anterolateral sistem üzerinden beyne aktarılır. Omuriliğin en önemli görevi beyne gerekli bilgileri iletmektir. Bunların yanında yürümek gibi ritmik hareketlerin yönetimi de burada gerçekleşir. Yürürken bacak kasları sürekli olarak kasılıp gevşer. Hiç farkına varmayız ancak bunlar çok koordineli bir şekilde gerçekleşir. Omurilikte yer alan merkezi şablon üretici nöronlar kasların sürekli kasılıp gevşemesini sağlayarak yürümemize imkan tanırlar. Bunun yanında birçok refleks de beyinden bağımsız olarak omurilik tarafından icra edilir. Omurilik Hasar Görürse Ne Olur? Omuriliğin her bölgesi çok hassas olup buralarda meydana gelen hasarlar genellikle kalıcı sorunlara neden olur. Kaslarınız eskisi kadar güçlü çalışmayabilir, belki hiç çalışmayabilir ve felç olabilirsiniz. His kaybı yaşayabilirsiniz, hasarın olduğu bölgeden aşağısında sıcaklık, dokunma veya başka duyularınız kaybolabilir. Omurilik hasarı hastalarda hem fiziksel olarak hem de zihinsel, duygusal ve sosyal olarak ciddi etkiler yaratabiliyor. Son yıllarda özellikle kök hücre yöntemleri ile omurilikteki hasarların tedavisinin önü çok açıldı. Omurilikleri zedelenerek belden aşağısı felç bırakılan farelerin hasarlı bölgelerine kök hücre nakilleri yapıldı. Kök hücre nakledilen fareler birkaç ayda yürüme becerilerini tekrar kazandılar. İlerleyen yıllarda insanlarda da bu tür rahatsızlıklar tedavi edilebilecek. Ülkemizde de Erdal Karaöz bu konuda ciddi çalışmalar yürütüyor. Omurilik Hasarının Belirtileri Trafik kazası gibi bir nedenle omuriliğinizin bir kısmı zarar görebilir. Böyle durumlarda kaslarınızı kontrol etme becerinizi yitirebilir ve duyu kaybı yaşayabilirsiniz. Hasarın boyutu omurilikte hangi bölgenin zedelendiğine ve zedelenmenin şiddetine bağlıdır. Vücudunuzdaki hiçbir kası oynatamıyorsanız tam bir kayıp yaşamışsınız demektir. Bazı kasları oynatabiliyorsanız kısmi kayıp yaşamışsınızdır. Doktorlar öncelikle tam veya kısmi kas kaybı yaşayıp yaşamadığınızı kontrol ederler. Omurilik hasarlarının birçoğu felç ile sonuçlanır. Felcin farklı çeşitleri vardır. Hangi kas gruplarının ve vücudun hangi bölgelerinin kullanılamadığına göre isimlendirilir. Tetrapleji kolların, ellerin, bacakların, gövdenin ve pelvik organlarının kullanılamamasıdır. Paraplejide hasta gövdenin, bacakların ve pelvik organlarının hepsini veya bir kısmını kullanamaz. Hemiplejide vücudun sağ veya sol kısmını kullanamazsınız."} {"url": "https://sinirbilim.org/on-golden-pond-altin-gol/", "text": "On Golden Pond Altın Göl On Golden Pond filminde Ethel ve Norman Thayer çifti emeklilik günlerindeki tatillerini toplumun karmaşası ve gürültüsünden uzak bir şekilde göl evlerinde geçiriyor. Norman'ın hafıza sorunları baş gösterirken kızları Chelsea nişanlısı Bill ve küçük oğlu Billy ile yanlarına geliyor. Chelsea ve Norman arasında iyi bir baba-kız ilişkisi yoktur. Filmde Norman demans hastalığından kaynaklı hafıza sorunları yaşamakta ve rahatsızlık gittikçe ilerlerken o kızının sevgisini eliyle itmesinin acısını içinde yaşamaktadır. IMDB Puan : 7.5/10 Yönetmen: Mark Rydell Senaryo: Ernest Thompson Yapım: 1981 Ülke: İngiltere, Amerika Tür: Dram |Oyuncu |Rol | Katharine Hepburn |Ethel Thayer | Henry Fonda |Norman Thayer Jr. | Jane Fonda |Chelsea Thayer Wayne | Doug McKeon |Billy Ray | Dabney Coleman"} {"url": "https://sinirbilim.org/optogenetik-ile-beyni-aydinlatmak/", "text": "Optogenetik ile Beyni Aydınlatmak Nörologların alet çantasındaki belki de en yeni ve en ilginç araç, bir zamanlar bilimkurgu olarak nitelendirilen optogenetiktir. Sihirli bir değnek gibi, beyne ışık süzmeleri yollayıp belirli yolları aktifleştirerek davranışların kontrolünü sağlar. İnanılmaz bir şekilde, hücrenin ateşlenmesine neden olan ışığa hassas bir gen, cerrahi bir kesikle doğrudan nöronun içerisine yerleştirilebilir. Daha sonra, ışık açılarak nöronun aktifleşmesi sağlanır. Daha da önemlisi, bilim insanlarının bu yolakları harekete geçirmesine izin verir. Bu da belirli davranışların bir anahtar yardımıyla başlatılmasını ya da durdurulmasını sağlar. Bu teknoloji yalnızca on yıllık olmasına karşın, hayvan davranışlarının kontrolünde kendini çoktan kanıtlamıştır. Bir ışık anahtarını açarak, meyve sineklerinin anında uçmasını, solucanların kıvrılmayı bırakmasını ve farelerin delicesine etrafta koşmasını sağlamak mümkündür. Bu teknolojinin, Parkinson hastalığı ve depresyon gibi bozukluklar üzerinde doğrudan uygulanmasıyla ilgili büyük bir umut vardır. Bilim insanları bu güçlü yöntemi kullanarak belirli anılardan sorumlu özel nöronları tanımlayabilirler. Diyelim ki, bir fare odaya giriyor ve fareye şok veriliyor. O acılı olayın anısından sorumlu nöronlar aslında izole edilebilir ve hipokampüs analiz edilerek kaydedilebilir. Sonra fare tamamen farklı ve zararsız bir odaya konur. Biri fiberoptik kablodan bir ışığı açarak şokun anısını harekete geçirmek için optogenetiği kullanabilir ve fare ikinci oda tamamen güvenli olmasına rağmen korku tepkisi verir. Bu şekilde, bilim insanları yalnızca sıradan anıları değil, aynı zamanda hiç gerçekleşmemiş olayların anılarını da beyine yerleştirebildiler. Optogenetik ile beyni derinden incelemek Optogenetikte temel hedef tam olarak hangi sinir yolunun hangi davranış biçimine yol açtığını belirlemektir. Optogenetik, adı opsin olan bir gen ile başlamaktadır. Bu gen alışılmışın dışında bir gendir, çünkü ışığa duyarlıdır. Bir opsin geni bir nörona klendiğinde ve ışığa maruz bırakıldığında, sinirsel ateşlenme olacaktır. Bir düğmenin çevrilmesiyle opsin tarafından üretilen proteinler, elektrik ürettiklerinden ve ateşleneceklerinden belirli davranışlar için sinir yolu hemen tanınabilir. Zor kısım, bu geni tek bir nöronun içine yerleştirmektir. Bunu yapmak için genetik mühendisliği tekniği kullanılır. Opsin geni zararsız bir virüse yerleştirilir ve bu virüs de hassas aletler kullanılarak tek bir nörona yerleştirilebilir. Sonra, virüs genlerini nöronun genlerine aktararak nöronu enfekte eder. Devamında bir ışık süzmesi nöronal dokuya çarptığında nöron çalışmaya başlar. Bu yolla belirli mesajların tam olarak hangi yolu izledikleri kaydedilebilir. Optogenetik, yalnızca bir ışık süzmesi tutularak belirli yolların belirlenmesinde kullanılmaz, aynı zamanda bilim insanlarının davranışı kontrol etmelerine de olanak sağlar. Bu yöntemin başarısı kanıtlanmıştır. Örneğin; basit bir nöronal devrenin, meyve sineklerinin uçup gitmesinden sorumlu olabileceğinden uzunca bir süredir kuşkulanılmaktaydı. Sonunda, bu yöntem yardımıyla bu kaçmanın ardındaki yolu tam olarak belirlemek mümkün oldu. Bu meyve sineklerine bir ışık süzmesi tutulduğunda kaçma emri alırlar."} {"url": "https://sinirbilim.org/optogenetik/", "text": "Optogenetik Optogenetik nöronların faaliyetini ışık kullanarak kontrol etmeyi sağlayan biyolojik tekniktir. Nöronlar genetik olarak tanımlanır ve ışığa hassas iyon kanalları üretmesi sağlanır, sonra da bu ışığa hassas iyon kanalları doğru dalga boylarındaki ışıkla uyarılarak nöronların faaliyeti yönetilir. Sinirbilimde son yıllarda çok popüler olan bu teknik hayvan hareket ediyorken bile nöronları üstünde değişiklik yapma imkanı sağlar ve araştırmacılara gerçek zamanlı deney yapma ve inceleme olanağı tanır. 2010 yılında optogenetik ünlü bilim dergisi Nature Methods tarafından tüm mühendislik ve bilim yöntemleri arasından yılın yöntemi seçildi. Dünyada çok sayıda araştırmacı optogenetiği kullanıyor ve makalelerinde yaptığı çalışmalardan bahsediyor. Araştırmalarda Çok Faydalı Bir Teknik Bilim insanları bu güçlü yöntemi kullanarak belirli anılardan sorumlu özel nöronları tanımlayabilirler. Diyelim ki, bir fare odaya giriyor ve fareye şok veriliyor. O acılı olayın anısından sorumlu nöronlar aslında izole edilebilir ve hipokampüs analiz edilerek kaydedilebilir. Sonra fare tamamen farklı ve zararsız bir odaya konur. Biri fiberoptik kablodan bir ışığı açarak şokun anısını harekete geçirmek için optogenetiği kullanabilir ve fare ikinci oda tamamen güvenli olmasına rağmen korku tepkisi verir. Bu şekilde, bilim insanları yalnızca sıradan anıları değil, aynı zamanda hiç gerçekleşmemiş olayların anılarını da beyine yerleştirebildiler. Optogenetik ile beyni derinden incelemek Optogenetikte temel hedef tam olarak hangi sinir yolunun hangi davranış biçimine yol açtığını belirlemektir. Optogenetik, adı opsin olan bir gen ile başlamaktadır. Bu gen alışılmışın dışında bir gendir, çünkü ışığa duyarlıdır. Bir opsin geni bir nörona klendiğinde ve ışığa maruz bırakıldığında, sinirsel ateşlenme olacaktır. Bir düğmenin çevrilmesiyle opsin tarafından üretilen proteinler, elektrik ürettiklerinden ve ateşleneceklerinden belirli davranışlar için sinir yolu hemen tanınabilir. Opsin Geni Kullanılıyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/orbitofrontal-korteks/", "text": "Orbitofrontal Korteks Orbitofrontal korteks beyinde frontal lob alanında bulunan ve insan beyninin en az anlaşılmış bölgelerinden biridir. Bu bölgenin duyu entegrasyonunda, duygusal değerlerin temsil edilmesinde, karar verme süreçlerinde ve kişinin beklentilerinde yer aldığı düşünülmektedir. Limbik sistem ve özellikle amigdala ile yakın bir iletişim içindedir. Orbitofrontal korteks, duygusal işlevlere katılımın temelini oluşturan çeşitli sinir ağlarıyla yoğun şekilde bağlantılıdır. Geniş duyusal girdiler alır ve kortikal alanların ilgili bölgelerinde, hipotalamus ve beyin sapının ilgili alanlarında amigdalayı da içeren duygusal işleme ve ifade için önemli alanlara çıktılar gönderir. Orbitofrontal Korteks Öngörülerde Bulunur Orbitofrontal korteks kişilerin bir takım hareketlerin gelecekte olumlu ya da olumsuz duygular uyandırıp uyandırmayacağını öngörmesini sağlar. Bazen kişilerin yapmış olduğu eylemler istenen ve beklenen sonuçları ortaya çıkarmaz. Beklediği sonuçlarla karşılaşmayan bireylerin duygu durumlarında tutarsızlık meydana gelmiş olur. Bu tutarsızlık daha sonraki gelecek tahminlerini iyileştirmek için orbitofrontal kortekse iletilir. Örneğin, bir tatilin beklendiği kadar heyecanlı olmadığını varsayalım. Bireylerin benzer bir tatil öngördükleri bir sonraki planlarında bekledikleri heyecan seviyesi azalacaktır. Bu gibi durumlarda orbitofrontal korteks, bireylerin beklenmedik sonuçlara uyum kapasitelerini kolaylaştırır."} {"url": "https://sinirbilim.org/organ-muhendisligi/", "text": "Organ Mühendisliği Doku Mühendisliğinin Yerini Alıyor Yıl 1665, Robert Hook bilinen en küçük canlıları keşfedip onlara cell yani hücre adını verdi. Yıl 1866, genetiğin babası olarak görülen Gregor Mendel bezelyelerde karakter kalıtımını keşfetti. Yıl 1953, J. Watson ve F. Crick DNA'nın üç boyutlu çift sarmal yapısını keşfettiler. Yıl 1983, Kary Mullis geliştirdiği PCR tekniğiyle moleküler biyolojide yeni bir devir başlattı. Yıl 1996, bilim insanları Dolly adlı hayvanı klonlamayı başardıklarını açıkladılar. Yıl 2003, insan genom projesi başarıyla bitti ve insanın tüm genetik haritası çıkarıldı. Bilim kurgu filmlerinde gördüklerimiz günden güne hayatımıza girmeye başladı ve bilimsel araştırmalar parabolik bir hızla artmaya devam ediyor. Yıl 2013, Londra Kraliyet Hastanesi'nde 30 kişilik bir ekip kök hücrelerden organ üretmeye başladıklarını duyurdu. 1996'da Kuzey Karolina'da bir laboratuvarda ilk idrar torbası üretildiği günden bu yana üretilen doku ve organların karmaşıklığı git gide artmakta. Şu ana kadar 5 hastaya soluk borusu nakli yapıldı. Araştırma ekibinden Alex Seifalian daha öncesinde hastalarına gözyaşı kanalı ve atardamar nakilleri yapmış bulunmakta. Dr. Seifalian'a göre bir zaman gelecek bilim insanları artık koroner bypass ameliyatında olduğu gibi vücudun bir bölgesindeki damarı almak yerine gerekli ne varsa laboratuvarda üretecekler. Klinik tedavinin bir parçası olarak Dr. Seifalian önümüzdeki sene bu şekilde üretilen bir koroner atardamarı hastalarına nakletmeyi planlıyor. Londra College Üniversitesi laboratuvarlarında üretilecek organların ticari işleri ve hastalara nakilleri ile ilgilenmesi için bir kişiyi görevlendirdi bile. Organ Mühendisliği ile Kalp Yapılmak İsteniyor Araştırmacılar şimdi en karmaşık organlardan biri olan canlı bir kalp yapmanın peşindeler. Araştırmanın finansal açıdan çok büyük kolaylıklar sağlaması bekleniyor çünkü dünyada çok sayıda kalp rahatsızlığı olan hasta var. Dünya Sağlık Örgütü'nün yaptığı araştırmaya göre dünyada ölüm nedenlerinin en başında %12.8'lik oranıyla kalp rahatsızlıkları yer alıyor. 2011 Haziran ayında yayınlanan araştırmaya göre bir yılda 7.25 milyon insan kalp hastalıklarından hayatını kaybediyor. Uzmanlar kalp ve damarlara bağlı rahatsızlıklarda kullanılabilecek organ ve dokular için milyar dolarlık pazarların oluşacağını öngörüyorlar. Organ bağışında bulunan kişilerin azlığı ve organ nakline olan yoğun talep göz önüne alındığında laboratuvar yapımı doku ve organların önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. Ayrıca sağlıklı insandan hastaya yapılan organ naklinde vücudun bu organı reddetmemesi için hasta hayatının geri kalanında birçok ilaç almak zorundaydı. Organ mühendisliği olduğunda ise laboratuvar yapımı organlar kullanılacağından ve hücreler hastanın kendi hücreleri olacağından böyle bir uyumsuzluk yaşanmayacak. Büyüme Faktörlerinin Keşfi Çok Hız Kazandırdı 1980'lerin sonlarına kadar laboratuvarda insan organları yapılabileceğine inanan sadece birkaç bilim insanı vardı çünkü hücreleri laboratuvar koşullarında büyütmek bu günkü kadar kolay değildi. Bilim insanları büyüme faktörleri olarak adlandırılan vücudun kendi hücrelerinin gelişimi için kullandığı kimyasalları keşfetmesiyle büyük bir engel ortadan kalkmış oldu. Çok karmaşık yüksek yapılı organların üretilmesi günümüzde mümkün olmaya başladıysa da daha önceki yıllarda basit düşük yapılı organlar yapılabiliyordu. 1999 yılında Kuzey Karolina'da Wake Forest Rejeneratif Tıp Enstitüsü'nün yöneticisi olan Prof. Dr. Anthony Atala birkaç çocuğa idrar torbası nakli yapmıştı. Organlar düzgün bir şekilde büyümeye devam etti ve herhangi bir sorun yaşanmadı. Dr. Atala'nın ekibi şimdi kan damarlarından karaciğere kadar çok geniş bir yelpazede çok sayıda organı laboratuvar ortamında üretmeye çalışıyorlar. Bu tip çalışmalar organ mühendisliği için güzel örnekler oluşturuyor. Nükleer Fizikten Biyomühendisliğe Uzanan Bir Kariyer Dr. Seifalian nükleer fizikçi olarak başladığı kariyerinin ileriki yıllarında nükleer teknolojinin medikal uygulamalarıyla ilgilenmeye başladı ve bu ilgisi onu biyomühendislik alanına yönlendirdi. 2011 yılında Dr. Seifalian hastaların hücrelerini kullanarak bir soluk borusu yapmayı başardı ve soluk borusunu kanserli hücreler kaplayan bir hastayı tekrar sağlığına kavuşturdu. Dr. Seifalian'ın doku ve organ mühendisliği alanına ilgisi böyle başladı. Dr. Seifalian ve beraberindeki 30 araştırmacı şu an gırtlak, kulak, burun, idrar yolu ve safra kanallarını laboratuvarda üretmenin planlarını yapıyor. Laboratuvarda yaptığımız ufak bir gezide, Dr. Seifalian içinde pembe bir sıvı bulunan bir kavanozu sürekli sallayan bir makineyi gösterdi. Kavanozun içinde bir burun yüzüyordu ve makinenin üzerine bir uyarı notu yazılmıştı, Klinik kullanım için burun. Dokunmayın. Teşekkürler, Lola . Kavanozdaki burun 53 yaşındaki bir adamın burnu örnek alınarak yapıldı. Özel olarak oluşturulan cam bir kalıp ve görüntü taramalarının yardımıyla araştırmacılar ilk defa orijinal bir burnun tam kopyasını oluşturabildiler. Burun hastaya nakledilmeden önce hastaya burun yapısında ufak değişiklikler yapılmasını isteyip istemediği soruldu ama Dr. Seifalian hastanın bunu reddettiğini söylüyor. Nanokarma Adlı Bir Malzeme Kullanılıyor Bilim insanları yıllarca güçlü ve esnek olmasının yanı sıra vücudun da reddetmeyeceği bir malzeme bulmanın çabası içindeydiler. Sonunda bitki lifleri, reçine ve diğer maddelerinin karışımından oluşan bir malzeme buldular. Nanokarma adlı bu malzeme bakteri enfeksiyonlarına karşı dirençli ve hücrelere tutunmasını sağlayan porlara sahiptir. Dr. Seifalian malzemenin farklı kuvvetler uygulandığında kolayca şekil değiştirebilmesi ve vücudun da bunu kabul etmesi gerektiğini belirtiyor. Araştırmacılar bu malzemeyi özel olarak tasarlanan kalıba döktüler ve üstüne tuz ile şeker eklediler. Tuz ve şeker malzemede ufak delikler açılmasını sağlıyor ve aynı gerçek burundaki gibi gözenekli bir yapı oluşturuyor. Laboratuvar yapımı tüm organların kaynağı vücutta bulunan kök hücrelerdir. Kök hücrelerin organ mühendisliği için yapıtaşları olarak kullanılması onların çeşitli dokulara dönüşme yeteneklerinden kaynaklanıyor. Ön Kol Derisinden Burun Yapılıyor İnsan burnunu oluştururken belli bir prosedür izlendi. Önce hastanın yağ dokusundan alınan kök hücreler cam kalıba kondu ve gelişimi kontrol edecek bazı kimyasal maddeler eklendi. Kök hücreler büyümeye ve farklılaşmaya başladıkça ilk olarak kıkırdak doku oluştu. Burnun iskeletini tamamladıktan sonra şimdi sıra en üst tabakayı yani deriyi yapmaya geldi. Burun derisini yapmak başlı başına bir sorundu ve o zamana kadar kimse yoktan bir deri yapmamıştı. Dr. Seifalian'ın fikri hastanın kendi burun derisini kullanmaktı böylece herhangi bir uyumsuzluk gözlenmeyecekti ancak hasta tabiki bunu reddetti. Bunun üzerine Dr. Seifalian hastanın ön kolundaki deriyi kullanmaya karar verdi. Ekip şu an kan damarlarının, deri ve kıkırdağın düzgün gelişip gelişmediğini kontrol etmek için bir görüntüleme cihazı kullanıyor. Dr. Seifalian burun gelişimi sürerken enfeksiyon riskinin sıfır olduğundan emin olmamız gerektiğinin altını çiziyor. Eğer deri nakli başarıyla sonuçlanırsa, cerrahlar artık koldan burun derisi elde edebilecek ve hastaya bunu güvenle nakledebilecekler. Bir sonraki aşamada Dr. Seifalian kök hücreleri epitel hücrelerine dönüştürmek için gerekli kimyasal kullanacak ve dönüşüm bittikten sonra bu epitel hücreler burna yerleştirilecek. Epitel hücreler burunda ve diğer organlarda bulundan çok yaygın hücre bir tipidir. Yapay Yüz Oluşturulmaya Çalışılıyor Son aşamada yüz ile burun arasında madde alışverişini sağlayacak kan damarlarını bağlamak kalıyor. Dr. Seifalian tüm aşamaların 6 ay sürebileceğini ve maliyetinin yaklaşık 40,000 doları bulabileceğini söylüyor ancak hasta bu ücretten hiçbir şekilde sorumlu tutulmayacak. Tüm masraflar hastane ve çeşitli kuruluşlar tarafından karşılanacak. Dr. Seifalian yeni burnun hastanın koku alma duyusunu yenileyeceğini ama bu yararın şimdilik yüzeysel kalacağını belirtiyor ve laboratuvarda başka bir kavanozun içinde kulak olduğunu da gösterdikten sonra şunları söylüyor: Biz aslında yapay bir yüz oluşturmayı hedefliyoruz. Eğer olaya geniş bir açıdan bakarsanız deriyi, burnu ve kulağı yaptıktan sonra geriye çok fazla bir şey kalmadığını görürsünüz. Laboratuvar yapımı bir burun oluşturmak ne kadar büyük bir başarıysa Dr. Aviles'in üzerinde çalıştığı kalp de bir o kadar önemli bir gelişme. Dr. Aviles öncesinde kardiyoloji eğitimi aldı ama kalp rahatsızlığı bulunan kişileri tedavi etmenin zorluklarını görünce bu alandan biraz uzak durmuştur. Elindeki tek seçeneği kalp nakilleri yapmaktı ancak nakli yapılacak çok az kalp vardı. İspanya dünyada en fazla kalp bağışının yapıldığı ülke olmasına rağmen hastaların ancak %10'u uygun bir kalp bulabiliyordu. Canlı İnsan Kalbi Üretiliyor Minnesota Üniversitesi'nde laboratuarda fare kalbi büyütme başarısıyla bilinen Prof. Dr. Doris Taylor Dr. Aviles'in çalışmalarını inceledikten sonra canlı bir insan kalbi geliştirme konusunda Dr. Aviles ile görüşmeye karar verir. Dr. Taylor insan kalp iskeletini kullanmak yerine işe fare kalbinden başlamayı tercih etmiş ve şimdi aynı tekniğin insan kalbi için de işe yarayacağını düşünüyor. Laboratuvar koşullarında bir kalp yetiştirmek tabiki bir soluk borusu yapmaktan çok daha zor çünkü kalp büyük bir organ ve içinde birçok farklı hücre tipini barındırıyor. Bahsettiğimiz hücrelerden bazıları kalbin atmasını yani kan pompalanmasını sağlarken, bazıları elektrik sinyallerini alıp yorumluyor. Yıllarca bilim insanları hücreleri doğru sıra ve yerde nasıl büyüteceklerini bilmiyorlardı. Dr. Taylor bu sorun için şöyle bir çözüm bulundu, eğer kök hücreleri halen gelişmekte olan bir kalp iskeletine koyduğumuzda hücreler dışarıdan bir yönlendirme olmadan nereye yerleşeceklerini biliyorlar, bu sayede kalbin gelişimi kusursuz devam ediyor. Dr. Taylor Tek yaptığımız hücreleri kalp iskeletinde herhangi bir yere koymaktı, nasıl organize olduklarına ben bile inanamadım. diyor. Organ Mühendisliği için Biyoreaktör Adlı Bir Cihaz Kullanılıyor Kalplerinin büyütüldüğü ortamda hücreler her zaman yeterli seviyede oksijen, besin ve organ gelişimi için gerekli kimyasalları alıyorlar. Farklılaşmakta olan hücreler çok hassas bir yapıya sahip. Örneğin, daha önce bahsettiğimiz büyüme faktörlerinden birindeki mikro litrelik bir düzensizlik her şeyi mahvedebilir. Tek bir hücrenin bile yanlış farklılaşması ileri ki aşamalarda kalbin fonksiyonunu tamamıyla bozabilir. Araştırmacılar hücrelere giren ve çıkan maddeleri denetlemesi amacıyla 30 cm. çapında biyoreaktör adlı bir cihaz kullanıyorlar. Biyoreaktör belirlenen miktardaki maddeleri hücrelere sabit aralıklarda veriyor ve hücre atıklarını da aynı şekilde temizliyor. Madde alış verişi sorununu çözdükten sonra bilim insanları bu sefer başka bir sorunla karşılaşıyorlar, hücresel bağlantılar yani hücreler arasındaki elektrik sinyalleri. Kalpteki elektriksel bağlantıları modellemek için araştırmacılar elektrik sinyallerini 70 noktadan alabilen bir yelek tasarladılar ve bu yelekleri giyerek insan kalbinin elektriksel faaliyetini taklit eden bir model oluşturdular. 10-15 Yıl İçinde Organ Mühendisliği Hayata Geçecek Dr. Taylor ve ekibi beş yıl önce laboratuarda fare kalbi yaptığında kalbin atış hızını ayarlayan kalp pilleri kullanmışlardı. Dr. Aviles de elektriksel faaliyetin kendiliğinden ortaya çıkamayacağı için kalp pillerini kullanacaklarını belirtiyor. Organ mühendisliği ile laboratuvar yapımı organların 5-6 yıl içinde hazır olması beklenirken öngörülen maliyet hastalar için çok yüksek görünüyor. Finansal sorunların aşılıp organların ileri teknoloji ve makul ücretlerde hastalara sunulmasının yaklaşık 10 yıl sürmesi bekleniyor. Yani yaklaşık 10-15 yıl sonra organ mühendisliği hayata geçecek."} {"url": "https://sinirbilim.org/oruc-tutmak-bagisiklik-sistemi/", "text": "Oruç Tutmak Bağışıklık Sistemini Güçlendiriyor Herkes sihir yapabilir ve herkes amaçlarına ulaşabilir, tabii eğer düşünebilir, bekleyebilir ve oruç tutabilirse. Herman Hesse, Siddhartha Oruç tutmak başlangıcı yüzyıllar hatta binlerce yıl öncesine dayanan bir eylemdir. Oruç güneşin doğuşuyla birlikte yeme ve içmenin bırakılması ve güneşin batışına kadar hiçbir yiyecek ve içecek tüketilmemesidir. Orucun bu fizyolojik gereksinimlerinin dışında kişinin kendi içinde yüzleşeceği bazı koşullar da mevcuttur. USC Longevity Enstitüsü'nde yapılan araştırmalar belirli aralıklarla oruç tutmanın hem bağışıklık sistemini koruduğu hem de bağışıklık sistemime katılacak kök hücreler üzerinde yenileyici etkisi olduğunu gösterdi. Kitabımda da belirttiğim gibi orucun bunlar gibi fizyolojik yararlarının tespiti 20. Yüzyılın başlarında Amerika'da yapılmış olup, 1950'lerden itibaren Avrupa'da da oruç hastalar üzerinde tedavi amaçlı uygulanmaktadır. Oruç Tutmak Kök Hücreleri Yenileyecek Sinyal Mekanizmasını Tetikliyor Hem farelerde hem de kemoterapi alan 1. Aşama hastalarda yapılan deneyler uzun süreli yiyecek tüketmemenin beyaz kan hücrelerinin sayısında düşüşe sebep olduğunu gösteriyor. Araştırmacılar farelerde yaptıkları deneylerde oruç tutmanın bağışıklık sistemine katılacak hematopoietik kök hücrelerinin kendilerini yenileyebilmesi için bazı hücre içi sinyal mekanizmalarını açtığını keşfettiler. Çalışma sağlıklı bir şekilde yaşlanma açısından büyük bir önem taşıyor çünkü bağışıklık sistemindeki performans kaybı yaş ilerledikçe bireyleri hastalıklara karşı daha savunmasız bırakıyor. 6 ay boyunca bir kerede 2 ila 4 gün oruç tutmak yaşlanmış ve hasarlı bağışık sistemi hücrelerinin ölümünü başlatıyor ve bunların yerine yeni hücrelerin oluşmasını tetikliyor. Araştırma bir taraftan da kemoterapi gören kanser hastaları için yeni bir tedavi kapısı açıyor çünkü kemoterapinin en büyük yan etkilerinden biri vücudun kendi sağlıklı bağışıklık sistemi hücrelerini de öldürerek hastayı patojenlere karşı zayıf bırakmak. İlk Olarak Hasarlı veya Yaşlı Hücreler Ortadan Kaldırılıyor Oruç esnasında yiyecek tüketmediğinizden dolayı öğlene doğru vücut acıkmaya başlıyor. Acıktığınızda ve bir süre bir şey yemediğinizde vücudunuz enerji tasarrufu yapmaya çalışıyor ve ilk yapacağı da gereksiz olan çok sayıda bağışıklık sistemi hücresini tabiri caizse geri dönüşüme atmak. Özellikle hasarlı hücrelerin öldürülmesi ve bu yolla vücudun enerji elde etme çabasıyla beyaz kan hücrelerinin sayısında düşüşler görülüyor. Oruçtan sonra ise yemek yediğinizde ölen hücrelerin yerine kök hücrelerden yeni bağışıklık sistemi hücreleri üretiliyor. Uzun süreli oruç tutmak vücudun glikoz, yağ gibi kaynaklarını kullanmasının yanında beyaz kan hücrelerinin de önemli bir kısmını tüketmesine neden oluyor. Sürecin moleküler mekanizması ise şu şekilde işliyor: Oruç tutan vücutta PKA enziminin miktarı azalıyor. PKA basit yapılı canlılarda uzun ömürlülükle ilişkilendirilmiştir ve kök hücrelerde kendi kendini yenileme mekanizmasının da bir parçası olduğu da biliniyor. Ayrıca oruç tutmak IGF-1 adlı büyüme hormonunun kandaki seviyesini de azalttığı gözlemlenmiştir. Bu hormon ise bilim insanları tarafından yaşlanma, tümör gelişimi ve kanser riskiyle ilişkilendirilmiştir. Oruç Tutmak Hasarlı Hücrelerin Yerine Sağlıklı Hücrelerin Üretilmesini Sağlıyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/oscar-wilde/", "text": "Oscar Wilde Oscar Wilde 1854 1900 yılları arasında yaşamış İrlandalı yazar, oyun yazarı ve şairdir. 1880'lerde değişik türlerde yazılar kaleme aldıktan sonra 1890'ların başında Londra'nın en meşhur oyun yazarlarından biri haline gelmiştir. Dorian Gray'in Portresi bugün Oscar Wilde'nin hala akıllarda kalan en ünlü romanlarından biridir. Magdalen Koleji'ndeyken Wilde estetizm hareketindeki fikirleriyle tanındı. Saçlarını uzattı, eril sporlara karşı küçümsemesini her fırsatta dile getirdi ve odasını papatya, lale ve benzeri objelerle dekore etti. Söylentilere göre bu hareketi ona River Cherwell'de bir boğma girişimine ve odasının dağıtılmasına yol açtı, fakat estetizm fikri halk arasında daha tanıdık ve olağan bir hale geldi. Springfield Republican gibi bazı yayınlar, Wilde'ın Boston gezisi sırasındaki estetizm ile ilgili konuşmalarından sonra onun anlayışının, güzelliğe ve estetiğe övgüden çok şöhret amacıyla yapılan bir hareket olduğuna karar verdi. Ayrıca Wilde'ın giyim tarzı da Higginson gibi eleştirmenlerin odak noktası haline geldi. Higginson, Unmanly Manhood gazetesine yazdığı mektupta Wilde'ın dişiliğinin erkek ve kadınların davranışlarını etkileyeceğinden ve şiirinin erkekleri dişil züppeliğe yaklaştıracağından endişe duyduğunu belirtti. Ek olarak Wilde'ın edebiyatı, eşcinselliği ve kişisel imajını inceleyerek onun hayat tarzını ve eserlerini ahlaksız bulduğunu açıkladı. Wilde, John Ruskin ve Walter Pater'dan derin anlamda etkilenmişti. Bu iki edebiyatçı sanatın hayattaki yeri üzerine makaleler yayımlamışlardı. Wilde daha sonra ironik bir biçimde Pater'in depresif duyguları hakkında yorum yapacaktı: Pater'in ölüm haberi üzerine O hiç yaşamış mıydı ki? demişti. Pater'in üslubuyla Dorian Gray'in Portresi'nde Bütün sanatlar aslında kullanışsızdır. demişti. Bu yorum edebi anlamda okunmalıydı çünkü filozof Victor Cousin tarafından oluşturulan Sanat sanat içindir. ideolojisini içinde barındırıyordu. 1879'da Wilde, Londra'da estetizm dersleri vermeye başladı. William Morris ve Dante Gabriel Rosetti'nin okulunun tanıttığı estetizm, İngiliz mimarisinde büyük yer edinmişti. İngiltere'nin önde gelen estetik sanatçısı Wilde zamanının en göze çarpan simalarından biri oldu. Yine de zaman zaman paradoksları ve esprili sözleri nedeniyle garipsendiği de oluyordu. Estetizm, genel olarak Gilbert ve Sullivan'ın operası Patience (1881)'ta karikatürize edilmişti. Patience, New York'ta büyük başarı sağlamışken; Estetizm, Amerika'nın kalan kısımları için hala anlamsız bir isimdi. Bu nedenle Richard D'Oyly Carte, Wilde'ı Amerika'da yapılacak bir konferanslar serisine davet etti. D'Oyly Carte bu gezinin Patience'ın başarısını daha da artıracağına inanıyordu. Bu gezi Wilde'ın 3 Ocak 1882'de SS Arizona gemisiyle Amerika'ya varmasıyla başladı. Bu olaya ait bir kanıt olmamasına rağmen, Wilde'ın bir gümrük memuruna Deham dışında beyan edecek hiçbir şeyim yok. dediği rivayet edilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/ostrojen/", "text": "Östrojen Östrojen tüm insanlarda bulunan kadınlarda dişil özelliklerin ortaya çıkmasını sağlayan bir dişi cinsiyet hormonudur. Aynı zamanda dışarıdan reçeteli ilaç olarak da alınabilirler. Dişi üreme sisteminin gelişimi ve ikincil cinsiyet özelliklerinin ortaya çıkmasını ve düzenlenmesinde görev alır. Bazen kadınlarda hormonal bozukluk olduğunda doktorlar ilaç olarak östrojen alımını tavsiye edebilir. Bu şekilde ilaç olarak alınan östrojen hormonal sistemde doğal östrojeni taklit ederek onun yapacağı işlevleri yapabilir. Dışarıdan alınan östrojenler doğum kontrol yöntemi olarak veya menopoz sonrası hormon yerine koyma tedavisinde kullanılabilir. Meme kanseri vakalarının %70'i östrojen reseptörüne bağlı olarak geliştiğinden östrojenin hormonlara karşı hassas kanser türlerinde de rolü büyüktür. Östrojen Alt Grupları Östrojenler tüm omurgalı canlılar ve bazı böceklerde üretilir. Hem böcekler hem de omurgalılarda ortak olarak bulunması östrojenin evrimsel kökenini çok eski tarihlere götürür. Kadınlarda bu hormonun dört farklı alt türü vardır: östron (E1), östradiol (E2), östriol (E3) ve estetrol (E4). Bunların ilk üçü her zaman üretilirken, estetrol kadınlarda sadece hamilelikte sentezlenir. Tüm insanlarda üretilen östrojenin salgılanma miktarı erkeklerde daha azdır. Ancak varlığı yine de çok önemlidir. Erkeklerin cinsiyet özelliklerinin ortaya çıkması ve üreme sisteminin oluşmasında androjen hormonlar daha etkilidir. Östrojen bir steroid hormondur. Diğer tüm steroid hormonlar gibi hücre zarından kolayca geçer. Difüzyon mekanizmasıyla hücre içine girdiğinde hemen östrojen reseptörlerini bulur ve bağlanır. Östrojen reseptörlerinin etkinleşmesi hücre çekirdeğindeki çok sayıda genin de etkinleşmesini ve protein üretmesini sağlar. Östrojenler hücre zarındaki reseptörlere bağlanarak hücre içi sinyal mekanizmasını başlatırlar. Östrojen Vücutta Ne Yapar? Östrojenin rollerini yazmadan önce östrojen reseptörlerinin önemini çok iyi anlamalıyız. Az önce de belirttiğimiz gibi reseptörler östrojenin DNA'ya açılan kapı kolu gibidir. Östrojenler ER'a bağlandığında bu hormon-reseptör kompleksi çekirdekte hormon yanıt elementi adlı bir DNA dizisine bağlanır ve ilgili genleri aktifleştirir. Bu hormon, reseptörleri olmadan hücre içinde hiçbir şey yapamaz. Reseptörler ise yumurtalık, uterus ve memelerde üretilir. Özellikle menopoz sonrası kadınlarda östrojenin etkileri çok farklı olabilir. Bunun sebebi de söz konusu reseptörlerdeki genetik polimorfizmdir. Östrojenin dişi ve erkek vücudundaki görevleri farklıdır. Her iki cinsiyette de bulunmasına rağmen ergenlik çağına girdikten sonra kadınlarda çok daha fazla üretilmeye başlanır. Kadınlarda memelerin büyümesini sağlar. Adet döngüsü düzenler ve endometrium tabakasının kalınlaşmasında görev alır. Erkeklerde ise spermlerin olgunlaşması için gereklidir. Bazı araştırmalar kadın ve erkeklerde cinsel isteğin oluşması için östrojenin gerekli olduğunu göstermektedir."} {"url": "https://sinirbilim.org/otistik-bireylerin-sinestezik-olmasi/", "text": "Otistik Bireylerin Sinestezik Olma İhtimalleri Yüksek Sinestezi bir duyunun uyarımının otomatik olarak başka bir duyu algısını tetiklediği bir durumdur. Örneğin sinestezik bir kişi kırmızı renk gördüğünde zil çaldığını duyuyor ya da araba kornası duyması kahve tadı almasına sebep olabiliyor. Otizm spektrum bozukluğunu ise temel özellikleri arasında sosyal etkileşim zorlukları, sözel ve sözsüz iletişim sorunları, alışılmadık biçimde dar ilgi alanları ve değişime karşı koyma durumları yer alan bir psikolojik durum spektrumudur. Bu rahatsızlık genellikle 2 ile 3 yaş arasındaki çocuklarda teşhis edilir. Otizm bazen zeka geriliği, hareket koordinasyonunu sağlamaktaki güçlükle ve fiziksel sağlık sorunlarıyla ilişkili olabilir fakat otistik spektrum bozukluğu olan bazı bireyler bazı alanlarda, örneğin müzik ve matematik, olağanüstü yeteneklere sahip olabiliyorlar. Otistik Kişiler Sinestezik Olabilir Cambridge Üniversitesi'nde yapılan beyin görüntüleme çalışmaları sinestezik insanların beyinlerinin normal beyinlere göre değişik bağlantılara sahip olduğunu gösteriyor. Bunu otistik bireylerin beyinleri için de söylemek mümkün. Araştırmacılar otistik bireylerin büyük ihtimalle sinestezik olabileceğini keşfetti. Sinestezi toplumda %4 oranında görülürken otistik spektrum bozukluğu için bu oran %1. Eğer bu durumlar birbirinden bağımsız olsaydı sinestezi ve otizmin 10.000 insandan 4'ünde birlikte gerçekleşmesi gerekirdi. Ancak araştırmacılar 164 otistik ve 97 otistik olamayan yetişkinde bunu test ettiklerinde durum hiç de böyle değildi: sinestezi neredeyse 5 katılımcıdan 1'inde otizmle beraber görüldü. En Sık Görüleni Harf-renk ve Ses-renk Sinestezisidir 164 otistik ve 97 otistik olmayan bireyin katıldığı bu araştırma sinestezi ve otizm arasında bir bağlantı olma ihtimalinin olduğunu gösteriyor. Otistik ve sinestezik 31 birey arasındaki en yaygın sinestezi türleri harf-renk ve ses-renk sinestezisidir. 18 bireyin siyah ve beyaz harfleri, 21 bireyin ise sesleri renkli olarak algıladığı görüldü. Diğer 18 kişide de tat, acı ve kokunun renkli algılamayı tetiklediği rapor edildi. Sinestezi normal bireylerde %7,2 oranında görülürken otistik bireyler arasındaki görülme oranı %18,9. Aşırı Bağlantısallık Aşırı bağlantısallık hipotezi sinestezik bireylerin farklı beyin bölgeleri arasında normalden fazla sinir bağlantısına sahip olduğunu savunuyor. Otizm rahatsızlığında da aynı sinestezide olduğu gibi beyinde aşırı bağlantılar görülüyor. Bu ortak özellik sayesinde araştırma ekibi sinestezinin otizmde bilinenden farklı oranlarda görülebileceğini öne sürüyor. Otistik bireylerin beyin görüntülemeleri sonuçlarına göre bu kişilerin beyinlerindeki anormal ve karmaşık bağlantılar hem gri hem de beyaz maddeyi etkiliyor. Professor Simon Baron-Cohen araştırmayla ilgili şu sözleri söylüyor: Elde edilen bulgularla araştırmalar bu durumlarda beyin gelişimindeki yaygın etkenlerin incelenmesine yeniden odaklanacaktır. Örneğin apoptoz mekanizması erken gelişim döneminde nöral bağlantılarımızın birçoğunu kaybettiğimiz doğal bir budama yöntemidir. Hem otizm hem de sinestezide apoptoz aynı oranda meydana gelmediğinde çocukluk dönemi boyunca bu bağlantıları koruyabiliyoruz. Ortak Genler Araştırılıyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/otizm-belirtileri-fekal-transplantasyon/", "text": "Otizm Belirtileri Fekal Transplantasyon ile %45 Azaldı Otizm gittikçe yaygınlaşan can sıkıcı bir rahatsızlıktır. Türkiye'de yaklaşık 550.000 otistik bireyin olduğu tahmin ediliyor. Otizm belirtileri hastaların yakınlarını da etkilediğinden ülkemizde ortalama 2 milyon kişi bu rahatsızlıktan etkileniyor. Amerika Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi'nin verilerine göre Amerika'da her 59 çocuktan birinde otizm tespit ediliyor. Çok ciddi bir sayı. Otizm aslında bir rahatsızlık spektrumunun genel adı. Bazı kişilerde otizm belirtileri ağır seyrederken asperger sendromu gibi türlerde daha hafif seyreder. Otizmin herhangi bir tedaviye yanıt vermeyişi araştırmacıları çok zor durumda bırakıyor. Bazı rehabilitasyon yöntemleri ile otistik bireylerde gelişme gözleniyor ancak pek yeterli değil. Engelleri aşmak için araştırmacılar onlarca yıldır otizm belirtileri üstünde etkili olabilecek bir yöntem arıyorlardı. Şimdiye kadar çok sayıda terapi yöntemi denendi. Ancak hiçbiri temel otizm belirtileri üstünde etkili olamadı. Davranışsal terapi, konuşma terapisi, psikiyatrik ilaçlar, beslenme düzenindeki değişiklikler ve daha nicesi çare olmadı. Hiçbir tedavi yöntemi sosyal iletişim zorluklarını ve tekrarlayan davranışları gidermede yardım edemedi. Bağırsak Bakterileri İş Başında Otizm araştırmaları son dönemlerde yönünü bağırsak mikrobiyotasına çevirdi. İnce ve kalın bağırsağımızda besinleri sindirmemizi sağlayan ve bazı vitaminleri üreten milyonlarca bakteri yaşar. Bu bakterilerin bağışıklık sistemine yardım etmek gibi çok ciddi görevleri vardır. Son yıllarda yapılan çalışmalar nörolojik sağlığın anahtarının da bağırsak mikrobiyotasında olduğunu gösteriyor. Çok sayıda hastalığın tedavisinde bağırsak bakterilerinin rolü araştırılıyor. Bunlardan biri de otizm spektrum rahatsızlıklarıdır. Amerika'da Arizona Devlet Üniversitesi'nde yapılan çalışmalar otizm tanısı almış çocukların bağırsaklarına bakteri nakletmenin uzun dönemde çok faydalı olacağını gösteriyor. Dünyanın en saygın dergilerinden biri olan Scientific Reports'ta yayınlanan çalışmada mikrobiyota transfer terapisi adlı bir yöntem kullanılıyor. Bu teknik Dr. Thomas Borody tarafından geliştirilen bir fekal transplantasyon. Biraz daha Türkçe ismiyle dışkı nakli. Sağlıklı bir insanın dışkısı otistik çocuklara aktarılıyor. Otizm Belirtileri ve Sindirim Sistemi Arasındaki İlişki Dışkı nakli uygulandıktan 2 yıl sonra otizm belirtileri oldukça azalmıştı. Aileler çocukları ile ilgili çok güzel şeyler söylüyorlardı. Uzmanlar yaptıkları testlerde dil, sosyal iletişim ve davranış ile ilgili belirtilerde %45'lik bir azalma tespit etti. Belirtilerin sadece 2 yıl sonra yarı yarıya azalması gerçekten müthiş bir gelişme! Böyle bir sonucu şu ana kadar hiçbir terapi yöntemi verememişti. Bilim insanları sindirim sistemi içinde yaşayan bakteriler ile beyin arasında güçlü bir etkileşimin olduğunu belirtiyor. Aslında Sinirbilim'de bu konuyla ilgili çok sayıda yazı yayınladık. Mikrobiyotanın önemi her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Otizm konusuna daha yakından baktığımızda ilginç bir şey görüyoruz. Otistik çocukların birçoğu sindirim sorunları yaşıyor. Birçok vakalar sindirim sistemi sorunlarını hallettiğinizde çocukların davranışlarında iyileşme görülüyor. Sindirim Sistemi Mercek Altında Otistik bireylerin kabaca %30-50'sinin sindirim sistemi problemleri yaşadığını biliyoruz. Bunların başında yıllarca bitmeyen kabızlık ve ishal geliyor. Otizmli bireylerde de bitmeyen bir ağrı, huzursuzluk hakim. Bu durum onların dikkat ve öğrenme becerilerini azaltıyor, davranışlarını olumsuz etkiliyor. Sürekli kabız olsanız nasıl hissederdiniz? Her dışkılamada acı çekmek hiç güzel bir şey değil. Bu durum sağlıklı insanların bile psikolojisini bozar. Bir çalışmada hastalar vankomisin antibiyotiği ile tedavi edildiler. Bu antibiyotik sindirim sorunlarını kısa süre de olsa ortadan kaldırmayı başardı. Otizm belirtileri de iyileşme göstermişti. Ancak ilacın yararları son kullanımdan birkaç hafta sonra bitti. Antibiyotik tedavisi etkili olsa bile çok geçici bir çözüm sunuyor. Araştırmacılar uzun süredir daha kalıcı ve sürekli ilaç verilmesini gerektirmeyen bir yöntem arıyorlardı. Rosa Krajmalnik-Brown, James Adams ve Dae-Wook Kang bazı bağırsak bakterileri olmayan kişilere bakteri naklederek genel sağlığı artırmayı amaçladı. Örneğin bakteriyel bir enfeksiyon geçiriyorsunuz ve antibiyotik kullandınız. Bağırsaklarınızdaki yararlı bakteriler de antibiyotik yüzünden öldü. İşte otizmli bireylerin de bağısaklarında bazı bakterilerin eksik olabileceği düşünülüyor. Araştırmacılar bu yüzden sağlıklı insandan dışkı yoluyla bakteri aktarmayı düşündü. Otizm Belirtileri Sonunda Azalıyor Fekal Mikrobiyota Transplantasyon tekniği ilk olarak Avustralya'da Dr. Borody tarafından geliştirildi. Bu teknik önce Clostridium difficile enfeksiyonunda kullanıldı. Sadece tek bir doz fekal transplantasyon bile enfeksiyonu iyileştirmeye yetmişti. Bodory daha sonra bunu otizm üstünde denemeye karar verdi. Ancak otizm belirtileri daha inatçıydı. Otizmde gelişme sağlanması için katılımcılar üç ay boyunca her gün transplantasyon aldı. Sonuçlar ise hem sindirim sistemi hem de otizm belirtileri açısından çok olumluydu. Dr. Borody'nin tecrübeleri Arizona'daki araştırmacılar için ilham kaynağı olmuştu. Bilim insanları otistik bireyleri önce vankomisin ile tedavi ettiler. Bağırsaklardaki bakteri güzelce temizledikten sonra 7-8 hafta boyunca katılımcılara her gün fekal transplantasyon ile yararlı bakteri nakledildi. Tam 10 hafta boyunca otizmli çocuklar tedavi altında kaldı. Araştırma ekibi bağırsak bakterileri ile daha önce de çalışmıştı. 2017'de Microbiome dergisinde yayınladıkları makalede de çarpıcı sonuçlara ulaşmışlardı. Daha o zamanlarda bağırsak mikrobiyotasının iyileştirilmesi ile sindirim sistemi sorunları ve otizm belirtileri iyileştirilebilir demişlerdi. Gerçekten de uyguladıkları 10 haftalık tedavi programı 2 yıl sonra meyvesini verdi. Otizm belirtileri %45'e kadar geriledi. Hangi Bakteriler Nakledilecek? Bir futbol takımı düşünün. Ligde durumu kötü gidiyor ve transfer yapılması gerekiyor. Takım çok gol yiyor ve savunmada açıklar var. Takımın forvet oyuncusu alması ne kadar mantıklı olur? Eksik nerede varsa o bölgeye takviye yapılmalıdır. Aynı şey vücut için de geçerlidir. Sadece vücudun ihtiyaç duyduğu bakterileri tespit etmek pek kolay değildir. Araştırmacılar önce sağlıklı bir çocuktaki bakteri profili ile otizmli çocuklardakini karşılaştırdı. Hangi bakterilerin eksik olduğunu tespit ettiler. Örneğin Bifidobakteri ve Prevotella çok önemli eksik olan bakterilerdi. Otizmli çocuklardaki tüm bakterilerin sayısı ve çeşitleri analiz edildikten sonra kişiye özgü bir transplantasyon reçetesi çıkarıldı. Amaç 2 yıl içinde bakteri çeşitliliğini ve sayısını artırarak belirtileri azaltmaktı. Ekip de başarılı da oldu. Otizm belirtileri %45, sindirim sorunları %58 azaldı! Araştırmacılar bir taşla iki kuş vurmuştu. Hem sağlık sorunlarını ortadan kaldırdılar hem de mikrobiyotanın davranışsal sorunlar üzerinde ne kadar etkili olduğunu gördüler. Ayrıca ebeveynler de çocuklardaki gelişimden memnun olmuşlardı. İyileşme yavaş ama kesintisiz devam ediyordu."} {"url": "https://sinirbilim.org/otizm/", "text": "Otizm Otizm anormal sosyal etkileşim, sözlü ve sözlü olmayan iletişim, kısıtlı ve tekrarlayan davranış ile karakterize edilir. Ebeveynler otizmin belirtilerini genelde çocuklarının ilk 2 yılında farkederler. Bu belirtiler yavaşça gelişir ve genelde 3 yaşından önce net bir şekilde tespit edilebilir. Otizmin kalıtımsal yönü oldukça güçlü olmasına rağmen çevresel etkenler de göz ardı edilemeyecek kadar büyüktür. Örneğin annenin hamilelikteki beslenme şekli çocuğun otizm olma riskini artırabilir veya azaltabilir. Bu rahatsızlık sinaps ve nöronların organizasyon ile işlevlerini değiştirerek beynin bilgi işleme süreçlerini etkiler. Dünyada pek çok kişi otizmin bir rahatsızlık olarak değil bir farklılık olarak ele alınması gerektiğini savunuyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/otizmi-beyin-taramasi/", "text": "Otizmi Tek Bir Beyin Taraması İle Tespit Edeceğiz Araştırmacılar beyin taramalarını ve yapay zekayı, bebek beyninin kilit bölgelerinin nasıl senkronize olduklarını anlamak için beyin taramalarından faydalanmaya karar verdiler. Ayrıca hangi bebeklerin otizm spektrum bozukluğu geliştireceğini doğru bir şekilde tahmin etmek için kullandı. İlk kez tek bir tarama ile risk altındaki çocuklarda bu durumun gelişmesini gösterme, erken müdahale için fırsatlar sağlama ve otizmin özelliklerinin nasıl geliştiğini daha iyi anlamlandırmak için çalışıldı. Bu yeni yöntem, teşhis için gereken tarama sayısını azaltmakla kalmadı. Aynı zamanda 6 ay 2 yaş arası dönemdeki % 81 oranında tanı doğruluğunu %96'ya çıkardı. İleri Okuma: Otizm Nedir? Otizm spektrum bozukluğu, çoğunlukla kısıtlı ve tekrar eden davranışlarla birlikte sosyal ve iletişim işlevlerinde bir dizi bozulmayı tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Bozukluğun yaygınlığı üzerine tahminler, 8 yaşın altındaki 68 çocuktan 1'inin bu kategoriye girdiği rapor etmektedir. Hastalığın temelinde çok sayıda gen, metabolik işlev bozukluğu ve nörolojik temelli sorunlar gibi birçok etken vardır. Bu nedenle otizmi tek bir etkenle açıklamak mümkün değildir. Temel neden ne olursa olsun, şu ana kadar yalnızca çocuğun karmaşık sosyal davranışları geliştirmeye başladıktan sonra açık bir teşhis mümkün olmaktaydı. Araştırmacılar Nöral Bağlantıları İnceliyor Louis'de Washington Üniversitesi Tıp Fakültesinden araştırmacı John R. Pruett, Otizmin gelişimin ikinci yılında ortaya çıkan semptomları, erken tanımlamamıza yardımcı olacak davranışsal özellikler yok dedi. Pruett ayruca erken tanı için yeterli laboratuvar yöntemi olmadığına dikkat çekti. Araştırmacılar OSB tanısı ile en az bir kardeşi olan 59 bebekte 230 bölgenin sinirsel aktivitesini analiz etmek için manyetik rezonans görüntüleme kullandı. Spesifik olarak, anatomik farklılıkları aramak yerine, bu farklı alanların birbirine nasıl bağlandığını ve birbirleriyle nasıl senkronize olduklarını incelediler. Dil, tekrarlayan davranışlar ve sosyal görevleri sağlayan beyin bölgelerinin koordinasyonu otizmin davranışlarında çok önemlidir. Çalışmada 6 aylık bebeklerdeki 26,000'den fazla olası beyin bağlantı yollarından 974'ü tespit edildi ve 24 aylık süreçte takip edildi. Araştırmanın sonuçları ise oldukça dikkat çekiciydi. Carolina Üniversitesi'nden araştırmacı Robert Emerson'a göre hazırlanan sınıflandırma sisteminde her çocuk doğru şekilde tespit edildi. Otizmi tespit etmede hiç ıskalamadık desek yeridir. Sistem sadece 2 çocuğu gözden kaçırdı dedi. Daha büyük bir örneklem boyutu ve daha fazla veri kuşkusuz, araştırmacıların bir sonraki planladığı uzun vadeli bu tanı yönteminin ne kadar doğru olabileceğini belirlemenize yardımcı olacaktır. Emerson, Bence en heyecan verici nokta; bu tahminleri yapmak için tek bir bilgi kullanmak yerine tüm bilgileri birlikte kullanabilmek diyor. Otizmi Tedavi Etmek Mümkün Değil Ama Şartlar İyileştirilebilir"} {"url": "https://sinirbilim.org/otofaji/", "text": "Otofaji Otofaji iç ve dış etkenlerden dolayı vücudun enerji dengesini en yüksek verimde tutmak için gereksiz veya hasarlı hücrelerin kendi kendini yeme sürecidir. Aynı zamanda yanlış katlanan protein yığınlarının ortadan kaldırılmasında, mitokondri, endoplazmik retikulum gibi zarar görmüş organellerin temizlenmesinde ve hücre içine sızmış patojenlerin yok edilmesinde de rol oynar. Bu bakımdan otofaji fizyolojik olarak vücut için çok önemlidir ve düzenlenmediğinde kontrolsüz hücre ölümüne yol açar."} {"url": "https://sinirbilim.org/otoimmun-hastaliklar/", "text": "Otoimmün Hastalıklar: Vücudun Kendisiyle Savaşması Dışarıdan gelen düşmana karşı savaştığımız yetmiyormuş gibi bir de içerideki düşmanlarla uğraşıyoruz. Neden bahsettiğimi biliyorsunuz: Otoimmün hastalıklar. Kendi hücrelerimiz bize saldırdığında ortaya çıkan, tam bir çaresi olmayan rahatsızlıklar. Bağışıklık sistemi her zaman bizi dışarıdan gelebilecek istilacılara karşı savunur ve tetikte bekler. Enfeksiyonlar esnasında bağışıklık hücrelerimiz zararlı mikroplarla karşı karşıya gelirler. Patojenleri öldürmek için sürekli antikorlar üretilir. Bu antikorların sağlıklı hücrelere de saldırmasıyla otoimmün hastalıklar ortaya çıkıyor. Bağışıklık hücreleri bazen mikropları öldürürken onlardan özel proteinler alabilirler. Patojenlerden kendi vücut hücrelerimize geçen bu proteinler de otoimmün hastalıkların oluşumuna katkıda bulunuyor olabilir. Basel Üniversitesi'ndeki bilim insanları enfeksiyonlar ile otoimmünite arasındaki ilişkiyi araştırdılar. Otoimmün Hastalıklar Nasıl Oluşuyor? Bağışıklık sisteminin silahını neden kendi arkadaşlarına çevirdiğini tam olarak bilmiyoruz. Ancak bazı insanlarda bu durum daha fazla görülüyor. Örneğin, otoimmün hastalıkların kadınlarda görülme oranı (%6,4) erkeklerin (2,7) iki katından daha fazladır. Bu vakaların birçoğu 14 44 yaşları arasında görülüyor. Belirli etnik gruplar da dezavantajlı bir şekilde dünyaya geliyor. Örneğin, bir otoimmün hastalık olan lupus Afro-Amerikan ve İspanyolları Kafkasyalılardan çok daha fazla etkiliyor. Multipl skleroz gibi hastalıklar nesilden nesile aktarılabiliyor. Tabii anne veya babası MS hastası olan her kişi hasta olacak diye bir kaide yok. Ancak genetiğin önemli olduğunu belirtmeliyiz. Bir diğer etken de hijyen olabilir. Eski yüzyıllara kıyasla çok daha temiz yaşıyoruz. Ancak bu temiz yaşam bebeklikte yeterince patojen ile karşılaşmamamıza neden olabilir. Erken yaşlarda mikroplarla yeterince tanışmamış bir bağışıklık sistemi zararsız maddelere aşırı tepki veriyor olabilir. İsviçre'de Basel Üniversitesi'ndeki bilim insanlarının Amerikan meslektaşlarıyla yaptıkları ortak araştırma ünlü bilim dergisi PNAS'te yayınladı. Enfeksiyonlar ile otoimmün hastalıkların ortaya çıkışı arasında bir bağlantı olduğu yeni bulunmuş bir şey değil. Kendi hücrelerimizin bizi neden düşman gibi algıladıklarını henüz bilmiyoruz. Bazı otoimmün hastalıkların enfeksiyonlar tarafından tetiklendiği çok açık. Sadece aradaki bağlantıyı kuramıyoruz. Vücudumuza giren patojenler ne yapıyor da hücrelerimizi bize düşman yapıyor? Araştırmacıların son bulgularına göre bağışıklık sistemi hücreleri dışarıdan aldıkları protein yüzünden bir kafa karışıklığı yaşıyor olabilir. Örneğin B hücreleri vücuttan attığımız mikropları daha sonra tekrar hatırlamak için hafızasına kaydediyor. Bunu da o mikropların proteinlerini alarak yapıyor. Mikroplardan aldığı proteinler ile vücudun kendi proteinlerini birbirine karıştırırsa dost hücrelere saldırabilir. Bu durumda da otoimmün hastalıklar ortaya çıkabilir. Protein Alımındaki Hatalar Öncelikle bağışıklık hücreleri patojenlerden nasıl protein alıyor, bu incelendi. Hücreler mikropların yüzeylerinden belirli proteinleri koparıyorlar ve fagositozla onları kendi içlerine alıyorlar. Bazı durumlarda ise bu proteinlerin alımlarında hatalar olabiliyor. Profesör Tobias Derfuss'un ekibi bu hataları ortaya çıkaran devrim niteliğinde bir araştırma yaptı. B hücreleri olarak adlandırılan bağışıklık hücrelerinin nezle virüsünden sadece almak için özelleştiği proteini almıyordu. Alması gereken sadece tek bir protein türü vardı ama B hücreleri o proteinin etrafındaki komşu proteinleri de koparıyordu. Bu protein kokteylinin içinde merkezi sinir sistemindeki hücrelerin zarlarında bulunan bir otoantijen de vardı. Bağışıklık hücreleri düşmanın ceplerini aradığında kendi dostlarına ait eşyalar buluyor. Bunun sonucunda da bağışıklık hücreleri kendi dostlarını düşman gibi algılayıp otoimmün hastalıklar ortaya çıkıyor. Zararlı Bağışıklık Hücreleri ve Otoimmün Hastalıklar B hücreleri hem influenza virüs proteinleriyle hem de hücre zarı kaynaklı vücudun kendi proteinleriyle aynı ortamda bekletildi. B hücreleri virüslerle savaşacak bağışıklık hücrelerini aktive etmekle kalmıyor. Aynı zamanda otoimmüniteye neden olacak başka bir şey daha yapıyorlar. Vücudun kendi hücre zarı proteinlerine saldıracak T hücrelerini aktive ediyorlar. Sonuç olarak virüs kaynaklı bir enfeksiyon B hücrelerinin protein alımındaki bir hata yüzünden T hücrelerinin dostlarına saldırmasına neden oluyor. Araştırmacılar genetiği değiştirilmiş fare hücrelerini kullanarak yoğun çalışmalar sonucunda bu mekanizmayı keşfetti. Şimdi bir sonraki adım, protein alımında benzer hataların insan B hücrelerinde de olup olmadığını incelemek. Ancak daha hala araştırılması gereken şeyler var. Örneğin, hangi durumlarda viral enfeksiyonlar otoimmün hastalıkların oluşmasına yol açıyor? Bu mekanizmaları keşfettiğimizde otoimmün hastalıklar da tedavi edilebilir. Otoimmün Hastalıkların Belirtileri"} {"url": "https://sinirbilim.org/otoimmun-hastaliklarla-iliskili-epilepsiler/", "text": "Otoimmün Hastalıklarla İlişkili Epilepsiler Epilepsi doğumsal hasar, travma, genetik, tümör, enfeksiyon gibi birçok nedene bağlı gelişebilen, tekrarlayan nöbetlerle karakterize sinirsel bir bozukluktur. Çeşitli türde epilepsi ve nöbet şekilleri bulunmaktadır. Epilepsinin oluşum mekanizması hastalığın birden çok nedene bağlı olarak gelişmesinden dolayı tam olarak anlaşılabilmesini güçleştirmektedir. Epilepsiler direkt olarak beyin hasarına bağlı gelişebilir ya da otoimmün hastalıkların bazılarında olduğu gibi meydana gelen başka bir hastalık sonucu epileptik nöbetlerin tetiklenmesi sağlanabilir. Bağışıklık Sistemi Nasıl Etkiliyor? Vücudumuzun kendisine yabancı, tehlike olarak algıladığı maddelerin onları yok etmek üzere geliştirdiği molekül, hücre ve dokular topluluğuna immün sistem adı verilmektedir. İmmün sistem, hücresel ve salgısal türde vücudun homeostaz durumunu sağlamada görev almaktadır. Makrofaj, lenfosit, monosit, bazofil, nötrofil ve eozinofil gibi hücreler hücre içi savunmada, immünoglobulinler ise hücre dışı savunmada görev almaktadırlar. Bu sistemin bakteri, virüs gibi çeşitli mikroorganizmalara ya da diğer zararlı maddelere karşı işbirliği içerisinde ortaya koyduğu reaksiyona immün yanıt denilmektedir. Savunma hücreleri daha önce karşılaştıkları antijenlere karşı daha etkili ve hızlı immün yanıt oluşturabilmektedir. Geçirilen bazı enfeksiyonların tekrarlamaması ve aşı ile korunma bu mekanizmaya dayanmaktadır. Bağışıklık sisteminin organizmanın kendinden olan antijenleri tanıyarak onlara karşı reaksiyon vermemesi immün tolerans olarak tanımlanır. Bu toleransın kaybolduğu durumlarda bağışıklık sistemi, vücudunun sağlıklı hücrelerine saldırarak birçok doku ve organın işleyişinin bozulmasına ve otoimmün hastalıkların meydana gelmesine olanak sağlanmış olur. Çölyak hastalığı, inflamatuvar bağırsak hastalıkları, granülomatoz polianjitis, romatoid artrit, sarkoidoz, Behçet hastalığı, sistemik lupus eritematozus ve tip 1 şeker hastalığı otoimmün hastalıklarından bazılarıdır. Otoimmün ve Epilepsi Otoimmün epilepsiler varsayılan bağışıklık ile ilişkili bir kökene sahip tekrarlayan epileptik nöbetleri tanımlamaktadır. Son yıllarda otoimmünite ve epilepsi arasındaki ilişki ile ilgili yapılan çalışmalar giderek artmaktadır. Yapılan çalışmalar epileptik nöbetlerin bazı otoimmün hastalıklar sonucu tetiklenebileceğini belirtmektedir. Bu hastalıklarda çoğunlukla temporal loblar etkilenerek limbik ensefalit veya kronik temporal lob epilepsisi ortaya çıkabilmektedir. Anti- nöronal antikorlar iyon kanalları ve reseptör proteinlerine bağlanarak sinir sisteminin işlevlerinde aksaklıklara neden olarak nöbet oluşumuna neden olabilmektedir. Otoimmün epilepsiler ilk olarak dirençli epilepsi hastalarında serum nöronal otoantikorlarının bulunmasıyla tanımlanmıştır. Bu sayede uzman hekimler, epilepsi tedavilerinde bilinen epileptik tedavi yöntemlerinin yanında başka tedavi yollarının da olabileceği yolunu açmışlardır. Bağışıklık sistemi baskılayıcı tedaviler sonucu dirençli epileptik nöbetlerin şiddet ve sıklığında azalmalar gözlenmiştir. Uluslararası epilepsi topluluğu, epilepsi sınıflamasında otoimmün epilepsiyi kendine özgü belirtilerle karakterize bir hastalık olarak kabul etmiştir. Epilepsiler ve Otoimmün Hastalıkların İlişkisi Otoimmün hastalıklarda savunma sistemi vücudun çeşitli dokularını tehlike olarak algılayıp otoantikorlar üreterek onları yok etmeye çalışmaktadır. Bunun sonucunda dokular hasar görmekte, diğer organların işleyişini olumsuz etkilemekte ve vücudun işlevlerinde aksaklıklar, tutulmalar meydana gelmektedir. Otoimmün limbik ensefalit, ensefalit gibi otoimmün hastalıklar sinir sistemini etkileyerek epileptik nöbetlere neden olabilmektedir. Bunun yanı sıra sinir sistemini etkileyen diğer otoimmün hastalıkların da nöbetlere neden olma olasılıkları bulunmaktadır. Sonuç olarak,"} {"url": "https://sinirbilim.org/otoimmunite/", "text": "Otoimmünite Bazen kişinin kendi antijenlerine karşı üretilen antikorları ortadan kaldıran süreçler çalışmaz ve otoimmünite dediğimiz durum oluşur. Otoimmün hastalıklar B hücresi veya T hücresi aracılı olabilir ve organa özgü veya sistemik gelişebilir. Bunlar arasında çölyak hastalığı, tip 1 diabetes mellitus , myastenia gravis ve multipl skleroz sayılabilir. Bazı durumlarda reseptörlere karşı gelişen antikorlar bu reseptörleri uyarır. Örneğin; TSH reseptörlerine karşı antikorlar tiroid faaliyetini artırarak Graves hastalığına neden olur. Diğer durumlarda istilacı organizmalara karşı üretilen antikorlar normal vücut yapılarına karşı çapraz reaksiyon gösterirler . Bunun bir örneği, streptokok enfeksiyonunu takiben gelişen romatizmal ateştir. Kalp miyozinin bir kısmı streptokok M proteinin bir kısmına benzer ve M proteinine karşı oluşan antikorlar kalp miyozinine de saldırarak kalp hasarı oluşturur. Bazı durumlar ise seyirci etkisine bağlıdır. İnflamasyon, normalde yanıt vermeyecekleri halde yakındaki T hücrelerini duyarlaştırarak aktive olmalarına neden olur."} {"url": "https://sinirbilim.org/otoimmunitenin-parkinson-hastaligi/", "text": "Otoimmünitenin Parkinson Hastalığındaki Yeri Parkinson hastalığı hakkında, önceki yazılarımızda uzun uzun bahsetmiştik. Bu sefer daha farklı bir yönüyle karşılaşacağız; bağışıklık sisteminde. Nature'da yayınlanan, Columbia University Medical Center ve La Jolla Institute for Allergy and Immunology'nin yürüttüğü çalışmada araştırmacılar otoimmünitenin -vücuttaki bağışıklık hücrelerinin kendi hücresini tanımayıp ona saldırması- Parkinson Hastalığı'nda rol oynadığını buldular. T Hücrelerinin Etkisi Hatalı çalışan bağışıklık sisteminin Parkinson Hastalığına olan katkısı hemen hemen 100 yıllık bir geçmişe dayanıyor.diye belirtiyor CUMC'den Nörobiyoloji profesörü David Sulzer. Fakat şu ana dek, kimse noktaları bağlayamamıştı. Bulgularımıza göre, Parkinson hastalarının beyin hücrelerinde biriken bir protein olan alfa sinükleinin 2 parçası, aynı zamanda otoimmün saldırılarda da olan, T hücrelerini aktive edebiliyor. diye ekliyor. Center for Infectious Disease'den araştırmacı Alessandro Sette Parkinson hastalığını başlama nedeni olan alfa sinükleinin bağışıklığa cevabı mı yoksa bunun hastalığın başında nöron ölümü ve semptomları kötüleştirmesinden mi kaynaklandığı daha bilinmiyor. diye belirtiyor. Bu bulgular, Parkinson hastalığının tanısı için daha çok teste gerek olduğunu gösteriyor ve hastalığın başlangıcında risk altında olan bireyleri tespit etmek için yardımcı olabilir. Dopamin Nöronları ve T Hücre Eski Bir Çalışma Bilim insanları, önceden nöronların otoimmün saldırılardan korunduğunu düşünüyorlardı. Fakat, 2014 yılında bir çalışmada, Parkinson hastalığı ile etkilenen dopamin nöronlarının, hücre yüzeyindeki proteinlerin yabancı maddeleri tanıyacak bağışıklık sistemine yardım ettiklerinden dolayı daha korunmasız oldukları görülmüştü. Sonucunda, T hücrelerinin Parkinson hastalığı tarafından hasara uğrattığı nöronları yabancı istilacı olarak karıştırabilme potansiyeli olabilir yargısı oluşturuldu. Lewy Cisimcikleri Alfa Sinüklein Bu yeni çalışmada ise, T hücrelerinin, alfa sinüklein proteinlerinin hasarının artışı yüzünden dopamin nöronlarının yabancı madde olduğunu düşünerek kandırabileceklerini gösteriyor. Birçok Parkinson vakasında, dopamin nöronları yapıları ile dolu hale gelip Lewy cisimciklerini oluşturuyorlar ki bunlar alfa sinüklein proteinlerinin yanlış katlanmış hali ile oluşuyor. diye belirtiyor Dr. Sulzer. 67 Parkinson hastasının ve 36 yaşı denk- sağlıklı kontrol grubunun kan analizini inceleyen araştırmacılar, nöronlarda alfa sinüklein ve diğer proteinlere baktılar. Analiz ederken, bağışıklık yanıtını herhangi bir proteinin tetikleyip tetiklemediğine dikkat ettiler. Sonucunda, kontrol grubunda bağışıklık hücrelerinde az bir aktivite görüldü. Hastaların kan örneklerinde ise, T hücreleri önceki maruziyetten dolayı alfa sinükleinini tanıdığı görülmüş; böylece de protein parçalarına güçlü bir yanıt göstermiş. Otoimmünite, Parkinson Hastalığı'na Götürebilir Bağışıklık yanıtı özellikle, bağışıklık sisteminde bulunan genin yaygın bir formu ile ilişkilidir, bu yüzden neden Parkinson hastalığını gen varyantını taşıyan birçok insanın olduğu da açıklanabilir. Nöronlar anormal alfa sinüklein proteininden kurtulamadıklarında, Parkinson hastalığında otoimmünite görülmeye başlanıyor, Dr. Sulzer'ın hipotezi bu yönde. Genç, sağlıklı hücreler parçalanıyor ve yaşlı ve hasarlı proteinleri yeniden kullanılabilir hale getiriyor. Fakat, bu geri dönüştürme süreci yaş ve bazı hastalıklarla -Parkinson da dahil- azalmaya başlıyor. Eğer anormal alfa sinüklein birikmeye başlarsa ve bağışıklık sistemi onu önceden tanımadıysa, protein saldırılması gereken bir patojen olarak karıştırılabiliyor. Araştırmayı yapan laboratuvarlar şimdi daha fazla hasta ile yanıtları analiz etmeye çalışıyorlar ve hayvan ve hücre modellerinde otoimmün yanıtların moleküler basamaklarını tanımlamak üzere uğraşıyorlar."} {"url": "https://sinirbilim.org/otonom-sinir-sistemi/", "text": "Otonom Sinir Sistemi Nedir? Otonom sinir sistemi çevresel sinir sisteminin bir bölümüdür ve iç organların işlevlerini yönetmekten sorumludur. Otonom sinir sistemi isteğimiz dışında çalışır. Kalp ritmi, sindirim, solunum, göz bebeği büyüklüğü ve cinsel uyarım gibi çok sayıda vücut işlevini düzenler. En çok dikkat çeken özelliklerinden biri, iç organlarının işlevlerini hızlı ve şiddetli bir şekilde değiştirebilmesidir. Örneğin, 3 ile 5 saniye içinde kalp atım hızını normalin iki katına artırabilir. 10 ile 15 saniye içinde arteryel basıncı ikiye katlayabilir. Bunun yanında tansiyonu 4 ile 5 saniye içinde bayılmaya sebep olacak kadar düşürebilir. Terleme birkaç saniye içinde başlayabilir ve mesane de yine bir kaç saniye içinde istemsiz olarak boşalabilir. Bir kişinin iç duygularını yansıtmakta olan bu çok hızlı değişiklikler, yalan saptamasa kullanılan poligraf yardımıyla ölçülebilmektedir. Hormonal sistemimizi, dışarıya salgı yapan bezlerimizi kontrol eder. Dahası duyu reseptörlerimiz bile otonom sistemin hükümranlığı altında çalışır. Otonom Sinir Sistemi Ne Yapar? Yukarıdaki görselde çok karmaşık bir ağ görüyoruz. Kalp, cinsel organlar, mesane, karaciğer, akciğer ve daha bir çok organ var. Otonom sistemi homeostazı düzenlemek için vücuttaki bütün organların uyum içinde ve doğru çalışmasından sorumludur. Her organ hatta hücre vücuda ve çevreye en fazla yarar sağlayacak şekilde çalışmalıdır. Biz içimizde olan neredeyse hiçbir şeyin farkında değiliz. Kalp ve akciğerdeki hücreler ufak bir molaya bile çıkmazlar. Vücuttaki hiçbir organın yıllık izin hakkı yoktur. Farkında olmasak da vücudumuzdaki bütün hücreler hayatta kalmak için sürekli belirli bir düzende çalışır. Birçok iç organımızın özel refleksleri vardır. Örneğin nefesimizi biraz tutsak hemen refleks olarak nefes almaya başlarız. Sirkadyen ritmi de bu tip refleksler ile ayakta kalır. Uyumadan veya uyanmadan ne kadar yaşayabilirsiniz. Hepsi refleksler ile kontrol edilir. Otonom sinir sistemi üzerinde çok az istemli kontrolümüz vardır. İç organların tüm çalışma düzenini de bu ekip yapmaz. Adı üstünde bunlar sinir sistemi. Bir de hormonlar var. İç organlarımızın yapısı ve çalışma düzeni hem nöronlar hem de hormonlar ile düzenlenir. Endokrin sistemini de unutmamak gerekiyor. Bu ikili harika işler çıkartıyor. Organların istemsiz kontrolü refleksler ve korteksten gelen emirler ile gerçekleşir. Bir refleksin gerçekleşmesi için öncelikle o organdaki ilgili bölüm tespit edilir. Her organda sinir sistemine bilgi gönderen aferent nöronlar vardır. Bunları otonom sinir sisteminin parçası olarak düşünebiliriz. İç organdaki tüm bilgiler beyne, serebral kortekse iletilirler. Örneğin çok yemek yediniz ve midenizi yordunuz. Aferent nöronlar hemen gerekli önlemlerin alınması için beyne mesaj gönderir. Beyin de midenin işini kolaylaştırmak için o bölgedeki kan akışını artırır. Böylece sindirim sistemlerine daha fazla glikoz ve oksijen gönderir. Sindirim Sistemi Bakterileri Nöronların İşleyişini Etkiliyor Sistemin Yapısı ve Organizasyonu Tıptaki gelişmeler ve keşifler devam ederken 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başında otonom sinir sisteminin üç bölüme ayrılmasına karar verildi. Bunlar sempatik sistem, parasempatik sistem ve sindirim işlevlerinden sorumlu olan enterik sistemdir. Sempatik sistem vücudu uyarmaktan, parasempatik sistem sakinleştirmekten sorumludur. Hastalıkların tanı ve tedavisinin daha iyi yapılması ve fizyolojinin kolay anlaşılması için böyle bir sınıflandırma yapılır. Beyinden çıkan komutlar tüm çevresel sinir sistemine homojen olarak dağılmıyor. Arada önemli boşluklar var. Örneğin burun ve göz sinirlerine komut gönderen kraniyel sinirler çevresel sinir sisteminin bir parçasıdır. Ancak burada otonom sinir sistemi kendisine ait sinir bulundurmaz. Sempatik sinir sistemi savaş ya da kaç sistemi olarak görülür. Parasempatik sistem ise dinlen ve sindir sistemi olarak kabul edilir. Neredeyse vücudun her tarafında bu sistemler birbirini tamamlayıcı farklı faaliyetlerde bulunurlar. Sempatik sinir sistemi vücudu tetikte olmaya iterken, sindirim işini yavaşlatır. Diğer taraftan parasempatik sinir sistemi ise tehlike yok deyip vücudu sakinleştirirken sindirim işlevini ön plana sokar. Ancak cinsel uyarım ve orgazm esnasında bu iki sistem birlikte faaliyet gösterir. İlk araştırmalar kalp ve damar reflekslerinin nasıl işlediğini anlamaya yönelikti. Tansiyon nasıl yükseliyor, kan damarları nasıl genişliyor gibi soruların yanıtları aranıyordu. Kalp atışlarını yavaşlatan, kan damarlarının büzülmesini sağlayan özel yolaklar vardır. Nabız ve tansiyon çok hızlı bir şekilde değiştirilebilir. Aortun hemen biraz üstünde baroreseptörler bulunur. Kan basıncı bu duyu reseptörleri tarafından 24 saat gözlem altındadır. Baroreseptörler hipotalamusa doğrudan bilgi verir. Tehlikeli bir durum olduğunda beynin acil eyleme geçmesini sağlar. Bu işin daha nöral boyutu. Bir de asetilkolin, noradrenalin gibi hormonlar ile kardiyovasküler sistem düzenlenir. Sempatik ve Parasempatik Sistem Birbirinin Zıttı Değildir Sempatik ve parasempatik sistemlerin öğrenilmesinde en büyük yanılgı bu iki sistemin birbirinin zıttı gibi anlaşılmasıdır. Sempatik sistemin olduğu yerde parasempatik sisteme yer yoktur gibi bir düşünce aklınıza gelmesin. Bunlar birbirinin düşmanı, zıttı değil, tamamlayıcısıdır. Yukarıda orgazmın gerçekleşmesi için iki sistemin beraber çalıştığından bahsetmiştik. Otonomik sinirler kökeni ne olursa olsun homeostazın düzenlenmesinde rekabet değil uyum içinde çalışırlar. Bu uyuma enterik sinir sistemi de dahil olur. Sindirim sistemi ağızdan başlayıp anüse kadar uzanan büyük bir yapıdır. Bu kadar büyük bir yapının her bir biriminin uyum içinde çalışması ise özel kontrol birimleri gerektirir. Sindirim sisteminin her organı belirli nöronlara bağlıdır ve bunlar vasıtasıyla işlevleri kontrol edilir. Enterik sinir sistemi ayrı bir bölüm olarak ele alınmıştır. Çünkü merkezi sinir sistemine bağlı olmadan çalışabilen reflekslere sahiptir. Nöron sayısı bakımından otonom sinir sistemi içindeki en kalabalık bölümdür. İnsanlarda 200 600 milyon nöron bulunur. Enterik sinir sistemindeki nöronlar hem sempatik hem de parasempatik nöronlar ile iletişim halindedir. Otonom sinir sisteminde hipotalamus gibi beynin üst düzey merkezleri görev alır. Ancak beyin sapındaki nöron kümelerini göz ardı edemeyiz. Sistem çoğunlukla buraya bağlıdır. Filmlerde mutlaka görmüşsünüzdür. Birisini bayıltmak için ensesine vururlar. Hasar verdikleri yer aslında beyin sapı ve beyinciktir. Beynin en iç kısmında bulunan beyin sapı en hayati işlevlerden sorumludur. Bunlar solunum, kalp atışları, uyku/uyanıklık döngüsü gibi kritik görevlerdir. İç organlardaki aferent nöronlardan gelen bilgiler omurilikte gangliyonlara ulaşır. Buradan beyin sapına gider. Buradan da beynin yukarısına, hipotalamus gibi gelişmiş bilgi işleme merkezlerine çıkar. Sadece hipotalamus değil tabii ki. Amigdala ve singulat korteks gibi sayısız bölge otonom sinir sisteminin ve hormonal sistemin düzenlenmesinde görev alır. Otonom Sinir Sistemi Hipotalamus Tarafından Yönetilir"} {"url": "https://sinirbilim.org/otzi-buz-adam-5300-yil-once-yasamis-bir-insan/", "text": "Ötzi Buz Adam: 5300 Yıl Önce Yaşamış Bir İnsan Geçmiş, geleceğe kazandırdığı bilgiler açısından bilim insanları için her zaman büyük önem teşkil etmiştir. Bu nedenle halen pek çok arkeolojik kazı devam etmekte ve insanoğlunun kökenlerine dair bilgi arayışı devam etmektedir. 1991 yılında, İtalya'nın kuzeyinde bulunan Ötztal Alpleri'nin tepesinde bulunmuş Ötzi Buz Adam da, geçmişe dair büyük bir kaynak olma niteliğinde. Ötzi adını bulunduğu yerden alır- buzulların arasında bulunduğunda vücudu o kadar tazeydi ki bulan insanlar onun kayıp bir dağcı olduğunu sanmıştı. Neyse ki bilim insanlarının dahil olmasının ardından, Ötzi'nin aslında 5300 yıllık bir ceset olduğu ortaya çıktı. O günden başlayarak günümüze kadar olan bir araştırma ağı başlamış oldu. Ötzi'nin iyi korunmuş bedeni sayesinde yaşadığı dönem ve kendisi hakkında pek çok şaşırtıcı bilgiye ulaşıldı, tıpkı yediği son yemek gibi... Ötzi'nin vücudu ile ilgili bilgiler 5300 yıl önce insanların nasıl yaşadığı ile ilgili eşsiz bilgiler sunuyor. İnsanlar o zamanlar nelerle mücadele ediyordu. Teknolojik gelişmeler arttıkça bu bedenleri de daha iyi inceleyip yorum yapabileceğiz. Ötzi'nin Dış Görünüşü Ötzi yaşadığı döneme göre M.Ö. 3239-3107 oldukça ortalama bir vücut yapısına sahip bir insan. Yapılan genetik araştırmalar sonucu Ötzi'nin öldüğünde 45 yaşında olduğu, boyunun ortalama 160 cm ve kilosunun da 50 kg olduğu öğrenildi. Ayrıca göz renginin kahve ve saçlarının koyu renk dalgalı olduğu da elde edilen bilgiler arasında yerini aldı. Bedeni o kadar iyi korunmuştu ki, ulaşılan bilgiler ve profilleme doğrultusunda dış görünüşü belirlendi. Elbette ki genetik biliminin geldiği son nokta dikkate alındığında, elde edilen bilgiler bunlarla kalmadı. Ötzi'nin eklemleri ve arterlerinde bozulmalar tespit edildi. İyileşmiş bir burun kırığı ve kaburgalarında kırıklara rastlandı. Son yıllar da dişleri üzerinde yapılan incelemeler sonucu, dişlerinde yediği şeylerden kaynaklanabilecek bozulmalar ve çürükler gözlemlendi. Midesinden ve bağırsaklarından alınan örneklerden ise ölmeden 8 saat önce yediği yemeklere dair bilgilere ulaşıldı. Ötzi'nin bağırsak ve midesinde keçi eti, tahıllı yemekler ve otlar bulundu. Buz Adamın midesinde parazitlerden kaynaklanan bir hastalık olduğu ve bu hastalığı tedavi amaçlı olarak çeşitli ot karışımları tükettiği tespit edildi. Bir diğer şaşırtıcı bulgunun ise vücudunda 61 tane çizgi şeklinde dövmeler olduğunun tespit edilmesiydi. Araştırmalar sonucu bu bölgelerin akupunktur noktaları olduğu belirlenmiş ve tedavi amaçlı olmuş olabileceği üzerinde durulmuştur. Bu da gösteriyor ki 5300 yıl öncesinde de alternatif tıp hakkında önemli bilgiler mevcuttu. Ötzi Nasıl Öldü ya da Öldürüldü? Yapılan incelemelerde Ötzi'nin omzuna gömülü bir ok ucu bulunmuştu. İç kanamadan ölmüş olabileceği büyük bir ihtimal. Ayrıca Ötzi'nin orada bulunduğu mevsimde büyük bir fırtınanın olmuş olduğu ve yerlilerinin oraya gidilmemesi gerektiğinin biliniyor olabileceğini düşünen bilim insanları, Ötzi'nin oraya yabancı olduğu fikrini ortaya atmıştır. Son yapılan araştırmalarda Ötzi'nin Y kromozomu üzerinde bulunan bir mutasyon tespit edimiştir. Bu mutasyon kullanılarak Ötzi'nin yaşayan erkek akrabalarının olup olmadığı araştırılmıştır. Araştırmalar sonucunda ise bulunduğu yerin etrafında aynı genetik mutasyona sahip, 19 genetik akrabası tespit edilmiştir. Ötzi şu an da İtalya da bulunan South Tyrol Museum of Archaeology in Bozen-Bolzano da sergilenmektedir."} {"url": "https://sinirbilim.org/ozgur-iradeye-sinirbilimsel-bakis/", "text": "Özgür İradeye Sinirbilimsel Bakış Özgür irade ile ilgili geçmişten beri süregelen bir tartışma sürmektedir. Bu konu, en başta filozofları iki gruba bölmüştür. Rene Descartes gibi özgür irade savunucularına göre bizler, kendi kararımızla seçip ona göre eylemde bulunuruz. John Locke gibi deterministlere göre ise tercihlerimiz, bize müdahale eden dış etmenlerce belirlenir. Yaklaşık 30 yıl kadar önce, bu tartışmaya sinirbilimciler de katıldı. Devamında da, tercihlerimizin bilinçdışı beyin süreçleri tarafından belirlendiğini gösteren çalışmalara imza attılar. Bu çalışmalar, özgür iradenin olmadığını gösteren yorumlara neden olsa da, bazı sinirbilimcilere göre durum henüz o kadar net değil. Özgür İrade Gerçek mi Yoksa Bir İllüzyon mu? Özgür irade karşıtlığının ortaya çıkmasının nedeni, 1983'te yapılan klasik bir çalışmaya dayanmaktadır. Bu çalışma, gönüllü el hareketlerinin beyin faaliyetleriyle ilişkilendirilmesini içermektedir. Çalışmada basitçe, katılımcılara bir hareketi yapmayı arzuladıkları ilk anda parmaklarını oynatmaları istendi. Bu sırada etrafında dönen bir noktanın bulunduğu boş bir saate bakıp, hareket etme dürtüsünü duydukları anda o noktanın konumunu not etmeleri gerekiyordu. Araştırmacılar, elektroensefalografiyi kullanarak katılımcıların beyin faaliyetlerini incelediler. İnceleme sırasında, hazırda bulunma potansiyeli dedikleri bir sinyal tespit ettiler. Bu sinyal, beynin planlı hareketlerin yapıldığı frontal korteksin süplemanter motor bölgesinde görüldü. Esas şaşırtıcı olan bu sinyalin, katılımcıların hareket etme dürtüsünü hissettikleri andan, saniyenin üçte biri kadar öncesinde ortaya çıkmasıydı. İnsanların Kararları Önceden Tahmin Edilebiliyor Benzer çalışmalarda modern teknikler kullanılarak da benzer sonuçlar elde edilmiştir. 2008 yılında Londra'da bir araştırma ekibi, fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme tekniği ile, bireylerin butonlara basmaya karar verme anlarını incelediler. Araştırmada katılımcılar, ya sağ ya da sol işaret parmakları ile butonlara basıyorlardı. O sırada, karşılarında bulunan ekrandan harfler gösteriliyordu. Kişiden, parmağıyla hangi butona basmaya karar verdiği anda, gördüğü harfi not etmesi isteniyordu. Araştırmacılar bu çalışma sonucunda, %60 doğruluk oranıyla motor korteks hareketliliği sayesinde katılımcının hangi butona basacağını kestirebildiler. Üstelik, bireyin hareket etme dürtüsünü duyduğu anın 10 saniye öncesine dek. Daha yakın zamanda yapılan çalışmalarda bu bulgular, Amerikalı nörocerrahi ekibi tarafından da teyit edildi. Çalışmada bir grup epilepsi hastasının, parmak hareketlerini sergiledikleri anda nöronlardan elektrot yardımıyla direkt ölçüm alınmıştır. Araştırmanın sonucunda, bireylerin hareket dürtüsünü hissettikleri anın 1,5 saniye öncesinde motor korteksin faal olduğu bulunmuştur. İleri Okuma: Epilepsi Nedir? Bu alanda yapılan çalışmalar gösteriyor ki, insanlar bir eylemi yapmaya hazır bulunup kendilerini bunu yapmaktan alıkoydukları anda, frontal korteksteki faaliyet çok güçlü haldedir. Hatta bu hareketlilik, kişinin bir eylemi yapmaya hazır olduğu andakinden de güçlüdür. Bu 'veto gücü'nden yola çıkarak bazı bilim insanları, özgür eylem yerine özgür eylem'eme deyimini kullanmışlardır . Hazırda Mısınız? 1983'te yapılan ilk çalışmadan elde edilen bu bulgular, oldukça tartışmaya yol açmıştı. Bu nedenle yayımlandıkları andan itibaren de büyük yankıları oldu. Bu ve benzeri çalışmalar, bilinçli olarak davranış sergilememizden önce beynimizin çoktan karar verdiğini göstermiştir. Bir başka deyişle eylemlerimiz ve tercihlerimiz, aslında farkında bile olmadığımız beyin mekanizmaları tarafından belirlenmektedir. Bu, bizim bildiğimiz klasik özgür irade kavramıyla tamamen çelişik durumdadır. Bununla beraber, bu çalışmalar birkaç yönden eleştirilmişlerdir de. Çalışmalardaki temel sorun, bulguların bireylerin zaman algılarına ve zamanlamalarına dayandırılmasıdır. Bu ikisi de, saniyenin küçük dilimlerinde ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle tam olarak hangi anda ortaya çıktıklarını belirlemek çok zordur. Bunun yanı sıra, beynin işlem süresi de işi iyice karmaşık hale getirmektedir. Görsel bilginin işlenmesi ve motor bir çıktının oluşturulması aynı şekilde saniyenin küçük dilimlerinde meydana gelmektedir. Gündelik hayatta bunlar, hemencecik oluyormuş gibi olsalar da deneyler açısından bu farklar büyük önem arz etmektedir. Çalışmalardaki bir başka sorun: hazırda bulunma potansiyelinin tam olarak ne anlama geldiği kesin değildir. Bu zamana kadar bu kavram; hareketlerin planlanmasının ve hazırlanmasının nöral işaretleri olarak görülüyorlardı. Ancak bazı çalışmalar, bunun tersini gösteriyor. Bu çalışmalardan biri, Yeni Zelanda'da EEG yardımıyla, hareket etmeye karar verme ve hareket etmemeye karar verme anlarında beyin hareketlilikleri incelendi. Her iki durumda da aynı elektriksel örüntüler gözlemlendi. Böylece hazırda bulunma potansiyeli kavramının, beynin hareket etmeye hazırlanması anlamına gelmediği gösterilmiş oldu. Hazırda Bulunma Potansiyeli Nöral Gürültüden Etkileniyor 2012'de yayımlanan bir diğer çalışmayla, bu kavrama alternatif bir açıklama getirildi. Görsel bilgilerle alınan kararların, birçok nöral ağdan elde edilen girdiyi içerdiği bilinmektedir. Bir karar alındığında ise en güçlü aktivite gösteren ağ hangisiyse o baz alınır. Fransız araştırmacılar, benzeri durumun isteğe bağlı hareketler sergilendiğinde de oluşabileceğini düşündüler. Bu nedenle orijinal çalışmanın benzerini tekrar yaptılar. Ancak bir farkla; katılımcılardan, bekledikleri sırada ses duyunca hemen hareket etmelerini istediler. Görev sırasında beyin aktivitelerini ölçmek için EEG kullanıldı. Çalışma sonucunda, sese en hızlı tepki veren bireylerin hazırda bulunma potansiyellerinin de en yüksekte seyrettiği görüldü. Bu da gösteriyor ki, hazırda bulunma potansiyeli ile hareket etmeye karar verme süreçleri nöral gürültü veya nöral faaliyetteki dalgalanmalarla ilişkilidir. Nöral gürültü beyindeki nöronların sürekli çalışmasından dolayı devam eden sinyaller bütünüdür."} {"url": "https://sinirbilim.org/panik-bozukluk/", "text": "Panik Bozukluk Panik bozukluk sürekli tekrarlanan, beklenmedik panik ataklar ile karakterize edilen bir rahatsızlıktır. Birey, tekrar panik atak yaşamak konusunda o kadar çok kaygılanır ki bu kaygı normal psikolojik işleyişe etki eder. Amerika'da yetişkinlerin %4'ü panik bozukluk yaşıyor. Kadınların bu rahatsızlığı yaşama ihtimali erkeklere göre 2-3 kat daha yüksek. Panik bozukluk yaşayan insanların alkol ve diğer maddeleri kullanma ihtimali daha yüksektir. Ayrıca bu kişilerin intihar oranları da daha yüksek oluyor, sosyal işleyişleri azalıyor ve evlilik içi mutlulukları daha düşük oluyor. Panik bozukluktan muzdarip insanların aşağı yukarı üçte biri depresyon yaşar. Panik Bozukluk Belirtileri Panik atak; aşağıdaki belirtilerin en az dördünün görüldüğü, şiddetli korku veya rahatsızlık dönemleridir: Çarpıntı, terleme, titreme, nefes alamama, boğulma hissi, göğüs ağrısı, mide bulantısı, baş dönmesi ve kontrolü kaybetme veya ölme korkusu."} {"url": "https://sinirbilim.org/parabiosis/", "text": "Parabiosis Tekniği ile Yaşlanma Yavaşlatılabilir Yaşlanmanın etkilerini durdurabilmek mümkün mü? Zaman geriye aksın sihrini kullanarak genç halimize, dinamik enerjimize, sağlıklı vücut ve sağlıklı beyin işlevlerimize tekrar erişebilir miyiz? Bu soruların yanıtlarını parabiosis tekniğinde aramaya ne dersiniz? Parabiosis, yaşlı bir fare ile genç bir farenin cerrahi yöntemler ile kan dolaşımlarının birleştirilmesi ve ortak bir dolaşım sağlanmasıdır. Genç kana maruz bırakılan yaşlı farenin; pankreas, karaciğer, kas ve kalp yapılarında işlev yeterliliklerinin arttığı gözlemlenmiştir. Asıl ilgi çeken kısım ise bunun beyne bile uygulanabilmesi fikridir. Parabiosis denilen modelde, genç dolaşıma maruz bırakılmış yaşlı farenin işlevlerini daha iyi yerine getirebilen bir beyne sahip olduğu tespit edildi. Biliyoruz ki yaşla beraber nöronlar arasındaki bağlantılar yani sinapsların etkileşimi azalmaya başlar. Bu kötü gidişat sinir dokusunun bozulması ile ilgili hastalıklara karşı hassasiyetin artmasına neden olur. Parabiosis Beyne Uygulanabilir mi? Peki vücut yaşlanırsa ya da hastalanırsa bu beyni etkiler mi? Ya da tam aksine beyin yaşlanırsa bu vücudun geri kalanını etkiler mi? Vücuttaki bütün farklı dokuları birleştiren yapı kandır. Parabiosisin beyne uygulanabilirliğini düşündüren sorulardan en önemlisi de hastalık sürecinde ya da yaşlılıkta kanın yapısının nasıl değiştiğini incelersek beyin hakkında bir şey öğrenebilir miyiz olmuştur. Yaşlandıkça genellikle dokuların gelişimi ve bakımı için gerekli olduğunu bildiğimiz kanın yapısında ki faktörlerde azalmalar meydana gelir. Yaşlanmanın gerçek etkenleri nelerdir sorusunun ışığında parabiosisi inceleyecek olursak; yaşlı beyin genç kana maruz kalmaktan nasıl etkilenir sorusunu sorabiliriz. Bulgulara göre: -Parabiosis modelli yaşlı beyinlerde yeni nöronlar üreten kök hücre sayısının, -Sinaptik bağlantıların sayısının ve -Yeni anıların oluşumunda rol oynayan gen ifadelerinin artış gösterdiği, -Kötü huylu inflamasyon vakalarında da azalma olduğu görülmüştür. Plazma Transfer Yöntemi Cerrahi olarak dolaşımın birleştirilmesi tekniğinden sonra, araştırmacılar plazma transferi yöntemini denemeye karar vermişlerdir. Genç kan plazmasını kullanarak yaşlı farelerin beyin bölgelerine lokal enjeksiyon uygulaması yapılması için yeni kapılar aralanmıştır. Plazma transferi ile bu gençleşme etkisini yeniden oluşturmayı ve farelerde hafıza testi yapmayı planlamışlardır. Bu işlem için insan plazması, genç insan plazması ve kontrol grubu olarak tuz kullanılarak yaşlı fareye enjekte etmişlerdir. Sonrasında bu farelerin zekalarını gençleştirebilir miyiz sorusunun cevabını bulabilmek için bir test aşaması başlamıştır. Bu test Barnes Labirenti Testi'dir. Testte birçok delik olan bir masa, etrafında yön işaretleri ve parlak bir ışık kullanılır. Fareler parlak ışıktan rahatsız oldukları için kaçmaya başlarlar ve masa üzerindeki deliği bulmaya çalışırlar. Fareleri birkaç gün bu ipuçları ile delikleri bulmaları için eğitirler. Şimdi testte hafıza problemi olan yaşlı bir fareyi ele alalım. Parabiosis Hafızayı Güçlendiriyor Hafıza problemi olan bu yaşlı fare tüm deliklere bakıyor ancak önceki denemede ve önceki gün nerede olduğunu gösterecek beyindeki mekansal haritayı oluşturamıyordu. Diğer yaşlı fareye üç hafta boyunca üç günde bir genç insan plazma transferi tekniği uygulanıyor. Bu fare doğru deliğe giriyor yani deliğin nerede olduğunu hatırlayabiliyor ve genç bir fare gibi hareket ediyordu. Bu durum ayrıca sadece genç fare değil genç insan plazmasının da yaşlı beyne yardımcı olma kapasitesinin olabildiğini gösterdi."} {"url": "https://sinirbilim.org/parasetamol-zarar-getirebilir/", "text": "Parasetamol Hastalara Yarardan Çok Zarar Getirebilir Zaman zaman hepimizin başı ağrıyor, hele bir de akşamdan kalmaysak bu ağrı çekilmez olabilir. Baş ağrısı için herkesin bir süper kahramanı vardır. Etken maddesi asetaminofen olan parasetamol uzun yıllardır etkili bir ağrı kesici olarak nam salmış kahramanlardan biridir. Baş ağrısı için alırsınız iyi gelir, sırt ağrısı için alırsınız iyi gelir deniliyordu. Sahadaki libero gibi her yere koşar. Doktorlar da bu özelliği olan parasetamolü çok severler. 2013 yılında 22,5 milyon kutu parasetamol reçete edildi. Bir de reçetesiz eczanelerden satın alınanlar var. Toplam satışı yapılan parasetamol sayısı bir yılda 200 milyon kutuyu buluyor. İngiltere'de ağrı kesici pazarının 3'te 2'sini kaplayan bu ilacın çok tutulmasının bir sebebi var: Ucuz, güvenli ve etkili olduğu düşünülüyor. Bu üç etkeni biraz irdelemekte fayda var. En son 16 Kasım 2018'de yayınlanan fiyat bilgilerine göre parasetamolün satış fiyatı 4,82 liradır. Ucuz olduğu konusunda kimsenin şüphesi yoktur. Güvenli ve etkili olduğu konusunda ise bazı şüpheler var. İlacın ölümcül bir yan etkiye ve ciddi metabolik hastalıklara yol açmadığı biliniyor. Bu konu şimdiye kadar çok iyi araştırıldı. Yaygın kanıya göre tavsiye edilen dozlarda alınırsa oldukça güvenli hastalar tarafından gönül rahatlığıyla kullanılabilir. Bilim insanları uzun vadede ne gibi yan etkilerin ortaya çıkabileceğini de merak ediyor. Bunun yanında ne kadar etkili olduğu da bağımsız araştırma grupları tarafından masaya yatırılmalı. Parasetamol Nasıl Ortaya Çıktı? Parasetamol ilk olarak 1960'lı yıllarda piyasaya çıktı. O yıllarda aspirin ve diğer steroid olmayan anti inflamatuvar ilaçların mide kanaması, ülser gibi ciddi yan etkilere yol açabileceği korkusu parasetamolün parlamasına yol açtı. Parasetamolün de uzun süreli kullanımının iç kanamaya yol açma riski konuşulsa da kanıtlar yeterli bulunmadı. İngiltere'de Nottingham Üniversitesi'nde çalışan romatolog Michael Doherty 2011 yılında güzel bir araştırma yürüttü. Doherty yaşları 40'ın üstünde olan ve kronik diz ağrısı çeken hastalarına parasetamol, ibuprofen veya iki ilacı beraber verdi. 892 hastanın katıldığı çalışma 13 hafta sürdü ve çalışmanın sonunda ilginç bir sonuç çıktı. Ibuprofen NSAI bir ilaçtır, yukarıda belirttiğimiz gibi uzun süreli kullanımı iç kanamaya yol açabilir. Gerçekten ibuprofen kullanan hastaların 5'te biri iç kanama ile bir ünite kan kaybetti. Şaşırtıcı olan ise parasetamol alan hastaların 5'te 1'inde de aynı şey oldu. Yan etki açısından ibuprofen ve parasetamol arasında bir farklılık yoktu. Parasetamol kullananlarda hemoglobin azalması %20,3 iken ibıprofen kullananlarda %19,6 çıktı. Araştırmanın ayrıntılı sonuçlarına şu bağlantıdan ulaşabilirsiniz: https://ard.bmj.com/content/70/9/1534 Parasetamol aslında çok tehlikeli bir ilaç olabilir. Böbrek ve karaciğer sorunlarına ve NSAI ilaçlar gibi iç kanamaya yol açabilir. Dr. John Dickson Doz Aşımında Neler Olabilir? Amerika'da bulunan Gıda ve İlaç Dairesi dünyada ilaçlara onay veren ve piyasaya çıkmasında en yetkili kurumdur. FDA ile ilgili komplo teorileriniz varsa onları bir kenara bırakın. Öncelikle belirteyim bu kurum insan sağlığını düşünür. İlaçların yan etkilerini gizleme, ilaç endüstrisini yüceltme gibi görevleri yoktur. Hatta bir ilacın onayı için ilaç şirketlerine yapmadık zulmü bırakmaz. FDA kendi sitesinde parasetamol alımının çok nadir de olsa Stevens-Johnson sendromu gibi ölümcül deri rahatsızlıklarına yol açabileceğini belirtiyor. Çok nadir görüldüğü için parasetamol alırken acaba ölür müyüm diye düşünmenize gerek yok. Ancak FDA halk sağlığı konusunda hiçbir noktayı örtülü bırakmaz. Vücudunuza aldığınız besin, ilaç ve diğer birçok madde sonsuza kadar kalmaz. Yanlış biliyorsam düzeltin, sadece bazı ağır metaller vücutta sürekli kalıyor. Onların dışında her şey karaciğerde parçalanıyor ve atılıyor. Örneğin kahve içtiğinizde karaciğer hemen onu parçalamaya başlıyor ve 4-6 saat içinde vücuttan atıyor. Bir hastanın bir günde alabileceği en yüksek doz parasetamol 4 gramdı. Bunun üzerine çıkarsanız hemoglobin de sorunlar baş gösterir. FDA daha sonra kazara gelişen doz aşımlarını engellemek için bunu 325 mg'a indirdi. İnsan kazara nasıl doz aşımı yapar demeyin. Bazen baş ağrısı için parasetamol içiyoruz daha sonra bunu unutup aynı gün içinde sırt ağrısı için bir daha içebiliyoruz. Hastalar genelde prospektüsü okumadıkları için doz aşımları sık yaşanabiliyor. Parasetamol Ne Kadar Faydalı Bir İlaç? 2013 yılında İngilitere'de Ulusal Sağlık Enstitüsü doktorlardan osteoartrit için parasetamol yazmamalarını salık verdi. Bunun sebebi ise ilacın ağrı kesici olarak çok az etki göstermesi ve yüksek dozlarda kalp, böbrek ve sindirim sistemi sorunlarına yol açmasıydı. Bu bir emir olmaktan ziyade bir tavsiyeydi. Her ülkenin sağlık bakanlığı doktorlarına bu türden tavsiyeler verir. Doktorlar hastanın durumuna uygun olarak gerekli ilaçları yazmakta yetki sahibidir. İlerleyen zamanlarda yetkililer bir U dönüşü yaptılar. Son değerlendirmelere göre parasetamolün yine osteoartrit hastalarına verilebileceği söylendi. Bu U dönüşü çok dikkat çekti. İlaçların neredeyse hepsinin yan etkisi vardır. Hatta ilaçları bırakın meyvelerin bile birçok yan etkisi vardır. Ben üç tane kivi yediğimde dudaklarım soyulmaya başlıyor. Eğer fazla muz yerseniz hiperkalemi ortaya çıkar, yani kandaki potasyum düzeyiniz artar. Yan etkilerden korunmak için ilaçlara savaş açmanın bir manası yok. Burada önemli olan yarar ve risk dengesinin ne olduğudur. Kullanacağınız ilacın yararları, risklerden fazlaysa kullanmalısınız. Cochrane Collaboration tarafından yazılan bir derleme makalede parasetamol ile plasebonun karşılaştırıldığı 7 çalışma mercek altına alınmış. Bu çalışmalardan ikisinde parasetamolün ağrıya hassasiyeti gidermede hiç etkili olmadığı, diğerlerinde katılımcıların %5'inde etkili olduğu görülmüş. İlacı kullananların sadece %5'inde etkili olması ilacın klinik olarak ne kadar yararlı olduğunu sorgulamaya yol açıyor. Parasetamol Hangi Ağrılarda Etkili? Türk milleti olarak orta yolu bulmada biraz sorun yaşıyoruz. Bir şeyi ya yerin dibine sokuyoruz ya da göklere çıkarıyoruz. Parasetamol ile ilgili derleme bir makalede migren ve tansiyona bağlı baş ağrıları çeken kişilerde ilacın etkili olduğu görüldü. Ancak kronik sırt ağrısı, kanser, ameliyat sonrası ağrılar ve osteoartrit ağrılarında parasetamolün çok az etkili bulundu. Birçok ağrı türünde yapılan plasebo kontrollü çalışmalarda parasetamolün klinik olarak anlamlı bir yararının olmadığı kanıtlandı. Yararlı olduğu kısımları da atlamamalıyız. Bir ilaçtan yarar görürken de doz aşımı yapmamaya dikkat etmeliyiz. Düzenli olarak günde 4 ve daha fazla parasetamol alan hastaların karaciğerlerinde sorunlar ortaya çıkmaya başlıyor. Parasetamol kullanan insanlarda şimdiye kadar bazı beklenmeyen yan etkiler de ortaya çıktı. Örneğin NCBI'da ağrı kesiciden empati katiline başlıklı bir makale var. Çalışmada parasetamolün etken maddesi asetaminofen kullanan kişilerde önemli bir empati kaybının olduğu bildiriliyor. Ücretsiz bir makale kaynaklarda bulup okuyabilirsiniz. Bir başka çalışmada ise hamilelikte parasetamol almanın erkek fetüste testosteronun normalden daha az salgılanmasına yol açtığı bulundu."} {"url": "https://sinirbilim.org/pareidolia-nedir/", "text": "Pareidolia Nedir? Pareidolia kişinin rastgele bir görüntü veya desende önemli bir şeyi gördüğü veya duyduğu bir beyin fenomenidir. Pareidolia, insanların, ızgara peynirdeki Meryem Ana veya aydaki adam görüntüsü gibi cansız nesnelerde yüz görmesine neden olan şeydir. Kelime, Yunanca hatalı, yanlış bir şey anlamına gelen para kelimesinden ve görüntü, form veya şekil anlamına gelen eidolon isminden türetilmiştir. Pareidolia, rastgele verilerdeki kalıpları görmek için kullanılan daha genel bir terim olan bir apofeni türüdür. İnsanlar sıklıkla cansız nesnelerde insan yüzleri veya formları gördüklerini bildirmektedir. Örneğin, pek çok kişi Torino Kefeni'nin, çarmıha gerilmeyle tutarlı bir travma geçirmiş gibi görünen, bazıları İsa olduğuna inanılan bir adamın resmini taşıdığını düşünüyor. İrlanda'nın Rathkaele kentindeki St. Mary's'i ziyaret edenlerden bazıları, kilisenin dışındaki bir ağaç kütüğünün Meryem Ana'nın siluetini taşıdığını söylüyor. Brezilya'nın Rio de Janeiro kentinin dışındaki devasa bir kaya olan Pedra da Gavea'nın hasar görmesi, birçok kişinin insan yüzü olarak yorumladığı bir izlenim yarattı. Ve pek çok kişi, 1976 yılında Viking 1 misyonu tarafından çekilen görüntülerin, Mars'ta eski bir uygarlığın kalıntıları olabilecek bir yüzü gösterdiğini düşünüyordu. Ancak pareidolia sadece insan yüzlerinde ya da yüzlerinde olmuyor. Örneğin Mart 2023'te bazı insanlar Mars'taki bir yüzey özelliğinde bir oyuncak ayı gördüklerini söyledi. Mars gezgini Perseverance tarafından çekilen başka bir görüntüde amatörler, Kızıl Gezegendeki rastgele kayalarda bir köpekbalığı yüzgeci ve bir yengeç pençesi gördüklerini düşündüler. Pareidolia aynı zamanda işitsel bir fenomen de olabilir. Eylül 1969'da komplo teorisyenleri, bazı Beatles kayıtlarının Paul McCartney'nin sözde ölümüne dair ipuçları içerdiğini iddia etti. Pek çok kişi, Strawberry Fields Forever şarkısı tersten çalındığında Paul öldü sözlerini duydu; bu süreç arka maskeleme olarak biliniyordu. İnsanlar nesnelerde İsa'nın yüzünü görmeye özellikle yatkın görünüyorlar. Örneğin, 1977'de New Mexico'lu bir kadın, İsa Mesih'i unlu bir tortilla üzerinde buldu. Miami'li Diane Duyser, 2004 yılında eBay'de İsa'nın resmini taşıdığını söylediği 10 yıllık ızgara peynirli sandviçi 28.000 dolara sattı. Toledo, Ohio'dan Donna Lee de hazırlamakta olduğu bir pieroginin üzerinde İsa'nın resmini gördü. Diğer dini figürler de sahneye çıkıyor. Rahibe Teresa'ya benzeyen tarçınlı çörek ilk kez Tenn, Belmont'taki Bongo Java Cafe'de keşfedildi ve 2007'nin Noel günü çalınana kadar yaklaşık 10 yıl boyunca sergilendi. Pareidolia Neden Olur? Bu fenomenin nedenine ilişkin çeşitli teoriler vardır. Psychological Science dergisinde 2020 yılında yapılan bir araştırma, insanların kalabalık bir görsel sahneden yüzleri hızlı bir şekilde seçmek için beyin adaptasyonları geliştirdiklerini öne sürüyor. Sonuç olarak yüz pareidolisi, bu hızlı görsel işleme sisteminde yanlış pozitif olarak ortaya çıkar. İlginç bir şekilde, insan beyni yalnızca ızgara peynir veya rastgele taş yığınları gibi şeylere yüz özellikleri atfetmekle kalmıyor, aynı zamanda bu görüntülerdeki duyguları da görüyor. Bu nesneler hem insan yüzlerine benziyor hem de insanlara ait olan kişilik duygusu ya da toplumsal anlam taşıyabiliyorlar. Örneğin, bir evin pencereleri sizi izleyen iki göz gibi hissedilebilir ve bir kırmızı biber mutlu olabilir. Yüzüne bakın diye yazdı yazarlar çalışmada. PNAS dergisinde 2022 yılında yapılan bir araştırma, genel olarak insanların cansız nesnelerde kadın yüzlerinden ziyade erkek yüzlerini görme olasılığının daha yüksek olduğunu ortaya çıkardı. Yaşayan en yakın akrabalarımız olan şempanzeler de nesnelerde yüze benzer bazı özellikler görüyorlar, ancak bu bizim kadar iyi değil. Bu, diğer hayvanlarla karşılaştırıldığında bu tür sosyal bilgilerin insanlar için ne kadar önemli olduğunu vurguluyor. Pareidolia ayrıca otizm spektrum bozukluğu veya Parkinson gibi spesifik beyin bozukluklarına dair de fikir verebilir. OSB'li çocuklar yüz pareidolisini tanımlamakta daha fazla zorluk yaşarken, Parkinson ve Lewy Cisimcikli demans hastaları daha fazla pareidolia yaşayabilir. PLoS One dergisinde 2022 yılında yapılan bir araştırmaya göre, pareidolia yaşayan kişilerin paranormal deneyimler yaşama olasılıkları daha yüksek olabilir veya duyu dışı algıya sahip olduklarını söyleyebilirler."} {"url": "https://sinirbilim.org/paris-texas/", "text": "Paris, Texas Paris, Texas filmi Travis adında hafızasını kaybetmiş ve son 4 yılını hatırlamayan bir adamın öyküsünü anlatıyor. Aynı yıllarda ortadan kaybolur, karısını ve çocuğunu ise yalnız bırakmıştır. Travis çölde dolaşırken bulunduktan sonra kardeşi Walt onunla buluşmak için Teksas'a gelir ve bunca yıl boyunca kardeşinin nerede olduğunu bulmaya çalışır."} {"url": "https://sinirbilim.org/parkinson-hastaligi-crispr/", "text": "Parkinson Hastalığındaki Proteinler CRISPR ile 'Aydınlatılıyor' Bir an için titreme belirtileri, kaslarınızda katılık ve istediğiniz hareketleri yapmakta zorlandığınızı belirtilerin de uzun süreçler boyunca giderek arttığını düşünün. Hayatınız ne kadar da zor bir sürece girmiş olurdu değil mi? Bu belirtiler Parkinson hastalığının zorluklarından sadece bir kaçı. Bu hastalık bireylerde ve bireylere bakım veren kişilerde önemli sorunları da beraberinde getiren kronik nörodejeneratif bir rahatsızlıktır. Parkinson Hastalığını Tanıyalım Parkinson hastalığının en belirgin patolojik özelliği beynimizde motor hareketlerin düzenlenmesinde rol oynayan ve substantia nigra olarak adlandırılan bölgesinde dopamin üretiminden sorumlu nöronların kaybıdır. Dopaminerjik hücreler; nöronlar arasında kimyasal sinyalleri taşırlar ve dopamin salınımı ile faaliyete geçerler. Bu hastalıkta dopamin salınımının azaldığı bilinmektedir. Dopamin nörotransmitterinin; motor hareketin düzenlemesi, motivasyon, uyarılma, teşvik, öğrenme, uyku ve duygu-durum gibi bir çok işlevinin olması Parkinson hastalığında karşılaşılacak belirtileri daha iyi anlamamızı sağlıyor. İleri Okuma: Dopamin Nedir? Alfa sinüklein; insan beyninde bol miktarda, kalp, kas ve diğer dokularda da bulunmaktadır. Nörotransmitterlerin salınımında, nöronlar arasındaki sinyalleri aktarmada ve normal beyin işlevlerinin sağlanmasında kritik öneme sahiptir. Dopamin salınımında önemli rol oynamaktadır. Parkinson Hastalığının Patogenezinde Alfa-Sinüklein Alfa sinükleinin Parkinsonun patogenezinde önemli bir rol oynadığını bilinmektedir. Bu protein, rahatsızlığın patolojik olarak saptandığı Lewy cisimciklerinin önemli bir bileşenidir. Alfa sinüklein patolojisi, Parkinson hastalığının erken döneminde vagus sinir, lokus seruleus ve substantia nigranın dorsal motor çekirdeği dahil olmak üzere beyin sapı çekirdeğinde gözlenir ve ileri düzeyde serebral kortikal alanlara yayılabilir. Ayrıca Parkinson hastalığında bilişsel düşüşte rol oynadığı görülmektedir. Son zamanlarda, Parkinson hastalığında alfa-sinüklein patolojisinin olfaktor bulbus veya enterik sinir sisteminde başladığı ve daha sonra beyin sapına yayıldığı düşünülmektedir. Bu hipoteze uygun olarak Parkinson hastalığının mide mukozasında ve kolon mukozasında alfa-sinüklein patolojisi saptanmıştır. Genetik olarak, nokta mutasyonu ve kopya sayısı varyasyonu da dahil olmak üzere alfa-sinüklein kodlayan gen mutasyonlarının ailesel Parkinson hastalığına neden olduğu bilinmektedir. Bu durum, alfa-sinükleinin Parkinson hastalığının patogenezinde önemli bir rol oynadığının varsayımını desteklemektedir. CRISPR Teknolojisi Beyindeki Alfa-Sinükleinin Aydınlatılmasına ve İzlenmesine Olanak Tanıyor Central Florida Üniversitesi'nden bir araştırma ekibi Parkinson hastalığında yeni bir tarama yöntemi geliştirmek için gen düzenleme teknolojisini kullanıyor. Bu teknoloji, Parkinsonla ilişkili olan alfa-sinüklein proteinini aydınlatmalarına ve daha sonra da izlemelerine olanak tanıyor. Araştırmacılar; Alfa-sinüklein normalde beynin içinde bulunan bir proteindir. Hepimiz bunu biliyoruz. Ancak nedense Parkinson hastalığı olduğunda seviyeler anormal hale geliyor. Dolayısıyla bu proteini hücrede izleyebilirsek, bunun nedenini ve ne tür tedavilerin daha etkili olabileceğini anlayabiliriz. açıklamasını yapıyorlar. Bulguları Scientific Reports dergisinde yayımlanan bu çalışmanın Parkinsonda yeni ilaç terapilerinin belirlenmesine yönelik önemli bir adım olduğuna inanıyorlar. Ekip, alfa-sinükleini 'aydınlatmak' için CRISPR Cas9 gen düzenleme teknolojisini kullanıyor. Bu teknoloji en hızlı büyüyen biyomedikal tekniklerinden biridir. Bilim insanlarının hücreleri öldürmeden, bitki ve hayvan DNA'sında özel değişiklikler yapmalarını sağlar. CRISPR Cas9; kanser ve Parkinson hastalığı gibi genetik temelli tedavilerin incelenmesinde çok önemli bir teknoloji haline geliyor. CRISPR İle DNA'yı Değiştirmek Araştırmacılar: CRISPR Cas9, yaşayan hücrelerde DNA'yı değiştirmemize izin verdiği için kullanılan en güçlü ve yaygın gen düzenleme tekniğidir. Yöntemin yeniliği, hücreleri öldürmeden bu geni gerçek zamanlı olarak izlememizi sağlıyor. CRISPR Cas-9 yöntemi olmadan, hücreleri öldüren tüm proteinleri incelemek için onları hücreden çıkarmanız gerekir. diye ekliyorlar. Bu çalışmada; CRISPR tekniği kullanılarak, ateş böceklerinin parlak ışığa neden olan proteinlerini alfa-sinüklein için bir belirteç haline getirdiler ve bu geni düzenlediler. Daha fazla ışık, hastalıklı bir durum olarak düşünülen artmış alfa-sinüklein seviyesi anlamına geliyordu. Ekip, ölçüm ışıklarının alfa-sinüklein üretimini izlemek için güvenilir bir yöntem olduğunu keşfetti. İleri Okuma: CRISP İle Yapılan 7 Muhteşem Şey CRISPR ile gen düzenleme yapılan hücrelerden birinin alınıp belirli bir ilaçla tedavi edilmesi sonucunda eğer artık ışık üretmiyorsa, ilacın bu hastalık için potansiyel bir tedavi olduğu anlamına geldiği çalışmanın önemli varış noktalarından biri. Bu hücreler ile araştırmacılar, hastalarda alfa-sinüklein düzeyini nasıl düzenlediklerini görmek için yeni ve mevcut ilaçları tarayabilir. Bu, aynı anda geniş bir ilaç paneli test edilerek yüksek verimli tarama yapılmasını sağlayacaktır."} {"url": "https://sinirbilim.org/parkinson-hastaligi-mitokondrideki-mutasyonlar/", "text": "Parkinson Hastalığının Nedenlerinden Biri Mitokondrideki Mutasyonlar Olabilir Parkinson hastalığı klasik olarak beyinde dopamin salgılayan substantia nigra nöronlarının kaybıyla ilişkilidir. Ancak dopamin sinir iletiminde kayıplara yol açan sinapslarının ve aksonlarının progresif kaybı olabilir. Belirtiler genellikle yıllar içinde yavaşça gelişir. Semptomların ilerlemesi genellikle hastalığın çeşitliliği nedeniyle bir kişiden diğerine biraz farklıdır. Tremor, yani kasların kısa süreli kasılması, bradikinezi hareket yavaşlığı, uzuv sertliği, yürüyüş ve denge problemleri hastalıkta görülen başlıca problemlerdir. Parkinson hastalığının nedeni büyük ölçüde bilinmemektedir. Tedavisi olmamasına rağmen, tedavi seçenekleri değişkenlik gösterir. Parkinson'un kendisi ölümcül olmasa da, hastalık komplikasyonları ciddi olabilir (1). Mitokondrideki Mutasyonlar Çok Şey Anlatıyor Dünyadaki en yaygın nörodejeneratif hastalıklardan biri olan Parkinson hastalığı vakalarının çoğu sonradan ortaya çıkmasına rağmen, nadir görülen genetik mutasyonlar üzerinde yapılan çalışmalar, sadece ailesel Parkinson hastalığının değil, aynı zamanda sonradan gelişen hastalığın patolojik mekanizmasını ele alma konusunda da önemli bilgiler vermektedir. Son zamanlarda yapılan araştırmada, insan Parkinson hastalarının özelliklerini ortaya çıkarmak için genetik mutant hayvan modelleri üretmeye odaklanmaktadır. Araştırmalardaki önemli gelişmeler, tespit edilen Parkinson hastalığı ile ilişkili birkaç genin Drosophila mutantlarının çalışmasından kaynaklanmıştır. Özellikle, hastalığın ailesel formları arasında iki ortak nedensel gen olan Drosophila mutantları: Parkin ve PINK1 ile yapılan önceki çalışmalar, mitokondriyal fonksiyon bozukluğunun Parkinson hastalığının önde gelen nedeni olduğunu ve bu iki genin ortak bir yolda olduğunu kuvvetle ortaya koymuştur. Son zamanlarda yapılan genetik çalışmalar, PINK1-Parkin yolunun, mitokondriyal yeniden şekillenme sürecinin düzenlenmesinde rol oynadığını ortaya koymuştur. Ek olarak, PINK1'in yakın zamanda Parkin'in lokalizasyonunu doğrudan fosforilasyonla düzenlediği tespit edildi (2). Vücudun Enerji Fabrikası Yeteri Kadar Enerji Üretemezse Ne Olur? Başka bir çalışmada, enerji krizine neden olarak mitokondrideki mutasyonlar, Parkinson hastalığına bağlı olarak hareketlerimizde zorluğa neden olabilir. Molecular Cell dergisinde, Mitokondriyal Crista Bağlantılarının Yapısal Plastisitesini Kontrol Etmek İçin PINK1 Fosforilatlar MIC60 / Mitofilin isimli bir çalışma yayınlandı. Parkinson hastalığına, kas hareketini ve koordinasyonunu düzenleyen dopaminerjik nöronların ölümü veya arızası neden olur. Görevlerini yapmak için, bu sinir hücreleri mitokondri tarafından sağlanan büyük miktarda enerji gerektirir. Mitokondri, dopaminerjik nöronlara gerekli enerjiyi sağlamak için ihtiyaç duyulan yere ulaşmak için hücre etrafında hareket etmelidir. Mitokondrinin bunu yapamaması ciddi sonuçlara yol açabilir Araştırmacılar şimdi PINK1 adlı bir enzimin mitokondriyal fonksiyonlarda önemli bir rol oynadığını keşfetmişlerdir. Bu enzim, enerji üretimi için hayati olan MIC60 adlı bir mitokondriyal proteini dengelemek için çalışır. Parkinson'u taklit etmek için, ekip beyin hareketlerini kontrolünde insanlara benzer şekilde çalışan meyve sineklerini kullandı. Erken başlangıçlı Parkinson'un ailesel formuna neden olduğu bilinen PINK1 genindeki mutasyonların sineklerde mitokondri fonksiyonunu nasıl etkilediğini test ettiler. Bu mutasyonların birçoğu sineklere son derece zarar vericiydi, yetişkin sineklerinde ölüme yol açıyordu ve erken gelişim aşamalarında tarama yeteneğini önemli ölçüde bozuyordu. MIC60 Proteininin Tekrar Üretilmesi Sorunları Yok Etti PINK1 eksikliği için genetik olarak tasarlanan sineklerde, MIC60 protein ifadesini yeniden sağlamak, mitokondri yapısını ve enerji üretimini yeniden sağladı, sineklerin davranışsal kusurlarını düzeltti ve dopamin salgılayan nöronların ölümünü durdurdu. Çalışmanın başyazarı ve bir sinirbilimci olan Xinnan Wang, PINK1'in hücrelerin yalnızca enerjik bölgelerinde gerekli olduğunu gördük dedi. Bu, Parkinson hastalığının mitokondriyal arıza nedeniyle hücrelerin içinde yerel enerji kıtlığı içerdiği teorisini destekliyor ve mitokondriyi hedef almanın Parkinson'da yeni tedavi yöntemlerini araştırmak için büyük bir potansiyeli olabileceğini gösteriyor. Parkinson hastalarında mitokondriyal yapı bozukluğu ve fonksiyonu olup olmadığını ve hastalığın ilerlemesine katkıda bulunup bulunmadığını keşfetmek için gelecekte yeni araştırmalar gereklidir (3). Her ne kadar mitokondri transferi ile mitokondri fonksiyon bozukluğu olan hastalıklarda faydalı olduğu laboratuvar ortamında gösterilse de, Parkinson hastalığında mitokondri transferinin direk hastalara uygulamasında yalnızca bir çalışma bulunmaktadır. Mitokondri Transferi ile Nöron Ölümü Durdurulabilir Bir çalışmada, nörotoksin (6-hidroksidopamin, 6-OHDA) ve Pep-1 peptidi ile veya peptid olmadan mitokondri transferinin işlevselliğini göstermek için sıçan PC12 hücreleri ile Parkinson sıçan modelleri karşılaştırıldı. Parkinson`lu sıçanların orta ön beyin demeti içine mitokondri enjekte edildi ve 21 gün boyunca tek taraflı 6-OHDA lezyonuna giden yol ve substantia nigra nöronlarının mitokondriyal taşınım dinamikleri sayesinde hücre gövdesinde mitokondriyal fonksiyonu arttırmada etkinliğini doğrulandı. Sonuç olarak mitokondri transferi, sıçan PC12 hücrelerinde nörotoksine bağlı oksidatif stres hasarı ve apoptotik hücre ölümüne karşı mitokondriyal fonksiyonları artırarak önemli ölçüde sürdürülebilir. Ayrıca, peptid ile muamele edilmiş mitokondrinin nakli, Parkinson hastalıklı sıçanlarda üç ay sonra lokomotor aktiviteyi geliştirdi. Bu artış, substantia nigra pars compacta bölümünde dopaminerjik sinir hücresi kaybında belirgin bir azalmaya eşlik etti. Tedavi edilen sıçanlarındaki dopaminerjik sinir hücrelerinde, mitokondriyal kompleks I proteini ve mitokondriyal dinamikleri yeniden düzenlendi ve böylece oksidatif DNA hasarını düzeltti. Dopaminerjik nöronlarda nörotoksin kaynaklı bozulmanın azaltıldığı gösterildi (4)."} {"url": "https://sinirbilim.org/parkinson-hastaligi-serotonin/", "text": "Parkinson Hastalığı'nın Erken Belirteci: Serotonin Parkinson Hastalığı Alzheimer hastalığından sonra en çok görülen 2. nörodejeneratif hastalık ve Birleşik Krallık'da 145.000 kişi Parkinson hastası. Bu hastalığa özel titreme, tremor ve katılık ana özellikler iken bunlara ilaveten depresyon, hafıza ve uyku problemleri de sık görülmektedir. Beyindeki asıl problem, dopamin adlı nörotransmitterin üreten nöronların kaybı ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Şu ana dek bilinen kesin bir tedavisi bulunmuyor. Araştırmacılar, Parkinson hastalığının 15-20 yıl öncesinden semptomlarının ortaya çıktığını keşfettiler. Parkinson hastalığı görülme riski yüksek olan katılımcılarda, beyindeki serotonin sisteminde duygu durumu, iştah, biliş, iyi oluş, uyku ve hareketi kontrol eder bir bozukluk olduğunu tespit edildi. Önce Serotonin Sistemi Etkileniyor Lancet Neurology'de yayınlanan çalışmada, KCL araştırmacıları beyinde yaşanılan değişikliklerde ilk olarak serotonin sisteminin etkilendiğini saptadı; bu da doktorların harekete geçmesi ve hastalığın ilerleyişini yavaşlatması açısından çok önemlidir. King's College London araştırmacıları bu bulgu sayesinde yeni görüntüleme araçları ve tedavilerin ortaya çıkabileceğini belirttiler; tabii öncesinde bu bulgulara ulaşacak daha başka büyük ölçekli çalışmalar yapılmalı. Tablo: Şekilde, mavi- siyah alanda gösterilen serotoninin, Parkinson hastalığı sürecinde azalmaya başladığını görüyoruz. Araştırmacılar güney Yunanistan ve İtalya'nın uzak köyünde yaşayan, SNCA genlerinde nadir mutasyona sahip ve hastalık geliştirebilecek 14 kişinin beyin görüntülerini incelemişler. Gruptakilerin yarısı Parkinson hastalığı tanısı almış, kalan yarısı da hastalıkla ilgili hiçbir semptom göstermemiştir. Bu da bu süreçteki değişimi izlemek için ideal ortamı oluşturuyor aslında. Bu 2 gruba ek olarak, 65 Parkinson hastası ve 25 sağlıklı katılımcı da çalışmaya dahil edilmiş. Bu sayede araştırmacılar, hastaların 20-30'lu yaşlarında erkenden beyinde görülen değişiklikleri saptamış olacaklar. Serotonin Sistemi Parkinson ile Mücadelenin Seyrini Değiştirebilir KCL Institute of Psychiatry, Psychology and Neuroscience departmanından Prof. Marios Politis bazı anormalliklerin dopamin seviyesinin azalışı ve hareket bozukluklarının ortaya çıkışında çok daha öncesinde görüldüğü belirtiyor. Çalışmalarımız, serotoninin erken dönemde değişimi sayesinde Parkinson hastalığının önlenmesi ve progresyonu konusunda bizlere yardımcı olabilir. University Collage London'dan Prof. Derek Hill ise çalışmanın bazı sınırlamaları olduğunu belirtiyor. Çalışma daha büyük ölçeklerde yapılıp gözlemlenmeli. Semptomları saptadığımız görüntüleme metodu daha küçük ölçekte çalışmalar için uygun; şu an için daha büyük çalışmaların verilerini değerlendiremez."} {"url": "https://sinirbilim.org/parsiyel-nobetler/", "text": "Epilepside Parsiyel Nöbetler Epilepsi sinir hücrelerinin ani ve eş zamanlı bir şekilde uyarılıp anormal elektriksel boşalımları sonucu tekrarlayan nöbet oluşumu ile karakterize olan kronik sinirsel bir bozukluktur. Bu hastalığa sahip kişilerin yaşam kalitesi düşük olur ve psikolojik sorunları artar. Dünya genelinde en yaygın olan ve oluşum mekanizması günümüze kadar gizemini koruyan bu hastalığın anlaşılabilmesi için araştırmacılar uzun süren çalışmaları sonucu epilepsiyi nöbet başlangıç yerlerine ve nöbet geçirme davranışlarına göre sınıflandırmışlardır. Epilepsi hastalarında nöbetler genelde 2 şekilde gerçekleşir. Elektriksel yayılım beynin bir bölgesinden başlayıp beynin tümünü etkileyen türde olursa buna jeneralize nöbet denir. Eğer elektriksel yayılım beynin yalnızca bir bölgesini etkiliyorsa, bu nöbet şekline de bölgesel, bir diğer anlamıyla parsiyel nöbet denir. Bu yazımda sizlere parsiyel nöbet geçiren hastaların yaşayabileceği duygu durumlarından bahsedeceğim. Epilepsi tedavisi için antiepileptik ilaçlar kullanılır. Bu ilaçlar, hastanın nöbet geçirmesini önleyebilmek ve hastanın yaşam kalitesini arttırmaya yönelik olarak verilir ve hastaların çoğunda etkili olur. Fakat bazı epilepsi türlerinde ilaca direnç meydana gelir ve hasta nöbet geçirmeye devam eder. Örneğin beynin şakak bölgesinde bulunan kısmında meydana gelen nöbet türlerinde ilaca direnç, beynin diğer kısımlarına göre daha fazladır. Epilepsi hastası kişilerin nöbet öncesi ve nöbet anındaki davranışlarını iyice gözlemlemek ve doktora olanları tam olarak anlatmak, tedavi için gerekli olan doğru ilacın verilmesine yardımcı olacaktır. Parsiyel Nöbet Çeşitleri Parsiyel nöbetler basit, kompleks ve sekonder jeneralize olmak üzere 3'e ayrılır. Basit Parsiyel Nöbetler Bu nöbet türlerinde hasta kişi, beynin etkilendiği bölgenin işlevleriyle ilgili belirtiler hisseder. Nöbet sırasında hastanın bilinci yerindedir fakat bu durum onun nöbeti durdurabileceği anlamına gelmez. Nöbet hastanın beyninin ön kısmında gerçekleşiyor ise, hastanın konuşması geçici olarak durabilir ya da anlaşılmaz sesler çıkarabilir, kontrolsüz uzuv hareketleri yapabilir, kişi kendini çekiştirmeye başlayabilir. Nöbet sonrası hastada kısa süreli güçsüzlük görülebilir. Nöbet beynin şakak bölgesinde gerçekleşiyor ise, hasta mideden yukarı doğru yükselen tarifi zor duyumlar hisseder, yanmış lastik kokusu, metan, aseton, sülfür gibi kokular algılar, vızıltı gibi sesler işitir veya baş dönmesi yaşarlar. Nöbet beynin yan kısımlarında gerçekleşiyor ise, hasta vücudunda hafif uyuşmalar hisseder, iğnelenme, karıncalanma hisseder, baş dönmesi yaşar, görsel halüsinasyonlar algılar. Nöbet beynin arka kısmında gerçekleşiyor ise, hasta flaşlar şeklinde patlayan ışıklar, rengarenk ışıklar görebilir. Kompleks Parsiyel Nöbetler Basit parsiyel nöbetler ile karmaşık nöbetler arasındaki temel fark, kompleks nöbetlerde nöbet geçiren hastanın bilincinin açık olmamasıdır. Bilincin açık olmaması hastanın her zaman yere yığılacağı anlamına gelmez. Çevredeki insanlar hastanın nöbet geçirdiğinin farkına varmayabilir. Hasta kişi nöbet öncesi aşırı stres yaşayabilir, baş ağrısı çekebilir, çeşitli sesler duyabilir, gözünün önüne hayali görüntüler gelebilir. Hasta kendine geldiğinde hiçbir şey hatırlamaz. Sekonder jeneralize nöbetler"} {"url": "https://sinirbilim.org/pasif-agresif-davranislar/", "text": "Pasif Agresif Davranışların Belirtileri ve Baş Etme Yöntemi Biri sizi azarladığında veya bağırdığında agresif davrandığını hemen anlarsınız. Açık hakaretler, bağırmalar, doğrudan eleştiriler agresif olma belirtileridir. Bütün bunlar karşıdaki insanın canını acıtır hatta duygusal travmaya kadar gidebilir. Etrafımızdaki bazı insanlar canımızı acıtmak ve bizi huzursuz etmek için pek açık olmayan yöntemler kullanır. Hiç beklemediğiniz anda toplum içinde size bir eleştiri yöneltmeleri, bazen selam verip bazen selam vermemeleri gibi davranışlar görebilirsiniz. Doğrudan bir saldırı diyemeyeceğiniz ama sizi sürekli rahatsız eden davranışlar pasif agresif olarak adlandırılıyor. Bu davranışları tespit etmesi zor, bunlar ile uğraşması ise daha zordur. Pasif agresif davranışlar düşmanca, art niyet içeren davranışların dolaylı ve açık olmayan bir şekilde karşı tarafa aktarılmasıdır. Böyle davranan biri size iltifa eder gibi görünüp hakaret edebilir. İmalar, üstü kapalı kime söylendiği belli olmayan sözler, inatçılık pasif agresif davranışlardan bazılarıdır. Bunları tespit etmek ve baş etmek kolay olmadığı için maruz kalan insanlarda psikolojik huzursuzluklar uyandırır. Her ima ve inatçı davranış pasif agresiflik değildir. Farkı iyi ayırt etmek gerekir. Görmezlikten Gelme Bir Pasif Agresif Davranıştır 7 kişilik bir arkadaş grubunun içindesiniz ve güzel bir sohbet ediliyor. Sohbetin bir yerinde arkadaşınıza herkesin duyacağı şekilde bir soru soruyorsunuz ama o hiç duymamış gibi yapıyor. Önce sizi duymazlıktan gelerek sanki varlığınızı inkar ediyor. Daha sonra da bu olay hiç yaşanmamış gibi davranmaya devam ediyor. Üstüne gidip soruyu tekrarladığınızda ise farkına varmadığını söyleyerek sorunuzu yanıtlıyor ama baştan savma bir yanıt veriyor. Siz sorunuza yanıt alamadınız ve bunun da ötesinde kendinizi değersiz biri gibi hissettiniz. Arkadaşınız pasif agresif bir şekilde davranarak sizi huzursuz etmeyi başardı. Okulda, iş yerinde, toplantılarda, arkadaşlarınız ile buluşmalarınızda insanların sizi görmezden gelmesi gibi olaylar ile karşılaşabilirsiniz. Bir toplantıda yaptığınız yorumlar kasti olarak görmezden gelinebilir. Bu süreklilik arz ediyorsa bunun pasif agresif bir davranış olabileceğini hatırınızda tutmalısınız. Üstü Kapalı Hakaretler Birisi size açıkça beceriksiz dediğinde bunun bir hakaret olduğunu hemen anlarsınız. Ancak üstü kapalı hakaretleri anlamak bu kadar kolay değildir. Beceriksiz demek yerine bu kadar iyi aletlere sahip olmanıza rağmen nasıl oluyor da bu hataları yapıyorsunuz? dediğinde buradaki hakareti tespit etmek daha zor oluyor. Özellikle hizmet sektöründe çalışanların bu tür üstü kapalı hakaretlere maruz kalması daha olasıdır. Önce size iltifat ediyor gibi görünürler ama aslında o iltifatın içinde size bir hakaret gizlidir. Üstü kapalı hakaretler ve imalar zayıf noktalarınızı ve hatalı olduğunuz işleri hedef alır. Yukarıda örnekte yapılan bir hatanın karşıdaki kişi tarafından nasıl değerlendirildiğini göstermek istedim. Her şeyi süper yapsanız bile mezun olduğunuz okul veya memleketinize de saldırılar olabilir. Örneğin siz köyde doğup büyümüşsünüzdür, karşınızdaki kişi büyükşehirlidir. Muhatap olduğunuz kişi olumsuz olaylarda köyleri, bazen sizin bulunduğunuz şehri referans göstererek size pasif agresif davranışta bulunabilir. Pasif Agresif Davranışlardan Biri Sürekli Somurtmaktır Neşe insandan insana yayılır ve ortama enerji verir. Etrafınızda sürekli somurtan, huysuz insanların olması sizin de neşenizi kaçırır ve huzursuz olmanıza neden olur. Bazı insanlar kişilik yapılarından kaynaklı çok gülmezler ama yine de doğal davrandıkları için kimse onların bu tavırlarına takılmaz. Ancak bir kişi sürekli suratsız bir tavır takınıyorsa pasif agresif bir davranış içine girmiş olabilir. Böyle insanlar etraflarındaki her şeyden şikayet ederler. Ofiste herkesin güldüğü bir şakada bile en ufak bir gülümseme göstermezler. Bu şekilde davranarak bulunduğu ortamdaki herkesin huzursuz olmasını sağlarlar. İnatçılık Sizi Nasıl Rahatsız Edebilir? Okulda hocanız tahtaya bir ödüllü bir soru yazdı ve ilk çözüp getirene bir ödül var. Lisede fizik hocam sınıfta böyle bir soru sormuştu. Soruyu çözmek hiç kolay değildi ama inat ettim sonunda soruyu çözüp öğlen yemeğini kaptım. İnatçılık her zaman kötü bir şey değildir ama birini cezalandırmak için kullanılırsa pasif agresif bir davranış haline gelebilir. Yapıları itibariyle inatçı insanlar düşüncelerini ve bulundukları konumu korumak için kendilerini ölesiye savunurlar. Çok iyi argümanlarınız yoksa onların inadını kıramazsınız. Ancak bazı insanlar sadece sizi sinirlendirmek ve zora sokmak için işi yokuşa sürerler ve inatçılık yaparlar. İşler gitgide çıkmaza girer ve sizi daha fazla rahatsız etmeye başlar. Bu tür davranışlar pasif agresif olarak nitelendirilir. Sorumluluğu Başkasına Yıkma ve İşten Kaçma İşte, bir projede çalışırken birçok zaman ekip halinde çalışırız. Herkesin belli görevleri vardır ve insanlar birbirlerine bağlı olarak çalışırlar. Ekipten bir kişi sürekli işten kaçmaya, sorumluluklarını başkalarına yıkmaya çalışırsa ne olur? En kritik günlerde doktor raporu alıp işe gelmez, binbir bahane üreterek kendi işini başkasına yaptırır. Kendi yaptığı işleri de zamanında yapmayarak herkesin keyfini kaçırır. Ekibinizdeki bir kişi sağlık, ailevi sorunlar nedeniyle bu tür davranışlar sergiliyorsa dışsal etkenler düzeldiğinde bu problemler de kaybolacaktır. Ancak herhangi bir dış etken olmadan işleri sürekli geciktiriyor ve yapmıyorsa bu pasif agresif davranış olarak değerlendirilebilir. Pasif Agresif Birisiyle Başa Çıkmak"} {"url": "https://sinirbilim.org/patch-adams-robin-williams/", "text": "Patch Adams Robin Williams İlk Amacı Hastalarını Güldürmek Olan Bir Doktor Patch Adams Patch Adams'ı hayatın her yerinde kazanmış, insanların örnek gösterdiği, 'normal'e uygun yaşayan biri mi sandınız? Hayır, yanıldınız. O hayatın hiçbir dalına tutunamamış, sürekli mutluluğu arayıp da bir türlü bulamayan ve babasını kaybettikten sonra iyiden iyiye hayattan kopan hatta artık intiharı bile düşünen 'bir küçük çocuk'. Kendi isteğiyle girdiği akıl hastanesinde kendinde bir yaşama isteği fark etti. Evet, hastaları mutlu etmek onu da mutlu ediyordu. Ona göre iyileşmek önce anlamaktı. Biri birine yardım etmek istiyorsa onu anlamalıydı. Ölmek isteyen bir insan olarak girdiği akıl hastanesinden, insanların ölmemesi ve yaşarken mutlu olması için çabalayacak biri olarak çıktı. Patch Adams artık ne olması ve ne için yaşaması gerektiğini biliyordu. O bir hekim olacaktı. Bir hekim olup hastalarıyla birlikte gülecekti. Bu kadar ipucu yeterli. Gerisini izleyip kendi gözlerinizle görmelisiniz. Patch Adams Hangi Türde Bir Film Ve Ne Anlatıyor? 1999 yılında gösterime giren ve ABD yapımı olan bu film her ne kadar komedi dalında değerlendirilse de çok önemli öğretici öğeler içermekte. Hekimlik mesleğini ve hekimliğin bir meslekten daha çok 'sanat' olma halini zekanın en kibar yanlarıyla irdeleyip insanlara gösteriyor. Yaşanmış gerçek bir yaşam hikayesine Robin Williams, 'Patch Adams' karakteriyle birlikte can veriyor. Filmin yönetmenliğini Tom Shadyac, müziğini ise March Shaiman yapıyor. Bütün hekimlerin, hekim adaylarının hatta sevgiyle iyileştirmenin gücünü görmek isteyen herkesin mutlaka izlemesi gereken bir başyapıt. Herkese keyifli seyirler diliyorum. Filmin Künyesi Yönetmen: Tom Shadyac Senarist: Patch Adams , Muureen Mylander , Steve Oederk Oyuncular: Robin Williams,Monica Potter, Philip Seymour Hoffman Türü: Komedi Süresi:115 dakika Dili: İngilizce"} {"url": "https://sinirbilim.org/pedallamak-kalbi-iyilestiriyor/", "text": "Pedallamak Kalbi İyileştiriyor Rutin olarak ev iş arası bisiklet sürenlerden misiniz? Kalbiniz rahat olabilir çünkü Harvard Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmada düzenli bisiklet kullananlar, bisiklete binmeyenlere göre kalp hastalıklarına daha az yakalandıkları görüldü. Amerikan Kalp Birliğinin en önemli yayınlarından olan Circulation'da 1 Kasım 2016'da çok önemli bir rapor yayınladı. Bu raporun içinde 50-65 yaş arası 45,000 Danimarkalı yetişkinle yapılmış çalışmada, 20 yıllık izlemede, bisiklete binenlerin kalp hastalığı riski binmeyenlere göre %15 daha az bulunuyor. Araştırmacılar, haftada en azından 30 dakika bisiklete binmenin bile kalbi koruduğunu söylüyor. İleri Okuma: Bisiklet Sürmenin Yararları Haftada 30 Dakika Pedallamak Yeterli Bir diğer çalışma da, Amerikan Kalp Birliği Dergisi'nde Kasım 2016'da yayınlanmıştır. Bu çalışmanın sonuçlarına göre orta yaşlı veya daha yaşlı, bisikletle işe giden İsveçli yetişkinlerin, işlerine toplu taşıma ile gidenlere göre kalp hastalıkları, yüksek tansiyon, yüksek kolesterol, diyabet riskinin daha az olduğu bulundu. Fakat bu iki çalışma bisiklet sürmenin daha az risk taşıdığını kanıtlamıyor, sadece gözlemsel olarak bulunmuş. Sağlıklı beslenme önerilerine bakacak olursak, aslında dolaylı yoldan doğru oluyor diyebiliriz. Neticede, pedallamak da bir aerobik egzersiz ve haftada 150 dakikalık egzersiz bizi hareketsiz olmaktan ve onun getirdiği obezite ile ilişkili hastalıklardan korur. İleri Okuma: Obezitenin Son 40 Yıllık Grafiği"} {"url": "https://sinirbilim.org/penis-buyutme-ameliyati/", "text": "Penis Büyütme Ameliyatı Ölüm Getirdi Ama Neden? Bazı insanlar vücutlarından memnun olmayabiliyor. Her yıl birçok erkek penislerinin küçük olduğundan yakınıyor ve bu yüzden penis büyütme ameliyatı olmak için doktorlara koşuyor. İsveç'te yaşayan 30 yaşındaki bir adam geçtiğimiz günlerde penis büyütmek için gittiği hastanede yaşamını yitirdi. Bu yazımızda penis büyütme ameliyatları nasıl yapılıyor, nedir, ne değildir bunlardan bahsedeceğiz. Bugüne kadar bu tür ameliyatlar hep güvenliydi ve hastalarda hiçbir sorun çıkmıyordu. Bu vakada ise farklı olan bir şey vardı. Journal of Forensic Sciences adlı dergide yayınlanan bir vaka çalışmasında hayatını kaybeden hastanın neden öldüğü anlatılıyor. Uzmanlara göre yağ hücreleri hastanın akciğerlerine gidiyor ve kan damarlarının tıkanmasına neden oluyor. Adli tıp uzmanları hastanın bu şekilde akciğer embolisinden dolayı hayatını kaybettiğini düşünüyorlar. Doktorlar önce penisin bağ dokusunu açarak onu uzattılar. Bu yaklaşık olarak 5 cm'lik bir uzama oluyor. Penis büyütmenin tek sıkıntılı tarafı bazı kişilerde ameliyattan sonraki birkaç ay boyunca ereksiyon kaybı veya penis uyuşukluğu görülmesidir. Penis Büyütme Ameliyatı Nasıl Oluyor? Penisin büyümesi bağ dokusunun uzaması ile oluyor. Doktorlar adamın karın bölgesindeki yağ hücrelerini penise naklediyorlar. Ancak yağ hücrelerinin bazıları ameliyat esnasında fazla dağılıyorlar ve kan dolaşımına karışıp istenmeyen yerlere gidiyorlar. Bunlardan biri de akciğerler. Yağ hücreleri kolayca yığılma yapabilen hücrelerdir. Akciğer kan dolaşımında birbirine üstüne yığılıp damarı tıkıyor ve emboliye sebep oluyorlar. Ameliyat masasında hastanın aniden kalbi duruyor. Doktorlar kalp masajı ve suni teneffüs uyguluyorlar ancak sonuç vermiyor. Vücudun bir bölgesinden yağ aldırıp başka bir yere nakletme işlemi aslında çok yaygın olarak yapılan bir yöntem. Siz de yanlış nerede o zaman diye soruyor olabilirsiniz. Örneğin, yağ aldırma işleminde yağ hücreleri bir bölgeden alınıp memelere, penise, yüze veya kalçaya eklenebilir. Estetik cerrahların çok uyguladığı bu popüler yöntemde ölüm riski yok denecek kadar azdır. Araştırmacılar bahsettiğimiz hastanın ölümünün çok nadir görülen bir komplikasyon nedeniyle gerçekleştiğini belirtiyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/perisitler/", "text": "Perisitler: Nöronlarınızın Koruyucu Meleği Beyin ve sinir sistemimizdeki kayıpların yerine koyulmasının ne kadar zor olduğuna hepimiz şahit olmuşuzdur. Ama vücudumuz hayatta kalmak için o kadar harika bir sisteme sahip ki! Nöronlardaki hasarı en aza indirgemek için nöronlarımızı koruyan yeni bir melek keşfedildi: Perisitler. USC Keck Tıp Fakültesi, Zilkha Nörogenetik Enstitüsü araştırmacıları beynin damar sisteminden, demans ve diğer hastalıkları uzak tutmak için gereken nöronları koruyan gizli bir madde keşfettiler. Perisitler Kan Akışını Düzenliyor Araştırmada insan beynini bir fare modelinde modellediler. Perisitler adı verilen spesifik hücrelere odaklanıldı ve perisitlerin beyin sağlığında daha önce bilinmeyen bir rol oynadıkları ortaya çıktı. Perisitler, beyni kirletip bilişsel gerilemeye sebep olan kan damarlarının sızması durumunda bile nöronları canlı tutan bir madde salgılıyor. Perisitler, kan akışını düzenliyor ve kan damarı duvarlarının sızdırmazlığını sağlıyor. Perisitlerin rolünü daha iyi anlamak için bilim insanları farelere, beyindeki perisitler tarafından salgılanan ve vücutta başka bir yerde bulunmayan bir protein veya büyüme faktörü aşıladı. Yapay olarak aşılanmış perisit hücreleriyle bile büyüme faktörünü koruyan nöronların ve beyin hücrelerinin ölmediğini buldular. Perisitler, Huntington, Parkinson hastalığı, felç, beyin travması ve amiyotrofik lateral skleroz gibi birçok hastalığa dahil olduğu için, daha fazla araştırma yapmak için de alan oluşturuyor. Farelerde yapılan bu yeni deney için Zilkha Nörogenetik Enstitüsü müdürü Berislav Zlokoviç, beynin kan damarlarındaki perisitleri sıfırladı. Araştırmacılar yapay olarak perisitleri çıkardıklarında, kan beyin bariyerinde hızlı bir dejenerasyon, kan akışında bir yavaşlama ve beyin hücrelerinde kayıp gördüler. Perisitler Yeni Tedavi Yöntemlerine Işık Tutabilir Bilim insanları, Alzheimer hastalığını hafıza kaybı başlamadan çok daha önce gerçekleşen bir rahatsızlık olduğunu keşfetmişti. Pek çok araştırmacı Alzheimer hastalığında beyinde biriken beta amiloid plaklara odaklanmayı bırakıp hastalığın daha önceki aşamalarını bulmayı hedefliyor. Bunlardan biri de araştırmanın sahibi Berislav Zlokoviç."} {"url": "https://sinirbilim.org/pestisitler-glifosat/", "text": "Anne Sütünde Bulunan Pestisitler Ne Anlama Geliyor? Anne, akşam yemeğinde ne var? + Çorbanın yanına patates köfte yaptım. Gelirken yoğurt al, baban da salatayı yapacak. İdeal bir akşam yemeği gibi görünüyor değil mi? Hepimiz zaman zaman anne ve babamızla bu tür diyaloglar kurarız. Yemek yemek güzel ama masamıza gelen sebze ve meyveler nasıl yetişiyor hiç düşündünüz mü? Masamızda görünmez bir tehlike var: Pestisitler! Nedir Bu Pestisitler? Pestisitler, bitkileri zararlı bitkilerden ve böceklerden koruyor ancak gıda maddeleri iyi yıkanmazsa bu pestisitler vücudumuza geçiyor. Moms Across America adlı dernek yaptığı bir araştırmada anne sütünde ve idrarında tehlikeli seviyelerde pestisit bulduğunu iddia ediyor. Moms Across America Derneği genetiği değiştirilmiş organizmaların ve pestisitlerin insan sağlığına etkileriyle yakından ilgileniyor. Amerika'nın değişik şehirlerinde yaşayan üyelerinin idrar ve anne sütünde glifosat adlı pestisitin tehlikeli seviyelerde bulunduğunu iddia ediyor. Glifosat ünlü biyoteknoloji firması Monsanto'nun Roundup adlı tarım ilacının etken maddesini oluşturuyor. Dernek tam anlamıyla bir bilimsel araştırma yapmadığını kabul ediyor. Sadece elindeki sonuçları yayınladıklarını söylüyor. Üyelerinden gelen örneklerin %30'unda glifosatın normal değer aralığının üstünde bulunduğunu gösterdi. Anne sütünde 76 ila 166 mikrogram glifosat bulundu. Bu değer olması gereken üst sınırın 760 1600 katına denk geliyor. Avrupa İçme Suyu Mevzuatı'na göre sudaki glifosat miktarı 0.1 mikrogram/Litre olmalıdır. Anne sütü için de aynı standartlar uygulanır. Sınırlı Miktardaki Verilerle Anlamlı Sonuca Ulaşamıyoruz Araştırmada öncelikle Amerika'nın çeşitli eyaletlerinden bireyler idrar ve anne sütü örneği gönderiyor. Örnekleri incelemesi için Microbe Inotech firmasıyla anlaşılıyor. Çeşitli şehirlerden toplanan 35 idrar ve anne sütü örneklerinin yanında 21 içme suyu numunesi de toplanıyor. Glifosat seviyelerini tespit etmek ve standart değerlerle kıyaslamak için ELISA adı verilen bir yöntem kullanılıyor. Dernek, tüm sonuçlarını yayınlamadı ama verilerin bir kısmını internette bulabiliyoruz. Aaraştırmanın yayınlanan verileri ile net bir yargıya varmak çok zor. Anne sütünde yapılan her 3 testin ikisi ELISA testinin ölçüm sınırları içindeydi. Bu demek oluyor ki ölçüm yöntemlerinde belirli bir hata payını hesaba katmamız gerekli. Benzer şeyler idrar testlerinde de gözlendi. Her 13 pozitif sonucun 6'sı tespit edilebilir aralığın içinde bulunuyordu. Bu Çalışmadan Ne Anlamalıyız? Yapılan analizler tam bir bilimsel araştırma niteliği taşımıyor. Farklı şehirlerdeki kadınların idrar ve anne sütündeki örneklerinde yüksek miktarlarda glifosat bulunması ilacın yerel olarak fazla kullanımıyla açıklanamaz. Türkiye'de Adana, İstanbul, Bursa, İzmir, Ardahan gibi 10 şehirdeki insanlardan alınan örneklerde fazla glifosat çıksa hepsinde yerel olarak tarım ilacı fazla kullanılmış diyemeyiz. Daha genel bir yargıya varmak gerekir. Acaba glifosat yıkamayla kolay kolay gitmeyen bir madde mi? Glifosat bilimsel literatürde hem pestisit hem de herbisit olarak tanımlanır. Pestisitler kullanım amaçlarına göre zararlı türleri ortadan kaldırmak için kullanılan ilaçlardır. Böcekler için kullanılan pestisitler insektisit , mantarlar için olanları fungisit, bitkiler için olanı herbisit olarak adlandırılır. Glifosat Ne Yapar? Glifosatın temel görevi bitkilerde 5-enolpyruvyl shikimate 3-phosphate synthase enziminin çalışmasını engellemektir. Bu enzimi durdurmak bitkilerin fenilalanin, tirozin, triptofan gibi gerekli amino asitleri üretmesini engelleyerek bitkilerin ölmelerine neden oluyor. Bitkilerin kendilerinin ürettikleri bu amino asitler hayvanlarda üretilmiyor. Hayvanlar bu amino asitleri besinler ile dışarıdan almak zorundadır. Glifosatın hayvanlarda ne gibi etkiler yarattığı henüz bilinmiyor. Literatürde yer alan araştırmaların büyük çoğunluğu glifosatın insan fizyoloji üzerindeki etki mekanizmasını aydınlatmıyor. Sadece belirli hastalıklar ile olan ilişkisine odaklanıyor. Örneğin Egberto Barbosa Parkinson hastalığı ile glifosat arasındaki ilişkiye bakmış ama herhangi bir bağlantı bulamamıştır. Araştırmalar hep böyle tehlikeli seviyelerde glifosat alındığında vücutta herhangi bir hastalığın meydana gelip gelmediğini inceliyor. Kime Güveneceğiz? Monsanto gibi biyoteknoloji firmalarının finanse ettiği araştırmalar ise ürünlerinin ne kadar güvenli ve canlı organizmalara zarar vermediğini kanıtlamaya çalışıyor. Ancak sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülen araştırmalar bunun tersini ispatlamaya uğraşıyor. Elimizdeki verilerle pestisitlerin vücuda tam olarak ne yaptığını söylemek zor. Çok daha fazla tarafsız araştırma yapmamız gerekiyor. Channa Jayasumana glifosat konusunda harika bir çalışma yaparak kurşun gibi ağır metallere bağlanabildiğini gösterdi. Glifosat bu ağır metallere bağlanarak böbrekleri yoruyor ve sonunda kronik böbrek yetmezliğine neden oluyor. Jayasumana çok güzel bir araştırma yapmasına rağmen öne sürdüğü iddialar ve glifosat-metal bileşikleri farklı araştırmalarda gözlenmedi. Jayasumana'nın çalışmasının destekçileri arasında organik tarım uygulamalarını teşvik eden Hela Suwaya adlı organizasyonun yer aldığını belirtmemizde fayda var. Pestisitler İdrarla Atılabiliyor Vücudumuza her gün yüzlerce farklı kimyasal molekül giriyor ve çıkıyor. Bunların birçoğu hiçbir etkileşime uğramıyor. Örneğin bir ıhlamur çayı içtiğinizi düşünün. Ihlamurun içindeki bazı moleküller sizi rahatlatır, gevşemenizi sağlar. Öte yandan ıhlamurun içindeki fitokimyasalların pek çoğu vücuda girdiği gibi idrarla dışarı çıkar. Böbrekler her saniye kandaki toksik maddeleri süzer ve idrar yoluyla dışarı atar. Emziren annelerde de vücuda giren kimyasal moleküller anne sütüne geçebilir. Doktorlar özellikle alkol ve uyuşturucu ile gelen maddelerin anne sütüne geçebileceğini vurgular. İdrarda tespit edilen bir maddenin yoğunluğu hem madde miktarına hem de birim zamanda ne kadar idrar üretildiğine göre değişkenlik gösterir. Acquavella ve ekibinin yaptığı bir çalışmada glifosatlı yiyecekleri tüketen çiftçilerin 3 gün sonraki idrarlarında glifosat miktarının arttığı görülmüş. Bu da demek oluyor ki glifosat idrarda tespit edilebiliyor ve bu yolla vücuttan atılıyor. Daha Fazla Araştırma Gerekli Glifosatın idrarda tespit edilebiliyor olması güzel bir gelişme olarak kabul edilebilir. Eğer idrarda fark edilmeseydi vücutta kalıcı olarak yerleştiğini düşünecektik ve bu da organlarda birikeceği anlamına gelir. Glifosatın karaciğerde veya başka organlarda birikmesinin çok kötü sonuçları olabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/peter-ferdinand-drucker/", "text": "Peter Ferdinand Drucker Peter Ferdinand Drucker 1909 2005 yılları arasında yaşamış Avusturya doğumlu Amerikan danışman, eğitimci ve yazardır. Yazdığı yazılar modern iş ortaklığının teorik ve uygulamalı temellerini atmıştır. Yönetim bilimlerine yaptığı katkılar onu iş dünyasında epey popüler hale getirmiştir. Avusturya'da Hitler yönetiminde baskı görünce İngiltere'ye kaçmış ve Londra'da ekonomist olarak işe başlamıştır. Sonrasında Amerika'ya göç etmiş ve Vermont Üniversitesi'nde siyaset ve felsefe profesörü olarak çok sayıda ders vermiştir. 1945'lerde General Motors'un çalışma ilkelerini gözlemlemiş ve bu doğrultuda 1950'de İşletme Kavramı adlı kitabını yayınlamıştır. Drucker'ın bu kitabı çok popüler olmuş ve kendisine büyük bir prestij getirmiştir. Onun en önemli yazısı Yönetim Uygulaması ise 1954'te yayınlandı. 1950'lerde Amerika'da beyaz yakalı işçi sayısı mavi yakalı işçi sayısından fazla olmaya başlamıştı, bu yüzden bu döneme bilgi çağının başlangıcı denir. Peter Ferdinand Drucker 1970'lerde modern iş dünyasında asıl sermayenin bilgi olduğunu ilk yazan kişilerden biriydi. Aynı zamanda çeşitli konularda sözleri ve tavsiyeleri de vardır. Peter Ferdinand Drucker'ın Tavsiyeleri Liderlik üzerine: Hiçbir zaman ben diye düşünme ve söyleme. Biz diye düşün ve konuş. Etkin liderler sadece organizasyonun güvenine sahip oldukları için otoriteye sahip olduklarını bilirler. Organizasyonun ihtiyaç ve imkanlarının kendi ihtiyaçlarından önce geldiğini anlarlar. Yetenek üzerine: Yönetimin iki ana görevi yeteneği çekmek ve tutmak haline geldi. Bilgi çalışanlarının birçok seçeneği var; gönüllüler olarak muamele görmeli ve yönetilmeliler. Kişisel başarı ve kişisel sorumlulukla ilgilenirler. Devamlı öğrenme ve eğitim beklerler. Saygı ve otorite isterler. Bunları onlara sağlayın. Çalışma üzerine: Sorunlara değil imkanlara odaklanın. Sorun çözümü zararı engeller, ama imkanları kullanmak sonuç üretir. Gerçek bir kriz olmadan sorunlar yönetim toplantılarında imkanlar incelenip ele alınmadıkça tartışılmamalıdır. Değişimi bir fırsat olarak kullanın ve bir tehdit olarak görmeyin. Karar verme üzerine: Her karar risklidir. Karar, kaynakları bilinmeyen ve belirsiz bir geleceği sunma taahhüdüdür. Eğer kararın gerekli olduğunu, sorunları açıkça ifade etmeyi ve doğrudan başa çıkmayı, sonunda uzlaşma yapmanız gerektiğini biliyorsanız, riskler en aza indirgenebilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/peynir-tuketimi-meme-kanseri/", "text": "Peynir Tüketimi Meme Kanseri Riskini Artırabilir Meme kanseri hem gelişmiş hem de az gelişmiş ülkelerde, kadınlarda en yaygın görülen kanser türüdür. Meme kanseri nedeniyle dünya çapında yılda 508.000'den fazla kadının öldüğü tahmin edilmektedir (Dünya Sağlık Tahminleri, DSÖ 2013). Ülkemizde ise her yıl yaklaşık 15.000 kişi meme kanseri tanısı almakta, 5,200 kişi bu sebeple hayatını kaybetmektedir. Diyetin meme kanseri riskinde önemli bir rol oynadığı bilinmektedir. Son zamanlarda birçok araştırmanın konusunu da kadınlardaki beslenme alışkanlıkları ve kanser gelişme riski arasındaki ilişki oluşturmaktadır. Newyork, Buffalo'daki Roswell Park Kanser Enstitüsü Kanser Önleme ve Kontrol Departmanı'nında görevli Dr.Susan McCann ve arkadaşları da yaptığı çalışma ile bu konuyu irdeledi. İleri Okuma: Meme Kanseri Nedir? Araştırmalara göre yüksek miktarda kaşar ve krem peynir tüketimi kadınların meme kanseri riskini artırıyor. Ancak yoğurt tüketim oranının yüksek olmasının hastalığa yakalanma riskini azaltabilir. McCann çalışmasında 2003-2014 yılları arasındaki meme kanserli 1,941 ve sağlıklı 1,237 kadının verilerini inceledi. Tüm kadınlar, her ay tüketilen toplam süt ürünleri ve bireysel günlük süt ürünleri miktarını ayrıntılı olarak anlatan bir gıda tüketim anketi doldurdu. Çok Yoğurt Tüketenlerin Meme Kanseri Riski Daha Düşük Çıktı Araştırma ekibi, kişiler arasındaki yaş, vücut kitle indeksi , menopoz durumu, ailesel yatkınlık gibi risk arttırıcı etkenleri sınıflandırdıktan sonra toplam süt tüketimi yüksek olan kadınların meme kanser riskini %15 daha düşük buldu. Kanser riskindeki bu azalma, öncelikle yüksek yoğurt alımıyla ilişkiliydi. Yüksek miktarda yoğurt tüketen kadınların meme kanseri gelişme riskinin %39 daha düşük olduğu bulundu. Bununla birlikte özellikle kaşar peyniri ve krem peynir gibi yüksek peynir tüketen kişilerde ters ilişkili olarak meme kanseri riski %53 artmıştı. Süt ürünlerinin meme kanseri riskini nasıl etkilediğini daha iyi anlamak için daha fazla çalışma yapılması gerekiyor, ancak araştırmacılar mevcut bulgularının yapılacak çalışmalara ışık tutacağına inanıyorlar. Kanser Önleme ve Kontrol Departmanı Başkanı Dr. Christine Ambrosone, Diyetin tüm kanserlerin % 30'undan sorumlu olduğu düşünülürken, daha fazla araştırmanın bu hastalık için riski azaltmak adına hangi gıdanın en değerli olduğunu daha iyi anlamamıza yardımcı olacağını umuyoruz diyor. Hazırlayan : Serap Kaya Kaynaklar - https://www.roswellpark.org/media/news/dairy-intake-may-impact-risk-breast-cancer-reports-roswell-park-team - World Health Organization Cancer Country Profiles,Turkey, 2014."} {"url": "https://sinirbilim.org/phineas-gage-vakasi/", "text": "Phineas Gage Vakası: Sinirbilimde Bir Dönüm Noktası 1848 yılında Avrupa'da çıkan ayaklanmalardan Amerika da nasibini almış, iç savaş ile ülkedeki yasal kölelik kaldırılmıştı. İnsanlık adına önemli bir adımdı. 1848 yılı sadece iç savaşların değil çok önemli bir vakanın da şahitliğini yapmıştı. Takvimler 13 Eylül 1848'i gösteriyordu. 25 yaşındaki Phineas Gage her sabah olduğu gibi erkenden kalkmış kahvaltısını yapmış. Yorucu bir güne başlamak için mesai saatini bekliyordu. Gage düzenli, atletik yapılı, nezaketli, disiplinli ve etrafındaki insanlar tarafından sevilen biriydi. A.B.D. Vermount Eyaletindeki Cavendish yakınlarında Rutland ve Burlington demiryollarının yapımında ustabaşı olarak çalışıyordu. Konsantrasyonu yüksek olması gereken bir iş yapıyordu. Gage ve ekibi barutla kayaları parçalıyordu. Gage'in görevi kaya parçasının gövdesine delik açtıktan sonra fitili, kumu ve barutu doldurup bu karışımı uzun bir levye yardımıyla sıkıştırmaktı. Tam da o anda arkadan biri seslenince dikkati dağıldı ve barut bir anda yüzünde patladı. Bu patlamanın şiddetiyle 6 kilo kütlesinde 1 metreden uzun çapı 3,5 santimetre olan demir levye elinden fırladı ve sol yanağından girip, kafatasını alttan delip beyninin ön tarafına yakın olarak kafatasının üst tarafından dışarı çıktı. Gage patlamanın tesiriyle 30 metre ileriye savruldu. Etraf kan ve beyin parçalarıyla doluydu. Arkadaşları telaşlandı ve Gage'i hemen kağnı arabasına taşıyıp, Dr. John Harlow'un muayenehanesine doğru yola çıktılar. Phineas Gage Herkesten Sağlam Raporu Almıştı Phineas Gage hayattaydı, bilinci açıktı, hatta kağnı arabasına götürülürken kimsenin yardımı olmadan yürüyerek gitmişti. Doktor John Harlow, Gage'e ilk müdahelesini yaptı. Kemik parçalarını yerine yerleştirdi. Yaranın üzerine ıslak tampon koydu ve bandajlarla kapattı. Gage kazadan birkaç gün sonra enfeksiyon kaptı ama hastalığı atlattı. Sonrasında onu Boston'da muayene eden bir başka doktor sağlam raporu vermişti. Peki, gerçekten sağlıklı mıydı? Phineas Gage sol gözünü kaybetmiş olması dışında bir ayda kendini toparlamış ve normal hayatına devam ediyordu. Fakat kişiliğinde önemli değişimler olmuştu. Düzensiz, saygısız,küfür eden etrafında ki herkesi rahatsız eden, evine gitmez kiliseye uğramaz, alkol alan, etik kuralları çiğneyen biri haline gelmişti. Yeteneklerinden bir şey kaybetmemişti. Fakat etrafındaki insanlara küfür etmesi, kaba davranışlarda bulunması işten atılmasına sebep olmuştu. Farklı işlerde çalışmak istedi. At çiftliği, sirklerde çalışmaya başladı disiplinsiz davranışları, tutarsızlığı hiçbirine izin vermiyordu. Artık Gage eski Gage değildi. Olayın üzerinden 12 yıl geçmişti. Zaman zaman bayılmalar yaşıyordu. 1861 yılında bilincini yitirmesine sebep olan şiddetli epileptik kasılmalar sonucunda yaşamını yitirdi. 2001 yılında California üniversitesindeki araştırmacılar Gage'in anatomi müzesinde bulunan beynini tomografi yardımıyla incelediler. Yapılan çalışmalar sonucunda beynin prefrontal korteksinin zarar gördüğünü gözlemlediler. Prefrontal korteks kişilik ve sosyal davranışlarla ilgili olan bölgedir sonucuna ulaştılar. Phineas Gage bu bölgenin hasar alması sonucu son 12 yılını çok zor bir şekilde yaşamıştı. Fakat yaşananlar çok kötü olmasına rağmen bilim açısından önemli bir vaka olmuştu. Bu vaka prefrontal korteksin kişiliğe katkıda bulunduğunun ortaya çıktığı ilk vaka olarak kabul edilmiştir. Dr. John Harlow'u eleştirmeden önce tarihlerin 1848 yılını gösterdiğini unutmamamız gerekmekte. Beyin görüntüleme teknolojisinin gelişmediği dönemlerde Phineas Gage vakasının yıllar sonra aydınlatılmasına çok şaşırmamamız gerekiyor. Dr. Harlow'un tuttuğu notlar 20 yıl sonra Massachusetts Tıp Derneği'nin dergisinde yayınlandı. Bu notlar Phineas Gage vakasının çözümünde önemli katkılar sundu. Yeni Bulgular Yeni Soruları Doğuruyor Bu vaka yeni bir soruyu karşımıza getiriyor. Beyinde oluşan bir tümör veya travma gibi hasarlar duygularımızı yönlendirebilir mi? Son zamanlarda nörohukuk gibi bir alan karşıma çıkmakta. Günümüzde beyin görüntüleme teknikleri çok önemli boyutlara ulaştı. Yapılan araştırmalarda sapkın davranışlara sahip insanların çoğunda beynin ön kısmı düzgün çalışmıyor. Yine yapılan araştırmalar psikopatların aynalama sistemlerinin doğru çalışmadığını gösteriyor. Yani empati yetenekleri yok denecek kadar az. Bu insanları hücrelere atmak onların daha kötü bir hale gelmesine sebep olabilir. Düşünsenize bir suçlunun beynini inceliyorsunuz gördükleriniz kişinin hem suçlu hem hasta olduğunu gösteriyor. Peki, hukuk burada nasıl bir karar vermeli?"} {"url": "https://sinirbilim.org/pickwick-sendromu/", "text": "Pickwick Sendromu ...Bay Lowton, kapı açıldığında, paspasın üzerinde inanılmaz ölçüde şişman, gözleri yarı kapalı ve neredeyse ayakta uyuklayan bir gençle karşılaştı... Charles Dickens, 1836 Charles Dickens' in 1836 yılında henüz 24 yaşındayken yazdığı 'The Pickwick Papers' adlı romanı okursanız, kitaptaki kırmızı suratlı sürekli sarhoş gibi dolanan şişman karakter 'Fat Boy Joe' ile ilgi çokça betimlemeye rastlarsınız. Nitekim sürekli yemek yiyen ve günün her saatinde ve her durumda sürekli uykuya dalan Joe , günümüzde kendi adıyla anılan sendromun ilk kayıtlı örneğidir. Pickwick sendromu, tıbbı adıyla Tıkayıcı Uyku Apne Sendromu, en sık görülen uyku apnesi tipidir. Üst solunum yolunun tamamen veya kısmen tıkanıklığı ile kişinin uyku sırasında solunumunun durmasına neden olur. Uyku esnasında yüzeyel veya duraklatılmış solunum ataklarıyla karakterizedir, ancak çabaya rağmen kişide ciddi bir oksijen açlığı oluşur. Pickwick Sendromu Hayat Kalitesini Düşürüyor Pickwick Sendromu toplumda %1-5 oranında görülmektedir. Hastaların tipik şikayetleri horlama, uyku sırasında tanık olunan solunumun durması ve gündüz aşırı uyku halidir. Daha çok baş-boyun bölgesiyle ilgili sorunlar bu tabloya yol açar. Bu hastaların birçoğunu ise obez ve çok alkol tüketen erkek populasyonu oluşturur. Charles Dickens'in romanında bahsettiği Şişman Joe'da tüm özellikleriyle bu sendromun tipik bir örneğidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/pinositoz-sozluk/", "text": "Pinositoz Hücre zarında özelleşmiş bir yolla büyük parçacıkların hücre içine alınmasına endositoz denir. İki tür endositoz vardır: Pinositoz ve fagositoz. Pinositoz, hücre dışı sıvı içeren çok küçük veziküllerin hücre içine alınmasıdır. Fagositoz bakteri, hücre ya da doku yıkımı sonucu oluşan parçalar gibi büyük partiküllerin hücre içine alınmasıdır. Suda çözülen maddelerin alınması pinositoz olarak adlandırılır. Pinositoz işleminde hücre dışı sıvı küçük damlacıklar halinde hücre içine alınır. Bu sıvı içinde çözünmüş maddeler de; düşük molekül ağırlıklı besinler, aminoasitler, glikoz, vitaminler ve diğer maddeler sıvıyla birlikte hücreye alınır. Maddeler fagositozda olduğu gibi lizozom enzimleri ile parçalanır. Pinositoz Çok Hızlıdır Pinositoz çoğu hücre zarında sürekli görülür ancak bazı hücrelerde çok hızlı olabilir. Örneğin makrofajlarda dakikada toplam hücre zarının %3'ü veziküller halinde hücre içine alınabilir, pinositik veziküller çok küçüktür, çapları genellikle 100-200 nanometre arasındadır, bu nedenle ancak elektron mikroskobunda görülebilirler. Pinositoz, çok büyük moleküllerin hücre içine girebilmesinin tek yoludur, örneğin proteinlerin çoğu bu yolla hücre içine alınır. Veziküller Kullanılır Bu tür moleküllerin hücre zarıyla temaslarının artması pinositik vezikül oluşumunu artırır. Pinositik veziküllerin oluşma hızı bu tür moleküler zarın dış yüzüne değince artar. Bu moleküller genellikle absorbe edilecek proteine-reseptöre bağlanır, reseptörler hücre zarının dış yüzeyinde kaplı çöküntü yoğunlaşmış olarak bulunurlar. Bu ceplerin hücre içine bakan bölümünde clathrin adı verilen bir fibriler protein aktin ve miyozin gibi kontraktil bir ağ oluşturur. Protein molekülleri reseptörlerine bağlandığı zaman zarın yüzey özellikleri, tüm cebin hücre içine doğru çökmesine neden olacak biçimde değişir. İçe çöken cebin çevresindeki proteinler, az miktarda hücre dışı sıvıyla birlikte reseptöre tutunan proteinlerin etrafının sarılmasını sağlar. Hemen ardından, zarın hücre içine alınan kısmı hücre yüzeyinden koparak hücre sitoplazmasına pinositik vezikül olarak katılır."} {"url": "https://sinirbilim.org/plasebo-etkisi/", "text": "Plasebo Etkisi Beyin Gücüyle Kanserle Mücadele Etmek Sizce sahip olduğumuz beynin sınırları neler? Ya da daha net ifade etmemiz gerekirse beynimiz ne kadar güçlü? Bu soruları şimdilik bir kenara bırakarak kısa bir anektodla başlayalım. Olay Amerika'da bir demiryolu işçişi Nick'in başından geçmekte. Nick her zaman yaptığı gibi eyaletler arasında et taşımak için kullanılan soğuk hava deposu olan vagonlardan birinde temizlik için giriyor. Temizliğin bitmesine yakın bir zamanda elektrik arızası yüzünden soğuk hava deposu kitleniyor. Kitlenen kapıların ardından Nick, yaşadığı her şeyi oradaki bir kağıt parçasına yazıyor. Bizler zaten olayın büyük bir kısmını yazılanlardan öğreniyoruz. Nick şöyle yazıyor, ilk mesajı çok önemli Biraz sonra burada donarak öleceğim ve devam ediyor Soğuktan donarak öleceğimi, kızlarım beni bir daha asla göremeyecek, birazdan mesai saati bitecek ve kimse burada olduğumu hatırlamayacak, Kimsenin beni kurtarmasına imkan yok. Yavaş yavaş parmak uçlarımın donduğunu hissediyorum, kanım çekiliyor ve çok üşüyorum. cümleler bu şekilde devam ediyor ve bir yerde bitiyor Nick soğuktan donarak ölüyor. Cesedi tam iki gün sonra bulunuyor. Buraya kadar her şey normal gözükmekle birlikte bilim adamlarının ilgisini çeken asıl olay ise otopsi raporlarından sonra gelişiyor. Otopsi raporu bir insanın soğuktan donarak öldüğü bilgisini verirken şaşırtıcı olan o gün soğuk hava deposu olarak kullanılan o vagonun aslında elektrik arızasıyla sigortalarının attığı ve soğutucu motorların da aslında çalışmadığıdır. Havanın soğuk ama bir insanı öldürecek kadar soğuk olmadığı gerçeği Nick'i hayatta tutmaya yetmiyor. Bu hikaye birçok kaynakta farklı şekillerde anlatılmış özellikle denizci mi yoksa trende mi çalıştığı konularında çeşitli farklı fikirler olsa da önemli olan ana fikir. Sadece bu örnekten yola çıkarak beynimiz son derece güçlüdür, birçok şeyi başarır. Önermesini destekleyemeyiz. Bu yüzden plasebo tanımı yapmak ve bir dizi örnek vererek önermenin doğruluğuna sizin karar vermenizi istiyorum. Plasebo Ne Demek? Plasebo kelimesi Latince'de hoşnut etme anlamına gelir ve tanım olaraksa: plasebo etkisi birey üzerinde uygulanan sahte bir tedavinin fiziksel ve psikolojik etkileriydi. Yazının ilerleyen kısımlarında plasebo etkisine örnekler verilecektir. Kanser ise hücrelerde standart durumun dışında olan durumlarda veya hücreler ölmeye başladığı zaman ortaya çıkan anormal hücre büyümeleridir. Genetik aktarımlar ya da yaşam stili kanserin nedeni olabilir. Grip aşısını ilk defa olan bir birey hemşire tarafından iğne büyüklüğünün ve aşının standart aşılardan daha fazla acıtabileceğini söyledi geçmişte daha önce aşı deneyimi olmayan birey aşıyı çok acı verici buldu ve birkaç gün ağrı hissetti. Migren hastası olan 66 kişiye migren atakları için Maxalt adında bir migren ilacı ya da plasebo etiketli ilaçlar almaları istendi. Fakat önemli bir nokta var ki bazı haplar plasebo bazılarıysa Maxalt olarak etiketlenmişti ama etiketlemeler rastgele yapılmıştı. 66 kişiden ilaçsız ağrı yoğunluğu ve ilacı aldıktan sonraki ağrı yoğunluklarının şiddetinin ölçülmesi istendi. Etki değerlendirilmesinde Maxalt olarak etiketlenen hapın etkisi en yüksekken, plasebo en düşüktü fakat ilginçtir ki plasebo olarak etiketlenen Maxalt'ın etkisi Maxalt olarak etiketlenen plasebo ile yaklaşık aynı miktarda rahatlamaya sebep olduğu gözlemlenmiştir. Anti epilepsi katılan hastaların % 0 19'u plasebo yanıtı incelendiğinde alışılmış nöbet sıklığında %50 oranında azalma olduğu görülmüş. Bunca deneyin sonuçlarıyla alakalı olan etik tartışmalarını siz okuyucularımıza bırakıyorum. Sizce madem migrende de hatta Parkinson'da kullanılabiliyor o zaman neden kanseri tedavi etmede kullanılmasın ki? Donan adam hikayesini hatırlarsınız düşünce gücü ile kendi yaşamını direkt etkileyebiliyorsa bir insan düşünce gücüyle kendini tedavi edemez mi? Öncelikle bilmemiz gereken önemli bir nokta var ki plasebo klinik deneylerde sürekli kullanılan bir tedavi değildir. Standart tedaviler kullanılmadığında ya da duruma göre standart tedavilere ek olarak kullanılmaktadır. Yaşlanan hücreler zamanla ölürler ve yeni hücrelerin yerlerini alırlar aynı durum hasar görmüş hücreler için de geçerlidir fakat her zaman ölmezler bazen alışılmışın dışında çoğalabilirler, immün sistemin kontrolden çıkabilirler. Normal hücrelerin yerini kanser hücrelerinin alma süreci karsiogenez olarak adlandırılır. Tümörlü kanserler bulundukları doku ve organlara zarar vermelerinin yansıra yakınındaki doku ve organlara zarar verebilir kanser hücreleri ve normal hücreler arasındaki farkı daha iyi anlamanız için aralarındaki farklı bazı örnekler vermek istiyorum: Programlanmış hücre ölümleri dediğimiz yani apoptoz vücudun gereksiz veya hasarlı hücreleri yok etme sürecindeki sinyalleri kelimenin tam anlamıyla yok sayarlar. Kanserli hücreler bağışıklık sistemini kendisine saldırmak yerine kendisini koruması için ikna edebilir. Normal hücrelere göre çok hızlı büyürler. Hatta o kadar hızlı büyürler ki normal hücreler gibi özelleşemezler bile. Makalenin en başında da belirttiğimiz gibi plasebo kanserin çözümü olabilir mi? Yapılan çalışmalarda Ağrı şiddetinde ve / veya ağrı kesici alımında belirli bir azalma görülmüştür. İştah Kanada'daki Alberta Üniversitesi'nde bir gıda bilimcisi olan araştırmacı araştırmacı Wendy Wismer yaptığı araştırmada 18 gün boyunca her gün THC hapı alan kanser hastalarının yüzde 73'ü, plasebo alan hastaların yüzde 30'una kıyasla, gıda için artan bir takdir bildirdi. Çalışma, THC alan hastaların yüzde 64'ünün, plasebo alanların yüzde 50'sine kıyasla iştah artışı bildirdiğini söyledi. THC, delta-9-tetrahidrokanabinol anlamına gelir. Araştırma sonunda THC alan hastalarla plasebo alan hastalarla kıyaslandığı zaman kilo alma durumlarında bir farklılık görülmemiştir fakat THC alan hastalar %55'inin yemeklerinin tadının ilaçtan dolayı daha iyi olduğunu belirtmiştir fakat plasebo alanların %10'unda benzer bir cevap görülmüştür. Ayrıca THC alan hastaların %55'inin tuzlu yiyeceklerin tadının daha iyi olduğunu söylerken plasebo alan hastalarda bu şekilde bir yanıt görülmemiştir. Psikolojik durum Bu hastalarda anksiyete ve depresyonu değerlendirdiğimizde psikolojik olarak yaşadıkları durumda iyileşmeler olduğunu söyleyebiliriz. Bu hastalara yapılan Hamilton anksiyete ölçeğinde de plasebo etkisinden önceki duruma göre çok daha iyi sonuçlar görülmüştür. Kansere bağlı yorgunluk Harvard Tıp Fakültesi'nde Uyku Tıbbı Anabilim Dalı'nda öğretim üyesi ve Pediatri Yardımcı Doçenti olan Eric Zhou hem 8 günde hem de 22. günde, plasebo alan grubun kansere bağlı yorgunluğu önemli ölçüde iyileştirdiğini, kontrol grubunun yorgunluğunun sabit kaldığını bildirmiştir. Tümör yanıtı Bu konuyu değerlendirmeden önce sizinle kısa bri anektod paylaşmak istiyorum: Doktorlarının Bay olarak adlandırdığı bir adam. Wright lenf düğümlerinin kanserinden ölüyordu. Turuncu boyutlu tümörler boynunu, kasıklarını, göğsünü ve karnını işgal etmişti ve doktorları mevcut tüm tedavileri tüketmişti. Yine de, Los Angeles California Üniversitesi'nden psikolog Bruno Klopfer'in 1957 tarihli İnsan Kanserinde Psikolojik Değişkenler başlıklı raporuna göre, Bay Wright Krebiozen adlı yeni bir antikanser ilacının kendisini iyileştireceğinden emindi. Bay Wright yatalaktı ve ilk enjeksiyonunu aldığında her nefes için savaşıyordu. Ancak üç gün sonra, ünitenin etrafında neşeyle dolaşıyor, hemşirelerle şakalaşıyordu. Bay Wright'ın tümörleri yarı yarıya küçülmüştü ve 10 günlük tedaviden sonra hastaneden taburcu edildi. Ve yine de hastanede Krebiozen verilen diğer hastalarda herhangi bir iyileşme görülmedi. Ancak sonraki iki ay boyunca, Bay Wright, Krebiozen'in etkinliğini sorgulayan basın raporlarından rahatsız oldu ve bir nüksetme yaşadı. Doktorları ona yalan söylemeye karar verdiler: ilacın geliştirilmiş, iki kat etkili bir versiyonunun ertesi gün geleceğini söylediler. Bay Wright kendinden geçmişti. Doktorlar daha sonra ona ilacın tek bir molekülünü içermeyen bir enjeksiyon yaptılar ve o geçen seferden daha fazla iyileşti. Kısa süre sonra hastaneden semptomsuz çıktı. İki ay sonra, Krebiozen'in değersiz olduğunu ortaya çıkaran raporları okuduktan sonra günler içinde ölene kadar sağlıklı kaldı. Yaptığım birçok araştırmadan yola çıkarak söyleyebilirim ki maalesef kanser hastalarına verilen plasebolarda tümör yanıtının gözle görülür anlamlı yanıtla karşılaşılmamış. Bu konuda ilerleyen yıllarda çok daha fazla araştırma yapılmalıdır."} {"url": "https://sinirbilim.org/plasebo-iyilesmeye-inanmak/", "text": "Plasebo: İyileşmeye İnanmak 8. yüzyıl Batı Avrupası'nda cenazelerde dini bir ritüel olarak katolik kilisesi tarafından okunan ilahiler İncil'deki 116. mezmur ile başlar ve şöyle der: Plasebo domino in regione vivorum . Burada bahsi geçen plesebo ibranice Zebur'da geçen ethalech kelimesinden İncile çevrilmiştir . Plasebo, latince placera kelimesinden köken almakta ve memnun edeceğim/hoşnut edeceğim anlamına gelmektedir. Yüzyıllarca tanrıyı hoşnut etmek için kullanılan bu ifade zamanla bilim dünyası tarafından sahiplenilmiş ve ilaç yerini tutan yöntemler anlamında kullanılmaya başlamıştır. İlk defa 1811 yılında Quincy Tıp Sözlüğü'ne girmiş: Hastayı iyileştirmekten çok memnun etmeye yarayan tedavi yöntemleri olarak tanımlanmıştır.1 Brody (1982) plasebo etkisini 4 başlık altında toplamıştır - Bir tedavinin özgül etkileri dışında kalan özgül olmayan etkileri, - Biyomedikal açıdan etkisiz bir ilacın ürettiği tedavi edici etki, - Bir ilaca yüklenilen ama onun farmakolojik özelikleriyle açıklanamayan tedavi edici etki veya yan etki, - Tüm tedavilerde ortak olan etki. Ancak ünlü sosyolog John Forrester (1997) plaseboya deneye dayalı bilimsel tıbbın savlarının test edilmesine yarayan bir ilaç şeklinde sadece sağlık bilimlerine özgü kısıtlı bir anlam yüklememiştir. Forrester için plasebo etkisi, güç ilişkileriyle de bağlantılıdır. Ona göre hekimlik mesleğinin rolü ve hekimin hastasının daha iyi hissetmesini sağlama gücü de plasebo etkisinde rol oynamaktadır. Forrester, plasebo etkisi üzerine birçok çalışma yapmış olan Spiro'ya (1986) dayanarak yalnızca hekim-hasta ilişkisinin değil, son zamanlarda yüksek teknolojinin büyüsünün de plasebo etkisi içine katılması gerektiğini söylemektedir. Plasebo Yüzlerce Yıldır Araştırılıyor M.S 129-199 tarihleri arasında yaşayan Galen terapötik başarıyı belirtilerin %60 oranında organik değil, psikolojik olmasına bağlamaktaydı. M.S 1493-1541 yılları arasında yaşamış Paracelsus bitkilerin şekillerine ve renklerine bakarak tedavi edici etkilerinin belirlenebileceğine inanıyordu. Akciğere benzer yaprakları nedeniyle ciğerotu bitkisinin verem tedavisinde, sarı bitki özü nedeniyle kırlangıç otunun safra ve karaciğer hastalıklarının tedavisinde kullanılabileceği sonucuna varmıştı. Eski Çin'de kullanılan 2000 kadar ilacın tamamının hastalığa özgü etkilerinin olmadığı sonradan anlaşılmıştır. Tarih boyunca özellikle ağrı tedavisi üzerine yapılmış pek çok plasebo denemesi kayda geçirilerek günümüze ulaşmıştır. Bunlar arasında belki de en çarpıcılarından biri Amerikalı bir anestezi uzmanı olan Henry Beecher'ın çalışmaları. İkinci Dünya Savaşı sırasında cephede cerrahlık yapan Beecher, morfin stokları tükenince ilginç bir şey yaptı. Ameliyat ettiği hastalara morfin yerine morfin olduğunu ima ederek tuzlu su enjeksiyonları vermiş ve hastalarının ağrılarının azaldığını görmüştür. Plasebo Nelerden Etkilenir? İlginçtir ki plasebonun etki derecesi belirleyen bir çok unsur var. Örneğin; ciddi bir işlem olan cerrahi girişimlerin plasebo etkisi de bir o kadar fazla. 1950'lerde yapılan bir çalışma, sahte ameliyatların da plasebo etkisi yaratabildiğini kanıtladı. O zamana dek kalp damar tıkanıklığında LIMA ameliyatı denen bir yöntem sıklıkla uygulanıyordu. Ameliyat olan hastaların çoğunun ameliyat sonrası göğüs ağrısı şikayetlerinin azalması tıp dünyasında bu ameliyatın oldukça etkin olduğunu düşündürüyordu. Ancak bu inanışa rağmen bu ameliyatın etkinliğinden şüphe duyan bir grup hekim iki ayrı çalışma yaptı. Bu çalışmada hastalar iki gruba ayrıldılar. Bir gruba klasik LIMA ameliyatı yapılmasına rağmen, ikinci gruba ameliyat yapılmadı. Ancak hastaların ameliyat olduğunu sanmaları için anestezi verildi. Hasta bayılınca normal LIMA ameliyat yerine denk gelecek yerde, cilt üzerine bir kesi yapılıp dikiş atıldı. Böylece, uyanan hastalar kendilerinin de LIMA ameliyatı geçirdiklerini sanacaklardı. Her iki çalışmanın sonucunda, ameliyat olan hastalarla olmayan hastalar arasında hiç bir fark gözlenmedi. Her iki grupta da göğüs ağrısı şikayetinin aynı oranda azaldığı bulundu. Akkumbens Çekirdeği ve Dopamin Bu etkinin nasıl oluştuğu henüz tam anlamıyla açıklanamamış olsa da, beynin akkumbens çekirdeği denen bölgesinden dopamin salınımı sonucu ödül mekanizmasını harekete geçirdiği düşünülmektedir. Bu teori plasebo etkisinin farklı çevresel koşullarda, farklı ırklarda neden farklı sonuçlandığını açıklar niteliktedir. Nitekim aynı toplum yapısında bile ilacı veren kişinin otoritesi, ilacın iyileştirici özelliklerine olan inancı, ilacın rengi, fiyatı ve ambalajının görünümü , ilacın vücuda veriliş yolu plasebo etkisinin sonuçlarını değiştirmektedir. Blackwell ve ekibi 1972 yılında yaptıkları bir deneyde, gönüllü üniversite öğrencilerini ders dinlemeden önce 2 gruba ayırdı ve bir gruba pembe, diğer gruba mavi tablet verdi. Sonrasında bu tabletlerin konsantrasyon artıran ilaçlar olduğunu söyledi. Dersin ardından, öğrencilerin dikkatini ölçen testler uyguladıklarında tablet renkleri ile sonuçlar arasında bağlantı keşfedildi; pembe tablet alan öğrencilerin dikkat seviyesi, mavi tablet alanlarınkinden daha yüksek çıktı. Kültürel olarak pembe rengin daha uyarıcı, mavinin ise daha sakinleştirici etkisi olması sonuçları etkilemişti. Benzer şekilde, sakinleştirici bir ilaç olan oksazepamın endişe giderici etkisinin, yeşil renkli olduğunda sarı renkli olduğundakinden daha yüksek olduğu bulunmuştur. Plasebo Yanıtı Nasıl Artırılabilir? Davranışçı ekonomi alanında çalışan Dan Ariely, 2008 yılında yaptığı bir deneyde, gönüllülere yapay ağrı verdikten sonra C vitamininden ibaret plasebo hapları 2 gruba dağıttı. Birinci gruba tabletlerin tanesinin 2,5 dolar olduğunu, diğer gruba ise tanesinin 10 sent olduğunu söyledi. Tahmin edebileceğiniz gibi 2,5 dolarlık tableti alan hastalar aldıkları ilacın etkinliğinin daha yüksek olduğunu ve ağrıyı daha iyi tedavi ettiğini söylemişti. Ayrıca yeni çıkan ilaçların plasebo etkisi, piyasadakilerden daha fazladır. 1975 yılında Moerman piyasaya yeni bir ülser ilacı olan simetidini sürdü ve etkinliğini %80 olarak ölçtü. 1994 yılında yeni bir ülser ilacı olan ranitidin ortaya çıktığında Moerman daha önce %80 etkin bulunan simetidin ilacının etkinliğinin %50'ye gerilediğini bulmuştu. Hastaya yapılan girişim ne kadar acılı ve ciddi ise, plasebo yanıtının da o kadar kuvvetli olduğu birçok çalışmayla gösterildi. Zaten toplumumuzun serumun iyileştirici gücüne olan inancı ve iğne olmadan iyileşemeyeceği düşüncesi de bu savı destekler nitelikte. Plasebonun etkisinde bu kadar bahsettikten sonra kullanımı hakkında ne düşünmeliyiz? Gerçekte tıbbın içinde plasebonun yeri nerede? Plasebo Etik İlkelere Aykırı mı? Bu sorulara cevap verebilmek için plasebonun farmakodinamik etkisini tartışmak gerekir. Yapılan bir çok çalışma gösterdi ki; plasebo uygulaması sonrasında gözlemlenen iyileşme genelde öznel ve bu iyileşme hali etkin maddeyle tedavi edilen hastalara göre çok daha kısa sürmektedir. 2011 yılında The New England Journal of Medicine dergisinde yayınlanan ve astım tedavisinde plasebonun etkisini inceleyen çalışma 39 gönüllü ile gerçekleşti ve tedavide albuterol denen sprey formunda bir astım ilacı, içeriğinde etkin madde olmayan plasebo bir sprey ve sahte akupunktur tedavisi uygulandı. Sonuçlar oldukça ilgi çekiciydi. Çift kör deneyde hastaların akciğer işlevleri ve öznel iyilik halleri karşılaştırıldı. Akciğer fonksiyonlarının ölçümü için FEV1 testi tercih edildi. Deneyde hastalara birer hafta arayla bu tedavi yöntemleri karışık sırayla uygulandı. Her bir tedaviden sonra hastalar, şikayetlerindeki iyileşmenin albuterol , plasebo sprey ve gene bir plasebo olan akupunktur tedavisinden sonra hemen hemen aynı oranda olduğunu beyan etti. Ancak karşılaştırılan FEV1 değerleri öznel ifadeleriyle uyuşmuyordu. Her üç yöntemden önceki ve sonraki FEV1 değeri değişimine baktığımızda, albuterol uygulanan hastaların FEV1 değerlerinde %20 gibi anlamlı bir artış olmasına rağmen, plasebo sprey veya akupunktur uygulanan hastaların FEV1 değerindeki iyileşme hiçbir uygulamaya tabi tutulmayan hastalara göre farklılık göstermemişti. Yani, plasebo ve akupunktur uygulanan hastalar akciğer fonksiyonlarında iyileşme olmadığı halde kendilerini daha iyi hissettiklerini beyan etmişlerdi. Fizyolojik Açıdan Bir Etkisi Var mı? Anlaşılan o ki; plasebonun sade bir hoşnutluk hali dışında pek de etkisi yok. Zaten tıbbi kullanımı birçok doktor tarafından etik ilkelere aykırı bulunmakta ve sert bir dil ile eleştirilmektedir. Yine de plasebo tarihte etkisini yeterince gösterdi. Türk tarihinde din adamı, yönetici, doktor konumuna sahip şamanların iyileştirici gücü belki toplumdaki yüksek statülerinin yarattığı güçlü plasebo etkisinden ibaret bir hoşnutluk haliydi. Belki de semavi dinlerin barındırdığı tedavi yöntemleri şifanın tanrıdan geldiği düşüncesiyle yine aynı etkiyi oluşturmaktaydı."} {"url": "https://sinirbilim.org/plastikler-enfeksiyon/", "text": "Plastikler Enfeksiyona Neden Olabilir Mi? Alışveriş torbaları, su şişeleri, soğuk meşrubat bardakları , pipetler , saklama kapları , peeling yapan yüz yıkama ürünlerindeki boncuklar ve sentetik tekstillerdeki lifler gibi örneğini arttırabileceğimiz plastik ürünler giderek daha hızlı bir şekilde piyasaya sürülüyor ve hayatımızda yer kaplıyor. Plastikler bir kez doğaya atıldıktan sonra yüzyıllarca çevrede kalabiliyor ve yavaş yavaş daha küçük parçalara ayrılıyor. Plastik parçalar 5 milimetreden küçük olduğunda ise araştırmacılar bu parçalara mikroplastik adını veriyor. Peki hayatımızın her yerini kaplayan her gün günlercesini kullandığımız plastikler bulaşıcı hastalık riski oluşturuyor olabilir mi? Araştırmacılar bu sorunun cevabını arıyor. Mikroplastikler Bulaşa Neden Oluyor Davis Üniversitesi'nden bulaşıcı hastalıklar uzmanı Karen Shapiro'nun yakın tarihli çalışmasına göre parazitler, mikroplastikler üzerinde geziniyor. Ekip laboratuvarda deniz suyu ve mikroplastik içeren cam şişelere üç parazit ekledi. Bu parazitlerin üçünün de mikroplastiklere bağlanabildiğini ve mikroplastiklere yapışan parazitlerin oranının bir hafta içinde arttığını gördüler. Doğada kabuklu deniz hayvanlarında yoğunlaştığı ve çiğ kabuklu deniz ürünleri yiyen insanları hasta ettiği bilinen bu üç parazit, karadan denize hareket edebiliyor. Parazitlerin, mikroplastikler yoluyla ne ölçüde karadan denize seyahat edebildikleri henüz belirsizdir. Fakat bu belirsizliğin giderilmesinin neden önemli olduğunu Karen Shapiro şu şekilde açıklıyor: İnsanlara veya hayvanlara yönelik risk, gerçekten de parazitlerin taşınma davranışına bağlıdır; bu nedenle, bu parazitlerin denize nasıl ulaştığının hareketini anlamanın çok kritik olduğunu düşünüyorum. Ortamdaki mikroplastiklerin solunmasının veya sindirilmesinin insanlarda enfeksiyonlara neden olan patojenlerin yayılmasına neden olduğu teorik olarak biliniyordu. Mart ayında, Çin'in Guangdong kentinde bulunan, Guangdong Teknoloji Üniversitesi Biyomedikal ve Farmasötik Bilimler Okulunda görev yapan bir araştırma ekibi, in vitro bir çalışma aracılığıyla, influenza A'nın polistiren mikroplastiği kolonileştirebildiğini ve plastik parçacığın endositozu yoluyla onu insan akciğer hücrelerine aktarabildiğini bilimsel olarak kanıtlamış oldu. Mikroplastik içeri girdikten sonra hücrenin, virüsün yayılmasını kontrol altında tutabilecek proteinleri üretme yeteneğini de engellediği tespit edildi. Avrupalı ekipler mikro ve nanoplastiklerin sağlık etkilerini anlamak için Avrupa Araştırma Kümesi adı verilen daha geniş bir mikroplastik girişiminin parçası olarak insan hücrelerinin patojen kaplı mikroplastiklere nasıl tepki verdiğini test ediyor. Henüz yayınlanmamış bir dizi in vitro çalışma, deniz ürünlerini sıklıkla kirleten bir tür olan Vibrio parahemolyticus'un mikroplastiklere bağlanabildiğini ve daha sonra mikroplastik içermeyen patojenden daha yüksek oranlarda insan mide-bağırsak hücrelerini enfekte edebildiğini öne sürüyor. İspanya'nın Zamudio kentindeki GAIKER Teknoloji Merkezi'nden toksikolog ve CUSP ekibi üyesi Alberto Katsumiti, bu çalışmanın devam ettiğini söylüyor. Katsumiti araştırma sonuçlarının mikroplastiklerin patojenlerin vektörleri olarak hareket edebildiğini gösterdiğini belirtti. Mikroplastikler Antibiyotik Direncine Neden Oluyor Almanya'daki araştırmacılar, bakterilerin mikroplastikler üzerinde ne kadar hızlı antibiyotik direnci geliştirebildiğine tanık oldu. Bir Alman gölündeki Pseudomonas bakterilerini dirençli E. coli içeren su tanklarına yerleştirdiklerinde , plastik ortamda yaşamaya kıyasla mikroplastik üzerinde yaşarken 1.000 kat daha fazla Pseudomonas bakterisi E. coli donöründen antibiyotik direnç geni aldı. Deneyi yöneten su mikrobik ekolojisti Hans-Peter Grossart, bu küçük plastik parçacıklarının gen değişimi için merkez görevi görerek dirençli bakterileri besleyebileceğini söylüyor. Bakteriler mikroplastikleri ve diğer yüzeyleri kolonileştirdiğinde, genellikle bir biyofilm oluştururlar. Komşulara yakınlık, antibiyotik direnci sağlayanlar da dahil olmak üzere, plazmit adı verilen dairesel DNA parçaları üzerindeki genlerin ticaretini kolaylaştırıyor. Berlin'deki Leibniz Tatlı Su Ekolojisi ve İç Su Balıkçılığı Enstitüsü'nden Grossart, Oldukça hızlı bir şekilde değiştirilebilirler diyor. Mikroplastiklerden Kurtulmak Mümkün Mü?"} {"url": "https://sinirbilim.org/plastikler-kalp-damar-hastaliklari/", "text": "Gıdalara Sızan Plastikler Kalp Damar Hastalıklarını Artırıyor Plastikler modern hayatın getirdiği en önemli ürünlerin başında geliyor. Evinizde, iş yerinizde kullandığınız ürünlere bir bakın. Muhakkak bir yerlerde mutlaka plastik var. Bu yazıyı yazarken kullandığım klavye bile çok büyük oranda plastikten oluşuyor. Doğru kullanımında çok yararlı olan plastikler pek çevre dostu değil ne yazık ki. Bilinçsizce çevreye atılan plastiklerin doğada yok olması yüzlerce yıl sürebiliyor ve pek çok canlıya da zarar veriyor. İnsan da plastiklerden doğrudan zarar göre canlılar arasında. Örneğin su içtiğimiz pet şişelerin içeriğinde bulunan bisfenol A molekülü eğer su içine sızarsa kalp hastalığı riskini artırabiliyor. Plastikler PXR'yi Aktifleştiriyor Amerika'da University of California'da çalışan Changcheng Zhou ve ekibinin fareler üstünde yürüttüğü araştırmada plastiklerin canlı vücuda ne yaptığı açığa kavuşturuldu. Araştırmacılar plastikleri daha uzun ömürlü yapmak için kullanılan ftalat adlı bir kimyasal plazma kolesterol seviyesini yükselttiğini keşfetti. Plastiklerle beraber vücuda alınan disikloheksil ftalat hücre içinde pregnane X reseptörüne güçlü bir şekilde bağlanıyor. Pregnane X reseptörü hücrelerin içine giren yabancı maddelere karşı çok hassas olan bir çekirdek reseptör proteinidir. DCHP önce PXR'ye bağlanıyor ve onu aktifleştiriyor. Aktifleşen PXR, DCHP'nin vücuttan atılması için sitokrom P450'nin sentezi için tranksripsiyon faktörü görevi görüyor ve sitokrom P450'nin daha fazla sentezlenmesini sağlıyor. Sitokrom P450 aslında bir enzim süper ailesidir. Bu proteinler çeşitli maddelerin oksitlenmesinden ve vücuda atılmasından sorumludur. Oksijenli solunumda da çok önemli bir rol oynarlar. Burada sitokrom P450'ler DCHP'nin hücreden atılmasında rol oynuyorlar. Ayrıca kolesterol sentezinde de bu proteinlerin ciddi bir işlevi vardır. Bu ailenin birçok üyesi kolesterol üretimini hızlandırır. Dolayısıyla DCHP'nin hücre içine girmesi kolesterol artışına yol açıyor. DCHP'nin Yan Etkileri Tam Bilinmiyor DCHP Amerika Çevre Koruma Ajansı'nın risk değerlendirmesinde bulunurken yüksek öncelik verilmesini tavsiye ettiği maddelerden biridir. Aslında DCHP'nin insanlar üzerindeki yan etkileri hakkında çok fazla bilgiye sahip değiliz. Bu tür bilimsel araştırmalar sayesinde insan vücudundaki etkileri ortaya çıkıyor. Ancak bu da çok yavaş su yüzüne çıkıyor. Araştırmacıların bu çalışması DCHP'nin ile kolesterol ve kalp hastalıkları üzerindeki etkisini gösteren ilk araştırma olma özelliği taşıyor. Gıda paketlerinden ve ambalajlardan ne kadar plastiğin besinlere sızdığını tam olarak biliyor muyuz? Bu konuda yapılmış araştırmalar ürünlerin taşınma esnasındaki sıcaklık ve basınç gibi farklı koşullarını kapsıyor mu? Eğer yiyecek ve içecekler yoluyla bu tür plastikleri vücudumuza alıyorsak bunların vücut üstündeki etkisini çok iyi tespit etmeliyiz. Zhou'nun ekibi fareler üstünde DCHP'nin etki mekanizmasını keşfederek plastiklerin kolesterol ve diğer kalp hastalıkları üstündeki etkisini daha iyi anlamamıza yardımcı oldu."} {"url": "https://sinirbilim.org/polikistik-over-sendromu/", "text": "Polikistik Over Sendromu Nedir Ve Nasıl Tedavi Edilir? Polikistik over veya polikistik over sendromu kelimelerini kadın üreme sistemi üzerine çalışmaları veya uzmanlığı olan kişiler, bunların son dönemlerde ne kadar fazla duyulmaya başlandığını bilirler. Peki, nedir bu polikistik over veya polikistik over sendromu? Aynı anlama mı gelmektedir? Polikistik over aslında bir durumdur ve kelime anlamı olarak çok sayıda kist içeren yumurtalık dokusu anlamına gelmektedir. Bu durumda polikistik over sendromu ile durumu birbirinden farklı kavramlardır. Polikistik over durumu kadının ultrasonografik yumurtalık incelemesinde, 2-8 mm çapında çok sayıda küçük yumurta kesesinin olması durumudur. Polikistik over sendromu ise üreme çağındaki kadınların korkulu rüyası haline gelen bir endokrin hastalığıdır. Sendrom; polikistik over morfolojisi, kronik yumurtlama bozukluğu ve androjen hormonlarının artışı ile karakterizedir. Başta kısırlık olmak üzere insülin direnci ve tip 2 diyabet hastalıkları ile doğrudan ilişkilidir. Fiziksel bağlantıların dışında duygusal sağlığın da birçok yönüne uzanmaktadır. PKOS'un sıklığı kullanılan tanı kriterlerine göre farklılık göstermektedir. ESHRE/ ASRM kriterlerine göre her 100 kadından 15-20'sine PKOS tanısı konmaktadır. Polikistik Over Sendromu Tanısı Günümüzde PKOS tanısı koyarken 2003 yılında Rotterdam'da ESHRE/ ASRM konferansında kararlaştırılan tanı kriterleri veya 2006 yılında AE-PCOS konferansında kararlaştırılan kriterler kullanılmaktadır. ESHRE/ ASRM , 2004 kriterlerine göre PKOS teşhisi koymak için iki parametrenin varlığının sağlanması yeterlidir: Yumurtlama düzensizliği, klinik ve/veya biyokimyasal hiperandrojenizm , polikistik over morfolojisi. AE-PCOS Topluluğu'nun 2008 yılında kararlaştırdığı kriterlere göre ise; klinik ve/ veya biyokimyasal hiperandrojenizm, yumurtlama düzensizliği ve/ veya polikistik over morfolojisi kriterlerinin sağlanması durumlarında polikistik over sendromu teşhisi koyulabilmektedir. PKOS'a Etki Eden Birçok Faktör Olabilir Polikistik Over Sendromu'nun birçok belirtisi olabilir. ABD Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığına göre şunları içerebilir; Kısırlık: PKOS'lu kadınlar düzenli veya sıklıkla yumurtlamazlar, bu nedenle hamile kalma şansları çok daha azdır. Hirşutizm: Androjen hormonu yüksekliğine bağlı olarak kadınlarda erkek tipi kıllanma meydana gelebilir. Bu durum hem fiziksel hem psikolojik olarak kişiyi kötü etkileyebilir. Kilo alımı veya şişmanlık: PKOS'un bir kadını şişman hale getirip getirmediği konusu açık değildir. Mayo Clinic'e göre şişman olmak PKOS belirtilerini daha şiddetli hale getirebilir. Seyrek, düzensiz veya eksik adet dönemleri görülmesi, Pelvik ağrısı da bu rahatsızlık için bir belirti olabilir. PKOS Genetik Kaynaklı Olabilir Nedeni tam olarak aydınlatılamamış olan PKOS'ta genetik geçişe dair bulgular gittikçe artmaktadır. Birçok çalışma otozomal olarak taşınan dominant bir durumu ifade etmektedir. PKOS bulunan ailelerde insülin direnci daha sık görülmektedir. Bu durumdan erkekler de etkilenmektedir. PKOS'lu kadınların ailelerinde beta hücresinin az çalışmasının kalıtımsal olduğu gösterilmiştir. PKOS gelişimi ile ilgili olduğu düşünülen genler; Sitokrom P450c-17a enzimini kodlayan CYP17A geni ve insülin genidir. PKOS bulunan kadınların annelerinde dislipidemi , yüksek androjen ve insülin serum belirteçleri saptanmıştır. TNF-R ve PPAR genlerinin birden fazla biçiminin bulunması durumu polikistik over sendromu ile ilişkilendirilmektedir. Polikistik Over Sendromu Ciddi Durumlara Sebep Olabilir - PKOS, bazıları ciddi olan birçok komplikasyonla ilişkilendirilebilir. - PKOS olan kadınların yarısından fazlası henüz 40 yaşına geldiğinde diyabet geliştirmekte. - Yüksek LDL kolesterol ve düşük HDL kolesterol gibi kolesterol anormallikleri görülebilir. Bu durum da kalp hastalığı riskini artırabilir. - Kalbi, böbrekleri ve beyni etkileyen yüksek tansiyon gelişebilir. - Karaciğer iltihabı - Uyku apnesi PKOS'lu kadınlarda daha yaygındır. - Anksiyete ve depresyon gelişebilir. - Endometrial kanser olarak bilinen rahim zarının kanseri görülebilir. - Gebelikte yüksek tansiyon ve diyabet gelişebilir. PKOS'un Tedavisi Mümkün Mü? Bir kadını her yönden etkileyen bir hastalığın tüm durumlarının düzeltilmesi mümkün müdür? Bu konu ile ilgili Dr. Menke, PKOS için mevcut olan tedavi seçeneklerinin bir kadının belirtilerini yönetmede etkili olduğunu ancak belirtilerin hemen ortadan kalkmadığını söylüyor. Tedavi olarak sağlıklı beslenme ve düzenli egzersiz yapmak, kilo kaybı ve diğer belirtileri azaltacak yaşam tarzı değişiklikleri sağlamak, hormon seviyelerini düzenlemek için bazı ilaçların -insülin dahil- reçete edilmesi uygulanabilir. Kilo Kaybı Sağlayarak Belirtiler Yok Edilebilir Yapılan bir çalışmada kilo alımı ile ortaya çıkabilen ve kısırlığa neden olabilen bir durum olan polikistik over sendromu nedeniyle kısır olan 6 kadın bireyin obezite cerrrahisi sonrası gebe kaldığını söylüyor. Tek çarenin ameliyat olmadığını, sağlıklı bir beslenme programı ile kilo kaybının da gebe kalma şansını artırdığı söyleniyor. Bunun yanında, kilo sağlayarak adet döngüsünün, insülin direncinin düzelmesi ve uzun dönem etkilerinde tip 2 diyabet ve kalp damar hastalıkları riskini azaltabilir. PKOS'ta insülin direnci kilit rol oynamaktadır. Bu yüzden tedavi ilk önce insülin direncini düşürmek ve ardından hormonal kontrolün sağlanması ile mümkün olmaktadır. Obeziteye bağlı insülin direnci tedavisinde sağlıklı beslenme ve kilo kaybı, düzenli egzersiz ve metformin tedavisi etkili olmaktadır. Yapılan bir araştırmada obeziteden bağımsız olarak uygulanan metformin tedavisinin kan şekerini dengelediği ve yüksek erkeklik hormonunu düşürdüğü gösterilmiştir. PKOS olan kadınların büyük çoğunluğunda metformin tedavisi ile yumurtlama fonksiyonlarının ve adet düzensizliğinin düzenlendiği gözlenmiştir."} {"url": "https://sinirbilim.org/polivagal-teori/", "text": "Polivagal Teori Vagus Siniri ve Stres Arasındaki İlişkiyi Polivagal teori 1994 yılında Chicago'daki Illinois Üniversitesi'nin yöneticisi olan Dr. Stephen Porges tarafından ileri sürülmüş bir teoridir. Bu teori vagus sinirinin organlarımızdan beynimize doğru iletilen aferent veya getirici ileti adı verilen iletilerle bağlantılı ve bunlara karşı duyarlı olduğunu öne sürmektedir. Burada bahsedilen getirici iletiler, Charles Darwin'in akciğer-kafa siniri çalışmalarından yola çıkılarak ve nöral devrelerin filogenetik gelişimine bağlı olarak uyarlanabilen tepkiselliğine bakılarak gözlemlenmiş ve kanıtlanmıştır. Porges bu teorisini hem evrimsel biyoloji hem de nörobiyoloji alanındaki gözlemlerine dayanarak ileri sürmektedir. Vagus Siniri ve Vagal Tonus Nedir? Vagus siniri otonom sinir sisteminin bir parçasıdır. Kafatasına ait sinirlerden onuncusu ve en uzunudur. Beyin kökünün medulla kısmından başlayarak boyun, göğüs kafesi ve karın doğrultusunda ilerler. İnsan vücudunda katettiği bu uzun yoldan dolayı ismi gezgin sinir olarak da geçer. İç organlarla ilgili durumlar ile kalbin, akciğerlerin ve sindirim sisteminin parasempatik kontrolü arasındaki ilişkinin anlaşılmasına olanak sağlar. Vagal tonus, vagus sinirinin aktivitesi anlamına gelir. Homeostaziyi sağlayabilmek için, merkezi sinir sistemi çevresel iletilere karşı sürekli yanıt oluşturmaktadır. Stres durumunda otonom sistemin ritmik yapısı bozulur ve bu da davranışlara etki eder. Vagus siniri periferik sinir siteminde kalp ritminin düzenlenmesi üzerine etkili olduğundan dolayı, solunumsal sinüs aritmisi parasempatik sistemin kardiyak vagus aktivitesini belirlemek için iyi bir göstergedir. Bir başka deyişle RSA, stres durumunda vagusun kalp atışını nasıl etkilediğini görmek için kullanılabilecek ölçülebilir ve müdahalesiz bir yoldur. Aynı zamanda bu yolla strese verilen tepkinin bireyler arasında nasıl değişkenlik gösterdiği de ölçülebilir. Vagus Sinirinin Anatomisi Vagus sinirinin dalları memelilerde evrimsel olarak strese farklı yanıtlar oluşturulmasında görev alır. Daha ilkel olarak kabul edilen dal immobilizasyon yani hareketsizleştirme davranışını oluşturur, daha gelişmiş olan dal ise sosyal iletişimle ve kendi kendini sakinleştirme davranışı ile ilgilidir. Bu fonksiyonlar filogenetik bir hiyerarşi içerisindedir.Daha ilkel olan sistem sadece daha gelişmiş olanın çalışmadığı durumlarda aktifleşir. Bu nöral yolaklar otonomik durumun ve sosyal ve duygusal davranışların düzenlenmisinde görev alır. Polivagal teoriye göre fizyolojik durumlar davranışsal ve psikolojik deneyimler üzerinde etkilidir. Dorsal Vagal Kompleks Vagus sinirinin dallarından biri olan dorsal vagal kompleks,dorsal motor çekirdekten köken alır ve filogenetik olarak daha eski kabul edilir. Bu kompleks aynı zamanda vejetatif vagus olarak da bilinir çünkü ilkel omurgalıların, sürüngenlerin ve amfibilerin hayatta kalma stratejileri ile ilişkilidir. Yoğun stres altındayken bu canlılar donakalma davranışı gösterirler ve bu sayede metabolik kaynaklarını korurlar. DVC normal koşullarda sindirim sisteminin kontrolünü sağlar ancak uzun süreli disinhibisyonu halinde memeliler için ölümcül olabilir, apneye ve bradikardiye sebep olabilir. Ventral Vagal Kompleks Vagusun ventral dalı ambiguus çekirdeğinden köken alır ve yanıt oluşturmanın kontrol edilebilmesi ve hızlı olması için miyelinli olarak bulunur. Bu kompleks savaş ya da kaç tepkisi ve yakınlık davranışıyla ilişkilidir. Bu davranışlar sosyal ilişki kurmayı ve kendi kendini sakinleştirme davranışını da içinde bulundurur. VVK; özofagus,bronşlar,boğaz ve yutak gibi organların kontrolünü sağlar. VVK aynı zamanda kalp üzerinde de önemli bir etkiye sahiptir. Kalbin atış hızının belirlenmesine etkisi olan vagal tonus yüksek olduğunda,dingin kalp atışı gözlenir. Bir diğer deyişle vagal tonus, kısıtlayıcı etki yapar. Vagal tonus ortadan kaldırıldığında ise kısıtlanma az olacağı için savaş veya kaç tepkisi aktifleşebilir. Bu etkilere bakılarak daha yüksek vagal tonusa sahip bireylerin daha olumlu sosyal davranışlar gösterdiği, daha düşük vagal tonusun ise merkezi sinir sistemi hastalıkları ve komplikasyonlarıyla ilişkiliendirilebileceği düşünülmektedir. Bu komplikasyonlar bireyin strese uygun yanıtı verebilme kapasitesini düşürebilmektedir. Bütün bunlardan yola çıkılarak insanlarda vagal tonusun ölçülmesi, duygudurum bozukluğu bulunan popülasyonlarda strese karşı duyarlılık ve tepkisellik açısından bir gösterge olarak kullanılabilmektedir. Polivagal Teori Neden Önemlidir?"} {"url": "https://sinirbilim.org/porfiria-aramizdaki-vampirlerle-tanisin/", "text": "Porfiria: Aramızdaki Vampirlerle Tanışın Aramızda güneşe çıkamayan, geceleri insanları avlayan, avlarının kanlarıyla beslenen ve sarımsaktan korkan vampirleri bilmeyeniniz var mı? Filmlerde gördüğünüz kana susamış yaratıkların, çocukları korkutmak için anlatılan o korkunç masalların, Drakula gibi efsanelerin hiç gerçek olabileceğini düşündünüz mü? Gerçekten de geçmişten günümüze kadar efsanelere ve filmlere konu olmuş vampirlerin, aslında porfiria hastalığından muzdarip insanlar olduğunu biliyoruz. Porfiria Nedir? Hemoglobin alyuvarlarımızda bulunan ve dokulara oksijen taşıyan yaşamımız için olmazsa olmaz bir proteindir. Hemoglobinin yapısında demir bulunan 4 tane hem halkası ve 1 tane globin proteini bulunur. Porfiria ise hem halkasının sentezlenmesinde görev alan 8 enzimin herhangi birinde eksiklik veya bozukluk olması durumunda gelişen bir hastalıktır. Adını ataklar sırasında idrar renginin koyu pembe-vişne rengine dönüşmesinden dolayı mor pigment anlamına gelen porfiria sözcüğünden alır. Felix Hoppe-Seyler tarafından bulunmuştur. Tarihte Vampirler ve Porfiria İnsan kanı içen yaratık hikayelerinin tarihi Eski Mısır'a kadar uzansa da popüler vampir mitolojisi 18. yy Slav halk hikayelerinde anlatılır. 18. yy'da porfiria hastalığı bilinmediği için, bu insanlara halk yaratık gözüyle bakıyor ve onları katlediyorlardı. Vampir hikayeleri o kadar abartıldı ki bu yüzyılda Sırbistan'ı işgal eden Avusturyalılar her ölen insan için sağlık ekibi oluşturuyor ve yaşadığına inandıkları vampirleri bulmaya çalışıyordu. 19. yüzyılın sonlarında Carmilla ve Drakula gibi romanlar, mobil, daha çok ölümsüz olan vampirleri içeriyordu.Bu yüzyıldaki vampirler ışığa hassaslardı ve sarımsaktan korkarlardı. Porfiria mı Yoksa Vampir mi Vampir hikayelerinin kökeninin bu insanlara dayandığına ilişkin teoriler hastalığın semptomlarının ve hastaların yaşam biçiminin vampirlerin yaşam biçimine benzerliğine dayanıyor. Bu hastalar verimsiz kan üretiminden dolayı hem ihtiyacını karşılamak için kan içebilirler.Genellikle genetik geçişli bir hastalık olduğu için porfirialı bir aile bireyini ısırdığında oluşan stres daha hafif seyirli olan süreci hızlandırabilir ve benzer semptomların gelişmesine neden olabilir. Böyle bir durum vampirlerin ısırarak birini nasıl vampire dönüştürdüklerini açıklayabilir. Sarımsağın içinde bulunan hastalığı şiddetlendiren bazı kimyasallardan dolayı sarımsaktan uzak durmaları vampirlerin neden sarımsaktan korktuklarına dair iyi bir açıklama getirebilir. Porfirialı insanlar yeterli hemoglobin üretemedikleri için soluk ve cansız bir görüntüye sahiptirler. Özellikle konjenital eritropoetik porfiriası olanlarda güneş ışığına karşı aşırı hassasiyet görülür. Dışarı ancak gece çıkabilirler çünkü güneş ışığında ciltte çok ağrılı, ödemli, döküntülü yaralar çıkar.Dudaklar kuruduğu ve diş etleri çekildiği için dişleri olduğundan daha sivri ve büyük gözükür. Bu kadar çok benzerlik bulunması sabah tabutunda uyuyup, geceleri avlanmaya çıkan ,ciltleri bembeyaz, koca dişli vampir hikayelerinin kaynağının porfiria hastası insanlar olduğuna yönelik teorileri destekler. Günümüzde Porfiria"} {"url": "https://sinirbilim.org/porno-izlemenin-beyne-etkileri/", "text": "Porno İzlemenin Beyne Etkileri Toplumumuzda cinsellik tabu olarak karşımızda dikiliyorken bununla ilişkili olan pornografi de aynı şekilde sıklıkla konuşmaktan kaçınılan bir konudur. Biz konuşmuyoruz belki ama dünyada her 39 dakikada bir porno filmi çekiliyor. Porno endüstrisi artık o kadar büyüdü ki CNBC'nin tahminlerine göre sadece Amerika'da 13 milyar dolara ulaştı. Genellikle görsel öğelerle izleyiciye hitap eden pornografi izleyenlerin beyninde de kaçınılmaz olarak bir iz bırakıyor. Porno Beyni Değiştiriyor mu? Dünyada pek çok üniversite pornonun beyinde nasıl bir değişime yol açtığını araştırıyor. Bunlardan bazılarını daha önceden yazmıştık. Örneğin porno izlemek boşanma oranlarını artırıyor. Amerika'da Arkansas Üniversitesi'nde yapılan bir çalışmada binlerce insan üstünde anket yapılıyor. Ankete 5698 kişi katılırken bunlardan 1681'i porno izlediğini belirtmiştir. Verilen yanıtları ve kişilerin özel hayatlarını inceleyen araştırmacılar boşanma oranının erkeklerde 5%'ten 10%'a, kadınlarda ise 6%'dan 18%'e çıktığını saptıyor. Porno izleyen kişilerde boşanma oranlarının bu kadar artması oldukça dikkat çekici bir oran. Ancak bu tür çalışmalarda kültürel farklılık büyük önem taşıdığını belirtmekte fayda var. Porno videolarının kişileri nasıl etkilediğini anlamak için öncelikle uyaranın geldiği beynin görsel sistemine bir bakmalıyız. Tahmin edeceğiniz gibi görme olayı çok karışıktır. Gözden giren fotonlar nöronlar tarafından elektriksel sinyale dönüştürüldüğünde hormonal sistemimiz, biyolojik saatimiz, frontal göz alanları gibi çok sayıda beyin bölgesi bu sinyalleri alır ve işler. Sinyallerin işlenmesi sırasında ise çeşitli duygular ortaya çıkar. Karşınıza bir anda yılan çıktığınızda amigdalanın hemen faaliyete geçip korku duygusunu oluşturur. Hem de belleğe kalıcı bir şekilde yazılan güçlü bir korku duygusu. Gökyüzünde gördüğünüz kuşlar siz de herhangi bir tepki oluşumunu tetiklemez. Porno izlemek de tam bu esnada beynin işleyişine müdahale ediyor. Porno izlerken beynin bazı kısımları kapanıyor. Neden olduğuna bir bakalım Beyin Hangi Tarafa Daha Çok Enerji Harcamalı? Beynin görsel olarak aktif iş yaptığı zamanlarda görsel bilgiyi işleyen bölgelere daha fazla kan gider. Nöronların enerji ihtiyacı için oksijen ve glikoz bu şekilde sağlanır. Bir Robin Williams filmi izlediğinizde birincil görsel korteks (V1) daha fazla kan çekiyor ama film açık saçık olduğunda beklenen olmuyor. Enerji başka bir yerde başka bir iş için daha fazla harcanıyor: cinsel uyarılma. Bir seks sahnesi gördüğünde beyin ekranın tüm ayrıntılarıyla ilgilenmiyor. İlgilendiği kısımlar belli başlı temel parçalar. Porno özünde insanın en temel dürtülerinden biri olan üreme içgüdüsünü uyandırdığı için gerçekten güçlü bir uyarandır. Görsel olarak beyne iletilen pornografik uyaranlar beynin duygusal yapısını harekete geçirir. Bir porno izlerken odanın kenarında duran çiçeğin cinsini bilmenize gerek yoktur. Odak noktası genelde tam ortadadır. Anksiyete ve Uyarılma Arasındaki Denge Hollanda'da Groningen Tıp Merkezi'nde çalışan araştırmacılar anksiyete ve uyarılma arasındaki duygu dengesine bakıyorlar. Limbik sistem anksiyete halinde veya uyarılmış halde bulunabilir. Araştırmacı Gert Holstege bu noktada önemli bir tespit yapıyor. Beyin iki durumdan birinde bulunabilir, ikisinde de bulunmayabilir ama hem anksiyete hem de uyarılmış halde bulunamaz. Ekip orgazm esnasında beyinde anksiyete ile ilgili bölgelerin çalışmalarını durdurduklarını belirtiyor. Bu durum aynı zamanda cinsel isteğin az olmasının neden yüksek anksiyete ile bağlantılı olduğunu da açıklayabilir. Anksiyete orgazmı baltalıyor. Bir sahnede tehlike arayarak çevredeki görsel ayrıntılara odaklanırsanız uyarılmanız zorlaşır. Bu yüzden beyniniz porno izlerken dikkat dağıtıcı ayrıntıları görmenizi engeller. Çok tehlikeli durumlarda içinde bulunduğunuz durumdan başka hiçbir şey düşünemezsiniz, buna cinsel arzular da dahil. Türünüzü devam ettirmeden önce kendiniz hayatta kalmak zorundasınız. Cumartesi akşamı eve gidiyorsunuz, eşinize güzel bir hediye almışsınız ve gece için kafanızda müstehcen senaryolar kuruyorsunuz. Bir anda karşınıza sizi ısırmaya çalışan bir köpek çıktığında beyniniz tüm senaryoları siler ve savaş ya da kaç tepkisini başlatarak sadece tehlike uyaranına odaklanır. Üreme ve Cinsellik En Temel İçgüdülerimizden Biri Beyin görüntüleme çalışmaları cinsel içerikli resimler karşısında hangi bölümlerin aktif hale geldiğini hangilerinin ise susturulduğunu daha iyi görmemizi sağlıyor. Holstege katılımcılara cinsel içerikli resimler gösterdiğinde birincil görsel korteksin baskılandığını keşfetti. Doğrudan görme duyusuna hitap eden bir uyaran görsel korteksi uyarması gerekirken tam aksine baskılıyor! Bu aslında bize üremenin ve cinselliğin ne kadar temel bir içgüdü olduğunu gösteriyor. Ekip 12 sağlıklı, menopoz öncesi, heteroseksüel kadında yaptıkları çalışmada her bir kadına üç video seyrettirdi. Kadınlar cinsel istek ve uyarılmada menopoza bağlı değişimlerden korunmak için doğum kontrol hapı kullanıyordu. Pozitron emisyon tomografi olarak bilinen beyin görüntüleme tekniği ile her bir videodan sonra katılımcıların beyinlerinin nasıl tepki verdiği ölçüldü. PET'in çok avantajlı bir yönü var. Beyinde hangi bölge aktifleşiyorsa dakikalar içinde tespit edebiliyor ve bize gerçekçi sonuçlar veriyor. Katılımcılara izletilen videolardan biri Karayip Adaları'ndaki deniz yaşamını anlatan bir belgeseldi. Diğer iki video ise pornografik öğeler içeriyordu. Videolardan birinde ön sevişme ve kadının elle uyarımı gösterilirken diğerin oral seks ve vajinal birleşme odaklıydı. Bu konuda yapılan önceki araştırmalar yoğun cinsel birleşmenin gösterildiği videoların ön sevişme konulu videolara nazaran daha güçlü bir fiziksel uyarılma yarattığını gösteriyor. Porno Videoları Görme Merkezine Giden Kan Akışını Azaltıyor Ekibin yaptığı PET taramasında da yoğun erotik videoların -sadece yoğun erotizm içeren videolar- görsel kortekse giden kan akışında azalmaya neden olduğunu ve görsel korteks faaliyetinin azaldığını gösteriyor. V1 bölgesi hala aktif ama gerektiği kadar! Porno izlemenin haricinde bu etkinin görüldüğü başka işler de var. Örneğin bir araştırmada video izleyen katılımcılardan sözcükleri hatırlamak gibi görsel olmayan bazı işleri yapmaları istendiğinde görsel kortekse (V1) giden kan akışında hemen azalma oluyor. Çalışmadan elde edilen sonuçları yorumlarken beyne giden kan akışında artma veya azalma olmadığının altını çizelim. Beyninizi ne kadar çalıştırdığınızın ne kadar enerji harcadığı ile bir ilişkisi yoktur. Zaten nöronların harcadıkları enerjinin çoğu sadece iyon dengesi için kullanılır. Örneğin, Na/K pompası nöronlarda enerjinin 70%'ini harcar. Beyin bölgeleri arasında ciddi bir rekabet vardır. Belirli bir miktar kan gelir ve bu kan en çok ihtiyaç duyulan bölgeye aktarılır. Cinsel içerikli sahneler izlerken beyin cinsel uyarılmayı artırmak için görsel kortekse giden enerjiden tasarruf yapıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/pozitif-dusunce-demans-riskini-azaltiyor/", "text": "Pozitif Düşünce Yaşlılıkta Demans Riskini Azaltıyor Halk arasında bunama olarak bilinen demans yaş ilerledikçe herkesin düşünmesi gereken bir sağlık sorunudur. Hepimizin başına gelebilir. Ailesinde demans hastası olan kişiler daha büyük risk altındadır. Bunun en büyük nedeni APO geninin 4 varyantıdır. Bu gene sahip kişilerin demansa yakalanma riskinin daha yüksek olduğunu biliyoruz. Ama korkmayın demansa karşı savunma silahlarımız da var. Bunlardan biri de pozitifi düşünce! Enflasyon bir türlü düşmüyor, stagflasyon başlamış. Dolar almış başını gidiyor. Ülkemiz çok zor zamanlardan geçiyor ama sakın karamsarlığa kapılmayın. Karamsarlık sizi daha fazla üzmekten başka bir işe yaramayacak. Hayata olumlu bakmaya çalışın çünkü hayata olumlu bakmak sandığınızdan çok daha etkili bir araç. Pozitif düşünce tek başına beyninizi korumaya yardımcı oluyor ve demans riskinizi azaltıyor. Katılımcılar 4 Yıl Takip Edildi Amerika'da Yale Üniversitesi Halk Sağlığı Merkezi'nde çalışan bilim insanları 4765 kadın ve erkek üzerinde ciddi bir araştırma yürüttüler. Tüm katılımcılar 60 ila 72 yaşlarında demans riski bulunan kişilerden oluşuyordu. Araştırmanın başlangıcında tüm gönüllülerin bellek ve matematik testlerindeki başarısı ölçüldü. Yapılan genetik testlerde de katılımcıların %26'sı APOE4 geni taşıyordu. Bir sonraki aşamada katılımcıların iyimserlik ve kötümserliklerini ölçen bir anket uygulandı. Çalışmanın başlangıcında tüm katılımcılara bir puan verildi. Bu puanlar onların ne kadar fazla pozitif düşünce sahibi olduğunu, hayata ne kadar pembe gözlüklerle baktığını gösteriyordu. Anket uygulandıktan sonra gönüllüler 4 yıl boyunca takip edildi ve sonra tekrar merkeze çağrıldı. Şimdi sıra 4 bilişsel işlevlerin 4 yıl öncesine göre ne durumda olduğuna gelmişti. Pozitif Düşünce APOE4 Genini Yeniyor APOE4 geni taşımayan katılımcıların bilişsel işlevleri ve beyin fizyolojileri incelendiğinde sadece %2.6'sının demansa yakalanma riski olduğu görüldü. Pozitif düşünce yerine hayata daha karamsar bakan kişilerde bu risk %4.6'ydı, neredeyse iki katı. 4 yılın sonunda APOE4 geni taşıyanlarda da hayata karşı iyimser olanların demans riski %2.7 iken kötümserlerin %6.14'tü. Sayılar size küçük görünebilir ama demansın onlarca etkeni vardır. Bu çalışmada sadece pozitif düşünce ile demans riski arasındaki ilişki incelenmiş ve bu bile çok ciddi sonuçlar ortaya koymuştur. Yale Üniversitesi'nde yapılan bu çalışma da itibarlı bir dergi olan Plos One'da yayınlandı. Her Şeyin Başı İnflamasyon Araştırmacılar sonuçlara baktığında şaşırdı çünkü genetik olarak dezavantajlı olan kişilerde bile pozitif düşünce demans riskini azaltmış, bilişsel işlevlerin azalmasını önlemişti. Hayata karşı olumlu tavır alan kişilerin beyni karamsarlara kıyasla daha iyi çalışıyordu. Bunun en büyük sebebinin stres seviyesinin azalması olduğu düşünülüyor. Pozitif düşünce beyindeki stres düzeyini azaltarak inflamasyonu mümkün olduğunca düşük mertebede tutuyor. Az inflamasyon da nöronların daha az yıpranmasını ve demans riskinin azalmasını sağlıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/pozitron-emisyon-tomografisi-pet/", "text": "Pozitron Emisyon Tomografisi Pozitron emisyon tomografisi vücuda verilen pozitronların yaydığı radyasyonun vücut hücreleri tarafından emilmesi ile vücudun fizyolojik görüntüsünü çıkarmaya yarayan tekniktir. Kanseri yenmiş hastalarda kanserin nüksedip nüksetmediğini anlamaya yarayan en etkili yöntemdir. PET taramasında hasta radyofarmasötik bir ilaç verilir. Bu ilaç içeriğinde bulunan radyoaktif madde pozitronlarını sürekli vücuda yayılır ve pozitronlardan yayılan radyasyon hücreler tarafından emilir. Hücrelerin emdiği radyasyon miktarı PET cihazı tarafından ölçülür ve veriler bir bilgisayara aktarılır. PET'te gama ışınları kullanılır."} {"url": "https://sinirbilim.org/prader-willi-sendromu/", "text": "Prader-Willi Sendromu Olan Hastalarda Hiperfaji Gelişimi Prader-Willi Sendromu Nedir? Neredeyse hemen hemen tüm bilim severlerin bildiği gibi biz 'normal' insanlarda 22 çifti otozom, bir çifti eşeysel kromozom olmak üzere toplamda 46 tane kromozom bulunur. Kısa olan kromozom kol p, kısa kol ise q-kol olarak adlandırılır. Peki genetik bilgimiz bizlere nasıl aktarılır? Evet, biricik anne ve babamızdan. Genomumuzda bulunan her bir genin biri anneden bir diğeri ise babadan gelmek üzere 2 kopyası biz 'normal' insanlarda mevcuttur. Peki bu kopyalardan bir tanesinin eksikliği durumunda ne gibi sorunsallar ortaya çıkar? Bazı genetik hastalıklar; Prader-Willi sendromu bunlardan biridir. 1956 yılında, ilk kez İsviçreli doktorlar Andrea Prader, Alexis Labhart ve Heinrich Willi tarafından tanımlanan bu sendromun sebebi 15. Kromozomda meydana gelen q11-q13 'te bölgesel delesyon ya da fonksiyonel olarak bir inaktiflik durumudur. Sendromun %70'i paternal kaynaklı olarak bilinmektedir. Her 1/15.000 oranında görülen bu nadir sendromun başlıca semptomları: fiziksel, zihinsel ve davranışsal bağlamda ciddi anormalilerdir. Bunlar şu şekilde özetlenebilir; zayıf kaslar, iştah bozukluğu, büyümede gecikme, kısa boy, zeka geriliği, motor kortekste gecikmeler, kognitif becerilerde problemler, obsesif kompulsif davranışlar, uyku bozuklukları, cinsel gelişimde anormaliler , hiperfaji arzusu vb. semptomun henüz bulunmuş bir tedavisi yoktur ama belirti görülen insanlarda yaşam kalitesini iyileştirebilmek adına erken tanı ciddi önem arz etmekte. Kesin tanı koymak için, erken dönemde kromozom analizi yapabilmek adına FISH ve DMT gibi genetik testler uygulanır. Prader-Willi sendromu belirtilerinin hepsi yaşamsal fonksiyonların devam ettirilebilmesi için ciddi risktir fakat çocuklarda 2-3 yaş döneminde yeme davranışındaki bozukluk neticesinde gelişen hiperfaji arzusu şiddetli bir obeziteyle sonuçlanır ve ne yazık ki bu durum zamanla ölümcül bir evreye taşınabilir. Hiperfaji Nedir? Hiperfaji ya da bir diğer ismiyle polifaji, vücutta çok hızlı bir şekilde yemek alımına yol açan güçlü bir açlık hissidir. Bu nedenle çoğunlukla obezite gibi yeme davranışıyla ilişkili bazı kalıtsal hastalıklarla birlikte tanımlanır. Hiperfaji durumu genellikle vücutta anormal glikoz seviyesi olarak tanımlanan hiperglisemi ve hipoglisemi sonucu olarak ortaya çıkar. Bu nedenledir ki sağlıklı insanlarda bile aşırı yemek yeme dürtüsüne bağlı olarak hiperfaji gelişebilir. Aşırı miktarda yemek yeme davranışını yeme patolojisinin ciddiyeti boyunca incelersek eğer şöyle bir sıralama ortaya çıkar; anormal seviyede yemek yeme, fizyolojik açlık, yemek yeme üzerindeki kontrol kaybı, tıka basa yeme ve son olarak da yemek yeme açlığının en şiddetli seviyesi olan hiperfaji. Peki hiperfaji yalnızca bilişsel bozukluk ile ilişkili sendromlarda mı ortaya çıkar? Hayır. Literatürde hali hazırda birçok hiperfaji modeli geliştirilmiştir; glukokortikoid fazlalığı, hormonal dengesizlikler bunlardan yalnızca bir kaçıdır. Peki bu açlık-tokluk dengesinin kurulamaması devamında hiperfaji gelişimi beynin hangi bölgesi ile ilişkilidir? Evet.. PWS sendromları beynin muhtemelen hipotalamus bölgesi ile ilişkili. Beynimizin bu özelleşmiş bölgesindeki bir bozukluk, tokluk dürtüsünde bozulmaya devamında ise oburluk ile sonuçlanıyor. Çünkü birçok bilim severin de bildiği gibi, Hipotalamus, beynin tabanında bulunan ve açlık ve tokluğun düzenlenmesi, vücut ısısı, ağrı, uyku-uyanıklık dengesi, sıvı dengesi, duygular ve doğurganlık dahil olmak üzere birçok vücut işlevinde hayati rol oynayan özelleşmiş küçük bir endokrin organdır. Muhtemelen hipotalamustan kaynaklanıyor dedik çünkü her ne kadar Hipotalamik disfonksiyonun PWS semptomlarına yol açtığına inanılsa da Prader-Willi sendromunda görüldüğü gibi bir genetik anormalliğin hipotalamik disfonksiyona nasıl neden olduğu bilim insanlarınca henüz netliğe kavuşturulmuş bir durum değil ne yazık ki."} {"url": "https://sinirbilim.org/pragmatizmin-yeni-icadi-karanlik-kaliplar/", "text": "Pragmatizmin Yeni İcadı: Karanlık Kalıplar Geçtiğimiz yirmi yıl içinde herhangi bir üyeliğinizi iptal etme cüretinde bulundunuz mu? Cüret kelimesini kasten seçtim çünkü abonelik sistemi ile çalışan her şirket üyeliğinizi iptal etmenizi istemiyor fakat yasa gereği bir çıkış yolu sunmak zorundalar. Burada dikkat edilmesi gereken nokta ise sunmanın betimlenmemiş olması ve betimlenmemiş bir detayı, hiçbir firma gümüş tepside sunmaz. Pragmatizmin yükselişi ile rekabet arttı ve haliyle tüketicilere daha iyi ürünler sunulmaya başlandı. Fakat ürünleri iyileştirmenin bir araştırma geliştirme maliyeti vardı ve bunu telafi etmesi gereken demografi belliydi. Bu ilerleme fiyatlara yansıdı. Belli bir süre sonra pragmatizmin duayenleri insanlara tek seferde ciddi bir miktar para harcatmanın zorlaştığını fark etti ve abonelik sistemi doğdu. Abonelik sisteminin ardındaki düşünce ise basittir, insanların uğraşacağı süre ile bu uğraşı karşılığında elde edecekleri miktar arasındaki uçurumu büyütmeye dayalıdır. Hayatımızdan bir örnekle açıklamama izin verin. Bir hizmete aylık oldukça cüzi bir miktar karşılığında üyesiniz, artık neredeyse hiç kullanmamanıza rağmen iptal etmeye üşeniyorsunuz. Üşenmenizi meşru kılan kendinizce geçerli bir sebebiniz de var, az önce geçen cüzi kelimesi. Aylık hesabı yıla oranlama ihtiyacı durmadan konuyu geçiyorsunuz ve abonelik, kredi kartı ekstrenizin derinliklerinde kayboluyor. Abonelik sisteminin mantığı tütün ve kişisel bakım ürünlerine uygulandığında ciddi bir başarı yakalaması bahsettiğimiz duayenlerin dikkatinden kaçmamıştır. Günümüzde ise benzer iş modelleri hemen hemen her sektörde gözlemlenebilir. Şimdi nispeten daha yakın zamanda sükse yapmış bir sektöre bakalım, kullanıcı arayüzü tasarımı. Girdiğimiz her site, indirdiğimiz her uygulama bizden bildirim izni ya da üyelik ister hale geldi. Buraya kadar itiraz edilecek bir durum yok, etkileşime geçtiysem etkileşimde kalmak istemem tamamen doğaldır. Sorun etkileşimden çıkmak istediğimiz an başlamaktadır. Yukarıda verdiğimiz uçurum örneğini buraya da uygulamak mümkün, üye olma kolaylığının bedelini üyelikten çıkarken öderiz. Her sitenin bu yöntemi uyguladığı bu dönemde parmakla göstermeyi doğru bulmuyorum ayrıca hemen hemen her sitede aynı muamelenin gösterilmesi örnek vermeyi yersiz kılıyor. İsim yapmış herhangi bir şirketteki aboneliğimizi iptal etmeye kalkıştığımızda piksel duvarlara kafamızı çarpıyoruz. Ya ulaşılması imkansızdan hallice bir köşeye saklanmıştır ya da fazladan bir şeyler yapmanız gerektiği konusunda sizden ricacı olacaklardır. Kuytu köşe numarasını çerez, bildirim, gizlilik ayarlarında da görebilirsiniz. İçgüdüsel olarak tıklayacağımız yerde, tıklamamızı istedikleri tuş olur. En azından bizi herhangi bir köpek değil de Pavlov'un Köpeği yerine koyuyorlar. Reklamları geçmek de eşit derecede yorucu bir süreçtir, yanılgı ve hayal kırıklığı içerir. Trajedinin komediye dönüştüğü kısım ise yasal süreçte gizlidir. Kullanıcı yanıltıcı böyle yöntemleri tanımlamanın zorluğu ve yapılan tanımların kapsayıcı olmaması, şimdilik böyle kalpazanlıkları meşru kılmaktadır. Saman altından kullanıcıları, sitenin istediği yoldan gütme yöntemlerine dark patterns adı verilmiştir . Metinsellik için bunlara karanlık kalıplar diyelim. İnsanların aciliyet duygusundan faydalanma yöntemleri birer karanlık kalıptır ve birçok çeşidi vardır. Bir rezervasyon sitesindeki tüh, az önce tükendi yazısı, rastgele çıkan bir arkadaşlık isteği, isteğe bağlı seçeneklerin zorunlu gösterilmesi ve niceleri bir tür manipülasyondur. Yakın geçmişteki belli başlı gelişmeler toplumu bu konuda farkındalığa itmiştir. Zuckerberg'in Senato'da yargılanması, WhatsApp'ın yeni kullanıcı sözleşmesi, arkadaşınızla konuştuğunuz bir şeyin reklam olarak önünüze çıkarılması gibi. Akademik anlamda da mevcut çalışmaların, günümüz koşullarında sentezi ile doğru yolda adımlar atılmaktadır. Pavlov, Freud ve birçok saygın bilim insanının çalışmaları karşılaştığımız bu etik sorunsalına ışık tutmaktadır. Uzun bir zaman alacağı kesin gibi duran yasal adımlar atılana kadar biz kullanıcıların yapabileceği şeyler maalesef sınırlıdır. İçgüdüsel hareketlerimizi denetim altında tutmak, ki beynin yürütücü işlevlerini geliştirdiği kanıtlanmıştır , ve sürekli refleksif davranmamak başlıca hedefimiz olmalıdır. Evet, müşteri hizmetlerinde sadece gerçek bir insan sesi duymak için verdiğimiz çaba can sıkıcıdır fakat gösterilen muameleyi uzaktan değerlendirdiğimizde bize aslında tek bir seçenek sunulduğunu görürüz, kolumuzu kaptırmamak için el dahi vermemek. Kurumsallığı korumak için çıkarılan 0850 ile başlayan numaralardan çağrı gelince rahatsız olmamız, kurumsallık kavramı ile kurumsallıktan beklentimiz arasındaki uyuşmazlığı göstermektedir. Telefon başında o an cidden yardıma ihtiyaç duyanların çektikleri çilenin kaynağının, çözüm sunanlar olduğu unutulmamalıdır. Müşteri olarak bize değerli diye hitap edilmesinin nedenleri belki de düşündüğümüz kadar masumca değildir. Hizmet almaya çalıştığımız kurumlardan, hizmete en çok ihtiyacımız olduğunda robotik seslerde yanıt almamız nüfus artışının iletişim ile doğru orantılı olmadığını gözler önüne sermektedir. Günümüzde yollarda 30 yaşını devirmiş arabalar görmek sıra dışı değildir. 2050 yılında, bu yıl üretilmiş arabaları görüp görmeyeceğimizi düşünmek sıra dışı olmamalıdır. Benzer bir yaklaşımla, yetkili servisi aramadan sorunlarımızı çözebildiğimiz zamanın üzerinden kaç yıl geçtiğini düşünmek de..."} {"url": "https://sinirbilim.org/prebiyotikler-stresle-bas-etmede-yararli-olabilir/", "text": "Prebiyotikler Stres ile Baş Etmede Yararlı Olabilir Probiyotiklerin artık 'bakteri' oldukları konusunda hemfikiriz. Peki ya prebiyotikler? Prebiyotikler, yulaf, kuşkonmaz ve kuru baklagiller gibi birçok bitkisel kaynaklı olan, sindirilemeyen besinlerdir. Probiyotik bakteriler, prebiyotikleri yiyerek beslenirler. Belli tip bakteriler ayrıca anne sütünde bulunan bir prebiyotik olan laktoferrin ile de beslenirler. Prof. Monika Flesher'in tarafından yayınlanan Frontiers in Behavioral Neuroscience dergisindeki makalede, prebiyotiklerin düzenli kullanımının mikrobiyatadaki yararlı bakterilerinin artabileceğine ve stres dolu olaylardan sonra normal bir uyku örüntüsü sağlayabileceği bulunmuş. Deneyde, prebiyotik katkılı ve katkısız diyetlere sahip 2 grup fareye, birkaç hafta stres uygulanmış. Sonunda, prebiyotik katkılı diyet uygulanan farelerde, mikrobiyata bozulması görülmemiş ve ayrıca kontrol grubuna göre daha sağlıklı bir uyku düzeni sağlanmış. Peki bu insanlar için de geçerli mi? Uzmanlar şimdi bunu araştırıyor fakat birçok bitkide bulunması ve etkili olan özellikleri için denemeye değer."} {"url": "https://sinirbilim.org/prefrontal-korteks/", "text": "Prefrontal Korteks: Beynin 1 Numaralı CEO'su Prefrontal korteks beyinde frontal lobun ön kısmında yer alan serebral korteks bölgesidir. Bu bölge serebral korteksin sınıflandırılmasında kullanılan Broadmann alanlarından pek çoğunu içine alır. Beynin en önemli bölgelerinden biridir. Çok sayıda görevi vardır. Kişiliğin belirlenmesi, karar verme, sosyal davranışları düzenleme, düşünme mekanizması ve hafıza süreçleri bunlardan bazılarıdır. Bu bölgenin temel görevi amaçlarımız doğrultusunda düşünce ve davranışlarımızı yönlendirmektir. Prefrontal Korteks Ne İş Yapar? Prefrontal korteksin temel görevi idari işlevlerdir . Adından da anlaşılabileceği gibi bu bölgenin en bilinen işlevi beyni ve vücudu idare etmesidir. İyi ve kötü, güzel ve çirkin, geçmiş ve gelecek arasında farkı hep bu bölge sayesinde anlarız. Örneğin, evde süt bittiğinde süt almak için markete gitme fikri prefrontal kortekste oluşur. Markete git ve süt al. Buradan çıkan emir premotor kortekse gider ve markete gitme eylemi başlar. Eylemlerimizin sonuçlarını tahmin etme temel olarak prefrontal korteksin görevidir. Bu sayede sosyal normlara göre davranırız ve normal oluruz. Hiç kimse süt almaya çırılçıplak bir şekilde gitmez dimi? Markete emekleyerek giden kimseyi de görmeyiz. Aradığımız süt markasını hangi markette, ne kadarlık fiyata bulabileceğimizi de az çok tahmin ederiz. Tüm bunların arkasında prefrontal korteksimiz görev alır. Beyin Bölgeleri Sürekli İletişim Halindedir Beyindeki bütün bölgeler birbirleriyle ilişkilidir. Nöronların birçoğu o kadar gelişmiş bir ağa sahiptir ki, bir nöron 10.000 nöron ile sinaps kurabilir. Prefrontal korteks çok yüksek bir bağlantı yapabilme kapasitesine sahiptir. Beynin idari bölümü olduğu için pek çok bölgeyle doğrudan iletişim içindedir. Bunlar arasında diğer kortikal alanlar, korteks altı beyin bölgeleri ve beyin sapı yer alır. Örneğin dorsolateral prefrontal korteksin en çok bağlantı kurduğu birimler dikkat, biliş ve hareketlilik ile ilgili beyin bölümleridir. Buna karşın ventral bölüm duyguları işleyen alanlar ile etkileşim halindedir. Aslında prefrontal korteksin görevlerini yazmaya kalksak bir kitap olur. Sadece bu konu üzerine yazılmış birçok kitap var. Uyurken, uyanırken, uyanıkken beynin bu kısmı her daim çalışır. Örneğin uykuda prefrontal korteksin ortasında yer alan medyal bölümü yavaş uyku dalgaları üretir. Talamus ile prefrontal korteks arasında yavaş dalga salınımı gerçekleşir. Delta ve teta dalgaları uykunun non-REM bölümünde belleğin pekiştirilmesinde büyük rol oynar. Yaşlanmayla beraber insanlarda prefrontal atrofi olmaya başlar. Bu yüzden yavaş dalgaların da miktarı azalır ve unutkanlıklar başlar. Atrofi belirli bir organ veya dokunun hacimce küçülmesidir. Maymunlarda yapılan araştırmalarda antipsikotik madde kullanımının da prefrontal atrofiye neden olabileceği bulunmuştur. Sağlıklı kişilerde uykunun 3. ve 4. evresinde yavaş uyku dalgaları oluşur. Bu beyin dalgaları ile hipokampüste kodlanan bilgiler serebral kortekse aktarılır. Yaşlı kişilerde yavaş uyku dalgalarının yeterli miktarda olmaması kısmi unutkanlığa neden olabilir. Bu kişiler çoğu zaman eski bilgiler değil, yeni öğrenilen bilgileri hatırlamada zorluk yaşar. Dikkat ve Bellek Mekanizması Prefrontal korteksin dikkat ve bellekte rol aldığı onlarca yıldır biliniyor. Ancak belleğin düzenleme, yönetme süreçlerinde mi yoksa depolama kısmında mı görev aldığı henüz tam olarak bilinmiyor. Bazı araştırmacılar prefrontal korteksin kısa dönem hafızada rol aldığını söylüyor. Korteksin bu bölümünün bir depolama alanı olarak kullanılabileceğini belirtiyorlar. Bu konuda bazı kanıtlar var ama kısa dönem hafızanın beyin sapı çevresinde depolanabileceğini gösteren bulgular da var. Örneğin, dorsolateral prefrontal korteksi hasar görmüş bazı hastaların kısa dönem hafızalarının iyi çalışmadığı görüldü. Baddeley 1986 yılında çalışma belleği kavramını öne sürdü ve teorisinin merkezine de prefrontal korteksi oturttu. Nöropsikolojik bulgulara göre prefrontal korteks bazı durumlarda sadece çalışma belleğini yürütüyor. 1990'lı yıllarda insan olmayan primatlar üstündeki araştırmalar ile bu teori herkes tarafından kabul edildi. Bir konuya odaklanıp yoğun bir şekilde çalışıyorken bunu prefrontal korteksimize borçluyduk. Buradaki nöronlar diğer beyin bölgeleriyle ne kadar senkronize ve etkili çalışırsa odaklandığımız konuyu anlama ve belleğe aktarma süreci de o kadar başarılı olur."} {"url": "https://sinirbilim.org/probiyotik-nedir/", "text": "Probiyotik Nedir ve Sağlığımızı Nasıl Etkiler? Son yıllarda bir probiyotik, prebiyotik furyası aldı başını gidiyor. Sağlığınız ve bağırsak sisteminizdeki bakteriler için herkes probiyotikleri tüketmeyi öneriyor. Ancak bir durup düşünelim ve sorgulayalım. Probiyotik nedir? Probiyotikler sağlığımız için gerçekten bu kadar faydalı mı? İki farklı çalışma probiyotiklerin sanıldığı kadar çok faydası olmadığını ortaya çıkarıyor. Vücudunuza aldığınız her faydalı bakteri hemen bağırsaklarınıza yerleşip size hizmet etmeye başlamaz. Birçok kişi antibiyotik aldıktan sonra bağırsak florasını tekrar düzenlemek için probiyotiklere yükleniyor. Ancak bu uygulama yarardan çok zarar getirebilir. Kimisi yoğurdun içinde tüketiyor, kimisi hap şeklinde tercih ediyor. Nasıl olursa olsun probiyotikler günden güne popülaritelerini artırıyorlar. Probitotik nedir ne değildir bilmeden herkes kafasına göre kullanıyor. Probiyotiklerin amacı sindirim sisteminde sağlıklı bakterilerin yerleşmesini sağlamaktır. Bu şekilde bakteriler ile sağlığı iyileştirmek ve hastalıkları engellemek hedeflenir. Her şey beklendiği gibi gidip probiyotikler hedefi on ikiden vurabilecekler mi? Probiyotik Nedir ve Ne Kadar Etkilidir? Weizmann Bilim Enstitüsü'nde Eran Elinav bilimsel kanıtlara itibar etmemizi söylüyor. Probiyotikler konusunda da her kafadan bir ses çıkmaması gerekiyor. Uzmanlar çıkarları doğrultusunda değil kanıtlar doğrultusunda hareket etmeliler. Elinav ve ekibi probiyotiklerin ne kadar etkili olduğunu yakından incelediler. Araştırmacılar önce yoğurtta ve diğer besinlerdeki mikroorganizmaların sindirim sistemine yerleşip yerleşmediğine baktılar. Eğer yerleşiyorlarsa da bunun sağlığı nasıl etkilediğini araştırdılar. Araştırmada 15 sağlıklı kişiye kolonoskopi yapıldı ve bağırsak floralarından bakteri örnekleri alındı. Alınan örnekler analiz edildi ve tüm bakteri kolonileri bir bir tespit edildi. Şimdi sağlıklı insanlarda hangi tür bakterilerin olması gerektiğini biliyoruz. Çalışmadaki katılımcılar iki gruba ayrıldı. Bir gruba karışık bakterilerden oluşan bir probiyotik verildi. Diğer gruba ise sadece plasebo verildi. Plasebo ve probiyotikleri alan katılımcıların sindirim sisteminde iki ay boyunca neler olduğu gözlendi. Ekip ilginç sonuçlara ulaştı. Bazı kişilerde probiyotiklerin içindeki mikroorganizmalar bağırsaklara yerleşirken bazılarında yerleşmedi. Neden mikroorganizmalar sadece bazı kişilerde bağırsaklara yerleşti. Araştırmacılar bunun temel nedenini araştırırken genetik yapının çok önemli olduğunu buldular. Bakterilerin bağırsaklara yerleşmesi sindirim sistemi hücrelerinin genetiğine bağlıydı. Bu yüzden her probiyotik her insan da aynı etkiyi yaratmıyordu. Her Bakteri Bağırsağa Yerleşmeyebiliyor Bilim insanları gönüllülerin dışkılarını incelediklerinde herkeste bakteri bulamadılar. Bazı kişilerde probiyotikler ile gelen bakteri dışkıda görünmedi. Bakteriler eğer kalın bağırsağa yerleşmiş olsaydı, hedeflenen buydu, dışkıda bunları görmek gerekirdi. Ancak vücudun içindeki bakteriler ile dışkıdaki bakteriler tam olarak aynı değildi. Bundan önceki çalışmalarda sindirim sistemindeki bakteri topluluklarının ölçülmemişti. Bunun yerine hep dışkı örnekleri incelenmişti. Şu an yapılan araştırmalar sayesinde probiyotik alanındaki çok sayıda çalışmanın doğru sonucu verdiğini söyleyemeyiz. Birçoğu kafa karıştırıcı, net olmayan sonuçlar veriyor. Araştırmacılar yaptıkları bir diğer çalışmada da probiyotiklerin hiçbir etkilerinin olmayacağını gösterdi. Hatta dışarıdan alınan bazı bakteriler kendilerini savunmaya çalışarak vücuda zarar bile verebilir. Antibiyotik aldıktan sonra bağırsaklardaki bakteriler ölür. Antibiyotik sonrasında probiyotik kullanımının bir yararının olup olmadığı araştırıldı. Antibiyotikler zararlı bakterileri öldürmek için tasarlanmış ilaçlardır. Ancak sindirim sistemimizdeki yararlı bakterileri de süpürürler. Yararlı bakterileri yerine koymak için probiyotikler güzel bir seçenek ama denklem bu kadar basit mi? Günümüzde ise probiyotik nedir sorusuna bile cevap veremeyecek kişiler gelişigüzel probiyotik kullanımı öneriyor. Antibiyotik Sonrasında Probiyotik Kullanımı Antibiyotik kullanan katılımcılar üç gruba ayrıldı. Bir grup kontrol amaçlı hiçbir tedavi almadı. İkinci grup probiyotikler vasıtasıyla dışarıdan bakteri aldı. Son grup ise kendi dışkısından elde edilen bakterileri aldı. Antibiyotik kullanan kişilerde beklendiği üzere bağırsak florası boşalmıştı. Probiyotiklerden gelen bakteriler buralara başarıyla yerleştirildi. Ancak bu sefer başka bir sorun ortaya çıktı. Probiyotikler ile gelen bakteriler bağırsaklardaki mikrobiyotanın normal yapısına gelmesini engelliyordu. Orada daha önceden var olan bakteriler aylarca bağırsaklara yerleşemediler. Kendi dışkılarından elde edilen bakterileri alan kişiler ise bağırsak floralarını kısa zamanda normal haline getirdiler. Alternatif Bir Yöntem: Dışkı Nakli Bağırsaklara yararlı bakterileri yerleştirmenin tek yolu probiyotikler değil. Son yıllarda daha çok gündeme gelen dışkı nakli de yararlı bakterileri bağırsaklarınıza kalıcı olarak yerleştirebilir. Kendi dışkınızın veya başka birisinin dışkısından bir parçanın kalın bağırsağınıza yerleştirilmesi ile bakteri transferi de oluyor. Şimdiye kadar probiyotiklerin zararlı olabileceği hiç akla gelmedi. Probiyotikler sürekli reklamlarda bir mucizeymiş gibi tanıtılıyor. Ancak uzun vadede vücudunuza zarar verebilir. Buraya kadar probiyotik nedir, ne değildir öğrendik. Bunların vücudu nasıl etkilediğini de gördük. Kişiselleştirilmiş tıp hala emekleme evresinde olduğu için bu tür şeylerin nasıl etki göstereceği bilinmiyor. Ancak önümüzdeki yıllarda probiyotikler ve daha pek çok besin maddesinin bizi nasıl etkilediğini önceden bileceğiz. Bu sayede hastalıklar ile baş etmemiz ve sağlığımızı kazanmamız çok kolaylaşacak. Kaynaklar - https://www.wissenschaft.de/gesundheit-medizin/wie-wirksam-sind-probiotika/ - https://www.cell.com/cell/fulltext/S0092-8674(18)31102-4"} {"url": "https://sinirbilim.org/progeria/", "text": "Progeria Hutchinson-Gilford sendromu olarak da bilinen progeria oldukça ender görülen genetik bir bozukluktur. Bu bozukluğa sahip bireyler doğumda normal görünürler fakat yaşamlarının ilk yılında yavaş büyüme, saç dökülmesi gibi belirtiler gösterirler. Çıkık gözler, sivri uçlu burun, ince dudaklar, küçük çene ve çıkıntılı kulaklar bu bozukluğun karakteristik yüz özelliklerini oluşturmaktadır. Ayrıca cilt yaşlı görünür, eklem anomalileri ve deri altında yağ kaybı vardır. Bu durum zihinsel gelişim veya oturma, ayakta durma gibi motor becerilerin gelişimini etkilemez. Sendroma sahip kişiler çocukluk çağından itibaren atar damarlarda ciddi sertleşme yaşarlar. Bu durum kalp hastalıklarına yakalanma ve inme riskini arttırmaktadır. Nitekim kalp hastalıkları ve inme progeria hastalarının çoğunda ölüm nedenidir. Ortalama yaşam süresi 13 yıldır fakat daha kısa veya daha uzun yaşam süreleri de tespit edilmiştir."} {"url": "https://sinirbilim.org/propiyonat-otizme-yol-acabilir/", "text": "Gıda Katkı Maddesi Propiyonat Otizme Yol Açabilir Otizm Spektrum Bozukluğu çocukluk çağlarında görülmeye başlanan, ömür süresini kısaltan ve sosyal iletişimi bozulmasıyla karakterize edilen bir hastalıktır. Öncelikle, otizm tanısı konan çocukların sayı ve oranlarında artış olduğunu belirtelim. Otistik bireylerde tekrarlayan davranışlar görmek mümkündür. Teşhis yöntemlerinin artması ve otizm konulma kriterlerinin aşağıya çekilmesi, bir diğer ifadeyle, eskiden otistik olarak kabul edilmeyecek çocukların bugün otistik olarak tanımlanması gibi nedenlerden dolayı sayı ve oranda artış olduğu iddia edilse de bu, artan orandaki otizmi açıklamak için yetersiz bir görüştür. Otizm Hastaları Artıyor! Maalesef her geçen gün otizmli vaka sayısı artıyor. 1985 yılında her 2500 çocuktan birine otizm teşhisi konurken bu sayı 2012 yılında 88'de 1'e günümüzde ise 59 çocuktan birine düşmüş vaziyette. OSB nin etkin bir tedavisi günümüzde yok, olan tedaviler, belli başlı OSB belirtilerinin azaltılmasına yöneliktir ve ayrıca toplum içindeki uyumsuz davranışlarının düzeltilmesine odaklanılır genellikle. Daha etkin bir tedavi için uzmanlar OSB'de rol oynayan genetik ve çevresel etkenleri çözmeye çalışıyorlar. Simmons Vakfı Otizmi Araştırma Girişimi 'ne göre otizm ile ilişkilendirilen binlerce gen var. Fakat bu genetik değişiklerin etkileri hala tam olarak bilinmemektedir. Uzmanların tahminlerine göre bu genetik yatkınlığın sebepleri arasında, çevresel etkenlerin genlerde yaptığı değişim ve hamilelik boyunca anne tarafından gelen bağışıklık sistemi anormallikleri olduğu düşünülüyor. Yapılan çalışmalar; OSB ile bağırsak florası arasında bir ilişki olduğunu, otistik bireylerde bağırsak yapısının normal insanlardan farklı olduğunu ortaya koymuştur. Fakat kesin olarak bağırsak yapısının otizmin bir sebebi mi yoksa sonucu mu olduğu ise hala belirsizdir. Otizmli hastalarda, asosyal davranışların yanı sıra mide-bağırsak rahatsızlıkları ek olarak en çok görülen hastalıklardır. Otizmli bireylerde normal insanlara göre Clostridia spp., Bacteriodetes, ve Desulfovibrio spp. gibi mikroorganizmalar da daha yüksektir. Olayın tuhaf yanı işte burası; çünkü bu bakteriler yararlı olarak bildiğimiz probiyotik bakterilerden bazıları. Bu mikroorganizmalar, süt ürünlerinin şekerlerini fermentasyona uğratır. Ayrıca asetat, propiyonat , bütirat gibi açlık durumunda enerji eldesi için kullanılan ürünlerin parçalanmasında da rol alırlar. Propiyonat, kısa zincirli bir yağ asididir. Daha önce yapılan bazı çalışmalarda ise propiyonatın kalp damar sağlığını korumak için faydalı olabileceği de belirtilmişti. Propiyonat Nedir? Propiyonat, OSB'li bireylerde, mikroorganizmalar tarafından en çok üretilen metabolitlerden biri olmasının yanı sıra dünya genelinde anti-fungal özelliğinden dolayı gıda işlemlerinde koruyucu olarak yaygın şekilde kullanılan bir yağ asididir. Propiyonat, kan- beyin bariyerini aşabilen ve nörotransmitter maddelerin salgılanmasını, artışını sağlayabilen bir bileşiktir. Ayrıca PPA'nın enerji ve yağ metabolizmasında da rol oynadığını belirtelim. PPA'nın yüksek seviyeleri toksik olabilir, Yüksek PPA nedeniyle yeni doğanlarda Propiyonik Asidemi oluşabilir. PA, Propiyonil Koa Karboksilaz enziminin işlevsiz olması sonucu meydana gelen bir hastalıktır. Meydana gelen bir mutasyon sonucu PCCA ve PCCB genlerinden birinin bozukluğu bu hastalığın oluşmasına neden olur. Bu enzim, yağ ve protein metabolizması için önemlidir. Sonuç olarak PPA'nın vücutta birikimi; şiddetli nöbetlere, hareket bozukluklarına, mide bağırsak rahatsızlıklarına ve gelişimsel bozukluklara neden olabilir. Etki Mekanizması Henüz Bilinmiyor Yine çalışmalara göre, PA ve OSB hastalıkları birçok benzer belirtiler gösterirler. Otizmli bireylerin dışkılarında Propiyonik asit, aseton veya diğer kısa zincirli yağ asitlerinin de bulunduğunu belirtelim. PPA'nın otizmli bireylerde net olarak nasıl bir etki gösterdiği ise hala kocaman bir bilinmezlik içeriyor. Bu konudaki teorilerden biri PPA'nın mitokondride sistematik bir bozulma yaptığı. PPA'ya maruz kalan sıçanlarda serbest açil-karnitin miktarının arttığı belirlenmiştir. AK, uzun veya çok uzun zincirli yağ asitlerinin mitokondriye taşınmasında aktif olarak rol alır. İlginç bir şekilde, yapılan araştırmalarda otizmli bireylerin yaklaşık olarak %30'unda mitokondriyel bozulma olduğu ve yüksek oranda açil karnitine bağlı uzun ve çok uzun zincirli serbest yağ asitlerinin olduğu belirlenmiştir. Bütün bunların sonucunda propiyonatın otizmli bireylerde bir soruna yol açtığını söyleyebiliriz; fakat propiyonatın mitokondriyi ve yağ asidi metabolizmasını nasıl bozduğu ise şimdilik belirsizliğini korumaktadır. Propiyonat İnflamasyona Yol Açıyor PPA verilen sıçanlar da yağ asidi metabolizmasını bozan bazı maddeler ve (IL-6, TNF- gibi) beyin hücrelerinde yangılı hücre sayısının arttığı da belirlenmiştir; fakat bu mekanizmanın nasıl olduğuna dair bilinmezlikler devam etmektedir. Glial hücreler, nöronların gelişmesinde, bağlantı kurmalarında ve korunmasında rol alırlar. Travmatik beyin yaralanmasında glial hücreler bazı maddeler salgılayarak beynin yapısının bozulmasını ve adına gliozis denilen durumun oluşmasını engellerler. Gliozis, merkezi sinir sisteminde doku hasarı oluştuğunda glia hücrelerinin anormal davranmasıdır. Genellikle astrositlerin normalden çok fazla bulunmasıyla kendini gösterir. Gliozis olduğunda aksonlar kendini yenileyemez ve hasar sürekli büyür. 19 Haziran 2019'da dünyanın en prestijli dergilerinden olan Nature'da Latifa S. Abdelli ve arkadaşlarının yayınladıkları bir makaleye göre, otizmli bireylerde, in vitro şartlarda, yüksek propiyonik asit seviyelerinin gliozise neden olarak beyindeki nöral hücrelerin farklılaşmasına zarar verdiği ve beyin esnekliği anlamına gelen ve esasında beynin gelişmesi olarak ifade edebileceğimiz beyin plastisitesine zarar verdiğini açığa çıkardılar. Propiyonat Beyin Gelişimini Bozabilir Abdelli ve arkadaşları propiyonik aside maruz kalan hücrelerde anormal düzeyde glial hücrelerin çoğalmasına neden olan embriyonik nöral gelişim bozukluğu olabileceğini buldular. Anormal nöral yapısı, beyinde inflamasyonu arttırarak otizme neden olabilecek öncül maddelerin salgılanmasına sebep oluyor. Yapılan çalışma çok açık bir biçimde in vitro koşullarda PPA'nın nöral kök hücrelerinin çoğalmasını arttırdığı gösterildi. Bu sonuç daha önce yapılan ve bağırsağın enterik progenitör hücrelerin olgunlaşmasını arttırdığı savını da desteklemektedir. Çalışmada GPR41 isimli ve PPA'nın etkisini azaltan bir madde ortama ilave edildiğinde glial hücrelerin çoğalmasının ciddi derecede azaldığı da gösterilmiştir. Önceki çalışmalarda otistik bireylerde nöral hücre ve glia hücreleri arasındaki dengenin de bozulduğu gösterilmiştir; fakat bunun ne şekilde olduğu hala belirsizdir. Çalışmada PPA'ya maruz kalan glial hücrelerin fenotiplerinin de normal hücrelerden farklı olduğu ortaya konulmuştur. İnhibitör yani PPA'yı etkisiz kılan madde ilave edilen hücrelerin ise görünüşlerinin normal hücrelere daha çok benzediği gösterilmiştir. Ayrıca PPA'nın glial hücrelerde hücre yangısının öncüllerinden olan sitokin maddesini de arttırdığı belirlenmiştir. Bilim İnsanları Fazla Propiyonat ile Otizm Arasında İlişki Olduğunu Düşünüyor Çalışmanın yazarları, hamilelik boyunca yüksek oranda PPA'ya maruz kalmanın otizm dahil çeşitli nörolojik bozuklukları tetikleyebileceği görüşünü ileri sürmektedirler. Özellikle yüksek oranda PPA'nın glial hücrelerin yapısını ve nöral/glial hücrelerin oranını değiştirdiklerini belirtiyorlar. Paracelsus, zehir ve panzehir'i ayıran etkenin doz olduğunu belirtmiştir. Propiyonat vücut mekanizmasında üretilen ve önemli işlevleri olan bir bileşiktir. Yararlı işlevleri mevcuttur; fakat bu çalışmada yüksek dozajda tüketilen propiyonatın ciddi yan etkilerinin de olabileceği gösterilmiştir. Yine de tek bir makale üzerinden kesin yargıya asla varılmamalı; ama derginin prestijli olması, soruna daha duyarlı olmayı gerektirir. Bir diğer mesele de gıda katkı maddeleri. Felaket tellallığı yapmak istemem; ama katkı maddelerinin tekrardan ciddi değerlendirmelerden geçmesi gerekir. Kullanılmasına izin verilen katkıların bazılarının etkileri, güvenilirliklerinin kontrol edilmesi amacıyla çok eski yıllarda çalışılmıştır. O zaman bilinmeyen etkilerinin günümüz teknoloji ve imkanları sayesinde açığa çıkartılması ve yeniden değerlendirilmesi gerekir."} {"url": "https://sinirbilim.org/prostat-kanseri-psa-testi/", "text": "Prostat Kanseri Taramasında PSA Testi Ne Kadar Etkili Oluyor? Erkeklerin en çok sıkıntı yaşadığı bölgelerden biri prostattır. Prostat kanseri de yaşı ilerleyen erkekler için ciddi bir tehlikedir. Bu yüzden doktorlar klinik olarak şüphelendikleri zaman hastalarından PSA testi isteyebilirler. PSA testi bir taraftan prostat kanserinin erken teşhisi için yol gösterir ama diğer taraftan gereksiz ameliyatlara da yol açabilir. PSA testinin prostat kanserinin teşhisinde ne kadar faydalı olduğu ise tartışmalara yol açıyor. Şimdi, PSA testi ve prostat kanserindeki uygulamalarını derinlemesine irdeleyelim. PSA Testi Nedir? PSA'nın açılımı prostat spesifik antijendir. PSA testi de kanda bu antijenlerin tespit edilmesi için kullanılan yöntemdir. PSA adlı proteinler prostatta üretilir ve küçük bir kısmı kan dolaşımına katılır. PSA'nın vücuttaki görevi boşalma sırasında meninin koyu kıvamda olmasını ve spermin fallopi tüplerine daha kolay ulaşmasını sağlamaktır. PSA testinin sonucunda kandaki PSA'nın miktarı artmışsa doktorlar bir şeylerden şüphelenmeye başlar. Ancak kesin tanı için bu test tek başına yeterli değildir. PSA testinden şüphelenen doktorlar prostat dokusundan biyopsi isterler. İşte PSA testlerinin de eleştirilen yanı gereksiz biyopsilere yol açmalarından kaynaklanıyor. Bilim insanları literatürde yer alan tüm bilgilere bakarak prostat kanseri taramalarının artılarını ve eksilerini incelediler. Bugüne kadar doktorlar ailesinde prostat kanseri vakası olan kişilerin 40 45 yaşından sonra rutin PSA testi yaptırmasını tavsiye ediyordu. Ancak bilim insanları bu uygulamanın sanıldığı kadar doğru olmadığı sonucuna vardı. Prostat Kanseri Nasıl Bir Hastalıktır? Prostat kanseri erkeklerde ceviz şeklinde bir yapı olan ve seminal sıvının üretilmesinden sorumlu prostat dokusunda meydana gelen kanserdir. Seminal sıvı spermi besleyen ve taşınmasını kolaylaştıran biyolojik sıvıdır. Bu kanser türü erkeklerde en yaygın görülen kanserlerden biridir. Prostat kanseri çoğu zaman yavaş yavaş büyür ve prostat bezinin dışına pek çıkmaz. Ancak bazı vakalarda agresif davranıp vücudun farklı bölgelerine metastaz yapabilir. Erken teşhis edildiğinde tedavi olup iyileşme şansı daha yüksektir. Başlangıç evrelerinde bu kanser türünü anlamak çok zordur. Neredeyse hiçbir belirtisi yoktur. İlerleyen safhalarda hastalar idrar yapmada zorluklar çekmeye başlar, menide kan görülebilir, pelvik alanda rahatsızlık, kemik ağrıları ve iktidarsızlık yaşayabilir. Bu belirtilerden herhangi birini veya birkaçını yaşayan kişilerin doktora görünmesinde fayda var. İleri Okuma: Kanser Hücreleri Laboratuvarda Ölürken Vücutta Neden Ölmüyor? Prostat Kanseri Neden Ortaya Çıkıyor? Prostat kanserinin neden ortaya çıktığı tam olarak bilinmiyor. İlk olarak prostat bezindeki bazı hücreler anormal davranmaya başlıyor. Kanserleşme süreci de bu anormalleşmeyle birlikte geliyor. Anormal hücrelerin DNA'sı büyüyüp bölünmeye başlıyor. Zamanla anormal hücreler sağlıklı hücrelerden daha hızlı bölünüp her yeri işgal etmeye başlıyorlar. Anormal hücreler yaşamaya ve çoğalmaya devam ettikçe sağlıklı hücreler bir bir ortadan kayboluyor. Sonuç itibariyle prostat kanseri dediğimiz hastalık beliriyor ve agresif davranırsa vücudun diğer bölgelerine yayılıyorlar. Prostat kanserini tetikleyen bazı risk etkenleri var. Hastalığın fizyolojik sebebini tam olarak bilmesek de yaşla beraber artış gösterdiğini biliyoruz. Vücudun ve hücrelerin yaşlanması kanserin ortaya çıkış hızını artırıyor. Bunun yanında etnik kimlik de önemlidir. Siyah ırklardan insanların prostat kanserine yakalanma oranı daha yüksektir. Kansere yakalandıklarında da hücrelerin agresif davranarak metastaz yapma riski daha fazladır. Ailesinde kanser öyküsü olan kişiler de ciddi bir risk altındadır. Ayrıca aile bireylerinizden biri meme kanserinde büyük rol oynayan BRCA1 veya BRCA2 genlerindeki mutasyonları taşıyorsa prostat kanseri olma riskiniz daha yüksektir. Bu kanser türünü etkileyen bir başka unsur ise obezitedir. Yapılan korelasyonel çalışmalar obez kişilerde görülen prostat kanserinin tedavi edilmesinin obez olmayanlara göre daha zor olduğunu gösteriyor. İleri Okuma: Kanser Tedavisinde Nanodiskler PSA Testinin Artı ve Eksi Yönleri Prostat kanseri erkeklerde sıkça görülen bir kanser türü olduğundan birçok ülkenin sağlık sigortası PSA testini karşılar. Örneğin Almanya'da 45 yaş üstü erkeklerin yaptırdıkları PSA testi genel sağlık sigortası kapsamında olup vatandaştan ilave bir ücret alınmaz. Ancak bu testlerin faydaları son yıllarda iyice tartışılmaya başlandı. Erken başlayıp agresif giden bir prostat kanseri vakasında PSA testinin pek bir yararı olmayabilir. Böyle bir vakada hastalığın tedavisi için acil müdahale etmek gereklidir. PSA testi ise bu yüzden hastaya gereksiz rahatsızlık verebilir, hatta nedensiz müdahalelere yol açabilir. Finlandiya'da Helsinki Üniversitesi'nde çalışan Kari Tikkinen ve ekibi PSA testinin ne kadar etkili olduğu sorusunu yanıtladı. Ekip yaptıkları meta analiz çalışmasında 700.000 hastanın bilgilerini inceledi ve karşılaştırdı. Prostat kanseri taramalarının bu kansere yakalanan erkeklerin sayısını artırdığı ortaya çıktı. Ayrıca kanser kaynaklı ölümlerin sayısı sadece çok az miktarda azaltılabiliyor. PSA testinin dezavantajları düşünüldüğünde araştırmacılar yararların daha ağır basmadığını ve bu testin rutin olarak uygulanmaması gerektiğini düşünüyorlar. Kari, PSA testini zayıf ve güvensiz bir uygulama olarak nitelendiriyor. İleri Okuma: Kanserli Dokuyu Tespit Eden Akıllı Bıçaklar Çalışmanın Sonuçları Şimdi sonuçları tek tek karşılaştıralım. Prostat kanserine yakalanan hastalarda ölüm oranı PSA testi yaptıran ve yaptırmayanlarda önemli bir oranda değişmiyor. Testin iyileşmeye bir katkısı yok. PSA testi yaptıran kişilerde birinci ve ikinci evre prostat kanserinin görülme oranı biraz daha yüksek. Ancak 3. ve 4. Evre kanserlerde test yaptıranlarda kanserin ortaya çıkışı daha az görüldü. Kanserin teşhis edilmesi için prostat bezinden biyopsi yapılması gerekiyor. PSA testini yaptırmayanlarda biyopsiye bağlı komplikasyonlar biraz daha az görülüyor. Kanser tedavisinde de advers olaylar testi yaptırmayanlarda biraz daha az görülüyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/protein-tozu-sagligimizi-nasil-etkiliyor/", "text": "Protein Tozu Sağlığımızı Nasıl Etkiliyor? Vücut geliştirmek dünya çapında gittikçe yaygınlaşan ve özellikle erkeklerin ilgisini çeken vücuttaki kasların geliştirilmesi işlemidir. Vücut geliştirmeyle ilgilenen kişiler vücuttaki kas kütlesini mümkün olduğunca arttırmayı ve yağ kütlesini de en aza çekmeyi amaçlarlar. Dünya çapında yarışmaların da düzenlendiği bu alanın ticari boyutu da oldukça geniş bir yelpazeye sahiptir. Örneğin steroid hormonlar, protein tozları ve kreatin bu takviyelerin en bilinenleri arasında yer alıyor. Kas kütlesini arttırmayı hedefleyen bu takviyelerin acaba vücut fizyolojisi üzerinde yan etkileri yok mu? Çeşitli üniversitelerde yapılan araştırmalar bu konuyu ayrıntılı bir şekilde irdeliyor ve bu konuda yayınlanan çalışmaların sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Spor Yapan Biri Nasıl Beslenmeli? Bu alandaki araştırmaları sağlıklı bir şekilde yorumlamak için öncelikle spor yapmayan birinin kabataslak hangi besin türünden ne kadar alması gerektiğine bakmalıyız. Çeşitli kaynaklardan elde ettiğim veriler birbirleriyle tutarlılık gösteriyordu. Bu yazıda Amerika Tarım Departmanı'nın verilerini kullandım. 23 yaşında, 80 kilo olan erkek bir bireyi ele alırsak bu kişinin günlük alması gereken protein miktarı günlük 58 g eğer biraz daha hareketliyse 65 g'dır. Aslında bu konu hala araştırılıyor. Ağır spor sonrası bile 40-45 gr proteinin yettiğini gösteren araştırmalar mevcut. Günlük 100-130 g karbonhidrat alımı da kişinin ihtiyacını karşılamaya yetiyor ancak hareketli bireylerin günlük ihtiyacı 500 g karbonhidrata kadar çıkabiliyor. Ayrıntılı liste https://www.nal.usda.gov/fnic/DRI/DRI_Tables/recommended_intakes_individuals.pdf adresinden temin edilebilir. Ayrıca ihtiyacınız olan protein ve karbonhidrat ve diğer besin miktarlarını da http://fnic.nal.usda.gov/fnic/interactiveDRI/ adresinden öğrenebilirsiniz. Gerçekten Protein Tozu Almalı mısınız? Protein ve karbonhidrat miktarları vücut geliştirme yapan kişilerde farklılık gösteriyor, çünkü egzersiz esnasında zayıf kas lifleri yıkılıyor, egzersizden sonra ise yerine daha fazla kasın üretilmesi gerekiyor. Kas kütlesini artırmayı hedefleyen biri için kg başına ortalama 1.7 1.8 g protein almalıdır. Şimdi gün içinde tükettiğimiz bazı besin maddelerine ve içerdikleri protein ve karbonhidratlara bakalım. Bir yumurta 5-6 g protein, 0.5 g karbonhidrat, 1 litre inek sütü 30-35 g protein 45-50 g karbonhidrat, bir kase (245 g) yoğurt 9 g protein 12 g karbonhidrat içeriyor. Ayrıntılı listeye USDA'nın veritabanından ulaşılabilir: http://ndb.nal.usda.gov/ndb/nutrients/index. Yiyeceklerden gelen protein ve karbonhidrat miktarına baktığımızda yoğun spor yapmayan kişilerin herhangi bir gıda takviyesi almasına gerek olmadığı anlaşılıyor ama vücut geliştirme yapan bir kişinin her gün bu kadar fazla protein ve enerji ihtiyacını karşılaması için bazı desteğe ihtiyacı olabilir. Peki kreatin, protein tozu veya androjenic steroid alınırsa ne olur? Fazla Protein Tozu Sağlığı Bozabilir Columbia Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma günlük 300-550 g androjenik steroid vekreatin kullanan 10 vücut geliştiricide böbrek yetmezliğinin ortaya çıktığını rapor ediyor.2 Irak'ta Hawler Tıp Fakültesi'nde androjenik steroid kullanımıyla beraber günlük 15 g kreatin ve 78-104 g whey protein tozu tüketen 4 vücut geliştiricide akut böbrek yetmezliği tespit edildi. Bir önceki paragrafa baktığımızda 80 kilo olan bir sporcunun günlük yaklaşık 140 g proteine ihtiyacı olduğunu görüyoruz. Hawler Üniversitesi'ndeki hastaların aldığı protein miktarı bu sayıyı geçmiyor ama steroid kullanımı da dikkate alınmalıdır. Lübnan'da Makassed Hastanesi'nde araştırmacılar 2 ay boyunca haftada 3 defa kendine testosteron veren bir hastaya pankreas ve böbrek yetmezliği teşhisi koydular.3,6 Kreatin ATP Üretilmesini Tetikliyor Protein takviyeleri kas yapımını desteklemek için kullanılsa da bu takviye besinlerden bazılarının farklı kullanım alanları da var. Örneğin kreatin sporcular tarafından vücuttaki enerjii artırmak için kullanılır. Uygun miktarda kullanıldığında kreatinin sağlıklı bir şekilde kaslarda ve beyinde ATP üretimini tetikleyerek enerji üretimini hızlandırdığı bilimsel araştırmalar tarafından ispatlanmıştır. Ancak bu molekülün bilinmeyen bir faydası da var ki kreatinin psikiyatrik hastalıklar için de kullanılmasının kapısını aralıyor. Kreatinin beyinde ATP üretilmesini tetiklemesinin yanı sıra öğrenme, hafıza, dikkat, konuşma ve duygular gibi birçok bilişsel işlevde rolü vardır.4 Doğru Miktarda Kreatin Çok Sağlıklı Kreatin hem et, süt, yumurta gibi yiyecekler tüketerek alınabileceği gibi pankreas, karaciğer ve böbreklerimiz de bazı aminoasitlerden kreatin üretebiliyor. Tahmini olarak ihtiyacımız olan kreatinin yarısını dışarıdan alıyoruz. Dışarıdan kreatin aldıkça kreatin vücudumuzun ve beynimizin bazı bölgelerinde birikmeye başlıyor. Örneğin katılımcılara 4 hafta boyunca 20 g kreatin verildiği bir araştırmada 4 haftanın sonunda bireylerin beyinlerinde ve kaslarındaki kreatin miktarlarında artış görüldü. Kreatin 5'er gram olarak günde 4 defa veriliyordu. Bunun nedeni düşük miktarlardaki kreatinin daha iyi emilmesi ve kullanılmasıdır. Çeşitli dozda kreatin kullanılan farklı araştırmalarda az da olsa kreatinin yan etkileri olarak kilo alımı, sindirim sistemi ile ilgili sorunlar, insülin üretiminde farklılık, vücudun kreatin üretmemesi, böbrek sorunları ve dehidrasyon rapor edilmiştir.4 Protein Tozu Kullanımı ile Plasebo Arasında Fark Olmayabiliyor Gıda takviyesi kullanan insanlarla kullanmayan insanlar arasında bazı farklar olması beklenir. Kas büyümesi ve kas gücü açısından bakıldığında protein tozu takviyesi veya aminoasit desteği alan birinin almayana göre bir adım önde gibi görünür. Kas kaybına neden olan sarcopenia hastalığından muzdarip kişiler üzerinde yapılan araştırmalarda hastalara çeşitli aminoasit destekleri, whey protein tozu veriliyor. Kontrol grubunda yer alan hastalara ise hiçbir şey verilmeyerek sonuçlar karşılaştırılıyor. Bunun gibi çok sayıda çalışmadan elde edilen veriler whey protein tozu ile aminoasit desteklerinin etkileri arasında ciddi bir fark olmadığını gösterirken plasebo ile takviye almanın etkisi tutarsız sonuçlar veriyor. Kimi zaman protein tozu takviyesinin plasebo ile eşit oranda kas büyümesi ve gücünü artırdığı görülürken kimi zaman protein tozu takviyesi kayda değer fark yaratabiliyor. Protein tozu takviyelerinin yağ dışı vücut kütlesine olan etkileri araştırıldıklarında da yine çelişkili sonuçlar karşımıza çıkıyor. Birçok araştırma bu takviyeler kütleyi artırmaz derken bazıları ise kütleyi artırdığını belirtiyor. En azından tüm araştırmaların ortak olarak vardığı bir sonuç var ki o da protein tozu takviyeleri vücutta yağ yakımını hızlandırıyor.5 Sadece İhtiyaç Halinde Kullanılmalı"} {"url": "https://sinirbilim.org/proteomiks/", "text": "Proteomiks Proteomiks bir hücrenin tüm protein içeriği olan proteomunun incelenmesidir.Hücrenin neredeyse bütün işlevleri farklı şekil ve büyüklükteki proteinler tarafından gerçekleştirilir. Bazen bir protein yapı itibariyle aynı olsa bile farklı dokularda farklı işler yapabilir. Örneğin; karaciğer ve böbrek pek çok ortak proteine sahiptir ama bu proteinlere kendi karakteristiklerini kazandırmışlardır. Hücreler metabolik ihtiyaçlarına göre farklı proteinler sentezleyebilir, mevcut proteinlerinin sayısını azaltabilir veya artırabilir. Proteomiksin amacı hücrelerde üretilen tüm proteinlerin işlevini tanımlamak ve bir rahatsızlığın proteinleri nasıl etkilediğini bulmaktır."} {"url": "https://sinirbilim.org/prozac-fluoksetin/", "text": "Prozac Fluoksetin Ne İçin Kullanılır, Yan Etkileri Nedir? Bir antidepresan ismi söylemenizi istesem aklınıza ilk hangisi gelirdi? Benim aklıma ilk Prozac geliyor. Prozac antidepresanların en meşhur olanlarından biridir. Bu popülaritesini çok etkili olmasına borçludur. Seçici serotonin geri alım inhibitörü olarak üretilen bu ilaç başta depresyon olmak üzere birçok hastalığın tedavisinde etkilidir. Major depresyon, obsesif kompülsif bozukluk, bulimia nervoza, panik bozuklukta reçete edilen bir antidepresandır. Antidepresanların yan etkileri her zaman büyük tartışma konusu olmuştur. Prozac'ın en yaygın yan etkileri uyku bozuklukları, ereksiyon olamama, iştah kaybı, ağız kuruluğu ve döküntüdür. Bunların yanında mani, nöbetler ve serotonin sendromuna da neden olabilir. 25 yaşın altındaki insanlarda intihar davranışlarını artırma riski vardır. Beyin kimyasını etkileyen ilaçların çoğu hemen bırakılmazlar. Yavaş yavaş azaltılarak kesilmeleri gerekir. Bir anda bıraktığınızda istenmeyen yan etkiler görebilirsiniz. Bunlar anksiyete, sersemlik hissi şeklinde ortaya çıkabilir. Fluoksetin 1972 yılında Eli Lilly şirketi tarafından üretildi. 1986 yılından beri Prozac tıbbi amaçlar için kullanılıyor. Şu an Dünya Sağlık Örgütü'nün listesinde en etkili ve güvenli ilaçlardan biri olarak yer alıyor. 2016 yılında Amerika'da 23 milyon kutu Prozac reçetelendi. Bu inanılmaz satış başarısıyla yılın en çok reçetelenen 29. ilacı oldu. 2001 yılında Prozac Eli Lilly şirketine 2,6 milyar dolar gelir getirdi. O yıl şirketin kasasına giren paranın çeyreği sadece Prozac'tan geldi. Prozac Neden Kullanılır? Depresyon, tıpkı şeker hastalığı gibi bir hastalıktır. Depresif hastaların iyileşmeleri için psikiyatristler tarafından ilaç yazılması gerekebilir. Prozac başlıca depresyon, panik bozukluk, obsesif kompülsif bozukluk ve bulimia nervoza tedavisinde kullanılır. Hastaların enerji seviyelerini yükseltmek ve ruh hallerini iyileştirmek için çok yararlı olabilir. Depresyon hastaları kendilerini günlük faaliyetlerinden soyutladığı için antidepresanların yardımcı olması beklenir. Birçok insan depresyon gibi hastalıkların tedavisinde katı bir şekilde ilaca koşulmaması gerektiğini savunuyor. Psikoterapi, meditasyon, spor gibi etkinliklerin yeterli olabileceğini düşünüyor olabilirsiniz. Ancak depresyon ile üzgün olma halini birbirine karıştırmayın. Depresyon bir hastalıktır. Belirli bir eşik değeri aştıktan sonra ilaç tedavisi çok gerekli hale gelir. Egzersiz ve meditasyon gibi etkinlikler depresyondan korunmada çok faydalı olabilir. Ancak bir defa depresyona yakalanırsanız tıbbi müdahale çok gerekli hale gelebilir. Prozac Ne Gibi Yan Etkiler Gösterir? Neredeyse her ilacın olduğu gibi fluoksetinin de bazı yan etkileri vardır. En yaygın olanları bulantı hissi, sersemlik, anksiyete, uyku sorunları ve iştah kaybıdır. Bunların yanında yorgunluk, terleme ve sık sık esneme de görülebilir. İlacı kullanırken bu tür sorunlar yaşayabilirsiniz. Bu yan etkiler katlanılamaz boyuta gelirse mutlaka doktorunuza danışın. Bir ilacın yan etkisinin olması zararlı olduğu anlamına gelmez. Doktorunuz size bir ilaç reçete ettiğinde yararların zararlardan daha fazla olacağını hesaplar. Önce hastaya zarar vermemek amaçlanır. Hastanın sağlığı ve iyiliği artırılacaksa ilaç tedavisi önerilir. Yaygın görülen yan etkiler ölümcül değildir. Hayat kalitenizi biraz etkileyebilir ama size getireceği yararlar daha fazladır. Prozac kullanan çoğu hasta çok ciddi bir yan etki ile karşılaşmamıştır. Eğer ruh halinizde şiddetli değişimler hissediyorsanız, intihar düşünceleri aklınıza geliyorsa mutlaka doktorunuz ile konuşun. Ayrıca vücudunuzda kolayca morluklar oluşuyorsa, sıra dışı bir kilo kaybı veya kas zayıflığı yaşarsanız da doktorunuz ile iletişime geçmekten çekinmeyin. Bayılma, nöbet geçirme, böbrek sorunları, kalp ritminde bozulmalar yaşarsanız en yakın sağlık kuruluşuna gidin. İlaç Almadan Önce Nelere Dikkat Etmelisiniz? Fluoksetin kullanmaya başlamadan önce doktorunuza bazı bilgileri vermelisiniz. Öncelikle nelere alerjiniz olduğunu doktorunuza söyleyin. Prozac sizde alerjiye neden olabilecek bazı maddeler içerebilir. İlacı kullanmaya başlamadan önce tıbbi geçmişinizi doktorunuza ayrıntılı bir şekilde anlatın. Bipolar bozukluğunuz, daha önceden intihar girişiminiz, karaciğer sorunlarınız olup olmadığından bahsedin. Doktorunuz metabolik hastalıklarınızı öğrenmek isteyecektir. Diyabet, kanda düşük sodyum, mide, bağırsak sorunları ve glokom yaşayıp yaşamadığınızı söyleyin. Prozac biraz sersem gibi hissetmenize neden olabilir. Böyle durumlarda araç kullanmayın ve dikkat gerektiren bir iş ile meşgul olmayın. Güvenliğiniz için kaza yapmanıza neden olabilecek işlerden uzak durun. Alkol içeren içecekler tüketmemeye çalışın. Fluoksetin kalp ritmini etkileyen QT uzaması adında bir rahatsızlığa neden olabilir. QT uzaması çok nadiren ölümcül etkiye sahiptir. Bu rahatsızlıkta kalp atışları hızlı veya düzensiz atmaya başlayabilir ve bayılma, halsizlik gibi belirtiler görülebilir. QT uzamasına neden olabilecek başka ilaçlar kullanıyorsanız Prozac'ın bu yan etkisinin görülme riski artar. İlaca başlamadan önce doktorunuza kullandığınız ilaçları mutlaka söyleyin. Prozac Nasıl Etki Gösterir? Prozac bir serotonin geri alım inhibitörü olduğu için temel hedef molekülü serotonindir. Noradrenalin ve dopamin geri alımı üstünde pek etki göstermez. Serotonin bir nörondan dışarı salgılanır ve başka bir nörona bağlanarak onu aktifleştirir. Diğer nöronu aktifleştirdikten sonra ilk salgılandığı nörona geri dönmesi gerekir. Depresyon hastalarında serotonin yetersizliği görüldüğü için serotoninin geri döndürülmemesi amaçlanır. SSRI sınıfı antidepresanlar serotonini ortamda daha uzun süre tutmaya çalışır. Serotonini ilk salgılayan nöron hücre zarındaki kanallar aracılığıyla serotonini ortamdan geri çeker. Prozac ise tam bu noktada devreye girer. Hücre zarında serotoninin geçeceği kanalı inhibe eder. Serotonin geri alım pompası çalışmadığından ortamdaki serotonin molekülleri ilk nörona geri dönemez. Bu durumda afinitesi yüksek olan başka bir kanala yönlenir, yani başka nöronlardaki serotonin reseptörlerine. Nöronlardaki serotonin reseptörlerine bağlanan moleküller o nöronları uyarır ve depresyon belirtilerinin azalmasına yardımcı olur. İlacın Yarılanma ve Atılma Süresi Fluoksetini diğer antidepresanlardan ayıran yönü aşırı yavaş bir şekilde vücuttan atılmasıdır. Fluoksetin ve aktif metaboliti norfluoksetin kendi metabolizmasını inhibe eder. Fluoksetinin yarılanma ömrü 1 ila 3 gün arasında değişir. Uzun dönem kullanımlarda 4-6 gün arasındadır. Norfluoksetinin yarılanma ömrü ise uzun dönem kullanımlarda 16 güne ulaşır. Psikiyatrik ilaçların hemen etki etmemelerinin altındaki sebeplerden biri de buna benzer yarılanma süreleridir. İlacın kandaki yoğunluğu en az 4 5 hafta sonra sabit bir düzeye ulaşır. İlk haftalarda bir değişiklik göremezseniz endişelenmeyin. İlacın etki etmesi için en az 4 5 hafta bekleyin. 6 hafta sonra bile ilacın etkilerini göremiyorsanız doktorunuza başvurabilirsiniz."} {"url": "https://sinirbilim.org/psikedelik-muzik/", "text": "Psikedelik Müzik Psikedelik müzik, LSD ve meskalin gibi görsel veya işitsel halüsinasyonlar, sinestezi ve bilişsel algı bozukluğuna yol açan uyuşturucuların etkisi altında yapılan müzik türüdür. Bu maddeler kişinin geleneksel algıları dışında hareket etmesine ve farkedilmemiş kollektif bilinç kazanmasına olanak tanır. 1960'ların başında Vietnam savaşının oluşturduğu siyasal gerginlikler, sansürler ve bunun toplumsal yansımaları Amerikan gençliğini bunaltmıştı. Muhalefetin sözcülüğünü ise bir müzisyen olan Bob Dylan üstlenmişti. Dönemi eleştiren müzik ve protestolar nedeniyle her konser ayaklanmaya dönüşüyordu. Dylan muhalifliğini ve sistem karşıtlığını madde kullanımıyla da pekiştirmişti. Bu dönemde yaygın kullanılan LSD; olayları yavaşlatan, derin düşünmeyi ve kabileleşmeyi geliştiren, benlikle dünya arasındaki sınırları bulanıklaştıran bir madde olarak tercih edildi. Psikedeli çağı böylece başlamış oldu. Bu dönem çiçeğe, aşka ve tembelliğe inanan hipiliğin de başlangıç dönemiydi. Vietnam'a ve ardından gelen soğuk savaşa bir isyandı."} {"url": "https://sinirbilim.org/psikoaktif-maddeler/", "text": "Psikoaktif Maddeler Depresyon Tedavisinde Umut Işığı Olabilir mi? Depresyon tıpkı grip, romatizma gibi bir hastalıktır. Herkes zaman zaman depresyona girebilir, antidepresan kullanabilir. Bunda utanılacak, çekinilecek bir şey yoktur. Öksürdüğümüzde, ateşimiz çıktığında doktora gidiyorsak depresyona girdiğimizde de doktora gitmeli ve gerekirse ilaç kullanmalıyız. Depresyon tedavisinde odak noktası onlarca yıldır antidepresanlardı. Özellikle Prozac gibi yeni nesil antidepresanlar çok meşhurdur. Ancak yeni araştırmalara göre psikoaktif maddeler de tedavi seçenekleri arasında yer alabilir. Amerika'da Virginia Commonwealth Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde çalışan araştırmacılar major depresyon hastalarda antidepresan ve psilosibinin etkilerini kıyasladı. Psilosibin sihirli mantar olarak bilinen bir mantar çeşidinde bulunan bir psikoaktif maddedir. Psilosibin alan kişilerde görülen en belirgin etki halüsinasyon görmeleridir. Major Depresyon Major depresyon gittikçe yaygınlaşan ciddi bir hal sağlığı sorunudur. Tedavi sürecinde ise genellikle terapi, ilaç veya her ikisine başvurulur. Major depresyonun tedavisi zor ve uzun sürebilir. Birçok zaman ise başarısızlıkla sonuçlanır ve işin içinden çıkılmaz bir hal alabilir. 2012'de yapılan bir araştırmada Türkiye'de her 10 kişiden birinin depresyona yakalandığını gösteriyor. Aslında bu sadece kayda geçen vakalar. Ülkemizde psikiyatriste gitmek hala pek çok insan tarafından tabu olduğundan gerçek sayının bundan daha fazla olduğunu kabul edebiliriz. Psikiyatriste giden birinin en büyük endişesi toplumda akıl sağlığı yerinde değil damgası yemektir. Depresyona giren bir hasta ilaç tedavisine başlasa bile ilaçların beyin kimyasını etkilemesi ve düzene sokması haftalar, bazen aylar alır. Bu süre ilaçtan ilaca ve hastanın durumuna göre değişmekle beraber kabaca 6 hafta sürer. Antidepresanlar kullanılmaya başlandığında rahatsız edici yan etkiler yaşatırlar ve terapötik etkileri haftalarca gözlenmez. Hasta bu durumda ilacın yan etkilerinden rahatsız olup işe yaramadığını düşünebilir ve ilacı bırakabilir. Bu durum araştırmacıları farklı tedavi seçeneklerine yöneltiyor. Hızlı Etki Eden Psikoaktif Maddeler Sihirli mantarın içinde bilinç halini etkileyen psilosibin adlı bir madde bulunur. Yapılan bilimsel çalışmalar bu maddenin hızlı etki eden antidepresan etkilere sahip olduğunu gösterdi. Dahası, hem antidepresan etkiye sahipti hem de bu etkiler geleneksel antidepresanlardan daha uzun süre kalıyordu. Bu durum araştırmacıların aklında şu soruyu yankılandırdı: Psilosibin veya buna benzer psikoaktif maddeler depresyon tedavisinde kullanılabilir mi? Son 50 yıldır ihmal edilen moleküller şimdi tekrar masaya yatırıldı. Bir araştırmada depresyonu olan son evre kanser hastalarında psilosibinin etkileri gözlendi. Hastalara sadece tek bir doz psilosibin verildi ve neler olacağı araştırıldı. Hastaların %80'inin ruh hali bir doz psilosibinden sonra bile iyileşme gösterdi. Bu psilosibini hemen mucize tedaviler listesine koymuyor tabii. Henüz kesin bir şey söylemek için çok erken. Umut verici klinik özelliklerine rağmen LSD, psilosibin gibi psikoaktif maddeler 1970'de sıkı denetimlere tabi tutuldu. Bu moleküllerin suistimal edilmesi çok kolaydır ve bu yüzden doktorlar arasında tıbbi olarak pek kullanılmazlar. Hastanelerde ve eczanelerde yer bulabilmeleri için bu moleküllerin işe yaradığına dair çok güçlü bilimsel desteğe ihtiyaçları var. Psikoaktif Maddeler Beyni Nasıl Etkiliyor? Virginia Üniversitesi'nde çalışan Javier Gonzalez-Maeso ve Mario de la Fuente Revenga psikoaktif maddelerin nasıl antidepresan etkiler gösterdiğini araştırmaya başladı. Örneğin sertralin gibi maddelerin serotoninin nöronlara geri taşınmasını engellediğini biliyoruz. Ancak halüsinasyonlara neden olan psilosibinin antidepresan etkilerini açıklayamıyorduk. Bilim insanları hem moleküler hem de beynin yapısal ölçeğinde araştırmalara başladılar. Öne sürülen ilk mekanizma psilobinin beynin kendini şekillendirme yapısını değiştirmesidir. Her gün yeni bir şeyler öğreniyoruz, yeni tecrübeler ediniyoruz. Bunların bazıları güzel, bazıları ise travmatik oluyor. Dışarıdan aldığımız her uyaran, olumlu veya olumsuz bizde bir iz bırakıyor ve beyin kendini buna göre şekillendiriyor. Psilosibin de bu süreçte yeni sinapsların oluşumunu sağlayarak depresyonun üstesinden gelmeye yardımcı olabilir. Psikoaktif Maddeler Sinaps Sayısını Artırıyor Sinapslar nöronların birbirleri ile haberleşmek için kullandıkları en temel yapı birimidir. Örneğin bir apartman katında iki komşunun kapı önünde birbirleri ile iletişimde bulunabilir ve alışveriş yapabilir. Sinaps da işte tam olarak böyle bir yapıdır. Bir alıcı ve verici nöron bulunur. Molekül alışverişinin ve iletişimin gerçekleştiği bir alan vardır. Sağlıklı insanlara kıyasla depresyon hastalarında daha az sinaps bağlantısı bulunur. Özellikle algılama, hafıza gibi bilişsel işlevleri yürüten ve ruh halini düzenleyen alanlarda. Psilosibin gibi psikoaktif maddeler beyindeki sinaps sayısını artırabilirler. Bu çok daha önceden bilinen bir şeydi aslında. LSD ve psilosibinin yaratıcılığı bu şekilde artırdığı düşünülüyor. Araştırmacılar farelere bir doz psilosibin verdiklerinde hayvanların hem depresif belirtileri azalmış hem de beyinlerinin frontal korteksinde yeni sinapslar oluşmuştu. Frontal korteksin temel görevi bilişsel işlevleri ve ruh halini düzenlemektir."} {"url": "https://sinirbilim.org/psikoloji-ogrencisi-olmak/", "text": "Psikoloji Öğrencisi Olmak Tercih döneminin başlamasıyla stres ve kaygı düzeyinde meydana gelen artış son derece normaldir hatta bir miktar stres aday için sağlıklı olabilir çünkü, bu stres adayın daha temkinli bir şekilde tercih yapmasına olanak sağlayacaktır.İstediğiniz herhangi bir bölümü tercih ederken o bölümden mezun olmuş kişilerle veya öğrencilerle konuşabilir, onların deneyimlerini dinleyebilirsiniz. Sık sık raflarda görmeye başladığımız psikoloji kitapları, televizyon ve sosyal medyalarda eskiye oranla daha fazla psikolog görmemiz Türkiye'de psikoloji bölümünün revaçta olduğunu ve popüler bir bilim haline geldiğinin göstergesidir. Aynı zamanda bu popülerlik beraberinde birçok soruyu meydana getirmektedir. Psikolojinin tanımı sorunsalı / psikoloji nedir? Psikolog nasıl olunur? Psikolog ilaç verebilir mi? Psikolog doktor mu? Psikiyatrist ve psikolog arasında ne fark vardır? Psikologlar nerede çalışır? gibi daha onlarca söylence aday öğrencilerin aklını kurcalamaktadır. Lise ve üniversite dönemlerinde bilgi, istek ve yeteneklerine uygun öğretim kurumuna seçilip, yerleşebilmek son derece önem arz etmektedir çünkü, psikolojik boyutta ele alacak olursak hayat boyu sevemeyeceği, benimseyemeyeceği bir mesleğe sahip olmak, birey için adeta stresör kaynağı haline dönüşebilir, gençlerin yetenek ve potansiyelini büyük ölçüde harcar. O halde psikolojinin tanımını yapmakla başlamalıyız; sağlam bir yapı inşa etmek istiyorsak sağlam temeller atmalıyız. Psikoloji Nedir? Psikolojinin ilk tanımlarından biri insan zihninin yapısının incelenmesi biçimindeydi. İnsan zihnini gözlemleyebilmenin olanaksızlığı karşısında bulunan ilk psikologlar, John B. Watson'un önderliğinde psikolojiyi, gözlenebilen davranışların bilimsel incelenmesi biçiminde tanımlamışlardır.Davranışçı psikoloji araştırmalarının çoğunluğu hayvanlar üzerinde yapılmış, elde edilen bulgular insanlara genellenmiştir .Bu gelişimin etkisi altında psikoloji zamanla, hayvan davranışının incelenmesi anlamına gelmeye başlamıştır. 1960'lardan bu yana insan algılaması, bellek süreçleri ve düşünme gibi zihinsel işlevleri inceleyen bilişsel psikoloji ortaya çıkmıştır.Modern psikoloji günümüzde, davranışı ve davranışın altında yatan süreçleri bilimsel olarak inceleyen çalışma alanı olarak tanımlanır. Psikoloji bölümünü okumak, bölümü okumasak bile psikolojinin temel kavramlarını bilmek bireye farkındalık kazandıracaktır.Psikoloji insan davranışlarının bilimi olduğundan bireye kendi davranışlarının nedenlerini daha iyi anlayabilme olanağı sağlayacak ve bilinçlendirecektir.Böylesine bilinçlenmiş bir eş, anne-baba, öğretmen, yönetici veya işveren daha sağlıklı davranma olanağına sahiptir. Psikoloji Öğrencisi Mezun Olduktan Sonra Ne Yapar? -Psikoloji 4 senelik bir bölümdür.Psikoloji bölümünü okuyan herkes psikolog ünvanını almaya hak kazanır. -Psikoloji bölümü bitirildiği takdirde psikolog ünvanını almaya hak kazansanız da klinik psikolog olamaz ve terapi yapamazsınız. Klinik psikolog olmak ve psikoterapi yapabilmek için yüksek lisans yapılması gerekmektedir. -Psikolog doktor değildir ve ilaç veremez. Psikologlar genelde yanına gelen bireyler için hasta değil danışan terimini kullanırlar. -Psikoloji ve PDR'nin yoğunlaştıkları alanlar birbirinden farklıdır. Psikoloji temel bir bilim alanıdır ve 4 yıllık eğitim sürecinde çeşitli psikoloji alt alanlarına ilişkin dersler verilir. Bunlardan bazıları deneysel psikoloji, gelişim psikolojisi, sosyal psikoloji, fizyolojik psikoloji, bilişsel psikoloji, endüstri psikolojisi, adalet psikolojisi çevre psikolojisi sağlık psikolojisi kişilik kuramları, klinik psikoloji ve istatistiktir. PDR eğitim fakültesine bağlı olduklarından biraz daha eğitim alanına yönelik bir içeriğe sahiptir. PDR mezunları çoğunlukla eğitim kurumlarında çalışmaktadır. -Psikologlar birçok devlet kurumlarında veya özel sektörlerde çalışabilirler. Örneğin endüstri psikolojisi alanında uzmanlaşmış psikolog şirketlerin insan kaynaklarında çalışabilir, başvuran kişinin işe alım konusunda vb. durumlarda rol alabilir. -Her mesleğin kendine has zorluğu olduğu gibi psikolojinin de kendine özgü zorluğu vardır ama aşılamayacak cinsten değildir. Bol okumak, bol araştırma yapmak gerekir. Ben 3. sınıf bir psikoloji öğrencisi olarak bu bölümü okumanın verdiği hazzı yaşıyorum diyebilirim. Ufkumun açıldığını, hayata daha perspektif bir açıdan baktığımı, insanlara ön yargılarla yaklaşılmaması gerektiğini, daha çok araştırdığımı daha çok okumak istediğimi öğrendim. Psikoloji ile birlikte hiç bilmediğim yanlarımı keşfettim. Meğerse beyin ve sinirbilime ne çok ilgim varmış! Araştırmalar yapmayı, kitap okumayı, yazmayı, öğrenmeyi, yeniliklere açık olmayı seven herkesi bu eşsiz bilimin dünyasına davet ediyorum."} {"url": "https://sinirbilim.org/psikoz/", "text": "Psikoz: Aklın Gerçeklikle Bağının Kopması! Rüyadayken birçok saçma sapan şey görebilir, duyabiliriz. Böyle şeylerin uykuda olması normaldir. Uyandıktan sonra da hayali şeyler görüp duymaya başlarsanız ne olur? Psikoz aklın gerçeklikle bağlarını koparmaya başlamasıyla ortaya çıkan anormal durumdur. Psikozlu hastalar kişilik değişiklikleri yaşayabilir veya düşüncelerini düzenlemekte sorun çekebilir. Psikozun şiddetine bağlı olarak sıradışı davranışlar görülebilir. Ayrıca hastaların sosyal etkileşimleri ve günlük hayatta yaptığı rutin işleri de aksayabilir. Psikoz çok geniş bir terimdir. Çoğu psikiyatrik rahatsızlık psikozun şemsiyesi altında değerlendirilebilir. Halüsinasyonlar, delüzyonlar ve benzeri belirtiler psikozun işaretlerinden bazılarıdır. Bunlar ise pek çok rahatsızlıkta görülebilir. Bu durumda şizofreni, bipolar rahatsızlık, anoreksiya nevroza gibi rahatsızlıklar psikozun bir alt türü olarak incelenebilir. Paranoya gibi rahatsızlıklar da aynı sınıfa girer. Psikoz Belirtileri Psikozun başlıca belirtileri kişinin halüsinasyon, delüzyon, düşünce bozuklukları ve sosyal iletişim eksikliği yaşamasıdır. Halüsinasyon en temel tabirle gerçek olmayan bir şeyi gerçekmiş gibi algılamaktır. Karanlık bir sokakta yürürken aniden tuhaf bir canavarın size yaklaştığını görmeniz halüsinasyon olabilir. Gece yatağınıza girdiğinizde isminizi fısıldayan biri de halüsinasyon örneğidir. Halüsinasyonlar koku, tat algısı olarak da karşımıza çıkabilir. Psikozun en önemli belirtilerinden biri de hastaların delüzyonlar yaşamalarıdır. Bunların bazıları paranoyaya dönüşebilir. Delüzyonlarda hayali bir uyaran yoktur ama kişi gerçekte olmayan şeylere inanır. Örneğin etrafındaki herkesin ona tuzak kurduğunu, ilk fırsatta ona zarar vereceğini zanneder. Kişi süper güçlere sahip olduğunu düşünebilir. Arkadaşlarının aklını okuduğunu iddia edebilir. Örneğin ekbom sendromunda hastalar derilerinin altında parazit olduğunu sanıp sürekli kendilerini kaşırlar. Psikoz Neden Ortaya Çıkar? Şizofreni, bipolar bozukluk gibi birçok hastalığın nedenleri ile psikozun nedenler ortaktır. Hem genetik hem de çevresel etkenlerin rol oynadığı düşünülüyor. Bunun yanında uykudan mahrum kalmak, çok stresli olaylar yaşamak ve aşırı kahve tüketimi halüsinasyonlara neden olabilir. Tüm rahatsızlıklarda olduğu gibi bunda da temel moleküler mekanizmaları anlamak gereklidir. Stres, uykusuzluk, madde kullanımı vb. bunların hepsi beyin kimyasını ve nöral elektrik dengesini olumsuz etkiler. Nöronların zarar görmesi sonucu doğru çalışamaması sonucu psikoz şemsiyesi altında çeşitli rahatsızlıklar görülebilir. Psikoz Tedavisi Psikozun tedavisi öncelikle hastanın ne tür bir tanı aldığına bağlıdır. Şizofreni ve bipolar bozukluk psikozun alt türlerindendir ancak tedavi yöntemleri farklılık gösterir. Doktorların hastalara tavsiye ettiği ilk yöntem çoğunlukla antipsikotik ilaç kullanımıdır. İlaçlar yaklaşık 7-14 gün içinde psikozun belirtilerini azaltır. Kullanılacak antipsikotik ilaçların türü hastanın durumuna, alacağı yararlara ve potansiyel risklere göre belirlenir. Doktorlar bazen tipik bazen de atipik antipsikotik ilaç yazabilirler."} {"url": "https://sinirbilim.org/radyasyona-uyum-saglama-yetenegi/", "text": "Canlılarda Radyasyona Uyum Sağlama Yeteneği Son zamanlarda etkileyici bir dizi ile tüm dünyaya kendisini yeniden hatırlatan Çernobil geçtiğimiz haftalardaki orman yangınıyla korona virüs günlerinde tekrar gündem oldu. Halk arasında radyasyon en korkulan konu başlıklarının başında gelmesine rağmen ülkemizde inşası devam eden nükleer santraller, kullandığımız mobil cihazlar, baz istasyonları ve maalesef her geçen gün yaygınlaşan kanser vakaları radyasyonun ülkemizde her zaman gündemin en üst sıralarında olmasına neden olmuştur. Tüm bunlara rağmen hayalet şehir Çernobil ormanlarındaki kuşların radyasyona uyum sağlayabilmeleri ileriye yönelik insanlarda da radyasyona uyum sağlama mümkün mü sorusunu akla getirdi. İyonize Radyasyona Uyum Sağlayan Çernobil Kuşları British Ecological Society'nin Functional Ecology dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre vahşi hayvanların iyonize radyasyona uyum sağladıkları görüldü. Tüylerde ise bir pigment olan feomelanin üreten kuşların radyasyona maruz kalmayla yaşadıkları tespit edildi. Araştırmacılar Çernobil kuşlarının tüylerinin zamanla değiştiğini gördü. Ancak bu uyum sağlama şimdiye kadar sadece laboratuvar ortamında görüldü. Çernobil Hariç Tutma Bölgesinde ve yakınında 16 farklı türden 152 kuşta yapılan çalışmada öncelikle ortamın radyasyon seviyesi ölçüldü, kan ve tüy örnekleri alındı. Daha sonra bir antioksidan olan glutatyon, oksidatif stres, DNA hasarı ve melanin pigment seviyesi ölçüldü. Feomelaninler üretiminde antioksidanlar kullanıldığından feomelanin üreten hayvanlar iyonize radyasyona daha duyarlıdır. Elde edilen sonuçlara göre kanda glutatyon seviyesinin arttığını oksidatif stresin ve DNA hasarının azaldığı görüldü. İyonize Radyasyonu Metabolize Etmek Mümkün Mü? Radyosentez, fotosenteze benzer olarak canlı organizmaların radyasyondan gelen enerjiyi yakalayıp kullanmasıdır. İyonize radyasyon metabolizması 1956 yılında Rus SI Kuznetsov tarafından açıklanmıştır. Çernobil Nükleer Santrali'ndeki araştırmacılar, reaktör odasında ve etrafındaki toprakta melanin içeren yaklaşık 200 tür radyotrofik mantara rastladılar. İyonize radyasyon kullanan Cryptococcus neoformans mantarlarının normalden üç kat daha hızlı büyüdüğü görüldü. İnsanlar Radyasyona Bağışıklık Kazanabilir Mi? Bu konuda yapılan bir çalışmada E.coli bakterisinin radyasyon hasarına dirençli olup olmadığı araştırıldı. Bir grup E.coli mikropların %99'u ölünceye kadar radyasyonla muamele edildi ve kalan %1'den yeni bir nesil yetiştirildi ve bu 20 kez tekrarlandı. Sonuç olarak atalarının dayanabileceği radyasyon miktarından 4 kat daha büyük bir miktara dayanabilen bir nesil elde edilmiş oldu. Bu çalışma ile bizim hücrelerimizin de bir gün radyasyon hasarını onarabileceği gösteriliyor. Ayrıca bu mekanizmanın nasıl işlediğini anlayabildiğimiz zaman genetik mühendisliği ve gen terapisi sayesinde insanları radyasyona dirençli hale getirmek mümkün olabilir. İtalya'da yapılan bir çalışmada normalde maruz kaldıklarından 3 kat daha fazla radyasyona maruz bırakılan kalp cerrahlarının bazı hücresel değişiklikler gösterdiği görüldü. Değişimi gösteren başlıca belirteç olarak kanlarında hidrojen peroksit seviyesinin arttığı gözlendi ancak beyaz kan hücrelerinin daha duyarlı hale geldiği ve bu sayede hasarlı hücrelerin daha çabuk uzaklaştırıldığı görüldü. Ayrıca daha önce kuşlarda da gözlemlenen glutatyon seviyesindeki artış bu çalışmada insanlarda da görüldü. Fakat tüm bu olumlu sonuçlara rağmen Çernobil'deki yeni nesil kuşlarda beyin küçülmesi ve fazla radyasyona maruz kalan insanlarda olduğu gibi katarakt belirtileri gözlemlendi. Sonuç olarak;"} {"url": "https://sinirbilim.org/rap-muzik/", "text": "Rap Müzik Ergenlerde Seks İsteğini Artırabilir Rap müzik uzun bir süredir müzik piyasasında yer alıyor ve müstehcen sözleri olan bazı şarkılar özellikle gençler arasında çok popüler olabiliyor. Şarkıların cezbedici ritmi ve sözleri sürekli barlarda ve kulüplerde çalınıyor. Her rap müzik için geçerli değil tabi ama her gün en azından 3 saat seks ile ilgili sözler içeren rap şarkılar dinlemek ergenlerin cinsel davranışlarında değişime neden oluyor. Teksas Üniversitesi'nde yapılan araştırmaya göre rap müziğin ahenginde seksten bahsetmek insanların zihninde bunu herkes yapıyor fikrinin oluşmasına neden oluyor. Bu müzikleri ne kadar çok dinlerseniz bu fikir beyninizde o kadar fazla yer ediniyor. Bir süre sonra ise daha önceden var olan düşünceleriniz bu yeni düşüncelerle yer değiştiriyor ve en sonunda fikirler davranışlara yansıyor. Hangi Etkenler Seks İsteğini Artırıyor? Önceden yapılan araştırmalar rap müziğin riskli cinsel davranışlarla ilişkili olduğunu göstermişti ancak araştırmacılar rap müzik dinlemenin gençlerde seks isteğini artırıp artırmayacağını öğrenmek istedi. Eğer artırıyorsa, müzikteki hangi etkenler gençlerde seks başlatma isteği yaratıyordu? Çalışmada çoğunlukla siyahi olan 443 öğrenciye anket yaptırıldı. Ankette 7. sınıf öğrencilerine ne kadar sık rap müzik dinledikleri ve arkadaşlarının seks yaptıklarına inanıp inanmadıkları soruldu. 9. sınıf öğrencilerine ise seks başlatıp başlatmadıkları soruldu. En Az 3 Saat Rap Müzik Dinlemek Seks İsteğini Artırıyor Anketten elde edilen sonuçlara göre 7. sınıfta her gün en az 3 saat rap müzik dinleyen gençlerin iki yıl sonra seks yapma olasılığı 2.6 kat daha fazla çıktı. Bunun sebebi ise çocukların arkadaşlarının seks yaptığına inanıyor olmasıydı. Arkadaşlarının 7. sınıfta seks yaptığını düşünen çocuklar bunu herkes yapıyor düşüncesine kapılıp cinsiyet farketmeksizin kendilerini sekse eğilimli yapıyorlar. Araştırmacılara göre ergen bireyler seksle ilgili sözler içeren rap müzik dinlediklerinde bu davranışın gerçekten olup olmadığını doğrulamak için arkadaşlarına bakıyorlar. Psikolojik olarak yaşıtlarının seks yaptığını öğrenmek kişinin gelecekte seks yapmasını tetikleyen çok önemli bir etken. Ve araştırmacıların cinsel davranışı tahmin etmek için kullandıkları bir göstergedir. Ergen Gençler için Riskli Olabilir"} {"url": "https://sinirbilim.org/rapunzel-sendromu/", "text": "Rapunzel Sendromu Genç Kızın Organlarını İflas Ettirdi Rapunzel çocukluğumuzdan hatırladığımız çizgi film karakterlerinden biridir. Cadı tarafından kuleye hapsedilen Rapunzel kendisini kurtarmaya gelen prensi içeri almak için upuzun saçlarını aşağı sarkıtır. Rapunzel sendromu da ismini çizgi film karakteri Rapunzel'in uzun saçlarından alan bir rahatsızlıktır. İngiltere'de bu sendroma sahip genç bir kız organ yetmezliği yüzünden hayatını kaybetti. Rapunzel Sendromu İnsanlar aşırı nadir görülen bir sindirim rahatsızlığı olan rapunzel sendromu kişinin kendi saçlarını yemesine neden olur. Trikofaji adlı duruma sahip kişilerin midesinde ve bağırsaklarında bol bol saç kılları bulunur. Saçlar bağırsak hareketleri engel olduğunda hastalar metabolik sorunlar yaşayabilir. İnsanların sindirim sistemi saçları sindiremediğinden mide ve bağırsak kanalındaki saç kılları cerrahi müdahale ile alınmak zorundadır. İngiltere'de 16 yaşındaki genç bir kız midesindeki saç yumağının sindirim sistemine engel oluşturması nedeniyle hayatını kaybetti. Pika sendromunda olduğu gibi trikofajide de hasta dürtüsel olarak bir şeyler yeme isteği duyar. Farkında olarak veya olmayarak sürekli kendi saçlarını yer. Yediği saçlar hem enfeksiyon kapmasına neden olur hem de sindirim sistemini tıkayarak ciddi metabolik sorunları doğurur. Yakınları Bu Kadar Zararlı Olabileceğini Düşünmemişti Jasmine Beever ailesinin söylediklerine göre her zaman saçlarını çiğniyor ve yiyordu. Yakınları bu davranışının basit bir kötü alışkanlık olduğunu düşünüyordu. Saçlarını yemenin ona ciddi bir zarar vereceğini hiçbir zaman akıllarına getirmemişlerdi. Maalesef Beever'ın yakınları genç kızın yediği saçların vücuda yayılacağını bilmiyordu. Saçlar önce mideyi sardı, sonra ince ve kalın bağırsağı kapladı. Jasmine Beever saçlarını yemeye devam ettikçe midesinde biriken kıllar enfeksiyona neden oldu. Mide duvarında karınzarı iltihabı ortaya çıktı ve zaman içinde ülser de oluştu. Beever'ın organları enfeksiyonun etkisiyle zaman içinde iflas etmeye başladı. En sonunda ölümüne neden olacak organ yetmezlikleri görüldü. Beever bir gün okulda sendelemeye başladı ve kendini halsiz hissettiği için eve gitti. Vücudunda birçok leke olduğunu görünce ailesi Beever'ı hemen acil servise kaldırdı. Doktorların tüm çabalarına rağmen Beever kurtarılamadı. Trikofaji ve Trikotilomani Saç yeme dürtüsü tıpta trikofaji olarak biliniyor ve saçlarını çekme dürtüsü olan trikotilomani ile beraber görülüyor. Trikotilomani yaşayan kişiler saçlarını çekmeyi alışkanlık haline getirmiştir. Bu onlara keyif verir. Trikotilomaninin bilinen hiçbir nedeni yoktur. Belki hem genetik hem de çevresel etkenleri sonucunda oluşabilir. Trikotilomanili hastaların küçük bir bölümü saçlarını çekmenin yanı sıra yemeye de başlayabilir. 2008 yılında yapılan bir araştırmada trikotilomaniyi çok şiddetli yaşayan kişilerin rapunzel sendromu yaşama ihtimallerinin daha yüksek olduğunu belirtiyor. Rapunzel sendromu ve trikotilomani için geliştirilmiş bir tedavi henüz yok. Hastalar için yapılabilecek en iyi şey terapi ve eğitimdir."} {"url": "https://sinirbilim.org/rasitizm-ve-osteomalazi/", "text": "Raşitizm ve Osteomalazi D vitamini eksikliği kemik yatağında bozuk kalsifikasyona ve çocuklarda raşitizm, erişkinlerde osteomalazi denilen hastalığa neden olur. Kemiğe yeterli mineralin gitmesi için özel bir enzim gerekli olmasına rağmen bu rahatsızlıkta temel bozukluk kemiğe yeterli miktarda kalsiyum ve PO4 temin edilememesidir. Çocuklarda en belirgin durum zayıflık ve ağırlığı taşıyan kemiklerde eğrilme, dişlerde bozukluk ve hipokalsemi ile kendini gösterir. Erişkinlerde durum daha az belirgindir. Raşitizm ve osteomalazinin nedeni eskiden yetersiz güneş ışığı alma iken, günümüzde güneş ışığının deride etkilediği provitaminlerin yetersiz alınması daha sık görülen nedendir. Bu olgular D vitamini verlimesine yanıt verirler. Bazı hastalık türleri D vitaminine yanıt verirken bazıları kemiğin mineralizasyonu için gerekli olan 1,25-dihidroksikolekalsiferole normal yanıt verirler. Örceğin böbrek ve karaciğer hastalıklarına neden olabilen bazı genetik mutasyonlarda D vitamini işe yaramaz ama 1,25-dihidroksikolekalsiferol enziminin hastaya verilmesi çok işe yarar. Tip 2 D vitaminine dirençli raşitizmde ise hasta hem D vitaminine hem de 1,25-dihidroksikolekalsiferole eksik yanıt verir. Raşitizm ve Osteomalazi Tedavisi"} {"url": "https://sinirbilim.org/raynaud-fenomeni/", "text": "Raynaud Fenomeni Raynaud fenomeni erkeklerin yaklaşık %5'inin ve kadınların aşağı yukarı %8'inin soğuk veya aşırı stres ile karşılaştıklarında öncelikle ellere kan akımının aralıklı olarak azaldığını belirtir. Vazospazmlar; parmaklar, burun ucu, kulaklar ve ayrıca peniste görülebilir. Raynaud fenomeninin görülme sıklığı ve belirtilerinin şiddetindeki artışla sigara içimi arasında ilişki bulunmaktadır. Belirtiler 15 ila 25 yaşları arasında görülmeye başlar; en çok soğuk iklimlerde yaygındır. Belirtiler çoğu kez deri renginde üç aşamalı değişikliği kapsar. İlk olarak deri soluk veye beyaz , soğuk ve uyuşuk olur. Bunu derinin mavi hatta mor olduğu siyanotik bir dönem izler, bu süre boyunca azalmış kan akımı şiddetli ağrıya yol açabilir. Kan akımı düzelir, düzelmez parmaklar çoğu kez koyu kırmızı olur, şişme ve sızlama görülebilir. Birincil Raynaud fenomeni veya Raynaud hastalığı, altında yatan başka bir hastalığı olmayan kişide belirtilerin idiyopatik görünümünü ifade eder. Bu gibi olgularda vazospastik ataklar, soğuk veya strese normal bir yanıtın sadece bir abartısı olabilir. İkincil Raynaud fenomeni veya Raynaud sendromu; skleroderma, lupus, romatoid artrit, Sjögren sendromu, karpal tünel sendromu ve anoreksi gibi bir diğer hastalık yüzünden bu belirtilerin varoluşunu ifade eder. İleri Okuma: Anorekside Son Tedavi Yöntemleri Nedir? Raynaud Fenomeni Tedavisi"} {"url": "https://sinirbilim.org/reddedilmek-ile-ilgili-tuhaf-gercekler/", "text": "Reddedilmek İle İlgili Tuhaf Gerçekler Birisi tarafından reddedilmek kuşkusuz üzücüdür özellikle psikolojik sağlımıza zarar verir. Reddedilmenin duygularımız, düşüncelerimiz ve davranışlarımız üzerinde çeşitli etkileri mevcuttur. Bu yazımızda bu etkileri ve reddedilmeyle ilgili belki bilinmeyen gerçekleri konuşacağız. Reddedilmek beyinde fiziksel acı olarak algılanabilir. Yapılan araştırmalarda reddedilme duygusu yaşayan katılımcıların beyinlerinin fonksiyonel manyetik rezonans taramaları yapıldığında sadece reddedilen kişilerin fiziksel acı yaşadıklarında etkinleşen beyin bölgelerinin de etkinleştiği saptanmıştır. Beyinlerimiz aslında reddedilme ve fiziksel acıya benzer şekilde tepki veriyor. Ağrı Kesici Duygusal Acıları da Dindiriyor Tylenol adlı ilacı kullanmayanımız yoktur herhalde. Her zaman bir köşede duran, nezle olunduğunda ilk başvurduğumuz ilaçtır. Tylenol'un bilmediğiniz bir başka yararı duygusal acıların ortaya çıkmasını engelleme özelliğidir. Araştırmacılar katılımcılara reddedildikleri bir tecrübelerini hatırlamalarını istemeden önce katılımcıların bir kısmına Tylenol veriyor diğerine plasebo etkisi yaratacak hap şeklinde şeker veriyor. Tylenol alan kişiler şeker alan kişilere göre daha az duygusal acı yaşıyorlar. Ancak yine de sevgilinizden ayrılınca Tylenol almayın, daha güzel yöntemler var. Reddedilmenin evrimsel süreçte bize çok önemli yararları da olduğunu itiraf etmemiz gerekir. Avcılıkla geçindiğimiz günlerde, kabileden dışlanmak, reddedilmek ölüm cezasına eş değerdi. İnsanların yalnız başlarına uzun süre yaşamaları mümkün değildi. Evrimsel psikologlar dışlanma riskiyle karşı karşıya kaldığında beynin bizi alarma geçirmesi için bir uyarı sistemi geliştirdiklerini düşünüyorlar. Dışlanma tehlikesi belirdiğinde beyin hemen topluma göre hareket ederek davranışlarını değiştirip uyum sağlayabilmeli. Reddedilmek Aidiyet İhtiyacımızı Bozuyor Duygusal acıları fiziksel acılardan daha güçlü hatırlarız. Örneğin iki durumu karşılaştıralım. 1 ay önce yanlışlıkla parmağınızı kestiniz ve aynı gün sevgilinizden ayrıldınız . Ayrıldığınız zamanki duygusal acıyı parmağımızın kesilmesinden daha iyi hatırlar ve tekrar tecrübe ederiz. Reddedilme bizim bir şeye aidiyet ihitiyacımız bozuyor. Neden futbol takımı tutarız, okulda sosyal gruplarımız olur hiç düşündünüz mü? Cevap insanın kendini bir gruba ait olma yalnız olmama ihtiyacında yatar. Reddedilme dışlanma durumlarında ise bu ihtiyacımız bozulur ve kendimizi yalnız hissederek mutluluğumuz baltalanabilir. Mezunlar gününde eski arkadaşlarınızla bir araya gelmek size aidiyet hissini tekrar yaşattığından bu özel günler çok sevilir. Reddedilmek agresifliği ve öfkeyi tetikliyor 2001 yılında Amerika'da yapılan bir araştırmaya göre reddedilme yetişkin bireylerde uyuşturucudan, fakirlikten ve çete üyeliğinden daha büyük tehlike arzediyor. Küçük reddedilmeler bile tabiri caizse insanların içindeki şeytanın ortaya çıkmasına sebep olabiliyor, özellikle ergenlik dönemlerinde. Reddedilmeler bazen özsaygımızı sorgulamamıza hatta yitirmemize sebep olabilir. Özellikle kadın erkek ilişkilerinde reddedilen taraf kendinde hata bulmaya eğilimli hale gelir ve bu durum özgüvenini ve özsaygısını yitirmesine sebep olabilir. Böyle durumlarda kendimizi suçlarız, bir yerlerde hata yaptığımızı düşünürüz ve kendimizi değersiz hissedebiliriz halbuki cevap çoğu zaman daha basittir. Belki kusurlu olan karşı taraftır. Bu zamanlarda mantıklı karar veremediğimizi göz önünde bulundurmamız gerekir. Reddedilmek Zekanızı Etkileyebilir"} {"url": "https://sinirbilim.org/rene-descartes/", "text": "Rene Descartes Rene Descartes 1596 doğumlu Fransız filozof, matematikçi ve bilim insanıdır. Descartes modern batı felsefesinin babası olarak kabul edilir ve şu an bile yazılanların çoğu onun çalışmaları üzerine yazılır. Özellikle İlk Felsefe Üzerine Düşünceler hala çoğu üniversitenin felsefe bölümünde standart bir kaynak olarak kabul edilir. Descartes'ın matematiğe katkısı da aynı derecede belirgindir; uzaydaki bir noktayı bir numaralar seti olarak işaretleyebilmeyi ve cebirsel denklemleri iki boyutlu koordinat sisteminde geometrik şekiller olarak göstermeyi sağlayan Kartezyen koordinat sistemi, ismini Descartes'tan alır. Descartes belki de en çok, Metot üzerine konuşmanın 4. ve Felsefenin İlkelerinin 1. bölümlerinde geçen cogito ergo sum şeklindeki felsefi cümlesiyle tanınır. Rene Descartes Modern Felsefenin Kurucu Babasıdır Rene Descartes Düşünüyorum, öyleyse varım önermesiyle kendi beninin bilgisini sezgisel olarak kendiliğinden açık ve seçik kabul etti. Tanrı'nın, matematiksel bilginin ve dış dünya üzerine edindiğimiz bilgilerin geçerliliklerini kendi beniyle olan ilişkilerinden yola çıkarak kurdu ve böylece özne merkezli modern felsefenin kurucu babası olarak ünlendi. Descartes, 1628'den itibaren, 15 yıl süren geziler, savaşlar ve serüvenlerden sonra yerleştiği Hollanda'da, batı düşüncesini altüst eden bir felsefe sistemi kurdu. Öğrendiğinin, gördüğünün, duyduğunun, inandığının hepsini birden büsbütün silerek, her şeyden kuşkulanmaya başladı. Yalnız tek bir şeyden emindi: düşüncenin varlığı. Buradan hareketle, evrenin açıklamasını yaptı. Herkes Latince Yazarken O Fransızca Yazıyordu Yöntem üzerine konuşmada hep karmaşıktan basite inerek, gerçeği kuşatmaya yarayacak kuralları bir bir saydı. Felsefeyi, bütün inceleme kitaplarının Latince yazıldığı bir çağda, Fransızca yazarak ve sağduyu dünyada en iyi bölüştürülmüş şeydir diyerek, herkesin, uzman olmayanların bile anlayabileceği bir duruma indirgedi. Descartes her tür araştırmanın pratik niteliği üzerinde ısrarla durur. Ona göre en önemli bilimlerden mekanik, insanlara yardım edecek makineleri yapma sanatı; tıp, vücudu ve ruhu tedavi etme sanatı; ahlak, mutlu yaşama sanatıdır."} {"url": "https://sinirbilim.org/renk-korlugu-gormek/", "text": "Renk Körlüğü Olanlar Renkleri Nasıl Görüyor? Renk körlüğü çok sık duyduğumuz ama tam olarak ne olduğunu anlayamadığımız bir rahatsızlık. Baş ağrısı, diş ağrısı, miyop, astigmat daha sık rastlanılan rahatsızlıklar ama renk körlüğü hem nadir görülüyor hem de genetik bir kısmı var. Bu konuda bilgilenmek için insanlar ya bolca şey okuyor ya da renk körlüğü simülasyonuna giriyorlar. Yukarıdaki görselde farklı tür renk körlüğüne sahip insanların gökkuşağındaki renkleri nasıl algıladığını görüyorsunuz. Şimdi bu rahatsızlığı ve türlerini biraz daha yakından inceleyelim. Renk körlüğünün erkeklerde görülme oranı %8, kadınlarda ise %0.5'tir. Yani her 12 erkekten 1'inde görülürken, kadınlarda bu oran 1/200'dür. Erkeklerde görülme sıklığı kadınlara göre 16 kat daha fazladır çünkü X kromozomunda taşınır. Dünya'da 180 milyon kişi renk körlüğü yaşıyor. Bu rahatsızlık gözümüzdeki renk algılamaktan sorumlu koni hücrelerinin renkleri algılamamasından dolayı ortaya çıkar. Renk körlüğünün en yaygın formu kırmızı-yeşil renk körlüğüdür. Aslında bu tip adlandırmalar yanlıştır ama halk arasında sıkça kullanılır. Bütün renk körlüğü türleri tüm renk spektrumunu etkiler ve birkaç renge indirgenemez. En sık karşılaşılanlar rahatsızlıklardan biri olan protanopide hasta kırmızı rengi algılayamaz. Görselde bunun örneğini görüyorsunuz. Kısmi ve tam renk körlüğü gibi dereceler var Döteranomali yeşili algılamadaki zayıflık anlamına gelir. Bu hastaların görüşlerinde yeşil renk çok az algılanır ancak az da olsa kendine bir yer bulur. Eğer hasta döteranopiden muzdarip olsaydı yeşili hiç göremeyecekti. Renk körlüğünün de kendi içine dereceleri var. Hastalar renkleri zayıf algılayabilir ya da hiç algılayamayabilir. Döteranopi ve protanopide hastalar kırmızı ve yeşil rengi ayırt etmekte çok zorluk yaşarlar. Kırmızı-yeşil renk körlüğü adı buradan gelir."} {"url": "https://sinirbilim.org/renk-korlugu/", "text": "Renk Körlüğü Renk körlüğü bir canlının görme merkezinde özel bir pigment molekülünün bulunmaması veya gerektiğinden az bulunmasıdır. Bu eksiklik sonucunda çeşitli renklerin çevresindeki renkler ayırt edilemez. Renk körlüğü için en yaygın test, renkli noktalardan yapılmış bir zeminde, benzer renkli noktalardan oluşan şekiller içeren levhalardan oluşan İstihara kartlarının kullanıldığı testtir. Özellikle kullanılan renkler nedeniyle, şekiller renk körü bir kişiye zemin ile aynı görülecek şekilde yapılmıştır. Renk körü olan bazı bireyler, bazı renkleri ayıramazken, diğer bireylerde sadece bir renk zayıflığı bulunur. Prot-, döter- ve trit- ön ekleri, sırasıyla kırmızı, yeşil ve mavi koni sistemlerinin kusurunu gösterir. Renkli görmenin normal olduğu kişilere trikromat denir. Dikromatlar, sadece iki koni sistemine sahip kişilerdir; bunlarda protanopi, döteranopi veya tritanopi bulunabilir. Monokromatlar yalnız bir koni sistemine sahiptir. Dikromatlar sadece iki temel rengi karıştırarak kendi renk spektrumlarını eşleştirebilirken, monokromatlar tek bir temel rengin yoğunluğunu değiştirerek oluşturur. Renk körlüğü kalıtsaldır"} {"url": "https://sinirbilim.org/renkler-biyolojik-saati-duzenliyor/", "text": "Renkler Vücudumuzun Biyolojik Saatini Düzenliyor Evimizin duvarında asılı olan duvar saati veya kolumuzda taşıdığımız kol saati gibi vücudumuz da güneş ışığına bağlı olarak çalışan son derece hassas bir iç saate sahiptir. Bu saat hayatımız için o kadar önemlidir ki tiktakları uyku saatlerimizden beslenme alışkanlıklarımıza kadar neredeyse her metabolik olayda duyulabilir. Vücudun iç saatinin yapısını inceleyen bilim dalı olan kronobiyoloji temel olarak beyin ve diğer organların nasıl bir saat gibi işlev gösterdiğini aydınlatmayı amaçlıyor. Vücudumuzun iç saatini şekillendiren unsurlar nelerdir? Tabi ki en temelde evrim yatar çünkü milyonlarca yıldır tüm canlıların doğaya uyum göstermesini sağlayan da yine bu süreçtir. Evrimsel süreçte ise güneş ışığı organizmaların uyuyup uyanmasında, yemek bulmasında ve dolayısıyla onların iç saatinin şekillenmesinde çok etkili olmuştur. Hal böyleyken gün batımındaki güzel renkler de hoş manzaradan daha fazla anlamlı olabiliyor. Renkler Biyolojik Saati Farklı Şekilde Etkiliyor İngilitere'de Manchester Üniversitesi'nde sıçanlar üstünde yapılan araştırmalar güneş ışığının içindeki farklı renklerin hayvanlardaki biyolojik saat üzerinde farklı değişikliklere neden olduğunu gösterdi. Çevresel uyumun aydınlatılması açısından çok önemli görülen araştırmanın yürütücüleri insanlarda da benzer etkilerin görülebileceğini düşünüyor. Vücudun 24 saatlik zamanının düzenlendiği sisteme sirkadyen ritmi denir. Güneş ışığının sirkadyen ritmini suprakiyazmatik çekirdek üzerinden etkilediği uzun zamandır biliniyordu. Ancak şimdiye kadar sadece gelen ışık miktarının canlı metabolizmasını etkilediği düşünülüyordu. Güneş ışığının içinde barındırdığı farklı renk tayflarının da biyolojik saat üstünde etkili olduğu kronobiyoloji sahasında birçok yeni kapı açacaktır. Renkler Suprakiyazmatik Çekirdeği Hedef Alıyor Araştırma ekibi tüm omurgalılarda biyolojik saatin düzenlenmesinde temel görevleri üstlenen suprakiyazmatik çekirdek adlı bir beyin bölgesine odaklandılar. Bu alan gün içindeki ışık miktarına göre beyinde elektriksel ve kimyasal ritimlerin 24 saat boyunca dengede tutulmasından sorumludur. Gözden giren ışık miktarının SKÇ'yi etkilediği biliniyor ancak araştırmacılar renklerin de bu bölgenin düzenleyici rolü üzerinde etkisi olup olmadığını merak ettiler. Bilim insanları hayvanları farklı yoğunlukta ve renkte ışığa maruz bıraktıktan sonra SKÇ'lerindeki nöronların elektriksel faaliyetini ölçtüler. Bu alandaki nöronların en az dörtte biri renklerdeki değişikliklere güçlü yanıtlar verdi. Özellikle şafak söktüğünde ortaya çıkan diğer renklere göre daha kısa bir dalga boyuna sahip olan mavi ışık nöronları diğer renklere göre daha farklı bir şekilde uyarmıştı. Ekip bir sonraki aşamada renk değişikliklerin nasıl bir etkisi olduğunu anlamak amacıyla farelerin kafesleri etrafında LED ışıklarıyla yapay bir gökyüzü oluşturarak gece ve gündüz döngülerini taklit etmeye çalıştılar. Renk Değişikliği Vücut Isısını Değiştirdi Sıçanların vücut sıcaklığı gece boyunca çok üst seviyelere çıkar. Bilim insanları yapay gökyüzünde renk değişikliği yaptıklarında sıçanların biyolojik saatlerinde de çeşitli bozulmalar meydana geldi. Sıçanların vücut ısıları doğal halinden 30 dakika önce en yüksek seviyeye ulaştı. Vücut ısısının düzenlenmesinde yaşanan bu değişimin biyolojik saatten kaynaklandığından emin olmak gerekiyordu. Bunun için araştırmacılar yapay gökyüzü ortamında tutulan sıçanların suprakiyazmatik çekirdek dokusunu incelediler. Bu bölgenin nöronlarının elektriksel faaliyetine bakarak araştırmacılar biyolojik saatin normalden daha hızlı veya yavaş çalıştığını tespit edebiliyorlar. Yapılan incelemeler sonrasında vücut ısısında gerçekleşen zaman kaymasının biyolojik saat kaynaklı olduğu görüldü. Renkler Klinikte Çok İşimize Yarayacak"} {"url": "https://sinirbilim.org/renkler-etkiler-anlamlari/", "text": "Renkler: İnsanlarda Uyandırdıkları Etkiler ve Anlamları Renkler bireyler üzerinde psikolojik etki yaparak anlam üretmede, anlamın algılanmasında ve bilinçaltını etkilemede önemli rol oynamaktadır. Ayrıca toplumlar da geçmişten günümüze renklere çeşitli toplumsal ve sembolik anlamlar yükleyerek düşünce ve ideolojilerinin ifade biçimini oluşturmuşlardır. Farklı kültürler, zaman içerisinde kendilerine farklı renk semboller yaratmışlardır. Örneğin, Amerika'da yaşayan Kızılderililer için siyah cehennemi ve ölümü, beyaz ise barış ve mutluluğu temsil eder. Siyah batıda yas ve matemi anlatırken Japonya'da mutluluğu temsil eder. Almanya'da 3. Reich yönetimi sırasında, homoseksüeller mora yakın renkte bir işaretle damgalanıyordu. Fransa'daki homoseksüeller ve travestiler ise kendilerini les violets olarak nitelendirmişlerdi. Renklerin Anlamları Kültüre Göre Değişebilir Asya'da Hindular arasında ise kırmızı ve sarı kutsal renkler olarak rahipler tarafından tercih edilirken mavi sevilmeyen renk olarak algılanmıştır. Katolik rahipleri siyah giyerken Tibet lamaları safran sarısını tercih etmişlerdir. Ortaçağ giysilerinde mor rengi seçen başpiskoposlar, hiyerarşik olarak yükseldiklerinde cüppelerindeki mor tonlar ve beneklerin sayısı da artmakta idi. Psikoposlar leylak rengi giyinirken, erguvan giysili kardinaller, ayrıca mor ametist taşı olan bir yüzük takıyorlardı. Katolik inancına göre eflatun, büyük perhiz sırasında ve Noel'de, doğru yola dönüş, tövbe ve pişmanlığı simgelemiştir. Renk tercih ve kullanımlarında toplumsal alışkanlıkların ve içinde yaşanılan kültürün de rolü bulunur. Örneğin, bir toplumda açık, neşeli renkler gençler tarafından, doygun, parlak olanlar yetişkinler tarafından, yumuşak ve pasteller yaşlılar tarafından tercih edilmiştir. Diğer taraftan koyu renkler kışın tercih edilirken, açık renkler yazın tercih konusudur. Sosyal düzeyi ve statüsü yüksek sosyal gruplar tarafından pastel renklerden oluşmuş renk kombinasyonları tercih edilirken, düşük gelir grupları tarafından parlak renklerin tercih edildiği saptanmıştır. Mavi rengin ise daha çok entelektüel kişiler tarafından tercih edildiği saptanmıştır. Enerji ve heyecan veren kırmızı ülke bayraklarının 45%'ine hakimken, sakinleştiren mavi 20%'sinde yer almaktadır. Renkler Dinlerde de Önemlidir İslam kültüründe de yeşil renk, üstün bir nitelik kazanmıştır. İslamiyet'te yeşil rengin önemi, göçebe bir hayat sürmeleri ve doğanın yeşermesinin hayvan sürülerini otlağa çıkarma zamanı olarak kendileri için yaşamsal bir önem taşımasından kaynaklanır. Ayrıca günümüzde yeşil renk doğayı simgeleyen çevreci bir renk olarak da algılanmaktadır. Gökyüzü açık mavi renk ile simgeleştirilirken, mavi-yeşil de güneşin doğduğu kutsal yönün simgesi olmuştur."} {"url": "https://sinirbilim.org/renklerin-psikolojik-etkileri/", "text": "Renklerin Psikolojik Etkileri ve Kullanım Alanları Gökkuşağı gibi rengarenk bir odada mı daha mutlu olursunuz yoksa her tarafı mat griye boyanmış odada mı? Renklerin birey tarafından algılanması, daha çok psikolojik duygularla ilintilidir. İnsan farkında olmasa da, içinde bulunduğu durumu, iç dünyasını, o sıradaki duygularını seçtiği renkler aracılığıyla ortaya koyar. Renkler insan psikolojisi üzerinde duygusal etki yaparak, insanın zihinsel durumunu, fiziksel performansını ve sosyal davranışını etkiler. Örneğin parlak renkler, kullanıldıkları ortamda neşe ve heyecan arttırıcı bir etki yaparken, pastel renkler dinlendirici etki yapar. Görsel algılamada da renk kodları, anlam üretme, anlamın algılanması ve bilinçaltını etkilemede önemli rol oynamaktadır. Renk ve Biçim Bütünlüğü Nesneler ile renkleri arasında organik bir bağ bulunur. Örneğin bir nesnenin rengi, içinde bulunduğu ortamın aydınlığına göre değişse bile, o nesnenin rengi ile olan ilişkisi değişmez. Nesneler görsel olarak daima renk ve biçim bütünlüğü ile tanımlanır. Biçim renkten daha etkin bir iletişi aracı olarak önde görülse de, renk biçimi tamamlayan, ona görsel kimlik kazandıran vazgeçilmez bir unsurdur. Renkli bir nesnenin birey üzerinde yarattığı etki incelenirken, o nesnenin formu da önem taşır.Yuvarlak düzeydeki bir renk, köşeli bir düzeydeki renkten farklı bir etki yapar. Örneğin, karayolları trafik işaret levhalarında yer alan biçimler renklerle daha çok anlam kazanır. Kırmızı bant çerçeveli üçgen, yasaklama, kısıtlama işareti olarak, yuvarlak şekiller ise sınırlandırma işaretleri olarak kullanılırlar. Soğukluk ve Sıcaklık Duygusu Renkler birey üzerinde soğukluk ve sıcaklık duygusu da uyandırabilirler. Sıcak renkler, dalga boyu yüksek olan sarı, kırmızı ve turuncudan oluşur. Bunun yanı sıra dalga boyu daha düşük olan soğuk renkler ise mavi, mr ve yeşildir. Sıcak renkler çabuk algılanabilir ve görünebilir olduğu için yakınlık, soğuk renkler ise uzaklık hissi yaratır. Sıcak renkler izleyeni uyarır, neşelendirir, metabolizmayı hızlandırarak güç ve dinamizm kazandırır; fazlası ise heyecan, yorgunluk, şiddet ve odaklanma güçlüğü yaratabilir. Soğuk renkler ise yatıştırıcı ve dinlendiricidir; güven, huzur, sorumluluk, düzen, ferhalık, özgürlük gibi duygular uyandırır. Soğuk renkler aşırı dozda kullanıldıklarında ise kasvetli, hatta moral bozucu, tembellik, ağırkanlılık, hayalperestlik gibi bir etki yaratabilir. Renklerin Tipografi Uygulamalarındaki Önemi Grafik tasarım uygulamalarında renk bir tasarım elemanı olarak önem taşır. Görsel hiyerarşiyi organize etmek aşamasında önemli bir etmendir. Renk; çizimleri, tipografiyi görünür hale getirebileceği gibi, etkisiyle onların önüne degeçebilmektedir. Renk ve ton değerlerinin bilinçli olarak kullanımı, tipografiyi kolay okunur hale getirerek; biçimleri ön ve arka planda algılatıp farklı uzaklık, yakınlık ve derinlik duyguları yaratırlar. Görsel iletişim açısından marka, logo, ambalaj, web tasarımı gibi kullanım alanlarında tasarımcılar rengi davranışları motive etmek, çağrışım yapmak, yönlendirmek, uyarmak, sürekliliği sağlamak ve bir duyguyu dışa vurmak için kullanırlar. Ambalaj tasarımında formdan önce algılananrenk ürüne kimlik kazandırır. Algıyı Kolaylaştırır Renkler bireylerin toplum düzenindeki yönlendirilmelerinin ve konumlandırılmalarının simgeleri olmuşlardır. Dikkat, uyarı, yasaklama, kodlama gibi pek çok işlev yüklenerek kolay algılama, hatırlama ve toplumda oryantasyonu sağlama gibi sözsüz iletişimi sağlamaktadır. Güvenlik işaretlerinde kırmızının yasak, tehlike alarmı, yangınla mücadele, sarının uyarı, mavinin zorunluluk, yeşilin ilk yardım ve normal durumu göstermesi gibi. Renklerin birey üzerinde duygusal etkileri bulunduğu gibi, kullanıldıkları mekanlar üzerinde de etkileri bulunur. Renk, mekana büyük, küçük, sıcak, soğuk, enerjik, sıkıcı, sakinleştirici olmak gibi birtakım özellikler kazandırır.Çalışma ortamlarında ise verimlilik, yaratıcılık, yönlendirme, motivasyon, rahatlama, pozitif enerji, hijyen duygusu renk kullanımı ile yaratılmaktadır. Renklerin Koku ve Tat Alma Duyuları Üzerinde Etkileri Vardır Yapılan çeşitli deneylerde renklerin bireylerin koku ve tat alma duyuları üzerinde de etkili olduğu saptanmıştır. Örneğin, sarı ve yeşilin ekşi, turuncu, sarı ve kırmızının tatlı; pembenin şekerli; marina mavi ve yeşilin acı; gri, soluk yeşil ve açık mavinin tuzlu tatları çağrıştırdığı, turuncunun baharat tadını, yeşilin yerine göre acı veya çam kokusunu, eflatunun ise parfüm kokusunu çağrıştırdığı saptanmıştır. Reklam uygulamalarında da iyi kokular açık, saf ve yumuşak renklerle ifade edilirken, kötü kokular ise koyu, sıcak renklerle ifade edilir. Renklerin bireyler tarafından algılanmasındaçeşitli kişisel faktörlerin de rol oynadığı söylenebilir. Bu tür kişisel faktörler arasında, bireyin cinsiyeti, yaşı, ait olduğu sosyal çevre, kişisel karakter özellikleri sayılabilir. Renklerin Anlamları Kültüre Göre Değişebilir Renk tercih ve kullanımlarında toplumsal alışkanlıkların ve içinde yaşanılan kültürün de rolü bulunur. Örneğin, bir toplumda açık, neşeli renkler gençler tarafından, doygun, parlak renkler yetişkinler tarafından, yumuşak ve pastel renkler yaşlılar tarafından tercih edilmiştir. Diğer taraftan koyu renkler kışın tercih edilirken, açık renkler yazın tercih konusudur. Sosyal düzeyi ve statüsü yüksek sosyal gruplar tarafından pastel renklerden oluşmuş renk kombinasyonları tercih edilirken, düşük gelir grupları tarafından parlak renklerin tercih edildiği saptanmıştır. Mavi rengin ise daha çok entelektüel kişiler tarafından tercih edildiği saptanmıştır. Enerji ve heyecan veren kırmızı ülke bayraklarının 45%'ine hakimken, sakinleştiren mavi 20%'sinde yer almaktadır. Psikolojik Güdüler ve İhtiyaçlar Renklerin bireylerin çeşitli psikolojik dürtü, güdü ve ihtiyaçları üzerinde de etkili olduğu yapılan çeşitli deneylerle ortaya çıkarılmıştır. Bu tür etkilere örnek olarak açlık, susuzluk, cinsiyet, temizlik, annelik , prestij , çağdaşlık ve profesyonellik gibi özellikler sayılabilir. Örneğin, açlık duygusu üzerinde turuncu, açık sarı, kırmızı, açık kahve rengi ve kırmızının olumlu etki yaptığı, yeşil, mavi ve turkuvazın susuzluk duygusunu arttırdığı, mavi ve beyazın temizlik ve sağlık duygusunu arttırdığı saptanmıştır. Yapılan çeşitli araştırmalarda, eflatun, şarap kırmızısı, altın sarısı ve siyah gibi renklerin prestije önem veren kişiler tarafından tercih edildiği görülmüştür. Günümüzün çağdaş ve modern tüketici grupları tarafından da metalik renklerin tercih edildiği saptanmıştır. Renklerin Reklam Uygulamaları Açısından Diğer Önemli Etkileri - Markanın fark edilme ve tanınmasını sağlar. - Logonun okunaklığını arttırır. Renkler, kelimelerin, amblemlerin, logo ve diğer yazılı metinlerin okunaklığını arttırarak, ilgi ve dikkat çekici bir etki yapar. - Markaya kişilik kazandırır. Her marka müşterileri açısından taşıdığı renk kombinasyonu ile algılanır ve hatırlanır. - Markanın tanınmışlığını arttırır. Bir markaya özgü renkler, benzer markalar arasından o markanın kolaylıkla fark edilmesini sağlar. - İkna gücünü arttırır. Renkler uyandırdıkları psikolojik etkiler nedeniyle, bir ürünün daha taze, daha canlı görünmesini ya da hoşa gitmesini sağlayabilir. Örneğin yeşil zemin üzerinde bir parça kırmızı et daha kırmızı ve iştah açıcı görünebilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/restoran-aydinlatmasi/", "text": "Restoran Aydınlatması Yemek Seçimini Etkileyebiliyor Günlük hayatta seçimlerimizi belirleyen farkında olduğumuz ya da olmadığımız birçok etken mevcut. Çok basit bile olsa bir karar alırken çevresel etkiler altında kalıyoruz. Her gün kaçınılmaz şekilde yaptığımız yemek seçimlerinde ise restoran aydınlatmasının etkili olduğu bulundu. Mum ışığında bir akşam yemeği romantik olabilir ama sağlıksız seçimler yapmanıza ve planladığınızdan daha fazla yemenize neden olabilir. Cornell Üniversitesi'nde yapılan çalışmaya göre müşteriler loş ışıklı restoranlarda yaptıkları yemek seçiminin daha az farkında oluyorlar. Aydınlık ortamlarda ise bilişsel olarak daha çok uyarılmış ve seçimi daha bilinçli yaptıkları için sağlıklı yiyeceklere yönleniyorlar. Loş Işıkta Yiyenler Farklı Yiyecekler Tercih Etti Çalışma için 4 farklı zincir restoranın 160 müşterisine anket uygulandı. Katılımcıların yarısı aydınlık, yarısı loş ışıklı ortamda akşam yemeği yedi. Aydınlık ortamda yemek yiyen katılımcıların yaklaşık yüzde 16 ile 24'ü arası, ızgara ya da fırınlanmış balık, tavuk, sebze gibi yemekleri seçtiler. Loş ışıklı ortamda yiyenlerin seçimleri ise genel olarak kızartmalardan ve tatlılardan yana oldu. Araştırmacılar bu yemeklerin kalorilerini hesapladıklarında loş ışıklı ortamda yemek yiyenlerin aydınlık ortamda yiyenlere oranla yüzde 39 daha fazla kalorili yemek yediklerini gördü. Araştırmacılar aydınlık ortamda seçimlerimizin farkında olarak daha doğru kararlar verdiğimizi düşünüyorlar. Restoran aydınlatması gerçekten karar verme sürecinde çok etkili. Loş ışıklı ortamda bilişsel uyarılmamız az olduğu için seçimlerimizi daha az farkında olarak yapıyoruz. Bunu test etmek için 700 üniversite öğrencisiyle yeni bir çalışma yaptılar. Aynı şekilde öğrencilerin yarısı aydınlık yarısı loş ışıklı ortamda akşam yemeği yedi. Fakat öncesinde kafein plesebosu almışlardı ve uyarılmış, canlı hissediyorlardı. Bu sefer sonuçlar iki farklı ortamda yapılan seçimler için anlamlı şekilde farklı çıkmadı. Yani seçimlerimizi etkileyen, seçimi yaparken bunun ne kadar farkında olduğumuzdu. Ortamın aydınlatması gibi rahatlatıcı müziklerin de yeme davranışı üzerinde etkili olduğu görüldü. Rahatlatıcı müziklerin çaldığı ortamlarda insanların daha yavaş ve diğer ortamlara kıyasla yüzde 14 daha az kalorili yemek yediği görüldü."} {"url": "https://sinirbilim.org/retikuler-formasyon/", "text": "Retiküler Formasyon Son 20 dakika içinde yaptığınız her şeyi düşünün. Sadece bir bilgisayarın önünde otursanız bile muhtemelen küçük hareketler yapmışsınızdır. Nefes alıp verdiniz mi? Öksürdünüz mü? Muhtemelen bunları otomatik olarak düşünmeden bile yaptınız. Ancak yine de bu küçük hareketleri retiküler formasyon olmadan yapamazdınız. Retiküler formasyon beyin sapında bulunan ve beyin sapı boyunca devam eden bir oluşumdur. Retiküler formasyon nörotransmitterleri üreten birkaç hücre grubuna ev sahipliği yapar. Nörotransmitterler nöronlar arasındaki iletişimi ve sinyal aktarımını sağlar. Bu nöronal popülasyonlar, merkezi sinir sistemi boyunca geniş bağlantılara sahiptir. Beyindeki faaliyetin düzenlenmesinde rol alırlar. Retiküler formasyon içinde dopamin ve asetilkolinin en büyük üretim fabrikaları yer alır. Bu hücre gruplarına çekirdek adı verilir. Örneğin arkuat çekirdeği, rafe çekirdeği. Retiküler Formasyon Nörotransmitter Sentezinde Rol Oynuyor Nörotransmitterler tüm bu alandaki çekirdeklerde üretilir. Duyusal algılama, motor faaliyet ve davranışsal tepkileri modüle etmede görev alır. Merkezi sinir sisteminin en önemli bileşenlerinden biridir. Retiküler formasyon nöronları ayrıca kafa sinirlerinin motor çekirdeklerini oluşturur. Bu çekirdekler, yüz ve kafa içindeki motor hareketlerden sorumludur. Bunun yanı sıra organların otonom işlevleriyle ilgili motor hareketleri de içerir. Örneğin yutma, kusma, öksürme, hapşırma, solunum ritmi ve kan basıncının kontrolü burada yapılır. Bu açıdan hayati öneme sahiptir diyebiliriz. Retiküler formasyonun görevlerini toparlayacak olursak retiküler aktive edici sistem ile bilinç ve uyarılmayı sağlar. Retiküler formasyon etkinliği arttıkça duyusal sinyaller serebral kortekse daha fazla uyarı yollar. Böylece kişide uyanıklığı sağlar. Bu sistem bedenimiz ve organlarımızdan gelen duyuların kontrolünü yapmamızı sağlar. Sadece duyu değil iskelet kası hareketlerimizi de denetler. Biyolojik ritmimizin düzenini ve hormonal sistemimizin kontrolünde görev alır."} {"url": "https://sinirbilim.org/retinada-miyop-hucresi/", "text": "Retinada Yeni Bir Miyop Hücresi Keşfedildi! Her yeni güne uyandığınızda gökyüzündeki güneşe bakıp onu selamlıyor musunuz? Ya da gün içerisinde kaç insan yüzü görüyorsunuz ? Akşam uyumak için başınızı yastığa koyduğunuzda gözlerinize teşekkür edin. Gün boyu hiç sızlanmadan çalışıyorlar ve onların değerini sadece bozulduğunda anlıyoruz. Miyop da gözlerimizin değerini anladığımız rahatsızlıklardan bir tanesi. Retinada, görsel dünyayı algılamak için kullandığımız tüm bilgileri bir arada toplayan yaklaşık 50 tür retinal gangliyon hücresi vardır. Bu hücrelerin her biri, alan içindeki herhangi bir noktada renk veya hareket gibi farklı görsel bilgi sağlar. Miyop Tedavisi İçin Önemli Bir Adım Bilim insanları retinadaki işlev bozukluğunda miyopa neden olabilecek bir miyop hücresi keşfettiler. Northwestern Üniversitesi Phinberg Tıp Fakültesi'ndeki baş araştırmacı ve oftalmoloji asistanı Greg Schwartz çalışma ile ilgili Bu keşif, miyopu kontrol etmek için yeni bir terapötik hedefe yol açabilir'' ifadesini kullandı. Yeni keşfedilen retina hücresinin ışığa karşı oldukça duyarlı olmasının yanında bu hücreler gözün nasıl büyüdüğünü ve geliştiğini de kontrol edebiliyor. Hücre göze çok uzun bir süre büyüme sinyalini iletiyorsa, görüntüler retina üzerine odaklanmamakta, bu da sadece yakını görmeye ve bir ömür boyu gözlük veya kontakt lenslerin kullanımına sebebiyet vermektedir. Schwartz, Gözün çocukluk döneminde doğru zamanda büyümesini durdurması gerekiyor dedi. Uzun süredir retinanın görüntüyü göze odaklamak için bir sinyal içerdiği ve bu sinyalin çocukluk döneminde göz büyümesini düzgün bir şekilde düzenlemek için önemli olduğu biliniyordu. Fakat yıllardır hiç kimse hangi hücrenin hangi sinyali taşıdığını bilmiyordu. Potansiyel olarak önemli eksikliğin bulunduğunu ve bu hücrenin aslında bu görevi yapan hücre olduğu açıklandı. Miyop ON Delayed Hücrelerden Kaynaklanıyor Olabilir Schwartz gittikçe parlayan ışığa karşı tepki vermekte geç kalmasından ötürü bu hücrelere ON Delayed ismini verdi. ON Delayed hücreleri bir görüntünün odak noktasına gelip gelmediğine dair hassas bilgileri veren ve test edilen diğer birçok hücre tipine nazaran benzersizdi. Sinir devresi, bu hücrenin retina içindeki diğer hücrelere nasıl bağlandığı ve bu eşsiz duyarlılığı elde ettiğini ortaya koyan diyagram olarak nitelendirildi. Kapalı ışık tayfı, insan gözünde bu fotoreseptör gruplarını etkinleştiren, retina üzerinde yapay bir zıtlık görüntüsü eşdeğeri oluşturan yüksek kırmızı / yeşil kontrasta sahiptir. Schwartz, ON Delayed retina gangliyon hücresinin insan versiyonunun bu gibi desenler tarafından aşırı uyarılabileceğini ve gözün aşırı büyümesine neden olduğunu, bunun da miyopa neden olacağını söyledi. Sırada Hayvan Modelleri ve Genetik Analiz Var Çalışmayı yapmak için mikroskobik cam elektrotlar kullanılarak, bir foton, retinadaki hücrelerden gelen elektrik sinyallerini kaydederken, dijital bir projektöre ışık desenleri sunuldu. Bir sonraki hedefin bu hücreye özgü bir gen bulmak olduğunu belirten bilim adamları bu çalışmayı fare modelleri üzerinde yapacaklarını belirttiler."} {"url": "https://sinirbilim.org/risperdal-nedir/", "text": "Risperdal Nedir? Hangi Yan Etkiler Görülür? Risperdal bazı zihinsel rahatsızlıkları tedavi etmek için kullanılan psikiyatrik bir ilaçtır. Özellikle şizofreni, bipolar bozukluk gibi duygudurum bozuklukların tedavisinde sıkça reçete edilir. Duygudurum bozukluklarında hastanın düşünme mekanizması hasar gördüğünden günlük yaşantısında sorun yaşayabilir. Risperdal bu noktada hastanın daha berrak bir şekilde düşünmesini ve günlük hayata daha aktif katılmasına yardımcı olur. Jenerik ismi risperidon olan bu ilaç atipik antipsikotik ilaç sınıfında yer alır. Psikiyatrik rahatsızlıkların pek çoğunda beyin kimyası dengesini yitirmiştir. Risperdal da beyin kimyasını tekrar dengeleyerek tedaviye yardımcı olur. Risperdal nedir sorusunun kısa bir yanıtını verdikten sonra doz ve yan etkilerden bahsedelim. Risperdalin dozu hastanın yaşına, medika durumuna, tedaviye yanıt verme oranına ve kullanıdığı diğer ilaçlara göre değişir. Doktor muayenesinde hekime kullandığınız tüm ilaçları ve mevcut sağlık durumunuzu söylemeniz gerekir. Kullandığınız reçeteli/reçetesiz ilaçlar, hatta bitkisel takviye gıdalar bile büyük önem taşır. Varsa eğer kullanılan diğer ilaçlar ve bu ilacın yan etkilerinden kaçınmak için doktor risperdala düşük dozda başlayabilir. Doktorunuza danışmadan herhangi bir doz değişikliğine gitmemelisiniz. Hangi Yan Etkiler Görülür? Risperdalin en sık görülen yan etkileri uyuşukluk, bulantı, denge kaybı, kilo alma, yorgunluk ve baş dönmesidir. Hastaların büyük çoğunluğunda bu yan etkilerin görülmesi beklenir. Ancak yan etkiler çok kötüleşirse mutlaka doktorunuza görünmelisiniz. Baş dönmesi ve denge kaybı düşmelere neden olabileceği önemlidir. Bu tür durumlarda bir yere yaslanın veya oturun. Yukarıda saydığımız yan etkiler gözünüzü korkutmasın. Bunların hepsi hastada görülecek diye bir kural yoktur. Çoğu hasta yan etkileri iyi bir şekilde yönetebiliyor ve hayatlarına daha iyi bir şekilde devam ediyor. Bir ilacın hastaya reçete edilmesi için faydaların zararlarından çok daha fazla olması gerekir. Aynı şekilde ilacın yetkili kurumlardan onay alma sürecinde de risk/fayda değerlendirmesi yapılır ve faydası daha fazla olan ilaçlar piyasaya çıkar. Risperdal kullanımından sonra ciddi yan etkiler görmeye başlarsanız derhal vakit kaybetmeden doktorunuza durumu bildirin. Bunlar yutkunma güçlüğü, kas spazmları, titreme, anksiyete gibi duygudurum bozuklukları ve uykuda nefesin kesilmesidir. Bunlar yorgunluk, baş dönmesi gibi yan etkilerden çok daha ağırdır ve doktorun durumdan haberdar olması çok önemlidir. İlacın kullanımının ve dozunun hastanın medikal durumuna ve kullandığı diğer ilaçlara bağlı olduğunu söylemiştik. Risperdalin diğer bir yan etkisi nadir de olsa kan şekerini artırmasıdır. Diyabeti olan hastalarda ciddi yan etkilere yol açabilir bu durum. Eğer kan şekerinizin kontrolsüzce yükselmesinden şikayetçiyseniz, sık sık idrara çıkma ve susuzluk yaşıyorsanız bunu doktorunuza mutlaka söylemelisiniz. Halihazırda diyabetiniz varsa doktorunuzun yönlendirmesiyle düzenli kan şekerinize baktırabilirsiniz. Ayrıca doktorunuz diyabet ilaçları, egzersiz ve özel bir diyete başlamanızı da önerebilir. Risperdal şeker metabolizmasını sıkça etkileyen bir ilaçtır. Kan şekerinde ve trigliseritte artışa veya kilo alımına neden olabilir. Diyabetle birleştiğinde bu yan etkiler kalp ve damar sağlığını da olumsuz etkileyebilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/ritalin-alirken-iki-defa-dusunun/", "text": "Ritalin Gibi Uyarıcı İlaçları Alırken 2 Defa Düşünün! Üniversitenin en yoğun dönemindesiniz. Bir yandan final sınavları, bir yandan projeler ve ödevler sıkıştırıyor ve zaman yetmiyor. İstediğiniz verimde çalışamıyorum diye şikayet ederken bir arkadaşınız bir ilaçtan bahsediyor. Adı Ritalin, bir tane içtiğinizde 6 saat aralıksız ders çalıştırdığını söylüyor. En çok ihtiyacınız olduğu anda Hızır gibi yardımınıza yetişecek bir ilaç. Ritalin gibi uyarıcı ilaçlar gerçekten çok etkilidir ama bu ilaçların yan etkileri ve vücuda uzun vadede verdiği zararlar da hafife alınacak gibi değildir. Ritalin, Concerta gibi psikoaktif ilaçlar aslında dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu yaşayan kişilere yazılan kırmızı reçeteli ilaçlardır. Öğrenciler sınav zamanları bunları bir şekilde temin edip ders çalışmak, odaklanmayı artırmak ve yaratıcılığı geliştirmek için kullanır. Çalışma ilacı olarak da adlandırılan bu ilaçların doktor gözetiminde olmadan kullanılması çok tehlikeli ve yasadışıdır. Araştırmalar tüm bu risklere rağmen her 5 öğrenciden 1'inin sınav dönemlerinde bu haplara yöneldiğini gösteriyor. Ritalin Beyne Ne Yapıyor? Wisconsin Üniversitesi'ndeki araştırmacılar onlarca yıldır üstünde araştırma yapılan Ritalin dosyasını açtı ve enine boyuna çalıştı. Çalışmalardan elde edilen bulgular doğru miktarda ritalinin prefrontal korteksteki nöronların işlevlerini düzenlediğini ve daha iyi çalışmasını sağladığını gösteriyor. Prefrontal korteks dikkat, karar verme, odaklanma ve bellek ile ilgili olan beyin bölgesidir. Çalışma ilaçlarının bu bölgeyi hedef alması aslında hiç de şaşırtıcı değil. Kırmızı reçeteyle satılan bu çalışma ilaçlarının en büyük sorunu bağımlılık yapması ve ciddi yan etkilere neden olmasıdır. Bu etkilerden kaçınmak için doktor kontrolünde ritalinin çok düşük dozlarda kullanılması gerekir. Az miktarlarda kullanıldığında çalışmalar ritalinin beynin bağımlılık ve uyarılma merkezini uyarmadığını gösteriyor. Tabii bu kadar düşük dozda ilacın uyarıcı özelliği de ortaya çıkmıyor. Bu da kullanan kişiler için istenen bir durum değil. İlacın etkisini gerçekten hissetmek için kullanıcılar kimi zaman farkında olmadan aşırı doza kaçabiliyor. İşte bu noktada ilacın etken maddelerinin yan etkileri kendini göstermeye başlıyor. Bilişsel işlevlerin zayıflaması, beyindeki nörotransmitter dengesinin bozulmasıyla başlayan süreç beyinden çıkıp kalp çarpıntısına kadar uzuyor. Doz Çok Önemli Farelere Ritalin vererek beyin üzerindeki etkisini inceleyen bir çalışmada ekip farelerin beynine elektrotlar yerleştirdi ve nöronların faaliyetini gözlemledi. Farelere az miktarda, terapötik dozda Ritalin verildiğinde hipokampüslerinin ve prefrontal kortekslerinin daha iyi çalıştığı ve nöronların faaliyetinin arttığı gözlendi. Diğer taraftan, daha yüksek dozlarda nöronlar çalışmayı tamamen durdurdu ve gelen sinyallere tepki vermemeye başladı. Sitemize gelen bir mailde bir Ritalin kullanıcısı şunları söylüyordu: Odaklanmam artıyor ama anlama kabiliyetim düşüyor, duygularım baskılanıyor, robot gibi hissediyorum. DEHB hastalarında kullanılan terapötik dozdaki Ritalin gerçekten işe yarıyor çünkü beynin dürtü kontrolünü artırarak işlevini düzenliyor. Nöronların davranışsal sinyallere olan tepkileri iyileşiyor ve bellek, biliş ve dikkat süreçlerinde önemli gelişmeler gözleniyor. Tüm bunlar doktorun önerdiği dozlarda gerçekleşiyor. Öğrenciler ise genellikle yüksek dozlarda ilaç kullanımına gittikleri için bilişsel işlevlerinde hasarlar meydana geliyor ve prefrontal korteksteki nöronlar hatalı çalışıyor. 2011 yılında Amerika'da yapılan bir ankette yaşları 18 ila 25 arasında değişen üniversite öğrencilerinin %5'i Adderall ve Ritalin gibi psikoterapötik ilaçlar kullandıklarını söylemişlerdir. Yüzde 5 ilk başta gözünüze küçük gibi görünebilir ancak bu sayı kokain kullanımından daha büyük bir sayıdır. 50,000 kişinin okuduğu bir üniversitede 2,500 kişi Ritalin kullanıyor. Artılar mı Daha Çok Eksiler mi? Metilfenidat gibi uyarıcı etken maddeler içeren çalışma ilaçları öğrenciler için tasarlanmadı. Bu ilaçlar DEHB hastaları ve dikkat eksikliği çeken kişilere yardım etmek için üretildi. DEHB hastalarının beyinlerinde yeterince dopamin olmadığı düşünüldüğü için bu ilaçlar mezolimbik ödül yolunu hedef alacak ve dopamin üretimini artıracak şekilde üretildi. Sağlıklı insanlarda dopamin yeterince salgılandığından bu kişilerin Ritalin kullanması onlarda bir yandan coşku, öfori diğer yandan huzursuzluk görülmesine neden olabilir. Yine dopamin artışına bağlı olarak iştahsızlık da görülebilir. Psikoaktif ilaçların tek başlarına bilinçsiz kullanımı bile tehlikeliyken bazen öğrenciler bunları alkol ve diğer ilaçlarla beraber kullanıyor. Böyle durumlarda tehlikenin boyutu bir kat daha artıyor. Ders çalışmak için sınav haftalarında düzenli Ritalin kullanan kişiler ilacı bıraktıklarında neye uğradıklarını şaşırıyor. Beyin kimyası ve dopamin salgılama sistemi bozulduğu için vücut aşırı bir bitkinlik hali ve depresyon yaşayabiliyor. Ritalin Birçok Beyin Bölgesine Müdahale Ediyor Odaklanmayı artırmak için Ritalin pek çok beyin bölgesine ve kimyasal moleküle müdahale ediyor ve kısa süreli olumsuz etkilere de yol açıyor. Bunların başlıcaları tansiyonun yükselmesi, nabzın hızlanması, sinirlilik ve uykusuzluktur. İlaçlar sadece bir defa kullanılsa bile bu yan etkilerin görülme riski yüksektir. Yan etkiler henüz bitmedi, çok daha kötüleri var! Adderal üstündeki araştırmalar bu ilacın halüsinasyonlara, dürtüsel davranışlara, paranoyaya ve huzursuzluğa neden olabileceğini gösteriyor. Yan etkilerin listesi daha çok uzun ama hepsini buraya yazmamız mümkün değil. Öğrenciler bu ilaçları kullandıkları zaman akla ilk gelen yan etkiler olmuyor. Yarınki final sınavında bana ne yardım edebilir? Adderall ile Zekanızı Artırmayı Düşünüyorsanız Yanılıyorsunuz Ritalin Bağımlılık Yapabilir Hadi 10 günlük bir final dönemini atlattık diyelim. Ritalin, kahve ve iyi beslenmeyle istediğimiz notları aldık ama ya sonra. Ritalini bırakınca her şey bitiyor mu? Uzun vadeli etkilere de bir göz atalım. İlk sırayı bağımlılık alıyor. Yukarıda ritalinin dopamin üretimini artırdığını söylemiştik. Dopamin daha fazla haz duymak demek. Bütün uyuşturucu ve keyif verici maddeler mezolimbik ödül yolunun merkezindeki akkumbens çekirdeğini ve ventral tegmental alanı hedef alır. Psikoaktif ilaçlar da burayı uyararak sizin keyifli hissetmenize neden olurken, aynı zamanda sizi kendilerine bağımlı hale getirebilirler. Çalışma ilaçlarının en büyük zararlarından birisi de antidepresanlarla birlikte kullanıldığında ortaya çıkar. Araştırmalar antidepresanlar birlikte kullanıldığında bu uyarıcı maddelerin anksiyeteye, depresyona, yeme bozukluklarına hatta ölüme bile neden olabileceğini gösteriyor. İlaçların hangi dozları terapötik dozdur; bunları yazmamayı tercih ediyoruz. Çünkü okuyucu bizi referans alarak kendi metabolizmasına uygun olmayan miktarlarda ilaç alarak kendine zarar verebilir. Bu tür ilaçları kullanmanın tek bir güvenli yolu vardır: Doktorunuza danışmak. Ancak şunu belirtmekte yarar var; 20 mg'dan fazla alıyorsanız yüksek dozda Ritalin tüketiyorsunuz demektir. Aşırı Doz Metilfenidat Kullanımı"} {"url": "https://sinirbilim.org/robotlar-isimizi-elimizden-alir-mi/", "text": "Robotlar İşimizi Elimizden Alır Mı? Sizde muhtemelen robotların insanların yaptıkları işleri yapan videolarla karşılaşmışsınızdır. Yemek yapan robot , ev yapan robot... İzlemesi keyifli olan bu videolar bir süre sonra insanın aklına biraz ürkütücü olan bir soruyu getiriyor. '' BU ROBOTLAR YA BENİM İŞİMİ BENDEN ALIRSA'' Bugün yapay zekada çılgınca bir gelişim var ve bunun yanında hızla artan otomasyon. Bu iki gelişme bugün ki akıllı robotları ortaya çıkarıyor. Patronlar fabrikalarında insan çalıştırmak istemiyor. Çünkü insan PAHALI. Yıllık izin alabilen, hastalandığında rapor alıp işe gitmeme ihtimali olan, haftada en az bir gün çalışmayan, günde sadece 8 saat çalışabilen insanlar yerine bu 7-24 yılın her günü çalışabilecek akıllı robotları kullanmaları patronlar açısından gayet makul. Çünkü daha çok para kazanmak istiyorlar. Zaten günümüzde yüksek oranda işsizlik oranı bu gelişmelerle daha sancılı bir hale geliyor. Günümüzdeki koşullar ve gelişmelere bakarak 3 tane senaryo yazmaya çalışacağım. SENARYO 1 Hızla gelişen yapay zeka ve otomasyonla işsiz kalan insanlar para kazanamaz ve bir şeyler satın alamaz ; insanların bir şey satın alamaması demek , şirketlerin bir şey satamaması demek buda onların otomatik olarak batması anlamına geliyor. İşte ilk defa Karl Marx ın ortaya çıkardığı bu döngüye insanlar çok güveniyorlar. Eğer kendileri işsiz kalırsa , şirketlerin batacağına o yüzden de şirketlerin buna izin vermeyeceğini düşünüyorlar. Ancak hesaba katmadıkları bir şey var. Dünyada gelir seviyesinde tepedeki %10 tüketimin %90 nın gerçekleştirirken Geri kalan %90 lık kesimde %10 luk tüketim gerçekleştiriyor. Yani şirketler %90 lık bir kitleyi umursamayabilirler . Ve acımasızca davranabilirler .. Bunun sonucunda işsizler ordusuyla kimilerine göre de gereksizler diye bir grup oluşabilir . Bunlarda savaş kıtlık salgın gibi bir çok kötü durum doğurabilir. SENARYO 2 Robotlar yüzünden bazı işler yok olacak ama bunun yanında yeni meslekler ortaya çıkacak. Yapay tavuk üreten laboratuvarlarda X mesleği gibi. Ancak yeni çıkan meslekler , kaybolacak mesleklerin istihdam açığını kapatamayacak ve bu açık gittikçe artacak. İşsizlik artacak. Bunun için Evrensel Temel Gelir dediğimiz günümüzde bazı ülkelerde uygulana her aileye kendi ihtiyaçlarını karşılayacak belli bir miktar para verilmesi çözüm ortaya konulacak. Otomasyonda artan verimlilikle şu an üzerinizde bulunan kıyafet 50 tl yerine 5 tl olacak. Bazı fabrikaların karanlık olacağı söyleniyor. Bu sebeple 1 fabrikanın aydınlanma için elektrik kullanmayacağını düşünürsek ne kadar çok kar yapacağına düşünebiliriz. Buda Evrensel Temel Gelir dediğimiz kavramın gerçekleşmesini sağlayacak. SENARYO 3 Teknolojinin işsizlik yaratacağı tarihte ilk kez karşılaşılan bir durum değil. 19 yy.da İngiltere de Kraliçe Elizabeth dikiş makinelerini kullanılmasını istemiyordu. Çünkü eğer diliş makineleri kullanırsa eskiden 10 kişinin yapacağını 1 kişi dikiş makinesiyle yapabilecekti. Buda büyük işsizliğe neden olacak ve siyasi istikrarı bozma ihtimalini ortaya çıkaracaktı. Oysa hiç de öyle olmadı. Dikiş makinelerini kullanılmasıyla üretimde çok büyük verim sağlandı ve buda giysilerin fiyatını düşürdü. Fiyatlar düşünce talepte artmaya başladı. Daha fazla dikiş makinesiyle çalışan insana ihtiyaç duyuldu işsizlik artmadı. İlk ATM'lerin kullanılmaya başlamasıyla çoğu kişi vezne görevlilerin işsiz kalacağına düşünüyordu . Oysa ATM'ler daha az maliyetle daha çok iş yapılmaya başlandı ve daha fazla yerde banka açılmaya başlandı. Vezne görevlisi olarak çalışan sayısı aksine arttı. Bugün vezne görevlileri para çek yatır gibi basit işlemler yerine müşteri problemleri hizmetleri gibi görevleri yerine getiriyorlar. 20 yy dan 21. Yy geçtiğimizde sadece tek bir meslek yok oldu. Asansör görevlisi ."} {"url": "https://sinirbilim.org/roman-okumak-beynimizi-nasil-etkiler/", "text": "Roman Okumak Beynimizi Nasıl Etkiler? Roman okumak ve yazmak yüzyıllar öncesine dayanan insanların çok sevdiği eylemlerden biridir. Romanları bu kadar vazgeçilmez yapan şey aslında kendimizi onlardaki kahramanların yerine koymamızdır. Roman okumak ile ilgili şimdiye kadar birçok araştırma yapıldı ancak teknolojinin gelişimi bize artık daha fazla bilgi sunuyor. Şimdi romanlarda gizli kalmış başka bir biyolojik sır açığa çıkartılıyor. Birçok insanın hayatımı değiştirdi dediği en az bir tane öyküsü vardır. Emory Üniversitesi'ndeki bilim insanları bu hisle ilgili olabilecek bazı biyolojik ipuçlarına rastladılar. Roman okuduktan sonra geçen birkaç gün boyunca beyinde bazı değişimler yaşanıyor. Ancak bu değişimler gazete okurken gerçekleşen değişimlerden daha büyük ve kayda değer çapta değişimler. Pompeii Romanı Okutuldu Prof. Gregory Berns'in ekibi işlevsel manyetik rezonans görüntüleme tekniğini kullanarak beyinde roman okumayla ilgili bölgeleri tespit ettiler. Daha önceden yapılmış olan çalışmalar bireyin romanları okuması esnasında beynindeki bilişsel süreçlerini incelemeye odaklanmıştı. Bu çalışmada ise okumanın beyindeki uzun vadedeki etkileri incelendi. Araştırmacılar 21 lisans öğrencisi üzerinde yapmış oldukları deneyde güzel bir olay örgüsüne sahip olmasından ve sürükleyiciliğinden dolayı 14 gün boyunca Pompeii romanının etkisini incelediler. Pompeii Robert Harris'in 2003 yılında yazdığı İtalya'nın antik zamanlarında geçen ve gerçek hayattan esinlenerek yazılmış bir romandır. Romanda Vezüv yanardağının patlayıp insanların hayatlarının nasıl sona erdiği anlatılıyor. Romanın başkarakteri Pompei'nin dışında yaşayan genç bir erkek. Adam yanardağının patlayacağını seziyor ve sevdiği kadını kurtarmak için zamanla yarışıyor. Kitaplar Hayatımızı Şekillendiriyor Dr. Bern gerçek olayları kurgusal ve dramatik bir şekilde anlattığı için bu kitabı seçtiklerini ifade ediyor. Bu tür sür sürükleyici bir roman okumak araştırma açısından büyük bir öneme sahipti. Sürükleyici ve güçlü bir olay örgüsü olan kitaplar çoğumuzun hayatlarını şekillendiriyor ve kişiliğimizi oluşturmamıza yardım ediyor. Çalışmada ilk 5 gün boyunca katılımcılar uykudan uyandıktan sonra beyinlerinin fMRI görüntüsü alındı. Beynin dinlenmiş halde çekilen bu görüntüleri sonraki değişimleri ölçmek için temel alındı. İlk 5 günden sonra katılımcılara roman her biri yaklaşık 30 sayfadan oluşan 9 bölüm halinde verildi. Katılımcılar her günün akşamında o günün bölümünü okuyordu ve tüm sayfaları okuduklarından emin olmak için küçük sınavlara tabi tutuldu. Tüm sayfaları okuduklarından emin olduktan sonra ekip her sabah tüm katılımcıların beyinlerinin dinlenme durumundaki fMRI görüntülerini çektiler. Romanlar bittikten sonraki 5 gün de ilk 5 gün gibi tüm katılımcıların beyinlerinin fMRI görüntüleri yine aynı saatlerde alındı. Roman Okumak Beyindeki Bağlantı Sayısını Artırıyor Elde edilen sonuçlar beynin dili kavrama ile ilgili bölgesi olan sol temporal korteksindeki bağlantı sayısında büyük bir artış olduğunu gösteriyor. Katılımcıların fMRI taramaları roman okuduktan sonraki gün yapılmasına rağmen her gün beyinlerindeki bağlantı sayısı artmaya devam etti. Dr. Bern bu durumu gölge etkisi olarak tanımlıyor. Bağlantı sayısındaki artışın görüldüğü bir diğer bölge beyinde duyuların algılanmasından sorumlu olan birincil duyu korteksi. Sadece koşmayı düşünmek bile bu bölgedeki koşuyla ilgili nöronları harekete geçirmeye yetiyor. Kendimizi Romandaki Ana Karakterin Yerine Koyuyoruz Beyindeki fiziksel etkinlikler ve hareketten sorumlu bölgelerdeki nöral değişimler gösteriyor ki roman okurken okuyucu kendini ana karakterin yerine koyuyor ve onun yaptığı şeyleri yapıyor. Kişilerin kendini ana karakterin yerine koyduğu biliniyordu ama elde edilen bulgular okuyucunun beyninde eylemsel olarak da ana karakteri taklit ettiğini gösteriyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/rusya-ve-toplumsal-alkolizm/", "text": "Rusya ve Toplumsal Alkolizm Bir içki bir ülkeyle nasıl özdeşleşir? İnsanları içmeye ne iter ve uzun vadeli etkileri nelerdir? Rusya üzerinden çıkarımlar. Hiçbir ülkenin milli içkisi Rus votkası kadar meşhur değildir. Bir ülkenin alkol tüketimiyle tanınır hale gelmesinin bedeli nedir? Tarihini inceleyerek başlayalım. 15. yüzyılın sonunda tahıl tarımının artması ve damıtma yöntemlerinin gelişmesi ile içki üretimi hızla arttı. Bu dönemde Rus Çarları, Korkunç İvan'dan itibaren, sektörün ne kadar karlı olduğunu fark ettiler. Devlet teşvikiyle açılan sayısız damıtımevleri giderek artan talebi karşılıksız bırakmadı. 1600'lü yıllarda özel üretimin yasaklanması ve bütün damıtımevi gelirinin devlete bağlanması, Çarların, kontrolsüz alkolizmde hiçbir olumsuzluk görmemesinin kanıtıydı. Bu gelişmelerle votkanın fiyatı ve kalitesi ülkenin her yerinde standart hale geldi. Fiyat ve kalitedeki tutarlılık votkanın para birimi gibi kullanılmasına yol açtı. Bunun etkileri Türk limanlarında dahi görülmüştür. Bazı Çarlar korkunç boyutlara ulaşan alkolizmle mücadele etmeye yeltendi fakat her türlü girişim kraliyet ailesinin diğer fertleri tarafından engellendi. İçki sektöründeki devlet tekeli ufak istisnalarla 200 yıl boyunca sürdü. Bu istisnalardan faydalanan iş insanlarından biri Pierre Smirnoff'tu, soyadı tanıdık gelmiş olmalı. Çarlar, gelirlerinden ve toplumun yönetime itiraz edemeyecek kadar ayyaş olmasından memnundu fakat ayıltıcı bir gelişme kapıdaydı; Rus-Japon Savaşı. Cephedeki askerlerin zil zurna sarhoş olup sızdıkları yerde süngülendiği söylentileri Saint Petersburg'taki baş sorumluları hoşnut etmemiş olmalı ki II. Nikolay 1914 yılında votka üretimini yasakladı. Ülkenin gelirinin üçte birinin uçup gitmesiyle büyük savaş öncesi askeri yetersizlikler baş gösterdi. Yaşa dışı alkol üretimi, çarların sorumluluğunu devraldı. Tahıl değer kaybettiği için tarım durma noktasına geldi ve şehirlerde ciddi ekmek kıtlıkları yaşandı. 1917 yılının Kadınlar Günü'nde her yaştan insan protestolara katıldı. Ertesi hafta Kraliyet Ailesi tahttan çekildi ve Bolşevik İhtilali'nin sonucunda Lenin başa geçti. Yeni yönetim halkın güdülmesine yarayabilecek her türlü araç ve kavrama karşıydı. Halkın özgür iradesini, katı yasalar koyarak koruyacaklardı. Yasa dışı alkol üretenler devrim düşmanı ilan edildi ve birçoğu işletmelerinde polis tarafından vurularak öldürüldü, dükkanları ise yakıldı. Proletaryanın böbrekleri üzerine devlet kurmayacağız diyen Lenin seferberlik ilan etti. Seferberlik ile köy halkının bütün tahıllarına el konuldu. Arta kalan tahıl, bir sonraki sene ekmeye bile yetmeyecek miktardaydı. Dolayısıyla insanlar hasatlarını saklamaya başladı. Halkın, devletten neler çektiğinden 4 yıl sonra haberdar olan hükümet el koyma politikasını, vergiye almaya çevirdi. En dar zamanlarda bile yasa dışı votka damıtmayı başaran köy halkı, bu sistemle biraz olsun demlenebiliyordu. Ekim Devrimi'nde Çarlara yaba sallayan vatandaşları, alkol ürettikleri için hapse tıkmak onları güdülmekten pek kurtarmamıştı. Lenin'in idealleri kendisiyle birlikte öldü. Hemen ardından başa geçen Stalin; Çarların votka tarifini aldı, üzerine kızıl orak ile çekici koydu ve çok düşük kar marjıyla satışa sundu. Tahıl tarımı düzene girmiş, yasa dışı alkol üretimine gerek kalmamıştı ve devlet ciddi bir gelir elde ediyordu. Bunun karşılığında ise sadece halkın sağlığından ve farkındalığından gidiyordu. Hükümet rahatsızlık duymamış olacak ki bu düzene Gorbaçev'e kadar kimse karışmadı. Kronik alkolizmin geri dönmesiyle gopnik denilen kesim ortaya çıktı. Bu kesim Sovyetlerin inşa ettiği devasa apartmanlarda yaşayan, ağır işlerde çalışan insanlardan oluşuyordu. Eğlence imkanlarının kısıtlı olduğu dönemlerde çareyi arkadaşlarıyla içmekte bulan gopnikler kronik alkolizmin en gözle görünür sonuçlarından biridir. Beraber sarhoş olmanın karşılıklı güven anlamına gelmesi bu kültürden çıkmıştır. Rusya'ya yapılan devlet ziyaretlerinde örneklerine rastlayabilirsiniz. İnsanlara içmenin haricinde hiçbir seçenek sunulmaması öyle boyutlara ulaşmıştır ki Rusların algısında bira, yakın zamanda gazozdan alkollü içeceğe terfi etmiştir. Çalışmak ve uyumak arasında sıkışıp kalmış insanlar, haklı olarak uyanık oldukları zaman aralığını ayık olarak geçirmekten sakınmıştır. Bu sebeple yakın geçmişe kadar üretilen votka şişelerinde kapak yerine folyo vardır çünkü açılan şişenin bitmeden kapatıldığı görülmemiştir. Toplumsal alkolizmin sonuçlarına doğum istatistikleri örnek olarak verilebilir. Stalin yönetiminden 1970'lere kadar bebeklerin umulan yaşam süresi o kadar düşmüş, ölü doğum oranları öylesine artmıştır ki Sovyet hükümeti 80'lerin sonuna bu verileri gizli bilgi olarak sınıflandırmıştır. Buna karşılık olarak 80'li yılların sonunda Gorbaçev'in emriyle votka üretimi yarıya indirilmiş ve fiyatına ciddi zamlar yapılmıştır. Fakat bu girişim de başarısız olmuştur. Şekerden yapılan ev yapımı votka üretimi arttığı için şeker kıtlığı yaşanmıştır. İnsanlar zamlanmış içkileri alabilmek için saatlerce sırada beklediğinden mesailerde aksamalar olmuştur. Birkaç yıl süren bu kısıtlama ölü doğum, boşanma ve şiddet olaylarında olumlu gelişmelerle sonuçlanmıştır fakat 90'lı yılların başında devlet ciddi bir cari açık verdiği için bu kısıtlamalar kaldırılmıştır. Kısa bir süre içinde istatistikler eski, kasvetli haline dönmüştür. Bildiğimiz üzere, Misha'nın başarısız girişimleri sadece alkol ile kısıtlı kalmayacaktır. Dağılan Sovyetler Birliği'nin ardından insanlar yüzyıllık alkol özlemlerinin giderilmesini istiyordu. Dönemin hiperenflasyonu bile buna engel olamamıştır. Neredeyse her ürün 2000 kat zamlanırken votka sadece 600 kat zamlanmıştı. Votka almak, ısınmak için parayı yakmaktan daha mantıklı hale gelmişti. Ücretsiz votka iddiaları dolaşırken çiçeği burnunda Başkan Boris Yeltsin, alkol üzerindeki devlet tekelini kaldırıp Rus pazarını dünyaya açık hale getirdi. The Financial Times gazetesi bu hamleyi kendilerini içkide boğmak isteyen bir ülke için politik intihar olarak değerlendirecekti. Talebi gören dış yatırımcılar pazara akın etti ve ucuz, metil alkolden hallice votkaları piyasaya sürdü. İçki kaynaklı ölümler her 100 binde 500 kişiyi buldu. Erkeklerin tahmini yaşam süresi 57.6 yıla düştü (Türkiye'de 75.3). Yerel üreticileri korumak için hükümet, ithal içkilere büyük vergi yükümlülükleri getirdi fakat üretim talebe yetişemedi. Vergiden muaf olan kurumlar statülerinden faydalanarak korkunç miktarda alkolü ülkeye getirdiler. Günümüzdeki durumu özetlemek gerekirse, Putin hükümeti insanların kaçak içkiye yönelmesini engellemek için votka vergilerini yıllık düzenlemeler ile sabit tutuyor. Devletin elliden fazla damıtımevinin hissedarı olduğu iddialarını göz önünde bulundurursak, yakın zamanda Rusların alkolü bırakacağını söyleyemeyiz. Fakat istatistikler olumlu yönde, tünelin ucundaki ışık diyebiliriz. Erkeklerin ortalama ömrü 60'ın üzerinde, ev içi şiddet ve alkol kaynaklı ölümler düşüşte. Ayrıca yeni ekonomi planında alkol ve petrol gelirlerine verilen önem hiç olmadığı kadar az. Bu verilerin zamanla daha da iyiye gideceğinin göstergesi ise yeni jenerasyonun alkole yaklaşımı. Votka, gençler tarafından alt sınıf içki olarak görülüyor. Git gide daralan ekonomiyle beraber hem daha az alkollü içkiler tercih ediliyor hem de toplam tüketim düşüyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/ruyalarin-sifresi-cozuluyor/", "text": "Rüyaların Şifresi Çözülüyor Bu güne kadar gördüğümüz rüyalardan sürekli anlamlar çıkarmaya çalışsak da onlar bizim için hep bir gizem olarak kalmıştır. Tarih boyunca rüyalarla ilgili çok şey yazılıp çizilmesine rağmen kimse kesin kanıtlarla bu olayın arkasındaki sır perdesini aralayamamıştı. Japonya'da bir grup bilim insanının yaptığı çalışmalar neticesinde beyin tarama teknolojisi kullanılarak gördüğümüz rüyaların içerikleri çözüldü. Gördüğümüz rüyaların ne anlam ifade ettiği geldiğini bulmak mümkün olabilecek. Rüyaların İç Yüzü fMRI ve EEG Teknikleriyle Araştırılacak Kyoto Üniversitesi İleri Düzey Haberleşme Araştırma Merkezi sayısal sinirbilim laboratuvarında çalışan Prof. Dr Yukiyasu Kamitani ve ekibi işlevsel manyetik rezonans görüntüleme tekniğini kullanarak uykudaki üç kişinin beyin yapılarını taradılar. Tarama esnasında kişilerin beyin dalgaları elektroensefalografi yöntemiyle sürekli olarak kaydedildi. Araştırmacılar uykunun ilk aşamalarıyla ilişkili beyin dalgalarını her tespit ettiğinde hemen katılımcıları uyandırıyor ve onlara rüyalarında ne gördüklerini soruyordu. Uykunun ilk evrelerinde görülen rüyalar bilim literatüründe hipnagojik imgeleme olarak tanımlanıyor. Beyin dalgalarıyla ilişkilendirilen her rüya not alındıktan sonra katılımcılar tekrar uyumaya devam ediyordu. Bu işlem her gün 3 saat aralıklarla 7 10 defa tekrarlandı ve 3 saatlik sürelerde katılımcılar saat başına 10 kere uyandırıldı. Katılımcıların hepsi saatte 6 7 rüya gördüklerini söylüyorlardı ve araştırmacılar toplamda 200'ü aşkın rüyadan oluşan bir veri tabanı elde etti. Rüyaların Çoğu Sıradan Şeylerden Oluşuyor Katılımcıların bildirdiği rüyaların çoğu onların günlük işleriyle ilgiliydi. Katılımcılardan biri rüyalarından birini şöyle açıklıyor Rüyamda bir fırına gitmiştim. Bir ekmek aldım ve sokağa çıktım sonra fotoğraf çeken birini gördüm. Başka bir katılımcı ise Ben bir tepenin üstünde büyük bir heykel gördüm ve tepenin aşağısında evler, yollar ve ağaçlar vardı diyor. Kaydedilen rüyalardan bazıları ise ünlü bir oyuncuyla tanışmak gibi sıra dışı unsurlar barındırıyordu. Dr. Kamitani ve ekibi katılımcıların söylediklerinden anahtar sözcükler oluşturmak için 'Wordnet' adlı sözlük işlevine sahip bir veri tabanı kullandılar ve bu sözcükleri 20 kategori altında topladılar. Örneğin, çok sık karşılaşılan sözcüklerden bazıları kadın, erkek, araba, bilgisayar gibi kelimelerden oluşuyor. Bir sonraki aşamada araştırmacılar oluşturulan her bir kategoriyi temsil eden fotoğraflar belirlediler. Bu fotoğraflar katılımcılara gösterilirken, ekip tekrar fMRI tekniğiyle katılımcıların beyin yapısını taradılar ve hangi bölgenin etkin olduğunu incelediler. Bu noktada araştırma ekibi katılımcıların uyandırıldığı ve fotoğraflar gösterildiği zaman olmak üzere iki farklı fMRI tarama sonucuna sahip oldu ve bu sonuçları birbirleriyle karşılaştırdılar. Rüyalar ile Görsel Korteksler Arasında İlişki Kuruldu Araştırmacılar renk zıtlığını ayarlama gibi görüntülerin ilk işlendiği yer olan beynin V1, V2, V3 alanlarındaki hareketliliği ve ardından nesne tanımlama gibi daha üst düzey görsel işlev alanlarını incelediler. 2008 yılında Dr. Kamitani ve ekibi beynin görsel işlev alanlarında nesnelerin görüntülerini oluşturmayı ve bunun mekanizmasını çözmeyi başarmışlardı. Şimdi ise onlar beynin daha üst seviyedeki işlem merkezlerinde rüyaların ne anlama geldiğini çözebiliyorlar. Araştırmayla ilgili Dr. Kamitani şunları söylüyor Rüyaların içeriklerini sınıflandırdıktan sonra bu sınıf içindeki görüntülerin rüyada olup olmadığını tahmin etmek için bir model oluşturduk. Katılımcıların uyandırılmasından sonraki 9 saniye boyunca gerçekleşen beyin etkinliğini inceleyerek bir kişinin rüya görüp görmediğini tespit edebiliyoruz."} {"url": "https://sinirbilim.org/sabah-erken-kalkmak-isteyenlere/", "text": "Sabah Erken Kalkmak İsteyenlere Bu yazımızı saat 6'da kalkmak zorunda olup çalar saat ile kavga edenler için yazıyoruz. Bazı insanlar vardır, istedikleri saatte uyanmakta hiç zorluk çekmezler, uykuları da hafiftir. Gelelim yazımızın baş karakterlerine, yatağına çivilenmiş olup da yorganın altından kalkmak için bin bir mücadele veren insanlara. İlk alarm çalar, ertelenir. İkinci alarm çalar, saate bakılır daha 10 dk var deyip susturulur, alarm 5. kez çaldığında lanet olsun dedikten sonra ilk ciddi kalkma girişimi yapılır. Bir 5 dakika da yatakta boş boş oturduktan sonra ciddi anlamda uyanmaya başlarsınız. Böyle olmak zorunda mı? Siz de İbni Sina, Leonardo Da Vinci veya Isaac Newton gibi az uykuyla verimli çalışabilirsiniz. Sabah 8-8:30'da iş başı yapan veya derse giden kişiler saat 7'de kalksalar da 5'te kalksalar da işlerine yetişebilirler ama 5'te kalkıp fazladan birkaç saat zaman kazanmak uzun vadede size muazzam bir kazanç sağlar. Her sabah kısa bir spor, 15-20 sayfa kitap okuma veya bir belgesel izleme çok yararlı olacaktır. Birçok yazar herkesin uyuduğu sabahın erken saatlerinde uyanıp o sessizliğin büyüsünü kullanarak yaratıcı metinler çıkarmıştır. Uykunun süresi ve ne kadar kolay uyanabildiğiniz kısmen çevresel kısmen de genetik faktörlerden etkilenir. Uyuma şartlarınız, yatmadan önce yediğiniz/içtiğiniz gıdalar, uyanma konusunda ne kadar istekli olduğunuz ve psikolojik durumunuz uyanmanızı etkileyen en önemli unsurlardır. Eğer ciddi anlamda erken kalkmak konusunda kararlıysanız aşağıda yazdıklarımızı denemenizi öneririz. Sabahları erken kalkmak için en önemli kural istekli olmak ve kaliteli bir uyku çekmektir. Uyku düzeninizi bir anda değiştirmeniz çok zordur hatta imkansıza yakın desek yanlış olmaz. Bugünlerde saat dilimi ile ilgili tartışmaların haksız olmadığını söylemekte fayda var. Saat 8'e doğru güneş ışığı aldığımız için bu uyanmamızı ciddi şekilde etkilemektedir. Kahve, Işık, Kortizol ve Meşguliyet Uyanmamızı kolaylaştıran ve beynimizi açan en önemli unsurlar bunlardır. Uyanmak ile ilgili yapılacakları ikiye ayırmamız gerekiyor; uyku öncesi ve uyku sonrası. Alarmı saat 5'e kurdunuz ve saat çaldı. İlk olarak ışığı açın ve beyninize günün başladığını haber verin. Eğer masanızın yanında bir bardak su bulundurup uyandığınızda hemen içerseniz bu vücudunuzu da uyaracak ve uyanmanızı kolaylaştıracaktır. Beyin ve vücut ilk sinyalleri aldığında uyanmak için bir girişim yapacak ancak devamı gelmezse uyku tatlı gelip tekrar uykuya dalabilirsiniz. Ben şahsen uyanır uyanmaz yüzümü bile yıkamadan önce bilgisayarımı açıyorum. Beynin uyanması için en kritik etken meşguliyettir. Eğer zihin iş yapmazsa hemen kendini bırakacaktır. Vücudunuz uykudan uyandıktan sonraki ilk 1-2 saat boyunca kortizol adlı bir hormon salgılar. Kortizol stres hormonu olarak bilinir, vücut strese girdiğinde salgılanır. Beynin savaş ya da kaç davranışının üretilmesinde çok etkilidir. Neden beyin uyanır uyanmaz kortizol salgılıyor? Vücudun güne hazır olması için harekete geçmesi gereklidir. Kasların çalışması ve farkındalığın artması bu açıdan çok gereklidir. Bu noktada vücudu harekete geçirecek olan da kortizoldür. Kortizolün etkisi 1 veya 2 saat sürerken eğer bir iş ile meşgul değilseniz öğlene doğru uykunuzun gelmesi olasıdır. Çünkü gece az uyudunuz ve beyniniz şu an bunu telafi edecek imkan ve zamana sahip. Bu noktada uyumamak için kahve içmek en uygun çözüm olarak karşımıza çıkıyor. Balzac, Voltaire gibi ünlülerin uyanık kalmak için çok kahve tükettikleri biliniyor. Atatürk de her sabah bir türk kahvesi içerdi. Kahve adenozin reseptörlerini kapatıp adenozinlerin reseptörlere bağlanmasını engelleyerek uyuşukluk ver sersemlik hissinin kaybolmasını sağlar. Sabah yataktan kalktığınızda ilk işlerinizden birisi ışığı açmak olsun. Işığın önemini asla hafife almayın. Evrimsel süreçte beyinlerimiz güneş ışığı ile uyumlu olarak uyuyor ve uyanıyordu. Güneş ışığının ortadan kalkması melatonin hormonunun salgılanmasını tetikleyerek insanların uykusunu getiriyor, güneş ışığının sabah gözlerden içeri girmesi ise insanların uyanmasını tetikliyor. Maalesef ülkemizde bu sene saatlerin geri alınmaması sonucu GMT+3'te kalarak tüm vatandaşlar ciddi sıkıntılar yaşıyor. Saat 8'de gün aydınlanıyor! Uykudan uyanmak için yukarıda saydığımız bütün bunlar yeterli olmayabilir. Bir de uyku öncesi rutinlerimizi ayarlamamız gerekebilir. Öncelikle ne kadar uykuya ihtiyacınız olduğunu tespit etmelisiniz. Herkes 2 saat uykuyla günü geçiremeyebilir, bazıları 6 saat uyuyunca vücudun dengesini sağlar. Şahsen ben 6-7 saat uykuya ihtiyaç duyuyorum ve bundan az uyuduğumda gün içinde eksikliğini hissediyorum. Uykuyu etkileyen bazı etkenleri inceleyelim. Yatmadan önce midenin dolu olması veya ne ile dolu olduğu nasıl bir uyku çekeceğimizi belirlemede çok önemlidir. Midenin yağlı yiyeceklerle dolu olması kanın karın bölgesinde toplanmasına ve derin uykuya geçişte zorluk yaşanmasına neden olabilir. Ancak gece 12'de yatan birisinin saat 9'da yemeyi bırakması ve yatmadan yarım saat evvel peynir, yoğurt vb. süt ürünlerini tüketmesi uykuyu rahatlatacaktır. Bu gıdaların içindeki triptofan amino asidi uyumaya yardımcı olur. Ayrıca uyumaya yakın etrafımızdaki ışıkları azaltarak beyne uyku zamanının yaklaştığını hissettirmek de uykunun kalitesini artıran bir başka etkendir. Yapılan bilimsel araştırmalar uyumadan hemen önce maruz kalınan ekran ışığı ve sokak ışıklarının bile REM uykusunu bozduğunu gösteriyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/sac-cikarmak/", "text": "Yeni Bir İlaç Sayesinde Kök Hücrelerle Saç Çıkarmak Mümkün 30 yaşından sonra birçok insan saçlarının dökülmesinden şikayet eder. Özellikle erkeklerin saç kökleri kadınlardan iki cm daha kısa olduğu için saçları daha fazla dökülür. Kök hücre alanında çalışan bilim insanları saç çıkarmak için yeni bir yöntem keşfetti: ilaçlarla kök hücreleri uyarmak. Ekip bu çalışmasıyla dünyanın en prestijli dergilerinden biri olan Nature Cell Biology'de kendine yer buldu. Amerika'da Los Angeles California Üniversitesi'nde çalışan bilim insanları saç kökündeki kök hücreleri uyararak yeni saçların çıkmasını sağladı. Heather Christofk ve William Lowry liderliğinde yürütülen araştırmada saçı olmayan veya bazı nedenler yüzünden saçları dökülen insanların saçları tekrar çıktı. Araştırmacılar saç çıkarmak için yeni geliştirdikleri ilacı kullandılar ve çok etkili bir şekilde sonuç aldılar. Saç dökülmesi sadece yaş ile beraber gelmiyor bazen hormon dengesizliği, stres ve kemoterapi tedavisi de saçların dökülmesine neden olabiliyor. İnsanlar bu tür durumlarda saç çıkarmak için türlü türlü yönteme başvurabiliyor. Kök Hücreler Ömür Boyu Yaşar Saç diplerindeki kök hücreler uzun ömürlü hücrelerdir. Derinin altında bulunurlar ve ömür boyu varlıklarını sürdürürler. Normalde aktif olmayan bu hücreler yeni saç çıkacağı zaman hızlıca aktifleşerek saç çıkmasını sağlar. Saçları çıkarmak için gerekli bu kök hücrelerin faaliyeti çok sıkı bir şekilde denetlenir. Fazla olması kişiyi rahatsız edebileceği gibi, azlığı da saç dökülmesine neden olur. UCLA'da rejeneratif tıp ve kök hücre araştırma merkezinde bir süredir çalışan ekip saç köklerindeki kök hücre metabolizmasının diğer deri hücrelerinden farklı olduğunu gördü. Hücre metabolizması bölünmek, enerji üretmek ve çevreyle etkileşime girmek için besin moleküllerini kullanır. Her besin molekülünün yıkımı sırasında enerji açığa çıkarken, yan ürünler de oluşur. Bu yıkım sürecinin ilk aşamasında önce pirüvat meydana gelir. Hücreler oluşan pirüvatı ya mitokondriye gönderirler ya da laktik asite dönüştürürler. Saç Çıkarmak İçin Laktik Asit Buraya kadar her şey her hücrenin yaptığı sıradan olaylardı. Araştırmacılar kök hücrelerde şunu öngördüler. Eğer kök hücre mitokondrilerinin pirüvat alımı genetik olarak azaltılsa ve hücreler pirüvattan daha fazla laktik asit üretirse ne olur? Laktik asit hep kaslarda yorgunluk yapıcı madde olarak bilinir ama onlar da hücreler tarafından enerji elde etmek için kullanılır. Laktik asit saç çıkarmak için kullanılabilir mi? Ekip fareler üstünde yaptıkları deneylerde laktik asit üretimini engellediklerinde kök hücrelerden yeni saç oluşumunun tamamen durduğunu gördü. Utah Üniversitesi'nde çalışan başka bir ekip ise bunun tam tersini yaptı. Onlar da farelerin kök hücrelerinde laktik asit üretimini hızlandırdılar ve daha fazla saç çıktığını gördüler. Laktik asitin saç çıkarmak için kullanılabileceği kimin aklına gelirdi ki? Bu molekülün sayısını azaltmak veya artırmak yeni saç hücrelerinin miktarını doğrudan etkiliyor. Derinin üstünden uygulanabilecek ilaçlarla saç diplerindeki kök hücrelerin metabolizması değiştirilirse herkesin daha gür saçları olabilir. Şimdi yeni geliştirilen ilacın özelliklerine ve ne yaptığına bakalım. Biraz moleküler bilgi vereceğiz. İki Tane İlaç Var Farelerin derilerine uygulanan iki ilaç var. İkisi de kök hücreleri farklı şekillerde uyararak laktik asit miktarını artırıyor. Bunların ilki RCGD423 adlı ilaç. Hücre içinde JAK-Stat adlı bir sinyal mekanizmasını harekete geçiriyor. Bu mekanizma hücrenin dışarıdan aldığı sinyalleri çekirdeğe ve oradan DNA'ya iletmekle görevlidir. Diğer bir deyişle RCGD423 DNA'nın çalışma şeklini değiştiriyor. Çalışmalara göre JAK-Stat yolağının etkinleştirilmesi laktik asit üretimini artırarak kök hücreleri harekete geçiriyor. Bu şekilde kök hücrelerden yeni saçlar çıkıyor. Diğer ilaç pirüvatın mitokondriye girişini engelleyerek hücreyi laktik asit üretmeye zorluyor. İsmi UK5099 olan bu ilaç da saç çıkarmak için kullanılan etkili bir yöntem."} {"url": "https://sinirbilim.org/sac-rengi-sagligi-nasil-etkiler/", "text": "Saç Rengi Sağlığı Nasıl Etkiler? Canınız sıkıldığında saçınızı boyatır mısınız? Hepimiz merak ederiz, acaba saç rengi ile sağlık arasında bir ilişki var mıdır? Yıllardır yapılan araştırmalar saç renginizin birçok kişilik özellikleriyle bağlantılı olduğunu gösteriyor. Örneğin, esmerler daha eğlencelidir. Çoğu insan saç renginin sadece kişiye karizmatik özellikler verdiğini düşünür ve kişiliğe nasıl etkileri olduğunu pek umursamaz. Aslında saç renginiz sizin hakkınızda çok şey söylüyor sadece siz bunun farkında değilsiniz. Sarışınlar Sarı saç dünyada en popüler ikinci saç rengidir ve sıklıklar insanlar arasında güçlü bir cazibe etkisiyle bağdaştırılır ve cinsel arzu uyandırır. Men's Health dergisi tarafından yürütülen bir çalışma gösteriyor ki, erkekler sarışın kadınlara diğer saç renklerine sahip kadınlardan daha fazla yardım ediyorlar. Ancak sarışınlar için bazı kötü haberlerimiz var. Bu açık saç renginin olumlu özelliklerinin yanında sağlık açısından beraberinde getirdiği ciddi sorunlar da var. Önce sarı saç renginizin kaynağından başlayalım. Sarı Saç Rengi Bazı Sorunlara Yol Açabilir Sarı saç rengi vücutta melanin pigmentinin eksikliği sonucunda oluşur, bu yüzden sarı saçlara sahip bireylerin çok büyük çoğunluğu açıtken rengine sahiptir. Melanin pigmentinin eksikliği başta deri ve gözler olmak üzere vücutta çeşitli sorunlara yol açabilir. Sydney Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmaya göre sarışın ve mavi gözlü kişilerin yaşa bağlı maküler dejenerasyon rahatsızlığı geçirme riskleri çok fazladır. Bu rahatsızlık 50 yaş ve üstü kişilerde kalıcı görme kaybına neden olan başlıca etkenlerden biridir. Hemen endişeye kapılmayın, gözlerinizi uzun süre güneşten koruyarak bu rahatsızlığın oluşmasını engelleyebilirsiniz. Ayrıca açık renk ten ve göz rengine sahip insanlar sarışınlarla bir araya gelme eğilimi gösterdikleri yine yapılan psikolojik araştırmalar sonucunda kanıtlanmıştır. Deride melanin eksikliğinin yarattığı sağlık sorunlarından bir diğeri de melanoma riskidir. Melanoma melanin pigmentlerinin aşırı çoğalmasından kaynaklanan bir kanser türüdür. Esmerler Kahverengi saç rengi dünyada en çok görülen ve en kalın saç tipidir. Ancak bu sizi yanıltmasın, saçın kalın olması çok fazla bulunacağı anlamına gelmez. Aslına bakılırsa esmerler sarışınlardan ve kızıl saçlılardan daha az miktarda saça sahiptir. Women's Health dergisinin yaptığı bir araştırmaya göre esmerlerde, özellikle kahverengi saçlılarda, saç dökülmesi riski diğer saç renklerine sahip bireylere oranla oldukça yüksek. Koyu saç rengi nasıl oluşuyor? Saç renginin melanin pigmentinden kaynaklandığından bahsetmiştik. Deride ve saçta melanin pigmentlerinin yoğun bir şekilde bulunması saç ve ten renginin koyulaşmasının temel etkenidir. Esmerler Deri Hastalıklarına Daha Az Yakalanır Esmer olmanın bir avantajı bu kişilerin daha az deri rahatsızlıklarına yakalanmasıdır. Ancak melaninin kötü yanı sizi nikotin bağımlılığına karşı daha meyilli yapmasıdır. Nikotin deride melanin pigmentlerinde biriken bir molekül. Melanin diğer kötü özelliği vücuda alınan nikotinin parçalanmasını yavaşlatmasıdır. Bunun anlamı esmerlerin içtikleri sigara vücutta daha fazla kalıyor ve bu kişilerin sigara bağımlılığından kurtulmaları diğer kişilerden daha zor. Esmerlerle ilgili bölümümüzü güzel bir bilgiyle kapatalım. Men's Health dergisinin yapmış olduğu bir araştırma sonuçları erkeklerin evlilik tercihlerinde sarışınlardan ziyade esmer kadınları tercih ettiklerini gösteriyor. Psikolojik araştırmalar koyu saç renginin güvenirlikle bir bağlantısı olduğunu söylüyor. Kızıl Saçlılar Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi kırmızı saç dünyada en nadir görülen saç rengidir. Ortaçağ Avrupa'sında bu insanları cadı diye yakmasalardı dünya daha renkli bir yer olabilirdi. BBC'nin verilerine göre dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 2'si doğal kızıl saç rengine sahip ve bunların da çoğunluğu Kuzey Avrupa'da yaşıyor. Women's Health dergisinin araştırma raporları kızıl saçlı insanların özgüvenlerinin daha yüksek olduğunu ve bu özelliğin onları daha ateşli ve tutkulu yaptığını söylüyor. Men's Health dergisi kızıl saçlı insanların sarışın ve esmerlerden daha hareketli bir cinsel hayata sahip olduklarını iddia ediyor. Kızıl Saç Rengi Bazı Nörodejeneratif Hastalıkları Beraberinde Getirebilir Kızıl saçlı bireylerin Parkinson hastalığına yakalanma riski daha yüksektir. Kızıl saçlıların parlak saçlara sahip olmasını sağlayan mutasyon onların dejeneratif hastalıklara yakalanma riskini de arttırıyor. Ayrıca bu kişilerin vücutları sarışın ve esmerlerden daha fazla D vitamini üretiyor bu da yeterli güneş ışığı alamamanın bu kişiler için pek bir sorun teşkil etmeyeceği anlamına geliyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/sadece-insanlarda-bulunan-beyin-bolgesi/", "text": "Sadece İnsanlarda Bulunan Beyin Bölgesi Yüzyıllardır bilim insanlarının merak ettikleri soruların başında insanları diğer canlılardan ayıran nedir sorusu gelir. Geçtiğimiz sene Leuven ve Harvard Tıp Fakülteleri'nde çalışan araştırmacıların yürüttüğü ortak bir projede sadece insan beyin korteksinde bulunan iki nöron ağı bulunmuştu. Şimdi ise Oxford Üniversitesi bilim insanları en yakın akrabalarımızda bile bulunmayan bir beyin bölgesi keşfettiklerini duyurdular. Bulunan beyin bölgesinin karar verme süreçleri ve üst düzey planlama işleriyle ilgili olduğu biliniyor. Oxford Üniversitesi Deneysel Psikoloji Bölümü'nden Prof. Matthew Rushworth sadece insan beynine özgü bir bölge tanımladıklarını ve bu bölgenin bilişsel yeteneklerle ilgili olduğunu ifade ediyor. Bilişsel Yetenekler Konusunda Farklılaşıyoruz 25 kişinin katıldığı araştırmada, katılımcıların beyinlerinde bilişsel yeteneklerle ilgili olduğu bilinen ventrolateral frontal korteksteki kritik bölgeler manyetik rezonans görüntüleme tekniğiyle tespit edildi. Çalışmada ayrıca bu bölgelerin beynin diğer kısımlarıyla ilişkisi de araştırıldı. Son olarak insan beyinlerinin MRI taramaları 25 makak maymununun beyin taramalarıyla karşılaştırıldı. Ventrolateral frontal korteks sadece insanlarda ve diğer primatlarda bulunuyor ve en gelişmiş dil ve bilişsel işlevlerden sorumlu. Bu bölgede bazı kısımların zarar görmesi çeşitli psikiyatrik hastalıklara sebebiyet verebiliyor. Beynin bu bölgesinin iyi anlaşılması başta psikiyatrik rahatsızlıkların tedavisinde olmak üzere daha birçok alanda beyinde gerçekleşen değişiklikleri daha iyi çözümlememize anlamamıza yardım edecektir. Rushworth beyni birbirine bağlanmış nöral gruplardan oluşan bir mozaik olarak tanımlıyor. Ekip araştırmalarında beynin neredeyse yarısını kaplayan frontal bölge üzerinde yoğunlaşıp, buradaki nöron sayısı ve nöronların konumlarını belirlemeye çalıştılar. Rushworth her bir nöral grubun bağlantılarına baktıklarını ve bu nöronların beynin diğer bölgeleriyle olan iletişimlerini incelediklerini söylüyor. Bu bağlantılar beynin bir bütün halinde çalışmasını ve görevini mükemmel bir şekilde yerine getirmesini sağlamakla beraber nöral gruplar için bir nevi parmak izi niteliği taşıyor. Yani bir grubu diğer gruptan ayıran şey beynin geri kalanıyla yaptıkları bu bağlantılar. Eşsiz Bir Beyin Bölgesi: Lateral Frontal Pole Prefrontal Korteks Ekip insan ventrolateral frontal korteksinin MRI görüntülerini aldıktan sonra bu bölgeyi 12 alana ayırdı. 12 alanın her biri beynin bir bölgesiyle kendine özgü bir şekilde bağlantı kuruyor. Araştırmacılar maymun beyinlerinde bu alanlara karşılık gelen yerlere baktılar ve 12 alandan 11'inin beynin diğer kısımlarıyla insandakine benzer bağlantılara sahip olduğunu gördüler. Geriye kalan tek bölge olan lateral frontal pole prefrontal korteks maymun beyninde bulunmuyordu, sadece insana özgüydü. Makalenin başyazarı olan Franz-Xaver Neubert araştırmayla ilgili şu sözleri söylüyor İnsan frontal korteksinde en yakın akrabalarımız olan maymunlarda bile karşılığı olmayan bir bölge keşfettik. Bu bölge aynı zamanda stratejik planlama, aynı anda birden fazla iş yapabilme ve karar verme süreçleriyle yakından ilişkili. Araştırma ekibi ayrıca insanda beynin işitsel kısımlarının prefrontal korteks ile çok iyi bağlantılı olduğunu ancak makak maymunlarda bu bağlantının çok daha zayıf olduğunu keşfetti. Araştırmacıların yeni hipotezi bu bağlantıların bizim konuşma ve konuşmaları anlama yeteneklerimiz için çok önemli olduğunu söylüyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/sag-beyniniz-mi-baskin-sol-beyniniz-mi/", "text": "Sağ Beyniniz mi Baskın Sol Beyniniz mi? Cevap: İkisi de Değil Beyniniz eşsiz bir yapıdır ama hangi yarımküresini daha fazla kullandığınızı biliyor musunuz? Belki de eşit kullanıyorsunuzdur. Amerika'da Utah Üniversitesi bilim insanlarının yaptığı son araştırmaya göre insanların sağ beynini ya da sol beynini daha fazla kullandığına dair hiçbir kanıt yok. Beyniniz bir bütündür. Sol veya sağ tarafı fazla kullanmak ise hemisferik dengesizliğe yol açabilir. Bugüne kadar hep sol beyni baskın kişilerin dil öğrenmede ve sayısal hesaplamalarda iyi olduğu, sağ beyni baskın olan kişilerin ise müzik, resim gibi sanatsal alanlarda daha başarılı olduğu düşünülüyordu. Kitaplarda, internette, televizyonda ve daha birçok yerde mutlaka sağ ve sol beyin loblarının farklarını görmüşsünüzdür. Bir kişi matematikte başarılıysa ona hemen analitik düşünüyor ve sol beyni baskın etiketi yapıştırırız. Müzikte başarılı birini gördüğümüzde ise aynı şeyi bu sefer sağ beyin için yaparız. Yıllardır popüler kültürde yer etmiş diğer bir konu da kişilik özellikleri. Bu sağ ve sol beynin baskınlık meselesi kişilik özelliklerimize de yansıtılmış durumda. Sağ beyni baskın kişiler yaratıcı, duygusal kişilikleriyle, sol beyni baskın kişiler mantıklı ve gerçekçi oluşlarıyla bilinir. 2 yıllık bir çalışma süresince bilim insanları sadece özelleşmiş bazı işlevleri beyinde görüntüledi. Özelleşmiş kelimesinden kasıt bir işlevin beynin sağ veya sol yarım küresinde sadece tek bir bölgeye ait olmasıdır. Araştırmacılar MRI tekniğini kullanarak yaşları 7 ve 29 arasında değişen 1011 kişinin beyin görüntülerini inceledi. Bilim insanları her katılımcının beyinlerinde özelleşmiş olduğu düşünülen binlerce bölge üzerinde ölçümler yaptılar. Elde edilen bulgular gösteriyor ki, bazı işlevler beynin sadece bir yarım küresinde olabiliyor ancak katılımcıların hiçbirinde beynin bir yarım küresinin diğerinden daha baskın olduğu tespit edilemedi. Sağ Veya Sol Beyniniz Daha Etkin Olacak Diye Bir Kural Yoktur Araştırma ekibinin lideri Dr. Jeff Anderson konuyla ilgili şunları söylüyor Bazı beyin işlevlerinin beynin sadece bir yarım küresine ait olduğu kesinlikle doğru. Konuşma etkinliği sol yarım kürede, dikkat etkinliği sağ yarım kürede olmaya meyillidir ancak insanlarda sağ beyin daha etkin veya sol beyin daha etkin olacak diye bir kural yoktur. Araştırmacılar çalışmaya katılan kişilerin MR görüntülerinden elde ettikleri beyin taramalarından bir veri tabanı oluşturdular. Anderson ve ekibi beyin dalgalarındaki hareketliliğe bakarak bir bölgedeki beyin etkinliğini diğeriyle kıyaslayabiliyorlardı. Araştırmada bilim insanları beyni 7000 farklı bölgeye ayırarak hangi bölgenin daha fazla özelleşmiş olduğunu incelediler. Bütün bağlantılar incelendikten sonra ve sol ve sağ beyin için özelleşmiş bağlantı sayıları toplandı. Ortaya çıkan sonuçta araştırmacılar neden bir bağlantının sağ ya da sol beyinde özelleşmiş olduğuna dair modeller geliştirdiler. Hangi Taraf Daha Baskın Derdi Sona Erdi Araştırmanın sonuçları çok heyecan vericiydi, üstüne kitaplar yazılan sağ beyin sol beyin baskınlığı artık çürütülmüş durumda. Beynin sadece bir yarım küresinde özelleşmiş işlevler olabilir ama bu kişinin o beyin yarım küresini daha etkin bir şekilde kullanıyor anlamına gelmez. Ekipte henüz yüksek lisans öğrencisi olan Jared Nielsen çalışmayla ilgili şu sözleri kaydediyor Herkes kişilik özelliklerinin tamamıyla sağ ve sol beyinle alakalı olmadığını anlamalıdır. Belki de kişilik beynin bir yarım küresinin daha fazla bağlantı içermesinden değil, iki yarım küre arasındaki bağlantıların çeşidi ve sayısından kaynaklanıyor olabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/saglik-raporu-nasil-alinir/", "text": "Sağlık Raporu Nasıl Alınır? Sağlık raporu kişilerin sağlıklı olup olmadığının belirlenmesi amacıyla genellikle kurumlar tarafından talep edilen tıbbi bir belgedir. Belge içerisinde başvuran kişiye ait kimlik bilgileri, muayene sonucu ve ilgili hekimin imzası bulunmaktadır. 2021 yılı itibariyle Türkiye'de en sık olarak evlilik, ehliyet ve askerlik için sağlık raporu istenmektedir. Bunların dışında daha az sıklıkta silah, üniversite kaydı, yüzme havuzuna giriş, memurluk, yurt dışına çıkış gibi nedenlerden ötürü sağlık raporu talebi olmaktadır. Tüm bu raporların birçoğu aile sağlığı merkezlerinde aile hekimleri tarafından verilmektedir. Tek hekim kaşesinin yeterli olmadığı durumlarda ise daha kapsamlı sağlık kurumlarına başvurulur. İşte sağlık raporu almak için başvurulabilecek kurumların listesi: - Aile sağlığı merkezleri - Devlet hastaneleri - Özel hastaneler Sağlık raporu almak için ilk önce kimliğiniz ve vesikalık fotoğrafınız ile sağlık kurumuna başvurmalısınız. Başvurduğunuz hekim sağlık raporunun istenme sebebine göre muayenesini şekillendirip tamamladıktan sonra raporunuzu verecektir. Bu muayene içerisinde fizik muayene olarak söylediğimiz elle muayene, gerekli görülmesi halinde kan tahlilleri ve ileri görüntüleme yöntemleri kullanılabilir. 2021 yılının başlarında tüm rapor çeşitleri için e-rapor sistemine geçildi. Daha önceden imzalı ve kaşeli kağıt olarak verilen raporlar artık doğrulanabilir barkodlarla birlikte online ortamda verilmeye başlandı. Bu durum hem hekimin hem de hastasının işini oldukça kolaylaştırdı. Örnek vermek gerekirse ehliyet almak için sağlık raporu isteyen vatandaşlar önceden hekimden yazılı belge alıp sürücü kurslarına götürmekte idi. Şu anda ise raporlar hekim tarafından imzalandıktan sonra online olarak gönderiliyor. Bu sayede hem kağıt israfının önüne geçiliyor. Hem de başvuran kişi raporuna istediği zaman e-devlet üzerinden ulaşabiliyor. Sürücü kursu ise raporu doğrudan görebiliyor. Sağlık Raporları Ne Kadar Süre Geçerli Olur? Sağlık raporu geçerlilik süresi alınan raporun türüne göre değişiklik göstermektedir. Örneklendirmek gerekirse sürücü belgesi almak için verilen raporlar 6 ay geçerli olurken, akli meleke durumunu gösteren raporlar 1 haftaya kadar geçerli olabiliyor. Bazı raporların geçerlilik süresini ise raporu veren hekim kendi belirler. Aldığınız sağlık raporunun ne kadar süreyle geçerli olduğunu merak ediyorsanız altta yer alan yorum kısmına yazarsanız sizler için cevaplamaya çalışacağım. Bu hususta tüm raporlara genelleme yapmak yanlış olacaktır. Sağlık Raporu E-Devletten Alınır mı? Günümüzde e-devlet üzerinden çok fazla sayıda işlem gerçekleştirilebiliyor. Online ortamda bu kadar farklı işlem yapılabiliyorken haliyle insanların aklına raporumu e-devletten alabilir miyim sorusu geliyor. Hemen bu konuya açıklık getirelim. Hiçbir sağlık raporu e-devlet üzerinden alınamaz. Hekime muayene olunmadan rapor alınması durumu söz konusu değildir. Askerlik raporu almak için ilk önce e-devlet üzerinde askerlik başvurusu yapılması gerekmektedir. Bu başvuruda kişilere bir takım sağlık soruları sorulur. Bu gibi durumlar nedeniyle insanlar haklı olarak bu sorulara cevaplar vererek sağlık raporu alabileceklerini düşünebilmektedirler. Oysa bu sadece ön başvurudur. Ücretsiz Sağlık Raporu Nasıl Alınır? Bu soru da çok sık olarak karşılaştığım sorulardan bir tanesi. Sağlık raporları aile sağlığı merkezlerinde hiçbir ücret alınmaksızın verilir. Devlet hastanelerinde ise bazı raporlar dışında ücret istenmez. Sağlık raporu ücreti genellikle özel hastanelerde olur. Ödenen miktar hastaneden hastaneye değişiklik gösterir. Bu noktada önerebileceğim şey rapor almaya gideceğiniz kurumu telefonla arayarak rapor için ne kadar ücret talep edildiğini öğrenmeniz olacaktır. Bir başka yazıda görüşmek dileğiyle. Esen kalın. 2 thoughts on Sağlık Raporu Nasıl Alınır? Merhaba ben e devletten kisisel bilgi formunu doldurdum kronik hastayim ve daha sonra nöroloji dahiliye ve gozden randevumu aldim ama aile hekimine gitmedim direk devlet hastenesinden basladim noroloji raporu verdi dahiliye ve goz kaldi simdi benim merak ettigim her brans ayri rapor mu verecek yoksa birlestirilecekmi yada birlesecekse ben sonuca nasil varacagim ne yapmam gerekecek tekrar e devletten form doldurmam gerekli mi yaptigim basvuru dahiliye ve gozde de gozukur mu kaydettim, eve gidince okuyacağım teşekkürler."} {"url": "https://sinirbilim.org/saglik-sektoru/", "text": "Sağlık Sektörü Neden Siber Saldırıların Hedefinde? Sağlık sektörü elinde bulundurduğu veriler dolayısıyla siber saldırganların gözdesi haline gelmiş durumda. Sağlık sektöründe yeni teknolojiler hasta bakımını ve tedavisini geliştirmek için uygulanırken siber güvenlik ile alakalı sorunlar da ortaya çıkmaya ve giderek çoğalmaya devam ediyor. Fidye yazılımları, veri ihlalleri, DDos saldırıları, e-posta üzerinden oltalama saldırıları gibi sağlık sektörüne karşı çeşitli siber saldırılar gerçekleştirilirken hepsinin yegane amacı ağ ve bilgisayar sistemlerindeki verileri ele geçirmektir. İnsan Hatası Aranıyor Siber saldırganlar gerçekleştirdikleri saldırılarda ağ ve bilgisayar sistemlerinin zayıf noktalarını keşfetmeye çalışırken aynı zamanda insan hatası faktörüne de odaklanırlar. Küçük, orta ya da büyük-ölçekli sağlık kurumları her ne kadar gelişmiş siber güvenlik sistemlerine sahip olursa olsun küçük bir insan hatası veri ihlallerine sebebiyet verebiliyor. Bireysel olarak hangi verilerin internet üzerinde nasıl seyahat ettiği konusunda bilinçlenmeden mega saldırıların yıkıcı etkisinden kaçınmak mümkün değildir. Çevrimiçi olunan andan itibaren küresel internet ile kişisel veri ve bilgiler paylaşılmaktadır. İnternet protokol adresi bu verilerin başında gelmektedir. IP adresi kullandığınız internet servis sağlayıcısı tarafından cihazınıza atanan eşsiz bir seri rakamdan oluşur ve yakın konumunuzu küresel internet ile paylaşır. IP adresi Wi-Fi yönlendiricisi resetleme gibi işlemlerle resetlenebilirken IP adresinizle seyahat eden verilerin düz metin olarak internette seyahat etmesini engelleyemezsiniz. IP adresinizi gizlemek ve verilerinizi şifrelemek için VPN kullanabilirsiniz. VPN ile Güvenlik Sağlanabilir mi? VPN teknolojisi hem sağlık kurumları hem de diğer sektörler tarafından kurum ağındaki verilerin küresel internet üzerinde düz metin şeklinde seyahat etmesini engellemek ve ağ gizliliğini sağlamak amacıyla kullanılmaktadır. VPN aynı zamanda uzaktan çalışanların şirket ağına güvenli bir ağ üzerinden bağlanmalarını sağlarken bilişim departmanının ağ üzerindeki aktiviteleri kontrol etmesini sağlamaktadır. VPN kullanıldığında veri paketleri VPN sunucusunun sağladığı IP adresi ile internet üzerinde seyahat eder ve aynı zamanda ileri şifreleme yöntemleri ile şifrelenir. Bu şifreleme algoritmaları Gelişmiş Şifreleme Standardı , Veri Şifreleme Standardı ve benzeri algoritmalarla gerçekleşir. Yaygın Saldırı Yöntemleri En yaygın siber saldırı yöntemlerinden biri olan fidye yazılımı genellikle oltalama e-postaları, zararlı linkler ve kötü amaçlı yazılım içeren reklamlar aracılığıyla cihazlara yerleştirilir. Fidye yazılımı bir cihaza bulaştığı anda sistemdeki dosyaları şifreler ve şifrenin kırılması için kripto para şeklinde ödeme yapılmasını talep eder. Sağlık sektörü ve kurumlarda fidye yazılımları cihazlara bulaştığında kritik olan süreçler yavaşlar ya da tamamen işlevini kaybeder. Hastaneler fidye yazılımı saldırıları sonucunda elektronik sistemden yararlanamazlar ve medikal süreç dramatik bir şekilde yavaşlar. 2017 yılının Mayıs ayında gerçekleşen WannaCry fidye yazılımı saldırısından 70'ten fazla ülkede 200 bine yakın bilgisayarı etkilemiştir ve dünya genelinde sağlık sektörü bu saldırıdan etkilenmiştir. Antivirüs Programları Çok Önemli Fidye yazılımı saldırılarından korunmak için antivirüs programları güncel tutulmalıdır. E-postalara belirli filtrelemeler getirilmelidir. Fidye yazılımlarından korunmanın en iyi yollarından biri de cihazlardaki dosyaların ve belgelerin hem çevrimiçi hem de çevrimdışı konumlarda yedeklenmesidir. E-postalar üzerinden gerçekleştirilen oltalama saldırılarına karşı dikkatli olunmalıdır. Oltalama saldırıları rastgele ele geçirilen e-posta adreslerine ya da ''spear-phishing'' belirli kurum ve şirket e-posta adreslerine düzenlenebilir. Siber saldırganlar bir kuruma ya da kişiye karşı saldırı düzenlemeden önce e-postada taklit edecekleri kişi ya da kurumun konuşma dili, logoları gibi ince detayları araştırırlar. E-posta zararlı linkler ya da fidye yazılımı gibi kötü amaçlı yazılımlar içeren dosya ekleri içerir. Gönderici adresinin doğrulanamadığı e-postalardaki linkler kesinlikle tıklanmamalı ve dosya ekleri indirilmemelidir. Bu linkler siber saldırganlar tarafından hazırlanan sahte web sitelerdir ve kişisel veri ve bilgileri çalmaya yönelik hazırlanmıştır. Web sitenin taklit olup olmadığını anlamak her zaman mümkün değildir. Bu web sitelerin URL'si kontrol edilmeli ve doğrulanmalıdır. Bir siber güvenlik şirketi olan ExpressVPN, kurumların oltalama saldırılarına karşı çalışanları test edilmesini ve bir bilinç oluşturulması gerektiğini belirtiyor. Siber güvenliğin önemli olduğu kurumlarda bu testlerde ardarda başarısız olmak kişilerin işten çıkarılmasına dahi sebep olabiliyor. E-posta koruma sistemleri, ağ koruma sistemleri, kurum verilerine erişim yönetimi, kullanılan sağlık cihazlarının güvenliği, veri koruması ve veri kaybını önlemek gibi alınabilecek siber güvenlik önlemleri ağ ve bilgisayar sistemlerine gerçekleştirilen saldırıları engellemeye yardımcı olabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/saglik-teknolojisi/", "text": "Sağlık Teknolojisi Zaman İçinde Nasıl Gelişti? Tıp insan sağlığının sürekliliği, bozulan sağlığın düzeltilmesini ve hastalıklardan korunmayı da kapsayan; içinde birçok disiplini barındıran sağlık bilimleri dalıdır. 2500 yıl önce Hipokrat'ın bir sanat olarak tanımladığı tıp, günümüze kadar teknolojiyle beraber bir gelişim yoluna girmiştir. Yazının bulunmasından önce kötü tanrıların illeti şeklinde bir hastalık tanımı yapılıp çeşitli gıdaların tedavi edici özellikleri keşfedilmiş, Mısır döneminde eczacılık gelişmiş ve temizliğin insan sağlığındaki önemi farkedilmiş, Mezopotamya'da Hammurabi Kanunları'nda bazı tıp kural ve uygulamaları belirtilmiş, Çin'de akupuntur tedavi yöntemi olarak kullanılmış ve Yunan-Roma döneminde ise Hipokrat, Aristo, Galen öncülüğünde tıp cerrahi bir özellik kazanmıştır. Tıp gelişimi Orta Çağ ve Bizans uygarlığında duraklama ve gerileme dönemine girmiştir. İslam-Arap döneminde ise yeniden yükselişe geçmiş ve Rönesansta birçok dal gibi cerrahi de en parlak dönemini yaşamıştır. Leonardo Da-Vinci de anatomi resimlerini bu dönemde çizmiştir. Valerius ilk modern farmakopeyi yazmış, kimyanın öncülerinden Paracelsus çeşitli bileşikleri farmakopeye eklemiştir. Modern anatominin kurucusu Vesalius ve en büyük cerrah Pare de bu dönemin öncülerindendir. Son olarak modern dünyada teknolojinin gelişmesiyle birlikte tıp birçok yeni özellik kazandı. Sağlık teknolojisi hekimlerin çalışma alanlarını ve beceri gerektiren eylemlerini geliştirdi. Bununla beraber hastaların güvenliği arttı. Yine hastaların daha az dikiş, daha az iz, kansız ameliyat ve çabuk işe dönme beklentileri ortaya çıktı. Modern tıbbın gelişimi ile anestezi, antisepsi tanımlamaları yapıldı ve cerrahi teknolojiler kullanılmaya başlandı. Günümüzde ise laparoskopik cerrahi ve robotik cerrahi teknolojileri de kulanılmaktadır. Robotik Cerrahi Robotik cerrahi ilk olarak 2000 yılında ABD'de kullanıldı. Asıl amaç uzayda rahatsızlanabilecek bir astronotu uzaktan kumanda ile tedavi etmekti. Ancak bu bazı yükümlülükleri de beraberinde getireceğinden asıl yapılış amacı olan uzaktaki hastayı tedavi etmek için kullanılmadı. Bazıları tarafından tıpta devrim olarak nitelendirilen bu cihaz için Robot Yapımı Laparoskopik Cerrahi tanımlaması yapıldı. Cihaza Da-Vinci adı verildi ve FDA onayı aldı. Kullanımı özellikle ürolojik ameliyatlara öncülük etti. Cihaz küçük kesiler ile açılan kanallardan operasyonu gerçekleştirebiliyordu. 16 kat büyütme ve 3 boyutlu görünüm anatomik cerrahinin öğrenilmesini de kolaylaştırdı. Kolların insan eli gibi yorulmaması, daha fazla derinlik, daha fazla çözünürlük, uzaktan ameliyat şansı, hastanede kalış süresini kısaltma, daha az hemoraji, hekimin hukuksal haklarını korumaya katkı gibi avantajları içermekteydi. Ancak maliyetinin fazla olması ve dokunma hissinin olmaması gibi dezavantajları da vardı. Özellikle maliyeti kullanımını ve yaygınlaşmasını sınırladı. Bütün bu anlatılanlardan sonra akla Peki doktor ne yapıyor? sorusu gelebilir. Ancak bu cihaz doktorun kullandığı materyallerin gelişmiş biçiminden ibarettir. Sanılanın aksine ameliyatı gerçekleştiren robot değil doktorun yönlendirdiği robotik kollardır. Cerrah bilgisayar konsolu üzerinden birtakım komutlar vermektedir. Yani her hareketi bizatihi cerrah kontrol etmektedir."} {"url": "https://sinirbilim.org/saglikli-alzheimer-hastaligi/", "text": "Sağlıklı ve Alzheimer Hastalığı Olan Beyinlerin Karşılaştırılması Mayo clinic adlı şirketin yaptığı bu beyin görüntülemesinde normal bir beyin ile Alzheimer hastasının beyni genel işleyiş bakımından karşılaştırılmış. Hastanın beyninde nöron bozulması olduğu için haliyle faaliyet de önemli ölçüde azalıyor. Alzheimer hastalığı, bunama vakalarının 60-70%'inden sorumlu bir nörodejeneratif hastalıktır. İlk görülen belirtiler kısa dönem hafızanın zayıflaması, ufak tefek olayları unutmaktır. Hastalığın ilerleyen evrelerinde dil sorunları, konumsal becerinin zayıflaması , ruh halindeki değişiklikler, motivasyon kaybı ve kendine bakamama gelir. Hastalık ilerledikçe daha fazla nöron ölür ve en sonunda ölüme sebebiyet verir. Hastalığın yayılma hızı kişiden kişiye göre değişmesine rağmen ortalama olarak teşhisi takiben 3 ila 9 yıl sonra hastalar vefat ederler. Alzheimer hastalığının nedeni tam olarak anlaşılamadı ancak hem genetik hem de çevresel etkenlerin rol oynadığı kesin olarak biliniyor. Beyin ve vücut egzersizi, obeziteden kaçınmak gibi önlemler Alzheimer riskini azaltabilir. Alzheimer Hastalığı Lokus Seruleusta Başlıyor Onlarca yıldır bilim insanları Alzheimer hastalığının nedenlerini ve tedavi yöntemlerini araştırıyorlar ancak elimizde hala kesin tedavi budur diyebileceğimiz bir ilaç veya teknik yok. İlerlediği zaman kişinin sevdiklerini unutmasına bile yol açan Alzheimer hastalığı ile ilgili yapılan araştırmalarda hastalığın başlangıç noktası nihayet bulundu: Lokus seruleus! Lokus seruleus beyinde noradrenalinin üretildi beyin bölgesidir. Bu alan Alzheimer hastalığının gelişiminde ve önlenmesinde kritik bir rol üstleniyor olabilir. Amerika'da Southern California Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar bu bölgenin hastalığın sıfır noktası olduğunu gösteriyor. Noradrenalin Hastalık İçin Çok Önemli"} {"url": "https://sinirbilim.org/saglikli-beslenme-sirlari/", "text": "Sağlıklı Beslenme Sırları Bir Kere Pişir, Güvenle Tüket Kağıtları kalemleri hazırlayın, soru geliyor... Kalan yemeklerinizi ne kadar süre boyunca buzdolabında tutuyorsunuz? A) 1-2 gün B) 3-4 gün C) 1- 2 hafta Öncelikle... yoğun bir iş günü sonrası eve geldiniz. Evdekiler aç, siz daha da aç. Yemek yapabilecek misiniz? Muhtemelen hayır. Peki bunun için ne yapıyoruz? Hafta sonu tüm haftanın yemekleri hazırlansın! En büyük soru da aslında burada; yapılan yemekler ne kadar süre sonra güvenle yenebilir? Et grubu içeren yemekler, pizza, yahni, deniz ürünleri, çorbalar buzdolabında 3-4 gün; patatesle yapılan yemekler 3-5 gün; pişmiş sebzeler 2-3 gün ve salatalar en fazla 1-2 gün tadını ve tazeliğini korur. Sağlıklı Beslenmek İçin Birkaç İpucu; - Hafta içi yoğunsanız, cumartesi günü alışveriş yapıp pazar günü yemek yapabilirsiniz. Bu sayede hafta içi için, birçok hazır-hızlı yemekler yapabilirsiniz. - Yemekler kaldıktan sonra, onları küçük saklama kaplarına koyun ve doğrudan buzdolabına koyun. Büyük kaplara koyup, oda sıcaklığında beklettiğinizde bakteriler oluşur. - Besinleri yemek için tekrar ısıttığınızda, ne kadar tüketecekseniz o kadarını ısıtın. Eğer yapabiliyorsanız, besinleri tekrar ısıttığınızda derecesinin güvenli aralık olarak 73 derece civarında olmasını sağlayın. - Aynı yemekten sıkıldıysanız veya fazladan yaptıysanız, dondurun ve sonrası için saklayın. Çünkü dondurulmuş besinler daha fazla süre kalabilir. - Şüphe mi var? O zaman tüketmeyin. Bazen 1 hafta geçtiği halde, dış görünüşü iyi olabilir. Aldanmayın. Besin zehirlenmesi, bulantı veya kusmaya neden olabilir. Unutmayın amaç her zaman evde yapılan besinin sağlıklı ve güvenli olmasını sağlamak. Ne yediğimizi, içine neler eklediğimizi, hangi tür pişirme tekniklerini uyguladığımızı biliyor olmak, sağlıklı ve dengeli beslenme için en büyük şartlardan bir tanesidir. Cevap: B şıkkı diyebiliriz 🙂"} {"url": "https://sinirbilim.org/saglikli-depresyon-halindeki-beyinler/", "text": "Sağlıklı ve Depresyon Halindeki Beyinler Bunalımda olan biri ile keyfi yerinde bir kişinin beyinlerinin pozitron emisyon tomografi taramaları. PET taramaları esnasında katılımcıya damardan radyoaktif madde verilir ve maddenin vücuttaki ışıması izlenir. Şekilde gördüğünüz gibi sağlıklı bir insanın beyin işlevleri gayet iyi çalışırken bunalımda olan yani major depresyon yaşayan bir kişinin beyni ise çok pasif kalıyor. Major Depresyon Majör depresyon en az iki hafta boyunca devam eden kötü bir duygu halinde olma, hiçbir şeyle ilgilenmeme ve yaptıklarından hiçbir keyif alamama durumunu tanımlar. Buna ek olarak kişide şu belirtilerden en az dördü olmalıdır: Çok yemek yemek, çok uyumak, çok düşünmek, konsantre olmak ve karar vermekle ilgili problemler; enerji eksikliği, intihar düşünceleri ve kendini değersiz veya suçlu hissetme. Majör depresyon insanları hiç beklenmedik şekillerde ve zamanlarda etkileyebilir. Siz karşınızdaki insanın gayet normal ve sağlıklı olduğunu düşünebilirsiniz ama o kişi akşam intihar etmeyi düşünüyor olabilir. Örneğin, ünlü şarkıcı Sherly Crow, Michael Jackson'la beraber dünya turnesine çıktığını ve kendinden geçmiş 70,000 hayranının karşısında şarkı söylediğini anlatıyor. Turne bittikten sonra tekrar yalnız yaşadığı evine dönmüş ve yeni bir albüm sözleşmesi yapıp yapamayacağı konusunda endişelenmeye başlamış. Tüm bu sıkıntılar ilk depresyon nöbetini tetiklemiş ve 7 ayını yataktan çıkmadan, yıkanmadan, yapış yapış saçlarla, dışarıdan yemek ısmarlayarak geçirmiş. Amerikalı yetişkinlerin %16'sı, tıpkı Crow gibi depresyon dönemlerinden geçtiklerini belirtiyor ve kadınlar erkeklere göre 1.7 kat daha fazla depresyon yaşıyor. Depresyon Birçok Şeyden Etkilenir"} {"url": "https://sinirbilim.org/sahte-anilar-ve-bilgiler/", "text": "Sahte Anılar Oluşturarak Olmak İstediğimiz Kişiyi Yaratıyoruz Hepimiz insanların bizi anlamasını ister, gerçekte olduğumuz kişiyi görmelerini isteriz. Gerçek ben kavramı birçoğumuzun ortaya çıkaramadığı, çevredeki insanların göremediği melek gibi insanı tarif eder. Bilim insanları ise gerçek ben diye bir şey olmadığını ispatlayarak hakikati hepimize haykırıyor. Biz olduğunu düşündüğümüz kişi değiliz. İnsanların bizi gördüğü kişiyiz. Kendi kendimizi kandırmayı bırakıp dışarıdan nasıl göründüğümüze bakmalı ve kendimizi o şekilde değerlendirmeliyiz. Beynimiz düşündüğü kalıba ve kişiliğe girmek için kendi kendine sahte anılar ve bilgiler üretiyor. Çok cimriyken çok cömert olduğunu sanıyor. Çok gevezeyken aslında çok sessiz sakin bir insan olduğu izlenimine kapılıyor. Bunu da 40 yılda bir yaptığı iyiliği veya sadece sessiz kaldığı zamanları ön plana çıkararak ve hatırlayarak yapıyor. İnsan beyninin sahte hatıralar ürettiği daha önceden de biliniyordu. Özellikle görgü tanıklarının olay sonrası ve olayın üstünden belirli bir süre geçtikten sonraki ifadeleri farklı olabiliyor. Belleğimizdeki bilgiler zaman içinde yeniden şekilleniyor. Ancak yeni bir araştırma bu anıların kişiliğimizi de şekillendirdiğini gösteriyor. Şiddetli amnezi hastaları kaydettiği bilgileri geri çağıramadığı için bir süre sonra kişiliklerini de kaybediyorlar. Kendimizi Nasıl Tanımlıyorsunuz? Kendinizi tanımlayan bir kompozisyon yazın. Kişiliğinizi mümkün olduğunca ayrıntılı betimleyin. Kendinizi tasvir ettikten sonra etrafınızdaki insanlardan sizin özelliklerinizi yazmalarını isteyin. Ne dersiniz, sonuçlar tamamen aynı olacak mı? Kendimizi tanımlama biçimimiz sıklıkla gerçekte olduğumuz kişiyi yansıtmaz. Olmak istediğimiz kişiyi kafamızda yaratırız. Beğendiğimiz, sevdiğimiz anılarımızı ön plana çıkarır hep aklımızda tutar, onları hatırlarız. Hoşnut olmadığımız anılarımızı baskılar, bilinç seviyesine çıkarmayız. Bu yüzden herkes kendince haklıdır. Kimse kendi yanlışını görmez. İnsanların kişiliklerini tanımlarken psikolojik bir izleme sistemini kullanıyoruz. Yalan söylediğini tespit ettiğimiz insanları güvenilmez, boş konuşanları sıkıcı olarak nitelendiriyoruz. Bizi zor durumda bırakanlara karşı öfke duyuyoruz. Söz konusu başkaları olduğunda psikolojik izleme sistemi tarafsız çalışıyor çünkü somut verilere dayanıyor. İbrenin ucu kendimize döndüğünde ise sistem sadece hatıralarımızı kullanıyor. Onların da aralarından beğendiklerini seçiyor. Canlı ve Ayrıntılı Hatıraların Seçilme İhtimali Daha Yüksek Canlı ve ayrıntılı anıların seçilme ihtimali duygusal olarak zayıf anılara göre daha yüksektir. İlk filtreden geçen hatıralar ile kişiliğimizin geçmişinin ne kadar uyum sağladığı kontrol ediliyor. Anıların ilk filtreden geçmesi için temel koşul duygusal yoğunluğa sahip, kolay hatırlanabilir ve ayrıntılı olmasıdır. Aşama aşama kafamızda yarattığımız kişiliğe uygun anıları seçiyoruz. Bu kısmı biraz daha açalım. Seçtiğimiz hatıra ile sahip olduğunu düşündüğümüz kişilik özellikleri birbirleriyle uyuşmalıdır. Örneğin çok kibar bir insansınız ama hayatınızın bir evresinde geçirdiğiniz bir travma yüzünden agresif birine dönüştünüz. Artık daha kolay sinirleniyorsunuz ve eskisi kadar kibar davranmıyorsunuz. Sadece davranışlarınız değil, onları tanımlama şekliniz de değişti. Şimdi kendinizi tanımlamanız istense önceden bahsetmediğiniz agresif davrandığınız zamanlardan örnekler verebilirsiniz. Sahte Anılar Kendinizi anlatma biçiminiz değişti ama bundan fazlası var. Seçtiğiniz ve kendinizi tanımlarken kullandığınız anıların doğruluğunu da sorgulamanız gerekiyor. Yaşadığımız tecrübeleri ne kadar doğru aktardığımızı düşünürsek düşünelim, birçoğu olduğundan farklı çıkıyor. Sık sık hiç yaşanmamış olayları uyduruyoruz. Burada hafızanın nasıl çalıştığından da bahsetmek gerekiyor. Her ne kadar bu konuda pek çok teori olsa da hafızanın bir video kamera gibi çalışmadığını biliyoruz. Her yeni bilgi eskileriyle harmanlanıyor. Kendimizi nasıl gördüğümüz, bilgilerimiz, hedeflerimiz ve ihtiyaçlarımız her gün yeniden şekilleniyor. Hafıza beyinde bir yerde depolanmıyor. Tüm beyne dağılmış bir ağdan oluşuyor. Kendimiz ile ilgili bilgiler ise otobiyografik hafızada depolanıyor. Bellek Nasıl Çalışır? Hafızanın çalışmasında en önemli alanlardan biri frontal loblardır. Beynin ön bölümünde yer alan frontal loblar bir olayın anlamlı olması için tüm bilgileri birleştirir. Hiçbir destek olmadan havada uçtuğunuzu veya su üstünde yürüdüğünüzü düşünün. Bu hayaliniz akılda kalmaz çünkü anlamlı olmaktan uzaktır. Anlamlı olmayan düşünceler, hedefler bu yüzden silinir gider. Hatıralar çok kolayca şekillenebilir, değişebilir. Geçmiş yıllarda bir kişi, psikoterapistini kendisini bir tarikata bağlı oldurduğuna inandırdığı için mahkemeye vermişti. Çok sayıda araştırma belleğimizin ne kadar kolay değiştiğini göstermiştir. Tamamen sahte olmasına rağmen farkında olmadan çok ayrıntılı ve duygusal olarak yoğun anılar üretebiliriz. Belki siz de etrafınızda böyle insanlara rastlamışsınızdır. Benim böyle arkadaşlarım vardı. Herkes Sahte Anılar Üretiyor Olabilir Sahte anılar üretme işi öyle pek nadir değildir. Birçok ülkeden farklı ırkları kapsayan geniş çaplı araştırmalar herkesin gerçekte olmayan şeyleri hatırlayabildiğini gösteriyor. Herkes de onları çok gerçekmiş gibi hatırlıyor. Böyle bir şeyin aslında hiç olmadığını, yaşanmadığını söylediğinizde inanamıyor. İsveç'te Linkoping Üniversitesi'nde çalışan araştırmacılar gönüllülere içeriği değiştirilmiş videolar izleterek onların yapmadıkları şeyleri yapmış gibi gösterdiler. Daha sonra kendilerine videodaki hatıralarıyla ilgili ne düşündükleri soruldu. Çok sayıda katılımcı videodaki yapmadığı eylemleri gerçek zannetti ve doğruladı. Birkaç defa videoyu izleyen katılımcılara bunların aslında hiç yaşanmadığı ve videonun gerçek olmadığı söylendiğinde duruma inanamadılar. Sahte anıların en yaygın kaynağı eskiden çekilmiş fotoğraflardır. Bir kişinin bir eylem yapmak üzere olduğu andaki bir fotoğrafını gören kişilerin sahte anılar üretme potansiyeli epey yüksektir. Bu bilimsel deneylerle kanıtlanmış bir olgudur. Örneğin bir futbol topuna vurmak üzereyken çekilmiş bir fotoğraf o kişinin futbol oynadığı anısını doğurabilir. Beynimiz bir kareden hareketle o eylemin zaman içinde gerçekleştiğini varsayar. İleri Okuma: Hafıza Sapması Neden Sahte Anılar Üretiyoruz?"} {"url": "https://sinirbilim.org/salisilik-asit-salisilat-alerjisi/", "text": "Salisilik Asit, Salisilat Alerjisi ve Duyarlılığı Nedir? Salisilik asit çeşitli bitkilerde, meyve ve sebzelerde oranları değişiklik göstererek bulunan ve doğal olarak oluşan organik bir asittir. Örneğin; bitkiler onu hastalıklara, böceklere, bakterilere ve çevresel strese karşı savunma sistemlerinin bir parçası olarak üretirler. Bir bitki doğal gelişiminin dışında fazla tarım ilacı ya da çevresel farklı faktörlere maruz kaldığında salisilat oranını yükseltir. Araştırmalar ile dünyanın en yararlı asitlerinden biri olduğu keşfedildiğinden beri şampuanlara, vücut losyonlarına, yüz temizleme jellerine, diş macunlarına, içeceklere, gıda boyalarına ve ilaçlara sentetik olarak üretilip koyulmaktadır. Salisilat Alerjisi ve Duyarlılığı Nedir? Çoğu insanın metabolizması salisilatı hiçbir sorun yaşamadan tolere edebiliyor. Tolere edemeyen metabolizmalarda ise alerji ya da duyarlılık oluşturuyor. Gıda alerjileri veya gıda intoleransları bulunması ve teşhis edilmesi oldukça zor rahatsızlıklardır. Bazı makalelerde salisilat intoleransı bazılarında ise salisilat alerjisi olarak geçer. Bunun nedeni bazı kişilerde belirtiler hafif seyrederken bazı kişilerde ise alerji boyutunda gerçekleşiyor olması. Örneğin, anafilaktik şok gibi. Bu hastalık şu an glüten ve laktoz alerjisi kadar yaygın olmasa da, bu hastalığa sahip biri olarak ileride çokça yaygınlaşacağına eminim. Bu rahatsızlığı anlatırken doz kısmı önemli bir rol oynar. Kişilerin doz alımlarına göre semptomları değişebilir. Her meyve sebzede değişik oranlarda salisilat asit bulunmaktadır. Genellikle düşük ve orta mg alan kişilerde rahatsızlık oluşturmaz ama yüksek mg da alerjik reaksiyon dediğimiz anafilaksiye kadar gidebilir. Aşağıda sizler için hazırladığım listeyi bulabilirsiniz. Yenilecek ve Kaçınılacak Gıdalar İçecekler Yüksek salisilatlı içecekler - Bira, huş birası ve kök bira - Kabarcıklı içecekler - Normal kahve - Çay - Şarap, porto, rom ve likörler Düşük salisilatlı içecekler : - Mısır gevreği içecekleri - Kafeinsiz kahve - Süt - Armut suyu - Viski, votka veya cin Ekmekler ve Nişastalar Yüksek salisilatlı ekmekler ve nişastalar : - Tatlı patates Düşük salisilatlı ekmekler ve nişastalar : - Ekmekler ve tahıllar - Erişte ve makarnalar - Bezelye - Pirinç Tatlılar / Tatlılar Yüksek salisilatlı tatlılar ve tatlılar : - Nane veya keklik üzümü ürünleri - Meyvelerle yapılan turtalar ve kekler Düşük salisilatlı tatlılar ve tatlılar : - Yüksek salisilatlı meyveler ve reçeller olmadan yapılan ev yapımı kekler ve kurabiyeler Yağlar Yüksek salisilatlı yağlar : - Badem, fıstık ve avokado - Mayonez - Zeytin ve zeytinyağı - Salata sosları Düşük salisilatlı yağlar : - Tereyağı ve margarin - Kaju fıstığı ve haşhaş tohumu - Sebze yağları Meyveler Yüksek salisilatlı meyveler ve meyve suları : - Elmalar - Kayısı - Meyveler: böğürtlen, böğürtlen, ahududu, yaban mersini, kızılcık ve çilek - Kirazlar - Kuş üzümü - Tarih - Bektaşi üzümü ve yaban mersini - Üzüm ve kuru üzüm - Kivi meyvesi - Limonlar - Kavun - Portakal ve mandalina - Nektarın ve şeftali - Ananas - Erik ve kuru erik - Nar Düşük salisilatlı meyveler ve meyve suları : - Elma - Muz - Nashi armut - Papayalar - Armut - Ravent Sebzeler Yüksek salisilatlı sebzeler : - Yonca filizi - Kuşkonmaz - Pancar kökü - Brokoli - Şili - Salatalık - Hindiba - Zeytin - Biber - Turp - Domates - Kabak Düşük salisilatlı sebzeler : - Brüksel lahanası - Lahana - Kereviz - Yeşil fasulyeler - Göbek salata - Patates Diğer Yüksek salisilat : - Karanfiller - Nane veya keklik üzümü aromaları - Turşu - Kırmızı, beyaz ve elma sirkesi - Anason, fesleğen, defne yaprağı, kırmızı biber, köri, kişniş, muskat, vanilya esansı ve biber Düşük salisilat : - Keçiboynuzu ve kakao - Malt sirke - Maydanoz - Tuz - Beyaz şeker ve akçaağaç şurubu Salisilat Alerjisinin Semptomları Nelerdir? - Kronik Ürtiker ve anjioödem - Astım - Burun Polipleri - Sinüzit - Mide Ağrıları ve rahatsızlıkları - Kalın Bağırsak iltihabı - İshal Salisilat intoleransı'nın belirtileri alerji ile iç içe olmuş durumdadır. Bazı insanlar salisilat tükettiğinde bu semptomları görür, bazılarında ise diyet uyguladıklarında bile çoktan kronikleşmiş oluyor. BENİM HASTALIK ÖYKÜM NASIL ? Bende 4 yıldır salisilat alerjisine sahibim. Hiçbir gıda alerjim yoktu. Ne çocuklukta ne yetişkinlikte. 25 yaşımda sabah uykumdan nefes borum şişmiş bir şekilde uyandım ve nefes alamadığım için 10 dakika içinde bayılmışım. 20 dakika kadar şuurum kapalı kalmış. O gün şanslıyım ki vücudum kendi kendine adrenalin üretebilmiş ve hayatta kalmışım. Acilde doktorlar nefes borumda ödem olduğu için sadece kortizon yapıp birazda vitamin takviyesi verip hiç bir şeyin yok diye eve göndermişlerdi. Asıl kabus diğer günlerde başlamıştı. Yemek yediğim an değişik semptomlarla karşı karşıya kalıyordum. Birinde nabız 170'e çıkıyor, birinde şuurum kayıyor, birinde nefes borum şişiyordu. İstanbul'da gitmediğim devlet ve özel hastane, görünmediğimiz branş kalmamıştı. Doktorlar asla neye alerjim olduğunu bulamadı. Anafilaksilerimin boyutları çift organ tutulumuna doğru şiddetlenmeye başladı. Kademeli olarak ek hastalıklar oluşmaya başladı. Yediğim yemeklerin listesini yapmaya başladım. Tek tek yazıp o gıdalara özel alerji testi yapmaya karar verildi. Örneğin, patates yedikten yarım saat sonra tansiyonum 6 ya düşüyordu ve 2 gün vücut toparlayamıyordu. Tahin pekmez ya da siyah zeytin yediğimde yarım saat içinde şuurum kayıyordu. Fakat alerji testlerim tertemiz çıkmıştı. Ne kan değerlerimde ne de deri testlerimde alerjimin olduğuna dair hiçbir veri yoktu. Doktorlar artık psikolojik demeye başladı. Bu sefer psikiyatrinin yolunu tuttum. Nörolojik ve psikolojik testler yapıldı. Böyle semptomlar yaratacak hiçbir hastalığa rastlanmadı. Yavaş yavaş ölüyordum. 4 ayın sonunda 37 kiloya düşmüştüm. Nabzım 120'nin aşasına inmemeye başladı. Kalp doktorum kesinlikle kalbinde bir sorun yok, fakat nabzı yükselten bir alerjin var dedi. Nabzı normal tutabilmek için kalp ilacı kullanmaya başladım. 5. Ayın sonunda internetten bir doktor buldum. Telefonla arayarak durumumu bildirdim. Telefonda teşhisimi koydu. 'Çoklu gıda alerjisi Salisilat alerjisi 'dedi. Türkiye de sadece ben araştırıyorum diyerek beni İzmir'e çağırdı. Farklı ilaçlar ile kademeli olarak tedavi uygulandı ve tam 1 buçuk yılın sonunda etki etmeye başladı. Tedavim şuan düşük salisilat gıda diyeti ve iğne ile devam ediyor. Hastalığın nedeni bilinmiyor. Bazı hastalarda zamanla geçerken bazı hastalarda ömür boyu alerji devam ediyor. Hastalığın seyri kişiden kişiye değişiyor. Benimkisi agresif seyrediyor. 10 'a yakın anafilaksiden sağ çıktım. Bu yıl artık ürtikerim ve astımımı kontrol altına almayı başardık. Daha ne kadar diyete ve iğneye devam edeceğim bilmiyoruz."} {"url": "https://sinirbilim.org/salmonella-bakterisi-beyin-tumorleri/", "text": "Salmonella Beyin Tümörlerini Yemek İçin Programlandı Hayatınızda en azından bir defa gıda zehirlenmesi yaşadıysanız, küçücük bakterilerin ne kadar büyük mide kramplarına sebep olduğunu bilirsiniz. Bu bakterilerden biri de Salmonella adı verilen suda bulunan bir canlıdır. Her yıl 380 kişinin ölümüne neden olur ve 1 milyon gıda zehirlenmesi vakasının sorumlusudur. Duke Üniversitesi'nden bir grup araştırmacı Salmonellayı genetik olarak değiştirerek beyin tümörlerini yok etmeyi hedefliyor. Molecular Theraoy Oncolytics dergisinde yayınlanan araştırmada bilim insanları harika bir şey icat etti. Saldırgan düşman askerini kendi siperlerimize asker yaptı. Salmonellanın doğal hali sindirim sistemindeki hücrelere saldırıyor. Ancak genlerdeki birkaç değişiklikle bu bakteri insanlığın bildiği en agresif kanser türlerinden biri olan glioblastomaya karşı savaş açıyor. Glioblastomada ortalama ömür uzunluğu en iyi tedaviyle bile ortalama 15 aydır. Glioblastoma insanlarda görülen en agresif ve tehlikeli tümörlerden biridir. Salmonella ile Hayatta Kalma Oranı %20 Artıyor Glioblastomalı hastalarda ilaçla tedavi maalesef mümkün değil çünkü kan beyin bariyeri hiçbir ilacın geçişine izin vermiyor. Cerrahi yöntemler de çok riskli olduğu için uygulanabilir değil. Araştırmacılar bu kadar agresif bir tümörün karşısına kendisi kadar sıkı bir rakip çıkardılar. Genetiği değiştirilmiş Salmonella bakterisinde ise bu sorun da ortadan kalkıyor. Farelerde yapılan çalışmalar genetiği değiştirilmiş bakteri verilen gliablastomalı farelerde hayatta kalma oranının %20 arttığını, 3 aylık zaman diliminde tümörün küçüldüğünü gösteriyor. Fareler bu tedavi ile 100 gün daha uzun yaşadılar. Farelerdeki 100 gün insan ömrü ile hesap edildiğinde 10 yıl anlamına geliyor. Gerçekten uzun bir süre. Salmonella'nın genetiğinde yapılan değişiklikler sayesinde tümör hücreleri yok olduktan sonra Salmonella'nın kendisi de yok oluyor. Salmonella'daki Azurian ve P53 Tümör Hücrelerini Öldürüyor Çalışmanın önemli isimlerinden Dr. Johnathan Lyon'a göre glioblastoma gibi çok agresif tümörlerde hayatta kalma oranını uzatmak çok zor bir iş. Bu kansere yakalanan insanların çoğu kısa sürede ölüyor, yaşayanlar da en fazla 5 yıl yaşıyor. Ekip daha önceden pürinleri olmayan bir Salmonella türü aldılar. Pürin tümör dokusunda bolca bulunan bir heterosiklik maddedir. Bakteriler vücuda girer girmez hemen tümörlü dokuya akın ediyorlar ve orada çoğalmaya başlıyorlar. Bilim insanları bir de bakterilerin genetiğini değiştirerek düşük oksijenli ortamda iki molekül üretmesini sağladılar. Vücutta sadece tümör dokusu oksijen yönünden düşüktür bu yüzden bakteriler tümör dokusu hariç hiçbir yer bu maddeleri üretemezler. Bu maddeler kanser hücrelerinin kendilerini öldürmesine neden olan Azurian ve p53'tür. Bu iki molekül üretildiğinde hem kanser hücrelerini hem de bakterilerin kendisini öldürüyor. Çoğu deneysel tedavi yöntemi gibi bu yöntem de henüz insanlar üzerinde kullanılmaya hazır değil. Ekip, tekniği laboratuvardan çıkarıp klinik denemeleri yapmak için son hızla çalışıyor. Şu bir gerçek ki bu gibi yöntemler en ölümcül hastalıkları bile tedavi etmede bize yardımcı olabilir. Dünya artık çok ileri düzey teknolojilere sahip. Genetik mühendisliği tıp dünyasını değiştirecek yenilikler getiriyor. CRISPR/Cas9 ve diğer birçok gen düzenleme araçları sayesinde kanser, kan hastalıkları, metabolik rahatsızlıklar tedavi edilebilecek."} {"url": "https://sinirbilim.org/sanatin-gucunu-kesfedin/", "text": "Sanatın Gücünü Keşfedin! Hayatın koşturmacası içinde yorulurken neyse ki sanatla bu duruma ara verebiliyoruz. Heykel, resim, müzik, seramik ve daha pek çok sanat dalı bir süreliğine de olsa huzura ve dinginliğe kavuşmamıza, mola vermemize ve tazelenmemize olanak sağlıyor. Acaba sanat beynimizi nasıl etkiliyor, sanatla uğraşırken beynimizde neler oluyor? Bu soruya cevap arayan farklı araştırmacılar sanatın beynimize olan katkıları üzerine pek çok araştırma yapmıştır. Beyin ve sanat arasındaki ilişkiyi inceleyeceğimiz bu yazı sonrasında, evlerimizde izole olduğumuz şu günlerde belki sizler de sanata yönelmeyi tercih edeceksiniz, kim bilir. Sanat Beyni Nasıl Etkiliyor? İki ayrı yarımküreden oluşan beynimiz korpus kallozum adı verilen köprü ile birbirine bağlanmaktadır ve bu sayede bilgi yarımküreler arasında aktarılır. Sanatın hemisferler arasındaki bu bağlantının güçlenmesini sağladığına ulaşılmıştır (Bolwerk ve ark, 2014). Bir diğer bulgu ise nörolog ve sinirbilimci Schlaug'un yürttüğü bir çalışmaya ait. Çalışma, müzisyenlerin daha kalın bir korpus kollozuma sahip olduğunu ve erken yaşta müzik eğitimi almanın korpus kollozumu etkilediğini gösteriyor. Buradan yola çıkarsak, beynin sağ ve sol tarafları arasındaki köprüyü güçlendirmek için sanat bir alternatif olarak görülebilir. Elbette sanat müzikten ibaret değil. Peki, resim yapmak beynimizi nasıl etkiliyor dersiniz? Mandala boyama, karalama ve serbest çizim olmak üzere üç farklı şekilde katılımcıların kendini ifade ettiği bir araştırma sonucunda beynin ödül yolunun aktive olduğunu gördüler. fMRI ile yapılan bir başka çalışma da sanatın zevk ve ödül sistemlerini aktive ettiğini göstermiştir (Campbell, 2014). Yani sanat yapmak kendimizi iyi hissetmemize ve bundan zevk almamıza neden oluyor. Bunun yanı sıra sanatın bağımlılık yapıcı davranışları düzenlemenin bir yolu olabileceği söylenmektedir (Kaimal ve ark,2017). Kaimal'ın yapmış olduğu bir diğer çalışmada sanat terapisi uygulamasının katılımcıların kortizol düzeyini düşürdüğü görülmüştür (2016). Öğle arasını sanat galerisinde geçiren bir grubun stres seviyesi galeriye girmeden önce ve girdikten sonra ölçülmüş ve gezi sonrası stres düzeylerinin azaldığı görülmüştür (Clow ve Fredhoi, 2006). Araştırmalar gösteriyor ki sanatla uğraşmak stresimizi azaltmayı sağlamaktadır. O halde, stresli olduğumuz durumlarda örneğin bir sunum yapmadan önce sanata vakit ayırmak hiç de fena olmayacaktır. Sanat Galeri ve Müzeleri Gezin Sanatsal bir ürün koymanın yanı sıra sanat galerilerini ve müzeleri gezmek de bizleri etkilemektedir. Öğrencilerin bir sanat müzesine geziye götürüldüğü araştırmanın sonucunda, öğrencilerin eleştirel düşünme becerilerinin geliştiği, daha güçlü tarihsel empati, hoşgörü ve müzeye ilgi gösterdikleri görülmüştür (Greene ve Inman,2013). Öğrencilerin sanata teşvik edilmesi, eğitimde sanata daha çok yer verilmesi çocukların eleştirel düşünme becerisine katkı yapabilir. Çocukların boş kalan vakitlerinde sanatla uğraşmalarını sağlamak onlar için oldukça faydalı olacaktır. Günümüzde psikoterapotik amaçlarla kullanılan bir terapi çeşidi var: Sanat terapisi. Travma, depresyon, ansksiyete bozuklukları gibi problemlerle baş etmede kullanılabilmekte; bunun yanı sıra kendini ifade etmek isteyen pek çok kişi de sanat terapisinden yararlanabilmektedir. Bireysel, grup halinde ve çiftlere uygulanabilmektedir. Eğer duygularınızı açığa vurmak ve kendinizi daha iyi ifade etmek isterseniz sizler de sanat terapisinden yararlanabilir, bu konuda eğitimli olan terapistlere başvurabilirsiniz."} {"url": "https://sinirbilim.org/saperon-proteinleri/", "text": "Şaperon Proteinleri Nedir, Hangi İşlevlere Sahiptir? Biyoloji ile yakından ilgili değilseniz şaperon proteinleri ile ilgili bir şey duymamış olabilirsiniz. Ancak bu onların yaptığı işi değersiz kılmaz. Evrimsel süreçte şaperon proteinleri birçok zaman yardımımıza koşmuş ve bizi ölmekten kurtarmıştır. Temel görevi proteinlerin doğru katlanmasına yardım etmek, katlanamayanları da ortadan kaldırmaktır. Bir hücrede ortalama 200.000 protein olduğunu düşünürsek şaperon proteinlerinin önemini daha iyi anlarız. Bu küçük kahramanlar her proteinin doğru bir şekilde üretildiğinden ve çalışmaya hazır hale gelmesinden sorumludur. Proteinlerin Üretilmesi ve 3 Boyutlu Hale Gelmesi Proteinlerin kodlanması DNA'da başlar. RNA Polimeraz 2 önce DNA'ya bağlanır ve mRNA üretilir. mRNA hücre çekirdeğinden çıkıp sitoplazmaya geldiğinde hemen üstüne ribozomlar yapışmaya başlar. Her ribozom bir amino asit dizisi üretmeye başlar. Her üniversiteden mezun olan iş bulamadığı gibi her amino asit de protein olup göreve başlamaz. Doğru şekilde katlanmaları, kendi görev yerlerine taşınmaları gerekir. Şaperon proteinleri katlanma sürecinde onların en büyük yardımcılarından biridir. Bir polipeptit zincirinde her bir amino asidin farklı bir özelliği vardır. Örneğin arjinin çok hidrofiliktir, suyu sever. Buna karşın glisin oldukça hidrofobiktir, sudan kaçar. Bazı amino asitler halkalı yapıya sahiptir, bazıları sülfür köprüsü kurar. Amino asitlerin bu farklılıkları sayesinde hücreye 3 boyutlu şekli kazandırılır. Hidrofobik aminoasitler proteinin iç yüzeyine bakmalı, hidrofilikler ise proteinin dışa bakan yüzü olmalıdır. Aksi takdirde proteinin yapısal bütünlüğü kolayca bozulur. Proteinlerin sürekli yanlış katlanması çok sayıda hastalığın oluşumuna neden olur. Protein Katlanmasında Şaperon Proteinleri Şaperon proteinleri kendilerine yapısal olarak benzeyen proteinlerin katlanmasına yardım eder. Çok büyük bir ailedir. Çoğu üyesi ısı şok proteini olarak hizmet eder ki, bunlar hayatta kalmamızda çok büyük görevler üstlenir. Vücut sıcaklığı çok yükseldiğinde hemen çanlar çalmaya başlar. Çok hayati proteinler hariç diğer işlevler durdurulur. Isı şok proteinleri evrimsel süreçte hayatta kalmamıza çok yardım etmişler, zor zamanlarımızda imdadımıza koşmuşlardır. Protein katlanmasını en çok etkileyen unsurlardan biri ısıdır. Bazı şaperon proteinleri polipeptit zincirlerinde meydana gelen yanlış katlanmaları düzeltir. Bazıları ribozomdan yeni çıkmış polipeptit zincirlerinin doğru katlanmasına yardım etmekle görevlidir. Doğru katlanamayan proteinlerin hemen imha edilip geri dönüştürülmesi gerekir. Birikmeleri halinde çok ciddi sorunlar yaratırlar. Alzheimer hastalığında Tau proteinlerinin birikmesi buna iyi bir örnektir. Isı Şok Proteinleri Isı şok proteinleri ilk olarak bakterilerde keşfedilmiştir. Bakteriler bizim gibi genellikle aynı ortamlarda kalmazlar. Bir rüzgar onları çok soğuk yerlerden çok sıcak iklimlere sürükleyebilir. Bu yüzden sıcaklık değişimlerine karşı direnç sağlayacak yardımcılara ihtiyaç duyarlar. İşte ısı şok proteinleri bu amaçla evrimleşmiştir. Sadece ısı değil aslında, organizmayı strese sokacak birçok uyarana karşı aktifleşirler. Oksijenin yeterli olmadığı yerler, pH'ın çok değiştiği ortamlarda canlının hayatı tehlikeye girerse bu şaperon proteinleri hemen devreye girer ve neredeyse tüm proteinleri korumaya alır. Hsp70 ve Hsp60 en bilinen ısı şok proteinlerinden ikisidir. Şimdi onların protein katlanmasındaki rollerine yakından bakalım. Hsp70 Hsp70 şaperon proteinleri yeni üretilip yanlış katlanmış ve yeniden katlanması gereken proteinlerin katlanma sürecini katalize eder. Tabiri caizse bir düğümü çözmek için olaya dahil olurlar. Bu proteinler tek bir polipeptit zincirinden oluşan monomerik yapıdadır. Bir ucu azottur , diğer ucunda karbon vardır. Azot ucunda ATPaz görevi görerek enerji harcar ve molekülün çalışmasını sağlar. Karbon ucu ise proteinin hedef molekülüne bağlanır. Yanlış katlanan proteinlerde dışarıya doğru bir amino asit zinciri sarkar. Bir kağıdı ikiye üçe katlamayı deneyin. Doğru şekilde katlamazsanız dışarı doğru çıkan kısımlar olacaktır. Bu görüntü kağıdın düzgün katlanmadığını hemen belli eder. Proteinlerde de durum aynen böyledir. Proteinin başı boş duran, dışarı uzayan kısmı Hsp70 tarafından hemen tanınır ve gerekli işlemler başlatılır. Proteinler ya imha sürecine yönlendirilir ya da tekrar katlanarak görev alanlarına gider. Hsp60 Tıpkı Hsp70 gibi Hsp60 şaperon proteinleri de doğru katlanamamış proteinleri dışarı çıkan uzantılarından tanırlar. Bu proteinlerin temel görevi yanlış katlanmış proteinlerin yığılma yapmasını engellemek yerine onları diğerlerinden izole etmektir. Bu işlevleri muhakkak protein yığılmasının engellenmesinde önemlidir ancak temel görevleri ilgili polipeptitleri karantina altına almaktır. Artık bu proteinler hücre içindeki diğer moleküller ile etkileşime geçemeyecek ve hücreye zarar veremeyecektir. Hsp60 14 farklı proteinin birleşiminden oluşan bir komplekstir. Bunlar her biri 7 proteinden oluşan iki halka meydana getirirler. Bir madalyonun iki yüzü gibi düşünün. Bu halkaların arasına giren katlanmamış proteinler diğer katlanmamış olanlar ile etkileşime girmeden düzgün katlanabilirler. Böyle bir yapı olmadığında katlanmamış proteinler hemen birbirleriyle etkileşime geçip bağlanıyorlar ve yığılma oluşturuyorlar. Şaperon Proteinleri ile İlgili Terapik Uygulamalar Vücudumuzda güneş ışığı, yediklerimiz içtiklerimiz gibi etkenler sürekli mutasyona neden oluyor. Şaperon proteinlerinde oluşan mutasyonlar da bazı hastalıklara neden olabilir. Örneğin multisistem proteinopati kas, kemik ve sinir sistemini etkileyen genetik bir hastalıktır. Hsp inhibitörleri kanser hücrelerinin büyüme ve yayılmasını engellemek için kullanılıyor. Bir hücrenin doğru bir şekilde büyümesi ve gelişmesi için proteinlere ihtiyacı vardır. Örneğin Hsp90 proteinini inhibe ederek hücre içi sinyal mekanizması sekteye uğratılmak isteniyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/sapyoseksuellik-nedir/", "text": "Sapyoseksüellik Nedir? Sapyoseksüellik en kısa tabirle karşındakinin görünümünden önce zekasından etkilenmektir. Aslında birçoğumuz en azından bir parça sapyoseksüeliz. Eş seçimlerimizde karşımızdaki kişinin kültürü, bilgi birikimi dolgun memeler veya kaslı kollardan daha büyük rol oynayabiliyor. İnsan üst düzey düşünme yetenekleriyle doğada içgüdüsel hareket eden diğer hayvanlardan ayrılır. Sapyoseksüellik 21. yy'da toplumsal dinamikleri değiştiren çok önemli bir olgudur. Kısa bir süre öncesine kadar güçlü bedene sahip erkekler veya zarif vücutlu kadınlar daha çekici görünürken bugün zeka ve sosyoekonomik etkenler güzelliğin yerini alabiliyor. Klasik Çekim Kanunları Sapyoseksüellik İçin de Geçerli Sosyal psikolojiye göre klasik çekim kanunları, dört temel prensibi kabul eder: benzerlik, yakınlık, karşılıklık ile endişeli ve stresli koşullarda artan çekicilik. Çekimden aşka giden yoldaki diğer faktörler ise fiziksel çekim, benzerlik ve aşinalıktır. 20. yüzyılın sonlarındaki deneysel kanıtlar, güzelliğin başkaları hakkında yaptığımız değerlendirmelerde önemli bir unsur olduğunu göstermiştir. Ortak yanlar veya ortak değer ve fikirler de önemlidir. Bazı araştırmacılara göre, birinin bizimle aynı görüşte ve karakterde olduğunu hissedersek, o kişiden daha çok hoşlanırız. Yalnız değilizdir, başkaları bizi desteklemektedir çünkü onlar da bizim gibi düşünmektedir. Son olarak, aşinalık bir diğer önemli unsurdur. Bazı bilim insanları ise aşinalık hissettiğimiz kişilere yöneldiğimizi belirtiyor. Klinik psikolog Mila Cahue, tüm bu süreçlerin karmaşıklığını şöyle özetlemektedir: Güçlü bir zihinsel unsur var. Birini niçin arzuladığımıza işaret eden katı kurallar yok. Genetik etkenlerden duygusal nedenlere kadar birçok şey söz konusu. Çekim Zekası"} {"url": "https://sinirbilim.org/sarilmak-stresi-azaltiyor/", "text": "Sarılmak Stresi Azaltıyor ve Bağışık Sistemini Güçlendiriyor Teknolojinin gelişmesi ve şehirlerin kalabalıklaşmasıyla insanlığın eski bir düşmanı giderek güçleniyor. Kentleşmenin gitgide artmasıyla insanlar doğadan uzaklaşmaya başladılar ve trafik, gürültü kirliliği gibi etkenlerle stres her geçen gün kendisini daha da hissettirmeye başladı. Ancak stresle başa çıkmanın maliyetsiz, çok kolay bir çözümü var: Sarılmak. Öncelikle stresin tam olarak tanımını yapalım ve ne olduğunu öğrenelim. Herkes üç aşağı beş yukarı stresin ne olduğunu bilir. Çoğu insanın başından geçmiş klasik bir stresli durumu örnek vererek başlayalım. Yarın matematik sınavı var ve siz hala yeteri kadar çalışmamışsınız, üstelik dersten geçmeniz bu sınava bağlı. İşte stres tam olarak bu, yani vücudun zorlu bir duruma karşı verdiği tepkidir. Vücut strese girdiğinde sempatik sinir sistemi devreye girer ve vücudun genelinde bir fizyolojik değişim olur. Stres Hormonal Sistemi Etkiler Stresin vücutta sebep olduğu değişimler ve stresle ilgili olan bölgeler beyinden başlar ve vücutta çok sayıda hormon ve enzimler üzerinde etkisini gösterir. Beyinde duyguların yönetilmesinden sorumlu amigdala, hipotalamus ve hipokampüs strese karşı harekete geçen ilk beyin bölgeleridir. Bunları takiben üst düzey düşünme merkezi olan prefrontal korteks, sempatik sinir sistemiyle ilişkili beynin noradrenalin deposu olarak bilinen lokus seruleus, hipofiz bezi, böbrek üstü bezleri ve omurilik gelir. Vücutta stres oluşumuyla faaliyete geçen bu bölgeler beynin nörokimyasında da artma veya azalma şeklinde çeşitli hormonal değişikliklere sebep olur. Bu hormonlardan başlıcaları kortikotropin salgılatıcı hormon, adrenokortikotropik hormon, kortizol, noradrenaline, serotonin ve nöropeptit Y'dir. Stresin vücutta tepeden tırnağa yarattığı hasarları saymakla bitiremeyiz. Bilim insanları saç dökülmesine 70% oranında stresin neden olduğunu söylerken, stres aynı zamanda beyindeki kan damarlarını bile tıkayarak vücuda çok büyük zarar verme potansiyeline sahip. Bunun dışında stresin bağışıklık sistemini zayıflatarak hastalıklara karşı vücudun savunma sistemini kırdığını da gösteren çok sayıda çalışma mevcuttur. Kortizol Salınımı Gerçekleşir Stres böbrek üstü bezlerinden steroid bir hormon olan kortizol salınımını tetikler. Kortizolün en temel fizyolojik görevi hücrelere glikoz dağıtımını yapmaktır. Hücrelerdeki glikojen depolarını hedef alır ve glukojenin parçalanmasıyla kandaki glikoz oranını yükselterek hücrelerin daha fazla glikoz almasını sağlar. Peki, kortizolün bağışıklık sistemiyle ne alakası var? Bağışıklık sisteminin en önemli bileşenleri T hücreleri, B lenfositleri ve antikorlardır. T hücreleri kendi içlerinde öldürücü T hücresi , yardımcı T hücresi, gama delta T hücresi ve düzenleyici T hücresi gibi gruplara ayrılır. Düzenleyici T hücreleri yardımcı T hücrelerini baskılar ve vücudun gerektiğinden fazla T hücresi üretmemesini sağlar. Ancak kortizol kana karıştığı andan itibaren düzenleyici T hücrelerinin bölünmesini tetikler ve bu hücrelerin sayısında ciddi bir artış olur. Bu da akabinde yardımcı T hücrelerinin daha fazla baskılanmasına sebebiyet vererek vücudun bağışıklık sistemini zayıflatır. Sarılmak Stres ile Baş Etmede Çok Yararlı Bir Araçtır Araştırmacılar önceki çalışmalarda cinsel bir amaç taşımayan sarılmak ve elini tutma gibi fiziksel dokunuşların empati kurma ve güven vermede etkili bir araç olduğu bulmuşlardı. Güvenilen birinden gelen dokunuşlar kişide hipotalamus-epifiz bezi-adrenal bezi ekseninde stresin etkisini azalttığını gösteriyor. Stresin T hücreleri üzerindeki mekanizmasının belirlenmesinden sonra doğrudan hastalıklar üzerinde nasıl bir etkisi olduğu araştırıldı. Katılımcılara nezle virüsü verildiği bir çalışmada tartışma gibi bireyler arası bir stres etkenine maruz kalanların nezleye daha kolay yakalandığı görüldü. Sarılmak gibi kolayca uygulanabilecek bir şey stresi azaltarak insanların hastalanma ihtimalini azaltabilir. Toplamda kadın ve erkek karışık olmak üzere 406 kişinin katıldığı araştırmada ve ilk 8-12 haftada katılımcılar bir ön karantinaya alınarak, maruz kalacakları nezle virüsüne karşı sahip oldukları vücut direncinin belirlenmesi için kan ölçümleri yapıldı. Sonraki 4-8 haftada katılımcıların fiziksel incelemeleri yapıldı ve sosyal hayatları incelendi. Bir sonraki aşamada katılımcıların gün içindeki yaşadıkları stres , son 24 saat içinde ne yaptıkları ve kimlerle temasa geçtikleri 14 gün boyunca telefonla katılımcılara soruldu ve sonuçlar kaydedildi. Telefon görüşmeleriyle yapılan incelemelerin hemen sonrasında katılımcıların 0-5 gün boyunca kan ölçümleriyle maruz kalacakları virüse karşı sahip oldukları savunma sistemleri son kez incelendi. Yapılan incelemelerden sonra Rhinovirüs ve Influenza A adlı nezle ve soğuk algınlığı benzeri belirtilerin ortaya çıkmasına sebep olan virüsler katılımcılara burunlarından damlatılarak verildi. 6 günlük bir karantinanın ardından katılımcıların burunlarından mukus örnekleri ve 28 gün sonra da kan örnekleri alındı. Sarılmak Azaldığında Stres Daha Yıkıcı Oluyor Çalışmada yer alan katılımcıların kesinlikle herhangi bir psikolojik rahatsızlığa ve fizyolojik bir hastalığa sahip olmaması gerekiyordu, aksi takdirde bağışıklık sisteminin virüse mi yoksa hastanın kendinden var olan hastalığa mı tepki verdiği ölçülemezdi. Araştırma yürütülürken virüs katılımcılara verilmeden önce benzer hastalık belirtileri gösteren katılımcılar hemen deneyden çıkarılmışlardır. Çalışmanın sonunda tüm katılımcılardan elde edilen test ve analiz sonuçları değerlendirildiğinde çevrelerinden daha az destek alan ve güvendiği insanlara daha seyrek sarılan bireylerde gün içindeki stres miktarıyla hastalıklara yakalanma riski arasında bir doğru orantı olduğu görüldü. Buna karşın çevreleriyle daha fazla temasa geçen ve daha sık sarılan bireylerde stres ile hastalığa yakalanma riski arasında bir ilişki gözlemlenmedi. Sarılmak kesinlikle ihmal edilmemesi gereken bir şey ama fazlası o kadar etkili değil. Sarılmak Stres Olmadığında da Çok Etkili"} {"url": "https://sinirbilim.org/sarki-soylemek/", "text": "Şarkı Söylemek Yetenekten Çok Çalışma Gerektiriyor Müziğin ve sesin insan doğasında ve tüm canlılar için evrimsel süreçteki yeri çok büyüktür. Hayvanlar aleminde canlılar çeşitli tonlarda türlerine özgü seslerle iletişim kurabilirken insanlarda bu bir adım daha öteye gidip sözlerle ve çeşitli müzik aletleriyle şarkılar oluşmuştur. Çoğu insan canı sıkıldığında, duş alırken bazen yolda yürürken bile şarkı söyler. Şarkı söylemek konusunda bazı insanların doğuştan yetenekleri vardır. Bu insanların söyledikleri şarkılar tabiri caizse dinleyenlerin kulaklarının pasını siler. Siz de sesi detone olanlardansanız üzülmeyin yapılan araştırmalar şarkı söylemek konusunda pratik yapmanın doğal yetenekten daha önemli olduğu gösteriyor. Azimli Çalışma Genlerden Daha Etkili Şimdiye kadar müzik aleti çalmanın doğuştan yetenekten ziyade düzenli çalışmaya ve azimli olmaya bağlı olduğu ama şarkı söylemenin ise tamamıyla doğal bir yetenek olduğu düşünülüyordu. Northwestern Üniversitesi'nden Dr. Steven Demorest ve ekibin Şubat 2015'de yayınladıkları araştırmalarında şarkı söylemek konusunda da ısrarlı bir şekilde çalışmanın yetenek olgusunun altında yatan genlerden daha önemli olduğunu ortaya çıkardı. Şarkı söylemenin altında yatan bilimsel gerçeği araştırmak için araştırmacılar üç farklı yaş grubundan insanların şarkı söyleme tekniklerine baktılar. Bu gruplar anaokulu öğrencileri, 6. Sınıf öğrencileri ve üniversite öğrencilerinden oluşuyordu. Ekip daha sonra katılımcılardan bir müzik parçasının dörtlü tekrarını dinlemelerini ve onu kendileri söylemelerini istedi. Şarkı söylemeleri esnasında yapılan puanlama bireylerin şarkı söylemedeki doğal becerilerini gösteriyordu. Araştırma sonuçları 6. Sınıf öğrencileriyle anaokulu öğrenciler arasında şarkı söylemek açısından önemli bir fark olduğunu gösteriyor. Bilim insanları 6. Sınıf öğrencilerinin daha iyi olmasını anaokulundan itibaren bu kişilerin şarkı söylenen derslerde sürekli alıştırma yapmasına ve zaman içinde kendilerini geliştirmesine bağlıyor. Anaokulundan 6. Sınıfa kadar olan süreçte gelişen şarkı söyleme yeteneği üniversite öğrencilerinde oldukça gerilemiş görünüyor. Elde edilen bulgulara göre anaokulu öğrencileri ile üniversite öğrencilerinin beceri puanları aynı seviyede bulunuyor. Bu da kişilerin şarkı söyleme yeteneğinin öğrencilik hayatı boyunca bir çan eğrisi çizdiğini gösteriyor. Araştırma ekibine göre 6. Sınıftan sonra şarkı söyleme yeteneğinin körelmesi ilköğretimden sonra müzik eğitiminin bitmesinden kaynaklanıyor. Şarkı Söylemek Konusunda Zorluk Yaşıyorsanız Ton Sağırlığına Sahip Olabilirsiniz Şarkı söylemede zorluk yaşayan kişilerde sorunun kaynağı müzik tonuna karşı olan hassasiyet kaybı da olabilir. Ton sağırlığı adı verilen fiziksel bir rahatsızlık sonucu bireyler bir müzik eseri içindeki farklı tonlamaları birbirinden ayırt edememektedir. Ancak bu durum toplumun oldukça küçük bir kısmını oluşturur. Eğer böyle bir rahatsızlığınız yoksa şarkı söylemek için asla geç değil."} {"url": "https://sinirbilim.org/sasilik-ve-goz-tembelligi/", "text": "Şaşılık ve Göz Tembelliği Nedir, Nasıl Düzeltilir? Çocuklarda en yaygın görülen göz sorunlarından biri olan şaşılık, gözlerin birbirleriyle uyumlu olmamasıdır. Bu rahatsızlık 6 yaşın altındaki çocukların yaklaşık %4'ünü etkilemektedir. Bir veya iki gözün içe , dışa , yukarı veya aşağı doğru dönmesi olarak tanımlanır. Bazı vakalarda birden fazla durum bir arada bulunabilir. Şaşılık yaygın şekilde, gezgin göz veya kesişen gözler olarak da bilinir ve retinadaki karşılıklarına düşmeyen görsel imgelerle sonuçlanır. Genç çocuklarda görsel imgeler sürekli olarak her iki retinanın karşılıklı olmayan noktalarına düşecek olursa, imgelerden biri en sonunda baskılanır . Bu baskılama kortikal bir olgu olup genelde erişkinlerde gelişmez. Etkilenen çocuklarda tedaviye 6 yaşından önce başlanması önemlidir; çünkü baskılanmanın sürmesi halinde baskılanmış imgeyi üreten gözdeki görme keskinliği kalıcı olarak ortadan kalkar. Bir kırma kusuru nedeniyle bir gözdeki görmenin bulanık veya bozuk olduğu çocuklarda, benzer bir baskılanma ve bunun sonucunda görme keskinliğinde kalıcı kayıp görülebilir. Bu olgularda, görme keskinliğinin tedavi edilemez şekilde kaybedilmesi, doğrudan gözün organik bir hastalığına bağlı olmadığından bu görüş kaybına ambliyopi ex anopsi denir. Genellikle, etkilenen çocuk zayıf gören bir göze ve normal gören kuvvetli bir göze sahiptir. Bu durum genel nüfusun yaklaşık %3'ünü etkiler. Ambliyopiye göz tembelliği de denir ve sıklıkla şaşılık ile birliktedir. Şaşılık Tedavisinde Önemli Noktalar Atropin ekotiyofat iyodid gibi ilaçlar şaşılık ve göz tembelliğini düzeltmek için göze uygulanabilir. Atropin sağlam gözde görüntüyü bulanıklaştırarak bireyi zayıf gözü kullanmaya zorlayabilir. Optometrik görme terapisi ile göz kası egzersizinin 17 yaşından büyük hastalarda faydalı olduğu ispatlanmıştır. Bazı göz kaslarının cerrahi olarak kısaltılması, göz kaslarına egzersiz yaptırılması ve ışık ışınlarını göz küresinin anormal konumunu giderecek şekilde büken prizma camlı gözlüklerin kullanılması ile bazı tip şaşılıklar düzeltilebilir. Bununla beraber, bu olgularda derinlik algılamada hafif kusurlar kalmaya devam eder."} {"url": "https://sinirbilim.org/satranc/", "text": "Satranç"} {"url": "https://sinirbilim.org/schwann-hucresi/", "text": "Schwann Hücresi: Miyelin Kılıfının Baş Terzisi Schwann hücresi ismini Theodor Schwann'dan alan çevresel sinir sisteminde görev yapan bir glia hücresidir. Glia hücreleri çevresel sinir sisteminde nöronları desteklemekten sorumludur. Bu glia hücrelerden bazıları enterik glialar, uydu hücreleri ve Schwann hücreleridir. İki tip Schwann hücresi vardır, biri miyelinleşmeden sorumludur. Diğeri miyelinleşmeye herhangi bir katkısı olmayan hücrelerdir. Miyelin kılıfı hazırlayan Schwann hücreleri motor ve duyu nöronlarının aksonlarının etrafını sarar ve miyelin kılıfını oluşturur. Miyelin kılıfı ile kaplanmış sinir lifleri aksiyon potansiyellerin sıçramalı iletkenlik ile hızlı bir şekilde iletilmesini sağlar. Nöronların hızlı bir şekilde sinyal iletmesi yürüttüğümüz çoğu işlevin zamanında gerçekleşmesi için elzem öneme sahiptir. Schwann hücreleri de dışarıdan aldıkları sinyaller ile hedef nöronların aksonlarını miyelin kılıfını ile kaplar. Schwann Hücresi Ne Yapar? Miyelin kılıfı sinyal iletimini daha hızlı ve etkili bir hale getirir. Omurgalı canlılarda Schwann hücreleri çevresel sinir sistemini gelişmiş bir yapıya kavuşturur. Onlara evrimsel süreçte büyük bir avantaj kazandırır. Merkezi sinir sisteminde de durum farklı değildir. Asıl işlevi sıçramalı iletkenlik kazandırmak olan miyelin kılıfının genel şeması iki sistemde de benzerdir. Ancak bir Schwann hücresi ile oligodendrosit arasında önemli farklar vardır. Oligodendrositler merkezi sinir sisteminde çalışırlar. Bu iki hücrede miyelin farklı şekillerde bir araya getirilir. İki miyelin kılıfının kimyasal bileşeni de birbirinden farklıdır. Buna paralel olarak iki hücre tipi farklı sinyaller alarak miyelin kılıfı üretir. Bir Schwann hücresi homojen bir yapıya sahip değildir. Üstteki elektron mikroskobunda gördüğünüz gibi hücre zarı farklı protein ve çeşitli molekül kümelerinden oluşur. Bu kümeler hücrenin aksonlara tutunmasına, aksonu miyelin kılıfı ile kaplamasını sağlar. Hücre dışı matriksteki moleküllerin hepsini saymaya gerek yok. Akson ve Schwann hücresi arasındaki bağlanma yapısı çok karmaşık ve iyi bir şekilde düzenleniyor. Üretilen miyelin kılıfını mikro bir inşaat olarak düşünebilirsiniz. Yapı yükselirken atık maddeler de çıkıyor ve ortamdan temizlenmeleri gerekiyor. Miyelin kılıfının yaklaşık %70'i lipidlerden oluşur. Uzun zincirli doymuş yağ asitleri ve kolesterol burada büyük öneme sahiptir. Miyelin Kılıfı ve Schwann Hücresi Bir ev inşaatında en dikkat edilen noktalar evin büyüklüğü, güneş alıp almaması, rutubeti gibi konulardır. Yangın merdiveni, havalandırma boşluğu, kanalizasyon altyapısı gibi konular gözardı edilir. Miyelin kılıfında da kimse Schmidt-Lanterman çentiklerinden bahsetmez. Bunlar akson boyunca uzanan miyelin kılıfının içeri doğru uzanan kanallarıdır. Özellikle çapı büyük olan aksonlarda ve yoğun miyelin kılıflarında daha fazla çentik bulunur. Bu çentikler sayesinde Schwann hücresi miyelin kılıfının en derin noktasına inebilir. Bu çentikler miyelin kılıfının yapımı bittikten sonra oluşur. Kılıfın yapımında önemli bir role sahip oldukları düşünülmüyor ama bakımında etkili bir rol oynayabilirler."} {"url": "https://sinirbilim.org/sedimantasyon/", "text": "Sedimantasyon ve Sedimantasyon Oranı Nedir? Eklem yerlerinizde veya karnınızda geçmek bilmeyen bir ağrı hissediyorsunuz ve sonunda dayanamayıp doktora gittiniz. Doktor fizik muayenenizi yaptıktan sonra bir kan değerlerinize bakalım diyor ve sizi laboratuvara kan vermeye gönderiyor. Yarım saat sonra kan değerleriniz çıkıp doktora geri dönüyorsunuz. Doktorun laboratuvar sonuçlarında bakacağı değerlerden biri de sedimantasyondur. Sedimantasyon oranı vücudunuzdaki inflamasyonu tespit etmeye yarayan bir kan testidir. İnflamasyon vücudun yabancı, tehlikeli olabilecek durumlara ve maddelere karşı verdiği tepkidir. Örneğin kanser hücrelerinin yayılması veya eklem iltihabı inflamasyon ile ilişkilidir. Sedimantasyon bir maddenin içinde bulunduğu çözeltide dibe çökme işlemidir. Sedimantasyon oranı kanın içindeki kırmızı kan hücreleri olarak da adlandırılan eritrositlerin ne kadar çabuk dibe çöktüğünü gösterir. Vücutta inflamasyon olduğunu ortaya çıkan proteinler kırmızı kan hücrelerinin daha çabuk dibe çökmesine neden olur. Bu testin diğer bir ismi eritrosit sedimantasyon oranıdır. Sedimantasyon Oranı Neden Önemlidir? Yukarıda hangi durumlarda bu testin isteneceğinden kısaca bahsetmiştik ama inflamasyon çok geniş bir konudur. İnflamasyonun yarattığı etkiler de bir o kadar fazladır. Elinize diken batsa inflamasyon oluşur. Depresyonun, Alzheimer hastalığının bile inflamasyon ile ciddi ilişkisi vardır. Baş ağrıları, eklem ağrıları, iştah kaybı, kendiliğinden kilo kaybı gibi belirtiler görüldüğünde doktorunuz sedimantasyon oranına bakmak isteyebilir. Enfeksiyon, kanser, lupus, romatizma gibi rahatsızlıkların belirlenmesinde de bu test kullanılabilir. Doktorlar bazen hastalığın tedavi sürecini takip etmek için de bu testi isteyebilirler. İnflamasyon ile ilişkili bir hastalığın tedavisi inflamasyonu azaltarak olur. Vücutta inflamasyonun azalıp azalmadığını kontrol etmek için sedimantasyon oranı faydalı olabilir. Sedimantasyon Oranı Nasıl Tespit Edilir? Bu test çok karmaşık prosedür gerektirmez. Basit bir kan testidir. Kan vermeden önce son bir haftada aldığınız ilaçlar ve takviye besinler konusunda doktorunuzu bilgilendirmelisiniz. Bazı kimyasal maddeler sonucu etkileyebilir. Bu durum sadece kan testi için değil, tedavi süreci için de geçerlidir. Örneğin kemoterapiden önceki son bir haftada aspirin içmek kemoterapiyi ertelemeye neden olabiliyor. Hamilelik ve regl olma durumunuz varsa bu konuda da doktorunuzu bilgilendirmelisiniz. Hemşire veya ilgili sağlık görevlisi önce hijyenik bir ortamda kan örneğini alır. Bu işlem genelde koldan yapılır ama ben koldan kan gelmeyip göğsünden kan veren hasta bile gördüm. Önce kolun üst kısmı sıkıca sarılır ve damarların kan ile dolması sağlanır. Hemşire iğneyi sokacağı bölgeyi aseptik ile temizler, böylece mikrop kapmasını önler. Sonrasında kanı ufak bir tüpün içine koyar. Kan alma işi sadece birkaç dakika sürer. En son hastanın kan alınan yere sıkıca bastırması tembih edilir. Sonuçlar Ne Anlama Geliyor? Laboratuvara gönderdiğiniz kandaki sedimantasyon oranı 1 2 saat içinde belli olur. Eğer vücudunuzda yukarıda saydığımız rahatsızlıklara bağlı olarak inflamasyon varsa anormal proteinler kırmızı kan hücrelerinin birbirine yapışmasına neden olur. Tek başına çok küçük ve hafif olan eritrositler bu yanlış katlanmış proteinler yüzünden birleşir ve daha ağır yapılar haline gelirler. Bu mikro pıhtılar tek bir eritrosite kıyasla çok daha ağır oldukları için daha hızlı dibe çökerler. Kırmızı kan hücrelerinin dibe çökme hızı vücudunuzda ne kadar inflamasyon olduğuna işaret eder. Çöktürme işlemine santrifüj denir. Genelde kan tüpleri dakikada 3000 4000 defa döndürülerek ağır maddelerin aşağıya çökmesi, hafif olanların üstte kalması sağlanır. Santrifüj işleminde kan plazması üstte kalır, diğer maddeler dibe çöker. Tüpün dibindeki eritrositler ile kan plazması arasındaki uzaklık 1 saatlik testin sonunda milimetre cinsinden hesaplanır. Normal değerler şu şekildedir: 50 yaş altı erkeklerde 0 15 mm/saat 50 yaş üstü erkeklerde 0 20 mm/saat 50 yaş üstü kadınlarda 0 20 mm/saat 50 yaş üstü kadınlarda 0 30 mm/saat Örneğin 45 yaşında bir kadınsınız ve sedimantasyon testi sonucunuz 35 mm/saat çıkıyor. Bu değer vücudunuzda normalden yüksek bir inflamasyon olduğunu gösterir. İlerleyen aşamalarda hastalığınız belirleniyor ve tedavi sürecine başlanıyor. Tedavinin ikinci ayında bir daha test yaptırıyorsunuz ve bu sefer 25 mm/saat çıkıyor. Vücudunuz tedaviye yanıt veriyor ancak sağlık durumunuz hala istenilen seviyede değil. Bazı tıbbi durumlar kırmızı kan hücrelerinin çökme hızını ve test sonuçlarınızı etkileyebilir. Bunlar anemi , yaşlılık, böbrek sorunları, tiroid hastalıkları, hamilelik veya regl, obezite, kanser, çeşitli ilaçlar ve enfeksiyonlardır. Başka Testler Gerekebilir"} {"url": "https://sinirbilim.org/seker-hastaliginda-yeni-umut-yapay-pankreas/", "text": "Şeker Hastalığında Yeni Umut: Yapay Pankreas Bilindiği gibi şeker hastalığı vücutta insülin hormonun yetersizliğinde ortaya çıkan bir rahatsızlıktır. Pankreasın ürettiği insülinin yokluğunda vücudun ihtiyacı olan şeker hücrelere ulaştırılamaz. Hücreler ihtiyaç duydukları şekeri alamadıklarında kandaki şeker oranı da artmaya devam eder ve bir süre sonra vücuda zehir etkisi yapar. Özellikle vücuttaki şekerin 5'te 1'ini kullanan beyin için şeker eksikliği felç gibi çok ciddi sorunlara neden olabilir. Yıllardır şeker hastalığının tedavisi için birçok çalışma yürütülüyor. Biyoteknolojinin sürekli gelişimiyle paralel olarak bakterilerden insülin üretmek de dahil değişik projeler hala devam ediyor. Bugün gelinen noktada insülin üretebilecek yapay pankreas ise şeker hastalığının tedavisinde yeni bir umut olabilir. Montreal Klinik Araştırma Enstitüsü'nde görevli ekdokrinolojist Dr. Remi Rabasa şeker hastalığının tedavisinde kullanılmak üzere çift yönlü hormon üreten yapay pankreas araştırmasını yürüten ilk kişidir. Pankreasın çift yönlü olması hem insülin hem de glukagon hormonlarını üretip vücuttaki miktarlarını düzenleyebildiği anlamına geliyor. Geliştirilen yapay pankreas insülin salgılayarak hücrelerdeki glikoz seviyesini artırıyor ve hipoglisemi riskini düşürüyor. Doğal Pankreas Gibi İnsülin Seviyesini Ayarlıyor Yapay pankreas aslında normal pankreasın işlevlerini taklit eden otomatik bir sistem, kandaki glikoz oranına göre sürekli insülin seviyesini ayarlıyor. Yapay pankreas gelişmiş bir algoritma ve devamlı glikoz denetleyicisi sayesinde kandaki glikoz oranını sürekli denetliyor, gerekli gördüğünde ise glukagon ve insülin hormonlarını salgılıyor. Dr. Rabasa'nın ekibinde doktora öğrencisi olan Ahmad Haidar araştırmayla ilgili şunları söylüyor, Geleneksel insülin pompasıyla karşılaştırıldığında yapay pankreas tedavisinin kandaki glikoz oranını daha etkili bir şekilde düzenlediğini ve hipoglisemi riskini düşürdüğünü gözlemledik. İnsülin pompaları ve glikoz algılayıcıları maddi açıdan çok uygun ancak hastalar devamlı algılayıcıları gözden geçirmek ve pompaların çıkışlarını ayarlamak zorundalar. Bu zorunluluğu ortadan kaldırmak için algılayıcıyı doğrudan pompaya bağlayabilecek bir algoritma geliştirdik. Algoritma değişen glikoz seviyelerini sürekli hesaplıyor ve sonraki hareketlerini bu değişimlere göre yapıyor. Dr. Rabasa çalışmayla ilgili şu sözlere yer veriyor Bundan sonra sistemi daha uzun dönemli ve farklı yaş gruplarında test etmek için klinik uygulamalara başlamayı düşünüyoruz. Klinik uygulamalar muhtemelen ilk önce sadece insülin kullanılarak gerçekleştirilecek. Araştırma 3 ay boyunca sadece insülin pompası kullanılarak tip 1 şeker hastalığı olan 15 yetişkin hasta kullanılarak yürütüldü. Hastalara hem yapay pankreas hem de geleneksel insülin pompası tedavisi uygulandı. 15 saatlik gece süre zarfında, hastaların bisiklet sürerken, akşam yemeği yerken ve uyku gibi birçok faaliyet esnasında kanlarında ki glikoz seviyesi ölçüldü. Yapay Pankreas Uygulaması Akıllı Telefonlara Yüklenebilir İlerde akıllı telefonlara bile yüklenebilecek olan bu algoritma bilgileri glikoz denetleyicisinden alıyor, gerekli insülin miktarını hesaplıyor ve uygun dozu salgılaması için pompaya kablosuz olarak sinyal gönderiyor sonuç olarak yapay pankreas insülin salgılıyor. Dr. Rabasa'nın ekibindeki pediatrik endokrinolojist Dr. Laurent Legault şu sözleri ekliyor Test ettiğimiz sistem hem insülin hem glukagon hormonlarını salgılayarak normal bir pankreasın görevini eksiksiz olarak yerine getiriyor. İnsülin kandaki glikoz seviyesini düşürürken, glukagon bunun tam tersi etki yapıyor ve glikoz seviyesini yükseltiyor. Glukagonun bir diğer görevi de hasta gerekli insülin miktarını yanlış hesapladığında oluşabilecek hipoglisemiyi engellemektir."} {"url": "https://sinirbilim.org/seksi-olmak/", "text": "Bilime Göre Seksi Olmak İçin Ne Gerekiyor? Dünyayı kasıp kavuran dizi Game of Thrones'un yıldız oyuncusu Emilia Clarke 2015 yılında Esquire dergisi tarafından yaşayan en seksi kadın seçildi. Kuşkusuz Emilia Clarke gibi her ülkede onlarca çok güzel kadın var ama namıdiğer Khaleesi'yi bu kadar özel yapan ne acaba? Ejderhaların annesi, yedi krallığın hükümdarının yüz hatlarını ve vücudunun diğer kısımlarını inceleyerek insanların güzellik algısına bir göz atalım. Vücudunun inanılmaz simetrisinden capcanlı cildine kadar Clarke'ın pek çok özelliği bilim insanların tarafından insanların güzellik algısına doğrudan hitap ediyor. Bilim insanlarına göre insanın evrimsel sürecinde bunlar bir artı olarak görülüyor ve vücut simetrisi gibi etkenler kişiyi güzel gösteriyor. Gençlik Güzelliktir Genç olmak aynı zamanda güzel ve seksi olmak anlamına gelir. Bu konuda çok az istisna vardır. OkCupid adlı randevu sitesinin yaptığı ankete göre 50 yaşını geçmemiş erkekler 20 24 yaş aralığındaki kadınları en güzel kadınlar olarak nitelendiriyor. OkCupid'in kurucularından Christian Rudder yaptıkları anketle ilgili olarak önemli açıklamalarda bulunuyor: Bu verilere göre, 22 yaşını geçtikten sonra her zaman 20 yaşında olduğunuzdan daha az seksi olacaksınız. 20 24 yaş aralığında insanların daha güzel görülmesinin bazı bilimsel temelleri var. 2011 yılında Journal of Cosmetic Dermatology dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre açık ve düzenli dağılmış renk tonu kişiyi daha genç ve güzel gösteriyor. Erkeklerdeki güzellik algısı ile ilgili şu yazımızı okuyabilirsiniz: https://sinirbilim.org/erkeklerin-yuzlerindeki-renk-tonu-cekicilikte-cok-onemlidir Seksi Olmak İçin Kemik Yapısı Önemlidir Güzel insanların hepsinin ortak bir noktası var: vücut simetrisi! Tüm güzel insanlar gibi Khaleesi de inanılmaz bir simetriye sahip. Geçmiş yıllarda bilim insanları simetrinin iyi genlerin bir sonucu olarak ortaya çıktığını düşünüyordu. Bu konu henüz tam anlamıyla açıklığa kavuşturulabilmiş değil. Amerika'da Rutgers Üniversitesi'nde sevgi, bağlılık ve çekicilik üstünde çalışan Dr. Helen Fisher yüz kemiklerinden kaynaklanan hatlarının simetrisi çekicilik açısından çok önemli olduğunu belirtiyor. Benzer şekilde İskoçya'da Glasgow Üniversitesi'nde çalışan psikolog Lisa DeBruine de kadın ve erkeklerin ortalama ölçülere dikkat ettiğini söylüyor. Güzellik algısı olağandışı boyutlara değil, sıradanlığa yönelir. Çok büyük ve çok küçük özelliklerin olması insanlar tarafından hoş karşılanmaz, her zaman ortalama büyüklükler tercih edilir. İleri Okuma: Kadınlar Seks İle İlgili Ne Düşünüyor, Nasıl Hissediyor? Psikolojik etkenlerin yanında cinsiyet hormonlarının faaliyeti de insanların kimi seksi bulduğunu kimi ise itici bulduğunu belirliyor. Anne karnında fetüsün yüz gelişimi sayısız hormon ve kimyasal sinyal tarafından yönetilir, bunlara testosteron da dahildir. Dolgun elmacık kemiklerinin oluşumu testosteron tarafından düzenlenir. Testosteron çoğunlukla erkeksi özelliklerin ortaya çıkması ile ilgilidir ama dişi fetüste de salgılanır. Biyolojik olarak dolgun elmacık kemiklerinin olması sağlıklı bir bağışıklık sisteminin varlığına işaret eder. Hormonal Sistem Madalyonun diğer ucunda bulunan cinsiyet hormonu östrojen de genellikle dişil özelliklerle ilişkilendirilir. Bu hormonun kadınlarda çok önemli başka bir görevi daha vardır; erkeklerin çoğunlukla seksi olarak tanımladıkları özelliklerin dişi vücudunda oluşmasını sağlar. Fisher'ın söylediklerine göre erkekler iki tip kadını beğenmeye eğilimlidir. Vücutlarında yüksek testosteron olan kadınlar uzun boyludur, güçlü bir çeneye sahiptir ve bu kişilerin daha geniş bir alınları vardır. İkinci kadın tipi ise yüksek östrojen içerir. Bu kadınlar dolgun dudaklara, kıvrımlı bir burna ve büyük gözlere sahiptir. Seksi olmak için hormonal sistemin düzgün çalışması çok önemlidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/sempanzelerin-tas-biriktirme-rituelleri/", "text": "Şempanzelerin Taş Biriktirme Ritüelleri ve Benzerliklerimiz Şempanzelerde daha yeni keşfedilen taştan aletler kullanma ve bunları belirli yerlerde biriktirme davranışlarının insanların taş biriktirme ve taşları üst üste koyma davranışlarıyla ilişkisi olabilir. Şempanzeler sıklıkla yiyecekleri yemek veya bir kabuğun veya başka bir şeyin içinden yiyecek çıkarmak için çeşitli aletler kullanır. Onların hangi amaçla hangi aletleri kullandığı yaşadıkları bölgeye göre farklılık gösterebilir. Almanya'nın Leipzig kentinde Max Planck Enstitüsü Evrimsel Antropoloji bölümündeki araştırmacılar 2010'dan beri bir araştırma programı çerçevesinde Afrika'daki şempanze davranışlarını, kaynaklarını ve demografisini inceliyorlardı. Araştırma esnasında ilginç bir davranış biçimine rastladılar. Batı Afrika şempanzeleri ağaçlara taş atıyorlar ve bu taşları ağaçların göze çarpan yerlerinde biriktiriyorlardı. Taş Biriktirme Davranışının Nedeni Bilinmiyor Hayvanların neden bunu yaptığını araştırmacılar henüz bilmiyor ama bu davranışın bazı kültür özellikleriyle ilişkisi var gibi görünüyor. Şempanzeler ve insanlar birbirlerine çok yabancı canlılar değiller. Neredeyse 60 yıldır şempanzeler Doğu ve Batı Afrika'da uzun süreli olarak gözlemlendiler. Alet kullanmada oldukça iyiler, termit ve dal kullanarak balık avlayabiliyorlar, kovandan bal çıkarabiliyorlar hatta ceviz kabuğunu kırmak için taş çekiç bile kullanabiliyorlar. Aslında erkek şempanzeler dişileri etkilemek ve onları seks yapmaya ikna etmek için gösteri olarak ağaçlarla taş atabiliyorlar. Bu araştırmada gözlenen taş biriktirme davranışı ise diğer şempanzelerde pek rastlanır türden değil. Şempanzelerin sosyal yapısını, genetiğini, davranışını ve kültürlerini anlamak için ekip Afrika'nın 14 ülkesinde araştırma yapıyor, maymunlara zarar vermeyecek şekilde deneyler yapıyor ve uzaktan kameralarla sürekli onları izliyor. Taş Biriktirme Davranışı Sadece Batı Afrika'da Gözlendi Batı Afrika'da ağaçların hemen dibinde taş yığınları keşfedildikten sonra araştırmacılar o alanı izleyen kameralar yerleştirdiler. Kaydedilen videolar maymunların bu taşları biriktirdiğini doğruluyor ve onları düzenli olarak ziyaret ettiğini de gösteriyordu. Kamera görüntülerine göre maymunlar ağaçların içinden ve yanından taş topluyor ve bu taşları aynı ağaçlara atarken yuhalamaya benzer sesler çıkarıyorlardı. Maymunların attıkları taşlar gelişigüzel bir şekilde etrafa dağılmıyor ortak noktalarda yığınlar haline geliyor. Ağaçlara taş atma davranışı sıklıkla yetişkin erkek şempanzeler tarafından sergilense de bazı kameralar dişi veya yavru şempanzelerin de bu ritüele katıldığını gösteriyor. Maymunlarda alet kullanımı çok yaygın olmasına rağmen taş biriktirme eylemi sadece Batı Afrika'da gözlendi ve diğer bölgelerden bağımsız gibi duruyor. Araştırma dünyanın en prestijli dergisi Nature'da kendisine yer buldu ve çok ses getirdi. Tabiki bizim ülkemizde de bazı gazetelerde haber konusu oldu. Bu çalışmayı bu kadar önemli yapan şempanzelerin insana benzeyen canlıların evrimi için bir model oluşturması ve onlarda önceden bilinmeyen bir davranışın keşfedilmiş olmasıdır. Max Planck Primatoloji bölümünün başkanı Christophe Boesch bu davranışın taşların bolluğundan veya taş biriktirmeye müsait ağaçların varlığından dolayı ortaya çıkmadığının altını çiziyori ancak kesin olarak şu sebeptendir taşları bir yere yığıyorlar da demiyor. Muhtemelen bu ritüelin arkasında bazı evrimsel kültür etkenleri yatıyor. İnsanlarda da Görülüyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/senkronize-beyin-dalgalari/", "text": "Senkronize Beyin Dalgaları Hızlı Öğrenmeyi Mümkün Kılıyor İnsan beyni yeni öğrendiği bilgileri kolayca öğrenebilir ve hafızasında saklayabilir. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde yapılan araştırmalara göre bu hızlı değişen beyin durumları farklı bölgelerdeki beyin dalgaları senkronizasyonuyla kodlanıyor olabilir. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki maymunlar farklı desenleri sınıflandırmayı öğrenirken öğrenmeyle ilgili olan iki beyin bölgesinin, prefrontal korteks ve striyatum, dalgaları senkronize olarak yeni bir iletişim devresinin oluşmasına olanak sağlıyor. MIT'te profesör olan Earl Miller öğrenmeyle ilgili bu iki beyin bölgesi arasında şu ana kadar keşfedilmemiş yeni bir ilişki bulduklarını söylüyor. Sınıflandırma temelli öğrenme bu iki beyin bölgesi arasında yeni işlevsel devrelerin oluşmasına neden oluyor. Striatum ve PFC Arasındaki Beyin Dalgaları Beyinde milyarlarca elektrik sinyali üreten nöron var. Bu kombine edilen elektrik sinyalleri beyin dalgaları dediğimiz titreşimleri meydana getiriyor ve bu titreşimler EEG tekniği vasıtasıyla ölçülebiliyor. Araştırma ekibi beynin idari işlerden sorumlu birimi olan prefrontal korteksten ve alışkanlıkların oluşumunda görev alan striatumdan gelen EEG şablonları üzerinde yoğunlaştılar. Beyin dalgalarının senkronizasyon süreci sinapslardaki değişikliklerden bile önce gerçekleşiyor. Nöronlar arasındaki sinaps adlı bağlantıların uzun dönem hafıza oluşumundaki bir numaralı etken olduğu düşünülüyor. Miller'in görüşüne göre sinaptik plastisitenin de temelini oluşturan bu süreç insan beyninin esnekliğini açıklamak için üzerinde çok çalışılması gereken bir alan. Plastisitenin Bozulmaması İçin Beyin Dalgaları Senkronize Olmalı Miller araştırmayla ilgili sözlerine şöyle devam ediyor: Eğer an ve an düşüncelerinizi değiştirebilirseniz, sürekli yeni bağlantılar kurar ve parçalayarak bu durumu sürdüremezsiniz. Plastisite bu tür bir zaman ölçeğinde düzgün bir biçimde işleyemez. Beynin bu duruma önlem almak için bir yolu olmalı. Eğer sürekli düşüncelerimizi değiştirirsek hiçbir zaman bir nöral ağın sürekliliği olamaz. Miller'in laboratuvarı daha önceki araştırmalarında sınıfsal öğrenme esnasında striyatumdaki nöronların erkenden etkinleştiğini ve sonrasında da prefrontal korteksteki nöronların etkinleştiğini buldular. Striyatum çok basit şeyleri çok hızlı bir şekilde öğreniyor ve sonra bu bölgeden çıkan sinyaller prefrontal kortekste birleşip daha büyük anlamlı veriye dönüşüyor. Bir diğer deyişle yapbozun küçük parçaları tek tek striyatumda işleniyor ve prefrontal kortekste bir araya getiriliyor. Araştırmacılar bu son araştırmalarında bu nöral etkinlik modelinin gerçekten tam olarak böyle işleyip işlemediğini görmek istediler. Diğer bir anlamda, bir bölge tek başına da benzer bir işlev görebiliyor muydu yoksa bu bölgeler tamamen birbirlerine mi bağlıydılar? Bunu yapmak için araştırmacılar maymunlar belirli desenleri sınıflandırma yöntemiyle öğrenirken onların beyinlerinden çıkan EEG sinyallerini ölçtüler. Beyin Dalgaları Senkronizasyonu Öğrenmeyi Hızlandırdı Öncelikle hayvanlara her bir kategoriden iki farklı örnek gösterildi. Her turdan sonra örneklerin sayısı iki katına çıkarıldı. İlk aşamalarda hayvanlar kolaylıkla ilgili kategoriye ait şablonları ezberleyebiliyorlardı. Ancak örneklerin sayısı bir yerden sonra hayvanların ezberleyemeyeceği kadar büyük bir sayıya ulaşınca onlar da bu sefer her kategoriyi betimleyen genel özellikleri öğrenmeye başladılar. Deneyin sonuna kadar araştırmacılar 256 yeni örnek gösterirken, maymunlar onların hepsini doğru bir şekilde ezberleyebildiler. Maymunlar kategorileri tekrarlayarak ezberlemekten öğrenme aşamasına geçerken, araştırmacılar EEG şablonlarında yaptıkları hipotezle tutarlı bir geçiş gözlemlediler. Prefrontal korteks ve striyatum tarafında bağımsız olarak üretilen beta bandı adlı beyin dalgaları birbirleriyle hemen senkronize olmaya başladılar. Daha Kolay Sinaps Kuruluyor Miller burada bu rezonans modellerinin oluşmasına olanak tanıyan bilinmeyen bir mekanizma olduğunu belirtiyor ve bu devrelerin birlikte çalıştığını ifade ediyor. Bu ortak çalışma uzun dönemli nöral plastisite değişikliklerinin daha hızlı gerçekleşmesine yardım ediyor olabilir. Böylece başta sadece titreşim halinde olan bu ortaklık gerçek anatomik değişikliklere dönüşebilir. Ancak beyinde gerçekleşen ilk şey sinaps oluşumu değil beyin dalgalarının senkronizasyonudur."} {"url": "https://sinirbilim.org/sentetik-biyoloji/", "text": "Sentetik Biyoloji İle Kanser ve Diyabet Tedavileri Geliştiriliyor Şimdi bir düşünün bir şeker hastasının kanındaki şeker oranının artışını ve azalışını tespit edebilen ve gerektiğinde insülin salgılayan özel olarak işlenmiş hücrelere sahip olduğunu. Düşünün ki kanser hastaları hücrelerin kanserli olup olmayacağını belirleyen ve tehlikeli hücreleri yok eden akıllı bir virüsle aşılanıyor. Bir de biyoyakıt ve ve farmosötik ürünler salgılayan işlenmiş hücrelerin varlığını düşünün. Bunlar sentetik biyolojinin öngörülerinden birkaçıdır. Sentetik biyolojiyle uğraşan araştırmacılar ilaç özelliği gösteren yeni bileşikler, elementler ve biyolojik materyaller üreten özel olarak tasarlanmış DNA dizilerinin, proteinlerin ve hücrelerin üretilmesi için çaba gösteriyorlar. Harvard Üniversitesi'nde biyolog Pamela Silver İnsanlar 100 yıl önce yapay malzemeleri nasıl üretebilecekleri keşfettiğinde, organik kimya da büyük bir buluştu diyor. Ancak bir hücre muhtemelen bir kimyacıdan daha iyidir. Geçmişi Hatırlayan Hücreler Hedefleniyor Silver ve iş arkadaşlarının üzerinde çalıştığı bir projelerden biri geçmişteki olayları kaydeden ve hatırlayan insan ve diğer memeli hücrelerini yapmayı hedeflemektedir. Bu tür zamanlanmış hücreler alıcı olarak yararlı olurdu ve tedavi biliminde hastanın vücudunun önceki tedavilere nasıl cevap verdiğini hatırlayarak yeni bir hareketin öncüsü olabilirdi. Amerika Enerji Bakanlığı'nın desteklediği bir başka proje ise Shewanella isimli genetiği değiştirilmiş bir bakteri. Silver ve ekibi bakterilerin fotosentez yolaklarını değiştirmeye çalışıyor böylece bakteriler enerji kaynağı olarak ışık yerine elektrik kullanabilecekler, bu da biyoyakıt üreten mikroorganizmaların elektrik sistemlerine bağlanmasına izin veriyor. Ayrıca Harvard'daki ekip Shewanella'yı mazot veya dizel yakıta benzer bir yakıt üretmesi için değiştirmeye çalışıyorlar. Yapay Genom Nakledildi, Sırada Ne Var? Bu alanda ilk manşetlere çıkan haber Mayıs 2010'daydı. Bu tarihte J. Craig Venter Enstitüsü Mycoplama mycoides adlı bakteriyel hayvan parazitinin genomu yerine araştırmacıların geliştirdiği genom versiyonunu üretmeyi ve bu genetik kodu bir konak bakteriyel hücreye nakletmeyi başardı. İki gün içinde, laboratuarda büyüyen M. mycoides hücreleri sadece yapay DNA içeriyordu. Venter onu annesi bir bilgisayar olan dünyadaki tek kendi kendine çoğalabilen tür olarak tanımlıyor. Daha hızlı gen sıralaması yapmak sentetik biyolojinin hızlanmasında kesinlikle çok önemli bir etken ve ticari uygulamalarda büyük olasılıkla kilit rol üstlenecek. 13 yıl süren ilk insan genom projesi 2003'te tamamlandı ve maliyeti 3.8 milyar dolardı. Geçtiğimiz Ocak ayında New York Based Life Technologies şirketi yakında genom sıralamasının bir günde 1000 dolara yapılabileceğini söyledi. DNA'nın sentezi ve sıralanmasının fiyatlarındaki bu büyük düşüşler sentetik biyologların birbirlerinin çalışmalarını çok daha hızlı kontrol edebilecekleri anlamına geliyor. Sentetik Biyoloji Arşivleri Halka Açılıyor 15 Ağustos'ta PLoS ONE dergisi 6 yıllık süre zarfındaki sentetik biyoloji yazılarının koleksiyonunu yayınladı. Yazının giriş bölümünde koleksiyonun editörü Jean Peccoud PLoS ONE gibi bir dergiye açık erişimin sentetik biyoloji için mükemmel bir platform sağlayacağını ifade etti. Bu yazılar arasında 2009 Kasım ayındaki yazı Stanford Üniversitesi ve MIT bilim insanları tarafından değiştirilmiş Gemini adlı bir proteini anlatıyor. Gemini adlı protein iki tip proteinin birleştirilmesiyle elde edildi. Bir başka yazı ise 52 tane biobrick adlı sentetik biyolojik parçalarının kataloğu ile ilgilidir. Sentetik Biyoloji NASA'da Kullanılacak NASA'daki bilim insanları sentetik biyolojinin gelecek NASA projelerinde önemli roller üstlenebileceğini düşünüyorlar. Bitkilerin daha zorlu koşullara uyum sağlaması için ve Mars, Jupiter gibi gezegenlerde büyümesini sağlayacak kendi enerji kaynaklarını üretmesi için genleri üzerinde değişiklik yapılabilir. Astronotlar uzun uzay yolculuklarında özel olarak değiştirilmiş bakterileri yiyebilirler veya özel mikroorganizmalar sayesinde bu yolculukların yükü hafifletilebilir. NASA araştırmacısı Lynn Rotschild sentetik biyolojinin insanlara uzay yolculuklarında yardım etmekle kalmayıp ayrıca Dünya'daki iklim değişikliğine karşı koyma konusunda da hazırladığını belirtiyor. Dünya evrimin yarattığı olağanüstü çevre koşullarının ötesinde kendi kendine değişirken biz buna uyum sağlayamazsak yapay yaşam evrimi yüksek oranda hızlandıracak. Sentetik biyolojinin uygulamalı olarak hayata geçmesi için hala büyük engeller var. Sentetik biyoloji aletlerinin yapısı kolaca paketlenmeye müsait değil. Moleküler aletler çivi ve çekiçten çok daha karmaşık ve birçok zorlukları mevcut. Biyolojik parçaları ayarlamak zordur. Bir memeli hücresine yerleştirilen bir gen çevredeki DNA'dan etkilenebilir ve bilim insanları ilgili genin genom içinde nereye yerleşeceğini kontrol edemiyorlar. Biyolojik çevre büyüdükçe, bunları yapmak ve test etmek zorlaşıyor. Halk Değişime Pek Sıcak Bakmıyor Diğer bir sorun ise halk arasında genetik değişikliklere tam olarak iyi bir bakış açısının olmayışı. Buna örnek olarak FDA gösterilebilir. FDA, çok sayıda balığın genlerine sahip olan bir balık türüne onay vermiyor. Eğer onay verse dönemlik değil yıl boyunca yetişen bir balık türleri yetiştirebiliriz."} {"url": "https://sinirbilim.org/serbest-radikaller-dost-mu-dusman-mi/", "text": "Serbest Radikaller Dost mu Düşman mı? Yaşlanmayı yavaşlatmanın ve uzun yaşamanın sırrı nedir? Son yıllarda yapılan araştırmalar antioksidanların bu alandaki tahtını devirecek gibi görünüyor. Çok sayıda insan serbest radikalleri yaşlanmanın arkasındaki temel moleküller olarak görüyor. Ancak bazı araştırmalar tersini söylüyor. Serbest Radikaller Nedir? Öncelikle serbest radikal nedir? Serbest radikaller eşlenmemiş elektronu bulunan bütün atom veya moleküllere verilen isimdir. Bir atom veya molekülün eşlenmemiş elektronunun olması onu herhangi bir kimyasal tepkimeye karşı çok duyarlı yapar ve bu kararsız radikaller hemen başka atom/moleküllerle tepkimeye girerek kararlı hale gelmek isterler. Bir diğer deyişle, serbest radikaller vücutta bir mayın gibi dolaşır ve kararlı hale gelebilmek için hücre zarımıza, DNA'mıza veya herhangi bir molekülümüze zarar vermekten çekinmez. Antioksidanlar ise bu serbest radikalleri nötrleyerek onları etkisizleştiren moleküllerdir. McGill Üniversitesi'ndeki araştırmacılar C. Elegans adlı bir model organizma üzerinde serbest radikallerin uzun ömrü nasıl desteklediğini gösterdiler. Hücreye zarar verdiğini düşündüğümüz serbest radikaller aynı zamanda hücrenin kendini öldürmesini de tetikleyebiliyorlardı. Serbest Radikaller Apoptoza Neden Olabilir Programlı hücre ölümü adı verilen hücrenin intihar mekanizması olan apoptoz hücrenin çeşitli durumlarda intihara girişmesi sürecidir. Hücre kanserleşme sürecine girdiğinde veya bir virüs tarafından enfekte edildiğinde apoptoz mekanizması hemen etkinleşir. Bu süreci başlatan temel moleküler mekanizma neredeyse tüm canlılarda ortak olarak gözlenir ve ilk olarak C. Elegans adlı solucanda keşfedilmiştir. McGill araştırmacılar bu mekanizmanın serbest radikaller tarafından da etkinleştiğini buldular ve hep düşmanımızmış gibi görünen serbest radikallerin aslında vücudumuzdaki zararlı hücrelerin ölümüne sebep olarak bizlere yardım ettiğini gördüler. Ekibin araştırmaları dünyaca ünlü Cell dergisinde yayınlandı. Serbest Radikaller Üstündeki Kötü İmajı Silmeliyiz McGill Üniversitesi'nde biyoloji profesörü olan Siegfried Hekimi serbest radikal teorisinin doğru olmadığını ve serbest radikallerin sahip olduğu kötü imajın silinmesi gerektiğini söylüyor ve sözlerine şöyle devam ediyor: Serbest radikal üretiminin yaşlanmayla arttığı doğrudur ancak biz çalışmamızda bu radikallerin yaşlanmaya sebep olduğunu değil aksine yaşlanmayla savaştığını göstererek serbest radikal teorisini yerle bir ettik. Serbest moleküllerin ömrü uzatıcı etkiye sahip oluşu onları hücre araştırmalarında sinyal molekülü olarak kullanılmalarının önünü açabilir. Ayrıca serbest radikallerle tetiklenen apoptoz mekanizması yaşlanmayı yavaşlatmak için de kullanılabilir. Ancak bunu tam anlamıyla başarmak hiç kolay olmayacak. Ömrü uzatmak için zararlı/hasarlı hücrelerde apoptoz mekanizmasını tetiklemek özellikle nörodejeneratif hastalıklarda büyük önem taşıyor. Söz konusu beyin olunda apoptoz son, hatta en son çaredir, çünkü ölü nöronları temizleyip yerine yenilerini oluşturmak zaman alacağından ve bu kaybın telafi edilmesi çok zor olduğundan nöronlarda stres sürekli artmasına rağmen apoptoz ertelenebilir. Hazırlayanlar: Çağlayan Taybaş Kaynaklar - http://www.sciencedaily.com/releases/2014/05/140508121245.htm - Callista Yee, Wen Yang, Siegfried Hekimi. The Intrinsic Apoptosis Pathway Mediates the Pro-Longevity Response to Mitochondrial ROS in C. elegans.Cell, 2014; 157 (4): 897 DOI: 1016/j.cell.2014.02.055"} {"url": "https://sinirbilim.org/serbest-radikaller-katil/", "text": "Serbest Radikaller Nötrofilleri Katil Hücreler Yapıyor Nötrofiller vücudun bağışıklık sisteminin güçlü savaşçılarıdır. Olağan durumlarda nötrofiller kanda serbestçe dolaşırlar, tabiri caizse devriye atarlar. Acil bir durum olduğunda, örneğin vücuda yabancı bir bakteri girdiğinde hemen savaşçı kimliklerine bürünür ve istilacıyı yok etmek üzere harekete geçerler. Bu mikrop düşmanlarını sakince gezinirken bir anda öldürücü bir hale sokan kimyasal etkenler nelerdir? Amerika'nın Chicago Üniversitesi'nde ve Çin'in Shangai Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar nötrofillerin üzerinde reaktif oksijen türlerini tanıyan bir molekül olduğunu ve bu molekül sayesinde nötrofillerin serbest radikaller tarafından işlev değiştirdiğini gösteriyor. Nötrofilde bulunan TRPM2 adlı reseptör reaktif oksijen türlerini tanıyor. ROS miktarı düşük olduğunda nötrofiller kanda serbestçe dolaşıyor ve kendine düşman mikroorganizma arıyor. Bir yaranın yanına gelip de yabancı bir bakteri hücresiyle karşılaştığında ise bakteriyi yiyor ve bu hücrenin içinde bir ROS patlamasına neden oluyor. TRPM2 reseptörü hemen hücrenin içindeki ROS artışını tanıyıp hücre içi sinyal mekanizmasını başlatarak nötrofilin o bölgedeki bakterilerle savaşmasını sağlıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/serebral-korteks/", "text": "Serebral Korteks: Beynin En Gelişmiş Yapısı Serebral korteks beynin beyincik dışında kalan kısmı olan serebrumun en dış tabakasıdır. Bu tabaka çoğunlukla hücre gövdelerinden meydana gelen gri maddeden oluşur. Sadece 2 4 milimetre kalınlığında olmasına rağmen kapladığı alan ve içindeki hücre gövdeleri sayesinde beynin ağırlığının yarısını oluşturur. Herkes beynin dış tabakasındaki kıvrımlı yapıyı görmüştür. O kıvrımlar serebral korteks üzerinde oluşur. Kıvrımlar girus olarak isimlendirilir, aralardaki yarıklar ve çatlaklara sulkus denir. Frontal girus, merkezi sulkus gibi yapılar beynin en önemli alanlarından bazılarıdır. İnsanlarda korteksin üçte ikisinden fazlası sulkuslardan oluşmaktadır. Korteksin kıvrımlı yapısı ona daha fazla alana yerleşebilme ve daha fazla nöronu bünyesinde barındırma imkanı tanır. İnsan ve diğer primatlarda bulunan serebral korteks çeşitli bölümlere ayrılır. Bunlar sağ, sol korteks veya oksipital, frontal, temporal, parietal ve limbik kortekstir. Korteks en üst düzey işlevlerin gerçekleştiği bölüm olup hafıza, dikkat, algılama, farkındalık, düşünce, dil ve bilinçte çok önemli görev alır. 6 tabakadan oluşan serebral korteksin evrimsel olarak en eski bölümü hipokampustur. Serebral Korteks Nelerden Sorumludur? İnsan beyninin en üst tabakası serebral korteksten oluşur demiştik. Buradan aşağıya doğru tabaka tabaka inilir. Serebral korteksin 6 katmanı birbirleri arasında zengin bir bilgi alışverişi yapar. Bunun yanında korteks altı yapılar ile de gelişmiş bir sinyal ağı görülür. Bütün bu bilgi alışverişi beynin duyu, motor ve diğer görevlerini yerine getirmek için yapılır. Şu an bu yazıyı okuyorsanız ve her işlem milisaniye ölçeğinde serebral korteksinizde gerçekleşiyor. Bu yüzden canlıların gelişmişlik derecesi ile serebral korteks arasında güçlü bir bağ vardır diyebiliriz. Korteksin duyu sinyalleri işlemekten sorumlu çeşitli bölgeleri vardır. Bunlar koku, duyma, görme, tat ve denge sinyallerini işler. Eğitim sistemimiz hep 5 duyu organımız vardır der ancak gerçek pek öyle değildir. Duyu organlarımız görme, duyma, tat, koku ve dokunmadan ibaretse ivmeyi nasıl hissediyoruz? Arabanın içinde yola bakmayan bir insan arabanın hızlandığını veya yavaşladığını nasıl hissediyor? İç organlarımızın durumunu, bağırsakların peristaltik hareketlerini nasıl hissediyoruz? Bütün bunlar proprioreseptörler sayesinde oluyor. Bunlar vücudumuzun çeşitli yerlerine konuşlanmış duyu nöronlarıdır. Duyu nöronları beyinde farklı noktalara sinyal iletir. Örneğin ses ile ilgili sinyaller temel olarak işitsel kortekse giderler. Öte yandan görme ile ilgili sinyaller birincil görme korteksine gider. En önemli duyu merkezlerinden biri beden duyu korteksidir . Hareket Çok Sıkı Bir Şekilde Kontrol Edilir Vücut hareketleri beyinde çok sıkı bir şekilde kontrol edilen ve düzenlenen işlevlerden biridir. Hareket deyince aklınıza sadece koşmak, zıplamak gelmesin. Şu an nefes alırken akciğerlerinizin etrafındaki kaslar da hareket ediyor. İç organları saran kaslar, kalp kası ve istemli hareketler çok dikkatlice düzenlenir. Hareket ile ilgili beyin bölgeler temel olarak frontal lobda toplanmıştır. Birincil motor korteks, premotor korteks ve suplemanter motor korteks bunların en önemlileridir. İstemli kaslara gidecek emirler buralardan çıkar. Birincil motor korteks emrin ilk çıktığı yerdir. Sinyaller buradan omuriliğe ve kaslara gider. Premotor ve suplemanter motor korteksin işlevi tam olarak anlaşılamadı. Ancak yokluğunda ciddi sorunların olduğu biliniyor. Hareket emri çizgili kaslar için motor korteksten çıkıyor ama tüm hareketler bundan ibaret değil. Bir kasa emir verilmesi ile de iş bitmiyor. Hareketin kontrolünde en önemli merkezlerden biri beyinciktir. Temel görevi hata kontrolü yapmaktır. Örneğin tenis oynuyorsunuz veya ney üflüyorsunuz. Karmaşık istemli hareketleri icra ederken hata yapma olasılığımız yüksektir. Yanlış bir notayı çıkartabilir veya yanlış bir adım atabiliriz. Yanlış yaptığımızı nasıl anlayacağız? Burada devreye beyincikteki nöronlar giriyor. Bunlar yapılan her hareketi kaslardan gelen geri bildirim sinyalleri ile tespit ediyor. Bir yanlış olduğunda doğrusunu yaptırmaya çalışıyor. Serebral Korteks Bölgeleri Birlikte Çalışır Duyu ve motor bölgelerinin çalışma alanı başlıca görevleri ile sınırlı değildir. Bilişsel süreçlere ve davranış düzenlenmesine de katkıda bulunurlar. Örneğin birincil görme korteksinin (V1) sadece gözden gelen sinyalleri işlemekten sorumlu olduğu düşünülüyordu. Ancak yapılan araştırmalar beynin en arkasında bulunan bu bölgenin karar verme süreçlerinde etkili olduğunu gösterdi. Bunun yanında iki korteks bölgesinin sınırlarında bağlantı alanları vardır. Bu alanlar çeşitli işlevlere sahip nöronlardan aldıkları bilgiyi birleştirirler. Bulunduğumuz ortamların haritası entorhinal korteks tarafından yaratılır. Ancak bu bölge herhangi bir duyu sinyali almaz. Görme korteksinden gelen sinyaller ile belleğimizde yer alan imgeler birleşir ve ortamın haritasını çıkarırız."} {"url": "https://sinirbilim.org/serebral-palsi-ile-yasamak/", "text": "Serebral Palsi İle Yaşamak Hepimiz çocuğumuzun sağlıklı bir şekilde dünyaya gelmesini ve mutlu bir hayat yaşamasını isteriz. Ancak doğum öncesinde, doğum esnasında veya sonrasında beyinde bazı hasarlar meydana gelebilir. Bunların bazıları küçük çapta olup ciddi bir sorun oluşturmayabilir ama serebral palsi gibi bir rahatsızlık bebeğin hayatını maalesef çok olumsuz etkileyebilir. Genellikle beynin kanlanmasının aksamasına bağlı gelişen bu rahatsızlık için bir çeşit beyin felci diyebiliriz. Diğer felçlerde olduğu gibi nöronlar istendiği gibi çalışamaz ve bazı vücut işlevleri yerine getirilemez. Serebral Palsi Nedir, Nasıl Gelişir? Serebral palsi doğum önceside, doğum esnasında ya da doğum sonrası bir takım nedenlerden dolayı beyinde hasar meydana gelmesi sonucu gelişir. Gelişen hasar ilerlemez fakat gelişim basamaklarında beynin her ay ve her yaş üzerindeki rolü ile beynin bir kısmındaki işlevsel bozukluk göz önüne alındığında oluşan bu hasarın yaşam boyu bebeğin aktivitelerini etkileyeceği söylenebilir. Beyinin etkilenen bölgesine göre farklı tipleri ve farklı derecede etkilenimler vardır. Kas kasılma mekanizmasındaki bozukluklara ek olarak davranış bozukluklukları, hareket etmede yetersizlikler, solunum problemleri, işitme ve konuşma bozuklukları, ağrı ve epileptik nöbetler görülebilir. Serebral palsi hastası bir çocuk yürüyemeyebilir çünkü kaslara sinyal göndermekten sorumlu nöronlar zarar görmüş olabilir. Yemek yeme, soluk alma gibi işlevler de kaslar sayesinde olduğu için nefes alıp vermede zorlanabilir. 5 duyumuzdan gelen sinyaller nöronlar aracılığıyla beyne iletilir. Eğer son iletim merkezinde bir hasar olmuşsa hastanın görme ve duyma yetileri kaybolabilir. Beyin Hasarının Gelişme Sebepleri Nelerdir? Bebekte SP' ye neden olabilecek birçok faktör vardır. Henüz hamilelik döneminde annenin kullandığı ilaçlar bebeğe de geçeceğinden bebeğin sinir sistemini olumsuz etkileyebilir. Hamilelikte kullanılan tüm ilaç ve bilinmeyen maddelerin doktor kontrolünde kullanılması gerekir. Hatta içilen sigara bile bebeğe geçtiğinden bebeğin astım riskini arttırır. Geçen gün bir arkadaşım anne ve babasının içtiği sigara yüzünden kendisinin astımı olduğundan dert yanıyordu. Bunun yanında trafik kazası gibi travmalara bağlı faktörler bebeğe zarar verebilir. Dolayısıyla beyne giden oksijen miktarının azalması ya da hamileliğin ilk aylarında annenin geçirdiği enfeksiyonlar bebeğin beyin gelişimini etkileyebilir. Doğum esnasında bebeğin erken doğum ile prematüre olarak doğması, düşük doğum ağırlığı, bebeğin boynuna kordon bağının dolanması ya da bebeğin doğum kanalında sıkışması gibi zor doğum nedenleri bebeğin doğum travması geçirmesine, oksijensiz kalmasına ve serebral palsi gelişimine neden olabilir. Bunlar maalesef kolay şeyler değildir ve bebeğin sağlığını ciddi şekilde tehdit eder. Doğum anında bebeğin yoğun strese girmesi beyin gelişimini etkileyebilir. Aynı şekilde hamile kadınların da gebelikte stresten uzak kalması çok önemlidir. Doğum öncesi ve esnasında olduğu kadar doğum sonrası müdahale de önem arz eder. Bunların içinde bebeğe doğum sonrası gerekmesine rağmen yeterli solunum desteği sağlanamaması, beyinde görülen kanamalar, dolaşım problemleri sayılabilir. Burada doğum yapılan hastanenin altyapısı ve sağlık personelinin yetkinliği de devreye giriyor. Ülkemizde her hastane aynı imkanlara ve kalifiye çalışana sahip değil. Doğum anında ortaya çıkabilecek komplikasyonların başarıyla atlatılması bebeğin sağlığı açısından kritik bir önem taşıyor. Bu gibi sebeplerden dolayı yeni doğan ünitesinde personelin bebeğe ilk yaklaşımları da kontrollü ve hassas olmalıdır. Serebral Palsi Tanısı Nasıl Koyulur? Eğer çok zorlu bir doğum süreci geçirildiyse doğum ekibi ve doktor tarafından bebeğin yeni doğan testleri sonucunda serebral palsi olma olasılığı tahmin edilip bebeğin tanısı konulmuş olacaktır. Fakat her bebekte tanı bu kadar çabuk konulmayabilir. Örneğin SP'li 8 aylık bir bebek uzatılan oyuncağı elleriyle yakalayamayabilir ya da tek eli ile kavrayabilirken diğer eli ile bunu yapamayabilir. 10 aylık olmasına rağmen yattığı yerde sırt üstünden yüzüstüne dönemeyebilir. 18 aylık olmasına rağmen emekleyemiyor olabilir. Bu durumda bebeğin çevresine karşı olan tutumu, ilk aylardaki gelişimde yaşıtlarına olan geriliği anne tarafından fark edilip muayeneye gidilmesiyle bebek tanı alır. Hareket Kontrolü Nasıl Sağlanır; Doğru Hareket Nedir? İnsan vücudunda tüm sistemler birbiriyle etkileşim içinde organize olurlar. Beyin merkezli sinir sistemi ise tüm sistemleri bir ağ gibi sararak kontrol eder. İskelet sistemi kaslarımızın ve hareketimizin kontrolünü sinir sistemiyle birlikte iletişim içinde sağlar. SP'li bebek ve çocuklarda bu koordinasyon bozulmuştur. Bebek ya da çocuk hareket edebilir fakat bu hareketin kontrolünü doğru bir şekilde sağlayamaz. Masada oturduğunuzu ve önünüzdeki bardaktan su içmek istediğinizi düşünün. Bunun için bardağı elinizle kavramanız ve sonra ağzınıza götürmelisiniz. İlk olarak karar beyin tarafından alınır. Daha sonra bu karar vücudu bir ağ gibi saran ve kaslara komut götüren sinir hücrelerine iletilir. Sinir hücreleri iletiyi ilgili iskelet kasına aktarır ve siz bardağı kavrayarak kaldırıp suyu içersiniz. Buna doğru hareket kontrolü denir. Fakat SP'li çocuk hareketin doğrusunu bilmediğinden bu aktiviteyi yeterli kalitede ya da hiç yapamayabilir. Bardağa uzanmakta sorun yaşayabilir, yeterli uzanmayı sağlayamaz. Bardağa ulaşabilir fakat kavramayı gerçekleştiremeyebilir. Başka bir olasılıksa nihayet bardağı kavrayabilir ama kontrolü sağlayamadığı için ağzına götüremeyebilir. Fizyoterepi ile çocuklara doğru hareket eğitimi verilir. SP'li Çocuklar Yürüyebilir Mi? SP'li çocuklar gelişim basamaklarını yaşıtlarına kıyasla daha geç tamamlarlar. Bunun temel sebebi tonus yani kas kasılma ve gevşemelerinde olan bozukluktur. Yürüme aktivitesinde diğer tüm hareketlerimizde de olduğu gibi bazı kaslarımız kasılırken bazıları gevşer ve yürümemize imkan verir. SP'nin tipi, beyin hasarının büyüklüğüne bağlı olarak yürüme ve yürümeye başlama yaşı her çocukta farklılık gösterir. Ortalama bir bebeğin 10-15 aylarda yürüdüğü düşünülürse bu çocuk daha geç yaşlarda yürüyebilir ya da olması gereken eklem hareket sınırları içinde hareket edemeyebilir. Yürüyüş esnasında dizlerinin tam açılamadığını; bükük olduğunu ya da daha yavaş yürüdüğü gözlemlenebilir. Bu bozukluklar SP'nin tipine ve etkilenim şiddetine göre çocuktan çocuğa farklılık gösterir. Bir çocuk yürüdüğünde dizlerinde belirgin bir büküklük varken başa bir çocukta bu büküklük o kadar azdır ki dikkatli bakılmadıkça anlaşılmayabilir. Hafif etkilenimi olan çocuklar herhangi bir yardımcı cihaza ihtiyaç duymadan kendi kendilerine yürüyebilir, hareket edebilirler. Bazı çocuklar ise yürümek için kendilerini destekleyecek bir yardımcı cihaza ihtiyaç duyarlar. Beyin hasarının diğerlerine göre daha az olan çocuklar eğitimler ve ortez denilen yürüme yardımcı araçlarla yürüme becerisini kazanabilir. Serebral Palsi Tedavisi"} {"url": "https://sinirbilim.org/serebral-palsi-sp/", "text": "Serebral Palsi Serebral palsi , doğumdan önce, doğum sırasında ya da erken çocukluk süresince oluşan ilerleyici olmayan birkaç nörolojik bozukluktan birini tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Gelişme dönemindeki beynin hipoksi, enfeksiyonlar ya da toksinlere maruz kalması da dahil prenatal etkenler serebral palsi olgularının %70-80'ininden sorumludur. Bozukluğun tipik belirtileri, spastisite, hareket bozukluğu, ince motor hareketlerin denetim bozuklukları ve anormal yürümedir . SP hastası çocuklarda, öğrenme zorluğu ve nöbetler kadar, görme ve işitme kaybını da içeren duyusal bozukluklar meydana gelmektedir. Gelişmiş ülkelerde serebral palsinin yaygınlığı her 1000 canlı doğumda 2 2.5 arasındadır. Bununla birlikte zamanında doğan çocuklar ile karşılaştırıldığında prematüre doğan çocuklardaki SP görülme oranı daha yüksektir. Etkilenen uzuvlar ve kaslarda dinlenme tonusundaki farklılıklara göre, SP farklı gruplar halinde sınıflandırılmaktadır. En çok rastlanan tipi; spastisite, aşırı refleks yanıtlar, klonus ve pozitif Babinski bulgusu bulunan spastik SP'dir. Bunlar omurilikten kortekse çıkan nöron yoluyla ilgili hasara ait belirtilerdir. Anormal istemsiz hareketler ile karakterize olan Diskinetik SP, beyindeki bazı motor alanlara ilişkin hasarı yansıtabilmektedir. İki tip SP'ye ait belirtilerin birlikte olması yaygın değildir. En seyrek SP tipi ise gövde ve uzuvların uç noktalarında hipotoni, aşırı refleks yanıtlar ve inatçı basit refleksler bulunan hipotonik SP'dir. İleri Okuma: Babinski Refleksi Tedavi ile ilgili önemli noktalar Serebral palsinin maalesef kesin bir tedavisi yoktur. Tedavi çabaları sıklıkla fiziksel ve mesleki terapileri içermektedir. Bazı kasları rahatlatmak için etkilenen kas içine botilinum toksini enjeksiyonu denenmiştir. SP'li hastalarda kas spastisitesini tedavi etmek için kullanılan ilaçlar diazepam , baklofen ve dantrolendir . Ayrıca, SP'yi tedavi edebilmek için bazı cerrahi girişimler de denenmektedir."} {"url": "https://sinirbilim.org/serotonin-sistemi/", "text": "Serotonin Sistemini Baştan Programlayabiliriz Ne zaman mutsuz olsak canımız çikolata gibi keyif verici yiyecekler çeker. Bunun nedeni beynimizin mutsuzluğu telafi etmek için serotonin salgılamak istemesidir. Çikolata gibi tatlı yiyeceklerin bize keyif vermesinin sebebi bu tür moleküllerdir. Amerika'da Texas Üniversitesi ve Houston Üniversitesi'nde farklı alanlarda çalışan bir grup araştırmacı vücudumuzda ki serotonin salgılama sistemine müdahale etmeyi başardılar ve şimdi daha bu sistemle ilişkili rahatsızlıklar için daha etkili tedaviler bulmanın peşindeler. Öncelikle bu hormonu ve bunun salgılanma mekanizmasını tanıyalım. Serotonin başlıca sindirim sisteminde görev almasının yanında, beynimizdeki nöron ağlarını düzenleme özelliğine sahip önemli bir hormondur. Bu nöron ağları sirkadyan ritimler, algılama gibi önemli işlevler dahil olmak üzere çok önemli görevleri vardır. Bu molekülün salgılama mekanizmasının düzenlenmesi birçok rahatsızlıkta kullanılan tedavi metotlarından biridir. Serotonin bir nörotransmitter olarak büyüme, üreme, davranış ve yaşlanma gibi çok geniş bir yelpazede vücudun çeşitli bölgelerinde görevlere sahiptir. Bu hormonun eksikliği üzerine yapılan çalışmalar serotonin eksikliğinin ölümcül olacağını göstermiştir. C. elegans solucanlarında yapılan deneylerde serotonin hormonun çeşitli maddelerle azaltılması sonucu solucanlarda obezite ve değişik gelişim bozuklukları ortaya çıkmıştır. İleri Okuma: Serotonin Nedir? Serotoninin Hastalıklardaki Rolü Araştırma ekibi depresyondan obeziteye kadar neredeyse tüm rahatsızlıkların serotonin salgılama sistemiyle olan ilişkisini ve bu rahatsızlıkların ne gibi işlev bozuklukluklarına yol açtığını incelediler. Araştırmanın odak noktası hücre zarında bulunan serotonin reseptörler oldu. Reseptörlerin her biri bu moleküllerinin bağlanması için uygun aktif alan sağlıyor. Serotonin molekülü reseptöre bağlandığında reseptör şeklini değiştiriyor ve hücrenin içine sinyal gönderiyor. Serotonin ile ilgili rahatsızlıklarda uygulanan geleneksel ilaç tedavileri bu aktif alanlarda oluşan etkileşimleri hedef alıyordu. Ancak allosterik etki dediğimiz bir süreçte reseptörler kendilerine bağlanan proteinler yüzünden şeklini değiştirebiliyor. Bu demek oluyor ki dışarıdan bir protein eğer reseptöre bağlanırsa reseptörün domainlerinden bir veya birkaçıyla etkileşime giriyor ve reseptörde bir takım şekil ve fonksiyon değişikliklerine sebep olabiliyor. Prof. Kathryn Cunningham konuyla ilgili şunları söylüyor proteinlerdeki bu etkileşimleri göz önüne aldığımızda bu sistemle ilgili yeni bir şey keşfettik. Temel olarak yeni molekül dizileri yarattık ve bu molekülleri reseptöre bağlandığında allosterik etki gösterecek şekilde tasarladık. Serotonin Gibi PTEN Molekülleri de Serotonin Reseptörlerine Bağlanıyor Araştırma ekibi 5-HT2C reseptörü, serotonin ve PTEN adlı başka bir molekül arasındaki etkileşime odaklanmayı tercih ediyorlar. Tıpkı serotonin gibi PTEN molekülleri de 5-HT2C reseptör işlevini aktif alan dediğimiz uzak bir mesafeden düzenliyor. Bir diğer deyişle aynı reseptör üzerinde hem serotonin hem de PTEN adlı molekül eş zamanlı olarak etki gösteriyorlar. İki molekülün aynı reseptör üzerinde etki etmesi allosterik etki yaratıyor ve hücrenin içine olan sinyalleri zayıflatıyor. Prof. Scott Gilbertson deneyin bu kısmını şöyle açıklıyor Burada amacımız 5-HT2C reseptörünün sinyalleri göndermesini devam ettirmek ve PTEN molekülünün bağlandığı reseptörlerin sayısını azaltmak. Bunu yapmanın yollarından birisi ortama bu reseptöre benzeyen bir inhibitör koymak, inhibitörümüz PTEN molekülleriyle bağlanmaya çalışacak yani reseptörle bir anlamda rekabet edecek. İki Molekül Rekabet Halinde İnhibitör olarak konulan molekül 5-HT2C reseptöründe PTEN molekülün bağlandığı bir parçası olarak seçildi. Bu tür protein parçaları peptit olarak adlandırılıyor. Burada kullandığımız 3L4F peptididir. Deneylerde ortaya çıkan sonuçlara göre 3L4F peptidi 5-HT2C reseptöründe tetikleyici olarak görev alıyor. Bu peptid reseptöre bağlıyken hücrenin içine sinyal iletimini sağlıyor ancak inhibitör olarak kullandığımızda tek başına PTEN molekülüne bağlanıyor ve hiçbir etki göstermiyor. Araştırmalar klinik tedavilerde kullanılmak üzere geliştiriliyor ve bu etkileşimler göz önüne alınarak çeşitli ilaçlar üretilmeye çalışılıyor. Ekip deneyin bir sonraki aşamasında 3L4F peptidin etkisini bu benzer etkilere sahip molekülün yarısının kesilmiş haliyle denedi. Bilgisayar üstünde yapılan moleküler modellemeler kullanılarak bu peptidin hangi moleküllerinin PTEN ile etkileştiğini belirlediler. Etkileşimin bilinmesi daha sonra benzer özelliğe sahip daha küçük moleküller tasarlamak açısından büyük önem teşkil ediyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/serotonin/", "text": "Serotonin Serotonin halk arasında mutluluk hormonu olarak bilinen beyindeki bir monoamin nörotransmitter (5-HT) maddedir. Muz gibi yiyeceklerde bolca bulunan triptofandan üretilen serotonin hormonu sindirim sisteminde, kan hücrelerinde ve merkezi sinir sisteminde çok önemli görevler üstlenir. Her ne kadar popülaritesini beyindeki mutluluk ve iyi hissettirme görevlerine borçlu olsa da vücuttaki serotoninin 90%'ı sindirim sistemindeki enterokromaffin hücrelerinde bulunur ve bağırsak hareketlerini düzenlemek için kullanılır. Serotonin Beyinde Rafe Çekirdeklerinde Üretilir Serotoninin beyindeki üretim merkezi Rafe çekirdeğidir, buradan çeşitli bölgelere dağıtılır ve ruh hali, iştah ve uykunun düzenlenmesinde kullanılır. Mutluyken insanların karnı pek acıkmaması ve uykusunun gelmemesinin arkasında yatan sır da buradan gelir. Ayrıca hafıza ve öğrenme işlevlerinin düzenlenmesinde de büyük rolü vardır. Hangi bilgilerin kalıcı hafızaya aktarılacağı ile ilgili bu hormon doğrudan faaliyet gösterir. Keyif alınarak yapılan işte öğrenmenin daha fazla olması da bununla ilgilidir. Serotonin Birçok Bölgede Faaliyet Gösterir Serotonin beyin bölgelerinde bulunan yeme, uyku ile duygusal davranışları düzenleyen ve hayati bir rol oynayan merkezi sinir sisteminin önemli bir nörotransmitteridir. Rafe çekirdeğinin bağlantı kurduğu birçok bölge vardır; ön beyin, orta beyin, hipotalamus, talamus, amigdala, striatum gibi bölgelerin belirli alanlarında ve korteksin büyük bir bölümünde dopamin içeren çekirdeklere dağılmıştır. Rafe çekirdeklerinin biyolojik ritmin düzenlenmesinde de önemli etkileri bilinmektedir. Uyku uyanıklık döngümüzde biyolojik ritmin baş kahramanı olan suprakiazmatik çekirdek ile etkileşim içindedir. Serotonin Vücutta Çok Sayıda Görev Alır"} {"url": "https://sinirbilim.org/sertralin-ilaci-nedir/", "text": "Sertralin İlacı Nedir, Kullanırken Nelere Dikkat Etmelisiniz? Sertralin ile ilgili bu yazıyı okumadan önce yazılanların sadece bilgilendirme amaçlı olduğunu söylemeliyiz. Yazdığımız hiçbir şey doktorunuzun talimatlarının önüne geçemez. Size sertralin molekülünün ne için kullanıldığını, nasıl etki ettiğini anlatacağım. Olası yan etkiler, ilacın vücutta kalma süresinden bahsedeceğim. İlacı kullanıp kullanmama ile ilgili tereddütünüz varsa bu kaygılarınızı önce doktorunuzla paylaşın. Sertralin ilk olarak 1991 yılında Pfizer şirketi tarafından Zoloft ismiyle piyasaya sürüldü. 2016 yılında Amerika'da en çok reçete edilen psikiyatrik ilaç olma unvanını aldı. Bir yılda 37 milyondan fazla satıldı. 2006 yılında Zoloft'un patent süresi bitti. Bugün dünyada pek çok farklı isimle satılıyor. Sertralin seçici serotonin geri alım inhibitörü olan bir antidepresandır. Başlıca major depresyon, obsesif kompülsif bozukluk , panik bozukluk ve travma sonrası stres bozukluğu tedavisi için kullanılır. Ayrıca premenstüral disforik bozukluk ve sosyal anksiyete bozukluğu için de kullanılır. Sertralin Hangi Durumlarda Kullanılır? Sertralin bir antidepresan olduğu için temel kullanım alanı depresyondur. Bunun yanında OKB, TSSB'de de depresyon belirtilerini gidermek için sıkça başvurulur. Piyasada birçok antidepresan varken neden en çok sertralin reçete ediliyor? Önce yapılan araştırmalara ve eldeki kanıtlara bakmalıyız. SSRI'lar yeni nesil antidepresanlar olarak geçer. Bundan önceki nesil trisiklik antidepresanların yan etkileri SSRI'lardan daha fazladır ve şiddetli depresyonda bu kadar etkili değildir. 60 yaşını geçmiş depresyon hastalarında sertralinin etkileri çok daha üstündür. Bulantı hariç tüm advers olaylar trisiklik antidepresanlardan daha az görülmüştür. Plasebo ile karşılaştırmalı yapılan çalışmalarda da hayat kalitesinin sertralin kullanan hastalarda daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Depresyonun yanında panik bozukluk ve OKB'de de sertralinin çok etkili olduğu kanıtlanmıştır. OKB'de aslında bilişsel davranışçı terapi daha üstün olabilir. Ancak en iyi sonuçlar terapi ve ilacın birlikte uygulandığı zaman elde edilmiştir. Sertralin kullanan panik bozukluk hastalarında atakların sayısında önemli bir azalma görülmüştür. Panik ataların %80'lere kadar azalması doktorları çok sevindiriyor. Bu sayede hastaların hayat kalitesi çok yükseliyor ve anksiyeteleri iyileşiyor. Bunlardan başka birçok anksiyete türünde ve psikiyatrik bozuklukta sertralinin diğer ilaçlardan daha etkili olduğu veya eşit seviyede olduğu kanıtlanmıştır. Sertralin Beyinde Nasıl Çalışır? Hastaların ilaca güvenmek için en çok merak ettikleri konu yan etkiler ve ilacın çalışma mekanizması oluyor. Bu ilaç hangi moleküller üzerinden nasıl etki gösterir, biraz irdeleyelim. Ağızdan alınıp kana karıştığında kan beyin bariyerini geçer ve beyne ulaşır. Sodyuma bağlı serotonin taşıyıcı proteinlerini inhibe eder. Depresyonun ortaya çıkışında serotonin yetersizliğinin büyük rolü vardır. Nöronlar serotonin, dopamin gibi nörotransmitterler aracılığıyla iletişim kurarlar. Serotonin bir hücreden diğerine taşınır, sonra ilk hücresine geri döner. Ancak sertralin taşıyıcı proteini engellediği için serotonin hücreye geri dönemez ve ortamda daha uzun süre kalır. Sertralin serotonin, dopamin veya noradrenalin reseptörleri ile herhangi bir tepkime vermez. En çok dopamin ve serotonin taşıyıcı proteinlerini hedef alır. Yüksek dozlarda alındığında az miktarda da olsa dopaminin nöronlara geri dönmesini engeller. Bu nedenle bazı makalelerde hem serotonin hem de dopamin geri alım inhibitörü olarak yazılır. Sertralinin dopamin taşıyıcısına olan ilgisi aslında onun için artı bir özelliktir. Bu yönüyle depresyon tedavisinde hekimlerin elini güçlendirir. Sertralinin Yan Etkileri Nelerdir? Yan etki dosyasını açmadan önce bir ilacın yan etkilerinin nasıl sınıflandırıldığından bahsedeyim. Yan etkiler yaygın görülen, nadir görülen ve çok nadir görülen diye 3 sınıfa ayrılır. Bulantı, halsizlik gibi yan etkiler genellikle yaygın görülürken, anafilaktik şok gibi sorunlar çok nadir görülür. Diğer SSRI ilaçlar ile kıyaslandığında sertralinin yan etkileri biraz daha fazladır. Serotonin sistemini daha fazla uyardığı için daha fazla yan etkiye neden olduğu düşünülüyor. Uzun süreli kullanımlarda antidepresanlar biraz kilo alımına neden olabilir. Fluvoksamin, paroksetin gibi ilaçlar hastaların %2,5'unda kilo artışı yapmış. Ancak sertralin kullanımında hastaların %4,5'unda fazlaca kilo alımı olmuş. Hatta yan etki olarak nitelendirilen sayı hastaların %7'sine tekabül ediyor. Plasebo kontrollü çalışmalarda da hastaların %3-6'sı ilk kilolarının %7'sinin üstüne çıkmış. 70 kg olarak ilaç kullanmaya başlayan bir kişi bir yıla kalmadan 75 kiloya ulaşabilir. Ereksiyon ve Orgazm Sorunları Antidepresanların en önemli yan etkilerinden biri ereksiyon ve orgazm olamama sorunlarıdır. Bir çalışmada sertralin kullanan erkeklerin %67'si boşalma sorunları yaşadığını bildirmiştir. Bir yandan hastaların ruh hali iyileşiyor ancak diğer taraftan yan etkiler can sıkıcı olabiliyor. Bazı kişilerde SSRI kullanımı sonlansa bile cinsel yan etkiler sürmeye devam ediyor. Hatta bu durum SSRI sonrası cinsel işlevsizlik olarak literatüre geçmiş durumda. Beyin kimyası çok hassas bir dengede durur. Serotonin ve dopamin mekanizmalarına müdahale etmek riskli bir iştir. FDA sertralin de dahil tüm antidepresanların 25 yaşından küçük kişilerde intihar riskini artırdığını bildiriyor. Bu uyarının tüm ilaçlarda bulunmasını zorunlu hale getirdi. Phizer'in yürüttüğü çalışmalarda gerçekten de sertralinin intihar düşüncelerini artırdığı anlaşıldı. Çeşitli yan etkileri nedeniyle bu ilaçların sürekli hekim gözetiminde kullanılması gerekiyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/ses-telleri-peg30/", "text": "Ses Telleri PEG30 Molekülü İle Onarılabiliyor Laboratuvarda üretilen yeni bir madde yaşlanmaya ve çeşitli rahatsızlıklara bağlı olarak ortaya çıkan ses telleri üzerindeki hasarları onararak insan sesinin gençleşmesini sağlıyor. Bu maddenin üretiminde bilim insanları ve doktorlar ortak bir çalışma gerçekleştirdi. Amerikan Kimya Birliği'nin 244. Ulusal toplantısında konuşan Prof. Robert Langer bunun birçok yenilikten sadece biri olduğunu belirtti. Langer dünyanın en büyük laboratuvarlarından birine sahip Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde yaklaşık 100 kişilik bir ekibe liderlik yapıyor ve 800'den fazla patentin de sahibi. ABD'de 18 Milyon Kişi Ses Telleri ile İlgili Sorun Yaşıyor İnsan sesindeki esnekliği yeniden kazandırmak için tasarlanan ilk yapay ses telleri laboratuvar ortamında yapay dokuları üretmek için süregelen bir çalışmanın sonucunda ortaya çıktı. Ses tellerindeki esneklik kaybı ses kayıplarında önemli bir etken ve sadece Amerika'da 18 milyon insanı etkiliyor. Langer Yapay ses teli hava basıncındaki değişikliklere bağlı olan titreşimlerde bile insan ses tellerine benzer özellikler taşıyor diyor. Gırtlakta iki bölümden oluşan ses telleri sesleri oluşturmaya yardımcı solukları üretmek için çok hızlı bir şekilde titreşir, bir araya gelir ya da birbirinden ayrılırlar. Teller kas tabakalarından, bağ dokudan ve bir zardan oluşur. Bağ doku ve zar arasındaki tabaka çok esnektir ve bu esneklik konuşma için kritik bir öneme sahiptir. Ses Telleri Çok Hassas ve Kolay Zarar Görüyor Eğer bir kişi sesini aşırı kullanıyorsa, zamanla ses tellerinde yara oluşur. Aynı durum kişi yaşlandığında da gerçekleşir ve ses seviyesindeki azalmanın sebebi budur. Kanser veya boğaza yerleştirilen bir tüp de ses tellerine zarar verebilir. Yara dokusu serttir ve ses kısıklığına neden olur. Ses kayıplarının %90'ı sesteki esnekliğin kaybolmasıyla ortaya çıkıyor diyor araştırmacı Steven Zeitels. Yıllarca ses problemleri olan hastalarımda hep böyle bir şeyin ihtiyacını hissettim. Bu konuyla ilgili Robert Langer'a gittim çünkü onun hastaların tekrar şarkı söylemesine ve konuşmasına yardımcı olabilecek bir malzeme üretebileceğini biliyordum. Son zamanlarda hiçbir tedavi ses tellerindeki esnekliği tekrar kazandıramıyor. Polietilen Glikol 30 Ses Tellerini Onarabiliyor Yapılacak malzeme çok esnek olmalıydı ve tıpkı insan sesi gibi titreşebilmeliydi. Çok sayıda kişi üzerinde deneme yapıldıktan sonra, Langer'in ekibi başlangıç malzemesi olarak zaten kişisel bakım kremlerinde ve FDA onaylı birçok ilaçta kullanılan polietilen glikol 30 (PEG30) kullanmaya karar verdi ve bu madde temelli polimerler türetti. PEG30 jeli saniyede 200 kez titreşebiliyor ve bu oran bir kadının günlük bir diyalogtaki konuşma oranına denk düşüyor. Doktorlar jeli hastalarının ses tellerine enjekte ediyor. Hastalar seslerini nasıl kullandıklarına dair açık ve net ifadeler belirtiyorlar. Çalışmanın sonucunda görülüyor ki en sağlıklı ses telleri yüksek oranda çapraz bir şekilde bağlı olanlarda görülüyor. Bunun anlamı PEG molekülleri diğer türlerin aksine daha sıkı bir şekilde birbirlerine bağlıdırlar. Bu özellik malzemeyi daha da sertleştiriyor ama kişinin konuşmasını iyileştirmeye de yardım ediyor. Yaşlanma ile Beraber Gelen Ses Teli Hasarları Giderilebilecek"} {"url": "https://sinirbilim.org/sessizligin-beynimiz-uzerindeki-etkisi/", "text": "Sessizliğin Beynimiz Üzerindeki Etkisi En son ne zaman arkanıza yaslanıp, derin bir nefes aldıktan sonra sessizliği dinlediniz? Sadece sessizlik. O kadar büyük bir ses karmaşası içinde yaşıyoruz ki sessizliğin verdiği huzuru unutmuş gibiyiz. Gün içinde sürekli koşuşturmaca halindeyiz ve hep bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz. Akşam eve geldiğinizde kendinize bir 10 dakika ayırın ve seslerden arınmış bir şekilde beyninizi dinlendirin. Gürültünün beden ve beyin sağlığı için iyi olmadığını çoğumuz biliyoruzdur. Seslerin bizi nasıl etkilediği ile ilgili yapılan araştırmalar yıllar içinde gürültünün beyne ve vücuda ne kadar zarar verdiğini kanıtladı. Ses kirliliği kan basıncınızı artırıyor, uykularınızı bölüyor ve birçok kalp hastalığına yakalanma riskinizi yükseltiyor. Çalışmalar uzun vadede yapıldığında da ses kirliliğinin benzer etkileri olduğunu gösteriyor. Peki ya hiç ses olmadığında beyin ne yapıyor? Yeni beyin hücrelerinin oluşumu Nasıl sesin vücudumuz üzerinde büyük bir etkisi varsa, sessizliğin de etkileri çok önemlidir. Amerika'da Duke Üniversitesi'nde farelerin seslere ve sessizliğe verdikleri tepkilerin incelendiği bazı deneyler yapıldı. Rejeneratif biyolog Imke Kirste farelerin beyin hücrelerini artırmanın yollarını ararken bir grup fareyi sessiz bir ortamda bekletti. Kirste sessiz ortamda beklettiği farelerin beyinlerini incelediğinde çok şaşırtıcı bir sonuçla karşı karşıya kaldı. Günde iki saat sesiz bir ortamda kalan farelerin hipokampüslerindeki hücre sayısı artmıştı. Fareler fazladan hiçbir şey yapmamıştı. Günde iki saat boyunca herhangi işitsel bir uyarana maruz kalmamak bellek ile ilişkili bir bölge olan hipokampüsü geliştirmişti. Belleği harekete geçirmek Bu gece yatağa yattığınızda uyumadan önce sadece sessizliği dinlemeye çalışın. Hemen farkedeceksiniz ki etrafınızdaki bütün sesleri sustursanız bile beyniniz kendisi bir şeyler uyduracak. Örneğin sabah dinlediğiniz bir şarkının gün boyu dilinize takıldığı olmuştur. Ne zaman sessiz bir ortam bulsanız özellikle nakarat kısımlarını hemen söylemeye başlarsınız. O şarkının sözlerinin ve ritmini hatırlayarak beyniniz kendi içinde bir ses illüzyonu yaratıyor. Bilimsel araştırmalara göre bunun sebebi beynin işitsel korteksinin hep aktif kalmasıdır. Kulaklarınız dışarıdan bir ses tarafından uyarılmasa bile beyniniz belleği devreye sokarak aktif kalmanın bir yolunu buluyor. Özbenliğinizle ilgili düşünme 10 kişi ile beraber yaşadığınız bir ev hayal edin. Bu insanların her birinden bir ses çıkıyor ve siz sürekli birine kulak kabartıyorsunuz. Böyle bir ortamda haliyle dikkatiniz her zaman bir tarafa yönelecek ne kendi işlerinize zaman ayırabilecek ne de özbenliğiniz hakkında düşünmek için fırsat bulabileceksiniz. Ancak herhangi bir sesin olmadığı, tek başınıza yaşadığınız bir evi düşünün şimdi de. Koltuğa uzandığınızda bugün ne yaptım, kimin kalbini kırdım, kimlere faydam dokundu gibi sorular sorarak günün değerlendirmesini yapabilirsiniz. Beyniniz hiçbir şey yapmadığında olağan durum ağını çalıştırır. Beyin çeşitli bölümlerinin bir arada çalıştığı bu ağ bilginin işlenmesi, empati, geçmişin hatırlanması, idrak, hayal gücü gibi çok sayıda işlevde görev alır."} {"url": "https://sinirbilim.org/seyirci-etkisi/", "text": "Seyirci Etkisi Kalabalık Ortamlarda Yardım Etme Eğilimimiz Azalır Mı? Gözünüzün önünde acil bir durum olduğu halde yardım etmediğiniz oldu mu hiç? Sözgelimi sara nöbeti geçiren bir hasta var ve etrafta birçok kişi bulunduğu için yardım etmeyi düşünmediniz. Ya da eşi tarafından sokak ortasında fiziksel şiddete uğrayan bir kadın gördüğünüzde etraf zaten kalabalık olduğu için usulca yolunuza devam ettiğiniz oldu mu? Literatürde bu tür durumlara seyirci etkisi deniyor. 13 Mart 1964'te New York'ta akıllara durgunluk veren bir cinayet yaşandı. Kitty Genovese isimli genç kadın bir saldırgan tarafından 3 kez bıçaklandı ve olaya müdahale eden kimse olmadı. İşte olay şöyle cereyan etmektedir: Kitty evine doğru yürümektedir. Genç kadının arkasından tecavüz etme amacıyla yaklaşan katilin bıçak çekme girişimine karşı koymaya çalışır. Bunun üzerine katil, genç kadını bıçaklayarak olay yerinden uzaklaşır. Bu süre zarfında etrafta birçok apartman dairesinin ışığı yanar ama kimse polisi arama ya da yardım etme girişiminde bulunmaz. Kurban hala yaşamaktadır. Birkaç dakika sonra tecavüzcü tekrar gelir ve kadını tekrar tekrar bıçaklayarak kaçar. Ortada yardım etme girişimine dair herhangi bir belirti hala bulunmamaktadır. Katil üçüncü kez yine gelir ve yerde yatan kadını son kez bıçak darbeleriyle öldürerek olay yerinden uzaklaşır. Sonunda olaya tanık olan komşulardan biri polisi ve ambulansı çağırır fakat artık çok geçtir. 38 Kişi Gördü Ama 1 Kişi Polisi Aradı Yapılan soruşturmaya göre ise genç kadının öldürüldüğünü 38 kişi görmüştür fakat olay yaşandıktan sonra aralarından ancak bir tanesi polisi aramıştır. Winston Moseley isimli katil ise bir süre sonra yakalanmıştır. İşte John Darley ve Bibb Latane tarafından Seyirci Etkisi olarak adlandırılan sosyal etki, etrafta bulunan insan sayısı arttıkça yardım etme ve sorumluluk alma olasılığının azalmasını açıklar. Öğrencilerle yapılan bir deneyde katılımcılardan herhangi bir konu üzerinde tartışmaları istenmiştir. Her bir katılımcı ayrı ayrı odalara birbirlerini görmeleri engellenerek konmuştur. Mikrofon ve hoparlör aracılığıyla iletişim kurmaları sağlanmıştır. Araştırmacı tarafından toplamda beş koşul sağlanmıştır: Birincisi; iki öğrenci arasında bire bir görüşme sağlanmıştır. Sonuncusu ise öğrenciler altılı grup şeklinde konuyu tartışmışlardır. Tüm gruplar tartışmaya başladığı sırada önceden kaydedilmiş sara nöbeti geçiren bir öğrencinin ses kaydı sırasıyla tüm gruplara tartışma esnasında verilmiştir: Ben... Galiba...Yardım...Aman Tanrı'm...Sanırım nefes alamıyorum... Araştırmacı katılımcıların ne kadar süre içerisinde yardım çağıracaklarını hesaplamıştır. Sonuçlar ise şöyledir: bire bir görüşme yapan öğrencilerden %85'i odadan çıkarak yardım arama girişiminde bulunmuştur. Fakat gruplardaki katılımcı sayısı arttıkça yardım çağırma oranı da düşmüştür. Diğer bir deyişle, 6 katılımcının bulunduğu gruptaki yardım çağırma oranı en düşük olmuştur. Seyirci etkisine göre yardım etme olasılığının düşmesinin iki nedeni olabilir: - Kişi, olaya tanık diğer insanların yardım edebileceğini düşündüğü için sorumluluk paylaşımı yapmıştır. Bu sayede kendini daha az sorumlu hissetmiştir."} {"url": "https://sinirbilim.org/sfinkter-kasi/", "text": "Sfinkter Kası: İnsan Vücudunda Bulunan Halkasal Kaslar Yemiş olduğunuz pek çok yiyeceğin midenizde nasıl durduğunu hiç merak ettiniz mi? Dışkılama sırasında boşaltım artıklarını nasıl kontrollü bir şekilde vücudunuzdan atıyorsunuz? Peki ya idrarınız? Sizce boşaltım sırasında idrarınızı kesmenizi sağlayan yapı nedir? Hepsinin genel bir cevabı var: Sfinkter kası ya da büzgen kas! Sfinkter kası halkasal yapıya sahip bir kastır ve kendi merkezine doğru kasılabilir. Kılcal kan damarlarının girişinde, midenin çıkışında ve üretra gibi yapılarda bulunan bu kas, bilinçli veya bilinçsiz olarak bulunduğu yerdeki madde -ve kimi zaman ışık!- geçişini kısıtlar ya da mümkün kılar. Bahsettiğim şeyi hepiniz deneyimlemişsinizdir. Evet, çok sıkıştığınızda tuvalete yetişmenizi sağlayan kastır kendileri! Şimdi gelin vücudumuzdaki bazı sfinkter kaslarını ve işlevlerini inceleyelim. Prekapiler Sfinkter Kası Kılcal kan damarlarının girişine yerleşmiş bu kas kılcallara doğru olan kan akışını düzenler. Oksijen yetersizliğinde gevşeyerek gerekli kılcallara kanın ulaştırılmasını sağlar. Aynı zamanda ihtiyaç duyulmayan bölgelere de fazla kan akışını önler. Kontrolsüz çalışır. İnternal ve Eksternal Anal Sfinkter Kası Bu kasların nasıl çalıştığını hepiniz biliyorsunuz ve büyük ihtimalle her gün tecrübe ediyorsunuz! Dış ve iç anal sfinkter kası, anüsün açık ya da kapalı durmasını sağlayarak sindirim artıklarının uzaklaştırılmasında görev yapar. İç anal sfinkter istemsiz olarak çalışır ve az miktarda sıvıyla gazın uyku hali gibi durumlarda vücuttan kaçışını önler. Dış anal sfinkter kası ise çizgili kaslardan oluşur ve istemli olarak çalışır. Bağırsağın sonunda yeterli dışkı biriktiğinde tuvalete çıkma ihtiyacı hissedersiniz. Dışkılamaya başladığınız andan itibaren dış anal sfinkter kası gevşek kalır ve sindirim artıklarının uzaklaştırılmasında rol oynar. Sfinkter Pilori Hayati öneme sahip bir diğer kas olan sfinkter pilori ise midenin sonuna yerleşmiş bir kas olup kimüsün ince bağırsağa geçişini sağlar. Yeterli sindirim gerçekleşmeden gevşemez. Sfinkter Üretra Üretranın girişine yerleşmiş bir kas olup idrar kesesinin boşaltım zamanı gelmeden idrarı boşaltmasını engeller. İdrar keseniz 800 ml'ye kadar sıvı tutabilir ancak idrar miktarı 250-300 ml olduğunda idrara çıkma ihtiyacı hissedersiniz. Boşaltım sırasında kasılmış sfinkter gevşer ve idrardan kolayca kurtulursunuz. Sfinkter Pupilla Bir diğer sfinkter kası ise ışığa göre büyüyüp küçülebilen göz bebeğinizde bulunur. Az ışıkta göz bebeğinin büyümesini sağlar ve daha çok ışığın gözün içine girmesine neden olur. Tam tersi durumda da gözü fazla ışıktan korur."} {"url": "https://sinirbilim.org/shutter-island-zindan-adasi/", "text": "Shutter Island Zindan Adası 1954 yılında azılı, en psikopat suçluların bulunduğu ve tedavi edildiği bir ada hastanesi. Adli polis Teddy Daniels ve yeni ortağı Chuck Aule çok sayıda cinayet işlemiş zeki bir kadın katilin kaçmanın imkansız olduğu Aschecliffe Hastahanesi'ndeki son derece güvenlikli bir odadan esrarengiz bir biçimde kayboluşunu araştırmak üzere Zindan Adası'na çağrılırlar. Ortada bir kaçak var ama nasıl kaçtığı, neden kaçtığı, kimlerden yardım aldığı belirsiz. Soruşturma boyunca dedektif Teddy herkesi sorguya çekiyor, kendisi de dahil ve adayı canlı terk edemeyebileceğini fark ediyor. Leonardo Di Caprio psikolojik gerilim konusunda harika bir iş çıkarmış. Yönetmen: Martin Scorsese Senaryo: Laeta Kalogridis, Dennis Lehane Yapım: 2010 Ülke: Amerika Tür: Dram, Gizem, Gerilim Süre: 138 dakika |Oyuncu |Rol | Leonardo DiCaprio |Teddy Daniels | Mark Ruffalo |Chuck Aule | Ben Kingsley |Dr. Cawley | Max von Sydow |Dr. Naehring | Michelle Williams |Dolores | Emily Mortimer |Rachel 1 | Patricia Clarkson |Rachel 2 | Jackie Earle Haley |George Noyce | Ted Levine |Warden"} {"url": "https://sinirbilim.org/siber-savas-richard-a-clarke/", "text": "Siber Savaş Richard A. Clarke"} {"url": "https://sinirbilim.org/sibernetik-implantlar/", "text": "Sibernetik İmplantlar Beyin Hasarını Onarabiliyor Travmatik beyin hasarı olan hastalarda doku tedavisi için yeni bir yöntem geliştirildi. Beyin-makine-beyin arayüzü adlı bu cihaz beyni zarar görmüş hastalar için büyük umutlar vaat ediyor. Cihazın çalışma sistemi ise sonraki yıllarda geliştirilecek sistemler için bir devrim niteliği taşıyor. Travmatik beyin hasarı beynin dış bir kuvvet tarafından fiziksel olarak zarar görmesi anlamına gelir. Sizin de tahmin edeceğiniz gibi erkeklerde daha sık görülür. Sadece futbolda topa kafayla vurmalar bile travmatik beyin hasarına sebep olabilir. Bunun yanı sıra düşmeler, trafik kazaları gibi beyne zarar veren olaylar travmatik beyin hasarının başlıca sebepleri arasında yer alır. Günümüze kadar travmatik beyin hasarlarını kökten çözebilecek bir tedavi geliştirilememişti. İleri Okuma: Travmatik Beyin Hasarı Nedir? Beyin Hasarlarına Sibernetik Çözümler İlk defa Kansas ve Case Western Reserve Üniversiteleri'nde çalışan sinir bilim araştırmacılarından oluşan bir ekip farelerde bu hasarları tedavi eden bir çözüm bulduklarını iddia ediyorlar. Protez niteliği taşıyan bu cihaz kapalı bir döngü halinde çalışan mikroelektronik bir sisteme sahip. Sibernetik implant cihazı beynin bir bölgesinden sinyalleri alıyor. Bu sinyalleri gerçek zamanlı olarak işledikten sonra beynin başka bir bölgesini uyararak iki bölge arasındaki sinyaller arasında bağlantı kuruyor. Protezin oluşturduğu bu bağlantılar hasarın yarattığı boşluklar arasında köprü görevi görüyor ve zamanla beyin hasarı onarılıyor. Deneysel araştırmalarda uzmanlar farelerde kas hareketinden sorumlu motor ve duyusal alanlar arasındaki bağlantıları keserek travmatik beyin hasarı yarattılar. Başka bir deyişle felç edilen fareler artık ön ayaklarını kullanamıyor ve önlerine konulan yiyecekleri tutamıyorlardı. Sibernetik İmplantlar Hasarlı Nöronların Faaliyetini Eski Haline Getiriyor Fareleri eski sağlıklarına kavuşturmak için bozuk paradan bile daha küçük bir mikroçip fare beynine yerleştirilen mikroelektrotlara bağlandı. Sinir hücrelerinde oluşan bağlantıları izlemek için aksiyon potansiyelleri özel bir program vasıtasıyla çoklaştırıldı ve bu aksiyon potansiyellerdeki ani artışlar kaydedildi. Her ani artış tespit edildiğinde mikroçip elektriksel sinyaller göndererek ilgili bölgedeki nöronları uyarıyordu. Nöronların uyarılmasının sonucunda nörotransmitter maddeler üretiliyor ve hasarlı iki beyin bölgesi arasındaki bağlantılar tekrar kuruluyordu. İleri Okuma: Beyinde Hangi Nörotransmitterler Bulunur? Araştırmacılar iki hafta boyunca bu işlemleri tekrarladılar ve sonunda farelerde yitirilen işlevlerin neredeyse tamamına yakınının düzeldiğini gözlemlediler. Yapılan sonraki testlerde beyninde hasar yaratılmış farelerin hasar yaratılmamış farelere oranla yiyeceğine ulaşmakta kısa bir gecikme gösterdikleri tespit edildi."} {"url": "https://sinirbilim.org/sicrayan-fransiz-sendromu/", "text": "Sıçrayan Fransız Sendromu Nedir? Kendinizi Kanada'nın uçsuz bucaksız ormanları arasında huzurlu ama bir o kadar soğuk bir kış gününde şirin bir kulübede hayal edin. Çam kokulu odun parçalarının çatırdadığı sıcacık bir şöminenin önünde tadı yumuşacık bir sahlep içerken ve bu yazıyı okurken birileri çat kapı gelip bağırarak elini şömineye götür ve yak derse hangimiz bu kişinin dediklerini yapar? Kanada'nın New Hampshire bölgesinde yaşayan Mainli Fransız bir oduncu olsaydınız bu adamın dediğini ikiletmeden yapardınız. Bir Gizemin Tarihçesi İngilizcesi Jumping Frenchmen of Maine'dir. Bu nöropsikiyatrik sendrom ilk olarak adını aldığı Kanada'da yaşayan Mainli Fransız oduncularda görülmüştür. 1861 yılında Boston Daily gazetesinde ilk kez bu oduncuların tuhaf özellikleriyle ilgili bir yazı kaleme alınmış.Bu sıra dışı özellikler New Yorklu bir nörolog olan Dr. George M. Beard'in dikkatini çekmiş ve 1878 yılında ilk kez tanımlanmıştır. Dr. Beard gözlemlerini Fransız oduncuları tarafından, çalışırken, otururken, dinlenirken habersiz bir şekilde yüksek sesle seslenildiğinde veya boyunlarından ve ellerinden dokunulduğunda oldukları yerden zıplıyorlar, ellerindeki her şeyi fırlatıyorlar, sağa sola vuruyorlar. İlginç bir şekilde yüksek sesle emir verildiğinde ellerini ocakta yakmak, bir tren kondüktörune vurmak, posta görevlisini boğazlamak, ve hatta bir su kütlesinin içine atlamak ve boğulmak gibi her türlü kendilerine veya bir başkasına zarar verme pahasına yapıyorlar şeklinde aktarmış. Ne yazık ki Amerika'da 1900'lerin başlarına kadar ırkçı düşünceler hakim olmuştur. Irkçı Amerikan vatandaşlar bu tuhaf oduncuların zeka ve entelektüel seviyelerinin düşük olmasından kaynaklanan doğal bir durum olduğunu düşünmüşlerdir. Bundan dolayı mülteci gelen fransızlar Amerika'da ırkçı söylemlere maruz kalmışlardır. Rahatsızlık 1. Dünya Savaşı'ndan sonra popülerliğini yitirmiş 1960'lı yıllarda tekrar araştırmaların odak noktası olmuştur. Sıçrayan Fransız Sendromu Nasıl Bir Rahatsızlık? Günümüzde nörologlar sıçrayan fransız sendromu ve ondan daha nadir ve yerel olmakla beraber ona benzeyen diğer rahatsızlıkları irkilme davranışları adı altında inceliyor. Malezya ve Endonezya'da latah, Sibirya'da miryachit, Japonya'da imu ve Madagaskar'da ramenjana da irkilme davranışları içinde incelenir. Sıçrayan fransız sendromu yaşayan kişiler beklenmedik uyarılar karşısında oldukları yerden sıçrayarak, ellerindekini fırlatarak, ağlayarak, nefeslerini tutarak, titreyerek tepki gösterirler. Sesli ve dokunsal uyarılara daha hassaslardır. Yüksek sesle verilen emirleri bilinçli olmalarına rağmen istekleri dışında ani bir şekilde yerine getirirler. Bazen bu uyarılara karmaşık yanıtlar verirler. Bir uyaran karşısında dans eder gibi hareketler yaparlar, yerlerde yuvarlanırlar. Söylediğiniz sözleri tekrar edip, sözlerinize alakasız küfür ederek yanıt verebilirler. Bu sendrom kendini çocukluktan itibaren gösterir ve ömür boyu sürer. Ailesel geçişli olduğu düşünülmektedir. Gün boyu sürekli uyarana maruz kalmak ve stres, kişilerde bu refleksif olayların oluşma eşiğini düşürür. Kişileri en ufak seslere bile hassas hale getirir. Arkadaşları tarafından bu özelliğiyle dalga geçilen çocuklar ve yetişkinlerde gün sonunda artık bu davranışlar hayatı dayanılmaz hale getirir. Bu kişiler çok yorgun ve halsiz olurlar. Dinlenmeyle ve yaşanılan ortamın daha iyi hale getirilmesiyle sendrom ile ilgili belirtilerde gerileme meydana gelir. Sıçrayan fransız sendromu günümüzde tedavi edilebilen bir rahatsızlık değildir. Çalışma şartlarının iyileşmesi ve akraba evliliğinin azalması sebebiyle günümüzde bu rahatsızlık çok daha seyrek görülmektedir. Dünya'da bu rahatsızlık gibi bilinmeyen, gizemli bir sürü nörolojik rahatsızlık vardır . Bunların gizeminin çözülmesi insan beyninin sırlarını bir bir aralayacak, yeni tedavilerin geliştirilmesini mümkün kılacak ve bilinmezlik denizinde bize yeni yollar açacaktır."} {"url": "https://sinirbilim.org/sicrayan-genler/", "text": "Sıçrayan Genler: Evrimsel Yolculuğumuzdaki Kilit Oyuncular İnsan DNA'sı bir ip gibi uzatıldığında 1,5 metre boyunda 3 milyar bazdan oluşan bir zincirdir. Ancak bunun sadece %2'ye yakın bir kısmı protein kodlar. DNA'nın geriye kalan kısmı düzenleme görevine sahiptir. Bazıları çeşitli RNA'ları kodlar, bazılarının ne iş yaptığını bilmeyiz. Bazıları da oradan oraya sıçrar. Bu yazımızda sıçrayan genler, diğer adlarıyla transpozonlardan bahsedeceğiz. Sıçrayan Genler Nedir? Sıçrayan genler adından da anlaşılabileceği üzere DNA'nın içinde bir bölgeden diğer bölgeye hareket edebilen elementlerdir. İlk olarak Cold Spring Harbor Laboratuvarı'nda Barbara McClintock tarafından keşfedildiler. Sıçrayan genler ilk keşfedildiğinde herkes tarafından şüpheyle karşılandı ancak neredeyse her organizmada bulunduğunda araştırmacılar ikna oldu. Bugün DNA'mızın neredeyse yarısına yakın bir kısmının transpozonlardan oluştuğunu biliyoruz. Literatürde sıçrayan genler olarak anılmalarına karşın bu DNA dizileri gerçekte protein kodlamazlar. Protein kodlayan genlerin işleyişini kontrol etmekten ve düzenlemekten sorumludur. Yakın zamana kadar transpozonların işlevleri hakkında çok fazla bilgi sahibi değildik. Gerçi hala daha çok şey bildiğimiz söylenemez. Ancak şunu kesin olarak biliyoruz ki bu elementler normal genlerin işleyişini bozabiliyor. Bu da onları evrimsel süreçte önemli bir oyuncu haline getiriyor. Bilim insanları sıçrayan genler ve bazı hastalıklar arasında bağlantılar arıyorlar. Evrimsel Bir Uyum Mekanizması Sıçrayan genler bakterilerde sıkça kullanılan elementlerdir. Bu DNA dizileri sayesinde bakteriler çevresel direnç kazanabilirler. Örneğin antibiyotikli bir ortamda bakterilerin çoğu ölür ama bazıları transpozonlar sayesinde hayatta kalabilir. İnsanları enfekte eden virüs ve bakteriler de sıçrayan genler sayesinde hücrelerimize ve DNA'mıza sızabilirler. Ökaryot hücrelerin bazı savunma mekanizmaları vardır ama patojenler buna karşı da silahlar geliştirdiler. Virüs ve bakterilerden gelen bazı sıçrayan genler DNA'mıza yerleşmiş ve yüz binlerce yıldır orada duruyorlar. Genetik çeşitlilik açısından transpozonlar büyük önem taşır. Araştırmacılar transpozonların ne kadar geçmişe gittiğine baktığında ilk olarak 600 milyon yıl önce evrimleştiklerini tespit ettiler. En azından o tarihe kadar izlerini sürebildik. İlk sıçrayan genler ilk defa Giardi lamblia adlı çok ilkel bir parazit türünde tespit edildi. Dünya tarihinde memeliler sahneye çıktığında sıçrayan genler hemen orada da görüldü. Tam tarihi bilmiyoruz ama yaklaşık olarak 12 ila 40 milyon yıl önce transpozonların memelilerde ortaya çıktığı düşünülüyor. Transpozonların Görevleri Milyonlarca yıl önce memelilerde evrimleşen transpozonların insan evrimine nasıl bir yol çizdiği çok net değil. Elimizde bazı ipuçları, hipotezler var ama daha kesin şeyler söylemek için daha fazla araştırma yapılması gerekiyor. Bilim insanları primatların karmaşık beyin yapısının oluşmasında transpozonların bir rolü olabileceğini düşünüyor. Her canlının kendine özgü bir zekası var ama primatlar bu konuda birkaç adım daha öndeler. Özellikle insanın zihin yapısı bütün canlıların üstünde yer alıyor. Bu üstünlüğü ve farklılığı yaratan da DNA'mızın yarısını oluşturan sıçrayan genler olabilir. Araştırma tekniklerinin gelişmesi ve teknolojik yenilikler sıçrayan genler hakkında daha fazla bilgi edinmemizi sağladı. Transpozonların plasenta gelişiminde kritik rol oynadığı ve erken embriyonik gelişimde gen ifadesini düzenlediği keşfedildi. Bu transpozonların bazıları ise bizi enfekte etmeye çalışan virüslerden miras kaldı. Örneğin, HERVK adlı transpozonun 200.000 yıl önce bizi öldürmeye çalışan bir retrovirüsten geldiği düşünülüyor. Retrovirüsler genetik materyal olarak RNA taşırlar. Konak hücreye RNA'larını aktarırlar ve bu RNA'dan önce DNA sentezleyip ardından ihtiyacı olan proteinleri üretirler. Retrovirüsün RNA'sından DNA sentezlendiğinde bazen genetik materyal litik sürece girip kendini konak DNA'sı ile birleştirebilir. Virüslere Karşı Savunma HERVK transpozonu embriyonun ilk zamanlarında aktif hale gelir ve hiçbir virüs yokken bile hücrede antiviral yanıt oluşmasını tetikler. Sıçrayan genler bu gibi özellikleri sayesinde hücrelerin virüslere karşı olan direncini artırabilir. Evrimsel açıdan oldukça faydalı bir özellik. Embriyonun bağışıklık sistemi olmadığı için anneden gelen bütün patojenlere karşı savunmasızdır. Transpozonlar bu aşamada çok kritik bir rol oynuyor olabilir. Bağışıklığın yanında beyin gelişimi ve işlevlerinde de transpozonların çok önemli görevleri vardır. Örneğin bir transpozon düzenleyici bir RNA kodlar. Beynin normal bir şekilde gelişmesi için bu RNA'nın doğru şekilde kodlanması gerekir. RNA'nın yapısındaki çok küçük bir baz değişikliği bile 3 boyutlu yapısını değiştirerek hiçbir işe yaramamasına neden olabilir. Eğer bu transpozonda mutasyon olursa infantil ensefalopati görülür. Sıçrayan Genler ve Hastalıklar Sıçrayan genler hem aynı kromozom üstünde hem de farklı kromozomlar arasında gezinebilirler. Bazı durumlarda kendilerini bir bölgeden kesip başka bir bölgeye yapıştırırlar. Bazen ise kopyala-yapıştır yöntemini tercih ederler. Transpozonların sıçraması eşey hücrelerinde gerçekleşirse genetik materyalin yeni şekli bir sonraki nesle de aktarılacaktır. Bu tür durumlar 20 ila 1.000 doğumda bir gerçekleşir. Uslu uslu oturduğu yerden ayrılan bir transpozonun nereye gideceği çok önemlidir. Eğer başka bir genin promoter bölgesine yerleşirse o genin faaliyetini azaltabilir veya sonlandırabilir. Promoter RNA polimeraz enziminin ilk tutunduğu yerdir. DNA'dan RNA üretiminin başlaması için en kritik yerlerden biri promoter dizisidir. Böyle vakalarda nörodejenerasyon, bazı kan hastalıkları gibi metabolik, kalıtımsal sorunlar görülebilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/sigaranin-bilesenleri/", "text": "Sigaranın Bileşenleri Neredeyse hiçbir faydası olmayan ve her gün daha 18 yaşını doldurmamış binlerce genci esir sigaranın zararları kadar içeriğindeki maddeler de çok fazla. Sigaraya başlayan veya devam eden insanlar bu alışkanlıklarının kalp hastalıkları, felç, şeker hastalığı, çok sayıda kanser ve diğer hastalıklara sebep olduğunu bilmiyorlar veya fark edemiyorlar. Dünyada her yıl milyonlarca insan sigara yüzünden hayatını kaybediyor ve pasif içicilerin de sağlıkları sigara içenler yüzünden tehlikeye giriyor. Ortalama bir sigaranın bileşenleri 7000 kimyasalın oluşturduğu 600 farklı maddeden oluşur. Sigaranın Bileşenleri Arasında Sonradan Eklenen Maddeler Çok Var Sigaralarla ilgili en önemli hususlardan biri tütünde olmayan çok sayıda kimyasalın sigaraya eklenmiş olmasıdır. Hele bu kimyasal ateşle yakıldığında işler daha da karmaşıklaşır ve çok farklı formlarda kimyasal maddeler açığa çıkar. Kimyasal maddelerin ısı ve ışıkla başka maddeler dönüşmesi olayı çok karışık bir durumdur. Örneğin evinizde içtiğiniz sigara perdelerinize siner ve bir süre sonra havadaki moleküllerle etkileşime girerek başka zehirli moleküllerin oluşmasına neden olur. Günler sonra bile 3. el duman dediğimiz bu koku etraftaki insanların sağlığını olumsuz etkiler. Sigaranın içindeki maddelerin ne olduğunu ayrıntılı yazmamıza gerek bile yok zaten hepsinin ne olduğunu görselde parantez içinde verdik ve çoğuna da aşinasınızdır. Örneğin arsenik ahşap cilalarda ve fare zehrinde bulunan bir maddedir ve kansere neden olmasının yanında, gelişimsel ve fiziksel olarak da zehirlidir. Karbon monoksit arabaların egzoz dumanlarının arasında bulunan ve zehirli bir moleküldür. Sigaranın bağımlılık yapıcı özelliklerinden birini oluşturan nikotin ise böcek ilaçlarında bulunur. Sigaranın bileşenleri içinde bulunan kimyasalların yaklaşık 70%'i karsinojendir. Bu maddelerin neredeyse hepsi bir şekilde sizin ve çevrenizdekilerin sağlığına zarar verir. Doğacak Çocuğun Astım Riskini Artırıyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/sihirli-mantar/", "text": "Sihirli Mantar Beyni Nasıl Etkiler? Lise gençlerinden üniversite profesörlerine kadar çok geniş yelpazede kendine kullanıcı bulan orijinal ismi magic mushroom, Türkçe ismi sihirli mantar hakkında birçok şehir efsanesi vardır. Kimileri beyni uyuşturduğunu kimileri ise tam tersine beyni daha fazla kullanmamıza imkan verdiğini söyler. Eğrisiyle doğrusuyla sihirli mantar dosyasına beraber bakalım. 1960'lı yılların dünyasında insan psikolojisini etkileyen ilaçlar ve çeşitli maddeler bir patlama yapmıştır. Hem bir psikolog hem de bu ilaçların bir kullanıcı olan Dr. Timothy Leary birkaç yılını Amerika'da Harvard Üniversitesi'nde bu maddelerin araştırılmasında harcadı. Leary sihirli mantardaki psilocybin adlı etken maddenin insan beynini olumlu yönde etkileyen potansiyel etkileri olduğunu düşünüyordu. 50 yıl sonra bugün bilim insanları Leary'nin bir noktada haklı olmuş olabileceğini görüyorlar. Psilocybin Beyinde Birçok Değişikliğe Neden Oluyor Psilocybin 200'den fazla mantar türünde bulunan, bilinç üzerinde değişikliğe sebep olabilen ve bunun sonucunda beyindeki nöral bağlantıları değiştirerek veya yeni bağlantılar ekleyerek beyni tekrar düzenleyebilen bir maddedir. Bu rastgele olan bir süreç değildir. Beyindeki nöronlar eski ve yeni düşünceleri hesap ederek bunlara açıklık getirecek yeni bir düzen kurmak istiyor. Psilocybin ile tetiklenen bu durum beyinde duygu, hafıza ve hayallerle ilişkili olan hipokampüs ve anterior singulat korteksin faaliyete geçmesiyle gerçekleşiyor. Psilocybin alan kişiler de o an ki ruh hallerini rüya görmek olarak tarif ediyorlar. İleri Okuma: Bilinç Düzeyleri Nedir? Psilocybinin etkileri 5 ila 10 saat arasında sürüyor ama sihirli mantarın yarattığı aydınlanma etkisi daha uzun sürüyor. Yapılan araştırmalar psilocybin kimyasal maddesinin aynı zamanda travma sonrası stres bozukluğu, depresyon ve anksiyeteyi tedavi etmede de etkili olduğu gösteriyor. 2011 yılında yapılan bir araştırmada kanser, akut stres bozukluğu ve anksiyeteden muzdarip hastalara az bir miktar psilocybin verildiğinde stres seviyelerinin biraz azaldığı görülmüştür. Sihirli Mantar Birçok İnsana Fayda Sağlıyor Psikolojik rahatsızlığı bulunan kişilerin yanında sigara içenler bile bir şekilde sihirli mantardan faydalanıyorlar. John Hopkins Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmada 15 sigara içen kişi sessiz bir odada bırakıldı. Sigara içen bu kişilere sakinleştirici bir müzik eşliğinde psilocybin kullanmaları istendi ve bunun sonucunda 12 tanesi sigara içmeyi bırakabildi. Araştırmacılar bu uygulamada sigara içmeyi bırakma oranının standart tedavi yollarınkinden iki daha yüksek olduğunu belirtiyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/sindirim-sistemi-bakterileri/", "text": "Sindirim Sistemi Bakterileri Nöronların İşleyişini Etkiliyor İnsan vücudunun karmaşıklığı bizi şaşırtmaya devam ediyor. Saniyede 500 katrilyon kimyasal tepkimenin gerçekleştiği bu fabrikada işler o kadar karışık ilerliyor ki birçok zaman ne alakası var diyebileceğimiz ilişkiler gün yüzüne çıkıyor. Son çalışmalar sindirim sistemimizde, bağırsaklarımızda besinleri sindirmemize yardımcı olan bakterilerin düşünce, ruh hali ve davranışlarımız üzerinde etkili olduğunu gösterdi. College Cork Üniversitesi'ndeki bilim insanları bu bakterilerin nöron miyelin kılıfı sentezinin düzenlemesine doğrudan müdahale ederek nöron yapı ve işlevini etkilediğini keşfetti. Translational Psychiatry dergisinde yayınlanan bulgular sindirim sistemi bakterilerinin beyin ve sinir sistemi üzerinde etkisi olduğunu çarpıcı bir şekilde kanıtlıyor. Miyelin kılıfının bozulması ve onarılamaması Multiple Sclerosis gibi pek çok psikiyatrik rahatsızlığa sebep olabiliyor. Miyelin Kılıfı Miyelin kılıfı nöronlar üzerindeki sinyal iletim hızını kat be kat artıran bir yapı. Bir çeşit izolasyon malzemesi. Nöronun elektrik direncini azaltarak elektriğin daha hızlı iletilmesine imkan tanıyor. Miyelin beyin ve omurilikte oligodentrosit adlı glia hücreleri tarafından vücudun periferik sinir sisteminde ise Schwann hücreleri tarafından üretilir. Aksonlar etrafında miyelin kılıfının üretilmesi beynin olgunlaşması ve gelişimi için çok önemlidir. Gelişim çağının son evrelerinde beyin uzun süreli bir nöral plastisite sürecine girer. Bu zaman diliminde prefrontal kortekste pek çok sinaps yok edilir ve miyelinleşme olayı da bu evrede önemli bir rol alır. Bu işlemler prefrontal korteksin devre yapısını değiştirir ve diğer beyin bölgeleriyle olan bağlantılarını artırır. Özellikle ergenlikte görülen artan plastisite düzeyi kişileri riskli davranışlara daha hassas ve bazı zihinsel hastalıklara açık hale getirebilir. Bakteriler Birçok Beyin Hastalığında Etkili Sindirim sistemi bakterileri ile beyin arasında çift taraflı bir etkileşim olduğu bir süredir biliniyordu. Bakteri florasında oluşan değişiklikler otizm, kronik ağrı, depresyon ve Parkinson hastalığı dahil olmak üzere pek çok nörolojik ve psikiyatrik rahatsızlığın ortaya çıkmasına sebep olabilir. Her ne kadar bu etkileşimin mekanizması bilinmiyor olsa da gözlem raporları böyle bir etkileşimin varlığını doğruluyor. John Cryan ve Gerard Clarke bu bakterilerin anksiyete benzeri davranışlar gösteren beyin yapılarını nasıl etkilediğini merak ettiler. Geçen sene vücudunda hiç mikroorganizma bulunmayan bir farenin amigdalasındaki gen ifadesinin farklı gerçekleştiğini bulmuşlardı. Hayvanlar o kadar steril koşullarda yetiştirildiler ki vücutlarında bakteri kolonileri büyüyemedi. Bunun sonucunda nöral işleyişe ait bazı genlerin normal farelere göre daha aktif olduğu gözlendi. Genlerin Faaliyeti Değiştiriliyor Bu bulguların ışığında Cryan ve Clarke bakterilerin beynin diğer kısımlarındaki gen aktivitesini nasıl etkilediğini araştırmaya başladılar. Son çalışmalarında gelişen teknolojinin de yardımıyla prefrontal korteksteki RNA'lar üzerinde dizileme yöntemi uyguladılar ve hangi genlerden ne kadar RNA, dolayısıyla protein üretildiğini görmek istediler. Prefrontal korteks karar verme, karmaşık düşünme ve planlama gibi gelişmiş bilişsel işlevlerin yapıldığı beyin bölgesidir. Ayrıca prefrontal korteks beynin üst-alt bilgi işleme piramidinin en üstünde yer aldığı için çok sayıda beyin bölgesine hükmetme gücüne de sahiptir. RNA dizileme yöntemiyle araştırmacılar mikroorganizmalardan arındırılmış ve normal farelerin gen ifade düzeylerini araştırdılar. Ekip vücudunda bakteri bulunmayan farelerde yaklaşık 90 genin farklı şekilde ifade edildğini ve protein sentezinde kullanıldığını buldular. İlaveten bu genlerin çoğu da nöronların miyelinleşme süreçlerinde önemli görev alıyordu ve prefrontal korteks nöronlarını daha aktif hale getirmede gerekliydi. Araştırmacıların tanımladıkları genlerin bazıları miyelin oluşumunda düzenleyici olarak görev alan miyelinin yapısal parçalarını oluşturan proteinleri kodluyordu. Bakteriler Miyelin Kılıfı Üretimini Düzenliyor Prefrontal korteksteki nöronların genetik yapısını çözümleyen araştırmacılar dokuya bir de elektron mikroskobu altında bakmaya karar verdiler. Gen ifadesindeki değişiklikler beklendiği gibi makro düzeyde nöronların anatomik özelliklerine de yansımıştı. Mikroorganizmalardan arındırılmış farelerin nöronlarındaki miyelin kılıfları diğer farelere oranla daha kalındı. Bu da demek oluyor ki hem mikroskobik hem de gözle görülebilecek ölçekte sindirim sistemi bakterileri miyelinleşmeyi baltalıyor. Araştırmanın bir diğer önemli sonucu bu etkilerin erkek farelerde dişilere oranla daha fazla görülmesiydi. Araştırma vücudumuzdaki mikroorganizma florası ile beynin miyelinizasyonu arasındaki ilişkiyi açıklayan ilk çalışmadır. Bunun yanında nöronlardaki miyelin dağılımının tecrübeye ve fizyolojik etkenlere bağlı olarak değişebileceğini de gösteriyor. 2012 yılında yapılan bir çalışma sosyal izolasyonun miyelin kılıfı üretimine zarar verdiğini göstermişti. Belki sindirim sistemi bakterilerinin miyelinleşmeye zarar vermesi de izolasyon ve diğer sosyal etkenlere bağlı olabilir. Mikroglialar da Etkileniyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/sinestezi/", "text": "Sinestezi: Sesleri Görmek, Renkleri Duymak Bir matematik problemi çözerken bölen ile bölüneni farklı renklerde görseniz nasıl olurdu? Sinestezi işin içine girerse sayılar ve harflerin renkleri bir anda değişebilir. Takvime baktığınızda ocak ile şubatın birbirinin yanında değil de arkasında görünebilir. Bu tür şeyler biz sıradan insanlar için tuhaf görünebilir ama bazı insanlar daha farklıdır. Onları hasta diye nitelendirmek istemiyoruz. Sinestezik bireylerin algıları bizden daha farklıdır. Onlar dünyayı bazen daha renkli, bazen farklı boyutlarda görürler. Bazıları kızdığında kulaklarında bir ses duyarlar. Şimdi onların dünyasına bir göz atalım. Sinestezi Nedir? Sinestezi kelime kökeniyle Yunanca syn ve aisthesis sözcüklerinin birleşiminden oluşan birleşik duyu anlamına gelen bir algı değişikliğidir. Sinestezik bireylerde bir duyu organından gelen sinyaller otomatik olarak başka bir duyu organının işlenmesinden sorumlu beyin bölgelerine gidiyor. Örneğin gördüğünüz renkler beyninizde ses olarak algılanıyor. Tabii bu durum çok çeşitli olabiliyor. Bazen insanlar sayılara bakarken her sayıyı farklı renkte görebiliyor. Hayatları boyunca sinestezi yaşayan kişiler sinestezik olarak adlandırılıyor. Sinestezik birini hayatınızda hiç görmemiş olabilirsiniz ama yapılan sayımlara göre her 23 kişiden birinde görülüyor. Nüfusun en az %4.4'ünü oluşturan sinestezikler hiç de azımsanmayacak bir topluluk. Bunların içinde en yaygın görüleni harf renk sinestezisidir (%1'den fazla). Sinestezinin yaygın bir türü olan harf-renk sinestezisinde harfler veya sayılar belirli renklerde görülür. Örneğin kişi 7 sayısını sarı renkli görürken, 3 sayısını kırmızı olarak görülebilir. Bundan farklı olarak başka türlerinde haftanın günleri 3 boyutlu olarak görülebilir; aralarında mesafe farkı olabilir. Takvime baktığınızda ocak ayı, şubat ayından daha arkada görülebilir. Sinestezik bağlantılar bazen tek başına çıkabileceği gibi bazen birden fazla bağlantı aynı anda ortaya çıkabilir. Sinestezi Belirtileri Sinestezik insanların beyinlerinde neler olup bittiğini çok az biliyoruz. Bu konuda yapılan araştırmalar çocukken soyut kavramlarla yoğun bir şekilde ilgili kişilerde sinestezinin çocuklukta ortaya çıkabileceğini gösteriyor. Semantik vakum hipotezi adı verilen bu hipotez neden çoğu sinestezinin harf-renk ve sayı-form sinestezisi olduğunu açıklıyor. Harfler, sayılar ve renkler genelde öğrencilerin okulda ve ailede ilk öğrendikleri kavramlardır. Bunlardan başka sinestezinin birçok türü laboratuvarda incelenmiştir. Bütün türlerde insanların algıları kişiden kişiye göre değişmektedir. Herkes doğuştan farklı algılara sahip olduğunu bilerek doğmaz. Birçok kayıtta sinestezik bireylerin yaşadıkları bu algısal farklılıkların farkında olmadıkları yazıyor. Bu kişiler başkalarının gördüklerinden farklı şeyler gördüklerinde buna şaşırıyorlar ve doktora söylediklerinde gerçeği öğreniyorlar. Bazıları çok küçük yaşlarda farklı olduklarını anlıyor bazıları ise bunu çok daha geç yaşlarda öğreniyor. Sinestezinin kendiliğinden olan ve çok doğal gibi görünen yapısı sayesinde kişiler bunu gerçek bir şey gibi algılıyor. Tabii bundan rahatsız da olmuyorlar. Çoğu insan yaşadığı tecrübeleri ve algıları hoş veya nötral olarak betimliyor. Sinestezi Hastalık Değildir! Popüler medyada sinestezi bazen hastalık gibi nitelendirilse de sinestezikler bunu bir handikap olarak görmüyorlar. Hatta bazıları bunu algı yüksekliği, gizli bir duyu olarak görüp bundan çok memnun kalıyor. Çoğu sinestezik algılarındaki farklılıkları daha çocukken fark ediyor. Bazıları günlük hayatta ve iş dünyasında yeteneklerini nasıl kullanacağını öğreniyor. Örneğin, telefonu numaralarını ve isimleri ezberlemeleri daha kolay olabiliyor. Bazıları zihinden matematik işlemlerini ve daha karmaşık sanatsal işlerini yaparken sinestezik algılarını kullanıyor. Sinestezikler, diğer insanlardan ne kadar farklıysa kendi içlerinde de çok büyük farklılıklar taşıyorlar. Çoğu sinestezik aynı sınıfa girse bile birbirinden farklı algılara sahip olabiliyor. Bazıları sesli harfleri daha renkli görürken, bazılarında sessiz harfler daha renkli görülür. Sinesteziklerin söyledikleri şeylerden yola çıkarak bireyler arasında algısal yoğunluğun kayda değer ölçüde yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Sinestezi türleri farklı, sinesteziyi yaşayıp şiddetleri farklı, hayatlarında bu algılarını nasıl kullandıkları da çok farklı. Kimisi hesap yapmak için kullanırken, kimisi sanatsal projelerinde kullanıyor. Sinestezi Türleri Neler? Sinestezi temel olarak ikiye ayrılır: bağlantısal ve yansıtmalı sinestezi. Yansıtmalı olan türünde insanlar dışarıdan uyarıldıklarında şekiller, renkler ve sayılar görürler. Bağlantısal sinestezide ise uyaran ve yaşanılan his arasındaki bağ çok güçlü olduğu için birey ikisini birbiriyle bağdaştırır. Örneğin sinestezinin yaygın bir türü olan kromestezinin yansıtmalı formunda kişi bir ney sesi duyarken üçgen içinde sarı renk görebilir. Bağlantısal sinestezide ise ney sesini duyarken aynı zamanda neyden sarı duyduğunu ifade eder. Yansıtmalı sinestezide ney sesi sarı rengi çağrıştırırken, bağlantısal olanda ney sesi doğrudan sarı anlamına gelir. Harf Renk Sinestezisi Sinestezinin çok yaygın bir türü olan harf renk sinestezisinde harfler ve sayılar bir renk ile ilişkilendirilir. Burada insanlar arasında da belirli farklar görülüyor. Herkes aynı harf ve sayılarda aynı rengi görmüyor. Örneğin bazı kişiler 7 sayısında kırmızı görüp, kalem sözcüğünde mavi görürken başka birisi sarı ve turuncu görebilir. Bazı sinesteziklerde ise ortak renk ve şekiller görülebiliyor. Kromestezi Sinestezinin yaygın türlerinden birisi sesler ile renklerin bağdaştırıldığı kromestezidir. Bazı kişiler kapı açılması, araba kornasında bile belirli renkleri görebiliyor. Sanırım bu kişilerin günlük hayatları epey renklidir. Başka sinestezik bireylerde ise sadece müzik notaları renklerin ortaya çıkmasını tetikleyebiliyor. Do diyez notası turuncu rengi meydana getirirken, mi bemol mavi görülebiliyor. Bu durum onlara avantaj da sağlayabilir. Örneğin piyano çalarken her bir müzik notasında farklı bir renk görmeleri notalara daha kolay basmalarını sağlayabilir. Diğer Sinestezi Türleri Mekansal dizi sinestezisi olan kişiler sayı dizilerini 3 boyutlu olarak farklı konumlarda görürler. Örneğin 1'den 10'a kadar sayıların yan yana yazıldığı bir sayı dizisinde 1 diğer sayılardan daha yakın görünebilir. Belki 7 en arkada, en uzakta görünür. Araştırmalara göre mekansal dizi sinestezisi olan kişilerin bellekleri daha güçlü olabilir. Bu kişiler tarihleri ve önemli olayları hatırlarken boyut farkını da hesaba kattıklarından bilgileri daha iyi kodlayabilirler. Bazı insanlarda saatler bile farklı boyutlarda görünür. İşitsel dokunsal sinestezi türünde belirli sesleri duymak vücudun belirli yerlerine dokunma hissi uyandırır. Sabah uyanırken alarm sesinizi duymanız, birinin başınızı okşadığı hissini verebilir. Bazen sesleri duymak sadece deride uyarım yaratır ancak bu birinin dokunması gibi değildir. Kapı zilinin çalması ayak tabanını uyarabilir. Bunun kötü yanı gıdıklanma şeklinde de ortaya çıkabilmesidir. Düşünsenize her telefonunuz çaldığında bir yeriniz gıdıklanıyor. Çok kötü bir tecrübe olabilirdi. Bunların haricinde sıralı dilsel kişileştirme , misofoni, ayna dokunma ve harf tat sinestezisi gibi birçok sinestezi vardır. Harf tat sinestezisinde bazı kelimeleri duymak ağızda farklı tatların alınmasına neden olabilir. Sıralı dilsel kişileştirmede sayılar veya sözcükler insan şeklinde görülebilir. Örneğin 2 sayısı kısa boylu bir çocuk olarak karşımıza çıkabilir. Misofonide kızgınlık, tiksinme gibi olumsuz duygular belirli sesleri duymaya neden olur. Örneğin kişi ne zaman bir şeye kızsa kulağında özel bir ses duyabilir. Sinestezinin Çalışma Mekanizması Hepimizin beyninde duyu sinyallerini algılamak ve belirli işleri yapmak için görevli alanlar vardır. İşitsel korteks kulaktan gelen ses sinyallerini işler ve duyduğumuz sesleri tanımlamamızı sağlar. Görsel korteks de aynı işi gözden gelen ışık sinyalleri için yapar. Normalde bunlar birbirlerinin işine burnunu sokmazlar. Herkes kendi görevini yapar ve bir üst merkeze bilgi aktarır. Ancak sinestezik kişilerde bu bölgeler birbirleriyle fazla konuşur. Örneğin bir harfe baktığınızda havada kırmızı renk görüyorsanız beynin harf tanımlama bölgesi ile renkleri tanımladığı V4 bölgesi arasında karşılıklı bir etkileşim olabilir. Önemli olan oradaki harfin ne olduğu değil, bir harf görmüş olmaktır. Yapılan çalışmalarda harf renk sinestezisi olan kişilerin harfleri tanımlayamadığı zaman bile renkleri gördüğü gözlemlenmiştir."} {"url": "https://sinirbilim.org/sinirbilim-vs-hukuk/", "text": "Sinirbilim ve Hukuk Günümüzde, sinirbilimin birçok disiplinle flört ettiğini görmekteyiz. 🙂 Bunlardan biri, son yıllarda oldukça popülerlik kazanan ve bilişsel çalışmalara da ek katkılar sağlayan, sinirbilim ve hukuk ilişkisidir. Hukukun ortaya çıkma nedeni, masum ve suçlu olanları birbirinden ayırt etmek ve suç ögesi bulunduranları cezalandırıp, davranışlarını düzenlemektir. Davranışlarımızın tümünden beyin sorumlu olduğuna göre sinirbilimdeki gelişmeler, beraberinde hukuk ile de ilişki içerisinde olmayı olmayı zorunlu kılacaktır. Aslında beyin araştırmaları, yasal süreç üzerinde üç açıdan etkili olmaktadır. Birincisi, özgür irade ve suç ehliyeti hakkında şüpheler artmaya başladı. İkinci olarak, masum ve suçluyu tespit ederken teknolojiden faydalanma olanağının artması sayılır. Sonuncusu da, artık şahitlerin güvenirliğinin sorgulanmasına yol açmasıdır. Her Zaman Sorumlu Sayılır Mıyız? Yasal düzenekte sorumluluk, oldukça önem arz eden bir mevzudur. İnsanlar, davranış ve eylemlerinden sorumlu tutulurlar ve hukuk bu konuda toplumsa düzeni tesis eder. Sinirbilim ise, özgür irade hakkındaki fikirlerimizi yeni baştan sorgulamamızı teşvik ediyor. Beyin anormallikleri de, suçlanan bireyin sorumluluk alıp alamayacağı hakkında şüphelerin daha da artmasında rol oynamaktadır. Buna, 1990'larda karşımıza çıkan bir vakada rastlamaktayız. Reklam müdürü olan 65 yaşındaki Herbert Weinstein, karısını boğmakla suçlanmıştı. Ancak Weinstein'ın avukatı, müvekkilinin kafasında bulunan ve zihinsel melekelerini etkileyen bir ur yüzünden, davranışlarından sorumlu tutulamayacağını iddia etti. Bu sebeple Weinstein'ın suçu, kasti adam öldürme kategorisinden çıkıp, kazara adam öldürme kategorisine girdi. Bu konuda ilgilenenler Charles Whitman vakasına da bakabilirler. İleri Okuma: Charles Whitman Vakası Tümör Uygunsuz Davranışlara Neden Olabilir Bir başka örneği, 2000'li yıllarda Amerikalı bir adamın birdenbire pedofilik davranışlar sergilediği vakada görmekteyiz. 40'lı yaşlarında olan bu öğretmen, başlarda hayat kadınlarıyla takılmaya başlamış, devamında çocuk pornografisi koleksiyonu yapmıştır. En sonunda da 12 yaşındaki üvey kızına tacize kadar varmıştır. Karısı bunu fark ettikten sonra, tutuklanmıştır ve istismar suçuyla yargılanmıştır. Hüküm giymeyi beklediği sırada, gittikçe artan şiddette baş ağrıları çekmiştir. O kadar ki, hüküm giyeceği günün öncesinde bu ağrılardan ötürü, gece acile kaldırılmıştır. MRI taramasıyla, orbitofrontal korteksinde, yumurta büyüklüğünde bir tümöre rastlanmıştır. Orbitofrontal korteks, beyinde karar verme ve sosyal davranışlar açısından oldukça önemli bir bölgedir. Geçirdiği ameliyat sonucu tümör aldırıldı ve tümör aldırılır aldırılmaz, uygunsuz seksüel davranışları yok oldu. Ameliyattan bir yıl sonra nasıl olduysa, pedofilik arzuları tekrar baş gösterdi ve tekrardan çocuk pornografilerini izlemeye başladı. Bir başka beyin taraması gösterdi ki, ilk ameliyatta gözden kaçan bir tümör parçası tekrar büyümüştü. İkinci bir ameliyattan sonra, adamın davranışları tekrardan normal hale döndü. Yalanları ve Suça Eğilimleri Saptamak Hile ve kandırmacadan sorumlu beyin mekanizmalarına ilişkin yapılan araştırmalar, son on yılda oldukça hız kazanmıştır. Şimdilerde 2 Amerikan şirketi, fMRI aracılığıyla yalan tespit etmeyi, avukatlara ve diğer hukuk çalışanlarına bir hizmet olarak sunmaktadır. Çoğu sinirbilimcinin de ortak fikirde olduğu üzere, beyin aktivitesine bakarak yalanı doğrudan ayırt edecek düzeyde bilgiye sahip değiliz. Ayrıca bir diğer genel fikre göre de, fMRI taramalarından böyle bir bilgiyi bulacağını ummak, eski yalan makinelerinden medet ummaktan farksız değildir. İleri Okuma: Yalan Makinesi Nasıl Çalışır? Bununla ilgili olarak, taammüt tespiti adı verilen testler, bazı araştırmacılara göre gerçekten de bir sanığın, suça dair bilgileri örtbas edip etmediğini tespit edebilir. Bu testte, sanığa suçla ilgili detaylar aktarılırken, aynı anda EEG'si incelemeye alınır. Elektrotlar, P300 adı verilen ve sadece önem arz eden bir uyarıcı ile karşılaşıldığında ortaya çıkan bu beyin dalgalarını, spesifik bir şekilde tespit edebilir. Taammüt testi deneysel koşulda, sahte suç senaryoları için kullanıldığında başarılı olmaktadır ancak, gerçek hayatta o kadar güvenilir olamamaktadır. Gerçek hayat, kontrollü laboratuvar deneylerinden çok daha komplekstir. Ayrıca testteki ögeler, kişi suça karışmamış olsa dahi onun açısından anlamlı olup, P300 tepkilerini tetikleyebilir. Aynı şekilde, suça karışmış kişiler de test uyarıcılarına soğukkanlı yaklaşıp tepkilerini örtbas edebilirler. Benzeri bir vaka, testin sonuçlarına bakarak bir suçluyu idam eden ilk ülke olan Hindistan'da, 2008 yılında görülmüştür. Doğruyu, Sadece Doğruyu Söyleyeceğinize Yemin Eder Misiniz? Adalet sistemi, çoğunlukla tanıklar üzerinden yürür. Tanıklıklar sayesinde, suç failleri ve olay yeri hakkında bilgiler elde edilir. Bilindiği üzere, belleğimiz sandığımız kadar güvenilir değildir. Bu bilgiyi, mahkemelerdeki duruşmalar sırasında da akılda tutmak gereklidir. Psikolog Frederic Bartlett, 1920'lerde, belleğimizin ne kadar güvenilmez olduğuna dair birkaç çalışma yaptı. Bartlett oluşturduğu hikayeleri, katılımcılara okumaları için verdi. Sonra da, okudukları o hikayeleri hatırladıkları kadarıyla anlatmalarını istedi. Bartlett, ne kadar okurlarsa okusunlar, insanların hikayeleri oldukları gibi hatırlamalarının oldukça zor olduğu bulgusuna ulaştı. Belleğin Kendini Tekrar Organize Etmesi Bartlett, belleğin doğasında 'yeniden yapılandırıcı' özelliğin var olduğunu söylemiştir. Yaşadığımız anıları hatırlarken, önyargılarımız ve deneyimlerimizden etkilenerek yeniden yapılandırırız. Ki bu da, anılarımızda çarpıtmalara sebep olur ve olayları oldukları gibi hatırlamak yerine, yanlış hatırlarız. Başka çalışmalar da Bartlett'ın bu sonuçlarını destekler niteliktedir. Bartlett'ın bulguları, kasten veya kazara olsun anıların, kolaylıkla manipüle edilebilir özellikte olduğunu göstermiştir. Bu sayede, gerçekle hiç ilgisi olmamasına rağmen, bir olayı gerçekten yaşamış gibi hissederiz. İşte bu durum, sadece sizin hatırladığınız ama kimsenin hatırlamadığını söylediği o çocukluk anılarınızdan birinin sebebi olabilir. 🙂"} {"url": "https://sinirbilim.org/sinirda-kisilik-bozuklugu-2/", "text": "Sınırda Kişilik Bozukluğu Çocukluk Travmalarının Sonucu Olabilir Sınırda kişilik bozukluğu sıklıkla bipolar bozukluk ile karıştırılan bir psikiyatrik rahatsızlıktır. Sınırda kişilik bozukluğu hastaları duygularını düzenlemekte ciddi sorunlar yaşarlar. Duygularını çok yoğun yaşarlar ve tetikleyici bir olay yaşandığında ruh hallerini tekrar normal seviyelere döndürmek kolay değildir. Bu rahatsızlıkta hastalar çok iyi ilişkiler kuramazlar, başkaları üzerinde iyi izlenim bırakmaları zordur. Bilim insanları onlarca yıldır bu hastalığın tanı ve tedavisi üzerinde araştırmalar yapıyorlar. Ancak nasıl ve neden ortaya çıktığını bile tam olarak bilmiyoruz. Sınırda kişilik bozukluğu kadınlarda çok daha yaygın olarak görülüyor. Hastaların %75'i kadınlardan oluşuyor. Rahatsızlığın duygusal yönüne baktığımızda kadınları daha fazla etkilemesi pek şaşırtıcı değil aslında. İngiltere'de Manchester Üniversitesi'ndeki araştırmacılar çocuk yaşta duygusal dalgalanımın bu hastalığı etkileyip etkilemediğini görmek istedi. Sonuçlar ise beklendiği gibi çıktı. Sınırda kişilik bozukluğu hastaları sağlıklı insanlara kıyasla 13 kat daha fazla çocukluk travması yaşamıştı. Belki de daha fazla, çünkü bu sadece hatırlanılan ve bildirilen travmaların sayısı. Uluslararası 42 bilimsel araştırmada 5.000'den fazla insan üstünde incelemeler yapıldı. Çıkan sonuca göre hastaların %71,1'i en az bir tane travmatik çocukluk anısı olduğunu söylüyordu. Çocukluk Deneyimleri Hayatı Etkiliyor Çocuklukta yaşanılan deneyimlerin zihin sağlığını yönlendirdiğini daha önceden biliyoruz. Bu konuda onlarca yıldır araştırmalar yapılıyor. Sigmund Freud'un başlıca ilgi alanı da çocuksu cinsellik ve çocukluk deneyimlerinin bilinçdışını şekillendirmesiydi. Araştırmacılar şimdi yaptıkları meta analizler ile bunu daha ayrıntılı ve bilimsel olarak ortaya koyuyorlar. Zira Freud'un yöntemi bilimsellikten uzaktı. Çocuklukta travma geçiren kişilerin psikoz, diğer kişilik bozukluklarından ziyade sınırda kişilik bozukluğu yaşama ihtimallerinin daha yüksek olduğu görüldü. Sınırda kişilik bozukluğundan muzdarip bir kişi duygularını ve itkilerini düzenlemekte zorluk yaşar. Bu da onun kendisine zarar vermesine, uyuşturucu kullanmasına neden olabilir. Bu rahatsızlık ciddi bir sağlık sorunu olup tedavi edilmesi kolay değildir. Genellikle hastanın kendisine ve yakınlarına altından kalkması güç maddi ve manevi yükler verir, hatta tüm topluma. Sınırda Kişilik Bozukluğu Bir Toplum Sorunudur Hastalığın isminin sınırda olmasının nedeni kişinin duygularını uçlarda yaşamasıdır. Sağlıklı bir insanın üzerinde durmayacağı küçük olaylar bu hastaları ağlama krizlerine veya öfke nöbetlerine sokabilir. Bir de bu durum çok uzun sürerse hem hastayı hem de yakınındakilerin hayatını güçleştirir. Araştırmalar çocukluk travmalarının bu hastalıkta önemli bir rolü olduğunu söylüyor. İnsan beyni 25 yaşına kadar gelişmeye ve olgunlaşmaya devam ediyor. Doğumda zaten beyin tam olarak gelişmemiştir. İlk 3 yılda inanılmaz sayıda sinaps kurulur ve bu ivme yavaşlayarak beyin 25 yaşına kadar olgunlaşmaya devam eder. Özellikle çocukluk ve ergenlik yaşlar beynin gelişimi için çok önemlidir çünkü insan beyni ortama uyum sağlamak zorundadır. Eğer çok stresli olaylar yaşarsa bununla başa çıkmak için stratejiler geliştirecektir. Örneğin sürekli olumsuz olaylar başına gelen bir çocuk güzel bir olay yaşadığında olumsuz anıları bunu telafi etmek olumluların etkisini artırabilir. Beynin İlk İhtiyacı Sevgidir İnsan zihninin sağlıklı bir şekilde gelişmesi için ilk ihtiyacı olan sevgi ve huzurlu bir aile ortamıdır. Beyin kronik strese maruz kaldığında zarar görür ve gelişimi aksar. Sürekli travmatik, olumsuz tecrübeler yaşayan bir çocuğun beyni strese normal bir şekilde yanıt veremez hale gelir. Zamanla beyin normal strese karşı çok hassas hale gelir. Bu kişiler bazen çok stres yaşadıklarında bununla baş edemez hale gelirler. Ancak zihnimiz her zaman bir çözüm arar, yanlış olsa bile. Bu kişiler de stres ile başa çıkmak için madde kullanmayı veya kendilerine zarar vermeyi düşünebilirler. Sınırda kişilik bozukluğu beynin strese nasıl yanıt vereceğini bilememesiyle başlar. Sınırda kişilik bozukluğunda en sık bildirilen çocukluk travması fiziksel ihmaldir. Hastaların %48,9'u kendileri ile ilgilenilmediğini belirtir ve bu durum travmatik olarak kayda geçirilir. Bunu duygusal şiddet (%42,5) takip ediyor. Bugün çalıştığım kurumda bir annenin 5 yaşındaki oğlunu şiddetli bir şekilde dövmek ve yaralamak ile tehdit ettiğine tanık oldum. Bu tür yaşantılar çocuğun zihninde travmalara neden olabilir. Duygusal şiddetten sonra fiziksel şiddet (%36,4), cinsel istismar (%32,1) ve duygusal ihmal (%25,3) da travmatik hasara neden olabiliyor. İnsanı Her Yönden Ele Almalıyız Manchester Üniversitesi'nde çalışan Dr. Filippo Vares yaptıkları analizlerde çocukluk travması ile sınırda kişilik bozukluğu arasında çok güçlü bir bağlantı bulduklarını belirtiyor. Özellikle duygusal şiddet ve ebeveynlerin ihmali söz konusu olduğunda bu travmaların önemi artıyor. Çocukluk travmaları sadece bu rahatsızlığa değil, daha birçok soruna neden olabiliyor. Örneğin çok küçük yaşlarda yaşanılan yoğun stres dissosiyatif kimlik bozukluğuna neden olabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/sinyaller-merkezlerinden-geciyor/", "text": "Sinyaller Rastgele Değil Nöron Merkezlerinden Geçiyor İnsan beyni nöron adlı özelleşmiş hücrelerden oluşan inanılmaz karmaşık bir yapıdır. Yetişkin bir insanın beynindeki nöron aksonlarının uzunluğu 170.000 km, sinaps sayısı 1 katrilyondur. Bir de her bir sinapsın saniyede 10 impuls işleyebildiğini düşünürsek ortaya çok büyük bir hesaplama işlemi çıkıyor. Böylesine karmaşık ve üst düzey işlemler yapan organın doğal olarak kendine has çalışma şekilleri oluyor. Dünya hava trafiğinin büyük bir bölümü belli merkezler üzerinde çalışır. Verim ve zaman açısından kullanışlı olan bu yöntemin bir benzeri beyin tarafından da kullanılır. Serebral korteksteki sinyallerin 70%'i hacimce 20%'lik bölüm üzerinde aktarılır. Üzerlerinden çok fazla sinyal geçen nöronlara merkez nöronları diyoruz. İleri Okuma: Serebral Korteks Nedir? Sinyaller Çoğunlukla Belirli Merkezlerde Toplanıyor Merkez nöronları beyin sağlığı açısından ve beyindeki işlevlerin kusursuz yürütülmesi açısından büyük bir öneme sahiptir. Burada gerçekleşebilecek en ufak bir hata oldukça tuhaf hastalıklara ve sendromlara sebep olabilir. Bunlardan bazılarını sitemizde aratarak okuyabilirsiniz. Beyindeki merkez nöronların gizemi henüz çözülemedi. Ancak onlarda olabilecek bir bozulmanın Alzheimer hastalığı gibi çeşitli rahatsızlıkları doğuracağı bir gerçek. İleri Okuma: Alzheimer Hastalığı Indiana Üniversitesi'nden araştırmacılar beden-duyu korteksinden 500 nöronun elektriksel faaliyetlerini incelediler ve grafikler üzerinde sinyallerin çoğunun merkez nöronları üzerinden geçtiğini buldular. Oldukça küçük alanda büyük bir trafiği üstlenen bu nöronlar mikro yapılar oluşturuyor ve diğer bölgelerin mikro yapılarıyla haberleşebiliyorlar. Beyindeki merkez nöronlarının başrol oynadığı bu sinyal trafiğini anlamak hem beynin işleyişi hem de çeşitli nörodejenatif hastalıkların kökenini ve çözümünü bulmak için çok önemlidir. Eğer bu nöronlar diğerlerinden daha fazla çalışıyorsa serbest radikallerden ve diğer etkenlerden gelebilecek zararlara daha açık olmalılar. Bu merkezlerdeki hücreler elektriksel sinyallerini nasıl işliyor hiç merak ettiniz mi? İleri Okuma: Serbest Radikaller Sağlığa Yararlı mı Zararlı mı? Nöronlar Bazen 10,000 Sinaps Kurabilir İnsan beyninde Aralık 2014'te yapılan ölçümlere göre yaklaşık 80 milyar nöron ve bunların 10 50 katı kadar da bu nöronların işlevlerini yapmalarına yardım eden glia hücresi bulunmaktadır. Nöronlar arasındaki bağlantı sayısı o kadar fazladır ki bazen bu sayı 10.000'e kadar çıkabilmektir ve dahası binlerce sinaps kurabilen bu nöronların dendritleri de tıpkı bir nöron gibi işlem yapabilme özelliğine sahiptir. Bu kadar karmaşık bir yapıya sahip olan beyin her saniye milyarlarca elektrik sinyalini alıyor ve çoğu zaman milisaniyeler ölçeğinde gerekli işlemleri yapıp vücudun tepki vermesini sağlayabiliyor. Nöronlardaki elektrik sinyallerin okunması, işlenmesi ve sonrasında bellekte ilgili bilgilerin depolanması beynin elektrik sinyallerinden oluşan alfabesi sayesinde oluyor. Bu alfabede ise beyin elektrik sinyallerini zamanlama ve birim zamanda gönderim sıklığı olarak işliyor. Bilgisayarların çalışma prensibini göz önüne alalım, 1 ve 0 rakamlarından oluşan bu sistemde 1 ve 0'ların tekrar sayıları bilgisayar tarafından anlamlı bilgiye dönüştürülerek karşımıza geliyor. Beyin için de bu durum böyledir. Örneğin, 1'i elektriksel sinyalin gönderildiği durum, 0'ı ise gönderilmediği durum olarak düşünelim. Elimize iğne battığımızda acı reseptörleri uyarılıyor ve beyne 110000111 şeklinde sinyal gönderiyor, kalem ucu battığında ise iğneyle olan kalınlık ve sertlik farkından dolayı 1111001100 şeklinde sinyaller gönderiliyor ve beyin bu sinyalleri çok daha öncesinde kaydettiği için ilk sinyali iğne, ikinci sinyali kalem olarak algılıyor. Beynin Elektrik Sinyalleri"} {"url": "https://sinirbilim.org/sitokin/", "text": "Sitokin Sitokinler hücreler arası sinyal mekanizmasında görev alan hücrelerin davranışını değiştirebilen proteinlerdir. Bir sitokin bağışıklık sistemini düzenleyici olarak görev alabilir ve otokrin, parakrin veya endokrin salgılama yöntemiyle diğer hücrelere dağıtabilir. Sitokinler özellikle bağışıklık sisteminde çok önemli rol oynarlar. Doğuştan gelen ve sonradan kazanılan bağışıklık sisteminde hücrelerin immün yanıtlarını düzenlerler. Makrofajlar, B lenfositleri, T lenfositleri, mast hücreleri, endotelyal hücreler ve fibroblastlar sitokin sentezleyebilirler. Sitokinler reseptörler aracılığıyla hedef hücre üzerinde etkili olurlar. Bu reseptör-ligand ilişkisi bağışıklık sisteminin yabancı maddeleri tanıması açısından kritik bir öneme sahiptir. Bu moleküller lenfositlerin büyüme ve farklılaşmasında, antijenlerin ortadan kaldırılmasında ve hematopoetik hücrelerin gelişiminde rol oynarlar."} {"url": "https://sinirbilim.org/sivrisinekler-bizi-nasil-buluyor/", "text": "Sivrisinekler Bizi Nasıl Buluyor? Kolunuzdaki o kötü kaşıntıdan; sıtma, zika virüsü ve sarı humma gibi hastalıklara kadar neden olabilen sivrisinek ısırıkları hoşnutsuz sonuçlar doğurabilir. Peki neden sivrisineklerin insanları tespit etmede bu kadar iyi olduklarını hiç merak ettiniz mi? Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, cevap sinirbilimde yatmaktadır: Kemosensasyon Kemosensasyonu iki kısımda inceleyebiliriz: Koku duyusundan sorumlu koku sistemi ve tat duyusundan sorumlu olan tat sistemi. Her sistemde, koku maddeleri, gıda molekülleri ve feromonlar gibi kimyasal bileşikler, reseptörlere bağlanır. Bu da reseptörlerin beynin belirli bölgelerine giden bir elektrik sinyali başlatmasını sağlar. Bununla birlikte, koku ve tat tamamen birbirinden bağımsız değildir. Çalışmalar, kokunun tat algılarımızı etkilediğini göstermiştir. Sivrisineklerdeki Kemosensasyonun Temelleri Kimyasal iletişim, böceklerin yaşamında önemli bir rol oynar. Çünkü uzun mesafelerde etkin iletişim kurmaya ve bu sinyaller üzerinde yüksek bir algı kabiliyetine olanak tanır. Çoğu böcek gibi, sivrisinekteki ana kemosensasyon duyu organları; antenler, maksiller palplar ve labiyal palplardır. Bir uyarıcı molekülün bağlanması ya da bir odorant etkeni, koku alma reseptörünün sinir hücresi içinde akson boyunca aksiyon potansiyeli üreten bir dizi protein etkileşimi başlatır. Ardından, benzer odorant özelliklerini tespit etmekten sorumlu birden fazla reseptörden bilgi alan bölgeye sinyal gönderilir. Bu bölgedeki aktivasyon potansiyeli, sinir hücresinin kimyasal özelliklerini akıllıca kodlar ve beyin tarafından işlenir. Sonuç olarak, sivrisinek bitkilerdeki hoş kokuları, diğer sivrisinek feromonlarını ve insan kokusunun bir bileşenini teşkil eden laktik asidi tespit edebilir. İlginç bir şekilde, sivrisinek bu koku kaynaklarına uzakta bile olsa onları ayırt edebilir. Aslında, sivrisinekler 50 metre uzaklıktaki bu kimyasal uyaranları algılayabilir; bu da günlük işlevleri için kemosensasyona aşırı bağımlı olduklarını gösterir. Bu Sadece Kimya Değil UCL Sinirbilim Sempozyumu, insanlara sivrisinek cazibesini anlama ve düzenleme konusunda çok ilginç bir çalışma sundu. Sivrisineklerin insanları bulma yeteneği için nem, koku, karbondioksit, ısı ve görsel ipuçları gibi farklı ipuçlarının sentezi olan multimodal duyu birleşiminin önemini vurgulandı. Nefes alıp verirken karbondioksit yaymaktayız ve sivrisinekler insanları bulmak için bu işareti kullanıyor. Yakın tarihli bir çalışmada, Vosshall ve ekibi karbondioksit reseptörlerinin bir alt birimini kodlayan AaegGr3 genini mutasyona uğratarak etkisiz hale getirdi. Ekip bu sivrisineklerin insanları arayan davranışlarını incelediklerinde, karbondioksidi algılayamamasının yanı sıra, ısı da dahil olmak üzere diğer ipuçlarını arayan duyumların da bozulduğunu bulmuşlardır. Peki arkadaş grubunuzla piknik yaparken neden bir kişi sivrisineklerin daha yoğun ısırıklarına maruz kalır? Vosshall Laboratuvarı, bazılarımızı sivrisinekler için diğerlerinden daha cazip kılan özellikleri belirlemek amacıyla ana fizyolojinin, sivrisinek cazibesindeki rolü üzerinde çalışmaktadır. Karbondioksit ve sıcaklık gibi diğer etkenlerin sabit tutulduğu durumlarda dahi, cilt kokusundaki farklılıkların sivrisinek cazibesini tek tek değiştirdiği ettiği ortaya çıkmıştır. Bu ilginçtir çünkü genetik, bağışıklık sistemi, kan metabolitleri, diyet ve deri mikrobiyolojisi gibi faktörlerin hepsi koku üretimine katkıda bulunur ve sivrisineklerin konak tercihlerini etkileyebilir. Yeni Bir Odak: Lezzet Kemosensasyon uyarılarının entegrasyonunun bizi ısırmaya yönelik bir sivrisinek motivasyonunun arkasında yattığını biliyoruz. Peki bu iş ne işe yarıyor? Sivrisineklerde ki kemosensasyon sistemleri neden insanları diğer insanlardan ve hayvanlardan ayırt edilebilecek kadar yetenekli? Bu sorular, Johns Hopkins Üniversitesi araştırmacılarına, sivrisineklerin hangi kokulardan keyif bulduklarını ve hangi kokuları itici bulduklarını incelemelerini sağlamıştır. Bu deneylerin sonuçları oldukça heyecan vericidir ve hiç beklemeyen bir sonuç ortaya çıkmıştır. Dr. Christopher Potter'ın yaptığı bir araştırma, sivrisinek beyninin uzmanlaşmış bir alanının tat ile kokuyu karıştırabileceğini ileri sürdü. Böylece tercih edilen lezzetler yaratabilecekti. Sivrisineklerin koku alma reseptörlerindeki nöronlarında nöronal süreçleri özel olarak inceleyebilmek için zar hedefli yeşil flüoresan proteini tasarladılar. Bu GFP etiketli sinir uzantılarını beyne doğru izlediler ve iki ana bölgede sona erdiklerini buldular. Bu sonuçlardan biri bekleniyordu ancak diğer sonuç şaşırtıcıydı. Araştırmacılar, bu yapıların koku almada önemli bir rol oynadığını bildikleri için koku alma reseptörlerinin nöronlarının, antenlerden ve maksiller palplardan beyindeki özel bölgelerine çıkışı şaşırtıcı değildi. Bununla birlikte, gerçekten ilginç buldukları şey, labiyal palplardan alınan koku duyusu reseptör nöronlarının, sadece tat ile ilişkili olan alana gitmeleriydi. Bulgu önemli bir keşif haline geldi. Koku ve tadın bu özel nöronal birleşimi, sivrisineklerin kanlarımızı emmeyi sevmelerinin nedeni olabilir çünkü biz iyi tatlarız! Sivrisinekler ile İlgili Araştırmaların Geleceği"} {"url": "https://sinirbilim.org/siyaset-insan-nuri-bilgin/", "text": "Siyaset ve İnsan Prof. Dr. Nuri Bilgin O, Türkiye'nin en ünlü sosyal psikologlarından biriydi. Ege Üniversitesi'nde çalışan Prof. Dr. Nuri Bilgin'i 2015 yılında kaybettik. Yayınladığı eserler ise hala ders olarak okutuluyor. Nuri Bilgin'in Siyaset ve İnsan kitabı yayınladığı makalelerin birleştirilmesiyle oluşmuş. Yıllarca dergilerde ve çeşitli basın organlarında yazdığı yazıları derleyip, güncel fikirleriyle 2004 yılında yayınlamıştır. Siyaset ve İnsan kitabında Nuri hoca Türkiye'nin geçmişinin ve bugününün analizini çok iyi yapıyor. Türk siyaseti nereden nereye geldi? Türk halkı cumhuriyetin kuruluşundan bu yana nasıl bir dönüşüm geçirdi? İnsanların siyasi görüşleri nasıl şekillenir?"} {"url": "https://sinirbilim.org/sizofreni-bilissel-islev-bozukluklari/", "text": "Şizofrenide Bilişsel İşlev Bozuklukları ve Bilişsel Rehabilitasyonun Önemi Şizofreni çok konuşulan, herkesin ismine hakim olduğu ama nedir ne değildir tam olarak bilmediği, filmler ve dizilerde sıklıkla yer alan ve bu yüzden yer yer yanlış da anlaşılan ciddi psikiyatrik rahatsızlıklardan bir tanesi. İlgili ruh sağlığı çalışanları şizofreni tanısı üzerine konuşurlarken belirleyici olarak DSM kitabını kullanıyorlar. Ruh sağlığı çalışanlarının da bildiği üzere DSM, ruhsal rahatsızlıklarının tanı konulmasına yardımcı kriterleri içerisinde barındıran bir kitap. DSM-5'te şizofreni tanı kriterleri olarak halüsinasyon ve delüzyon gibi pozitif belirtiler ve motivasyon eksikliği, aktivitelerden keyif alamama gibi negatif belirtiler bulunuyor. Günümüzde bu gibi DSM-5 tanı kriterleri pek çok psikolojik ve psikiyatrik rahatsızlığın tanımlanması ve belirtilerinin incelenmesi için kullanılıyor. Ben bu yazımda şizofreniye klinik nöropsikoloji perspektifinden bakarak, DSM-5'te bulamayacağınız ama şizofreni hastalığının en önemli özelliklerinden biri olan bilişsel bozulmalardan bahsetmek istedim. Peki neden bu konuyu bu kadar önemsiyorum? - Şizofreni hastalarının aşağı yukarı %70- %80 kadarı bilişsel bozulmalar deneyimliyor ve nöropsikolojik değerlendirmede herhangi bir psikiyatrik rahatsızlığı olmayan insanlardan daha kötü bir performans sergiliyorlar. - Şizofreni hastalığına eşlik eden bilişsel bozulmalar tek bir alanda değil, birçok bilişsel fonksiyonda kendini gösteriyor. Bunların en önemlileri dikkat, yönetici ve yürütücü işlevler , sözel bellek, bilişsel işleme hızı ve çalışan bellek. - Bilişsel bozukluklar şizofreni hastalığının pozitif ve negatif belirtileri ortaya çıkmadan önce, hatta çocukluk çağlarında kendini göstermeye başlıyor. Şizofreni tanısı genelde geç ergenlik ya da erken yetişkinlik dönemlerinde konulsa da bu kişilerde çocukluk çağlarından itibaren IQ dahil olmak üzere pek çok bilişsel alanda bozulmalar gözlemleniyor. - Şizofreni hastalarının günlük hayatlarına fonksiyonel ve bağımsız bir şekilde devam etmelerine engel olan faktörler incelendiğinde bilişsel bozulmaların DSM-5'te yazan pozitif ve negatif hastalık belirtilerinden daha etkili olduğu görülüyor. Şizofreni Nasıl Tedavi Ediliyor? Peki biz ülkemizde şizofreni hastalığının tedavisinde nasıl bir uygulamada bulunuyoruz? Antipsikotik ilaçlar ve terapi yöntemleri ile DSM-5'te yer alan pozitif ve negatif semptomları azaltmaya çalışıyoruz. Hatta çoğunlukla psikoterapiyi bile görmezden geliyor, sadece şizofreni hastalarını hastaneye yatırıp antipsikotik ilaçlar vererek hayatlarına fonksiyonel bir şekilde devam etmelerine fırsat bile vermiyoruz. Oysa verdiğim bilgilerden de anlayacağınız üzere sadece semptomlara odaklanmak yerine bilişsel bozulmaları ve şizofren beyinde neler olup bittiğini de öğrenip önemseyerek hastanın daha bağımsız bir şekilde hayatına devam edebilmesini sağlamak mümkün. Tabii ki tedavi planı yaparken hastalığın seyri, kronik olup olmadığı, ciddiyeti, ilaç kullanımı gibi faktörler de oldukça önemli. Uzun lafın kısası, hastalığı etkileyen faktörlerin hepsini göz önünde bulundurarak şizofreni hastaları için Türkiye'de fazlasıyla görmezden gelinen bir yöntem olan bilişsel rehabilitasyon ve psikiyatrik rehabilitasyon yöntemlerinin de uygulanmasının çok önemli olabileceğini düşünüyorum. Şizofreni hastalarında bilişsel fonksiyonları olumlu yönde etkilediği ve buna bağlı olarak da bu hastaların hayatlarına daha fonksiyonel ve bağımsız bir şekilde devam etmelerine yardımcı olduğu araştırmalarla kanıtlanmış olan pek çok bilişsel rehabilitasyon tekniği ve yöntemi mevcut. Bunlardan bazıları bilişsel fonksiyonları geliştirmeyi amaçlarken, bir diğer kısmı ise bozulmaları telafi etmek için var olan becerileri kullanmayı veya çevresel etkenleri bilişsel fonksiyonlara uygun hale getirmeyi hedefliyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/sizofreni-vucudunuzu-etkiliyor/", "text": "Şizofreni Sadece Beyninizi Değil, Vücudunuzu da Etkiliyor Şizofreni hep bir beyin rahatsızlığı olarak düşünülür çünkü kişinin düşünce şeklini, davranışlarını şekillendiriyor. Gerçekten öyle mi, şöyle bir durup düşünmemiz gerekiyor. Yeni bir araştırma beyinden farklı olarak vücudun diğer organlarının da şizofreniden etkilendiğini gösterdi. Şizofrenlerde fiziksel rahatsızlıklarının genel popülasyona göre daha sık görüldüğünü biliyorduk. Hastalar ortalama bir insandan 15 20 yıl daha erken ölüyorlar. Şizofreni ve beden sağlığı arasındaki ilişki ilk defa keşfedilmiş değil. Ancak beden sağlığının bozulması her zaman hastalığın dolaylı etkisi olarak görüldü. Alınan ilaçların yan etkileri sağlığı bozuyor sanılıyordu. Örneğin şizofrenide kullanılan antipsikotik ilaçlar kilo alımı ve tip 2 diyabet riskini ciddi oranda artırıyor. Bunun yanında hastanın yaşam tarzının da sağlık üzerinde büyük etkisi var. Şizofreninin zihinsel etkileriyle başa çıkmak beraberinde beden sağlığından bazı fedakarlıkları gerektirebiliyor. İleri Okuma: Şizofreni Nedir? Bağışıklık Sistemi Aşırı Çalışıyor Beden sağlığını ilaçlar bozuyorsa ilaç almayan şizofrenlerde bedensel bir rahatsızlık görülmemeliydi. Ama onlarda da fizyolojik değişimler yaşanıyordu. Bunlardan en çarpıcı olanı bağışıklık sisteminin aşırı etkin çalışmasıydı. Bilim insanları şimdi şizofreninin tüm vücuda yayılan bir rahatsızlık olup olmadığını tartışıyorlar. Araştırma ekibi şizofrenin başlangıcında hangi fizyolojik değişimlerin olduğunu incelediler. Çok sayıda insan üzerinde yapılan analizler karşılaştırıldı ve belirli göstergeler mercek altına alındı. Araştırmacılar özellikle inflamasyon belirteçlerine, hormon seviyelerine, kalp hastalığı risklerine, kandaki kolesterol ve glikoz seviyelerine odaklandılar. Ayrıca beyin yapısında meydana gelen değişimler, beyin kimyasallarının miktarları ve nöral faaliyet de ihmal edilmedi. Genel popülasyona baktığımızda şizofreninin erken evrelerinde hastaların beyin yapısı ve işlevinin değişmeye başladığı görülüyor. Sadece beyin değil vücutta da önemli değişiklikler meydana geliyor. Araştırmacılar bu değişiklikleri ölçmek için etki büyüklüğü adı verilen istatiksel bir yöntem kullandılar. Şizofreninin başlangıcında beyindeki değişimlerin etki büyüklüğü ile vücuttaki değişimlerin etki büyüklüğü arasında anlamlı bir fark olmadığı görüldü. Beyinde ne kadar değişiklik yaşanıyorsa vücutta da o kadar fazla değişiklik yaşanıyordu. Bu durumda şizofreniyi sadece bir beyin hastalığı olarak değil, tüm vücudu kapsayan bir hastalık olarak ele almamız gerekiyor. Şizofreni Vücudu Nasıl Etkiliyor? Şizofrenlerin beyin ve vücutlarındaki fizyolojik değişimler birbirleriyle bağlantılı olabilir. Bu beden ve beyin arasındaki ilişkiyi açıklamada ekip 3 ihtimalden söz ediyor. İlki şizofrenlerin vücutlarında meydana gelen bozulmaların beyni etkilediğini ve böylece şizofreniye neden olduğunu belirtiyor. Diğer bir deyişle, önce metabolik sorunlar ortaya çıkıyor. Bu beyni etkileyip şizofreniye neden oluyor. Üzerinde durulan ihtimallerden biri bu. Nadir görülen bazı kanser türlerinde hücrelerden salınan antikorlar beyne ulaşıp psikozu tetikleyebiliyor. İkinci açıklamaya göre şizofreninin belirtileri fiziksel sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Örneğin şizofren bir kişinin yaşadığı yoğun ve uzun süreli stres kortizol hormonun artmasına neden olabilir. Yüksek seviyede kortizol de kilo alımı, şeker hastalığı ve yüksek kan basıncıyla ilişkilidir. Şizofreni Gıda Yetersizliğinden Kaynaklanabilir mi? Üçüncü açıklamada şizofreni ve fiziksel rahatsızlıkların ortak bir risk etkeninden farklı mekanizmalarla ortaya çıkabileceği tartışılıyor. Örneğin hamilelikte toksik bir maddenin alınması veya gıda yetersizliği çocuğun hem vücudunda fizyolojik sorunlara hem de gelecekte şizofreniye neden olabilir. Şizofreni riskinin artması doğumdan sonra çocuğun yanlış beslenmesinden de kaynaklanabilir. Glikoz metabolizmasının bozulması çocuğun şeker hastalığı riskini artıracaktır."} {"url": "https://sinirbilim.org/sizofreni/", "text": "Şizofreni Şizofreni anormal sosyal davranışlar ve gerçek ile gerçek olmayan şeyler arasındaki ayrımın yapılamaması ile bilinen bir akıl hastalığıdır. Şizofrenin en yaygın belirtileri yanlış inanışlar, düzensiz düşünceler, olmayan sesler duyma ve toplumdan kaçma eğilimidir. Şizofren insanlarda sıklıkla görülen diğer rahatsızlıklar major depresyon, anksiyete ve madde kullanımıdır. Belirtiler genellikle ergenliğin sonlarında ortaya çıkar ve çok uzun bir süre varlığını sürdürebilir. İleri Okuma: Major Depresyon Rahatsızlığın Nedeni Şizofreninin tam sebebi henüz bilinmiyor ancak yapılan araştırmalar hem genetik hem de çevresel etkenlerin rol oynadığını gösteriyor. Olası çevresel etkenlerden bazıları şehirde büyüme, esrar kullanma, bazı enfeksiyonlara yakalanma ve annenin hamilelik esnasında kötü beslenmesidir. Genetik olarak ise bazı genetik mutasyonların şizofreniye neden olabileceğini söyleyebiliriz. Şizofreni teşhisi kişinin davranışlarını gözlemleyerek yapılır. Bunların yanında kişinin bildirdiği tecrübeleri ve tanıdıklarıyla olan ilişkileri de tanı koymada çok önemlidir. Doktorlar şizofreni teşhisi koyarken hastanın yetiştiği kültürü de hesaba katmak zorundadır. Şizofreni günümüzde ayrılmış kişilik ve çoklu kişilik bozukluğu olarak görülmüyor. Bunlar halkın gözünde kötü nam salmış rahatsızlıklar. Şizofreninin yeri bunlardan çok ayrı tutuluyor. İleri Okuma: DNA Mutasyonları Nasıl Olur? Şizofreni Tedavisi Bu rahatsızlığın kesin bir çözümü henüz yok ancak araştırmalar yoğun olarak devam ediyor. Genel tedavi yöntemleri terapi, sosyal rehabilitasyon ile beraber ilaç kullanımından oluşuyor. Birçok vakada antidepresanlar kullanılıyor ancak hangi tür antidepresanın daha iyi geldiği henüz kesinliğe kavuşmuş değil. Çok daha ciddi durumlarda hastaların kendisine veya başkalarına zarar verme ihtimalinden dolayı hastaneye yatırılması gerekebiliyor. İleri Okuma: Mutluluk Hapı Antidepresanların Karanlık Yüzü Şizofreni Yaygınlığı"} {"url": "https://sinirbilim.org/sma-hastalari-zolgensma-gen-tedavisi/", "text": "SMA Hastaları Zolgensma Gen Tedavisi İle Hayat Buluyor! Halk arasında Gevşek Bebek Sendromu olarak bilinen Spinal Müsküler Atrofi genel kasların tutulumu sonucu hareket zorluğu ve zayıflığa neden olan nadir görülen bir hastalıktır. Son dönemlerde adını sıklıkla duyduğumuz bu hastalık ülkemizde her 6-10 bin canlı doğumda bir görülmektedir. Otozomal resesif aktarılan kalıtsal bir hastalıktır. Taşıyıcı anne babanın çocuğunda/çocuklarında görülme olasılığı yüzde 25`tir. Yüzde 50 olasılıkla da taşıyıcı çocuklar dünyaya gelebilir. SMA Nedir? Motor sinir hücrelerini geri dönüşümsüz bir şekilde etkileyen SMA hareketle birlikte nefes almayı da etkileyerek solunum yetmezliğine neden olur. Yemek yemek, nefes almak, yürümek gibi temel işlevleri engeller. Baş kontrolü bozulabilir. SMA`lı hastalar genellikle normal veya yüksek zeka düzeylerine sahiptir. SMA kaslarımız için gerekli olan bir proteinin üretimini sağlayan SMN1 adlı genin delesyon tipli mutasyonu sonucu oluşur. Proteinin üretiminde bozukluk olur. Neticede kaslara emir gönderen motor nöronlar parçalanır ve kaslara ileti gönderilemez. Kas kayıpları ve zayıflıkları görülür. Görevini yapamaz hale gelir. Hastalığın 4 farklı tipi vardır. Erken başlangıçlı ciddi ve hızlı ilerleyen formu olan tip 1`e sıklıkla rastlanır. Tip 1 semptomları 6. aydan önce görülmeye başlar. Tip 4 ise geç başlangıçlı form olarak bilinmektedir. 30`lu yaşlarda başlar ve hastaların normal bir yaşam sürmesi beklenir. Ülkemizde henüz SMA için radikal bir tedavi bulunmamaktadır. Ancak semptomların hafifletilmesi, önlenmesi için kullanılan ilaçlar bulunmaktadır. 2017 yılında kullanılmaya başlanan, Türkiye`de de SGK kapsamında olan Spinraza adlı ilaç destekleyici, hastalığın ilerlemesini yavaşlatıcı özellik taşımaktadır. Ayrıca hastaların yaşamını kolaylaştırıcı bazı yardımcı cihazlar kullanılmaktadır. Genetik bir hastalık olduğundan ailesinde SMA öyküsü bulunan muhtemel ebeveynlerin genetik danışmanlık alması ciddi bir şekilde önerilmektedir. SMA Hastalarının İsteği Zolgensma Ülkemiz piyasasında bulunmayan FDA ve EMA onaylı zolgensma adlı bir ilaç ile hastalar bütünüyle iyileşmeye dayalı gen tedavisi görebiliyor. Tek dozda intravenöz uygulanıyor. İlaç virüs formunda olup bu ilaç ile hastada bulunmayan veya işlevsiz SMN1 geni çalışan formuyla değiştiriliyor. İlaç ABD`de sadece 2 yaşının altındaki çocuklara uygulanırken Avrupa`da 21 kilodan düşük olan tüm hastalara uygulanabiliyor. Erken tedavi alanlar potansiyel olarak daha fazla fayda gördüğünden ilacın mümkün olduğunca erken alınması kritik önem taşıyor. Ancak ilaç maliyetinin fazla olması ve ülkemizde bulunmaması nedeniyle hastalar ilaca ulaşmakta zorluk yaşıyor. Novartis'in piyasaya sürdüğü ilacın fiyatı 2,1 milyon dolar!"} {"url": "https://sinirbilim.org/smilelar-beyin-yapisini-degistiriyor/", "text": "Smilelar Beyin Yapısını Değiştiriyor İnternet ve sosyal medyanın hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olduğu günümüzde gülen smilelar yeni bir dil haline geldi. Avustralya Flinders Üniversitesi'nin yaptığı bir araştırmaya göre sanal ortamda kullanılan bu dil beynimizde de değişikliklere sebep oluyor. Yüz ifadelerini belirten ikonların ilk ortaya çıkışı 1980'lere uzanıyor. O zamandan günümüze kadar kullanılan smilelar kısa mesajlarda, e-postalarda ve sosyal medya sohbetlerinde sıkça kullanılıyor ve artık bu durum herkes tarafından kabul gören bir iletişim aracı olarak sayılıyor. Smilelar Yeni Bir Dil Araştırmayı yürüten Dr. Owen Churches yüz ifadelerinin bizim ürettiğimiz yeni bir dil çeşidi olduğunu belirtiyor ve bunun yeni bir beyin aktivitesini tetiklediğini söylüyor. Psikolojik açıdan baktığımızda yüzlerin sosyal hayatımızdaki yeri çok büyük. Biriyle karşılaştığımızda ilk olarak yüzüne bakarız . Yıllardır yüz algısının sinirbilimi üzerinde çalışan Churches önceki araştırmalarında insanların yüzlere diğer nesnelerden farklı tepki verdiğini bulmuş. Gerçek bir insanın yüzüne baktığımızda en ufak bir sivilceyi bile hemen fark ederiz. İnsan yüzünde şu ana kadar 43 tane kas tanımlanmıştır ve bu kaslardaki ufak değişimler başka birisi tarafından kolayca fark edilebilir. Churches'in ekibi daha önceki araştırmalarında katılımcılara gerçek bir yüz resmi gösterdiğinde beynin özgün bazı bölgelerinin hemen etkinleştiğini, resmi ters çevirdiğinde ise farklı beyin bölgelerinin etkinleştiğini tespit etti. Gülen Yüz Sağa mı Yoksa Sola mı Bakıyor? Şimdi ise ekip aynı prosedürün gülen yüz ifadeleri için de geçerli olup olmadığını merak ettiler. Araştırmacılar 20 katılımcıya gerçek yüz ifadeleri, gülen yüz ikonları ve karakterlerden oluşan anlamsız sözcükler gösterdiler. Katılımcılar farklı uyaranlara baktığında beyinlerinin elektriksel faaliyetini ölçmek için elektrofizyolojik yöntemler kullanıldı. Aynı işlem gösterilen nesneler ters çevrilerek tekrar yapıldı. Gerçek yüzler hem normal hem de ters çevrilmiş şekilleriyle katılımcıların beyinleri uyarılırken geçirirken, gülen yüz ikonlarında ise sadece normal pozisyondayken ':-)' uyarılma gerçekleşti. Eğer gülen yüz ifadesindeki parantez ve tire işareti soldan sağa alınırsa beyin bu ikonu '(-:' bir yüz ifadesi olarak algılamıyor. İlk ifadede parantez ağzı, tire burnu ve iki nokta gözleri temsil ederken, ikonun ters çevrilmiş halinde böyle bir tanımlama söz konusu değil."} {"url": "https://sinirbilim.org/soguk-alginligi/", "text": "Soğuk Algınlığı Neden Bazı İnsanları Daha Fazla Yakalar? Eylül sonu, ekim başı derken sonbahar kendini hissettirmeye başlar. Havaların soğumasıyla beraber çok sayıda insan hasta olmaya başlar. Ancak soğuk algınlığı bazı insanları sürüm sürüm süründürürken diğerlerini sanki es geçiyor. Virüsler belirli insanları hedef alan canlılar değildir. Öyleyse hasta olmayan insanları şanslı yapan şey nedir? Hasta olmanın bilimine ve neden bazılarımızın daha çok hasta olduğuna yakından bakalım. Soğuk algınlığı üst solunum yolunu etkileyen virüs kaynaklı bir enfeksiyondur. Ağzınızdan ve burnunuzdan giren virüsler buralara yerleşir ve öksürük, burun akıntısı gibi belirtiler başlar. Soğuk algınlığı çok tehlikeli bir hastalık değildir. Genelde bir hafta veya 10 günde iyileşirsiniz. Ancak bu süre zarfında boğaz ağrısı, ateş, halsizlik, sürekli hapşırma ve öksürük hayatınızı alt üst edebilir. Sigara içen kişilerin iyileşmesi daha uzun sürebilir. Burnumuz Sürekli Yabancı Maddelere Maruz Kalıyor Gün içinde her nefes alışınızda burnunuz muazzam sayıda yabancı maddeyle karşılaşıyor. Toz, polen, bakteriler, virüsler, çeşitli kokular ve daha sayamayacağımız çok fazla şey. Bunların birçoğu burnumuzu rahatsız ediyor ve hücresel seviyede strese yol açıyor. Polene alerjisi olanlar ilkbaharda sürekli hapşırırlar. Polen molekülleri burundaki hücreleri rahatsız ettiği ve inflamasyona yol açtığı için vücut hapşırma yoluyla polenleri atmak ister. Özellikle havaların soğumasıyla beraber vücudun savunma mekanizmaları daha fazla çalışmaya ve tehditlere karşı daha hazırlıklı olmaya başlar. Hasta olup olmayacağınız da ne kadar hazırlıklı olduğunuz ile ilgilidir. Vücudunuz sizi hasta etmeye çalışan binlerce molekül ile cebelleşirken yenik düşerse geçmiş olsun. Hemen alarm verilir, vücut ateşi artar. Patojeni vücuttan atmak için burun akıntısı, öksürük ve hapşırma sistemleri devreye girer. Virüsler Neden Bazı İnsanları Hasta Edemiyor? Bazı insanlar hemen hasta olurken bazıları hiç hasta olmuyor. Bu insanlar hiç bakterilerle, virüsler ile hiç haşır neşir olmuyor mu diye sorabilirsiniz. Vücudun iki savunma sistemi vardır. Biri soğuk algınlığına yol açan virüslere karşı bizi korur. Diğeri de hücrelerimizde oksidatif strese yol açan virüsler, bakteriler, sigara dumanı, polenler gibi etkenlere karşı korur. Bir dışarıda bir de içeride savunma sistemi var gibi düşünebilirsiniz. Amerika'da Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yapılan araştırmalar iki savunma sisteminin aynı kaynaktan beslendiğini ve bir denge halinde olması gerektiğini gösteriyor. Eğer oksidatif strese karşı koruma olması gerekenden fazla olursa, rhinovirus gibi soğuk algınlığına yol açacak saldırganlara karşı vücut kendini yeterince savunamaz. Sonuç olarak vücudunuz alerjilerden korunurken soğuk algınlığı baş gösterebilir. Soğuk Algınlığı Virüsleri Tek Başına Etkili Olamıyor Solunum yolunuza giren maddeleri ve virüsleri kontrol edemezsiniz. Her nefes alışınızda sizi hasta edebilecek binlerce şey vücudunuza giriyor. Eğer bir defada çok fazla yabancı madde ve virüs ile karşılaşmazsa solunum yolu bunların üstesinden gelebiliyor. Her virüs soğuk algınlığı yapacak diye bir kaide yok. Vücudumuzun savunma sistemleri çok iyi işliyor. Ancak hem soğuk algınlığı yapacak virüsler hem de hücreleri strese sokacak patojenler beraber geldiğinde bağışıklık sisteminin gücü ikiye bölünüyor. Hem hücrenin içinde hem de dışında savaş verdiğinden dolayı soğuk algınlığı daha sık ortaya çıkıyor. Araştırmacıların yaptıkları araştırma hepimiz için büyük önem taşıyor. Sadece Amerika'da her yıl 500 milyon soğuk algınlığı vakası görülüyor. Bunların 2 milyonunda hastaların hastaneye yatması gerekiyor. Soğuk algınlığı gibi basit bir rahatsızlık dünyada çok fazla maddi ve manevi kayba neden oluyor. Çalışmanın sonuçları büyük önem taşıdığı için saygın dergilerden biri olan Cell Reports'ta yayınlandı. Akciğer ve Burun Hücreleri Aynı Şekilde Savaşmıyor Aynı virüslere maruz kaldığı halde neden bazı insanların hasta olup diğerlerinin hasta olmadığını incelemek için ekip sağlıklı insanların solunum yolundan hücre örnekleri topladı. Her hücre grubu gönüllülerin burnundan başlayıp akciğere kadar uzanan solunum borusundan elde edildi. Yapılan incelemeler sonucunda burundaki hücrelerin virüslere karşı daha güçlü bir savunma sistemine sahip olduğu görüldü. Virüsler burada çok güçlü bir direniş hattıyla karşılaşıyorlardı. Akciğerdeki hücreler ise soğuk algınlığına yol açacak virüslerden ziyade hücreleri oksidatif strese sokacak etkenlere karşı daha etkili yanıt veriyordu. Kafası karışanlar için kısaca özetleyelim. Vücudun 2 savunma sistemi var. Biri soğuk algınlığı virüslerine karşı, ikincisi oksidatif strese tepki veriyor. Burun hücreleri soğuk algınlığı virüsleri ile daha iyi savaşıyor. Akciğer hücreleri ise oksidatif strese yol açan moleküllere karşı daha iyi bir savunma yapıyor. İki savunma sistemi denge halinde durduğu için birinin zayıf kalması bizi hasta edebiliyor. Hasta Olmamak için Temiz Hava Şart Sigara içen insanlar soğuk havalarda daha fazla ve uzun süre öksürmeye meyillidir. Bilim insanları da burun hücrelerini sigara dumanına maruz bırakarak hücrelerde oksidatif stres yarattılar. Hipoteze göre oksidatif stres artınca hücreler rhinovirüs gibi saldırganlara karşı gereken tepkiyi koyamayacaklardı. Tam da düşünüldüğü gibi oldu. Hücreler sigara dumanında güç bela hayatta kaldılar ama rhinovirüsten kendilerini koruyamadılar. Virüsler büyümeye devam etti. Yale Üniversitesi'ndeki bilim insanlarının yaptıkları araştırma sayesinde neden sigara içen insanların daha sık hasta olduğunu biliyoruz. Aslında sadece sigara değil, kirli hava, polenler ve daha birçok dış etken bizi dolaylı yoldan hasta ediyor. Örneğin sobalardan çıkan karbon monoksit gazı, araba egzoz dumanları hücrelerimizde hasar meydana getirerek virüslere karşı savunmamızı zayıflatıyor. Soğuk algınlığından korunmak istiyorsak yapmamız gereken başlıca şey nefesimizi temiz tutmak."} {"url": "https://sinirbilim.org/solucan-deligi-nedir/", "text": "Solucan Deliği Nedir? Kendi gezegenimizdeki okyanusların çok büyük bir kısmını bilmiyoruz ama gözümüz milyonlarca ışık yılı ötedeki gezegenlerden ayrılmıyor. Uzayın derinliklerinde bizi ne bekliyor bilmiyorum ama binlerce yıldır o diyarları merak ediyoruz. Uzay araçlarımız, roketlerimiz ne kadar hızlı olursa olsun gidebileceğimiz yerler çok kısıtlı. Uzayda mesafeler ışık yılları ile ölçülür. Sizden 10 ışık yılı gibi yakın bir mesafedeki yere gidebilmeniz demek ışık hızında 10 yıl boyunca seyahat etmeniz demektir. En yakınımızdaki yıldızlar bile bu kadar uzakken bu yolculukları yapmak imkansız hale geliyor. Işık yılı uzaklığında herhangi bir gezegene gitmek binlerce yıl boyunca yolculuk yapmak anlamına geliyor. Ancak son yüzyıl içinde fizikçiler solucan deliği adı verilen teorik bir yöntem ile bu mesafeleri kısaltabileceklerini düşünüyorlar. Solucan deliği uzay zamanda iki noktayı birbirine bağlayan gizemli bir kapı görevini görür. Bir telefon kulübesine girip birkaç saniye içinde başka bir galakside olduğunuzu düşünebiliyor musunuz? Solucan deliği bunu yapabilecek bir köprüdür. Tabii, şimdilik sadece matematiksel olarak! Zira pratik olarak ortada bir kanıtımız yok. Solucan Deliği Işık Yılı Uzaklıktaki Yerleri Birbirine Bağlayabilir Geçtiğimiz yıllarda yayınlanan Interstellar filminin konusu solucan delikleriydi. Filme bir belgesel gibi yaklaşmak yerine solucan deliklerinin nasıl çalıştığı ile ilgili anlattıklarına odaklanacağız. Elinize düz bir A4 kağıdı alın. Normal şartlarda kağıdın bir köşesinden diğer köşesine gitmek 100.000 ışık yılı sürsün. Şimdi kağıdı köşelerinden birleştirin. Artık mesafe sadece bir adım uzaklıkta olur. Bir solucan deliği de tam olarak bunu yapar: noktaları birleştirir. Einstein-Rosen köprüsü olarak da bilinen solucan deliği uzay zamanın katlanması sonucu uzayda iki noktanın bağlantı kurabileceğini belirten teorik yöntemdir. Bir solucan deliğine girdiğinizde çok kısa sürede uzayın başka bir yerine gidebileceğinizi varsayar. Yer çekimi ile ilgili şimdiye kadar öğrendiklerimizi gözden geçirelim. Dünyadaki tüm nesneler merkeze doğru bir çekime maruz kalıyor. Peki yer çekimi uzayda nasıl bir görev üstleniyor? Yer çekimi uzay zamanı büküyor. Dünya, Ay, Güneş ve uzaydaki her şey kendi kütleleri ölçeğinde uzay zamanı büküyor. Ay hep dünyanın çevresinde dolaşıyor ama aslında dünyanın yer çekimi tarafından oluşturulmuş bükülmüş bir yolda daire çiziyor. Einstein Rosen Köprüsü Ünlü bilim insanı Albert Einstein ve Nathan Rosen'a göre uzay zaman yeterince bükülürse iki nokta aynı fiziksel konumu paylaşabilir. Bu yapıyı ne kadar kararlı halde tutabilirseniz bu iki nokta da o kadar uzun süre aynı konumda kalmayı sürdürecektir. Bir solucan deliği bükülmüş uzay zamanda neredeyse aynı konumda bulunan iki yer arasındaki köprüyü tanımlıyor. Uzay zaman bükülüyor derken dünya alt üst oluyor gibi bir görüntü kafanızda canlanmasın. Az önce örneğini verdiğimiz gibi sadece bir telefon kulübesi düşünün. Tıpkı Doctor Who dizisinde olduğu gibi o telefon kulübesine girip gitmek istediğimiz yerin koordinatlarını yazıyoruz ve sadece orası uzay zamanda bükülme yaşıyor. Bu ışınlanmanın bile çok ötesinde bir bilim ve teknoloji gerektiriyor. Teorik olarak mümkün gibi gören solucan delikleri şu an için pek uygulanabilir görünmüyor. Bir solucan deliği içine girerseniz dışarı çıkamayabilirsiniz. Matematiksel olarak solucan delikleri, eğer oluşurlarsa, giriş kısmı karadeliklerin olay ufkunda oluşuyor. Bu da solucan deliği içine giren her şeyin tekilliğe doğru yuvarlandığını ve ölüme gittiğini gösteriyor. Evet, başta anlattığımız şey bilim kurguydu. Şimdi gerçekleri konuşalım. Solucan Delikleri ile İlgili 3 Sorun Solucan deliğini daha kullanışlı yapmanın bir yolu yok mu? Var diyebiliriz sanırım. Bunun için üç önemli sorunu aşmamız gerekiyor. Birincisi solucan deliğinin girişi karadeliğin olay ufkunun dışında olmalı. İkincisi solucan deliği kararlı yapıda olmalı. Solucan deliklerinin çok kararsız yapıda ve hemen bozuluyor olması ciddi bir sorun teşkil ediyor. Diyelim bir solucan deliği karadeliğin dışında oluştu ve kararlı yapıda duruyor. Bu sefer de içine ışık tutsanız bile solucan deliği çökmeye başlıyor. Fizikçiler henüz yer çekimi ve kuantum mekaniğini nasıl birleştireceklerini çözemediler ama umudumuz var. Şimdiye kadar bırakın solucan deliği yaratmayı evrende onlara dair bir ipucu bile göremedik. Var olup olmadılarını da bilmiyoruz. Konuyla ilgili bir olasılık solucan deliklerinin var olduğunu bildiğimiz sanal parçacıklar gibi göründüğü yönünde. Bu sanal parçacıklar da inanılmaz küçük Plank ölçeğindedir. Plank ölçeği atom altı parçacıkların boyutunu ifade etmek için kullanılır. Bu durumda solucan deliklerimizden bir atom bile geçemez."} {"url": "https://sinirbilim.org/somatoform-bozukluklari/", "text": "Somatoform Bozuklukları Bütün hayatı fiziksel semptomlar etrafında dönen birisini düşünün. Bunların bazıları hayali, bazıları ise -örneğin tek bacağın felç olması gibi belirtiler- gerçek gibi görünüyor. Hayali, acı verici veya rahatsız edici fiziksel semptomlara yoğun ilgi, somatoform bozuklukları olan bireylerin özelliğidir. Somatoform bozuklukları yıllar üzerine yayılan, kendini tekrarlayan, çoğul ve belirgin vücut belirtileri ile kendini gösterir. Vücut belirtileri istemli kontrol altında değildir, fiziksel sebepleri yoktur. Bu belirtilerin psikolojik korkulardan ortaya çıktığına inanılır. Kolayca tanımlanmalarına rağmen somatoform bozukluklar genel tıp uygulamalarında en sık karşılaşılan sağlık sorunlarıdır. Genel olarak ikiye ayrılır: Somatizasyon bozukluğu ve konversiyon bozukluğu. Somatoform Bozuklukları İkiye Ayrılır Somatizasyon bozukluğu Eskiden histeri olarak adlandırılan bir tür somatoform bozukluğu günümüzde somatizasyon bozukluğu olarak adlandırılıyor ve nispeten seyrek görülüyor (nüfusun %2.7'si). Somatizasyon bozukluğu 30 yaşından önce başlar, birkaç yıl boyunca sürer ve fiziksel herhangi bir sebebi olmayan ancak psikolojik sorunlar veya sıkıntı tarafından tetiklenen birden fazla belirtiyle -ağrı, gastrointestinal, cinsel ve nörolojik belirtiler- karakterize edilir. Bu bozukluk çoğu kültürde görülür, kadınlarda görülme oranı 5 kat daha yüksektir ve paranoya gibi çeşitli kişilik bozuklukları ile bağdaştırılır. Somatizasyon bozukluğu olan kişiler sağlık hizmetlerinden çok sık faydalanma eğilimi gösterir; daha sık hastaneye yatar ve ameliyat olur. Somatizasyon bozukluğu stresli durumlarla başa çıkma, sıkıntı belirtme ve arzu edilen ilginin elde edilmesine yönelik yöntemlerdir. Konversiyon bozukluğu Bazen hastalar körlük gibi çok ciddi fiziksel semptomlar bildirir ancak bunların herhangi bir fiziksel sebebi yoktur ve konversiyon bozukluğu denilen bir somatoform bozukluğunun örneğidir. Konversiyon bozukluğu kaygı veya duygusal sıkıntının, herhangi bir fiziksel veya organik sebebi tanımlanamayan gerçek fiziksel, motor, duyusal veya nörolojik belirtilere dönüştürülmesidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/somatoparafreni/", "text": "Bu Kol Benim Bedenime Ait Değil: Somatoparafreni 1942 yılında nörolog Josef Gerstmann sağ beyin hasarı bulunan iki hastayı rapor etti. Bu hastaların motor ve somatoduyusal nörolojik problemlerin sonucunda ortaya çıkan anosognozi isminde bir durumları vardı. Anosognozi, kişinin beyin işlevsizliğinin ya da fonksiyon probleminin farkında olmaması ile karakterize bir öz-farkındalık bozulmasıdır. Örneğin kısmi felçli, bacaklarını kullanamayan bir bireye Haydi koşuya çıkalım. derseniz muhtemelen ya saçmaladığınızı ya da onunla dalga geçtiğinizi düşünecektir. Anosognozisi olan bireyden ise şöyle bir cevap duymanız daha muhtemeldir: Bugün çok yorgun hissediyorum, evde kalsam daha iyi olacak. Kişi felçli olduğunun ve bacaklarını kullanamadığının farkında değildir, bunun yerine beyni başka bir bahane üreterek o aktiviteyi yapmamak için bir sebep bulur. Anosognozi ile ilgili bilinmesi gereken en önemli şey organik bir beyin hasarından kaynaklı bir durum olduğudur. Kişinin beyni ürettiği bahaneye kendisi de tamamen inanmıştır. Yani, bilinçli şekilde üretilmiş bir yalandan ya da psikolojik bir savunma mekanizması olan inkardan çok daha farklıdır. Fakat Gerstmann'ın hastalarında problemin farkında olmamaktan yani anosognozi durumundan daha fazlası vardı. Hastaların, bedenlerinin sol tarafının kendilerine ait olmadığına dair sanrısal inançları mevcuttu. Gerstmann bu duruma somatoparafreni adını verdi. Somatoparafreni genelde sağ beyin hasarının sonucunda kişinin vücudunun sol tarafındaki bir organ veya uzvun kendisine ait olmadığını veya bir başkasına ait olduğunu düşünmesi ile karakterizedir. Klinik olarak çok sık görülen bir sendrom olmamasına karşılık beyin hasarının, özellikle de sağ yarımküre hasarının ardından karşılaşılması mümkündür. Genellikle zamanla kendiliğinden geçen bir sendromdur ancak nadir de olsa yıllar sürdüğü görülen vakalar söz konusudur. Her hastada olmasa da çok büyük bir çoğunluğunda hemipleji yani bilinen ismiyle felç ve ihmal sendromu ve bunların sonucunda ortaya çıkan anosognozi ile birlikte görülür. Mevcut çalışmalar geniş bir kortikal fronto-temporo parietal ağın, kendi bedenine sahiplik duygusunun sinirsel temellerini oluşturduğunu ve dolayısıyla bu ağın somatoparafreni ile yakından ilgisi olduğunu göstermektedir. Ancak bazı hastaların posterior temporo-parietal lezyonlara sahip olması ve insular korteks ile ilişkin bulgular bu yapıların da bu sendromda bir rolü olduğunu düşündürmektedir. Somatoparafreni Hastası Durumun Farkında Değildir"} {"url": "https://sinirbilim.org/son-nefes-havaya-karismadan/", "text": "Son Nefes Havaya Karışmadan Paul Kalanithi Paul Kalanithi, ölümün ne kadar kaçınılmaz olduğu gerçeği ve kurtarması gereken çok hasta varken, 38 yaşında hayata gözlerini kapatan başarılı bir doktor. Çok içten yazdığı Son Nefes Havaya Karışmadan adlı kitabında bize hayatın değerini ve ölümün hep yanı başımızda olduğunu bir kez daha anlatıyor. İşim gereği son derece aşina olduğum ölüm, nihayet beni bizzat ziyaret etmeye karar vermişti. Sonunda yüz yüze gelmiştik işte, fakat onca aşinalığa rağmen tanıdık gelen hiçbir şey yoktu. Oysa bulunduğum yol ayrımından bakınca, yıllar içinde tedavi ettiğim sayısız hastanın ayak izlerini takip ederek onu görebilmem gerekirdi."} {"url": "https://sinirbilim.org/sosyal-anksiyete-basa-cikma-yontemleri/", "text": "Sosyal Anksiyete ile Başa Çıkma Yöntemleri İçe dönük insanların kafaya taktıkları en büyük sorunlardan biri toplum içine karışamamak, kendini gösterememektir. Eğer siz de toplum içine çok karışmayan ve bunu bir sorun olarak görüyorsanız, bunun çok doğal olduğunu bilmelisiniz. İçe dönüklük bir kişilik özelliğidir. Bazı insanlar yalnızlıktan hoşlanır, düşünceleriyle uzun süre baş başa kalmayı sever. Ancak burada sorun yaratabilecek başka bir şey vardır: Sosyal anksiyete. Sosyal anksiyete toplum içinde başka insanlarla etkileşime geçme korkusudur. İçe dönük insanlarda bu bir tercih iken ve insanlarla etkileşime geçmek sorun yaratmazken, sosyal anksiyeteli insanlar başkalarıyla yakınlaşmaktan korkarlar. Sosyal anksiyetenizin olduğunu düşünerek bu yazıyı okumaya başladıysanız size bunun üstesinden gelebileceğinizi söylemek isteriz. Adım adım etrafınıza açılarak yapmaktan korktuğunuz şeylerle yüzleşmelisiniz. Psikolog Ellen Hendriksen içine kapanıp etrafından korkan insanlarda durumun ilerleyeceğini, bunun üstesinden gelmenin tek yolunun öncelikle hayatınızı yaşamanız olduğunu belirtiyor. Şimdi sosyal anksiyetenin ne olduğununda ve neler yapılabileceğinden biraz daha ayrıntılı bir şekilde bahsedelim. Sosyal Anksiyete Ortaya Çıkma Korkusudur Sosyal anksiyetenin temelinde hatalarımızın ortaya çıkması ve bizi küçük düşürme korkusu yatar. Başka insanlarla etkileşime geçtiğimizde bir hata yaparsak içten içe statümüzün düşeceğinden korkarız. Toplum önünde konuşma yapmanın heyecan verici olmasının altında da aynı mekanizma yatar. Başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğüne ne kadar kafa yorarsak hissettiğimiz anksiyetenin derecesi de o kadar artacaktır. İnsanların yaşadığı korku bazen çok daha derinleşebilir. Etraflarındaki kişilerin bir sorun olduğunu anlama düşüncesi bile insanları daha fazla endişeye sevk edebiliyor. Sıkıcı olduklarını, çevresindeki insanların neşesini kaçırdıklarını düşünebiliyorlar. Sosyal anksiyeteli bireyler kimsenin kendileriyle vakit geçirmek istemediği gibi bir zanna da kapılabiliyor. Bu konuda yapılabilecek en iyi şey ise ölümcül hata olarak gördüğümüz şeylerin sandığımız kadar kötü olmadığını anlamakla başlıyor. Sesinizin biraz çatallaşması tüm geceyi mahvetmeyecektir. Sosyal Anksiyete Hep En Kötü Olanı Akla Getirir Arkadaşlarınız sizi bir akşam dışarıda buluşmaya davet etti ve siz de gitmek istiyorsunuz. O akşamın nasıl geçeceğini düşünürsünüz? Çok güzel sohbetin olduğu keyifli bir yemek mi yoksa sizin saçma sapan şeyler söyleyip, herkesin size ucube gibi baktığı rezil bir akşam mı? Sosyal anksiyete her zaman olabilecek en kötü senaryoyu akla getirir. Ancak bu bir kuruntudan başka bir şey değildir. Buluşmanızda en kötüsünün yaşanmayacağını nereden bilebilirsiniz? Tabii ki bilemezsiniz ama şöyle düşünün. En kötü ne olabilir? Yanınızdakinin üzerine kahve dökebilirsiniz, gereksiz bir tartışmaya girebilirsiniz. Gerçek dünyada en kötü senaryolar çoğunlukla gerçekleşmez. Olabilecek en kötü şeyi gözünüzün önüne getirerek onun gerçekleşme olasılığının ne kadar az olduğunu düşünün. Diyelim ki arkadaşınızın üzerine kahve döktünüz. Bu birçoğumuzun başına gelebilir. Aynı şeyi garson da yapabilirdi. Başınıza kötü bir şey gelirse onunla başa çıkabileceğinizi unutmayın. Nihayetinde ucunda ölüm olmadıkça çoğu şeyin çaresi vardır. Herkes hata yapar ve kazalar olağan şeylerdir. Bu yüzden suçluluk veya utanç hissetmenize gerek yok. Aklınıza hep kötü şeylerin gelmesini engellemek ve karşılaştığınız zorluklarla başa çıkmanın en iyi yolu pratik yapmaktır. Hayatınızı yaşadıkça açılacaksınız. Ne kadar içinize kapanırsanız, işler o kadar zorlaşacaktır. Güvenli Bölgede Yaşamak Sorunları Çözmez Öğle yemeğinde bir grup insanla berabersiniz ve ortada bir konu konuşuluyor. Sürekli telefonda bir şeyleri kurcalayıp kendi güvenli bölgenizde kalmak iyi bir izlenim bırakmaz. Yolda yürürken sürekli yere bakmak, insanlarla konuşmaktan kaçınıp telefonla oynamak belki geçici bir rahatlama sağlayabilir. Ancak bu tür davranışlar uzun vadede ilişkilerinizi daha fazla zedeleyecek ve sonunda sosyal anksiyetenizi artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Adım adım bu tür davranışlarınızı bir kenara koyarsanız, işler zamanla yoluna girecektir. İnsanlarla beraberken telefonunuzu cebinizden çıkarmayabilirsiniz. Konuşurken ve dinlerken kendinizi başkalarının gözlerinin içine bakmaya zorlayabilirsiniz."} {"url": "https://sinirbilim.org/sosyal-fobi-psikoterapi/", "text": "Sosyal Fobi Psikoterapi ile Düzelebiliyor Aylardır üzerinde çalıştığınız ve büyük bir dinleyici kitlesi önünde sunum yapacak olduğunuz gün gelip çattı mı? Peki sunum yapmaya saatler kala kaygılarınız artıyor, vücut ısınız ve kan basıncınız yükseliyor mu? Her şey yolunda gidecek mi? İnsanlar sunumum hakkında ne düşünecek diye telaş ediyor musunuz? İşte sosyal fobi böyle bir şey. Bu kaygılarınız bütün sunumlarınızda devam ediyorsa belki de psikoterapi ile bilişsel davranışcı terapi size yardımcı olabilir. Sosyal fobi ve kaygı toplum içinde bulunduğunuz zamanlarda önemli bir sorun olabilir. Neredeyse her 10 kişiden biri yaşamları boyunca sosyal kaygı bozukluğundan etkileniyor. Toplumsal kaygı bozukluğu, kaygı ve endişe, gündelik hayatı önemli derecede etkiler ve yoğun acı çekmeye neden oluyorsa teşhis edilir. Örneğin büyük bir topluluk önünde konuşmak tipik korkulan bir durum olabilir. İsviçre'de Zürih Üniversitesi araştırmacıları tarafından yapılan bir araştırmada, anksiyete bozukluğunun başarılı bir şekilde tedavisinin, duyguları işleme ve düzenleme ile ilgili temel beyin yapılarını değiştirdiğini ortaya koyuyor. Sosyal Fobi İçin Bilişsel Davranışcı Terapi Kullanılabilir Sosyal anksiyete bozukluğu yaşayan hastalarda, aşırı kaygının frontal ve lateral beyin bölgeleri tarafından düzenlenmesi bozulmuştur. Duyguların düzenlenmesine yönelik stratejilerde, kortikal ve subkortikal beyin alanları arasındaki dengenin sağlanması hedeflenmektedir. Bu stratejiler, sosyal anksiyete bozukluğunun merkezi bir terapisi olan bilişsel davranışçı terapide uygulanmaktadır. Zürih'teki çalışma, 10 haftalık bilişsel davranışcı terapi kursundan sonra sosyal kaygı bozukluğu çeken hastalarda yapısal beyin değişikliklerini araştırdılar. Manyetik rezonans görüntüleme tekniğini kullanılarak katılımcıların beyinleri bilişsel davranışcı terapi öncesi ve sonrasında incelendi. Beyindeki Normalleşmiş Değişiklikler"} {"url": "https://sinirbilim.org/sosyal-iletisim-bozuklugu/", "text": "Sosyal iletişim Bozukluğu Nedir? Amerikan Psikiyatri Birliği, Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı'nın beşinci baskısına Sosyal iletişim Bozukluğu olarak adlandırılan yeni bir tanı ekledi. Bu rahatsızlık bireylerin doğal ve sosyal ortamlarda iletişim sıkıntıları yaşamalarına neden oluyor. Ayrıca kişiler sözel ve davranışsal yollarla iletişim kurmakta zorluk çekiyor ve toplumsal ilişkileri de bundan olumsuz etkileniyor. Sosyal iletişim Bozukluğu Belirtileri ve Nedenleri Bozukluğun belirtileri erken çocukluk döneminde kendini gösterir ve bireyin hayatındaki sosyal, akademik, mesleki alanlarda sorunlara neden olabilir. Bu alanlardaki zorluklar kaygı bozukluklarına ve sosyal ortamlardan dışlanmaya, soyutlanmaya yol açar. Girilen ortamlarda sözel ve sözel olmayan iletişim yollarını kullanamama, insanların iletişim biçimlerine ve konunun içeriğine uyum sağlayamama bazı sorunlara yol açıyor. Ayrıca sosyal iletişim bozukluğunda kişiler konuşma esnasında sırayla konuşmak gibi sosyal kurallara uymakta sorun yaşama, kastedilen mesajları anlamakta zorlanıyorlar. Bu rahatsızlığın belirtileri otizm, konuşma ve anlama bozukluğu, zeka geriliği veya bunama gibi rahatsızlıkların belirtileriyle benzerlik gösteriyor. Ancak belirtilerin benzerliği sebebiyle bu rahatsızlıklar birbiriyle karıştırılmamalıdır. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, otizm, zihinsel engeller, dil bozuklukları dahil birçok ruh sağlığı bozukluğunun sebebi bilinmiyor. Aynı şekilde sosyal iletişim bozukluğunun nedeni de henüz kesin olarak saptanamamaktadır. Bu bozukluğu yaşayan bireylerin aile üyelerinde sıklıkla iletişim bozuklukları, otizm veya özel öğrenme bozuklukları görülür. Bu da genetik bir etmenin rahatsızlığın gelişimine katkıda bulunuyor olabileceğini gösteriyor. Ancak nedenler henüz tam olarak belirlenemediğinden konuya yönelik daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Sosyal iletişim Bozukluğu Tedavi Yöntemleri Etkili bir tedavi için çocuğun temel ilgi alanları kullanılır. İdeal olan,ruh sağlığı uzmanının, bireysel olarak çocuğun bu bozuklukla ilgili özel ihtiyaçlarını karşılayacak, tedavi edici bir strateji geliştirmesidir. Tipik bir program,çocuğa çeşitli ortamlarda diğer çocuklarla başarılı bir şekilde iletişim kurabilmesi için sosyal beceri eğitiminin verilmesi, ileri boyutta kaygı bozukluğu, yoğun duygular, saplantılı davranışların kontrol ve tedavisi için bilişsel terapi uygulama, sosyal iletişim bozukluğuna eşlik eden ağır kaygı bozukluğu veya dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu gibi durumlarda ilaç kullanma, duyusal bütünleşme sorunları yaşayan çocuklar için rehabilitasyon, pratik konuşma problemleri olan çocuklara dil ve konuşma terapisi, ebeveynlere yönelik eğitim ve destek gibi uygulamaları içerir."} {"url": "https://sinirbilim.org/sosyal-izolasyon-fiziksel-aktivite/", "text": "Sosyal İzolasyonda Fiziksel Aktivite Önemli Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüsün yayılımını yavaşlatmak ve sağlık sisteminin herkese yetişebilmesi için yeterli zamanı kazandırmak önemli. Bunun için sosyal izolasyon mutlaka gerekli. Sosyal ilişkiler, bizim gibi sosyal yönelimli olarak evrimleşmiş canlılar için hayatın temel bileşeni olup sağlık üzerine birtakım etkileri bulunmaktadır. Sosyal izolasyonun, artmış inflamutuar yanıt aracılığıyla fiziksel ve psikolojik yönden olumsuz etkilerinin olduğunu gösteren çalışmalar var. Ancak fiziksel aktivite ile bunun üstesinden gelmek mümkün. Sosyal İzolasyon Nedir? Sosyal izolasyon bize yalnızlığı çağrıştırsa da aslında ikisi farklı kavramlardır. Yalnızlık, kişinin öznel algısıyla ilgilidir, kişi sosyal bir ağın içinde olmadığını hisseder. Sosyal izolasyon ise nesnel bir iletişim eksikliği olarak tanımlanır ve kişinin etkileşimde olduğu insan sayısı ile ilişkilidir. Bireylerin kendilerini toplumdan aşırı derecede izole etmesini tanımlayan ve Japoncada geri çekilme anlamına gelen Hikikomori kelimesi vardır. 6 aydan fazla ciddi bir sosyal geri çekilme biçimi olan Hikikomori, özellikle ergenler arasında çok önemli bir sosyokültürel sorun olduğu kabul edilmektedir. İnflamasyon Nedir? İnflamasyon, vücudumuza zarar verebilecek etkenlere karşı vücudun kendisini koruma mekanizmasıdır. İnflamatuar yanıt ise bağışıklık sisteminin, zararlı etkeni ortadan kaldırmasını ve doku hasarının onarımını içeren bir süreçtir. Enfeksiyon veya doku hasarını gidermek için histamin, kemokinler ve sitokinler gibi sayısız aracı madde kullanılır. Ancak inflamasyon kronik hale geldiğinde, olması gerekenden uzun sürdüğünde, vücudumuz için tehlikeli olabilir. Kronik inflamasyonun; kalp hastalıkları, diyabet, kanser, otoimmün hastalıklar ve nörodejenaratif hastalıklar ve yine daha birçok hastalıkla ilişkisini ortaya koyan kanıtlar gittikçe artmaktadır. Biyolojik tehditlerin yanı sıra, araştırmalar sosyal stres etkenlerine karşı da artmış inflamatuar yanıtın ortaya çıkabileceğini göstermektedir. Sosyal İzolasyon İnflamasyona Nasıl Yol Açıyor? Koronavirüs hepimizin gündeminde ve COVID-19 ile mücadelede sosyal mesafenin korunması ana önlem. Evimizde izole olduğumuz şu sıralar sizde kendinizde değişiklikler hissettiniz mi? Cevabınız evet ise bu çok normal. İnsanlar, sosyal türlerdir ve diğer insanlarla etkileşime girmek bizim için mutlak bir gerekliliktir aslında. Sosyal etkileşimlerimizi kısıtladığımız bu süreçte bu eksikliği sosyal medya ile doldurmaya çalışıyoruz. Ne yazık ki fiziksel etkileşimi karşılamıyor. Bu yüzden sosyal izolasyon bizim için bir sosyal stres etkeni olmaktadır. Vücudumuz stres etkenlerine çeşitli cevaplar verir, bazı araştırmalar inflamasyonun da bunlardan biri olduğunu gösteriyor. Meta analizlerden elde edilen sonuçlar, inflamasyonu gösteren C-reaktif protein ve fibrinojen biyobelirteçleri ile sosyal izolasyon arasında ilişki buldular. Elde edilen diğer bir sonuca göre, yalnızlık ve inflamatuar sitokin IL-6 arasında bir ilişki vardı. Araştırmalar, stres cevabının oluşmasında etkili olan iki sistemin vücuttaki inflamatuar yanıtın oluşmasında doğrudan etikili olduğunu gösterdi. Bu iki sistem: sempatik sinir sisteminin savaş ya da kaç mekanizması ve stres hormonu olarak bilinen kortizolun salgılanmasını sağlayan hipotalamus-hipofiz-adrenal aksıdır. Bazı araştırmalar ise sosyal izolasyonun inflamasyona yol açmasını evrimsel açıdan ele almaktadır. Kişi sosyal olarak izole edildiğinde saldırı veya yaralanma olasılığı artar. Çünkü etrafında onu koruyabilecek başkaları yoktur. Bu nedenle, kişi sosyal olarak izole edildiğinde inflamatuar yanıtın aktivasyonu, artan bu tehdide biyolojik olarak yanıt vermeye hazır olacağından evrimsel avantaj sağlayabilir. Öte yandan, sosyal bağlarımız da kişiden kişiye bulaşabilecek hastalık ve virüslerle doludur. Bu yüzden, artan sosyal bağlar, bu tür patojen maruziyetine karşı artan antiviral korumayı gerektirir. İnflamasyon Depresif Davranışlara Sebep Olabilir Siz de hastalandığınızda kendinizde haz yitimi, iştah kaybı, uykusuzluk ve bitkinlik gibi değişiklikler olduğunu hissetmişsinizdir. Tüm bunlar, kişinin hastalık sürecinde önceliklerini belirmesini sağlayan adaptasyon davranışlarıdır. Hastalık davranışları olarak adlandırılan bu tutumların, enfeksiyona kısa süreli olarak sitokinlerin, doğal bağışıklık sisteminin etkinleştirilmesiyle ortaya çıktığı sanılmaktadır. Sitokinler ayrıca nöral devreleri ve nörotransmitter sistemlerini etkileyerek davranışsal değişikliklere neden olabilir. Bu yüzden, yüksek inflamatuar sitokinlere uzun süre maruz kalma, nöropsikiyatrik bozukluklara, özellikle depresyona yol açabilir. Fiziksel Aktivite İnflamasyonu Azaltıyor Fiziksel aktivitenin önemi sürekli olarak vurgulanır. Hatta bazı araştırmalar tutarlı bir kanıt bulamasalar da fiziksel aktivitenin artan IQ puanı ile ilişkilendirmişlerdir. Fiziksel olarak aktif olmanın kronik inflamasyonla ilgili biyobelirteçlerde de azalmaya neden olduğuna dair kanıtlar vardır. Düşük seviyeli sistemik inflamasyonun çeşitli hastalıkların başlatılmasında veya şiddetlenmesinde rol oynadığını gösteren çalışmalar var ve fiziksel aktivite inflamasyonu azaltmak için bir yol olabilir. Fiziksel aktivitenin inflamasyonu nasıl azalttığı kesin olarak bilinmemekle beraber birçok mekanizmanın etkili olduğu düşünülüyor. Örneğin, yüksek fiziksel aktiviteye sahip bireylerde, doğal bağışıklığın ve diğer inflamatuar süreçlerin etkinleştirilmesinde görevli Toll Benzeri Reseptör 4 (TLR4)'ün gendeki ifadesinin anlamlı derecede düşük olduğu bulunmuştur. Bir başka görüş de fiziksel aktivitenin doğrudan inflamatuar yanıta etki etmediği, vücuttaki yağ veya beden kitle indeksi aracılığıyla inflamatuvar belirteçlere etki ettiği yönündedir."} {"url": "https://sinirbilim.org/sosyal-izolasyon-hafiza/", "text": "Sosyal İzolasyon Hafızayı ve Bilgi İşleme Süreçlerini Değiştiriyor Pandemi döneminde zaman zaman yaşadığımız sosyal izolasyon ve yoğun karantinalar psikolojimizi ciddi anlamda etkiledi. Maslow hiyerarşisinin en alt basamağında gıda ve barınma gibi ihtiyaçlar yer alsa da sosyal yaşantı, aidiyet ve sevdiklerimizle temasın da hiç azımsanmayacak kadar çok önemli olduğunu fark ettik. Bilim insanları karantina dönemlerinde sosyal izolasyon yaşayarak evin içinde aynı aktiviteleri yapmanın hafızayı ve bilişsel faaliyetleri etkilediğini gördü. Karantinada Hafıza Sorunları Başlıyor Avustralya'da New South Wales Üniversitesi'nde yapılan bir çalışmada iki ay boyunca karantinada kalan kişilerde dikkat dağılmasının yaygın olduğu görüldü. Bu kişiler odaklanmakta zorluk yaşıyorlardı ve bilişsel işlevleri karantinadan olumsuz etkilenmişti. Prof. Dr. Brett Hayes yaklaşık 4000 kişi üstünde yaptığı araştırmasında katılımcıların %30'unun bilişsel işlevlerinde bozulma bildirdiğini söylüyor. İnsanların en çok sorun yaşadığı nokta ise hafızaydı. Karantina döneminde insanlar telefonlarını nereye koyduklarını daha fazla unutmaya başlıyorlar, dikkatlerini toplamakta her zamankinden daha çok zorlanıyorlardı. Sosyal medya kullanımı arttı. Mobil cihazların kullanımına paralel olarak derin okuma becerisi ve kitap gibi uzun metinlere odaklanmak güçleşti. Brett'e göre insanlar bir şeyi bitirmeden ikinci şeye başlıyorlar. Daha sonra aynı anda üçüncü bir işe kalkışıyorlar ve günün sonunda hiçbirini tam anlamıyla yapamaz oluyorlar. Bir de duygusal olarak etkilenen insanlar var. Pandemi döneminde depresyona veya anksiyete daha kolay giren insanlarda bilişsel işlevler çok daha kötü etkileniyor. Bu kişiler daha fazla ve şiddetli sorunlar yaşadıklarını bildiriyor. Sosyal İzolasyon Beyne Ne Yapıyor? Hatırlarsınız, COVID-19 vaka sayılarının tırmanışa geçmesi nedeniyle 29 Nisan'da neredeyse 3 haftalık bir tam kapanma sürecine girmiştik. Pandemide ilk defa yaşadığımız bu tam kapanmada tabiri caizse Groundhog Day filmindeki gibi her günümüz aynıydı. Sabah kalk, kahvaltı yap, işe koyul, akşam kitap oku, film izle, yat. Dışarıdan hiç kimseyle görüşemediğimiz bu günlerde evde her günümüz aynı geçiyor, aktivitelerimiz neredeyse hiç değişmiyordu. Bu durum beynin bilgi işlemesini ve öğrendiği bilgileri gerçi çağırmasını zorlaştırıyor. Hafızanın çalışma ilkelerinde iki şey çok önemli. İlki uyaranın ne olduğu , diğeri de uyaranın nereden, nasıl geldiği . Örneğin film izlemek güzel bir etkinliktir ama evde film izlemek ile sinemada film izlemenin tadı çok farklıdır. Restoran ve cafelerin ambiyansa çok önem vermesinin nedeni de budur. Bize asıl keyif veren arkadaşlarımızla buluşup sohbet etmek olsa da içinde bulunduğumuz çevre bu anıları daha değerli hale getirebilir. Bilgi İçinde Bulunduğu Koşullarla Birlikte Kodlanır Evde bir şeyler yaparken beynimiz tüm bilgileri içinde bulunduğumuz çevreyle birlikte kodlar. Biz bilinçli olarak bunun farkına varmayız ama zaman ve mekan bilgisi her zaman bilgi ile beraber işlenir. Beyin arkaplandaki çevresel bilgiye karşı çok hassastır. Örneğin güzel bir anı yaşarken bir parfüm sıkmışsanız, ileride o koku size yaşadığınız güzel anıları çağrıştırabilir. Beyin bilgileri birbirine bağlayarak hafıza ağını örer. Yeni şeyler öğrenirken çevreyi değiştirdiğinizde beyin o bilgileri daha kolay öğrenir ve ileride daha rahat hatırlar. Çeşitlilik bu açıdan oldukça faydalıdır. Farklı mekanlar ve günün farklı zamanlarını iyi değerlendirmek yararlıdır. Beyni tekdüzelikten kurtararak daha aktif çalıştırabiliriz. Ancak sosyal izolasyon halinde bu pek mümkün değildir. Çevre her zaman aynı kalır. Bir süre sonra alışkanlıklar oturmaya başlar ve günün her saati aynı şeyleri yapmaya başlarız. Beyin artık farklılıktan ve çeşitlilikten uzaklaşmaya başlar. Bu noktada beyin bilgileri hep aynı çevresel kodlamayla işlediğinden ileride geri çağırması kolay olmaz ve hafıza sorunları başlar. Kısıtlamalar Kalktığında İyileşme Başlıyor İskoçya'da yapılan bir çalışmada iki aylık bir karantinada insanların bilişsel işlevlerinin nasıl etkilendiği ölçüldü. Katılımcılar hafıza, karar verme ve seçici dikkat testlerinden geçirildiler. Karantina döneminde oldukça kötü olan puanlar, sosyal izolasyon kısıtlamaları kalkar kalkmaz artmaya başladı. Sosyal etkileşim bilişsel işlevlerin yetkinliğiyle doğrudan bağlantılıydı. Sağlıklı bir zihin yapısı için insanların sağlıklı bir sosyal hayata sahip olmasının çok önemli olduğu bir kez daha görüldü. Sosyal izolasyon döneminde çevresiyle çevrimiçi de olsa etkileşimde kalan insanların test puanları hiç iletişim kurmayanlara kıyasla daha yüksek çıktı. Bu durum bize tamamen dış dünyadan kopmanın beyin sağlığı için hiç iyi olmadığını gösteriyor. Karantina koşullarında bile olsa elimizden geldiğince sosyalleşmeli ve kendimizi soyutlamamalıyız. Sosyal İzolasyonda Beyin Sağlığı İçin Ne Yapılabilir? Araştırmacılar sosyal etkileşimin mümkün olduğunca korunması gerektiğini ve çevrimiçi de olsa sürdürülmesi gerektiğini savunuyorlar. Bunun yanında evde spor hafızayı güçlü tutmak konusunda en önemli silahlarımızdan biri. Fiziksel aktivite ve bilişsel işlevler arasında doğrudan bir bağlantı vardır. Düzenli egzersiz yapmak beyne giden kan miktarını artırır, BDNF gibi nörokoruyucu hormonların miktarını yükseltir. Evde kaldığımızda yapılacak en iyi şeylerden biri egzersizdir."} {"url": "https://sinirbilim.org/sosyal-medya-kopya/", "text": "Sosyal Medya Bizi Aptallaştırıyor mu? Dünya'da sosyal medyayı öyle veya böyle bir şekilde kullanmayanımız yoktur sanırım. İnternet'teki sosyal medya platformlarının sayısı parmakla sayılamayacak kadar fazla ve her geçen gün de artıyor. En çok kullandıklarımız arasında Facebook, Twitter, Instagram, SoundCloud ve Tumbler geliyor, bir de benim çok sevdiğim GoodReads var. Bu ortamların neredeyse hepsi özel bir amaç için tasarlanmış. Instagram fotoğraf paylaşımı üzerine yoğunlaşırken GoodReads kitap üzerine odaklanıyor. Peki, bu ortamlar bizi daha mı zeki yapıyor yoksa aptallaştırıyor mu? Birleşik Arap Emirlikleri, İngiltere, Amerika ve Fransa'da ki üniversitelerde çalışan bilim insanlarından oluşan bir ekip sosyal medya ve internetin bizi daha zeki gösterdiğini ancak aptallaştırabileceğini buldu. Sosyal Medya Aşırı Bilgiye Maruz Bırakıyor Evrimsel süreçte insan ırkının uyum sağlamasında rol oynayan faktörlerden birisi de diğer insanları taklit etmesi olmuştur. Bu bize diğer insanların bilgilerini tecrübe ederek öğrenmemizi sağlar. Devasa bir bilgi ağına erişebildiğimiz sosyal medya ve internet dünyasında uzmanlar insanların kararlarında daha bilinçli davranacaklarını söylüyorlar. Diğer taraftan bazı araştırmacılar ise çok miktarda bilginin bizim odaklanma, derin düşünme yeteneklerimizi azaltacağını savunuyor. 4 ülke bilim insanlarından oluşan araştırma ekibinin çalışmasında 100 üniversite öğrencisine beyni zorlayacak bir dizi soru soruldu. Katılımcılar 20 kişilik 5 gruba ayrıldıktan sonra her gruptaki insanlar arasındaki bağlantılar bir bilgisayar aracılığıyla 5 farklı ağ modeline dönüştürüldü. Bu ağlarda insanların birbirlerinden nasıl bir şeyler öğrendiklerini bulmak için katılımcılar bilişsel yansıma testine tabi tutuldu. Bu test katılımcıların yanlış sezgilerinin üstesinden gelmek için analitik düşünmeyi gerektiren bir dizi sorudan oluşuyor. Sosyal Medya İnsanları Birbirlerini Taklit Etmeye Yönlendiriyor Sosyal grupların insanların kendilerini geliştirmesine yardım edip etmediğini görmek için katılımcılara her soru 5 defa soruldu. İlk seferinde katılımcılar soruyu kendi başına yanıtlamak zorundaydı. Sonraki denemelerde ise gruplarındaki diğer kişilerden kopya çekmelerine izin verildi. Araştırmacılar iletişimleri güçlü olan grup üyelerinin daha doğru cevaplar verdiğini buldu. Bu durum öğrencilerin çok sayıda arkadaşıyla bağlantısı olduğunda onların yanlış cevaplarını fark edebildiklerini gösteriyor. Aslında bu sonuç lise ve üniversite hayatında çoğumuzun yaşadığı şeylerin bilimsel açıklaması olarak değerlendirilebilir. Şaşırtıcı kısım burada başlıyor. Araştırmacılar öğrencilerin soruları çözme yeteneklerinde ilerleme olup olmadığını görmek için arka arkaya 3 soruda ne kadar başarılı olduklarını karşılaştırdı. Öğrenciler verdiği doğru cevapların sayısı artıyordu ama problem çözme yeteneklerinde de artış var mıydı? Elde edilen sonuçlar öğrencilerin problem çözme yeteneklerinde hiçbir gelişme olmadığını gösterdi. Bireyler ilk soruda yanlış cevap verip daha derin düşünmesi gerektiğinde bile ikinci soruda yine bir gelişme gösteremediler. Araştırmacılar bu sonucun kendileri için de sürpriz olduğunu ifade ediyorlar çünkü analitik düşünme çok kolayca öğrenilebilecek bir şey. Ekibin ortak düşüncesine göre sosyal ağlar katılımcıların daha iyi cevaplar vermesine yardım ederken, onların mantıklı düşünmesine herhangi bir katkı sağlamadı. Bazı Kişiler İnternetin Bizi Aptallaştırdığını Düşünüyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/sosyal-medya-siteleri/", "text": "Sosyal Medya Siteleri Sizi Kontrol Ediyor Olabilir Hiçbirimiz başkalarının etkisi altında yaşamak istemeyiz. Yüzlerce yıldır insanlar özgürlük için mücadele ettiler. Ancak 21. Yüzyılda irademizi tehlikeye atan, bizi belki en yakınlarımızdan bile daha iyi tanıyan birileri var. Sosyal medya siteleri hakkında konuşuyoruz. Neleri izlediğimizi, beğendiğimizi takip ediyorlar. Neleri beğenmediğimizi, es geçtiğimizi biliyorlar. Youtube zevkinize göre karşınıza videolar çıkarıyor. Facebook'ta gezinirken Google'da yaptığınız aramalara göre reklamlarla karşılaşıyorsunuz. Kendimizi tanıma ve farkındalık konusunda gelişim sağlayamazsak sosyal medya sitelerinin bizi kontrol etmesi hiç de zor değil. Kendimizi Ne Kadar Tanıyoruz? Hepimiz kendimizi çok iyi tanıdığımızı düşünürüz ancak kişinin kendisiyle ilgili düşünceleri çok yanlılık içerir. Örneğin zeka yanlılığı bunlardan bir tanesidir. Psikolojideki zeka yanlılığına göre herkes kendisinin ortalamadan daha zeki olduğunu düşünmeye eğilimlidir. Zeka düzeyimiz, cinsel eğilimimiz gibi konularda bizi belki bizden bile iyi tanıyan birisi var: Facebook! Evet, facebook beğendiğimiz ve baktığımız şeylere bakarak bizimle ilgili çok doğru çıkarımlar yapabiliyor. Makineler, dijital parmak izlerimizi takip edip bizi, ailemiz ve arkadaşlarımızdan bile iyi tanıyabiliyor. Muhtemelen yakın gelecekte çok daha fazla bilgi sahibi olacaklar. Sanal alemde yaptığımız her şey takip ediliyorsa ne kadar özgür olduğumuzu sorgulamanın vakti gelmedi mi? Geçen gün Google yine kendi ürünü gmail üzerinden bana bir mail attı. Bu ay şu güzergahlar üzerinde şu kadar km yürümüşsünüz diyor. İnternet açık olmasa bile kullandığım gsm operatörü üzerinden beni izleyebiliyor. Aynı şekilde yaptığım aramalara göre dikkatimi çekecek reklamlar gösteriyor. Ücretsiz kullandığımız gmail, sosyal medya gibi platformlarda bıraktığımız ayak izleri bazı riskleri de beraberinde getiriyor. ABD başkanı Donald Trump'ın Facebook verileriyle seçmenler üzerinde politika geliştirmesi bunlardan sadece biri. Sosyal Medya Siteleri Kararlarımızı Yönlendirebilir Sosyal medya siteleri beynimizi nasıl kontrol edebilir buna bir bakalım. İnsanlarda karar verme süreçlerinde en etkili moleküllerden biri dopamindir. Dopamin basitçe bizim haz molekülümüzdür. Yemek yediğimizde, cinsel ilişkide, toplum içinde övüldüğümüzde dopamin salgılarız. Bayram ziyaretlerinde birilerinin bizi övmesi çok hoşumuza gider değil mi? Aynı şekilde sosyal mecralarda söylediklerimizin, paylaştıklarımızın beğenilmesi de bizde aynı etkiyi yaratıyor. Ne zaman biri bizi beğense beynimiz dopamin salgılıyor. Eğer bilinçli olmazsak kendimizi sürekli beğeni alacak şekilde programlamaya başlıyoruz. Daha çok beğeni almak için daha çok şey paylaşıyoruz ve bu, bir yerden sonra hayatımıza yön vermeye başlıyor. Maslow'un ihtiyaçlar piramidinde en altta fizyolojik ihtiyaçlar yer alır. İnsanın en temel gereksinimleri yemek yemek, hayatta kalmaktır. İkinci basamakta güvenlik ihtiyacı yer alır. Üçüncü basamakta ise ait olma ve sevgi ihtiyacı vardır. Hepimiz sosyal statü elde etmek veya başka amaçlar için bir yere ait olma, sevilme ihtiyacı hissederiz. Sosyal medya siteleri de içimizdeki sevilme ihtiyacını tatmin ediyor ve toplum içinde yüksek statü sahibi olduğumuza inanmamızı sağlıyor. İnsanın Sosyal Statü İhtiyacı Toplum içindeki sosyal statümüz o kadar önemlidir ki, daha 15 aylıkken ortaya çıkar. Kendimizle ilgili düşüncelerimiz, başkaları tarafından ne kadar önemli olduğumuzu çok önemseriz. Sosyal medya siteleri de işte bizi tam bu noktada yakalar. İnsanın kendisiyle ilgili yaptığı paylaşımlar haz verir çünkü dominant olduğunu hisseder. Sürekli paylaşım yapan insanlar tecrübelerini, hissettiklerini paylaşmayanların bir şey yaşamadıklarını zannedebilirler. Anılarını paylaşma, popüler olma ihtiyacı arttıkça beynin ödül merkezi hep daha fazlasını ister ve davranışları buna göre uyarlar. Sosyal Medya Siteleri Bağımlılık Yapar mı? Son yıllarda kimse telefonunu elinden düşürmüyor hatta ondan ayrılamıyor! O her zaman görünür ve ulaşılabilir olmalı. Facebook'unuzu kontrol ettiğinizde bildirim gelip gelmediğini kontrol edersiniz. İşte bu tam da kumar makinelerinin kolunu çekmeye benzer. Nasıl ki kumar makinelerinde kolu çektiğinizde aynı nesnenin üçlü bir şekilde yan yana gelmesi sizi mutlu edecekse Facebook'ta kendinizle ilgili bildirim almak da mutlu edecek. Bu yüzden milyarlarca insan sosyal medyanın müptelası olmuş durumda."} {"url": "https://sinirbilim.org/sosyal-medyada-depresyon/", "text": "Sosyal Medyada Çok Zaman Harcamak Depresyonu Tetikleyebilir Sosyal medya platformların yaygınlaşması ile beraber insanlar sanal dünyanın tehlikeleri ile yüzleşmeye başladılar. Sosyal medyada çok zaman geçiren gençlerde depresyon belirtileri daha sık görülmeye başlıyor ve 6 ay içinde depresyona yakalanma riski artıyor. Arkansas Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar sosyal medyayı sınırlamada başarısız gençlerin psikolojik buhranlarla karşı karşıya olduğunu gözler önüne seriyor. Dr. Brian Primack'in liderliğinde yürütülen çalışmada katılımcılar iki gruba ayrıldı ve sosyal medya kullanımları belirli bir süre ile kısıtlandı. İlk grup sosyal medyada günde 120 dakikadan fazla zaman geçirmedi. Diğer grup ise günde 300 dakikadan fazla zamanı Facebook, İnstagram gibi platformlarda harcıyordu. İki grup arasında karşılaştırma yapıldığında sosyal medyada daha fazla vakit harcayan kişilerin 6 ay içinde depresyona yakalanma riskleri 2,8 kat daha yüksek çıktı. Sosyal Medya Çok Gelişti Sosyal medya platformları ilk çıktığı zamandan günümüze büyük değişimler geçirdi. Önceleri msn gibi uygulamalarda sadece insanların birbirleriyle sohbet etmesine imkan tanıyan uygulamalar vardı. Ancak bugün İnstagram ve Facebook iletişim, tartışma, sosyalleşme, video izleme, müzik dinleme, hatta alışveriş yapma ve iş kurma gibi çok sayıda işlevi bünyesinde barındırıyor. Hal böyle olunca insanların sosyal medyada geçirdikleri vakit farkında olmadan artabiliyor. Araştırma sosyal medya kullanımı ve depresyon arasındaki bağlantıyı açıklaması açısından çok büyük bir öneme sahip. Çok sayıda kişinin katıldığı çalışma aşırı sosyal medya kullanımının psikolojimiz üzerindeki etkisini gösteriyor. Dr. Primack elde ettikleri bu sonucun aslında bir yumurta tavuk paradoksuna benzediğini belirtiyor. Depresyon ve sosyal medya kullanımı arasında bir bağlantı var ama ilk önce hangisi ortaya çıkıyor? İnsanlar depresif belirtilere sahip olduğu için mi sosyal medyaya yöneliyor, yoksa sosyal medya kullanımı mı depresif belirtileri doğuruyor? Hangisinin önce meydana geldiğini kestirmek çok zor. Belki bu ikili birbiri içine geçmiş bir şekilde ilerliyor ve birbirini besliyor. Araştırmacılar başlangıçta fazla sosyal medya kullanımının depresyon riskini artırdığını buldular. Ancak depresyon teşhisi koyulan kişilerin sosyal medyada geçirdikleri zamanda herhangi bir değişim gözlenmedi. Sosyal Medyada Geçirilen Zaman Beyni Nasıl Etkiliyor? 2018 yılında Dr. Primack ve arkadaşları yaşları 18 ila 30 arasında değişen 1000'den fazla kişiyi incelediler. Bu kişilerin depresyon belirtilerini ölçmek için hasta sağlık anketi uygulandı ve sosyal medya platformlarında geçirdikleri zamanlar kaydedildi. Katılımcılar Facebook, Reddit, Instagram ve SnapChat gibi çok sayıda farklı sosyal medya platformunu kullanıyordu. Katılımcı popülasyonunda çok sayıda farklı ırk, cinsiyet, eğitim ve gelir düzeyinden insan yer alıyordu. Yapılan incelemelerde yine sosyal medyada çok fazla zaman geçirmenin insanları zihinsel olarak kötü etkilediğini ve hasta sağlık anketinde sonuçları kötüye götürdüğünü göstermişti. Pittsburgh Üniversitesi'nde çalışan Dr. Cesar Escobar-Viera sosyal medyanın çok fazla zaman aldığını belirtiyor. İçeri giriyoruz ve kayboluyoruz. Sosyal medyada zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Belki de bu şekilde olması için tasarlandılar. Sosyal medya platformlarında geçirilen zaman kontrol altına alınamazsa kişisel ilişkilere zarar verebiliyor. Bireyin gerçek hayattaki amaçlarını ve hedeflerini zedeleyebiliyor. Telefon ve bilgisayarın dışında yaşadığımız hayatın gerçekliği sosyal medya potasında eridiğinde gerçeklik algımız da değişebilir. Bunun çok sayıda örneğini gördük. Youtuber'lar, Instagram fenomenleri daha fazla takipçi toplamak için her gün farklı bir arayış peşindeler. Bu uğurda tutuklananlar bile oldu."} {"url": "https://sinirbilim.org/soya-yagi-genetik-degisiklikler/", "text": "Soya Yağı Hücrelerde Genetik Değişikliklere Neden Oluyor Mutfaklarda değişik türde yağ kullanıyoruz ama bunların vücudumuza olan etkisini bilmiyoruz. Türkiye'de 1950'lere kadar ağırlıklı olarak zeytinyağı kullanılıyordu. Marshall yardımları sonrasında ülkemize Amerika'dan farklı yağlar da getirildi ve mutfaklarımıza yeni bir yağ girdi: Soya yağı! Amerika'da yapılan araştırmalara göre soya yağı hem diyabet ve obezitenin önünü açıyor hem de Alzheimer hastalığı, anksiyete ve depresyon gibi nörolojik hastalıklara neden olabiliyor. Dahası bu yağ hücre genetiğini bile etkiliyor. Bir pazar sabahı kahvaltı için patates kızartacaksınız. Hangi yağı kullanırsınız? Çoğumuz kızartmalar için ayçiçek veya soya yağını kullanır. Hem ucuz hem de uzun ömürlü olan bu yağlar yemeklere sıkça katılır. Amerika'da en çok üretilen ve tüketilen yağların başında da soya yağı geliyor. Ancak tüketim hacminin çok fazla olması yağı sağlıklı yapmıyor. Bu yağ hem hayvanlar hem de insanlar için zararlı olabilir. En Çok Hipotalamusu Etkiliyor Endocrinology dergisinde yayınlanan bir araştırmada soya yağı ağırlıklı diyetlerle beslenen farelerde ciddi sağlık sorunları oluştuğu gösteriliyor. California Üniversitesi'ndeki bilim insanları 2015 yılında da soya yağının insülin direncini, karaciğer yağlanmasını ve obezite riskini artırdığını bulmuştu. Bundan iki yıl sonra yapılan bir çalışmada soya yağının linoleik asit oranının azaltılmasının sağlığa olan zararını azaltmadığı keşfedildi. Ne kadar değiştirilse de hala obezite ve insülin direncini artırıyordu. 2020 Şubat ayında yayınlanan makaleye göre soya yağının değişime uğraması bir şey fark etmiyor. Soya yağı her haliyle beyni, özellikle hipotalamusu ciddi şekilde etkiliyor. Hipotalamus beyinde hayati olayların yönetildiği çok kritik bir bölgedir. Vücut ağırlığı, vücut ısısı, fiziksel gelişim, büyüme ve üreme gibi en önemli fonksiyonlar buradan yürütülür. Bunun yanında stres yönetimi, savaş ya da kaç davranışının operasyonel merkezi de hipotalamus nöronlarıdır. Soya Yağı Genlerin İşleyişini Değiştiriyor Araştırmacılar soya yağı ile beslenen farelerin genlerinde bazı değişimler olduğunu tespit etti. Çok sayıda olması gerektiği gibi çalışmıyordu. Bunlardan biri hepimizin bildiği aşk hormonu oksitosindir. Soya yağı ağırlıklı beslenen farelerin hipotalamuslarında oksitosin seviyeleri dibe vurdu. Sadece oksitosin de değil, yaklaşık 100 gen bu diyetten olumsuz etkilendi. Enerji metabolizmasında görev alan çok sayıda gen soya yağının verdiği hasardan kaçamıyor ve olumsuz etkileniyor. Bu durum da obezite, insülin direnci, daha uzun vadede otizm ve Parkinson hastalıklarına bile neden olabilir. Henüz bu yağ türü ile nörolojik beyin hastalıkları arasında doğrudan bir kanıt bulunamasa da uzun vadede böyle bir sonuç çıkabilir. Soya yağının beyne ve genoma olan etkisi sadece soya yağı ile sınırlandırılmamalı. Diğer soya ürünleri de benzer etkiler yaratabilir. Ancak henüz elimizde bir kanıt olmadığı için kesin bir şey söyleyemeyiz. O yüzden evinizdeki soya sosu ve diğer bitkisel ürünleri hemen çöpe atmayın. Soya yağının genler üstünde değişiklik yapması ve onlara zarar vermesi gerçekten önemli bir bulgu ama çalışmanın fareler üstünde yapıldığını bir kez daha hatırlatalım. Sonuçlar soya yağının insan sağlığı üzerindeki etkisi ile ilgili soru işaretleri yaratıyor ama doğrudan insanlara da zarar verir diyemeyiz. En azından şu aşamada değil."} {"url": "https://sinirbilim.org/sporcu-beslenmesi-nasil-olmali/", "text": "Sporcu Beslenmesi Nasıl Olmalı? Şimdi spor zamanı! Günde 5 kilometre koşmak, kaslarımızı çalıştırmak ve zinde olmak harika hissettirir. Ancak doğru beslenmezsek spor bize yarardan çok zarar verebilir. Kas yapacağız derken var olan kaslarımızı kaybetmeyelim. Günümüzde daha kaliteli bir yaşam sürmek, fiziksel olarak iyi görünmek, psikolojik ve fizyolojik olarak iyi hissetmek için beslenmenin önemi artmıştır. Toplumumuzda spor yapan birey sayısı artıyor dolayısıyla sporcu beslenmesi de daha çok önem kazanıyor. Hayatın tüm alanlarında önemi gerçekten azımsanmayacak kadar büyük olan beslenmenin daha özen gösterilmesi gereken durumları vardır. Bunlardan biri de sporcu beslenmesi. Vücut ihtiyaçlarının arttığı sporcularda en önemli olay makro ve mikro besin ögelerinin sağlıklı bir şekilde vücuda alınması ve kullanılması, akabinde performansın arttırılmasıdır. Günümüzde maalesef yapılan yanlışlar ile performans konusunda düşüklükler yaşanmakta ve halen bu yanlışların doğru olduğu düşünülerek devam edilmektedir. Yapılan bu yanlışlar sanılanın aksine genç veya ünlü olmak için takviye besin/besin ögesi aldığı düşünülen sporcular tarafından değil referans gösterilebilecek sporcular tarafından yapılmakta. Ortaya çıkan sonuçlar sporcu olmayanların %50'si, genç sporcuların %75'i ve seçkin sporcuların hepsinin korkutucu şekilde çeşitli besin/besin ögesi takviyelerini kullandığını gösteriyor. Bu destek ürünlerini de iyileşme yolu, sağlık ve rahatlık kaynağı olarak kullanmaktalar. Destek Ürünleri Gerçekten Gerekli mi? Sporcuların ilk hedefi spor sonrası yorgunluğun en az ve performansın en üst seviyede olmasıdır. Günümüzde aktif olarak spor yapmayanlar destek ürünlerini bilinçsizce kullanıyor. Sporcular kilo vermek/almak, vücut geliştirmek ve kas kütlelerini arttırmak, iyi bir performansa sahip olmak için hemen takviye besinlere koşuyor. Aynı şekilde aktif spor yapanlar da bu amaçlar doğrultusunda takviye ürünlerini kullanıyor. Kullanılan destek ürünlerine biraz bakacak olursak ilk göze çarpanlar L-Karnitin, kafein, koenzim Q10, kreatin, protein barlar, bcaa vb. gibi ürünlerdir. Bu destek ürünlerinin işlevlerine ve ne olduklarına biraz göz atalım. Kreatin Vücudumuzun temel enerji kaynağı ATP'dir. Başlıca üretim yeri hücrelerimizin içindeki mitokondridir. ATP'ler sürekli üretilir ve kullanılırlar. Bazen aşırı enerji ihtiyacımız olduğu durumlarda kullanmak üzere bir kısmı depolanır. Ancak depolanan ATP de yetmeyebilir. Örneğin evinize giren hırsızın arkasından koşuyorsunuz. Böyle durumlarda ATP'nin yanında kreatin de kullanmanız gerekir. Birey, kreatin kullanmayı düşünüyorsa ilk önce kendine şu soruyu sormalıdır: Ben ne için kreatin kullanmayı istiyorum? Kreatin kullanımı genelde vücut geliştirmek, kas kütlesini arttırmak, kısa sürede iyileşmeyi sağlamak, dayanıklılığı arttırmak, patlayıcı güç gerektiren durumlar için kullanılır. Kişi ne istediğini bilirse daha sağlıklı yol alır. Araştırmalar kreatin kullanımı ile ilgili çelişkiler gösteriyor. Bazı araştırmalar gerektiği üzerinde duruyor. Bazı araştırmalar da gereksiz gözüyle bakıyor. Burada önemli olan asıl nokta ne kadar, ne zaman ve nasıl kullanılacağı veya kullanılmayacağıdır. Gerektiğinde kullanılırsa vücut geliştirmek isteyenlerde yapım durumunu destekler. Zararlı olduğundan şüphelenilen yan etkileri de şu şekildedir: Kilo alımı Kreatin kullanımından sonra kilo artışı olabilir çünkü kas içine sıvı alımı olur ve yapım durumunu desteklediği için de kilo alımı normaldir. Sık ve şiddetli kramplar Kullanımdan dolayı hücre içine sıvı alımı olacağı ve bunun sonucunda sıvı ve elektrolit dengesizliği gözleneceği için kramplar oluşabilir. Gerekli sıvı takviyeleri ile bu durumun üstesinden gelinebilir. Mide ve bağırsak problemleri Gereğinden fazla kullanım olursa bu tip sıkıntılar ortaya çıkabilir. Kullanım öncesinde hekiminize başvurmanız gerekir. Böbrek hasarı Vücutta her fazlalığın atığının böbrekten geçtiğini biliyoruz. Fazla ve gerekmediği sürece bilinçsiz kullanımı ayrıca böbrek rahatsızlığınız olduğu sürece kullanılması böbreklere zarar verir. Unutmayın, her şeyin fazlası böbrekten dışarı atılır. Uzun dönemde fazla miktarlarda kullanım böbreği yorar ve böbreği iflasa kadar sürükleyebilir. L-Karnitin Karaciğer ve böbreklerde sentezlenen bu bileşik lizin ve methionin amino asitlerinden meydana gelir. Uzun zincirli yağ asitlerinin yıkımlarını harekete geçirmesi ve lipid profili üzerinde yararlı etkileri vardır. Bu etkiyi mitokondriden geçen yağ asitlerinin yakımını hızlandırarak yapar. Bu nedenle yağların enerjiye dönüşümünü hızlandırır. Glikojen depolarının korunmasını sağlar. Kas yorgunluğu geliştirme süresini artırır. Kilo kaybına yol açabilir ama yapılan çalışmalar bu konuda çelişki göstermekle birlikte bu konuda fazla çalışma yapılmış değil. Sporcular ve normal bireyler tarafından tercih edilmesinin nedenleri de bunlardır. Bilinçsiz kullanımı kesinlikle önerilmiyor ama spor dallarında belirli kategorilerde rekabet etmek için uzman gözetiminde kullanılabilir. Günlük dozu 2-6 gr arasında olmalıdır. Fazlası bulantı, kusma, ishal, kramp seyirli olabilir. Kafein Kafein, kahve, çay ve çikolatanın içinde bulunan purin grubundan elde edilen bir alkaloiddir. Merkezi sinir sistemini uyarır ve iskelet kaslarını rahatlatır. Kafein alımı, lipid katabolizmasını uyaran ve glikojen depolarını koruyan serbest yağ asitlerinin plazma miktarlarını önemli ölçüde artırır. Deneysel olarak 3-9 mg/kg alımının, dayanıklılık atletlerinin oksijenli solunum kapasitesini %7 ve %35'e kadar arttırdığı görülmüştür. Bu sonuç da performans artış oranının, uygulanan dozlarla doğrudan orantılı olduğunu göstermektedir. Buna ek olarak kafein tüketimi, egzersiz sonrası kas ağrısını acemi atletlerde %50 oranında azalttığı görülmüş. Yeterli ve dozunda kullanılmalıdır. Bilinçsiz kullanımı bağımlılık oluşturabilir. Bununla birlikte kafein fazlalığı, daha sık idrar çıkışını uyarabilir. Fazla miktarda kullanıldığında ise sürekli olarak sinirlilik, baş ağrısı, kaygıya neden olabilir. Ergonomik özelliklerine rağmen sporcuların kafein alımı konusunda temkinli davranmaları gerekir. Vücudun sağlığındaki kafein miktarının etkileri konusunda uzmanlara danışmaları tavsiye edilir. Sporcu Beslenmesi Çok Dikkat Gerektirir Sporcularda kas kütlesinin artışı ve toksik maddelerin birikmesi nedeniyle bağışıklık düzeyi düşer. Metabolit asitler ve serbest radikal oluşumu artar. Artan serbest radikallerin zararlı etkilerinden korunmak için vücut antioksidanlara ihtiyaç duyar. Antioksidanlara giriş yapmadan önce karaciğer tarafından sentezlenen glutatyon iyonuna bakmak gerekir. Glutatyon, vücüdun zararlı etkisi bulunan maddelerden arınmasını sağlar. Serbest radikallerin zararlı etkilerini nötralize eder ve antioksidanların etkilerini arttırır. Yoğun antrenman dönemlerinde vücut dengeli beslenme ile antioksidan ihtiyacını karşılayamayabilir. Bu durumda antioksidanların ek olarak alınması gerekebilir. Durum ek olarak alınmasını gerektirirse toksik etkilere karşı C ve E vitamini ve selenyum minerali takviye edilmelidir. Sporcu beslenmesi vücudun tüm ihtiyaçlarını göz önüne alır ve sağlığı korumak için diyetisyen tarafından dikkatlice hazırlanır. Ginseng, 1700 yıldan uzun süredir geleneksel tıbbın bir parçası olmuştur. Yorgunluğu tedavi etmek ve beden aktivitesini arttırmak için kullanılmıştır. Uyarıcı etkisi olduğu için sporcularda değerli bir iyileştirme ekidir. Yorgunluk, halsizlik, bitkinlik gibi durumlarda ginseng kullanımı vücut direncini artırmaya yardımcı olur. Uzun süreli ginseng kullanımının bağışıklık sistemini düzenlediği ve güçlendirdiği çalışmalar da gösterildi. Dikkat edilmesi gereken nokta, kan sulandırıcı etkisinin olmasıdır. Karbonhidratın Proteinler ile İlişkisi Sporcularda asıl amaç egzersiz sırasında glikojen depolarını en iyi şekilde korumak ve egzersiz sonrası glikojeni yerine en iyi şekilde koymaktır. Bu şekilde en iyi performans ve en düşük yorgunluk, en çabuk toparlanma gözlenir. Glikojen depoları çok çabuk boşalır veya harcanır ise laktik asit salınımı artar ve yorgunluk hissiyle performans düşüklüğü gözlenir. Sporcu beslenmesi konusunda en dikkat edilecek noktalardan biri vücuttaki glikoz/glikojen dengesidir. Egzersiz sonrası insülinin fazla salgılanması hücre içine daha hızlı glikoz girişini sağlar. Glikojen oluşumu ile anabolik reaksiyonları yani yapımı uyarır. Sporcu beslenmesi ağır egzersiz yapan kişilerde kas kaybını önlemek için uygulanır. Sporcularda ağır kas kayıplarını yerine koymak için tüketilen protein, insülin tepkisini iki katına çıkarır. Glikojen sentezini %30 oranında arttırır. Bunun için en iyi karbonhidrat/protein oranı 4/1'dir. Proteinler ayrıca mide boşalmasını yavaşlatan kolesistokinin hormonunu uyarır. Fazla protein alımında yavaşlayan mide boşalması ile sıvı ve elektrolit alımı azalır ve dengesizlik oluşur. Mide tahliyesinin de en düzenli biçimde devam etmesi için yukarıda da söylediğimiz gibi karbonhidrat/protein oranı 4/1 olmalıdır. Ayrıca glikoz ile ilişkilendirilen arginin amino asidi de glikojen onarımını %35 oranında arttırır. Olması gereken durumlara göz attık. Peki sporcular karbonhidrat, protein, vitamin ve mineralleri ne kadar düzenli alıyorlar? Bununla ilgili Litvanya'da 146 atlette yapılan bir araştırmaya göz atalım. Oksijenli Solunum ve Performans Dayanıklılık sporcuları günlük yoğun ve uzun ömürlü, zorlayıcı fiziksel yüklerin üstesinden gelmek için oksijenli solunum kapasitelerini artırırlar. Fiziksel performans, oksijenli solunum kapasitesi ve antrenman sırasında sporcuların maruz kaldıkları yorgunluk, kısmen vücutta biriken hücre içi karbonhidrat rezervlerine ve fiziksel yükler sırasında hücre dışı karbonhidrat mevcudiyetine bağlıdır. Bu nedenle her gün 2 3 saatlik yoğun fiziksel egzersiz yapıldığında sporcular önerilen miktarda karbonhidrat almalıdır. Bu oran kg başına 7 12 gramdır. Gerekli olan protein miktarı da 1,2 1,6 gramdır. Sporcu beslenmesi ciddi bir iştir ve hesaplanan oranların dışına mümkün olduğunca çıkılmamalıdır. Yapılan bu araştırma ise bize 14-18 yaş arası genç sporcular haricinde diğer sporcularda alınan protein ve yağ oranının yüksek, karbonhidrat ve vitamin, mineral oranının düşük olduğunu gösteriyor. Sadece Litvanya sporcularına bakarak genel bir yargıya ulaşamayız tabii ki. Araştırma Litvanya sporcularının aldığı karbonhidrat oranını diğer ülkeler ile de karşılaştırmış. Sonucunda Litvanyalı sporcuların ortalama almış olduğu 5,6 gram karbonhidrat diğer ülkelerin sporcularına göre yüksek bulunmuş. Bu değer alınması gerekenden daha düşük bir miktar ve diğer ülkelerin sporcularının aldığı miktar 5,6 gramlık değerden daha da düşük. Dinlenmek Vücudun Toparlanması için Gereklidir Yetersiz miktarda karbonhidrat diyetle sürekli olarak alındığında uzun fiziksel yüklere adaptasyon yavaşlayabilir ve bağışıklık sistemi zayıflayabilir. Egzersiz seansları arasında tam olarak yenilenmeyen kas glikojen depoları, fiziksel egzersiz sırasında merkezi sinir sisteminde daha fazla çaba gerektirir ve aşırı risk faktörüdür. Buna ek olarak sporcular günde 3-4 saatten daha uzun süren yüksek yoğunluklu işlerde eğitilir. Yüksek yoğunluklu iş yükleri ve uzun süreli fiziksel egzersiz sırasında kas enerjisinin ana kaynağı kaslardaki glikojen rezervleridir. Yetersiz karbonhidrat tüketimi, hızlı bir duygu değişimine yol açabilir. Bu nedenle egzersiz sırasında yorgunluk ve daha kötü aerobik performans sergilenebilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/sporda-hile/", "text": "Sporda Hile Yapmanın Yeni Yolu: Genleri Değiştirmek Pazar sabahı Sinirbilim okuyucularına güzel bir yazı yazmak için bilgisayarımın başına geçtim ve son zamanlarda yayınlanan yazılara bir baktım. Bilim camiası son hız yeni şeyler keşfetmeye devam ediyor ve sağlığımız için çabalıyor ama birileri de bunu kötüye kullanma peşinde. CRISPR teknolojisini belki duymuşsunuzdur. Hücrenin içindeki DNA'yı değiştirmeyi hedefliyor ve hayvan denemeleri başladı bile. Biz genler değiştirilerek hastalıklar önlenebilecek/tedavi edilebilecek diye sevinirken birileri sporda hile yapmak için genetiği kullanmayı düşünebilir. Turnuvalarda dopinglerin sıkça tespit edilmesiyle yeni bir arayış başlayabilir. İleri Okuma: CRISPR hastalığı ile ilk defa bir kan hastalığı tedavi edildi Lance Armstrong dünyanın en prestijli bisiklet turnuvası olan Tour De France'ı tam 7 defa kazandı! Bisikletçiler için efsane bir isimdi. Ancak yetkililer yıllar sonra Armstrong'un yasaklı performans geliştirici ilaçlar aldığını açıkladı ve ödüller geri alındı. Dünyanın en iyi bisikletçilerinden biri olarak gösterilen kişi başarısını dopinge borçluydu. Bu ilaçları tespit edebiliyoruz, peki tespit edemeyeceğimiz bir şey çıkarsa? Sporda Hile Şekil Değiştiriyor Vücudunuza aldığınız yiyecek ve içecekler sindirilip hücrelerde işlendikten sonra yan ürünler çıkarırlar. Uzmanlar sporcuların doping kullanıp kullanmadığını bu şekilde tespit ediyorlar. Bilim insanları gen dopingi adı verilen yöntemde genetiği değiştirerek sporcuların iz bırakmadan hile yapabileceklerini söylüyor. Dışarıdan bir ilaç almak yerine sporcular genlerinde oynamalar yaparak rakiplerinin önüne geçebilirler. Yiyeceklerin genlerinde oynamalar yaparak GDO üretebiliyoruz. Aynı şeyi gelecekte kendi vücutlarımızda da yapabiliriz. Günümüzde çok etkili bir şekilde yapılamıyor olsa da yakın gelecekte insan DNA'sını çok hızlı bir şekilde değiştirmek mümkün olacaktır. İleri Okuma: Gen Terapisi Nasıl Çalışır? 10 kilometrelik bir koşu maratonuna çıkacak olsanız hangi genlerinizi değiştirirdiniz? Ben eritroprotein veya hemoglobin kodlayan genlerimi 2-3 katına çıkarmak isterdim. Eritroprotein, dokulara oksijen taşınmasına yardım eden bir proteindir. Hemoglobin de oksijen taşımada en önemli görevlerden birine sahip moleküldür. Eritroprotein ve hemoglobinin yüksek miktarlarda üretilmesi atletlere büyük avantaj sağlayabilir. Kimse de hiçbir şeyden şüphelenmez. Oksijen Taşıyan Moleküllerimizi Artırsak Ne Olur? Yüksek miktarlarda hemoglobin ve eritroprotein kanda şüphe uyandırmıyorsa koşudan önce kana enjekte edelim diyebilirsiniz. Bu tam olarak doping oluyor. Dışarıdan kana verilen eritroproteinleri tespit etmek çok basit. Bu yüzden sporcular doping testlerinden kaçmak istiyor. Ancak vücudun kendi ürettiği fazla eritroproteini tespit etmek hiç kolay değil. Çok gelişmiş analizlerle mümkün ama kolay değil. Bu tür genetik hilelere karşı önlem almak için Dünya Anti-Doping Ajansı tüm olimpiyat sporcularının genetik kodunu tam olarak istiyor. Ancak bu da sporcuların kişisel alanlarına girmek oluyor ve işler daha da karışıyor. Şimdilik sürecin nasıl ilerleyeceğini ve gen dopingini genetik kodu bilmeden nasıl önleyeceğimizi kimse bilmiyor. Ayrıca sporcuların doğuştan genetik modifikasyonla doğmadığını nereden bilebiliriz? Gen dopingi çok sağlıklı bir yöntem değil aslında. Bu konuda yetkililerin sporcuları etik konularda ve genetik düzenlemenin taşıdığı sağlık riskleri konusunda bilgilendirmesi, eğitmesi gerekiyor. Gerçi performans geliştirici ilaçlar da sağlıklı değil ama çok fazla kullanılıyor. İnsanlar birbirlerinin önüne geçmek için akıl almaz yöntemler kullanıyorlar. Muhtemelen gelecekte de durum farklı olmayacak. Homo Sapiens'in Üstünlük Arayışı"} {"url": "https://sinirbilim.org/sporun-mutluluk-ve-ozguven/", "text": "Sporun Mutluluk Ve Özgüvenle İlişkisi Mutluluk Nedir? Mutluluk geçmişten günümüze sürekli tartışılan, insanların her zaman kavramsallaştırmaya ve anlamlandırmaya çalıştığı bu yüzden de farklı farklı tanımlamalara sahip bir kavramdır. Bütün bu farklı tanımlama ve sınıflamaların asıl sebebi aslında mutluluk kavramının net ve kesin bir kalıba sığmamasından kaynaklanmaktadır. Çünkü her bir bireyin mutluluğuna etki eden çeşitli faktörler bulunmaktadır. Örneğin; kimi insan arkadaşları ile vakit geçirdiğinde kimisi ise kendi başına daha mutludur, kimisi spor yaparken kimisi ise yeni yerler keşfederken mutludur. Bu çerçevede bakıldığında Tarhan, bireylerin mutlu olmaları için dünyayı değiştirmek yerine kendilerine odaklanıp kendilerini değiştirmelerinin yeterli olacağını düşünmekte, dolayısıyla mutluluğun her bir bireyin kendi yaşamına ait olduğunu söylemektedir (Tarhan, 2005 akt; Söyler, Gacar ve Altungül, 2022) Özgüven Nedir? Özgüven kişinin hayat içerisinde kendisine karşı olumlu duygular beslemesine ve böylelikle yaşam üzerindeki doyum oranını artırmasına yardımcı olan benlik kavramıdır. (Terlemez, 2019) Özgüven düşük veya yüksek olmasına etki eden en önemli faktör bireyin kendisidir. Yani birey kendisini nasıl görüyorsa özgüveni de bununla paralel bir ilişkiye sahiptir. Özgüvenin seviyesi belirlenirken kriter olarak bireyin olmak istediği kişi çok önemlidir. Eğer bireyin olmak istediği birey ile şu anda olduğu kişi arasında olumsuz düzeyde bir ilişki varsa özgüven düşük, olumlu düzeyde bir ilişki varsa özgüveni yüksektir. Özgüven ve Spor İlişkisi Çevremize baktığımızda mutsuz hisseden, aşk hayatında hayal kırıklıkları ile karşılaşan ve özgüveni düşük bireylerin çeşitli spor dallarına yöneldiğini görmekteyiz. Hatta bu spor dallarından en öne çıkanı erkekler için body buildingdir. Genellikle erkeklerin yaşadıkları travmatik bir olaydan sonra gitmiş oldukları fitness salonları gün geçtikçe artmaktadır. Bu duruma sebep olan etmenler hem psikolojik hem de fizyolojiktir. Psikolojik kısmı aslında evrimsel olmakla birlikte erkeklerin daha kaba, kaslı göründükleri zaman kendilerini daha iyi ve güzel hissetmelerine sebep olmaktadır ki buna etki eden en önemli faktörlerden birisi kadınların erkeklerde aradıkları güzel bir vücut yapısına sahip olmak özellikten kaynaklanmaktadır. Fizyolojik kısmı ise bireylere mutluluk veren serotonin ve dopamin hormonlarıdır. Sporun bireylere verdiği mutluluk ve özgüvenle ilgili yapılmış bazı çalışmalar aşağıda verilmiştir: - Kanada'da ortaokul öğrencilerinin fiziksel olarak daha aktif olan kız ve erkek çocukların özgüvenlerinin yapmayanlara oranla daha yüksek olduğu bulunmuştur. - İsviçre'de bir çalışma Spor kulüplerine rol alan ergenlerin, sosyal olarak daha iyi uyum sağlamak, daha az endişeli hissetmek ve genel olarak yaşamlarından daha memnun olmak dahil, refah seviyelerinin yüksek olduğunu tespit ettiler. (Bailey R, 2014 akt; Terlemez, 2019). Spor ve Mutluluk İlişkisi Spor yapmak bireyleri neden mutlu eder? Sorusunun birçok cevabı bulunmaktadır. Bunlardan akla ilk geleni hormon seviyelerindeki değişikliktir. Bu hormonlardan en önemli iki tanesi serotonin ve dopamindir. Bu hormonların eksik veya fazla olması bizlerin mutluluk ve özgüven düzeylerini etkilemekte ve bizleri bazı arayışlar içerisine sokmaktadır. Dopamin Ve Serotonin Kavramları Dopaminin, hareket ve davranışların kontrol edilmesinden uyku ve ruh halinin düzenlenmesine kadar etki ettiği birçok alan bulunmaktadır. Dopamin eksikliğinde bireylerin ruh hallerinde dalgalanmalar, keyifsizlik, umutsuzluk gibi olumsuz sonuçlar doğurabilecek durumlar ortaya çıkmaktadır (Ermiş, 2017 akt; Terlemez, 2019). Serotonin beyinde bulunan farklı bölgelerin birbiri ile bağlantı kurmasında çok önemli bir madde olmakla birlikte bu hormondaki değişiklikler saldırganlığa, depresyona ve anksiyeteye yol açabilmektedirler. Uzun süreli yapılan kardiyo egzersizleri ile serotonin üretilir ki bu depresyon halini ortadan kaldırmakla birlikte size özgüven verir. Dopamin ise ruh halinizi geliştirerek beyinde zevk veren duyguların oluşmasına sebep olur (Terlemez, 2019). David J. Linden'e göre, Ph.D., Psikoloji Bugün adlı bir makalede, hayvan testlerinin sonuçları dopamin salınımını artırdığını göstermektedir. Aynı zamanda Nöropsikofarmakolojide yayınlanan bir çalışmada fiziksel aktivitenin beyin serotoninin artırdığı mekanizmalar olduğu ortaya konuldu; bununla birlikte, aerobik egzersizin artan beyin serotonin düzeyleriyle ruh halini iyileştirdiği görülmüştür. (Mcnary T, ty akt; Terlemez, 2019)"} {"url": "https://sinirbilim.org/stendhal-sendromu/", "text": "Stendhal Sendromu Stendhal sendromu veya Floransa sendromu kişilerin sanat eserleri karşısında kalp atışında hızlanma, sersemlik, bayılma, algı bozuklukları ve halusinasyonlar gibi belirtiler geliştirdiği psikosomatik bir hastalıktır. Kişi sanat eserlerinin bolluğu veya ihtişamı karşısında kendinden geçer. 19.yüzyıldan itibaren özellikle Floransa sanatı karşısında başı dönen ve bayılan insanlar kayıt edilmiş olmasına rağmen, Stendhal sendromu ancak 1979'da Santa Maria Nuova hastanesinde çalışan bir İtalyan psikiyatrist Graziella Magherini'nin Floransa'da bu sendromu yaşayan ve acil tedavi edilen 106 ziyaretçiyi gözlemlemesi ve tasvir etmesinden sonra isimlendirilmiştir. Birçok Kişi Stendhal Sendromu Yaşamıştır"} {"url": "https://sinirbilim.org/stratejik-dusunme/", "text": "Stratejik Düşünme Zihinsel Kapasiteyi Artırıyor Çoğu kişi satranç oynamayı bilir. Satranç dünyanın en eski zeka oyunlarından biridir. Piyonlar ve diğer taşların ayrı bir becerileri ve amaçları vardır. Oyunun temel amacı çeşitli yollardan şahı mat etmektir. Satrançta en önemli konulardan biri doğru strateji kurmaktır. Bu tür stratejik düşünme tabanlı beyin egzersizleri bilişsel performansı artırıyor ve gerçek hayatta da yarar sağlıyor. Satranç ve zeka arasındaki ilişki için bu makalemizi okuyabilirsiniz: https://sinirbilim.org/satranc-zeka-arasindaki-iliski/ Amerika'da Teksas Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar stratejiye dayalı beyin antrenmanlarının gençlerden yaşlı insanlara kadar herkese faydalı olduğunu ve Alzheimer hastalığı riskini de azalttığını gösteriyor. Düşünme Egzersizleri ve Stratejik Düşünme Araştırma ekibinin başındaki isim olan Dr. Sandra Bond Chapman'a göre beyinlerimiz ilham almak üzere şekillendi. Beyin egzersizlerinin çeşitli bilişsel işlevleri geliştirdiği haberi ilk defa duyduğumuz bir şey değil. Peki bu çalışmayı farklı kılan nedir? Geleneksel çalışmalar şu programı uygula hafızan gelişsin, şunu dene tepki verme hızın artsın şeklinde bir prosedür izler. Chapman'ın ekibi ise çok boyutlu düşünme becerisinin gelişmesinin bilgiyi birleştirme, istenmeyen bilgileri silme ve zararlı alışkanlıklardan kurtulma üzerindeki etkisini inceledi. Tepki verme hızımız ve hafıza becerimiz kadar önemli olan bir olgu da bilgiyi işleme ve filtreleme becerimizdir. Ekibin çalışmasında katılımcılar 45 ile 60 dakika arasında değişen 8-12 oturum antrenman yaptılar. Antrenmanlarda üç kognitif işleve odaklandılar: Stratejik düşünme, dikkat, bütünleşik akıl yürütme ve yenilik. İlgili bilgiyi alakasız bilgiden ayırmak beynimizin her gün yaptığı çok temel bir şeydir. Ekip de katılımcılardan bunu yapmalarını istedi. Araştırmanın ileri aşamalarında her bir katılımcıdan öğrendikleri şeylerle ilgili ayrıntılı değerlendirme ve yorum yapmaları istendi. Antrenmanlar esnasında bir bilgi öğrendiklerinde bunu hayatlarının birçok alanına uygulamaları ve bu konu üzerine konuşabilmeleri isteniyor. Bu sefer satranç yerine monopoly oyunundan örnek verelim. Monopoly oyununda kazanmak için belirli bir strateji kurar ve anlaşmalar yaparsınız. Kurduğunuz bu stratejiyi hayatınıza da uygulamanız istenirse beyninizi biraz zorlamanız ve konu ile ilgili etraflıca düşünmeniz gerekir. Antrenmanlar Akıl Yürütme ve Çıkarım Yapma Becerisini Geliştiriyor Chapman katılımcıların beyin antrenmanları sayesinde yaratıcılıkta, akıl yürütme ve çıkarım yapmada gelişme kaydettiklerini belirtiyor. Ayrıca bu kazanımlar sadece antrenman dahilindeki alanlarda değil daha birçok alanda oldu. Örneğin genel kültür hafızası, planlama ve problem çözme becerileri katılımcıların kendilerini geliştirdiği başka alanlardan bazılarıydı. Halbuki katılımcılar bu alanları hedefleyen herhangi bir beyin egzersizi yapmamışlardı ama tabi tutuldukları eğitim programı bu alanlarda da onları geliştirmişti. Bu çalışmanın en önemli tarafı aslında ekibin uyguladığı beyin egzersizlerinin bilişsel performansı artırması değildi. Bu tipte zaten çokça araştırma var ama bu çalışmada ekip bilgi işleme süreçlerine odaklandı. Hafıza antrenmaları ile akıl yürütme antrenmanları karşılaştırıldığında hafıza çalışmaları beynin yeni bilgiyi ne ölçüde aldığına bakarken, akıl yürütme çalışmaları bilginin ne derece işlendiğini ve bu bilgi işleme sürecinin beyin performansını nasıl etkilediğine odaklanıyor. Beyin Uyarımı Teknikleri de İşe Yarayabilir Matrix veya Lucy başta olmak üzere pek çok bilim kurgu filminde zihinsel kapasitenin genişletilmesi işlenir. Bu artık bilim kurgu değil. Gerek tDCS gibi elektrofizyolojik tekniklerle gerekse özel hazırlanmış beyin antrenmanlarıyla zihinsel kapasitemizi geliştirebiliriz. Hiçbir şey yapılamasa bile en azından satranç, go gibi stratejik düşünme üzerine oyunlar beynin bilgi işleme süreçlerini geliştirmek için çok önemlidir. Aslında bunlara oyun dememek gerekiyor. Bugün satranç tüm dünyada beyin sporu olarak kabul ediliyor ve turnuvaları düzenleniyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/stres-altindaki-beyin/", "text": "Stres Altındaki Beyin Dijital dünyadan mıdır yoksa günlük koşuşturmalarımızın artmasından mıdır bilinmez, stres günlük hayatımızda gittikçe daha fazla yer kaplamaya başladı. Tabi artan stres yüküne karşı beynimiz de kendince tepkiler veriyor ve bu durumun üstesinden çıkmak için elinden geleni yapıyor. Son yıllarda yapılan çalışmalar beyin hücreleri arasındaki bağlantılar beynin strese ve depresyona olan hassasiyetini belirleyebilir. Dünyadaki bütün insanlar strese farklı şekillerde tepki verirler. Bazılarımız kendini işine adar, daha fazla çalışır. Bazılarımız çareyi içmekte veya yemekte bulur. Stres ve stresi oluşturan etkenler ortadan kaybolduğunda bu belirtiler de gider ve çoğumuz tekrar rutin hayatımıza döneriz. Çoğumuzun beyni aslında strese karşı gerekli önlemleri alır ve bu dönemi kalıcı bir zarar almadan atlatır. Ancak bazı insanlar için stres büyük bir depresif dönemin sadece ilk adımıdır. Güçlü Bağlantılar = Az Depresyon Stresli bir dönemin sonrasında normale dönen insanlarla, depresyona giren insanlar arasındaki fark çok belirgin değil. New York'ta Mount Sinai Tıp Fakültesi'nde bir sinirbilim uzmanı olan John Morrison'a göre sorulması gereken en önemli soru stresi takip eden süreçte depresyona giren canlılarla normale dönen insanların arasındaki farkın ne olduğudur. New York'ta Cold Spring Harbor Laboratuvarı'nda çalışan Minghui Wang ve ekibi farelerle yaptıkları araştırmalarında medyal prefrontal korteksteki nöral bağlantıları güçlü olan farelerin stres sonrası depresyona girmeye diğer farelerden daha çok eğilimli olduğunu göstermiştir. Strese dirençli farelerde bu bölgedeki nöral bağlantıların dayanıklılığı daha zayıftır. Bu mekanizma beynin strese nasıl yanıt verdiği konusunda bilim insanlarına yardımcı olabilir. Stres Düşünme Merkezi Prefrontal Korteksi Etkiliyor Stresle alakalı olduğu düşünülen bölgelerden biri de prefrontal korteks çünkü beynin bu bölgesi idari işlevlerdeki büyük rolüyle biliniyor. Düşünce, hafıza, tahmin ve karar verme gibi pek çok bilişsel olayda görev alan prefrontal korteksin Broadmann area 25 adlı kısmı major depresif bozuklukla yakından ilişkilidir. Bilim insanları bu bölgeyi elektrikle uyardıklarında hastalarda depresyonun ortaya çıktığını gözlemlemişlerdir. Ancak hala bu bölgenin depresyonda tam olarak ne yaptığını ve işlev bozukluğunun nasıl ortaya çıkabileceğini anlayamamışlardır. Ekip araştırmalarını öğrenilmiş çaresizlik adlı bir teknik uygulayarak yürüttü. Öncelikle fareler tabanı metal bir ızgaradan oluşan küçük bir kafese kondu. Kafesin içinde farelere bir saat süresince metal ızgaradan düzensiz aralıklarda acı verici ama fiziksel olarak zarar vermeyen elektrik akımları verildi. İki günlük eğitimden sonra fareler elektrik şokundan kaçmak için bir saat yakaladılar. Bir ışık yakıldığında fareler başka bir kafese yöneliyorlardı. Eğer yeterince hızlı davranabilirlerse bir daha elektrik şoku hissetmeyeceklerdi. Stres Öğrenilmiş Çaresizliği Tetikliyor Eğitimden sonra farelerin 80%'i ışığı gördüklerinde kafesten kaçmayı öğrendiler. Fareler esnek canlılardır ve hala strese karşı davranışlarını değiştirebilirler. Ancak farelerin 20%'i çoğunluğun aksine farklı bir tepki verdi. Öğrenilmiş çaresizlik adını verdiğimiz bu olayda fareler kaçmak yerine oldukları yerde kaldılar ve cezaya razı oldular. Bu fareler strese karşı oldukça hassastır ve bir depresyon modeli olarak kabul edilebilir. Bu farelerin diğer özellikleri ise kilo kaybı ve zevk alamama gibi genel depresyon belirtileri göstermeleridir. Araştırmacılar bu esnek ve hassas farelerin insanlarda Broadmann area 25'e denk gelen medyal prefrontal kortekslerine baktılar. Asıl aradıkları bir beyin hücresi etkinleştikten sonra protein üretmeye başlayan c-Fos geniydi. Gen araştırmasından sonra sinapslar ve etkinleşen bütün nöronlar arasındaki bağlantılar incelendi. Araştırma ekibi etkinleşen beyin hücrelerinin strese duyarlı ve dirençli farelerde farklı bağlantı modelleri oluşturduğunu buldular. Strese duyarlı fareler öğrenilmiş çaresizliğin akabinde stresle etkinleşen hücrelerinde daha fazla bağlantıya sahipti. Strese dirençli farelerde ise aynı beyin hücrelerinde ters bir durum söz konusuydu, bu hücrelerdeki bağlantı sayısı az ve bağlantılar zayıftı. Stres Sinapsları Zayıflatıyor Ancak dirençli farelerdeki zayıf bağlantıların varlığı öğrenilmiş çaresizliğin bu bağlantıların doğrudan değişmesine sebep olduğunu söyleyemeyiz. Bu yüzden araştırmacılar dirençli farelere yapay olarak faaliyeti arttırılmış prefrontal korteks hücreleri naklettiler ve sonuç dirençli fareler strese karşı daha duyarlı oldu. Araştırma sonuçları sinaps gücündeki değişimlerin farelerin strese karşı verdikleri cevabı etkilediklerini gösteriyor. Ayrıca elde edilen bulgular Broadmann Area 25'teki hücrelerin depresyon hastalarında da çok etkin olduğunu gösteriyor. Farklı Davranış Modelleri de İncelenecek Yapılan bu çalışma tek bir stres etkenini ve bir beyin bölgesini kapsıyor. Öğrenilmiş çaresizlik depresyon benzeri bir davranışı ortaya çıkarabilecek tek model değil ve kısa süreli bir etkiye sahip. Bo Li beynin uzun süreli strese nasıl cevap verdiği sorusuna yanıt aramak için diğer davranış modellerini de incelemek istiyor. Söz konusu stres olduğunda Morrison yaş ve cinsiyetinde çok önemli olduğunun altını çiziyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/stres-kadin-erkegi-farkli-etkiliyor/", "text": "Stres Kadın ve Erkek Beynini Farklı Etkiliyor Stres; özellikle son yıllarda oldukça gündemde olan bir kavram. Birçok rahatsızlığın altından baş göstermesinin yanı sıra, doğru seviyede olduğunda yararlı olduğu da bilinen bir gerçek. Son zamanlarda yapılan çalışmalar bir diğer gerçeği daha su yüzüne çıkarıyor: kadın ve erkek beyni stresten farklı şekillerde etkileniyor. Rockefeller Üniversitesi'nden araştırmacılar, erkek ve dişi beynin strese tepki verme şekli arasında 'dikkat çekici' farklar tespit ettiler. Nature Communications'da yayınlanan çalışma farelerle gerçekleştirildi. Araştırmadaki bulgular, beynin normalde cinsiyet farklılıklarıyla ilişkili olmayan bir bölümünde ortaya çıktığı için iki kat daha dikkate değer bulundu. Elde edilen sonuçların duygudurum bozuklukları da dahil olmak üzere strese bağlı hastalıkların tedavisinde de etkilerinin olacağı düşünülüyor. Cinsiyetler Arası Farklar Dikkate Alınmalı Jordan Marrocco, Nöropsikiyatrik araştırmalara ve endokrinolojiye cinsiyet farklılıklarının eklenmesi ihtiyacı var, çünkü kadınlar ve erkekler uyuşturucuya farklı tepkiler veriyor diyor. Bilim insanlarının yeni ilaçları hastalara bireysel olarak uyarlamaya çalıştığı son dönemlerde bu özellikle önemlidir. McEwen bu konuya dikkat çekerek: İlaç endüstrisi tek boyutlu bir felsefe izledi ve ağırlıklı olarak ilaçları erkeklerde test etti diyor. Uyuşturucu madde olan Ambien'in piyasaya sürüldükten sonra kadınlarda erkeklere kıyasla daha güçlü etkileri olduğunu keşfedilmesini örnek vererek, bunun ciddi sorunlara neden olabileceğini belirtiyor. Beyindeki olası cinsiyet farklılıklarını araştırmak için bilim adamları, hipokampusun stres tepkisinde çok önemli bir rol oynayan ve CA3 olarak bilinen bölgesine odaklandı. Bu bölge belleğe, ruh halinin düzenlenmesine ve bilgi işlemeye katılmaktadır. Spesifik olarak, erkek ve dişi fareler stresli bir göreve (6 dakikalık zorunlu yüzmeye) maruz bırakıldı. Daha sonra ise Nathaniel Heintz'in Rockefeller laboratuvarında geliştirilen ve CA3 nöronlarındaki genlerin tepkilerini incelemeyi sağlayan TRAP adlı bir yöntem kullanıldı. Kadın Beyni Strese Daha Fazla Tepki Gösteriyor Yazdıklarına göre, buldukları şey olağanüstüydü. Stres altındaki kontroller karşılaştırıldığında, akut stresle, kadınlarda CA3'te erkeklere göre çok daha fazla gen değişti (Kadınlarda 6,472 gen; erkeklerde 2,447 gen değişti). Bu büyük fark, strese yanıtta açık bir genetik bileşen olduğunu düşündürmektedir. Bilim adamları, zorla yüzmek gibi çevresel stres etkenlerine tepki gösteren beyin bölgelerindeki genlerin, dişi farelerde erkeklerinkinden çok daha yüksek oranda tepki verdiğini ileri sürmektedir. Ek bir bulgu, cinsiyetler arasındaki stres tepkilerindeki farklılıkların ne kadar büyük olduğunu ortaya koymaktadır. Bilim adamları, her iki cinsiyette stresten etkilenen 1,842 geni tespit ettiler. Ancak bu örtüşen genlerin büyük çoğunluğu kadınlarda ters yönde tepki verdi. Erkeklerde stresle aktive edilen genler kadınlarda stresle bastırıldı ya da tam tersi bir etki gözlendi. Stres Kaynaklı Hastalıklar McEwen'in grubu ayrıca, insanlarda nöropsikiyatrik bozukluklar geliştirme riskini artırdığı bilinen BDNF geninin bir varyantını taşımak üzere tasarlanmış fareler üzerinde deney yaptı. Araştırmacılar, bu fareleri, stresin etkisini belirlemek için ortak bir yöntem olan bilişsel testlere tabi tuttu. Gen varyantlı dişilerde stres altına girmeksizin mekansal hafızada bozulma olduğunu buldu. Aynı şekilde stresli olmayan fakat mutasyona uğramış erkeklerde ise aynı sonuçlar gözlenmedi."} {"url": "https://sinirbilim.org/stres-pihtilasmaya-neden-olabiliyor/", "text": "Stres Kandaki Proteinlerin Pıhtılaşmasına Neden Olabiliyor Rice Üniversitesi ve Baylor Tıp Fakültesinde yapılan bir araştırmaya göre kalp ve beyin kan damarlarında akıştan dolayı oluşan stres bir proteinin şeklini değiştirip kanda pıhtılaşmaya sebep olabiliyor. Araştırmacılar proteinlerin 5 saat sonrasına kadar doğal şekline gelemediğini gözlemlediler. Bu alanda bir ilk olma özelliğini taşıyan bu araştırma pıhtı oluşumunda kilit rol oynayan Von Willebrand faktörü üzerinde yoğunlaşıyor. Rice Üniversitesi'nde Doç. Dr. Ching-Hwa Kiang'ın liderlik ettiği ekip pıhtılaşmamış VWF parçalarının saatlerce pıhtılaşmış halde kalmasını sağlayan bazı etkenler keşfettiler. Dr. Joel Moake keşif ile ilgili şunları söylüyor İlk başta bu durumun ölçülemeyecek kadar kısa süreceğini düşünmüştüm ancak sonuçlar çok şaşırtıcıydı. Kimse bu durumun saatlerce süreceğini beklemiyordu. Bu klinik süreçlerde büyük sonuçlara sebebiyet verebilecek bir olay. Kiang ve ekibi protein katlanmasına etki eden faktörler üzerinde çalışıyorlar. Proteinler vücudumuzun temel işçileri olarak görev yapıyorlar. Onlar olmadan vücudun neredeyse hiçbir işlevi gerçekleşemiyor. Hücrelerimizde her saniye on binlerce yeni protein üretiliyor ve proteinler oluştuktan sonra hemen bir katlanma ve 3 boyutlu yapısının oluşum sürecine giriyor. Bu süreç proteinin işlevini gerçekleştirmesi açısından kritik bir öneme sahip. Protein katlanması en sık karşılaşılan işlemlerden biri olmasına karşın, bilim insanları için hala daha içinde birçok gizem barındırıyor. Proteinlerin Stres Anındaki Durumları Ölçüldü Kiang araştırmayla ilgili şunları söylüyor Bu çalışmada protein katlanmasındaki etkileri ölçmekten daha fazlasını başardık. Biz moleküllerin o anda hangi halde olduğunu görmek için bu ölçümleri kullandık. Ancak bu şekilde belli bir zaman diliminde moleküllerin nasıl değiştiğini incelemek için dinamik yapısını çalışabilirdik. Rice Üniversitesi'nde kıdemli araştırmacı Prof. Moake bu araştırmanın tıp dünyası için hayati öneme sahip olduğunu çünkü VWF faktörünün çalışma ilkelerini açıkladığını belirtiyor ve şu sözleri ekliyor VWF kan damarlarının yapısına katılan bir glikoproteindir.Damarlar herhangi bir zarara uğrayana kadar hücreler bu proteinleri depolarlar, ne zaman ki damarlarda hasar oluşsa pıhtı oluşması için o bölgeye VWF salgılanır. VWF uzun ve büyük bir proteindir, bir ucu hücreye bağlıdır diğer ucu ise başka bir VWF proteinine bağlıdır. Bu şekilde proteinler birbirlerine bağlanarak pıhtı oluşturur ve kanamayı durdururlar. Tabiki vücut bu pıhtılaşma işleminin ne zaman durması gerektiğini de belirlemek zorunda. Eğer ortamda çok fazla VWF proteini birikirse, fazla proteinleri parçalayacak bir enzim salgılanıyor. Enzim VWF proteinlerini PVWF adlı daha küçük proteinlere ayırıyor ve kan dolaşımına salıyor. Normal şartlar altında kanda devamlı dolaşan bu küçük proteinler trombositler yerine birbirine tutunarak belli bir bölgede pıhtı oluşumunu engeller. Ancak daha önceki araştırmalardan öğrendiğimiz kadarıyla makaslama adını verdiğimiz fiziksel stresler PVWF proteinlerinin trombositlere tutunmalarına neden olabiliyor. Bu güne kadar PVWF proteinlerinin şekillerinin nasıl değiştiğini ise bilmiyorduk. Stres Altında Proteinler Birbirlerine Tutunuyorlar ve Pıhtı Oluşturuyorlar VWF proteininin birçok küçük protein alt birimine sahip olduğundan bahsetmiştik, bu özelliğin bir faydası da VWF proteinleri kendi kendine bir araya gelip aynı şekilde ayrılabiliyor. Bu kendiliğinden gelişen birleşme ve ayrılma süreçleri sadece fiziksel stres altında gerçekleşiyor. Ayrıca kanda bulunan b-SpII ve bSpIII gibi antikorların PVWF proteinleriyle olan etkileşimi de çeşitli şekillerde VWF oluşumuna yol açabiliyor. VWF proteinin nasıl şekillendiğini öğrenmek için Dr. Kiang, Moake ve Jing-Fei Dong'un ekipleri bir araya geldiler. Moake ve Dong'un grupları PVWF örneklerini hazırladılar, bunların bazılarını pıhtı oluşumunu tetikleyen strese maruz bıraktılar. Kiang'ın ekibi örnekleri atomik kuvvet mikroskobunda inceledi ve stres anında PVWF'nin hangi kısmının şeklinin değiştiğini belirlediler. 2. aşamada ise ekip şeklini değiştiren proteinin tekrar normal haline dönmesi için gereken zamanı belirlediler."} {"url": "https://sinirbilim.org/stresle-mucadele-edememek/", "text": "Stresin Hayatımızdaki Yeri Ve Stresle Mücadele Edememek Son zamanlarda yaklaşan çok önemli bir sınavınız mı var? Sırf bu yüzden geceleri uyuyamıyor musunuz? Bir olayla fiziksel, ruhsal veya psikolojik olarak başa çıkamama durumuna stres deriz. Peki neden stres yaparız? Önemli bir sınav için, hoşlandığımız kişiye duygularımızı söyleyeceğimiz zaman ya da birisiyle tartıştığımız zaman. Gerçekten Stres Yaptığımızı Nasıl Anlarız? Bazen günlük hayatta o kadar çok stres yaparız ki ne konuda stres yaptığımızı ya da stres yaptığımızı anlamayız. Bu konuda en iyi cevabı bize kendi vücudumuz verir. Uyku sorunları yaşamak, uzun süreli geçmeyen baş ağrıları, göğüs ağrısı, kas ağrıları ve gerginliği, enfeksiyonlara karşı daha hassas gibi etkiler aslında vücudumuzun strese karşı verdiği bazı tepkilerdir. Stresi yönetmek Hem sağlığımızı birçok anlamda tehdit edip hem de günlük yaşamımızı bu kadar zorlaştıran stresi en doğru şekilde yönetmemiz gerekmektedir peki bunu nasıl yapabiliriz? Her şeyden önce sorunun ana kaynağını belirlememiz gerekmektedir yani bize strese sokan bu şey nedir? Bunun önüne geçebilir miyim? Kaçınılması mümkün olmayanlar stres unsularıyla nasıl başa çıkabilirim? Genel olarak stresi nasıl daha kolay yönetebileceğimiz üzerine bazı önerilerim var: - Egzersiz yapmak: Egzersiz beyin damarlarımızı sağlamlaştırarak, beynimizin, kalbimizin, kan damarlarımızın daha sağlıklı olmasına yardımcı olacaktır bu durum nörojenezi arttırarak yeni sinir hücreleri arttırmamıza sebep olacaktır. Tabii düzenli ve planlı yapılması en önemlisidir. - Kendimize vakit ayırmak: kendi hayatımdan örnek vermek gerekirse çok fazla stres yaptığım zamanlarda en sevdiğim diziyi izlerim ya da kitap okurum yani kendime bir konfor alanı yaratırım, bu konfor alanı kişiden kişiye değişebilir sizin için bu doğada yürüyüş yapmak alışveriş yapmak veya bir spor müsabakasını takip etmek olabilir. - Doğru zaman yönetimi: Bu madde aslında çok önemlidir çünkü eğer gününüzü doğru planlarsanız hiçbir şekilde sorumluluklarınızı ertelemez, yapmanız gereken işleri doğru ve size verilen zamanında yapar bunun sonucunda da kendinizi yoğun bir baskı altında hissetmesiniz. - Gülümsemek: Kendinizi mutlu hissetmesiniz bile sürekli gülümseyi deneyin beynimiz bir süre sonra mutlu olduğumuza kendini inandırır. - Kaliteli bir uyku: Eğer düzenli uyumuyorsanız kaldı ki rüyalarımızı detaylı bir şekilde hatırlamak bunun önemli bir belirtisidir- stres seviyeniz normalden çok daha fazla olur bu yüzden düzenli ve kaliteli bir uyku stresle başa çıkmada çok önemlidir. Gerçekten stresi yönetmek zorunda mıyız? Yazının en başından itibaren size sürekli stresle mücadele etmek gerektiğini onun sağlığımızı riske attığından bahsettim. Peki gerçekten stresi yönetmek, stresle başa çıkmak zorunda mıyız? Ünlü Kelly McGonigal'ın bu konuda 2013 yılında yaptığı harika bir TEDx konuşmasında şöyle diyor: Stresin sizin için kötü olduğuna inanmak Amerika'da geçen senenin (2012) 15. en büyük ölüm sebebi deri kanseri/ HIV / AIDS, cinayetlerden çok daha fazla insan öldürüyor. Stres hakkındaki düşüncelerimizi değiştirdiğimizde vücudunuzun strese karşı olan tepkilerini de azaltırsınız. Harvard üniversitesindeki araştırmalara katılan söylenen şey sosyal stres testine girmeden önce strese verdikleri tepkileri faydalı olduğuna düşünmeleri öğretildi. Hızla çarpan kalbiniz sizi harekete hazırlıyor, daha hızlı nefes alıyorsanız bu problem değil beyninize daha fazla oksijen gidiyor anlamına gelir, strese verdikleri tepkileri faydalı olarak görmeyi öğrenen denekler daha az strese girdi, daha az endişelendi, kendilerine daha çok güvendiler. Beni en çok etkileyen kısım strese verdikleri fiziksel tepkilerin değişimiydi. Tipik stres tepkisi olarak kalp atışlarımız hızlanır kan damarlarımız daralır bu da kronik olarak stresin kalp damar rahatsızlıklarıyla ilişkilendirilmesinin biridir sürekli bu şekilde olması sağlıklı değildir fakat çalışmada denekler stres tepkilerini faydalı olarak gördüklerinde kan damaların rahatladığı görülmüştür evet kalp hala hızlı çarpıyordur fakat damarlarımızın durumu çok daha sağlıklıdır aslında keyifli ve cesaret anlarımıza çok benzer."} {"url": "https://sinirbilim.org/stroop-etkisi-testi/", "text": "Stroop Etkisi/Testi Stroop Etkisi veya Testi psikolojide belirli bir olayda kişinin tepki verme hızını ölçen bir testtir. Rengin ismi kendisinden başka bir renkle yazıldığında rengi söylemek daha fazla zaman alır ve kişinin gerekli bilgiyi gereksiz bilgiden ayırt etmesi gerektiğinden biraz zorlu olabilir ve hata yapmaya müsait bir testtir. Stroop etkisi ilk defa 1935'te John Ridley Stroop tarafından icat edilmiş, sonraki yıllarda çok dallandırılıp geliştirilmiştir. Stroop etkisinin insan beyninde nereleri etkilediği çeşitli görüntüleme teknileri ile araştırıldığında başlıca iki bölgenin rolü olduğu bulunmuştur. Bunlar anterior singulat korteks ve dorsolateral prefrontal kortekstir. Kelime ve renge baktığınızda her iki bölge de aktif olur ve dorsolateral prefrontal korteks hafıza ve diğer idari işlevlerle uğraşırken, anterior singulat korteks odaklanmayı ayarlar ve uygun yanıtın verilmesini sağlar. Posterior dorsolateral prefrontal korteks beynin var olan amaca göre uygun kurallara uymasını sağlamaktan görevlidir. Testten önce size kurallar söylendiğinde bu kurallara uymanızı sağlayan bölge posterior dorsolateral prefrontal kortekstir . Stroop etkisinde bu bölge sadece renk algısından sorumludur. Bu bölge gereksiz bilgiyi ayıklama meşguldür ama kelimenin anlamsal önemi beyin için renk algısından daha önemlidir aslında. Sol dorsolateral prefrontal korteks bireyin renk-kelime zıtlığındaki beklentileriyle daha fazla ilgili iken, sağ dorsolateral prefrontal korteks dikkate bağlı zıtlıkları azaltmayı amaçlar. Mavi ile yazılmış kırmızı sözcüğünü okurken sol dorsolateral prefrontal korteksiniz kırmızı derken, sağ dorsolateral prefrontal korteks mavi demeye çalışır."} {"url": "https://sinirbilim.org/su-icmenin-faydalari-nelerdir/", "text": "Yeteri Kadar Su içmenin Faydaları Nelerdir? Su içmenin Faydaları Yaz aylarında hepimiz olduğumuz yerde terliyoruz. Hiçbir şey yapmasanız bile gece gündüz sürekli bir su kaybı var. Vücudumuzun yaklaşık 3'te 2'si sudan oluşuyor. Organların ve fizyolojik sistemlerin düzgün çalışması için yeterince su içmek çok önemlidir. Bedenimiz yeterli miktarda su almadığında dehidrasyon başlıyor ve ciddi sağlık sorunları başlıyor. Bu yazımızda suyun görevleri ve su içmenin faydaları konusunda bilgi vermeye çalışacağız. Günde 8 bardak su içmek halk arasında yararlı olarak görülen yaygın bir görüştür ancak su ihtiyacı kişiden kişiye göre değişir. Klimalı ortamda masa başında çalışan bir memur ile fırında çalışan bir işçinin su ihtiyacı elbette aynı olmayacaktır. Vücudunuz suya ihtiyacı olduğu anda bunu size bildirecektir. Aklınıza geldiği zamanlarda da su içebilirsiniz. Ancak su içeceğim, sağlıklı olacağım diye kendinizi zorlamayın. Her gün yeterli miktarda su içmenin faydaları neler, şimdi onlardan bahsedelim. İdrarın Rengi Değişir Vücudunuzdaki su miktarı ile ilgili en önemli göstergelerden biri idrarın rengidir. İdrar ne kadar koyu renkte ve kokulu olursa vücudunuz o kadar dehidrasyona uğramıştır. Solgun renkler iyiye işarettir. Vücudunuzda yeterli miktarda sıvı dolaştığını gösterir. Böbrekler bu durumda yorulmazlar, organlar rahat çalışırlar. Eğer renk koyu tonlara çıkmışsa vücudunuzda su miktarı önemli ölçüde azalmış demektir. Hemen su içmeli ve organların daha rahat çalışmasını sağlamalısınız. Eğer idrarınız çok saydam ise biraz fazla su içiyor olabilirsiniz. Su İçmek Atıştırmalıklardan Uzak Tutar Bazı insanlar sürekli bir şeyler yiyip içmek isterler. Yemek yedikten bir zaman sonra sindirim işlemi biter ancak vücudun henüz gıdaya ihtiyacı yoktur. Midenin boş kalması açlık sinyali olarak algılanabilir. Bazen vücudumuz susuzluğu da yanlışlıkla açlık sinyali olarak algılayabiliyor. Böyle durumlarda yeterince su içerek midemizi doldurabiliriz. Bu hem vücudun su ihtiyacını karşılar hem de midede doluluk hissi yaratarak bizi atıştırmalıklardan uzaklaştırır. Vücudunuz çok susuz kaldığında karaciğer gibi organlar su yetersizliğinden dolayı düzgün çalışamaz ve kana glikoz salgılayamazlar. Aslında suya ihtiyacımız varken glikoza ihtiyacımız olduğunu zannederiz. Tatlı bir şeyler canımızın çekmesi vücudumuzun susuz kaldığından dolayı glikojeni parçalamakta zorluk çektiğini gösteriyor olabilir. Bir dahaki sefere canınız bir şeyler atıştırmak istediğinde bir bardak su için ve iştahınızı düzenlemeye çalışın. İleri Okuma: Atıştırmalık Yiyeceklere Nasıl Karşı Koyarız? Enerji Seviyeniz Artar Su içmenin faydaları saymakla bitmiyor. Uzmanlar orta dereceli dehidrasyonun vücudu yorabileceğini ve enerji seviyenizi çok aşağı seviyelere çekebileceğini söylüyor. Bunu en iyi kim bilir? Tabii ki sporcular. Uzun bisiklet turlarımda her 10 km'de bir dolu dolu su içerdim. Eğer su içmeyi unutursam baş ve kas ağrılarıyla bedenim bana hemen su içmem gerektiğini hatırlatırdı. Kan dolaşımındaki sıvı miktarı eşik değerin altına düşerse vücut dolaşımı yavaşlatarak bu duruma uyum sağlıyor. Kan dolaşımının yavaşlaması da kaslara giden oksijen miktarını azaltarak yorgunluğa neden oluyor. Sıcak günlerde ve spor yaparken terden kaybettiğiniz su yorgun hissetmenizi sağlıyor. Oturduğunuz yerde bile yorulabiliyorsunuz. Beyin Gücünüzü Artırın Su içmenin faydaları sadece vücutla sınırlı değildir. Beynimizin çok önemli bir bölümü sudan oluşur. Araştırmalar orta derecede susuz kalmış kişilerin zihinsel işlevlerinin sekteye uğradığını gösteriyor. Bu kişiler karar vermede ve düşünmede yeterince iyi performans gösteremiyorlar. Eğer biraz bile dehidrasyon yaşasanız kan akışının yavaşlamasından dolayı beyin performansı hemen yavaşlamaya başlıyor. Nöronlar oksijen ve glikoza karşı çok hassas hücrelerdir. Yeterli oksijen ve glikozun nöronlara ulaştırılamaması durumunda bu hücrelerin işlevleri aksamaya başlıyor. Bağırsak Hareketleri Düzenlenir"} {"url": "https://sinirbilim.org/sudep-epilepsi/", "text": "SUDEP: Epilepside Ani Beklenmedik Ölümler İnsanlar yaşamlarının her evresinde ayrılıklarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Sevdiklerimizden ayrılma, iş yerinden ayrılma, eğitim hayatının sona ermesi... Ama hiçbiri geri dönüşü olmayan ölüm ayrılıkları gibi ağır gelmez. Ölümler kişide fiziksel, duygusal, bilişsel ve davranışsal değişiklikler yaratarak zorlu bir süreç ile baş başa bırakır. Epilepsi hastalığında da belirgin herhangi bir nedene bağlı olmadan beklenmedik bir şekilde aniden ortaya çıkan ölümler söz konusudur. Epilepsi hastalarındaki ölümlerin %17'sinden sorumlu nedeni bulunamayan ve nedeni açıklanamayan ani ölüm SUDEP olarak tanımlanır. SUDEP Nedir? SUDEP tanıklı veya tanıksız ani beklenmeyen, travma veya boğulmaya bağlı olmayan, otopsi bulgularında ölüm nedeninin anatomik veya toksikolojik bir nedene bağlı bulunmadığı ölümlerdir. Epilepsi hastasının sağlıklı durumdayken beklenmeyen bir şekilde ölmesi, ölümün saniyeler içinde gerçekleşmesi ve ölüm nedeninin belirli tıbbi bir nedeninin belirlenememesi SUDEP için kriterler oluşturur. Bilinen ölüm nedenleri arasında status epileptikus, kazalar, boğulma ve intihar gibi nöbetlerin komplikasyonları yer alırken, SUDEP epilepsiye bağlı ölümlerin önde gelen diğer bir nedenidir. Ani ölüm oranları yaklaşık olarak tüm yaş gruplarını kapsayacak şekilde yılda 1000 hasta başına 0.58 olarak belirlenmiştir. Bu oran çocuklar ve gençlerde 0,22 ve yetişkinlerde 1,2 oranındadır. Başka bir deyişle, 1000 yetişkinden yaklaşık 1'i ve 4500 epilepsili çocuktan 1'i SUDEP nedeniyle ölmektedir. Bununla birlikte, daha yakın tarihli veriler çocuklar ve ergenler için yetişkinlerinkine benzeyen daha yüksek oranlar göstermektedir. Epileptik hastanın SUDEP kaynaklı ölümünün kesin olarak anlaşılması için otopsi verileri şarttır. Epilepside ölüm SUDEP özelliklerini taşıyorsa ve otopsi yapılmamışsa muhtemel SUDEP tanısı konur. Epilepsi Hastalarında SUDEP Riski Tüm epilepsi hastaları SUDEP riski ile karşı karşıya kalabilir. Epilepsi hastaları ve aileleri, bu konuda hekimleri tarafından bilinçlendirilmeli ve bu konuda farkındalık yaratılmalıdır. Hasta ve yakınlarının, çocuğu epilepsi hastası olan anne babaların büyük çoğunluğu bu konuda bilgilendirilmeyi tercih etmektedir. SUDEP nedeniyle yakınını kaybetmiş kişilerin dörtte üçü, daha önceden bu konuda bilgilendirilmiş olmayı dilediklerini dile getirmişlerdir. SUDEP'in mekanizması tam olarak anlaşılabilmiş değildir. Nispeten güçlü kanıtlara sahip dört ana mekanizma kardiyak disfonksiyon, solunum fonksiyon bozukluğu, beyin sapı uyarma sistemi disfonksiyonu, nörotransmiter ve nöromodülatör sistemde düzensizliklerdir. Genetik olarak da SUDEP riskini artıran ve patofizyolojiye katkıda bulunan birkaç gen mutasyonu tanımlanmıştır. Bu durumun her ne kadar tüm epilepsili hastalarda görülme ihtimali olsa da 25- 40 yaşlarında daha sık görülmektedir. Erken başlangıç, erkek cinsiyet, epilepsi hastalığı süresi, politerapi, dirençli nöbetler, gece nöbetleri, jeneralize tonik klonik nöbetler, antiepileptik ilaçların bir anda kesilmesi anlamlı risk faktörleridir. Jeneralize tonik klonik nöbet geçiren hastalar solunum yetersizliği, kalp ritimlerinde düzensizlikler gibi problemlerle karşılaştıkları için SUDEP riski yüksek olan gruptadırlar. Antiepileptik tedaviye dirençli kronik hastalarda riskin daha yüksek olduğu görülmektedir. Bu hastaların hayatı boyunca görülme riski %30 40'tır, bu oranın çok yüksek olması nedeniyle bu hastalar SUDEP yönünden dikkatli olmalıdırlar. Alınabilecek Önlemler SUDEP'in önlenmesinde göz önünde tutulması gereken en önemli faktör nöbet kontrolünün sağlanmasıdır. Nöbet saptama cihazları ve monitörizasyonla etkili nöbet takibi yapılması, canlandırma girişimlerinin etkin ve erken uygulanması ile yaşam tarzı değişiklikleridir. Gece gözlemi ile riskin azaldığı gösterilmiştir. Bu denetim bir kişi veya ses ile video monitörleri tarafından sağlanabilir. Yüzüstü pozisyon ve uygun olmayan yatak malzemeleri SUDEP riskinde artış gösterebilir. Kafesli yastıklar gibi boğulma önleyici yastıklar ve gömme çarşaflar riski azaltabilir Epilepsili hastaların SUDEP riskini azaltmak için çeşitli cihazlar ve müdahaleler bulunmasına rağmen bunların işe yaradığına yönelik güçlü kanıtlar bulunmamaktadır. Literatür tabanının sistematik olarak gözden geçirilmesi, hastaları ve sağlık uzmanlarını SUDEP'in tedavi politikası ve önlenmesi konusunda bilgilendirecektir. Sonuç Olarak;"} {"url": "https://sinirbilim.org/superoksit-dismutaz-1-sod1/", "text": "Motor Nöron Hastalıklarının Kilit Taşı: Süperoksit Dismutaz 1 (Sod1) Genel bir tanım yapmak gerekirse motor nöronlar adından da tahmin edilebileceği gibi vücudun motor hareketlerinden sorumlu nöronlardır. Doku, organ ya da organ sistemlerinin işleyişinde merkezi sinir sisteminde oluşan cevaba uygun olarak kaslarda kasılma ile gerekli değişikliklerin oluşmasına katkıda bulunurlar. En yaygın bilinen motor nöron hastalığı kısaca ALS olarak söylenen Amiyotrofik Lateral Skleroz'dur. ALS primer motor korteks, beyinsapı ve medulla spinalisteki motor nöronların dejenerasyonuyla kendini gösteren ilerleyici, ölümcül bir hastalıktır. Amyotrofik lateral skleroz , vakalarının yüzde onu kalıtsaldır ve kalan vakalarda belirgin bir genetik neden gözlenmemiştir. Sidney Üniversitesi'nde motor nöron hastalıkları ile ilgili çalışmalar yapan bilim insanları genellikle motor nöron hastalığının nadir görülen bir kalıtsal formuna bağlı anormal bir protein buldular, bu da hastalığın farklı formları arasında ortak bir bağlantı olduğunu düşündürdü. Araştımacılar süperoksit dismutaz (SOD1) proteinindeki anormalliklerin tüm motor nöron hastalıklarında ortak bir faktör olduğunu bildiriyor. Bir nörobilim dergisi olan Brain'de yayınlanan bu çalışma, motor nöron hastalığının genetik veya genetik olmayan formlarına sahip bireylerde proteindeki toksik değişiklikleri doğrulayan ilk çalışmadır. Sidney Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin Beyin ve Zihin Merkezi'nde görev yapan ve araştırmanın yürütücüsü Profesör Kay Double çalışmayla ilgili şunları söylüyor: Sonuçlar, bu anormal proteinin sadece nadir görülen genetik motor nöron hastalığı vakalarında değil, birçok motor nöron hastalığında hücre ölümüne katkıda bulunduğunu gösteriyor. Motor nöron hastalığı anlayışımızı geliştirmede büyük bir adım. Bulgularımız daha fazla araştırmayı yönlendirecek ve sonuçta daha etkili tedavilere yol açabilir. Mutasyon Nedeniyle Protein Toksik Hale Geliyor Normalde, protein süperoksit dismutaz 1 (SOD1) hücreleri korur, ancak genindeki bir mutasyonun bu proteini toksik yaptığı düşünülüyor. Bu toksik protein formu, ALS'nin kalıtsal formları ile ilişkilidir. Anormal mutant SOD1, sadece omuriliğin sinir hücrelerinin öldüğü bölgelerde bulunuyor ve bu anormal protein hücre ölümüyle ilişkilendiriliyor. SOD1 proteininin toksik formlarının rolüne ilişkin araştırmalar ALS'nin hayvan ve hücresel modelleri kullanılarak yapıldı. Sidney Üniversitesi Beyin ve Zihin Merkezi'nden bir ekip tarafından yürütülen çalışma, ALS hastalarından alınan ölüm sonrası dokularda bu anormal proteini inceleyerek motor nöron hastalığının nedenlerini anlamamızı ilerletiyor. Beyin ve Zihin Merkezi, Tıp ve Sağlık Fakültesi'nden çalışmanın yazarlarında Dr. Benjamin Trist, İlk kez, hayvan ve hücresel modellerde meydana geldiği varsayılan hastalık mekanizmalarının motor nöron hastalığı olan hastalarda mevcut olduğunu gösterdik. diyerek ekibin başarısını dile getirdi ve Bu, ALS ve motor nöron hastalığını daha geniş anlamda anlamamızda önemli bir kilometre taşıdır diyerek çalışmanın önemini vurguladı."} {"url": "https://sinirbilim.org/surekli-gec-kalmak/", "text": "Sürekli Geç Kalmak Kişilik Özelliği Olabilir Geç kalmak birçoğumuzun başına gelmiş günlük hayatın içinde olabilen bir şeydir. Trafik sıkışık olabilir, yolda başımızda bir iş gelebilir, buna benzer sebepler 5-10 dk zaman zaman gecikebiliriz. Ancak bazı insanlar var ki onların bir yere zamanında gelmesi çok nadir görülür. Benim böyle bir arkadaşım var, çözümünü bulduk gerçi, ona her zaman buluşma zamanını yarım saat önce olarak söylüyoruz. Geç kalmak bekleyen taraf için çok sinir bozucu bir şeydir, hele sürekli geç kalan insanlar çevrelerindekiler tarafından hiç hoş karşılanmazlar. Bilim bu insanların geç kalmalarının kişilik özellikleriyle alakalı olduğunu söylüyor. Öyleyse bazı insanların sürekli olarak gecikmesine, arkadaşlarını ya da yakınlarını sinirlendirmesine neden olan şey ne? Ayrıca bu durumu değiştirmek neden çok zor? Araştırmacılar onlarca yıldır bu durumu araştırıyor. The Wall Street Journal dergisinde yayınlanan bir makaleye göre nihayet bilim insanları bazı ipuçları yakaladılar. Geç Kalmak Önlenebilir mi? New York Üniversitesi İşletme Fakültesi sosyal psikologlarından Justin Kruger, Geç kalmaya karşı her türlü ceza ve yaptırımlar var, ancak çelişki, bu cezalar ve ardından gelen sonuçlara rağmen hala geç kalmamızdır diyor. İnsanların sıklıkla geç kalmasının en açık ve en yaygın nedenlerinden biri, onların basit bir şekilde bir görevin ne kadar süreceğini doğru muhakeme etmede başarısız olmalarıdır. Bu durum genellikle planlama hatası olarak bilinir. Araştırma bir görevin ne kadar sürede tamamlanabileceğini tahmin etme konusundaki başarısızlığının insanlarda ortalama yüzde 40 oranında olduğunu ortaya çıkardı. Bir başka özellik, sürekli geç kalanların birden çok görevinin bulunma olasılığının olması. ABD, San Diego Eyalet Üniversitesi'nden Jeff Conte tarafından 2003'te yapılmış bir çalışma New York şehrindeki 181 metro makinistinden birden çok görevli olmayı seçenlerin işlerine sıklıkla geç kaldığını ortaya çıkarmıştı. Business Insider dergisinde Drake Baer'in yazdıklarına göre aynı anda birden fazla işe koşturmak bilişsel işlevleri doğru bir şekilde yerine getirmeyi ya da ne yaptıklarımızın farkında olmasını çok zorlaştırıyor. Biraz Stres İyidir Jeff Conte'un 2001'de yayınlanan bir araştırması gecikmeye meyilli kişilerde bir kişilik tipinin daha olabileceğini gösteriyor. Ayrıca Conte 2001'de gecikmeye meyilli kişilerde bir kişilik tipinin varlığını da keşfetti. Gerginken ya da sinirliyken başarı odaklı A tipi bireyler daha dakiktir; daha tasasız B tipi bireyler ise geç kalmaya meyillidirler. Yani günlük hayatımızda biraz stres beyni alarma geçirmek için gerekli olabiliyor. Aslında biraz stresli ve başarıya odaklı A tipi ve tasasız B tipi insanlar gerçekten zamanın akışını farklı algılıyorlar. Daha önce yapılan çalışmalara ilaveten Conte; B tipi insanların 1 dakikayı 77 saniye olarak hissettiği bir yerde, A tipi bireylerin bir dakikayı 58 saniye olarak yaşadığını buldu. Geç Kalmak ABD'yi Büyük Zarara Uğratıyor Elbette bunları bilmek sorunun çözümüne katkı yapmaz. İnsanların geç kalmasının bir sonucu olarak ABD'nin her yıl 90 milyar dolarlık bir kayba uğradığı öngörülüyor. Bunun üzerine bilim insanları dakikliğimizi yavaşça geliştirebilecek stratejilere odaklanmaya başladı. Görevlerini iyi tahmin edemeyen insanlar için bir etkinliği çok ayrıntılı aşamalara bölmek o şeyin ne kadar zaman alacağını daha doğru tahmin etmede insanlara yararlı olabilir. 2012'de yapılan bir araştırma sonuçlarına göre yapmadan önce işin taslağını zihinde canlandırmanın insanların sürelerle ilgili olarak daha gerçekçi olmalarına yardım edebilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/surekli-misir-yiyen-hamsterlar/", "text": "Sürekli Mısır Yiyen Hamsterlar Yavrularını Yemeye Başladı Başlık tamamen doğru arkadaşlar. Sürekli mısır ile beslenip, sonunda vücutlarındaki besinlerin dengesi bozulan hamsterlar sonunda arkadaşlarına saldırmaya ve onları yemeye başlıyor. Her hamster türünde bu olay gerçekleşmeyebilir. Araştırmada kullanılan Avrupa hamsterları. Fransa'da nesli tükenme tehlikesi altında ve tüm Avrupa'da sayıları gittikçe azalıyor. Fransa'da Strasbourg Üniversitesi'nde biyolog olarak görev yapan Mathilde Tissier bir gün yeni doğan hamsterın ilk anlarını izliyordu. Annesi yavrusunu doğurduktan sonra etrafta koştururken birden yavrusunu alıyor ve mısır tanelerinin arasına koyuyor. Tissier annenin bunu neden yaptığını merak ederken, anne hamster birden yavrusunu yemeye başlıyor! Tissier: Gerçekten berbat bir andı. Bir şeyleri bir yerde yanlış yaptığımı düşündüm. Bu olaydan sonra Tissier ve arkadaşları mısır ve buğday ağırlıklı beslenme düzeninin Avrupa hamsterları üzerinde ne gibi etkilere yol açtığını merak etti. Kemirgenlerin popülasyonu Fransa'da gittikçe düşüyordu ve bu canlılar ekosistem için çok gerekliydi. Sayılarının düşmesinde belki beslenme düzenlerinin büyük etkisi vardı. İleri Okuma: Beslenmenin Beyin Sağlığımız Üzerindeki Etkileri Ekip beslenme düzeninin davranış üzerindeki etkilerini araştırmak için hamsterları sürekli içine bit veya solucan eklenmiş buğday veya mısırla besliyordu. Bu yiyecekler hayvanların normal beslenme düzenini yansıttığı için seçildi. Tarlalarda kemirgenler çoğunlukla bunlarla beslenir ama daha pek çok şey yiyebilirler. Araştırmacılar devamlı bu yiyeceklerle beslendikleri takdirde hamsterlarda bazı beslenme bozukluklarının çıkacağını düşündüler. Ancak ortaya çıkan sonuç basit bir vitamin eksikliğinden çok çok daha farklıydı. Evde beslediğimiz o küçük sevimli kemirgenler beklenmedik şeyler yapmaya başladılar. Dişiler başarılı bir şekilde üremeye devam ettiler ama mısırla beslenenler yuvalarının dışında doğum yapmaya başladılar. Anormal davranışlar bundan sonra da devam etti. Doğurdukları yavruları daha ilk günlerinde yemeye başladılar. Sadece bir dişi yavrusunu yemedi, sadece onunla ilgilenmeyi kesti ama o yavrunun da akıbeti iyi olmadı. En azından bir yavru kurtuldu diyecekken, iki erkek kardeşi yeni doğmuş dişi yavruyu yedi. Niyasin Eksikliği Anormal Davranışlara Yol Açıyor Araştırmacılar tam bir yıl boyunca bu hayvanlara ne olduğunu araştırdılar. Hamsterlar ve diğer birçok kemirgen genç üyelerini yerler ama bu durum bir bebek öldüğünde veya anne hamster yuvasını temizlemek istediğinde olur. Araştırmacılar hamsterların yiyeceklerine takviye gıda koyduklarında ise yavrular sağlıklı bir şekilde büyütüldü. Takviye gıda konduğunda hamsterların davranışları normale döndüğüne göre besinlerde bir eksiklik olmalıydı. Buğdayda bir şey yoktu ama mısır çok sayıda küçük besinden mahrumdu, özellikle de niyasinden. Sürekli mısır ile beslenip niyasin eksikliği yaşayan insanlarda da pellagra adlı bir rahatsızlık baş gösteriyordu. Bu hastalık 1700'lerin Avrupa'sında mısır temel gıda maddesi haline gelince ortaya çıkmıştı. Pellagra yaşayan insanlar korkutucu kızarıklıklar, ishal ve demans geçiriyordu. Hastalığın nedenleri 20. yüzyılın ortalarında bulunana kadar milyonlarca insan acı çekmiş ve binlercesi ölmüştü. İleri Okuma: Demans Nedir? Hamsterlar ve İnsanlar Benzer Semptomlar Gösteriyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/surekli-tekrarlanan-cumleler/", "text": "Sürekli Tekrarlanan Cümleler Daha İnandırıcı Oluyor Beyninizin yalnızca % 10'unu kullanırsınız. Havuç yemek gözlerinizi iyileştirir. C vitamini soğuk algınlığı tedavisinde kullanılır. Ülkemizin ekonomik gücü her geçen gün artıyor. Bunların Hiçbiri Doğru Cümleler Değil! Gerçekler aslında o kadar da önemli değil; İnsanlar bu cümleleri sık sık tekrarlarlar, siz de onlara inanırsınız. Tekrarlamayı gerçeğe dönüştüren, insan ruhundaki bir kısayol olan yanıltıcı gerçeklik etkisine hoşgeldiniz. Özellikle pazarlamacılar ve politikacılar, bu belirli bilişsel önyargıları manipüle etmenin ustalarıdır. Aynı sözleri tekrar tekrar söylersen insanlar artık sana inanmaya başlar. Bazı insanlar bu tekniği hayatta uyguluyorlar. Bilimsel araştırmalar da sürekli tekrarlanan cümlelerin daha inandırıcı olduğunu söylüyor. Örneğin; geçen hafta başkan Trump, Amerika'da kolluk kuvvetlerine karşı şiddetin yüksek seviyelerde olduğu söyledi. Ayrıca durdurmak için tasarlanan üç yürütme emri imzaladı . Kulağa çok önemli geliyor, değil mi? Fakat bu tür suçlar, ABD'deki diğer şiddet suçlarına kıyasla en düşük oranlarda seyretmektedir. Trump her konuşmasında artan suç oranından veya kötü durumdaki toplumsal gidişattan bahsediyor. Trump Bu Etkiyi Çok İyi Kullanıyor Başkan Trump, mevcut olmayan ulusal gidişatı araştırmak ve durdurmak için görevli kuvvetler kurmayı düşünüyor diyor Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği'nin yasal direktör yardımcısı Jeffery Robinson. Böyle bir gidişatın varlığı ise söz konusu bile değil. Ancak çoğu insan buna inanıyor ve bunu destekliyor. FBI'ın son verileri 2008 yılından bu yana Amerika'daki suç oranlarında %20 azaldığını söylüyor. Ancak Pew Araştırma anketinin sonuçlarına göre geçtiğimiz başkanlık seçimlerinde oy kullananların %57'si Amerika'da suç oranlarının arttığına inanıyordu. Peki burada neler oluyor? Araştırma ekibi ilk kez 1970'li yıllarda etkisini fark etti. Toronto Üniversitesi'nden bir psikolog Lynn Hasher Tekrarlama, söylenenlerin daha doğru görünmesine neden oluyor diyor. Central Washington Üniversitesi'ndeki araştırmacılar 2012'de yapılan bir araştırmada belirttikleri gibi, tekrar tekrar yapılan sahte haberler toplum tarafından benimseniyor. Tekrarlanan Cümleler Daha Kolay Anlaşılıyor İnsanların gerçeği değerlendirme etkisi temelde iki şeye dayanır: bilginin mantıksallığı ve tanıdık gelip gelmediği. Vanderbilt Üniversitesi'nden psikolog Lisa Fazio İkinci sefer gerçeği gördüğünüzde işlemek çok daha kolay oluyor. Onu daha hızlı okuyoruz, daha akıcı bir şekilde anlıyoruz, beynimiz bu akıcılığı bir şeylerin doğru olduğunun bir işareti olarak yorumluyordiyor. Anlaşılan rasyonel düşünmek zor iş. Beyin mantıklı ve sürekli uyarıları doğru olarak kabul ederek kendi üzerindeki iş yükünü hafifletiyor. Bu da bizim bilgi erişimimizde daha sorgulayıcı bir tavır takınmamız gerektiğini gösteriyor. Eğer bilinçli bir şekilde duyduklarımızı, gördüklerimizi sorgulamazsak yalan cümleler ve haberlere daha kolay inanır hale geliriz. Hazırlayan : Serap Kaya Kaynak http://www.pewresearch.org/fact-tank/2016/11/16/voters-perceptions-of-crime-continue-to-conflict-with-reality"} {"url": "https://sinirbilim.org/t-hucresi/", "text": "T Hücresi T hücreleri, hücresel anormallikler ve enfeksiyonları denetleyen, bağışıklık sistemimizin korunmasında önemli bir rol oynayan beyaz kan hücresi türüdür. T hücresi bağışıklık sistemi için gereklidir. Normalden daha düşük sayıda T hücresinin yıkıcı etkileri HIV/AIDS gibi hastalıklarda çok belirgindir. Birkaç farklı T hücresi vardır. Genel olarak iki farklı türe bölünebilirler. İlk olarak katil T hücreleri enfeksiyona maruz kalmış veya kanserleşmiş hücreleri avlar ve yok eder. İkinci olarak ise yardımcı T hücreleri bağışıklık sisteminin tepkisini düzenler ve bağışıklığın tüm bölümlerinde önemli rol oynar. T Hücresi Ne Yapar? T hücrelerinin görevlerine açıklık getirecek olursak vücudumuzda; - Yabancı istilacılar için hücre içi ortamını denetler, - Virüs kaynaklı veya bakteriyel olarak enfekte olmuş hücreleri doğrudan öldür komutunu üstlenir, - Kanserli hücreleri yok etmek için savaşır, - Hastalığa neden olan etkenleri zararsız duruma getirmek için vücudun oluşturduğu antikor denilen yapının etkinleşmesine yardımcı olur ve uzun yıllar önce vücutta karşılaşılmış olan mikropları hatırlayıp önlemini alır."} {"url": "https://sinirbilim.org/t-insan-ufuk-tarhan/", "text": "T-İnsan Ufuk Tarhan Uzun zamandır kendinizi gelecekle ilgili düşüncelere dalarken mi buluyorsunuz? Bu düşüncelerde kaybolup, varoluş amacınızla birtakım değişiklikler yapmak mecburiyetinde mi kalıyorsunuz? Çünkü içinizde bir ses diyor aslında; 'geleceğimi kendi haline bırakamam!' Belki de... yeni bir bakış açısı kazanmamız gerekiyordur? Belki de ileriye bakıp odaklanmak, geçmişin negatif etkisini üzerimizden atıp, Türkiye'nin ilk kadın fütüristi Ufuk Tarhan'ın sesine kulak vermemiz gerekiyordur. Kendinize güzel bir gelecek kılavuzu olarak edineceğiniz T-İnsan adlı bu kitap, harika bir başucu kitabı olacak. Hayatınıza yeni tanımlar kazandıracak. Örneğin; sizin için artık başarının tanımı değişebilir. 'Başarı: Sırf sen varsın diye bir başkasının mutlu olma hali.'"} {"url": "https://sinirbilim.org/taijin-kyofusho/", "text": "Taijin Kyofusho Taijin kyofusho ya da TKS gözlerini dikip bakma, kızarma, rahatsız edici bir koku yayma, rahatsız bir yüz ifadesi takınma veya ellerin titremesi gibi münasebetsiz sosyal veya fiziksel davranışlarla başkalarını rahatsız etme korkusu ile karakterize edilen bir tür sosyal fobidir. Birçok Batılı gözlerini dikip bakarak, rahatsız edici bir koku salarak veya kızararak başkalarını rahatsız etmekten utansa da taijin kyofusho; yoğun, mantık dışı, hastalıklı bir korku olması, yani gerçek bir fobi olması ile bundan ayrılır. Asyalılar taijin kyofusho belirtilerinden kaçınmaya çalışırken sosyal etkileşimlerden tamamen kaçınabilir. Japonca taijin-kyofu kelimesinin birebir karşılığı kişiler arası ilişki korkusudur. Taijin Kyofusho'nun Görülme Sıklığı Araştırmalar taijin kyofusho Japon üniversite öğrencilerinde en sık tedavi edilen üçüncü psikiyatrik bozukluk olduğunu gösteriyor. Taijin kyofusho, 5/4'lük bir oranla erkeklerde kadınlara oranla daha fazla görülüyor. Hastaların çoğunda, son 40 yıl içinde değişen bir birincil semptom görülüyor. İlk başta kızarma korkusu birincil semptomdu, ancak bunun yerini göz teması kurmak veya gözlerini dikerek bakmak aldı. Buna karşılık Batı kültüründe göz teması kurmak çok yaygın bir şeydir; eğer sosyal etkileşimlerde göz teması kurmazsanız çekingen veya sosyal becerilerden yoksun olarak değerlendirilirsiniz. Taijin kyofusho, kişiler arası etkileşimlerin insanın hayatında önemli bir rol oynamaya başladığı ergenlik döneminde başlar. 20'li yaşlardan sonra bireyler uygun sosyal davranışları öğrenmiş olduğu için taijin kyofusho bu yaşlardan sonra nadiren görülür. TKS, Japonya'ya özgü olan sosyal etkilerden gelişir. Kültürel Değerler"} {"url": "https://sinirbilim.org/talamus/", "text": "Talamus Talamus, serebral korteks ve orta beyin arasında, beyin sapının hemen üzerinde bulunan gri maddeden oluşan küçük bir yapıdır. Talamusun ana işlevi, motor ve duyu sinyallerinin serebral kortekse aktarılmasıdır. Talamusun birçok görevi vardır. Sıcaklık, ışık ve fiziksel dokunuşa duyarlılığımızı yönetir, görsel, işitsel ve motor bilgi akışını kontrol eder. Motivasyon ve uyku-uyanıklık süreçlerinde rol oynar. Kol ve bacak gibi uzuvlarımızda denge ve proprioseptif duyuyu kontrol eder. Propriosepsiyon vücudumuzun farkındalık duygusu olarak tanımlanır. Talamus bunlar sayesinde tetikte olmamızda ve dikkat mekanizmasında rol oynar. Talamus Hangi Görevlere Sahiptir? Talamus sıklıkla bir geçiş istasyonu olarak tanımlanır. Serebral kortekse doğru ilerleyen tüm duyu bilgisi önce talamusa gelir. Sadece koku sinyalleri doğrudan talamusa gelmez. Onun haricindeki duyu sinyalleri talamustan kortikal bölgelere aktarılır. Talamus, belirli bilgi türleriyle başa çıkmak için işlevsel uzmanlıklara sahip olan birkaç çekirdeğe bölünür. Duyu bilgisi bu nedenle talamusa gider. Buradan duyu verilerini işlemek üzere uyarlanmış çekirdeğe yönlendirilir. Daha sonra, o çekirdekten kortekste ilgili alana bilgi gönderilir. Örneğin, retinadaki görsel bilgilerin nihai durağı görsel işlem merkezi görsel kortekstir. Buraya gitmeden önce sinyaller talamusun lateral çekirdeğine gider. Koku sinyalleri talamusa gitmez denir ancak bu yanlış bir bilgidir. Burundan çıkan koku sinyalleri iki yolak üzerinden serebral kortekse ulaşır. Bunların biri talamus üzerinden geçer, diğeri geçmez. Koku sinyalleri kortekse gitmek için talamusu atlayabilir ama kesinlikle gitmez diyemeyiz. Talamus beyinde duyu sinyallerini ilgili bölgelere dağıtan bir merkez istasyonu gibidir. Güncel araştırmalar bundan daha fazlasını söylüyor. Talamusa gelen bilgiler nihai hedeflerine gönderilmeden önce burada işlemden geçiyor. Sinyallerin işlenmesinden elde edilen bilgiler geri beslemeli sistemde kullanılıyor. Talamus ile serebral korteks her daim bilgi alış verişi yaparlar. Talamus Uyku ve Belleği Nasıl Etkiliyor? Gece yatağa yatıp uyuduğunuzda beyninizin bazı bölgeleri hala çok etkin bir şekilde çalışmaya devam eder. Hatta belirli işleri yapmak için sizin uykuya dalmanızı beklerler. Uyku ve uyanıklığı düzenlemede etkin bir rol üstlenen talamus da bu beyin bölgelerinden biridir. Uykuda ve uyanıkken talamusun içindeki hücre grupları ile serebral korteks arasında sürekli talamokortikal beyin dalgaları gidip gelir. Uyanıkken bilinci oluşturduğu düşünülen bu dalgalar, uykuda ise bilincin kapalı olmasını ve bellek süreçlerini düzenler. Örneğin gün boyunca öğrendiğimiz bilgilerden yararlı olanlarını kaydetmemiz, işe yaramayanları silmemiz bu beyin dalgaları sayesinde gerçekleşir. Yapılan araştırmalar serebral korteks alanlarının yanı sıra hipokampusun de talamusla bağlantıda olduğunu gösteriyor. Talamusun ön bölümleri hipokampus ile sürekli etkileşim halindedir. Bunlar sayesinde konumsal belleğin ve duyuların algılanmasında görev alıyor. Konumsal bellek, insanlarda olay hafızasının başlıca bileşenlerinden biridir. Örneğin sevgilinizle ilk tanıştığınız ve buluştuğunuz yeri hatırlıyorsanız bunu konumsal belleğinize borçlusunuzdur. Araştırmalardan elde edilen kanıtlar talamus ile temporal lob arasında ciddi bağlantılar olduğunu gösteriyor. Talamus Zarar Görürse Ne Olur?"} {"url": "https://sinirbilim.org/tanri-inanci/", "text": "Tanrı İnancı ve Beynin Evrimi Bizim toplumumuzda, başka toplumlarda farklı görüşteki insanların sürekli birbirleri ile kavga halinde olduğunu görüyoruz. Bu durum çok yeni değil. Binlerce yıldır insanlar birbirleri ile mücadele ediyor, savaşıyor, hatta birbirini acımasızca öldürüyor. İnsanlık tarihine baktığımızda tanrı inancı ve dinler hem insanlığa hizmet etmiş hem de çok sayıda savaşın çıkış kaynağı olmuştur. Bir süredir insanların neden bir tanrıya inandığını ve bir din sahibi olduğunu araştırıyordum. Bu yazımda insanın ilk atalarından başlayarak milyonlarca yıllık evrim sürecinde tanrının nasıl başladığını ele alacağım. Öncelikle belirteyim, tanrı var mı yok mu, en doğru din hangisi gibi konulara girmeyeceğim. Tanrı inancı nasıl ortaya çıktı, onu anlatmaya çalışacağım. Yaklaşık 6 milyon yıl önce hominidler en yakın kuzenlerimiz şempanzelerden ayrıldılar. Biz maymunlardan filan gelmedik. Onlarla birlikteliğimiz 6 milyon yıl önce ayrıldı. Bundan sonraki süreçte hem insanlar hem de şempanzeler kendi evrimsel yolculuklarına çıkmışlardır. İnsansı sınıfında değerlendirilen ilk tür olan Homo habilis yaklaşık 2 milyon yıl önce ortaya çıktı. Homo habilis türü diğer hayvanlardan daha zekiydi, beyni daha büyüktü (630 cm3). Alet kullanabiliyorlardı ve sezgisel bir fizik bilgisine sahiptiler. Ancak Homo habilis kendisi ile ilgili düşünemiyor, eylemlerinin arkasındaki iradeyi fark edemiyordu. Zeki bir beyne sahiptiler ama zihinleri çok boştu. Tanrı İnancı İçin İlk Koşul: Özfarkındalık İnsan beyninin büyümesi ve karmaşıklaşması tanrı inancı için olmazsa olmaz koşullardan biridir. Bizden başka herhangi bir hayvanın ibadet ettiğini göremezsiniz. Dua ettiğine rastlamazsınız. Kendisinden yüce bir tanrıya inanmak için gelişmiş bir beyin ve zeka gereklidir. Hayvanlar da alet kullanabilir. Bazılarının hafızası sizi şaşırtabilir. Bazı hayvanlar bizim sahip olmadığımız duyulara sahiptir. Ancak bütün bunlar özfarkındalık olmadan bir anlam ifade etmez. İnsan beyni gelişmeye devam ediyordu. 1,8 milyon yıl önce ortaya çıkan Homo erectus ateşi kontrol altına alan ilk hominindir. Beyni Homo habilisten daha büyüktü (ortalama 1000 cm3). Yiyecekleri pişirmek evrimsel süreçte bize çok büyük avantaj sağlamıştı. Hem ateş etrafında sosyalleşiyorduk hem de yiyeceklerden daha fazla verim alınıyordu. Ateş besinlerdeki mikroorganizmaları da öldürüyordu. 1,5 milyon yıllık sürede Homo erectus özfarkındalık geliştirmeye başladı. Artık kendisinin farkına varmaya başladı. Düşünebilmek Üzerine Düşünmek Hepimiz aynanın karşısına geçip kendimiz ile ilgileniriz. Saçımızı düzeltiriz, yüzümüzü, kıyafetlerimizi inceleriz. Bizim için çok olağan olan bu durum çoğu hayvanda yoktur. Şempanzeler ve orangutanlarda da özfarkındalık vardır. Gorillerde ise çok nadir olarak görülür. Ancak özfarkındalığı olan insan hariç diğer tüm canlılar kendisine olan ilgisini hemen yitirir. Beynimiz, özellikle bilişsel işlevlerden sorumlu frontal ve parietal alanlar büyürken bir yandan da kendimizin farkına varmaya başladık. Homo erectus 1,5 milyon yıl boyunca varlığını sürdürdü. Kendisinin farkına varmayı başardı ama muhtemelen başkaları hakkında düşünemiyordu. Kendisi hakkında düşünebilmesine rağmen düşünebildiği üzerine de düşünemiyordu. Evrimsel yolculuğumuzda ismini çok duyduğunuz türe geldik: Neandertaller. Avrupa'da yaşamış olan Neandertaller 230.000 ila 40.000 yılları arasında yaşadılar. Homo erectus 1000 cm3 beyin hacmine sahipken Neandertaller 1480 cm3'lük bir hacme ulaştılar. İnsan beyni daha zeki oluyordu. Zekanın yanında farklı özellikler de kazanıyordu. Bakın, insanın yüzbinlerce yıllık evrimsel sürecinde temel ihtiyaçlarından ve hayatta kalmaya çalışmasından başka bir şey bulunmadı. Popülasyonun azlığı, iklim koşullarının çetinliği ve beyin gelişimi insanın Maslow piramidinde ilk üç basamağı geçmesine izin vermiyordu. Başkalarının Düşüncelerini Anlama Becerisi Neandertaller mükemmel avcılardı. Taş aletler, kemikten yapılma silahlar üretebiliyorlardı. Güçlü fiziksel yapıları, zekaları ile birleşince buzul çağında bile hayatta kaldılar. Tarihte ilk kez Neandertallerin birbirlerine ilgi ve bakım gösterdikleri kabul edilir. Ölüleri defnettikleri ortaya çıkmıştır. Bazı araştırmacılar ölüm sonrası inancının Neandertallerde ortaya çıktığını önce sürmüştür. Ancak ölüleri gömmek hayvanların onları yemesini engellemek için de olabilir. Neandertallerde görülen en çarpıcı gelişim başkalarının düşüncelerini anlayabilmektir. Tanrı inancı için bir başkasının düşüncelerini anlayabilmek kilit rol oynar. Bütün dinler empatiye çok değer verir. Şimdiye kadar her şey Neandertaller için iyi gidiyordu. 200.000 yıl boyunca hayatta kalan bu türün sonunu ise yine başka bir insan türü getirecekti. Onlar, bizim atalarımız Homo sapiensti. Buraya kadar olan bilgilerimizi ve dinlerin emrettiklerini bir karşılaştıralım. Dinlerde hep iyi huylar tavsiye edilir. Anne ve babaya yardım edeceksin, öldürmeyeceksin, hırsızlık yapmayacaksın, yalan söylemeyeceksin. Bütün bu eylemler gelişmiş bir beyin ve zeka düzeyini gerektirir. Neandertallerden önce insanlar birbirlerine zorunlu haller dışında ilgi bile göstermiyordu. Herkes o gün karnını doyurmanın peşindeydi. Dinler için gerekli koşullar Homo sapiens döneminde sağlandı. Homo sapiens Ortaya Çıkıyor Homo sapiens türü 200.000 yıl önce Afrika'da ortaya çıktı. Onlara dair elimizdeki ilk kanıtlar yaklaşık 160.000 yıl önce bir su aygırı sürüsünü katlettiğini gösteriyor. Şahsi düşüncem türümüz hiçbir zaman barış yanlısı değildi. Büyük hayvanları avlayacak güçlü silahlar yapıyorlardı. Uzun mesafeler kat ediyor, ilkel bir sesli iletişim yöntemi kullanıyordu. Homo sapiens ile ilgili bulunan bir başka çarpıcı şey ise süs eşyalarıdır. 100-115 bin yıl önceye tarihlenen kolyeler başka insanların düşüncelerini çok net algılayabildiğimizi gösteriyor. Dini düşünceler için gereken altyapı neredeyse tamamlandı. İnsanlar artık sosyal olarak daha aktifler. Süsleniyorlar, göç ediyorlar, beraber avlanıyorlar. 60.000 yıl önce Afrika'dan çıkıp bütün dünyaya yayılmaya başladılar. Antartika dışında bütün kıtalarda Homo sapiensin ayak izlerine rastlamak mümkündür. Her şey iyi güzel ama bu ölen insanlar ne oluyor? Homo sapiens 40.000 yıl öncesine kadar bu soruyu sormamıştı. Beyin korteksi yeterince gelişmediği için insanlarda otobiyografik bellek olgunluğa ulaşmamıştı. Geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki bağlantıyı kuramıyor, çoğunlukla günlük yaşıyordu. Otobiyografik bellek geliştikçe önce hayatta kalmak için ne kadar hayvan avlaması gerektiğini düşünmek oldu. Yerleşik hayat başlamadığı için ölülerini gömüp yollarına devam ediyorlardı. Tanrı İnancı İçin Son Basamak da Aşılıyor Modern insan 40.000 yıl önce ortaya çıktı. Otobiyografik belleğin gelişimi ile dinlerin bütün altyapısı sağlandı. Ölüm sonrası yaşamı tasavvur etmek için gereken bellek de gelmişti. İnsanlar artık tanıdığım bu adama ne oldu, kocam nereye gitti?, ölünce bana ne olacak gibi sorular sormaya başladı. İnsan, tarihte ilk kez öleceğinin farkına vardı. Ölümün sürekli hatırda tutulması dinlerde de sıkça karşımıza çıkan bir durumdur. Peki, öyleyse neden tanrı inancı ve dinlerin ortaya çıkışı son 6-7 bin yılda gerçekleşti. Neden? Bu sorunun yanıtı yerleşik hayat ve tarım devriminde saklıdır. 12.000 yıl önce başladığı düşünülen tarım devrimi ile insanlar yerleşik hayata geçmeye başladılar. Bu tarihten önce neden geçmediler diye sorabilirsiniz. Aslında tarım bir devrim değildir. İnsanlar bu tarihten önceki binlerce yıl boyunca bitki yetiştiriyordu ama geniş çapta bir tarım yoktu. Çünkü hava soğuktu. İklim koşullarının kötü olması nedeniyle geniş çapta tarım çok ertelendi. Zaten ilk tarımsal faaliyetler de bereketli hilal olarak adlandırılan sıcak Mezopotamya bölgesinde başlamıştı. Tanrılar Ölen Atalarımızdan Türedi İnsanlar binlerce yıl boyunca sevdiklerini gömdüler ama arka bahçelerine değil. Öleni gömüyorlar ve göç ediyorlardı. Yerleşik hayata geçen insanlar artık ölen sevdiklerini unutmuyorlar, hep hatırlıyorlardı. Bir süre sonra zorda kaldıklarında onlardan yardım istemeye başladılar. Otobiyografik belleğe sahip insanlar ölen atalarından yardım istemeye ve zaman içinde onlara tapınmaya başladılar. Tanrı inancı ve dinlerin doğuş noktası burasıdır. Bunun yanında rüya görmek ve rüyalara anlam yüklemek de dinlerin doğuşunu hızlandırmıştır. Yerleşik hayata geçen insanoğlu yine rahat durmamış ve birbiri arasında mücadele etmeye başlamıştı. Mücadelenin tarafları atalarından yardım istiyorlardı. Galip gelenin ataları daha büyük ve yüce kabul ediliyordu. Tanıdık geldi mi? İnsanlar büyük topluluklar oluşturdukça yardım istenilen ve ibadet edilen atalar da gelişti. Zamanla bu atalar tanrılara dönüştü. Sosyolog Herbert Spencer'ın ifadesiyle Her dinin kökeninde atalara ibadet vardır. Tanrı inancı insanların zorluklar karşısında yardım istemelerinden ve birbirlerine üstünlük sağlamaya çalışmalarından ortaya çıktı. İnsanlar atalarının yanına eşya koymaya başladılar. Onların mezarlarını süslemeye başladılar. Mısır'da firavunlar mezarları için piramitleri inşa ettiler. Ölen ataların ruhları arasındaki hiyerarşi binlerce yıl içinde tanrıları doğurdu. İlk Tanrıların Görevi İhtiyaçlarımızı Karşılamaktı İlk tanrılar ihtiyaçlara yanıt veren cinstendi. Bana ibadet edeceksin diye tutturmuyorlardı. Öyle bütün görevleri tek bir tanesine vermek de yoktu. Var oluş amaçları insanlara hizmet etmekti. Yazılı kayıtlara geçmiş ilk tanrı Mezopotamya'daki su tanrısı Enki'dir. Bir diğeri tahıl tanrısı Dumuzi'ydi. Zaman içinde tanrılar devlet yönetimine de karışmaya başladılar. Savaşlarda tanrılar büyük söz sahibi olmaya başladı. Tapınaklar çok büyük önem kazandı. Devlet görevlileri tanrılar ile müttefik olmanın kendilerine çok yarar sağladıklarını keşfetti. Günümüzde bu taktik hala işe yarıyor. Yaklaşık 4.500 yıl önce tek tanrılı dinler ortaya çıkmaya başladı. 2.800 yıl önce ise modern dinler ve tanrılar son şeklini almaya başladı. Tarım devriminin başlangıcında 5 milyon olan nüfus artık 200-300 milyona çıkmıştı. Küçük kabileler ile başlayan evrimsel yolculukta insanlar imparatorluklar kurmaya başlamıştı. Büyük imparatorluklar da büyük tanrılar ve büyük dinler gerektiriyordu. Dinlerin Ortak Özellikleri Büyük dinlerin hepsi temelde beş özellik taşırlar. Birincisi, insanın ölüm sonrası yolculuğuna yanıt vermeyi amaçlarlar. İkincisi aynı dine mensup kişilerin birbirlerine psikolojik destek vermesini sağlar. Bu destekler bir afet olduğunda yardım şeklinde de tezahür edebilir, haçlı savaşlarında Papa'nın çağrısı şeklinde de. Üçüncüsü dinler bulundukları toplumun tüm hayatını yönetmeyi amaçlar. Dördüncüsü, dinlerin başarısı o toplumdaki üyelerinin başarısı ile belirlenir. Son olarak da yeni dinler, kendilerinden önceki dinlerden izler taşır."} {"url": "https://sinirbilim.org/tasikardi-nedir/", "text": "Taşikardi Nedir, Hangi Belirtileri Gösterir? Kalp vücudumuzdaki şüphesiz en önemli organımızdır. Birkaç saniye kan pompalamasa vücudumuzda hemen hissedilir etkiler oluşur. Yavaş atsa sorun, hızlı atsa sorun oluyor. Sürekli belli bir hızda pompalanması için çaba harcanır. Kalp ritminin normalden daha hızlı olduğu durumlar taşikardi olarak adlandırılır. Bir ritim bozukluğu olan taşikardi uzun yıllardır araştırılıyor ve bunun için birçok ilaç geliştirildi. Kalp atım hızınızın veya tansiyonuzun yükselmesi her zaman kötü değildir. Örneğin egzersiz yaparken veya yoğun stres yaşadığınızda nabzınız hızlanabilir. Bu tür durumlar sağlık için ciddi bir tehlike oluşturmaz. Ancak iş taşikardi durumuna geldiğinde dikkat etmemiz gerekir. Taşikardide dinlenme esnasında kalp normalden daha hızlı atar. Kalp atışlarını belirleyen etken elektriksel sinyallerdir. Kalp dokusundaki elektriksel sinyallerde bir anormallik olduğunda taşikardi ortaya çıkar. Kalp ritminde bozukluk olması aslında çok ciddi bir sorundur ve hemen tedaviye başlanmalıdır. Bazı taşikardi vakalarında hastada hiçbir belirti gözlenmez. Dışarıdan bakıldığında hasta gayet sağlıklı görünür. Ancak tedavi edilmezse taşikardinin kalp yetmezliği, inme, ani kalp krizi gibi sorunlara yol açma riski vardır. Kalp Nasıl Çalışır? Taşikardinin ve aritmi gibi diğer ritim bozukluklarının vücuda vereceği zararı anlamak için kalbin nasıl çalıştığına bakmalıyız. Kalbin elektriksel sistemini anlarsak taşikardiyi de daha kolay anlarız. Belki lisede biyoloji dersinde görmüşsünüzdür. Kalp 4 odacıktan oluşur. Atriumlar üstteki odacıklar, ventriküller alttaki odacıklardır. Kalp ritmi sinüs nodu adı verilen sağ atriumun hemen altındaki bir yapı ile düzenlenir. Kalp atımını oluşturan her elektriksel sinyal sinüs nodundan çıkar. Sinüs nodundan çıkan elektriksel sinyaller atrioventriküler noda ulaşırlar. Sinyallerin ventriküle gitmeden önceki durağı burasıdır. Elektrik sinyalleri ventriküllerdeki kaslara ulaştığında kasılma ve kanın pompalanması başlar. Bu sistemin aksamadı durumunda ritim bozuklukları görülmeye başlanır. Taşikardi veya kalbin normalden yavaş atması olan bradikardi ortaya çıkabilir. Taşikardi Belirtileri Kalbin yeterince kan pompalaması için odacıkların kanla dolması için biraz zaman gerekir. Hızlı atımın en önemli tehlikesi kalbin vücuda yeterince kan pompalayamamasıdır. Bu durumda organlarınız oksijen ve glikozdan mahrum kalır ve çok sayıda metabolik sorun meydana gelir. En sık karşılaşılan sorunlar nefes darlığı, baş dönmesi, göğüste huzursuzluk hissi ve göğüs ağrısıdır. Bazı taşikardi türleri hiç belirti göstermeden sinsice ilerler. Böyle bir durumda sadece doktor muayenesi veya EKG gibi bir görüntüleme testi doğru sonucu verir. Taşikardinin yarattığı olumsuz sağlık durumları kesinlikle hafife alınmamalıdır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi bazı türler ölümcüldür. Göğüs ağrısı, nefes darlığı gibi belirtiler farklı rahatsızlıkların göstergesi de olabilir. Böyle belirtiler ile karşılaştığınızda hemen doktora gitmeyi veya ambulans çağırmayı ihmal etmeyin. Tıbbi durumları kesinlikle ihmal etmeyin, bir hastanede profesyonel hizmet alın. Taşikardi Türleri Taşikardinin çok farklı türleri vardır ancak temelde 5'e ayrılır. Bunların hepsinde kalp normalden hızlı atar ancak rahatsızlığın kökeni ve nedeni farklıdır. Taşikardinin en yaygın türleri atriyal fibrilasyon, atriyal çarpıntı, ventriküler taşikardi, supraventriküler taşikardi ve ventriküler fibrilasyondur. Atrial fibrilasyon kalbin üst odacıklarında oluşan düzensiz elektrik akımları yüzünden ortaya çıkar. Atriumdaki elektrik akımları düzensiz ve zayıf kasılmalara neden olduğu için kalbin işleyişini bozar. Bazı durumlarda kalıcı olabilirken bazı vakalarda tedavi edilmezse ömür boyunca devam edebilir. Taşikardinin en yaygın görülen tipi atrial fibrilasyondur. Çoğu hastada başka bir kalp hastalığı veya yüksek tansiyon ile beraber görülür. Kalpteki yapısal anormalliklerin rol oynadığı düşünülüyor. Bunun yanında aşırı alkol kullanımı, hipertiroidi ve kalp kapakçığı sorunlarının da katkısı olabilir. Atrial çarpıntı yine atriumlarda kalp atımlarının hızlı olmasından kaynaklanır. Ancak atrial fibrilasyondan farklı olarak kalp atımları düzenlidir. Atriyal çarpıntının görülme nedeni atriumlardaki kan dolaşımının düzensizliğidir. Hızlı atımlar bazen zamanla düzelirken bazen tedaviye ihtiyaç duyulabilir. Hastalar bazen hem atriyal fibrilasyon hem de atriyal çarpıntıyı beraber yaşayabilirler. Ventriküler Taşikardiler Supraventriküler taşikardi kalbin alt odacıkları olan ventriküllerin üstündeki bir yerden kaynaklanan aşırı hızlı atımlardır. Genellikle doğuştan kaynaklanan yapısal sorunlardan dolayı oluşur. Kalbin içindeki elektriksel sinyallerin birbiri üstüne gelmesi sonucu bir karışıklık olur. Bu düzensizlik de kalbin fazla hızlı atmasına neden olabilir. Ventriküler taşikardi kalbin ventriküllerindeki elektriksel dengesizlik sonucu ortaya çıkar. Bir kalbin kasılması için kan ventriküllere dolar ve buradan atriuma çıkar. Ancak kan çok hızlı pompalandığında ventriküllere yeteri kan dolmaz. Bu yüzden metabolik sorunlar ortaya çıkabilir. Ventriküler taşikardi epizotları bazen birkaç saniyelik zaman dilimlerinde çıkabilir. Bunlar zararsız olabilir ama birkaç saniyeden uzun süren epizotlar hayati tehlike yaratabilir. Ventriküler fibrilasyonda hızlı ve düzensiz kalp atımları görülür. Taşikardinin bu türünde kalp işlevini yeterince yapamayabilir. Eğer kalp atımları dakikalar içinde normal ritmine dönmezse durum ölümcül bir hal alabilir. Bu tür vakalarda doktorlar elektrik şok ile hastaya defibrilasyon yapabilirler. Kalp krizi esnasında veya sonrasında hastanın kalbine elektrik şok verilmesi fibrilasyon vakalarında olur. Ventriküler fibrilasyon hastası birçok kişi önemli bir kalp hastalığı veya elektrik çarpması yaşamıştır. Taşikardi Neden Ortaya Çıkar? Kalpte elektriksel dengesizliği ortaya çıkmasında çok sayıda etken rol oynar. Bunlar taşikardiye neden olabilir de olmayabilir de. Özellikle kalpte doğuştan gelen veya sonradan oluşan yapısal sorunlar çok etkilidir. Bunun yanında anemi, yorucu egzersizler, çok fazla stres, sigara ve alkol tüketimi de taşikardiye neden olabilir. Dolaşım sistemini etkileyen çoğu şey taşikardi için bir risk etkenidir. Kafeinli içecekler ve kokain gibi uyarıcı maddeler bile tehlikeli olabilir. Ayrıca kalbin elektriksel sisteminde iyon dengesizliği ve aşırı aktif bir tiroid de sorun yaratabilir. Taşikardiden Nasıl Korunabiliriz? Koruyucu hekimlik günden güne daha çok önem kazanıyor. Bir hastalık çıktıktan sonra onu tedavi etmek kolay olmayabilir. Bunun yerine rahatsızlığın başlangıcından önce neler yapabileceğimizi düşünmeliyiz. Ailenizde taşikardi yaşayan varsa veya yukarıda saydığımız bazı risk etkenlerine sahipseniz bu konuya önem vermelisiniz. Hali hazırda bir kalp rahatsızlığınız bulunuyorsa sağlığınızı korumak için bazı önlemler almakta fayda var."} {"url": "https://sinirbilim.org/tat-duyusu/", "text": "Tat Duyusu Nasıl Çalışır? Pek çok yarışmada en fazla acı biberi kimin yiyeceği konusunda bir oyun bulunur. Peki neden tatlı veya ekşi konusunda değil de acı konusunda insanlar yarışa tutulur? Acı yerken neler hissederiz? Nasıl Tat Alıyoruz? Ağzımıza aldığımız lokmanın dilimiz üzerinde bulunan tat reseptörlerini uyarması ile beyne gönderilen sinyaller sayesinde yediğimiz yiyeceğin tadına varırız. Bir yiyeceğin ekşi, tatlı, tuzlu veya acı olup olmadığını dilimiz üzerinde tek bir bölgede bulunmasa bile bazı bölgelerde yoğunlaşan reseptörler aracılığıyla anlarız. Bu reseptörler dışında dilimizde bir de umami reseptörü bulunur. Umami kelimesi Japonca kökenli olup lezzet anlamına gelir. Bir kimya profesörü, en sevdiği yiyeceğin dört tat duyusu dışında bir tada sahip olduğu düşüncesiyle araştırıp bir takım kimyasal analizler yapması sonucu monosodyum glutamat maddesini elde etmiştir. Ancak dilimiz üzerinde de monosodyum glutamatı algılayan tomurcukların olduğu ise bundan yıllar sonra keşfedilecektir. Monosodyum glutamat doğrudan lezzet hissi yarattığı için sıkça kullanılmaktadır. Bu beş reseptörün dışında son zamanlarda yapılan araştırmalarla oleogustus adında yeni bir reseptör keşfedilmiştir. Bu reseptörün neyle ilgili olduğunu tahmin etmeyi kolaylaştırmak adına tereyağlı pilavın kokusunu aldığınızdaki heyecanı ve ağız sulanmasını hatırlatmak isterim. Evet, kendisi yağ reseptörü. Ancak henüz altıncı tat reseptörü olarak literatürde yerini almış değil. Tat ve Koku Arasındaki İlişki Tereyağının kokusu bile bu kadar iştahı açıyorsa tat konusunda kokunun da etkisi yadsınamaz. Bu sebepledir ki grip olunduğunda kişinin koku duyusu azalır ve yediği şeylerden tat alamaz hale gelir. Bunun dışında çeşitli sebeplerden kaynaklanan koku körlüğü durumuna sahip kişiler için yediği yiyeceğin lezzetini alamama durumu sürekli olmaktadır. Dilimizin üzerinde bulunan yağ reseptörü hariç beş reseptörden bahsettik. Dil üzerinde yalnızca tat reseptörleri bulunmaz aynı zamanda sıcaklığı algılayan podimadal nosiseptör adlı yapılar da bulunur. Nosi eki Latince'de zararlı uyaranları ifade etmede kullanılır ve bu reseptör de ağrılı uyaranları algılamaktadır. Örneğin sıcak bir yiyeceği soğumasını beklemeden ağzınıza attığınızda dilinizde bir yanma hissedersiniz. Bu hissin sebebi nosiseptörlerin uyarılmasıdır. Bu sayede bir sonraki lokmada daha tedbirli davranırsınız. Evrimsel Bir Adaptasyon: Kapsaisin Acı biberin içinde bulunan kapsaisin adlı bir madde normalde sıcağa duyarlı bu reseptörleri uyarır ve ağzınızda yanma hissine yol açar. Beyniniz ağzınızda sıcak bir madde olduğu hissine kapılır. Bu sebeple kalp atış hızı artar ve terlemeye başlarsınız. Beyin, vücut ısısını düşürmek adına burun akıntısı, gözlerin yaşarması ve terlemeye yol açar. Benzer etki mentol içeren yiyeceklerde de olur. İçerisindeki bir madde soğuğu algılayan reseptörleri etkiler ve ferahlama hissi oluşur. Podimadal nosiseptörler yalnızca dil üzerinde yer almaz, aynı zamanda burun ve deri üzerinde de bulunur. Acı biberi hassas bir kısma sürdüğünüzde yanma hissinin oluşması da bu yüzdendir. Acı biberin ağrı reseptörünü uyarması beynin onu tehlikeli madde olarak görmesinden kaynaklı olabilir. Peki bazı insanlar buna rağmen acıyı neden tercih eder bu konuda ortak bir yargı olmasa da oluşturduğu adrenalin hissinin hoşa gidiyor olması cevap olarak düşünülebilir. Acı Biber Neden Acı?"} {"url": "https://sinirbilim.org/tek-bir-fotografla-kolesterol-testi/", "text": "Tek bir Fotoğrafla Kolesterol Testi Hindistan'da yapılan araştırmalar sonucunda araştırmacılar kan örneği yerine hastanın elinin görüntüsünü kullanarak yeni bir kolesterol testi geliştirmeyi başardılar. Görüntü bir dijital kamera yardımıyla elde ediliyor ve bu resim kolesterol seviyelerinin önceden bilindiği bir veritabanındaki görüntülerle karşılaştırılıyor. Çalışmayı yürüten ekip bu yeni vücuda müdahale gerektirmeyen yöntemi şöyle anlatıyor. Çalışmanın temeli her bir hastanın elinin fotoğraflarını ve kan örneklerinden tespit edilen kolestrol seviyelerini kullanarak bir veri tabanı oluşturmak ile başlıyor, çünkü kolesterolün odak noktası kişinin parmaklarındaki kırışıklıklar. Ekip görüntü işleyen bir bilgisayar programı geliştirdi ve bu program yeni hastadan alınan bir görüntüyü veritabanında bulunan binlerce görüntüyle karşılaştırıyor ve eşleşen sonuca göre kolesterol seviyesini tespit ediyor. Kandaki kolesterolün miktarını ve tipini ölçmek kalp rahatsızlıklarında önemli bir risk faktörü. Vücut tarafından hormon üretiminde ve hücre yapımında kullanılmayan fazla kolesteroller damarların iç duvarlarında birikiyor ve kan akışını bozarak kalp rahatsızlıklarına sebebiyet veriyor. İyi Kolesterol Kötü Kolesterol Hastaların daha doğru ve kesin bir sağlık yardımı alması için HDL , LDL ve trigliserit arasındaki farkı tespit eden daha belirleyici testler gerekiyor. Ancak yinede toplam kolesterol miktarı ilk aşamada yararlı bir göstergedir. Damarlarda plak oluşumuna neden olan kötü kolestrol LDL'dir. Kolesterol seviyelerindeki değişimler deri üzerinde yapılan incelemelerle ortaya çıkarılabilir. HDL neden iyi diye sorarsanız, HDL'nin görevi, vücutta biriktiğinde yağ oluşturan yağ parçalarını yıkımı için karaciğere götürür. LDL tam tersi olarak onları damarlarda biriktirip ileride yaşanabilecek kalp hastalıkları için tetikleyici hale getirir. Siz her doymuş yağı yüksek besin tükettiğinizde, spor yapmadığınızda ve bir de genetiğinizde varsa bu işlemi kolaylaştırmış olursunuz. Doğal zeytinyağı, domates ve kırmızı meyveler gibi antioksidan deposu olan besinler tüketildiğinde, insanlarda HDL miktarı artıyor. Klinikte Çok Faydalı Bir Yöntem"} {"url": "https://sinirbilim.org/telefon-bilgisayarlar/", "text": "Telefon ve Bilgisayarlar Bizi Herkesten İyi Tanıyor Bilgi çağını yaşadığımız 2018 yılında elinizdeki akıllı telefonunuza bir daha bakın. Elinizde tuttuğunuz cihaz internete bağlanmasanız bile konumunuzu belirliyor. Yazdığınız kelimelerden ne yazacağınızı tahmin edebiliyor. Yüz tanıma sistemi sayesinde kimlerle fotoğraf ve video çektiğinizin farkında. 1960'da Ay'a gönderilen uzay mekiğinin işlemcisinden onlarca kat daha güçlü işlemcilere sahip bu cihazlar artık kontrol edilmekten ziyade insanları kontrol eder hale geldi. İnsanlar yemek yerken telefonlarını masada tutuyorlar, otobüste, minibüste, dolmuşta herkesin elinde bir telefon var. Evde ise telefon tahtını bilgisayarlara kaptırabiliyor. Sosyal ağ çılgınlığı tüm dünyada etkisini göstermeye devam ediyor. Facebook Beğenileri Analiz Ediliyor Sosyal ağlara bu kadar bağımlı olmamız, zamanla onları bize en yakın nesne haline getiriyor ve telefon ve bilgisayarların bizi herkesten iyi tanımasına kapı açıyor. Cambridge Üniversitesi'ndeki araştırmacılar sadece kişilerin Facebook beğenilerini dikkate alarak kişilerin analizini yapabilecek bir sistem geliştirdiler. Bu sistemden elde edilen sonuçlarla kişilerin yakın arkadaşları ve akrabalarından toplanan sonuçlar, kişilerin kendi kendilerini değerlendirmesiyle karşılaştırıldı ve sonuç olarak bilgisayarların insanları herkesten daha iyi tanıdığı ortaya çıktı. Telefon ve Bilgisayarlar Kişilik Analizi Yapabilir Proceedings of the National Academy of Science adlı dünyanın saygın araştırma dergilerinden birinde yayınlanan bu araştırmaya göre gelecekte bilgisayarlar sosyal ağları kullanarak kendi veritabanlarını kurabilir ve saniyeler içinde insanların kişilik özelliklerini belirleyip, buna uygun tepki verebilir hale gelebilir. Bu durum ise yapay zekaya sahip robotların yükselişine duygusal zeka faktörünü de ekleyerek gel deyince gelen, git deyince giden robotlardan ziyade, toplumsal yeteneklere sahip bir yapay zekaya sahip robotların ortaya çıkmasına olanak sağlayabilir. Her filmini izlediyseniz eğer bu konu sizde ufak bir çağrışım yapacaktır. Her filmindeki gibi bir yapay zekanın gerçeğe dönüşmesinin gayet mümkün olduğu bu araştırmayla kanıtlanmıştır. 86,220 Facebook kullanıcısının katıldığı araştırmada, her bir katılımcı 100 soruluk bir anket doldurmuştur. myPersonality adlı uygulama yardımıyla gerçekleştirilen bu anket ile beraber kullanıcıların beğenilerine de erişim sağlanmıştır. Bilim insanlarının geliştirdiği algoritma her bir beğeni durumunu bir kategoriye koyuyordu. Örneğin, siz tasavvuf ile ilgili bir sayfayı beğendiyseniz, algoritma sizin uyumluluk derecenizi artırıyordu. Tasavvufun temel prensibi her şeyin tanrıdan geldiğini bilmek olduğu için tasavvufla ilgilenen insanın da uyumlu olması beklenebilir. Ankette yapılan 100 sorunun ardından algoritmadan çıkan sonuçlar kaydedildi. Anketin haricinde ise 17,622 katılımcı bir arkadaşı veya ailevi yakını tarafından, 14,410 kişi ise birden fazla yakını tarafından değerlendirildi. Her Şeyimiz İnternette Olduğundan Mahremiyet Kavramı Kalkıyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/televizyon-izlemek/", "text": "Fazla Televizyon izlemek Tansiyonu Yükseltiyor Neredeyse hepimizin evinde bir veya iki tane televizyon vardır. Akşamları ailecek başına geçer sevdiğimiz dizi, film ve programları izleriz. Ama kaç saat? Avrupalı çocuklar üzerinde yapılan bir araştırma ekran başında 2 saatten fazla zaman harcayıp televizyon izleyen çocukların tansiyonunun 30%'a kadar artabildiğini gösterdi. Çalışma ayrıca hiç hareket etmeyen veya günde 1 saatten az fiziksel aktivitede bulunan çocuklarda da bu riskin 50%'e çıkabildiğine işaret ediyor. Bu ve bunun gibi araştırmalar çok küçük yaşlardan itibaren sporu hayatımıza dahil etmemiz gerektiğini ve toplumsal olarak buna yatırım yapmamız gerektiğini vurguluyor. Televizyon izlemek Çocukların Kan Basıncını Artırıyor Bilim insanları yıllardır genç insanlarda obezitenin nedenlerini araştırıyorlar Televizyon izlemek gibi hareketsiz şeyler ile kilo alımı arasında doğrudan bir bağlantı var. Bu uzun süredir biliniyor. Şimdi ise İspanya'da Zaragoza Üniversitesi'nden ve Brezilya'da Sao Paulo Üniversitesi'den bilim insanları televizyonun başka bir zararını tartışıyorlar. Araştırmanın sonuçlarına göre düzenli televizyon izlemek ile yüksek kan basıncı yani tansiyon arasında bir ilişki var. Ne kadar çok televizyon izlerseniz tansiyonunuz da o kadar yükselebiliyor. İleri Okuma: Obezite Demans Riskini Artırıyor Araştırmacılar bir dizi faaliyetin çocukların sağlığını nasıl etkileyeceğini araştırdılar. Bazıları sportif, hareketli etkinliklerdi, bazıları ise çok sakin, oturduğumuz yerden yapabileceğimiz türdendi. Çalışmaya 8 farklı ülkeden yaşları 2 ila 10 arasında değişen 5,221 çocuk katıldı. Bu kapsamlı araştırma tam iki yıl sürdü ve sonunda çıkan makale International Journal of Cardiology dergisinde yayınlandı. Yüksek Tansiyon İleride Kalp Hastalıklarına Yol Açabilir Makalede çok önemli bilgiler yer alıyordu. İki yıl boyunca televizyon izlemek de dahil sakin faaliyetlerde bulunan çocukların tansiyonu normalden daha yüksek çıkmıştı. Yüksek tansiyon ileride çok ciddi kalp damar hastalıklarına davetiye çıkarabilir. Örneğin hiç beklenmedik bir anda kişi iskemik kalp rahatsızlığı yaşayabilir. Araştırmacılar çocukların kesinlikle günde iki saatten fazla televizyon, bilgisayar veya telefon başında kalmamaları gerektiğini belirtiyor. Anne ve babalar oyun ve diğer eğlence işlerinde çocuklarına bir sınır koymalılar. Aksi takdirde sınırını bilmeyen çocukların kan basıncı %30'lara kadar artabiliyor. Maalesef sakin, hareketsiz bir hayat tarzı teknolojinin gelişmesiyle beraber çocuklarda daha sık görülmeye başlandı. Hareketsiz kalmak sadece çocukları değil, yetişkinleri de tehdit ediyor. Araştırmacılar elde ettikleri verileri incelediklerinde fazla televizyon izleyen yetişkinlerde de tansiyonun yüksek olduğunu farketti. Bu konuda yapılan farklı çalışmalar küçükken tansiyonu yüksek olan çocukların yetişkin olduklarında kalp damar hastalıklarına yakalanma ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor. Günde Bir Saatten Fazla Egzersiz Yapılmalı"} {"url": "https://sinirbilim.org/temas-sporlari-demans/", "text": "Temas Sporlarında Yolun Sonu Demans Olabilir Başrolünde Will Smith'in oynadığı 2015 yapımı Concussion filmini izleyenler bu yazıda anlatacaklarımı az çok tahmin edeceklerdir. Will Smith'in her zamanki asaletiyle boy gösterdiği bu film, Dr. Bennet Omalu'nun mesleki adanmışlığını konu ediniyor. Filmin en çarpıcı yönü ise gerçek bir hikayeden uyarlanmış olması. Dr. Omalu, Amerika'nın Pittsburgh şehrinde adli patolog ve nöropatoloji uzmanı olarak görev yapan oldukça başarılı bir hekimdi; ancak bir dönem o da Meyve veren ağacı taşlarlar gerçeğinden payına düşeni alanlardan oldu. Nedeni ise Amerika gibi futbolun araçtan çok amaç haline geldiği bir yerde futbol kaynaklı beyin hasarını anlatmak gibi kutsal bir göreve soyunmuş olmasıydı. Aslında her şey Ulusal Futbol Ligi hücum oyuncularından Mike Webster'ın ölümüyle başladı. Mike, ligteki performansıyla göz dolduran oyuncuların başında geliyordu. Takıma liderlik edip oyunu yönlendirmek gibi bir misyonu vardı ve takımın hücumdaki en büyük gücüydü; bu yüzden ona demir lakabı verilmişti; ancak gelin görün ki, Mike 50 yaşına geldiğinde birden başka birine dönüştü. Şiddetli baş ağrısı, kafa karışıklığı ve unutkanlık gibi şikayetleri vardı. Gaipten sesler duyuyor, eşini ve çocuğunu bile tanımıyordu. Şiddete eğilim gösterecek kadar asabi biri olup çıkmıştı. Davranışları üzerindeki otokontrolü kaybetmişti, sadece dürtüleriyle hareket ediyordu. Tek dileği birazcık da olsa uyuyabilmekti; ancak yaşadığı şey her neyse bunu imkansız hale getiriyordu. Kendi kendini tedavi etmek için aşırı dozda ilaç kullanmaya başladı. Ne yaparsa yapsın içinde bulunduğu girdaptan kurtulamıyordu. Mike, yaşadığı acının tahammül sınırlarını aştığı bir anda hayatına son vermeyi seçti. Herkes onun bu ani ölümünün arkasındaki sır perdesinin bir an önce aralanmasını istiyordu. Bu denli sağlıklı birinin 50 yaşında kendini bile unutacak hale gelmesinin makul bir açıklaması olmalıydı. İşin ilginç tarafı ise rutin beyin taramalarında herhangi bir anormalliğin saptanamamasıydı. Mike'ın intiharı, Amerikan futbolu için bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı yeni bir dönemin başlangıcı olacaktı... Kronik Travmatik Ensefalopati: Uzun Süreli Travmaya Bağlı Beyin Hasarı Mike Webster'in otopsisi Dr. Omalu tarafından yapıldı. Şaşırtıcı şekilde otopsi sonucu da normaldi. Mike'ı intihara sürükleyen haleti ruhiyeyi açıklamaya yarayan en ufak bir ip ucu bile bulunamamıştı; ama Dr. Omalu işin peşini bırakmadı. Mike'ta tekrarlayıcı kafa travmalarına bağlı olarak gelişen bir tür demansın varlığından şüpheleniyordu. Bunun için beyin dokusundan kesitler aldı ve bazı özel boyama yöntemlerini kullanarak mikroskop altında incelemeye başladı. Sonuçta kuşkularında haklı çıktı; zira Mike'ın beyni kafasına balyozla vurulan birinin beynini andırıyordu. Bunun nedeni ise beyninde ciddi derecede tau proteini birikimi olmasıydı. Tau proteini, istila ettiği bölgelerdeki nöronal ağları işlevsiz hale getiriyordu. Bu da tıpkı Mike'ta olduğu gibi çeşitli bilişsel ve davranışsal değişiklikler ile duygudurum bozukluklarının açığa çıkmasına neden oluyordu. Amerikan futbolunun ne kadar sert ve acımasız bir spor olduğu hepimizin malumu...Futbolcular maçı kazanmak için beyinlerini adeta birer silah olarak kullanıyor. Kafa kafaya çarpışmalar, yumruklar, dirsekler derken oyucular her maçta sayısız travmaya maruz kalıyor. Mike da sahadaki pozisyonu gereği çoklu kafa travmalarının merkezindeki isimdi. Tüm profesyonel futbol hayatı boyunca astronomik sayıda travmaya maruz kalmıştı. Mike Webster vakası, Dr. Omalu ve ekibi tarafından The Journal of Neurosurgery dergisinde Ulusal Futbol Ligi Oyuncularında Kronik Travmatik Ensefalopati başlığıyla yayınlandı. Yazılanlar hem futbol hem de bilim dünyasında bomba etkisi yarattı. Futbol gibi devasa yatırımların yapıldığı bir sektörün bunu sindirmesi hiç de kolay olmadı. Mike, Kronik Travmatik Ensefalopati tanısı alan ilk Amerikan futbol ligi oyuncusu olsa da onun gibi daha niceleri vardı... Kronik Travmatik Ensefalopati İçin Tek Risk Etkeni Amerikan Futbolu Değil! Kronik Travmatik Ensefalopati , hafif şiddetteki tekrarlayıcı kafa travmalarına bağlı olarak zaman içerisinde gelişen nörodejeneratif bir hastalıktır. Tekrarlayıcı travma öyküsü olanların yaklaşık %30'unda KTE olduğu bildiriliyor. Tekrarlayıcı kafa travmaları ile beyin sarsıntısı arasındaki ilişkiye dikkat çekiliyor. KTE hastalarının %80'inden fazlasında beyin sarsıntısı gerçekleşmiş durumda. Tek bir sarsıntı KTE oluşumuna sebep olmuyor; ancak çoklu beyin sarsıntılarıyla KTE arasında sıkı bir ilişki olduğu biliniyor. Sporcularda KTE'nin erken belirtileri 30 ve 50 yaş arasında ortaya çıkıyor ve zamanla kötüleşiyor. İleri düzeyde KTE'si olan vakaların hemen hemen hepsinde klinik tabloya demans da eşlik ediyor. Tekrarlayıcı travma maruziyeti KTE gelişimi için gereklidir; ama tek başına yeterli değildir. Tekrarlayıcı travma öyküsü olan her sporcuda KTE gelişmiyor. Yıllarca süregelen kafa travmalarının klinik belirti verecek düzeyde nöronal yıkıma sebep olması için bir eşik değerine ulaşması gerekiyor; ama bu değer net olarak tanımlanmış değil. Travmaların şiddeti ve sıklığı, genetik yatkınlık, sporcunun travmaya maruz kalmaya başladığı yaş, saha içindeki pozisyonu ve emeklilik yaşı, KTE gelişimini tetikleyici rol oynayan başlıca etkenler... KTE terimini ilk kez bu yazıda Amerikan futbolunun içerisinde duymuş olabilirsiniz; ancak KTE'nin geçmişi 1920'li yıllara kadar uzanıyor. İlk olarak boksörlerde keşfedilen bir hastalık kendisi. O dönemlerde pugilistik demans ya da boksör demansı adıyla biliniyordu. Sonradan bu tür bir nörodejenerasyonun sadece boksörlere özgü olmadığı görüldü. Hafif şiddetteki travmalara uzun süre maruz kalan sporcularda izlenen nöropatolojik değişikliklerle birlikte KTE terimi daha yaygın kullanılmaya başlandı. Artık biliyoruz ki buz hokeyi, profesyonel güreş, ragbi, dövüş sporları ve futbol gibi spor dallarında da tespit edilen KTE vakaları mevcut. Futbolun zararsız bir spor olduğunu düşünüyorsanız bu bölümü iki kere okuyun! Böyle düşünmenizin sebebi muhtemelen Amerikan futbolu ve boks ile beyin hasarı arasındaki ilişkinin daha bilindik olması. Futbol ile KTE terimlerini aynı cümle içerisinde pek duymuyorsunuz; çünkü futbolun yönetici kesimi bu konuya kayıtsız kalmayı özellikle tercih ediyor. Futbol kaynaklı olası bir beyin hasarının tespiti durumunda futbolun imajı zedelenebilir. Dahası sektörün futbolculara tazminat ödemesi gerekir. Milyon dolarların havada uçuştuğu bir sektörde yöneticiler futbolun popüleritesine gölge düşmesini göze alamaz tabi! Futbol ve KTE konusunda İngiltere'de kısmen de olsa bir farkındalık oluştuğunu söyleyebilirim. En azından futbol federasyonları böyle bir tehlikenin varlığını kabul etmiş durumda. Türkiye için bu konu henüz gündemde değil. Belki aşağıdaki örnekler KTE ve futbol ilişkisine dikkatleri çekmeye yardımcı olabilir. İngiliz klüplerinden West Albion'un futbolcusu Jeff Astle'in 2002 yılında daha 59 yaşında ölmesi pek çok spekülasyona neden oldu. Ölüm sebebinin Alzheimer olduğu düşünülüyordu. Astle'nin beyni, 2014 yılında patolojik incelemeye tabi tutuldu. Beyni Alzheimer'la açıklanamayacak kadar dejenere olmuş durumdaydı. Astle, KTE tanısı alan ilk futbol oyuncusu olarak kayıtlara geçti. Onun futbol oynadığı dönemde toplar plastik değildi, deriden yapılıyordu. Islak çimlerde top daha da ağırlaşıyordu. Astle ise kafa golleriyle ünlü bir futbolcuydu. Kafasına aldığı tekrarlayıcı darbeler onun sonunu hazırlamıştı. Brezilya milli takımının 1958 ve 1962 yıllarında dünya kupasını kazandığı kadroda yer alan efsanevi defans oyuncusu Hilderaldo Bellini bir başka örnek. 2014 yılındaki ölümünün ardından ona da KTE tanısı kondu. Şu an bildiklerimiz, kafa toplarında daha aktif olan defans ve forvet gibi mevkilerdeki oyuncuların KTE için risk taşıdığı yönünde. Demansa Doğru Uzanan Yol: Kortikal Atrofi ve Anormal Tau Birikimi KTE'de beynin ağırlığında azalma söz konusu. Bu azalma, frontal ve temporal korteks ile medyal temporal lobun atrofiye uğramasından yani küçülmesinden kaynaklanıyor. Hastalık ilerledikçe hipokampus, amigdala ve entorhinal korteks gibi yapılardaki atrofi daha belirgin hale geliyor. Sağ ve sol hemisferin birbirinden haberdar olmasını sağlamak gibi ulvi bir görevi olan corpus callosum da incelmiş durumda. Aşağıdaki görselde ileri düzeydeki bir KTE hastasının beynini görüyorsunuz. KTE'de sadece nöron kaybı yoktur, TDP-43 proteini ile hiperfosforile olmuş tau proteininin nöronal ve glial hücreler içerisinde birikmesi bir başka patolojik durumdur. Tau'nun hücre içerisinde birikmesiyle nörofibriler yumaklar olarak adlandırılan iplik benzeri yapılar oluşur. Erken evrede nörofibriler yumaklar sadece frontal lobtaki damar çevrelerinde yoğunlaşıyor. Hastalık ilerledikçe parietal ve temporal loblar da tutulmaya başlıyor. İleri evre KTE'de ise tüm kortikal loblar ile beyin sapı ve serebellum, tau proteini tarafından tamamen ele geçirilmiş durumda. Tau proteininin beyinde yarattığı etkiyi mutfak borusundan aşağı beton harcı dökmeye benzetebiliriz. Sertleşen harcın mutfak borusunu tıkaması gibi tau birikimi de beyni içten dışa doğru sıkıştırmaya başlıyor. Böylece KTE hastalarını demansa götüren yolun fitili ateşlenmiş oluyor. Kronik Travmatik Ensefalopati'nin Ayırıcı Tanısı İçin Otopsi Tek Seçenek! Hali hazırda KTE'nin ayırıcı tanısında kullanılabilecek bir biyobelirteç bulunmuyor. KTE belirtileriyle doktora başvuran birinin Alzheimer ya da frontotemporal demans tanısı alması işten bile değil; ancak KTE belirtilerinin özellikle 30 ve 50 yaş arasında ortaya çıktığını ve yavaş ilerlediğini unutmayın. Frontotemporal demans ise 45-65 yaşlarında ortaya çıkıyor ve hızlı seyrediyor. Hafif şiddetteki tekrarlayıcı travmalar beyin kanaması gibi yapısal lezyonlar meydana getirmez; bu yüzden kişinin BT sonucuna bakılarak KTE tespit edilemez. MRI da KTE tanısı için tek başına yeterli değildir, sadece travmaların beyindeki etkilerini ortaya koymak için kullanılabilir. Örneğin; Volümetrik MRI yoluyla KTE'de beynin çeşitli bölgelerinde meydana gelen atrofiyi saptamak mümkün. Kesin tanı içinse tek seçenek otopsi. Son dönemde PET taramalarının tau protein birikimini saptayabildiğini gösteren klinik çalışmalar ortaya konsa da bu yöntemin geçerliliği hakkında kesin konuşmak için daha çok erken. Otopsi bulgularına gelince; tau birikimi sadece KTE'ye özgü değildir, Alzheimer tipi demansta da kendini gösterir; ancak KTE'yi diğer nörodejeneratif hastalıklardan ayıran bir şey var: Tau proteininin düzensiz yerleşimi! Tau öncelikle korteksin yüzeyel tabakalarını etkiliyor. Bu bölgelerdeki olukların derin kısımları ile küçük kan damarlarının etrafı KTE'de ilk tutulan yerler. Kronik Travmatik Ensefalopati'de Koruyucu Önlemler Şart! KTE tedavisi tıpkı diğer demans türlerinde olduğu gibi klinik belirtileri hafifletip kişinin günlük yaşamını destekleme üzerine kurulu. Bunun yanı sıra koruyucu önlemlere kafa yormakta fayda var. KTE'de temel etken tekrarlayıcı travma maruziyeti olduğuna göre bu maruziyetin en aza indirgenmesi gerekiyor. Bunun için boks ve güreş gibi sporlardaki oyun kurallarında değişikliğe gidilebilir ya da mevcut kurallar daha etkin bir şekilde uygulanabilir. Futbolda kullanılan top teknolojisinde de yenilikler gerekebilir. Tıpkı Amerikan futbolunda olduğu gibi bizde de futbolcular saha içerisinde kask taksa fena olmaz. Yakın gelecekte bunun kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Gelecekteki çalışmalar her şeyden önce KTE'nin sporcular hayattayken teşhis edilmesi üzerine yoğunlaşmalıdır. Sözün özü;"} {"url": "https://sinirbilim.org/tembellikten-kurtulmak-icin-4-ipucu/", "text": "Tembellikten Kurtulmak İçin 4 İpucu Hepimizin sadece yatmak istediği, her şeyden elini ayağını çektiği zamanlar olmuştur. Bazı kişiler ise bunu çok sık yaparlar. Tembellikten kurtulmak istiyor ama bir türlü başarılı olamıyorsanız yeni alışkanlıklar edinmenizin zamanı gelmiş demektir. Bilim insanları tembellikten kurtulmak için işe yarar, kanıtlanmış bazı öneriler sunuyor. Bunları yaptığınız takdirde üretkenliğiniz ve çalışkanlığınız mutlaka artacaktır. Yapılacaklar Listesi Hazırlayın Yüzlerce yıldır insanlar yapılacaklar listesi hazırlıyor. Bu tür listelerin hayatımızın pek çok alanında etkili olduğu sır değil. Örneğin geçen gün Leonardo Da Vinci'nin yapılacaklar listesini okudum. Milan'ın haritasını çıkar, şu ustayla şu konu hakkında konuş gibi birçok madde vardı. Bir liste hazırlamak ne yapacağınızı unutmamanızı sağlar. Eğer gün içinde 5 şey yapacağım derseniz ve bunu not alırsanız. Beyniniz kendini bu yapılacak işlere göre ayarlar. Tembellikten kurtulmak için yapılacaklar listesi hazırlamak etkili bir çözümdür. Listeyi istediğiniz gibi doldurabilirsiniz. İsterseniz sadece çok önemli işlerinizi yazın, isterseniz gün içindeki çok sayıda işinizi not alın. Her halükarda bu liste sizin zaman yönetiminizi daha iyi yapmanızı sağlayacaktır. Arkadaşlarınızla Zaman Geçirin, Onların Eve Çağırın Çalışmaya bile vakit bulamazken bir de arkadaşlarımla mı zaman öldüreyim diyorsanız yanlış düşünüyorsunuz. Uzmanlar, arkadaşlarınızı eve çağırmanızın sizin iyi alışkanlıklar edinmenize yardımcı olacağını söylüyor. İş yerinden veya okuldan 5 arkadaşınız evinize gelecekse önce biraz temizlik yapar, evi toplarsınız dimi? Yemek de yapacaksanız eğer iyi bir market alışverişi gerekir. Arada sırada bu tür ev temizliği, alışveriş gibi rutin işleri yapmak sizin daha hareketli ve canlı olmanızı sağlar. Pasiflikten kurtuldukça tembellikten kurtulmak da kolaylaşır. İş ve Okul Hayatınızı Düzenli Olarak Gözden Geçirin Hayatta işler hep istediğimiz gibi gitmez. Bazen hiç olmadık zamanlarda işler sarpa sarabilir ve bizi zor durumlara düşürebilir. Eğer hayatımızda neler olup bittiğinin farkına varmazsak hedeflerimize ulaşamayabiliriz. Hayatınızın kontrolü sizde mi? Yaşantınıza şöyle bir bakın. İstediğiniz neleri yapıyorsunuz, neleri yapamıyorsunuz? Durumunuzu gözden geçirmek tembellikten kurtulmak için en çok ihtiyacınız olan şeylerden biri. Eğer sorunu saptayamazsanız, çözümü bulamazsınız. Ne aradığını bilmeyen, bulduğunu anlayamaz. Tembellikten Kurtulmak İçin Dinlenmeyi Unutmayın"} {"url": "https://sinirbilim.org/tercih-donemi-tavsiyeleri-hangi-bolumu-secmeliyim/", "text": "Tercih Dönemi Tavsiyeleri Hangi Bölümü Seçmeliyim? Hepimizin beklediği o heyecanlı dönem geldi. Biz de sizin gibi yakınlarımızla, arkadaşlarımızla sürekli bu konuyu konuşuyoruz. Tercih döneminde öğrenciler nereleri seçmeli? Hangi meslekler gelecek vaadediyor, hangileri Türkiye'de yok olmaya yüz tuttu? Bunları biraz irdeleyelim. Ben 2010 yılında İzmir Yüksek Teknoloji Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümüne girdim. Üniversite yıllarımda 15 kongreye katıldım, 5 farklı kurumda 10 laboratuvarda çalıştım. Bu tartışmaları yıllardır dinliyorum, dinliyorum. Size doğru veya yanlışı değil, sadece gördüklerimi ve bildiklerimi aktaracağım. Genel Tavsiyeler - Tercih seçiminizi yaparken öncelikle dürüstçe kendinizi tanıyın. Parayı ne kadar seviyorsunuz? Emir altında çalışmaya ne kadar dayanabilirsiniz? Özgürlük, para, keyif, zorluk... Meslek seçiminizi yaparken en çok bu gibi etkenlere bakmalısınız. Bazı meslekler para getirir ama meşakkati çoktur, örneğin; tıp. Bazılarının parası azdır ama çok rahat edersiniz, örneğin kütüphanecilik . - İş imkanlarına bakın. 25 yaşında üniversiteyi bitirdiğinizde kendi şirketinizi bile kuracak olsanız şirket kültürü ve işleyişini öğrenmek için kurumsal bir yerde çalışmanızı tavsiye ederim. Bizim Türkiye'de temel bilimlere değer verilmiyor, çünkü fakir bir ülkeyiz. Kısa vadede kar getirecek uygulamaları yapmaya odaklıyız. Bu da haliyle iş imkanları konusunda mühendislerin, avukatların daha şanslı olduğu anlamına geliyor. - Tercih edeceğiniz okulun nerede olduğuna ve sizi ne kadar ileriye taşıyacağına bakın. Bazı okullar sanayi ile iç içedir bazıları ise akademisyen yetiştirir arkadaşlar. - Yurtdışı imkanlarına bakın. Erasmus gibi bir nimetten olabildiğince faydalanmaya çalışın. - Yüksek lisans, doktoraya devam edecekseniz not ortalaması çok önemlidir ama özel sektörde kimse derslerden neyle geçtiğinize bakmaz. Ne kadar aktif ve üretken olduğunuza bakarlar. - Meslek sahiplerinin bir odası, derneği var mı inceleyin. Hakkınız yendiğinde sizi kim savunacak? Örneğin psikologların böyle oluşumları var. Hatta etik konuları çiğneyen psikologları meslekten men bile edebiliyorlar. Keza gıda mühendisleri de haklarını aramada çok başarılılar. Moleküler Biyoloji ve Genetik Tercih döneminin en tartışmalı ve popüler konularından biridir. Bir güruh bu bölümde iş olanaklarının kısıtlı olduğundan bahseder; yerden göğe kadar haklılardır. Bir güruh bu mesleğin para için yapılmaması gerektiğini savunur, seviyorsan yap bence derler; bunlar genelde 1. ve 2. sınıf öğrencileridir. MBG ve biyoloji mezunu tanıdıklarımın %80'i master ve doktora yapıyor. Kalanlar ise özel sektörde çalışıyor ve kendi işlerini kurdular. Bankacı olan bile var. Maalesef akademisyenlik kadroları Türkiye'de ağzına kadar dolu. Bırakın kendi ülkemizdekileri yerleştirmeyi Amerikalardan gelen akademisyenler bile Türkiye'de çalışmak istiyor. Neden mi çünkü Türkiye kalıcı kadro veriyor. İş garantisi var. 9 Eylül Üniversitesi'ne bağlı İzmir Biyotıp Genom Merkezi'nde çalışan Güneş hoca bunu bizzat kendisi söyledi. Yurtdışından öyle harika CV'ler geliyor ki şaşırıyoruz diyor. Yurtdışındaki üniversiteler süreli sözleşme yapıyor. Performansını beğenmedi mi yolları ayırıyor. Bizim burada bir kişi üniversiteye kapağı attı mı hiçbir şey yapmasın yine de parasını tıkır tıkır alıyor. Tubitak'ın yurda dönüş programı ile de yurtdışında çalışan Türk araştırmacılar üniversitelerde yar. doç.'luk kovalıyor. Akademide inanılmaz bir rekabet var. Burada hayatta kalmanız çok zor. Özel sektörde klinik araştırma şirketlerinde , ilaç şirketlerinde ve medikal pazarlama şirketlerinde kendinize yer bulabilirsiniz ama maaşlar epey düşük ve %80'i İstanbul'da. Eğer ailenizin maddi imkanları çok iyiyse yurtdışında bir programa girebilirsiniz ama o kalabalığın arasından sıyrılmak için çok çalışmak gerekecek. Bugün Amerika'da burslu bile okumaya kalksanız bayram için ailenizi ziyaret etmeniz size 3,000 lira uçak ücretine patlıyor. Ayrıca Amerika'da projeniz bittiği anda yeni bir projeye başlamak zorundasınız. Proje bulamadıkları için Türkiye'ye dönen birçok insan tanıyorum. Bilgisayar Mühendisliği Piyasada çok bilgisayar mühendisi var, iş bulamam diyorsanız yanılıyorsunuz. Her gün mail kutuma web developer aranıyor, front-end developer aranıyor gibi bilgisayar mühendisleri arayan mailler geliyor. Sanırım bir yazılımcı aramayan bir şirket görmedim. Bugün bir mimar olun, bir avukat olun, psikolog olun kendi websitenizi açmalısınız, güvenlik yazılımları kurmalısınız. Mesleğinizi icra etmek için farklı yazılımları kullanmak zorundasınız. Bilgisayar mühendisliği hala daha çok revaçta olan bir bölüm. Aynı şekilde makine, elektronik, inşaat, gıda vb. mühendislikler de öyle. Bilgi ve Belge Yönetimi"} {"url": "https://sinirbilim.org/test-cozmek-icin-en-iyi-zaman/", "text": "Test çözmek için en iyi zaman"} {"url": "https://sinirbilim.org/testosteron/", "text": "Testosteron Testosteron erkeklerin cinsel sağlığı ve üreme sisteminin gelişmesi için çok gerekli olan bir cinsiyet hormonudur. Erkeklerdeki en önemli hormonlardan biridir. Aslında erkek hormonu olarak bilinmesine rağmen tüm insanlarda salgılanır. Testosteronun kadınlardaki üretilme miktarı erkeklerden daha düşük seviyelerde olur. Bunun yerine kadınlarda östrojen daha fazla salgılanarak dişil özelliklerin ve üreme sisteminin ortaya çıkması sağlanır. Benzer şekilde erkeklerde de östrojen salgılanır ancak bu, kadınlarda üretilenden çok daha düşük miktarlarda olur. Testosteron androjen adlı erkek hormon grubuna ait olan bir steroid hormondur. Erkeklerde başlıca testislerde olmak üzere böbreküstü bezlerinde de az miktarda üretilir. Testosteronun vücutta ne kadar üretileceğini ve salgılanacağını beyindeki hipotalamus ve hipofiz bezi belirler. Burada direksiyonu tutan hipotalamustur. Hipofiz bezine gerekli talimatları verir ve o da ne kadar testosteron üretileceğini testislere iletir. Beyin ve diğer organlar arasındaki iletişim sürekli kan dolaşımında gezinen hormonlar aracılığıyla olur. Testosteronun Görevleri Testosteronun vücuttaki ilk görevi anne karnında fetüsün cinsel organlarının düzgün bir şekilde gelişmesini sağlamaktır. Vücudun organları tam anlamıyla geliştikten sonra ergenlikte ikincil cinsiyet özellikleri ortaya çıkar. Birey ergenliğe ulaştığında testosteronun diğer organları düzenlemesiyle sesin kalınlaşması, penis ve testislerinin büyümesi, vücut kıllarının çıkması gibi erkeksi özelliklere sahip olmaya başlar. Erkeklerde ergenlik çağı 11-12 yaşlarında başlar, 18-20 yaşlarında son bulur. Bu zaman diliminde testosteronun vücutta faaliyet göstermesi boyun birden uzamasına ve kasların gelişmesine yol açar. Geçtiğimiz 10 yılda yapılan araştırmalar testosteronun cinsel isteği ve sperm sayısını arttırmada önemli bir rol oynadığını gösteriyor. Hep cinsellik ile ilişkilendirilir ama testosteronun diğer metabolik işlevleri düzenlemede kayda değer görevleri vardır. Örneğin, depolanan yağın vücuttaki dağılımı, kırmızı kan hücrelerinin üretimi, kas kütlesinin büyüklüğü ve gücünü düzenlemek testosteronun önemli görevlerinden bazılarıdır. 2008 yılında Frontiers of Hormone Research dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre testosteron erkeklerde osteoporoz riskini azaltmaktadır. Kadınlarda, erkeklerde üretilen testosteronun 1/10'u veya 1/20'si üretilmektedir. Testosteron Eksikliğinde Ne Olur?"} {"url": "https://sinirbilim.org/tetrakromasi/", "text": "Tetrakromasi: Renkleri Çok İyi Ayırt Etmek Kadınlar ve erkekler arasında konuşulan farklardan biri de renk algısıdır. Erkekler genelde bu tür ayrıntılara pek dikkat etmeyen taraf olarak gösterilirken kadınların ise son derece titiz davrandıkları resmedilir. Çoğumuz papatyaya baktığında sadece beyaz ve sarı renklerini görürüz ama Concetta Antico adlı sanatçı papatyada bir gökkuşağı görüyor. Kendisi bir tetrakromat olan Antico gözlerinde ışığı emen reseptörlerinin fazlalığı sayesinde normal bir insanın görebileceği renklerin 100 kat fazlasını ayırt edebiliyor. Normal bir insanın 2-3 renk görebildiği bir nesnede o renklerin onlarca farklı tonunu görebiliyor. Tetrakromasi Renk Görmeyi 99 Kat Artırıyor Yapılan araştırmalar ortalama bir insanın yaklaşık 1 milyon rengi görebildiğini ve ayırt edebildiğini gösteriyor. Ancak tetrakromatların gözlerinde renkli görmelerini sağlayan koni hücrelerinden bir grup fazla var. Koni hücrelerinin sayısının artması göz tarafından algılanan ışık ve beyne gönderilen sinyal miktarını da arttırıyor. Sonuç olarak beyin gelen bu renk sinyallerini de işliyor ve renk algısı tetrakromatlarda 1 milyondan 99 milyona çıkıyor. İnsan gözü renkli görmeyi sağlayan koni hücreleri ve siyah beyaz görmeyi sağlayan çomak hücrelerini içeriyor. Normal bir insanda 3 tip koni hücresi varken bayan Antico gibi tetrakromatlarda koni hücrelerinden 4 çeşit var. Dünyada belirlenen tetrakromatların sayısı çok az ama buna sebep olan genetik mutasyon Avrupa kökenli kadınların 47%'sine kadar görülebiliyor. Bu durumda çoğu kadın tetrakromat olup çok sayıda rengi görebiliyor ama birçoğu bundan habersiz yaşıyor. Mutasyonlar Erkekleri Renk Körü Yapıyor X kromozomunda meydana gelen mutasyonların sebep olduğu bu durum kişilerin daha fazla veya az sayıda renk görmesini sağlıyor. Bu mutasyonlar erkeklerde ortaya çıktığında çoğunlukla onları renk körü yaparken kadınlarda ters etki yaparak gördükleri renk çeşidini arttırıyor. Antico sahip olduğu renk ayırt etme yeteneğini kullanarak çok etkileyici doğa ve hayvan resimleri çiziyor. Sanatçı bu şekilde insanların doğaya ve çevrelerindeki renklere daha farklı bir şekilde bakmalarını amaçlıyor. Kaliforniya ve Nevada Üniversiteleri tarafından yapılan bir araştırmada Antico'nun renk ve resim yapma becerileri ile başka insanların bu renkleri algılama düzeyleri incelendi. Çalışmaya katılanlar arasında Antico'nun yanı sıra kendisindeki genetik mutasyondan haberi olmayan ve resim çizmeyen başka bir tetrakromat da vardı. Bilim insanları Antico'nun fazladan bir koni hücre grubuna sahip olduğu ve resim yaptığı için renkleri daha iyi algılayacağını ve tonlamalar arasında daha çok fark bulacağını öngördü. Yapılan deneylerin sonunda tahminlerinde haklıydılar. Bayan Antico mutasyona sahip olmayan kişilere kıyasla renk tonlamalarını daha iyi ayırt etmişti ancak renkleri algılama düzeyi katılımcıların arasında bulunan tetrakromatlardan da yüksekti. İlerleyen günlerde yapılan araştırmalar Antico'nun resim sanatı ile uğraşması genetik mutasyonlardan kaynaklanan görüş yeteneğini daha da ileriye taşımış ve renk algısı sanatçı olmayan diğer tetrakromatlardan bile daha iyi olmuştu. Antico kendisinden başka kimsenin görmediği bir dünyayı görmenin kendisini çok şaşırttığını belirtiyor. Kendisinde tetrakromasi olduğunu ilk keşfettiğinde bunun ne anlama geldiğini tam anlayamamış. Kendisinin gördüğü renklerle etrafındaki insanların gördüğü renkler arasındaki farkı tam olarak kavrayamamış. Tetrakromasi nedir? Normal insanlarda mavi, yeşil ve kırmızıyı algılayan üç tip koni hücresi vardır. Tetrakromasi bu üç tip koni hücresine ilaveten bir tip koni hücresi daha eklenmesiyle ortaya çıkan durumdur. Gözde yer alan 4. koni hücre grubu farklı dalgaboylarını da algılar ve diğer koni hücrelerinden gelen bilgiyle birleştirilip harmanlandığında renk algısı inanılmaz boyutta artabilir. Bu sadece insanlarda olan bir özellik değil. Balık, kuş, amfibi, sürüngen ve böcekler de dahil olmak üzere birçok canlı tetrakromattır. Örneğin kırmızı balık kırmızı, yeşil, mavi ve morötesi ışığı algılayabilen koni hücrelerine sahiptir. Daha fazla veya farklı koni hücresinin olması evrimsel süreç içinde canlıların ihtiyacı ve hayatta kalma gibi etkenlere göre nesilden nesile aktarılan özelliklerdir. Burada şöyle bir ekleme yapmak uygun olacaktır. Günümüz genetik biliminin geldiği nokta bir organizmadan diğer bir organizmaya laboratuvar koşullarında gen aktarımını mümkün kılıyor. Eğer kırmızı balıktan ilgili genleri insanlara naklettiğimizde insanlar da morötesi ışığı görebilme kabiliyetine sahip olabilirler. Antico'nun Kızı Bu Mutasyon Yüzünden Renk Körü"} {"url": "https://sinirbilim.org/the-theory-of-everything-her-seyin-teorisi/", "text": "The Theory of Everything Her Şeyin Teorisi The Theory of Everything filmi ünlü fizikçi ve kozmolog Stephen Hawking'in hayatını ve onun bilinmeyen nörodejeneratif hastalığının gelişimini anlatıyor. Film Jane Hawking'in yaşadığı zorluklar ve Stephen Hawking'in etkileyici bilimsel çalışmaları üzerine odaklanıyor. Filmde Hawking'in ALS hastalığı ile ilgili çok fazla bilgi verilmemesine rağmen film akıcılığını kaybetmiyor. ALS, amiyotrofik lateral skleroz, beyinde ve omurilikteki nöronlara saldıran bir nörodejeneratif rahatsızlıktır. Hawking'te ALS'nin belirtileri 20'li yaşlarında başlar ve doktora göründüğünde kendisine 2 yıllık ömrü kaldığı söylenir. Bu belirtilerden bazıları hareket kabiliyetinde azalma ve kas kontrolünün zayıflamasıdır çünkü beyindeki motor nöronlar ölmeye başlar. Stephen Hawking o zaman hiçbir tedavi imkanı bulunmayan ALS hastalığına rağmen bugün hala yaşamaktadır. IMDB Puan: 7.8/10 Yönetmen: James Marsh Senaryo: Anthony McCarten, Jane Hawking Yapım: 2014 Ülke: İngiltere Tür: Biyografi, Dram, Romantik Süre: 123 dakika |Oyuncu |Rol | Eddie Redmayne |Stephen Hawking | Felicity Jones"} {"url": "https://sinirbilim.org/three-identical-strangers/", "text": "Bilim Uğruna Yabancılaşan Üç Hayat: Three Identıcal Strangers 30 Kasım 2018 İngiltere yapımı olan Tim Wardle'ın yönettiği, Grace Hughes-Hallett tarafından senaryonun uyarlandığı Three Identical Strangers adlı belgesel birbirlerinin varlıklarından 19 yaşına kadar haberdar olmayan üçüzlerin gerçek hikayesini konu ediniyor. Başrollerinde Robert Shafran ve David Kellman'ın anlatıcı olarak oynadığı film, ülkemizde pek bilinmese de bilimsel etik açısından bir hayli önemli bir yer teşkil etmektedir. Senelerdir araştırma konusu olan ve hala tam anlamıyla yanıt bulunamamış 'nature versus nurture' yani 'doğaya karşı yetişme' hakkında yapılan bir çalışma esnasında birbirlerinden ayrılan üçüzlerin trajedisini anlatılıyor. Film 12 Temmuz 1961 yılında doğan üçüzlerin, tamamen tesadüf olarak 19 yaşında birbirlerini bulmasıyla başlıyor. Seneler sonra birbirini bulan üçüzler fiziksel olarak tamamen benzemekle birlikte, yaşantı ve zevk anlamında da birçok ortak noktaları olduğunu fark ediyorlar. Film bu noktada genlerin davranışlar üzerine etkisine dikkat çekiyor. Dikkat Çekici Üçüzlerin Hikayesi Zengin, orta halli ve fakir olmak üzere üç farklı aile tipinde büyüyen üçüzlerin hepsinin kendilerinden büyük 21 yaşında kendileri gibi evlatlık birer kız kardeşi olduğu da öğreniliyor. Ülke çapında büyük yankı uyandıran üçüzler pek çok programa katılıyorlar. Birbirlerini bulduktan sonra kelimenin tam anlamıyla yedikleri içtikleri ayrı gitmiyor diyebiliriz. İşleri, evleri, eğlenceleri tamamen ortak ve 7/24 birlikte zaman geçirmeye başlıyorlar. Başta dikkat çekilen benzerlikleri yerini, film süresince yavaş yavaş farklılara bırakıyor ve yetiştirmenin davranışlar üzerindeki etkisi de tam olarak burada ortaya çıkıyor. Başlarda sorgulamadan 19 yılın acısını çıkarmaya çalışırken zamanla evlatlık verilirken neden ailelerine üçüz olduklarının söylenmediğini araştırmaya başlıyorlar. Üçü de aynı kurumdan evlatlık alınan üçüzler kendilerini kendi tabirleriyle 'deney faresi' gibi hissedecekleri birtakım şeylerle birlikte bunu yaşayanın bir tek kendileri olmadıklarını da öğreniyorlar. Film biyoetik veya daha da genel bir tabirle bilimsel etik açısından ne kadar doğru veya yanlış işler yapılabileceğini, bilim uğruna canlıların hayatlarını, değerlerini heba etmenin ahlaki ve vicdan açısından ne tür sonuçlar doğurabileceğini gösteren, bilimi hayatının az da olsa parçası haline getirmiş olan her insanın izlemesi gereken başyapıt düzeyinde olmakla birlikte, yaşanmış ve anlatılan en ilginç hikayelerden biri olma özelliğiyle de bir hayli dikkat çekiyor. Yaptığımız her işte nerede durmamız gerektiğini anlamak için de muazzam bir örnek teşkil ediyor. Bireysel sorumluluk farkındalığı ve başka canlıların hayatına ne düzeyde dokunabilmek gerektiğini anlamak için lütfen izleyin, izlettirin. IMDB Puan : 7,7 /10 Yönetmen: Tim Wardle Senaryo: Grace Hughes-Hallett Yapım: 2018 Ülke: İngiltere Tür: Dram, belgesel, biyografi"} {"url": "https://sinirbilim.org/tik-bozukluklari/", "text": "Tik Bozuklukları Nedir ve Nasıl Tedavi Edilir? Genellikle çocuklarda görülen istem dışı, tekrarlayıcı, ani ve belli bir düzeni olmayan göz kırpma, omuz silkme, boğaz temizleme gibi garip hareket ve sesler tik olarak adlandırılır. Sürekli tekrarlanır ve rahatsızlık vermeye başlarsa tik bozuklukları olarak değerlendirilir. En fazla boyun ve yüz kaslarında görülür. Hareket şeklinde kendini gösterenler motor tik, ses çıkarma şeklinde ortaya çıkanlar ise vokal tik olarak adlandırılır. Kızlara göre erkeklerde daha fazla görülür. Başlı başına bir hastalık olduğu gibi başka hastalıkların belirtisi olarak da ortaya çıkabilir. Tiklerin oluşumunda ruhsal sıkıntılar direkt rol oynamaktadır. Hastaların büyük bir kısmının ailelerinde ve okullarında problemler yaşandığı görülmektedir. Ebeveynlerin özellikle annenin katı tutumu dikkat çekmektedir. Bu tür annelerin çocuğunu mükemmelleştirmeye yönelik despot tavırlar sergilediği ve çocuğunu cezalandırdığı görülmektedir. Daha birçok hastalıklarda ve problemlerde olduğu gibi bu hastalık da çocukluk çağındaki bu travmaların yankısı olarak ortaya çıkar. Tik Bozuklukları Neden Görülür? En baskın nedeni biyolojik yatkınlıktır. Ailelerinde tik problemi olan çocuklarda daha sık görülür. Çevresel etkenler sonucunda da ortaya çıkabilir. Çevresel etkenler biyolojik yatkınlığı tetikleyebilir. Hastalığın ortaya çıkışı tam olarak aydınlatılmış değildir ancak yapılan bazı çalışmalar bir nörotransmitter olan dopamin metabolizmasıyla ilgili olduğunu göstermiştir. Basit tik bozukluğu genellikle sağlıklı çocukların %12-14 ünde 3-10 yaşlarında görülür. Bir yıldan kısa sürede kendiliğinden kaybolur. Kronik tik bozukluğu genellikle sadece motor, nadiren sadece vokal tikle şekillenmekte olup bir yıldan uzun sürer. Tourette Sendromu Tourette Sendromu birçok motor ve en az bir vokal tikin bir arada bulunmasıyla ortaya çıkar. Adını doktor Georges Gilles de la Tourette'den almıştır. Nörobiyolojik kalıtsal bir hastalıktır. Nedeni beyin gelişimi ve nörotransmitter bozukluklarıdır. Tourette sendromlu hastalarda tiklerin yanı sıra hiperaktivite, dikkat eksikliği ve koprolali , ekolali durumları gözlenir. Koprolali çocuğun toplumdan daha çok uzaklaşmasına ve sosyal ortamını kaybetmesine neden olur. Toplumdan kopan çocuk daha çok agresifleşir ve tiklerinde artış görülür. Down Sendromlu ve otizmli bireylerde touretteye yakalanma riski sağlıklı bireylere göre daha yüksektir. Tourette sendromu obsesif kompulsif bozukluk, dikkat eksikliği ve hiperaktivite gibi rahatsızlıklarla akrabalık gösterir. Birçok Tourette sendromlu kişiler bu rahatsızlıklara da sahiptir. Bir kişinin Tourette sendromlu sayılması için bahsedilen belirtilerin 18 yaşından önce başlaması gerekmektedir. Belirtiler zamana, koşullara ve kişinin duygu durumuna göre şekillenebilir. Kaygı, stres, korku ve üzüntü durumlarında tikler şiddetlenirken resim yapmak, şarkı söylemek, müzik aleti çalmak, spor yapmak gibi uğraşlar sonucunda belirtiler azalabilir veya bir süreliğine yok olabilir. Frandel'e göre utangaçlık ve kapris hastaların belirtici özelliklerindendir. Kanner ise bu kişileri şöyle tanımlar: Alıngan, zeki, bilinçli, huzursuz, dengesiz ve bencil. Tik Bozuklukları Tedavisi Tik tedavisinde psikolojik ve tıbbı müdahale koordineli bir şekilde ilerlemelidir. Kesin sonuç alınabilecek bir ilaç tedavisi olmasa da psikoterapi ilaçlar ile desteklenip olumlu sonuç alınabilir. Burada aile bireylerine büyük sorumluluk düşmektedir. Tedavi sürecinde çocuğa güvenli ve stresten uzak bir ortam oluşturulmalı ve baskıcı yöntemlerden uzak durulmalıdır."} {"url": "https://sinirbilim.org/tip-2-diyabet/", "text": "Tip 2 Diyabet Vücudunuza Nasıl Zarar Veriyor? Hayatımızda her gün daha fazla karşımıza çıkan bir hastalık. Modern hayat bize muazzam bir rahatlık sağlıyor ama vücudumuz bu kadar rahata alışkın mı? Evrimsel süreçte atalarımız yiyeceği zar zor buluyor, onun için de çok enerji harcaması gerekiyor. Biz ise marketten istediğimizi alıp yiyebiliyoruz. Bazen de aşırıya kaçıyoruz. Kan şekerinin bu durumlarda ani olarak yükselmesi ise çeşitli rahatsızlıklara neden olabiliyor. İşe diyabetin ne olduğunu anlatmakla başlayalım. Yediğimiz şekerli gıdaların kana karışmasıyla kan şekerimiz yükselir. Kan şekeri yükseldiğinde pankreastan insülin salgılanarak fazla şekerin hücrelerde depolanması istenir. Kan şekeri çok yükseldiğinde salgılanan insülin miktarı da fazla olur. Eğer bu durum sık sık yaşanırsa tıplı dalgaların kayalara çarpıp onları aşındırması gibi insülin de hücrelerdeki insülin reseptörlerini aşındırır. Sonunda da tip 2 diyabet olarak adlandırılan hastalık ortaya çıkar. Tip 2 diyabetin temelinde insülin direnci yatar. Tip 2 Diyabet Nedir? Tip 2 diyabet hastalarında hücreler insüline karşı çok hassas olmadığı için kanda dolaşan şekeri depolamakta zorluk çekerler. Bu yüzden hastaların kan şekeri sıklıkla normalden yüksek olup, bu durum hiperglisemi olarak adlandırılır. Hastaların metabolizması da karbonhidratı enerjiye çevirmekte çok zorlanır. Kan şekeri hücrelere giremeyip kanda dolaştıkça inflamasyona neden olur ve çeşitli rahatsızlıklar ortaya çıkabilir. Hem de ciddi rahatsızlıklar. Örneğin körlük, kalp damar rahatsızlıklar, organ yetmezlikleri bunlardan bazılarıdır. Tip 2 diyabet yaşa bakmaz. Her yaştan insanda görülebilir. Şu an dünyadaki her üç insandan birinin diyabetinin farkında olmadığı tahmin ediliyor. Hangi Belirtilere Bakmalısınız? Tip 2 diyabet diğer rahatsızlıklar gibi değildir. Kendisine özgü bir erken belirtisi yoktur. Kişinin sürekli çok susaması diyabete işaret edebilir. Bunun yanında ağız kuruluğu, iştahın artması, sık sık idrara çıkmak ve sıradışı kilo değişimleri de tip 2 diyabet belirtisi olabilir. Kan şekerinin artması ise baş ağrılarına, bulanık görmeye ve halsizliğe neden olur. Hastalık ilerledikçe daha ciddi sorunlar ortaya çıkabilir. Tip 2 diyabet tedavisi zamanında başlamazsa idrar yolu enfeksiyonları, iyileşmesi zor yaralar, deride kaşıntı görülebilir. Bunlar da daha ileri sağlık sorunlarına neden olur. İdrar yolu enfeksiyonu idrar yaparken yanma hissine ve idrarı zor yapmanıza yol açar. Bu şekilde zincirleme olaylarla tip 2 diyabet hayat kalitenizi çok düşürür. Tip 2 Diyabet Cinsel Hayatınızı da Etkiler İnsülin dalgaları hücrelere vurdukça hücre zarındaki insülin reseptörlerini sersemletirler. Zaman içinde cinsel organlardaki kan damarları ve sinirler de bundan nasibini alır ve zarar görürler. Hücreler zarar gördükçe hassaslıkları azalır ve cinsel memnuniyet düşmeye başlar. Hastalarda orgazm olamama sorunları baş gösterir. Kadınlarda vajinal kuruluk da ortaya çıkar. Diyabetli hastaların 3'te 1'i cinsel sorunlar yaşadıklarını söylemişlerdir. Erkeklerde bu sayı daha yüksektir. Tip 2 diyabet hastası erkeklerin %35 70'i hayatlarının bir döneminde ereksiyon problemi yaşamışlardır. Tip 2 Diyabet Nasıl Önlenir? Bu hastalığın tam bir tedavisi mümkün olmasa da ortaya çıkmadan önce engellemek için bazı şeyler yapabiliriz. Zararlı alışkanlıklarımız, hayat tarzımızdaki yanlış uygulamalar tip 2 diyabet riskini artırır. Özellikle kilolu olmak, az hareket etmek diyabetin en büyük tetikleyicilerindendir. Bunun yanında kırmızı et, yağlı ve şekerli yiyecekler ağırlıklı bir beslenme tarzı, yüksek kolesterol ve trigliserid seviyesi de hastalığın ortaya çıkma olasılığını artırır. Spor yapmak, meyve sebze ağırlıklı beslenmek ve az yemek sağlıklı olmanın ön koşullarıdır. Kontrol edebileceğiniz risk etkenlerini saydık. Bir de elinizde olmayan şeyler. Örneğin genetik yapınız. İspanyol kökenliler, Afro Amerikanlar,Amerika'nın yerlileri ve Asyalılar tip 2 diyabete daha yatkındır. Biz Türkler White yani beyaz ırklara giriyoruz. Yani genetik olarak tehlikeli grupta değiliz. Aile öykünüz de riski belirlemede çok büyük önem taşır. Bir ebeveyni veya kardeşi diyabet olan kişinin kendisi de risk altındadır. 45 yaşı diyabette kritik yaşlardan biridir. 45 yaşından sonra tip 2 diyabet riski artmaya başlar. Her zaman genç kalamazsınız. İnsülin Hormonu Tam Olarak Ne Yapar? Yukarıda kısaca bahsettik. İnsülin vücutta karbonhidrat moleküllerinin hücre içine alınmasını sağlayarak şekerin enerjiye dönüştürülmesine yardımcı olur. Şeker moleküllerinin parçalanması ağızda tükürüğün içinde bulunan amilaz enzimi ile başlar. Midede sindirim tam olarak gerçekleştikten sonra glikoz, fruktoz gibi karbonhidrat monomerleri kana karışır. Kan şekeri yükselmeye başlayınca pankreas hemen şeker seviyesini dengelemek için insülin pompalar. Böylece hem kan şekerinin düzeyi dengelenir hem de hücreler gıdalarını alır. Ancak şeker seviyesinin çok yükselmesi çok fazla insülin ihtiyacını doğurur. Bir anda yüksek doz insülin kana karışınca insülin reseptörleri zamanla hassasiyetlerini kaybeder ve insülin direnci baş gösterir. İnsülin direncine sahip hücreler artık insüline yanıt vermezler ve kandaki şeker hücrelere düzgün bir şekilde girmez. Tip 2 diyabet tedavi edilmediği takdirde pankreas zamanla insülin üretimini azaltır ve çok ciddi hayati sonuçlar ortaya çıkabilir. Tip 2 Diyabet Nasıl Teşhis Edilir? Eğer diyabetten şüphelenmenizi gerektirecek belirtiler gösteriyorsanız doktorunuz sizden hemogram ve A1c testi isteyecektir. 2 3 ay boyunca kan şekeriniz takip edilir ve hangi belirtiler yaşadığınız dikkatlice not alınır. İdrarda glikoz çıkması da diyabetin belirtilerinden biridir. Kan şekeriniz sürekli yüksek çıkıyorsa bunu kontrol altına almak için özel bir diyet uygulamanız gerekebilir. Kilo vermek ve günlük karbonhidrat alımınızı sınırlandırmak hayat kalitenizi artıracaktır. Hastaların bunu tek başlarına yapması pek kolay değildir. Doğru diyeti uygulamak için bir diyetisyenden yardım almak hastalar için en sağlıklı yoldur. Egzersiz ve Sakinlik Çok Yararlıdır Çok klişe bir cümle haline geldi ama yine de söylemek zorundayız. Egzersiz sağlığınız için çok faydalıdır. Stres yapmak vücudunuz için çok zararlıdır. Spor salonuna gidip 1,5 saat vücut geliştirme yapmanıza gerek yok. Her gün 30 dakika yürüyüş yapmanız bile çok iyi gelecektir. Yaşlı hastaların romatizma, eklem rahatsızlıkları yüzünden yorucu spor yapmaları kolay olmuyor. Bu gerçeği ben de kendi yakınlarımda yaşıyorum. Ancak yaşlı hastaların yürüyüş yapması, daha genç olanların günde 5-10 dakika bile olsa koşu yapmaları vücudu zinde tutar. Hafif egzersizler bile fazla yağdan kurtulmanıza, tansiyonu düşürmenize yardımcı olur."} {"url": "https://sinirbilim.org/tms-tedavisi-nedir/", "text": "TMS Tedavisi Nedir, Ne İşe Yarar ve Riskleri Nelerdir? TMS tedavisi git gide daha popüler olan ve klinik araştırmaların yoğunlaştığı bir tedavi türüdür. Transkraniyel manyetik uyarım tekniği nöronlara müdahale etmeyi amaçlar. Bu teknikte kafanızın üstünde bir bobin yerleştirilir. Bobine elektrik akımı verilerek manyetik alan yaratılır. Bu şekilde nöronların elektriksel faaliyetini değiştirilmeye çalışılır. Bilim kurgu filmlerinde sıkça karşımıza çıkan beyne elektrik vermenin farklı bir şekli diyebiliriz. Bu yöntemde tDCS gibi doğrudan elektrik akımları verilmez. Oluşan manyetik alan nöronların elektriksel işleyişine etki eder. Özellikle major depresyon belirtilerini gidermek için kullanılan bir yöntemdir. Depresyon antidepresanlar ve psikoterapi gibi yöntemler ile tedavi edilmeye çalışılır. Bunlar işe yaramadığında TMS tedavisi çare olabilir. TMS Tedavisi Nasıl Yapılıyor? Psikiyatristiniz size depresyon tanısı uyguladı ve denediğiniz birçok yöntem işe yaramadı. En sonunda doktorunuz TMS tedavisi denemeye karar verdi. TMS oturumuna başladığınızda teknisyen başınızın üstüne elektromanyetik bir bobin yerleştirir. Bobin alın bölgesine yakın olacak şekilde konumlandırılır. Bobin sürekli manyetik dalgalar yayar ve beyninizin frontal bölgesindeki nöronları uyarır. Frontal bölgedeki hücreler kişiliğimizi ve ruh halimizi kontrol eder ve düzenler. Burada meydana gelebilecek hasarlar depresyon gibi rahatsızlıklıklara neden olabilir. Bazı kişilerde nöronların uyarılması, bazılarında ise nöron kümelerinin susturulması gerekebilir. TMS'in depresyon belirtilerinde nasıl iyileşme sağladığı tam olarak bilinmiyor. İşin fizyolojik ve biyolojik boyutu henüz çözülemedi. Depresyona neden olan temel etkenin nöronların hücre zarlarındaki elektriksel dengesizlik olduğu düşünülüyor. Eğer bu düşünce doğruysa dışarıdan yapılacak müdahale ile nöronların elektriksel faaliyetini düzenleyebilir. Tam bir tedavi olmasa bile depresyonun belirtileri azaltılabilir. Bilim insanları nasıl olduğunu tam olarak bilmese de TMS tedavisi gerçekten işe yarıyor. Bu tedavi seçeneğini deneyen hastaların bir süre sonra belirtilerin azaldığını söylüyor. Hastalar zaman içinde kendilerini daha iyi hissediyor. TMS Tedavisi Hangi Riskleri Taşıyor? Transkraniyel manyetik uyarımda manyetik dalgaların verilmesi hayati bir risk taşımaz. Tekrarlayan uyarımlarda ciddi bir risk veya yan etki görülmedi. Hastalar için tamamen güvenli bir yöntemdir. Vagus siniri uyarımı, derin beyin uyarımında olduğu gibi cerrahi işlem uygulanmaz. EEG'deki gibi kafaya elektrot yerleştirilmez. Bazı filmlerde elektrokonvulsif terapi gören hastaların nöbet geçirdiğini görmüş olabilirsiniz. ECT'nin böyle bir yan etkisi vardır ama TMS'in böyle bir yan etkisi yoktur. Sadece kişiden kişiye göre değişen ufak tefek yan etkiler görülebilir. Yaygın Görülen Yan Etkiler Nelerdir? Öncelikle şunu belirtmeliyiz, TMS'in hiçbir yan etkisi kalıcı değildir. Uayrım bittikten kısa süre sonra yan etkiler kaybolmaya başlar ve zaman içinde sürekli azalır. Yaygın görülen yan etkiler: - Bağ ağrısı - Uyarım yapılan alın bölgesinde rahatsız/huzursuz hissetme - Yüzde karıncalanma veya spazm - Denge kaybı, bayılma hissi - Nadir görülen yan etkiler - Nöbetler - Mani, özellikle bipolar bozukluk hastalarında - Uyarım esnasında kulak koruyucusu yoksa duyma kaybı TMS'ye Nasıl Hazırlanmak Gereklidir? Transkraniyel manyetik uyarım almadan önce doktor muayenesi gereklidir. Doktorunuz sizi fiziksel ve psikolojik olarak muayene etmelidir. Muayene ve laboratuvar testlerine bakılarak hasta değerlendirilir. Bundan sonra TMS'nin güvenli ve etkili bir yöntem olup olmayacağına karar verilir. Psikiyatrik muayene ise depresyonun derecesini anlamak açısından önemlidir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi TMS tedavisi herkese uygulanmaz. Genellikle ilaç ve psikoterapiden fayda görmeyen hastalara uygulanır. TMS'e başlamadan önce doktorunuzu bazı konularda bilgilendirmelisiniz. Hamile olup olmadığınızı, vücudunuzda herhangi bir tıbbi cihaz bulunup bulunmadığını söylemelisiniz. TMS'de manyetik alana maruz kalacağınız için bu cihazların üzerinizde bulunması sorun yaratabilir. Bu yüzden stentler, implant uyarıcılar, implant vagus siniri veya derin beyin uyarıcıları sorun yaratabilir. Beyin faaliyetini takip eden elektrotlarla oturuma başlamak tavsiye edilmez. Kullandığınız bütün ilaçları doktorunuza söyleyin. Ayrıca bitkisel takviyeler, vitamin ve mineral desteklerinin hangi dozda kullanıldığı önemlidir. Ailenizde epilepsi geçiren biri olup olmadığının bilgisini verin. Epilepsi hastaları sık sık nöbet geçirdiği için ailenizde epilepsi hastalığı olması sizi risk grubuna sokabilir. Bunların yanında geçirdiğiniz bütün fiziksel ve zihinsel rahatsızlıklarınızı doktorunuza anlatmalısınız. Tedaviden Ne Beklemeliyiz?"} {"url": "https://sinirbilim.org/tourette-sendromu/", "text": "Tourette Sendromu Nedir, Kalıtımsal mıdır? Tourette sendromu kendini tikler ile belli eden bir nörogelişimsel bir rahatsızlıktır. Sürekli tikleri olan bir Tourette hastası görmüş olabilirsiniz. Bu sendromda hastanın el ve ayak tiklerinin yanında en az bir tane sesli tiki de vardır. Bazen küfrederler bazen farklı şeyler söyleyebilirler. Tabii bunların hepsi istemsiz şekilde gelişir. Bir Tourette hastası otobüste yolculuk yaparken bir anda küfür etmeye başlayabilir. Bu yüzden hastalar toplum içinde kalmakta ve sosyalleşmekte çok güçlük yaşarlar. En yaygın tikler göz kırpma, öksürme, boğazı temizleme ve yüz hareketleridir. Tourette sendromu tik bozukları spektrumunun bir parçasıdır. Tikler kronik veya geçici olabilir. Tourette hastaları ile yaşayan insanlar bir süre sonra bu tikleri farketmemeye başlar. Ancak ilk defa görenler için çok sıradışı gelebilir. Tiklerin neden olduğu tam olarak bilinmiyor. Tourette sendromu hem genetik hem de çevresel etkenlerin kombinasyonu sonucunda meydana gelir. Vakaların çoğunda belirtiler hafiftir. Tourette sendromu çocuklukta başlar ve ömür boyu devam eder. İlaç tedavisi birçok zaman gerekmez. Tourette Sendromu Belirtileri Sendromun en önemli belirtisi tiklerdir. Bunlar basit ve karmaşık olarak ikiye ayrılır. Basit tikler ani gelişen kısa tekrarlı hareketlerdir. Sürekli göz kırpma, yüz kaslarının oynaması, omuz silkme bunlardan bazılarıdır. Burun çekmek ve boğaz temizlemek de sesli tiklerden bazılarıdır. Karmaşık tikler birkaç kas grubunun beraber çalıştığı koordine hareketlerdir. Yüz ekşitmek basit bir tik iken hem yüz ekşitmek hem de başını sallamak karmaşık bir tiktir. Zıplamak, nesneleri tutmak, eğilmek de karmaşık tiklerdendir. Sesli tiklerin karmaşık olanları sözcük ve deyimlerden oluşur. Hastaların en çok zorlandıklar tikler kendilerine zarar veren yumruk atma gibi hareketlerdir. Bazı kişiler durduk yere kendilerine vurabilirler. Toplum içinde etraflarına aşağılayıcı sözler veya küfürler edebilirler. İstemsizce küfür etme koprolali olarak ifade edilen bir tıbbi durumdur. Hastaların yaklaşık %10-15'inde görülür. Tiklerin bazıları dürtülerden kaynaklanarak ortaya çıkar. Hastalar sürekli o tiki yapma dürtüsü yaşar. Hastaların tik yaşaması onlar için oldukça rahatsız edicidir. Ancak bu tiklerin anksiyete veya heyecan ile beraber görülmesi çok daha sıkıntılı olur. Giyilen kıyafet de tiklerin görülmesini tetikleyebilir. Örneğin sıkı bir kravat veya şal takılması boyun tiklerini harekete geçirebilir. Tiklerden kaçış uykuda bile yoktur. Uykuda daha az görülürler ama tamamen kaybolmazlar. Çocukluktan Yaşlılığa Tourette Sendromu Tourette sendromu genellikle çocuklukta ortaya çıkar ve erken yetişkinliğe doğru ilerler. Yetişkinlikte tam şeklini aldıktan sonra ömür boyu devam eder. Hastaların %10-15'inde rahatsızlık sürekli ilerleyen ve hayatı olumsuz etkileyen bir seyir izler. Rahatsızlıkta en büyük sorunun tikler olduğunu söylemiştik. Bu tikler bazen kaybolup bazen tekrar gelebilir. Çeşitli türde, sıklıkta ve şiddette görülebilir. İlk belirtiler sıklıkla baş ve boyun bölgesinde başlar ve gövdeye doğru iner. Kaslardan sonra sesli tikler başlar ve en son karmaşık tikler gelir. Tourette sendromu belirtileri istemsiz bir şekilde ortaya çıkmasına rağmen bazı kişiler bunları gizleyebilir veya baskılayabilir. Bireyler tiklerini tamamen kontrol edemeseler de etkilerini en aza indirmek için çabalayabilir ve bunu başarabilirler. Ancak bu hiç kolay değildir. Tikleri baskılamak ve onları yönetmek kişide gerginliğe neden olur. Kıyafet gibi çevresel etkenlere bağlı tikler istemli gibi görünür ama onlar da istemsiz oluşur. Bunları yönetmek hiç kolay değildir. Tourette Sendromunun Kökeni Tourette sendromunun tam nedeni bilinmiyor ancak bilim insanları belirli beyin bölgelerinde anormallikler tespit ettiler. Bu anormalliklerin genetik ve çevresel etkenlerin birleşiminden ortaya çıkabileceği düşünülüyor. Özellikle bazal ganglia, frontal lob ve serebral korteks sağlıklı insanlardan farklıdır. Ayrıca bu bölgeleri birbirine bağlayan yolaklar ve nörotransmitterlerde de sorunlar vardır. Dopamin, serotonin ve noradrenalin gibi nörotransmitter mekanizmaları tam olması gerektiği gibi çalışmaz ve hücresel iletişimi gerçekleştirmez. Beynimizde bazı nörotransmitterler nöronları uyarırken bazıları susturur. İkisi de çok önemlidir çünkü faal olmaması gereken bir nöron kümesi ateşlenirse tikler ve istenmeyen hareketler oluşabilir. Tourette Sendromu Nasıl Tespit Edilir? Bir kişinin Tourette sendromu tanısı alması için en az 1 yıl boyunca sesli ve motor tikler göstermesi gerekir. Bunun yanında başka nörolojik ve psikiyatrik durumlar tanı koymada doktorlara yardım eder. Sıradışı tiklerin ve hareketlerin tespit edilmesi ve sınıflandırılması kolay olmayabilir. Bunları ancak alanında uzman doktorlar yapabilir. Tourette sendromu için herhangi bir kan, idrar testi gerekmez. Manyetik rezonans görüntüleme gibi beyin görüntüleme tekniklerine de ihtiyaç yoktur. Çok nadir durumlarda tomografi, MRI veya EEG kullanılabilir. Tourette sendromu için tiklerin en az 1 yıl boyunca görülmesi gerekiyor dedik ancak 3 aydır böyle tikler yaşayan bir çocuğunuz olduğunu düşünün. Doktora gittiğinizde ve doktor size 9 ay daha bekleyelim dese ne hissedersiniz. Hekimlerin bir süre bu belirtileri gösteren kişilere Tourette sendromu tanısı koyması az görülen bir şey değildir. Bu rahatsızlığa aşina olmayan kişiler için çok can sıkıcı bir durumdur. Hastanın yakınları tiklerin nedenini ve bu konuda neler yapabileceklerini bilmek isterler. Sürekli göz kırpma, boğazı temizleme tikleri ebeveynler tarafından göz sorunları veya alerji olarak da yorumlanabilir. Tourette Sendromu Nasıl Tedavi Edilir? Tikler kişinin kendine ve çevresine ciddi bir zarar vermediği sürece herhangi bir ilaç kullanımına gerek yoktur. Ancak tikleri bastırmak için geliştirilmiş ilaçlar da vardır. En yaygın kullanılanları psikotik hastalıklar için kullanılan nöroepileptik ilaçlardır. Haloperidol ve pimozid gibi ilaçlar sıklıkla tercih edilir. Maalesef hiçbir ilaç Tourette hastalarının derdine derman olmaz. Belirtilerin tümünü ortadan kaldıracak bir ilaç henüz geliştirilmedi. Tourette sendromu için kullanılan ilaçların bazı yan etkileri de görülür. Yan etkiler ciddi boyuta vardığında ilacı dozu yavaş yavaş azaltılır, bazen tamamen kesmek gerekebilir. En sık görülen yan etkiler kilo alımı, uyuşukluk ve bilişsel işlevlerdeki azalmadır. Bunun yanında titremeler, duruş bozuklukları ve Parkinson hastalığındaki belirtiler de görülebilir. Dozun kontrollü olarak azaltılması ile bu yan etkiler ortadan kaldırılabilir. Kalıtımsal mıdır? En çok merak edilen sorulardan biri Tourette sendromunun genlerle taşınıp taşınmayacağıdır. İkizler ve aile bireyleri üstünde yapılan araştırmalar bunun kalıtımsal bir bozukluk olduğunu gösteriyor. Tourette sendromunda otozomal dominant bir gen etkili olduğundan anne veya babadan birinde olması çocuğu risk altına alıyor. Ancak kalıtım mekanizması Mendel genetiğinden çok daha karmaşıktır. Tourette sendromunda bazı genler etkili olmasına rağmen çevresel etkenler de çok önemlidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/transistorler-ogrenebiliyor/", "text": "Yeni Transistörler İşlem Yaparken Öğrenebiliyor Türünün ilk örneği olan insan beyninin özelliklerinden esinlenerek yapılmış bir cihaz çok hızlı bir şekilde paralel işlemleri büyük bir ustalıkla yapabiliyor. Paralel işlem yapmak ne demek önce onu açıklayalım çünkü bu teknoloji yakın zamanda bilgisayar dünyasında devrim yaratacak. İzmir'de yaşadığım için buradan örnek vereceğim. Urla'dan Konak'a doğru hareket etmek üzere arabanıza bindiniz ve radyoyu açtınız. Bir yandan arabayı sürüyorsunuz ve bir yandan radyoda Azerbeycan cumhurbaşkanının, birinci yardımcılığına eşini getirdiği gerçeğini öğreniyorsunuz ve çok şaşırıyorsunuz. Bir yandan araba sürerken diğer yandan cumhurbaşkanının yaptığı işe aynı anda tepki vermek bir paralel işlem örneği. Günümüz işlemcileri bunu yapamıyor, onlar her bir işlemi kısa sürede ama tek tek yapacak şekilde geliştirildiler. Yeni Transistörler İnsan Beyninden Esinlenerek Geliştirildi İnsan beyni yaklaşık 86 milyar nörondan ve irili ufaklı çeşitli hücrelerden oluşuyor. Bu hücreler sinaps adı verilen bağlantılarla birbirine bağlıdırlar. Sinapsların bir ağ gibi ördüğü insan beyninde sürekli yeni bağlantılar oluşup eski bağlantılar yok edilir, bir diğer deyişle beyinde dinamizm hiç bitmez sürekli yapım ve yıkım devam eder. Harvard Üniversitesi Mühendislik ve Uygulamalı Bilimler Fakültesi bilim insanları sinapsların davranışını taklit edebilen bir transistör geliştirdiler. Transistörler elektronik cihazlara gelen akımı azaltmak veya arttırmakla yükümlüdürler. Her elektronik aletin harcadığı elektriksel güç farklıdır ve bunun ayarını sağlayan cihazlar transistörlerdir. Yeni üretilen bu öğrenebilen transistör devredeki bilgi akışında değişim yapabiliyor ve değişen sinyallere karşı fiziksel olarak uyum sağlıyor. Transistörler Yeni Bir Yapay Zeka Türü Olabilir Modern malzemelerdeki sıra dışı özellikler kullanıldığında sinaptik transistör yeni bir yapay zeka türünün başlangıcı olabilir. İnsanlar sürekli teknolojide hıza odaklanıyorlar ama hız güç kaybına neden oluyor. Elektronik dünyasındaki yeniliklerle enerji tasarrufu sağlanarak cihazlardan daha fazla verim elde edilebilir. Gelin doğada en verimli çalışan cihaza bakalım: İnsan beyni. Etrafınızda gördüğünüz, kullandığınız, içinde yaşadığınız tüm nesneler 20 Watt'lık bir gece lambası kadar enerji harcayan bir organ vasıtasıyla oluşuyor. Araştırma ekibinde doktora sonrası öğrenci olan Jian Shi geliştirdikleri transistorün insan beynindeki sinapslarla aynı özellikleri taşıdığını belirtiyor. Ne zaman bir nöron harekete geçse başka bir nöron hemen cevap veriyor ve aralarında sinaps kuruluyor veya var olan sinaps güçleniyor. Nöronların aralarında ne kadar fazla etkileşim olursa bağlantı o kadar güçlü oluyor. Sinaptik transistörlerin ve nöronların yer aldığı birleşik bir sistem dünyada bu güne kadar görülmemiş bir performansa ulaşabilen yeni bir teknolojinin kapısını aralayabilir. 80 Nanometre Kalınlığında Biyolojik sinapslarda kalsiyum iyonları ve reseptörleriyle gerçekleştirilen etkiler, sinaptik transistörlerde oksijen iyonlarıyla gerçekleştiriliyor. Voltaj uygulandığında bu iyonlar 80 nanometre kalınlığında samaryum nikelattan yapılmış kristal bir örgüden girip çıkıyor. Örgünün iki ucu sinapslardaki akson ve dendrit görevini görüyor. İyonların değişen yoğunluğu transistorün iletkenliğini arttırıp azaltarak akımı ayarlıyor. Sinaptik transistörün geleneksel silikon transistörlerden birçok üstün tarafı mevcut. Hepiniz bilgisayar dilini bilirsiniz, 0 ve 1'den oluşur. Bu 0 ve 1'de oluşan elektronik dile ikili kod sistemi denir ve hemen hemen her algoritmada bu kod kullanılır. Sinaptik transistörler bu koddan bağımsız çalışabiliyorlar. Şimdiye kadar transistörler ya açık ya da kapalı olmak zorundaydı, ya 0 ya da 1. Ancak biyolojik sinapslar kapalı ve açık olmaktan ziyade çok sayıda farklı durumda olabiliyorlar ve bu özellik sinaptik transistörlerde de kullanılıyor. Transistörler Kendi Hafızalarına Sahip Yararına gelelim, ani bir elektrik kesintisiyle oyunda kaldığınız yeri kaydedemeden bütün bilgiler siliniyordu ancak sinaptik transistörlerin kendi hafızaları var. Aniden güç kesilip kapatılsalar bile her şeyi hatırlıyorlar. Ayrıca bu yeni transistörler enerji bakımından da oldukça tasarruflular."} {"url": "https://sinirbilim.org/transkraniyal-manyetik-uyarim-tms/", "text": "Transkraniyal Manyetik Uyarım Transkraniyal manyetik uyarım beynin bir bölümünde yer alan nöronların elektriksel faaliyetlerini değiştirmeye yönelik bir tekniktir. İçinden elektrik geçen bir bobin ilgili beyin bölgesine yaklaştırılır ve bobinden yayılan manyetik dalgalar nöronların hücre zar potansiyelini etkiler. Bu şekilde etkin olmayan nöron grubu etkinleşir ve araştırmacılar da bunun ne gibi etkileri olacağını araştırırlar."} {"url": "https://sinirbilim.org/travma-sonrasi-stres-bozuklugu-mikrobiyota/", "text": "Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Bağırsak Bakterileri Travma Sonrası Stres Bozukluğu deyince akla ilk gelen muhtemelen Amerika Birleşik Devletleri yapımı film ve dizilerdir; ama biz şimdi bu konuyu da bağırsaklara bağlayalım. Travma Sonrası Stres Bozukluğu Nedir? Travma Sonrası Stres Bozukluğu savaş, açlık gibi kişinin beyninde iz bırakabilecek korkutucu olayların sonucunda ortaya çıkar. Kişiyi ve ailesini, kişinin işgücünü olumsuz etkiler. Bu olaylar; savaşlar, patlamalar, afetler (deprem, sel, yangın, saldırı, tecavüz, işkence, kazalar, aile içi şiddet veya çocukluk döneminde yaşanan taciz olabilir. Genellikle olaydan bir ay sonra ortaya çıkar. Travma sonrası stres bozukluğunun başlıca belirtileri iş hayatında ve sosyal hayatta güçlükler yaşanması ve günlük olağan işleri yapamamaktır. Belirtiler dört gruba ayrılır: istenmeyen anılar, kaçınma davranışı, düşünme ve davranışta olumsuz değişiklikler, fiziksel ve duygusal tepkilerdeki değişimlerdir. Bu olayların sonucunda da kişilerde; uykusuzluk, kabuslar, olayla ilgili anıların rahatsız edici biçimde sık sık hatırlanması, sürekli olarak olayın tekrarlanacağı korkusu ve bu nedenle diken üstünde hissetme, kolay irkilme, çabuk sinirlenme, gelecek ile ilgili plan yapamama, yabancılaşma , olayı hatırlatan durumlarda huzursuz olma ve bu durumlardan kaçınma görülebilir. Güney Afrika, nüfusunun %70'inden daha fazlası ile yaşam süresi boyunca travmatik bir olay yüzünden acı çeken 10 ülke arasında. Bu olaylar, anksiyete ve stresle ilişkişi hastalıkların artışına katkıda bulunuyor. Travma yaşayan Güney Afrikalılar (nüfusun %3,5'i, 1.4 milyon kişi); sonunda travma sonrası stres bozukluğu geliştiriyorlar. TSSB, çoğu kişide doğal olarak iyileşse de, bazı kişiler artık tehlike ortada olmasa da geriye dönüş gibi , stres ve endişe ile semptomları hissedebilir. Bu da kişilerde günlük hayatta aksamalara neden olur. İşin daha da derinine inersek... TSSB'de aslında her hastalıktaki gibi genetik, epigenetik ve çevresel etkenlerin bu sürece olumlu veya olumsuz katkıları olduğunu biliyoruz. Yeni bir çalışmaya göre başka bir faktör de etkili olabilir. Psikiyatrik hastalıklara sahip kişilerin vücutlarında yüksek derecelerde inflamasyon görülür;bilimciler hala bu inflamasyonun nasıl oluştuğunu bilmiyor ama mikrobiomun bu işte bir rol oynadığı düşünülüyor. Araştırmacılar, strese maruziyetin mikrobiomda değişikliklere neden olduğunu ve inflamasyon ve bağışıklık moleküllerinin seviyesinin arttığını buldular. Ve bir başka çalışma.. Bu sonucun bulunması üzerine, araştırmacılar TSSB'li ve normal kişilerin mikrobiyotasını incelemişler; sonucunda TSSB'li kişilerde, inflamasyon ve bağışıklık sistemini düzenleyen spesifik bakteri topluluğunda eksiklik bulmuşlar. Şu an için net bir şekilde, bu hastalık bakteri eksikliği yapar veya bakteri eksikliği bu hastalığa neden olur denemiyor. Travma Sonrası Stres Bozukluğu Beyni ve Bağırsakları Nasıl Etkiler? Mikrobiyotadan önceki yazımızda uzun uzun bahsetmiştik. Bu ilişkinin bir tanesi de bağırsak-beyin-mikrobiyota aksı. Bu; mikrobiyotanın birçok mekanizma ile beyin fonksiyonlarını ve davranışları etkiler. Bu, enterik sinir sistemi ile bağlantılıdır; yani milyonlarca sinir hücresi bağırsak duvarındadır. Ayrıca beyni de etkileyen birçok hormon, bağışıklık sistemi molekülleri ve toksinler üretir. Bu ilişki iki yönlüdür. Yani bu stres ve duyguların da bağırsak mikrobiyotasını etkileyebileceğini söyler. Stresle salgılanan hormonlar mikrobiyotayı ve bağırsak duvarının bütünlüğünü etkiler; ki bu bakterilerin ve toksinlerin kan akımına karışımını sağlar. Ve ardından inflamasyon süreci... University of Colorado Boulder'da çalışan araştırmacılar, bu sefer travma yaşayan ama TSSB geliştirmeyen kişilerin mikrobiyotalarına bakmışlar. TSSB'li kişilerin mikrobiyotalarında kontrollerle kıyaslandığında 3 tane bakterinin kombinasyonunun seviyesi az bulunmuş; Actinobacteria, Lentisphaerae ve Verrucomicrobia. Araştırmacılar bu bulgulara dayanarak, bu 3 spesifik bakteri grubunun TSSB hastalarında inflamasyona kadar oluşan sürece neden olduğunu düşünüyorlar. Çocukluk Travması?! Belki bu mikrobiyotadaki değişiklikler erken yaşta bir çocukluk travmasına bağlı olarak oluyordur. Çocukluk travması yaşayan kişilerin sayısı, anksiyete ve strese bağlı bozukluğa sahip insanların sayısından daha fazladır. Başka bir çalışmada, çocuklukta geçirilen travmanın fazlalığı, normal veya daha az travma geçiren kişilerle kıyaslandığında Actinobakter ve Verrucomikrobia bakterilerinin anlamlı olarak daha düşük miktarda üretilmesine neden oluyor. Daha çok çalışmanın da hala gerek olduğu vurgulanmış."} {"url": "https://sinirbilim.org/travma-ve-stres-tepkisinin-noroanatomisi/", "text": "Travma ve Stres Tepkisinin Nöroanatomisi Bazı insanların büyük depremlerde ya da terör saldırıları esnasında daha ne olduğunu bile anlamadan kendilerini balkondan aşağıya attıkları görülmüştür. Biraz düşünürsek aslında bunun ne kadar mantıksız olduğunu kavramamız muhtemeldir. Depremde ölme ihtimaliniz belki çok katlı bir binadan atladığınızda ölme ihtimalinizden daha bile az olabilir. Peki buna rağmen neden bu kadar çok insanın bu mantıksız seçimi yaptığına tanık oluyoruz? Cevap aslında çok basit: Hayatta kalma arzusu. Beynimiz büyük bir olay yaşadığımızda ilk anda mantıklı düşünmez, tek düşündüğü sizi hayatta tutmaktır ve bunun için de elinden geleni yapar. Bunun sonucu balkondan aşağıya atlamak kadar büyük ve muhtemel ölümünüz ile sonuçlanacak bir tepki de olabilir, irkilmek kadar küçük bir tepki de. Bu ani tepkileri verirken beynimizde neler olup bittiğini anlamak için bazı bölümleri ve bunların rollerini anlamamız gerekir. Bunlardan birincisi olan amigdalanın pek çok farklı rolü var ama en önemlilerinden biri savaş ya da kaç tepkisini tetiklemesi. İkinci bölümümüz ise tam amigdalanın üzerinde yer alan deniz atı şeklindeki hipokampus. Hipokampus olayları daha durum çerçevesinde değerlendirmemizi sağlayan, nispeten daha mantıklı ve daha aklı başında bir bölge. Diyelim ki çok yüksek bir ses duydunuz. Bu ses duyusal talamus tarafından algılanır. Duyusal talamus çok hızlı bir şekilde Bir ses var mesajını amigdalaya gönderir. Amigdala çok fazla düşünmez, tek amacı sizi hayatta tutmak olduğundan en kötü senaryoya göre hareket eder ve sizi durumdan kurtarmaya çalışmak için savaş ya da kaç mekanizmasını devreye sokar. Dolayısı ile yüksek sesi algıladığınız ilk anda aniden sıçrayabilir, masanın altına saklanabilir ya da kendinizi yere atabilirsiniz. İşte gerçekten korkunç bir durum olup olmadığını anlamaya çalışmadan verdiğimiz bu ilk tepki amigdala tepkisidir. Duyusal talamus amigdaladan çok kısa bir süre sonra durumu hipokampus ve kortekse de iletir. Burada duyulan sesin durum ve bağlam ile alakası ayrıntılı bir biçimde değerlendirilir. Sadece bir kapı çarpması olduğuna kanaat getirilirse rahatlar ve hayatımıza normal bir biçimde devam ederiz."} {"url": "https://sinirbilim.org/travmatik-beyin-hasari-2/", "text": "Travmatik Beyin Hasarı Yüzlerce Geni Değiştirebilir Travmatik beyin hasarı, kafanın ani ve şiddetli bir şekilde bir nesneye çarpması ya da bir nesnenin kafatasını delerek beyin dokusuna zarar vermesi sonucu ortaya çıkan beyin yaralanmalarıdır. Beyindeki hasarın genişliğine göre ortaya çıkan belirtiler açısından hafif, orta ve şiddetli olarak derecelendirilmektedir. Hafif hasarlarda, bilinç kaybı olmayabilir ya da birkaç dakikalık kısa süreli bir bilinç kaybı olabilir. Baş ağrısı, kafa karışıklığı, baş dönmesi, bulanık görme ya da göz yorgunluğu, kulak çınlaması ve düşünme süreçleri ile ilgili küçük sorunlar yaşanabilir. Travmatik Beyin Hasarı Rahatsız Edici Belirtiler Gösterebilir Orta ya da şiddetli hasarlarda da bu belirtiler görülebilmekle birlikte, bunlara ek olarak kötüleşen ya da geçmeyen baş ağrıları, tekrarlayan kusma ya da mide bulantısı, uykudan uyanamama, göz bebeklerinde genişleme, konuşmada anlaşılmazlık, koordinasyon kaybı ve artmış kafa karışıklığı gibi durumlar da gözlenebilmektedir. Şimdi ise travmatik beyin hasarının Alzheimer hastalığı, Parkinson hastalığı, travma sonrası stres bozukluğu, felç, dikkat-hiperaktivite bozukluğu, otizm, depresyon ve şizofreni gibi hastalıklarda yüzlerce geni olumsuz etkileyebileceği gösteriliyor. Araştırmacılar, birçok nörolojik ve psikiyatrik bozukluklarla bağlantılı yüzlerce geni ilk kez denetleyen potansiyel ana genleri tespit ettiler. Ana genlerin ne olduğunu bilmek, bilim insanlarına yeni ilaçların geliştirilmesi ile beyin hastalıklarını tedavi etme olanağı tanıyabilir. Sonucunda, bilim insanları, hastalık riskini azaltmak için hasar görmüş genleri yeniden nasıl değiştirebileceklerini tespit edebilirler. Bu bulgu, araştırmacıların, genleri onararak hastalıkla savaşan kimyasal bileşikleri ve gıdaları belirlemelerine yardımcı olabilir. Genetik Değişiklikler Araştırmacılar, Travmatik beyin hasarında, bu ana genlerin diğer genlerde meydana gelen değişiklikleri olumsuz bir şekilde tetiklemekten sorumlu olduğuna inanıyoruz açıklamasını yapmışlardır. Genler çeşitli protein türlerinden biri olma potansiyeline sahiptir. Travmatik beyin hasarı ana genlere zarar verebilir ve bu da diğer genlerin hasar görmesine neden olabilir. Bu süreçlerden birincisi, hasarın sonuç olarak genlerin düzensiz formlarda proteinlere dönüşmesine neden olabileceğidir. Bir diğeri ise her hücredeki bir genin ifade edilen kopyalarının sayısının değişmesidir. Değişim, bir genin gerektiği gibi çalışmasını engelleyebilir. Bir gen, yanlış protein türüne dönüşürse, örneğin Alzheimer hastalığına yol açabilir. Futbolcular ve askerler gibi beyin travması yaşayan insanların, bu durum sonrasında nörolojik rahatsızlıklarının nasıl ilerlediği hakkında çok az şey bilinmektedir. Araştırmacılar bu sürecin nasıl oluştuğu hakkında çok şey öğrenmeyi umuyor. Ana genlerin tespit edilmesi için yapılan çalışmada, bir labirentten kaçmaları için 20 sıçan eğitildi. Daha sonra sıçanların 10'unda sarsıntı benzeri bir beyin hasarı meydana getirmek için sıvı kullanıldı. Diğer 10 sıçan beyin hasarına maruz bırakılmadı. Sıçanlar yeniden labirente yerleştirildiğinde, beyin hasarı olan sıçanların olmayanlara göre yaklaşık % 25 oranında labirentten kaçma işlemlerinin daha uzun sürdüğü tespit edildi. Özellikle Lökositler Araştırıldı Sıçanların genlerinin beyin hasarına tepki olarak nasıl değiştiğini öğrenmek için her bir grupta beş hayvanın genleri analiz edildi. Spesifik olarak, öğrenme ve hafızayı düzenleyen hipokampüs ve bağışıklık sisteminde önemli bir rol oynayan lökositler incelendi. Travmatik beyin hasarı yaşayan farelerin hipokampusünde 268 genden oluşan temel bir grup görüldü. Ayrıca lökositlerde değişime uğradığı tespit edilen 1,215 gen grubu mevcuttu. Değişen genlerin hem hipokampüste hem de kanda mevcut olduğunun tespit edilmesi araştırmacıların aklına başka bir fikir getirdi. Bilim insanları beyin hasarının oluşup oluşmadığını belirlemek için gen temelli bir kan testi geliştirebilirler. Bu sayede ilgili genlerin bazılarının aktivitelerinin ölçülmesinde hekimlere yardımcı olabilirler. Araştırma ayrıca hafif travmatik beyin hasarının teşhis edilmesinde daha iyi bir yol sağlayabilir. Beyin hasarından sonra değişen 100'den fazla genin insanlarda nörolojik ve psikiyatrik bozukluklarla bağlantılı oldukları bildirildi. Örneğin, sıçanlarda etkilenen genlerin 16'sının insanlarda analogları bulunur ve bu genler, Alzheimer hastalığının yatkınlığıyla bağlantılıdır. Ayrıca, hipokampüste ve lökositlerde etkilenen genlerden dördünün travma sonrası stres bozukluğuna bağlı insanlardaki genlere benzer olduğu da bildirilmiştir. Metabolizma ve Hücre İletişimi Genleri Etkilenebilir Çalışma hangi genlerin travmatik beyin hasarından etkilendiğini ve ciddi bir hastalığa bağlı olduğunu belirtmekle kalmıyor. Aynı zamanda metabolizma, hücre iletişimi ve iltihaplanmayı yöneten genleri de işaret edebilir. Böylece beyin hasarında yeni tedaviler için bu genler en iyi hedef haline getirilebilir. Araştırmacılar şimdi ana genlerden bazılarını, onları değiştirmenin diğer genlerde çok sayıda değişikliğe neden olup olmadığını belirlemek için inceliyorlar. Eğer öyleyse, ana genler yeni tedavilerin hedefleri olarak daha umut verici olacaktır. 2016 yılında yapılan bir çalışmada da, yüzlerce genin fruktoz ile hasar görebileceğini ve dokosaheksaenoik asit olarak adlandırılan bir omega-3 yağ asidinin, fruktozun oluşturduğu zararlı değişimleri tersine çevirdiğini bildirmişti. Bu çalışmada tanımladıkları genlerden biri olan Fmod, yeni araştırmada tanımlanan ana düzenleyici genler arasında yer aldı."} {"url": "https://sinirbilim.org/travmatik-beyin-hasari/", "text": "Travmatik Beyin Hasarı Travmatik beyin hasarı başın aşırı bir şekilde mekanik zorlanmasına veya delici yaralanmasına bağlı olarak beynin dejeneratif olmayan, doğuştan olmayan yaralanmasıdır. Bilişsel, fiziksel, duygusal ve davranışsal işlevlerin kalıcı veya geçici bozulmasına yol açabilir ve bilinç halinin azalması veya değişmesi ile birlikte olabilir. Travmatik beyin hasarı dünyada önde gelen ölüm veya sakatlık nedenlerinden biridir. Amerika Birleşik Devletleri Hastalık ve Kontrol Merkezine göre ABD'de her yıl en az 1,5 milyon kişi travmatik beyin hasarı geçirmektedir. TBH, dört yaşın altındaki çocuklarda, 15-19 yaşındaki ergenlerde ve 65 yaşın üstündeki yetişkinlerde daha yaygındır. Bütün yaş gruplarında TBH oluşum sıklığı erkeklerde kadınlardakinin iki katıdır. Vakaların yaklaşık %75'inde TBH'nin ılımlı olduğu düşünülür ve beyin sarsıntısı şeklinde ortaya çıkar. Tedavi edilen şiddetli TBH'li yetişkinlerde ölüm oranı %30 civarındadır. Hastaların yaklaşık %50'si tedavi ile işlevlerinin hepsini değilse de çoğunu geri kazanır. TBH'nin önde gelen nedenleri düşmeler, motorlu araç yaralanmaları, bir cisimle dövülme ve tecavüzdür. Bazı vakalarda gerçek yaralanmadan uzak alanlarda da işlev bozukluğu başlar. Bu sürece diasiziş adı verilir. TBH sıklıkla birincil ve ikincil aşamalara ayrılır. Primer hasara, mekanik kuvvet veya başın kayma, gerilme veya sıkma gerginliğine yol açan başın kısıtlanmamış hareketine bağlı ivmelenme neden olur. Bu yaralanmalar beyin kanamasına ve difüz aksonal hasara neden olabilir. Sekonder hasar sıklıkla gecikmiş bir cevaptır ve beyin kan akımında hücre ölümüne yol açabilen azalmaya bağlı olabilir. Glasgow Koma Ölçeği TBH'nin şiddetini tarif etmek için kullanılan en yaygın sistemdir ve yaralanma sonrasında bilinç düzeyini ve nörolojik işlevleri belirlemek için motor cevapları, konuşma cevaplarını ve göz açıp kapamayı değerlendirir. Ilımlı TBH belirtileri baş ağrısı, baş dönmesi, bulanık görme, kulaklarda çınlama, ağızda kötü tat, yorgunluk, uyku bozuklukları, duygu durum değişiklikleri ve bellek, odaklanma veya düşünme problemlerini içerir. Orta derecede veya şiddetli TBH'li kişiler bu belirtileri ve ek olarak bulantı veya kusma, nöbetler, uyandırılamama, sabit veya geniş gözbebeği, konuşma bozukluğu belirtileri gösterir. Çoğu cidd TBH vakasında etkilenen kişi kalıcı bitkisel hayata girebilir. Travmatik Beyin Hasarı Tedavisi"} {"url": "https://sinirbilim.org/trikotilomani/", "text": "Trikotilomani Nedir ve Nasıl Tedavi Edilir? Sürekli saçlarını çekip koparan birini görürseniz bir şeylerden şüphelenmeye başlayın. Trikotilomani kişinin dürtülerine dayanamayıp sürekli saçlarını çekmesi olarak adlandırılan bir rahatsızlıktır. Neredeyse tüm trikotilomani hastalarında saç kaybı görülür. Ne kadar yapma, etme deseniz fayda vermez. Onu cezalandırmak bile bir işe yaramaz. Hastalar en çok saçlarını ve kaşlarını yolmaya eğilimlidir. Bir süre sonra hem toplumdan gelen tepkiler hem de kişinin kendi farkındalığı strese neden olabilir. Trikotilomaninin hem çevresel hem genetik kökeni vardır. Ebeveynlerden çocuklara aktarılan bazı genler buna sebep olabilir. Ayrıca obsesif kompulsif hastalarda bu rahatsızlık daha yaygın görülür. Saç çekme atakları anksiyete tarafından tetiklenebilir. Hastaların çoğu saçlarını çektiğini kabullenirler. Zaten saçların kırık uçlarına bakan herkes de bunu kolaylıkla anlayabilir. Bu rahatsızlığın dahil olduğu Rapunzel sendromu İngiltere'de bir kızın organlarının iflas etmesine neden olmuştur. Saçlarını Çektiklerinin Farkında Değildirler Hastalar sürekli saç derilerinde bir huzursuzluk hissederler. Saçlarını çekerek bunu gidermeye çalışırlar. Saç çekme davranışını dışarıdan tetikleyen hiçbir dış etken yoktur. Tamamen hastanın kendi kendine yaptığı ve saçlarını kaybetmesine yol açan bir rahatsızlıktır. Saçlarını çeken kişiler bunu sürekli yaptıklarını bilirler ama saçlarını çekerken bunun farkında olmayabilirler. Aynı tırnak yeme davranışında olduğu gibi farkında olmadan yapabilirler. Trikotilomani obsesif kompülsif rahatsızlıklar sınıfı içinde değerlendirilebilir. Obsesif kompülsif spektrumun içinde bunun gibi birçok rahatsızlık vardır. Tırnak yeme, deriyi soyma, yeme bozuklukları, obsesif kompülsif bozukluk bunlardan bazılarıdır. Bu rahatsızlıklarda klinik belirtiler ve genetik yatkınlıklar çok benzer olabilir. Ayrıca tedavi biçimleri de birbirine benzeyebilir. Örneğin obsesif kompülsif bozukluk ve trikotilomani bazı ortak belirtilere sahiptir. Her iki rahatsızlıkta da kişi istenmeyen davranışları tekrarlamaya dair karşı konulamaz bir istek duyar. Trikotilomani Belirtileri Saçların çekildiği bölgeler genelde bir veya iki alanla sınırlıdır ama bazı hastalarda çok fazla alana yayılabilir. Saç derisi en fazla temas edilen bölgedir. Arkasından kaşlar, kirpikler, yüz, kol ve bacaklar gelir. Nadiren de olsa bazı kişilerde genital kılların, koltuk altı kıllarının ve sakalın da çekildiği görülmüştür. Trikotilomaniden muzdarip kişiler genelde bir seferde tek bir saç telini çekerler. Eğer ne yaptıklarının farkına varmazlarsa bu durum saatlerce sürebilir. Aynı şey kaşlar ve diğer kıllar için de geçerlidir. Bazen bir durgunluk evresine girip günler, haftalar boyunca hiçbir yerlerini koparmazlar. Ancak bu durum geçicidir, zamanla tekrar eski haline döner. Trikotilomani Neden Olur? Araştırmalar trikotilomanili hastalarda başka zihinsel rahatsızlıkların da yaygın bulunduğunu gösteriyor. Örneğin anksiyete, depresyon ve obsesif kompülsif bozukluğun görülebilir. Ayrıca travma sonrası stres bozukluğu da trikotilomaniyle paralellik gösterebilir. Kişinin stresli olması kendince rahatlama yollarına başvurmasına neden olur. Saçlarını çekmek de bu rahatlama yollarından biri olabilir. Daha sonra stres uyaranı ortadan kalksa bile alışkanlıklar oturmuş olarak kalır. Yapılan bir çalışmada trikotilomani hastalarının beyinciklerinin hacimce daha küçük olduğu bulunmuştur. İleride yapılacak görüntüleme çalışmalarıyla bu daha iyi ortaya çıkacaktır. İlginç bir bulgu da hastaların beyinlerinde sağlıklı insanlara kıyasla daha fazla gri madde olmasıdır. Trikotilomanili kişilerin genetik yapılarında da birçok mutasyona rastlanmıştır. Bunlardan bir tanesi serotonin 2A reseptörünü kodlayan genlerde ve SLITRK geninde bulunur. HOXB8 geninde görülen mutasyonlar da saç çekme davranışına neden olabilir. Tedavi Yöntemleri Trikotilomaninin tedavisi kişinin yaşına bağlı olarak değişiyor. Çocuklukta başladıysa ailenin desteğiyle çocuk bu rahatsızlıktan kurtulabilir. Ancak yetişkinlikte durum böyle olmuyor. 30 yaşında yetişkin bir kişiye trikotilomani tanısı konduğunda genelde farklı zihinsel rahatsızlıklar da beraberinde geliyor. Rahatsızlığın en iyi ilacı psikoterapidir. Şu ana kadar en yüksek başarı oranı sağlayan tedavi yöntemi bir profesyonelin uyguladığı terapi olmuştur. Bazen psikiyatristler ilaç tedavisi de önerebilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/trimetilaminuria/", "text": "Trimetilaminuria Trimetilaminuria vücudun çürümüş balığa benzeyen kötü bir koku yaymasına neden olan kalıtımsal bir bozukluktur. 1. kromozomda yer alan FMO3 geninde oluşan mutasyonlar sonucu flavin içeren monooksijenaz 3 (FMO3) proteini hatalı üretilir. Bu proteinin işlevi karaciğerde pis kokan trimetilamin molekülünü kokusuz trimetilamin N-okside dönüştürmektir. FMO3 trimetilaminin azotuna bir oksijen ekleyerek nefes, ter ve idrar ile salınan trimetilamini kokusuz hale getirir. Ancak mutasyona uğramış formu bunu yapamaz ve kişinin vücudu sürekli çürümüş balık gibi kokar."} {"url": "https://sinirbilim.org/tripofobi/", "text": "Tripofobi Nedir, Nasıl Ortaya Çıkar? Delik korkusu olarak bilinen tripofobi, düzensiz deliklerden, gözenekli yapılardan korkma eğilimidir. Tripofobikler bu tür şekiller gördüklerinde kalp çarpıntısı, mide bulantısı, kaşıntı isteği hissedebiliyorlar. Tripofobinin birçok sebebi olabilir fakat küflenmiş, bozulmuş yiyecekten kaçma, yuvarlak desenlere sahip zehirli canlılardan korunma, iltihaplı yaralardan uzak durma gibi evrimsel açıdan türümüzü korumaya yönelik bir eğilim olduğu tahmin edilmektedir. Özellikle son yıllarda ortaya çıkan bu rahatsızlığın geniş kitleleri etkilediği tespit edilmiştir. Avrupa'da yapılan araştırmalara göre her 100 kişiden 15'i bu rahatsızlığı taşımaktadır. Genellikle zararsız bir hastalık olarak bilinen tripofobi, insanlarda yüksek rahatsızlık ve kaygı durumu oluşturarak ortaya çıkar. Uzmanların açıklamalarına göre, bu delikli gözenekler mide bulantısı, aşırı korku, hassasiyet ve kaçınma durumu hissettirebiliyor. Delik Korkusu Hangi Şeylere Karşı Ortaya Çıkıyor? Tripobi, lotus gibi sadece içi dolu deliklere sahip olan bitkilere karşı oluşmuyor. Bu rahatsızlığı tetikleyecek pek çok durumun olduğu biliniyor. İçi boş yapılar, karmaşık delik görüntüleri, sünger yapısını andıran görüntüler vs. gibi durumlarda da oluşuyor. Ayrıca tripobiye sahip olan kişiler düzenli ve düzgün delik yapılarından da rahatsız olabiliyor. Bu ise küme yapılara sahip olan bitkilerden oluşuyor. Delik ve korku kelimelerinden türemiş olan tripofobi aslında tam olarak bir korku anlamını içermiyor. Rahatsızlığı yaşayan kişiler bu deliklerden korkmaktan çok, tiksindiğini ve rahatsızlık yaşadığını bildiriyorlar. tripofobiyi bu durumda korku halinin haricinde değerlendirmek gerekiyor. Tripofobi Belirtileri Nelerdir? Genellikle basit bir rahatsızlık olarak bilinen tripofobiyi pek çok insan çok şiddetli olarak yaşayabilmektedir. Özellikle bu vakalar için tedavi şarttır. Kişilerin bu şekilde sorunlar yaşaması ise akıllara tripofobi riskini getirmelidir.Uzun süreli korku ve kaygı durumu tripofobi rahatsızlığından olabilir. Kişilerin bu yapılara karşı oluşan aşırı hassasiyeti tripofobiye işaret etmektedir."} {"url": "https://sinirbilim.org/triptofan-mutlu-olmanizi-ve-iyi-uyumanizi-sagliyor/", "text": "Triptofan Mutlu Olmanızı ve İyi Uyumanızı Sağlıyor Hepimiz sağlıklı bir yaşam için düzenli ve kaliteli bir uykunun gerekli olduğunu biliriz. Uyku kalitesini artırmak için neler yapabiliriz? Hangi yiyecekleri yemek daha etkili olur? Birçok yiyeceğin içinde bulunan triptofan bunlardan biridir. Triptofan bir amino asittir. Vücudumuzda çok sayıda proteinin ve başka moleküllerin yapısına katılırlar. Bu proteinler de ruh halimizin ve uykumuzun iyi olmasını sağlarlar. Şimdi triptofan amino asidinin aslında bizim için ne kadar önemli olduğuna bakalım. Triptofan Nedir? Proteinler amino asitlerden oluşur. Bir protein zincirinin içinde yüzlerce bazen binlerce amino asit yan yana dizilmiş olabilir. Bu amino asitlerden biri de triptofandır. Bir proteinin düzgün çalışması için bütün amino asitlerinin olması gerekir. Bazıları eksik olursa proteinin 3 boyutlu şekli düzgün olmaz. Yanlış katlanan proteinler de doğru çalışmayabilir. Bütün enzimler proteinlerden oluşur. Bunun yanında glutamat gibi birçok nörotransmitter proteinlerden meydana gelir. Bunlar nöronların doğru sinyal iletimi için çok gerekli moleküllerdir. Beyinde triptofan ilk olarak 5-HTP (5-hidroksitriptofan) molekülüne dönüştürülür. Bu öncü molekül daha sonra melatonin ve serotonin yapımında kullanılır. Serotonin beyinde ve vücutta çok sayıda bölgeyi etkiler. En büyük hedef organları beyin ve bağırsaklardır. Temel görevi ise ruh halini düzenlemek, uyku ve bilişsel işlevlere yardımcı olmaktır. Uyku konusunda bir diğer kilit hormon da melatonindir. Bu hormon uyku-uyanıklık döngüsünde görev alır. Bu iki hormonun yapımına katılan triptofan uyku konusunda çok önemli bir amino asittir. Triptofanın Etkileri Nedir? Ruh hali değişiklikleri ile başlayalım. Vücudunuz yeterince serotonin üretmediğinde kendinizi huzursuz hissetmeye başlarsınız. Serotonin de öncülü triptofan olduğu için besinlerinizde bu amino asidin olmasına dikkat edin. Araştırmalar depresyon yaşayan kişilerde triptofanın daha az bulunduğunu gösteriyor. Başka araştırmalarda kanda triptofan seviyesi düştüğünde neler olduğu çalışıldı. Önce katılımcılar bir stres testine girdiler. Stresli durumlar ile nasıl başa çıktıkları ölçüldü. Daha sonra bir grup katılımcı triptofanlı amino asit takviyesi tükettiler. Diğer grup ise bir süre triptofanın yer almadığı amino asit takviyesi tükettiler. İkinci gruptaki katılımcıların özellikle triptofandan yoksun kalması amaçlandı. İkinci aşamada katılımcılar tekrar stresli bir ortama maruz bırakıldılar. Triptofanı bolca tüketenlerin tüketmeyenlerden bir farkı olacak mıydı? Bilim insanları yeterli miktarda triptofan tüketmeyen kişilerde bazı sorunların olabileceğini gördüler. Bu kişilerde anksiyete, gerginlik ve sinirlilik daha fazla oluyordu. Triptofanın ruh hali değişiklikleri üstündeki etkisi bir kez daha görüldü. Bu sonuçlara bakarak şunu söyleyebiliriz. Sofranızdan triptofanı eksik ederseniz anksiyete seviyeniz artabilir. Agresif bireylerde sinirlilik ve dürtüsel davranışlar daha sık olabilir. Diğer taraftan triptofandan zengin yiyecekleri tüketmek sosyal davranışları iyileştirebilir. Düşük Triptofan Seviyesi Hafıza ve Öğrenmeye Zarar Verebilir Triptofanın kandaki miktarı bilişsel işlevleri derinden etkileyebilir. Moleküllerin kanda belirli bir eşik seviyesi vardır. Buraya kadar azaldığında pek bir sorun görülmez. Ancak eşik seviyesinin altına düştüğünde sorunlar görülmeye başlar. Araştırmacılar bir deneyde triptofanın kandaki yoğunluğunu düşürdüler. Katılımcılara daha sonra bilişsel testler yapıldı ve sonuçlar kaydedildi. Triptofanın yoğunluğu daha sonra yine normal seviyelerine getirildi. Bilişsel işlev testleri tekrarlandığında triptofan kanda yüksek olduğunda gönüllülerin daha yüksek test puanları aldığı görüldü. Triptofanın hafıza ve öğrenme süreçleri üzerindeki etkisi birçok araştırma ile kanıtlanmıştır. Kanda düşük miktarda triptofan bulunması belleği ve bilişsel işlevleri kötü etkiliyor. Özellikle olaylara ve tecrübelere bağlı episodik bellek zarar görebiliyor. Bilim insanları bunun serotonin seviyesinden kaynaklandığını düşünüyorlar. Gün içinde yaptığımız her olay, öğrendiğimiz şeyler beyinde serotonin ile etiketleniyor. Bu etiketlere ve önem derecelerine bakarak bu bilgiler uzun dönem belleğe alınıyor. Triptofanın yokluğunda serotonin sentezlenemiyor. Bu yüzden etiketleme işlemi de yeterince düzgün yapılamıyor. Triptofan Melatonin Hormonunu Nasıl Etkiliyor? Triptofanın enzimler aracılığıyla serotonine dönüştüğünü yazmıştık. Serotonin üretilir üretilmez başka bir hormona dönüştürülüyor: Melatonin. Bu hormon sağlıklı bir uyku için gereken en önemli moleküllerden biridir. Araştırmalar kandaki triptofan seviyesinin artmasının serotonin ve melatonin seviyelerini de artırdığını gösteriyor. Melatonin vücutta doğal olarak üretilmesine rağmen dışarıdan takviye olarak da alınabiliyor. Ayrıca domates, ahududu ve üzümde doğal olarak bulunuyor. Melatoninin beyindeki başlıca görevi uyku-uyanıklık döngüsünü düzenlemektir. Bu döngü metabolik faaliyetlerin doğru çalışmasında çok önemlidir. Bağışıklık sistemi, beynin kendini temizlemesi, hafıza ve öğrenme süreçleri gibi mekanizmalar buna göre düzenlenir. Gün içinde öğrendiğimiz bilgileri uykuda pekiştiririz. Uyku-uyanıklık döngüsünün hasar alması bu açıdan bilişsel işlevleri de aksatacaktır. Bazı çalışmalar beslenme düzenimizde triptofanı daha fazla tüketirsek uyku kalitesini iyileştirebileceğimizi gösteriyor. Kahvaltıda daha fazla triptofan tüketen kişilerin tüketmeyenlere göre daha hızlı uykuya daldığı görüldü. Bu kişiler ayrıca daha uzun süre kaliteli bir uyku çektiler. Serotonin ve melatonin sayesinde anksiyete ve depresyon belirtileri de azaldı. Triptofan Hangi Yiyeceklerde Bulunuyor? Triptofan bir amino asit olduğu için protein içeren yiyeceklerin neredeyse hepsinde bulunur. Et, süt, balık, yoğurt gibi yiyeceklerin protein oranı yüksektir. Proteinler midede sindirime uğradıklarında amino asitler ortaya çıkar. Bu amino asitler bağırsaklar tarafından emilir. Bazı yiyecekler diğerlerine göre daha fazla triptofan içerirler. Örneğin tavuk gibi kümes hayvanları, yumurta ve yengeçte bolca bulunur. Sıradan bir beslenme düzeniniz varsa günde bir gram triptofanı bünyenize alıyorsunuz demektir. Diyelim ki vegansınız veya yiyecekler konusunda çok seçicisiniz. Triptofanı yeterince almadığınızı düşünüyorsanız dışarıdan takviyeler ile bu açığı kapatabilirsiniz. Durduk yere, sebepsiz uyku sorunları veya huzursuzluk hisseden kişiler de takviye almak isteyebilir. Böyle durumlarda dışarıdan takviye almanız sorunlarınıza yardımcı olabilir. Ancak benim tavsiyem bir doktora gitmeniz olacaktır. Fazla Triptofanın Yan Etkileri Günlük beslenmenizde triptofanı gereken miktarlarda alabileceğinizi söylemiştik. Takviyelerle veya bazı besinleri fazla tüketmekle aşırıya kaçmış olabilirsiniz. Bazı kişiler takviyeleri fazla kullanıp günde 5 grama kadar çıkabiliyorlar. 50 yaşını geçmiş bireylerde fazla triptofanın bazı yan etkileri bulundu. Bunlar çok ciddi, hayati tehlikesi bulunan yan etkiler değiller. Genellikle bulantı veya baş dönmesi olarak ortaya çıkıyor. Kilo başına 50 mg'ın üstünde triptofan tüketilirse bu yan etkiler görülebiliyor. 70 kg ağırlığında bir kişi için günlük 3,5 g triptofana denk düşüyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/turizm-bir-meslek-mi/", "text": "Turizm Bir Meslek Mi? Ülkemizde sonu ci ile bitenlerden meslek olmaz diye bir ön görü var. Bende kendisini turizmci olarak tanıtan biri olarak, ikilem yaşamıyor değilim. Bakıyorum da modacı, turizmci, tesisatçı diyen kişilere, meslekten çok kendini tanımlama şekli olmuş. O sektörün bütün karakteri bizim kişilik karakterimiz olmuş ya da bizim kişilik karakterimiz sektörün karakteri olduğu için orda var oluyoruz. Üzerine sık sık düşündüğüm bir ikilem. Örnek vermek gerekirse; turizmin diğer meslekler gibi 9-6 mesaisi yok. 7/24 hizmet veren bir sektör. Bu yüzen özel hayat ve iş hayatı diye ayrım yapamıyoruz. İkisi iç içe girmiş durumda. Hafta sonumuz yok. İzin günlerimiz değişken. Çoğu zaman ilişkilerimizde sektör içinden oluyor çünkü sadece birbirimizi görüyoruz. Bu kimlik ikilemini bir kenara koyup sektörü ele aldığımızda ise, doğudan batıya muazzam bir tarihi, iklimi olan nadir ülkelerden biriyiz. Turizm cenneti olarak adlandırabiliriz. Akdeniz ve Ege'de kum, deniz ve güneş üçlüsü, Güneydoğu Anadolu'da kültür turizmi, doğal kaplıcalar ile sağlık turizmi. Marmara da boğazları ve eşsiz tarihi yerleri ile etkinlik sektörü. Kayak merkezlerimiz ile kış turizmi ülke konumdan dolayı havalimanlarının her türlü ülkeye uçuşu ile havacılık turizmi daha saymakla bitiremeyeceğim, turizmin her alanı olan bir ülkeyiz. Baktığınızda ülke ekonomisini ayakta tutar en büyük sektörlerden biriyiz. Bana kalırsa ilk sıradayız. Biz turizmciler 14 yaşından itibaren meslek liseleri ile eğitime başlamış olup 20'li yaşlara kadar hem okuyup hem çalışan bir kesimiz. O yüzden hem uygulamalı hem teorik açıdan donanımlıyız. Yabancı dillerimiz, uluslararası geçerliliği olan sertifikalarımız var. Dünya insanı olma yolunda en büyük başlangıç noktası turizmci olmaktan geçiyor olabilir. Çünkü her kültürü öğrenip onları ülkemizde ağırlıyoruz. Müşteri devamlılığı olması açısından; Yahudisi, Ermenisi, İtalyanı, Arapları inceliyoruz. Ne yiyorlar? Ne içiyorlar? Ne severler? Hassas olduğu konular neler? Sağdan mı yoksa soldan mı servis yapılmalı ya kadar derine inen soruların cevaplarını buluyoruz. Onların kültürleri hakkında kitaplar okuyoruz. O yüzden çok kültürlü yetişiyoruz. Her yere entegre olabilme özelliğimiz bizi çok atik yapıyor. Biliyorsunuz ki bu dünyada hayatta kalanlar, değişime kolay adapte olanlardır. Turizm sadece meslek olmanın dışında karakterinizi, genel kültürünüzü, hayata bakışınızı şekillendiren ve sizi devamlı besleyen, geliştiren bir sektör. Sanırım bu yüzden sadece meslek değil bütün hayatımız ve kendimizi tanımlama şeklimiz."} {"url": "https://sinirbilim.org/turkiyede-besyo-okumak-nasil/", "text": "Türkiye'de BESYO Okumak Nasıl? Dışarıdan bakıldığında kimi zaman imrendiren kimi zaman kıskançlığa neden olan kimi zamanda boş bir bölüm gözüyle bakılan bir bölüm besyo. Okula ilk girdiğimiz zamanda bir hocamız sunu demişti Dünyanın en kıymetli varlığı insandır ve sizlerde insanları antrene edeceksiniz gerçekten de bu böyledir. Mimarlar inşaat mühendisleri durağan yapılarla çalışırken tıp okuyan, psikoloji okuyan ve spor bilimleri okuyan kişiler oldukça dinamik bir yapı olan insanla ilgilenir. Bir müsabaka öncesini ele alalım dövüş sporları ile uğraşan bir sporcunun daha önce 2-3 kere yenildiği bir sporcuyla çok önemli bir müsabakada final maçına çıktığını düşünelim. Hangi sihirli sözcük vardır ki bunu söylediğimiz takdirde maça çıkacak olan sporcunun endişesini dindirelim. Sporcunuzun gözlerinde dünde yenildim bugünde yenileceğim galiba durumunu görürsünüz çoğu zaman ve sizin bunu engellemeniz, değil mağlubiyet tam tersi bir galibiyet kazandırmamız lazımdır. Bu içine düşüldüğü takdirde gerçekten çok zor bir durum aslında. 4 Sene Ne Yapıyorsunuz? İlk önce bilimle tanışıyoruz teorik derslerin yani sıra uygulamalı derslerimiz oluyor. Bir dersten çıkıp koştura koştura havuza yüzme dersine gidiyorsunuz uygulamalı derslerden sınav oluyoruz elimizde labutlar, toplar, halkalar vs. Minder üzerinde taklalar atıyorsunuz atletizm dersinde finalde 1500 metre koşmanız isteniyor. Eğleniyorsunuz tabi ancak yapamıyorsanız bu size ekstra yük oluyor. Diğer arkadaşlarınızın rahatlıkla yaptığı becerileri yapamamak kişinin özsaygısını da olumsuz yönde etkiliyor elbet. Neden Bu Kadar Havalısınız? Bu soruyla karşılaştığım zaman şu örneği veririm. Ben küçük yaşlarda spora başladım. Msn'nin olduğu zamanlar. Sınıf arkadaşlarım karşı sınıftaki hoşlandığı kızla konuşurken ben sabah akşam idmana gidiyordum. Mahalle maçları oluyordu idman olduğu için katılamıyordum. Her çocuğun hayalidir hafta sonu öğlene kadar uyumak ama ben müsabakalar olduğu için yine erkenden kalkıyordum. Okullar arası müsabaka oluyordu. Normal sınavlar yetmiyormuş gibi birde okul adına derece almak için stres yaşıyordum. Daha da ileride bir sporcuyu ele alalım bizler günlük işlerimizde, dertlerimizle uğraşırken hiç haberimizin olmadığı bir yerde o sporcu Avrupa'nın göbeğinde istiklal marşımızı okutturuyordu. İşte tam da bu sebepten havamızı bir derece mazur görün. Az önce saydıklarım elbette bir insanın havalı olması egolu olması için bir gerekçe değil. Zaten bir sporcunun zeki çevik ve ahlaklı olması gerekir. Hayatının önemli bir bölümünü sedanter bireylerin yaşadığı tatları yaşayamadan geçiren o kişilere biraz olsun anlayış göstermek gerektiğini düşünüyorum. Bölümün Yüz Karası Açıkça belirtmeliyim. Her besyo okuyan sporcu değildir. Okulların kabul koşulları vardır kimi bölümler için branş zorunlu iken kimileri için zorunlu değildir. Hiçbir branşla ilgilenmeyip üniversite çağına gelip besyo okuyan kişileri herhangi bir özel çaba sarf etmedikleri takdir de besyo bölümü hakkında olumsuz bir intiba yarattıkları kanaatindeyim maalesef. bu bahsi de şu örneği vererek kapatayım. Denge tahtasından 7-8 defa düşen bir sporcu/beden eğitimi öğretmeni/antrenör olmaz. Oysaki spor geçmişi olan kişiler bu konuda mutlaka antrenmanlıdır diyebiliriz. Buda hiçbir şey olmazsa beden eğitimi öğretmeni olurum deyip bölüme giren kişiler yüzündendir. Son Olarak"} {"url": "https://sinirbilim.org/tuz-agirlikli-beslenmek-demansa/", "text": "Tuz Ağırlıklı Beslenmek Demansa Yol Açabilir Sofralarımızda bazen düşünmeden, yemeğimizin tadına bile bakmadan hunharca eklediğimiz bazen de Türkiye'nin yüzde yüksek tansiyondan muzdarip olduğu için bildiğimiz bir madde. Bu yazıda bizi tekrar elimize aldığımız tuzluğu yerine koymamız gereken bir yönüyle daha göreceğiz. Nature Neuroscience'da yayınlanan bir çalışmaya göre tuz bildiğimiz korku filmi sahnelerinden daha fazlasına sahip. Alzheimer Hastalığı! Alzheimer hastalığının patofizyolojisinde protein plaklarının ve kümelerinin oluşturduğu beta amiloidlerin olduğunu biliyoruz. Fakat, demanslı hastalarda ayrıca kan damarlarında da problem görülüyor ve Weill Cornell Universitesi'nden Dr Constantino Iadecola'ya göre bu normal gözükmüyor. Gelelim Çalışmaya Bu çalışma, yüksek tuzla beslenen farelerle yapıldı. Yüksek tuzdan kasıt olarak; insan diyetiyle kıyaslarsak 1 çay kaşığı daha fazlası kabul edilmiş. Singapur'da tuz tüketimi için tavsiye edilen değer ortalama 5 gram imiş- 1 çay kaşığı denebilir. Buna rağmen Singapur'da bir yetişkin ortalama 9 gram/ günde tüketiyorlar. Birkaç hafta içinde, sodyumdan zengin bu diyetle endotel hücrelerde, kan damalarında disfonksiyon oluşmaya başlamış ve beyinde kan akımı azalmış. Sorun sadece burada kalmamış ve fareler labirentte yollarını bulmaya çalışırken mücadele etmişler; ki bu da uzaysal hafızanın kaybına işaret ediyor. Ayrıca yuvayı nasıl kurduklarını da unutmuşlar. Tuza karşılık olarak, bağırsak bağışıklık hücrelerinin- TH17 olarak bilinir- sayısının artışını sağlar. Bu hücreler IL17 olarak bilinen proinflamatuar kimyasalı artırır. IL17 kan damarlarındaki endotelyal hücreleri hasara uğratır ve karşılığında nitrik oksiti baskılayarak reaksiyonlar üretir. Nitrik oksiti baskılamak 'kötü'dür çünkü nitrik oksit kan damarlarını rahatlatır, gevşetir. Aynı zamanda bilişsel fonksiyon ve hipokampüste yeni anılar oluşturmak için önemlidir. IL17'nin etkisinden korunmak, çok geç olmadan ve semptomlar daha çıkmadan kullanılan tuz miktarını kısıtlamak çok önemli bir başlangıçtır. Nöronlar Gibi Şendik Nöronlar fonksiyonlara özeldir; küçük çocuklar gibidirler. Mızmız ve zor beğenen. Sadece glikoz ve oksijen isterler diye belirtiyor Dr. İadecola. İyi haber, fareler 4 hafta boyunca tuzlu diyeti bıraktıklarında beyin taramasında normal kan akımı ve sağlıklı endotel fonksiyon görülüyor. Yaşam tarzında değişiklik durumu tersine döndürebilir veya koruyabilir. Çalışmaya dahil olan, Alzheimer's Research UK'de araştırmacı olan Dr Sara Imarision Bu çalışma beyin sağlığının bağışıklık sistemi açısından önemini vurgulamıyor, ayrıca bağırsaktaki değişimlerde de önemli rol oynuyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/ucuk-virusu/", "text": "Uçuk Virüsü Bipolar Bozukluk ve Depresyon Riskini Artırabilir Dudağımızın kenarında veya çenemizde çıkan uçuklar Herpes simplex virüslerinden kaynaklanır. Çok can sıkıcı bir görüntü oluşturan bu virüslerden kurtulmak pek kolay değildir. Uçuk zararsız gibi görünen bir rahatsızlıktır. Genelde yayılmaması için uçuğun kaşınmaması, oynanmaması tavsiye edilir. Uçuğun ağız kenarından göze veya vücut içine karışması çok daha büyük sorunlara neden olabilir. Almanya'da Würzburg Üniversitesi'ndeki araştırmacılar bu uçuk virüsü ile ilgili şaşırtıcı bir şey buldular. Herpes simplex virüsleri beyinde bipolar bozukluk ve major depresyon ile ilişkili bulundu. Biraz herpes virüslerinin ne olduğundan bahsedelim. Uçuk virüsü olan bu mikroorganizmalar iki sınıfa ayrılır: Tip 1 ve tip 2 herpes virüsleri. Tip 1 olanlar genellikle ağız bölgesinde yaralara neden olurlar. Nadiren genital bölgede de uçuğa neden olurlar. Tip 2 olanlar ise genital bölgede faaliyet gösterir. Hastaların genital organlarında veya rektumlarında yaralar çıkabilir. Tip 2 herpes başka bölgelerde de yaşayabilmesine karşın genellikle bel altında bulunur. İki kategoride incelenen uçuk virüsü herpeslerin 100'den fazla türü vardır. İnsanlarda hastalık yapan 8 tür tanımlanmıştır. Bunlar HHV-1, 2, 3 ... 8 şeklinde adlandırılır. HHV'nin açılımı human herpes virustur. Yazının devamında HHV kısaltmasını kullanacağız. Bunların içinde anlatacağımız HHV-6'nın da kendi içinde iki türü vardır: HHV-6A ve 6B. Moleküler düzeyde sınıflandırmaya bir başladığınızda duramıyorsunuz. Uçuk Virüsü Purkinje Nöronlarında Bulundu Virüsler bulundukları yerde inflamasyon yaratarak bazı sorunlara neden olabilir. Araştırmacılar beyindeki dokuları incelerken Purkinje hücrelerinde şaşırtıcı bir şey gördüler. Bu nöronlarda HHV-6 virüsünün enfeksiyon oranının oldukça yüksek olduğunu keşfettiler. Würzburg Üniversitesi'nde Mikrobiyoloji Bölümü'nde çalışan Bhupesh Prusty biri bipolar bozukluk ve diğeri depresyondan muzdarip iki hastasını inceliyordu. Bu hastaların beyin dokularında Purkinje hücrelerinde HHV-6'nın izlerine rastlandı. Ağzımızın kenarında kolonileşmiş uçuk virüsü bir şekilde beyinciğe ulaşmış. Purkinje hücreleri beyincikte yer alan büyük gövdeli, çok fazla dallanmaya sahip nöronlardır. Beyincik kafatasımızın içindeki nöronların yarısına sahiptir. Hacmi küçük olmasına rağmen motor öğrenme, kas hareketlerinin kontrol edilmesi, duruşun düzenlenmesinde büyük rol oynar. Bunun yanında duygu, algılama, bellek ve dil süreçleri gibi bilişsel işlevlere de müdahil olur. Bütün bu işlevleri Purkinje nöronları gibi çok dallanmaya sahip hücreler sayesinde gerçekleştirir. Virüslerin Neden Olduğu İnflamasyon Şizofreni, major depresyon ve bipolar bozukluk gibi rahatsızlıkların güçlü bir kalıtımsal kökeni vardır. Örneğin şizofreni tamamen çevresel koşullardan dolayı ortaya çıkmaz. Ancak birçok hastalığın görülmesinde genetiğin yanında çevresel etkenler de rol oynar. Erken yaşta beyinde inflamasyon oluşumu, ağır metallere maruz kalma, hamilelikte annenin alkol kullanması gibi olaylar hastalıklara neden olabilir. Bu yazıda inflamasyonun rolünü anlatacağız. İnflamasyon dokuda alarm sinyalidir. Vücuda bir patojen veya yabancı bir madde girdiğinde vücut hemen alarma geçer. Yabancı maddeyi dışarı atmak veya etkisizleştirmek için bağışıklık sistemi devreye girer. Kısa süreli olduğunda çok yararlıdır. Ancak uzun sürdüğünde çevredeki dokular da hasar almaya başlar. Erken yaşta beyne giren virüsler nörogelişim basamaklarını sekteye uğratıyor ve bağışıklık sistemi ile sinir sistemi arasındaki iletişimi bozabiliyor. Birçok zaman çocuklar bunu kalıcı bir hasar almadan atlatıyor. Virüs sinir sisteminden temizleniyor ama başka organlara yerleşebiliyor. Bir süre sessizce bekleyen virüsler uygun şartları bulduğunda tekrar saldırıya geçiyor. Uçuk virüsü bazen yıllarca pusuda bekliyor. İki Psikiyatrik Bozuklukta Enfeksiyon İzleri Prusty ve ekibi psikiyatrik hastalıkların gelişiminde HHV-6A ve HHV-6B'nin rol oynayabileceğini düşündüler. Amerika'da Stanley Medikal Araştırma Enstitüsü'nde biyopsi örneklerini incelediler. Her beyin dokusunda virüslerin izleri araştırıldı ve nöronların yapısına bakıldı. Ekip sonunda aradığını buldu. Gerçekten de derinin üstünde çoğalan uçuk virüsü bir şekilde beyinciğe girmişti. Burada inflamasyon molekülleri ve virüsün izleri doğrulandı. Araştırmacılar biri bipolar diğer majör depresyon hastası olan iki kişinin beyinciğinde aktif HHV-6 enfeksiyonu tespit ettiler. Uçuk virüsü ağırlıklı olarak Purkinje hücrelerini hedef almıştı. Şimdiye kadar ilk defa HHV-6 virüsünün nöronları enfekte edebildiği bulundu. Bu enfeksiyon belki birçok bilişsel işlev bozukluğuna ve ruh hali değişikliğine neden olabilir. Uçuk virüsü vücuda girdiği gibi hastalık yapmayabilir. Bazen aylarca veya yıllarca uykuda kalıp uygun koşulların ortaya çıkmasını bekler."} {"url": "https://sinirbilim.org/ucus-korkusu-nedir/", "text": "Uçuş Korkusu Nedir? Korku nedir? Neden korkarız? Korku, psikolojide en temel insani duygulardan biri olarak kabul edilmektedir. İnsanoğlu yaşadığı döneme, mekana, kültüre göre farklı korku deneyimleriyle baş başa kalmıştır. Aslında insanların çoğu korkuyla çocukluk yıllarında tanışmıştır. Ailesi ve çevresi tarafından oluşan baskı ve tehditlerin ardından çocuk korkuyla tanışır. Çocukluğu takip eden ergenlikte ise korku devam eder. Kişinin gençliğinde de okul durumu ve gelecek endişesi korkuyu arttırır. Yetişkinliğe ulaşınca korkular farklı şekillerde oluşur ve bu durum böyle ömür boyu devam eder. Fakat bu dönemde korkularını açığa çıkaramadığı için insan korkularını yenemez ve insan hayatında iş, zaman, seyahat gibi birçok konuda olumsuzluğa yol açar. Uçuş korkusu ile ilgili yapılan bir ankette insanların belli etmese de %80'lik bir kısmının uçmaktan korktuğu ortaya çıkmıştır. Son dakikalarda korku vb. durumlar nedeniyle iptal edilen biletlerin ise ülkemize yıllık ortalama 4 milyar dolarlık kayba yol açtığı tespit edilmiştir. Az önce de bahsettiğimiz gibi bunun asıl nedeni bilgi eksikliği veya yaşanmışlıklardır. Peki ya bir uçağın 11 milyonda 1 düşme riskinin olduğunu, trafikte ki bir araca göre 3 kat daha güvenli olduğunu ve 1960'lı yıllara göre günümüzde 300 kat daha güvenli olduğunu biliyor muydunuz? Travmatik bir deneyime maruz kalmak veya birinin maruz kaldığını görmek uçuş korkusu oluşumuna sebep olabilir. Bir diğer neden de nörotik korkulardır. Örneğin insan yükseklikten veya ölümden korkuyorsa bunu uçuşla birleştirebilir. İnsanın yaratıcılığı o kadar fazladır ki kafasında sürekli senaryo yaratır. Onu korkuya sürükleyen de budur. Uçuş Korkusu Nasıl Aşılır? Peki ya ne yapmalıyız? Düşüncelerle nasıl başa çıkarız? Eğer uçağın düşme durumu veya kapalı alanda kalma durumu gibi sizi paniklendirecek durumdaysanız beyninize oyun oynamayı deneyin ve bir sakız alın. Beyin ağızda bir şey olduğu için insanın yemek yediğini sanar ve yemek yediğiniz için tehlike durumu olmadığını algılayarak sizi sakinleştirebilir.İkinci bir yol ise uçuştan önce başka uçakların nasıl düzenli ve planlı uçtuğunu izlemektir ve o anda uçakta olduğunuzu düşünmektir. Daha sonra uçağa bindiğinizde dışarıdan izlediğiniz uçuşların ne kadar düzenli olduğunu aklınıza getirmeniz kendinizi sakinleştirmeye yardımcı olacaktır. Üçüncü bir durumda uçak içerisindeki personellerin sakin davranışlarını izlemektir. Onların her gün uçtuklarını ve bu durumun normal bir şey olduğunu düşünmeniz size güven verecek ve rahatlama sağlayacaktır."} {"url": "https://sinirbilim.org/umberto-eco/", "text": "Umberto Eco Umberto Eco Kuzey İtalya'nın Piemonte bölgesindeki Alessandria kentinde doğdu. Akademik kariyerini Torino ve Milano üniversitelerinde, Latin Amerika ve ABD'nin önde gelen üniversitelerinde sürdürdü. Bologna Üniversitesi'nde göstergebilim profesörlüğü yapmaktadır. Ayrıca Uluslararası Göstergebilim İncelemeleri Derneği'nin genel sekreteridir. Felsefe, tarih ve estetik alanındaki çalışmalarıyla da ünlüdür. 1980'de yayımlanan ilk romanı Il nome delta rosa geniş yankılar uyandırmış, gerek İtalya'da, gerek başka ülkelerde en çok satan kitap olmuş, birçok edebiyat ödülü kazanmıştır. Umberto Eco ve Göstergebilim Göstergebilim alanı içinde sayılabilecek çalışmaların kökeni hayli eskidir. Yüzyıllar boyu dilsel çözümlemelerde ya da dille ilgili düşüncelerde, göstergelerle ilgili görüşlere rastlanmıştır. Stoacılar ve Orta Çağ'ın skolastik filozoflarının ilgi alanları içinde anlam ve anlamlama sorunu önemli bir yer tutar. Bu çalışmalarda göstergebilimsel nitelikli gözlemler bulmak olasıdır. Ancak Orta Çağ'daki Anlamlama Biçimleri adını taşıyan çok sayıdaki yapıttan, 1690'da J.Lock'un An Essay Concerning Human Understanding ve 1764'te J.H.Lambert'in Neues Organon adlı yapıtlarına geçiş, göstergebilim açısından önemlidir. Bu iki felsefeci de göstergebilimi ilk kez nesnelerin anlaşılmasını ve bilgilerin iletişimini gerçekleştiren göstergeler öğretisi olarak semiotike terimiyle tanımlamışlardır. Gene de mantıkçı C.H.Peirce ve çağdaş dilbilimin kurucusu F. de Saussure'e gelinceye değin dil felsefesinin sınırları aşılamamıştır. Göstergebilimin bağımsız bir bilim dalına dönüşmesini sağlayan Peirce'e göre mantık, göstergebilimin başka bir adıdır. Peirce mantıkla özdeşleştirdiği, tüm olguları kapsayan bu kurama semiotics adını vermiştir. Saussure'ün öngördüğü göstergebilim ise toplumsal ve dilbilimsel bir özelliğe sahiptir. Örneğin Peirce dildışı gösterge sistemlerinden hareket ederek dilin bu sistemler içindeki yerini saptamaya çalışırken, Saussure dilden yola çıkarak başka göstergelerin işleyişini inceleyebilecek bir bilim dalının kurulmasını önerir. Bu iki öncüden sonra göstergebilim çalışmaları onların önerileri temelinde, değişik doğrultularda gelişmiştir. Her Kültürel Olgu Göstergebilim İçindedir Günümüz göstergebilimcileri arasında seçkin bir yere sahip olan Umberto Eco, bu dalın alanını oldukça genişletmiştir. Ona göre, hayvanların bildirişimsel davranışlarını incelemekten , insanların tensel bildirişimi gibi başka anlamlama sistemlerinin çözümlenmesine , koku alma göstergelerinden bir estetik kuramına ve retoriğe dek akla gelebilecek her türlü kültürel olgu göstergebilimin alanı içindedir. Umberto Eco'nun bu denli geniş bir alanı kapsamaya çalışan ilk yapıtı 1967 de yazdığı Appunti per una semiologia delle comunicazioni visive'dir . Bir yıl sonra yayımlanan La struttura Assente adlı kitabında daha önce yazdıklarını kuramsal br temele oturtmaya çalışmıştır. Bu kitapta yapısalcılığın epistemolojik açıdan uzun bir incelemesi ve Eco'nun genel olarak göstergebilime yaklaşımı yer alır. Bir Kitap Yazmak İstiyordu Eco kuramsal bir göstergebilim kitabını doğrudan doğruya İngilizce olarak yazmak İstiyordu. Bu doğrultudaki çalışmalarını arkadaşı D.Osmond-Smith ile birlikte sürdürdü. 1975'te A Theory of Semiotics adlı kitabını yayımladı. 1976'da da bu kitaba dayanarak yazdığı Trattato di semiotica generale yayımlandı. Bir başyapıt sayılan bu kitabında Umberto Eco, her anlamlama veya bildirişim olgusunu kapsayacak birleşik bir incelemenin kuramsal olanaklarını ve toplumsal işlevlerini araştırmayı amaçlıyordu. Bu çerçeve içinde dört ana başlık altında a) Kültür olgusunun mantığı, b) Anlamlama ve bildirişim, c) Bir düzgüler kuramı, d) Bir gösterge üretme kuramı adını verdiği alanları İnceledi. Eco'nun bu kitapta ele aldığı en önemli sorun, göstergebilimin özgül bir bilim dalı mı, yoksa henüz bir çerçeveye oturtulmamış ya da bir çerçeve içinde birleştirilememiş bir çalışma alanı mı olduğudur. Bu soruya olumlu yanıt verebilmek üzere yazdığı kitabı, baştaki düşüncesine uygun olarak göstergebilimin bir bilim dalı olduğu sonucuna vararak bitirir."} {"url": "https://sinirbilim.org/universite-egitimi-beyin-tumoru/", "text": "Üniversite Eğitimi Alanlarda Beyin Tümörü Daha Fazla Görüldü İyi bir iş sahibi olmak için üniversiteye gitmek ve bilim yuvalarında eğitim almak ülkemizde bir gereklilik olarak görülür. Lisans diplomasına sahip olanlar iş dünyasında yüksek maaşlı olarak çalışacaklarını ve lise mezunu kişilerden daha iyi yaşayacaklarını düşünür. Son araştırmalar yüksek öğrenimin bazı beyin tümörleri riskini artırdığını gösteriyor. Eğitim seviyesi kişinin sosyoekonomik durumunu genetikten daha fazla etkiliyor. Bu da bir kişinin aldığı eğitim seviyesini sağlık üstünde çok etkili bir konuma getiriyor. Çalışma aslında biyolojik kökenlere bakılarak değil, istatistik verilerine bakarak yapıldı. Yani bu bir korelasyon çalışması. Araştırmacılar 1911 ve 1961 yılları arasında doğan ve 1991'de beyin tümörü olan 4.3 milyon İsveç vatandaşının bilgilerine baktı. Bu insanların eğitim durumları, gelir durumları, aile yapıları ve nerede oturdukları gibi bilgiler incelendi ve tasniflendi. Üniversite Eğitimi Glioma ve Meningioma Riskini Artıyor Beyin tümörü olan insanların geçmişleri incelendiğinde ortaya şaşırtıcı sonuçlar çıktı. Örneğin, en az üç yıl üniversite eğitimi alan erkeklerin glioma geçirme ihtimali %19 daha yüksekti. Kadınlarda ise yüksek öğrenim glioma riskini %23, meningioma riskini %16 artırıyordu. Üniversite eğitimi bittikten sonra yapılan meslek de tümör oluşumunu etkiliyor. Örneğin yönetici olarak çalışan erkeklerin glioma yaşama ihtimali daha sıradan işler yapan erkeklere kıyasla %20 daha fazlaydı. Kadınlar için durum daha vahim. Yönetici kadınlar, daha düz işçilik yapan kadınlardan %26 daha fazla glioma yaşıyordu."} {"url": "https://sinirbilim.org/unutma-sanati/", "text": "Unutma Sanatı: Beynimiz Neden Unutmaya Bu Kadar Hevesli? Gün içinde birçok şeyi unutuyor musunuz? Çok sevdiğiniz birinin doğum gününü, sürekli elinizde olan telefonunuzu ya da günlerce çalıştığınız konuyu sınavda unutabilirsiniz. Hatta bu unutmalar yüzünden bazen kendinize kızabilirsiniz. Aslında bu durum oldukça normaldir. Unutma bir kusur değil beynin bir yeteneğidir. Yani bizler unutmaya programlanmış organizmalarız da diyebiliriz. En basit tanımıyla unutmak, öğrenilen bilgilerin istenildiği zaman geriye gelmemesi, hatırlanmaması durumudur. Yani yaşamınızdaki geçmişin içinde özgürce dolaşmanızı engelleyen bir sistemdir. Buradaki asıl sebep, sinirler arasında anıları kodlamaya yardımcı olan sinaptik bağlantıların kasıtlı şekilde zayıflamasıdır. Dolayısıyla sinapslar dengesiz ve zayıf hale geldiğinde unutma durumu gerçekleşir. Yapılan araştırmalarda ve günlük hayatınızdan da fark edeceğiniz üzere öğrendiğiniz bir bilgiyi ya da yaşadığınız bir olayı üzerinden zaman geçtikçe unutma oranınızda artar. Bu bizi şu sonuca götürür: daha uzun zaman dilimlerinde sinaptik bağlantı büyük olasılıkla daha az kararlıdır. Unutmanın diğer bir faktörü de sinapsın ortadan kaldırılmasıdır. Unutma Konusunda Beyin Neden Israrcıdır? Unutmak en az hatırlamak kadar önemlidir. Çok sayıdaki nöron ve sinapsları olan beyin gerçekte olduğundan daha fazla anıyı depo edebilecek kapasiteye sahipken niçin unutma mekanizmasına sahiptir? Aslında bu bir bellek temizleme mekanizmasıdır diyebiliriz. Beyin bu mekanizma ile yararlı olan bilgi ve anıyı ayırır. Yeni anılara, yeni bilgilere alan oluşturur. Örneğin size çok acı veren, üzen anıların hayatınız boyunca sizinle yaşamasını ister miydiniz? Elbette hayır dediğinizi duyabiliyorum. İşte bu noktada devreye hipokampus giriyor. Sizi üzen anıları ya da her gün internette gezindiğinizde beyninizi doldurduğunuz çöp bilgilerden sizi arındırıyor. Nasıl mı? Bir kitap okuyorsunuz, sözcüklere anlam yükledikten sonra bilgi ilk olarak hipokampuse gelir. Burada sinyaller işlenir ve ilgili hücreler uyarılır. İşleme görevini dendritler üstlenir ve sinaptik sinyalleri girdi olarak alıp hücre gövdesi bu sinyalleri işleyip içlerinden bazılarını seçerek aksonlar aracılığıyla hedef hücrelere iletir. Yani, hipokampus edindiğiniz bilgileri toplayıp önem durumuna göre seçer. Ayrıca hipokampusta oluşan ciddi hasarlanmalar yeni hafıza oluşumunda büyük zorluklara neden olur. Önemli bilgiler aksonlardan güçlü dendritlere aktarılır. Önemsiz görülenler ise zayıf aksonlar ile yoluna devam eder. Bu şekilde hipokampus bir bilgi filtre sistemi gibi çalışır. Bu noktada şu sonuca varıyoruz beynin asıl amacı edinilen bilginin uzun zaman içinde yüksek kalitede korunması değildir. Asıl amaç doğru karar vermede organizmaya rehberlik etmektir. Kalıcı Hafıza Nasıl Oluşturulur? Bu durumda kalıcı hafıza oluşturmak için en önemli olan unsurun bilgiyi öğrendikten hemen sonra o bilgiyi tekrar etmekten geçtiğini gösteriyor. Eğer öğrendiğiniz bir bilgiye özel bir merakınız yoksa kısa süreli bellekte kalıp yok oluyor. Kısa süreli belleğin bilgileri tutma süresi birkaç dakikayı geçmiyor. Bu yüzden ezber yaparken içimizden hemen tekrar yapmak çok işe yarar. Arkadaş ile çalışanlar soru cevap tekniği ile tekrar yaparlarsa daha kolay ezberleyebildiklerini görürler. İşleyen demir ışıldar misali kullanılan sinaps bağlantıları hatırlamayı kolaylaştırıyor. Tam tersi bir durumda kullanmadığınız bilgiyi beyin unutuyor. Düşündüğünüz, hatırladığınız her şey zihninizdeki bağlantıları derinleştirir ve kalıcı bilgi durumuna geçirir. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki bilgiyi kalıcı kılan diğer bir unsur serotonin hormonudur. Çünkü serotonin hangi bilgilerin kalıcı hafızaya aktarılacağı ile ilgili doğrudan faaliyet gösteren bir hormondur. İnsanlar travmatik anılarını kolay kolay unutmazlar. Bunun sebebi amigdalada bu anılar serotonin ile etiketlenir ve hemen kalıcı belleğe alınır. Bu durum aslında beynin en güçlü savunma mekanizmalarından biridir. Beynimiz bak bu sana çok zarar verebilecek bir olaydı, bunu sakın unutma mesajı verir. Bütün bu saydıklarım dışında bilgiyi kalıcı olarak öğrenmek için ayrıca duyularınızı kullanın. Görmek, işitmek, koklamak gibi duyular bilginin kalıcı olmasını sağlayacaktır. Duyguların anılara daha fazla dahil olması bilgilerin kalıcılığını artırabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/uyanik-noronlar/", "text": "Uyanık Kalmayı Kontrol Eden Nöronlar Tespit Edildi! Zor bir sınav öncesi geçirdiğiniz geceyi, son teslim tarihine birkaç gün kalan bir teziniz olduğunu ya da yayımlamak için günlerce hatta aylarca uyanık kaldığınız, makalenizi yazdığınız günleri düşünün. Bu zorlu geçen günlerde yorgunluğunuzu ve uykunuzu nasıl bir kenara bırakabiliyorsunuz? Gecenin çöken karanlığı, uykumuzun gelmesinde görevli olan melatonin hormonu ve vücudumuzun uyku döngüsünün kontrolünü de sağlayan biyolojik ritmimizden gelen artık uyku vakti sinyallerine nasıl meydan okuyup uyanık kalmayı başarabiliyorsunuz? Uyanık Kalmamıza Yardımcı Olabilecek Bir Grup Nöron Tanımlanıyor Caltech araştırmacıları, beyinde uyanık kalmayı kontrol eden nöronal bir devre belirledi. Bulgular, depresyon gibi diğer nöropsikiyatrik bozukluklara eşlik eden aşırı uyku hali, uykusuzluk ve uyku bozukluklarının tedavisinde de etkili olabilecek kapıları aralıyor. Ekip, gerekli olduğunda nasıl uykusuz kalabildiğimiz sorusuyla yola çıktı. Bu soruyu cevaplamak için beyindeki dorsal rafe çekirdeği adı verilen bir bölgeyi incelemeye karar verdiler. Yapılan bu araştırmaya devam etmeden önce rafe çekirdeklerinin işlevlerine değinelim. Rafe Çekirdeklerini Tanıyalım Rafe çekirdekleri işlevsel olarak, serotonin üretiminin birincil alanıdır. Serotonin; beyin bölgelerinde bulunan; yeme, uyku ile duygusal davranışları düzenleyen ve hayati bir rol oynayan merkezi sinir sisteminin önemli bir nörotransmitteridir. Rafe çekirdeğinin bağlantı kurduğu birçok bölge vardır; ön beyin, orta beyin, hipotalamus, talamus, amigdala, striatum gibi bölgelerin belirli alanlarında ve korteksin büyük bir bölümünde dopamin içeren çekirdeklere dağılmıştır. Rafe çekirdeklerinin biyolojik ritmin düzenlenmesinde de önemli etkileri bilinmektedir. Uyku uyanıklık döngümüzde biyolojik ritmin baş kahramanı olan suprakiazmatik çekirdek ile etkileşim içindedir. Dorsal Rafe Çekirdekleri ve Dopaminerjik Nöronlar Bu bölgede, dorsal rafe çekirdek nöronları ya da DRNDA nöronları olarak adlandırılan az incelenmiş bir grup dopaminerjik nöronlar bulunuyor. Beyninin bu bölümü hasar gören insanlarda gündüz aşırı uykulu olma eğilimi görülüyordu. Ancak bu nöronların uyku/uyanıklık döngüsündeki rolü ve uyarılmayı etkilemek için iç veya dış uyaranlara nasıl tepki verdikleri konusunda yeterince bilgi yoktu. Ekip, insan beynini incelemek için model bir organizma olan farelerde DRNDA nöronlar üzerinde çalışmalarına başladı. DRNDA nöronlarının faaliyetlerini ölçtükleri sırada farelere; potansiyel bir çiftleşme partnerinin gelişi, ani tatsız bir duygu yaratacak etken ve yiyecek gibi belirli uyaranlar verildi. Fareler bu uyaranlarla karşı karşıya kaldıkları süreçlerde DRNDA nöronları oldukça etkindi. Bu da araştırmacıların, DRNDA nöronlarının uyku veya uyanıklık durumunu modüle edebilecek uyarılma sinyalleri gönderdikleri düşüncesine yoğunlaşmalarını sağladı. Araştırmacılar: Uyku/uyanıklık döngüsü boyunca DRNDA faaliyetini ölçüyorduk ve nöronların en az aktif oldukları zaman farelerin uykuda olduğu zamandı. Uyanık olduklarında ise bu nöronların etkinliğinin arttığını keşfettik. açıklamasını yapıyorlar. Bu sonuçlar doğrultusunda, nöronların aktivitesinin aslında uyku-uyanıklık durumlarında değişikliklere neden olup olmadığını keşfetmeyi amaçladılar. DRNDA Nöronlarını Uyarabilmek İçin Optogenetik Tekniği Kullanıldı DRNDA hücrelerini ışıkla uyarabilmek için, harika bir teknik olan optogenetik yöntemini kullandılar. Farelerin normal bir şekilde uyuyacağı sırada bu nöronları ışıkla uyardıktan sonra farenin uykudan uyandığını ve uyanık kaldığı keşfedildi. DRNDA'nın faaliyeti kimyasal olarak susturulduğunda ise hayvanların, motivasyonel olarak önemli uyarıların karşısında bile uykuya daldığı görüldü. İşte beklenen sonuç! DRNDA nöronlarının gerçekten de uyku/uyanıklık davranışlarını yönettiğini görüldü. Son olarak araştırmacılar, harici uyaranlara bağlı olarak fareler uyanıkken bu nöronların rolünü inceledi. Nöronların aktivitesi optogenetik tekniği ile susturuldu ve hayvanlar uykuya daldıklarında gürültülü sesler çalındı. Sonuç; kontrol fareleri gürültü varlığında uyanıyor, DRNDA nöronlar bloke edilmiş fareler ise sesleri görmezden geliyor ve uyumaya devam ediyorlardı. Bu deneylerden elde edilen veriler, DRNDA hücrelerinin farelerde önemli uyaranlara karşı tam bir uyanıklık için gerekli olduğunu gösteriyor. DRNDA nöronlar insanlarda benzer bir şekilde bulunur. Bu nöronların dejenerasyonu; çoklu sistem atrofisi ve Lewy cisimcikli demans gibi nörodejeneratif bozuklukları olan hastalarda aşırı gündüz uykusu ile ilişkilendirilmiştir. İnsanlarda depresyon, bipolar bozukluk ve şizofreni gibi diğer psikiyatrik bozukluklara eşlik eden aşırı uyku hali, uykusuzluk ve uyku bozukluklarında tedavi edici bir hedef olarak DRNDA'nın potansiyelini test etmek için daha fazla çalışma yapılması gerekiyor. Bilim insanları bu rahatsızlıklara çözüm bulabilmek için istikrarla çalışmalarına devam ediyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/uyku-apne-sendromu/", "text": "Uyku Apne Sendromu Nedir ve Nasıl Tedavi Edilir? Halk arasında uykuda nefes tıkanıklığı olarak bilinen uyku apne sendromu, üst solunum yolunun tıkanması veya daralması sonucu gerçekleşir. Dilin, bademciğin vb. boğazda bulunan organların uykuda kasların gevşemesi sonucu belli aralıklar ile tıkanması/daralması, beynin nefes alıp vermekten sorumlu olan medulla oblangatanın nefes alıp verme emri vermemesi sonucu ve en az 10 saniye sürmesi şartı ile uyku apne sendromu gerçekleşir. Uyku apnesinin 3 türü vardır. Bunlar; 1- Tıkayıcı apne 2- Merkezi apne 3- Karma apne 1- Tıkayıcı Apne Tıkayıcı uyku apne sendromu üst solunum yolunda bulunan dil, bademcik gibi organların solunum yolunu tıkaması sonucu görülür. 10 saniye süren bu tıkanma sonucunda kişide çoğunlukla yüksek sesli bir horlama ve uyarılma, kısmi uyanma gözlenmektedir. Uyarılmadan sonra hastada uyku durumu kaldığı yerden devam etmektedir. Tıkayıcı uyku apnesi sendromuna benzer yapıda işleyen ama sebebi üst solunum yolunun tıkanmasından ziyade daralması olan hipopneleri de bu başlık altında inceleyebiliriz. OSAS'ın en kolay tanı konulma yolu polisomnografidir . Polisomnografi testinde hastaya gerekli kayıt elektrotları takılarak uykusu bir gece boyunca alanında tecrübeli tekniker tarafından izlenmektedir. Bir nefes durmasına tıkayıcı demek için hastanın uyku durumu , nefes durmasının en az 10 saniye sürmesi, kanındaki oksijen seviyesinde en az %4'lük bir düşme olması gerekir. Ayrıca kayıt elektrotları arasında yer alan göğüs ve karın sensörlerinde zorlanma belirtisi görülmesi gerekmektedir. Tıkayıcı apne ile birlikte hastanın nefes alıp vermeye başladığı yerde yüksek sesli bir horlama, kısmi uyanma ve hastada nefes durması sonucu oluşan rahatsızlık sebebi ile hareketlenme de gözlemlenebilmektedir. Tıkayıcı uyku apnesi sendromuna benzer yapıda işleyen ama sebebi olarak üst solunum yolunun tıkanmasından ziyade daralması olan hipopneleri de bu başlık altında inceleyebiliriz. 2- Merkezi Apne Beynin solunum ile ilişkili olan medulla oblangatanın solunum emri vermemesi sonucu oluşur. Tıkayıcı apnede görülen en az 10 saniye sürmesi ve hastanın kanındaki oksijen seviyesinde %4'lük düşüş beklemek uyku apnesinin bu türü için de geçerlidir. Uyanma ve horlama bu hastalarda da görülmektedir. Merkezi apneyi tıkayıcı türden ayıran en büyük fark ise uyku testine giren hastanın göğüs ve karnına bağlanan kemerler ile alınan veriden nefes tıkanıklığı gerçekleşen zamanda bu kemerlerin düz veya düze yakın bir çizgi çizmesi gerekmektedir. Karşımıza, hasta gündelik yaşamında normal nefes tutuyormuşçasına bir görüntü çıkacaktır. 3- Karma Apne Tıkayıcı apne ve merkezi apnenin bir arada gerçekleşmesi sonucu oluşan uyku apne sendromudur. Diğer uyku apneleri gibi uyku testinde hastada en az 10 saniye sürmesi ve kanındaki oksijen seviyesinde %4'lük bir düşüş beklenmektedir. Diğer uyku apnelerinden ayırt edilme yolu ise hastaya bağlanan göğüs ve karına yerleştirilen sensörler aracılığı ile olur. Sensörler tıkanıklığın belli bir kısmında merkezi apne gibi düz çizerken geri kalan kısmında tıkayıcıdaki gibi zorlanmalar gösterir. Uyku Apne Sendromu Nasıl Tedavi Edilir? En çok tercih edilen ve uyku apnesinin 3 çeşidinde de işe yarayan tedavi yöntemlerinden biri PAP cihazı kullanımıdır. PAP cihazı 3 moda ayrılmaktadır, bunlar; - C-PAP - B-PAP - A-PAP PAP cihazının hangi modunu hangi seviyede kullanması uyku apnesi tanılı olan hastaya ikinci bir gece çekimi yapılması gereklidir. Bu çekimde de hastaya tanı çekimi olan polisomnografideki gibi gerekli olan bütün kayıt elektrotları takılır. Ek olarak PAP cihazı ağız-burun, burun veya tam yüz maskesi kullanılarak hastaya takılır. Cihazın durumundan daha önemli olan şey ise hastaya uygun maske seçimi yapmaktadır. Maske hastanın yüzüne tam oturmalı, hastayı rahatsız etmemeli ve kaçak yapmamalıdır. C-PAP cihazı belirlenen (4 ila 12 cmH2O) basıncı hastaya pozitif olarak uygulayan bir cihazdır. Örnek vermek gerekirse hastaya tekniker ve doktor tarafından belirlenen basınç 7 cmH2O ise cihaz açıldığından itibaren kapanana kadar hastaya 7 cmH2O basınçlı hava üfleyecektir. Eğer hastaya gereğinden fazla bir basınç verildiyse hastada merkezi apneler görülebilir (Hastaya gerekli olan basınç 6 cmH2o ise tekniker basıncı 12 cmH2o verirse). Tekniker merkezi apneleri fark edip basıncı düşürmelidir. Oto PAP Cihazları Nasıl Çalışır? Oto C-PAP cihazının çalışma prensibi ise C-PAP cihazına benzerdir. Oto C-PAP cihazı doktor ve tekniker yardımı ile belirlenen 2 basınç arasında (Örneğin 4-8 cmH2O) pozitif basınçlı hava vererek değişmesidir. Yani hastanın bulunduğu uyku evresi veya yatış pozisyonu gibi durumlarda uyku apnesi artış/azalış gösteriyorsa bu tip cihaza başvurulabilir. Oto C-PAP cihazı hastanın soluk alıp vermesine göre belirlenen 2 basınç arasında basınç değişikliği yapan bir cihazdır. B-PAP cihazları ise piyasadaki en fazla özelliğe sahip cihazlardır. C-PAP cihazlarının aksına B-PAP cihazları başka modlara ayrılmaktadır . B-PAP cihazının çalışma mantığı ise soluk alma için farklı bir basınç soluk verme için farklı bir pozitif basınçlı hava uygulamasıdır. B-PAP cihazları KOAH, akciğer kanseri ve bu tür hastalıkları olan OSAS hastalık tanısı olan kişilere kullanmaktadır. Hastanın dışarıya verdiği havayı baskılamamak için soluk verme zamanında düşük basınçlı hava verilmektedir. Bu sayede akciğerler çok zorlanmadan nefes verme işlemi gerçekleştirilir. Hastada eğer tıkanıklık fark edilirse soluk alma basıncı yükseltilir, hastanın kanındaki oksijen seviyesinde belirsiz bir düşme var ise veya %90'ın altında seyir ediyor ise soluk verme basıncı yükseltilir. B-PAP cihazlarının başlangıç basınçları soluk alma için 8, soluk verme için 4 cmH2O'dur. Nefes alma ve verme arasındaki basınç farkı duruma göre değişmektedir ama en az 4 olarak tutulmaktadır. B-PAP kullanacak hastaya çoğunlukla 4-5 basınç inspiryum ve ekspiryum farkı olan cihazlar kullandırılır. Ekspiryum eğer inspiryumdan çok fazla düşük olursa (örneğin 10 4 hasta da apne görülmesi devam edecektir bazı durumlarda C-PAP cihazında olduğu gibi merkezi apne de görülebilmektedir. Hastada eğer tıkanıklık fark edilirse soluk verme basıncı yükseltir, hastanın kanındaki oksijen seviyesinde belirsiz bir düşme var ise veya %90'ın altında seyir ediyor ise soluk verme basıncı yükseltilir. B-PAP cihazlarının başlangıç basınçları 8 - 4 cmH2O'dur."} {"url": "https://sinirbilim.org/uyku-apnesi/", "text": "Uyku Apnesi Uyku apnesi uyurken dilin soluk borusunu tıkaması sonucu nefes almayı bırakması sonucu oluşur. Kişi defalarca nefes almayı bırakır, uyanıp nefes almaya devam eder ve uykuya geri döner. Uyku esnasında defalarca uyanmak, uykusuzluğa ve kişinin gün boyu sebebini bilmediği bir yorgunluk hissetmesine neden olabilir. Kişinin çok sık horlaması, fazla kilolu olması, alkol kullanması ve uyku ilacı alması uyku apnesinin gelişme ihtimalini artırabilir. Uyku apnesi olan bazı kişiler gece boyunca 200-400 defa uyanabilir. Bu durum da uykusuzluğa yol açabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/uyku-duzeni-yatma-saatiniz/", "text": "Uyku Düzeni ve Yatma Saatiniz Sağlığınızı Nasıl Etkiler? Eskilerin erken yatıp erken kalkmayla ilgili bir sözü vardır Erken kalkan yol alır, peki gece kuşları bu durumda ne olacak? Gece geç yatmayıp sabah erken kalkan kişilerin günlük hayatın temposuna daha iyi ayak uydurabildikleri söylenir çünkü bu kişiler daha zinde ve tipik 9-5 memur hayatına uyumludur. Diğer taraftan gece kuşları herkesin uyuduğu saatlerde işlerinin başında ve gecenin gizemliliğinde performanslarının zirvesindedirler. Uyku Düzeni PER1 Geninden Etkileniyor Uyku düzeni çok küçük yaşlardayken şekillenir ve üç aşağı beş yukarı hayatımız boyunca aynı kalır. Bu düzenin belirlenmesinde şüphesiz genlerimizin de büyük rolü vardır. Doğumdan itibaren genomumuz biyolojik saatimizi rayına oturtmaya başlar. 2012 yılında yayınlanan bir makalede bir gen grubunun içinde yer alan PER1 adlı bir genin sirkadyen ritimlerinin zamanlamasını etkilediği ve kişinin erken yatıp erken kalkanlardan mı yoksa gece kuşlarından mı olacağını belirlemede önemli bir etken olduğu ortaya çıkarıldı. PER1 adlı gen uyku düzeni ve zamanlaması üzerinde doğrudan bir etkiye sahiptir. Bu gen üzerinde küçük bir değişikliğin yapıldığı bir çalışmada kişilerin uyanma zamanında bir saatlik bir kayma olduğu görülmüştür. Ayrıca yapılan çalışmalar uyku genleriyle ölüm zamanı arasında da bir ilişki olduğunu gösteriyor. Erken kalkanların saat 11 civarında ölme olasılığı daha yüksekken, gece kuşlarının akşam 6'dan önce ölme olasılığı daha yüksek görünüyor. Sosyal Jet Lag Uyku Düzeni Uyku düzeni başta çevresel etmenler ve genetik yapının etkisiyle oluşur ve hayatın geri kalanında çoğunlukla genetiğin etkisi altına girer. Hem geç yatmanın hem de erken yatmanın kişilere belirli olumsuzluklar getiriyor. Gece kuşları çoğu zaman sosyal jet lag adlı uyku düzeninde bir değişiklik yaşıyor. Özellikle kişilerin çalışmadığı günlerde daha çok görülen bu olay tatil günlerinde alarmınızı kurulmazsa iki saat fazla uyunmasına yol açabiliyor. Gece Kuşları Daha Az Beyaz Maddeye Sahip"} {"url": "https://sinirbilim.org/uyku-en-cok-kime-lazim/", "text": "Uyku En Çok Kime Lazım? Erkeklere mi Kadınlara mı? Bireylerin iş dünyası ve ev içindeki hayatlarında kadınlar ve erkekler bazen aynı bazen ise farklı roller üstlenebilirler. Toplumlar arasında değişkenlik göstermesine rağmen fizyolojik ve kültürel aktarımlardan dolayı kadın ve erkeklerin birçok zaman farklı sorumluklara sahip olduğunu görebiliriz. Bir kesim insan erkeklerin başka bir kesim ise kadınların daha çok çalıştığını ve sorumluluk aldığını iddia etmektedir. Bu konunun tartışmasını ve değerlendirmesini size bırakıyoruz. Eğer kadın veya erkek daha çok yoruluyorsa bu daha fazla dinlenmesi ve uyuması gerektiği anlamına mı gelir? Yapılan araştırmalar kadınların daha fazla uykuya gereksinim duyduğunu gösteriyor. Duke Üniversitesi'ndeki araştırmacılar yetersiz uyudukları takdirde kadınların erkeklere kıyasla vücutlarının zihinsel ve fiziksel olarak daha fazla yıprandığını buldular. Bu araştırmayla beraber kadın ve erkek fizyolojisi arasındaki farklardan biri daha ortaya çıkmış bulunuyor. Peki, biz uykuda ne yapıyoruz ki kadınlar daha fazla uykuya ihtiyaç duyuyor? Uyku Esnasında Ne Oluyor? Uyanık haldeyken gözümüzü kapattığımız anda beyin alfa dalgaları yaymaya başlıyor. Uykuya daldığımızda ise teta ve derinlerde delta dalgaları beynimize hakim oluyor. Ortaya çıkan bu beyin dalgaları farklı beyin bölgelerinin etkinleşmesini ve yeni nörotransmiter maddelerin salgılanmasını sağlıyor. Sonuç olarak uyku çok kaba tabiriyle beynimizin kendini onarmasına ve düzenlemesine imkan tanıyor. Bu düzenleme ve onarıma beynin uyanıkken öğrendiği bilgileri tekrar yorumlaması ve pekiştirmesi, duygusal durumunu denetleyip eğer bir hasar varsa bunu düzeltmesi ve hücreler arası temizlik yapması gibi birçok metabolik faaliyet dahildir. Gün içinde başınızdan çok üzücü bir olay geçtiğinde hemen uyuyun, zaten çoğu zaman otomatik olarak sizde uyuma isteği belirecektir. Bu beynin sen aradan çık, olayları bana bırak deme şeklidir. Rüyalar ise bütün bu analizlerin hücrelerde işlenmesi esnasında oluşan imgelerdir ancak hala neden rüya gördüğümüz tam olarak açıklanabilmiş değildir. İleri Okuma: Beyin Dalgaları Michael Breus'un liderliğinde gerçekleştirilen araştırmada öncelikle araştırmaya katılan kadın ve erkeklerin yetersiz dinlenme durumuyla baş etme becerilerine bakılarak uyku ihtiyacı gözlemlendi ve ölçüldü. Elde edilen bulgularda ise görülen o ki kadınlar yeteri kadar dinlenemediklerinde daha depresif, daha sinirli ve sert oluyorlar. İleri Okuma: Mutluluğun Nörokimyası Uyku Çok Sayıda Değişkenden Etkileniyor Kadın ve erkekler arasında ortaya çıkan uyku ihtiyacı farkı maalesef kimin ne kadar uykuya ihtiyacı olduğu sorusuna yanıt veremiyor. İnsanların günlük uyku ihtiyacı genetik yapılarından yetişme şartlarına, beslenmelerine ve iş koşullarına kadar çok sayıda etkenin birleşiminden oluşuyor. Ancak uzmanların görüşüne göre kadınlar beyinlerini erkeklerden daha fazla kullanıyor. Loughborough Üniversitesi Uyku Araştırma Merkezi'nin başkanı Jim Horne uykuda hafıza, düşünme ve dil gibi işlevlerden sorumlu beyin bölgelerinin uykuda hislerden ayrıldığını tamir sürecine girdiğini belirtiyor. Bu durumda ise beyninizi ne kadar fazla kullanırsanız o kadar uykuya ihtiyacınız oluyor. Meyve sineklerinde yapılan başka bir araştırmada ise hafızayla ilgili nöronların çalışmasının uykunun ortaya çıkması ve süresiyle bağlantılı olduğu görülmüştür. 6 Saat Uyuyanlar Uyku Eksikliği Çekebiliyor Dünya'da insanların uyku ihtiyacı ortalama 7 9 saat arasında değişmektedir. Kişiler 6 saat uyuduklarında dahi uykudan kısmi olarak yoksun kalıyorlar ve beraberinde bilişsel işlevlerde aksaklıklar, huzursuzluk, depresyon gibi pek çok rahatsızlık ortaya çıkabiliyor. Kadınların daha fazla uykuya ihtiyacı olduğu gerçeği uzmanların söylemleriyle birleştiğinde kadınların daha çok çalıştığı ve hayatta erkeklerden daha çok görev aldığını gösteriyor. Bunlarla birlikte eskilerin evin direği erkektir sözü bilimsel bulgular arttıkça eski önemini kaybetmekte ve kadının toplumda ne kadar önemli olduğu daha fazla dikkat çekmektedir."} {"url": "https://sinirbilim.org/uyku-saati-vucuttaki-rnalari-etkiliyor/", "text": "Uyku Saati Vücuttaki RNA'ları Etkiliyor Dünya'nın itibarlı bilim dergilerinden Proceedings of the National Academy of Science'da yayınlanan bir araştırmaya uyku saati ile RNA'larımızın birbirleriyle doğrudan bağlantılı olduğunu gösteriyor. Jetlag veya vardiyalı işlerle beraber gelen uyku saati değişiklikleri sirkadyen ritmimiz içerisindeki RNA kodlayan gen sayısında büyük ölçüde düşüşe neden olabiliyor. Sirkadyen Ritmi Nedir? Vücudumuzun binlerce yıl içinde çevresel etkenlere karşı geliştirdiği adaptasyonlar sonucunda vücudun işlevlerini en üst düzey performansa çıkarmak için uyguladığı biyolojik saate sirkadyen ritmi denir. Gece uykunuzun gelmesinin nedeni retinaya çarpan güneş ışığı olmadığından üst kiyazmatik çekirdeğin melatonin hormonu üretmesi ve vücut ısısının düşmesidir. Güneş ışığı ile birlikte uyanmamız ise yine retinaya çarpan ışık sonucu vücut ısısı yükselir ve belli bir saatten sonra melatonin hormonunun üretiminin durmasıdır. Tabi bunlar sirkadyen ritmini düzenleyen çok sayıda faktörden birkaçıdır. İngiltere'de Surrey Üniversitesi bilim insanlarının yaptığı çalışmada katılımcılar 28 saatlik bir uyku uyanıklık döngüsüne tabi tutuldular. Elde edilen bulgularda katılımcıların eskiden etkin olan birçok geninin artık etkin olmadığı gözlendi. Uyku saati değişiklikleri ile genlerin transkripsiyon döngülerinde de anormallikler meydana gelmişti. Uyku Saati Değiştiğinde Biyolojik Saatin Düzeni Bozuluyor 22 kişinin katıldığı araştırmada katılımcılar üç gün boyunca 4'er saatlik ertelemelerle son günün uykusu sabah saatlerine denk gelecek şekilde uyudular. Örneğin, ilk gün gece 11'de uyudularsa ikinci gün sabah 3'te üçüncü gün 7'de uyudular. Düzenli aralıklarla alınan kan örnekleri ve mikrodizi yöntemiyle yapılan RNA analizleri uyku düzeninin RNA'ların üretilme zamanlarının düzenlenmesinde büyük rolü olduğunu ortaya çıkardı. Gen ekspresyonlarının bazıları tamamen bozulurken, bazılarının ise etkinleşme zamanı değişiyor. Sirkadyen ritminin değişmesiyle artık bu ritimde olmayan genler ekspres olma zamanlarını değiştirerek RNA üretmeye devam ettiler. Bazı genlerin ise hem eski ritimde hem de yeni ritimde etkin olduğu gözlendi. Hem gece hem gündüz etkin olan genler sirkadyen ritminin değişmesinden etkilenmemiş gözüküyor. Uyku Saati Hipotalamusta Düzenleniyor Uyku düzeninin değişmesi üst kiyazmatik çekirdeğin işlevini yerine getirmesinde herhangi bir sorun teşkil etmediği de elde edilen bulgular arasında. Katılımcıların 24 saatlik melatonin hormon seviyeleri üst kiyazmatik çekirdeğin görevini tam olarak yerine getirdiğini ve zamanı hesaplamada herhangi bir yanlış yapmadığını gösteriyor. Bu sonuçlara göre sirkadyen ritminin bozulması beynin bazı bölgelerini etkilerken bazı bölgelerini etkilemiyor. Hangi genlerin ritmik ekspresyonlarını kaybettiği incelendiğinde araştırmacılar ribosomal proteinlerin, RNA polimerazı gibi çok sayıda önemli moleküllerin üretilmesinden sorumlu genlerin 24 saatlik döngülerini kaybettiklerini buldular. Sirkadyen ritminin etkileri genetiğin ötesinde epigenetik sonuçlar da doğuruyor. Kromatin modifikasyonlarından sorumlu asetilaz ve metilaz genlerinin 24 saatlik döngülerinde de bazı hasarlar meydana geldiği görüldü. Uyku Düzenimizin Evrimsel Bir Geçmişi Var"} {"url": "https://sinirbilim.org/uykuda-ogrenme/", "text": "Uykuda Öğrenme Mümkün Mü? Şöyle derin bir uykuya dalsak da yarın sınavda sorulacak olan tüm soruların cevapları kafama girse. Cesur Yeni Dünya kitabında uykuda öğrenme çok güzel bir şekilde tasvir edilir. Önceleri böyle bir şeyin sadece bilim kurgu filmlerinde olacağı düşünülüyordu ancak günümüzde mümkün olduğu keşfedildi. Şimdilik istediğimiz bilgileri beyne yerleştiremiyoruz ancak beynin biz uyurken yeni bilgiler oluşturabildiğini gördük. Fransa'da PSL Research Üniversitesi'nde çalışan bilim insanları uyuyan bir beynin yeni anılar oluşturabileceğini keşfetti. Araştırmacılar, insanlar uyurken onlara karmaşık sesler çaldılar ve uyandıktan sonra bunları hatırlamaları istendi. Uykudan uyanan katılımcılar çalınan sesleri tanımayı başardılar. Uykuda Öğrenme, Hipnopedinin Tarihi Bazen hipnopedi olarak adlandırılan bir kavram olan, insanların uykudayken öğrenebileceği fikri uzun ve sıradışı bir tarihe sahip. New York'taki mucit A. B. Saliger, 1927 yılında özellikle tuhaf olan bir not bulduğu zaman Psiko-fonu sahneye çıkardı. Bu cihazı, otomatik bir öneri makinesi şeklinde ilan etti. Psiko-fon, saate bağlanmış bir gramofondu. Saliger'in yapıp sattığı fonoğraf silindiri kayıtlarını çalıyordu. Kayıtlar, Ömür Uzatma, Normal Kilo veya Eşleşme gibi isimlere sahipti. Sonuncusu şöyle başlıyordu: Bir eş istiyorum. Sevgi yayıyorum ... Sohbetim ilginç. Refakatim hoş. Güçlü bir cinsel cazibem var. Saliger'in 1933 yılında New Yorker dergisine söylediğine göre cihazları binlerce insan aldı. Bunlar arasında, söylediğine göre Hollywood oyuncuları vardı ancak isimlerini vermeyi kabul etmedi. Kendisinin makine için olan hevesine rağmen cihaz bir fiyasko olmuştu. Ancak uykuda öğrenme fikri, işlevi belli olmayan Psiko-fon isimli cihazın öne sürdüğünden daha çok şey barındırıyor. Araştırmacıların Nature Communications dergisinde yayınladıkları çalışmada, uyuyan insanlara ses ile bir şeyler öğretmenin mümkün olduğu ortaya çıktı. Uykuda Yanlış Bilgiler de Öğrenilebilir Çalışmanın yürütücüsü Thomas Andrillon yıllardır tartışma konusu olan uykuda öğrenme ile ilgili sonunda elle tutulur kanıtlar elde ettiklerini belirtiyor. Bu fikri 1950'lerde çürütülen hipnopedi kavramı bu araştırmayla beraber geri gelebilir. 1956'da yapılan araştırmalar insanların uykuda yeni bilgiler öğrenemeyeceğini gösteriyordu. Bu düşünce uzun süre bilim literatüründe kabul edildi. Uykuda öğrenme ile ilgili tartışmaları yıllarca sürdü, çünkü eğer uykuda yeni şeyler öğrenirsek beyin gerçek ile hayali kavramlar arasındaki farkı anlayamayabilir veya yanlış bilgiler öğrenebilirsiniz. Örneğin siz uyurken yanınızda birileri size bir şey anlatıyor. Size anlatılanların doğru mu yanlış olduğunu mu bilmiyorsunuz ama hepsini öğreniyorsunuz. Uyanıkken doğru ve yanlış arasındaki farkı anlayamabilir ve buna uygun şekilde bilgileri kodlayabilirsiniz. Ancak uykuda tamamen savunmasızsınız."} {"url": "https://sinirbilim.org/uykunun-evreleri-uyudugumuzda-neler-oluyor/", "text": "Uykunun Evreleri: Uyuduğumuzda Neler Oluyor? Günlük hayatımızın ortalama 8 saatini onunla geçiririz. Ne kadar uzun sürse de tadına doyum olmaz bazen. Hatta uzadıkça daha da kopamaz hale geliriz kendisinden. Peki, bu uyku dediğimiz bilinç hali hangi evrelerden oluşur? Uyku evreleri en genel haliyle REM ve Non-REM olarak iki kategoriye ayrılır. Non-Rem Uykusu Bu evre uykunun ilk saatlerinde görülür. EEG ile görüntülenen beyin dalgalarının yavaşlığından kaynaklı olarak yavaş uyku evresi olarak da bilinir ve uyku bu evrede derindir. Rüyanın görüldüğü evrenin dışında kalan aşamaları içerir. Kendi içinde beş alt evreden oluşur ve isimlerini beyinde oluşturdukları dalga isimlerinden alırlar. Alfa: kişinin sakin ve mahmur olduğu evredir. Genelde göz kapalıdır ama açık olduğu durumlarda da görülebilir. Beta: kişi bu evrede uyanık ve tetiktedir. Ani irkilmeler olabilir. Bu evrede kişi çevredeki seslerin farkındadır ve uyku hali kolayca bölünebilmektedir. Teta: uyku ve uyanıklık arasında geçiş evresidir. Yaklaşık 10 dakika sürer. Bu evrede kişiyi uyandırmak kolaydır. Hipnik sıçrama, tetris etkisi ve hipnogojik halüsinasyon görülebilir. Hipnik sıçrama Uyku halinde her ne kadar rüya görsek de vücudumuz kısmi felç halindedir. Uyanıklıktan uykuya geçiş aşamasında ise felç oluşumuna karşı son direnişler olarak el, kol, bacakta seğirmeler görülür. Bu hipnik sıçramalara bazen hayali destek de çıkarız. Bu sıçrama hissi sırasında bir yerden düştüğümüz hayaline kapılmış olabiliriz. Hatta belki de uykuya dalma terimi bu sıçrama hissi için bir açıklama olabilir. Tetris etkisi: uykuya dalmadan evvel uzun süre tetris benzeri oyunlar oynandıysa veya ona benzer şekillerle haşır neşir olunduysa uykunun bu evresinde etrafta uçuşan tetris şekilcikleri görme ihtimali artar. Hipnogojik halüsinasyon: bu durumda ise gerçekdışı sesler, görüntüler algılanabilir. Biri sizi izliyormuş hissine kapılabilirsiniz. Bu evrede artan teta dalgaları görülür. Teta evresine nazaran uykunun biraz daha ağır olduğu evredir. Uykunun neredeyse yarısı bu evreden oluşur. Dış dünyaya karşı duyarlılık azalmakta ve kas aktiviteleri gittikçe düşmektedir. Kişi duyduğu seslerin ne olduğunu anlamamaya başlar. Ancak adıyla seslenilmesi gibi anlamlı seslere tepki verebilir. Beyin dalgalarına bakıldığında uyku iğcikleri ve K-kompleksi adı verilen dalgalanmalar görülmektedir. Uyku iğcikleri: hızlı ve ritmik beyin faaliyetidir. Birtakım bilişsel süreç ve algıları engelleyerek uykuyu sürdürmeye yardımcı olur. Bu sayede gürültüye rağmen uyanmayız. K-kompleksi: uyanmayı bastırarak uykuda tutar. Kısa süreli hafızanın uzun süreli hafızaya dönüşmesi gerçekleşir. Sadece bu evrede görülür ve yapay olarak da tetiklenebilir. Örneğin bu evrede olan kişiye yavaşça dokunulduğunda k- kompleksi oluşur. Beyin bu durumun tehlikeli olmadığını analiz eder ve kişinin uyanmasını engeller. Delta: Bu evre uykunun en derin evresidir. Kişi bu evrede uyandırılırsa uyku sersemliği yaşar. Dolayısıyla alarmınız bu evrede çalarsa uykunuzu almadan uyanmış hissedersiniz. Ayrıca bu evrede birtakım bağlantısız ve silik rüyalar görülür ancak hatırlanmaz. Yeni öğrenilen bilgilerin pekiştirildiği evredir. Uyumadan önce bilgilerin tekrar edilmesi bu sebeple önemlidir. Uykuda konuşma, uyku felci, uyurgezerlik gibi durumlar bu aşamada yaşanır. Derin uyku evresi olduğu için kişiler yaşadıklarını hatırlamaz ve bilincinde olmazlar. Beyin aktivitelerinin yanı sıra bu evrede solunumun hızında, kalp ritminde, vücut ısısında ve kan basıncında düşme gibi fizyolojik etkiler de görülür. Vücudun en çok dinlendiği aşamadır. Rem Uykusu - Uykunun başlamasından yaklaşık 90 dakika sonra REM uykusuna geçilir. - Uykunun yaklaşık %20'lik kısmını oluşturur ve 90-120 saniyelik döngüler halinde görülür. - Yaş arttıkça REM evresinde kalma süresi azalır. Yeni doğan bebeklerin günde 9 saati bu evrede geçebilmektedir. - Gözlerde hızlı sıçramalar, kalp hızında artma ve azalma, solunum düzensizliği, yüksek beyin aktivitesine rastlanır. - Kişi seslere tepki vermez ama anlamlı uyaranlara tepki verebilir. - Rüya görülür ve uyanınca sersemlik yaşanmaz. - Penis ereksiyonu ve vajinal akıntı görülür. - Kas felci görülür. Bunun sebebi rüya sırasında görülen olayların yansıtılmasını engellemektir. - Tecrübeyle edilen bilgilerin pekiştirildiği evredir. - Her REM yaklaşık 30 dakika sürer. - Tüm evrelerin döngüsü yaklaşık 90 dakika sürer ve gece boyunca 3-4 döngü yaşanır. Her döngü bir öncekinden uzun sürmektedir."} {"url": "https://sinirbilim.org/uzay-ucuslari/", "text": "Uzay Uçuşları Astronotların Beynini Nasıl Etkileniyor? Yer çekimli bir ortamdan yer çekimsiz bir ortama gittiğimizde beynimizde neler olabilir hiç düşündünüz mü? Tekrar Dünya'ya döndüğümüzde beynimiz: Hey! Bana ne yapıyorsun böyle? diye isyan ediyordur belki de. O zaman gelin hep birlikte uzay uçuşları sonrasında beynimizin vücudumuzda bıraktığı izleri inceleyelim. Michigan Üniversitesi'nden araştırmacılar tarafından yapılan bir çalışmada, uzay uçuşunun astronotların beyinlerini nasıl değiştirdiği ile ilgili yeni sonuçlara ulaşıldı. Bu çalışmanın, hem davranışsal değerlendirmeleri hem de fonksiyonel beyin görüntüleme teknolojilerini kullanarak, uzun süreli uzay uçuşları sonrasında algı, motor kontrol, hafıza ve dikkat fonksiyonu gibi nörobilişsel işlevlerdeki değişiklikleri değerlendirmek için gerekli olduğu bilinmektedir. Uzay Uçuşları Gri Madde Miktarını Değiştirebilir Bulgular, astronotların beyinlerinin farklı bölümlerinin uzaya gittiğinde sıkıştığını veya genişlediğini ortaya koydu. Uzay uçuşları sırasında astronotların beyinlerinde yapısal değişikliklerin ilk kez bu kadar detaylı incelendiği düşünülüyor. Astronotların beyninde gri madde hacminin arttığı veya azaldığı tespit edildi. Gri maddedeki bu değişiklikler bulanık görme, bacakları kontrol edememe ve algılamada güçlük gibi belirtilerle kendini gösterebilir. Dahası, değişikliklerin seviyesi astronotların uzaydaki kalış sürelerine bağlıdır. Baş araştırmacı Dr. Seidler, uçuş sırasında elde edilen beyindeki değişikliklerin uçuş sonrasında ki fonksiyonel performansla karşılaştırılarak önemli bir adım atıldığını dile getirdi. Seidler ve diğer araştırmacılar, iki haftalık uzay uçuşundaki 12 astronotun ve Uluslararası Uzay İstasyonu'nda 6 ay geçiren 14 astronotun beyninin yapısal manyetik rezonans görüntülerini inceledi. Astronotların her birinde beynin farklı bölgelerinde gri maddede artış ve azalma yaşadığı sonucuna varıldı. Beyindeki bu değişiklikler, uzayda daha uzun süre geçiren astronotlarda daha belirgindi. Beyin Kıvrımları Seidler, Büyük hacimdeki gri maddenin azaldığını ve bunun beyin omurilik sıvısının uzayda yeniden dağıtılmasıyla ilişkili olabileceğini tespit ettik. Uzayda yerçekimi olamadığı için vücuttaki sıvıları aşağı yönlü hareket ettirmek mümkün olmuyor. Bu da uzayda geçirilen süre zarfı içerisinde insan yüzünde bir şişkinlik meydana getiriyor. Bu durum ise beyin pozisyonunun veya beyin kıvrımlarındaki sıkışmanın kaymasına neden olabiliyor açıklamasını yaptı. Uluslararası uzay istasyonu astronotlarında, sadece uzay mekiğinde birkaç hafta geçirenlere kıyasla beyindeki gri maddede daha fazla azalma görüldüğü açıklanmıştır. Araştırmacılar ayrıca, bacakları kontrol eden bölgelerdeki gri madde hacminde artışlar bulmuştur. Birçok astronot, derinlik algısı, hafıza ve motor kontrol ile mücadele eden bu geçiş dönemindedir. Bu değişikliklerin hepsinin Uzay İstasyonu astronotlarında daha fazla olmasının nedeni beyinlerinin bu duruma daha çok uyum sağlamış olması ve beynin plastisite özelliği ile bulunan ortama uyum sağlamak adına yaptığı değişikliklerin artıyor oluşu ile ilgiliydi. Uzay Uçuşları Esnasında Nöronlar Yeni Sinapslar Kurabilir Seidler, beyin değişikliklerinin nöronlar arasındaki yeni bağlantıları yansıtabileceğini söylemiştir. Örneğin, denge normale döndükten sonra bile, beyin, uzay uçuşları nedeniyle oluşan yapısal beyin değişikliklerini telafi etmek için hala farklı yollar bulabilir. Davranış normale dönebilir, ancak beynin davranışı kontrol etme şekli değişebilir. 6 aylık Uluslararası Uzay İstasyonu süreci sırasında ve sonrasında ekip üyelerinin bilişsel işlevlerindeki değişiklikler, sinirsel yapıdaki değişiklikler, bilişsel, duyusal ve motor fonksiyon değişiklikleri üzerindeki etkisini incelemek için birçok test yapılmıştır. Uçuş öncesi ve uçuş sonrası davranış değerlendirme testlerinde; -Mekansal dönüşümün değerlendirilmesi -Zihinsel rotasyon -Motor kontrolünün değerlendirilmesi -Fonksiyonel Hareketlilik Testi ve -Denge işlevlerinin değerlendirilmesi için testler uygulanmıştır. Nöroplastisite Araştırılıyor Uzun süreli uzay uçuşları sonrasında astronotlarda nöroplastik ve uyumsuz beyin değişikliklerini araştırmak için uçuş öncesi, uçuş sırasında ve uçuş sonrasında gerçekleştirilen bu çalışmanın başarısı: -Temel sinirsel mekanizmaların ve uzay uçuşları kaynaklı davranış değişiklikleriyle ilgili operasyonel risklerin tanımlanmasını -Yerçekimsel çevrenin yeniden uyarlanmasını takiben normal davranış işlevine geri dönüşün bir beyin onarımı ile ilişkili olup olmadığını -Beyin yapısı ve işlevi yerine, telafi edici beyin süreçleri ile desteklenmek için önemli sonuçlar ortaya koymuştur. Uzayda yukarı ya da aşağı kavramı olmadığı için astronotlar Dünya'ya döndüklerinde, beyinlerinin uzaydaki sinyalleri yorumlama biçimi artık yer çekimli ortamla alakalı olmadığı için uyum sağlamaları biraz zaman alıyor. Araba kullanabilmeleri, dengelerini sağlayabilmeleri ve yeniden uyum sağlamaları için zamana ihtiyaçları var."} {"url": "https://sinirbilim.org/uzun-qt-sendromu/", "text": "Uzun QT Sendromu Uzun QT sendromu, elektrokardiyogramda QT aralığında gözlenen uzaman olarak tanımlanır. Uzun QT sendromu, düzensiz kalp atımlarına ve bunu takiben bayılma, inme, kalp krizi ve ölüme bile neden olabilir. Bazı ilaçlar uzun QT sendromuna yol açabilmesine rağmen çoğunlukla kalpte üretilen çeşitli iyon kanallarındaki genetik mutasyonlarla ilişkilidir. Mutasyon neticesinde ortaya çıkan uzun QT sendromu vakalarının büyük kısmından kalpteki voltaja duyarlı K+ kanalı (KCNQ1 ve KCNQ2) genlerinin mutasyonu sorumludur ( %90). Kalpteki voltaja duyarlı Na+ kanalları (SCNA5A gibi) veya Ca+2 kanallarındaki (CACNA1C gibi) mutasyonlar da bu hastalıkla ilişkilidir. Farklı kanallardaki mutasyonların QT aralığında uzamaya ve nihayetinde de patolojiye yol açması, kalbin elektriksel yanıtını şekillendiren bu kanalların birbirleriyle etkileşimlerinin bir sonucudur."} {"url": "https://sinirbilim.org/vagus-siniri/", "text": "Vagus Siniri"} {"url": "https://sinirbilim.org/vegan-beslenme/", "text": "Vegan Beslenme Hastalık Sebebi Olabilir Mi? Hayvansal gıdaları tüketmek veya tüketmemek sizin tercihinize bağlıdır. Bu yazımızda hiç kimseyi tercihleri nedeniyle yargılamıyoruz. Vegan beslenme düzeni ile ilgili bahsetmek istediğimiz bazı önemli noktalar var. Gizli açlık dünyada iki milyardan fazla insanı etkiliyor. Gizli açlıktan kastedilen vitamin, mineral gibi zaruri besin maddelerinin eksikliğidir. Gizli açlığın etkileri hemen ortaya çıkmayabilir; fakat sonuçları şiddetlidir. Hastalıklara karşı düşük bir savunma sistemi, zihinsel performansta düşüş, hatta ölüm... Gizli açlığın yarattığı sonuçlar genellikle gelişmiş ülkelerde görülüyor; ama sorun gelişmekte olan ülkelerde de giderek büyüyor. Özellikle batı tipi karbonhidrat ve doymuş yağ ağırlıklı beslenme bunun ana etkenidir. Çünkü mineral ve vitaminlerin insan için asıl kaynağı sebze ve meyve grubudur. Batı Tipi Fast Food beslenmede ise bunlar çok azdır. Vegan Beslenme Vitamin ve Mineral Eksikliğine Yol Açabilir Mesela önlenebilir zihinsel problemlerin çok yaygın sebeplerinden biri iyot eksikliğidir. İyot eksikliği konusunda Birleşik Krallık 7. sırada yer alıyor. Ülkemiz bir yarım ada olduğu halde balık tüketimimiz çok yetersiz olduğu için biz de bu konuda pek parlak sayılmayız. İyot eksikliği için tuzlara iyot ilavesi zorunlu olduğu halde birçok tuzun sadece poşet üzerinde iyot taşıdığını da belirtelim. Sadece BK değil Amerika'da bile her dört çocuktan birinde kalsiyum, magnezyum, A vitamini gibi bileşenler eksik iken her iki çocuktan birinde ise D ve E vitaminleri eksiktir. Gelişmiş ülkelerde; yüksek enerjili, ucuz, ileri düzeyde işlenmiş ve besin içeriği olarak çok yetersiz olan gıdalar başlıca sebeplerdendir. Ayrıca gizli açlık sosyoekonomik koşulları kötü olan insanlar arasında giderek artmakta. Hatta günümüzde taze besinler tüketildiğinde bile eskisinden çok daha fazla mikro besin eksikliği görülebiliyor. Diğer bir deyişle eskiden taze ürünlerin içeriği şimdikinden çok daha fazlaydı. Bunun da sebebi toprağın kötü yönetilmesi ve iklim değişikliği gibi etkenler nedeniyle toprak sağlığında meydana gelen değişimlerdir. Gizli Açlık Özellikle batı dünyasında çok ciddi şekilde yükselen bireğilime sahip olan veganizmin gizli açlığa büyük derecede katkı sunması muhtemeldir. Vegan Derneği'ne göre, Birleşik Krallık'ta vegan beslenme düzenine geçen insan sayısı son 10 yılda dört kat arttı. Vejeteryan Araştırma Grubu tarafından yapılan bir çalışmada ise Amerika'daki nüfusun yaklaşık %5'inin vejeteryan olduğu ve bunun yarısının da vegan olduğu belirlendi. Vegan beslenme düzeni ette bulunan hayati besin öğelerini içermez ve bu durum ciddi mikro besin eksikliklerine yol açabilir. Veganlarda uzun vadeli olarak kemik kaynaklı sorunlar ortaya çıkabilir. Çünkü bu tip beslenenler de yüksek oranda D vitamini ve kalsiyum eksikliği görülebilir. Sonuç olarak kan değerlerinde D vitamini seviyesi düşebilir ve kemik yoğunluğunda azalmalar görülebilir. Veganlarda kemik kırılmaları genel nüfusa oranla neredeyse 3 kat daha fazladır. Sadece bunlar mı eksik? Tabii ki hayır; ayrıca omega-3, iyot ve B12 vitamini seviyelerinde de eksiklikler görülebilir. B12 Vitamin Eksikliği En Önemli Sorunlardan Biri B12 vitamini eksikliği aşırı yorgunluk ve halsizlik dahil olmak üzere ciddi problemlere sebep olabilir. Hatta çocuklarda gelişim problemlerine neden olabilir. Eğer tedavi edilmezse yani B12 vitamini alımı yeterli seviyeye ulaşmazsa geri dönüşümsüz hasarlara neden olabilir. Hamile kadınlarda ve az gelişmiş ülkelerde B12 vitamininin alınması gereken miktardan daha az alındığı belirlenmiştir. Ayrıca gelişmiş ülkelerde vegan beslenmenin her yaş grubunda görüldüğü de ifade edilmiştir. B12 vitamini seviyelerinin düşük olması kalp hastalıklarının riskini artırabilir. Veganlar çeşitli besin destekleriyle bu eksiklikleri telafi etmeye çalışsalar da bitki kaynaklı beslenmenin bu takviye edici gıdalara direndiği yani emilim problemlerinin ortaya çıktığı, vücudun bunlardan yeterince yararlanamadığı belirtilmektedir.Mesela B12 vitamini içeren besin takviyelerinin vücutta etkisi hale getirildiği yani yeterince kullanılamadığı bildirilmiştir."} {"url": "https://sinirbilim.org/vegan-diyet/", "text": "Vegan Diyet Beyin Sağlığınıza Zarar Verebilir Son yılların en tartışılan beslenme biçimlerinden biri vegan diyet ve ketojenik diyettir. Diyetisyenler, doktorlar ve diğer sağlık profesyonelleri bu konuda fikir ayrılığına düştüler. Et başta olmak üzere tüm hayvansal ürünleri soframızdan çıkarmak bizi daha sağlıklı yapacak mı? Sadece bitkileri yiyerek vücudumuzun ihtiyacı olan tüm besinleri alabilir miyiz? Bu konuyla ilgili dünyanın itibarlı dergilerinden birinde önemli bir çalışma yayınlandı. Veganlara kötü bir haberimiz var. Hayvansal besinlerde çok önemli bir besin bulunuyor: Kolin. Beslenme uzmanı Dr. Emma Derbyshire vegan diyet ile vücudumuza yeterince kolin alamayacağımızı savunuyor. Çok bilinçli vegan diyet yapmak kolay değil. Son bir haftada yediklerinizi düşünün. Sizce ihtiyacınız olan tüm besinleri aldınız mı? Hiçbirimiz besinler konusunda çok dikkatli değiliz ve aslında ne yediğimizi hesaplamıyoruz. Dr. Derbyshire da çok dikkatli olunmadığında vegan diyet ile beyin sağlığınıza zarar verebileceğinizi söylüyor. Kolin Neden Gerekli? Dışarıdan takviye veya besinlerle doğal yoldan alınabilen kolin vücudumuzdaki her hücre için önemli bir besindir. Metabolik süreçlerde bazen moleküller metillenir veya asetillenir. İşte kolin de diğer moleküllere bağlanan metil gruplarını sağlar. Hücre zarının en önemli iki maddesi olan fosfatidilkolin ve sfingomiyelinin üretilmesi için koline ihtiyaç vardır. Bu yüzden tüm hücrelerin hayatta kalması için yapısında kolin olması gerekir. Kolin beyin sağlığı için kritik bir öneme sahiptir. Özellikle anne karnında fetüsün gelişmesi için elzemdir. Kolin karaciğerde de üretilir ancak vücudun ihtiyacı olan miktarı karşılayabilmesi için dışarıdan da kolin alması gerekir. Kolin ismi bize asetilkolin nörotransmitterinden tanıdık geliyor. Beynin ve vücudun en önemli hormonlarından biri olan asetilkolin kolinden sentezleniyor. Asetilkolin beyinde nörotransmitter olarak nöronların birbiriyle iletişimini sağlıyor. Vücutta ise kasların gevşeme komutunu veren moleküldür. Kolin ayrıca karaciğerin sağlıklı bir şekilde çalışması için gereklidir. Dr. Derbyshire bu besinin serbest radikalleri nötrleştirdiğini ve kandaki yağ metabolizmasını düzene sokmakta görevli olduğunu belirtiyor. Ayrıca gen ifadesinin düzenlenmesi, hücre zarı sinyal mekanizması, lipid taşınması da kolinin diğer görevleri arasındadır. Vegan Diyet Yeteri Kadar Kolin Sağlayamayabilir Beslenme ile aldığımız kolinin temel kaynakları dana eti, yumurta, balık ve tavuktur. Hayvansal gıdaların yanında az miktarda fındık, fasulye ve brokoli gibi çiçekli yeşil sebzelerde bulunur. Kolini hayvansal besinlerden almak kolay ve zahmetsiz iken bitkisel besinlerden almak zordur. Fındığı, fasulyeyi çok miktarda ve düzenli tüketmeniz gerekir. 1998 yılında America Institute of Medicine kolinin önemine atfen günlük alınması gereken en düşük kolin miktarlarını yayınladı. Buna göre kadınların günlük en az 425 mg, erkeklerin ise 550 mg alması gerekiyor. Kolinin hamilelikte bebek gelişimi için gerekli olduğunu yazmıştık. Bu yüzden hamile kadınların her gün en az 450 mg, emziren annelerin ise 550 mg kolin alması elzemdir."} {"url": "https://sinirbilim.org/vertigo/", "text": "Vertigo Vertigo en genel tabiriyle kişinin dünya dönüyormuş gibi hissetmesine yol açan baş dönmeleri yaşamasıdır. Tipik bir baş dönmesinde olduğu gibi kişi sendeleyip yere düşebilir. Vertigonun sebepleri arasında baş dönmesi ile beraber kusma, bulantı, terleme ve yürüme zorlukları yer alır. Özellikle kafa hareket ettirildiğinde rahatsızlığın boyutları daha çok artar. Vertigoyu en sık tetikleyen rahatsızlıklar iyi benin paroksismal pozisyonel vertigo, Meniere hastalığı ve labirentit rahatsızlığıdır. Daha az görülen nedenleri ise inme, beyin tümörleri, çeşitli beyin hasarları, multipl skleroz ve migrendir. Uzun süre boyunca kişi gözleri kapalı olarak dönme hareketi yaparsa fizyolojik vertigo ortaya çıkabilir. Bu durum semazenler hariç herkeste görülür. Vertigonun diğer sebepleri ise karbon monoksit, alkol gibi toksik maddelere maruz kalmaktır."} {"url": "https://sinirbilim.org/video-oyunlari/", "text": "Beynimizin İçinde Oynayan Video Oyunları Yıllardan beri fizikçiler ve mühendisler nesnelerin dünyadaki davranışlarını anlamak için bilgisayar simülasyonları geliştirmeye çalışıyorlar. Deprem olmadan önce bir köprünün deprem sırasında ve sonrasındaki halini görmek istemez miydiniz? Süper Mario oyunlarında aslında bilmeden sürekli kullandığımız simülasyonlar hayatımızın her evresinde beynimizin içindeler. Resme bir daha bakın, oyunun bu bölümünde sarnıcın gelmesini sizin ona doğru koşma hızınıza bağlı atlamanızı ve benzeri birçok durumun simülasyonunu yapıyorsunuz. Video oyunları bir simülasyon ortamıdır ve şimdi simülasyonların dünyasına girip, ne olduğunu görelim. Video Oyunları Oynarken Kafamızın İçinde Bir Dünya Yaratıyoruz Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde çalışan bilim insanları insanların fiziksel dünyayı anlamaya çalıştıklarında veya tahmin yürüttüklerinde aşağı yukarı herkesin aynı şeyi yaptığını söylüyor. Hepimiz bir olayın sonucunu merak ettiğimizde beynimizde o olayın simülasyonlarını yaratıyoruz. Araştırmacılar insan beyninin fiziksel dünyayı algılama mantığını modellemek için açık kaynak kodlu bilgisayar oyunlarının fizik motorunu kullandılar. Bu motor, video oyunlarını daha gerçekçi kılmak için fizik kanunlarını uygulayan bir yazılım. Örnek vermek gerekirse Angry Birds'ü ele alabiliriz. Fiziğin yatay atış ve serbest düşme gibi kanunlarının hayat geçirildiği Angry Birds'ün başarısının arkasındaki etmenlerden biri de bu. Peter Battaglia ve ekibinin geliştirdiği video oyun tabanlı bilgisayar modeli insan beyninin fiziksel düşünme dünyasıyla daha önceki bütün çalışmalardan daha iyi eşleşme gösteriyor. Araştırmacılar deneyde katılımcılardan fiziksel kanunların uygulandığı bazı tahminler yapmalarını istiyor. Örneğin, rüzgar hızlı eserse binanın çatısındaki taş düşer mi? Düşerse nereye düşer? Her seferinde katılımcıların yaptıkları tahminler bilgisayar tahminleriyle yakın çıktı ama gerçek dünyanın sonuçlarıyla o kadar yakın değildi. Oyunlarda Yaptığımız Tahminler Doğru Çıkmayabilir Bir binanın çatısından düşen tuğlanın 30 metre aşağıda tam olarak nereye düşeceğini bakara anlamak elbette çok zor. Bunun için insanlar çeşitli uzunlukta cetveller, hesaplama araçları icat etmişlerdir. Söz konusu video oyunları ise elinizde hiçbir araç gereç yoktur. Beyninize ve gözlerinize güvenmek zorundasınız. Geçmişe baktığımızda deprem esnasında evde ne olacağıyla ilgili yaptığımız tahminler sezgisel görünebilir. Çoğu bilim insanının ortak düşüncesine göre günümüzde insanlar dünyayı algılarken göz kararı yaptığı hesaplara, bir başka deyişle başparmak kurallarına, güveniyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/virom-nedir/", "text": "Virom Nedir? Vücudumuzdaki Virüslerin Sağlığımıza Etkileri Vücudumuzda 30 trilyon insan hücresinin yanı sıra 38 trilyon da bakteri yaşar, bir de virüsler! Özellikle deri ve bağırsaklarda yaşayan bakterilerin sağlığa yararları her geçen gün daha fazla gün yüzüne çıkıyor. Mikrobiyotanın önemi ve işlevi ile ilgili sürekli yeni bir makale yayınlanıyor ama kimse virüslerden bahsetmiyor. Vücudumuzda bakterilerin yanında bir de virüsler yaşıyor. İyi virüslerin rolü şu ana kadar pek anlaşılamasa da her geçen gün bu gizemi çözmeye biraz daha yaklaşıyoruz. Bu yazımızda mikrobiyomun özel bir kısmından bahsedeceğiz, viromdan. Virom Nedir? Mikrobiyom sözcüğünü duyduğumuzda ilk aklımıza gelen bakterilerdir. Aslında mikrop sözcüğü mikroorganizmaların geneli için kullanılır, buna virüsler de dahildir. Sadece virüsler de değil aslında, mantarların oluşturduğu yapıya da mikobiyom denir. Hepsi mikrobiyomun bir parçasıdır. Bilim insanları şimdiye kadar hep bakterilere odaklandılar ve virüsler ile mantarlara çok dikkat etmediler. Ancak insan vücudunda virom ve mikobiyomun da çok önemli rolleri vardır. Virüsleri biz hep hastalık yapıcı ajanlar olarak tanıdık. Çiçek hastalığı, hepatit, HIV ve kuduz hastalıklarının müsebbibi virüslerdir. Ancak bazı virüsler insan vücudunu mesken edinip zararsız olarak hayatlarını vücudumuzda sürdürebilirler. Özellikle burun ve ağzımızın içi gibi mukozal yüzeylerde çok sayıda virüs yaşar. Virüslerin başka bir konak alanı ise özofagustur . Bugüne kadar yapılan virom araştırmaları çoğunlukla bu bölgeye odaklanmıştır. Bu bölgedeki virüslerin pek çoğu insan hücrelerine karşı en ufak bir art niyet beslemiyor. Bakteriyofajlar Araştırmacılar viromu tanımlarken mikrobiyomun en büyük ve dinamik yapısı olarak ifade ediyorlar. Virom o kadar farklı sayıda virüsten oluşuyor ki henüz tamamı bilinmiyor. Sindirim sistemindeki virüslerin çoğu ise bakteriyofajlardan oluşur. Bakteriyofajlar bakterileri enfekte ederek öldüren virüslere verilen isimdir. Doğada mikro ölçekte bile bir savaş vardır. Bakteriler kendinden büyük canlıları hedef alırken virüslerin hedefi olurlar. Bakteriler nerede bolca bulunuyorsa, orada bakteriyofajlara da rastlarız. Fajlar dünyadaki en fazla sayıda bulunan hayat formudur. Neredeyse her yerde yaşayabilirler. Örneğin bir mililitre musluk suyunda kabaca 10 milyar faj bulabilirsiniz. Bunların bazısı bakterileri enfekte eden bakteriyofajlardır, bazıları diğer canlılara saldırır. Bakteriyofajlar konak hücrelerinin zarlarının üstündeki bazı reseptörlere tutunurlar ve içeri girerler. Hücre mekanizmasını kullanarak genetik materyalini çoğaltır ve böylece yeni fajların oluşmasını sağlar. Tabii bakterilerin de bazı savunma sistemleri vardır. Vücudumuzdaki bakteriler ve virüsler arasında bir denge vardır. Bu bakteriler bize yarar sağlasa bile belli bir sayıda kalmaları gerekir. Bu noktada bakteriyofajlardan yararlanırız. Bakteriyofaj Terapisi 1920 1950 yılları arasında araştırmacıların en çok odaklandığı konu bakteriyofajların bakteriyel enfeksiyonlarda kullanılıp kullanılamayacağıydı. Faj terapileri hem etkili ve ucuzdu hem de yan etkileri çok fazla yoktu. Bu virüsler hayatlarını insanlara zarar veren patojenleri yok etmeye adamıştı. 1928 yılında penisilinin keşfiyle beraber antibiyotikler piyasaya çıktı ve fajlar arka plana atıldı. Antibiyotikler çok kolayca üretilebiliyordu ve geniş spektrumda bakterileri öldürebiliyordu. Bakteriyofajlar ise sadece belirli sayıda hedef patojene yöneliyordu. 20. yüzyılda antibiyotikler çok işimize yaradı ama 21. yüzyılda başka bir sorunla yüz yüze geldik: Antibiyotik direnci! Bakteriler artık bizim saldırı silahlarımıza karşı koyabiliyor. Hal böyle olunca bakteriyofajlar tekrar bilim insanlarının gündemine geldi. Faj terapisinin özgünlüğünün düşük olması 20. Yüzyılda bir dezavantaj iken 21. Yüzyılda bir avantaj haline geldi. Antibiyotikler vücudumuzdaki iyi bakterileri de öldürdüğü için ciddi yan etkileri vardır. Ancak bakteriyofajlar bu müttefiklerimize bir zarar vermezler. Virüslerin Kaynağı Çevre Olabilir Vücudumuzdaki bakteriyofajları doğuştan taşıyıp taşımadığımızı kesin olarak bilmiyoruz. South Florida ve San Diego Devlet Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar yeni doğan bir bebeğin ilk dışkısında hiç virüs bulunmadığını gösterdi. Annemizden herhangi bir viral mirasımız yoktu. Ancak sadece bir hafta sonra yapılan analizlerde bir gram bebek dışkısında 100 milyon virüs saptanmıştı. Bu virüslerin çoğu da bakteriyofajlardan oluşuyordu. Doğumumuzdan birkaç gün sonra vücudumuza yerleşen virüsler bize ömür boyu eşlik ediyorlar. Viromun çoğunlukla bakterileri enfekte eden bakteriyofajlardan oluştuğunu söylemiştik. Benzer beslenme düzenine sahip insanların bakteriyofaj çeşitliliği de benzerdir. Vücudumuzdaki bakteriyofajların sayısı ve çeşidi beslenme düzeni, iklim ve diğer çevresel etkenlere göre ciddi değişiklik gösterir. Bakteriyofajlar İyi Bakterilere Taarruza Geçebilir Bakteriyofajların bakterileri enfekte ettiğini ve patojenlere karşı bize destek olduklarını söylemiştik. Sindirim sistemimizdeki bakteriyofajların çoğu profaj olarak bulunur. Sadece genetik materyal olarak var olurlar ve bu DNA materyali iyi bakterilerin DNA'sı ile birleşmiştir. 3 milyon baz uzunluğunda bir bakteri DNA'sının 100.000 nükleotidi virüs DNA'sı olabilir. Virüs DNA'sı sessiz sedasız bakteri genomunun içinde olduğu sürece bakteriye bir zararı yoktur. İkili arasında simbiyotik bir yaşam vardır. Bakteri profaja başını sokacak bir konak sağlar, profaj da bakteriye çeşitli özellikler kazandırır. Virüs DNA'sı beraberinde antibiyotik direnci gibi bazı avantajlar getirir. Bakteriler konjugasyon ve yatay gen transferi gibi yöntemlerle aralarında genetik materyal paylaşabilir. Buna virüs DNA'sı da dahildir. Buraya kadar her şey güzel gidiyor. Bazı durumlarda virüs DNA'sı kendini bakteriyel genomdan ayırır ve bakterinin hücresel mekanizmalarını kullanarak çoğaltır. Konak canlının tehlikede olması gibi stresli durumlarda profaj da kendi önlemini alır. Böyle durumlarda mikrobiyomda ciddi değişimler gözlenebilir. Viral DNA litik sürece geçip konak bakterisini parçalar ve kendi var olma savaşını başlatır. Litik Sürecin Sonuçları Bakteriyofajların bir anda taarruza geçip sindirim sistemindeki bakterileri öldürmesi klinik açıdan da bazı sonuçları doğurur. İnflamatuvar bağırsak hastalığı, kronik yorgunluk sendromu ve kolitis bunlardan bazılarıdır. Ancak araştırmacılar bu rahatsızlıklarda bakteriyofajların rolünün ne olduğu konusunda %100 emin değildir. Bu konuda araştırmalar devam ediyor. Disbiyoz dediğimiz bakteriler ve virüsler arasındaki uyumun bozulması olayı bu gibi rahatsızlıkların sebebi veya sonucu olabilir. Araştırmacılar şimdiye kadar çok sayıda hastalıkta bağırsak mikrobiyomunun değiştini gözlemlediler. Tip 2 diyabet, şizofreni, depresyon, anksiyete ve Parkinson hastalığı gibi çok sayıda hastalığın kökeninde bağırsak bakterileri olabilir. Bakterilerin sayısındaki bu dalgalanmada bakteriyofajların da etkisinin olabileceğini unutmamamız gerekiyor. Bakteriyofajlar rahatsızlıkların doğrudan sebebi olmayabilir. Aslında bakteri popülasyonlarının etkili olduğu bilinmesine rağmen onların bile ne kadar rolünün olduğu araştırılıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/virus-dnasi-zekamizi-etkiliyor/", "text": "Virüs DNA'sı Zekamızı ve Davranışlarımızı Etkiliyor İnsan DNA'sında bulunan fosil virüs DNA'larının beyin ve vücuttaki yeni işlevleri açığa çıkıyor. Milyonlarca yıl önce atalarımızı enfekte eden virüsler DNA'larını insan DNA'sının içine yerleştirmişlerdi. Şimdiye kadar bu DNA'ların hiçbir işe yaramadığı sanılıyordu ve bu yüzden çöp anlamına gelen 'junk' DNA olarak adlandırılıyordu. Lund Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar bu virüs DNA'larının beyinde karmaşık nöral ağların oluşmasında rol oynadığına işaret ediyor. Evrimsel süreçte virüslerden gelen genetik materyal insan DNA'sının 5%'sini oluşturuyor. Şempanzelerle aramızda yaklaşık 1% oranında DNA farkı göz önüne alınırsa 5%'in ne kadar önemli bir parçayı temsil ettiği daha iyi anlaşılabilir. Sadece evrimin bir yan etkisi olarak görülen bu genetik materyal epigenetik mekanizmalar yardımıyla beyinde çok önemli roller üstleniyor. Virüs DNA'sı Bizim Genlerimizi Etkiliyor Virüs DNA'larının beyindeki önemi protein üretmelerinden ziyade insanın kendi DNA'sından protein üretilip üretilmeyeceğini etkilemelerinden geliyor, bir diğer hangi genlerin etkin olacağını belirliyorlar. Virüslerin özellikle nöronlarda bu kadar etkili olmaları büyük ihtimalle bu hücrelerin kanser olmamalarından geliyor. Nöronlar kendi başlarına bölünme yeteneği olmadığından bu hücreler kansere karşı doğal bir savunma sistemine sahipler. İnsan ve fare embriyo oluşumunun ilk aşamalarında virüs DNA'sı TRIM28 adlı bir protein tarafından susturulur. Bu susturma işlemi embriyonun ilerleyen gelişim aşamalarında farklı proteinler tarafından devam ettirilir. Fare fibroblast hücrelerinde yapılan araştırmalarda ise TRIM28 proteinin virüs DNA'sı üzerinde herhangi bir etkisi olmadığı görülmüştür. Bu sonuç da gösteriyor ki virüs DNA'ları sadece beyin hücreleri üzerinde etkili olan belirli bir mekanizmaya sahipler. Bu genetik materyalin tam olarak çözümlenmesi de insan beyninin neden bu kadar özel olduğunu anlamamızda bize yardım edebilir. Virüsler Çöp Değil, Etkin Görev Alıyor Karmaşık düşünce, dikkat gibi işlevlerden sorumlu ön beyin nöronlarında TRIM28'in inhibe edilmesi farelerde çeşitli davranış değişikliklerine neden oluyor. Uzun vadede ise bu proteinin eksikliği ölümcül olabiliyor. Yapılan çalışmalar virüs DNA'larının sanılanın aksine çöp DNA olmaktan öte zekamızı ve davranışlarımızı etkileyen nöral ağları etkilediğini gösteriyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/virusler-nasil-calisir/", "text": "Virüsler Nasıl Çalışır? Soğuk ve zorlu kış günlerini geride bıraktınız ancak bu mevsim sizde etkilerini bırakmadan ayrılmadı. Soğuk algınlığı, grip ve bu hastalıklarla eşlik eden ateş, öksürük, boğaz ağrısı gibi belirtileri hepimiz yaşıyoruz ve bu belirtiler dünyanın neresinde yaşıyor olursak olalım, ortak paylaşım alanlarında, okullarda, ofislerde bu hastalıklara sebep olan suçlular ile yayılıyor. O suçluların adı: Virüsler! Soğuk algınlığı ve grip virüslerden kaynaklanır. Virüsler, edinilmiş immün yetmezlik sendromu , Ebola hemorajik ateşi, enfeksiyöz hepatit ve herpes gibi ciddi, sıklıkla ölümcül diğer hastalıklardan sorumludur. Bu kadar küçük canlılar nasıl bu kadar çok soruna neden olabiliyor? Bizi onlara karşı bu kadar savunmasız yapan şey nedir ve virüsler nasıl bu kadar yayılabiliyorlar? Bu yazıda, virüslerin dünyasını keşfedeceğiz. Bir virüsün ne olduğunu, hangi virüslerin nasıl göründüğünü, bizlere nasıl bulaştıklarını ve enfeksiyon riskini nasıl azaltacağımız hakkında konuşacağız. Ve soğuk bir virüs vücudunuza saldırdığında neden bu kadar mutsuz olduğunuzu hissedeceksiniz! Bir hücre; yemek yiyebilen, büyüyebilen ve üreyebilen bağımsız bir canlıdır ancak virüsler öyle değildir. Bir virüse bakabilseydik küçük bir parçacık olduğunu görecektik. Bakterilerden yaklaşık bin kat daha küçüktür ve bakteri çoğu insan hücresinden çok daha küçüktür. O kadar küçük ki çoğu ışık mikroskobunda görülmez ancak bir elektron mikroskop ile izlenmelidir. Virüsler hangi yapılardan oluşur? Virüsler, enfekte hücre içerisinde veya enfeksiyon sürecinde, virionlar ve bağımsız viral parçacıklar halinde bulunabilir. Bir virüsün tüm yapılarını barındıran tek bir virüs partikülüne virion denir ve iki ya da üç parçadan oluşur: - DNA veya RNA'dan sadece birisi olabilen viral genom ve genetik bilgiyi taşıyan büyük moleküller - Genetik bilgiyi saran, koruyan kapsid denilen bir protein tabakası, - Protein tabakayı saran lipit bir zarf nükleik asit, protein katmanı ve lipit zardan oluşur. Virüsler şekli ve karmaşıklığı bakımından çok çeşitlidir. Bazıları yuvarlak patlamış mısır toplarına benzerken diğerleri örümcek ya da Apollo uzay aracı gibi görünen karmaşık bir şekle sahiplerdir. İnsan hücrelerinden veya bakterilerden farklı olarak bu canlılar, yaşam için kimyasal reaksiyonları gerçekleştirmede gerekli olan enzimleri içermezler. Bunun yerine virüsler, genetik bilgilerini çözen yalnızca bir veya iki enzimi taşırlar. Dolayısıyla bir virüsün yaşayacağı ve daha fazla virüs yapacağı bir konak hücresi olmalıdır. Bir konakçı hücrenin dışında, virüsler işlevlerini gerçekleştiremez. Bundan dolayı çoğu bilim insanı virüslerin, bir konakçı hücreye bulaşmasına neden olan olaylardan dolayı canlı olduğunu kabul etmektedirler. Bize nasıl saldırırlar? Virüsler, çevremizin her yerinde yalnızca bir konakçı hücrenin gelmesini beklemektedir. Deri, burun veya ağız yoluyla vücudumuza misafir olabilirler. Örneğin; soğuk algınlığı ve grip virüsü, solunum ya da sindirim sistemlerindeki hücrelere misafir olacak ve saldıracaktır. AIDS'e neden olan insan bağışıklık yetmezlik virüsü ise bağışıklık sisteminin T hücrelerine saldıracaktır. Konakçı hücrenin türüne bakılmaksızın tüm virüsler, litik döngü olarak da bilinen temel adımları takip eder: - Bir virüs parçacığı, bir konak hücreye bağlanır. - Parçacık genetik bilgilerini konakçı hücreye bırakır. - Parçacığın hücreye bıraktığı genetik bilgi konakçı hücrenin enzimlerini görevlendirir. - Enzimler yeni virüs partikülleri için parçalar oluşturur. - Yeni parçacıklar yeni virüsler haline getirilir. - Oluşan parçacıklar konak hücresinden kopar. Tüm virüslerin uygun konakçı hücreleri hissettiği veya tanıdığı dış zarfları veya zarf üzerinde bir miktar proteinleri bulunur. Bu protein sayesinde virüs konakçı hücrenin zarına bağlanır. Hücrenin içerisine girdikten sonra viral enzimler, konakçı hücrenin bu enzimlerini ele geçirir. Virüsün genetik bilgilerini, yeni viral proteinler ve hücrenin enzim makinesini kullanarak kopyalamaya başlarlar. Viral genetik bilgilerin yeni kopyaları, yeni virüs yapmak için yeni protein katlarının içinde paketlenir. Yeniler oluşturulduktan sonra konakçı hücreden ayrılırlar. Bir kere konakçı hücreden ayrıldıklarında, yeni virüsler diğer hücrelere saldırabilir. Bir virüs binlerce yeni virüs üretebilir, çünkü viral enfeksiyonlar vücuda hızla yayılabilir. Grip veya soğuk algınlığı ile karşılaştığınızda gerçekleşen olayların sırası, virüsün nasıl çalıştığının iyi bir göstergesidir: - Virüs bulaşmış bir kişi yakınınızda hapşırır. - Virüs parçacıklarını teneffüs edersiniz ve burnunuzda sinüslerdeki hücrelere yapışır. - Virüs, sinüslerdeki hücrelere saldırır ve yeni virüsleri hızla üretir. - Konakçı hücrelerden ayrılırlar. Yeni virüsler kan dolaşımınıza ve ayrıca akciğerlerinize yayılır. Sinüslerinizdeki koruyucu hücrelerini kaybettiğiniz için, sıvı burun kanallarına akabilir ve burnunuzun akmasına neden olabilir. - Sinüsler yolu ile boğazınıza ulaşan virüsler boğazınızdaki hücrelere saldırır ve boğaz ağrısına sebep olabilir. - Kan dolaşımına geçen virüsler kas hücrelerine saldırabilir ve kas ağrılarına neden olabilir. Çevreye yayılma ve canlılara bulaşma yolları Bağışıklık sisteminiz enfeksiyona tepki verir ve mücadele sürecinde vücut sıcaklığınızın artmasına neden olan pirojen denilen kimyasallar üretir. Bu ateş aslında vücudunuzun kimyasal reaksiyonlarının çoğunun ideal sıcaklığı 37 derece olduğundan, viral çoğalma oranını yavaşlatarak enfeksiyonla savaşmanıza yardımcı olur. Sıcaklığınız bunun biraz üzerine çıkarsa reaksiyonlar yavaşlar. Bu bağışıklık yanıtı vücudunuzdan virüsler ortadan kalkıncaya kadar devam eder. Bununla birlikte hapşırırsanız, başka bir konakçıyı beklemek için binlerce yeni virüs ortama yayılabilir. Ana hücre içine girdikten sonra, uçuklar ve HIV gibi bazı virüsler hemen çoğalmaz. Bunun yerine, genetik bilgilerini konakçı hücrenin genetik bilgileri ile karıştırırlar. Bir virüs yalnızca bir protein membran ile çevrilmiş bir dizi genetik bilgiden oluştuğundan ve kendi biyokimyasal reaksiyonlarını gerçekleştirmediğinden, virüsler konakçı bir hücre dışında yıllarca veya daha uzun süre yaşayabilir. Bazı virüsler üreme işleminden önce konakçı hücrelerin genetik bilgileri içinde yıllarca uyku hali gösterebilir. Örneğin, HIV virüsü bulaşmış bir kişi yıllarca AIDS belirtilerini göstermeksizin yaşayabilir, ancak virüsü yine de başkalarına bulaştırabilir. Virüsler dediğimiz gibi vücudun dışında uzun süre var olabilir. Virüslerin yayılımı, virüs türüne özgüdür. Virüsler; taşıyıcı organizmalar ve vücut sıvılarının bir kişiden diğerine doğrudan aktarılması ile yayılabilirler. Virüs yayma veya bunlarla bağlantı kurma riskini azaltmak için; hapşırırken veya öksürürken ağzınızı veya burnunuzu koruyun. Özellikle tuvalete gittikten veya yiyecek hazırladıktan sonra ellerinizi sık sık yıkayın. Başkalarının vücut sıvılarıyla temastan kaçının. Bu uygulamalar kusursuz değildir, ancak viral enfeksiyon riskini azaltmanıza yardımcı olabilir. Popüler inancın aksine, antibiyotiklerin virüs üzerinde etkisi yoktur. Çoğu antibiyotik, bakterilerin üremesine müdahale ederek yeni genetik bilgilerin veya yeni hücre duvarlarının oluşturulmasını engeller. Virüsler kendi biyokimyasal reaksiyonlarını gerçekleştirmediğinden antibiyotikler onları etkilemez. Aşılar ise, bu canlılar karşısında doğru antikorları nasıl üreteceğini bilir. Ayrıca, virüsler çok hızlı ve çok sık çoğaldığından sıklıkla yapıları biraz değişebilir. Bu değişiklikler de virüslerin genetik bilgilerini değiştirebilir. Bu nedenle bir hastalığa sebep olan virüs için yapılan aşı gelecek yıl aynı tür virüse karşı etkili olmayabilir. Viral enfeksiyonlarla mücadele etmek ve salgınları önlemek için sürekli yeni aşılar üretilmelidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/vitamin-mineral-ihtiyaciniz/", "text": "Vitamin Mineral İhtiyacınız Gerçekten Karşılanıyor mu? Besinlerden elde edilebilecek belli vitaminleri bilebiliyoruz, bazı vitamin mineral takviyelerinde etiket okuduğumuzda bu eklenen ögelerin miktarlarını görebiliyoruz. Ancak aldığınız vitamin mineral miktarının sizin ihtiyaçlarınızı karşıladığını nasıl bileceğiz? Aslında bu, sağlıklı beslenmeyi öğrenince dert edilmeyecek bir nokta. Nasıl mı? 4 yapraklı besin yoncamızı düşünecek olursak, tahıl grubu, süt grubu, et- kurubaklagil grubu ve son olarak meyve- sebze grubundan bir tabak hazırladığımızda sadece vitamin mineral için değil, makro besin öğesi olan karbonhidrat, protein ve yağ için de endişelenmemize gerek kalmıyor. Fakat gene de sağlıklı beslenme önerisini tekrarlayacak birkaç öneri aklınızda bulunsun. İki Minik İpucu 1- Şekerli içecekleri sınırlayın. Gazlı içecekler, sporcu içecekleri, enerji içecekleri gibi şekerli veya tatlandırılmış içeceklerin tüketimini azaltın. Bu ürünler 12 tatlı kaşığına varabilen şeker içeriği olması ve yararlı besin ögesi bulunmaması dolayısıyla önerilmiyor. Bunun üstüne, sürekli ve fazla miktarda tüketimi obezite ve obezite ile ilişkili kronik hastalıklara davet çıkarıyor. 2- Rafine- işlenmiş karbonhidratı azaltın. Kan şekerini yendiği an fırlatan beyaz ekmek, paketli ürünler, birçok kahvaltılık gevrek, patates cipsi gibi ürünler, posa gibi sağlıklı besin ögesi içermezler. Bu ürünleri daha akıllıca tercihler yapmak adına, tam tahıllı, çavdar, kepek türü ekmeklerle, meyve sebzeler ve kurubaklagillerle değiştirmek posa kaynakları, vitamin mineral adına bizim için daha yararlı olabilir. Genel bir kural olarak, ürün seçerken de her 10 gram karbonhidrat için en az 1 gram posadan gelmesine dikkat edin. En iyi ürünlerde bu rakam 5 grama kadar çıkabiliyor. İleri Okuma: Diyette Lifli Gıdaların Önemi"} {"url": "https://sinirbilim.org/vucudumuzun-savas-ya-da-kac-mekanizmasi/", "text": "Vücudumuzun Savaş ya da Kaç Mekanizması Korkunç bir şey karşısında, kalp atış hızınız yükselir, daha hızlı nefes almaya başlarsınız. Tüm vücudunuz gergin ve harekete geçmeye hazır hale gelir. İşte başlıyor: Savaş ya da Kaç! Bu tepki yakın bir fiziksel tehlike karşısında verdiğimiz psikolojik stres kaynağı yüzünden meydana gelebilir. Örneğin sabahın koşuşturmacasında saldırgan bir köpekle karşılaşmak veya okulda büyük bir sunum hazırlamaya çalışmak olabilir. Peki bu sırada vücudumuzda neler oluyor? Neden kalp atışlarımız hızlanıyor ya da nefes nefese kalıyoruz? Soruların cevabına bu etkilerden sorumlu sempatik sinir sistemimizi tanıyarak başlayalım. Sempatik sinir sistemi vücudun faaliyetini ve enerji tüketimini artırıcı yönde hareket eder. Sürekli doku ve organlara emirler yağdırır ve geri bildirim alır. Sempatik sinir sistemi nöronları, omuriliğin T1-L3 bölgesindeki ön ve arka boynuzda bulunur. Buradan çıkan sinir lifleri, omurilik sinirin ön kökleri içerisinde omuriliği terk ederek omurilik sinirin yapısına katılırlar. Bu lifler, belirli yolları izlerler ve ganglionlara ulaşırlar. Ganglionlardaki nöronlarla sinaps yapar veya doğrudan organlara giderler. Savaş ya da Kaç Mekanizması Nedir? Sempatik sinir sisteminin etkisi aynı anda birçok organda görülür. Bu durum kitle etkisi olarak bilinir. Sempatik sistem genellikle stres veya duygusal durumlar ile etkinleşir. Stres fiziksel, zihinsel veya duygusal olabilir. Bu yüzden stres cevabı veya savaş ya da kaç tepkisi olarak adlandırılır. Savaş ya da kaç tepkisi, vücudumuz bir tehdit algıladığında ortaya çıkar. Hasar ya da hayatta kalmamız için vücudun savaşması'' ya da kaçması için hazırlanan ilkel ve doğuştan gelen bir yanıttır. Stres ise bir tehdit ile karşılaştığımızda yaşanan biyolojik ve psikolojik bir tepkidir. Öncelikle, vücudumuz bir durumu yargılar ve stresli olup olmadığına karar verir. Bu karar, duyusal girdi ve işleme ile ayrıca depolanan hatıralar temel alınarak yapılır. Savaş ya da Kaç Mekanizması Nasıl İşliyor? Durum stresli olarak değerlendirilirse, hipotalamus hemen harekete geçer. Beyindeki hipotalamus, stres tepkisinden sorumludur. Stres tepkisi algılandığında hipotalamus hemen hormon salınımını başlatır. Adrenalin, noradrenalin ve kortizol gibi hormonların kana karışması için düğmeye basılır. Bir stres tepkisi tetiklendiğinde iki yapıya sinyaller gönderir. Bu yapılar hipofiz bezi ve böbreküstü bezleridir. Kısa vadeli tepkiler, sempatomedüller yol aracılığıyla üretilmektedir. Uzun süreli stres ise, hipotalamik hipofiz-adrenal sistem ile düzenlenir. Hipotalamik Hipofiz-Adrenal Sistemi Nedir? Stres uyaranları, hipotalamik hipofiz eksenini etkinleştirir. Hipotalamus, hipofiz bezini uyarır. Hipofiz bezi adrenokortikotropik yani ACTH olarak bilinen hormonu salgılar. ACTH böbreküstü bezlerini uyararak kortikosteroid hormonu üretir. Kortizol, vücudun sürekli kan şekeri ihtiyacını sürdürmesini sağlar. Adrenal korteks, kortizol adı verilen stres hormonlarını serbest bırakır. Bu, depolanan glikozun karaciğerden enerji için salınmasını sağlar ve bütün bunlar olurken bağışıklık sistemi bastırılır. Sempatomedüller Yol Nedir? Hipotalamus ayrıca böbreküstü bezlerini de harekete geçirir. Böbreküstü bezleri, otonom sinir sisteminin bir parçasıdır. Otonom sinir sistemi vücuttaki dengeyi koruyan bir kontrol sistemi olarak işlev görür. Bu faaliyetler genellikle bilinçli kontrol olmaksızın yapılır. Böbreküstü bezleri adrenalin hormonunu salgılar. Bu hormon, vücudu savaş veya kaç cevabı için hazırlar. Adrenalin, sempatik sistemin uyarılmasını ve parasempatik sistemin sönmesini sağlar. Kısa vadedeki stres tepkisi kişilerde kötü sonuçlara neden olmaz ve evrimsel bir bağlamda hayatta kalma değeri de vardır. Savaş ya da Kaç Mekanizmasının Vücudumuzdaki Fizyolojik Etkileri Nelerdir? - Kalp atış hızı artar. - Akciğerlerdeki bronşlar genişler. - Göz bebekleri genişler. - Kaslarda kanlanma ve kas gücü artar. - Salgı bezlerindeki salgı üretimi azalır. - Mide sindirim işlevlerinin çoğu durdurulur. - Daha fazla glikojen, glikoza dönüştürülür. Bu fizyolojik belirtilerin hepsi stresli veya tehdit altında bir durumla baş edebilmeniz için gereklidir. Kalp atış hızı artar. Çünkü koşmanızı gerektirebilecek bir durumda kaslarınıza daha fazla kan akışı olmalıdır. Akciğer kapasiteniz artar çünkü daha fazla soluk alıp vermeye ihtiyacınız vardır. Savaş veya kaç mekanizmasında kanın daha hayati organlara sevki sağlanır. Aktif olan kasların kan akımı artar. Buna karşın hızlı motor faaliyet için ihtiyaç duyulmayan böbrek ve sindirim sistemi organlarında kan akımı azalacaktır. Unutmamız gereken önemli bir nokta daha vardır. Bazen gerçek bir tehdit olmadığında bile vücudumuz bu şekilde tepkiler verilebilir. Fobiler, bir tehdit karşısında savaş ya da kaç tepkisinin tetiklenebileceğini çok iyi gösterir. Örneğin; yükseklikten korkan bir kişinin bir toplantıya katılmak için gökdeleninin en üst katına çıkmak zorunda kaldığını düşünün. Böyle bir durumda kısa süreli stres tepkisini yaşamaya başlayacaktır. Vücudumuz Bu Durum Sonrasında Normal Haline Nasıl Döner? Sempatik sinir sisteminin savaş ya da kaç mekanizması etkisine zıt çalışan bir sistem vardır. Bu vücudumuzun normal fizyolojik durumuna dönmesine yardımcı olacaktır. Bu sistem parasempatik sinir sistemidir. Parasempatik sistem veya dinlen ve sindir sistemi çok daha yavaş bir sistemdir. Parasempatik yanıt, vücudumuzdaki sistemlerinin dengesi ve bakımından sorumludur. Vücudun stres etkisinden arınıp, rahatlamasına ve onarımına olanak tanır. Parasempatik sistem aktive edildiğinde ise kalp atım hızı yavaşlar. Salgı bezlerindeki salgı üretimi artar. Mide ve bağırsak hareketleri artar. Akciğerlerdeki bronşlar daralır. Kaslar rahatlar. Göz bebekleri daralır. İdrar çıkışı artar. Bütün bu değişiklikler, uzun vadede sağlığın koruması ve vücutta sağlıklı bir dengenin olabilmesi için evrimleşmiştir. Savaş ya da Kaç Tepkisinin Aşırı Aktifleşmesi Tehlikeli Midir? Aşırı stres varlığı vücudumuzda bir takım sağlık sorunlarını da beraberinde getirebilir. Otonom sinir sisteminde baş ağrısı, yüksek tansiyon gibi belirtilerle kendini gösterebilir. Bağışıklık sisteminde ise kronik yorgunluk, depresyon, bağışıklık sistemi hastalıklarına neden olabilir. Dış ortamımızı değiştirmek uzun süreli stres etkisini azaltmakta bize yardımcı olacaktır. İçinde yaşadığımız çevrenin daha güvenli olması, gürültülü veya rahatsız edici ortamlardan uzaklaşmak faydalı olabilir. Kendimizi gerçekten ilgilendiren arkadaşlarımızla daha iyi iletişim becerileri içerisinde olmalıyız. Ayrıca zaman yönetimini öğrenmek ve kendimize olumlu bildirimlerde bulunmakla başlayabiliriz. Gerçeklik hakkındaki algılarımızı değiştirebiliriz. Buna zihinsel bakış açımızı, tutumlarımızı, inançlarımızı ve duygusal tepkilerimizin kontrolünü sağlayarak adım atabiliriz. Bilişsel yeniden yapılanma ile gerçekliğimizi, gerçekten değiştirmeden gerçeklik hakkındaki algıyı değiştirebiliriz. Yaşamın zorluklarını bizi daha güçlü ve daha sevecen hale getiren olaylar olarak görmeye başlamak önemli bir adım olacaktır. Stres Uyaranlarından Uzaklaşalım Sonuç olarak şunu görüyoruz. Vücudumuz ve fizyolojik sistemlerimiz yaşadığımız durumlardan çok etkileniyor. Bunu da bir dizi tepkilerle bizlere yansıtıyor. Vücudumuzda ki bu mükemmel işleyişin varlığı ona daha iyi bakmamız gerektiğinin göstergesidir. Stres tepkisi sağlık psikolojisinde de önemli bir yer oluşturur. Ayrıca bu etkileri en aza indirgemek için multidisipliner çalışmaların artması ve sürekli olması çok gereklidir. Bu, bizim stresör etkilerden daha kısa sürede ve en az hasarla uzaklaşabilmemiz için önemlidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/vucut-isisi-nasil-duzenlenir/", "text": "Vücut Isısı Nasıl Düzenlenir? Sıcak bir yaz günü geçiriyorsunuz ve hava durumu 30 dereceyi gösterse bile hissedilen 40 derece diye yakınıyorsunuz. Peki böyle bir sıcaklığın altında vücut ısısı nasıl sabit tutuluyor hiç düşündünüz mü? O güneşin altında kulaklarımızdan buhar çıkmadığı için belki de fazlasıyla şanslıyızdır. Bu şansın altında yatan mekanizma nedir peki? O zaman şimdi vücut ısısının düzenlenmesi nasıl gerçekleşiyor bir göz atalım. İnsan homeoterm bir canlıdır; iç ortamın ısısını daima sabit tutmaya çalışır. Vücut ısısının sabit sürdürülmesindeki kahramanlardan belki de en önemlisi hipotalamustur. Hipotalamustaki ısı düzenleme merkezleri tarafından vücut ısısı ayarlanır. Burada sinirsel geribildirim mekanizmaları ile düzenlenir. Hipotalamusta preoptik alan olarak adlandırılan bölgedeki nöronların, ısı reseptörü gibi işlev gördükleri düşünülmektedir. Bu alanda çok sayıda sıcağa duyarlı nöron ve bunların yaklaşık üçte biri kadar soğuğa duyarlı nöron bulunur. Bu bakımdan preoptik alanın ısı kaybından sorumlu olduğu söylenebilir. Vücut Isısı Hipotalamusta Ayarlanır Sıcağın oluşturduğu tepkisel cevaplar hipotalamusun ön bölgesinden doğar. Ayrıca deri ve derin dokularda da sıcağa ve soğuğa duyarlı reseptörler bulunur. Hipotalamusun aksine, derideki soğuğa duyarlı reseptörler, sıcağa duyarlı olanlardan yaklaşık 10 kat daha fazladır. Bu nedenle ısının çevresel kontrolünde sıcak değil, özellikle soğuk rol oynar. Deri ve derin dokulardan gelen uyarılar hipotalamusun arka bölgesine iletilir. Hipotalamusun arka bölgesinde soğuğa duyarlı reseptörler vardır. Soğuğun oluşturduğu tepkisel cevaplar hipotalamusun arka bölgesinde doğar. Vücut ısısının artması durumunda, sıcağa duyarlı reseptörlerin uyarı sıklığı artar ve ısı kaybettiren mekanizmalar çalışır. Vücut ısısının azalması durumunda ise soğuğa duyarlı reseptörlerin uyarı sıklığı artar. Preoptik alan ve çevreden gelen uyarılar hipotalamusun arka bölgesinde birleşirler. Daha sonra vücutta ısıyı oluşturan mekanizmalar çalıştırılır. Vücut ısısının düzenlenmesi için kritik düzey ağız içi sıcaklığın 37,1 derece olmasıdır. Bu noktada ısı yapım ve kayıp mekanizmalarının çalışmadığı kabul edilir. Bu nedenle 37,1 derece sistemin ayar noktası olarak adlandırılır. Ayar noktasının üstündeki değerlerde ısı kaybı arttırılır ve ısı oluşumu azaltılır. Böylece vücut ısısı düşürülerek ayar noktasına getirilir. Bunun altındaki değerlerde ise ısı kaybı azaltılır ve ısı oluşumu arttırılır. Böylece vücut ısısı ayar noktasına yükseltilir. Vücut Isısını Azaltan veya Artıran Mekanizmalar Sempatik sinir sistemi vücut ısısının düzenlenmesinde önemli bir rol oynar. Vücut ısısı arttığı zaman, azaltılması için derideki kan damarlarında genişleme ve terleme ile ısı oluşumunun azalması süreci gerçekleşir. Damarlardaki genişleme vazodilatasyon olarak adlandırılır. Bu işlem gerçekleşirken hipotalamusta damarların daralmasını sağlayan mekanizmanın çalışması engellenir. Derideki kan damarları genişledikçe deriye ısı transferi artar. Vücut ısısı arttığı zaman hipotalamusta, preoptik alanın sıcaklıkla uyarılması terlemeye yol açar. Bu bölgeden başlayan uyarılar otonom sinir sistemi yolu ile omuriliğe ve vücudun her tarafındaki deriye iletilir. Vücut ısısı azaldığı zaman deride vazokonstriksiyon olur ve tüyler dikleşir. Isı oluşumunun artması için titreme, sempatik aktivasyon ve tiroksin salınımı gerçekleşir. Bu etkiler hipotalamustaki sempatik merkezlerin uyarılması ile sağlanır. Böylece deriye ısı transferi azaltılır. Dolaşımdaki adrenalin ile noradrenalin hormonları aracılığıyla hücre metabolizmasının hızı artar. Besin maddelerinden ihtiyaçtan daha fazla enerji oluşumu sağlanır. Buna kimyasal termogenez denir. Hayvanlarda kimyasal termogenez kahverengi yağ dokusu ile orantılıdır. Bu tip yağ içeren hücrelerde fazla mitokondri bulunur ve böylece ısı üretimi daha fazla yapılır. Bebeklerde vücut ısısının yetişkinlerden yüksek olmasının sebeplerinden biri de kahverengi yağ dokusunun fazla olmasıdır. Bazal Metabolizma Hızı ile Vücut Isısı Düzenlenebilir Bu süreçlerin dışında hormonal sistem bazal metabolizma hızını ayarlar. İstemli motor hareketleri arttırarak veya azaltarak vücut ısısının düzenlenmesi konusunda yardımcı olur. Vücut ısısının düşmesi durumunda tiroit uyarıcı hormon salınımı artar ve buradan tiroksin hormonu salgılanır. Artan tiroksin hormonu, vücutta hücre metabolizmasını hızlandırır. Ancak bu artış ani olmaz ve haftalar sonrasında görülür. Bu nedenle kutuplarda yaşayan insanlarda guatr hastalığı görülme riski yüksektir. Peki neden ateşimiz çıkıyor sorusu ile yazımızı sonlandıralım. Ateş, vücut ısısının normal sınırlarının üzerine çıkması durumudur. Böylece hipotalamustaki ayar noktasının sınırı aşılmış olur. Ayar noktasındaki ısı değeri yükselince, ısı üreten tüm mekanizmalar harekete geçer. Yaklaşık 8 ile 10 dakika içerisinde ateş meydana gelir. Enfeksiyonlarda Vücut Isısı Uyarı Gibi Çalışır Ateşin yükselmesine enfeksiyonlar, beyin tümörleri ve sıcak çarpması gibi durumlar sebep olabilir. Enfeksiyonlara cevap olarak gelişen ateş ile artan vücut sıcaklığı organizmanın cevabını uyarır. Zarar görmüş dokular, ateşin yükseldiği durumlarda hızlanan metabolizmadan dolayı hızla tamir edilirler. Orta dereceli ateş ile seyreden enfeksiyon hastalıklarında ne yapılması gerektiği konusunda farklı görüşler vardır. Ateşin düşürülmemesi gerektiğini savunan görüşler de vardır."} {"url": "https://sinirbilim.org/vucuttaki-hucrelerin-dagilimi/", "text": "Vücuttaki Hücre Dağılımı Vücudumuzda 40 trilyon bakteri hücresi 30 trilyon insan hücresi bulunur. Yukarıdaki infografikte 30 trilyon hücrenin hangi tür hücrelerden oluştuğunu görüyorsunuz. Kırmızı Kan Hücreleri Çekirdeksiz kırmızı kan hücreleri kanın 40-45%'ini oluşturur ve her saniye yaklaşık 2.4 milyon yeni kırmızı kan hücresi üretilir. Kırmızı kan hücreleri 7-8 mikrometre çapında esnek disk şeklinde hücrelerdir. Bir mili-metreküp kandaki ortalama 4 ile 5 milyon alyuvar bu hücrelerin hayati önemini açıkça gösterir. Bu hücrelerin asıl görevi akciğerlerden gelen oksijeni diğer organlara dağıtmak ve bu organlardan akciğere karbondioksit taşımaktır. Bu gazlar, alyuvarın asıl maddesi olan hemoglobin üzerine yapışırlar. Trombositler Trombositler kanı oluşturan başlıca bileşiklerden birisidir. Kanamanın durdurulması ve damar yatağında pıhtı oluşması görevini yaparlar. Damarlarda oluşan deliklere toplanıp, bu delikleri tıkayarak kan kaybını durdururlar. Trombositler vazokonstriktör adı verilen maddeyi salgılar ve zedelenen damarın büzülmesinde görev alırlar. Trombositlerin en önemli görevi kanamanın durdurulması ve pıhtı teşekkülüdür. Trombositin yapısında kanamanın durdurulması işleminde rol alan trombosit faktörleri vardır. Ayrıca bir damarın yaralanması ve zedelenmesi halinde yaralı damarın büzülmesi işlemi de trombositlerce yapılır. Lenfositler Lenfositler, bağışıklık sisteminde mevcut olan ve kemik iliği tarafından üretilen beyaz kan hücreleridir. Beyaz kan hücreleri, vücudu enfeksiyonlardan korur ve bağışıklık sisteminin bir parçasıdır. Kanın şekilli elemanlarının % 1 ini oluştururlar ve kırmızı kan hücrelerinden sayıca çok azdırlar. Dolaşımda 4-8 saat kadar bulunurlar, dokularda bulunanlar ise 4-5 gün kadar yaşarlar. Epidermis Hücreleri Epidermis hücreleri derinin en dış tabakası olan epidermis tabakasını oluşturur. Bu kısım damarsal yapılar içermez. Kalınlığı vücut bölgesine göre değişmektedir ve su içeriği kalınlığını değiştiren bir faktördür. Epidermiste keratinositler dışında melanosit, langerhans ve merkel hücreleri de bulunmaktadır. Yağ Hücreleri"} {"url": "https://sinirbilim.org/wernicke-afazisi/", "text": "Wernicke Afazisi Nedir? Alman nörolog Carl Wernicke 1874 yılındaki hastaları akıcı bir şekilde konuşmalarına rağmen doktor hiçbir şey anlamıyordu. Aynı zamanda bu hastalar kendilerinin ne söylediklerini de anlamıyordu. Bu garip durum karşısında Wernicke yaptığı otopsi sonuçlarında hastalarının sol temporal lobunun içerisinde işitme bölgesine yakın alanlarda bir hasar olduğunu tespit etti. Bu bölge daha sonra bölge Wernicke alanı olarak kabul edildi. Wernicke Alanı (22. Brodmann Alanı) Wernicke alanı, günlük hayatımızın içinde kulak duyu organımız ile duyduğumuz sembollerin sinirler aracılığıyla birincil işitme alanına iletilmesinde daha sonra duyulan anlamlı sesleri dilsel kodlamaya çevirir ve anlamamızı sağlar. Wernicke alanının ön tarafı günlük hayatta duyduğumuz kelimeleri anlamamız da daha etkinken arka tarafı ise duyduğumuz cümleleri anlamamız da etkin olmaktadır. Aynı zamanda Wernicke alanı arkuat fasikül yoluyla Broca alanıyla sürekli bir ilişki içindedir. Bu yolla Wernicke alanı duyduğumuz ve anladığımız cümle, kelimelere cevap vermek için dil bilgisine uygun olarak oluşturulmuş cümle veya kelimeleri Broca alanına gönderir. Broca alanı da yüz, dil, nefes borusundaki kaslara sağladığı beceri işleviyle fiziksel olarak cevap vermemizi sağlar. Afazi Nedir? Yunanca'da konuşamamazlık anlamına gelen afazi genel olarak dil bozukluğu sendromu diyebiliriz. Kural olarak konuşmamızda etkin olan beyin lobu soldur. Bu yüzden afazi, beynin özellikle sol lobu dil şebekesi içerisinde meydana gelen etkilenmeler sonucunda ortaya çıkar. Burada meydana gelen hasarlar sonucunda anlamayı, ifade etmeyi ya da her ikisinde de bozukluklar meydana getirebilir. Wernicke Afazisi Wernicke alanını ve afaziyi öğrendiğimize göre Wernicke afazisi nedir onu inceleyelim. Wernicke afazisi aynı zaman da duyusal afazi olarak da bilinir. Wernicke alanı ses örüntülerinin oluşturulmasında etkin performans sergileyen birçok önemli bağlantının geçtiği bir kavşaktır. Bu yüzden burada meydana gelebilecek hasarlarda kişide hem şimdiki hem de geçmişteki işitsel anlamlara dayalı birçok performansını etkilenmektedir. Bu yüzden Wernicke afazisi olan hastaların anlama performansı ciddi şekilde bozulmuştur. Wernicke alanı birçok bağlantının geçtiği bir alan olduğu için Wernicke afazisi olan bireyler duyduğu sesleri anlayamaz, gördüğü yazıları okuyamaz ve ellediği cisimlerin adlarını söyleyemezler. Çünkü hastaların isimlendirme becerilerinde bozulmalar olduğu için uygun kelimeyi bulup söylemekte zorlanırlar. Bu hastalarda tekrarlama bozukluğu da görülür çünkü Wernicke alanı anlama merkezi olduğundan buradaki hasardan dolayı hasta etkin bir şekilde anlama becerisi gösteremediği için tekrarlayamaz. Bunlarla beraber bu hastalarda belirgin bir okuma ve yazma bozukluğu da ortaya çıkmaktadır. Anlama becerileri bu kadar kötü olmalarına rağmen bu hastalar gayet normal bir şekilde konuşurlar telaffuzları iyi, kurdukları cümleleri oldukça uzun ve düzgündür. Hatta uzaktan dinlediğimiz zaman gayet normal bir konuşma olarak algılarız. Ancak yanlarına gidip dikkatli bir şekilde dinlediğimizde konuşmaları oldukça karışık ve çok anlamsızdır. Sözcükler Karıştırılabilir Hastalar konuşmalarında bir kelime yerine alakasız başka kelimeler kullanabilirler bu duruma sözel parafazi denir. Örneğin hastaya Adınız nedir? diye sorulduğunda Burada olmaktan mutluyum diyebilir. Hoş geldiniz dediğimiz zaman İyiyim siz nasılsınız? diye cevap verebilirler. Bu hastalar bazen de anlamlı bir kelime oluşturmayan harfleri sesleri bir araya getirerek yeni kelimeler oluşturarak cevap verirler. Buna da neolojistik parafazi tarzında konuşmalar diyoruz. Örneklerle anlatmak gerekirse telefonu gösterip bu nedir diye sorduğumuz zaman Sephe ya da defteri gösterip ne olduğunu sorduğumuz da Kalanal gibi çok anlamsız cevaplar vermektedirler."} {"url": "https://sinirbilim.org/wernicke-alani/", "text": "Wernicke Alanı Nedir, Hangi Görevleri Vardır? İnsanın evriminde en önemli işlevlerden birisi dildir. Duyma ve duyduğunu anlama insanların en önemli bilişsel işlevleri arasındadır. Wernicke alanı beynin yazılı ve sözlü dili anlama merkezidir. Birisi hey dostum, akşam bize gelsene film izleyelim dediğinde bunun ne anlama geldiği Wernicke alanında işlenir. Arkadaşınıza tamam akşam 8'de gelirim dediğinizde ise temporal lobun diğer bir bölgesi Broca alanı çalışır. Yakın zamana kadar sadece Broca alanının çalıştığını düşünüyorduk. Oysa konuşmanın üretilmesinde de Wernicke alanının faal olduğu görüldü. Şimdi Wernicke alanı ne iş yapar, nerede bulunur ve hasar gördüğünde neler olduğunu irdeleyelim. Wernicke Alanı Nasıl Keşfedildi? İnsan beyni yüzyıllar boyunca merak uyandıran bir organ olmuştur. 19. Yüzyılın ikinci yarısında sinirbilimciler beynin iki yarımküresinin aynı işlevlere sahip olmadığını anlamaya başladılar. Ünlü doktor Paul Broca incelediği vakalarda beynin sol yarımküresinde bir bölgenin hasar görmesi sonucunda konuşma yeteneğinin kaybolduğunu keşfetti. Beynin sağ temporal lobunda aynı bölgenin zarar görmesi konuşmada o kadar sorun yaratmıyordu. Sol temporal lobun bu bölgesi Broca alanı olarak adlandırıldı. Broca'nın bu gözlemleri beyinde her işlev için özel bir bölge olduğunu fikrini getirdi. Konuşmanın çıkması için bir bölge olduğuna göre anlaşılması için de bir bölge olabilirdi. Beynin bir yarımküresinin bir işlev için daha önemli olduğu fikri alışılagelmişin dışındaydı. Ancak Alman doktor Carl Wernicke 1874'te Broca alanına benzer bir bölgenin konuşmaları ve sesleri algılamak için özelleştiğini duyurdu. Yine sol yarımküre başroldeydi. Carl Wernicke sol yarımküresi zarar görmüş hastaların akıcı konuştuklarını ama söylediklerinin tamamen anlamsız kelimelerden ibaret olduğunu fark etti. Bu rahatsızlık literatüre Wernicke afazisi olarak geçti. Wernicke afazisi Broca afazisinin tam zıttıdır. Broca afazisinde kişi konuşulanları anlayabilir ama istediği gibi konuşamaz. Wernicke Geschwind Modeli Carl Wernicke yaptığı araştırmalarda dilin anlaşılmasında ve konuşmada Wernicke alanının çok önemli olduğunu keşfetti ve bir model öne sürdü. Bu modelde dilin anlaşılması ve dışa vurumunda Broca ve Wernicke alanı birlikte çalışıyordu. Konuşulanı anlama ve konuşma bu iki bölgenin koordineli çalışması sonucu gerçekleşiyordu. Bu modele göre Wernicke alanı anlamlı konuşma için plan yapmak ile sorumludur. Broca alanı ise bu planları eyleme dönüştürerek konuşma için gerekli ağız, dil hareketlerini gerçekleştirir. Bunu yaparken birincil motor kortekse sinyal gönderir ve kasları harekete geçirir. Bu model daha sonraki yıllarda nörolog Norman Geschwind tarafından genişletildi ve Wernicke-Geschwind modeli olarak adlandırıldı. Carl Wenicke'in araştırmalarını 19. Yüzyılda yaptığını düşünürsek bu modelin çok basit olması sıradışı gelmeyecektir. Dil çok karmaşık ve çok sayıda beyin bölgesinin çalışmasıyla ortaya çıkar. Sözlerin seçimi, konuşma hızı, tonlama, vurgu ve daha pek çok öğesi vardır. Broca ve Wernicke'in zamanında bu iki alan arasında kesin bir ayrım çizilmesine rağmen bugün Wernicke alanının da konuşmaya katıldığını biliyoruz. Benzer şekilde Broca alanı da konuşmaların algılanmasında rol oynuyor. Wernicke alanı zarar gördüğünde her zaman anlama kabiliyeti bozulmuyor. Dilin anlaşılmasında daha pek çok etken var. Ders kitaplarında Broca alanı ve Wernicke alanı arasında çok keskin bir şekilde ayrım çizilse bile son makaleler bunun doğru olmadığını bildiriyor. Beynin bu bölgelerini yeterince tanımıyoruz. Dil ile ilgili işlevlerinde daha çok araştırma yapılması gerekiyor. Broca ve Wernicke alanları varsayılanın aksine hem dilin anlaşılmasında hem de üretilmesinde rol oynuyor. Bir Nöroanatomi Çıkmazı: Wernicke Alanı Nerede? Bogen 1976'da yayınladığı Wernicke's region: Where is it? makalesinde bu bölgenin hasar gördüğünde dilin sekteye uğradığını yazıyordu. Konuşulanları anlamayan hastaların beyinleri incelendiğinde Wernicke alanının zarar görmüş olacağı varsayıldı. Bu yolla Wernicke alanının tam yeri tespit edildi ancak bu konuda ciddi bir fikir ayrılığı var. Farklı kaynaklar Wernicke alanını farklı yerlerde gösteriyor. Bu bölgeler birbirinden tamamen farklı olmasa da anatomik olarak bazı farklar var. Bogen makalesinde dilin anlaşılmasının bir bölge ile sınırlandırılamayacağını, sol temporal ve inferior parietal lobun geniş bir bölümünü kapsadığını öne sürdü. İlerleyen yıllarda Wernicke alanı anatomik bir beyin bölgesinden ziyade işlevi ile ön plana çıktı. Artık onu net çizgiler ile şurada diye tanımlamak yerine dilin anlaşılmasında ve üretilmesinde görevli beyin bölgesi diye tarif ediyoruz. Ancak genel olarak 22. Broadmann alanının posterior kısmında olduğunu belirtelim. Wernicke Alanının Kritik Rolü: Konuşma Konuşmadan sorumlu beyin bölgesi aşağı yukarı 100 yıldır Broca alanı olarak biliniyordu. Ancak bu alanın yanı sıra 21. Yüzyılda yapılan araştırmalar Wernicke alanının da konuşmada çok kritik rolü olduğunu gösterdi. PET, MRI görüntüleme teknikleri konuşmanın üretilmesinde Wernicke alanının da dahil olduğunu ortaya çıkardı."} {"url": "https://sinirbilim.org/williams-sendromu/", "text": "Williams Sendromu ve Nöropsikolojik Profili Williams Sendromu nedir? Williams sendromu yüz özellikleri, bağ dokusu anormallikleri, kalp damar anomalileri, kendine özgü bir kişilik ve hafif ila orta derecede zeka geriliği veya öğrenme güçlükleri ile karakterize karmaşık bir gelişimsel bozukluktur. Sendroma, elastin genini de içeren 7. kromozomun uzun kolundaki 26. genin submikroskopik hemizyoz bir delesyonu neden olur. Williams sendromun kromozomal silme, nöroanatomide belirli değişiklikler yüzünden ortaya çıkar. MR incelemeleri, belirli beyin bölgelerinin orantılı korunması, azaltılması ve güçlendirilmesi için belirli bir modeli göstermektedir. Serebrumun toplam hacmi normal yaşlara uygun kontrollere kıyasla azalırken, anterior serebrumun ve temporal limbik bölgelerin orantılı hacimleri ve korpus kollosumun ön kısmı korunur. Serebellumun genel hacmi, neoserebellumun korunması nedeniyle normaldir. Özellikle paleoserebellar vermis hacmi korunur ve neoserebellar bademcikler hacmi normal kontrollere göre artar. Williams sendromunun genetik temeli ve ortaya çıkan nöroanatomik bozukluklarla ilişkili olduğu belli bir bilişsel profil beklemek mantıklıdır. Böyle bir profil için öneriler hem klinik raporlarda hem de psikometrik veya deneysel araştırma desenleri kullanan çalışmaların raporlarında yapılmıştır. Bu profilin geniş özelliklerinden bazıları üzerinde önemli bir mutabakat vardır. Yine de, profilin belirli karakteristikleri ve bu profilin Williams sendromunun benzersiz olması konusunda büyük sorular mevcuttur. Dahası, sendromdan etkilenen bireylerin bilişsel yetenek modelinin kapsamını değerlendiren tutarlı ve etkin bir yol tam olarak mevcut değildir. Williams Sendromunda Nöropsikolojik Profil Williams sendromu olan bireylerin bilişsel olarak güçlü ve zayıf yönleri üzerine yapılan araştırmalar dil, işitme belleği ve görsel-uzamsal yapı olmak üzere üç yetenek türüne odaklanmıştır. Sonuçlar karakteristik bir bilişsel profil önermektedir. Yapılan araştırmaların çoğu yine bir kromozomal bozukluk olması sebebiyle benzer ve farklı yönlerin daha iyi anlaşılabileceği düşüncesi üzerine Down sendromlu bireylerle karşılaştırmalı olarak yapılmıştır. Zeka: Bebeklikten yetişkinliğe kadar çeşitli dönemlerinde yapılan çalışmalarda farklı sonuçlar mevcuttur. Genel olarak bakılacak olursa yapılan çalışmalar IQ puanlarının 30-100 arasında değişen bir ölçekte olduğunu göstermiştir. Dil: Williams sendromlu bireylerin ciddi bilişsel güçlükleri olsa da dil işlevleriyle ilgili yapılan araştırmalarda, hastalıktan etkilenen bireylerin dil işlevlerinin kronolojik yaşlarının seviyesinde veya seviyesinin üzerinde olduğu saptanmıştır. Down sendromlu bireylerle yapılan karşılaştırmalı araştırmalar, Williams sendromu olan bireylerin dil bilgisi açısından daha düzgün cümleler kurduğu ve kelime dağarcığı açısından da daha iyi oldukları yönündedir. Hafıza da Etkileniyor İşitsel bellek: Williams sendromlu ergenlerin ve genç yetişkinlerin işitsel hafıza kabiliyetlerini, kronolojik yaş ve IQ açısından eşleşen Down sendromlu gruplarla karşılaştıran araştırmalar Williams sendromlu bireylerin, Down sendromlu bireylere göre ileri ve geri sayı menzillerinin anlamlı olarak daha yüksek sahip olduklarını ortaya koymuştur. Normal çocuklarla Williams sendromlu çocukların karşılaştırıldığı ve işitsel belleği ölçen Kelime Olmayan Tekrarlar Testi'nde normal çocuklar ile Williams sendromu olan çocuklar arasında işitsel bellek açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır. Görsel uzamsal yapı: Williams sendromu olan bireylerin göreli olarak iyi işitsel bellek ve dil performansının aksine görsel uzamsal performanslarının çoğu araştırmada aşırı derecede zayıf olduğu tespit edilmiştir. Down sendromlu bireyler ve normallerle yapılan karşılaştırmalı çalışmalar hem şekil kopyalamada hem de küplerle veya başka bloklarla desen oluşturmada Williams sendromu olan çocukların yaşlarının ve diğer grupların çok altında bir performans sergiledikleri saptanmıştır."} {"url": "https://sinirbilim.org/yaban-mersini-beyni-gelistiriyor/", "text": "Yaban Mersini Beyin İşlevlerini Geliştiriyor Exeter Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmaya göre, konsantre yaban mersini suyu tüketimi, yaşlı insanlarda beyin işlevlerini geliştiriyor. Çalışmada, konsantre yaban mersini suyu tüketen 65-77 yaş aralığındaki sağlıklı kişiler; bilişsel işlevler, beyindeki kan akımı ve bilişsel testlere tabi tutulduğunda beyin faaliyeti açısından iyileşme göstermişlerdir. Ayrıca çalışma belleğinde düzelme olduğunu gösteren kanıtlar da vardır. Yaban mersini antioksidan ve anti-inflamatuar özelliklere sahip flavonoid açısından zengin bir besindir. Flavonoidler, bitkilerde bol miktarda bulunurlar ve bu etkilere neden olan önemli bir bileşen oluştururlar. Exeter Üniversitesi'nden Spor ve Sağlık Bilimleri Bölüm Başkanı Dr. Joanna Bowtell, Bilişsel işlevimiz yaşımız ilerledikçe azalmaya eğilim gösterir ancak önceki araştırmalar, bilişsel işlevin sağlıklı ve yaşlı erişkinlerde bitki esaslı gıdaların ağırlıklı olduğu bir diyetle korunduğunu göstermiştir diye eklemiştir. Düzenli Yaban Mersini Tüketmek Hafızayı Geliştiriyor Bu çalışmada, sadece 12 haftalık zaman diliminde 30 mililitre konsantre yaban mersini suyu her gün tüketildiğinde; beyin kan akımı, beyin hareketliliği ve çalışma hafızasının bazı yönlerinin sağlıklı yaşlı erişkinlerden oluşan bu grupta iyileştiği gösterilmiştir. Çalışmaya katılan sağlıklı 26 kişiden 12'sine, günde bir kez 230 gram yaban mersini eşdeğerinde konsantre yaban mersini suyu verilmiş, buna karşılık diğer 14 kişi plasebo almıştır. 12 haftalık periyodun öncesinde ve sonrasında katılımcılar bir dizi bilişsel test gerçekleştirirken, bir MRI tarayıcısı ile beyin işlevleri izlenmiş ve beyne giden kan akımları ölçülmüştür. Plasebo grubuyla karşılaştırıldığında, bu meyve desteğini alanların testlerle ilgili olan beyin bölgelerindeki faaliyette belirgin artışlar göstermişlerdir."} {"url": "https://sinirbilim.org/yabana-dogru-jon-krakauer/", "text": "Yabana Doğru Jon Krakauer Chris Mccandles'ın nam-ı diğer Alexander Süperberduş- gerçek hayatını ve yazarın Chris gibi hayata sahip olan benzer birkaç kişiyi de kendi felsefi yorumlarıyla anlattığı Yabana Doğru kitabında, aslında özgürlüğün muazzamlığı karşısında duramayan bir genç sayesinde kendimizi keşfediyoruz. Chris kendine göre katı doğruları olan bir gençtir ve okulu bittikten sonra elindeki paranın hepsini hayır kurumuna bağışlayıp, 10 kg bile etmeyen çantasıyla, önce minik hedeflerle başladığı yolculuğu; nihai hedefi olan Alaska ile biter. Fakat, Chris'i özel yapan Alaska'ya gitmek istemesi değildir. O kişiliği ve düşünceleri sayesinde yolda karşılaştığı her insanda, güzel bir imge, anı bırakmış ve fikirleri ile herkesi büyülemiştir."} {"url": "https://sinirbilim.org/yabanci-dil-bilenler/", "text": "Yabancı Dil Bilenlerle İlgili Yeni Bir Gerçek Keşfedildi Ana dilimizden farklı dilleri öğrenmenin şüphesiz gerek iş hayatında, gerek gezi turları gibi sosyal etkinliklerde büyük faydaları vardır. NeuroLinguistics adı verilen beyin dil bilimi sözcüklerin nasıl üretildiği, nasıl anlaşıldığı ve yabancı dil öğrenmenin beyin fizyolojisine nasıl etki ettiği gibi çok geniş bir yelpazede araştırma sahasına sahiptir. Washington Üniversitesi'ndeki araştırmacılar iki dil bilen insanlarla ilgili şaşırtıcı bir sonuca ulaştılar. Elde edilen bulgulara göre en az bir yabancı dil bilen insanlar kendileri verilen matematiksel soruları yanıtlamada bir dil bilenlere göre yarım saniye daha hızlıydılar. Bu sorular altıyı ikiye böl, 186'ya üç ekle gibi gelişigüzel sorulardan oluşuyordu. Yabancı Dil Bilenlerin Beyin İşlevleri Daha İyi Çalışıyor Kısacası iki dil bilen kişiler problem çözme, mantık yürütme gibi bilişsel işlevleri yerine getirmede birçok kişiden daha başarılı konumdalar. Çalışma yöntemlerinin ve sonuçlarının hepsini burada anlatamıyoruz ancak elde edilen sonuçlar yeni bir dil öğrenmenin dilsel işlevlerden ayrı olarak iki beyin arasındaki köprünün güçlendirilmesini sağladığı ve dolayısıyla dilsel olmayan potansiyel faydaları olduğunu gösteriyor. Araştırmada yer alan katılımcılar 17 iki dil bilen ve 14 tek dil bilen kişilerden oluşmaktadır. Her kişiye bir dizi aritmetik soru sorulmuş ve sonuçlar bilimsel testlere bağlı kalınarak kaydedilmiştir. İlk aşamada katılımcılara iki işlemli 40 tane soru soruldu. İki aşamada bir kez daha 40 soru soruldu ancak bu sefer bu soruların 20'si yeni, diğer 20'si önceki sorulardan oluşuyordu. Bir sonraki aşamada bu karıştırma işlemi tekrarlandı ve bu sefer aritmetik işlemler bir fMRI cihazının içinde yapıldı. Bazal Ganglia Yabancı Dil Bilenlerde Daha Etkili Tek dil bilenleri teselli edebilecek tek haber aşina olunan sorular temel alındığında iki dil bilenlerle eşit doğrulukta yanıtlar vermiş olmalarıdır. Ancak iş yeni karşılaşılan problemlere geldiğinde iki dil bilenler ağırlıklarını koyuyorlar ve soru başına yarım saniye fark atıyorlar. Beyin taramaları motor sistem ve faaliyet seçiminden sorumlu olan bazal ganglianın iki dil bilenlerde çok daha etkin olduğunu gösteriyor. Yabancı dil öğrenmenin diğer faydalarına gelirsek, iki ve daha fazla dil bilenlerin karar verme, mantıklı düşünme gibi birçok bilişsel işlevi tek dil bilenlerden daha iyi yerine getirdikleri tespit edilmiştir. Dahası, kaç tane dile hakimseniz, bir olaya o kadar fazla bakış açısıyla bakabildiğiniz de araştırmalardan elde edilen sonuçlar arasında yer almaktadır. Yabancı Dil Öğrenmek İçin Yaş Engel Değil"} {"url": "https://sinirbilim.org/yabanci-dil-konusmak/", "text": "Yabancı Dil Konuşmak Düşünce Yapısını Değiştiriyor Bu resme dikkatlice bakın ve ne gördüğünüzü söyleyin. Farklı milletlerden insanlar bu resmi çok farklı şekilde yorumlayabiliyorlar. Kognitif bilimler üzerinde çalışan araştırmacılar ana dilinizin düşünce yapısını değiştirip değiştirmediği konusunda 1940'lardan beri araştırma yapıyorlar. Nihayet çok önemli bazı sonuçlar elde ettiler. Öğrenilen her dil dünyanın bazı özelliklerini daha iyi görmemizi sağlıyor. Örneğin, Rusça konuşanlar mavinin tonlarını İngilizce konuşanlardan daha hızlı ayırt edebiliyorlar, Japonca konuşanlar cisimleri türüne göre sınıflandırmada şeklinden daha hızlılar ve Korece konuşanlar nesnelerin ne kadar sıkı sıkıya bağlı olduğuna odaklanabiliyorlar. Yabancı dil konuşmak da o dilin düşünce yapısını kazanmamızı sağlıyor. Yukarıdaki fotoğrafta Almanlar genelde bu kadının nereye gittiğini merak ederken, İngilizler onun yolculuğu hakkında kafa yoruyorlar. Ana dilleriyle beraber yabancı dil de konuşabilen insanlar ise ikisini de düşünebiliyorlar. Dil öğrenmeye yalnızca faydacılık açısından bakmamalıyız. Yabancı dil konuşmak bizim bakış açımızı geliştiriyor. Hayatta her alanda başarı kazanmamızı daha kolay hale getiriyor. Yabancı Dil Konuşmak Ne Kazandırıyor? İngiltere'de Lancaster Üniversitesi'nde yapılan çalışmada ekip çok sayıda dili konuşabilen insanların zihnini inceledi. Yabancı dil konuşmak ile tek dil bilmek arasında ne gibi bir değişiklik vardı? Dr. Panos Athanasopoulos farklı dillerin farklı zihin yapıları inşa edip etmediğini merak etti. Eğer durum buysa iki dil bilen insan, beyninde iki zihin barındırıyor olabilir mi? Athanasopoulos ve ekibi önce hem İngilizce hem de Almanca bilen kişilerin olaylara nasıl yaklaştığını inceledi. Bu iki dil aynı aileden olduğu için yabancı dil konuşmak İngiliz ve Almanlar için daha kolaydır. İngilizce'de belirli bir zaman akışında gerçekleşen olaylar için belirli bir dil bilgisi yapısı vardır. Almanca'da ise akış özelliği yoktur. Genelde eylemler hep sonuç olarak verilir. Yapılan araştırmalarda Almanlar olayların başlangıç, orta kısım ve sonuçlarını belirtme eğiliminde oldular. İngilizler ise başlangıç ve sonuç kısımlarını atlayarak eylemin akışına odaklandılar. Evden çıkıp okula giden bir çocuğu tarif ederken Almanlar çocuk evden çıktı ve okula gitti dediler. İngilizler ise bu durumu çocuk evden çıkıyor ve okula gidiyor olarak anlattılar. Bakış Açıları Genişliyor İnsanlar arasındaki dil farkları iki dili konuşan kişilerin olaylara nasıl baktığını da etkiliyor. Araştırmacılar ana dilini konuşan 15 kişiden yürüyen, koşan, araba ve bisiklet süren insanların olduğu video klipler izlemelerini istedi. Videolar üçerli gruplar halinde gösterildi ve her bir grupta katılımcılardan videoyu yorumlaması istendi. Videodaki insanların yaptığı hareket bir amaca yönelik mi yapılıyordu yoksa gelişigüzel, amaçsızca mı yapılıyordu? Videodaki insanlar öyle çok sıradışı şeyler yapmıyorlardı. Bir binaya girmek, sahilde yürüyüş yapmak gibi belirsiz, sıradan şeyler yapıyordu. Bunları izleyen Almanlar videodaki eylemlerin %40 oranında bir amaca yönelik yapıldığını belirtti. İngilizlerde ise eylemlerin bir amaca yönelik yapıldığını söyleme oranı %25'leri geçmedi. Bilim insanlarına göre Almanlar yapılan eylemlerde sonuçlara daha fazla önem veriyor, İngilizler ise eylemin kendisini daha çok önemsiyordu. Dünyaya Farklı Bir Gözle Bakıyorlar Gelelim iki dil konuşan kişilere. Yabancı dil konuşmak bize burada ne verebilir? Birden fazla dil konuşabilen kişiler bakış açılarını hızlıca değiştirebiliyorlar. Ekip, İngilizceyi akıcı bir şekilde konuşan 15 Almanın sadece Almanca bilen Almanlar kadar amaca yönelik düşündüğünü tespit etti. Başka bir dili akıcı konuşmak bizden bir şey eksiltmiyor. Bu kişilerde eylemin akışına odaklanma oranı incelendiğinde sadece Almanca konuşanlardan daha yüksek olduğu görülüyor. İki dil konuşanlar hem sonucu hem de eylemin kendisini önemsiyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/yalan-makinesi-nasil-calisir/", "text": "Yalan Makinesi Nasıl Çalışır? Dr. House'un dediği gibi 'herkes yalan söyler '. Bazen kişiler iyi niyetle bile bunu yapar, örneğin, bir arkadaşınız sizi sinemaya davet etti ama o gün hiç dışarı çıkmak istemiyorsunuz ve ödevim var diyerek iyi niyetinizle yalan söyleyebilirsiniz. Ancak her zaman yalan söylemek bu kadar masum olmayabilir. Laboratuvarda Yalan Söylemek Bilim insanları bir yalanın iki kısımdan oluştuğunu düşünüyor. İlk kısımda kişi söylenecek yalanı oluşturmalı, ikinci kısımda ise gerçeği örtbas etmeli. Laboratuvar ortamında yalancılığı çalışmak için araştırmacılar insanlardan yalan söylemelerini istedikleri bir dizi durum oluşturdular. Bu konuyla ilgili popüler bir test yalancı hırsız örneğidir. Bu testte her bir gönüllüye bulunduğu odada iki nesne sunulur ve bir tanesini seçip dolapta saklaması istenir. Aynı zamanda katılımcıya soru sorulduğunda ondan iki nesneden bir tanesine sahip olduğunu inkar etmesi istenir. Bu durumda katılımcı bir durumda doğru ikinci durumda yalan söyleyecektir. Yalan Makinesi Elektriksel Sinyalleri Kullanıyor Soru sorulmaya başlamadan önce araştırmacılar katılımcının kafa derisine elektrotları yerleştirdiler. Elektrotlar olaylara bağlı beyin yüzeyinde gerçekleşen elektrik sinyallerinin gücünü kaydediyorlar. Bu sinyaller beynin yalan söyleme ve gerçeği anlatma durumlarında nasıl davrandığı ve şekillendiği ile ilgili bize ipuçları veriyor. Elektriksel etkinliği kullanarak beynin çok geniş bir bölgesi ölçüldüğünden tam olarak yalanla veya doğru söylemeyle ilgili alanlar tespit edilemiyordu. Ancak son yıllarda geliştirilen fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme tekniği beyindeki kan akışında gerçekleşen değişimleri ölçerek hangi bölgeye kan akışı hızlandığını tespit ediyor ve o anda beyin hangi işle meşgulse o işten sorumlu bölge belirlenebiliyor. Yalan Bölgeleri Yalancılıkta rol oynayan birkaç beyin alanı olmasına rağmen en büyük rol prefrontal kortekse aittir. Çok sayıda fMRI analizi sonuçları kişilerin yalan söylediği anda prefrontal korteks etkinliğinde büyük bir artış olduğunu gösteriyor. Alnın hemen arkasında bulunan prefrontal korteks karmaşık düşünme, planlama, problem çözme ve karar verme gibi idari işlerden sorumlu beyin bölgesidir. Yalan söyleme esnasında prefrontal korteksin etkin olması pek şaşırtıcı bir sonuç değil. Dürüstlük beyinde sahtekarlıktan daha az çaba gerektiriyor. Yapılan çalışmalarda yalan söylediklerinde insanların cevap verme süreleri daha uzuyor. Prefrontal korteks sadece yalan söylerken değil, günlük hayatta yaptığımız çoğu işte etkin görev alıyor. Yemek yaparken, satranç oynarken veya konuşurken bile sürekli prefrontal korteksi kullanıyoruz, bu yüzden bu bölgenin etkinleşmesi her zaman yalan söylemek olarak yorumlanamaz. Yalanı Tespit Etmek İçin fMRI Kullanmak Beyinde hiçbir yalan bölgesi bulunmasa bile yine de araştırmacılar fMRI tekniğiyle laboratuarda 85% oranında kişinin yalan söylediğini tespit edebiliyor. Yalan makinesi cihazını duymayanınız yoktur sanırım. Bu kadar yüksek bir orana rağmen yalan makinesi ve fMRI'nın laboratuvar dışında kullanımı çok tartışmalara yol açmıştır. Stanford Üniversitesi'nde hafıza üzerine çalışan Anthony Wagner laboratuar çalışmalarının gerçek hayatla çok paralel gitmediğini söylüyor. Wagner katıldığı bir mahkemede fMRI ile yapılan bir yalan tespitinin geçersizliğini kanıtlamasıyla biliniyor. Laboratuvar çalışmalarında katılımcılardan yalan söylemesi isteniyor, yalanlar talimat üzerine oluşturuluyor ve hiç risk taşımıyor ancak gerçek dünyada yalan söylemenin riski fazla ve kişiler duygusal bir yükümlülük altındalar. Wagner'ın yanı sıra çok sayıda sinirbilim insanı fMRI'nın yalan tespiti için kullanılamayacağını savunuyor. Yalan Söylediğinde Kişi Kendi Yalanına İnanıyor"} {"url": "https://sinirbilim.org/yalnizlik-beyni-nasil-etkiliyor/", "text": "Yalnızlık Beyni Nasıl Etkiliyor? Evrimsel süreçte insanlığın devamının sağlanmasında rol oynayan en büyük etkenlerden biri topluluktur. Binlerce yıldır topluluk hayatı yaşıyoruz ve daha sağlıklı bir şekilde yaşamak için birbirimize ihtiyaç duyuyoruz. Bir arada kalma dürtüsü bizim grup halindeyken daha güvende hissetmemizi sağlıyor. Yiyecek bulmak için daha az enerji ve zaman harcıyoruz. Genellikle yalnızlık hissettiren sosyal izolasyon ve reddedilme belirli olumsuz duyguları beraberinde getirir ve kişiyi psikolojik ve fizyolojik olarak strese sokar. Öğle yemeğinizi arkadaşlarınızla yemeyi mi yoksa yalnız yemeyi mi tercih edersiniz? Bir sinemaya film izlemeye gittiğinizde yalnız başına gelmiş kaç kişiyi görürsünüz ki, insanlar çoğunlukla arkadaşları, sevgilileri veya başka bir yakınlarıyla zaman geçirirler. Topluma karışmanın da sinirbilimsel olarak güçlü temelleri vardır. Kişi yalnız kaldığında ise beyninde topluluk içinde olduğundan farklı olaylar cereyan eder. Yalnızlık Ödül Mekanizmasını Tetikliyor Yıllardır bilim insanları ödül mekanizması ile toplumsal ilişkiler arasındaki bağlantıları keşfetmeye çalışıyorlar. Etrafımızda sevdiğimiz insanlar olduğunda yaşadığımız huzur hissi aslında beynin ödül merkezi olan ventral tegmental alandaki dopaminerjik nöronlardan kaynaklanıyor. Topluluk halinde ne olduğunu biliyoruz ama yalnızlığın sinirbilimsel temellerini açıklamak bu kadar kolay mı? Yalnız kaldığımızda VTA hala olaya dahil mi? Kendimizi toplumdan izole ettiğimizde beynimizde neler oluyor? Biz yalnızlığı hissediyoruz ama nöronlar ne hissediyor? Yalnızlığın etkileri ve sosyal tecrit üzerine yapılan araştırmalar artık birçok soruya yanıt verebiliyor. Evet, bazı nöronlar yalnızlığı hissedebiliyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü ve Londra Kraliyet Üniversitesi'nde çalışan bilim insanları farelerde yeşil floresan proteinini kullanarak dopaminerjik nöronları takip etti. Bazı fareler 24 saat boyunca yalnız bırakılırken, bazıları ise grup halinde tutuldu. Araştırmacılar ayrıca VTA ve dorsal rafe çekirdeğinde YFP verdikleri nöronların elektrofizyolojik kayıtlarını da alıyorlardı. Böylece hangi nöronlar ne kadar süre aktif kaldı, ölçebileceklerdi. Dorsal rafe çekirdeği de VTA gibi bazı dopaminerjik nöronların bulunduğu bir beyin bölgesidir. Yalnız kalan ve bir grup içinde bulunan fareler karşılaştırıldığında VTA'larında herhangi bir farklılık gözlenmedi. Ancak dorsal rafe çekirdekler incelendiğinde yalnız farelerin bu beyin bölgeleri grup halinde bulunanlara kıyasla çok daha fazla aktifti ve sinaps yoğunluğu daha fazlaydı. Diğer bir deyişle dorsal rafe çekirdeğindeki sinapslar yalnızlık halinde güçleniyordu. Araştırma sonuçları dorsal rafe çekirdeğindeki nöronların yalnızlığı hissedebildiğini ve tepki verebildiğini gösteriyor. Yalnızlık Beyin Kimyası Değiştiriyor Yalnızlıktan çıkıp tekrar kalabalık içine geri dönmek ise nöral faaliyeti oldukça artıyor. Hem kemirgenlerde hem de insanlarda kısa bir süre sosyal tecrit hali yalnız kişiyi hemen toplum içine karışmaya yönlendiriyor ve bir gruba katılması için motive ediyor. Bu durum sosyal geri dönüş olarak biliniyor. Bu bilgiden yola çıkarak araştırmacılar sosyal geri dönüşün nöral temelini keşfetmek için çalışmalara başladılar. Öncelikle nöronların izlenmesi gerekiyordu. Bunun için DRN'deki nöronlara floresan kalsiyum indikatörü eklendi. Floresan kalsiyum sayesinde hangi nöron aktifse hemen parlayacak ve böylece nöronların takibi yapılabilecekti. Farelerde sosyal geri dönüşü taklit etmek için bir fare önce yalnız bırakıldı sonra da başka bir fareyle iletişime geçmesi sağlandı. Bu iletişim farenin DRN dopaminerjik nöronlarındaki faaliyeti büyük ölçüde artırdı. Buna göre DRN nöronları sadece yalnızlığa karşı duyarlı değil, yalnızlıktan kurtulup sosyalleşmeye de tepki veriyor. Optogenetik ile Hayvan Davranışları Araştırılıyor Farelerde sosyal davranışın DRN bölgesindeki nöron faaliyetini düzenlediğini artık biliyoruz. Yalnız kalan bir farenin bu nöronlarını değiştirsek, örneğin elektriksel uyarım tekniği veya ilaçla nöronları uyarsak fareleri daha sosyal hale getirebilir miyiz? Bu hipotezin doğruluğunu öğrenmek için ekip DRN nöronlarını optogenetik ile manipüle ettiler. Kanalrodopsin adlı bir protein yerleştirerek DRN nöronlarının mavi ışık ile uyarılmasını sağladılar. Nöronlar uyarıldığında fareler sosyal faaliyete geçmeye başladılar. Bunun tersi olduğunda ise, yani DRN nöronlar engellendiğinde farelerde sosyal geri dönüş gözlenmedi. Fareler uzun bir süre yalnız kalmalarına rağmen yine de bir gruba girmeye istekli değildiler, yalnız kalmayı tercih ettiler. Araştırmacılar bunun üzerine DRN dopaminerjik nöronların sosyal davranışı motive ettiği ve fareleri sosyalleşmeye yönelttiği sonucunda karar kıldı."} {"url": "https://sinirbilim.org/yalnizliktan-olmek/", "text": "Yalnızlıktan Ölmek Diye Bir Şey Gerçekten Var Herkesin kendine göre bir yalnızlık tanımı vardır. Mesela Kafka yalnızlığın mutluluk olduğunu söyler. Sahip olduğum her şeyi yalnızlığıma borçluyum. diye de ekler. Kimileri de yalnızlığı insanın insana verebileceği en değerli hediye olarak görür. Ancak yalnızlık her zaman böylesine romantik değildir. Bir de yalnızlığın karanlık tarafı vardır. Kimsenin tatmak istemediği acı dolu bir yanı... Yalnızlık, içine düşenlerin çıkmakta zorlandığı dipsiz bir kuyudur adeta... İster mecburiyet olsun isterse bilinçli bir tercih, yalnızlık hayatın içinden bir şeydir. Aşk kadar arkadaşlık kadar doğal ve kaçınılmaz bir şey... Ben kısa süreli yalnızlığın kendine özgü bir büyüsü olduğunu düşünenlerdenim. Su kadar hava kadar gerekli olduğuna inanıyorum. Ama bunun uzun vadede sürdürülebilir bir şey olmadığını da biliyorum. Üstelik bunu sadece ben söylemiyorum, bilim de benimle aynı fikirde! Yalnızlığın size sunulan bir armağan olduğunu düşünüyorsanız ya da yalnızlık bir şekilde konfor alanınız haline geldiyse, bunun korkunç bir maliyetle gerçekleştiği konusunda sizi temin etmeme izin verin, kahvenizden bir yudum alın ve okumaya devam edin. Hikikomori Sendromu: Japonya'da Kayıp Bir Nesil Hepimizin günlük hayatın koşuşturmalarından bıkıp usandığı anlar mutlaka oluyordur. Sabah erkenden kalkıp akşama kadar çalışmak, bir sürü insanla uyum ve iletişim içinde olmak, üstelik bunu her gün tekrarlamak hiç kolay değil. Dönem dönem ailemizden, çevremizden, yaşadığımız şehirden, yaptığımız işten koşarak uzaklaşmak istiyoruz. Bazen de etrafımızdaki sahte kalabalıktan arınmak, bir anlamda insan detoksu yapmak için kendimizi toplumdan soyutluyoruz. Buraya kadar okuduklarınıza hiç yabancı olmadığınızı, sizin de zaman zaman insanlarla aranıza mesafe koyma ihtiyacı duyduğunuzu biliyorum. Ancak sosyal izolasyon bazen çok ileri boyutlara varabiliyor. İnsanlar, iş ve eğitim hayatına son verebiliyor; arkadaşları, ailesi ve akrabalarıyla bütün bağlarını koparabiliyor. Bu duruma tıpta Hikikomori sendromu adı veriliyor. Bu sendrom, 2013 yılında Japonya'da 1 milyondan fazla insanı etkiledi. Bunun büyük çoğunluğunu ise gençler oluşturuyor. Hikikomorili gençler, hayattan elini ayağını çekiyor ve neredeyse tüm vaktini odasında bilgisayar başında geçiriyor. Kendisini yıllarca odasına kapatanlar bile var. Bu kişiler, çevresinde çok sayıda insan olsa bile kimseyle sosyal paylaşımda bulunmayı tercih etmiyor ya da çok az iletişim kuruyor. Toplumdan uzak yaşadıklarında kendilerini daha rahat ve güvende hissettiklerini söylüyorlar. Hayatlarını sadece evle sınırlamak ve insanlarla iletişim kurmaktan kaçınmak ilk başlarda onlara konforlu geliyor. Ancak evde geçirilen sürenin artmasıyla birlikte stres, öfke ve yalnızlık duygusu da giderek artıyor. Bu durum, depresyon ve kaygı bozuklukları gibi pek çok ruhsal sorunu da beraberinde getiriyor. Son yıllarda hem doğu hem de batı ülkelerinde Hikikomori sendromu tanısı alan kişilerin sayısında önemli bir artış görülüyor. Yalnızlıktan Ödün Vermemenin Ağır Bedeli Çoğumuz yalnız yaşamaktan, yalnız ölmekten korkarız. Çevremizdekilerle kendimizi değerli ve güvende hissettiğimiz ilişkiler kurmak isteriz. Toplumdaki diğer insanlarla birtakım ortak amaçlar doğrultusunda bir araya geliriz. Onlarla iletişim ve iş birliği içerisinde hareket etmemiz gerekir. Hem hayatta kalmak hem de türümüzün devamlılığını sağlamak için sosyal etkileşimlere ihtiyaç duyarız. Öte yandan diğer insanlarla kurulan bağlar, fiziksel ve mental sağlığın korunmasında da önemlidir. Güçlü sosyal ilişkileri olan kişilerde erken ölüm riski daha düşüktür. Üstelik bu kişiler, demans başta olmak üzere pek çok nörolojik hastalıktan da korunuyor. Sosyallik, kişinin sağlık davranışlarına da yön veriyor. Sosyal hayatı zengin olan kişiler, sağlıklı yaşama konusunda kendilerini daha motive hissediyor. Bu kişiler hem uyku kalitesine hem de beslenme alışkanlıklarına daha çok dikkat ediyor. Egzersiz yapıyor, aşırı yemek yemiyor, sigara ve aşırı alkol tüketiminden kaçınıyorlar. Üstelik bu kişilerin tıbbi tavsiyelere uyum düzeyleri daha yüksektir. Son yıllarda dünyada sosyal ve demografik anlamda pek çok değişiklik meydana geldi. Geniş ve kalabalık ailelerin yerini çekirdek aileler aldı. Hem kadın hem de erkeklerde evlenme yaşı yükseldi. TÜİK verilerine göre, ülkemizde resmi olarak ilk evliliğini 2020 yılında yapmış olan kadınların ortalama evlenme yaşı 25,1 iken erkeklerin ortalama evlenme yaşı 27,9 oldu. Ayrıca ülkemizde boşanma oranları da arttı. Artık her üç evlilikten biri boşanmayla sonuçlanıyor. Yaşanan teknolojik gelişmelerle birlikte internet, hayatımızda daha fazla yer kaplamaya başladı. İnsanlar, beğenilme ve takdir edilme arzularını sosyal medyadan karşılama konusunda adeta birbiriyle yarışır halde. Bütün bu etkenler, insanların sosyal ilişkilerinde zayıflamaya yol açtı. Toplumdan izole halde yaşamak yeni bir yaşam biçimi oldu. Sosyal izolasyonla birlikte hızlı bir yalnızlaşma süreci başladı. Sosyal izolasyon ve yalnızlık hem beden hem de ruh sağlığını olumsuz yönde etkiliyor. Yalnızlıkla ilişkili sağlık sorunlarının başında kalp-damar hastalıkları geliyor. Yalnızlık, koroner kalp hastalığı gelişimi üzerinde anksiyete ve iş stresi kadar önemli bir risk etkeni haline geldi. Sosyal izolasyon ve yalnızlık; CHD riskini %29, inme riskini %32 oranında artırıyor. Eşi veya yakın arkadaşı olmayan kişilerde CHD gelişim riski, bir partneri olanların neredeyse üç katıdır. Yalnızlık, genç bireylerde zamanla toplam periferik damar direncini artırıyor. TPR'deki artış, 40 yaş ve üzerindeki bireylerde sistolik kan basıncının normalden daha yüksek seyretmesinin ana sebebi olarak biliniyor. TPR'deki artışla birlikte arterler sertleşiyor ve sistolik kan basıncı yükseliyor. Bu durum, yalnız bireylerde orta ve ileri yaşlarında yüksek tansiyon gelişim riskini önemli ölçüde artırıyor. Sosyal izolasyon ve yalnızlık, stresin kronikleşmesine neden olan etkenlerden biridir. Vücutta stres yanıtları, Hipotalamus-Hipofiz-Adrenal aksı ve sempatik adreno-medüller sistem tarafından düzenlenir. Stres yaratan bir durum karşısında HPA sistemi aracılığıyla böbrek üstü bezlerinin dış kısmından kortizol salgılanır. Kandaki kortizol düzeyleri sirkadiyen ritmi takip eder. Buna göre kanda kortizolün en yüksek olduğu dönem sabah saatleridir. Akşama doğru kandaki kortizol seviyesi düşer. Çalışmalar, yalnız bireylerde HPA sisteminin faaliyetinde artış meydana geldiğini gösteriyor. Bu kişilerde sabah saatlerinde kandaki kortizol düzeyi normalden daha yüksektir. Ayrıca kortizol reseptörlerinin duyarlılığında azalma meydana gelmiştir. Vücutta kortizol düzeylerinin sürekli yüksek seyretmesinin bir bedeli vardır. Kortizol, endotel hücreleri tarafından nitrik oksit üretimini azaltıyor. Oysaki NO'nun hem yüksek tansiyona hem de ateroskleroza karşı koruyucu etkisi bulunuyor. Ayrıca yüksek kortizolün vücutta inflamasyona neden olduğu biliniyor. İnflamasyonun uzun süre devam etmesi kanser, ateroskleroz, diyabet ve nörodejenerasyon başta olmak üzere pek çok kronik hastalığa zemin hazırlıyor. Sosyal İzolasyon ve Yalnızlık Erken Ölüm Riskini Artırıyor! Yalnız yaşamak, kendini eve kapatmak, kısıtlı bir sosyal ağa/çevreye sahip olmak ve insanlarla sosyal ilişki kurmamak, sosyal izolasyonun göstergeleri olarak kabul ediliyor. Yalnızlık ise duygusal boyutu olan subjektif bir kavram. Kişi, çevresindeki insanlarla istediği düzeyde sosyal ilişki kuramadığında bundan memnuniyetsizlik duyuyor ve kendini yalnız hissetmeye başlıyor. Ancak sosyal izolasyona her zaman yalnızlık eşlik etmiyor. Kişinin sosyal izolasyonu nasıl algıladığı ve içselleştirdiğine bağlı olarak hissettiği yalnızlığın boyutu değişiyor. Bazen kişi yalnız olmayı, ailesiyle ve arkadaşlarıyla çok sık görüşmemeyi, hayatını sınırlı sayıda insanla sürdürmeyi bilinçli olarak tercih ediyor ve bundan mutluluk duyuyor. Kendini iyi hissetmediği bir kalabalığın içinde olmaktansa somut bir yalnızlığı daha cazip buluyor. Bu durumu değerli yalnızlık olarak görüyor. Kimisi ise oldukça geniş bir sosyal çevreye sahip olmasına rağmen kendini yalnızlığa itilmiş halde buluyor. Sonuç olarak yalnızlık, sosyal ilişkilerin niceliğinden çok kalitesiyle ilgilidir. Sigara, hareketsiz yaşam tarzı, obezite, madde bağımlılığı ve hava kirliliği gibi etkenlerin erken ölümlere sebebiyet verdiği zaten biliniyordu. Son dönemde sosyal izolasyon ve yalnızlığın da hayati risk teşkil ettiği yönünde çalışmalar ortaya kondu. Buna göre, sosyal açıdan izole olan ve buna bağlı olarak yalnızlık hissi duyan kişilerde erken ölüm riski daha yüksektir. Yalnızlık yaşamak, ölüm riskini %32 oranında artırıyor. Öte yandan toplumdan kopuk yaşamasına rağmen kendini yalnız hissetmeyen kişiler erken ölümlere karşı daha az risk taşıyor. Günümüzde insanların yaşam süresi beklentisi önemli ölçüde değişti. İnsanlar artık daha uzun yaşıyor. 60 yaş ve üzerindeki kişilerin sayısı 1950'li yıllardakinin neredeyse üç katı. Yaşla birlikte yalnızlığın görülme sıklığının arttığı bilinse de sosyal izolasyon orta yaştaki bireylerin fiziksel sağlığını daha çok etkiliyor. Yalnız yaşayan ya da algıladığı yalnızlık düzeyi yüksek olan orta yaştaki bireylerin erken ölüm riski aynı durumdaki yaşlı bireylerden daha yüksektir. Bu bulgu, sosyal izolasyonun sağlık üzerindeki yıkıcı etkilerinin yaşlı bireyler üzerinde daha yüksek olduğu yönündeki görüşü çürütmüş durumda. Yalnız yaşayan ya da kendini yalnız hisseden genç ve orta yaştaki bireylerin kendi sağlığını tehlikeye atacak alışkanlıklar edinme ihtimali daha fazladır. Ayrıca bu yaşlarda kişiler tıbbi bir tedaviye başvurmaktan kaçınırlar. Bir sağlık sorunları olsa bile çoğunlukla doktora gitmezler. Bu nedenle tedavinin geciktiği durumlar ortaya çıkar. Öte yandan emeklilikle birlikte insanlar fiziksel sağlığına daha fazla özen gösterir, en ufak bir sorunda bile koşa koşa hastaneye giderler. Bu durumun yaşlı bireylerde fiziksel sağlığın korunmasında ve yalnızlıkla ilişkili ölüm riskinin azalmasında etkili olduğu düşünülüyor. Ancak aynı şey mental sağlık için geçerli değil. Bilindiği üzere kişi, ömrünün büyük çoğunluğunu işte geçiriyor. Çalışma hayatı, insana sosyalleşmek adına pek çok fırsat sunuyor. İş yemekleri, davetler, seminerler ve arkadaşlarla yapılan çeşitli etkinlikler, kişinin toplumla bütünleşmesini sağlıyor. Emeklilikle birlikte kişi hem iş ortamından ve arkadaşlarından kopuyor hem de halka açık alanlarda daha az vakit geçirmeye başlıyor. Böylece kişinin topluma aidiyet duygusu azalıyor. Bu durum, fiziksel sağlığını etkilemese de depresyon ve anksiyete gibi ruhsal sorunların gelişimine neden oluyor. Yalnızlıkla Başa Çıkabilmek Mümkün mü? İnsanlar arasındaki sosyal ilişkilerin gün be gün azalmasıyla bu konu sağlık gündeminin en üst sıralarında yer almaya başladı. Artık yalnızlıktan ölme riski obezite, sigara veya yüksek tansiyondan ölme riskinden daha yüksek durumda. Araştırmacılar, eğer bu konuda bir şeyler yapılmazsa sosyal izolasyon ve yalnızlığın 2030 yılına kadar salgın hastalık boyutuna ulaşacağını tahmin ediyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/yapay-rahimler/", "text": "Yapay Rahimler ile İnsanlığın Matrix Çağı Başlıyor Matrix filmini izlemeyeniniz yoktur sanırım. Filmin baş karakteri Neo'nun içinde doğduğu o küvezleri hatırlayın. Milyonlarca insan o küvezlerde dünyaya getiriliyor ve yaşama ilk orada başlıyordu. Matrix dünyasının gerçek olması artık bir hayal değil. Tokyo'da Juntendo Üniversitesi araştırmacılarının son buluşları insanlarda dış döllenmeye olanak tanıyan yapay rahimler oldu. Ekibin yeni geliştirdiği EUFI adlı teknik sayesinde küvez benzeri bir ortamda embriyo ilk 9 aylık gelişimini burada tamamlayabilecek. Araştırmacılar keçi ceninlerinde göbek bağındaki kan damarlarının yerine kataterler bağladılar böylece ceninler anne karnında olduğu gibi oksijen ve yeterli besinini alıp, atık maddelerini de bu yolla dışarıya verebiliyorlar. Ceninlerin bulunduğu küvez içinde amniyon sıvısı da bulundurduğundan ceninlerin vücut sıcaklığı sürekli ölçülüyor ve sabit tutuluyor. Yapay Rahimler Anne Rahmine Bir Alternatif Olabilir Juntendo Üniversitesi'nde jinekoloji bölümünün başkanı olan Yoshinori Kuwabara yıllardır yapay plasentalar üzerinde çalışıyordu. İlgi alanı erken doğmuş bebeklere uygulanabilecek klinik tedaviler üzerinde yoğunlaşmıştı. Kuwabara erken doğan ceninlerin gelişiminin en iyi anne rahminde olacağını düşünüyordu. Bu durumda yapılacak tek şey bu ortamı dışarıda yaratmaktı. Kuwabara ve ekibi ilk denemede keçi ceninlerini üç hafta kadar bir süre boyunca yapay rahimlerde tuttular. Ancak ekip ceninlerde dolaşım bozuklukları ve buna benzer birçok sorunla karşılaştılar. Üç haftalık kısa bir sürede dahi ceninlerde ciddi hayati tehlikeler ortaya çıkmaya başlamıştı. Araştırmacılar süreyi uzatma ve oluşan sorunları gidermek için yeni yöntemler aramaya başladılar. Son 20 yılda yapılan tıpta yaşanan gelişmeleri göz önüne alırsak hamilelik konusunda ki bilgilerimizin oldukça arttığını göreceğiz. Eskiden cenin gelişimini tamamlamak için anne karnında 9 ay, erken doğum durumlarında en az 8 ay kalması gerekiyordu ama gelişen tıp teknolojisi küvezlerde 6 aylık ceninlerin bile yaşamasına ve büyümesine olanak sağlıyor. Peki bu yeterli değil mi? Tabi ki hayır. Şu an geldiğimiz noktada ceninler eskisi gibi dokunulmaz değiller ve tıbbi müdahalelere çok açık bir durumdalar. Geçtiğimiz yıllarda anne karnında bir cenine açık kalp ameliyatı yapıldığını muhtemelen duymuşsunuzdur. İn Vitro Döllenme Üreme tıbbının geleceği aslında birkaç teknolojinin ilerlemesine bağlı diyebiliriz. Bunlar arasında in vitro döllenme ve eşey hücrelerinin onarılıp nakledilmesi son 20 yılın en önemli iki teknolojisini oluşturuyor. Bunların yanında cenin gelişimini inceleyen bilim dalı olan neonatoloji ve genetik gibi bilim dalları da araştırmaların temelini oluşturuyor. Elbette konu insan olunca etik konular maalesef hala sorun teşkil ediyor. Bazı kesimler henüz bilinci bile olmayan canlılara aşırı değer verdiğinden ötürü birkaç ülke hariç dünya genelinde insan embriyoları üzerinde araştırma yapılamamaktadır. Modern neonatolojinin tarihi aslında 16 haftalık bebeklerin tekrar hayata döndürüldüğü 15-20 yıl kadar önce başladı. Bu bebeklerin yaşama şansı 10% olarak görülüyordu. Tecrübeli neonatologlar sınırları aşmak konusunda çok tereddütlü davranıyorlar ve araştırmalar genellikle hayatta kalmayı başaran erken doğmuş bebeklerin ölmelerini engellemek üzerine yoğunlaşmış durumda. Amniyon Sıvısını Taklit Edebiliriz Temple Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde fizyoloji profesörü olan Thomas Shaffer yapay rahimler içine koydukları sıvının akciğer yapısını ve işlevini koruduğunu belirtiyor. Aslında yapay rahimler oluşturmada karşılaşılan sıkıntılardan en büyüğü memelilerdeki amniyon sıvısının yerine geçebilecek bir sıvı oluşturmaktı. Shaffer neredeyse son 30 yılını böyle bir madde oluşturmaya adamıştı. Shaffer insan akciğerini sıvıyla doldurarak besleme fikrini ilk ortaya attığında çok sayıda insan ona karşı çıktı ve bunun imkansız olduğunu söylemişti. Günümüzde ise havayı sıvı olarak akciğerlere vermek çok sayıda neotalog tarafından onaylanıyor. 1989'da ilk insan çalışmaları bebeklere havayı sıvı olarak vermekle başladı. İlk zamanlar bu bebeklerin yaşayacağına kimsenin inancı yoktu ancak sonuçlar bunun tam aksini gösteriyordu. Akciğerlere doldurulan sıvı bebeğin oksijen gereksinimini karşılıyor ve karbondioksit atıklarını etkili bir şekilde vücuttan uzaklaştırabiliyordu. Etik Konular Büyük Sorun Oluşturuyor Belki şu an kendinize şu soruyu soruyor olabilirsiniz: 1989 yılından beri var olan bu teknolojiyi neden duymadık? Çünkü gerek etik konular olsun gerekse bazı teknik yetersizlikler olsun, bu teknoloji varlığını sadece çok büyük biyolojik merkezlerde devam ettirebildi. Sıvının bulunması tek başına yeterli değil elbet, bu sıvının değişimini sağlayacak bir cihaz yapımı gerekiyordu ve insanın embriyodan bebekliğe kadar olan yaşamı hakkında da bugünkü kadar bilgimiz yoktu. Yapay Rahimler Tepki Alabilir 30 yıl sonra ceninlerin yapay rahimlerde büyüttüğümüzde birçok sorunu çözüyor olacağız. Bebeğe yapılacak müdahaleler anne üzerinden değil de doğrudan yapılacağı için bebeğin gelişimin incelemek ve sağlığını denetlemek çok daha kolay olacak. Ayrıca çok sayıda genetik test yapmak ve dolayısıyla bebekte ilerde meydana gelebilecek birçok soruna önceden müdahale etmek mümkün olabilecek."} {"url": "https://sinirbilim.org/yapay-ses/", "text": "Beyin Dalgalarından Yapay Ses Oluşturuldu Cep telefonlarımız artık sesli komut özelliğine sahipler. Sesimizle elektronik aletlere komut verebiliyoruz. Bazı telefonlar sesi yazıya da dönüştürebiliyor. Teknoloji hayatımızı her geçen gün kolaylaştırırken Amerika'da San Francisco'da çalışan sinirbilimcilerden yeni bir haber geldi. Beyin dalgalarımızdan yapay ses üretmeyi başardılar. Bu teknoloji bir gün konuşamayan insanların sesi olabilir. Felç veya bazı metabolik hastalıklar yüzünden insanlar sesini kaybedebiliyordu. Artık bu sorunun da önüne geçilebilecek. Konuşma kabiliyetimiz en önemli becerilerimizden biridir. İnsanların sosyalleşmesinde sözlü iletişim çok büyük bir yer kaplar. Doğuştan fiziksel bir sorunu olmayan herkes sağlıklı bir şekilde konuşabilir. Ancak felç veya travma geçirmek, Parkinson hastalığı, multipl skleroz ve ALS hastalığına yakalanmak sesinizi sizden çalabilir. Ünlü fizikçi Stephen Hawking de gençliğinde ALS hastalığına yakalanmış ve zamanla konuşma yeteneğini kaybetmiştir. Bir kişinin konuşma yetisini kaybetmesi iletişim kurmasına engel değildir. Hawking kendisine özel tasarlanan cihaz sayesinde iyi bir şekilde iletişim kurabiliyordu. Yapay Ses Dünyada Geniş Bir Yankı Buldu Şiddetli konuşma güçlüğü yaşayan yardımcı cihazlar ile düşüncelerini harf harf aktarmayı öğreniyorlar. Bu cihazlar çok küçük olsa bile göz hareketlerini ve yüz mimiklerini takip edebiliyor. Ancak bir yazı yazmak ve cümle kurmak çok zahmetliydi. Sıklıkla hata yapılıyor ve hastalar çok zorlanıyordu. Ayrıca dakikada sadece 10 kelime söyleyebilmek de biraz yetersiz kalıyor. Normal bir konuşma dakikada 100-150 sözcüğün telaffuzunu içerir. Dr. Edward Chang'in laboratuvarında geliştirilen cihaz dünyanın en saygın bilim dergilerinden biri Nature'da yayınlandı. Araştırmacılar beyin dalgalarından yapay ses üretmenin mümkün olduğunu gösterdi. Daha öncesinde yapay zeka insan sesi ile birleştirip robotlarda hayat bulmuştu. Çin'de bir robot sunucu haber programı bile sundu. Şimdi bir kişinin beyninin konuşma merkezlerindeki beyin faaliyeti ile seslendirme yapmak da gerçek oluyor. Yakın gelecekte hem konuşma güçlüğü yaşayanlar daha akıcı bir şekilde konuşabilecek hem de insan sesini duygu ve kişilik açısından taklit edebilen yeni cihazlar ortaya çıkacak. İlk Defa Beyin Dalgalarından Yapay Ses Oluştu Dr. Chang çalışmalarını anlatırken şu sözleri kullanıyor: İlk defa bir kişinin beyin faaliyetine bakarak söyleyeceği tüm cümleleri ürettik. Şimdiden ulaştığımız teknoloji sayesinde konuşma kaybı yaşayan hastalara yardım edebiliriz. UCSF Weill Sinirbilim Enstitüsü'nde çalışan Chang ve ekibi geleceğe dair umut dolu açıklamalar yapıyor. Bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz bir teknoloji daha sanırım hayata geçiyor. Bu tür çalışmalar klinik araştırmalardan çok daha hızlı yürür. Etik kurul, faz çalışmaları gibi prosedürler olmadığından bu projeler hızlıca hayata geçer. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler çoğu zaman bir anda ortaya çıkmazlar. Herkes bir taş koyar ve bu şekilde anlamlı bir çalışma üretilir. Chang'ın ekibindeki araştırmacılar da daha önceden yayınlanmış bir çalışmadan esinlenmiştir. Bu çalışmada insan beyninin konuşma merkezlerinin dudak, çene ve dil hareketlerini tahmin etmede kullanılabileceği yer alıyor. Aynı zamanda bu hareketlerin akıcı bir konuşma için faydalı veriler sunabileceği belirtiliyor. Sesler Önce Ses Hareketlerine Dönüşüyor Chang'ın ekibindeki Dr. Gopala Anumanchipalli ve yüksek lisans öğrencisi Josh Chartier daha önceden yapılan çalışmaların başarıya ulaşmadığını fark etti. Bilim inşaları beyin faaliyetinden konuşmayı çıkaramamıştı. Bu beyin bölgeleri sesin akustik özelliklerini yansıtmıyordu, sadece belirli ağız ve gırtlak hareketlerinin koordinasyonunu gösteriyordu. Ağız, dil, boğaz ve çene hareketlerinden sesi üretmek hiç kolay bir iş değildir. Ekip uzun uğraşlar sonucu beyin dalgalarından ağız ve çene hareketlerini çıkarttı. Bunun ardından yapay ses oluşturmak için kolları sıvadı. Sonunda da başardılar. Anumancipali ve Chartier üniversitenin epilepsi merkezinde tedavi gören 5 hastayı çalışmalarına katılmaya ikna ettiler. Katılımcıların kafasına epileptik nöbetlerin kaynağını bulmak için geçici olarak implantlar takıldı. Bu hastalardan birkaç yüz cümle okumaları istendi. Gönüllüler cümleleri okurken araştırmacılar da konuşmanın üretilmesinden sorumlu beyin bölgelerinin elektriksel faaliyetini kaydediyordu. Bir sonraki aşamada katılımcıların konuşmalarının kaydı alındı. Bu ses kayıtları ters mühendislik yöntemi kullanılarak sesi oluşturan kas hareketlerine dönüştürüldü. Normal süreçte önce ses telleri titreşir, sonra ortaya çıkan ses dalgaları gırtlak ve boğazda şekillenerek harflere, sözcüklere dönüşür. Araştırmacılar burada ortaya çıkan sesleri ses dalgalarına ve kas hareketlerine dönüştürdüler. Sesler oluşurken dudaklar nerede kapanıp açılıyordu, dil nasıl hareket ediyordu, ağzın yapısı nasıl değişiyordu, bunlar analiz edildi. Yapay Ses ve Makine Öğrenmesi Seslerden anatomiye doğru yapılan analiz bilim insanlarının sanal bir ses yolu yaratmasını sağladı. Bu şekilde beyin dalgalarından yapay ses oluşturmanın önü açılabilecekti. Bu sanal ses yolu her katılımcının beyin dalgalarına göre farklılık gösteriyordu. Araştırmacılar iki tane nöral ağ makine öğrenme algoritması oluşturdular. Her insan için sürekli kod yazamazsınız. Bunu makine öğrenimi sistemi ile oluşturup cihaz otomatik olarak kendini katılımcıya göre şekillendirebilir. İlk algoritma konuşma esnasında üretilen beyin dalgalarını sanal ses yolu hareketlerine dönüştürüyordu. Diğer algoritma da bu ses yolu hareketlerini katılımcının sesine yakın bir yapay ses haline getiriyordu."} {"url": "https://sinirbilim.org/yapay-zeka-evrim-gecir-ya-da-yok-ol/", "text": "Yapay Zeka; Evrim Geçir ya da Yok Ol! Yapay Zeka Nedir? Yapay Zeka terimi 1956 yılındaki bir konferansta Stanford Üniversitesi'nde Profesör olan John McCarthy tarafından ortaya atılmıştır. Yapay zeka konusunda nitelikli Türkçe kaynaklara rastlanılmaktadır. O yüzden bu yazının amacı bu konuda hakkında hiçbir fikri olmayan okuyuculara öz ve verimli bilgiler vermektir. Akıllı makinelerin ve yapay zekanın kökleri yunan mitolojisine kadar uzanır. Ancak ikinci dünya savaşından sonra icat edilen ilk modern bilgisayar, bu alanlardaki gelişmeler için adeta bir kıvılcım oldu. Kuşkusuz yapay zeka gelecek yüzyılın insanlık adına en büyük sıçrayışlardan biri olacaktır. Yüksek zihinsel işlemlerin gerekmediği yerlerde bilgisayarların insanın yerini almasından anlayabiliyoruz bunu. Artık bir yere varmak istediğimizde mekansal hafızalarımıza değil navigasyon cihazlarımıza başvuruyoruz. Bilim kurgu filmleri ile yapay zekanın özdeşleştirilmesi devamında bu kavrama dair yanılgıları ortaya çıkardı. Mesela yapay zekayı , insan ırkının varlığını tehdit eden bir şeymiş gibi algıladık. Ama işin aslı öyle değil. Yapay zekanın en temel ve öz açıklaması şöyle yapılabilir; Yapay zeka, insanların yaptıklarını bilgisayar ile yapabilme/yaptırma çabasıdır. Bir nevi bilgisayarların, kompleks zihinsel süreçleri taklit etmesi gibi. Yapay zeka çalışmalarındaki en temel amacı; insanlar tarafından belirlenen hedefleri akılcı,sezgisel ve anlamlı olarak yerine getiren bilgisayarlar yada robotlar yapmaktır. Yapay zeka araştırmalarının diğer bir önemli amacı ise; ayağa,buruna,göze ve benzeri duyulara sahip olan makinelerin yapılması değildir. Önemli olan yapay sistemlerin zeka olarak adlandırdığımız yetenekleri içermesidir, geriye kalanlar biyoteknoloji ve biyomühendisliğin bu zekaya fiziksel bir form yaratma çabasıdır. Turing Testi Bilgisayar biliminin en önemli öncülerinden ve yapay zekanın sağlam savunucularından biri olan Alan Turing'in Turing Testi adlı sorgulama tarzındaki çalışması kuşkusuz yapay zeka teknolojileri için büyük bir adım niteliğindedir. Makineler düşünebilir mi? sorusu ile başlayan Computing Machinery and Intelligence isimli makalede Turing; devamında taklit oyunu adını verdiği bir testi gözler önüne serdi. Bu test temel olarak, her iki cinsiyetten de olabilecek bir sorgulayıcı , bir erkek ve bir kadın dan oluşur. Sorgulayıcı sorgulama esnasında diğer ikisinden ayrı odada bulunur ve konuşmalar yazılı yapılır ki ses tonu gibi etkenlerden etkilenilmesin. Sorgulayıcı bu iki cinsiyeti X ve Y olarak bilir ve ona göre X , A / Y,B yada X,B/ Y,A ' dır der . Sorgulayıcı A ve B ' ye sorular sorabilir. C : X bana saçının uzunluğunu söylebilir mi, lütfen ? Oyundaki hedefi C'yi yanıltmak olan A şöyle cevap verir; Saçlarım kısa kesimli ve en uzun tel 23 santim B'nin hedefi ise C' ye yardım etmektir. B'nin ben kadınım demesi bir işe yaramayacaktır çünkü aynı şeyi A'da söylebilir. İşte tam bu noktada turing testi bizlere şunu sorar; A'nın yerini bir makina aldığında ne olacaktır? Testin temel amacı, düşünen bir programla donatılan bir makinenin insan kadar anlamlı yanıtlar verip veremeyeceğinin ne kadar olası olduğu ile ilgilidir. Tahmin edilebileceği gibi insan, kendisinin insan olduğunu kanıtlamak için çabalayacaktır. Bilgisayar ise münkün olduğunca insanı taklit etmeye çalışır. Birkaç sorudan sonra verilen cevaplar sonucunda sorgulayıcı, insanı bilgisayardan ayırabilirse, insan kazanmış oluyor. İşin özeti turing bu testte zekanın modellenmesinin mümkünlüğünü tartışmaktaydı. Testin şartları sağlandığında, bilgisayar ile insanın verdiği cevaplar arasında bir seçim yapılamıyor ise, bu bilgisayarların zeki olduğu anlamına gelir. Turing testi yapay zeka çalışmaları için bir kilometre taşıdır desek yanlış olmaz. Zeka ve Akıl nedir ? Akıl kelimesi toplumlarda bazen zeka ile doğrudan ilişkilendiriliyor fakat işin aslı birbirinden tamamen olmasa da farklı kavramlardır. Akıl ile zeka arasındaki en belirgin fark, zekanın IQ testleri ile ölçülebiliyor, aklın ise somut bir ölçütü olmamasıdır. Zeka; bireyin amaçlı bir biçimde hareket edebilme,mantıklı düşünebilme,fiziksel gerçeklikleri algılama ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tamamıdır. Bazen zeka; yeni duruma hızlı biçimde ayak uydurmak, uyum sağlamak biçiminde açıklanabilir. Aslında bu açıklama bizi dolaylı da olsa doğal seçilimin rasgele ve güce dayalı bir seçilim olmadığına götürür. Doğal seçilim bizlere en güçlü olan türün değil, doğaya ve ortama en iyi uyum sağlayan türlerin varlığını devam ettireceğini söyler. Bu da bizi hayatta kalmamıza olanak sağlayan ve kendini bile nöroplastisite ile sürekli değiştiren bir şeye götürür. Akıl ise; muhakeme ve bilgi elde etme gücü olarak tanımlanabilir. Zeka'nın etmenlerinden bahsetmeden önce zeka türlerinin çok çeşitlilik göstermesinden ve bu nedenle de spesifik bir zeka çizelgesinin ve zeka testinin olmadığını belirtmek gerekir. Psikologlar zekayı soyut ve somut zeka olarak incelerken sinirbilimin incelediği zeka'nın türleri daha büyük bir genişliğe sahiptir. Profosör Howard Gardner, çoklu zeka kavramını ileri sürmüştür. Gardner'a göre farklı zeka türleri vardır ve çocukların sahip oldukları yeteneklere ve ilgi alanlarına göre 8 grupta incelenir. Çoklu Zeka Dilsel zeka; konuşma ve yazma dilindeki sözcükleri etkili kullanma yeteneğidir. - Sosyal zeka; diğerlerinin duygularını,ruh hallerini anlama ve anlamlı çıkarımlarda bulunma yeteneğidir. - Mantık-matematik zekası; neden-sonuç ilişkisi kurabilme, analitik düşünme, sayı ve numaraları akıllıca kullanabilme yeteneğidir. - Mekansal zeka; etraftaki nesneleri zihinde canlandırma,yorumlama ve görme yeteneğidir. - Müzik zekası; seslere, ritimlere karşı duyarlılık gösterme kapasitesi ve kendini müzik ile ifade edebilme yeteneğidir. - Dışadönük zeka; kişinin kendini ifade etmesinde bedenini kullanma yetenediğidir. - İçedönük zeka; kendini yönlendirme,idare etme ve tanıma kapasitesidir. - Doğa zeka; bu gruba dahil olanlar hayanlara, temiz ve yeşil çevreye, doğa olaylarına ilgi duymaktadır Çoklu zeka teorisinden esinlenerek Danie Goleman, Duygusal Zeka kavramını ortaya atmış; R. Bandler ve J. Grinder ise İnsan mükemmeliği modeli NLP kuramını geliştirmiştir. Herkesin Zeki Olma İhtimali Yüksektir Çoklu zeka teorisne göre, herkesin zeki olabilme ihtimali yüksektir. Önemli olan hangi zeka türünün konuşulduğudur. Zekanın temeli bilgiden oluşur. Bilgiyi ; 5 duyu organımız aracılığı ile alırız ve daha önceki bilgiler ışığında bu bilgileri sentezleriz ve anlamlandırırz . İşte salt bilgi , bilgiyi işleyen,depolayan beyinde işlendikten sonra işlenmiş bilgiye ' ye dönüşür. Zeka düzeyi birçok fiziki parametreler ile ilişkilendirilebilir. Zeka'nın insandan insana değişmesi; çoğu zaman boy'a, sağ-sol el kullanımına, ten rengine, ağırlığa bağlanabilir ama temelinde bu parametreler neden hangi derecede ve hangi türde zeki olduğumuza yada olmadığımıza spesifik bir değerlendirme yapmamıza olanak sağlamaz. Zekanın, kalıtımın mı yoksa çevrenin etkisinin mi bir ürünü olduğuna karar verebilmek için bu iki parametrelerden birini sabit tutmamız gerekir. Bu noktada çevresel etmenler; bulunduğumuz ortamın kültürel bilgi düzeyini, öğretim imkanını ve yöntemleri, beslenme ve radyo, televizyon gibi tüm etmenleri kapsar. Kalıtsal etmenler ise; bedenimizi oluşturan hücrelerin çekirdekilerindeki kromozom üzerindeki genlerdir. Bu iki parametrenin birisinin sabit tutulup, diğerinin zeka'ya nasıl etki ettiğinin en önemli ve en meşhur örneklerinde biri; tek yumurta ikizlerinin, farklı çoğrafyalarda, farklı çevresel etkenlerden etkilenmesi ile farklı zeka seviyelerinde ve farklı zeka türlerine sahip bireyler haline gelmesidir. İnsan ve Bilgisayar Arasındaki Farklar Nelerdir? İnsan beyni, hem anatomik hem de işlevsel olarak şuan piyasada bulunan en hızlı bilgisayardan kat ve kat daha üstün ve kompkeks bir yapıdır. Vücudumuzdaki hücrelerin ortak özellikleri vardır fakat çekirdekti dna bilgisine göre her hücre farklı bir dokuyu,organı oluşturur. Merkezi ve çevresel sinir sistemini oluşturan hücrelere nöron adı verilir. Nöronları işlevlerine, yapılarına ve ne tür iletim yaptıklarına göre sınıflandırmak mümkün olsa da son yapılan araştırmalar tek bir resme yada görüntüye duyarlı spesifik nöronların olduğun gözler önüne serdi. Nöronların sahip olduğu uzantılar ve bağlantılar ile beyin vücudun her tarafı ile hızlı bir şekilde iki taraflı haberleşir. Ortalama bir beyinde 86 milyar nöron vardır ve bu nöronların her biri 1.000 ile 10.000 sinaps oluşturur. 86 milyar olduğunu düşünürsek beyindeki veri akışının ne kadar karmaşık olduğunu düşünebiliriz. Sinir sisteminde sinyallerin yada uyartıların işlenmesinde en önemli özellik ya hep ya hiç esasıdır. Bir uyartı eğer eşik değerini geçemezse nöronlar kelimenin tam anlamı ile ateşlenemez. Aslında temel olarak baktığımızda bilgisayar; dışarıdan aldığı verileri işleyen,depolayan,sentezleyen ve sonucu çıktı olarak veren cihazlardır. İnsan beyninin de pek farkı yoktur. 5 duyu organımız ve içsel farkındalığımız ile aldığımız datayı beynimiz işler,depolar,sentezler ve bunun sonucunda oluşan çıktıyı, davranış, muhakeme, karar vermek, harekete geçme gibi zihinsel süreçler ile fiziksel dünyaya verir. Nöronlar Beynin Transistörleri Gibidir Beyin için nöron ne ise bilgisayar içinde transistör odur. Transistör elektronik-elektronik dünyasının mihenk taşlarındandır ve bugün kullandığımız laptoplardan ev aletlerine kadar tüm elektronik cihazın tasarımında kendine yer bulur. Çok fazla detaya girmeden şunu diyebiliriz; transistörler, tıpkı nöronların belirli bir eşiğe tepki vermesi gibi tepkiler verebilir. Mesela nöronların eşik değeri 60 mv'dur ve gelen uyartı bu eşik değerini geçerse bilgi diğer hücreye aktarılabilir. Aynı şekilde bir transistörün anahtarlama elemanı kullanılarak bunu gerçekleştirmesi mümkündür. Fakat bu kadar muazzam benzerlik ardından karşımıza iki sorun çıkıyor. Beynin çalışma hızı ve beynin frekansı bu noktada elektronik bilgisayar akımları için gerekli kesin zamanlamaya sahip değildir. Bir nöronun ateşlenmesi demek ardı ardına binlerce nöronun bir ahenk ve hız içinde ateşlenmesi demektir. Saniyede yaklaşık 1000 metre azami hızla hareket eden nöronların hızı, en hızlı elektronik devlerden 10^-16 çarpanı kadar yavaştır. Ve akabinde karşımıza çıkan ikinci sorun, biyokimyasal esnekliğe ve bağlatılara sahip bir beyni nasıl olur da fazla esnekliğe sahip olmayan metal bir yapıda sağlarız ? İkinci sorun üçüncü sorunun ortaya çıkma nedeni oluyor bir nevi. Sinir sistemindeki sinaps sayısından bahsetmiştik. Neredeyse 10 trilyon bağlantı olduğu bir sistem hayal edin. Nano teknoloji ve diğer elektronik gelişmeler bile şuan beyindeki nöron ve sinaps sayısına sahip transistörlü bir cihazı mümkün kılmıyor. Beyindeki toplam nöron sayısı bile en büyük bilgisayardaki transistör sayısının üstündedir. Bilgisayarların işlem birimleri olan transistörler nanosaniyeler mertebesinde anahtarlama yapmalarına karşın, nöron hücreleri milisaniyeler mertebesinde ateşlenir. O halde insanı bilgisayardan üstün kılan şey nedir ? Nöronlar transistörlere karşı her ne kadar yavaş olsa da, bütün nöronlar ve nöral gruplar klasik bilgisayarla nazaran paralel çalışır ve sayıları yüz milyar civarındadır. Paralellik bu noktada insan beynine bilgi işleme hızını değil, bilgiyi eş zamanlı işleme avantajını verir. Yapay Sinir Ağları Yapay Sinir Ağları teknolojisi bilgisayar dünyasında insan beyninin ve sinir sisteminin davranışlarını taklit etme esası üzerine kurulmuş bir teknolojidir. YSA adından da anlaşılabileceği gibi beynin çok basit bir nöron modelinin benzetimidir. Diğer bir deyişleme YSA çalışmalarının amacı; doğal sinir ağlarının sentetik kopyalarının yapılmasıdır. Gerçek beyin fonksiyonları ve beynin nasıl çalıştığı ile ilgili yeterine bilgi olmayışı insan beynini tamamı ile taklit eden yapay sinir ağlarını pek olası kılmıyor. Buna rağmen YSA biyolojik öğrenmeyi temel alan sinir sistemine benzer bir yapıya sahiptir. YSA'nın yapısında bahsetmeden önce nöronların yapısına ve işleyşine kısa bir göz atalım. Biyolojik sinir ağını oluşturan nöronlar temelde üç bölgeye ayrılır. Bunlar, - Soma - Akson - Dendrit'lerdir Nöronlar sinyalleri dentritleri aracılığı ile alır. Alınan bu sinyaller soma da gerekli biyokimyasal değişimlere uğradıktan sonra akson'a aktarılır. Akson boyunca ilerleyen bu sinyale, Aksiyon Potansiyelide denebilir. İlerleyen bu AP akson terminallerine ulaşır ve buradaki keseciklerden sinapslara sinir ileticileri olan nörotransmitterlerin salgılanmasını sağlar. Sinapslar, elektriksel uyarıları kimyasal mesajlara dönüştürerek, aksonlardan dentritlere vektörel iletim kurulmasını sağlayan sinir sisteminin en önemli noktalarından biridir. Daha sonra salgılanan nörotransmitterler sonraki nöronda bulunan nörotransmitter reseptörlerince yakalanır ve iletim aynı şekilde devam eder. Tüm sinir sistemi için geçerli olan tanım sadece elektriksel iletimlerde farklılık gösterir. Elektriksel iletim, reflekslerimiz,kalp atışımız ve anlık olması gereken yerlerde gerçekleşen nadir iletim türlerindedie. Sinir sisteminde genellikle daha az enerjiye ihtiyaç duyan kimyasal iletim gerçekleşir. Nöronlar arasındaki sinaptik bağlantılar ve nörotransmitterler bilginin temsili ve anlamı için büyük önem taşır. Yukarıdaki yapay sinir ağındaki öğreler açıklayacak olursak; Girdi; Gelen bilginin önemi ve etkisini temsil eder. Ağırlıklar; Nöronladaki sinapslara eşdeğerdir. Toplam Fonksionu ; Hücreye gelen net girdi sayısının toplamıdır. Aktivasyon Fonksiyonu : Hücreye gelen net bilgiyi işleyerek hücrenin bu girdiye karşılık üreteceği çıktı. Bütün yapay sinir ağı modellerinde x giriş değerleri w ağırlıklandırma katsayıları ile çarpılarak toplanır. Toplama birimi biyoloji nöronun gövdesine uygun olup ağırlıklandırılmış girişleri toplar ve net denilen çıkışı verir. Ayarlanabilir ağırlıklı ağ, ileri besleme ağ yapısı, geri besleme ağ yapısı, özyinelemeli ağ yapısı gibi farklı fonksiyonlarda farklı sinir ağı modelleri vardır fakat işleyişi yukardaki gibidir. Ek olarak YSA'nın uygulama alanlarına örnek verecek olursak; kredi notumuzu geçmişteki kredi işlemlerimize göre belirleyen YSA'lar, satış tahminleri, kanserin saptanması ve kalp krizinin tedavisi,üretim planlama çizelgeleme gibi alanlarda daha fazlasında kendini yer buluyor YSA'lar. Yapay Zeka Teknikleri a-) Bilgi tabanlı uzman sistem yaklaşımı b-) Yapay sinir ağları yaklaşımı c-) Bulanık mantık yaklaşımı d-) Geleneksel olmayan optimizasyon teknikleri i-) Genetik algoritma ii-) Tavlama benzetimi iii-) Tabu arama iv) Hyprid algoritmalar e-) Nesne tabanlı programlama f-) Coğrafi bilgi sistemleri g-) Karar destek sistemlerinin gelişimi h-) Yumuşak programlama Yapay Zeka Teknolojileri - Uzman sistemler - Yapay Sinir Ağları - Genetik algoritmalar - Bulanık önermeler mantığı - Vaka tabanlı muhakeme - Model tabanlı muhakeme. Anonim bir yazıdır. Kaynaklar - Yapay Zeka, İnsan-Bilgisayar Etkileşimi (3.baskı / Prof.Dr.Vasif Vagifoğlu NABİYEV) - Ölümlülük,Ölümsüzlük ve Yapay Zeka - Bilim ve Teknik Dergisi Yapay Zeka ( Aralık 2001 ) - Bilgisayar ve Zeka Not: Bu yazı yapay zeka konusu hakkında ufaktan da olsa fikir vermek amacı ile yazılmıştır. Verilen bilgiler bu konu hakkındaki değerli kitaplardan derlenmiştir."} {"url": "https://sinirbilim.org/yapay-zeka-turleri/", "text": "Yapay Zeka Türleri Yapay zeka makineler tarafından ortaya konan zekadır. Bilgisayar biliminde en uygun zeki makine çevreyi ve olayları algılayan, belirli bir hedefe yönelik başarı şansını en yüksek seviyeye çıkaran esnek ve mantıksal zekaya sahip makinedir. Yapay zeka terimi makinelerin insan aklı ile ilişkili bilişsel işlevleri taklit ettiğinde kullanılır. Bir makine kendisine verilen görevi yerine getirdiğinde yapay zekaya sahiptir denmez, eğer makine problem çözme, öğrenme gibi insana özgü bilişsel işlevleri taklit edebiliyorsa o zaman yapay zekaya sahiptir denilebilir. İnfografikte de açıklandığı gibi yapay zeka kendi içinde pek çok gruba ayrılır. Makine öğrenmesi, nöral devreler, genetik algoritmalar da dahil olmak üzere bilgisayar bilimindeki gelişmeler ile bir şey kesin hale gelmeye başladı. Yapay zeka artık bir metal yığını olmaktan öte kendi benliğinin farkında olan bir teknoloji olmaya doğru gidiyor. 1. Tür Tamamen Tepkisel Yapay zekanın en basit formudur. Etrafındaki çevreyi ve durumun tamamen algılar ve gördüğü şeye göre davranır. Daha geniş bir dünya görüşü yoktur ve bilgileri kaydedemez. Belleği olmadığı için geçmiş tecrübelere göre karar veremez. Sadece tek bir alanda uzmanlaşabilir. Örneğin, IBM'in satranç oynayan bilgisayarı Deep Blue. 2. Tür Sınırlı Bellek Geçmişte öğrenilen bilgileri toplar ve daha önceden programlanan dünya bilgilerinin üzerine ekler. Doğru kararlar vermek ve uygun eylemler gerçekleştirmek için yeterli tecrübesi ve hafızası vardır. Örneğin, sürücüsüz araçlar ve dijital asistanlar. 3. Tür Zihin Teorisi 3. tür yapay zeka etrafındaki insanların davranışlarını etkileyen duygu ve düşüncelerini anlayabilir. Bu tür hisleri, niyetleri beklentileri anlayabilir ve sosyal olarak etkileşime girebilir. Henüz üzerinde çalışılan bu tür yapay zekanın geleceği olarak görülüyor. Örneğin, Star Wars filmindeki R2-D2 ve C-3PO robotları. 4. Tür Kendinin Farkında Olan"} {"url": "https://sinirbilim.org/yara-izleri-tamamen-iyilestirilebilir/", "text": "Yara izleri Tamamen İyileştirilebilir Biz her gün bir yerimizi yaraladıkça bilim de bu yaraları iyileştirmek ve izlerini silmek için gücüyle çalışıyor. Önceki yazımızda araştırmacıların antibiyotik özellikli örümcek ipeğini kullanarak yaraları nasıl hızlıca iyileştirdiğini yazmıştık. Amerika'da Pennsylvania Üniversitesi'ndeki bilim insanları şimdi yara izleri nasıl tamamen yok edilir bunun bir yolunu buldu: Yağ hücrelerini kullanmak! İnsan vücudunda çok sayısız türde hücre var. Hangisinin ne işe yarayacağını kestirmek çok zor ama bir hücre türü hiç ummadığınız bir işe yarayabiliyor. Şişmanlayıp giysilerimizin içine sığmamızı imkansız hale getiren yağ hücreleri, cildimizdeki yara izleri konusunda bize yardımcı oluyor. Onları kapatıyor! Bu işlemi nasıl gerçekleştirebiliriz? Adiposit adı verilen yağ hücreleri normalde deride bulunurlar ama bir yerimiz kesildiğinde veya benzer şekilde yaralandığında yok oldukları için o bölgede iz kalır. Bilim insanları iyileşen bir yarada hangi hücre tipinin en çok bulunduğunu araştırdı ve miyofibroblastların en yaygın hücreler olduğunu gördü. Yara izinin oluşmasından miyofibroblastların sorumlu olduğu düşünülüyor. Yara izleri bulunan bölgede kıl folikülleri de bulunmuyor bu yüzden o bölge çorak arazi gibi görünüyor ve çok dikkat çekiyor. Araştırmacılar miyofibroblastların özelliklerini incelediler ve buradan yola çıkarak onları yağ hücrelerine dönüştürmeyi başardılar. Bu hücre dönüşümü sonrasında yara izleri de kendiliğinden kayboldu. Kıl Folikülleri Onarılırsa Yara izleri İyileşebilir Araştırma ekibinin lideri Dermatoloji Profesörü Dr. George Cotsarelis'e göre yaralı bölgeye gerekli işlemleri uygularsak yara izinin kalmasını engelleyerek derinin kendini yenilemesini sağlayabiliriz. Yara izleri olan bir bölgede ilk yapacağımız iş kıl foliküllerini hedef almaktır. Kıl foliküllerini onardıktan sonra bu buradan gelen sinyallere yağ hücreleri otomatik olarak yanıt verecekler ve yara izini onaracaklar. Çocukken baş parmağımı teneke ile kesmiştim ve yıllardır bu yara iziyle yaşıyorum. Çok kötü bir iz değil ama insanın yine de canını sıkıyor. Asıl sorun yüzlerinde tırnak izleri, sivilce izleri taşıyan kişiler. Bu araştırma onların sorunlarını %100 çözüyor. Araştırmacılar kıl foliküllerinin tedavi edildiğinde hangi sinyalleri gönderdiğini ve yağ hücrelerini buraya nasıl çektiğini merak etti. Yoğun araştırmalar neticesinde kemik morfojenik protein adlı bir faktör keşfedildi. Bu faktör miyofibroblastlarla etkileşime girdiklerinde onların yağ hücresine dönüşmelerini emrediyor. Normal koşullar altında miyofibroblastlar başka bir hücre türüne dönüşme kabiliyetine sahip değiller. Ancak bu hücreleri tetiklemenin bazı yolları var. Kemik morfojenik proteinlerle yan etkisi olmadan etkili bir şekilde yağ dokusu oluşturabiliyor. Dokunun İşlevselliğini Kazandırmak Kolay Değil Ekibin yaptığı keşif muazzam olmasına rağmen deneylerin hala devam ettiği ve insanlarda denenmesi için bir süre beklenmesi gerektiğini söylemeliyiz. Bir hücreyi başka bir hücre türüne dönüştürmek kolay bir iş değil. Kısa ve uzun vadeli etkilerin hesaplanması ve hücrelerin başka maddelerle etkileşime girdiğinde olası sonuçların öngörülmesi gerekiyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/yaralari-iyilestirecek-orumcek-ipegi/", "text": "Yaraları İyileştirecek Bir Örümcek İpeği Üretildi Kağıt kesiği, bıçak kesiği, iğne batması vs vs. gün içinde sürekli bu tür kazalarla karşı karşıya geliriz ve kendimizi yaralarız. İngiltere'deki bilim insanları 5 yıllık bir çalışmanın sonucunda antibiyotik özelliğe sahip yeni örümcek ipeği geliştirdiler. Bu örümcek ipeği yaraların üzerine yerleştirildiğinde hem enfeksiyon riskini azaltıyor hem de içeriğindeki ilaçları yaraya vererek daha hızlı iyileşme sağlıyor. Ekip örümcek ipeğini bakteri enfeksiyonlarını tedavi etmek için kullanılan levofloksasin antibiyotiği ile birleştirdi. Örümcek ipeğini oluşturan proteinler bir iplik oluşturmadan önce levofloksasin ile birleşiyorlar ve onu hapsediyorlar. Bu ipliklerden oluşan bandaj yara ile temas ettiğinde ise çözünüyor ve antibiyotikleri yaraya salıyor. Bu şekilde yaraların enfeksiyon kapması önleniyor ve yaralar daha çabuk iyileşiyor. Örümcek İpeği ile Üretiline Bandaj Çok Kullanışlı Araştırmacılar E. Coli bakterisinden elde ettikleri ipek ile çeşitli tıbbi molekülleri birleştirerek çok etkili bir bandaj geliştirmiş oldular. Vücuda uyumlu ve çok işlevli olan bu malzeme kendine çeşitli kullanım alanları yaratarak sadece yaralanmalarda değil, doku mühendisliğinde de kullanılabileceğini gösteriyor. Örümceki ipeğine bir göz atalım. Başta tuhaf görünüyor ama ilk yardım söz konusu olduğunda örümcek ipeği aslında inanılmaz bir malzeme. Öncelikle çok doğal olduğu için vücudumuzla biouyumlu, kolayca çözünüp ortadan kaldırılabilir. Yapay tutkallar gibi laboratuvar ortamında hazırlanmış moleküllerden değil, proteinlerden oluşuyor. Bağışıklık sistemini harekete de geçirmiyor, dolayısıyla alerjik ve inflamatuvar herhangi bir reaksiyona sebep olmuyor. Onu kullanmamamız için hiçbir sebep yok. Örümcek İpeği Eski Çağlarda da Kullanılıyordu Araştırmacılar örümcek ipeği kullanımın Antik Yunan ve Romalılara kadar uzandığını belirtiyor. Eski çağlarda insanlar örümcek ipeği ile askerlerin yaralarını sararak kanamayı durdururlarmış. O zamanın hekimleri önce tampon yaparak kanamayı kısa süreli durduruyorlardı. Kanama durdurulduktan sonra bal ve sirke karışımı yaranın üzerine sürülerek mikropların öldürülmesi sağlanıyordu. Yaralı bölge temizlendikten sonra hiç vakit kaybetmeden açık yaralar Örümcek İpeği ile sarılırdı. Şimdi bu işlemleri modern teknoloji ile yapmaya çalışıyoruz."} {"url": "https://sinirbilim.org/yaralarin-iyilesmesi/", "text": "Ejder Kanı ile Yaraların iyileşmesi Hızlanabilir Başlık bilim kurgu filmlerinden fırlamış gibi duruyor değil mi? Bahsettiğimiz ejderler Daenarys'in yavruları değil tabii ki. Dünyanın en büyük kertenkeleleri olan Komodo ejderhalarını ve onların kanları ile yapılan keşfi anlatacağız. Ejder kanı bazı mitlerde toksik olarak nitelendirilir. Bazılarında büyü malzemesi bazılarında ise iyileştirici gücü olan bir iksir gibi anılır. Bu son bahsettiğimiz şey gerçek olabilir zira bilim insanları bu konuda harika bir araştırma yaptılar. Bir yeriniz kanadığında derinizdeki bakteriler hemen vücuda girmeye çalışır. Vücudun bağışıklık sistemi de buna yanıt verir. Sizin iyileşmeye başlayan yerde kızarıklık şeklinde gördüğünüz, aslında hücreler arasındaki bir savaştır. Bakteriler ortamdan ne kadar hızlı uzaklaşırsa yaraların iyileşmesi de o kadar hızlı olur. Araştırmacıların Biofilms and Microbiomes adlı dergide yayınladıkları çalışmaya göre ejder kanındaki proteinler bu bakterileri temizleme konusunda bize çok yardım edebilirler. Komodo ejderlerinin kanında bulunan bir peptit temas ettiği bütün bakterileri öldürebiliyor. Bu da onu harika bir antiseptik ajan haline getiriyor. Yaraların iyileşmesi Normalden Kısa Sürdü Ekip ilgili peptidi farelerin deri lezyonları üstünde denedi ve yaraların normalden çok daha hızlı kapandığını gördü. Yaraları daha hızlı iyileştirmek için böyle bir imkanımız varsa onu neden kullanmayalım? Bilim insanları şimdi insan deneylerinde de başarılı olmayı umuyor. Bu peptidin bakterileri öldürme özelliği sayesinde belki bir gün antibiyotiğe dirençli bakterileri de bu yolla öldürebiliriz. Amerika'da George Mason Üniversitesi'nden Monique Van Hoek ve Barney Bishop 2009 yılından beri yeni antimikrobiyal maddeler arıyordu. Çok sayıda canlıyı laboratuvarlarında misafir ettiler, onlardan numune aldılar. Hali hazırda kullanımda olan çok sayıda antibakteriyel madde varken onlar sürüngenlere ve diğer eski canlılara odaklandılar. Bu organizmaların vücutlarında tıpta kullanılacak yeni maddeler arıyorlardı. Araştırma birkaç kaşık Komodo ejder kanının laboratuvara getirilmesi ile başladı. Florida'da St. Augustine Hayvan Parkı'ndaki görevliler bir komodo ejderini bir kafese kapattılar. Bir veteriner hayvanın kuyruğa yakın kısmından bir kan aldı. Alınacak kanın ağız bölgesinden mümkün olduğunca uzak olması gerekiyordu çünkü komodo ejderlerinin ağız kısmındaki kan bizler için toksik etki gösterir. Komodo Ejderlerinin Ağzında Hiç Ölümcül Bakteri Yok Son birkaç yıla kadar bilim insanları komodo ejderlerinin avlarını güçlü ağızlarıyla öldürdüklerini düşünüyordu. Ejderler avlarını güçlü bir şekilde ısırıyorlar ve ağızlarındaki ölümcül bakterileri kurbana aktarıyordu. Ancak bu düşünce 2013 yılında ciddi bir şekilde sarsıldı. Bir grup bilim insanı komodo ejderlerinin ağzındaki bakteri florasını incelediler ve hiçbir ölümcül bakteriye rastlamadılar. Hastalık yapıcı bakteriler muhakkak vardı ama çok hızlı ölüme sebep olan bakteriler yoktu. Van Hoek ve Bishop komodo ejderlerinin bu bakterilerden faydalanıp faydalanmadığını merak ettiler. Ejderlerin ağızlarındaki zararlı bakteriler onlara zarar vermiyorsa yarar sağlıyor olabilirler. Öncelikle ejderlerin kanları incelendi ve mikroplarla savaşan yüzlerce moleküle rastlandı. Bunlardan biri, VK25 peptidi, öne çıkıyordu. Yapılan ilk testler VK25'in bakterileri hızlıca öldürüp iyileşmeyi hızlandırabileceğini gösteriyordu. VK25 peptidinin DRGN-1 adlı yapay versiyonunu üretirken araştırmacılar yapıyı biraz değiştirerek maddenin özelliklerini geliştirdiler. Şimdi yeni antibakteriyel maddemiz ilk mücadelesine çıkmaya hazırdı. Rakipler ise deri yaralanmalarında görmeye alışkın olduğumuz Pseudomonas aeruginosa ve Staphylococcus aureus'tu. İnsandaki Antibakteriyel Maddelerden Daha Etkili Yapılan araştırmalar neticesinde ekip DRGN-1'in antibakteriyel özelliklerinin çok iyi olduğunu gördü. İnsanların kanında bulunan mikrop öldürücü LL-37 maddesinden de iyiydi. Bakteri filmleri üzerine eklenen DRGN-1 maddesi 11. günün sonunda bakterilerin hepsini öldürmüştü. Fareler üstünde yapılan in vivo deneylerde de yaraların iyileşmesi hızlanmıştı."} {"url": "https://sinirbilim.org/yaraticilik-uyku-ile-gelistirilebilir/", "text": "Yaratıcılık Uyku ile Geliştirilebilir Çoğu şair ve yazar uyandıktan sonraki ilk dakikalarını verimli bir şekilde kullanır ve bu zamanlarda hemen işine koyulur. Peki, gerçekten uyandıktan sonraki ilk dakikalar hayal gücümüzün en etkin olduğu zamanlar mı? Yaratıcılık bu saatlerde mi sahneye çıkar? Sabah 6'da uyandığınızda beyninizin bir yarısı hala uykudayken hayal gücünüz çok yüksek olabilir mi? Berkeley'de California Üniversitesi'nde çalışan Matthew Walker uykunun yaratıcılık ile ilgili olduğunu ve beyinde sıra dışı bağlantıları güçlendirdiğini anlatan bir çalışma yayınladı. Rüyalar Hayal Gücümüzün Zirve Noktasıdır Zihnimizin uykudaki durumunu en iyi anlatan şey şüphesiz rüyalardır. Rüyalarımızın çoğunu unutsak da bilinen en kesin gerçek 99%'unun tuhaf olduğudur. Rüyalarda algılar çok farklıdır. Trende olduğunuzu görürsünüz ama uçakta hissedebilirsiniz. Rüya esnasında beynimizin hayal gücünün bize neler göstereceğinin, hissettireceğinin sınırı yoktur. Rüya gören kişi için bütün nesnelerin bir anlamı vardır çünkü rüyada bilinçaltımızda saklı olan şeyler ortaya çıkar ama rüyanızı birine anlattığınızda hiçbir şey anlamama olasılığı yüksektir. Yani uyku beynimizi durdurmuyor ve hayal gücümüz çalışmaya devam ediyor. Hipnopompik Durum Hipnopompik durum adı verilen uyku sonrası durgunluk evresi yaratıcılık ve uyku sersemliğinin birleştiği yer. Ancak bu çok kısa sürüyor çünkü tam uyanma gerçekleştikten sonra bilinç tüm kontrolü ele alıyor. Günlük rutin işlerimizi yapmamıza, plan kurmamıza odaklanıyor ve haliyle yaratıcılık yerini monotonluğa bırakıyor. Bu durum hayal gücümüzü kısıtlıyor ancak günlük hayatımızı devam ettirebilmemize olanak sağlayan şey de bu. Sürekli hayal kurarak yaşayamayız. Çalışmada katılımcılara A, B, C, D, E, F kartları çiftler halinde verildi. Deneme yanılma yöntemiyle katılımcılara bu kart çiftleri arasında bir hiyerarşi olduğu öğretildi. Katılımcılara A'nın B'nin üstünde, B'nin C'nin üstünde, C'nin D'nin üstünde, D'nin E'nin üstünde ve E'nin F'nin üstünde olduğunu bilmeleri ve kartları buna göre seçmeleri öğretildi. Araştırmacılar bunlara öncül çiftler adını verdi. Katılımcılar kartlar arasındaki hiyerarşiyi öğrenirken, onlara A'nın B'den iyi olduğu ya da B'nin E'den iyi olduğu öğretilmemişti. Hiyerarşiyle gelen bu gizli sıra ilişkisi Walker tarafından anlam çıkarım çifti olarak tanımlanıyor ve yaratıcılığı çalıştıran bir etken olarak görev yapıyor. Öncül çiftleri öğrendikten sonra teste tabi tutulan katılımcılar öncül çiftlerin 90%'nını doğru yaparken, anlam çıkarım çiftlerin 50%'sini doğru yapıyor. 12 saat sonra tekrarlanan testte katılımcılar öncül çiftlerin yine 90%'ının doğru yaparken bu sefer anlam çıkarım çiftlerinde başarı oranı 75%'e yükseliyor. 12 saat içinde ne oldu? Beyne tanınan zaman onun kendi içinde işlem yapmasına ve bağlantılar arasındaki ilişkinin daha iyi çözümlenmesine olanak tanıdı. Yaratıcılık Uyandıktan Sonraki İlk Dakikalarda Çok Aktif Deney bununla bitmiyor, ikinci aşamada iki katılımcı grubu var. Birinci grup ilk testi sabah ikinci testi 12 saat sonra akşam yaptı. İkinci grup ilk testi akşam ikinci testi 12 saat sonra sabah uyandıktan sonra yaptı. İki grup da öncül kartlarda eşit oranda başarı gösterdi. Ancak anlam çıkarım çiftlerinde gece uyuyan ikinci grup 93%'lük bir başarı sergilerken birinci grubun başarı oranı 70%'lerde kaldı."} {"url": "https://sinirbilim.org/yari-alan-ihmali/", "text": "Yarı alan ihmali Yarı alan ihmali beynin bir yarım küresinin hasar gördükten sonra hastanın etrafındaki alanın yalnızca bir tarafına ilgi gösterdiği nöropsikolojik durumdur. Kişi vücudunun veya çevresinin bir tarafını görmezlikten gelir ve bu taraftan hiçbir uyaranı algılamaz. Duyu organları işlevlerini tam anlamıyla yerine getirir ancak beynin duyusal bilgiyi işleme merkezi sinyalleri işlemez."} {"url": "https://sinirbilim.org/yasa-bagli-bilissel-gerileme-ilac/", "text": "Yaşa Bağlı Bilişsel Gerilemeyi Tersine Çeviren Bir İlaç Geliştirildi Bugün yeni bir deneysel molekülün beyin ve bilişsel işlevler üzerindeki etkisinden bahsedeceğiz. UC San Francisco'da çalışan bilim insanları fareler üstünde yeni bir ilaç denediler. ISRIB adlı bu ilaçtan birkaç doz alan farelerde yaşa bağlı beyin bilişsel gerilemeler azalmaya başladı. Aslında bu ilacın bazı etkileri daha önceden biliniyordu. Travmatik beyin hasarından aylar sonra bu ilacın belleği güçlendirdiğine dair kanıtlar literatürde mevcuttur. Down sendromunda beyin işlevlerinin güçlendirilmesinde etkilidir. Sağlıklı hayvanlarda yapılan testlerde de bazı olumlu sonuçlar alınmıştır. 1 Aralık 2020'de yayınlanan rapora göre yaşlanmış fareler ISRIB'i aldıklarında beyin ve bağışıklık hücrelerinde hızlı bir yenilenme süreci başlıyor. Hücrelerin yenilenmesi devam ederken farelerin bilişsel işlevlerinde de gözle görülür değişimler meydana geliyor. ISRIB'in aşırı hızlı bir şekilde etki göstermesi ile yaşa bağlı bilişsel bozukluklar ilk defa bu kadar hızlı ortadan kaldırılıyor. Belki bu ilaç sayesinde yaşlanma ile gelen sorunlar kalıcı olmadan geriletilebilir. ISRIB Hücresel Stresi Engelliyor Araştırma ekibinden Prof. Dr. Peter Walter elde ettikleri sonucun çok önemli olduğunu belirtiyor. Bu veriler sayesinde bilişsel işlev bozukluklarının kalıcı olmadığı sonucunu çıkarabiliriz. Ancak yaşlılık ile beynin yıprandığı ve hiçbir zaman gençken olduğu gibi çevik olamayacağını kabullenmemiz gerekir. Bu molekül yaşlanma ile gelen sorunlara bir çare olabilir ama mucize yaratması beklenmemelidir. ISRIB Peter Walker'ın ekibi tarafından 2013 yılında sentezlendi. Walter çok sayıda önemli makaleye imza atan itibarlı bir bilim insanıdır. Yıllardır hücresel stres üzerinde çalışmalar yürütüyor. Ekip ISRIB ile hücresel yaşlanmayı durdurmayı ve hücre yenilenmesini hızlandırmayı amaçlıyor. ISRIB hücreye girdikten sonra hücrenin protein üretim mekanizmasını güçlendiriyor. Bu aslında hücreyi daha fazla çalışması için zorlamak değil, aksine daha rahat çalışmasını sağlayarak oluyor. Her hücrede bütünleşik stres yanıtı adı verilen bir kalite kontrol mekanizması var. Hücre strese girdiğinde bu mekanizma devreye giriyor. ISRIB ise bu kalite kontrol mekanizmasını durduruyor. Kronik Stres Bilişsel İşlevleri Bozuyor ISR'nin görevi hücreyi tehlikelere ve beklenmedik sorunlara karşı uyarmak. Örneğin bir enfeksiyon veya hücreyi rahatsız edecek başka bir durum olduğunda hemen alarma geçiyor. Fabrikadaki tüm işçilere durun, çalışmayı kesin, bir şeyler ters gidiyor mesajı veriyor. Bu şekilde hücrenin protein üretim bandını kesintiye uğratabiliyor. Aslında bir hücrenin sağlıklı bir şekilde çalışması için çok kritik bir öneme sahiptir. Hücre bir patojen tarafından işgal edildiğinde en önemli şey o patojeni püskürtmek ve bağışıklık hücrelerini ortama çekmek olmalıdır. Özelikle beyin gibi çok hayati bir organda hücrelerin sağlığı çok önemlidir. Ancak her şeyin bir bedeli var. Yüksek güvenlik önlemleri hücrelerin sağlıklı çalışmasını da engelleyebiliyor. Walter ve ekibinin yaptığı araştırmalarda hücrelerdeki ISR'nin sürekli aktifleştirilmesi bilişsel işlevleri sekteye uğratıyor. Özellikle travmatik beyin hasarı almış kişilerde kronik stres yanıtı iyileşme sürecini ciddi bir biçimde baltalıyor. Farelerde yapılan araştırmalarda ISRIB tedavisinden sonra ISR mekanizması bir süre kapatılıp yeniden başlıyor. Tıpkı bilgisayarı kapatıp açmak gibi. Bilgisayarınızı günlerce açık tuttuğunuzda arka plandaki programların birikmesinden dolayı yavaşlama meydana gelir. Aynı şekilde stres yanıtının çok uzun süreli olması da hücreye zarar veriyor. ISRIB ile tetiklenen bir yeniden başlatma birkaç gün içinde etkisini gösteriyor. Yaşa Bağlı Bilişsel Bozulmalar ISRIB İle Tedavi Edilebilir Araştırma ekibinde yer alan doktora sonrası araştırmacı Karen Krukowski ISRIB'i uygulayacakları hayvanları su labirenti testine tabi tuttu. Bu testte fareler içi su dolu bir tankta boğulmamak için bir platformu bulma testidir. Farelerin platformun nerede olduğunu öğrenmesi ve bir sonraki denemelerinde bunu ne kadar hızlı hatırlayacakları ölçülür. Yaşlı farelerin platformun yerini öğrenmesi ve sonraki tekrarlarda bulması gençlere kıyasla daha uzun sürer. Ancak üç günlük eğitimin sonunda ISRIB almış yaşlı fareler kontrol grubundaki akranlarından daha iyi performans gösterdiler. Hatta genç fareler kadar iyi skorlar elde ettiler. Bir sonraki süreçte ISRIB'in etkisinin ne kadar uzun sürdüğü araştırıldı. ISRIB'i alan farelerin hücreleri ne kadar süre yenileniyor ve bilişsel işlevler daha ne kadar böyle kalacak? İlk ISRIB dozundan birkaç hafta sonra araştırmacılar fareleri tekrar su labirenti testine tabi tuttular. 3 hafta sonra bile yaşlı fareler genç olanlar kadar iyi performans gösteriyordu ve kontrol grubu ile aralarında kayda değer bir fark vardı. ISRIB'in beyinde nasıl etkili olduğunu araştırmak için bilim insanları belleğin merkezi hipokampusa odaklandılar. Hipokampus tıpkı bir postane gibi dışarıdan gelen tüm bilgileri alır ve önem sırasına göre düzenler ve kayda geçirir. Yaşa bağlı bilişsel işlevlerin gerilemesinde en önemli beyin bölgelerinden biridir. Alzheimer hastalığı, demans gibi rahatsızlıklarda ilk bozulan bölgelerden biri de hipokampustur. ISRIB'in ilk dozundan itibaren nöronal yaşlanmanın izleri kaybolmaya başlıyor. Nöronların elektriksel faaliyeti daha güçlü olup hücreler dışarıdan gelen uyaranlara karşı daha etkili yanıtlar veriyor. Zaman içinde nöronların etrafındaki hücreler olan kimyasal etkileşimi güçleniyor ve daha kararlı bağlantılar kuruyorlar. Özellikle hipokampus gibi hafızanın merkezindeki hücrelerde nöronların kendi aralarındaki iletişimi bilgilerin daha uzun süreli kaydedilmesi için çok önemlidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/yasam-boyu-gelisimde-noromodulasyon/", "text": "Yaşam Boyu Gelişimde Nöromodülasyon Davranışsal, bilişsel ve motivasyonel gelişim çevresel ve sosyal etkilerle şekillenir. Gelişimi etkileyen unsurlar sadece dış kaynaklı değil aynı zamanda bireyin nörobiyolojik kalıtımı gibi iç unsurlara da bağlıdır. Biliş, duygu ve motivasyonumuzu kontrol eden nöral ağlar nörotransmitter sistemlerle yönetilir. Dolayısıyla bu sistemlerin olgunlaşması ve yaşlanması gelişimde doğrudan ve önemli etkilere sahiptir. Bireyin nörobiyolojik, sosyal ve kültürel donanımı kadar istemli eylemleri ve seçimleri de gelişimin düzenlenmesinde etkilidir. Beyinde nöronlar arası iletişimi düzenleyen birçok nörotransmitter sistem türü bulunur. Örneğin katekolamin grubu biliş ve davranışta çok önemli olan dopamin, serotonin ve norepinefrini içerir. Yapılan son çalışmalar gösteriyor ki striatal dopamin mekanizması ödül sisteminde etkili olduğu kadar çalışma hafızası ve dikkat üzerinde de etkili. Nörotransmitter sistemler beyin döngülerini modüle ederek bireyin amaç, eylem ve davranışlarını uyarlamasını sağlar. Bu yüzden nörotransmitter sistemlerin olgunlaşması ve yaşlanması yaşam boyu davranışsal ve bilişsel gelişim için doğrudan etkilere sahiptir. Yaşlanma Sürecinde Nörotransmitterler Araştırmalar dopamin, serotonin ve asetilkolin sistemlerinin bütünlüklerinin normal yaşlanma sürecinde azaldığını göstermektedir. Demans ve nörodejeneratif süreçleri etkileyen kolinerjik sistemlerde de yaşlanma ile azalmalar söz konusudur. Bu bulgular yaşla beraber düşen işlem hızını ve çeşitli hafıza türlerinde görülen azalmaları açıklamaktadır. Subkortikal ve kortital dopamin sistemleri doğum sonrası düzenli biçimde artar. Subkortikal dopamin sistemi ergenlik öncesi zirve seviyeye ulaşırken kortital dopamin sistemi erişkin dönemde zirve yapar. Kortikal dopamin sisteminin daha uzun süren olgunlaşması, çocukluk ve ergenlik döneminde dikkatin ve diğer yürütücü işlevlerin gelişimini sınırlayabilir. Peki bu sistemleri geliştirmek mümkün mü? Bilişsel müdahale programları bu konuda umut vaadediyor. Genç yetişkinlere uygulanan bir çalışma hafızası öğrenme programından sonra prefrontal ve parietal kortekslerdeki dopamin reseptörleri faaliyetinde artış gözlenmiş. Bilişsel müdahalelerin nöromodülasyon üzerindeki etkilerinin yetişkinler ve diğer yaş gruplarındaki etkilerinin farkına varılmaya başlanmıştır. Nöromodülasyon Hep Devam Ediyor Davranışsal kontrol bireyin kendi gelişimini yönlendirmesinde gereklidir. İnsanlar kısa ve uzun vadeli hedeflerine ulaşmak için kararlar alırlar. Dikkat ve motivasyon gerektiren bu eylemlerde frontal-striatal ağlar rol oynar. Bilişsel kontrol, karar verme ve hedefe yönelik bağlam bilgisinin değerlendirilmesi gibi süreçlerde subkortikal dopamin sisteminin rolü olduğu düşünülmektedir. Dopamin reseptörlerinin etki derecesinin ölçüldüğü bir çalışmada çocuklar ve yaşlı erişkinlerde, ergen ve genç erişkinlerden daha fazla geri bildirim gözlenmiştir. Bu durum nörobilişsel fenotipler üzerindeki genotip etkilerinin, beyin olgunlaşması ve yaşlanmaya bağlı olarak değişebileceğini göstermektedir."} {"url": "https://sinirbilim.org/yaslanma-beyinde/", "text": "Yaşlanma Beyinde Sızıntılar Oluşmasına Neden Oluyor İnsan beyni yapısal ve işlevsel olarak şu an vücudun en karmaşık ve en önemli organları arasında en üst sırada yer almaktadır. Bu karmaşıklığın bir neticesi olarak sinirbilim araştırmaları diğer bilim dallarından hala çok geride gelmektedir. 86 milyar nöronun ve bunları 5-10 katı kadar da glia hücresinin bulunduğu merkezi sinir sistemi elbette diğer organlardan daha fazla korunmayı gerektiriyor. Yaşlanma ise vücudu içeriden tehdit eden unsurların başında geliyor. Sinir sisteminin temel elemanlarından biri hem beyni besleyen hem de kalın tabakasıyla beyni zararlı organizmalara karşı koruyan kan beyin bariyeridir. Yaşlanma herkes gibi kan beyin bariyerini de es geçmiyor. Kan Beyin Bariyeri Yaşlanma ile Beraber Zayıflıyor Kan beyin bariyeri vücuttaki kardiyovasküler sistemin beyindeki uzantısı olup beyin için hayati öneme sahiptir. Ancak bu sistem bütün yaşamımız boyunca direncini koruyamayıp yaşlanan beyinde yer yer bozulmalar gösterebilir. Yapılan beyin taramaları yaşlanma ile beraber insanların kan beyin bariyerlerinin zayıflayabileceğini ve sızabileceğini göstermektedir. Kan beyin bariyeri beynin normal işlevini devam ettirmesinde önemli olduğu gibi Alzheimer hastalığında da önemli bir görev üstlenmektedir. Kan beyin bariyerinin zayıflamaya ve sızıntı vermeye başladığı ilk alanlar hafıza ve öğrenmeyle ilgili alanlardır. Daha önceki yapılan araştırmalar hafıza ve öğrenme sorunu olan kişilerin öldükten sonra kan beyin bariyerinde sızıntılar bulmuştu ama yaşamlarına devam eden kişilerde bulunan sızıntılar bu alanda büyük bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Amerika'nın Güney California Üniversitesi'nde yapılan araştırmada manyetik rezonans görüntüleme tekniği kullanılarak 63 kişinin farklı açılardan çekilen beyin taramalarından elde edilen verilerle vücudun içinde dokuların görüntüleri yaratıldı ve incelendi. Araştırmacılar gadolinyum adlı bir element vasıtasıyla yaşları 23 ile 91 arasında değişen katılımcıların kanlarının vücut içinde izini sürdüler. Normalde bu element kan beyin bariyerinden geçemeyip sadece damar içinde gözlenebiliyor. Ancak ekip buna rağmen kan beyin bariyerinin dışında da bu elementi gözlemlediler. İlk Sızıntılar Hipokampüste Gözlendi Bariyerde ilk sızıntı hafıza konusunda çok ciddi bir öneme sahip olan hipokampüste tespit edildi. Öğrenme ve hafızada merkezi bir rol oynayan hipokampüs gün içinde öğrenilen bilgileri beyinde ilgili bölgeler önem derecesine göre dağıtan bilgi işleme birimidir. Hipokampüsün zarar görmesi ise yeni bilgi girişinde çok önemli hasarlar yaratmaktadır. Kan beyin bariyerinde oluşan sızıntı gençlerden ziyade yaşlılarda çok daha fazla bulundu. Ayrıca yaşları 55 ile 85 arasında değişen ve hafıza sorunları yaşayan yaşlı bireylerin genç bireylere nazaran bariyer sızıntısına daha yatkın oldukları keşfedildi. Hafıza ve Öğrenme Ciddi Şekilde Etkilenebilir"} {"url": "https://sinirbilim.org/yaslanma-glia-hucreleri/", "text": "Yaşlanma Glia Hücrelerini Nöronlardan Daha Fazla Etkiliyor Yaşlanma hiçbirimizin kaçamayacağı bir kaderdir. Yılların geçmesi bizde acı tatlı hatıralar bırakırken en güzeli sağlıklı yaşlanmaktır. Beynimiz yaşlanırken zaman içinde başta nöronlar olmak üzere pek çok hücresini kaybeder. Genç bir beyin ile yaşlı bir beyin arasındaki tek fark nöron sayısı değildir. Yapılan geniş çaplı araştırmalar geçip giden yılların glia hücrelerini nöronlardan daha çok etkilediğini gösteriyor. Cell Reports dergisinde yayınlanan araştırmada bilim insanları yaşları 16 ila 106 arasında değişen 480 kişinin otopsisini yaptılar. Herkesin beyin dokusu incelendi ve yaşlanma ile beraber hücrelerin nasıl değişime uğradıkları tespit edilmeye çalışıldı. Onlarca nöron ve glia hücre türü incelendi. Sayılar hesaplandı, karşılaştırıldı. Ekip dünya kadar veri analiz etti ve ortaya harika bir çalışma çıktı. Nöronlar ve Glia Hücreleri Biz her zaman filmin baş aktörlerini nöronlar olarak görüyoruz. Glia hücreleri ise figüran muamelesi görüyor. Beyin fizyolojisini inceleyen araştırmacılar genetik düzeyde hücreler ne olduklarına baktıklarında şaşırtıcı bir şeyle karşılaştılar. Francis Crick Enstitüsü ve University College London'dan araştırmacılar glia hücrelerinin yıllar içinde nöronlardan daha fazla değişim yaşadıklarını buldu. Beyin dokuları kendi aralarında karşılaştırıldı. Yaşlanma, acaba en fazla hangi bölgeyi vuruyordu? Bu bölgelerdeki hücrelere zaman içinde neler oluyordu? Örneğin, bilim insanları hareket ve ödül sistemi ile ilgili bir bölge olan substantia nigradaki hücreleri incelediler. Bu bölgede yer alan bir glia hücre türü olan astrositlerde inanılmaz eşsiz değişimler görüldü. Bu tür genetik değişimler diğer bölgelerdeki hiçbir hücrede görülmüyordu. Çok Sayıda Glia Hücresi Türü Var Vücudumuzda birçok glia hücre türü mevcut. Her biri farklı bir işleve sahip. Örneğin oligodendrositler merkezi sinir sisteminde nöronlara miyelin kılıfı dikmek ile sorumlu. Schwann hücreleri ise aynı işi vücudumuzun çevresel sinir sistemindeki nöronlar için yapıyor. Az önce bahsettiğimiz astrositler var. Hücrelerin bakımından, beslenmesinden ve diğer ihtiyaçlarından sorumlular. Diğer ihtiyaçları kısmı inanılmaz uzayabiliyor. Bir araştırmada nöronlar ile astrositlerin mitokondri alışverişi bile yapabildikleri ortaya çıktı. Mikroglia hücreleri var, nöronlar öldüğünde veya hasar aldıklarında ortalığı topluyorlar. Bu hücreler bağışıklık sistemindeki makrofajlardan köken alıyorlar. Bunların yanında az bilinen ependimal hücreleri de var. Beynin içindeki ventriküllerde beyin omurilik sıvısı üretiyorlar. Beyindeki hücreler üstünde muazzam araştırmalar yapılıyor. Astrositler ve oligodendrositler yaşlanma ile beraber bölgesel gen ifadelerini değiştiriyorlar. Bunun anlamı şu: yaşlandıkça beyninizin ön bölgesiyle arka bölgesindeki hücreler aynı genetik materyali kullanmayabilir. Hatta aynı DNA'ya sahip olmayabilir bile. Bu tür değişiklikler özellikle hipokampüs ve substantia nigrada çok yaygın görülüyor. Hipokampüs bildiğiniz gibi beyinde belleğin merkezidir. Bu bölgenin yaşlanmadan çok etkilenmesi pek şaşılacak bir şey değil. Yaşlanma Mikroglia Hücrelerinin Sayısını Artırıyor Yaşlandıkça mikroglia hücrelerine özgü genlerin protein üretimi beynin her yerinde artıyor. Mikroglia hücreleri bağışıklık sistemi hücrelerinden türedikleri için temel görevleri de bu bağışıklık ve koruma ile ilgilidir. Yaşlandıkça beynimizin daha fazla korunmaya ve bakıma ihtiyacı oluyor. Bu yüzden bu hücrelerin gen kodlamasının arttığı düşünülüyor. Araştırmacılar gen ifadelerindeki değişikliklerin tüm beyin hücrelerinde görülüp görülmediğini merak etti. Bunu öğrenmek için üç genç ve üç yaşlı insandan beyin örnekleri aldılar. Elde edilen bulgulara göre frontal kortekste oligodendrositlerin sayısı yaş ile beraber azalıyordu. Hücre sayısı yanında oligodendrositlerin genlerinden protein üretimi de azalmaya başlamıştı. Diğer hücre tipleri çok karmaşık sonuçlar veriyordu. Bu kısımların analizi hala sürüyor. Biz bu satırları kolayca okuyoruz ama araştırmacılar bunları öğrenmek için büyük bir emek harcadılar ve çok güçlü yazılımlar kullandılar. Milyonlarca, milyarlarca hücrenin genetik verileri bilgisayarlara girildi, karşılaştırmalar yapıldı. Makine öğrenmesi yazılımlarından gelen sonuçlar yorumlandı ve bir anlama kavuştu. Yaşlanma En Büyük Nöronları Öldürüyor Oligodendrositlerin sayısı azalırken nöronların da sayısının azalması bekleniyordu. Nöronların hücre sayılarına baktıklarında en büyük nöronlar hariç çok kayda değer bir düşüş görmediler. Azalma vardı ama en büyük nöronlarda yaşanıyordu. Bu kısım önemli çünkü bu en büyük nöronlar nörodejeneratif rahatsızlıklar ile çok bağlantılı hücrelerdir."} {"url": "https://sinirbilim.org/yaslanma-karsiti-mikro-rna/", "text": "Yaşlanma Karşıtı Bir miRNA Bulundu! Yaşımız arttıkça, beyin yaşımız da bir o kadar artar. Bilişsel yetenekler azalır; demans, Alzheimer ve Parkinson hastalığı gibi nörodejeneratif hastalıkların gelişme riski veya felç geçirme riskimiz giderek artar. Yaşlanma sürecimizde tüm omurgalılarda geçerli olduğu düşünülen olası bir neden sinir hücreleri içerisindeki demir moleküllerinin birikimi idi. Araştırmalar sonucunda bilim insanları, bu demir birikiminin miR-29 adlı bir miRNA ile bağlantılı olduğunu buldular. Bu küçük molekülün şimdiye kadar kanser hücrelerinin çoğalmasını engelleyen bir tümör baskılayıcı olarak hareket ettiği biliniyordu. Bununla birlikte, bu miRNA molekülünün; demirin sinir hücrelerinde birikmesinde ya da birikmemesinde rol oynadığı sonucuna varıldı. Alessandro Celileno ekibinin, Afrika'daki bir balık cinsi olan Nothobranchius Furzeri'yi kullandıkları bu çalışmada, miR-29 molekülünün etkinliğini önlediklerinde sinir hücrelerinde büyük miktarda demir birikimi olduğu görüldü ve bu da erken beyin yaşlanmasına yol açıyor demekti. Yaşlı balıklarla, sağlıklı balıklar karşılaştırıldığında sağlıklı balıkların sinir hücrelerinde daha fazla miR-29 molekülü bulunduğunu ortaya koydular. Dolayısıyla, miR-29 molekülünün yaşlanma karşıtı bir molekül görevi gördüğü ve sinir hücrelerinde demir birikimini engellediği sonucuna ulaşıldı. Nörodejeneratif Hastalıkların ve Felçlerin Tedavisinde miRNA Bilim insanları araştırma ile ilgili olarak Sonuçlarımızın insanlar için de geçerli olduğuna kesinlikle inanıyoruz diyorlar. Nitekim artmış bir demir birikimi ile nörodejeneratif hastalıklar ya da insanlardaki felçler arasında bağlantı olduğu bir süredir bilinmektedir. Bu hastalıklarda düşük seviyede miR-29 molekülünün varlığını gösteren sonuçlar da vardır. Bununla birlikte, miR-29'un demir birikimini engelleyen moleküler geçiş gibi davranması tamamen yeni bir sonuçtur. Bu sonuçlar şaşırtıcı ve çok umut vericidir, çünkü kanser terapisi için miR-29 temelli ilaçların gelişimi hala sürmektedir. Bu veriler felç, Parkinson ve Alzheimer hastalığına yönelik yeni tedavilerin geliştirilmesi için oldukça önemlidirdiye ekliyorlar. Genç Yaşlanma Modelinde İlk Biyomedikal Keşif N. Furzeri"} {"url": "https://sinirbilim.org/yaygin-kaygi-bozuklugu/", "text": "Yaygın Kaygı Bozukluğu Yaygın kaygı bozukluğu, neredeyse her şey hakkında aşırı veya gerçekçi olmayan endişelere kapılmak veya kötü bir şeylerin olacağını hissetmekle karakterize edilir. Bu kaygılı hisler en az 6 aylık bir süre boyunca, günün büyük bir kısmında meydana gelir. Yetişkinlerin aşağı yukarı %5'i yaygın kaygı bozukluğu bulunduğunu bildiriyor. Kadınlar (%6.6) erkeklere göre (%3.6) neredeyse iki kat daha fazla yaygın kaygı bozukluğu bildiriyor. Ayrıca kadınlarda yaş ilerledikçe kaygı bozukluğu bildirimleri artarken erkeklerde bu oran yaşlılık ile beraber azalıyor. Araştırmacılar bu farklılığın kadınların hamile kalmak, doğum yapmak ve çocuk yetiştirmek üzerine kaygıları ile ilgili olabileceğini öne sürüyor. Yaygın kaygı bozukluğu hem psikolojik hem fizyolojik belirtiler içerir. Psikolojik belirtilerin arasında kolay sinirlenebilirlik, konsantre olma zorluğu ve gerçekleşmekte olan olayla orantısız olan kaygıyı kontrol edememe bulunuyor. Sürekli endişelenme yüksek oranda strese yol açar veya sosyal, meslek ile ilgili veya diğer alanlarda işlev görmeyi engeller. Fiziksel belirtiler arasında huzursuzluk, kolay yorulma, terleme, yüz kızarması, çarpıntı, uykusuzluk, baş ağrısı ve kas ağrısı bulunuyor. Tedavi Bu rahatsızlık çoğunlukla psikoterapi ile ilaçlı veya ilaçsız olarak tedavi ediliyor. Amerika'da en sık yazılan ilaçlar benzodiazepin olarak bilinen gruba dahil olan alprazolam ve diazepam gibi ilaçlardır. Makul dozlarda alınan benzodiazepin genellikle alışkanlık yaratmaz. Ancak yüksek dozda alınması durumunda bu ilaçlar alışkanlık yapar ve yeni öğrenilmiş bilgilerin hatırlanmasını engeller."} {"url": "https://sinirbilim.org/yeme-bozukluklari/", "text": "Yeme Bozuklukları Nelerdir? Bilmemiz Gerekenler Yeme bozuklukları çağımızın sık rastlanan sorunlarındandır. Popüler olarak 'mankenlik hastalığı' olarak bilinen zayıflık aslında ruhsal etkenlerle bağlantılı fizyolojik işlev bozukluğudur. Popüler kültürün empoze ettiği estetik algısı kişilerin algılarında olumsuz değişikliklere sebep olarak kişinin bedenine yabancılaşmasına ve bedenini sevmemesine neden olur. Olağan dışı, sağlıksız beden imajına ulaşmak isteyen bireyler kendilerini ölüme kadar gidebilecek zorlu bir sürece iterler. Yeme bozuklukları anoreksiya nervoza, bulimiya nervoza ve tıkınırcasına yeme bozukluğu gibi alt dallara ayrılır. DSM-5'te Yeme Bozuklukları - Pika sendromu - Geviş getirme bozukluğu - Kaçınıcı/kısıtlı besin alma bozukluğu - Anoreksiya nervoza - Bulimiya nervoza - Tıkınırcasına yeme bozukluğu - Diğer belirlenmiş beslenme ve yeme bozuklukları - Belirlenmemiş beslenme ve yeme bozuklukları olarak sınıflandırılmıştır. Yapılan araştırmalarda anoreksiya nervoza, bulimiya nervoza ve tıkınırcasına yeme bozukluğunun yaygınlık oranı kadınlarda erkeklere oranla daha yüksektir. Yeme bozukluğu özellikle genç kadınlarda daha yüksekken, bu rahatsızlıkların %50'sinin 22 yaşından önce ortaya çıktığı belirtilmiştir. Yeme bozukluklarının tespitinde Yeme tutumları testi, Hollanda yeme davranışları anketi ve Edinburg Bulumiya araştırma testi kullanılır. Anoreksiya Nervoza Genellik 12-18 yaşları arasında başlayan anoreksiya nervoza, kilo alma korkusu sebebiyle bilinçli şekilde aşırı zayıf kalma çabasıyla gidişat gösteren bir bozukluktur. Hastalar genellikle akademik başarısı yüksek, mükemmelliyetçi kişiler olurken bazıları, hastalık başlamadan önce normalin biraz üstünde kiloya sahiptir. Hastalığın başlarında ilk gözlemlenen yeme davranışındaki değişiklerdir. Toplum içerisinde yemek yememek veya besin ayrımı yapmak gibi kaçınma davranışları gözlemlenmektedir. Hastalığın en tipik özelliği ise kişinin zayıflığına karşın kendini ısrarla şişman ya da şişmanlayacak gibi hissetmesidir. Kişiler daha çok kilo verme inancına sahiptirler. Anoreksiya nevroza hastalığının oluş nedenleri kesin olarak bilinmese de biyolojik ve psikososyal etkenlerin beraber rol oynadığı düşünülmektedir. Anoreksiya nervoza yaşamı tehdit eden ciddi bir rahatsızlıktır. Tedavi ile iyileşme oranı %50 dolaylarındadır. Tedavi sürecinde bazı durumlarda hastaneye yatış gerekebilir. Hastaların tedavisinde yapılan iş yalnızca kilo kazandırmak değil, hastaların sorunları da her yönden ele alınmalıdır. Tedavi sürecince ilaçlar ve psikoterapiden yararlanılır. Aşırı Yeme Çıkarma Hastalığı Bulimiya nervoza hastaları, dönem dönem karşı koyamadıkları bir yeme isteğiyle aşırı yiyip yediklerini çıkarma davranışı gösterirler. Hastalar aslında kilo almaktan korkarlar ve dış görünüşlerine karşı fazlaca dikkatlidir. Yeme isteklerine karşı koyamadıkları için yediklerini kusarlar. Bununla beraber idrar söktürücü ilaçlar da kullanabilirler.Bu ilaçların yanlış kullanımı metabolizmaya ciddi zararlar verebilir. Kişiler, genel olarak yeme isteklerine karşı koymaya çalışır haldelerdir. Genel görünüşleri zayıf değil çoğunlukla normal kilodadır. Beyin görüntüleme çalışmalarında anoreksiya nervozalı hastalardaki kadar belirgin olmamakla birlikte bulimiya nervozalı hastaların beyinlerinde beyaz ve gri madde oylumunda azalma olduğu gösterilmiştir. Tedavide iyileşme oranı %50 dolaylarındadır. Hastalara genellikle ayakta tedavi uygulanır. İlaç terapisi ve bilişsel-davranışçı psikoterapi tekniği uygulanmaktadır. Ayrıca vücuttaki sıvı vitamin ve mineral kaybını dengelemek açısından da tedavi uygulanır. Tıkanırcasına Yeme Bozukluğu"} {"url": "https://sinirbilim.org/yemek-aliskanliklari/", "text": "Yemek Alışkanlıkları Uyku Düzenini Kontrol Ediyor Olabilir Başta jetlag sorunuyla sürekli iç içe yaşayan pilot ve hosteslerden vardiyalı olarak çalışan işçilere kadar çok sayıda insanın sevineceği bir haber Japonya'dan geldi. Cell Reports dergisinde yayınladıkları araştırmalarında Japon bilim insanları yemek alışkanlıklarının uyku düzeni ve biyolojik saat üzerindeki etkisine açıklık getirdi. Araştırmadan elde edilen sonuçlara göre fizyolojik ve çevresel zaman ritimleri arasındaki uzun süreli düzensizlikler hem vücut performansını olumsuz etkiliyor hem de şeker hastalığı, kalp-damar hastalıkları ve uyku bozuklukları gibi çeşitli rahatsızlıklara davetiye çıkarıyor. Çoğu kişinin ayak uydurmakta zorluk yaşadığı sirkadyen ritimleri sağlığımız açısından büyük bir öneme sahip. Yemek Alışkanlıkları Biyolojik Saati Etkiliyor Sirkadyen ritimlerinin bir diğer deyişle vücut ve beynin biyolojik saatinin incelendiği bilim dalına kronobiyoloji adı verilir. Yaşı ne olursa olsun her bireyin vücudunda merkezi bir iç saati ve küçük yardımcı saatleri vardır. Yakın zamana kadar elimizde bulunan kısıtlı bilgiye baktığımızda vücudun kronobiyolojik yapısının DNA tarafından yönetildiği görüyoruz. Ancak bugün mekanizma çok daha fazla açıklığa kavuşturulmuş olup, hipotalamustaki hormonal ve nöral bağlantıların uyku ve yiyecek tüketimi arasındaki ilişkiyi düzenleyerek sirkadyen ritminde söz sahibi olduğunu biliyoruz. Uykuyu ve uyanıklığı kontrol eden iç saatlerimiz hipotalamusun gün içindeki faaliyetlerine bakarak izlenebilir. Hipotalamusun buradaki görevi içindeki oreksin nörotransmiterinin midedeki ghrellin hormonuyla etkileşime girmesinden kaynaklanıyor. Ghrellin beyne gidip uyku ve iştahla ilgili oreksin salgılayan nöronları uyararak yemek yememizi arttırmamız gerektiği sinyalini veriyor. Tabiki ghrellin açlık durumlarında salgılanan bir hormon. Oreksin Düzenleyicileri Oreksin düzenleyicileri obezite, bağımlılık ve buna bağlı uyku bozukluklarının tedavisinde potansiyel tedaviler sağlayabilecek bir unsur. Hipotalamus beyinde optik sinirlerin beyne bağlandığı yerde bulunduğundan günlük gözümüzden giren ışık miktarından en çok etkilenen beyin bölgelerinden bir tanesi. Beyinde optik sinirlerin hemen üstünde sirkadyen ritimlerinden sorumlu müdürümüz suprakiazmatik çekirdek yer alıyor. SCN gözden gelen ışıkla uyarılır uyarılmaz sinyaller optik sinirler vasıtasıyla ilgili beyin bölgelerine ulaşıyor ve hormonal/nöral çeşitli düzenlemelerle vücudumuz ve beynimiz çevreye tekrar uyum sağlamaya çalışıyor. İnsülin ve Biyolojik Saat Sirkadyen ritmi ile ışık arasındaki ilişki açık bir şekilde bilinmesine rağmen yiyecekle olan etkileşimi çok az bilinmektedir. Fareler üstünde yapılan araştırmalarda, araştırmacılar farelerdeki insülin seviyesini sürekli inceleyerek kandaki şeker miktarını uygun bir şekilde ayarladılar. Yapılan testler sonucunda insülin hormonunun sirkadyen ritmini düzenlemede çok önemli olduğunu ve biyolojik saatin temel bileşenlerinden biri olduğunu keşfettiler. İnsülinin görevi büyük ihtimalle mideyle yemek saati arasında bir zaman uyumu kurmak. Aslında bu çoğumuzun hayatında yaşadığı bir durum. Her gün öğle yemeğine 12'de giden biri kahvaltıyı kaçta yaparsa yapsın saat 12'de acıkmaya başlar. Uykusuzluk Fazla Yemek Yemeyi Tetikliyor Araştırmanın ilerleyen kısımlarında açlık, kilo alımı ve uykusuzluk arasında da bir bağlantı bulundu. Elde edilen verilere göre uykusuzluk çeken biri gün içinde uykusunu tam aldığı güne oranla 500 kalori fazla alıyor. 500 kalori yaklaşık bir öğün yemeğe karşılık geliyor ve bu da ciddi bir miktar."} {"url": "https://sinirbilim.org/yeni-atom-alti-parcacik/", "text": "Yeni Bir Atom Altı Parçacık Keşfedildi: Xicc++ Evrenin temel parçacıklarını arayışımızda günden güne çok önemli gelişmeler yaşanıyor. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı geçtiğimiz günlerde yeni bir atom altı parçacık keşfettiğini duyurdu. LHC şu an dünyanın en büyük parçacık çarpıştırıcısı unvanını taşıyor. Yaptığı keşifler de ismine yaraşır derecede oluyor. Yeni keşfedilen atom altı parçacık, maddenin bilinen en temel yapı taşı olan kuarkların şimdiye kadar hiç görülmemiş bir kombinasyonundan oluşuyor. Araştırmacılar yeni keşfedilen parçacığa Xicc++ adını verdiler. Xicc++ sıradan bir baryon parçacığı olan protondan yaklaşık 4 kat daha ağır. İki ağır kuark ve bir hafif kuarktan oluşuyor. Bu parçacık bir süredir teoride var kabul ediliyordu zaten. Paris'te LPNHE fizik laboratuvarında çalışan Matthew Charles'a göre Xicc++'nın keşfedilmesi şok etkisi yaratmadı. Matthew Charles Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nda çalışan ve yeni parçacığın keşfedilmesinde çalışan 800 bilim insanından biri. LHC'nin ilk başarısı bu değil; geçtiğimiz yıllarda maddeye kütle kazandıran Higgs bozonu da yine bu çarpıştırıcı tarafından keşfedilmişti. Şimdi yeni parçacığımız Xicc++'a dönelim. Kuarklar Doğada 6 çeşit kuark vardır: yukarı, aşağı, acayip, tılsım, alt ve üst. Bunlardan ilk üçünü 1960'lardan beri biliyoruz. Tılsım, yukarı ve aşağı kuarklar en ağır olanlarıdır. Kuarklar birleştiğinde proton ve nötron gibi baryon parçacıklarını oluştururlar. Bunlar da bildiğimiz evreni oluşturan parçacıklardır. Yeni atom altı parçacığı olan Xicc++'da böyle iki tane ağır tılsım kuark bulunuyor. Bilim insanları böyle bir parçacığa ilk defa rastladıklarını belirtiyor. Evrenin ilk zamanlarında bu parçacıklar çok kısa ömürlü oldukları için bugün onlardan hiç eser kalmadı. Onları laboratuvarda oluşturmak için inanılmaz yoğun bir enerji gerekiyor. Bunu da ancak yeni, geliştirilmiş bir LHC yapabildi. Xicc++ Kararsız Bir Atom Altı Parçacık Xicc++ kararlı olmayan bir baryon tipi. Ona öyle her yerde rastlayamazsınız. Saniyenin çok küçük bir bölümünde kendini gösteriyor, sonra hemen bozunup daha hafif parçacıklara ayrılıyor. Ancak bu keşif yine de çok önemli çünkü fizikteki standart modeli test etmek için bilim insanlarını motive etti. Maddeyi oluşturan ve onu yöneten kuvvetlerin ne olduğu konusunda araştırmacılar doğru yolda gittiklerini anladılar."} {"url": "https://sinirbilim.org/yeni-beyin-hucreleri-bulundu/", "text": "Yeni Beyin Hücreleri Bulundu Mikroskop altında hücre incelemiş insanlar çok iyi bilir. Hücreleri, özellikle nöronları, birbirinden ayırt etmek çok zordur. Araştırmalar nöronları sınıflandırmak için birçok farklı yöntem deniyor. Nöronlar, sinir sisteminde bilgi işleyen ve depolayan hücrelerdir. Bilgi işledikleri için bu hücrelerin sınıflandırılması diğer hücrelerden daha fazla özen istiyor. Amerika'da California Üniversitesi ve Salk Enstitüsü'nde çalışan araştırmacılar ilk defa nöronların DNA'larındaki kimyasal modifikasyonlara bakarak bir profil çıkardı. Bu tür bir kimyasal inceleme komşu beyin hücreleri arasındaki farkları bile gösteren şimdiye kadar yapılmış en ayrıntılı bilgileri veriyor. Beyinde ve vücutta kaç tip nöron var henüz bilmiyoruz. İleri derece kimyasal analizlerle belki ileride tüm nöron türlerini sınıflamamız mümkün olabilir. Bu şekilde beyin gelişimini daha iyi anlatabilir ve hastalıkların nasıl ortaya çıktığını çözebiliriz. Beyin Hücreleri Metiloma Göre Ayrılıyor Bütün hücreler bir metiloma sahiptir. Metilom, DNA'ya bağlanan metil gruplarının tümüne verilen isimdir. Metil gruplarının DNA'ya bağlanma işlemine metilasyon denir. DNA'ya bağlanan her metil grubu o bölgeyi daha kapalı hale getirerek genden RNA üretilmesini engeller. Metilasyon işlemi gen kodlanmasını engelleyici bir etkiye sahiptir. Genom, metilom gibi omik yaklaşımlar son 10 yılda çok popüler oldu. Aslında işimizi de daha çok kolaylaştırıyor. Metilom analizleri sayesinde Salk'ta çalışan ekip nöronları daha alt birimlere sınıflandırmayı başardı. Tabii bu kadar emek isteyen bir araştırma da 10 Ağustos 2017'de çok saygın bir dergi olan Science'da yayınlandı. İleri Okuma: Metilasyon ve Epigenetik Bilim insanları yüz yıldan fazla bir süredir beyni incelemek için önce bölümlere ayırdılar. Örneğin serebral korteks, beyaz madde, beyincik gibi bölümlere. Bu yetmedi, her bölümün içindeki nöron ve glia hücrelerini de kendi içlerinde sınıflara ayırdılar. Beyincikteki purkinje hücreleri, granül hücreleri gibi bunlardan bazılarıydı. Ancak yetmiyor. Beyin çok daha karmaşık bir yapıda olduğu için her nöron farklı bir görevde çalışabiliyor. Bu yüzden daha ayrıntılı bir sınıflandırma ve görev tayini yapmamız gerekiyor. Bu açıdan ekibin yaptığı, hemen ders kitaplarına girecek devrim niteliğinde bir buluş. Nöronların DNA'ları analiz edilmekle kalmıyor, DNA'nın hangi bölgesine hangi metil grupları bağlandığı, bunların ne gibi düzenleyici etkileri olduğu da keşfediliyor. Beyni anlamamızda gerçekten devrim niteliğinde bir çalışma. İleri Okuma: Beyincik Nedir? Önceden RNA'ya Bakılıyordu Önceki yıllarda bilim insanları nöronları birbirinden ayırmak için hücre içindeki RNA moleküllerinin sayısına ve çeşidine bakıyordu. Ancak RNA miktarı hücrede ihtiyaca göre çok hızlı bir şekilde artıp azalabilir. Sizin incelediğiniz koşullarda belki o nöronlar A ve B RNA'larını üretmiyordur ama farklı koşullarda üretebilirler. Bu açıdan RNA analizi ile nöron sınıflandırma yöntemi biraz hatalı veya eksik sonuçlar verebilir. Metilom analizi ise nöronların üstünde her daim hazır bulunan metil gruplarını incelediğinden çok daha güvenilir sonuçlar veriyor. Araştırma ekibi fare ve insanlarda yaptıkları deneylerde frontal korteksteki nöronları incelediler. Özellikle bu alana odaklanmalarının sebebi karmaşık düşünce ve sosyal davranışların frontal bölgede ortaya çıkmasıdır. Üst düzey işlemlerinin gerçekleşmesi frontal korteksteki hücre çeşitliliğini de artıyor. Bilim insanları fare frontal korteksinden 3,377 nöron, 25 yaşındaki insanın beyninden 2,784 nöron izole ettiler. Nöronlardaki Ek Metilasyonlar İzole edilen beyin hücreleri belirli kimyasal çözeltiler içinde DNA dizilenmesi için hazırlandı. Araştırmacılar bu noktada kendi geliştirdikleri snmC-seq adlı teknikle her bir hücrenin metilomuna baktılar. Vücuttaki diğer hücrelerin aksine nöronlar iki tip metilasyon taşırlar. Bunlardan biri metil gruplarının sitozin ve guanin nükleotitlerine bağlandığı CG metilasyonudur. Diğeri ise sitozin ve guaninden bağımsız non-CG metilasyonudur. Ekip iki metilasyon türünü de inceledi."} {"url": "https://sinirbilim.org/yeni-bir-korku-devresi/", "text": "Beyinde Yeni Bir Korku Devresi Keşfedildi Bazı durumlarda korku veya endişe yaşamanız normal olsa da korktuğunuzda verdiğiniz tepkilerinizi bilgilerinize ya da koşullarınıza bağlı olarak ayarlayabilirsiniz. Örneğin, yüksek sesli bir patlama sesi duydunuz ama uzun süredir inşaat yıkımı yapılan bir ortamda yaşıyorsunuz, patlama sesi sizde büyük bir korku uyandırmayabilir. Öte yandan bir savaş bölgesindeyseniz patlama sesi sizde şiddetli bir korku tepkisi oluşturabilir. Daha önce birçok beyin bölgesinin tehlikenin değerlendirilmesi ve korku tepkilerine aracılık etmede rol oynadığı gösterilmiş olsa da bu tepkilerin nasıl kontrol edildiğine dair mekanizmalar hala belirsizdir. Korkuya verdiğiniz tepkileri kontrol edebilmeniz çok önemlidir çünkü bu tepkiler fobilere veya travma sonrası stres bozukluğu gibi kaygı bozukluklarına yol açabilir. Bu bozukluklarda beyindeki korku ve kaygı ile bağlantılı devrelerin aşırı aktif hale geldiği ve patolojik olarak artan korku tepkilerine yol açtığı düşünülüyor. Farelerde tehdit yanıtını düzenleyen bir sinir devresi İngiltere'de Sainsbury Wellcome Center'daki araştırmacılar, farelerin önceki deneyimlerine dayanarak içgüdülerini geçersiz kılmalarını sağlayan bir beyin mekanizması keşfettiler. Neuron'da yayımlanan çalışmada, ventral lateral genikulat çekirdeğinde inhibe edici özellikte bir yapı tanımlandı. Nörobilimciler, bu beyin bölgesindeki inhibe edici aktivite bastırıldığında, hayvanların güvenli yer arayışına girme ve algılanan tehlikeden kaçma olasılığının daha yüksek olduğunu, oysa ventral lateral genikulattaki inhibe edici bölgedeki nöronlarının aktivasyonu arttırıldığında tehditlere karşı tepkilerinin tamamen ortadan kaldırdığını buldular. University College London'daki Sainsbury Wellcome Center'daki Profesör Sonja Hofer'in araştırma grubundan yeni çalışma, farelerin korkutucu, karanlık bir gölgeye yanıt olarak bir sığınağa kaçtığı yerleşik bir deneysel paradigmadan yararlandı. Bu korkutucu uyaran, yukarıdan hayvana doğru hareket eden bir yırtıcıyı temsil ediyordu. Kilit Bölge: Ventral Lateral Genikulat Araştırmacılar, ventral lateral genikulatın, hayvanın önceki deneyimlerinden edindiği bilgilere ve mevcut ortamındaki risk değerlendirmesine bağlı olarak kaçış davranışını kontrol edebileceğini buldu. Fareler bir tehdit beklemediğinde ve kendilerini güvende hissettiklerinde, ventral lateral genikulattaki bir nöron grubunda inhibitör aktivite yüksekti fakat fareler tehlikede hissettiğinde bu nöronlardaki aktivite düşüktü, bu da hayvanların kaçma ve güvenli bir ortama sığınma olasılığını artırdı. Hofer laboratuvarında doktora öğrencisi ve makalenin ilk yazarı Alex Fratzl, Ventral lateral genikulatın hayvanın tehdit edici bir uyarana tepkisinin seviyesini belirleyen inhibe edici özellikte bir kapı görevi görebileceğini düşünüyoruz dedi. Araştırmacıların odaklandığı bir sonraki bulmaca parçası ise savunma reaksiyonlarının bu engelleyici kontrolünü sağlamak için ventral lateral genikulatın diğer beyin bölgeleriyle nasıl etkileşime girdiğini belirlemek oldu. Sainsbury Wellcome Center'da Profesör ve makalenin ilgili yazarı Sonja Hofer Ventral lateral genikulatın görsel tehditlere yanıt veren superior kolikulustaki nöronları özel olarak engellediğini ve böylece beyindeki bu tür tehditlere tepkilere aracılık eden yolu özellikle bloke ettiğini bulduk dedi."} {"url": "https://sinirbilim.org/yeni-demans-turu-late/", "text": "Yeni Bir Demans Türü Keşfedildi: LATE Demans, halk arasında bunama olarak bilinen nörodejeneratif bir hastalıktır. Hafızanın zayıflaması, bir şeyleri unutma ile kendini gösterir. Aslında bununla kalmaz, muhakeme ve planlama sorunları da ciddi belirtiler arasındadır. Demansın çok sayıda türü vardır. Frontotemporal demans ve Alzheimer hastalığı bunlardan birkaçıdır. Araştırmacılar şimdi bir türünü daha keşfettiler. Hastaların hayatının son 10 yılında baş gösteren bir tür. Alzheimer hastalığına benzer belirtilere sahip bu demans türü LATE olarak adlandırıldı. Belirtileri Alzheimer hastalığına benziyor ancak nedeninin çok farklı olduğu düşünülüyor. 30 Nisan 2019'da Brain dergisinde hastalık resmen duyuruldu. Klinisyenler ve bilim insanlarından oluşan ekip 85 yaş ve üstü insanların dörtte birinin bu hastalığa yakalandığını bildiriyor. Tabii, bu oran ülkeden ülkeye göre değişkenlik gösterir. O yaşa kadar direksiyonu kırmayanlara evrimin son darbesi bu oluyor. Bu hastalığın belirtileri bir süredir konuşuluyordu ancak kimse bir tanımlama yapmamıştı. LATE'in açılımı limbik baskınlığı olan yaşa bağlı TDP-43 ensefalopatidir (limbic predominant age-related TDP-43 encephalopathy). Bu Demans Türü Alzheimer'a Benziyor LATE de Alzheimer hastalığının belirtileri gibi bellek sorunları ile baş gösteriyor. Ancak Alzhiemer'da tau protein birikimi, beta amiloid plakları görülüyordu. Bu plaklar Alzheimer hastalığının karakteristik özellikleridir. LATE'de ise TDP-43 adlı daha az meşhur bir protein sahnede. Bu protein zamanla birikiyor ve beynin çeşitli bölgelerine dağılıyor. Hangi bölgelere dağılacağını tahmin edersiniz. Amigdala, hipokampus gibi limbik sistemin ve bilişsel işlevlerin kalelerine saldırıyor. Araştırmacılar yayınladıkları makalede LATE'in bir dizi aşamadan geçtiğini bildiriyor. Hastalık önce hafif seyrediyor. Zamanla belirtiler şiddetleniyor. Bu hastalıkla ilgili en büyük sorunlardan biri TPD-43 proteinini bulamamak. Bu proteinin beyinde yayılması ancak hasta öldükten sonra otopside anlaşılabiliyor. Tomografi, MR gibi beyin görüntüleme yöntemlerinden LATE'i teşhis etmek olanaksız. Bir şey hipokampuse zarar veriyor ama ne? Doktorların doğru tedaviyi uygulaması için teşhis çok önemlidir. LATE'i Tespit Etmek Mümkün Değil Şu an halihazırda LATE'i teşhis edecek bir kan testi veya başka bir klinik test yok. Genellikle diğer tüm şıkları eledikten sonra elde sadece LATE kalıyorsa tanı koyulabiliyor. Test sınavında sonucu bilmesek bile 5 şıktan 4'ünü eleyip doğru sonuca varabiliriz. Doktorların yaptığı da aslında bu. Peki, ya LATE gibi tanımlamadığımız başka hastalıklar da varsa? Araştırmacılar hastalığa bir ad koyarak aslında büyük bir adım attı. Bundan sonra LATE çok daha fazla araştırılacak ve konuşulacak. İnsan beyni isimler ile düşünür. Bir şeye ad koymazsanız o somutlaşmaz ve gerçek gibi kabul edilmez. Hani derler ya, şu ilişkinin bir adını koyalım. Neden, ad koymayınca ilişki olmuyor mu? Bir şeyi tanımlamayınca hep havada kalır ve ilgi görmez. Bu hastalık da bir süredir konuşulmasına rağmen adı şimdi kondu ve artık araştırmalara konu olacak. Hatta ilk birkaç yıl muazzam bir çalışma sayısı bekliyorum. Yeni bir konu olduğu için kim ne bulsa basacak. Hiçbir dergi de bu hastalığı konu alan makaleyi reddetmez. TPD-43 Proteinleri Beyne Yayılıyor Şimdi 80 yaşında demans belirtileri olan bir hasta düşünelim. Gün içinde unutkanlık sorunu var, düşünceleri biraz dağınık. Doktorlar hastaya MR çektiriyorlar ve beklendiği gibi hipokampus normalden küçük çıkıyor. Ancak hasta Alzheimer testlerinden olumsuz sonuç alıyor. Alzheimer hastalığı yok. Bu noktada diğer demans türleri ele alınıyor. Onlar da uyuşmazsa doktorlar hastanın LATE'in başlangıç evresinde olduğuna kanaat getirebilir. Yaş ilerledikçe beyin dokularında bozulmalar başlar. Beynin birçok bölgesinde yeni nöron oluşumu gözlenirken serebral kortekste yeni nöron üretilmez. Sadece bilişsel işlevler değil, kişilik değişimi gibi çok sayıda sorun başlayabilir. Demansa neden olabilecek birçok etken vardır. Hal böyle olunca TPD-43 proteinine bağlı belirtileri tespit etmek çok zorlaşır. Elinizde çok sayıda patolojik ihtimal varken göremediğiniz bir proteinin suçlu olduğunu iddia edemezsiniz. Hastalarda Alzheimer hastalığına benzer belirtiler çıktığında sular durgunlaşır ve denizin altı görülmeye başlar. Belirtiler var ancak Alzheimer'ın kendisi yoksa işte o zaman TPD-43 ihtimali baskın çıkar. Beyin hastalıklarının tanı ve tedavisinde kullanılan cihazlar her geçen gün gelişiyor. Hastalıkları birbirinden %100 izole etmek zorlaşıyor. Araştırmacılar şimdi demansa giden yolda farklı etkenlerin kesiştiğini söylüyor. Hastalıklar gittikçe daha karmaşık hale geliyor. Demans aslında bir şemsiyedir. Tıpkı otizm spektrum bozukluğu gibi her ucunda farklı bir demans türü yer alır. Bazen bir kişide aynı anda birden fazla demans türü bulunabilir. LATE'in Daha Fazla Araştırılması Gerekiyor Araştırmacıların LATE'i keşfetmesinde rol oynayan etkenlerden biri Alzheimer hastalığı için kullanılan ilaçların etki etmemesiydi. LATE'in belirtileri Alzheimer hastalığına benzediği için bu ilaçlara Alzheimer ilaçları veriliyor olabilir. Ancak hastalığın mekanizması daha farklıdır. Bu yüzden bu ilaçlar LATE'de aynı etkiyi göstermeyebilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/yeni-muzik-kesfetme-istegi/", "text": "Yaşlandıkça Yeni Müzik Keşfetme İsteğimiz Neden Azalır? Elimizdeki teknolojik imkanlara baktığımızda tarihin herhangi bir zamanına kıyasla müziğe ulaşma imkanımızın ne kadar çok olduğunu görebilirsiniz. Spotify, Youtube gibi uygulamalar sayesinde telefonunuzda istediğiniz her an milyonlarca şarkıya ulaşabilirsiniz. Dinlemediğiniz müzikleri dinleyebilir, sürekli yeni keşiflerde bulunabilirsiniz. Uluslararası Fonografik Endüstrisi Federasyonu'nun yapmış olduğu bir tahmine göre insanlar haftalık 20,1 saatini müzik dinleyerek geçiriyor. Neredeyse her gün 3 saatimizi müzik dinlemeye ayırıyoruz. Hep aynı müzikleri dinlemek bir yerden sonra sıkmıyor mu? İnsanlar bir zaman sonra hep dinledikleri tarzdan çıkıp yeni müzik türlerini ve yeni şarkılar keşfetmek isteyebilir. Günümüzün müzik uygulamalarının müzik keşfi için ayrı bölümleri bile var. Ancak bu yeni müzik keşfetme isteği yaşlandıkça azalıyor. Birçok araştırmanın ortak göstergesi aşina olmadığımız müzik türlerini keşfetme isteğimizin yaşla beraber azaldığını gösteriyor. Ünlü müzisyen ve söz yazarı Bob Seger de benzer bir görüş ortaya atıyor: Bugünün müziği aynı ruha sahip değil, Ben eski zamanların rock 'n' roll'ünü seviyorum. Yeni Müzik Keşfetme İsteği Akademik literatürde yeni müzik keşfetme isteği kulağı açık olmak ile tabir edilir. Her müziğin kendi içinde özel bir ritmi ve ahengi vardır. Yeni müzik dinlerken beynimiz bu ahengi çözmek ve ona alışmak ister. 11 yaşına kadar çocuklar genellikle yeni müzikler dinlemekten hoşlanırlar ve bu müziği çözmek için uğraşırlar. Ergenliğin ilk evrelerinde yavaş yavaş bir müzik zevki oluşmaya başlar. Artık insanlar belli bir tarz müziğe dinlemeye meyillidir ama hala kulağı yeni müziklere açıktır. Bu yeni müzik keşfetme isteği yaş aldıkça azalmaya devam eder. 2013 yılında 250.000'den fazla katılımcı üstünde yapılan bir araştırma insanların müzik zevkinin nasıl değiştiği ile ilgili önemli bilgiler sunuyor. Araştırmanın sonuçlarına göre erken gençlik döneminde müziğe verdiğimiz önem zamanla azalıyor. Ergenlikte uyanık kaldığımız sürenin %20'sinde müzik dinlerken yetişkinlikte bu süre %13'e iniyor. Bunda iş hayatının da etkisi olabilir J Öncelikler Değişiyor Müzik ve davranışsal psikoloji alanında yapılan araştırmalar müzik zevki ve müzik dinleme sürelerinin nasıl ve neden değiştiği ile ilgili farklı teoriler öne sürüyor. Bunlardan bir tanesi psikososyal olgunlaşmadır. İnsan beyni olgunlaştıkça plastisitesini yitiriyor ve yeni sinaps kurma konusunda daha isteksiz oluyor. Bu teori adından da anlaşılabileceği gibi yeni müzikler keşfetme isteğimizin azalmasını yeni sinapslar kurmadaki zorluğa ve isteksizliğe bağlıyor. Bir çocuğun kişilik ve karakteri bir yetişkine oranla çok daha değişkendir. Yetişkinlerin daha oturmuş, sabit bir kişilikleri vardır. Çocukların beyni değişime çok açık olduğundan yeni müzik türlerine karşı daha açıktır. Erken ergenlik döneminde ise müzik bir çeşit kimlik görevi görür. Belli tür müzik dinleyen insanlar sosyal topluluklar oluşturabilir. Bu zamanlarda müzik zevki aynı zamanda sosyal katalizör görevi de görebilir. Yetişkinlerde ise her şey daha stabildir. Oturmuş bir kişilik, müzik zevki ve sosyal çevre vardır. Bu nedenle yeni müzik keşfetmek için çok da sebep olmayabilir. Müzik Dinlemek İçin Zaman Azalıyor Yeni müzik keşfetme isteğinin azalmasıyla ilgili diğer bir görüş de yaşla beraber insanların önceliklerinin değişmesi ve daha az zamanlarının olmasıdır. Yetişkinlerin iş hayatı önemli bir yer kapladığı için yeni müzikler keşfetmek için yeterli zaman bulamayabilirler. Yukarıda gün içinde müzik dinlemek için ayrılan zamanın da azaldığından bahsetmiştik. Kısıtlı zamanda insanlar sevdikleri müzik türlerini dinlemeye yoğunlaşabilirler. Diğer taraftan bazı bilim insanları insanların yaşlandıkça yeni müziklere toleransının azalıp azalmadığını da merak ediyor. Gençken klasikten heavy metale her şeyi dinlemeye açıkken yaşlandıkça bu tür müzikleri kafamız kaldırmıyor mu? Müzik zevkimizin nasıl şekillendiği ile ilgili pek çok görüş olsa da araştırmacıların hem fikir olduğu bazı konular var. İlk olarak müzik zevkimiz erken ergenlik döneminde gelişiyor ve çoğunlukla bu şekilde kalıyor. Ergenler ne dinlemek istediklerinin çok farkındadır ve yeni müzik türlerine de açıktır. Çok sayıda farklı müzik türünü dinleyip aralarından belli başlı olanlarına yoğunlaşırlar. Bu müzik zevki hayatımızın geri kalanında da bizim favorimiz olacaktır. İnsanlar müziği egzersiz gibi aktivitelerde bir motivasyon kaynağı olarak da kullanabilir. Zaman içinde müzik sadece müzik olmaktan çıkıp bizim anılarımıza eşlik eden beynimizin içinde ciddi yer eden bir bileşen halini alır. Müzik Zevki Değişmiyor Mu? Kısa cevap değişebiliyor. Sinirbilim alanında yapılan araştırmalar müzik zevkimizin değişebildiğini gösteriyor. Klasik müzik seviyorsunuz ama dans etmeye başladınız. Eğer dansı severseniz, zaman içinde o dansa eşlik eden müziği de sevebilirsiniz. Müzik zevkimizin aslında ilk başladığı yer anne karnında olduğumuz zamandır. Araştırmalar yeni doğan bebeklerin, henüz anne karnındayken dinledikleri müziklere karşı daha farklı tepki verdiklerini ve sempati ile yaklaştıklarını gösteriyor. Müzik zevki diye tabir ettiğimiz olay aslında beynimizin müziği dinlediği anda dopamin gibi haz duygusunun oluşmasını sağlayan moleküllerin salınımıdır. A müziğini dinlediğiniz anda keyif alıyorsunuz çünkü beyinde dopamin salınımı oluyor. B müziğinde keyif almıyorsunuz çünkü beyninizde yeterince dopamin yok. Son yıllarda yapılan araştırmalar gençliğimizde alıştığımız müzik zevkine mahkum olmadığımızı gösteriyor. Yeni müzikleri keşfetme isteği azalabilir ama beyninizin kontrolü hala sizde. Bunu hayat boyu geliştirebilirsiniz. Müzik zevkinizi geliştirmek ve kulağınızı yeni ezgilere açmak isterseniz size birkaç önerimiz olacak. - Farklı müzik dinleme yöntemlerini deneyin. Sadece telefon veya bilgisayardan müzik dinlemeyin. Konserlere gidin, canlı müzik etkinliklerine katılın, müziği sosyal hayatınızın içine sokun. - Müzik dinlemeyi alışkanlık haline getirin. - Dinlediğiniz müzik ile ilgili meraklı olun. Dinlediğiniz müzikte hangi enstrümanların kullanıldığına dikkat edin. Müziğin arkasında herhangi bir hikaye veya olup olmadığını araştırın. - Sabırlı olun ve hemen pes etmeyin. İnsan beyni yaş ilerledikçe esnekliğini kaybedebilir. Değişimin hemen olmasını beklemeyin. - Size müzik tavsiyeleri verebilecek arkadaşlar edinin. Her şeyi tek başınıza keşfetmek zor olabilir. Arkadaşlarınızla yeni müzikler hakkında konuşun. - Sevdiğiniz müzikleri dinlemekten vazgeçmeyin ama aralarda yeni müzikler de oynatma listenizin arasına ekleyin."} {"url": "https://sinirbilim.org/yeni-nesil-spermler/", "text": "İstemediğiniz Genleri Kovun: Yeni Nesil Spermler Doğacak çocuğunuzun özelliklerini kendiniz belirlemek ister miydiniz? Boyu 1.80 olsun, mavi gözlü olsun, zeki olsun vs. peki başka neler isterdiniz. Birçoğumuzun hayali doğacak çocuklarımızı programlayabilmektir aslında. Genetik bilimi spermleri programlamada önemli bir engeli daha aşıyor ve babadan çocuğa geçecek genler üzerinde değişiklik yapılabiliyor. Bunun amacı tabi ki yukarıda bahsettiğimiz gibi çocuğun fiziksel gelişimi üzerinde keyfi oynamalar yapmak değil. Araştırmacıların asıl amacı çocukta ileride ortaya çıkabilecek hastalıkları önleyebilmek. Londra Kraliyet Üniversitesi araştırmacılarının yaptığı araştırmada, virüsler vasıtasıyla fare spermlerine bazı DNA parçaları eklenerek spermlerde istenen genler aktifleştirilebiliyor veya eklenebiliyor. Normal şartlarda hücreler yabancı DNA parçalarını tehdit olarak görürler ve hemen yok etmeye çalışırlar. Uygulanan özel yöntemler sayesinde eklenen DNA parçalanmıyor ve yapılan gözlemlere göre farelerde üç nesil boyunca aktarımı gerçekleşiyor. Spermler Değiştirilerek Hastalıklar Önlenebilir Bu keşif tıpta birçok hastalığının ortaya çıkmadan önlenmesine imkan verecek birçok yaklaşımın önünü açıyor. Sperm DNA'sı değiştirilerek çok sayıda hastalık etkili bir şekilde önlenebilir ve organ yenilenmesi gibi çok sayıda saklı kalmış özelliğimiz ortaya çıkarılabilir. Araştırmacılardan Dr. Avil Chandrashekran transgenik teknolojinin tüm hastalık araştırmalarında ve biyolojik sorunları anlamada en önemli araç olduğunu belirtiyor. Chandrashekran ve ekibi spermlerini kullanacaklarını transgenik hayvanlar oluşturmak için lentivirüslerini kullandılar. İçlerine yeşil floresan proteini kodlayan genler eklenen virüsler fare spermleriyle aynı ortamda bekletiliyor ve virüslerin bu spermleri enfekte etmesi sağlanıyor. Virüslerle enfekte olmuş fare spermleri laboratuar ortamında gerçekleştirilen döllenme çalışmalarında kullanıldı. Döllenme sonucu elde edilen embriyoların 42%'sinde yeşil floresan proteini bulundu. Bunun anlamı virüslerle enfekte edilen hayvanların 42%'si transgenik oldu. Yeşil floresan proteini testisler de dahil olmak üzere farelerin birçok dokusunda tespit edildi. Daha da önemlisi yapay olarak aktarılan bu yeşil ışık yayan proteinler yalnızca transgenik hayvanlarda değil, bu hayvanların yavrularında ve onların da yavrularında tespit edildi. İleri Okuma: İnsan Embriyoları Genetik Olarak Programlanıyor Yeni Spermler Klinikte Çok Yararlı Olacak Araştırmanın yayınlandığı FASEB dergisinin baş editörü Dr. Gerald Weissmann araştırmayla ilgili şunları söylüyor DNA aktarmada kullanılan değiştirilmiş spermler sadece bilimsel araştırmalarda değil klinik uygulama alanında da çok büyük bir potansiyele sahip. Değiştirilmiş spermler transgenik hayvan modellerinin gelişimini kolaylaştırıyor. Gelecekte ise klinik uygulamalarda kullanılarak insanlara hizmet verebilir. Yıllarca etkili gen terapilerinin bulmaya çalıştık ve çok sayıda olumlu olumsuz sonuçlar aldık. Eğer gelecek nesillere daha sağlıklı bir yaşam verebilecek spermler üretirsek, koruyucu tıpta inanılmaz ilerlemeler kaydederiz."} {"url": "https://sinirbilim.org/yeni-noron-uretimi/", "text": "Yaşlılık Yeni Nöron Üretimini Engellemiyor Yaşlandıkça beyin hücrelerinizi kaybettiğinizi ve yeni nöron üretemediğinizi düşünüyorsanız size iyi bir haberimiz var. Columbia Üniversitesi'ndeki bilim insanları yaygın bir kanı olan yaşlı insanlarda yeni nöronlar üretilmediği düşüncesini çürüttü. İnsanlar hangi yaşta olursa olsunlar yeni nöron üretebiliyorlar. Nörogenez adı verilen bu süreç çocukluktan itibaren hiç sonlanmıyor. Araştırma ekibi yaşları 14 ila 79 arasında değişen aniden ölmüş 28 kişinin beyinlerini incelediler. Özellikle belleğin merkezi olan hipokampüse ışık tuttuklarında şaşırtıcı bir keşif yaptılar. Yaşlı insanların beyninde binlerce yeni doğmuş nöron bulunuyordu. Bu nöronlar tıpkı genç insanlarda olduğu öncül kök hücrelerden farklılaşmış nöronlardı. Yaşlıların da gençler gibi yeni nöronlar üretiyor olabileceği fikri hipokampüsün genç yaşlı demeden herkeste aynı hacme sahip olmasından geliyordu. Yaşlandıkça bazı nöronlarımızın öldüğünü biliyoruz. Sürekli ölüp yerine yeni hücre gelmiyorsa o bölgede küçülme olmalıydı ama hipokampüste hiç küçülme görülmüyordu. İleri Okuma: Hipokampüs Nedir? Kök Hücrelerden Yeni Nöron Üretimi Nörogenezi tam olarak tespit etmek için araştırmacılar nöronların gelişim sürecinde ürettikleri proteinleri aradılar. Örneğin GFAP ve SOX2 gibi proteinler nöronlara dönüşmekte olan kök hücreler tarafından salgılanırlar. Ekip her yaştan kişinin beyninde bu proteinleri buldu. GFAP, SOX2 ve Ki-67 gibi proteinler hipokampüste yeni nöronların üretildiği dentate girus adlı bölgede sentezleniyordu. Kök hücrelerden yeni nöron üretimi hiçbir zaman durmuyordu. 70 yaşlarındaki insanlar ile 20'li yaşlardaki insanların nöral kök hücreleri karşılaştırıldığında gençler biraz önde gidiyor. Yani gençlerin beyinleri daha fazla nöron üretme kapasitesine sahip ama yaşlıların bu becerileri tamamen körelmiş değil. Hala binlerce kök hücre var ve nörogenez süreci tüm yaş gruplarında çok iyi çalışıyor. Hafızanızı zorladığınızda beyniniz hemen yeni nöronlar üretmeye ve hipokampüsü güçlendirmeye başlıyor. Nörodejeneratif Hastalıklar İçin Bir Umut Kaynağı Alzheimer hastalığı ve demans gibi nörodejeneratif hastalıkların yaygınlaştığı günümüzde bu bulgular çok büyük önem taşıyor. Yaşlandıkça beyninizin öldüğünü düşünüyorsanız büyük bir yanılgı içindesiniz. Serebral kortekste yeni nöronlar üretilmediği doğrudur ama en azından hafızanın merkezi hipokampüste yenilenme sürekli devam eder. Yeni nöronlar sayesinde beynin bilişsel ve duygusal yapısı dinç kalabilir. İleri Okuma: Alzheimer Hastalığı Nedir?"} {"url": "https://sinirbilim.org/yetenek-dogustan-mi-gelir/", "text": "Yetenek Doğuştan mı Gelir Yoksa Çalışarak mı Kazanılır? Yetenek doğuştan mı gelir gerçekten? Bazılarımız sadece şanslı mı doğuyor? Yazımıza 1993 yılında K. Anders Ericsson adlı bir bilim insanının müzisyenlere sorduğu soruyla başlayacağız. Ericsson profesyonel müzisyenlere bu noktaya gelebilmek için ne kadar süre çalıştıklarını sordu. Yıllar boyu yaptıkları çalışmaları düşünüp günde ortalama kaç saat çalışmayla bugün bulundukları noktaya geldiklerini söylemelerini istedi. Ortaya çıkan sonuçlarda daha başarılı müzisyenlerin daha fazla zaman harcadıkları görüldü. Bu herkesin tahmin edebileceği gibi beklenen bir sonuçtu ve araştırmacılar belli bir iş üstünde çalışma süresinin bireysel farklılıkları belirlemedeki en büyük etkenlerden biri olduğu sonucuna vardılar. 90'lı yıllarda yapılan çalışmalar Malcolm Gladwell'in İçimizdeki Dahi adlı kitabında bahsettiği 10000 saat kuralıyla halka sunuldu. Bu kurala göre bir işte profesyonel olabilmek için en az 10000 saat harcamak gerekiyordu. Günümüzde beyin plastisite çalışmalarının hız kazanması ve beyin hakkındaki bilgi düzeyimizin de artmasıyla bu kural artık bilim insanları tarafından kabul edilmiyor. Çünkü herkesin öğrenme hızı farklıdır ve beyin beslenme, stres gibi çevresel etkenlerden kolayca etkilenebilen bir yapıya sahiptir. Farklı Alanlarda Uzmanlaşmak Farklı Çaba İstiyor Ericsson araştırmalarını yaparken, Brooke Macnamara, David Hambrick ve Frederick Oswald 1993 yılından itibaren yapılmış çalışmaları gözden geçirdiler. Bir konuda çalışmanın uzmanlaşmak için tek başına yeterli olmadığını ve yapbozda hala eksik parçalar olduğunu gördüler. Ayrıca çalışma yapılan alana göre de birçok farklılık mevcuttu. Örneğin, spor ve müzik alanında uzmanlaşmak arasında devasa farklar vardı. Araştırmacılar incelemeleri daha detaylandırdılar. Alıştırma yapmanın sonuçları tahmin edilebilir faaliyetlerde tahmin edilmesi zor faaliyetlerden daha etkili olduğunu keşfettiler. Tahmin edilebilir etkinliklerde alıştırma yaptıkça beyin o konuyu daha iyi kavrıyor. Bir sonraki sefer için daha hazırlıklı oluyor ancak tahmin edilmesi zor işlerde her defasında farklı şeyler öğrenmek zorunda kalıyor. Çalışma elbette bir konuyu öğrenmede etkili ama sanıldığı kadar değil. Yapılan işin ne olduğu, içinde bulunulan çevre şartları ve yapan kişinin fizyolojik ve psikolojik sağlığı da alıştırma süresi kadar önemli etkenlerdir. Her şeyi saydık, peki yetenek nerede? Genler mi Yoksa Çevre mi? Kaç yaşında olursanız olun, sahip olduğunuz bütün karakteristik yapı genetik özellikleriniz ve beslenme şeklinizden kaynaklanıyor. Genetik ve epigenetik süreçler anne ve babanın tecrübelerinin çocuğa aktarılabildiğini gösteriyor ancak hiçbir ressamın çocuğu ressam olarak doğmuyor. Doğuştan gelen yetenek dediğimiz olgu aslında yok. Doğuştan yetenekli dediğimiz hiç kimsede böyle bir yetenek yok. Sadece dikkat ve ilgi alanlarımızın belirli bir yöne kaymasına neden olabilecek genetik yatkınlıklar mevcut. Yetenek ve çalışmanın yetenek kazanmadaki etkisini araştıran çalışmalar arttıkça Ericsson'un da fikirleri değişmeye başladı. Son makalesinde 10000 saat kuralı diye bir şey olmadığını açıkladı. Ericsson bile alıştırmanın ve uzun süreli uğraşların uzmanlaşmak için yeterli olmadığını düşünüyor. Ancak hala bu kuralın geçerliliğini kabul eden kişiler ve bunun üzerinde yürütülen tartışmalar var. Burada yanıtlanmayan bir soru hala daha akılları meşgul etmektedir. Bireyler arası performanstaki değişimi etkileyen etmenleri tam olarak nasıl tanımlayabiliriz? Fizyolojik ve psikolojik etmenlerin etkili olduğunu biliyoruz ama bu iki etken de başlı başına bir bilim dalını temsil etmektedir. Bu soruyu cevaplamada Ericsson çalışmaya başlama yaşına dikkat çeker. Bir diğer bilim insanı olan Zach Hambrick ise çalışma hafızası gibi unsurları içinde barındıran bilişsel etkenleri işaret etmiştir. Devam eden araştırmalar iki araştırmacının da haklı olduğunu göstermektedir. Bir Yetenek veya Beceride Uzmanlaşmak Ne Gerektirir? Bütün insanlar birbirinden farklı özelliklere sahip ve herkesin önündeki yol farklı olmakla beraber yola çıktıkları yaş da farklı. Belirli bir beceri üstünde ne kadar erken yoğunlaşmaya başlarsanız katetmeniz gereken yol o kadar kısa oluyor ve daha erken uzmanlaşabiliyorsunuz. Satranç büyük ustalarının hayat hikayelerini incelerseniz hemen hepsinin en geç 6-7 yaşlarında satranç oynamaya başladıklarını göreceksiniz. Uzmanlaşma sürecini etkileyen etmenlerden bazıları önceden edinilmiş bilgi, IQ, çalışma hafızası, merak ve fiziksel dayanıklılıktır. Burada dikkat etmemiz gereken en önemli nokta bu etkenlerin hiçbirisinin doğduğumuz andan beri sabit kalmadığıdır. Bunlar zaman içinde genetik ve çevresel unsurların varlığı içinde şekillenir. Becerileri etkileyen etkenlerden bir tanesi de bize çalışma azmi veren motivasyon kaynağıdır. Yetenek kazanmada çalışmak ne kadar önemliyse anlamlı bir sonuç için onu sürekli kılarak istikrara ulaşmak da bir o kadar önemlidir. 1993 yılındaki makalesinde Ericsson bireysel farklılıklarda motivasyonun çalışmaktan bile önemli olabileceğini söylemiştir. Motivasyon Çok Önemli Çeşitli beceriler kazanmada başarıya ulaşmak için çalışmak şart, çalışmanın ötesinde motivasyon da olmazsa olmaz ama motivasyon nasıl sağlanacak? Birçok araştırmacı tarafından kabul edilen ortak kabul edilen görüşe göre esinlenme yetenek konusunda en önemli motivasyon kaynaklarından biridir. Kişiler olmak istedikleri kişiyi düşündüklerinde bu onları amaçlarına daha bağlı kılıyor ve motivasyonlarını arttırıyor. Tabi ki burada secret felsefesinin reklamını yapmıyorum. Düşün ve onu kendine çek gibi saçma sapan görüşlerden ziyade kişi hayalinde gerçekleşmesini hayal ettiklerini zihninde canlandırdığında yaşadığı heyecan ona motivasyon verdiğini söylemek daha doğru olur. Özetle beceriler kazanmada rol oynayan en büyük etkenler başlıca doğuştan gelen bir yetenek değil; genetik özelliklerimiz ve çevresel şartların getirdiği bir karakter, çalışmak ve motivasyondur. Bunların yanında çalışmaya başlama yaşı, IQ, hafıza, dikkat, çeşitli fizyolojik ve psikolojik unsurlar da farklılıkların ortaya çıkmasında büyük rol oynarlar."} {"url": "https://sinirbilim.org/yiyecek-tuketmek-dopamin-salgilatiyor/", "text": "Yiyecek Tüketmek Dopamin Salgılatıyor Gün içinde yediklerimize ve içtiklerimize bir göz atarsak çoğunlukla lezzetli olanlarını seçtiğimizi görürüz ancak vücudun baş düşmanı olan bu kalorisi yüksek yiyecekler genelde lezzetliler sınıfındadır. Yiyecekleri lezzetli yapan daha doğrusu bizde hoşnutluk algısı yaratan moleküller karbonhidrat ve yağlardır. Lezzetli olarak tabir edilen yiyecekler içerdiği yağ ve karbonhidrattan dolayı bünyesinde sakladığı enerji potansiyeli en yüksek yiyeceklerdir ve evrimsel açıdan bu durum onlara karşı yönelmemize ve onları lezzetli bulmamıza sebep olmuştur. Yapılan çalışmalar lezzetli yiyeceklerin iştah açıcı özelliğinin de var olduğunu göstermektedir. Hamur işlerine 'bağımlı' olmamızda rol oynayan dopamin hormonu beynin ödül mekanizmasını devreye sokarak bizi hoşnut hissettiriyor. Dopamin hormonu ne zaman azalsa beynimiz daha fazla börek istiyor, bir diğer deyişle daha fazla dopamin salgılamak istiyor. Yediğimiz her yiyecek vücudumuzda çeşitli maddelere dönüştürülerek bize enerji sağlaması amaçlanır ancak yukarıda bahsettiğimiz yiyeceklerin beyinde ki ödül mekanizmasında görevleri metabolik olayları değil memnuniyeti düzenler. İleri Okuma: Dopamin Nedir? Gelişimsel Etkenler Homeostatik denge adı verilen metabolizmanın düzgün bir şekilde işleyişinde görev alan temel beyin bölgesi hipotalamustur. Bu bölge çocuklukta yaşanan birçok olaydan doğrudan etkilenebiliyor ve çevresel şartlara göre kendini hızlıca değiştirebiliyor. Eğer çevresel koşullar sert ve beklenenin dışındaysa yani travma gibi bir durum söz konusuysa hipotalamusun geçirdiği uyumlamalarda da beklenenin tersine zararlı bir etki gözlenebiliyor. Ayrıca uzun süreli stres altında kalındığında hedonik etkenler yiyecek tüketmenin metabolik düzenlemesini baskılayabiliyor. Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse, sofradasınız, karnınız çok dolu, bırakın bir tabak yemeyi bir kaşık bile yemek istemiyorsunuz ama 10 dk. Sonra önünüze gelen tatlıyı yemek için her zaman midenizde yer vardır. Kilit Sinyal Hormonları Dopaminden yeterince bahsettikten sonra gelelim diğer hormonlarımıza: Leptin ve girelin. Yağ dokudan ve mideden salgılanan leptin hormonu yeme isteğini baskılayarak enerji dengesinin uzun vadede düzenlenmesinden sorumludur. Bu demek oluyor ki leptin hormonu doygunluk hissi verir ve diyetlerimizde bir numaralı yardımcımızdır. Buna karşın sadece midede üretilen girelin hormonu açlık hissini yaratan hormondur. Leptin hormonun beyinde hipotalamus reseptörüyle etkileşimi sonucu gerçekleşen doygunluk hissi aynı zamanda beyinde yemek yemeden kaynaklanan hazzı düzenleyen ödül mekanizmasını da engeller. Girelin hormonu için de bunun tersi bir durum söz konusudur. Durum basit gözükmesine rağmen o kadar basit değil. Leptin ve Aşırı Yeme İsteği Leptin hormonu görevini düzgün bir şekilde yerine getirirse yeterince yedikten sonra insülini keserek fazla yiyecek tüketmeyi engelliyor. Aşırı yediğimizde ise kandaki leptin ve insülin hormonlarının dengesi bozuluyor. Eğer yüksek leptin seviyesi devamlı olursa bu durum hipotalamusun leptine karşı daha az hassas olmasına yol açıyor. Yağ oranı yüksek yiyecekler kanda dolaşan leptin seviyesini düşürürler. Buraya kadar yemek yemeyle ilgili birçok bilgi verdik, şimdi noktaları birleştirelim ve olaya biraz sinirbilimsel yaklaşalım. Vücudun beyinle iletişiminin etkili bir şekilde gerçekleşmesi için leptin, girelin, insülin gibi çeşitli maddelere ihtiyaç vardır. Vücut gerektiğinden fazla kilo almaya başladıkça hormanal denge bozulmaya başlar ve vücut ile beyin arasındaki iletişimde bazı sorunlar ortaya çıkabilir. Bu sorunları özetleyecek olursak; - Fazla yemek yemeden kaynaklanan yüksek leptin seviyesi hipotalamusa zarar verir ve leptin hassaslığında düşüşe sebep olur. - Kilo alımına sebep olan yağ içeriği yüksek yiyecekler leptin de olduğu gibi dopamin hassasiyetini azaltır. Beynin aynı hazzı yakalaması için eskisinden daha fazla yemesine neden olur. - İşlenmiş gıdalar beynin sinyal mekanizmasını daha fazla karıştırır ve düzgün çalışmasını engeller. Zaten fazla yediğimizde hormon dengesi bozularak beyin biraz afallıyor bunun üstüne bir de katkı maddelerini eklersek işler daha da karışıyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/yiyeceklerin-ruh-halimize-nasil-bir-etkisi-olabilir/", "text": "Yiyeceklerin Ruh Halimize Nasıl Bir Etkisi Olabilir? Uzun ve yorucu bir günün ardından kendimizi ödüllendirmek için,mutsuz olduğumuzda kendimizi iyi hissetmek için kendimizi bir şeyler yerken buluyorsak yiyecekler ile ruh halimiz arasında bir ilişki olduğunun farkına varmışızdır. Peki, bu durumdan yola çıkarsak, besinler depresyon riskini etkileyebilir mi? Besin düzenimizi değiştirmek zihinsel sağlığımızı potansiyel olarak iyileştirebilir mi? Zurih Üniversitesi'nden kıdemli epidemiyolog Patricia Chocano-Bedoya beslenme ile depresyon arasındaki ilişkiyle ilgili araştırmalar henüz yetersiz olsa da beslenmenin ruh hali üzerinde etkileri olduğuna dair bazı işaretler verdi. Depresyonu Azaltan Bir Diyet Mümkün mü? Bilim insanları hemşirelerin sağlık çalışması, orta yaşlı ve daha yaşlı menopoz sonrası kadınları içeren kadın sağlığı girişimi gibi büyük ölçekli gözlem çalışmalarında obezite ile depresyon ve diyet arasında bazı ilişkiler buldular. Bu çalışma 2005 yılında International Journal of Obesity'de yayımlanmıştır. American Journal of Clinical Nutrition dergisinde 2011 yılında yapılan bir araştırmada D vitamini bakımından zengin beslenen kadınların, daha az D vitamini alan kadınlara göre düşük depresyon riski taşıdığını ortaya çıkardı. Chocano-Bedoya, depresyon riskini artıran veya azaltan tek bir beslenme faktörünü tanımlamanın henüz mümkün olmadığını söylüyor. Chocano-Bedoya'nın Brain, Behavior, and Immunity dergisinde 2014 yılında yayınladığı çalışmada hemşirelerin sağlık çalışması verilerini kullanarak depresyon ile şeker, rafine tahıllar ve kırmızı et bakımından zengin diyetler arasında bir ilişki buldu. Yüksek Et Tüketimi Depresyonu Tetikleyebilir mi? Benzer şekilde, European Journal of Nutrition'da yayınlanan 2018 tarihli bir meta-analiz, yüksek miktarda et tüketiminin depresyon gelişme riski ile ilişkili olabileceğini göstermiştir. Bununla birlikte, bu noktada, depresyon ile ilgili o kadar çok farklı etken var ki, belirli bir yiyecek veya beslenme modelinin riski ne kadar etkilediğini tam olarak ortaya çıkarmak mümkün değil, diyor. Chocano-Bedoya, Besin seçimleri, sigara içmek ve fiziksel aktivite gibi değiştirilebilir yaşam tarzı faktörleri, potansiyel olarak depresyon riskini etkileyebilir ancak bağımsız hareket etmiyor dedi. Depresyon, diğer birçok kronik rahatsızlık gibi, genetik ve çevre arasındaki karmaşık bir etkileşimin sonucudur. Değiştirilebilecek risk faktörlerinin depresyon ile ne kadar ilişkili olduğunu inceleyebilirken, çoğunlukla depresyon ile ilişkili olduğu için hangi depresyon yüzdesinin belirli bir faktörle ilişkili olduğunu tahmin edemeyiz diyor. Akdeniz Diyeti Chocano-Bedoya, Akdeniz tarzı bir diyet düzeni ve düşük depresyon riski için tutarlı kanıtlar var diyor. Akdeniz diyeti; meyveler, sebzeler, zeytinyağı, tam tahıllar, tavuk ve balık gibi protein bakımından zengin besinler içerir, kırmızı et ve sağlıksız yağ oranı ise düşüktür."} {"url": "https://sinirbilim.org/yoga-meditasyon/", "text": "Yoga ve Meditasyon Yapmak Beyni Geliştiriyor Günden güne yaygınlaşan yoga zihinsel yararlar sağlıyor gibi görünüyor, örneğin kişiyi sakinleştiriyor ve daha zinde bir beyne sahip olmasına imkan sağlıyor. ABD'de Tamamlayıcı ve Alternatif Tıp Ulusal Araştırma Merkezi'nde çalışan Chantal Villemure ve Catherine Bushnell çok önemli sonuçlara ulaştı. Düzenli yogayla ilgilenen kişilerin beyinlerindeki gri madde miktarının yapmayan kişilere göre daha fazla olduğunu tespit ettiler. Manyetik rezonans görüntüleme tekniğini kullanarak araştırmalarını yürüten Villemure yoganın daha fazla uygulanmasıyla beyindeki gri madde miktarının da arttığını söylüyor. Bilimsel literatürde yer alan araştırmalara göre 8 haftalık farkındalığı artırmayı hedefleyen meditasyon eğitimi amigdalayı küçültüyor. Amidgala beyinde savaş ya da kaç tepkisini yöneten ve başta korku olmak üzere duyguların yorumlanması ve işlenmesinden sorumlu bölgedir. Amigdalanın duyguların yorumlanmasından sorumlu olması onu bir numaralı stres üretici beyin bölgesi konumuna getiriyor. Amigdalanın meditasyon vasıtasıyla küçültülmesi ise beyinde stresi önleyici bir etki yaratıyor. İleri Okuma: Vücudumuzun Savaş ya da Kaç Mekanizması Yoga ve Meditasyon Alışkanlıkları Kırmada Çok Yardımcı Oluyor Meditasyon, alışkanlıkları kırmak konusunda da çok etkili bir araç olma özelliği taşıyor. Alışkanlıkların nasıl oluştuğu ve beyinde hangi nöral ağlar vasıtasıyla etkin oldukları başlı başına bir araştırma konusudur. Beyinde bir bilginin öğrenilmesi bazal ganglia ve prefrontal korteks bölgelerinin koordineli ve senkronize çalışmalarını gerektirir. İleri Okuma: Prefrontal Korteks Bazal ganglianın beyindeki temel görevleri arasında öğrenme dışında hareket kontrolü ve beynin ödül mekanizmasındaki rolü gelir. Prefrontal korteks ise dikkat, karmaşık düşünme, karar verme gibi beynin bilişsel işlevlerinden sorumlu adeta bir orkestra şefi gibi davranır. Bir davranışın beyinde alışkanlığa dönüşmesi için beynin o davranış yapıldığında dopamin salgılayarak kendini ödüllendirmesi gerekir. Mezolimbik yoluna ulaşan her dopamin molekülü yüzünden prefrontal korteks baskılanır. Şimdi basitçe örneklendirerek resme geniş açıdan bakalım. İlk kez arkadaş ortamında birisi size sigara veriyor ve siz sigara içerken yaptığınızın yanlış olduğunu biliyorsunuz. Ancak dopamin nöronlarınız harekete geçtiğinden salgılanan dopamin prefrontal korteksi baskılıyor. Bu yüzden de karar verme süreçlerinizde aksamaya neden olarak hata yaptığınız gerçeğini göz ardı etmenize neden oluyor. Aslında insanların kötü alışkanlıklarına bahane bulmalarının da altında çoğunlukla bu biyolojik mekanizma yatar. Zamanla bu davranışınızdan sorumlu nöral ağ dopaminin ve keyif algısından sorumlu başka bir hormon olan serotonin varlığında daha güçlenecektir. Bunu takiben davranışlarınız önce alışkanlık, sonrasında ise bağımlılık haline dönüşecektir. Yoga Yapmak Beynin Hacmini Büyütüyor Yogilerin beyinlerinin beden duyu korteksi , süperior paryetal korteks , görsel korteks bölgelerindeki hacim daha fazladır. Villemure'nin araştırmasına katılan kişilerin beyinlerinin hipokampüs, prekuneus ve posterior singulat korteks bölgeleri de normale oranla daha büyüktü. Tüm bu beyin alanları yoganın gerekliliği olan çalışma ilkeleri tarafından geliştirildiği düşünülüyor. Batı yoga uygulamalarına bağlı kalınan araştırmada katılımcılar zamanlarının 70%'ini fiziksel duruşa, 20%'ini meditasyona ve 10%'unu nefes egzersizlerine ayırdı. İleri Okuma: 40 Günlük Meditasyonun Sonucu"} {"url": "https://sinirbilim.org/yol-tutmasina-evrimsel-bir-bakis/", "text": "Yol Tutmasına Evrimsel Bir Bakış Literatürde yol tutması adı verilen araç ile seyahat ederken mide bulantısı ve hafif baş dönmesi sorunlarını yaşamayı pek çoğumuz deneyimlemişizdir. Hatta sadece araç ile seyahat ederken değil, dalgalı bir denizdeyken, salıncakta sallanırken, VR gözlük veya simülasyon gibi teknolojileri kullanırken de aynı deneyimi yaşayabiliyoruz. Peki bu deneyimi beynimiz bize neden yaşatıyor olabilir diye hiç düşündüğünüz oldu mu? Sinirbilim uzmanı Dean Burnett, Aptal Beyin adlı kitabında bu deneyimi neden yaşadığımıza dair ortaya atılan en güncel ve popüler teoriyi anlattı. Öncelikle sıkıntıyı yaşayan midemiz değil beynimiz. Bu deneyimlerin ortak özelliğini düşünecek olursak hepsinde vücudumuz sabit dururken çevremizdeki görüntünün hareket ediyor olması söz konusu. İşte Dean Burnett bu durumun aptal beynimizin kafasının karışmasından ve gelen karmaşık sinyalleri anlamlandıramamasından kaynaklandığını anlatıyor kitabında. Beyin Hareketi Nasıl Algılıyor? Beynimiz hareket edip etmediğimize dair üç noktadan aldığı sinyallerle bir karar veriyor. Bunlardan birincisi kaslarımız. İnsan, hareket etmek üzere evrimleşmiş bir canlı olduğundan ve doğada insanın hareketi vücudundaki kasların hareket etmesi ile eşdeğer olduğundan beynimiz kaslarımızın hareket edip etmediğine bakarak bir karar veriyor. Eğer kısa bir yürüyüşe çıktıysanız bacaklarınızın hareketinden ve vücudunuzun salınımından beyniniz evet hareket ediyoruz kararını kolaylıkla verecektir. Tabii ki kaslarımızın sinyali tek başına yeterli değil, gözlerimiz de çevremizdeki hareketi algılayabilme özelliğine sahip. Görsel olarak aldığımız sinyaller de beyne hareket edip etmediğimize dair bir bilgi akışı sağlayabiliyor. Üçüncü sinyal kaynağı ise iç kulağımızda yer alan vestibüler sistem. Burada sıvı dolu bir dizi kanal aracılığı ile konumumuzu algılamamız ve hareket halindeyken dengede kalmamız sağlanıyor. Dolayısı ile bu da hareketi algılayan ve beyne ileten sistemlerden bir tanesi. İşte beyin bu üç sinyali bir araya getirerek hareket ediyoruz, ya da hareket etmiyoruz kanaatini getiriyor. Peki bu üç kaynaktan beyne farklı farklı sinyaller giderse ne olur? İşte eğer bir taşıt içerisinde hareket ediyorsak aynen bu gerçekleşiyor. Vestibüler sistem ısrarla hareket ettiğimizi iddia ederken kaslarımız olduğumuz yerde sabit durduğumuz konusunda ısrarcı oluyor. Aslında özellikle kitap okurken midemizin daha çok bulanmasının sebebi de bu kararsızlık. Çünkü eğer kitap okuyorsanız gözleriniz de sabit bir noktaya odaklandığı için hareket etmediğiniz sinyalini gönderiyor, ama aslında taşıt ile de olsa yer değiştiriyorsunuz. Mideniz bulanırken yola bakmanızın tavsiye edilmesi de tam olarak bu yüzden, çünkü yola baktığınızda gözleriniz dış dünyadaki hareketi algılayarak hareket halinde olduğunuzu doğrulayabiliyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/yuksek-iq-anksiyete-riskini-artiriyor-mu/", "text": "Yüksek IQ Anksiyete Riskini Artırıyor Olabilir Zeka, tarih boyunca dikkat çekici olmuştur. Yüksek IQ 'ya atfedilen özellikleri kendimizle özleştirmeye meyilli olmamızın nedeni herkesin önemsediği bir kavram oluşudur belki de. Araştırmalar özellikle çağımız insanlarının kuvvetli çoğunluğunun, kendisiyle özleştirebileceği bir sonuca daha işaret ediyor. Yüksek IQ'lu insanlar psikolojik ve fizyolojik bozukluklara daha yatkınlar. Yüksek IQ Anksiyete Riskini 2 Kat Artırıyor Pitzer Üniversitesi'nde yapılan ve Intelligence dergisinde yayınlanan yeni araştırmada, yüksek IQ sahibi insanlar ile ortalamalar karşılaştırıldı ve yüksek IQ'nun insanlarda çeşitli psikolojik ve fizyolojik bozukluklara yakalanma riskini önemli ölçüde artırdığı saptandı. Araştırmacılar, 130 ve üzeri IQ sahibi olanların %20'sinin, halkın genelinin ise %10'unun anksiyete bozukluğu tanısı olduğunu bildiriyorlar. Araştırmanın baş yazarı Ruth Karpinski, Bu bulgular önemlidir çünkü bu bireylerin önemli bir kısmı, duygusal ve fiziksel aşırı duyarlılıklarının bir sonucu olarak günlük olarak acı çekmektedir. Yüksek IQ'yu, bu bozukluklarda rol oynayan mekanizmalar içinde ön ve merkez olarak incelemek bilim dünyası için önemlidir. Diyor. Çevreye Karşı Artan Duyarlılık Anksiyeteye Sebep Oluyor Karpinski ve meslektaşları hiper beyin/ hiper vücut entegrasyon teorisini geliştirdiler. Bu teori, yüksek bilişsel yeteneği olan bireylerin çevrelerine aşırı duygusal ve davranışsal tepkiler verdiklerini varsayar. Kısmen çevrelerine karşı artan bu farkındalık nedeniyle, yüksek IQ'lu insanlar aşırı duyarlı, aşırı tepki veren merkezi sinir sistemine sahip olma eğilimindedirler. Karpinski ve meslektaşları, bu bulguyu saptamak için IQ puanları 130 ve üstü olan 3715 kişiyi inceledi. Her birinden teşhis konulan veya şüphelenilen duygudurum ve anksiyete bozuklukları, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu , otizm spektrum bozukluğu ve otoimmün hastalık, çevresel ve gıda alerjileri ve astımı içeren fizyolojik hastalıkları raporlamaları istendi. Ekip, anket verilerini her hastalık veya bozukluk için istatistiksel ulusal ortalamayla karşılaştırdı. Eğer yüksek zeka, bu hastalıklar ve rahatsızlıklar için bir risk faktörü değilse, iki grup arasında benzer bir yaygınlık oranı göreceğiz diyor yazarlardan Audrey Kinase Kolb. Bununla birlikte belirtilen hastalıkların 130 ve üzeri IQ'ya sahip grupta belirgin olarak daha yüksek oranlara sahip olduğu görüldü. ABD nüfusunun yaklaşık %10'una anksiyete tanısı konulurken yüksek IQ'lularda bu oran %20 çıktı."} {"url": "https://sinirbilim.org/yuksek-tansiyondan-korunma/", "text": "Yüksek Tansiyondan Koruyan Bakteriler Aşkına! Mikrobiyota son yılların popüler konusu. Birçok faktörde etkili ve bu yazıda çok tuz içeren diyetlerdeki koruyucu etkisinden bahsedeceğiz. Araştırmacılar, fazla tuzlu diyetin bazı belli bakteri çeşitlerinin miktarını azalttığını bulmuşlar. Sonucunda, Th-17 denilen pro- inflamatuar bağışıklı hücresinin sayıca arttığı görülmüş; bunun da hipertansiyonun mekanizmasına katkısı bilinmemesine rağmen yüksek tansiyona neden olduğu biliniyor. Bilimciler, probiyotik ile bunun etkisini tersine çevirebilmişler fakat bu 'istediğin kadar tuz tüket sonra da bir tane probiyotik hapı al' olarak yorumlanmamalıdır. Ayrıca yapılan başka bir çalışmada da, çok tuz tüketimi MS hastalığı gibi otoimmün hastalık gelişimine neden olabilir. Tuz! Fazla tuz tüketimi, kardiyovasküler hastalıklar için büyük risk oluşturur. Ülkemizde Türk Hipertansiyon ve Böbrek Hastalıkları Derneği'nin 2008 de gerçekleştirdiği ve ülke genelini yansıtan SALTurk-1 Çalışmasında günlük tuz tüketim miktarının 18 g/gün olduğu saptanmıştır. Ayrıca SALTürk-2 çalışmasına göre diyetteki tuz kaynaklarına bakıldığında günlük olarak tüketilen tuzun %55.5 i yemeklere eklenen tuzdan, %31.9 u ekmek tuzundan, %12.6'sı ise sofra tuzundan geldiği saptanmıştır. Bu yüzden yemek masanızdaki tuzu buzdolabının üzerine koyarak bu yazıyı okumaya devam edebilirsiniz belki 🙂 Tuzun içindeki sodyum minerali, kanda birikir,vücut sodyumu dilue etmek için daha su çeker ve kalp ve kan damarları ekstra su hacmi için daha çok pompalar. Bu kan damarlarını daha da sertleştirir ve potansiyel olarak artık yüksek kan basıncı, kalp krizi ve inme için aday olursunuz. Bu sırada Alm'ın labaratuarında ise bağırsak mikropları ile bağışıklık hücrelerinin farklı tiplerinin etkileşimi çalışıyordu... Alm, bağırsak mikrobiyotasının içeriği tarafından; Th-17 gibi pro-inflamatuar hücreler ve anti inflamatuar hücreler arasındaki bir denge oluştuğunu buldu. Aynı zamanda, probiyotiklerin bu anti-inflamatuar özellikli hücreler lehine olduğu görüldü. Bakteriler Tuzu Sevmiyor Peki, çok tuzlu diyet mikrobiyotayı nasıl etkiliyor ve yüksek tansiyondan nasıl korunabiliriz? 2 hafta boyunca, araştırmacılar fareleri tablet sodyum klorid ile beslediler; bu hayvanların yedikleri %4 tuz içeriyordu (normal diyette %0,5 içeriyor) Sonucunda, Lactobasillus murinus adındaki bakterinin nüfusunda düşüş görmüşler. Bu farelerde aynı zamanda Th-17 pro-inflamatuar hücre sayısında da artış olmuş ve dolayısıyla yüksek kan basıncına sahip oldukları görülmüş. Özellikle yüksek tansiyondan muzdarip farelere, bu bakteriye sahip probiyotik verildiğinde Th-17 azalmış ve bundan dolayı hipertansiyon azalmış. 12 insanla yapılan bir başka çalışmada ise, araştırmacılar bu kişilerin diyetlerine 2 hafta için, ek olarak 6 gram sodyum klorid koymuş ve ayrıca mikrobiyotalarını incelemiş; Lactobasillus türünün azaldığını gözlemlemiş ve her kişinin Th-17 seviyesi yüksekliğinden dolayı yüksek kan basıncına sahip olduğu görülmüş. Aynı şekilde, probiyotik eklenince seviyeler normale dönmüş. WHO yetişkinlerde sodyum tüketimin günde 2 gramın altına (5g/gün tuz) düşürülmesini önermektedir. Biz öncesinde soframızdaki tuzu kaldırmakla başlayalım, daha sonra paketli ürünlerin etiketlerindeki tuz miktarlarına bakalım; bu da bizim için bir kıstas olsun."} {"url": "https://sinirbilim.org/yumurtanin-kolesterol-kalp-damar/", "text": "Yumurtanın Kolesterol Ve Kalp Damar Hastalıkları İlişkisi Var mı? Yumurta kadar tartışılan ikinci bir gıda ürünü var mı bilmiyorum. Makalenin derlendiği yazı, yumurtanın şifresini çözmek zor şeklinde bir giriş yapıyor; çünkü kimileri uzak durun derken kimileri de mutlaka tüketmemiz gerektiğini söylüyor. Böyle olunca da insanların; hatta konunun uzmanı bilim insanlarının dahi kafası karışıyor. Peki, ne yapacağız? Tabii ki Hayatta en hakiki mürşit ilimdir diyerek elimizdeki verinin doğruluğunu mihenk taşına vuracağız, yani bilim ne söylüyor, ona bakacağız. 1960'larda insanlar bir yumurta üzerinde çalışmaya git (Birleşik Krallık 'ta 1960'larda kullanılan bir reklam sloganıdır) derken 70'lerde rüzgar tersine döndü, bilim insanları yüksek kan kolesterolü ile bağlantısından ötürü yumurtadan kaçınmamız gerektiğini söylüyorlardı. Bu arada kolesterol, vücut için hayati fonksiyonlara sahiptir; fakat siz yine de her gün 3-5 yumurta yemeyin. 1980'lerde ise çiğ yumurtada bulunabilen salmonella bakterisi yüzünden yumurta üzerindeki negatif algı devam etti. Yine bir dip not olarak belirtelim, salmonella sindirim sisteminde bulunabilen patojen bir bakteridir. Yumurtanın kaynatılmasıyla kolayca inhibe olur. Yani riskin bertaraf edilmesi kolaydır. Yumurtanın Üzerindeki Kötü Algı Yok Oluyor Yumurtanın üzerindeki olumsuz baskı, 1999'da saygın bir dergi olan JAMA'da yayınlanan bir makale ile kalktı. Bu makalede belirtildiğine göre yumurta tüketimi ile kalp damar hastalıkları arasında herhangi bir bağlantı bulunmamaktaydı (muhtemelen tip 2 diyabetli insanlar hariç). 2013 yılında 3 milyondan fazla insanın dahil olduğu 17 bilimsel çalışmanın meta analizi ile yumurta tüketimi ve kalp-damar hastalıkları bağlantısının olmadığı bir kez daha teyit edilmiş ve adeta yumurta yeniden güven tazelemiştir. Bu tarihlerden sonra yumurta sağlıklı diyetlerin vazgeçilmezi oldu, bir nevi iade-i itibar yapıldı. Hatta o kadar ki yumurta için tavuk beslemek moda oldu. 2018'de Çin'den yeni bir rapor geldi. Yarım milyon insanın dahil olduğu yeni çalışmada düzenli olarak yumurta tüketen yaklaşık yarım milyon insanın izlenmesi sonucu, yumurta tüketimi ile kalp damar rahatsızlıkları arasında düşük bir bağlantı bulundu. Fakat bu düşük bağlantının doğrudan yumurta tüketimi ile alakasının olduğunu kesin olarak belirtmek zor; çünkü daha önce Japonya'da yapılan başka bir çalışmada belirtildiği gibi bu bağlantı kişilerin diğer protein içeren gıdaları fazla tüketmesi sonucu da olabilir. Ama kıyamet satıcıları tekrar piyasaya çıkıp yumurta öldürebilir sözlerini sarf etmeye başladılar. Yumurta Tekrar Hedef Tahtasında Mart ayında JAMA dergisinde yayınlanan bir raporda ise yaklaşık 30.000 insan, ortalama 17 yıl boyunca izlendi. Katılımcıların yaklaşık 5400'ünde ise kalp-damar rahatsızlıkları vardı ve hatta içlerinden kalp krizi ve felç geçirenler bile bulunuyordu. Araştırmacılar her bir yumurta tüketiminin %2,2 düzeyinde kalp-damar rahatsızlıklarına neden olabileceğini kesin olarak buldular ki bu oldukça yüksek bir rakam. Araştırmada güçlü istatistik yöntemler kullanıldı ve Amerika'nın farklı etnik grupları ile günlük olağan beslenmesini temsil edecek şekilde karma veriler kullanıldı. Çalışmanın kısıtlılığı, başlangıçta verilen bilgilere bağımlı olması yani çalışmanın başlangıcında ne yedikleri sorulan kişiler 17 sene takip ediliyor ve başlangıçtaki bilgilerin değişmediği farz ediliyor. Az sebze-meyve tüketen ve yüksek düzeyde kırmızı ve işlenmiş et yiyen, sigara içen ve sağlıksız yaşayan kişilerde yumurta tüketimi ile kalp-damar rahatsızlıkları arasında pozitif bir korelasyon olduğu belirtiliyor. Sağlıksız yaşamın göstergesi olan bu olumsuz etkilerin yok edilmesi için istatistiksel bazı düzenlemeler de yapılıyor. Bu çalışmanın verileri doğrudan bir sebep göstergesi değil sadece birliktelik olabileceğini gösterir ki esasında veriler kusurludur; çünkü Amerikan toplumunda yumurta genelde domuz pastırması, sosis veya hamburgerler ile tüketilir. Bundan dolayı bu yağlı et ürünlerinin mi yumurtanın mı kalp-damar rahatsızlıklarına yol açtığı riskini ayırt etmek imkansızdır. Ayrıca bu sonuç, yumurtanın kolesterol seviyesine olan etkisini bilinenden çok daha yüksek çıkarmıştır. Seçilen diyetin de Amerika Birleşik Devletleri'ndeki herkesi kapsadığı çok tartışmalıdır. Özellikle, Asya kökenliler ve Kuzey Amerikalıların beslenme profilini kapsama olasılığı düşüktür. Bunun gibi gözlemsel çalışmalar bir birlikteliği gösterir, kesin bir yargı belirtemez. O nedenle bu türlü çalışmalara ihtiyatla yaklaşılır. Yumurtanın Kolesterole Etkisi Çoğu ülkede yumurta tüketimi haftada 3-4 yumurta ile sınırlıdır . Orta boyuttaki bir yumurta ortalama olarak 220-230 mg kolesterol içerir ve günlük kolesterol alımı da ortalama 200-250 mg arasındadır. Yüksek kan kolesterolü seviyesi tarafından, kafanın karıştırılması kolaydır. Örneğin, hangi gıdalar kalp-damar rahatsızlıklarının risklerini arttırır, günlük diyetin ve esas olarak yumurtanın bunda rolü var mı? Çok yüksek kan kolesterolü seviyeleri genellikle genetik yatkınlık olabilir veya tiroit gibi bazı hormonların eksikliği de olabilir; fakat kandaki kolesterol artışı ortalama olarak diyetle ilişkilidir. 1916'da Flemenk doktor Cornelis De Langen, damar tıkanıklığını ve kalp-damar rahatsızlıklarını Java'da belirledi. Fakat bu olağandışıydı; çünkü Javalıların diyeti bitkisel gıda ağırlıklıydı ve haftada sadece birkaç adet yumurta tüketiyorlardı. Doktor, onlara bir flemenk diyeti uygulayınca kan kolesterol seviyelerinin oldukça yükseldiğini (litrede 1 mmol kadar) ve yüksek kan kolesterolü ile kalp krizinin bağlantılı olduğunu buldu. Çoğu Kuzey Amerikalı, Avrupalı ve Avustralyalı yetişkinin orta yaşlardan itibaren kan kolesterolü seviyeleri artar. Doymuş yağ alımı bir dereceye kadar kan kolesterolü seviyelerini arttırabilir. Randomize kontrollü çalışmada deney grubuna fazla miktarda yumurta verildiğinde yumurtadan gelen her 200 mg kolesterolün (yaklaşık 1 yumurta) halk arasında kötü kolesterol olarak bilinen, LDL'nin miktarını yaklaşık olarak % 0,1 arttırdığı tespit edilmiştir. Aynı zamanda bu durumun, doymuş yağların kolesterolü arttırıcı zararlı etkisini de arttırdığı da belirlenmiş. Doymuş yağ alımını azaltan et yiyiciler yaklaşık olarak LDL kolesterolü seviyelerini %0,3 mmol azaltabilirler. Veganlarda ortalama LDL kolesterolü seviyesi 2.4 mmol/L dir. Ki veganlar hiç hayvansal gıda tüketmez ve çok az doymuş yağ tüketirler. Ortalama olarak et tüketenler ile karşılaştırıldığında bu oran çok düşük değildir. Çünkü ortalama et tüketen birinde LDL kolesterol seviyesi 3.5 mmol/L'dir. Risk Herkes İçin Aynı mı? LDL'nin kanda yükselişi noktasında e4 isimli bir tür APOE geni taşıyanlar (nüfusun % 25'i ile 30'u arasında) e3 geni taşıyanlardan daha duyarlıdır. E4 genini taşıyanlar, diğer geni taşıyanlara göre yumurtadan gelen kolesterolü ortalama olarak %10 daha fazla LDL'ye çevirebilirler. Ayrıca kolesterolün emiliminde de çeşitli farklılıklar vardır. İnce bağırsaktaki kolesterolün çoğu, yumurtadan ziyade karaciğer-safradan kaynaklanır. Bazı gıdalara eklenen bitki sterolleri (margarin ve yurt dışındaki yoğurtlara ve ayranlara ilave edilir- Ülkemizde ki yoğurtlara katılması kanunen yasaktır. Kolesterolün emilimini % 10'dan fazla engelleyebilir. Fakat e4 geni taşıyan bazı insanların LDL seviyeleri bitki sterolleri tükettiklerinde bile artabilir. Klasik bir Amerikan bir diyeti yoğun miktarda et ve yumurta içerir. Şunu da belirtelim ki Amerikan diyetindeki et işlenmiş ettir. Dünya Sağlık Örgütü'nün İşlenmiş etin fazla tüketilmesine karşı olduğunu da belirtelim. İşlenmemiş ve sağlıklı şekilde pişirilen et, kararında tüketilmesi şartıyla faydalı olmasından ziyade vücut için bir mecburiyettir. Amerika'da günlük ortalama alınan kolesterol miktarı 600 mg civarıdır ki bu günlük 2-3 yumurtaya denk gelir, bu özellikle tip 2 diyabete sahip olanlar için kalp damar hastalıklarının oluşma ihtimalini arttırabilir. Ayrıca bu durum, günde birkaç yumurta içerebilen popüler yüksek proteinli diyetlerin takip edilmesi açısından özellikle gençlere güzel bir uyarıdır. Aksi takdirde yumurta faydadan çok zarar verir. Sözün özü, beslenmede dengenin gözetilmesi gerektiği her fırsatta tekrar tekrar ortaya çıkıyor. Mucize diyet, mucize gıda yoktur. Mucize olan dengeli beslenmenin ta kendisidir."} {"url": "https://sinirbilim.org/yurume-hiziniz/", "text": "Yürüme Hızınız Kişiliğinizi Yansıtıyor Olabilir Herkesin konuşma, yürüme hızı farklıdır. Karşıdan gelen birini gördüğümüzde onu önce görünümü ve beden dili ile yargılarız. Ağır adımlarla yaklaşan birisi ile hızlı, koşar adımlarla gelen bir kişinin yaratacağı izlenim şüphesiz farklı olacaktır. Araştırmacılar Social Psychological and Personality Science dergisinde yayınladıkları çalışmada yürüme hızınız ve beden dilinizin ruh halinizi ve kişiliğinizi yansıtabileceğini gösteriyorlar. Fransa'da Monpellier Üniversitesi ve Amerika'da Florida State Üniversitesi'nde çalışan bilim insanları dışa dönük insanların içe dönük kişilerden daha hızlı yürüdüğünü buldu. İnsanlar hızlı yürüdükçe dışa dönüklük, fikirlerini açıkça ifade etme gibi özellikleri artarken nevrotiklikleri azalıyordu. Yürüme hızı ile sorumluluk duygusu yakından ilişkiliydi ama uyumluluğun yürüme ile bir ilgisi bulunamadı. Çok dışa dönük insanlar içe dönük kişilere göre saniyede 0.06 metre daha hızlı yürüyordu. Yürüme hızının gerçekten de nasıl bir insan olduğunuzu gösterebilir. Yürüme Hızınız Ne Anlatıyor? Araştırmanın yazarlarına göre bu çalışma, yetişkin bireylerin yürüme hızı ile kişilikleri arasında doğrudan bir bağ olduğunu gösteren kanıtlar sunuyor. Adımlarınızı atma şekliniz ile davranışlarınız arasında bile bir bağlantı var. Kendilerini sıkmadan rahat ama hızlı bir şekilde yürüyenler daha açık fikirli ve maceraperest oluyor. Kasvetli bir yürüme hızınız varsa bu sefer bilim insanları sizi daha nevrotik bir kategoriye sokuyor. Yürüme hızınız karakterinizle ilgili birçok bilgi veriyor ama bunu kişilik testlerinde uygulayamıyoruz. Bilim insanları bu araştırma için yaşları 25 ila 100 arasında değişen 15.000 yetişkinin kişilik özellikleriyle yürüme şekillerini ve hızlarını incelediler. Her katılımcının kişilik özellikleri beş büyük kişilik özelliklerini temel alan bir anket vasıtasıyla ölçüldü. Bu beş büyük kişilik türü dışa dönüklük, nevrotizm , deneyime açıklık, uyumluluk ve özdisiplindir. Çalışmaya katılan herkesin normal yürüyüşleri incelendi ve bu kişilik tiplerinden biriyle bağdaştırıldı. İleri Okuma: DSM 5'teki Kişilik Bozuklukları Kişilik ile Davranışlar Arasındaki İlişki Kişilik tipleriyle ilgili yapılan önceki çalışmalarda nevrotik ve deneyimlere kapalı kişilerin günlük hayatta daha hareketsiz bir yaşam süreceğini gösteriyordu. Yeni çalışma da öncekilerle tutarlı sonuçlar verdi. Gerçekten içe dönük, nevrotik insanlar daha yavaş yürürken, dışa dönük ve hareketli insanlar daha hareketli bir yaşam tarzı benimsiyordu. Şimdi kişilik ile davranışlar arasında nasıl bir ilişki olduğunu öğrenmemiz gerekiyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/yurumenin-felsefesi/", "text": "Yürümenin Felsefesi Frederic Gros Yaşamak için ayağa kalkmamışken, yazmak için oturmak nasıl da beyhudedir. Henry David Thoreau'nun Walden Gölünde yaptığı çıkarımla söze başlayan kitapta, bildiğimiz birçok yazara atıfta bulunarak, hepsinin yürüme ile olan ilişkisinden bahsediyor yazar. Okurken sıkılmanız mümkün olmuyor; sayfa aralıkları bu şekilde düzenlenmiş. Öncelikle 'yürüme'nin kendine ait felsefesini tanımlayarak başlıyoruz kitaba. Sonrasında Nietzsche'nin kendi hayat yolculuğunda yürümeyi nasıl kullandığını, yürüyerek nasıl ilham topladığını öğreniyoruz. Yürürken çalıştığını görüyoruz. Ardından, sembolizm akımının öncülerinden şair Jean Nicholas Arthur Rimbaud'un eserlerini yazarken yürümeden ilham almasını okuyoruz. Bu arada Gros, yazarların hayatlarından örnek verirken araya daha mini bölümlerde kendi düşüncelerini de bize aktarmış; felsefe ve sosyoloji ile ilginiz varsa veya daha önce Bisiklet- Zen'i okuduysanız bu kısımlar da size tanıdık gelecektir. Yürüme demişken, bu akımın, kendini bulmanın öncülerinden Thoreau da burada elbet. Walden gölü sürecine değinen yazar, Thoreau'ya ait anekdotlarla yürümeyi birleştiriyor. Kant da bu kitapta okunan düşünürlerden. Kant'ın mecburi yürüyüşleri herkes tarafından bilinirmiş; hep aynı yolu yürürmüş hatta o yola Filozofun Yolu denirmiş. Ayrıca Rousseau, Nerval, Gandhi de kitapta yer alıyor. Okurken 'yürüme'ye olan bakış açınız çok değişecek..."} {"url": "https://sinirbilim.org/zaman-algisi-insanlarda-nasil-degisiyor/", "text": "Zaman Algısı İnsanlarda Nasıl Değişiyor? Neden hoşlandığımız bir insan ile 1 saat, 10 dakika gibi gelir de, hiç haz etmediğimiz 1 saatlik ders, 10 saat gibi gelir? İşte bu sorunun cevabı , daha yeni yeni gelişen bir alan olan nörolojik görelilik ve en az onun kadar ilginç bir kavram olan zaman algısında . Aslında bu yazıda nörolojik göreliliğin basit ve açık bir şekilde anlatılmasını sağlayan psikolojik kaynaklı bir algı olan zaman algısı üzerinde durduk . Fakat yinede nörolojik göreliliğin fiziksel gerçeklik ile etkileşimine dair de örnek vermeyi de ihmal etmedik . Zaman Algısı Zaman algısı; bir zaman diliminin diger zaman dilimleriyle karşılaştırılmasıyla ortaya çıkar. Bir olay gerçekleşir ve bir süre sonra biter. Daha sonra bir başka olay meydana gelir. Bu iki olay ve zaman dilimleri arasındaki farka zaman denir. Zaman hepimizin hissettigi ama dokunamadığı geri dönüşü olmayanyaşantımızdaki en önemli, aynı zamanda tanımlanması zor ve soyut bir kavramdır . Bu yüzden zaman algısını hem fiziksel hem de psikolojik olarak ele almak gerekir . Zaman algısına psikolojik bir perspektif ile bakan Wearden dahil bazı psikologlar , kişisel zaman algısını ölçmek için iki yöntem geliştirdiler . İlki bir işe başlarken saate bakılmasına rağmen , o işi bitirmenin ne kadar sürdügünü tahmin etmeye dayanan geriyedönük zamanlamadır. Mesela bu yazıyı elinize alalı kaç dakika oldu? İkincisi ise , Wearden'in zamanın geçisine ilişkin yargılar dediği yöntemdir. Bu yazıyı ne kadar sürede okuduğunuz sorusu , tamamen kişisel zaman algınıza göre değişkenlik gösterir . Kişisel algılarımız ise , sayısız farklı değişkenlerin ve kişinin o anki yaşadıgı ruh halinin etkisi altındadır . İşte tam olarak bu yüzden hepimiz bu yazıyı , kendi içinde bulunduğumuz algılarımız yüzünden farklı sürelerde okuyup , anlamlandıracağız . Armageddon Deneyleri Belli bir zaman diliminin , farklı beyinlerde , farklı periyotlara tekabül etmesini ortaya koyan wearden ' in ikinci deneyi kısaca şöyle idi ; '' Armageddon '' deneylerinde gönüllüler iki gruba ayrıldı . Bir grup dokuz dakika boyunca armageddon filmini izlerken diğer grup dokuz dakika boyunca bekleme odasında bekledi . İki gruba yöneltilen zamanın geçişine dair sorulara beklenildiği gibi ; armageddon izleyen grup zamanın daha çabuk geçtiğini söylerken , bekleme odasında ki grup ise beklendiği gibi zamanın yavaş geçtiğini söyledi .İki gruba yöneltilen şu soruya , iki grubun verdiği cevaplar ise kafaları karıştırdı. Her iki gruba aradan ne kadar zaman geçtiği sorulduğunda ise ; armageddon grubu , bekleme odasında ki gruptan yüzde on daha uzun bir süre geçtiğini belirtti . Bekleme odasında pek bir sey olmadığı için zaman yavaş geçiyordu. Ancak, geriye baktıklarında, hiçbir sey yaşanmadıgı içindaha hızlı geçen bir zamandı bu. Armageddon'da zaman akıp gitti; çünkü grup tamamen olay zincirinin içine gömülmüştü, ama geriye baktıklarında ne kadar çok şey hatırladıklarını sayarak zamanın akışını degerlendirdikleri için , uzun bir zaman geçmişti armageddon grubu için . İşte wearden'in ikinci deneyi '' Hayat neden biz yaşlandıkça hızlanır ? '' sorusuna hitaben gerçekleştirilmiş bir çok deneyden biri . Fakat öyle anlar vardır ki , zaman sanki o an için bizler için durmuştur . Tüm fiziği değiştirecek bir yasayı bulduğunuzda , hayatınızın aşkını bulduğunuzda yada ilk defa dünyaya uzaydan baktığınızda ki gibi . İşte o anlar da insani duyguların hepsi anlamsızlaşır. Bizler o an sanki daha büyük bir şeyin parçasıymış gibi hissederiz kendimizi . Ne belleğimiz , ne kaygılarımız , ne korkularımız kalır o an . Sadece hissederiz . Şimdi nörolojik göreliliğin tanımına ve nörolojik göreliliğin fiziksel perpektifini anlamamıza yardımcı olacak bir örneğe göz atalım . Zaman Algısı ve Nörolojik Görelilik Sinirbilim bizlere zamanın düşündüğümüz şey olmadığını söyler . 1.5 kg ağırlığında , 100 milyar nörona ve trilyonlarca sinaptik bağlantıya sahip olan beynimiz için zaman çok farklı akar ve de zaman algısı farklıdır. İşte nörolojik görelilik tam olarak ; farklı hızlarda işlenen verilerin senkronize edilip bizler için '' anlamlı '' olmasını açıklamaya çalışır . Fiziksel gerçekliğimizde ışık sesten hızlıdır fakat sesin ve ışığın beynimizde ki algılanma süresi farklıdır . Aslına bakarsanız beyine 5 duyu organı ile gelen veriler , farklı loblarda , farklı hızlarda işlenir . Sonuçları Natura dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre ; insan beyni sesi 50 milisaniye ile 80 milisaniye arasında bir sürede algılar . Diğer yandan beynimiz sesi ışıktan 30 milisaniye önce işler . Eminim ki bir çoğumuz , maraton yarışlarında neden ışık huzmesi değilde atış tabancası kullanıldığını sormuştur . Fakat beyine dış dünyadan gelen verilerin işlenme hızının , fiziksel gerçeklik ile paralel olmayışını anlatan nörolojik görelilikten muzdarip olmayışımız bu soruya spesifik cevap vermemizi zorlaştırmıştır . İşte bu yüzden 100 metre koşularında başlangıç işareti , start tabancası ile verilir . Milisaniye deyip geçmemek gerekir çünkü maraton koşularında saniyenin binde biri bir sporcunun kariyerini baştan sona etkileyebilir . Bir eylem düşünün , mesela bir bardağın kırıldığını düşünün . Bu durumu 3 duyu organı ile algılarsanız . İşitme , görme ve hissetme . Peki bu durumda bardağın sesini ve görüntüsünü ayrı ayrı mı algılarız ? İşte beynin mükemmel bir tasarım olduğuna bir örnek daha . Zaman Beyinde Yaratılır Beyin bir datayı gerekli lobda işledikten sonra başka verinin gelip gelmediğine bakar ve duruma göre 5 farklı duyu organının gönderdiği elektrokimyasal verileri senkronize edip '' Zaman olgusunu '' yaratır . Ve beyin bu işlemi saniyenin binde biri bir sürede yapar . Sonuç olarak zaman algısı, akışı ve hızı tam olarak kişiye özeldir. İnsan; saatin içindeki akrep ve yelkovan hareketi üzerinde bir etkide bulunamaz. Bunlar durmaksızın hareket eder ve birey ne yaparsa yapsın, zaman önceden kararlaştırılmış bir hızla akıp gider. İnsanlar çogunlukla kendi öznel zamanlarının yetersizliğinden yakınırlar. Oysaki sorun saatin akışını yönetmek degil,bireyin kendisini zaman içinde yönetebilmesidir . Biz insanlar zamanı yönetemeyiz . Ama sahip olduğumuz zamanı iyi kullanmak bizim elimizdedir . Cemal süraya ' nın bir sözü ile sonladırmak isterim bu yazıyı . Zaman sen olmayınca geçmiyor.. Sen olunca da yetmiyor .. Bu yazı anonimdir. Kaynaklar 1-) (Passig, 2002 ve 2005) Passig, D. (2002). The melionation as a high order cognitive skill of future ıntelligence, ın Hebrew; Passig, D., (2005). Future tıme-span as acognıtıve skıll ın future studıes. Futures Research Quarterly, 19 (4), 27-47; 2-) Klein, S. (2011). Yasamın Hammaddesi Zaman Bir Kullanma Kılavuzu, Aylak Kitap, Ayhan Matbaası, Almancadan Çeviren: Mustafa Tüzel, _stanbul, Sayfa: 271 3-) Akatay, A., (2003).175http://adem.bartin.edu.tr/upload/Zaman_Yonetimi.PDF, Doktora tezinin bir bölümünden . Mackenzie, R. Alec; Zaman Tuzagı: Zamanı Nasıl Denetlersiniz? Amacom İlgi Yayınları, İstanbul, 1989; 4-) Nature dergisi / David eagleman The brain : The story of you ."} {"url": "https://sinirbilim.org/zaman-olcumleri-bir-saat-60-dakika/", "text": "Zaman Ölçümleri: Bir Saat Neden 60 Dakika? Bazen su gibi akıp giden bazen ne kadar ileri sarmak istesek de yapamadığımız bazense durdurmak istediğimiz, insandan insana değişen bir algıdır zaman. Bunun nasıl gerçekleştiğini merak ediyorsanız şu yazıyı okuyabilirsiniz: https://sinirbilim.org/zaman-algisi-insanlarda-nasil-degisiyor/ Ben bugün zamanla ilgili nerede ve kimin yanında olursak olalım değişmeyen zaman ölçümlerinden bahsedeceğim. Mesela bir saat neden 60 dakika bir dakika neden 60 saniye , ya da duvardaki saate baktığımızda sayılar neden 12 ye kadar? Sümerler Neredeyse bütün planlarımızı zamana göre yapıyoruz. Hayatımızı ona göre şekillendirdiğimiz bir şeyin uygarlığı doğuran halk tarafından belirlenmesi şaşırtıcı değil. Bu halk yani Sümerler M.Ö. 2000 4000 arası, Dicle ve Fırat Nehirleri arasında kalan topraklarda yaşamış şu an hayatımızda kullandığımız birçok şeyde izleri olan uygarlıktır. Günümüzden yaklaşık 5000 yıl önce, Sümerler yazıyı bulmuşlar, ilk kent devletlerini kurmuşlar, ilk yasalar düzenlemişler, ilk mit ve destan örneklerini vermişlerdi. Mimarinin gelişmiş olduğunu yaptıkları tapınaklarla kanıtlayan ticaretin canlı olduğu bu halk kısa sürede Mezopotamya yayıldı. Bu yayılma birçok ihtiyaç doğururdu navigasyon gibi. Bir yerden bir yere gitmek, tekrar geri dönebilmek, bu yolu başkasına tarif edebilmek, nerede olduğumuzu anlayabilmek, yolun ne kadar zamanımızı aldığını hesaplayabilmek.. Bunların hepsi navigasyon terimini açıklıyor. Şimdi kesin sonuç alabildiğimiz navigasyon uygulamalarıyla işimiz çok kolay. Peki binlerce yıl önce insanlar ne yapıyordu? Yollar Uzadıkça Sayma İhtiyacı Doğdu Yol tarifleri için belirli noktalar belirlemek çok akıllıca. Ancak hiçbir şeyin olmadığı uçsuz bucaksız çöller için maalesef kullanışsız. Güneşin doğuş ve batış yönünün değişmemesi yön kullanmada çok işe yarıyor. Ama güneş mevsimlere göre farklı saatlerde doğup batıyor. Burada da güneş saatleri devreye giriyor . Bir günün 24 saat olduğunu biliyoruz ama o zamanlar daha sayılar bile yok. Yol uzadıkça sayma ihtiyacı da artıyor. Yazının icat edilmediği zamanlarda insanlar parmaklarıyla taşlarla ya da çentik hesabıyla sayıyorlarmış. Sümerler sayılar için şöyle şeyler kullanıyorlarmış: mesela bir koyun için üzerinde artı işareti olan bir kil misket ama 100 koyun için 100 misket yerine farklı bir simge keçi için farklı simgeler. Yani günümüz abaküsünü oluşturmuşlar. Sonra M.Ö. 3100'lerde sayıları bulmuşlar. 60'lık Sayı Tabanı ve Bir Saat Ölçümü Nerede olduğumuzu bilmemiz için zamanı ve yönü bilmemiz lazım. Sayıların nasıl bulunduğuna dair kısa bilgilerden sonra şimdi de açıların ve zaman biriminin de nasıl ortaya çıktığına bakalım.Sümerler ve onları takiben Babillerde bizdeki gibi 10'luk sayı tabanı yoktu. Onlar 60'lık sayı tabanı kullanıyordu. Peki neden 60? Lidyalılar para bulmadan önce alışverişte takas kullanılıyordu ve bir şeylerin ölçüsünü belirlemek için belli yöntemleri vardı. Mesela parmak hesabı yapıyorlardı. İki eli kullanarak en fazla ve en kullanışlı sayıyı elde etmek için parmak boğumlarını kullanıyorlardı.Şimdi sağ elinizin baş parmağıyla parmaklarınızın boğumlarını sayın. Her parmakta 3 boğum ve 4 parmakta toplam 12 boğum ediyor. Her 12 sayıda sol elinizden bir parmak kapattığınızda sonunda sol eliniz yumruk oluyor ve 60 anlamına geliyor. Mesela bir şeyin fiyatı gibi düşünebilirsiniz. 1 yumruk 60 lira 3 kere sallarsam 180 lira gibi. Ticarette 60 çok kullanışlı bir sayıdır. Çünkü 10 tane kalansız böleni vardır (2 3 4 5 6 10 15 20 30 60 ). Günümüzdeki 60'lar buradan olduğunu hala Asya da bazı toplumların sayı tabanının 60 oluşu daha çok kanıtlıyor. Geometrik Hesaplar Peki neden daire 12 ye bölündü? Sümerler çember konusunda baya iyilerdi ve çemberi içine çizdikleri çokgenlerle hesaplıyorlardı.Çemberin içine en rahat çizilebilen çokgen düzgün altıgen yani 6 tane eşkenar üçgen.O yüzden daire 360 derece.Her üçgenin kirişinin orta noktasından merkeze çizdiğimiz doğrularla da 12 elde ediliyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/zamani-tersine-cevirebilen-arilar/", "text": "Zamanı Tersine Çevirebilen Arılar Arizona Üniversitesi'ndeki bilim insanları genç bal arılarının yaşlı arıların yuvalarında daha fazla sorumluluk almaya başladığında, yaşlı bal arılarının beyin yaşlanmasını tersine çevirebildiğini keşfettiler. İnsandaki yaşa bağlı akıl hastalıkları üzerinde devam eden araştırmalar yeni ilaç tedavileri üzerinde yoğunlaşırken, araştırmacılar bu buluşun insanlarda ki bunama gibi rahatsızlıklarda kullanılabileceğini açıkladı. Doçent Doktor Gro Amdam'ın liderliğinde bir grup bilim insanı yaşlı bal arılarının yuva içinde ki sorumluluklarını yapmak için kendi beyinlerindeki moleküler mekanizmaları değiştirdiğini ortaya çıkardı. Daha önceki araştırmalardan yuvada kalıp larvalara bakan yetişkin arıların zihinsel olarak oldukça iyi kaldıklarını biliyorduk diyor doktor Amdam. Ancak bir zaman sonra arılar yiyecek bulmak için uçuyor ve çok hızlı bir şekilde yaşlanmaya başlıyor. İki hafta sonra, yiyecek arayan arıların kanatları yıpranmış hale geliyor, vücutlarındaki tüyler dökülüyor ve en önemlisi beyin işlevlerinde düşüş görülüyor. Bu yaşlanma mekanizmasında herhangi bir esneklik olup olmadığı görmek istedik ve bu yüzden şu soruyu sorduk, yiyecek arayan arılar tekrar larvalarla bakmaya başlarsa ne olur? Deneyler boyunca, araştırmacılar tüm bakıcı arıları yuvadan uzaklaştırdı, sadece kraliçe arı ve larvalar kaldı. Daha yaşlı olan yiyecek arayan arılar yuvaya döndüğünde, hareketlilik birkaç günlüğüne azaldı. Sonra, bu yaşlı arıların bazıları tekrar yiyecek aramaya dönerken, diğerleri larvalara bakmaya başladılar. Araştırmalara göre, 10 gün sonra yuvada kalan yaşlı arıların yaklaşık yarısı yeni şeyler öğrenme yeteneklerini önemli ölçüde geliştirdi. Arılar Beyinlerindeki Protein Yapılarını Değiştiriyorlar Amdam's ekibi arıların öğrenme yeteneklerinde bir gelişme görmekle beraber, ayrıca arıların beyinlerindeki proteinlerinde de bir değişim keşfettiler. Ekip Prx6 adlı insanlarda da bunama, Alzheimer hastalığı gibi rahatsızlıklara karşı koruma sağlayan bir protein buldular. Genel olarak araştırmacılar insanların beyin işlevlerini geliştirmeye yardım edecek ilaçlar üretmeye odaklanmış durumda. Sosyal ilişkiler belki bizim bugün beynimizi gençleştirmek için kullanabileceğimiz bir şeydir diyor Amdam. Araştırmada incelenen proteinlere arılar da sahiptir, bu proteinler kendiliğinden belirli sosyal davranışlara cevap verebilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/zamanin-kisa-tarihi-stephen-hawking/", "text": "Zamanın Kısa Tarihi Stephen Hawking Kemerlerinizi bağlayın ve atom altı parçacıklardan evrene uzanan bu yolculukta siz de yerinizi alın. Stephen Hawking evrenbilimi anlatmada inanılmaz yetenekli biri. Zamanın Kısa Tarihi adlı kitabında evreni, yaşamı ve maddeyi anlatıyor. Zamanın Kısa Tarihi İngiltere'de haftalarca çok satanlar listesinin tepesinde yer aldı. Okuyan herkes onu bir başkasına tavsiye etti. 40 dile çevrilen kitabın ilk baskısı 1988 yılında oldu ve o günden bu yana 9 milyondan fazla satıldı. 80'li yıllarda Prof. Hawking'in öngördüğü birçok şey ilerleyen yıllarda gerçekleşti ve kitap kendi kendini kanıtlar duruma geldi. Kitap neyi nasıl anlatıyor da bu kadar ilgi çekti? Şimdi içeriğe bir göz atalım. Zamanın Kısa Tarihi Kitap kısa bir hikaye ve sonrasında bilimin tarihsel süreci ile başlıyor. Bir gün bir bilim insanı halka açık bir konferans verirken dünyanın güneş etrafında döndüğünden bahseder ve bir kadın buna itiraz eder: Hayır, dünya dev bir kaplumbağanın sırtındaki bir düzlükten ibarettir. Hawking bizi düşündürerek kitaba başlıyor. Evren konusunda bildiklerimiz o kadar sınırlı ki, neyi nasıl bilebiliriz? Neye dayanarak doğruları bildiğimizi düşünüyoruz? Bu sorgulamadan sonra bilim tarihinde bir yolculuğa çıkıyoruz. Milattan önce yaşamış bilim insanları evren ile ilgili neler düşünüyordu? Antik Yunan ve Çin'den başlayıp günümüze uzanan bir bilgi birikimi. İlk bölümde bilimsel metodoloji anlatılırken ikinci bölümde artık uzay zaman kavramları geçmeye başlıyor. Işık hızı nasıl hesaplandı? Isaac Newton, Kepler, Galileo gibi bilim insanlarının buluşları günümüz fiziğinin temellerini attı. İlerleyen yüzyıllarda Maxwell ve Einstein'ın çalışmaları ile modern fizik tam anlamıyla başlamış oldu. Zamanın Kısa Tarihi görelilik konusunu çok ayrıntılı bir şekilde inceliyor. Kara Delikler 3. bölümde Edwin Hubble'ın müthiş keşfi olan evrenin genişlemesi anlatılıyor. Daha 1927'lerde o dönemin kısıtlı imkanlarıyla yıldızlar gözlenerek evrenin genişlediği keşfediliyor. Hubble teleskobuyla yıldızları inceleyerek Doppler etkisi ile onların birbirlerinden uzaklaştığını farkediyor. Her 1 milyar yılda evren yaklaşık %5-10 genişliyor. Hawking'in sade anlatım tarzıyla okumaktan çok zevk alacaksınız."} {"url": "https://sinirbilim.org/zararli-yaglar-yararli-yaga-cevriliyor/", "text": "Zararlı Yağlar Yararlı Yağa Çevriliyor Birçoğumuz fazla kilolarımızdan şikayet ederiz ve bunun sebebi çoğunlukla fazla yağlarımızdır. İnsan vücudunda 3 çeşit yağ bulunur: beyaz, kahverengi yağ ve iç organ yağı. Bu yağların hepsinin farklı görevleri vardır. Ancak bizim eritmek istediğimiz yağ kütlesi beyaz yağlardır. Bilim insanlarının bulduğu yeni bir ilaç ile istenmeyen beyaz zararlı yağlar zararsız kahverengi yağa dönüştürebiliyor. Kahverengi yağlar zayıf ve dinç insanlarda obez insanlardakinden daha fazla bulunur. Bu yağ kütlesi uyarıldığında kolayca yakılabilir ve hatta zararlı yağlar bile yakabilir. GC-1 adlı yeni ilaç fareler üzerinde denendi farelerin metabolizmasını canlandırdığını ve kilo kaybetmelerine yardımcı olarak kilo kaybını hızlandırdığı gözlendi. İleri Okuma: Kahverengi Yağ Hücresi Nedir? Yapılan deneysel çalışmalar GC-1 adlı ilacın metabolizma hızını çarpıcı biçimde arttırdığını kanıtlıyor. Bunun yanında obezite ve metabolizma hastalıklarıyla ilişkilendirilen zararlı yağ kütlesini kalori yakan kahverengi yağa dönüştürdüğünü de gösteriyor. Beyaz yağlar aslında vücut sıcaklığımızı düzenlemede rol oynarlar ama çok fazla birikirse filmin kötü kahramanı olabilirler. Yapılan araştırmalar da bunu destekliyor. Beyaz yağdan ziyade kahverengi yağ depolayan kişilerde obezite ve diyabet riskinin daha düşük olduğu görülüyor. İleri Okuma: DNA'nızdaki Diyabet GC-1 Adlı İlaç Başka Ne Yapıyor? GC-1 tiroid hormonlarını uyarıyor. Bu çok önemli çünkü tiroid hormonları vücutta metabolizmayı ve enerjinin kullanım hızını düzenlemede çok önemli rol oynayan bir hormon. Yani siz ne kadar yerseniz yiyin, bunun depolanacağına veya yakılacağına tiroid hormonları ve benzeri hormonal sistemler karar veriyor. Hormon sisteminize bağlı olarak çok yiyip zayıf kalabilir veya az yiyip kilo alabilirsiniz. GC-1, yapılan deneylerde beslenmeye bağlı ya da genetik etkenlerden dolayı obez yüzlerce farede test edildi. Farelere, yaklaşık iki hafta boyunca her gün ilaç verildikten sonra, genetik olarak obez olan fareler kilo ve yüzde 50'den fazla yağ kitlesi kaybetti. İleri Okuma: Obezitenin Son 40 Yıllık Grafiği Diyabete Karşı Koruyabilir İlaç verilen farelerin çok daha iyi insülin duyarlılığı göstermesi, bazı durumlarda 6 kat gelişme gelişme göstermesi GC-1'in diyabete karşı koruduğunu da ortaya çıkarıyor. Elde edilen bulgular GC-1 adlı ilacın obezite ve metabolik hastalıkların tedavisinde kullanılabileceği konusunda umut vadediyor."} {"url": "https://sinirbilim.org/zekanin-genetigi/", "text": "Zekanın Genetiği Zeka Nasıl Ortaya Çıkıyor? Sinirbilim'de yayınlanan 1000. yazı benim için çok özel. Siteyi ilk kurduğumda acaba ne zaman 1000 yazıya erişeceğiz diye düşünüyordum. 5 yıl sürdü. Beyin bilimlerinde en çok ilgilendiğim alan her zaman bilişsel sinirbilim olmuştur. Zeka, öğrenme, hafıza ve karar verme mekanizmaları yıllardan beri takip ettiğim ve araştırdığım konulardı. 2014'teki stajımı da amaca yönelik ve amaçtan bağımsız karar verme mekanizmalarının yaşla ilgisi üzerinde yapmıştım. Genetikçi olmamdan dolayı bu yazıda ilgi alanım ve bilgi birikimimle birleştirmeyi düşündüm. Zekanın genetiği herkesin çok merak ettiği ve sık sık sorduğu bir konu. Zekanın çevresel etkenlerle geliştirilebildiği düşünülse de aslında bu sadece potansiyelin en üst aşamasına çıkmaktan ibaret gibi görünüyor. Örneğin genlerinizin izin verdiği 100 birimlik bir zeka potansiyeliniz var. İyi beslenme, egzersiz ve mutlu bir çocukluk sizi en fazla 100 birime ulaştırıyor. Bu konu yıllardır tartışılıyor ve genetiğin etkisi her geçen gün daha büyüyor. Şimdi zekanın genetiği konusunu ayrıntılı olarak irdeleyelim. Zeka Nedir ve Nasıl Ölçülür? Zeka insanların belirli olaylar ve durumlardaki problem çözme, kritik düşünme, anlama, öğrenme ve planlama süreçlerini ifade eder. Kısacası bir konuyla ilgili gelen bilgiyi işleme yeteneğidir. Zekanın tanımı ile ilgili henüz ortak bir fikir birliğine varılamadı. Zeka her zaman sayısal bir beceri imiş gibi ifade ediliyor ama birden fazla zeka türü olması çok muhtemel. Daha ne olduğunu tanımlayamadığımız bir şeyi nasıl ölçeceğimizi de bilmiyoruz. IQ testlerini bilirsiniz. Zeka katsayısı anlamına gelen IQ testlerinde sıradaki şekli bulunuz, araya hangi sayı gelmeli gibi sorular vardır. Sizce Charles Darwin, Beethoven, Picasso gibi insanlar bu teste girseydi sıradaki şekli bulabilirler miydi? Belki bulurlardı ama bulamasalar bile bu onları aptal yapmaz. Howard Gardner çoklu zeka teorisini geliştirirken bunu farketti ve zekanın farklı türleri olabileceğini öne sürdü. Teorinin ilk halince sözel zeka, duygusal zeka, müzik zekası gibi türler vardı. Ancak Darwin hala hiçbirine uymuyordu. Bir gün Gardner'ın arkadaşı Darwin gibi ünlü biyologları bu teoride nereye yerleştireceğini sordu. Gardner onlar için doğa zekası kavramını icat etti. Peki bu zeka türlerini ölçmemizin bir yolu var mı? Zekanın Genetiği Anneden mi Babadan mı Geliyor? Geçmiş yıllarda zeka ile ilgili genlerin X kromozomunda olduğu ve zekanın anneden geldiği ile ilgili haberler yayınlandı. Erkek çocukları anneden bir X kromozomu, babadan Y kromozomu alır. Kız çocukları anne ve babasından birer X kromozomu alır ama babadan gelen X kromozomunun inaktivasyona uğrama ihtimali daha yüksektir. Zekanın hangi ebeveynden daha çok geldiğini bilmiyoruz. Çok büyük ihtimalle kalıtım süreci tamamen rastgele oluyor. Anne bir X kromozomunu yavruya verse bile hangi ebeveyninden aldığı X kromozomunu aktardığı bilinmiyor. X kromozom inaktivasyonu tamamen rastgele olan bir süreçtir. Zeka, iki ebeveynin genlerinin ortak bir ürünüdür. Araştırmacılar zeka ile ilgili 500'den fazla gen tanımlamışlardır. Bu o kadar geniş bir ağdır ki beyinde bir bölgeye hapsedemezsiniz. Beynin prefrontal bölgesi bilişsel işlevlerin en yoğun işlendiği alandır. Alnımızın hemen arkasında bulunan bu bölge beynimizin orkestra şefi gibi davranır. Zeka ile genlerin sadece %7'si insanlar arasında farklılık gösteriyor. Literatürdeki bilgilere göre araştırmacılar zekanın %50-80 oranında genetiğe bağlı olduğunu düşünüyor. Zekanın nasıl oluştuğunu anlamak istiyorsak gelişimsel aşamada hangi genlerin rol oynadığını bilmemiz gerekiyor. Şimdi biraz daha ileri seviye genetiğe girelim. Zeka Nasıl Oluşuyor? En başa dönelim. Döllenme gerçekleşti ve zigot oluştu. İkiye, dörde, sekize derken bölünmeler ardı ardına gerçekleşiyor ve embriyo büyüyor. Hücreler arasındaki ilk farklılaşma bir grup hücrenin uterus duvarında, diğer grubun rahim içine bakan tarafında kalmasıyla başlıyor . Bu aşamadan sonra hücreler farklı sinyaller alıyor ve farklılaşma başlıyor. 14. haftada ilk nöronlar ortaya çıkıyor. Daha sonra aksonal ilerleme, hücre göçleri, sinaptogenez gibi süreçlerle beyin dokusu oluşmaya başlıyor. Zekanın altyapısı aslında akson dendrit birleşmeleri, sinaps oluşumlarında saklı. Az sonra epigenetik süreçler de var ama şimdilik hücresel seviyede kalalım. Ebeveynlerimizden gelen genlerin türü ve sayısına göre bazı proteinler üretiliyor. Örneğin BDNF en bilinen nörotrofik faktörlerden biridir. Ancak şöyle bir durum var. BDNF'nin farklı varyantları var. Yani herkeste aynı BDNF yok. BDNF geninin 66. kodonunda valinin yerine metiyonin sentezlenebilir. Zekanın genetiği aslında çoğunlukla bu tür küçük değişimlere dayanıyor. Bunlara tek nükleotit değişimi adı veriyoruz. Zekanın Genetiği Genlerin Sayı ve Türü ile Belirleniyor İnsan genomunda 3,2 milyar nükleotit bulunur. Genomlarımızın çok büyük bir bölümü birbirinin aynıdır. Bazen tek harflik değişimler olur. Örneğin 1000 harflik bir DNA dizisi ele alın. Annenizde 118. harf, babanızda 578. Harf birbirinden farklıdır. SNP'ler yaklaşık 1000 nükleotitte bir görülür. Şimdiye kadar 100.000'den fazla SNP tanımlanmıştır. Çoğunlukla sessiz, işlevsel farklılıklardır ama çok önemli etkileri de olabilir. Duygu ve düşüncenin genetiği üzerine yaptığım konuşmalarda bu konudan ayrıntılı olarak bahsediyorum. Burada sadece zekanın genetiği ile ilgili kısımları anlatacağım. Şimdi buraya kadar bir toparlayalım. Anne ve babamızdan belirli gen varyantlarını aldık. Bunların türü ve sayısı belli değil. A geninden annemizde 3 tane babamızda 7 tane olsun. B geninden de annemizde 5 tane babamızda 2 tane olsun. Siz annenizden 5 tane B geni babanızdan 7 tane A geni alabilirsiniz. Genlerin türü ve sayısı çok önemlidir. Hamilelikte annenin yeterince beslenmesi, egzersiz yapması gibi etkenler de bebeğin beyin gelişimini etkiler. Epigenetik Yapı Genlerin varlığından bağımsız olarak protein üretimini etkileyen bir başka mekanizma daha var: Epigenetik. Epigenetik mevcut genetik yapıyı bozmadan genlerin susturulup, aktifleştirilmesi ile mRNA sentezini kontrol etme sürecidir. Örneğin hücre bölünmesi sırasında histon proteinleri DNA'yı kendi etrafına sarar ve paketler. Paketlenen DNA'dan protein üretimi yok denecek kadar azdır. Genlerin bu şekilde histon proteinleri ile susturulması epigenetik düzenlemedir. Asetil ve metil grupları ile bazı genlerin etkinlikleri artırılıp azaltılabilir. Tek yumurta ikizlerinde genetik yapı neredeyse tamamen aynıdır ama fenotipte ciddi farklılıklar gözlenir. Uzun yıllar boyunca bu farklılığın nedeni çözülemedi. Son 10 yılda yapılan araştırmalarda çevresel etkenlerin neden olduğu epigenetik farklılıklar ön plana çıktı. Embriyogenezin ilk dönemlerinde meydana gelen epigenetik dalgalanmalar ile aksonal büyüme ve sinaptogenez üzerinden zekanın genetiği de etkilenebilir. Epigenetiğin Kalıtımsal Yönü Epigenetik söz konusu olunca akla hemen çevre geliyor ancak bunun da kendi içinde kalıtımsal bir yapısı var. Histon proteinleri çoğunlukla yavrunun bölünen yeni hücrelerinde sentezlenir. Ancak anne ve babadan gelen gamet hücrelerinin içinde de histon proteinleri bulunur. Bu histon proteinlerinin halihazırda etkilediği DNA dizileri vardır. Fareler üzerinde yapılan araştırmalar travmatik deneyimlerin yavru hücrelere histon proteinleri üzerinden aktarılabileceğini göstermiştir. Tabii bir de ŞANS etkeni var. Gelişimsel süreç o kadar fazla değişkene sahiptir ki bunu deterministik bir şekilde hesaplayamayız. Bazı şeyler rastgele olur. Öngöremezsiniz. Beyindeki nöronların birbirine bağlanma sürecinde kritik zamanlar ve eşik seviyeleri vardır. Yeteri kadar molekül doğru zamanda doğru yerde olmalıdır. Bir de nöronların birbirine bağlanması için nöron olmayan hücrelerin de yardımı gereklidir. Waddington'ın Epigenetik Manzarası C. H. Waddington'ın epigenetik manzara kavramı genotip ve fenotip arasındaki ilişkiyi çok güzel açıklar. Görselde de gördüğünüz üzere top bir noktada çıkar ve serbest hareket etmeye başlar. Gideceği yön doğrusaldır ancak bir yerde ayrım çıkar. Bu noktada topun hangi yöne gideceği rastlantısal olarak belirlenir. Top burada organizmayı temsil eder. Organizmanın gelişim sürecinde yukarıda bahsettiğimiz kritik zamanlar vardır. Gen kombinasyonları ve kalıtımsal diğer etkenler gidiş yolunu belirlese de bazı yol ayrımları rastlantısal olarak gerçekleşir. Yol ayrımları sürekli olur. Bir insanı klonlasanız görünüm olarak belki çok benzer başka bir insan elde edersiniz ama tamamen aynı fenotipte birini elde etmeniz mümkün değildir. Gelişimsel binlerce yol ayrımında her seferinde aynı seçimlerin yapılması gerekir. Evrimsel süreçte bu yol ayrımları organizmalara çok yarar sağlar. Dünyada milyarlarca insan var ama hepimiz birbirimizden farklıyız ve bir o kadar da birbirimize benziyoruz. Zekayı Etkileyen Bazı Genler Zekanın genetiği konusunun daha iyi anlaşılması için bazı genler üzerinden örnekler vereceğim. Evrimsel süreçte ihtiyaca göre genler çoğaltılabilir. Farelerde SRGAP2 geninin tek varyantı bulunur. Ancak insanlarda bu genin dört varyantı vardır: SRGAP2A, SRGAP2B, SRGAP2C, SRGAP2D. Bu gen nöral göç, morfogenez ve kortikal gelişimde çok etkilidir. Bu dört gen varyantının proteinleri arasında küçük domain farklılıkları gözleniyor. Farelerde SRGAP2C proteininin ekspresyonu artırıldığında dendritik dallanma da artıyor. Bu artış normalde sadece insanlarda oluyor. SRGAP2A ve SRGAP2C varyantlarına sahip olduğunuzu varsayalım. Bu iki genin ürünü bir arada bulunduğunda SRGAP2A proteini inhibe oluyor ve SRGAP2C proteini baskın çıkıyor. 20.000 gen arasından sadece birinin dahil olduğu bir genetik denklem. 2015 yılında onlarca bilim insanının katıldığı bir çalışma dünyanın en itibar göre dergilerinden Nature'da yayınlandı. 8 nükleotit değişiminin bazı beyin bölgelerinde ciddi farklılıklara yol açabileceği gösterildi. En güçlü kanıtlar ise KTN1 genindeydi. KTN1 geni veziküllerin kinesine bağlanmasını sağlayan bir hücre zarı proteini olan kinektin reseptörünü kodlar. Baktığınızda çok küçük bir proteindir. Hücre zarında yer alan yüzlerce reseptörden sadece biri. 14. Kromozomda yer alan KTN1 geninin bir yerinde SNP görülüyor. G harfi C oluyor. Şimdi elimizde G ve C alelleri var. Anne ve babamızdan birer kromozom aldığımıza göre 3 olasılık var. CC, GG veya GC alellerinden birine sahipsiniz. Araştırmacılar bütün alellerin etkilerine bakıyorlar ve ilginç bir korelasyon görüyorlar. C alelini taşıyanların beyninde putamen bölgesi kayda değer bir şekilde büyük ve frontal kortekste bu gen daha fazla protein kodluyor. Bitmedi. Kinektinin daha fazla olduğu nöronların hücre gövdeleri daha büyüktür. Çok küçük bir gen bile gelişimsel aşamada zincirleme etkide bulunup beyinde çok ciddi etki yaratabilir. Daha böyle yüzlerce gen var."} {"url": "https://sinirbilim.org/zeki-insanlar-aptalca-seyler-yaparlar/", "text": "Zeki İnsanlar Neden Aptalca Şeyler Yaparlar? Toplum içinde zeki olarak görülen insanlar bazen çok aptalca davranabiliyor. Başkalarına kötü örnek olmayı bırakın kendi hayatını bile riske atabilecek davranışlarda bulunuyorlar. Örneğin trafikte emniyet kemerini takmamak veya karşıdan karşıya geçerken sağına soluna dikkat etmeden yürümek. Zeki olduğunuzu düşünüyor ve siz de buna benzer davranışları yapıyorsanız biraz kendinizi sorgulamanızda fayda var. Yayalara kırmızı ışık yanıyorken yola atlayan birisine araba çarptığında kazanın tek sorumlusu yaya olur. Bu insanları çoğunlukla dikkatsiz veya aptal olarak nitelendiririz. Ancak zeki insanlar da bunları yapıyor. O zaman ne dememiz gerekir? California Devlet Üniversitesi'nde çalışan psikolog Heather Butler konuya çok iyi bir yaklaşım sergiliyor. Aslında zeki insan olarak tabir edilen her kişinin o kadar da zeki olmadığını söylüyor. Herkes kendinin zeki olduğunu düşünür, anneler ise çocuğun süper zeki olduğunu düşünür. Ancak IQ testleri, okul notları veya akıllı telefonları kullanabilme becerisiyle her şeyi göstermez. Zeki İnsanlar ve Kritik Düşünme Becerileri Zeka ve kritik düşünme becerileri arasındaki ayrımı iyi yapmamız gerekir. İkisi birbirinden bağımsız gelişir ve hareket eder. Matematik problemlerinde iyi olmak, harika algoritmalar geliştirmek ve hızlı dil öğrenebilmek zekayı gösteren etkenlerdir. Amaca yönelik hareket etmek, mevcut imkanları kullanarak başarıya ulaşmak ise kritik düşünme becerileri kapsamındadır. Umuyorum kafanızda bir şeyler canlanmıştır. Laboratuvarda atomu parçalayan bir profesörün günlük hayatta çok basit sayılabilecek hataları yapmasının sebebi budur. Kritik düşünme becerisi yüksek olan kişiler çevrelerindeki ipuçları sürekli toplarlar, gerçekleri masaya yatırırlar ve her hareketlerinde bunları kullanırlar. Hedefe yönelik seçici davranışlar sergilerler. Şimdi bir örnekle bu konunun üstünden geçelim. İklim değişikliği var mı yok mu? Bazı insanlar var diyor, bazıları olmadığını iddia ediyor. Bilim insanlarının büyük çoğunluğu iklim değişikliğinin gerçekten yaşanmakta olduğunu ve doğa için büyük tehlike arz ettiğini belirtiyor. Aslında iklim her zaman değişiyor ama bu kadar hızlı değil. Bilim insanlarının elde ettiği verilere göre atmosferdeki karbondioksit miktarı artıyor, sıcaklık yükseliyor ve buzullar hızla eriyor. İklim değişikliğini inkar edenler ise bunun sadece uydurma bir iddia olduğunu savunuyor. Nature Climate Change dergisinde yayınlanan bir rapora göre iklim değişikliğini inkar edenler arasında tarafsız, zeki insanlar da yer alıyor. Böyle düşünmelerinin sebebi ise iklim değişikliğinin kendi düşüncelerine ve önceden söylediklerine ters düşmesidir. Yani bir nevi çıkar çatışması yüzünden bunu reddetmeye devam ediyorlar. Bu tıpkı mensubu olduğun partiyi, içinde bulunduğun ülkenin üstünde tutmak gibi bir şey. What the Hell Etkisi Kritik düşünme becerilerinden yoksun olmak zeki insanların aptalca şeyler yapmasının tek sebebi değil. Bir de psikolojide What the Hell etkisi dediğimiz olgu var. Diyet yapanlar sürekli kendilerine onu yemeyeceğim, bunu yemeyeceğim diye kural koyarlar. Örneğin bir tabak dolusu kurabiye karşınızda duruyor ve siz yememekte diretiyorsunuz. İçinizdeki ye onu diyen sese yenik düşüp kurabiyelerden bir ısırık alırsanız hemen arkası gelir ve tabaktaki tüm kurabiyeler bitmiş olur. Battı balık yan gider deyimindeki durumun aynısı aslında. İrademizi ne kadar güçlü tutarsak tutalım, ufak bir taviz her şeyi berbat edebilir ve ipin ucu kaçabilir."} {"url": "https://sinirbilim.org/zeki-olmanin-yollari/", "text": "Çocuklar ve Yetişkinler için Zeki Olmanın Yolları Dünyada çok sayıda bilim insanı çocuklarda ve yetişkinlerde bilişsel işlevlerin nasıl geliştirilebileceği üzerinde çalışıyor. Zeka ikiye ayrılır: akışkan zeka ve kristalleşmiş zeka. Akışkan zeka problem çözme gibi beynin dış uyarana bağlı olmadan çıkarım yapma yeteneğidir. Kristalleşmiş zeka ise bilgi ve tecrübeye dayanarak beynin işleri halletme yeteneğidir. Akışkan zeka doğuştan ortaya çıkar ve zaman geçtikçe azalır. Oysa kristalleşmiş zeka bilgi ve tecrübeye bağlı olduğundan zaman içinde gelişir. İşte size daha zeki olmanın yolları Müzik Dersleri Konu ile ilgili sitemizde birçok makale var, sadece müzik diye aratmanız yeterli. Müzik derslerinin çocukları daha zeki yaptığı çok açık bir gerçektir. Müzik aleti çalanlar ve çalmayanların kıyaslandığı bir araştırmada müzik aleti çalanların IQ seviyeleri daha fazla çıktı. Müzik eğitimi sadece çocuklara değil yaşlılara da faydası vardır. Spor Her ne kadar bisiklet kullanımı yavaş yavaş yaygınlaşmaya başlasa da hala Türk milletinin spor yapma oranı çok az. Araştırmalar egzersizden sonra insanların yeni kelimeleri 20% daha hızlı öğrenebildiğini gösteriyor. 3 ay düzenli bir spor beyne giden kan miktarını arttırarak hem daha zeki olmayı sağlıyor hem de öğrenme ve hafızayı 30% geliştirir. Çocuklarınıza Okumayın Onlarla Beraber Okuyun Okumayı öğrenen bir çocuğunuz varsa siz okurken onun sadece şekillere bakmasına izin vermeyin. Sözcükleri takip etmesini ve tüm cümlelere odaklanmasını isteyin, bu onların okuma yeteneklerini geliştirecek. Uyku Eksikliği Çocukları Aptallaştırıyor Bir saatlik bir uyku eksikliği bile 6. Sınıf öğrencisinin performansını 4. Sınıf seviyesine düşürüyor. Gelişme çağında bir saat uyku gelişim açısından çok önemli ve yapılmadığı takdirde sizi 2 yıl önceki bilişsel seviyenize geri götürüyor. Özdisiplin Olmadan IQ'nun Pek Bir Önemi Yok Herkes dahi olmak ister ve hayatta başarılı olma peşinde koşar. Dahi olmak hayatta başarı için yeter mi? Birçok çalışma özdisiplinin zekayı yendiği, hayatta başarı konusunda daha önemli olduğunu gösteriyor. Düzinelerce araştırmanın kanıtladığı ortak bir sonuç var: irade başarıya giden yolda en önemli adım. İradesi daha güçlü çocuklar lisede daha yüksek notlar alıyor. Bu kişilerin daha az boş vakitleri oluyor ve televizyona çok daha az zaman ayırıyorlar. İrade, sabır ve azim hayatta başarılı olmak için zekadan önce gelen en büyük 3 etkendir. Öğrenme Devam Eden Bir Süreçtir Hiçbir çocuk doğuştan Einstein olarak doğmaz. En büyük dahiler de dahil her başarılı kişi başarısını azimle çalışmasına borçludur. Lumosity gibi beyin geliştirici olduğunu iddia eden oyunlar da işe yaramaz. Beyni geliştirmenin en iyi yolu öğrenmektir. Satranç öğrenin, müzik aleti çalmayı öğrenin, kitap okuyun, izlemeyin. Bir konuyu iyice öğrenmek istiyorsanız 3'te 2 kuralını uygulayın. Zamanınızın 3'te 1'ini onu öğrenmeye, 3'te 2'sini de kendinizi o konuda test ederek geçirin. Pasif öğrenme yerini aktif öğrenmeye bırakarak bilginin kalıcılığını arttıracaktır. Doğru Zamanda Doğru Şeyler Yenmeli ve İçilmeli Kahvaltının ne kadar önemli olduğu ile ilgili sayısız araştırma yapılmıştır. Karbonhidrat içeriği yüksek, lifli ve yavaş sindirlen yiyecekler başarı için en ideal yiyeceklerdir. 16 lise öğrencisinin dikkat ve düşünme hızlarının ölçüldüğü bir deneyde haftanın 5 günü düşük karbonhidratlı, bol yağlı yiyecek tüketenlerin başarılarının düştüğü gözlendi. Çocuklara genelde kahve içirmezler ama aslında kahve beyin performansını artırıcı bir etkendir. Kahvenin yarılanma ömrünün süresinden dolayı 6 saatte vücuda giren kahve tamamen parçalanır. Akşam 8'den önce içilen bir sütlü kahvenin öğrencilerin çalışma performansını gece boyunca arttıracaktır. Mutlu çocuklar başarılı çocuklardır Daha mutlu çocukların gelecekte daha başarılı bir yetişkin olma ihtimali her zaman daha fazladır. Mutluluk ve stres unsurunun olmaması başarıyı tetikleyen harika bir etkendir. Genellikle mutlu insanlar hem aşkta hem de işte mutsuz insanlardan daha başarılıdır. Onların perfromansları daha yüksektir, daha prestijli bir işleri vardır ve gelirleri de muhtemelen daha yüksek olur. Zeki olmanın yolları size ilgi çekici geliyorsa etrafınızdaki insanlara mutluluk dağıtarak işe başlayabilirsiniz. Mutlu insanlar etraflarına da mutluluk saçtıklarından daha huzurlu bir evliliğe sahip olurlar. Mutlu bir çocuk yetiştirmenin ilk şartı mutlu bir ebeveyn olmaktan geçiyor. Çocukların Arkadaşları Çok Önemlidir Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim sözü çok doğrudur. Çocukların karakterlerinin şekillenmesinde anne ve babalarından aldıkları genetik malzeme önemlidir ama yaşadıkları çevre ve arkadaşları daha önemlidir. Psikolojide genellikle yaşıtları arasında baskı gören çocuklar konu edinilir ama eğer bir çocuğun arkadaşları iyiyse kendisi de onlardan olumlu şekilde etkilenecek bu durum onun başarısını arttıracak hem de daha zeki olmasını sağlayacaktır. Bu durumda aile ne yapmalı? Çocuğun arkadaşlarını kendileri seçemezler ya! Belki çocuğa git Ahmet ile, Merve ile arkadaş ol diyemezler ama çocuklarını belirli bir arkadaş grubunun içine sokabilirler. Örneğin onu bir satranç kursuna veya müzik eğitimine gönderebilirler. Zeki olmanın yolları çocuğun arkadaş çevresinden geçer. Onlara İnanın Çocuklarınıza inanmak ve güvenmek tahmin ettiğinizden çok daha önemli bir konu ve onların zekalarını arttırıyor. Yapılan bir araştırmada öğretmenlere bazı çocukların daha zeki olduğunu söylediklerinde o çocukların o eğitim-öğretim dönemi boyunca daha yüksek bir performans gösterdikleri bulunmuş. Başka bir araştırmada bir sınıfta rasgele seçilen çocuklar hakkında öğretmenlerine dahi oldukları söylendi ve dönem sonunda bu çocukların 30%'unun IQ'su 22 puan arttı, hepsinde de en 10 puanlık artış oldu."} {"url": "https://sinirbilim.org/zellweger-sendromu/", "text": "Zellweger Sendromu ve Neden Olduğu Çoklu Sistemik Bozukluklar Günümüzde mutajen faktörlerden dolayı meydana gelen kalıtsal hastalıkların görülme sıklığının giderek arttığını biliyor muydunuz? Çevremizde tahmin bile edemeyeceğimiz kadar maruz kaldığımız mutajen faktör vardır. X ve UV ışınlarından tutun, yüksek ısı, ilaç ve kozmetik ürünleri gibi kimyasal maddeler bile genlerimizde bazı değişikliklere neden olmaktadır. Bu değişiklikler kalıtsal hastalıklara, geri dönüşü zor ve nesilden nesle aktarılan bozukluklara veya nadir hastalıklara neden olur. Otonom resesif olarak gözlenen ve aktarılan zellweger sendromu bu kalıtsal hastalıklara örnek verilebilir. Vücut hücrelerimizde belli metabolik faaliyetleri gerçekleştirmek üzere çeşitli fonksiyonlara sahip organel adında alt birimler bulunur. Bu alt birimler hücre içi sindirim, enerji metabolizması, depolama, madde taşınması, hücre bölünmesi, bitkilerde fotosentez gibi fonksiyonlara sahiptir. Organeller çekirdekte bulunan bazı genlerin veya proteinlerin kodlanması sonucu veya bir başka organelden kökenlenerek meydana gelirler. Bu olaya organel biyogenezi denir. Organel biyogenezinde görevli gen ve proteinlerin işlevini yerine getirememesi organellerde ya bir bozukluk yaratır ya da hiç meydana gelmemelerine neden olur. Zellweger sendromu, peroksizom adı verilen ökaryotik bir organelin biyogenezinde meydana gelen mutasyon sebebiyle veya doğrudan peroksizom organelinin yokluğu sonucu oluşan bir bozukluktur. Tarihte 1949 yılında De Lange ve Janssen yoğun araştırmaları sonucu bilimsel literatüre dahil olmuştur. Peroksizom Organeli Nedir? Görevleri Nelerdir? Peroksizom ökaryotik canlılarda metabolik, özellikle de katabolik reaksiyonlar sonucu meydana gelen toksik maddelerin faaliyetlerini durdurma görevi olan tek zarlı bir organeldir. Bu görevi içeriğinde bulunan katalaz enzimi ile sağlamaktadır. Aynı zamanda eterlipidlerin, kolestrol ve safra asitlerinin üretilmesinden sorumludur. Bu tarz metabolik olaylar ağırlıklı olarak böbrek ve karaciğer gibi organlarda gerçekleştiğinden bu organlar için peroksizom organeli fazlasıyla hayati önem taşır. Yüksek yağ içerikli beslenenlerde, yüksek tiroid hormonu varlığında ve diyabet hastalarında sayıları fazladır. Biyogenezleri PXR1 reseptörü ve Peroksin gen ailesi kontrolünde veya endoplazmik retikulum kökenli gerçekleşebilir. Başta zellweger sendromu olmak üzere neonatal adrenolökodistrofi ve RKPT-1 peroksizomal biyogenez bozukluklarına örnek verilebilir. Zellweger Sendromunda Klinik Bulgular ve Laboratuvar Tanısı Zellweger sendromunun toplumda görülme sıklığı gün geçtikçe artmakla beraber oran olarak günümüzde 1/100.000'dir. Temelde peroksizom biyogenezini başlatan gen olan PXR1 reseptörünün işlevsel bozukluğu veya PEX gen ailesinin (PEX2, 3, 5, 7, 10, 11, 12, 13, 14, 16, 19) mutasyonu sonucu ortaya çıkar. Otonom resesif taşınır ve yeni doğanlarda belirtiler görülmeye başlar. Klinik bulgular arasında, merkezi sinir sisteminde tutulmalar, ağır seyreden hipotoni , beslenme güçlüğü bulunur. Bunun dışında sistemik olarak üriner sistem kistleri, gastrointestinal sistem kanamaları, üst ve alt solunum yolu enfeksiyonları, düşük immünite ve karaciğer yetmezliği görülür. Nörolojik incelemelerde MRG sonucu miyelinizasyon bozuklukları ve germinolitik kistler görülür. Baş yapısı yüksek alın şeklinde ve öne doğru girintilidir. Bunun dışında burun kökü basık, göz çukuru çizgisi basıktır. Hastaların büyük bir kısmında gözlerde katarakt görülür. Laboratuvar tanısında EDTA içerikli tüpler ile alınan kan zellweger sendromu panellerinde analiz edilir. EDTA kanın pıhtılaşmasını engelleyen bir maddedir. Test raporlama süreci 40 gün kadar uzun bir süre alır. Test sonuçlarında çok uzun zincirli yağ asitlerinde ve safra asitlerinde artış, eritrosit plazmalojeni azalma görülür. Zellweger Sendromu Tedavisi Nasıl Olmalı? Zellweger sendromunda doğrudan tedavi günümüz şartlarıyla mümkün değildir. Semptoma yönelik ve vücut sistemlerini destekleyici uygulamalar yapılır. Enfeksiyonlara yönelik antibiyotikler veya immünstimülan tedaviler uygulanırken, genel kanamalar için K vitamin desteği ve karaciğer bozuklukları için kolik asit uygulanmaktadır."} {"url": "https://sinirbilim.org/zihinsel-olarak-guclu-insanlar/", "text": "Zihinsel Olarak Güçlü İnsanların Bıraktıkları 10 Şey Hayatınızın amacı; mutlu olmak, huzurlu olmak, sağlıklı olmak, başarılı olmak ya da çok daha farklı şeyler midir? Bunun tek bir cevabı yok elbette. Birçok amacınızı gerçekleştirebilmek için zihinsel olarak güçlü ve huzurlu olmanız gerekir. Bu huzura erişebilmeniz içinde hayatınızdan bazı fazlalıkları atmalısınız. Zihinsel olarak güçlü insanlar hayatlarında bir şeylerin yolunda gidip gitmediğini anlayabilirler. Gerektiği yerlerde müdahale etmesini bilirler. Bu tip insanlar da hepimiz gibi üzülürler, acı çekerler; fakat kendi düşüncelerini detaylı olarak irdeleyebilirler. Kısaca hatalarında ısrar etmez ve bunları düzeltmek için çaba gösterirler. Başkalarını değiştirmek veya istemedikleri bazı şeyler için enerjilerini harcamazlar. Asıl amaçları; kendi fikir ve davranışlarına odaklanıp olabildiğince bunları en iyi şekilde yönetmektir. Onlar, gelişime açık insanlardır, şartlar ne olursa olsun kendilerini geliştirmek için çaba sarf ederler. İç huzuru sağlamak adına kendilerine zarar verebilen şu on şeyden uzak dururlar. Zarar Veren İnsanlarla Uğraşmak Çevrenizdeki insanların düşünceleri, davranışları, fikirleri sizleri etkiler. Yalan söyleyen, dedikodu yapan, bir şeyler üretmek için çaba göstermeyen tabir yerindeyse asalak insanlarla meşgul olmak, hem beden hem ruh sağlığınıza zarar verir. Bu tip insanları değiştirmek için enerjinizi boşa harcamayın. İç huzuru sağlamış insanlar bu tip insanlara karşı sağlıklı duygusal ve gerektiğinde fiziksel sınır belirlerler. Kendini Aşırı Suçlama Hayatınızda olan herkesi kontrol edemezsiniz. Kötü olan her şeyi her zaman engelleyemezsiniz. Kötü şeyleri engelleyemediğiniz için de kendinizi suçlamayın. Zihinsel olarak güçlü insanlar, mantıklı risk alırlar. Yani her şeyi ölçüp biçerler ve yalnızca değiştirebilecekleri durumlar için inisiyatif alırlar. Mutluluğumuzun sadece %40'ını kendi davranışlarımızın belirlediğini unutmayın. Dolayısıyla geriye kalan daha büyük dilim için enerjinizi ve sabrınızı mantıklı kullanın. Değiştiremediğiniz kişileri ve durumları kafanıza takmayın. Mutluluğu Takip Etmek Her zaman mutlu olmalıyım şeklinde bir düşünceniz varsa bunu derhal bırakmanızı tavsiye ederim. Çünkü zihinsel olarak sağlıklı bir insan için bu durum imkansızdır. Geçici zevkler, uzun süreli bir memnuniyetten farklıdır. Zihinsel olarak güçlü insanlar, mutluluğu elde etmenin çok sıkı bir çaba gerektirdiğini bilirler. Yani bedavaya mutluluk olamayacağının farkındadırlar. Onlar, anlık zevkler ya da geçici mutluluklara teslim olmazlar. Uzun süreli amaçların peşinde koşarak parlak bir gelecek inşa etmenin yollarını ararlar. Rahat Kalmak Konfor bölgesinin içinde kalmak, hayatta iyi hissetmenin anahtarı gibi görülebilir. Ancak rahatsızlıktan kaçınmak, sonunda hep geri teper. Yani hayatta acılarla, problem ve sorunlarla yüzleşmeyi göze almak zorundasınız. İnsan, bilmediğinden korkar. Zihinsel olarak güçlü insanlar, bilmedikleri alanlara girerler. Sınırlarını sınayarak korkularıyla yüzleşirler. Özetle, rahatsız olmayı göze alırlar ve yeri geldiğinde hoşlanmadıkları şeylere dayanabilmenin huzurlu ve iyi bir hayatın temel faktörlerinden biri olduğunu bilirler. Kurban Zihniyeti Zaten bütün aksilikler beni bulur. Ben de şans olsa... şeklinde başlayan cümleleri hayatınızdan çıkarmanın vakti geldi de geçiyor bile. Zihinsel olarak güçlü insanlar, üzüntü verici koşullarla yüzleşseler bile bunları değiştirmek için çaba harcarlar. kadere razı olup oturmazlar. İmkanları dahilinde şartlarını düzeltmek için çaba sarf ederler ve kontrol edebilecekleri şeylere odaklanırlar. Kontrol edemeyecekleri şartlar için boşuna kürek çekmezler. İnsanları Etkilemek İçin Uğraşmak Beğenilmek ve takdir edilmek insanoğlunun fıtratında olan bir şeydir. Her ne kadar marifet, iltifata tabi olsa da günümüzde sosyal medyanın hayatımıza daha fazla nüfuz etmesi ile beğenilme ve takdir edilme noktasında iş çığırından çıkmış durumda. Aslında marifetin iltifata tabi olmasından kasıt, sanıldığı gibi paylaşımlarımızın, fotoğraflarımızın, yemeklerimizin ya da günlük olarak rutinimizin sosyal medyada çok like alması değildir. Bu sözden kasıt, iş ya da akademik anlamda bir çaba sarf ederek elde ettiğimiz başarıların takdir edilmesi, kıymet bilinmesidir. Sadece insanların bizi beğenmesi için harcadığımız enerjinin boşa gittiğini ifade edebilirim. Kendimizi başkalarına beğendirmek zorunda değiliz. Beğenilerin esiri olduğumuz takdirde, insanlar fikirlerimizi, eylemlerimizi çok kolay bir şekilde manipüle edebilirler. Zihinsel olarak güçlü insanlar kendi iç dünyalarında rahattırlar ve seçimlerini başkalarına onaylatma gereği duymazlar. Bunun yerine kendi değer ve prensiplerine göre yaşamaya odaklanırlar. Mükemmelliğin Peşinde Mükemmellik çabası sağlıklıdır. Ama mükemmellikte ısrar, yokuş yukarıya doğru savaşmaktır. Eğer hedefini mümkün olmayan bir noktaya yerleştirirsen asla başarılı olamazsın. Zihinsel olarak güçlü insanlar, mantıklı hedefler koyup hata ve yanlış yapabileceklerini de kabul ederler. Kendi kusur ve zayıflıklarını bilirler. Kendi eksikliklerini bildikleri için bunları daha kolay bir şekilde kapatabilirler. Nefret Başka insanları cezalandırmak için bir şekilde kin tutmanın gerekliliğine inanabilirsiniz. Ancak kin ve nefrete yapışmak hayat kalitenizi azaltır. Nefret, zihni kemiren bir olgudur. Zihinsel olarak güçlü insanlar, içlerindeki nefretin uzaklaşmasına izin verirler. Bu insanlar çok daha değerli durum ve duygular için enerjilerini yoğunlaştırabilirler. Fakat gerektiği yerde kızgınlıklarını bastırmaz, bu kızgınlığın onlara zarar vermesine de müsaade etmezler. Maddi Şeyler İçin Arayış Çok büyük evler, muhteşem arabalar veya çok pahalı elbiseler almak yani lüks içinde yaşamak size huzur vermez. İhtiyaç duyduğun bir memnuniyet için maddi şeylerden medet ummak seni fena halde hayal kırıklığına uğratacaktır. Zihinsel olarak güçlü insanlar, minimalist olmak zorunda değiller elbette. Güzel ve pahalı şeylerden hoşlanabilirler. Ancak onlara mutluluk ve huzur vermesi için maddi şeylere bel bağlamazlar. Lüks bir yaşam olmadığı zaman bile mutlu olabilirler. Bizim kültürümüzdeki tabirle eşyanın kölesi olmazlar. Kendinden Emin Olmak Her şeyi kendi başınıza yapabileceğinizi düşünmek, acımasızlıktır; güçlü olmak demek değildir. Yardım istemenin önemli olduğu zamanlar olacaktır. Güçlü insanlar, gerektiği zaman yardım alırlar ve yardım aldıkları için de kendilerini eksik hissetmezler. Bu yardım kimi zaman işin uzmanı bir profesyonel olur kimi zamanda gerçek bir dost. Zihinsel olarak güçlü insanlar bunlardan güç alırlar. Hayat karşısında bütün cevaplara sahip olamayacaklarını bilirler. Zihinsel Huzur Nasıl İnşa Edilir? Huzur, hem yapabileceklerimizi hem de yapamayacaklarımızı bilmekle, özetle kendimizi iyi tanımakla ilgilidir. Kendinizi iyi tanıdığınız mantıklı hareket ettiğiniz sürece huzurlu ve mutlu olursunuz. Bunun elbette kesin bir formülü ya da ilacı yok. Fakat genel olarak negatif insanlardan uzak durmak, başarı için çaba göstermenin gerekli olduğunu bilmek, mutluluğun sadece maddi olanaklarla ilgili olmadığını anlamak gibi şeyler bizi huzura ve mutluluğa yaklaştıracaktır."} {"url": "https://sinirbilim.org/zolpidem-nedir/", "text": "Zolpidem Nedir, Hangi Hastalıklarda Kullanılır? Günümüzde teknolojinin gelişmesiyle, şehir nüfuslarının artmasına paralel olarak insanlar çevrelerinden çok fazla uyaran almaya başladı ve bu durum olumlu veya olumsuz olsun biyolojik ve psikolojik olarak insanlarda da bir takım değişimler meydana getirdi. Farklı sosyal mecralarda fit bir vücut gördüğümüzde daha az yemeye, projeyi sabah patronumuza yetiştirebilmek için kupalarca kahveler içmeye başladık. Bildiğiniz üzere kahve çalışan insanlar için kutsal bir su gibidir. Saatlerce gözlerinin, zihnin açık olmasını ve daha iyi bir performans sağlayabilmek adına uzun sürelerce çalışmak isteyen bir kişi doğrudan mutfağına gidecek ve kendi zevkine göre bir bardak kahve alacaktır. Gece uykusunu almadığınız, melatonin salınımına izin vermediğiniz bir günün ertesinde uykusuz bir şekilde herhangi bir seminerde konuşma yapma, proje sunma veya bir sınavda başarılı olma ihtimaliniz pek yok gibidir. Uyku ve öğrenme arasında çok belirgin bir ilişki olduğu bugün araştırmalarca desteklenmektedir. Yukarıda da bahsettiğim üzere çevremizden çok çeşitli uyaranlar alıyor olmak, sürekli ilaç kullanımı, psikolojik rahatsızlıklar gibi birçok nedene bağlı olarak gelişebilen uyku bozuklukları ortaya çıkabilir. Bu uyku bozukluklarından biri insomniadır. Kişinin uykuya girmesine engel olup, uyuyamamasına yol açan bir uyku hastalığıdır. Uyuyamıyor olmak bilişsel işlevlerde düşüşlere neden olurken kişiyi huzursuz/gergin hissettirebilir, halsiz bir duruma getirebilir. Uykusuzluğunuzun kronikleşmeye başladığını hissettiğiniz an tıbbi yardım almak isteyebilirsiniz. Böyle durumlarda sık reçete edilen bir ilaç vardır: Zolpidem Zolpidem Nedir? Ambien olarak da bilinen Zolpidem uykusuzluk tedavisinde kullanılan bir benzodiazepin reseptör agonistidir ve GABA reseptörlerine bağlanır. Vücuda girdikten sonra 3 saat içinde etkisini gösterir. Başlangıçta 1992'de FDA tarafından onaylanan hipnotik bir ilaçtır. ABD'de en çok reçete edilen hipnotiklerdendir. Sedatif hipnotik ilaçlar grubuna dahil olup, GABA reseptörlerine bağlanır ve beynin işlevini/aktivitesini azaltarak bireyin uykuya başlamakta zorluk çekmesine ve uyandıktan kısa bir süre sonra yeniden uykuya geri dönmesine yardımcı olmak için kullanılan yatıştırıcı bir ilaçtır. Anında etkisini gösterebilen türleri olup, genişletilmiş salım formları da mevcuttur. Her ilaç gibi zaman içinde vücuttan atılması gerekir. Zolpidem'in vücuttan atılması %55 böbreklerde, %35 dışkı ile olur. %10 ise diğer yollardan atılır. Zolpidem'in Kullanım Amacı Bu ilaç uykuya dalma süresini azaltır, uyku süresini arttırır ve uykusuzluk sorunu çeken hastalarda uyku sırasındaki uyanma sayısını azaltır. Uyku sorunları olan kişilerin beyinlerinde dengesiz olabilecek bir takım kimyasalları etkileyen Zolpidem'in insomnia hastası kişilerde kullanımı uygundur çünkü insomnia da genellikle beyinde kimyasal dengesizlikler olması muhtemeldir ve Zolpidem bu dengesizlikleri azaltmaya yardımcı olabilir. Zolpidem'in oral tablet formu olabileceği gibi; oral sprey, dilaltı tablet, genişletilmiş/uzatılmış salınımlı tablet formları da bulunmaktadır. Dilaltı tablet formülasyonu hasta gece yarısı uyandığında ve uykuya dalmakta güçlük çektiğinde alınabilir. Doktorunuz hangi zolpidem formunun sizin için en iyi olduğu belirleyecektir. Zolpidem Nasıl Kullanılır? Öncelikle hasta kendisine Zolpidem öneren doktora tüm ilaç kullanımlarını açıklamalıdır. İlacın diğer ilaçlarla kullanımı etkiyi kötüleştirebilir. Zolpidem'i tam olarak doktorunuz tarafından reçete edildiği gibi almalısınız. İlacı asla daha yüksek dozlarda veya reçetelenenden daha uzun sürelerde kullanmayın aksi takdirde bağımlılık yapabilir hatta ölümcül sonuçlara kadar gidebilir. Zolpidem kısa süreli kullanım içindir. İlacı sürekli alma veya dozunu daha yüksek almak gibi dürtülerinizin olduğunu düşünüyorsanız bu durumu mutlaka hekiminize bildirmelisiniz. Uykusuzluk belirtileri düzelmiyorsa veya 7 ila 10 gece kadar kullandıktan sonra olumsuz sonuçlar elde ediyorsanız size bu ilacı reçete eden doktorunuza danışmalısınız. Zolpidem alışkanlık oluşturabilir. Yanlış kullanım, aşırı doz ölüme neden olabilir. Bu ilacı reçetesiz satmak veya sizinle aynı uykusuzluk problemleri yaşayan birine Zolpidem'i öneriyor olmak yasalara aykırıdır ve kişinin yaşama hakkını elinden almaya kadar gidebilir. Genellikle uzun süreli kullanımından sonra ilacı aniden kesmek değil de doktor kontrolünde bırakmanız önemlidir. Tavsiye edilen Zolpidem dozları erkek ve kadınlarda aynı olmayıp, 18 yaşından küçük herhangi birinin kullanımı için onaylanmamıştır. Zolpidem'i yatmadan hemen önce almak önemlidir. Etkisini on dakika gibi kısa bir sürede gösterdiği için vakit geçirmeden 7-8 saat uyumak gereklidir. Bu sebepten ötürü uyanık olmanızı gerektiren herhangi bir şey yapmadan önce en az 4 saat veya tamamen uyandığınızı hissedene kadar bekleyin. Zolpidem'in bir dozunu gün içerisinde almayı unutursam ne olur? Zolpidem gerektiğinde sadece yatmadan alındığından (günde 1 doz) bir dozu kaçırmanız olası değildir. Zolpidem'in Yan Etkileri Her türlü ilacın yan etkileri olmakla beraber birçok birey için uyku bozukluklarında etkili olan Zolpidem kişide önemli yan etkiler gösterebilir. Yan etkileri arasında görsel, işitsel halüsinasyonlar, anormal düşünceler, otokontrolün azalması ve asabiyet/öfke yer alabilir. Zolpidem'in yaygın olarak bildirilen yan etkileri baş dönmesi, uyuşukluk şeklindedir. Diğer yan etkileri arasında kas ağrısı, halüsinasyonlar, anksiyete, ve bulantı olabilir. Gün içinde veya yatmadan önce alkol aldıysanız zolpidem almamalısınız. Zolpidem ciddi alerjik reaksiyonlara neden olabilir; nefes almada zorluk, yüzün, dilin, boğazınızın şişmesi gibi durumlarda ilacı bırakın ve tıbbi yardım alın. Zolpidem'in merkezi sinir sistemine, sindirim sistemi ve bağışıklık sistemine yan etkisi olabileceği gibi psikiyatrik yan etkileri de bulunabilir. Zolpidem'in psikiyatrik yan etkileri Yaygın görülen yan etkileri (%1 ila %10 arası); - Anormal rüyalar, - Ajitasyon, - Anksiyete, stres - İlgisizlik, - Tıkınırcasına yeme, - Duyarsızlaşma, depresif ruh hali, - Duygudurum dalgalanmaları, sinirlilik, - Psikomotor gerilik, huzursuzluk Yaygın olmayan yan etkileri (%01 ila 1) - Saldırganlık, - Hipnogojik halüsinasyon - Somnambulizm Nadir görülen yan etkiler (%0,01 ila %0,1) - Agresif reaksiyon, - İntihar girişimi, - Libido azalması, - Sanrı, histeri, manik reaksiyon, nevroz Çok nadir görülen yan etkiler (%0,01'den az); - Bağımlılık - Yoksunluk etkileri Görüldüğü üzere ilacı reçete edilen dozajlarında kullanma bağımlılık veya yoksun etkilerini en aza indirirken yanlış ve fazla miktarda kullanımı bağımlılığa, çeşitli reaksiyonlara yol açabileceği gibi yaşamsal fonksiyonları bitirici, tahrip edici sonuca sebep olabilir. Kimlik karmaşası, yer ve zaman konusunda karışıklık, üzgün veya boş hissetmek, kendinden veya bedenden kopma hissi gibi belirtilerin ortaya çıkması halinde derhal doktorunuza danışmanızda fayda var. Ek bilgi olarak Avrupa ülkelerinde ilaç piyasaya sürüldükten sonra sıklıkla görülen yan etkiler arasında artan uykusuzluk, olumsuz davranışsal etkiler, algısal bozukluklar, öfke gibi sorunlar rapor edilmiştir. Elbette tüm bu yan etkiler meydana gelmese de ortaya çıkmaları halinde tıbbi yardıma ihtiyacınız olabilir. Zolpidem ve Uyurgezerlik Zolpidem'in olumsuz etkileri arasında kullanıcının tam olarak uyanık değilken cinsel ilişkiye girmesi, araba kullanması, yemek hazırlaması gibi kompleks davranışlar göstermesi söz konusu olabilir. Bu durumun sebebi ilacın kısa bir sürede etki göstermeye başlamasıdır. O sebepledir ki zolpidemi alıp uyumaya geçiyor olmak en sağlıklısıdır. Uyurgezerlik elbette bu davranışların entegre bir parçasıdır ve kişi uyardıktan sonra uyurgezerliğini veya diğer eylemlerini hatırlayamaz. Böylece kendileri ve çevreleri için tehlike arz edebilirler. Alkol veya MSS'yi etkileyen diğer ilaçlar uyurgezerlik veya diğer yan etkilerin olasılığını arttırabilir. O yüzden hekiminize tıbbi öykünüzü anlatmanız, ilacı aldığınız dönemde alkol tüketmemeniz sizin yararınıza olacaktır. Zolpidem, Gebelik ve Emzirme Her ilaçta olduğu gibi hamilelik döneminde ekseriyetle dışarıdan aldığınız gıdalara, kullandığınız ilaçlara dikkat etmelisiniz; hem bir anne olarak sizin hem de bebeğinizin sağlığı açısından. Zolpidem gibi hipnotik gruba dahil bir ilacın hamileler tarafından kullanılması halinde gebeliğin özellikle son 3 ayında kullanıldığında yenidoğan solunum sorunları vakaları bildirilmiştir. Amerikalı doktorlar bu ilacın sadece alternatifi olmadığında ve fayda riske ağır bastığında hamilelik sırasında kullanılmasını önerebileceğini söylemektedir. Zolpidem'i gebeliğin geç dönemlerinde/son aylarında alan annelerin bebeklerinde hipotermi , hipotoni , solunum sorunları, beslenme güçlüğü gibi problemler ortaya çıkabilir. Zolpidem ve emzirme arasındaki bağlantının yukarıda anlatmış olduğum hamilelere verdiği zararlardan olumsuz olabileceğini öngörebilirsiniz. Tek bir soruyla emzirme ve Zolpidem aralarındaki ilişkinin olumsuz olabileceğini size aşağıdaki bu soruyla gösterebilirim. Zolpidem Anne Sütüne Geçer mi? EVET. Hayvanlarda yapılan araştırmalarda emzirme döneminde Zolpidem'in yavrunun büyümesini engellediği ve hayatta kalmasını azalttığı gözlemlenmiştir. İlacın anneye önemi dikkate alınarak ya emzirmeyi bırakma veya ilacı bırakma kararını ancak doktor vermelidir. Kısacası Zolpidem'in hamilelere ve emzirme döneminde olan annelere kullanılması önerilmez. Tüm bu yan etkilerinin yanı sıra uykusuzluk tedavisi için önemli olan Zolpidem'i tekrar etmek gerekirse doktorunuzun size reçete ettiği dozajlarda, düzenli ve uygun bir şekilde alıyor olmanız halinde uykusuzluk probleminiz herhangi bir yan etki göstermeden ortadan kalkabilir. İşte o zaman fayda riske sizin sayenizde ağır basmış demektir."} {"url": "https://sinirbilim.org/zoom-yorgunlugu/", "text": "Zoom Yorgunluğu Giderek Daha Büyük Sorun Olmaya Başlıyor Covid-19 pandemisiyle beraber şirketler ofis hayatını terk edip evden çalışma modeline döndüler. Kafeler ve restoranlar kapandı, iletişim git gide çevrimiçi platformlara mahkum edildi. Toplantılar, kongreler, konferanslar hatta akraba sohbetleri bile telefon ve bilgisayar ekranlarından yapılmaya başladı. Çevrimiçi görüşme platformlarının başında Zoom geliyor. Sahip olduğu olanaklar sayesinde çoğu kişi ve kurum Zoom'dan görüşmeyi tercih ediyor. Ancak Stanford Üniversitesi'ndeki bilim insanları Zoom yorgunluğu konusunda bazı uyarılarda bulunuyor. Profesör Jeremy Bailenson ve ekibinin yaptıkları araştırmada ilk defa bir bilim makalesinde Zoom yorgunluğu konusu araştırıldı. Bailenson bu tip yorgunluğun temelde dört bileşeni olduğunu dile getiriyor. Kendisi de sürekli Zoom gibi çevrimiçi görüşme uygulamalarını kullanıyor ve bunların bir süre sonra beyni yorduğunu belirtiyor. Sürekli parlak bir ekrana bakmak ve gözleri ayırmamak bir süre sonra dikkatin dağılmasına neden olabiliyor. Bu tip sorunlar için ara yüz geliştiriciler belki bazı önlemler alabilir. Şimdi Zoom yorgunluğunun nasıl oluştuğundan bahsedelim. Gözlerin Ekrana Kilitlenmesi ve Uzun Süreli Işığa Maruz Kalma İletişimde göz teması çok önemlidir. Yüz yüze görüşmelerde, normal hayatı kastediyorum, karşınızdakini dinlerken başka yere bakarsanız bu saygısızlık olarak yorumlanabilir. Video görüşmelerde de buna benzer bir durum vardır. Bilgisayar ekranından olması göz temasının önemini azaltmaz. Eğer kameranız açıksa karşıdaki kişi kameraya bakmanızı ve sizin göz hareketlerinizi mimiklerinizi görmek ister. Normal görüşmelerde bir defada bir kişiye bakarsınız ama çevrimiçi görüşmelerde aynı anda onlarca insanın yüzünü görebilirsiniz. 100 kişinin katıldığı bir toplantı veya konferans düşünün. 50 kişi kamerayı açıyor. Siz ana ekranda konuşma yapan kişiyi izlerken üstte veya yanda başka kişileri de görüyorsunuz. Aynı şekilde başkalarının da sizi izlediğini biliyorsunuz. Bir anda göz temasında bulunduğunuz kişi sayısı alışık olmadığınız şekilde artıyor. Bailenson bunun sosyal anksiyeteyi tetikleyebileceğini ve farkında olmadan bizi stres altına alabileceğini belirtiyor. Zoom yorgunluğu dediğimiz olduğu bu tür streslerle başlıyor. Sosyal Mesafe Azalıyor Diğer bir stres kaynağı da ekranda gördüğünüz kişi ile aranızdaki sosyal mesafe. Buna hiç dikkat ettiniz mi? Normalde insanlarla aramızda bir mesafe olur. Biriyle konuşurken onun dibine girmezsiniz. Belli bir uzaklıktan onu dinler ve cevap verirsiniz. Ancak bilgisayar ekranında bu mesafe çok kısalır. Konuşan kişinin kafası bize bir ekran uzaklığındadır. Bu kişisel mesafenin eksikliği de bir diğer stres etkeni olabilir. Ekrana uzun süreli bakmak ve kişisel mesafenin korunması gibi sorunlarda Bailenson Zoom'u tam ekran modundan çıkararak kullanmanızı tavsiye ediyor. Mümkün olduğunca bir defada bir kişiye odaklanmalı ve konuşma yapmadığımız veya kamera açmadığımız zaman ekrandan uzaklaşmalıyız. Hatta bunun için uzaktan kontrollü bir klavye bile kullanılabilir. Sürekli Ekranda Kendini Görmek Ekranda başkalarını görmeye alıştık ama kendimizi görmek konusunda nasıl hissediyoruz? Çoğu uygulama ekranın küçük bir köşesinde kendimizi de gösteren bir kutu açıyor. Ancak beyinlerimiz buna hiç alışık değil. Konuşurken kendimizi görmek tuhaf bir durum. Beyin bir yandan karşıdakinden gelen sosyal ipuçlarını değerlendirirken bir yandan da daha önceden hiç almadığı kendi görüntüsüne dair verileri işliyor. Daha önceden yapılmış araştırmalara baktığımızda diyalog esnasında kendisini gören kişiler başkalarından çok kendi görüntüsünü önemsiyor. Uzun saatler boyunca Zoom kullanan kişilerde bu stres yaratabilir ve Zoom yorgunluğu oluşabilir. Kendinizi sürekli incelemek ve konuşma yaparken mercek altına almak ciddi anlamda olumsuz duyguların oluşmasına neden olabilir. Kendi görüntümüzü konuşma esnasında görmek yerine başkalarının yüzlerine odaklanmalıyız. Uygulama ayarlarında kendi görüntümüz sadece başkalarına gönderilecek şekilde ayarlanmalı. Görüntülü Konuşmalar Hareketliliğimizi Azaltıyor Yüz yüze ve kameranın kapalı olduğu çevrimiçi konuşmalarda rahat hareket edebiliriz ama kamera açıkken tüm odağımız ekrana yönelir. Kameraların görüş açısı çok yüksek değildir, sizi görmesi için çok fazla hareket alanınız kalmaz. Bu yüzden kameranın açık olduğu görüntülü konuşmalarda Zoom yorgunluğu görülme riski daha yüksektir. İnsanlar sabit bir şekilde oturmaya çok alışık değillerdir. Literatüre baktığımızda da hareket halindeki insanların bilişsel olarak daha yüksek bir performans gösterdiğine işaret eden çalışmalar vardır. Hareket alanımız kısıtlandığında bunu artırmak için eldeki imkanları kullanmamız gerekir. Bunun için ekran ile aramıza bir mesafe koyarak uzaktan kontrollü bir klavye ile kendimize bir alan açabiliriz. Belirli aralıklarla kamerayı kapatıp vücudu hareket ettirmek de bir çözüm olabilir. Bilişsel Yük! Siz de benim gibi görüntülü konuşmalarda daha fazla yorulduğunuzu hissediyor musunuz? Aylar geçti ama hala Zoom yorgunluğu geçmedi. Çevrimiçi konuşmalara bir türlü alışamadım. Hiçbir zaman yüz yüze konuşmanın, karşımdakinin yüz ifadelerine, beden diline dikkat etmenin yeri dolmuyor. Yüz yüze konuşma esnasında sözel olmayan sinyaller daha kolay alınır ve yorumlanır. Karşımızdakinin ellerini, kollarını daha rahat görürüz. Ancak video konuşmalarda sözel olmayan sinyaller zor alınır ve işlenir. Beyin aldığı kısıtlı veriyi işlemede zorlanır ve bu bilişsel yük haline gelir. Evet, beyin gerçekten görüntülü konuşmalarda çok daha fazla yoruluyor. Düşünebiliyor musunuz insanın evrimsel tarihinde hiç yapılmayan bir şeyi yaptık. İletişimi sadece bir kutu içine sığdırdık ve ekranda sadece kafamız görünüyor. Sesim geliyor mu, ekranımı görebiliyor musunuz gibi cümleler bir anda en çok kullandığımız söz öbekleri haline geldi. Ancak bu harcamamız gereken mental kalorileri artırdı. İletişim zorlaştı ve karşımızdakini anlamak için daha fazla çaba sarf etmemiz gerekti. Zoom Yorgunluğu Azaltılabilir Stanford Üniversitesi'ndeki araştırmacılar gittikçe daha fazla şirketin kendilerine ulaşarak çevrimiçi konuşma pratiklerini geliştirme konusunda tavsiye istediklerini belirtiyor. Şu an şirketler de ofis mi yoksa evden çalışma modelinin mi daha iyi olduğu konusunda kararsızlar. Ofiste bir araya gelebiliyoruz ama evden çalışmanın da kendine has avantajları var. Eğer doğru bir şekilde kullanılırsa evden çalışma modelinde çevrimiçi konuşma uygulamalarının olumsuz yanları asgariye indirilebilir."}