{"url": "https://www.sinancanan.net/3-d-filmler-aslinda-kac-d/", "text": "Elbette aradan yıllar geçti ve hem sinema teknolojisi, hem de üç boyutlu film teknikleri oldukça ilerledi. Bu gün neredeyse gözde filmlerin bir çoğu 3D (3-Dimensional 3-Boyutlu) etiketi ile vizyona giriyor. Elbette bu durumda, artık evlerimizdeki televizyonların sinemalarla yarışan boyutlara gelmesi ve çok yüksek kalitede dijital kayıtlara internetten rahatlıkla ulaşılabiliyor olması büyük rol oynuyor. Fakat insan görme sistemini kandırmanın yollarından birisi olan 3 boyutlu film teknolojisi, aslında oldukça kolay anlaşılabilir bir algısal özelliğimizin kötüye kullanılmasına dayanıyor. Bildiğiniz gibi, insanların iki tane gözü var ve bunlar kafanın ön kısmında sağlı-sollu olarak yerleşmiş durumdalar. Gözlerimizin yerleşimlerindeki bu ufak fark, her iki gözün görme alanının birbirinden biraz farklı olması sonucunu doğuruyor. Mesela, sağ elinizi yumruk yapıp, başparmağınız yukarıda olacak şekilde kolunuzu ileri uzatın ve havada olan başparmağınıza önce bir gözünüzü, sonra diğerini kapatarak bakın ve bu işlemi ard arda tekrarlayın. Arka plana göre baş parmağınızın hareket ettiğini göreceksiniz. Bunun nedeni, her iki gözünüzün, konumları gereği, parmağınızı arka plana göre farklı noktada görmesidir. İki gözün dünyayı böyle hafifçe farklı görmesinin bizim açımızdan önemli bir avantajı var. Beynimiz, gözlerden aldığı görsel bilgiyi bir araya getirirken, iki gözün bu farklı manzaralarından yaptığı karmaşık bir hesaplama dizisi sonucu, stereoskopik yani 3 boyutlu görme dediğimiz yeteneğimizi ortaya çıkartabiliyor. Her iki gözden gelen bilgiler birleştirilerek, karşımızdaki sahnenin derinliği algılanabiliyor; nesnelerin önde mi arkada mı olduğu konusunda bir yargıya varılabiliyor. 3 boyutlu filmlerdeki teknoloji de aslında beynimizin bu yeteneğinden faydalanıyor. Sinema perdesinde, birbirinden hafifçe farklı açılarla konumlandırılmış iki farklı kamera merceği ile çekilen sahneler, özel yöntemlerle üst üste bindiriliyor. Gözlerimize taktığımız gözlükler ise bu farklı merceklerden gelen görüntülerin her birini farklı gözlerimize yönlendiriyor: Daha sağda olan merceğin görüntüsü sağ göze, soldakinin görüntüsü ise sol göze geliyor. Beynimiz böylece bu iki görüntüyü birleştirerek, nesneleri gerçek dünyadakine benzer şekilde beride-ileride yani 3 boyutlu olarak algılayabiliyor. İkili merceklerin görüntülerini aynı perdeye yansıtmak için kullanılan teknikler de farklı olabiliyor. Mesela en eski üç boyutlu filmlerde, filmin bu iki kopyası, farklı renk filtrelerinden geçirilmiş bir halde ekrana veriliyordu. Dolayısıyla izleyiciler, bu filtrelere uygun renkli camlı gözlükler kullanarak, görüntüleri ayrı ayrı görebiliyorlardı. Günümüzde bu teknik, hala bir çok alanda kullanılıyor. Bu gün sinemalarda uygulanan daha gelişmiş tekniklerde ise ışığın farklı yönelimlerini kullanarak görüntüler üst üste bindiriliyor ve polarize camlı gözlükler kullanan izleyiciler de böylece 3 boyutlu görüntülerin keyfini çıkartabiliyorlar. Bu günlerde sinemalarda, özellikle gençlere hitap eden yüksek tempolu aksiyon, fantezi ve macera filmlerinde 3 boyut uygulaması çok yaygın. James Cameron'un Avatar'ı ile ünlenen Real 3D teknolojisi, bu gün sinema salonlarının vazgeçilmezleri arasında. Fakat bu filmleri izleyen bir çok insan, bazen belli-belirsiz, bazen de ileri düzeyde bir rahatsızlık hissediyor. Sinemadaki görüntüleri olabildiğince gerçeğe yakın deneyimlemeye çalışırken, çoğu zaman görüntülerin olağanüstü yapısı, izleyenleri bir hayli yorabiliyor. Bunun arka planında ise, tabiatta milyarlarca yılda şekillendirilmiş olan görme ve görsel algı sistemimizin yanında oldukça ilkel kalan modern teknolojimizin yetersizlikleri yatıyor. Derinlik ipuçları: Bilimsel literatürde binoküler görüş olarak bildiğimiz iki gözle görme özelliği, üç boyutlu görmek için çok önemli bir özellik elbette; fakat karşımızdaki sahnenin derinliğini ve nesnelerin bizden uzaklığını sadece iki gözümüzün görüş farkından çıkartmıyoruz. Önemli bir başka ipucu, büyüklüğünü bildiğimiz nesnelerin beyin tarafından kıyaslanmasıdır. Yaşadıkça bilinçsiz olarak öğrendiğimiz dış dünya bilgileri, karşımızdaki sahnenin derinliğini algılamak konusunda bize önemli ipuçları verir. VİDEO: Nesnelerin büyüklüğüne bağlı derinlik algısını, hareketsiz bir kamera kullanarak böyle yanıltmak da elbette mümkün! Diğer bir ipucu ise hareket paralaksı dediğimiz durumdur. Bir araçla seyahat eden herkesin gözlemlediği bir göz yanılmasıdır aslında bu. Otomobil ile seyahat ederken camdan dışarı baktığınızda, karayolunun hemen kenarındaki korkuluklar size göre çok hızlı hareket eder. Yolunb iraz dışındaki tarlalar ise onalra göre daha yavaş geride kalır. Uzaktaki dağlar, size göre çok az hareket eder ve nihayet, gökyüzündeki ay veya yıldızlar, siz ne kadar hızlı giderseniz gidin, yerlerinden kıpırdamıyor gibi gözükürler. Bu durum, nesnelere olan uzaklığınızın bir fonksiyonu olarak, onlara göre farklı oranlarda geçrekleşen açısal yer değiştirmenizden kaynaklanır. Sadece karayolunda seyahat ederken değil; önünüzde çeşitli objelerin bulunduğu bir yerde bedeninizi hafifçe sağa ve sola hareket ettirseniz bile, size yakın cisimlerin göre uzaktakilere göre daha hızlı yer değiştirdiğini fark edebilirsiniz. VİDEO: Sıradan iki boyutlu fotoğraflardan paralaks etkisi ile elde edilen ve üç boyutlu izlenimi veren sahnelere bir örnek. Demek ki dış dünyayı 3 boyutlu algılamak, sadece iki gözden kaynaklanan bir ilüzyonla olmuyor; başka bir çok karmaşık algı desteği kullanılıyor. Tek gözle 3 boyutlu görüş: Tek gözünüzü kapatip etrafa baktığınızda her şeyi kağıda basılmış gibi 2 boyutlu görüyor musunuz? Elbette hayır. Bunun nedeni, az önce yukarıda saydığımız ilave ipuçlarının da yardımıyla, tek gözünüz olsa bile çevrenizi derinliğiyle birlikte algılayabiliyor olmanızdır. Elbette detaylarda çok emin olamayabilirsiniz ama bedeniniz hareket ettikçe, tek bir gözünüz bile derinlik ve perspektif algınızı sağlamaya yetecektir. Sakkadik hareket: Gözlerimizin kameralardan en önemli farkı, sürekli hareket eden bir organ olmasıdır. Etrafımızdaki görsel dünyayı sabit kameralar gibi izlemekten çok öte işler yapan gözlerimiz, sürekli sıçramalı ve sert hareketlerle ortamı bizim için tarar. Bu hareketler, fizyolojide sakkadik göz hareketleri olarak bilinir. Elbette bu küçücük görüntüleme cihazlarının bu kadar sık ve hızlı hareketler yapması, görüntüde bir hayli sallanmaya neden olmalıydı ama, beynimiz sağolsun, bu tip sinir bozucu yan etkileri büyük bir maharetle bizden gizler ve biz bu hareketleri çoğu zaman fark etmeyiz . - Öncelikle, gözümüz çevremizdeki dünyayı sabit kameralar gibi görmez. Fakat filmlerde, belli noktalara odaklanmış kameraların gösterdiklerini takip etmek durumunda kalırız ki, bu 3D fimlerin yorucu temposunun en önemli nedenlerinden birisi. - Gözlerimiz, sıçramalı tarama hareketleri sırasında, sürekli olarak odak değiştirir ve nereye bakıyorsa, oradaki cisimlerin en net görüntüsünü alacak şekilde odak noktasını sürekli ayarlar. Biz ize bu karmaşık işlemler olup biterken hiç bir şeyin farkına varmayız. Fakat filmlerde, kameralar öndeki ve önemli olan nesne yahut olaylara doğal olmayan bir zaman süresince odaklanır ve bizi de oraya odaklanmaya zorlar. Sahnenin arka planında bulanık olarak görülen kısımlara elimizde olmadan göz gezdirdiğimizde ise, gerçek tecrübelerimizde karşılığı olmayan bir bulanıklık sorunu ile karşılaşırız ve bu da izleyenlerin görsel değerlendirme sistemlerini bir hayli meşgul eder. - Normal bir film izlerken aman ne kadar da iki boyutlu! diye şikayet edeniniz veya sıkılanınız oldu mu? Örneğin insanlara izletilen ilk sinema filmlerinden birisi olan ve ilk olarak 1896 yılında gösterilen L'Arrivee d'un train en gare de La Ciotat adlı kısa siyah-beyaz belgesel gösterimi sırasında, insanların bir çoğunun, kameraya doğru gelen trenin üzerlerinden geçeceğinden korkarak hareketlendikleri anlatılır. - Gerçekten de normal bir filmi izlerken, derinlik algısında aslında hiç bir sorun yaşamayız ve beynimiz, günlük hayattaki diğer ipuçlarından öğrendiklerini de kullanarak, sıradan filmlerde bize gayet doyurucu bir gerçeklik deneyimi sağlar. Üç boyutlu filmler, derinlik algısına dair ipuçlarımızdan sadece birisinin beyaz perde üzerinde ileri düzeyde abartılmasına dayandığı için, genel algımız açısından aslında bir hayli rahatsız edici ve gerçeğe aykırı bir deneyim sunarlar. - Baskın göz sorunu: Son olarak, iki gözünüzün dünyayı eşit görmediğini hatırlatalım. Bir elimizi genellikle diğerinden daha iyi kullandığımız gibi, gözlerimizin birinin de görme alanı, bir çok insanda, diğer göze göre daha baskındır. Bunu test etmenin en kolay yolu, iki eliniz açık ve avuç içleriniz karşıya bakarken, ellerinizin arasında ufak bir üçgen bırakacak şekilde elleri birleştirmeniz ve kollarınızı ileriye uzattıktan sonra, iki gözünüz açık bir şekilde, aradaki bu ufak delikten karşınızdaki uzak objelerden birisine bakmanızdır. Obje delikten göründükten sonra, önce bir gözünüzü, sonra diğerini kapayarak delikten bakmaya devam edin ve bu sırada kafanızla ellerinizi sabit tutmaya çalışın. Muhtemelen, gözünüzün bir tanesi açıkken objeyi görmeye devam edecek, fakat diğer gözünüzle bakarken, az önce gördüğünü obje, bu kez deliğin kapsama alanının dışına düşecektir. Objeyi hangi gözünüzle görmeye devam ediyorsanız, o gözün görme alanı, görme bilgisini değerlendiren beyniniz için öncelikli ve baskın demektir . Hal böyle olunca ve kameralarda böyle bir baskınlık durumu söz konusu olmayınca, her iki gözümüze eşit miktarda gönderilen görsel sahneler de yine hafif de olsa bir algı karmaşası yaratabilir. Özetle: 3 boyutlu filmler günümüzde en güncel modalardan birisi. Hatta evlerinde 3D televizyonlar olan insanların sayısı hızla artıyor. Fakat biyolojik görme sistemimizin karmaşıklığı ve maharetleri ile karşılaştırıldığında bu teknolojiler son derece ilkel ve oyuncak gibi kalmaya mahkum. Dolayısıyla, 3 boyutlu filmleri vesile ederk görme sistemimizin harika yapısı üzerinde düşünmek, belki de 3D teknolojisinin bize getirdiği en büyük fayda olacaktır. Hayatı izlemeyi unutmayın; zira dışarıda çok ama çok boyutlu bir dünya var!"} {"url": "https://www.sinancanan.net/acik-bir-kufur-ornegi/", "text": "TÜM yetkilileri bu tip konularda UZMANLARA danışmaları konusunda tekrar uyarmak isterim. Bu saçmalıklardan yüzlerce yıldır çektik, daha fazla ihtiyacımız yok. Biraz HAYA, biraz EDEP ya hu! İSLAM DİNİ BU KAFAYI KINAMAKTA ve YASAKLAMAKTADIR! Bu gibi durumlar bu gün artık paçozluğu aşan hallerdir ve ciddi önlem alınması elzemdir."} {"url": "https://www.sinancanan.net/akli-karisik-muslumanlar-icin-minik-bir-evrim-kilavuzu/", "text": "Evrim, bir olgudur, açık bir vakıadır. Dışarı bakınca canlılık hakkında görebileceğiniz TEK izahtır. Yerçekimi gibidir; hakkında bir çok teori olabilir; fakat gerçekte olan şey, kütlelerin birbirini çektiği vak'ası yahut olgusudur. Birileri de çıkar, bu gibi açıkça görülen meselelerin mekanizmasını, yani nasıl olduğunu açıklamak için hipotezler ve kuramlar ortaya koyar. Fiziğe dair mesela; kanun diye bildiğimiz ne varsa, neredeyse tamamı teorilerden ibarettir. Darwin'in evrim kuramı da bunlardan birisidir. Tarih boyunca canlılığı açıklamak için girişilen tüm gözlem tabanlı açıklamalar temelde evrim dediğimiz olguyu esas almak zorundadır. Zira TABİATA BAKTIĞINIZDA BAŞKA BİR AÇIKLAMA GÖREBİLME ŞANSINIZ YOKTUR. Sadece canlılık değil, evrendeki tüm maddenin yaratılışı evrim esasına dayanır. Kozmolojik olarak gazdan-tozdan evrilen yıldız ve gezegenleri anlamakta dini bir sorun yaşamayanların canlılık söz konusu olunca dertlenmeleri, meseleyi bilmemekten kaynaklanır. Tabiata bakıp, biyoloji, tıp ve diğer doğa bilimlerini incelerseniz açıkça görünen şudur ki: İnsan dahil tüm canlılar ortak bir kökenden ortaya çıkmıştır. Tabiata baktığınızda bundan başka bir izahı çağrıştıracak herhangi bir ipucu göremezsiniz. Katolik kilisesi kendi duvarları arasında uydurduğu evren görüşüne uymadığı için Müslümanların yüzyıllar boyunca geliştirdiği ve dünyaya hediye ettiği evrim-tekamül bakışını sürekli reddetmiş ve bunu en son formüle edenlerden birisi olan Darwin'e de sırf bu nedenle karşı çıkmıştır. Evrimin mekanizması, aynen kütle-çekim gibi, çekirdek kuvvetleri gibi, manyetik alan gibi, halen açık ve net değildir. Muhtemelen yakın bir zamanda da tam olarak bilinemeyecektir. Bu sorun, bildiğimiz neredeyse tüm teoriler için geçerlidir. Bilimin doğası zaten bizzat budur. Teoriyi yeterli bulmayabilirsiniz; bu durumda yenisini geliştirme imkanınız her zaman vardır. Fakat temel sorun, canlıların akrabalığı ve kökenlerinin ortaklığından başka HİÇ BİR bilimsel teorimizin var olmamasıdır. Yani evrim meselesinin aksini yahut alternatifini düşündürecek hiç bir kanıtımız veya gözlemimiz yoktur. Hal böyle iken, bu zamanda, bu bilgi deryası içinde, ben evrimi reddediyorum demek, ancak inatçı bir cehaletle mümkündür. İslam inancına sahip olan birisi için, Allah'ın kanunlarını, yarattıklarını, yani AYETLERİNİ inkar etmek, şirk ve küfürdür. Zira Kur'an'da hem yazılı mesajlara hem de yaratılmışlara AYET denir. Öyleyse, evrim de, kütleçekim gibi, elektrik ve manyetizma gibi yaratılmış ayetlerden bir ayettir. İnkarı İslam'ın temel mantığına aykırıdır. Evrimi bilmek, anlamak, biyolog olmak zorunda değilsiniz; fakat nasıl ki tıpla ilgili meselelerde doktorun dediğine, fizikle ilgili meselelerde fizik bilginlerine dikkat kesiliyorsanız, evrim ve biyoloji söz konusu olduğunda da sözü biyologlara, tabiatta çalışan insanlara bırakmalısınız. Din adamları, felsefeciler ve düşünürler, bu tip konularda ancak bilimin bulgularını bilerek konuşurlarsa hakikat anlamında doğru bir nokta yakalayabilirler. Nobl ödüllü Dr. Aziz Sancar hocamızın ben Müslümanım ve evrim olsun olmasın fark etmez; bunu devlet meselesi yapmak ve üzerinde kavga etmek saçmadır mealindeki sözleri çok açık bir şekilde bir Müslümanın evrimle hiç bir sorunu olamayacağının da altını bir daha çizer . Fakat bu sözleri sanki Sancar, Evrim yerine Allah'a inanıyormuş gibi saçma sapan bir çarpıtmayla veren yayın organları, ezberlerinin gereği olarak çarpık duyup çarpık aktarıyorlar. Evrim, tanrıtanımazlık yahut materyalizmle eş anlamlı olmak zorunda değildir; her görüş veya ideoloji, fiziği, kimyayı antropolojiyi kullanabileceği gibi, evrim fikrini de kullanabilir. Bir Müslüman olarak SEN bilmez ve kullanmazsan, elbette başkaları kullanır; ve hatta rahatlıkla suistimal eder. Evrim, canlılık adına olup bitenlerin bir tarifi ve açıklama çabasıdır. Bu açıklamanın en başına Allah böyle yarattı parantezini açtığınızda her şey gayet İslami ve Kur'ani oluverir. Tüm İslam medeniyeti boyunca evrim ve ortak yaratılış fikri temel dünya görüşünü oluşturmaktaydı. İslam düşünürlerinin asla kuramlarına dahil etmedikleri ve materyalizm etkisiyle ortaya atıldıktan sonra en fazla itiraz ettikleri tek şey rastgelelik ve kaza eseri ortaya çıkıverme meselesiydi. Örneğin Türkiye'de evrim karşıtı argümanlara sıklıkla kaynak gösterilen Said-i Nursi'nin Tabiat Risalesi adlı kitapçığı, hemen tamamen tesadüf ve kuralsız maddeci açıklamaya karşı argümanlardan oluşur. Canlıların yaratılış yöntemlerine dair herhangi bir şey göremezsiniz. Hatta şecere-i hilkat'in en mütekamil meyvesi olan insan-ı kamil sözü de ona aittir ve bizzat insanı yaratılış ağacının bir meyvesi olarak niteleyerek, evrim görüşünün en temel sonucunu tekrar eder. Zaten yaratılmış her zerrenin Allah'ın emri ve bilgisi dahilinde hareket etmek ZORUNDA olduğu bir evrende rastgelelik ve kuralsızlık vehmetmek, imansızlık anlamına gelecektir. Dolayısıyla, bu cansız maddeden canı var eden, onu çeşitlendirip dallandırarak evrimle terbiye etmeyi ve neticede insanı da bu kökten yaratmayı dilemiştir. Bize düşen, elimizden geldiğince ve zamanımızın bilgisi uyarınca, bu süreci ve bize yansımalarını anlamaktır... Yoksa, sırf kafamıza sığmadı diye bu ayeti inkar edersek, Bakara 85'deki uyarıya muhatap olanların safına katılırız . Osmanlı'nın son dönemlerinde Darwin'i anlatan kitapların yazıldığını, 70'lerin sonuna kadar ders kitaplarında evrim fikrinin gayet detaylı olarak mevcut olduğunu biliyoruz. 1980'lere kadar Türkiye'deki insanların evrim görüşü ile doğru dürüst bir sorunu ve derdi yokken, ne oldu da 80'lerden sonra bir anda kaotlik kilisesinin söylemlerinin aynısını benimseyiverdik? Bu kadar önemli bir meseleden uzak tutulmamızın, bilime, özellikle de günümüzün ve yakın geleceğin en önemli konularından birisi olacağı kesin olan biyolojiye bu kadar yabancı ve uzak olmamız GEREKTİĞİNİ bilen bir takım odakların planlı ve programlı çabaları sonucunda, bugün Evangelist kilisesinin hükümranlığı altındaki ABD ile birlikte evrim fikrine en yabancı topluluklardan birisi haline geldik. Bir bakın bakalım, senelerdir parasal kaynağı belirsiz yayınlar, kitaplar, TV kanalları ve muhtelif propagandalarla evrim yalandır telkinini bıkıp usanmadan işleyen malum yapılar, acaba bu kadar masraf ve çabayı hangi motivasyonla sergiliyorlar? Bu evrim düşmanlığı gibi gözüken çaba, aslında İslam toplumunun bilerek ve isteyerek anlamsız gündemlerle, siyasetle ve hamasetle meşgul edilip, gerçek sorunlarla uğraşmasını engellemek için oldukça başarılı bir projedir. Uzunca bir zamandır sistemli olarak pompalanmaya çalışılan evrim ve bilim düşmanlığı, aslında bizzat İslam toplumunun geleceğini hedef almış açık ve planlı bir saldırıdır. Evrim maalesef hala maymundan gelme meselesi olarak anlaşılmaya, böyle karikatürize edilmeye nadiren de olsa devam edebiliyor. Evrim, tüm canlıların ortak bir atadan geldiğini söyler. İnsan da buna dahildir. Modern evrim kuramları, Darwinci olanı da dahil, insan ve bugünkü maymunların atalarının ortak olduğunu söyler. İnsan, maymunların da dahil olduğu primatlar denen bir canlı gurubu içinde sınıflandırılır ve bu sınıflandırma Darwin'den önce de vardı. Milyonlarca yıl önce yaşamış ne maymun, ne insan olan ortak bir ata, uzun bir süreç boyunca bugünkü maymunları ve nihayetinde insanı oluşturacak soylara kaynaklık etmiş gibi görünüyor. Evet, görünüyor; zira elimizdeki yüzlerce fosil kaydı, kemik ve jeolojik veri, başka bir şey düşünmemize imkan vermiyor. Kur'an-ı Kerim'de geçen tüm yaratılış öykülerinde İnsan'ın çamurdan; yani ilkin ve dünyevi bir özden yaratıldığını söyler. Pat diye gökten düşürülmediğin, dünyevi hammadde ile zaman içinde şekillendirildiğini ve en güzel kıvama getirildiğini açıkça belirtir. Biyolojiyi biraz bildiğinizde, bu ayetler modern biyolojinin şiirsel bir türevi olarak karşınıza çıkar. İnsan'ı Adem yapan şey ne ise, Kur'an'da insana üflenen bir özellik olarak anlatılır. Bu üflenen özellik her ne ise, antropologların, biyologların ve insan biyolojisinin farklı alanlarında uzman olanların bir türlü çözemediği, bedenimizin gayet sıradan ve diğer hayvanlara benzeyen özelliklerinin yanısıra, zihinsel melekelerimizdeki bu ilginç sıçramanın Kur'ani bir ifadesi olarak değerlendirilebilir. Neticede bedenimiz bir kabuktur; milyarlarca yıl içinde şekillendirilmiş ve en sonunda insana ev sahipliği yapacak kıvama geldiğinde, insan olmakla şereflendirilmiş ve görevlendirilmiş gibi gözükmektedir. Böyle bakınca, modern evrim kuramlarıyla İslam inancı arasında bırakın zıtlığı, müthiş bir tamamlayıcılık ve uyum vardır aslında. Adem ismi Kur'an-ı Kerim'de yaratılıştan ziyade insana verilenlerin anlatıldığı kısımlarda geçer, Havva'nın ismi hiç geçmez ama biz ne hikmetse biz bu hikayeyi her zaman Tevrat ve İncil versiyonuyla ezbere biliriz. Kur'anda cennetteki yasak ağaç, şeytanın kandırması, Adem ve eşinin buna kanması, utanmaları ve cennetten çıkarılmaları gibi anlatımlar, açıkça alegorik anlatımlardır ve aklı başında bir Müslüman, bu anlatının önemine binaen, mevcut antropolojik, arkeolojik ve evrimsel bulgulara bakarak bu meselenin aslını anlamaya çalışmalıdır. Dünya ve canlılık hakkında hiç bir şey bilmeden bu hikayeleri anlamaya çalışmak, mitolojik bir edebiyat çalışmasından öteye geçemez (Bakara Suresi-164: Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgarları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için birçok deliller vardır.)."} {"url": "https://www.sinancanan.net/allahin-ipine-sarilamamak/", "text": "İslam dünyası olarak başımız dertten kurtulmuyor. Yüzlerce yıldır, dünyadaki mazlumlar listesinde başı, maalesef Müslümanlar çekiyor. Ebette hepsi değil; kendilerine dünyevi zenginliklerden orantısız miktarda pay nasip olmuş küçük bir azınlık, kendi midelerinin ve rahatlarının derdiyle ruhlarını karartırken, İslam dünyasının geri kalanı şedid ve kesintisiz bir zulüm dalgası altında inliyor. Hem de dünkü yahut bir kaç gün önceki bir durum değil bu; görebildiğimiz kadarıyla yüzlerce yıldır bu haldeyiz ve maalesef durumumuzda bir iyileşme görünmüyor. Katliamlarda şehit düşen insanların, hele hele kadın ve çocukların haberleri ve fotoğrafları haber ajanslarına düştükçe, lanet ediyor, kızıyor, bazen ellerimizi açıp en samimane dua ve beddualarımızı sıralıyoruz. Zulmün tavan yaptığı her menfur hadisede, bir bedenin uzuvları gibi olmamız gereken kardeşlerimizin hali, aklımıza, hissiyatımıza ve benliğimize şiddetle dokunuyor. Fakat ne çare ki, şehit haberleri ve katliam görüntüleri medyayı işgal etmediği zamanlarda, sanki yüzlerce yıllık ölü toprağımızın altına gizleniyoruz yeniden. Günlük telaşelerimiz, kısır siyasi tartışmalarımız, futbol maçlarımız, sağlıklı beslenme reçetelerimiz, gelecek kaygımız ve maişet derdimiz, yeniden meşguliyetlerimizin en baş köşesine yerleşiveriyor. Bir sonraki darbeye, bir sonraki zulüm dalgasına kadar, neden bu haldeyiz? sorusunu sormak ekseriyetle aklımıza bile gelmiyor. Elbette, özellikle de kabz zamanlarında, benim gibi herkesin aklına geliyor bu neden sorusu. Her insanın, kendi bakış açısı, tecrübesi ve mesleğiyle ilgili bir görüşü yahut fikri olması da normal. Ben bir bilim adamıyım. Kainatın en esrarlı parçalarından birisi olan canlılığı anlamaya çalışan, onun gizemli mantığını anlayabildiğim kadarıyla çözebilmek adına, kevni ayetlerden bilgi ve ders devşirmeye çalışan bir fizyoloğum. Elbette herkes gibi ben de kendi mesleğim penceresinden bakıyorum hayata; ve gördüklerim, zulüm altında inleyen İslam dünyası ile ilgili bana da bazı fikirler veriyor, beni bazı çözüm arayışlarına itiyor. Sonra kendime bakıyorum. Gördüğüm manzara güzel değil. İçine doğduğum İslam geleneği, maddi alemin bilgisi konusunda pek de iç açıcı bir tablo çizmiyor. Temel rehberi olan Kur'an-ı Kerim'in açık ve sarih emirlerine ve ikazlarına rağmen, kainata bakma iştiyakını, gördüğünden hayrete düşme kaabiliyetini ve Sünnetullah'ın gizli yönlerini anlama tecessüsünü neredeyse tamamen yitirmiş! Günde beş vakit, zamana bağlı bir ibadeti ifa ile yükümlü kılınan Müslümanlar, her nasıl oluyorsa, son bir kaç asırdır ciddi bir astronom çıkartamamış. Her gün en az beş defa aynı kıbleye yönelmesi istenen Müslümanlar arasından, son bir kaç yüzyıldır nam salmış bir coğrafyacı duyulmamış. Ankebut Suresi'nin 20 numaralı ayetinde tüm Müslümanlara açık ve net bir emir olarak yaratmanın nasıl başladığını anlamak için yeryüzünü gezip dolaşma talimatı verilmiş olmasına rağmen, son bir kaç yüzyıldır adını bildiğimiz hiç bir Müslüman biyolog, jeolog, palentolog yahut antropolog çıkartamamışız. Kısacası, sadece Kur'an'ın açık işaretlerine bakarak, bu gün bilim ve teknoloji anlamında bulunduğumuz nokta, başımızı öne eğdiriyor ve bizi Rabb'imiz karşısında mahcubiyetten suskun bırakıyor. Maddenin ilmini neredeyse bu gün tamamen Batıdan alıyoruz. Bu kainatın nasıl yaratıldığına, yıldızların nasıl teşekkül ettiğine, canlıların nasıl bu dünyaya dağıldığına, fiziğe, kimyaya, nanoteknolojiye, tıbba, psikolojiye, sosyolojiye ve dahi bilginin tüm alanlarına dair elimizdeki malumatın neredeyse tamamı, İslami değil, seküler ve materyalist temelli batı biliminin ürünleri. Maddeci bir saikle işe koyulan batı, maddeyi anlamakta özellikle geçtiğimiz yüzyılda çok ciddi mesafeler kat etti. Size derdimi arz etmeye çalıştığım bu yazının yazılmasını ve şu anda sizin bunu okumanızı mümkün kılan teknolojinin neredeyse her kademesi, modern batı biliminin ürünü. Bu gelişmişlik, çoğu zaman bizi hayrete düşürecek boyutlara ulaşıyor. Müslüman bilim meraklıları ve bilim alanının profesyonelleri, her gün onlarca yeni keşif haberlerini tercüme yoluyla takip etmeye çalışıyorlar. Elbette arada Müslüman bilim emekçilerinin isimleri de okunuyor; ama hala bilim kitabının kurallarını, madde temelli batı bilimi yazıyor. Bazen, bilimsel keşiflerden bir kısmı özellikle ilgimizi çekiyor. Yeni bulunan galaksiler, Büyük Patlama gibi kuramlar, birbirine karışmayan denizler, karadelikler, canlılar dünyasındaki harikalar, bedenimizdeki akıl durduran mekanizmalar... Özellikle bu gibi bilimsel bulgular ile Kur'an ayetleri arasında ilişkiler bulmayı çok seviyoruz. Fakat tüm bu bilgilerin işaretleri Kur'anda mevcutken, bunları neden Müslüman bilginlerin bulamadığı çok sık gelmiyor aklımıza. Daha da ilginci, ekserisi inançsız olarak bilinen bilim adamlarının çalışmaları sonucu Kur'an'daki bilgileri teyit ediyor oluşumuz, bizde görünür pek bir rahatsızlık oluşturmuyor gibi. Öte yandan, batı biliminin bazı netameli mevzuları bizim için tartışma konusu dahi olmadan reddediliyor. Bunların belki de en ünlüsü, canlıların evrimi konusu. Canlıların nasıl yaratıldığı ve bu dünyaya hangi kurallar çerçevesinde yayıldığı son bir kaç yüzyıldır Müslümanların ilgi alanına hiç girmemiş olmasına rağmen ve bu konuda hemen hemen hiç bir fikrimiz yokken, bu konuda yapılan araştırmaların sonuçlarını şiddetle reddetme ve görmezden gelme eğilimimiz hala çok yaygın. Hem de aslında reddiyemizin, Hristiyan kilisesi ile bilim adamları arasındaki asırlık bir kavganın doğudan ithal versiyonu olduğunu tamamen göz ardı ederek yapıyoruz bunu. Dünyayı gezip araştırma işini hiç yapmadan, bu işi yüz yılı aşkın bir zamandır rutin olarak yapan batılı bilim adamlarını bir kalemde silmekte beis görmüyoruz. Üzerinde bulunduğumuz coğrafyada yaşayan insanlar, aslında hiç de sıradan bir insan topluluğu değil. Bu coğrafya, tüm semavi dinlerin ve neredeyse bütün önemli felsefi fikirlerin dölyatağı. İnsanlığın başlangıcından beri Mezopotamya ve Anadolu coğrafyası, hemen her dönemde, insanlığa yön verecek bilgilerin neşet etmesi için hazırlanmış, özel bir mekan gibi görünüyor. Bin yılı aşkın zamandır İslam bayrağı altında medeniyetler kuran dedelerimizin bıraktığı kültür ve toplumsal kodlar, ister fark edelim ister etmeyelim, adeta genlerimize işlemiş halde bizimle birlikte. Fakat son bir kaç yüzyıldır, sebepleri benim ilmimi aşan bir fetretin pençesinde kıvranıyoruz. Bütün bunlara rağmen, ümmetler yarışında gerilere düşmüşüz. Sebepleri elbette muhteliftir, elbette ki sadece benim bilgimle bu büyük hastalığın teşhisi konamayabilir. Fakat yine Kur'ana bakarak, Allah'ın ipine sımsıkı sarılma, yani O'nun bize bahşettiği mesajı her devirde yeniden ve yeniden okumaya üşenme rahatsızlığının tam da meselenin merkez noktasını oluşturduğunu görmek, çok zor değil. Teşhis bu şekilde belirlendiği zaman da çözüm aslında kendiliğinden ortaya çıkıyor. Diyanet İşleri Başkanı Sayın Prof. Dr. Mehmet Görmez'in Kültür Ajanda Dergisi'nin Haziran 2014 sayısında yayınlanan mülakatı, bu konuda şahsıma ve benim gibi düşünenlere umut veren mesajlar içeriyordu. Bunlardan belki de en önemlisi Kainatın ayetlerini anlamayanlar, Kur'an'ın ayetlerini de anlayamazlar ifadesidir. Her 5-10 yılda bir Kur'an'ın yeniden tefsir edilmesi gerektiğini belirten Görmez, bu tercüme faaliyetinin sadece tefsir uzmanlarınca değil, bilim alanında uzman insanların da katılımıyla amacına ulaşabileceğinin defaatle altını çiziyor. Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanı'nın ağzından bu sözleri duymak, gelecek adına umutlarımızı yeşerten müthiş bir müjdedir aslında. Anlayalım diye Arapça olarak indirilen hayat rehberi Kur'an-ı Kerim'in, günümüzün bilgisine hakim bilim adamlarıyla birlikte yeniden, yeniden ve tekrar yeniden okunması, yeni baştan anlaşılması ve anlatılması gerekiyor. Kur'an'ın asli mesajlarından en önemlisi olan kevni ayetlere dikkat çekme mesajının, yeni nesillere doğru biçimde anlatılması gerekiyor. Bu görev, bu gün bizlerin omuzlarındadır. Eğer bu görevi hakkıyla yerine getirmeye niyet edersek, yani mesleği ve uzmanlığı ne olursa olsun, dünyanın ve kainatın güncel bilimsel bilgisine sahip insanlarımızla, kainatın ezeli tercümesi olan Kitabımız'a bakmaya karar verebilirsek, yüzyıllardır avuçlarımız arasından kayıp duran o kutlu ipi tekrar sımsıkı kavramak yolunda büyük bir aşama kaydedeceğiz. Geleneğin ve geçmişin sırtımıza yüklediği tüm zan ve ön yargılardan kurtulup, Kadir-i Mutlak'ın bize ne mesaj verdiğini yeni baştan anlamaya çalışırsak, önümüzde açılacak yeni ufukların bizi bambaşka diyarlara ulaştıracağını ve tüm insanlığın beklediği kurtuluşun tohumlarının bu çabada saklı olduğunu, imanen kat'iyet derecesinde biliyoruz."} {"url": "https://www.sinancanan.net/alternatif-tedaviler-ne-zaman-ise-yaramaz/", "text": "Sıradan ve görece sağlıklı dönemlerini, kendi tabiatıyla diyalog kurma ihtiyacını hiç hissetmeden geçiren modern insanın, bitkisel veya alternatif tedavi yöntemlerine de eczanelerde satılan ilaçlar gibi bakmasında anormal bir yan yoktur. Şundan şu kadar al, şunu şu kadar yap, hastalığın geçer denmesine alışmış insanların bütüncül sağlık yaklaşımlarını hemen kavrayıvermeleri o kadar da kolay değildir. Fakat hekimlik mesleğini yapma yetkisi bulunan insanların, bu farkı anlamak için daha ciddi çaba göstermelerini beklemek de sanıyorum hepimizin hakkı olsa gerektir. Sonuçta, hayatını lineer ve determinist reflekslerle yaşayan; sağlığı sadece boğazından geçen besinlerin kalori değerleri ve çeşitliliğinde aramaya alışmış, yaşamının ruhsal yönüne yabancı insanların, alternatif tedavi yöntemlerinden fayda görme şansı da zayıf olacaktır. Fransız herbalist Maurice Messegue, İnsanlar ve Bitkiler adlı otobiyografik kitabında İngiliz Başbakanı Winston Churchill'in tedavi sürecini anlatır. Churchill'e, tedavi için öncelikle tütünü bırakmasını salık veren bitki uzmanı, ünlü devlet adamından ummadığı bir yanıt alır: Bunu bırakırsam zaten iyileşirim, o zaman sana ne gerek var?. Messegue, Churchill'i haklı bulduğunu ve tedavi uygulamasına bunun üzerine başladığını belirtiyor; fakat bu anlatıda Churchill'in yaşam tarzını değiştirmekte ne kadar isteksiz olduğunu ve iyileşme dediği şeyi kendisinden ne kadar uzakta aramaya şartlanmış olduğunu rahatlıkla görüyoruz."} {"url": "https://www.sinancanan.net/beden-uzerinden-zihin-kontrolu/", "text": "İlk defa bir üniversite öğrencisi olduğum sıralarda, kişisel gelişim kitaplarının önderlerinden olan kitaplardan birisi o günlerde bir çok insanın olduğu gibi benim de gündemime girmişti. Anthony Robbins'in yazdığı İçinizdeki Devi Uyandırın başlıklı kitap, ardından gelecek binlerce taklit ve benzerlerinin ilk ve en etkili örneklerinden birisidir; bilenler bilir. Kitabı süratle okuduğumu hatırlıyorum . Kitapta, motivasyon anlamında bir çok ilginç ve dikkate değer tavsiye ve olay aktarılıyordu. Ama bunlar arasında o dönemde bana en garip gelen tavsiye, her sabah, hatta fırsat bulduğumuz her durumda, bir aynanın karşısına geçip, kendi kendimize sırıtmamızı öneren kısımdı. Robbins bunu önerirken, yüzünüzeki gülme kaslarıın faaliyetlerinin beyninize etki yaparak sizi mutlu bir ruh haline sokacağını anlatıyordu. Bir kaç kez denedim tabii; fakat alışmamış birisi için ayna karşısında sabahın köründe kendi kendine maymunluk yapmak gerçekten de zor bir iş ve ciddi motivasyon istiyor! Fikir o dönemlerde bana ne kadar saçma gelse de, bu ilginç tavsiyeyi defaatle denediğim için hiç unutmadım. Ayrıca bana sorarsanız, işe de yarıyordu, ama bunu kimseye anlatmaya cesaret edememiştim. Yıllar sonra, sinirbilimleri alanında eğitimimize başladığımız dönemler içinde, sinir sisteminin çalışmasına dair hayret verici bilgiler ardı ardına yapmaya başladı. Bunların bir kısmı öğrenmemiz gereken teknik detaylardı; bir kısmı ise, bildiklerinizi birleştirerek yeni anlamlar üretmenizi zorunlu kılan birleştirici sinirbilimlerine dair konulardı. Ayna karşısındaki kendi kendime sırıtma tecrübelerimin de etkisiyle, benim dikkatimi en çok çeken konu Bedenlenmiş Biliş denen meseleydi. Aslında felsefi bir mesele olan bedenlenmiş biliş, bilişsel durumların, insan vücudunun duruş ve hareketleri tarafından belirlendiğini öne süren bir görüştü. Fakat günümüzde elde ettiğimiz deneysel bulgular, meseleyi sadece düşünsel bir yorum olmaktan çıkarıp, ciddiye almamız gerektiğini gösteriyor. Beynimiz ve omuriliğimizden oluşan merkezi sinir sistemimiz, bedenimizdeki bütün süreçlerin üst kontrol santrali gibi görev yapar. Bunu yaparken, bedenin her noktasından, çeşitli duyu organlarımız aracılığıyla aldığı verileri kullanır ve bu verileri değerlendirerek, nasıl bir tepki veya tepkiler dizisi üretilmesi gerektiğini hesaplar. Merkezi sinir sistemimize bilgi taşıyan temel duyularımızı biliyoruz: Görme, işitme, koku, tat ve dokunma, bildiğimiz o ünlü beş duyumuzu oluşturur. Bunun dışında ağrı, kaşınma, gıdıklanma gibi duyulara da aşinayız. Zira bu tip duyuları kimi zaman tamamen, kimi zaman da kısmen, bilinçli olarak algılayabiliyoruz. Fakat merkezi sinir sistemimize bunların hepsinden çok daha fazla bilgi aktaran başka duyu sistemlerimiz de var. Biz bunları bilinçli olarak hissetmediğimiz için genellikle varlıklarından haberdar bile değilizdir. Bu duyu, bedenimizin durumu hakkında son derece detaylı bilgileri beynimize ve omuriliğimize aktaran beden duyuları dediğimiz duyulardır. İç organların gerginliği, eklemlerimizin açısı, derimizin gerginliği, kaslarımızın boyu ve boylarındaki değişimin hızı, tendonlarımıza binen yük miktarı, derimizin altındaki katmanlardan taşınan farklı tipte hisler... Bu ve bunlar gibi onlarca farklı duyu tipi, biz farkında olmasak da, her saniye milyonlarca bitlik duyu bilgisini merkezi sinir sistemimize aktarır. Bu duyular sayesinde beynimiz, bedenimizin nasıl bir hareket yaptığını, uzaydaki üç boyutlu bedensel durumumuzu, az sonra yapacağımız bir hareket için yüzlerce kasımızın her birine nasıl emirler göndereceğimizi ve daha nice karmaşık hesaplamayı, bize hiç fark ettirmeden her an gerçekleştirir. Kısacası, bedenimizin her türlü durumuna dair bilgiler, hiç durmaksızın sinir sistemimize adeta akmaktadır desek, yeridir. Hal böyle olunca, bedendeki her türlü değişiklik, beynimize bilgi olarak gönderilir ve beynin tepki vermesin sürecinde bu bilgiler esas olarak alınır. Ayna karşısında sırıtmak, gerçekten de insan beyninin kendini daha mutlu hissetmesine neden oluyor! Yüzümüzdeki gülme kaslarından çıkan geri bildirim sinyalleri, beynimize komik ve keyif verici bir durum olduğunda verilern sinyallerle aynı olduğu için, beynimiz, daha önceden devreye soktuğu bağlantıları yine devreye sokuyor ve biz daha mutlu hissediyoruz. Bu konuda bir başka deney, mizahi bir yazı okuyan insanların bir grubuna dişlerinin arasında yatay olarak bir kalem tutmaları söylendiğinde neler olduğunu göseriyor. Bu şekilde, bir kalemi dişlerinizin arasında yatay olarak ısırıp dudaklarınızı gerecek bir duruşla metni okursanız, metni ağızlarında kalem olmadan okuyanlara göre daha komik buluyorsunuz! Yanak kaslarındaki kasılmalar, espri anlayışınızı doğrudan etkiliyor. - Kendinizi zayıf veya güçsüz hissediyorsanız; yahut topluluk karşısında konuşmak gibi cesaret isteyen bir göreviniz varsa, mikrofona geçmeden önce, sessiz-sakin bir yerde, sadece iki dakika boyunca açık duruş dediğimiz bir duruşta bekleyin . İki dakika sonunda kan dolaşımınızda stres işareti olan kortizol hormonunun miktarı ciddi oranda azalırken, cesaret verici testosteron miktarında ölçülebilir bir artış olacak. Etkilerini de hemen hissedeceksiniz. - İrade gücünüzü artırmak istediğinizde, kaslarınızı hafif sıkıp gevşeterek yapacağınız bir egzersiz çok faydalı olacaktır. Gergin kaslar, iradeyi kuvvetlendiriyor . - Çözülmesi zor bir probleme daha iyi yoğunlaşmak istiyorsanız, bir dakika kadar kollarınızı kavuşturmayı deneyin. Çaprazlanmış kolların sebatı artırdığı deneysel olarak gösterilmiş durumda. - Kısa bir süre sırt üstü uzanmanın alternatif düşünceler üretmenizi kolaylaştıracağını biliyor muydunuz? Kolları kavuşturmak yeterli gelmezse, bir de bunu deneyin... - Hazır yere uzanmışken bir 10 dakika kestirmeye ne dersiniz? 10 dakikalık hafif bir uyku bilişsel performansı dikkat çekici ölçüde artırıyor. - Konuşurken elimizin kolumuzun sürekli hareket ettiğine dikkat ettiniz mi? Boşuna değil: Konuşmanıza eşlik eden beden hareketleri hem daha kolay konuşmanızı, hem de mesajın karşıya daha net ulaşmasını sağlıyor. İnanmıyorsanız, ağzınızla evet derken, başınızı hayır anlamında iki yana sallamaya çalışın; yahut tersini yapın! - Karşınızdaki insanın duygularını daha iyi anlamak istiyorsanız tek yapmanız gereken onun hareketlerini taklit etmek. Fazla abartmazsanız, empati kurmanın en iyi yollarından birisidir. - Farklı bir aksanda konuşulan dili anlamakta zorlanıyorsanız, o aksanı taklit etmeye çalışın. Taklit ettikçe, daha iyi anlamaya başladığınızı fark edeceksiniz..."} {"url": "https://www.sinancanan.net/bilimle-ugrasmak-isteyen-genclere-minik-hatirlatmalar/", "text": "Lise veya üniversite çağlarında mısınız? Akademisyen olmak hayallerinizi mi süslüyor? Bütün negatif örneklerine, içine düşebileceğiniz maddi kısıtlılıklara, akademinin yüz karası kimi geçmiş örneklerine rağmen, halen toplum içinde saygınlığını korumaya devam eden üniversite hocalığı payesi yüreğinizi mi kıpırdatıyor? O zaman bu yazı ilerideki 10-15 yıl için işinize yarayabilir. Size basit bir kaç tavsiye sunmaya çalışacağım. Bunlar benim kişisel görüşlerim olacak; ama biliniz ki, bir üniversite doçenti olarak bunları kafamdan uydurmuyorum. Bilim ve akademi dünyasının geçmiş yıllardaki tecrübelerine dayanarak tahmin ettiğim yakın gelecek hakkında sizlere bir fikir vermeye, bir öneri sunmaya çalışacağım. Eğer haklı çıkarsam, ve siz de buradaki önerileri takip etmeye karar verirseniz, yakın bir gelecekte bilimin yönünü belirleyen insanlardan birisi olabilirsiniz. Biliyorum, bir çoğu alışılagelmiş tavsiyelerin dışında; ama zamanla haklı olduğumu göreceğinizi umut ediyorum. 1. Öncelikle yaşayabileceğiniz maddi darlık durumlarına karşı manen ve maddeten hazırlık yapmaya çalışın. Akademik dünyada alacağınız ücretler sizi her yıl okyanus ötesi adalarda tatile götürmeye yetmeyecektir; fakat hem biraz tutumlu olarak, hem de akılcı projelerinizden alabileceğiniz ödeneklerle, gayet rahat bir hayat yaşayabileceğinizi hatırınızda tutun. 2. Erken evlenmeye çalışın ve mümkünse eşlerin her ikisinin de akademisyen olmayı düşündüğü birlikteliklerden kaçının; zira bir eve iki deli her zaman fazladır! 3. Akademik hayatınızda standart çalışma disiplinlerinde ve bilim dallarında başlasanız da, disiplinlerarası alanlarda bilgi sahibi olmayı ve fikir geliştirmeyi öncelemeye çalışın; zira yakın geleceğin dünyasında, bildiğimiz disiplinlerin buharlaşmasına bağlı olarak disiplinler arası sınırlarda ortaya çıkacak yeni kros-disipliner yaklaşımlar büyük önem kazancak. A. Okumayı hayatınızın birinci öncelikli işi haline getirin. Okurken bilmediğiniz her konuyu, çözemediğiniz her soruyu yazdığınız bir defteriniz mutlaka olsun. Sık sık defterinize dönerek, eldeki tüm kaynaklarla cevapları kendiniz bulmaya çalışın. B. Hangi alanda çalışacak olursanız olun ; temel fizik kuramlarını, psikolojinin temellerini; karmaşıklık bilimi , kaos kuramı ve sistem kuramı gibi modern birleştirici alanların temellerini ve fraktal geometrinin esaslarını mutlaka öğrenin. C. Matematiksel düşünce yeteneğinizi geliştirmek için egzersizler yapın. D. Okulda öğrendiklerinizin bilim ve insan hakkında size neredeyse hiç bir şey söylemediğini ve hemen her şeyi yeni baştan öğrenmeniz gerektiğini sıklıkla kendinize hatırlatın. E. Her şeyi okumak sizi bilge yapmaz; okurken bir yol ve yöntem belirleyin. Temel felsefi ve bilimsel sorunlarınıza yanıt verecek okumalara her zaman öncelik verin. F. hangi bilim dalına ait olursa olsun, karşılaştığınız tüm yöntemlerin temellerini öğrenmeye çalışın; zira bilim adamının hayal gücü bildiği yöntemlerle sınırlıdır. 5. Ne yapıyor olursanız olun, neyi neden yaptığınızı bilin. Ezbere hiç bir iş yapmaya kalkmayın; ama hiç bir şey! 6. Felsefenin temellerini muhakkak iyice öğrenin. Bilim feslefesi okuyun. Modern bilimin temel felsefesini iyi anlayarak, eksikliklerini görebilecek bir seviyeye doğru çalışmalarınızı sürdürün. 7. Bilimsel alanda hazır olarak size gelen hiç bir genellemeyi ve tanımı peşinen kabul etmeyin. Bilimin yanılgılar ve yanılgılardan çıkartılan derslerden oluştuğunu asla unutmayın. 8. Önünüzdeki 5-10-20 ve 50 yıllık gelecek dönemlerde çalıştığınız alanların gelişim yönlerine dair tahminler üretmeye çalışın. 9. Bu gün neredeyse bütün eğitim sistemleri beyninizin sol yanı ile temsil edilen analitik bölümüne hitap eder. Beyninizin derin özelliklerini kullanmayı öğrenmek için, sanata, yaratıcı faaliyetlere, hobilere ciddi ve programlı zaman ayırmaya gayret edin. Bu faaliyetler sağ beyninizle temsil edilen yaratıcı yeteneklerinizin kapısını açacak ve bu gibi faaliyetlere ayırdığınız zamanlar, size hesaplayamayacağınız kadar büyük faydalarla geri dönecektir. 10. İlgilendiğiniz konularda yazabildiğiniz kadar yazın. Hemen, şimdi, bu gün başlayın. Mümkünse bir günce oluşturarak internet üzerinden yazılarınızı paylaşın. Diğer insanlarla iletişimin ve bilgi paylaşımının inanılmaz faydalarından sonun kadar istifade etmeye çalışın. 11. Bilginizi başkalarıyla paylaşmak ve bilgilerini paylaşmayı seven insanlarla bir arada olmak için mümkün olan her fırsatı değerlendirin. Bazı sohbetler size ciltlerce kitap okumaktan daha fazla bilgi verebilir; bunu kaçırmayın! 12. Sırf moda, yahut havalı olduğu için, bilimsel-sosyal-sanatsal, hiç bir konuyla ilgilenmek zorunda olmadığınızı sıklıkla kendinize hatırlatın. Gerçekten zevk aldığınız ve size bir şeyler kattığını düşündüğünüz faaliyetleri samimi ve dürüst bir şekilde tespit edin. 13. Evinizde mutlaka, çok küçük de olsa bir çalışma ortamı yaratın ve orada çalışmayı alışkanlık haline getirin. Aşırı konfordan kaçının ama rahat olabileceğiniz bir ortam tasarlamaya özen gösterin. Zamanla en mükemmel çalışma ortamını oluşturacaksınız; acele etmeyin. 14. Bilimi abartmayın. Hislerinizin, inançlarınızın, itkilerinizin ve kültürünüzün çok ciddi bilgi kaynakları olduğunu aklınızdan çıkartmayın. Bilimsel bilginin tek başına hiç bir büyük soruya yanıt veremeyeceğini akılda tutarken, bilimin dilini bilmeden soru dahi soramayacağınızı da unutmayın. 15. Her ne yapıyorsanız, aşkla yapın. Sıradan işler, ne kadar şaşaalı olursa olsun, sizde ve çevrenizde kalıcı etkiler bırakmazlar. 16. İnançlı olun. Yaptığınız ve yapacağınız işlerin nasıl yapılacağının yanı sıra neden yapılması gerektiğine, felsefesine ve büyük resim içindeki önemine dair sistematik fikir egzersizleri yapmayı ihmal etmeyin. 17. İnsanları okuma yeteneğinizi geliştirmeye çalışın; zira akademik dünyada yaşayacağınız sorunların çok büyük bir çoğunluğu insan kaynaklıdır. 18. Küçük de olsa tek bir işte en iyi ve vazgeçilmez olmaya çalışın. 19. İşinizi dünyanın her yerinde yapabilecek şekilde kendinizi eğitmek için her fırsatı kullanın. 20. Yabancı dili sınavları geçmek veya engellerden aşmak için değil; kendinizi bütün dünyaya ifade etmek için öğrenin."} {"url": "https://www.sinancanan.net/bir-cember-ve-sonsuz-ihtimal/", "text": "Her öğrendiğimizde, her algımızda, her düşüncemizde değişiriz. Yeni doğmuş bir bebeğin beyninde her saniye 1.8 milyon yeni bağlantı kurulduğunu hesaplıyor bilim adamları. Statik bir et parçası gibi görünen o muhteşem orkestra, her an yeni evrenler kuruyor, yeniden organize oluyor. Bu değişim ömür boyu devam ediyor. Boyutlarını öğrendikçe, ne kadar inanılmaz, ne kadar muhteşem bir rutinimiz olduğunu biraz daha iyi anlıyoruz. Bu döngü içinde, iradesi, istekleri, arzuları, umutları ve gelecek tasavvuru ile benzersiz faillerden birisidir İnsan. Aynen diğer türdaşları gibi, yaşadıkça değişir ve değiştirir. Hem kendisini, hem de herkesi. En uzak insanın 6-7 kişilik mesafede olduğu bu küçük dünyada, her karar, her deneyim, her düşünce, kısa zamanda hepimizi değiştiriyor."} {"url": "https://www.sinancanan.net/bitkisel-tedaviler-ne-zaman-ise-yarar/", "text": "Alternatifiydi, gelenekseliydi, ortodoksuydu derken, tıbbi yontem ve yaklaşımlar arasındaki tartışma gittikçe alevleniyor. Bir yandan tıbbi herhangi bir eğitimi olmayan insanların da aralarında bulunduğu bir kesim her derda deva bitkiler hakkında kitaplar yazıp tedaviler öneriyorlar. Diğer yandan bir kısım tabipler, ilaçlar ve kanıta dayalı tıp dışında herhangi bir sağaltım yöntemini kabul etmemek konusunda ileri düzeyde bir tutuculuk içindeler. En geniş nüfusa sahip olduğunu düşündüğüm bir başka grup ise, ilaçların bir çoğunun tabiattaki bileşimlerden elde edildiği gerçeğinden de hareketle, ilaçlara destek olabilecek bitkisel rejimlerin varlığını kabul ediyor, hatta ara sıra uyguluyor; fakat iş bunları tıbbi olarak ciddi bir biçimde gündeme almaya gelince, o noktada oldukça çekinceli yaklaşıyorlar. Bu yazıyı okuyorsanız, bir şekilde bitkisel tedavi ve modern tıp arasındaki bu tartışmaya müdahil olmuşsunuz demektir . Şimdi size konuyla ilgili elimden geldiğince farklı bir bakış açısı sunmaya çalışacağım. Bu konuda daha önce bolca konuşma fırsatı bulduğum klinik hekim arkadaşlarımızın görüşlerini ve geleneksel tıp felsefesinden gelen bilgileri, sistem bakışı ve karmaşıklık bilimi gözlüğüyle kısca aktarmaya çalışacağım. Vücudumuzda meydana gelen işlev bozukluklarına genel olarak hastalık diyoruz. Daha doğru bir ifadeyle, vücudumuzun iç ortamını sabit tutabilme yeteneğini sekteye uğratan ve vücudun dinamik dengesini bozan uzun süreli değişiklikleri hastalık olarak nitelendiriyoruz. Hastalıklar, iç ve dış faktörlerden kaynaklanabildiği gibi, genetik ve yapısal bazı eksikliklerden ve kusurlardan da kaynaklanabiliyor. Ayrıca hastalıkları temel olarak geçici ve süreğen olarak da ikiye ayırabiliyoruz. Geçici rahatsızlıklar, genellikle ilaçlarla tedavği edilebilen, kendisini ortaya çıkaran etken ortadan kaldırıldığında iyileşen hastalıklar olarak düşünülebilir. Süreğen, yahut kronik hastalıklar ise uzun süre bedenimizi etkileyen ve onun bir parçası haline gelmeye başlayan hastalıklardır. İlaç, vücudumuzdaki düzensizlikleri ve rahatsızlıkları tekrar düzene sokmakta kullandığımız madde veya bileşiklere verdiğimiz genel bir isim. İlk ilaçlar tabiatı ve özellikle de hayvanları gözlemleyerek, bitkilerden veya doğal minerallerden elde ettiğimiz özütlerdi. Sözgelimi, bir insanın ishalini tedavi etmek için, hastaya ishal hayvanların yediği otları yedirmek veya bu otlardan hazırlanmış bir çay yahut macunu uygulamak sorunu çözebilmenin en doğal ve mantıklı yoluydu. Daha sonra bu doğal terkipleri rafine etme yolları araştırılmaya ve bulunmaya başladı ki geleneksel bitkisel kürler böylece ortaya çıktı. Farklı bitkilerin yüzyıllar süren tecrübelerden yola çıkarak değişik oranlarda hazırlanan bileşimleri ile bir çok hastalık tedavi edilmeye çalışıldı. Bu sürecin en son perdesini ise ilaç olarak kullanılan kaynaklardaki etken maddelerin yalıtılmış bir şekilde elde edilmesi ve yoğun bir halde hastalıklara karşı kullanılması oluşturdu ki bu gün ilaç bilimi dediğimiz alan da işte bu uğraştan doğdu. Modern tıbbın temelini oluşturan ilaçlar işte bu şekilde doğal kaynaklardan elde edilen, yahut daha sonraki dönemlerde yapay yollardan elde edilen maddelerin uygun dozlarda kullanılmasına dayanır. Elbette, sözgelimi, bir bitkisel terkibin içindeki etken maddeleri saflaştırarak, bunları hastalıkların tedavisinde kullanmanın oldukça pratik yanları var. Hastalıkları en hedefe odaklı ve hızlı bir biçimde tedavi etmek, bitkilerin yılın belirli dönemlerinde bulunabilmesine mukabil ilaçlara her zaman ulaşabiliyor olmamız, ucuzluk ve doz kontrolü gibi avantajlar elbette inkar edilemez. Fakat ilaçların bu günkü yoğunlukta hayatımıza girmesi aynı zamanda direnç, yan etkiler, doz aşımları gibi istenmeyen sonuçların da ortaya çıkamasına sebep olmakta. Uygun durumlarda ve uygun bileşimlerde hazırlandığı takdirde bitkisel tedavi kürlerinin bir çoğunda görülmeyen yan etkiler, modern farmakolojinin ürünü ilaçlarda sıklıkla karşımıza çıkıyor. Mesela, söğüt ağacının kabuğundan hazırlanan bir çay kürü ağrı kesici etki gösterirken genellikle midenizde fazla bir sorun yaratmaz; fakat aynı ağacın içindeki ağrı kesici etken madde olan asetil salisilik asit adlı maddeyi saflaştırıp aspirin adlı bir ilaca dönüştürdüğünüzde, bir tarafta etkisi çok hızlanır, diğer yandan da mide ve kan pıhtılaşma problemlerini daha sık yaşamaya başlarsınız. Zira aspirinin içindeki asetilsalisilat miktarı hem doğal kaynaklara göre çok yüksektir, hem de o ilacın içinde etken madde olarak sadece asetilsalisilat vardır. Halbuki doğal terkip bundan çok daha farklıdır ve bu etken maddenin beraberinde, çoğunun etkisini bilmediğimiz bir çok organik ve inorganik bileşen mevcuttur. Antibiyotikler de tıp uygulamalarında çığır açan ve bakteri kökenli hastalıklarla mücadelemizde bize çok önemli avantajlar sağlayan silahlarımızdır. Daha doğrusu yakın zamana kadar öyleydi. Fakat özellikle bilinçsiz ve yersiz antibiyotik kullanımı sonucu, antibiyotik tedavisine dirençli bir çok bakteriyi kendi ellerimizle ürettik ve biz antibiyotiklerimizin gücünü ve etki aralığını artırdıkça, ileride soyumuzu tüketmeye aday, yepyeni dirençli hastalık bakterilerinin oluşumunu sağlıyoruz. Hastalıkları kontrol altına almakla yetinmeyip, kökünü kazımak motivasyonuyla yola çıkıyoruz artık. Modern tıbbın dayandığı temel bilimsel yaklaşım indirgemeci anlayıştır. Buna göre, bir bütünü anlamanın yolu, onu oluşturan parçaların özelliklerini anlamaktan geçer ve bütün dediğimiz şey, parçalarının özelliklerini toplamıdır. Buna mukabil, son yıllarda bilimv e düşünce dünyasında önemli etkiler yapan kaos ve karmaşıklık biliminde ise bütüncül bir algı ve beliren davranışlar söz konusudur. Yani parçaları ne kadar iyi bilirseniz bilin, bütünün özelliklerini tahmin etmekte bunlar size çok sınırlı bir fayda sağlar; zira bu tip karmaşık sistemler, farklı düzeylerde, doğrudan nedensellikle açıklanamayan, zuhur eden özelliklere ve davranışlara sahiptirler. Canlı bedenler, ister bitki, ister insan olsun, son derece karmaşık, farklı düzeylerde çok farklı görüntüler veren, çok düzeyli hiyerarşiye sahip karmaşık sistemlerdir. Bedenlerin ürettikleri ve kullandıkları bileşimler de aynı şekilde, çok üst düzeyde karmaşık bir içeriğe sahiptir. Canlı bedenlerin kurallarına ve türeyişlerine baktığımızda, biyoloji biliminin bize söyleyebildiği en net gerçek, canlı bedenlerde lüzumsuz bir şeyin var olmadığıdır. Canlılardaki bütün sistemler ve bileşenler, organizmanın yaşadığı çevre şartlarına en iyi uyuım sağlamasına yönelik ince bir ayarlamanın ürünüdürler. Milyonlarca yıl boyunca ince ayarlamalarla bu günkü halini alan bu bileşimler, sürekli değişen çevre şartları ile de her an yeniden düzenlenmekte ve canlının hayatta kalması için en uygun yoğunluklarda üretilip tüketilmeye devam etmektedir. Canlı bedenler yaşamlarını sürdürmek için gereken kimyasalları üretip tüketirken azami veya asgari oranları gözetmezler; onların temel hedefi en uygun bileşimi yakalamaktır ve bunu da çok mahir bir şekilde yaparlar. Bu tip karmaşık sistemlerin rastgele davranmadığını; önceden öngörülemese bile son derece karmaşık bir düzene sahip olduklarını, karmaşıklık biliminin de yardımıyla artık daha iyi anlayabiliyoruz. Bu mantıkla bakıldığında, karmaşık bir sistem olan canlı bedenin ürünlerinin de değişik seviyelerde karmaşıklık özelliği göstermesi gerektiğini rahatlıkla fark edebiliriz. Bir makina gibi tasavvur etmeye alıştığımız canlı bedenlerin üretimleri hiç de bir makinanın üretimine benzemez. En basit salgılarda bile onlarca farklı bileşen vardır. Örneğin akciğerlerimizden salgılanan ve soluk alırken akciğerlerimizin şişebilmesini mümkün kılan surfaktan adlı salgının içinde bir düzineden fazla etken madde vardır . Bu tip salgıların bir çoğunun içeriğini tam olarak bilemiyoruz; sadece etkilerine bakarak çıkartabildiğimiz bazı belli başlı bileşenlerini tesbit edebiliyoruz. Bu doğal bileşimlerin en önemli özelliği ise, içindeki bileşenlerden bir tanesinin yokluğunda; yahut miktarındaki bir artışta, o bileşimin biyolojik işlevlerinde belirgin bir bozulmanın olması... Yani küçük büyük demeden tüm bileşenler, bu bileşimlerin içinde önemli görevler yükleniyorlar. Endokrinoloji uzmanı Dr. Deepak Chopra, Quantum Healing adlı kitabında, doğal bileşimlerin bir çeşir know-how özelliğine sahip olduğunu öne sürüyor. Yani doğal bileşimlerde bir arada bulunan çok sayıda madde, tek tek saflaştırıldıklarında elde edilemeyen bir maharet sergiliyor; canlı bedeni nasıl iyileştireceklerini biliyormuşçasına, sağaltıcı etkiler gösterebiliyorlar. Chopra'nın doğal bileşimlere atfettiği bu özellik, doğada çokça gördüğümüz gibi, karmaşık sistemlerin zuhur eden özellikleri bağlamında kolayca anlaşılır hale geliyor. Canlı bileşimlerdeki nasıl yapılacağını bilebilme anlamındaki know-how bilgisi, o bileşimlerin canlı bir bedenden elde edilmesi ve o bedende de canlılıkla ilgili belirli görevleri yürütmek üzere hazırlanmış olmasında yatıyor. Tek hücreli organizmalardan bitkilere, sürüngenlerden insanlara ve balinalardan planktonlara kadar bu gezegende yaşayan tüm canlılar olarak hemen hemen aynı biyolojik bileşenleri paylaşıyoruz. Hepimiz dünya dediğimiz bu yaşamküre içinde yaşamak üzere ayarlanmış son derece hassas ve bir çok bileşeni ortak bedensel mekanizmalarla yaşantımızı sürdürüyoruz. Bu büyük ailenin bireylerinin bedenlerindeki bileşimlerin de birbirlerine çeşitli dozlarda ve durumlarda uygun olacağını; hatta tedavi edici özellikleri bulunacağını akletmek gayet kolay. Fakat modern farmakolojinin nimetleri olan ilaçlar ve insanoğlunun doğaya meydan okuyan yıkıcı yaşam tarzı, bizi bu doğal ve yavaş yöntemleri araştırmak ve uygulamak konusunda çok fazla cesaretlendirmiyor. Özellikle modern tıp dünyasının halen bu temel konulara bu denli ilgisiz olması günümüzde anlaşılabilir bir olay değil. Zira tıp bilimi, biyolojik alemin önümüze serdiği bu fırsatlara kulak tıkadıkça, hem bizler tedavi olmak için binlerce yan etkiye katlanmak, her sene direnci artan hastalık etkeni mikrorganizmalarla savaşmak ve kronik hastalıkların tedavisini unutup belirtileriyle uğraşmak gibi bir kadere saplanıp kalıyouz, hem de ortada fırsat kollayan bir çok iyileştirme şarlatanına ardına kadar açık bir pazar bırakıyoruz. Bilimsel bilginin ve yöntemlerin bu gün ulaştığı seviye, bize, başlangıç düzeyinde de olsa, karmaşık sistemler hakkında yepyeni şeyler söyleme şansı verirken, bizim hala 18-19. yüzyıl indirgemeci bilim anlayışı ile tedavi yapmaya çalışmamız anlaşılabilir bir durum değildir."} {"url": "https://www.sinancanan.net/bosluklari-dolduralim/", "text": "Hemen hepimizin bildiği gibi, zaman içinde çok sık aralıklarla tekrarlayan bir çok uyaranı sürekli gibi algılama eğilimimiz vardır. Örneğin, evlerimizde yanan ampüllerin aslında saniyede 40-50 kez yanıp söndüğünü biliyoruz; fakat bu gözümüz ve beynimiz için o kadar hızlıdır ki, bizler bu ışığı kesintisiz ve sürekli olarak algılarız. Ses için de aynı şeyler geçerlidir; sık tekrarlanan ses atımları, belli bir sıklıktan (yaklaşık saniyede 20-25 tekrardan) sonra sürekli sesler olarak algılanırlar. Bu boşluk doldurma beynimizin, biz hiç farkında olmadığımız halde bize sağladığı kolaylıklardan birisidir. Göz küremiz, dışarıdan gelen ışığı retina denen sinirsel tabakaya odaklamaya ve dış ortamdaki görüntünün gözün içinde net bir biçimde tekrar üretilmesinden sorumludur. Üretilen bu görüntü, retina üzerindeki özel ışık algılayıcı hücreleri, ışık şiddeti ve dalga boyu özelliklerine bağlı olarak uyarır ve bu uyarılar beynimize gönderilir. Işık algılayıcı hücrelerin oluşturduğu sinyalleri beyne taşıyan hücreler, optik sinir denen bir sinirde bir araya gelerek göz küresinin arka kısmından çıkıp beynin içlerine doğru ilerlerler. Göz küresinden optik sinirin çıktığı nokta retinamızın ortalarında bir yerlerde olmasına rağmen, o bölgede, mecburen, ışık algılayıcı hücreler yoktur. Bir başka deyişle, dış dünyanın retinamız üzerinde oluşturulan imgesinin ortasında aslında kör, yani görmeyen bir alan vardır. İnanmıyorsanız, bunu aşağıdaki basit test ile siz de görebilirsiniz. Gözümüzün sağlıklı bir şekilde işlev görebilmesi için, göz kapaklarımızın arada bir kapanıp açılarak gözü nemlendirmesi ve yabancı maddeleri uzaklaştırması gerekir. Buna göz kırpma diyoruz. Normalde bir insan dakikada ortalama 16 kez göz kırpar. Bu da bir günde 16 binden fazla göz kırpma anlamına gelir. Süresi çok kısa olsa da her göz kırpmada beynimize akan görme bilgisi kesintiye uğrar. Yani her göz kırptığımızda aslında saniyenin kesileri kadar bir süre körleşiriz. Bu süreyi bir gün için hesaplarsanız kabaca birbuçuk saat kadar kör olduğumuzu görebilirsiniz! Fakat ilginçtir, bilinçli olarak dikkat etmezsek bu kararmaları hiç bir şekilde fark etmeyiz. Beynimiz yine, görme duyumuzdaki bu zorunlu boşluğu kapatarak bizim rahat bir şekilde hayatımızı sürdürmemizi sağlar. Atomların %99.99 oranında boşluktan ibaret olduğunu biliyorsunuz; ve kuantum fiziğinin kuralları gereği, hiç bir atom uzayda aynı yeri işgal edemez; yani birbirlerine temas edemezler. Pekala atomlar düzeyinde hal böyle iken, biz nasıl oluyor da, mesela, bilgisayarımızın tuş takımına temas edebiliyoruz? Cevap basit, aslında temas ettiğimiz falan yok. Ölçemeyeceğimiz kadar küçük yakınlaşmaları temas olarak yorumlayan ve minicik boşlukları dolduran bir beynimiz var; hepsi o! Dokunma demişken; bir yüzeyin pürüzlülüğünü elimizle dokunarak nasıl algılayabiliyoruz? Derimiz bir yüzeyle temas ettiğinde, derideki çeşitli algılayıcılar beynimize sinyal göndermeye başlar. Bu sinyallerden bir kısmı da titreşim sinyalleridir. Elinizi pürüzlü bir yüzeye sürttüğünüzde, parmak uçlarınızın derisinde harekete bağlı olarak oluşan titreşim, titreşimi algılamaya özel algılayıcılar tarafından elektrik sinyallerine dönüştürülüp merkezi sinir sistemimize gönderilir. Fakat burada da bir kesiklilik sorunu vardır: Titreşim sinyalleri atlamalıdır ve saniyede belli sayılarda devirler halinde tekrar ederler. Yine burada da beynimiz, bu titreşim verilerini birleştirerek bize kesintisiz bir doku deneyimi sunmakta gayet mahirdir. Duyularımızdan konuşurken bize paha biçilmez avantajlar sağlayan boşluk doldurma özelliği, akıl yürütme süreçlerimiz söz konusu olduğunda başımıza bazı işler açabilir. Beyinde keşfettiğimiz bir çok mekanizma, aslında farklı düzeylerde ve farklı biçimlerde karşımıza tekrar tekrar çıkar. Boşluk doldurma da böyledir: Mesela üç saniye kadar bir süre içinde meydana gelen olayları eş zamanlı olarak algılama eğilimindeyizdir. Bundan dolayı şimdi dediğimiz an, aslında üç saniyelik bir zaman dilimine karşılık gelir. Dolayısıyla kısa süre aralıklarla cereyan eden olayları daha sonra hatırlamaya çalıştığımızda, algımızın bizi oldukça yanıltması mümkündür. Hatta çoğu zaman, yakın zamanlarda birlikte gerçekleşen olaylardan birinin ritmindeki değişikliğin, diğer olayların da ritminin değiştiği şeklinde bir yanılsama yarattığını biliyoruz. İçki servisi yapılan yerlerde bilinen bir müzik parçasının müşterilere biraz hızlı bir devirde dinletilmesinin, insanların içkilerini çok daha hızlı bitirmesine neden olduğunu biliyoruz. Benzeri bir çok deney, eş zamanlı verilen ışık ve ses gibi farklı ve tekrarlı uyaranlardan bir tanesinin sıklığı değiştirildiğinde, zihnimizin bu değişimi, aslında aynı sıklıkta devam eden diğer uyarana da yakıştırması şeklinde ortaya çıkan bir yanılsamanın varlığını göstermektedir . Bilgi boşluklarını doldurmakBoşluk doldurmanın daha fena bir etkisini yaşantımıza yön veren fikirlerimizde görebiliriz. Bir çoğumuz, evrenin işeyişinden arkadaşımızın ne düşündüğüne; bize hangi şapkanın yakıştığından dünyayı kurtaracağına inandığımız inançlarımıza kadar bir çok mevzuda fikir sahibiyizdir. Her birimiz bu fikirleri ölümüne savunmasak da, fikirlerimiz, karar alırken ve yeni fikirler oluştururken bizlere yön veren temel referanslarımızdır. Ciddi ve disiplinli bir düşünme ve araştırma süreci, bildiğimizi sandığımız bir çok meselenin aslında bize hiç de o kadar açık gelmediğini, çoğu kez dehşet içinde fark etmemize neden olabilir. Bunun temel sebebi, beynin ve beynin aracılık ettiği zihnimizin boşluk sevmemesi; olası her türlü bilgi veya fikir boşluğunu, bizi rahat ettirecek bir şekilde örtbas etmesidir aslında. Eğer fikirlerimiz, kararlarımız ve düşüncelerimiz üzerinde düşünme alışkanlığımız yoksa, bu boşlukları hiç bir zaman fark etmeyebiliriz. Ve eğer kendimizi bir fikir çatışması içinde bulursak, kesin olarak bildiğimizi ve inandığımızı sandığımız şeyler uğruna her şeyi yapmayı göze alabiliriz."} {"url": "https://www.sinancanan.net/bu-gun-daha-dun-gelecekti/", "text": "Bu yazıyı okumaya başladığınızdaki siz ile yazıyı bitirdiğiniz andaki siz, aynı kişiler olmayacaksınız. Bu durum yazının muhteşem yahut şok edici özellikte bir içeriğe sahip olmasıyla ilgili değil; hepimizin ortak bir özelliğiyle ilgili: Deneyim kazandıkça, öğrendikçe, yaşadıkça, hatta sadece düşündükçe bile, değişiyoruz. Duyduğumuz her söz, okuduğumuz her cümle, işittiğimiz her melodi, görüğümüz her yüz, aklımıza günde onbinlercesi üşüşen düşüncelerimizden her birisi beynimizi ve beynimizin hücreleri arasındaki bağlantıları değiştiriyor. Beynimizin değişmesi demek, her an her birimizin aslında hafif farklarla da olsa başka bir zihine doğru evrilmemiz, dönüşmemiz demek. Tüm deneyimlerimiz bizi hafifçe de olsa farklılaştırıyor; hem bedenen, hem zihnen, farklı insanlara dönüşmemizi sağlıyor. Zaman hızlı akıyor. Bunu hep söylüyor, çoğu zaman bundan şikayet ederken buluyoruz kendimizi. Beynimiz ve zihnimiz, zamanın akışını algılarken yine bilgi işleme sistemini kullanıyor. Belli bir zaman süresinin uzunluğunu, o zaman içinde aklımıza yerleşen anı ve tecrübelerin bir sonucu olarak, uzun yahut kısa algılayabiliyoruz. Hiç bir şey yapmadan oturduğumuz bir on dakika bize oldukça uzun ve sıkıcı gelirken, sürükleyici bir roman okur yahut film izlerken saatlerin nasıl aktığını bile anlayamayabiliyoruz. Fakat bunun psikolojik olarak ilginç bir yönü de var. İçinde yaşayıp maruz kalırken bize çok uzunmuş gelen o sıkılma zamanları, daha sonraları hatırlandığında, belleğimizde çok ufak bir zaman dilimi olarak hatırlanıyor. Anı biriktirmediğimiz süreçler, zihnimiz tarafından sanki yaşanmamış; sadece içinde bulunulmul ve geçilmiş minik dilimler gibi hatırlanıyor. Halbuki roman gibi, film gibi, yeni insanlarla tanışmalar gibi tecrübe açısından yoğun zaman dilimleri daha sonraları olduğundan bile daha uzunmuş gibi hatırlanıyor. Psikolojik araştırmaların gösterdiği bu gerçek, tecrübenin, bire-bir yaşamanın, ömür dediğimiz bu sürecin zihinsel kayıtlarının miktarını ve derinliğini ne düzeyde etkilediği üzerinde düşünmeye zorluyor bizleri. Neden hızla akıyor zaman? Etrafımızdan bilgiler, haberler, dedikodular, -miş'ler, -mış'lar akıp duruyor. Şehirli insanın etrafı da kafası da istiap haddinin üzerinde kalabalık. Neredeyse günlük zihinsel faaliyetlerimizin hiç birinin üzerinde bir kaç saniyeden fazla durup düşünecek zamanımız kalmıyor. İçselleştiremediğimiz, tadına varamadığımız, kününe vakıf olamadığımız milyonlarca an dizisini hızla yaşayıp geçmek zorundayız. Daha sonra dönüp geriye baktığımızda ise, zihnimizdeki kayıtlarının ekserisinin, hatırı sayılır pek bir iz bırakmamış saatler, günler, aylar ve yıllardan ibaret olduğunu fark ediyor ve neticede, zamanın ne kadar hızlı geçip gittiğine hayıflanırken yakalıyoruz kendimizi. Ömür süremiz, bize verilmiş en kıymetli emanet. Süresi belirsiz o süreç içerisindeki asli görevimiz, bana sorarsanız, olabildiğince dönüşmek, olgunlaşmak ve bize verilen benzersiz fırsat ve imtihanlardan olabilecek azami tecrübeyi devşirmek. Buna kemalat yolculuğu da diyebilirsiniz. Yaşamımızın en iyi koşullarda neredeyse üçte birini eğitim denen süreçlerle geçiriyoruz. Aslında her birisi benzersiz ve yegane olan biz insancıklar, yığınlar halinde sınıflara bölünüp, bir kaç meslek grubuna sığsınlar diye, tüm yeteneklerinden, müşahhas özelliklerinden, çocukluk arzularından ve heveslerinden itinayla budanıyorlar bu süreçte. Tepkilerimiz, zevklerimiz, arzularımız, korkularımız, hedeflerimiz otomatikleştiriliyor, aynılaştırılıyor. Bize verilen kutunun dışındaki ihtimalleri düşünme yeteneğimizi tamamen kaybedene kadar eğitiliyoruz. Sitem kaza ve kaçaklarını bir kenara koyarsanız, insana bahşedilmiş sanat, yaratıcı düşünce, aykırı fikir, yeni düşünceler üretme ve yeni ufuklara açılma gibi tabii yeteneklerimiz olabildiğince halının altına süpürülüyor, unutturuluyor. Komplo teorilerindeki gibi muktedir ve gizli örgütler değil bunu yapan; biz bunu bizzat kendi kendimize yapıyoruz. Zira insanız, konforu da severiz ve bildiğimiz rahat yoldan saparak daha iyi bir yola girme riskini almayı çoğumuz pek sevmiyoruz. İşe yaramadığını bile bile, böyle eğitmeye, böyle çalışmaya, böyle telaşlarla ömür geçirmeye ve böyle ölüp gitmeye pek sesimizi çıkartamıyoruz. İnsanı insan eğitir. Evde aile, okulda öğretmen, üniversitede profesör, marangoz atölyesinde usta, ila ahir, yenilerini yetiştirir. İşi aslında boynuza kulağ geçirtmektir. Sadece bidiğiniz göstermek veya öğretmek değil, bilinmeyeni keşfetmesi için talebesine, çırağına, yamağına ufuk açmaktır. Ama hepsinden esası ilham vermektir. Çocukluktan başlayarak aslında bir öğrenme canavarı olan insanın öğrenme sürecinin motoru merak ve ilhamdır. Sebebi ve motivasyonu verebilirseniz, sizin bir şey öğretmenize bile hacet kalmaz. Her koşulda, her imkansızlıkta öğrenebiliriz. Yeter ki kafi itiş gücümüz, kafi adanmışlığımız oluşsun. Eğitimin hangi safhasında, hangi devresinde verebiliyoruz acaba böyle bir itme gücünü? Ufak tefek kazalar dışında, maalesef bu tabii yeteneğimizi kaybetmiş gibi görünüyoruz. Geleceğimiz için gerçekten endişeleniyor, bir şeyler yapmak istiyorsak, ne yapıyor olursak olalım, biraz durup, elimizdeki ana, şu ana, şu anda elimizde olana dikkat kesilmemiz ilk büyük gereklilik. Geçen zamanı unutulmaz deneyimlere, dolu dolu yaşanmış bir ömrün paha biçilmez anılarına dönüştümenin tek yolu, kafamızı toplayıp, elimizdeki tecrübenin keyfine varmaktır. Bir başka görevimiz daha var: Bu alışkanlığı yeni nesillerimize hızla vermemi de gerekiyor. Daha doğrusu, onların elinden bu paha biçilmez ve fıtri yeteneği almaktan vaz geçmeliyiz artık. Oyun oynarken gelecek endişesi yahut geçmiş pişmanlığı ile anını zehir eden kaç çocukla tanıştınız? Bulamazsınız; zira onlar, henüz yeterli eğitim almamışlardır ve içinde yaşadıkları anın sonsuzluğu içinde, zihinlerinin evi olan beyinlerini değiştirmenin, dönüştürmenin keyfini alabildiğine yaşamaya programlanmıştır."} {"url": "https://www.sinancanan.net/canlilik-hakkinda-ne-bilebiliriz/", "text": "Bu konuların en başta geleni de canlılık konusudur. Canlılık konusunda konuşan bilim adamlarını dinlediğinizde çok bildikleri zannına kapılabilirsiniz. Ama bir insan fizyolojisi doçenti olarak itiraf etmeliyim ki gerçek pek de öyle değildir. Canlıların kökeni ve canlılığın tarihsel seyri üzerine yürütülen tartışmalarda zorunlu olarak bilimsel verileri kullanmamız gerekir. Elimizdeki bilimsel verilerin büyük bir çoğunluğu ise indirgemeci bir anlayışla, doğayı parçalarına ayırarak incelemek ve bütünü parçalarının davranışı cinsinden açıklamak şeklinde özetlenebilecek bir yaklaşımın ürünüdür. Darwin, evrim kuramını formüle ederken doğaya genel bir gözlükle bakmış; büyük ölçekli gözlemlerini, temel bilimsel bakış açısı ile birleştirerek ortaya bu güne kadar ulaşmış bir kuram koymuştu. Bu gün ise Dawin'in zamanında hiç bilinmeyen genetik, mutasyonlar, protein varyasyonları gibi konular bilimin merkezi konularıdır ve evrimsel değişimin mekanizmaları da bu narin ve detaylı alanlarda aranır hale gelmiş durumdadır. Acaba bu gün atomlar boyutunda yürütebildiğimiz araştırmalarımızdan elde edilen anormal miktarda veri, bize canlılık hakkında eskilerin bilmediği ne öğretti? Bu gün biyolojik bilimler ve tıbbi araştırmalar büyük oranda iki kaba ve sözsüz varsayıma dayanır. Bunlardan bir tanesi az önce bahsettiğimiz indirgemeci yaklaşımdır ki bir bütünün, parçalarının özelliklerinin bir toplamından ibaret olduğunu ve parçaların anlaşılmasıyla bütünün de zamanla anlaşılacağını söyler. İkincisi ise, canlılık dediğimiz şeyin, canlı bedeni oluşturan maddesel parçacıkların etkileşimi cinsinden açıklanabileceğini kabul eden varsayımdır. Bu ikinci bakış açısına göre canlılık denen şey, yeterince karmaşıklaşmış madde parçacıklarının son derece kompleks ama anlaşılabilir ilişkilerinin doğal bir sonucudur. Yani canlılığın sürdürülebilmesi için ruh gibi metafizik kavramlara veya fizik alemin ötesinden müdahalelere gerek yoktur. Canlılığın meydana gelebilmesi için belirli bir maddesel çorbanın varlığı yeterlidir; yaşam burada kendiliğinden doğar. Diyelim ki 30'lu yıllarda bir kasabada yaşıyorsunuz ve hayatınızda daha önce hiç elektronik bir bilgisayar yahut hesap makinası görmediniz. İşlerinizi mekanik aletlerle hallediyor, hesaplarınızı mekanik hesap makinalarında yapıyorsunuz. Fakat bir gün yolda bir alet buluyorsunuz. Sizden 70-80 yıl kadar sonra insanların bu cihaza dizüstü bilgisayar adını vereceklerinden ve neredeyse çocuklara kadar yaygınlaşacağından habersiz olarak, merakla bu nesneyi alıp incelemek üzere eve götürüyorsunuz. Cihazın yanında ne bir kullanım kılavuzu ne de ipucu verecek bir doküman var. Acaba elinizdeki 30'lu yılların teknolojisi ile böyle bir cihazı anlama şansınız var mı? Yeterince çalışır ve elinizdeki bütün imkanları kullanırsanız elbette var! İlk bakışta tuşları ve ekranıyla bunun bir nevi daktilo yahut daha karmaşık bir yazı makinası olduğunu kolaylıkla çıkartabilirsiniz. Fakat bu bildiğiniz gibi- bilgisayarın işlevlerinden çok az bir kısmını temsil eder. Yeterince uzun süre cihazı incelerseniz, çalıştırmaya muvaffak olamasanız bile, içindeki bir çok parçanın görevi ve çalışma sistemi hakkında fikir edinebilirsiniz. En sonunda ise, kaçınılmaz bir şekilde, elektronik denen teknolojiyi geliştirir ve bu bilgisayarın bir bezerini dahi üretebilirsiniz. Neticede, bu bilgisayar gibi insan yapımı olan herhangi bir ürün, yeterince ayrıntılı olarak incelendiği takdirde herhangi bir insan tarafından anlaşılabilir. Bunun temel nedeni, tüm insan yapımı nesneler gibi, bilgisayarların dahi kategorik olarak insan zihnine göre çok alt düzeyde bir varlık olması; insan zihnine göre çok basit bir varlık düzeyinde bulunmasıdır. Dolayısıyla ne kadar karmaşık olursa olsun, insan yapısı bir nesne, temel teknolojilere sahip ve o teknolojiyi üreten insanınkine benzer bir zihinsel gelişmişliğe/olgunluğa sahip her insan tarafından anlaşılabilir. Fakat, sözgelimi, mağaralarda yaşadığı varsayılan ilkel insanın bir bilgisayarı aynı düzeyde anlayabilmesi, zihni kapasitesi bilgisayarı üretecek olgunlukta olmadığından, oldukça uzak bir ihtimaldir. Burada dikkat çekmeye çalıştığım konu varlık düzeyleri dir. Ernst F. Schumacher'e göre varlık düzeyleri alttan yukarı doğru sırasıyla cansız, canlı, şuurlu ve kendinin farkında olan şeklindedir. Schumacher'e göre bu varlık düzeyleri birbirlerinden kategorik olarak ve kökten farklıdır; birinin diğerine dönüşmesi için bilinen bir mekanizma önerisi bulunmamaktadır. Tartışmanın birbirine dönüşme bölümünü şimdilik dışarıda bırakarak, bu varlık düzeylerinin kavranabilirliğine dikkat çekmek gerek: Alt varlık düzeyleri, üst düzeylerdeki özellikleri kavrayamazlar; bu durum aynen iki boyutlu varsayımsal bir yaratığın üç veya daha çok boyutlu bir varlığı kavrayamaması gibidir. Alt varlık düzeyleri, üst düzeylerle etkileşebilir, onların tezahürlerini algılayabilir fakat varlıklarını tam olarak kavrayamazlar. Daha da ilginci, bir varlık, ait olduğu varlık düzeyini de tam olarak algılayamaz; zira o varlık düzeyinin kurallarıyla bağlı ve sınırlarıyla da sınırlıdır. Dolayısıyla bir varlık düzeyini tam olarak anlayabilmek için daha üst bir varlık düzeyine ait olmak gerekir. Bu karmaşık görünen örnekten yola çıkarak aslında çok basit bir açmazı daha iyi anlayabiliriz: İnsanoğlu, canlılar aleminden bir canlı olarak, kendisinin de kurallarıyla bağlı olduğu canlılık denen hadiseyi tam olarak anlama konusunda yetersizdir. Yıllardır sürdürülen araştırmalara ve günümüzün başdöndürücü teknolojisine rağmen, halen canlılığın ne olduğu sorusuna tatmin edici bir yanıt verilememiş olması da bundandır. Canlılığı araştırırken, daha önce hiç bir insanoğlunun üretemediği, tekrar edemediği ve ilk oluşumuna şahitlik edemediği; ama aynı zamanda kendisinin varlık sebebi olan bir olayı sorgulamaktayız. Bundan dolayı da canlılığı anlamamız oldukça zor görünüyor. Bu iddiayı temelsiz bulanlara sunabileceğimiz en doyurucu delil, bu kadar bilimsel ilerlemeye rağmen halen yapay olarak canlı bir hücre üretememiş olmamızdır. Bu kadar bilimsel ilerleme derken ne kastettiğimizi biraz açalım: Şu anda canlılığı oluşturan neredeyse bütün maddesel unsurları biliyoruz. Canlılığın temel programını içeren DNA moleküllerindeki şifreler çoktandır çözülmüş durumda. Bağırsaklarımızda yaşayan Escherichia coli bakterisinden meyve sineğine hatta en karmaşık oraganizma olan insana kadar bir çok canlının genetik şifresini harf harf çözmüş durumdayız. Ayrıca bu günkü teknolojimizle istediğimiz canlının genetik programını haftalar içinde deşifre edebilecek durumdayız. Dahası da var: Az önce örnek olarak adı geçen E. coli bakterisini oluşturan bütün kimyasal maddelerin listesi elimizdedir. Fakat halen, listesi belli bu maddeleri aynı ortama koyarak; PCR gibi tekniklerle üretebildiğimiz DNA kodlarıyla bunları birleştirerek sıfırdan bir canlı yapmaya muvaffak olamadık. Bir kere yapmaya çalıştığımız şey, daha önceden sayısız örneği var olan, milyonlarca örneğini incelemiş olduğumuz ve o örneklerden devşirdiğimiz bilgiyle bir araya getirdiğimiz bir ürün olacaktır. Yani bir yaratım değil, ancak bir tekrar üretim yapmış olacağız. Tıpkı ünlü sanat eserlerinin kopyalarını yapan reprodüksiyon ressamları gibi, kopyaladığımız sanatı ortaya koyan faktörleri ve onun esas bilgisini anlamaktan yine uzak kalacağız. Dahası, hücremiz yaşamaya başlasa bile, bu hücrenin nasıl çalıştığını muhtemelen yine tam olarak anlayamayacağız. Kaos teorisinin öngördüğü gibi, bilimsel olarak üç-beş günden daha uzun erimli hava tahmini yapamadığımız bir dünyada, küçücük bir hacmi dolduran ve birbirleriyle akıl almaz derecede karmaşık ilişkiler yürüten milyonlarca molekülün nasıl olup da evsahibine canlılık bahşettiğini muhtemelen hiç anlayamayacağız. Zira bu olaylar o kadar komplekstir ki, bu günkü bilgisayarlarımız bile en basit canlı bir hücrenin içinde olan bildiğimiz tüm olayları eş zamanlı olarak sanal da olsa taklit etmekten uzaktır. ÖNEMLİ NOT: Yapay canlı çalışmaları teknolojik olarak çok büyük başarılardır; bunu kesinlikle yadsıyamayız. Fakat burada, tüm teknolojik gelişmelerimizi komik hamlelere indirgeyen canlılığın karmaşıklığının karşısında bilimin duurmunu konuşuyoruz ki bu ikisini birbirine karıştırmamak çok önemlidir."} {"url": "https://www.sinancanan.net/cinsel_islevler_beyin_escinsellik/", "text": "Cinsellik, dünya üzerindeki tüm organizmaların en temel işlevine tekabül eder. Beslenme, metabolizma, hareket ve insanda karşımıza çıkan diğer üstün bilişsel özelliklerin tamamı aslında tüm canlılarda, biyolojik olarak üreme işlevine yardımcı olan, genlerin sonraki nesillere başarılı bir şekilde aktarılmasını sağlamak üzere çalışan mekanizmalar olarak düşünülebilir. Böyle söyleyince normal insanlara biraz garip gelebileceğinin farkındayım; ama biyolojik gerçek budur. Biyolojik bedenin en önemli işlevi, genleri sonraki nesillere aktararak türün devamını mümkün kılmaktır. En temel biyolojik işlev üremek olunca, üremeyle ilgili tüm işlevler de canlıların davranışlarında temel belirleyici bir konumda bulunur. Aynı mantıkla, beyin denen sinir sisteminin kontrol merkezine baktığınızda, orası için de bu temel kural geçerlidir. Üreme ile ilgili devreler, hücreler, bağlantılar ve kimyasal haberleşme maddeleri, canlının davranışı üzerinde çok belirgin bir etkiye sahiptir. Bu etki o kadar ileri gidebilir ki, mesela çiftleşme sonrası erkeklerin dişiye yem olduğu bazı böcek türlerinde olduğu gibi, türün selameti açısından bireyin feda edilebileceği bir noktaya kadar ulaşabilir. Canlılar alemindeki davranışların beslenme dışında kalan çok büyük bir kısmı üreme, kur yapma ve çiftleşme süreçleri ile ilgilidir. Eşeyli üreme, erkek ve dişi olarak iki cinsin, eşey hücreleri dediğimiz özel hücreleri çeşitli yöntemler ile birleştirmesine dayanır. Bu birleşme, cinsel ilişki şeklinde olabildiği gibi, balıklarda olduğu gibi, beden dışında sperm ve yumurtaların buluşması şeklinde de olabilir. Milyonlarca canlı türünde son derece karmaşık ve çeşitli yöntemlerle yürütülen bu temel süreç, canlılığın çeşitliliğinin ve değişen koşullara uyum sağlama gücünün temelini oluşturur. Aynı canlının kopyalarının oluşturulduğu eşeysiz üremeye göre, erkek ve dişiden gelen farklı kombinasyonların birleştiği eşeyli üremede, çeşitlilik açısından imkanlar neredeyse sınırsız hale gelir. Gelelim insanlardaki duruma: Özetle, normal bir cinsel gelişim sürecinde erkek ve dişi olarak iki cinsiyete sahibizdir. Henüz anne karnında başlayan bu süreç, cinsiyet hormonları dediğimiz testosteron ve östrojen gibi hormonların etkisiyle, bunların düzeylerine ve salınma ritimlerine de bağlı olarak, daha anne karnında cinsiyet karakterlerinin ortaya çıkmasını sağlar. İlk haftalarda anne karnındaki tüm bebekler cinsiyetsizdir, daha doğrusu hepsi önce kız bebeklerdir. Ne zaman ki erkek bebeklerin cinsiyet sistemleri gelişmeye ve testosteron dediğimiz hormonun miktarı artar, işte o zaman bebek erkek bebeğe dönüşecek değişimler geçirmeye başlar. Bu olayın önemli bir kalıntısı erkeklerdeki meme başlarıdır. Normalde emzirme işlevi olmayan erkeklerde neden meme başı olduğunu merak ediyorsanız, cevabı bu geç devreye giren cinsiyet farklılaşmasındandır. Anne karnındaki bebek henüz erkek olmaya başlamadan önce memeler oluşur; fakat erkek bebek gelişiminde, daha sonra yağ doku ile şişecek meme dokusunu meydana getirecek biyolojik donanım artık gelişmez ve geriler. Bundan dolayı erkeklerde meme olmasa da bir kalıntı olarak meme başı mevcuttur. Hormonların eşliğinde başlayan bu cinsiyet gelişimi sadece bedeni değil, beyni de etkiler. Vücuttaki cinsel organlar şekillenirken, beyinde de erkek ve dişi bebeklere özel değişiklikler oluşmaya başlar. Bunlardan belki de en iyi bilineni, erkek bebeklerde beynin sol yarısının kız bebeklere göre biraz daha yavaş gelişmesidir. Bu küçük gelişim farkı, testosteron denen hormon sayesinde olur ve doğumdan sonraki yaşlarda kız ve erkek bebekler arasındaki bir çok temel davranış farkının ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Erkek ve kız bebeklerin beyinlerine daha derinlemesine bakıldığında, beynin özellikle hormon sistemini kontrol eden hipotalamus bölgesinde belirgin farklılılar ortaya çıktığını görebiliyoruz. Henüz anne karnında, hamileliğin ikinci yarısıyla birlikte başlayan bu değişiklikler, özellikle detaylarda, erkek ve kadın beyninin farklı özellikler taşımasını sağlar. - Corpus callosum: İki beyin yarısını birbirine bağlayan kalın bir sinir hücresi uzantıları demeti olan corpus callosum, kadınlarda erkeklere göre daha büyüktür. Bu da iki beyin yarısı arasındaki bağlantıların kadınlarda daha yoğun olmasına neden olur. - Amigdala: Beynimizin korku, stres ve alarm bölgesi olan amigdala ile ilgili raporlar karmaşık sonuçlar verse de, kadınla erkek arasında farklı olduğuna dair çok işaretler var. Sağ ve sol amigdalanın erkek ve kadında farklı çalıştığını, genel olarak duygusal değerlendirmede kadınlarda daha aktif olduğunu biliyoruz. - Hippokampus: Beynimizin hafıza oluşturma, navigasyon ve duygularla ilgili bir bölümü olan hippokampus, kadınla erkek arasında ciddi fark gösteren bölgelerden birisi. Bu bölgenin farklı işlemesine bağlı olarak mesela erkeklerde hafif stres altında öğrenme artarken, kadınlarda tam tersine azalıyor. Ayrıca erkeklerde ve kadınlarda baskın hippokampuslar da farklı. Erkekte sol taraf baskınken, kadında sağ hippokampus daha baskın olarka faaliyete geçiyor. Ayrıca yeni sinir hücrelerinin en fazla üretildiği yer olan hippokampus, bu açıdan erkeklerde daha aktif. - Frontal lob: Ön beynimiz bir çok işlevsel alana ayrılıyor ve işlevleri henüz açık değil. Fakat buranın bazı bölümleri kadın ve erkeklerde farklı organize olmuş görünüyor. Mesela sosyal ve duygusal öğrenme süreçlerinde öneml olan ventromedila prefrontal korteks erkeklerde sağ, kadınlarda ise sol tarafta daha aktif. Orbitofrontal kortesk gibi bazı özel alanlara alınan hasarlar erkeklerde önemli işlev kayıplarına neden olurken kadınlarda pek belirgin soruna yol açmayabiliyor. - Anterior singulat korteks: Davranışları kontrol etme ve karar verme bölgelerinden birisi olan ACC bölgesinde erkeklerde daha az sinirsel doku var ve bu da erkeklerin biraz daha agresif davranmalarının altında yatan nedenlerden birisi olarak yorumlanıyor. Beyin kabuğu: Kadınlar, bir çok işlevsel beyin bölgesi açısınan erkeklerden daha fazla beyin kabuğuna, yahut gri maddeye sahipler. Fakat buradaki toplam hücre sayısı erkeklerde daha fazla. - Beyaz madde: Beyinde uzak alanları birbirine bağlayan sinir hücresi uzantılarından oluşan beyaz madde de bazı bölgelerde kadınlarda daha kalın. - Hipotalamus: Beynimizin otonom sinir sistemi ve hormon sisteminin en üst kontrol merkezi olan hipotalamusta cinsiyetler arasında farklılık gösterdiği bilinen bir çok bölge var. Bunlardan en temel olanları: - Beynimizdeki biyolojik saat merkezi olan suprakiazmatik çekirdek, erkeklerde kadınlara göre iki kat daha büyük (Swaab, 2014) - Ön hipotalamustaki INAH3 , her yaş gurubundaki erkeklerde kadınlara göre belirgin oranda daha büyük (Allen ve ark., 1989). Eşcinsel/Homoseksüel : Kendi görünen biyolojik cinsiyetine sahip bireylere cinsel veya romantik arzu duyan kişi. Biseksüel : Her iki cinsiyete karşı da cinsel yahut romantik ilgi duyan kişi. Transseksüel : Dışsal cinsiyetiyle barışamayan ve genelde tıbbi müdahale ile karşı cinsiyetin cinsel özelliklerine geçiş yapan kişi. Gey : Eşcinsel kişi . Öncelikle temel sonucu bir paylaşayım: Eşcinsel bireylerin beyni, dıştan görünen cinsiyetlerini taşıyan hemcinslerden büyük oranda farklı. Anne karnında meydana gelen ve gelişen bir çok yapı, eşcinsel bireylerde, hemcinslerinden çok karşı cinsin beyin yapısına daha fazla benzerlik gösteriyor. - Suprakiazmatik çekirdek , eşcinsel erkeklerde, heteroseksüel erkeklere göre daha büyük (Swaab, 2014). Bu bulgu, SCN çekirdeğinin eşcinsellere özel bir yapı değişikliği olduğunu düşündürüyor. - INAH-3 çekirdeği eşcinsel erkeklerde, kadın ve erkek boyutlarının arasında bir boyuta sahip (LeVay, 1991). - Hipotalamusun hemen üzerinde yer alan ve sağ ile sol şakak loblarını içten birbirine bağlayan bağlantı da eşcinsel erkeklerde belirgin olarak daha büyük (Swaab, 2014). Eşcinsel erkeklerin corpus callosum bağlantısı, kadınlarda olduğu gibi, heteroseksüel erkeklerden daha büyük (Swaab, 2014). - Erkeklerden elde edilen cinsel feromonlar heteroseksüel kadınlarda ve eşcinsel erkeklerde hipotalamus faaliyetine neden oluyor. Fakat bu faaliyet heteroseksüel erkeklerde görülmüyor (Swaab, 2014). - Heteroseksüel kadınlarda ve eşcinsel erkeklerde, heteroseksüel erkeklere ve lezbiyenlere göre amigdala ile diğer beyin bölgeleri arasında daha fazla bağlantı var (Swaab, 2014). - Heteroseksüel erkeklerde ve lezbiyenlerde, bir kadın yüzü fotoğrafı gösterildiğinde talamus ve prefrontal kortekste çok daha yoğun faaliyet oluşuyor. Eşcinsel erkeklerde be heteroseksüel kadınlarda ise benzer aktivite erkek yüz fotoğrafları gösterildiğinde ortaya çıkıyor (Swaab, 2014). Bunlar belli başlı olarak ortaya konmuş farklılıklardan bazıları. Eşcinsel ve heteroseksüel bireylerin bu işlevsel ve yapısal farklılıkları genel olarak ele alındığında ortaya ilginç ve sade bir manzara çıkıyor: Eşcinsel erkeklerle heteroseksüel kadınların ve eşcinsel kadınlarla heteroseksüel erkeklerin beyin özellikleri birbirlerine benziyor. Yani dış cinsiyeti ne olursa olsun, eşcinsel bir birey, doğuştan karşı cinsin beyinsel özelliklerine sahip olarak doğuyor. - Hamilelikte düşükleri önlemek amaçlı sentetik östrojen alınması - Hamilelik döneminde nikotin ve amfetamin alınması - Birden fazla büyük erkek kardeşi olan erkek çocuklarda, annenin önceki erkek bebeklerine karşı geliştirdiği bağışıklık tepkimeleri, sonraki erkek çocuklarda cinsel işlevlerin değişmesine neden olabiliyor (Swaab, 2014). Burada önemli bir noktayı vurgulamakta yarar var. Genellikle eşcinsel eğilimlerin yetişme çağında karşılaşılan çevreyle veya yetiştirilme biçimiyle ilgili olduğuna dair yaygın bir inanış vardır; fakat bunu destekleyecek herhangi bir bilimsel kanıt veya gözlem yok. Örneğin eşcinsel çiftlerin büyüttükleri çocuklarda artan bir eşcinsellik oranı görülmüyor. Genel olarak bakıldığında eşcinselliğin bir yaşam tarzı seçimi, tercihi olarak görülebilmesi pek mümkün değil. Eşcinselliğin bir hastalık olarak tanımlanmasının kökenleri batıda 19 yüzyılın sonlarına uzanıyor. 1950 ve 60'larda ABD psikiyatristleri arasında eçcinselleri tedavi etmek üzere tiksindirme terapileri uygulanması oldukça yaygın bir uygulamaydı . Zihinsel hastalıkların tanı ve sınıflandırılması açısından temel bir rehber kabul edilen DSM'nin 1968 yılında yayınlanan ikinci baskısında eşcinsellik bir zihinsel hastalık olarak kaydedilmişti. Zaten 19. yüzyıldan beri eşcinseller kilise tarafından günahkar addedilip kiliseden dışlanıyordu ve aydınlanma sonrası da günah terimi hastalık terimine dönüştürülmüş oldu. 1978 yılıdna Amerikan Psikiyatri Birliği üyelerinin yaptığı oylama sonucunda eşcinsellik bir hastalık olarak DSM'den çıkartıldı fakat yerine cinsel yönelim bozukluğu ifadesi yerleştirildi. 1981 yılında ise bu da kaldırılarak eşcinsellik DSM'de yer alan bir hastalık olmaktan çıkartıldı. Farklı uygulama ve anlayışlar halen devam etse de günümüzde batıda gay bireylere yapılan terapilerde kişilerin cinsel kimliklerini kabul etmesine yardımcı olacak teknikler ağırlıklı olarak kullanılıyor. Kısacası bu gün artık dünya ölçeğinde eşcinsellik, transseksüellik ve diğer cinsel yönelim biçimleri, hastalık olarak sınıflandırılmıyor. Özellikle psikiyatrik durumlar söz konusu olduğunda, hastalık denen tanımlamanın toplumun sosyal kodlarına göre çok hızlı evrilmesi ve değişmesi söz konusu. Yarın ne olacağını çok bilemesek de bu gün itibariyle bilimsel açıdan eşcinsellik bir hastalık değil. Biseksüel erkek ve kadınlarda, her iki cinse de ilgi duyma durumu söz konusudur. Eşcinsellerde ise sadece kendi dış cinsiyetiyle aynı cinsiyette insanlara karşı bir cinsel veya romantik ilgi durumu gözlemlenir. Dolayısıyla biseksüellikle eşcinsellik temelden farklı iki hadisedir. Biseksüellerde yapılan çalışmalarda, az önce eşcinsellik için bahsedilen biyolojik bulguların çoğuna rastlamıyoruz. Biseksüel erkek ve kadınların beyin yapısı, az önce sıraladığım farklar açısından heteroseksüellere daha çok benzer olarak karşımıza çıkıyor (Van Wyk ve Geist, 1995). Dolayısıyla eğer cinsel yönelimler açısından bir tercihten bahsedilecekse, biseksüellik bir tercih olarak değerlendirilmeye daha uygundur. Eşcinsellikte ise tercih ve seçim büyük oranda söz konusu değildir; biyolojik devrelerin doğal yönlendirmeleri söz konusudur. Normalde üreme işlevine yaramayan ve türün devamı için olumsuz görünen eşcinsellik davranışı sadece insanda değil bir çok canlıda görülmeye devam ediyor. Bunun biyolojik olarak kesin bir açıklaması yok; en olası ve makul neden, eşcinsellikle ilgili genetik özelliklerin, eşcinsel davranışa neden olmayan taşıyıcı bireylerde cinsel faaliyeti ve üreme şansını artırıcı bir etki yapıyor olabileceği. Benzer bir durumu otizm ve şizofreni gibi zihinsel rahatsızlıklarda da görebiliyoruz. Bunların hafif versiyonları insanların araştırıcı, kaşif ve yaratıcı bir zihne sahip olmasını sağlayabiliyor. Bu da türün selameti için olumlu bir özellik olarak nesiller boyunca korunuyor. Elbette uç durumlardaki davranış değişiklikleri, yani şizofreni ve ağır otizm gibi durumlar da bu çeşitlilik için ödenmesi gereken biyolojik bir bedel olarak düşünülebilir. Hayvanlar aleminde eşcinsel davranışlar şimdiye kadar böceklerden memelilere 1500'ün üzerinde canlı türünde gösterilmiştir. New York hayvanat bahçesindeki çift olarak yaşayan erkek penguenler Roy ve Silo, en bilinen örnekler. Erkek sıçanlarla rahimde yan yana gelişen dişi sıçanlar, erişkinlik dönemlerinde dişilerle çiftleşme davranışı gösterebiliyor. Bu da rahimde fazla testosteron almalarına bağlanıyor. Bazı kuşlar, birden fazla erkek ve dişinin birlikte olduğu üçlü ve dörtlü birlikteliklerle yaşıyorlar. İnsana en yakın kabul edilen bonobo maymunlarında da bu uygulama çok yaygın ve cinsel amaçlardan çok barış ve sakinleşme amacıyla kullanılıyor. Filler, makak maymunları, zürafalar, kuğular ve balinalar başta olmak üzere, bir çok hayvan türünde çeşitli amaçlarla eşcinsel temaslar yaşanıyor. Mezbahalarda kesime götürülen boğaları izleyen herkes, o stresli ortamda bir çok erkek bireyin birbirleri ile çiftleşme davranışına giriştiğini gözlemleyebiliyor. Montana'da birbirlerine binen erkek sığırların beyinlerinde yapılan çalışmalar, insan eşcinsellerdekine benzer farklılıkların bu hayvanlarda da aynen geçerli olduğunu ortaya koyuyor. Bu örneklerin tümüne baktığımızda eşcinsellik, nispeten oranı düşük ama doğal bir varyasyon gibi görünüyor (Swaab, 2014). Sebebi ve faydası ne olursa olsun, cinsel yönelim ve bunun davranışsal nedenleri konusunu henüz yeni yeni anlamaya başlıyoruz. Yüzlerce yıldır dünyadaki bir çok kültürde, özellikle 19 yüzyıldan sonra batıda ve günümüzde doğu toplumlarında yaygın bir sorun olan eşcinsellik meselesini bu yeni bilimsel bulgularla yeniden ele almak şart. Eşcinsellikle ilgili bir çok tepki ve söylem, aslında dini temelli inançlardan ve geleneklerden kaynaklanır. Bir çok insan, eşcinsellik meselesinin özellikle İslam'da kökünden çözülmüş olduğuna emin. Toplumsal bir anomali olarak görülen eşcinselliğin ölüm veya hapis dahil bir çok yöntemle cezalandırılması gerektiği yönünde kesin görüşe sahip olan insanların sayısı az değil. İslam fıkhında çift cinsiyetli doğan, tıpta da hermafrodit olarak bildiğimiz bireylere ilişkin bazı fıkıh hükümleri mevcut. Bunlara ara bir cinsiyet olarak hünsa dendiğini de biliyoruz. Fakat hermafroditizm eşcinsellikten çok farklı bir gelişimsel cinsiyet bozukluğudur. Bundan dolayı, zaten tıbben de dindeki fıkıh hükümlerine benzer uygulamalar yapılan çift cinsiyetlilik durumu, eşcinsellik için herhangi bir hüküm içermez. Geleneksek İslami yaklaşımların bir çoğunda eşcinselliğin cezalandırılması, hapsedilmesi yahut ödürülmesi hükmü getirilmiş durumdadır. Halbuki bu durumu doğrulayacak Kuran'i ve Hz Peygamber'in uygulamalarına dayanan kesin bir kanıt yoktur. Aksine, eşcinsellik konusunda Kuran'dan sıklıkla getirilen bir örnek olan Lut kavmi örneği, aslında dikkatli okunduğunda, bambaşka bir meseleden bahseder. Kur'anda, Lut kavmi erkeklerinin kadınları bırakıp erkeklere şehvetle yöneldikleri için azaba uğramış olduğu anlatılır. Yani Lut erkekleri, eşcinsel olmadıkları ve normalde kadınlara şehvet duydukları halde, sadece zevkçi/hedonik amaçlarla erkeklere yönelen biseksüellerdir. Biseksüellikle eşcinsellik arasında temelde bir çok biyolojik farklılık olduğundan daha önce bahsetmiştim. Dolayısıyla bu örneklerde kadınlara değil erkeklere ilgi duyan eşcinsellerle ilgili hüküm çıkartmak mantıklı değildir. Neticede doğuştan gelen bir yapısal farklılıkları nedeniyle erkeklere ilgi duyan erkekler ve kadınlara ilgi duyan kadınlar, zaten Lut örneğinin dışında kalır (Arslan, 2015). Dahası, zayıf olmakla birlikte hadis kaynaklarında tam zıddı yönde bir örnek de dikkatimizi çekiyor. Vakıdi'den nakledilen ve başka hadis kaynaklarında da rastlanan bir anektoda göre, Asr-ı Saadet'te Mati ve Hit adında iki cinsiyetsiz kölenin birlikte yaşadıkları ve İslam Peygamberi'nin bunlara müdahale etmediği anlatılıyor. Bazı yorumcular bunların hünsa yani çift cinsiyetli olduğunu söylerken, bazıları da muhannes yani eşcinsel olduğunu ifade ediyor. Normalde sahabeyle birlikte yaşayan Mati ve Hit bir gün aralarında konuşurken kadınlardan şehvetle bahseden bahislerini duyunca, Hz. Peygamber onları Medine'ye yakın bir yere göndermiş. Sadece Cuma günleri erzak almak için Medine'ye gelirler ve daha sonra yaşadıkları yere geri dönerlermiş (Arslan, 2015). Daha da önemlisi, sahabelerden birisinin bunları öldür demesi üzerine Hz. Peygamber Müslüman olan kimseyi öldüremeyeceğini açıkça beyan etmiş. Bu anektod farklı hadis kaynaklarında da kabaca benzer şekillerde anlatılan ve yoruma açık, konumuz açısından da ilginç bir anektoddur. İslam, neslin korunmasını en önemli düsturlardan birisi olarak merkeze alır ve zinayı kesin bir dille yasaklar. Zina yasağında sadece fiilin değil, fiilin neticesinde ortaya çıkacak çocukların nesep problemlerinin de önlenmesi amacı güdülür. Onun dışında bir de Kur'anda Lut kıssasında bahsedildiği gibi, cinsel zevkte haddi aşmak; yahut insana fıtri olarak verilen keyfin ötesinde keyiflere dalmak keskin bir dille yasaklanmıştır. Bunun dışında cinsellikle alakalı bir yasağa Kuran'da rastlamıyoruz. Eşcinseller, kadın olsun erkek olsun, doğuştan, yani fıtraten cinsel güdüleri farklı yaratılmış insanlardır. İnsanların kendi itki ve duygularına hakim olamayacakları, onları ancak çok sınırlı oranda kontrol edebilecekleri gerçeği göz önüne alındığında, bir insana sırf eşcinsel olduğu için ceza ve çeşitli yaptırımlar uygulamaya kalkmak, fıtrata aykırı bir zulümdür. Günümüzde, eskiden var olmayan bir çok bilimsel yöntemle artık insanların cinsel davranışlarına ve bunlarla ilgili biyolojik donanımlarına dair çok daha fazla şey bilebiliyoruz. Fakat buna rağmen hala yüzyıllar öncesinin kısıtlı bilgileriyle üretilmiş yorumlardan ve bunların binbir bozulmadan geçmiş günümüz uyarlamalarından kurtulamıyoruz. Bu günkü bilgilerimiz ışığında bir eşcinsel bireyi normal olmaya zorlamanın, solak bir çocuğu sağ elini kullamaya zorlamaktan, yahut doğuştan ayakları olmayan bir insana ayaklarını yıkayamadığı için abdest alamayacağını söylemekten çok da farkı yoktur. Bu bilgiler ışığında, eşcinsel bir çocuğunuz olduğunu düşünün. Ne yapardınız? Müslümanların eşcinsellik konusundaki tavrı, aslında bu sorunun yanıtı kadar net ve sadedir. Alışılmışın, bizim duygu ve düşüncelerimizin dışında da olsa, fıtrat gereği mevcut olan, Allah'ın irade ettiği bir yaratılış çeşitliliği olan eşcinselliğe nasıl yaklaşacağımızı, bilgi, görgü, insaf ve iman belirleyecektir. Tarihin her döneminde ezber ideolojilerin insanlara ne felaketler yaşattığı malumumuzdur. Akılla sorgulanmamış nice slogan ve ideoloji milyonlarca insanı peşine takarak yine milyonlarca türdaşının kanına girmesine bile vesile oldu ve olmaya da devam ediyor. O yüzden insan olarak, hele ki Müslümanlar olarak, bir tepki verip yargı koymadan önce çok ciddi düşünmeli, eldeki verileri çok dikkatle değerlendirmeliyiz. Belki bir yüz yıl yahut beş yüz yıl önce, Allah'ın öyle yaratmayı murad ettiği bir insana sırf yaratılışından dolayı zulmetmek, bilgisizlikten dolayı belki bir nebze mazur görülebilirdi; ama bu gün, bu kadar bilgimizin olduğu bir dönemde, eskilerin ezberleriyle doğru iş yaptığımızdan emin olma konforunu artık terk etmemiz gerekiyor. Eşcinselliğin seküler dünya görüşünün önemli kalelerinden birisi, önemli dayatma noktalarından birisi haline geldiğini de elbette gözden kaçırmıyorum. Zira onur yürüyüşü/gay pride gösterileri, hele ki İstanbul'da 2015 yılı Ramazan ayından düzenleneni başta olmak üzere, her türlü ahlaksızlık, sınır tanımazlık ve toplumsal değerleri tahkir bileşenlerini hakkıyla içeriyordu. Fakat Aliya İzzetbegoviç'in yeryüzünün öğretmeni olmak için göklerin öğrencisi olmak gerek sözlerini bir kez daha hatırlayarak, en azından Müslümanların, tavırlarını terbiyesizliğe göre belirlememeleri gerektiğini düşünüyorum. Eğer İslam dünyasının okur-yazar insanları, eşcinsellik gibi temel ve tartışmalı bir meselede yeni ve insanların önünü açacak ictihadlar/yorumlar üretebilirlerse, başta Hristiyan kilisesi ve gelenekçi İslam ekolleri olmak üzere, dünyanın bir çok yerinde ezber dini inançlar nedeniyle ötekileştiren ve marjinalleşmeye itilen eşcinseller için de bir umut ışığının doğması zor değil. İlk yapılması gereken şey, keyfi ve hedonistik amaçlarla farklı cinsel arayışlar sergileyen insanlarla eşcinselleri ayırabilmektir. Biseksüellik ile eşcinsellik arasındaki fark belirginleştikçe, konuyla ilgili daha serinkanlı değerlendirmeler yapabilir hale geleceğiz diye umuyorum. Eşcinsel çocuklar, çok küçük yaşlarından itibaren dışsal cinsiyetlerine zıt faaliyetler gösterebilirler ve bu durum erken yaşlarda kendini ortaya koymaya başlar. Dolayısıyla insanları mahkum edip zulme uğratmadan önce, tıbbi ve bilimsel yollara başvurmak en akıllıca, en insani ve en İslami yol olacaktır. Özetle, Kuran'a baktığımızda, İslam dini açısından, başkalarına dayatma yapmadıkça, toplum ahlakını bozucu işlere yeltenmedikçe, kendi hallerinde yaşayan ve fıtratlarının gereği olarak herkes gibi rahatça hayatını sürdürmek isteyen eşcinseller için zorlayıcı veya dışlayıcı bir hüküm üretilemez. Eşcinselliğin neden biyolojik bir varyasyon olarak tüm canlılar aleminde var olduğuna, insanda bir avantajı olup olamayacağı konularına odaklanılarak bu konunun yeniden ele alınması gerekiyor. Ve uzunca bir süredir ihmale uğrayan bu tip netameli konuların ele alınması, İslam aydınlarının dünyanın kanayan bir çok ayrasına üretebilecekleri merhemlerin de yolunu açacaktır diye düşünüyorum. Zira ezberlerden hiç birimize fayda yok. - https://www.psychologytoday.com/blog/hide-and-seek/201509/when-homosexuality-stopped-being-mental-disorder - https://www.theguardian.com/science/2014/jan/28/dick-swaab-sex-brain-theories-men-women-sexuality-womb - http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/000689939090350K - http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/0165380688902313 - http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0091302211000252 - http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0091302211000203 - http://brainblogger.com/2015/05/14/homosexuality-in-the-brain/ - Van Wyk PH, Geist CS (1995). Biology of Bisexuality: Critique and Observations. Journal of Homosexuality28 (3 4): 357 373. doi:10.1300/J082v28n03_11.PMID 7560936. - Allen LS; Hines M; Shryne JE; Gorski RA (1989). Two sexually dimorphic cell groups in the human brain.. J Neurosci 9 (2): 497 506. PMID 2918374. - LeVay, S (Aug 30, 1991). A difference in hypothalamic structure between heterosexual and homosexual men.. Science 253 (5023): 1034 7.doi:10.1126/science.1887219. PMID 1887219. - Dick Swaab (2014) We are our brains: From womb to Alzheimer's, Spiegel & Grau; S. 55-105. - Esat Arslan (2015) Şeriat Mekke'de tamamlandı. Kapı yayınları; S. 135-139."} {"url": "https://www.sinancanan.net/clarity-seffaf-bir-beyinde-gezinmek/", "text": "Stanford üniversitesinden bir grup araştırıcı, sinir sisteminin incelenmesinde devrim yapacak bir işi başardılar. Beyin dokusunu tamamen şeffaf hale geitrdikten sonra sinir hücrelerini özel yöntemlerle boyayarak görünür hale getirdiler ve böylece daha önceden ancak çok ince yüzlerce kesit alarak inceleyebildiğimiz sinir dokusunu doğrudan üç boyutlu olarak izleyebilme imkanına kavuştular. Tekniğin adı: Clarity. Türkiye'deki genç bilim meraklılarına ilham olması açısından şimdi sizler için bu tekniği kısaca özetlemek istedim; özellikle histoloji ile uğraşan arkadaşların oldukça ilham alabilecekleri bir teknik bu. Ayrıca, tez konusu bulmakta sıkıntı çeken genç akademisyen adayları için de iyi bir çıkış noktası olabilir. Aslında tekniğin temel mantığı oldukça basit: Herhangi bir dokuyu miroskop altında olduğu gibi görmemizi engelleyen en önemli faktör, hücre zarları başta olmak üzere dokunun her yanını dolduran yağ molekülleridir. Araştırıcılar, yağ dokusunu ortadan kaldırarak bunu başarabileceklerini fark etmişler. Fakat yağ dokusunu ortadan kaldırdığınızda, doku bütünlüğünün bozulması gibi bir sorunla da karşılaşıyorsunuz; zira yağ, dokuyu bir arada tutan temel bileşenlerden birisi. Bunun önüne geçmek için, yağ dokuyu uzaklaştırmadan önce, beyin dokusu fibrojel denen özel bir madde ile dolduruluyor. Bu madde tüm dokuyu bir arada tutacak moleküler bir iskelet halini alıyor ve böylece dokudaki yağ bileşenlerinin uzaklaştırılması sırasında dokunun yapısı bozulmuyor. Ardından yağlar bildiğimiz yağ çözücü maddelerle uzaklaştırılıyor ve ışığa tamamen şeffaf bir doku elde edilebiliyor. |Clarity tekniği uygulanan bir fare beyninde öncesi ve sonrası . Sağ tarafta beynin tamamen şeffaf hale geldiğini görebiliyoruz. Doku şeffaflaştırıldıktan sonra yapılması gereken şey, görmek istediğimiz hücrelere uygun boyama ve işaretleme yöntemlerini dokuya uygulamak. Bu teknikler zaten doku biliminde bilinen ve standart olan uygulamalar. Sonuçta, üzerinde çalşmak istediğiniz dokunun istediğiniz şekilde görselleştirilmiş bir kopyası içinde, dokunun bütünlüğünü keserek bozmaya gerek kalmadan rahatlıkla gezinebiliyorsunuz. Teknik sadece beyin dokusuna değil, her türlü dokuya uygulanabiliyor. Ayrıca insan beyninden alınan doku örnekleri üzerinde de kullanılabiliyor. Bu teknikle elde edilen görüntülerde, daha önce kolaylıkla fark edemediğimiz bir çok detayın da karşımıza çıktığını görebiliyoruz. Bunlardan birisi, otistik beyinlerden alınan örneklerde karşımıza çıkan merdiven biçimli sinaptik bağlantı örnekleri. Otizm benzeri davranış bozuklukları gösteren hayvanlarda da gözlenen bu patolojik yapı, hücrelerin birbirleri ile bağlantı kurmakta kullandıkları uzantıları arasında tekrarlı ve dönüşlü, ip merdivene benzer anormal bir bağlantı örüntüsünün varlığını gösteriyor ."} {"url": "https://www.sinancanan.net/embriyomuzda-evrimin-izleri/", "text": "Amerika Birleşik Devletleri Howard Üniversitesi'nden Dr. Rui Diogo ve ekibi, memelilerde mevcut olan fakat yetişkin insan bireylerinde görülmeyen bazı uzuv kaslarının aslında insanın erken gelişim döneminde biçimlenip, doğumdan önce kaybolduklarını ortaya koydular. Bu bulgular, kollarımızın ve bacaklarımızın memeli atalarımızdan nasıl evrildiğini kavramamıza ve doğuştan gelen şekil anormallikleri vakalarındaki nadir rastlanan kas anomalilerinin açıklanmasına yardımcı olacak nitelikte. Darwin evrimsel teorisini sunduğundan beri, bilim insanları körelmiş esas işlevini kaybetmiş organların varlığının, Darwin'in türlerin zamanla ortak bir atadan değişerek türeme yoluyla oluştuğu fikrini desteklemek için en kuvvetli argümanlardan biri olduğunu öne sürüyorlar. Örneğin deve kuşları ve diğer uçamayan kuşlar, atalarının uçmasını sağlayan işlevsel kanatların körelmiş kalıntılarına sahiptirler. Balinaların leğen kemiği kalıntıları gibi daha bir çok örnek biyoloji kitaplarında yer alır. Körelmiş yapıların oluşumunu anlamak için embriyonun gelişimiyle ilgili araştırmalar büyük önem taşır. Mesela balina ve yunusların bacakları yoktur, fakat embriyolarında arka uzuv gelişimi önce başlar ama sonra durur. Bunların kalıntılarını da ergin hayvanlarda görebiliyoruz. Benzer şekilde insan embriyolarında geçici kuyruk-benzeri yapılar gözlemlenir ve atalara ait bir kuyruğun kalıntısı kuyruk sokumumuz biçiminde muhafaza edilmiştir. Araştırmacılar, kaslarımız dahil, bedenimizin içinde de kalıntıların görülebileceğini ileri sürüyorlar. Ancak bu yapıları net bir biçimde görselleştirmek zordur ve modern ders kitaplarında yer alan görseller genellikle yıllar öncesinin incelemelerine dayanır. Bu durum insan embriyo ve cenininin yüksek kalitede üç boyutlu görsellerini sunan yeni teknolojinin gelişimiyle değişiyor. Development dergisinde yayımlanan yeni çalışmada, yazarlar insan kol ve bacak kaslarının gelişiminin ilk detaylı incelemesini oluşturmak için bu görselleri kullandı. Üç boyutlu resimlerin sunduğu eşsiz çözünürlük diğer hayvanlarda mevcut olan fakat normalde yetişkin bir insanda bulunmayan- birkaç körelmiş kasın geçici mevcudiyetini ortaya çıkarıyor. Dr. Diogo : Çalışmamız, kasların evrimini daha iyi anlamamıza olanak sağlıyor. Kendi türümüzden ziyade balıklar, kurbağalar, tavuklar, ve farelerin kaslarındaki erken gelişimle ilgili geniş bilgiye sahiptik, fakat bu yeni teknikler insan anatomisini çok daha detaylı görmemizi mümkün kılıyor. Büyüleyici olan, daha önce insanın doğum öncesi gelişim sürecinde hiç tanımlanmamış birkaç kas gözlemlemiş olmamız. Bu birçok yetişkin primatta bulunan ama normalde yetişkin insan vücudunda bulunmayan- körelmiş kaslardan bazıları on bir buçuk haftalık fetüslerde bile görülüyor; ki bu vestigial kas için oldukça geç bir vakittir. diyor. İlginç şekilde, ya sağlıklı bireyin üzerinde dikkate değer bir etki yaratmayan anatomik farklılık olarak ya da konjenital malformasyon sonucu bazı körelmiş kaslar nadiren yetişkinlerde görülür. Bu hem kas farklılıklarının hem de patolojisinin gecikmiş veya durdurulmuş embriyonik gelişimle ilişkilendirilebileceği gerçeğini kuvvetlendirir, bu kasların neden zaman zaman insanlarda bulunduğunu açıklamaya yardımcı olur ve de canlı kanlı evrimin büyüleyici ve kuvvetli bir örneğini sunar. diyen Dr. Diogo, evrim kuramına yeni katkılar yapan çalışmalarıyla dikkat topluyor. Dr Rui Diogo, geçtimiz yıllarda ülkemizde düzenlenen Evrim kongrelerine de katılmış ve ilginç sunumları ile bilim meraklıları ve akademisyenlere evrimsel biyolojinin yeni bulgularını aktarmıştı. Diogo, evrimsel biyolojide organizma davranışının yönlendirdiği evrim başlığı altında yeni bir bakış açısı önermesi ile de tanınıyor. Diogo'nun çalışması oldukça tartışmalı bir konu olan evrim ve insanın evrimi konularında yepyeni kanıtlar sunuyor. Bu kanıtlar işığında, önceki verileri de göz önüne alarak insan evrimine dair bilgilerimizin çok ilerleyeceğine şüphe yok."} {"url": "https://www.sinancanan.net/esref-i-mahlukati-anlayamamak/", "text": "Bundan birkaç yıl evvel ofisimde beni ziyarete geldiği günden beri sevgili Melikşah Sezen'i beğenir ve takip ederim. Kendisi benim çok katılmadığım bir dini gelenek alanında derinleşmiş bir araştırmacı olmasına rağmen, bir çok konuda açık fikirliliği ve söze hakimiyeti, nezaketi, edebi ve zerafeti, bence bu devirde saygıyı ve dikkati hak eden ve gittikçe nadirat haline gelen özellikler arasında. Bana yaptıkları ziyarette de ilk tanışmamız olmasına rağmen yine benzer konular üzerinde kısa bir sohbetimiz olmuştu. Daha sonraları kendisiyle bir TV programında da beraber olmuş ve maalesef o programdaki talihsiz bir tartışma nedeniyle Melikşah Sezen ile aşırı aykırı uçlarda muhalif düşmek zorunda kalmıştık. Halbuki hissiyatım, aslında ilmi bakış açısı itibariyle oradaki aidiyet telaşlarımız olmadan çok daha verimli bir diyalog gerçekleştirebileceğimiz yönündedir. Geçenlerde, geçirdiğim bir trafik kazası nedeniyle evimde istirahatte olduğum bir dönemde, kendisinin Eşref-i Mahlukat'ı Anlamak başlıklı kitabını okuma fırsatım oldu. Bu yazıda, küçük bir kaç not ile, ülkemizdeki temel bilim kültürü eksikliğinin tahlillerimizde bizi nasıl uçlara savurabildiğini ve halis niyetle yaptığımız yorumların bazen ne kadar sakıncalı sonuçlar doğurabileceğini özellikle eserin müellifi ve okuyucularına ikaz mahiyetinde bir not düşmek istedim. Kitabın alt başlığı Kur'an-Evrim münasebetinde usuli hatalar diye yazılmış. Fakat daha açılışta en büyük usül hatalarından birisi pat diye kucağımıza düşüveriyor. Melikşah Sezen, kitabına Evrim nedir ne değildir bölümüyle başlıyor. Bu bölümde maalesef daha en başta büyük bir hataya da imza atılıyor. Bu hata sadece Sezen'e ait değil, biyoloji konusunda kitabi bilgiye haiz olmayan bir çok kişiyle birlikte, azımsanmayacak kadar çok sayıda hekim veya biyolog bile aynı hataya sıklıkla düşebiliyor ve bu bizim bu konudaki eğitimimizin yetersizliğinden kaynaklanıyor. Hata şu: Evrim, gözlemlenebilir ve açıkça görülebilir bir fenomenin adıdır. Tanımı da pek açıktır: Canlı organizmaların nesiller boyunca geçirdiği değişimlere evrim denir. Evrim, bilimsel bir teorinin adı değildir. Evrim teorileri, evrim gerçeğini açıklamaya çalışan insanların ortaya koyduğu açıklama çabalarıdır. Sezen, kitabın bu kısmında evrimi tanımlamaya çalışırken, evrim teorilerinden alıntılar yapıyor ama şu soruyu sormayı atlayıveriyor: Bu kadar teori denemesi, neyi açıklamaya çalışır? Aksi yönde bir teori neden yoktur? Yani canlıların pat diye ortaya çıkma mekanizmasını açıklamaya neden hiç kimse kalkışmamıştır? Bu hikaye neden sadece geleneksel anlatılardan gelir? Bu temel soru sorulmadıkça, evrim denen açık gerçeği insan aklının bir senaryosu sanma yanılgısından kurtulamıyoruz. Bu hatanın çok yaygın olması, bu konuda ilmi bir çalışma yapma niyetini beyan ederek satırlarına başlayan Melikşah Sezen'in sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor; aksine yükünü ağırlaştırıyor. Evrim konusunda bir şeyler söyleme iddiasındaki bir kitabın, önceden muhakkak konu hakkında donanımlı ve reddiye ısrarından muaf en az bir biyolog tarafından gözden geçirilmesi gerekirdi. İstese ben bunu severek yapardım; ki daha evvel Mustafa İslamoğlu'nun İslam ve Evrim kitabı için böyle bir katkı sağlamıştım. Açıkça gözlemlenebilen bir gerçek derken, daha önce mezkur TV programında da bahsi geçtiği üzere, evrim gerçeğini insanların göremediğini, açık ve net olmadığını sıklıkla kitapta da vurgulayan Sezer, bilimin sağduyu ile olan ilişkisi konusunda da eksik bilgi sahibi olduğunu ortaya koyuyor. Halbuki kitabında dünyanın yuvarlaklığına dair verdiği örnekler başta olmak üzere, bilimsel yöntemin bize dünya ve kainat hakkında fark ettirdiği hususlar, çoğu zaman sağduyumuza aykırıdır. Mesela dünya üzerinde yaşayan normal ve eğitimsiz bir insan, doğal olarak, dünyanın engebeli ve düzlük bir yer olduğunu; güneş ile ayın onun etrafında tur atan dairesel nesneler olduğunu düşünür. Çünkü dünyanın yuvarlak olduğunu anlamak için gözlem ve ölçümlere ihtiyacımız vardır; oturduğumuz yerden onun yuvarlak olduğunu kolayca anlayamayız. Büyük patlama, yine oturduğumuz yerde hissedebileceğimiz bir şey değildir; kozmik fon radyasyonu gibi hassas ölçümler ve dikkatli uzay gözlemleri sonucunda ancak varabileceğimiz bir neticedir. Atom ve hücre gibi mikro yapıların hakikatine de günlük yaşam düzleminde vakıf olamayız. Elimizden bıraktığımız nesneler hep yere düşünce yerin cisimleri çektiğine yahut biraz zorlarsak cisimlerin birbirini çektiğine hemen kani olabiliriz. Fakat gerçekte çekme yoktur; 1930'lardan beri Einstein sayesinde biliyoruz ki aslında o çekme sandığımız şey, uzay-zaman matirisinde ışık hızında ilerleyen maddenin, kütlesi nispetinde uzay zamanı bükmesi ile ilgilidir ve düşüyor sandığımız cisim aslında düşmemektedir; sadece yolunda giderken uzay-zaman eğriliği nedeniyle yanındaki büyük kütleli dünyaya yaklaşmakta ve çarpmaktadır. Bu açıklama, Einstein tarafından yirminci yüzyılın başlarında formüle edilmiş, Russel gibi deha mesabesinde zihinler tarafından insanlara defaatle açıklanmış olmasına rağmen hala hayal edemediğimiz ve idrakten aciz olduğumuz bir gerçektir. Öyle bir gerçektir ki bugün cep telefonlarındaki GPS sistemleri bile bu fiziksel gerçeği baz aldıkları için nokta atışı isabetle çalışabilmektedir. Kendi bedenimizde olan hadiseleri bile çoğu zaman sağduyu ile yanlış yorumlarız; mesela ben erken gençlik dönemimde tırnaklarımın uçlarından uzadığını düşünürdüm; bu çoğu insan için bu zan doğaldır; zira tırnakların sürekli olarak üstteki açık renkli kısımları uzar ve biz onları belirli aralıklarla keserek kısaltırız. Bir gün kaza eseri başparmak tırnağımın alt kısmında oluşan yatay bir çiziğin haftalar içinde yukarı doğru hareket ettiğini izleme şansım olduğunda, tırnağın ucundan değil, dibinden yukarı doğru uzayan bir yapı olduğunu fark etmiştim. Eğer o çiziğin yer değiştirmesine dikkat etmesem, sağduyum beni burada bile yanıltacaktı. Eğer dünyamız Melikşah Sezen'in şeksiz şüphesiz görünen ve açık olmasını talep ettiği şeylerle sınırlı olsaydı, halen kaba taş çağında, avcı-toplayıcı canlılar olmanın ötesine geçemezdik. Gerçeklik o kadar açık ve seçik olsaydı, ne bilim gibi araçlara, ne Kuran gibi rehberlere ihtiyaç olurdu. Evrim de böyle dikkatle gözlemlendiğinde görülen, hem de açıkça görülen bir hakikattir. Bakan herkes, tüm canlıların aynı maddeden yapıldığını; belli karmaşıklık hiyerarşileri ile dünyaya dağıldığını, zamansal olarak belli bir sıralama ile gelip gittiklerini ve tarihin büyük bir evrim müzesini nazara sunduğunu açıkça görebilir. Bakmayanın göremiyor olması, onu şüpheli yapmaz. Şüphesini izale etmek isteyen formel bir biyoloji eğitimi almasa bile, tabiattaki canlılarda müdakkikane gözlemler yapmakla yükümlüdür. Bu haliyle şüpheli demek, hakikate saygısızlıktır. Eğer Melikşah Sezen evrime şüpheyle yaklaşmak yerine onu bir ilim olarak tahsil etmeye zaman ayırsaydı, algılarımızın ve beynimizin, milyonlarca yıllık evrimsel süreç sonucunda dışarıda var olanı olduğu gibi algılamak için değil, hayatta kalmak üzere dış gerçekliği basit temsiller halinde algılamak için ayarlandığını, öyle yaratıldığını anlayabilirdi . Evrimsel biyolojide bu konu, ziyadesiyle açık ve anlaşılır olarak, neredeyse tüm elzem detayları ile bilinir. Hal böyle olunca, bilimin neden dünyayı anlamada en önemli aracımız olduğunu da anlayabiliriz. Bunu fark edince de bir metni sadece lafzi anlamıyla değerlendirmenin, hakkında konuştuğu konuları tahkik etmeden hüküm vermenin ve insanların sözüne gösterdiği dikkatin bir kısmını bile tabiata vermeyince, ciddi bir haksızlığa zemin hazırlayacağının farkında olurdu. Melikşah Sezen ve benzeri ilahiyat konularında araştırma yapan araştırmacıların kütüphanelerinde hiç biyoloji kitabı bulunmaması, bulunsa bile hemen hiç bir zaman ciddi olarak tahkik edilmemesi, maalesef böyle sıkıntılı yorumlara yol açabiliyor. Hemen ardından Sezen, bilimsel teori ile senaryo ayrımı yapıyor. Temel bilim kültüründe hiç bulunmayan bir terimi bilimsel bir açıklama biçimi olarak satırlar arasına yerleştirerek iki yüzyılı aşkın bilim geleneğinde hiç yapılmamış bir tasnif öneriyor . Sezen'e göre, bilgi boşluklarından muaf, tam bir anlayışa teori; bilgi eksikliğinde kaynaklı tamamlayıcı açıklama çabalarına da senaryo denmesi gerekiyor. Halbuki bu tasnifin, yani senaryo ifadesinin bilimde hiçbir karşılığı yok. Aslında Sezen'in senaryo diyerek anlatmaya çalıştığı şey, bilimde teori, yahut kuramın ta kendisi. Zira tüm teoriler, buna kütleçekimi elektromanyetizma, hücre, büyük patlama ve atom teorileri de dahil, yeterince kanıtla desteklenen ama yüzde yüz ispat iddiasında olmayan açıklamalardır. Zira teoriler, kanıtlarla desteklendikçe geçerli kabul edilen açıklama çerçeveleridir ve gözlemle uyuşmadıkları zaman geliştirilip yerlerini memnuniyetle yeni teorilere bırakırlar. Bilim de bu sayede ilerler. Mütekamil bir örnek için atom teorisinin son iki yüzyıl içindeki gelişimine bakabilirsiniz. Bilim kültüründen ve dilinden kopuk olarak yaptığımız bu yorumlar maalesef ilim ehlini ciddi bir vebal altında bırakıyor; ben de bir dost olarak gördüğüm Melikşah Sezen'i bu anlamda bir kez daha ikaz ediyorum. Bütüncül bir psikoloji ile uzaktan baktığımızda, ilahiyat ilimleri ile uğraşan insanların çoğuna sirayet etmiş görünen, dünyevi, özellikle de fenni bilimlerinin müktesebatını küçümseme alışkanlığının bu metnin tüm satır aralarından sızdığını söylemek durumundayım. Kısaca bu müktesebatı şunun için özetledim: Elli yaşımı tamamladığım şu güne kadar hiç bir zaman çıkıp da dini bilimler konusunda müstakil bir iddiada bulunmadım. Tefsir yapmaya, hadis eleştirmeye, usül tesis etmeye kalkmadım. Kimseye Kuran aslında bunu diyor deme cüretkarlığına girişmedim. Başkasının dini inançlarının mantığını, birilerinin ne kadar müslüman olup olmadığını falan konu edinmedim. Bu alandan öğrendiklerimi tamamını kendi hayatım için kullanmaya ve kendi inanç dünyamı tezyin etmeye devam ederken, bilim tahsilimden öğrendiklerime odaklandım ve onlarla insanlara bilgiler vermeye çalıştım. Dini konulara ancak, burada da olduğu gibi, işi bilim olmayan insanların açık gerçeklerle çelişen ifadeleri ile karşılaşınca girdim. Özellikle de benim inandığım din adına bilimle açıkça çelişen ifadeleri mecburen düzeltmek zorunda kaldım ve kalıyorum. Çok merak ediyorum; evrim konusunda bu kadar kesin reddiyeler yazan, yargılar koyan, yahut şüpheler izhar etmekten çekinmeyen Melikşah Sezen gibi arkadaşlarımızın kaç tanesi, benim Kuran'a ayırdığım vaktin onda birini biyolojiye ve evrime ayırmıştır? Neden aynı cüreti, mesela astronomi, gıda mühendisliği, jeoloji gibi alanlarda göstermezler? Ben kabaca bir temel eğitim süresi kadar zamanımı bu işe yatırmış olduğum halde hiçbir iddiada bulunmaz, bundan tahaccüb ederken, hiç çaba sarfedilmemiş alanlarda bu kadar iddialı konuşulmasını neye yormak lazım? Bunu herkesin kendi tefekkürüne bırakıyorum. Melikşah Sezen kitabının Bilginin Kaynakları adlı bölümünde, gerçekten beni hayrete düşüren arkaik bir iddiayı seslendiriyor. Çoğunluğun söylediği hakikattir şeklinde ifade edebileceğimiz bu argüman, gerçekten bilim ve bilimsel konular söz konusu olunca insanın kanının çekilmesine neden oluyor. Bazı Kuzey Avrupa ülkelerinde tanrıtanımazlık görüşünün icma ile kabul edilen bir görüş olduğuna bakarsak Sezen'e göre ateizm de hakikat olmalıdır. Muhtemelen Sezen'in esinlendiği ana kaynaklar bundan birkaç yüzyıl öncesinin dünyasına ait olduğunda, haberin ancak ağızdan ağıza yayıldığı ve mütevatirliğin muteber olduğu dönemlerle bu dönemler arasında ciddi bir fark olduğunu göremiyor. Hele ki konu bilim gibi dikkat, rikkat ve uzmanlık isteyen bir mesele olunca, bu iddia gerçekten de bizi tartışılamaz bir noktaya doğru sürüklüyor. Sezen'in bu iddia ile, Kuran'da açıkça geçen Onlara Allah'tan bir mesaj ulaşınca, 'biz atalarımızdan gördüğümüze uyarız' derler (Bakara 170) diye ifade edilen müşriklerin davranışı arasında nasıl bir ilişki kuracağını çok merak ediyorum. Bir sonraki bölümde Kelamda aslolan zahiri manadır; ta ki zahiri manaya yönelmeye bir mani buluna ifadesi, tam beni umutlandırmıştı ki bir an sonra bu umudumun neden boş olduğunu anladım. Örneğin, insanın yaratılışı ile ilgili ayetlerdeki çamur-kil-su benzetmelerini olduğu gibi anlamaya mani çok açık bir gerçek vardır: İnsan, diğer tüm canlılarla hem bedenen, hem genetik yapı olarak hem de tarihsel bağlamda KESİN olarak akrabadır. İnsanın evrimsel çizgi dışında ortaya çıkıverdiğine dair HİÇBİR gözlemsel kanıt mevcut değildir. Bu durum, ayetlerin kelime manaları ile anlaşılmasına ciddi bir mani oluştursa da, başta evrimi şüpheli diye reddettiğinizde, Allah'ı, bir çömlekçi misali çamurdan bir şekil yoğurup ona üfleyerek canlandıran bir mitolojik tanrı imgesi dışında hayal etme şansınız kalmıyor. Yani söz konusu mani, görmek istemediğinizde size mani olamıyor. İnsanın diğerlerinden ayrı yaratılmış bir canlı olarak, neden karaciğerinin, beyninin, kaslarının, kemiklerinin, böbreklerinin, gözlerinin, hormonlarının, enzimlerinin, antijen ve antikorlarının ve bedenindeki her ama her şeyin diğer canlılarla aynı olduğunu açıklama zorunluluğu, ancak insan bedeninin ne olduğunu açıkça anlatan biyolojiden haberiniz varsa hissedebileceğiniz bir zorunluluktur. Hiç bakmazsanız, böyle bir sorununuz da olmaz. Melikşah Sezen'in savunduğu pozisyondaki arkadaşlarımın temel bir sorunu bence şu: Tercih ettikleri dünya görüşünde istedikleri kadar ısrar etme, istediklerine inanma, istediklerini anlatma ve yayma hakları sonuna kadar mevcuttur ve haktır. Ben böyle inanıyorum. Fakat konu, benim ve bir çok insanın dünya görüşünün temelini oluşturan İslam inancına gelince, bu kalem ehlinin bu İslama aykırıdır, yahut muvafıktır gibisinden beyanlarında ciddi bir sıkıntı var. Benim anladığım Kuran ve İslam, benim bildiğim bilimle çelişmiyor; çünkü ben Kuran'ı bilimle okuyorum. Siz okumayabilirsiniz; hakkınızdır; ama benim okumalarımı hükümsüzleştirmek, sizi, fark etmeseniz bile, bu dünyada tanrının tek sözcüsü, hakikatin tek sahibi gibi bir iddia ile baş başa bırakır. Bu da bugün bütün kadim dinlerin kiliseleşme geleneklerinin başlangıç hastalığıdır. Benim kabul ettiğim yoruma göre bu makul değildir demeniz son derece anlaşılırken, İslam sadece benim anladığım gibidir demek, nifaktan başka bir şey üretmez. Mesela, Kuran'ın anlaşılmasında lafzi mananın esas olduğu meselesi bir yorumdur; benimseyenleri bağlar. Ben o yoruma uzağım; benim için esas kitap kainattır; Kuran ancak onunla okunursa anlaşılabilir. Bu iki görüş elbette ki tartışabilir; ama eşitliği bozucu bir sahiplik iddiası varsa, diyalog yolu artık kapanır; ben bunu tavsiye etmiyorum. Kitapta bir başka gönderme, Arapça dilinin sınırlılığı ve ilahi mesajın mutlaklığı arasındaki kadim tartışmayla ilgili. Burası pek kısa geçilmiş ama bence önemli bir yer. Allah, insan dillerini çok aşan bir hakikati bize hatırlatmayı murat etmiş olmalı oysa Arapça insan dillerinden bir dildir. Hiç bir insan dili mutlak olanı anlatamaz; zira dil, beyin yapımız gereği ancak nispi yani göreceli olarak çalışır. Bunun tafsilatına burada girmek işi uzatır ama dil ve tercüme ile uğraşan herkesin temel düzeyde bildiği bir gerçektir bu. Mutlak olanı anlamak ve anlatmak, dilin ve onun türevi olan mantığın işi değildir. Akıl ve mantık, bizi mutlak olana nasıl bakmamız gerektiği konusunda ikna etmekte işe yarayabilir. Bence Kuran'ın metodu da tam olarak budur. Oldukça örtük ifadelerle anlattığı birçok hadise anlatılanın ötesinde, gösterdikleri şeylere bakmayı ve araştırmayı gerektirmektedir. Eğer sadece kitapta yazan kelimelerle bu iş olsaydı, her cerrahi kitabı okuyan evde ameliyat yapabilirdi. Lafzı hayata dönüştürecek olan şey deneyimdir, temaşadır, dikkatle izlemek ve çalışmaktır. Sezen'de bu kısmın eksik olduğunu düşünüyorum. Bir sonraki bölümde Melikşah Sezen, tabiri caizse hızını alamayarak, bu tartışmayı Müslüman ve teist ikilemine zemin yapmış. Ona göre, yaygın yorumu kabul etmeyen Müslüman değil ancak teist olabilirmiş. Bu konuda çok yorum yapmayacağım ama tam bu bölümün ikinci sayfasında, (ki kitabın 38. sayfasının 3. paragrafına denk düşüyor) çok ilginç bir dizgi hatası var. Tam olarak şöyle alıntılayayım: Bu gibi suallerden hareketle evrim kabulünün Allah tasavvuruyla tenakuza düşmedigini vurgulayarak aslında bunu kabul etmenin herhangi bir arıza oluşturmayacağını öne sürmektedirler. Halbuki anlayışını bu mantığa göre tanzim eden kişi Müslüman değil tesit olur. Sondan bir önceki kelime teist olacakken, sehven tesit yazılmış. Bu hatalı kelime bana bir yerden tanıdık geldi, baktım, Arapça sa'd kökünden gelen övülmüş, kutlanmış, tebrik edilen anlamındaki tes'id kelimesinin eski Türkçede kullanılan haliymiş. Yani yazım hatasını görmesek, evrim düşüncesinin Allah'ın yaratmasıyla ters düşmediğini düşünmek tebrike şayan bir ifadedir şeklinde anlayabilirdik. Evet, bu sadece basit bir dizgi hatası olsa da bu tip tevafuklarda düşünenler için büyük ibretler vardır! Kitabın ilerleyen bölümlerinde bir örnek var; kafamdan aşağı kaynar sular dökülmesine vesile oldu! . O ifade özetle şu: Birisi tevazunun evrimsel seçilim sürecinde dezavantajlı olduğu için elendiğini, insanların o yüzden kibirli olmaya meyilli olduğunu anlatınca, müellif o zaman Allah bize Kuran'da mütevazı olmayı öğütlerken yaratılışla çelişen bir şey önermiş olur diye bir sonuç çıkartıyor ve buradan da yaratılışla Kuran arasında böyle bir çelişki olamaz diyerek evrimi yok saymamızın daha hayırlı olacağını ima ediyor. Gerçekten inanılmaz! Birincisi, tevazunun doğal seçilimle elendiği iddiası, biraz evrimsel psikoloji okuyan herkes için saçmalıktan ibarettir; zira tevazu, digerkamlık, fedakarlık, yardımlaşma, kendini feda etme gibi bakıldığında pek güçlü gözükmeyen davranışların evrimsel biyolojide prososyal, yani sosyal örgüyü destekleyici davranışlar olarak tercih edilip seçilegeldiğini net bir biçimde biliyoruz. Bu nedenle bu tip davranışlar sadece bizde değil, tüm gelişkin organizmalarda, yani hayvanların çoğunda gözlemlenebiliyor. Bunlar bizi topluluk olarak hayatta kalma açısından destekleyen, birlikte olmamızı kolaylaştıran davranışlar oldukları için doğal olarak seçiliyorlar. Bunun nasılını biyolojiden kolayca her isteyenin öğrenebileceği bir devirde yaşıyorken, sevgili Melikşah Sezen burayı da kötü bir çöpten adam safsatası ile heba ettiğini fark edemiyor . Buna benzer kitapta birçok örnek var hepsini tek tek ele almak benim için şu anda imkan dışı. Fakat bu örneklere ve onların Kuran ve İslam'a bağlanma biçimine şöyle kuş bakışı baktığınızda, ortaya çok enteresan bir resim çıkıyor bana göre: Müellif, Allah'a değil, Kuran'a; hatta daha doğru bir ifadeyle, Kuran'dan kendi anladığına tapıyor gibi bir görüntü var! Zira Allah'ın iş olan kainatın bize neler gösterdiği, onun için Kuran'ın lafzına göre ikinci-üçüncü planda ilgilenilecek bir şey. Bu beni sadece şaşırtmıyor, aynı zamanda ciddi anlamda dehşete düşürüyor! Sezen, hemen sonra 47. Sayfada evrimi reddetmenin gayet makul olabileceğinden, çünkü bu alanda Kurani delil olmadığından dem vuruyor. Paragrafın sonunda, özellikle insanların dini zaruretlerden dahi bihaber hale geldiği bir zamanda, böyle meselelerle uğraşmanın tehlikelerine işaret ediyor. Sevgili Melikşah Sezen kardeşim. İslam dünyasının bugünkü durumu, özellikle gençlerin geleneksel anlatılara olan mesafesi, bilimden veya fazla akıl kullanmaktan değil, geleneğin günümüzün bilgisi ve görgüsüyle gittikçe kopuk hale gelmesinden kaynaklanıyor. Bugünün insanına dünyadaki bunca haksızlık ve bozukluğa mukabil, namaz kıl, oruç tut, başını ört dışında bir şey vazedemeyen, küresel barış adına hiç bir yenilik getiremeyen, ayrılığı körükleyici ve kabile mantığından sıyrılamamış bir kültürün bu nesillere verebileceği pek fazla şey kalmıyor. Koca İslam geleneğini de böyle bir kültüre indirgemeye kimsenin hakkı yok. Bir de din ilimleri ile uğraşanların bilgiden, bilimden, irfandan uzak; eskilerin sözlerini tekrar ve şerhten öteye gidemeyen bayat anlatıları ana meşgale edinmiş olması, insanların hayatında dini gittikçe absürd bir uğraşa dönüşüyor. Benim çabam, bir Müslüman olarak, senin ve sencileyin arkadaşların esas telaşına karşı başka bir merhem önermek: İnanç bilimle barışır; bunun için eski alışkanlıkları bırakıp, gerçek ilmi tahsil etme, elimizde daha önce hiç bulunmayan araçlarla doğaya cesurca bakmayı ve ondan öğrenmeyi ilke edinme, batı biliminin tanrısız bilgisi yerine, bilgi ile hikmeti birleştirebilecek insanlar yetiştirmenin tek çare olduğunu düşünüyorum. Senin bende ve benim gibi evrim konusunu en önde tartışanlarla yapabileceğin ciddi ittifakları, bu mantık hatalı argümanlarla kendi kendine tıkadığını görüyor ve üzülüyorum. Hiçbir insan sözü, hiçbir fani yorum, hakikatin üstünde değildir. Hakikat, hangi alim olursa olsun, ona malum değildir. Bizim işimiz, ibn-ül vakt olarak, elimizdekiyle bir daha, bir daha kıraat etmektir. Zira Kuran'ın ilk emri budur: İqra! Anladığımız anlamına sıkıştırdığımız Kurana ve dine tapmayı terk edip Allah'a ve onun tabiattaki işlerine yönelmek tek kurtuluştur. Evrenin dışında bir tanrı, Allah değildir! Sezen'in kitabının bir yerinde Çünkü bir Müslüman mü'min vasfını almış olmakla alemin haricinde bir Kadir-i Mutlak'ın her an ve her şekilde tasarrufunu aklen, kalben ve fiilen kabul etmiş olmaktadır diyerek, enteresan bir yön gösteriyor. Zira bu yön, İslam'da ana akım olarak bildiğimiz inanışa bile ters. Zira İslam'daki Allah inancı, bu evreni dışarıdan yöneten müşahhas bir varlıkla hiçbir bağlantısı olmayan bir anlatıdır. Tam tersine, İslam'ın giriş cümlesi la ilahe illaAllah sözü, bu tarz mitolojik ilahların reddiyle Allah'a ulaşılabileceğini kesin olarak ifade ve ikaz eder. Fakat bu paragrafta, İbn-i Arabi gibi alimlerin vahdet-i vücuda kadar genişlettiği her şeyde ve her yerde bir yaratıcı akıl manası tamamen ters yüz edilmiş durumda. Einstein'in Son yıllarım kitabında bahsettiği tanrı tanımı, bana soracak olursanız Sezen'in buradaki tanımından çok ama çok daha İslami kalıyor. Ama tabii ben Sezen'in düştüğü hataya düşüp bu İslami değildir demeyeceğim; İslam'da böyle yorumlar da vardır ve sadece o yoruma inananı bağlar. Ben böyle bir tanrıya inananlardan değilim. Benim Allah'ım, her şeye gücü yeten olmasına rağmen yaratılışı benim anlayabileceğim sınırlarda icra etmeyi murad ve irade eden, her an her şeyde bilfiil yaratılışta olan ve her bir cüzde yansıması rahatlıkla görünebilen, bu nedenle de mesela bilim aracılığıyla onun işlerini çalışıp cömertçe öğrenebildiğim alemlerin terbiye edicisi; yol göstericisi, yöneticisidir . Başkalarının inancı beni ilgilendirmez. Sıklıkla dile getirdiğim bir uyarıyı burada da tekrarlamak isterim: Çoğu insan, zamanla fikirleri değişse bile, zamanında belli bir konuda çok iddialı konuştukları, fazlaca kelam ettikleri, yazılar kaleme aldıkları ve kitaplar yazdıkları için, fikirlerini değiştirmek isteseler dahi bunu yapamazlar. İnsan psikolojisi, geçmişte bu kadar yatırım yaptığı bir şeyi kolayca terk edecek rahatlıkta tasarlanmamış gibi gözüküyor. Buna batık maliyet yanılgısı da dendiğini duymuş olabilirsiniz. Hevasını ve ezberini tanrı edinme benzetmesi, bu durumu pek veciz olarak hatırlatır aslında. Ben şimdiye kadar bütün iddialarımı, evrim açıkça gözlenen bir fenomendir iddiam dahil, aleyhte kanıt gördüğüm anda hemen bırakabilirim. Zira ben bilim ile uğraşırım ve bilimin yöntemi budur. Hakikate böyle adım adım yaklaştırır. Öte yandan dogmatik bir takım geleneksel söylemleri savunacağım diye, ayet kadar kesin kanıtları göz ardı etmek için akıl ve mantığı, söz gücünü seferber etmek, ciddi sonuçlara gebe bir inattır. Bundan vazgeçmek, bu alışkanlığı bırakmak lazım. Bugün çok kutlu zannettiğimiz fikirlerimiz, yarın yanlış çıkabilir, kendimize bu kadar güvenmek pek hayra alamet değil. Sırtınızı Kuran'a bile yaslasanız, onu dosdoğru anlayabileceğinizin hiç bir garantisi yoktur. Aman dikkat!"} {"url": "https://www.sinancanan.net/evrimsiz-egitim-olur-mu/", "text": "Milli eğitim bakanlığının ortaöğretim için internet sitesinde görüşe sunduğu müfredat taslağını sosyal medyadaki evrimsiz müfredat etiketleriyle duydum. Konu alanımla ilgili olduğu için bir çok kişi görüş istiyordu ve evrim kuramına dair konuların müfredattan çıkartıldığından bahsediyordu. Öyle bir şey olamayacağına emin olarak sunulan dosyaları inceledim ve çok ilginç bir şekilde iddianın doğru olduğunu gördüm. Elbette bu dosyalar henüz bir taslak halinde. Fakat taslak hazırlanırken dahi günümüz biyolojisinin, hatta biliminin temelini oluşturan evrim hakkında hiç bir ibarenin yer almıyor olması, burada bilimden başka etkenlerin rol aldığını gösteriyor. Evrim, tabiatta açıkça gördüğümüz bir gerçektir; aynen yerçekimi, yahut elektromanyetik kuvvet gibi. Ve yine aynen bu etkiler gibi, mekanizması tam bilinmemektedir. Bu nedenle bu tip olguları yani etkilerini her yerde gördüğümüz oluşları açıklamak için çeşitli kuramlara yahut teorilere ihtiyaç duyarız. Einstein yahut Newton'un kütle-çekim kuramı, Maxwell'in elektromanyetik alan kuramı, Lorenz'in kaos kuramı, yahut kuantum kuramı gibi kuramlar, aynen Darwin'in evrim kuramı gibi, olguları açıklamak için başvurulan kavramsal açıklamalardır. Bilimsel teorilerin hiç birisi tam anlamıyla ispat edilmiş değildir; atomun yapısı bile aslında teoriler aracılığıyla bildiğimiz bir şeydir. O nedenle bilimde artık eskiden olduğu gibi kanun kelimesini çok fazla kullanmıyoruz. Darwin'in evrim kuramını beğenmiyor olabilirsiniz; ama bu evrim gerçeğini reddedebileceğiniz anlamına gelmez. Evrim olmadan günümüzde ne biyolojiyi anlatabilir, ne canlıların sınıflandırılmasını açıklayabilir ne de aşı ve ilaç geliştirme dahil tıbbın temelini oluşturan bir çok uygulamayı izah edebilirsiniz. Bunlar ancak canlıların akrabalığı ve evrimsel ilişkileri bağlamında anlam kazanabilecek konulardır. Mesela söz konusu müfredat taslağında canlıların sınıflandırması diye bir konu var; ve mesela kuşlar bir kaç yıldır sürüngenler sınıfında; insanlar da ta baştan beri primatlar grubunda sınıflandırılır. Evrim anlayışı olmadan bunların açıklanabilmesi, anlatılabilmesi dahi mümkün değildir. Sunulan taslak dosyalarda Darwin ve evrim kelimeleri bir kez bile geçmezken, hemen hepsi evrim görüşünün üzerinde katkısı olan Linneaus ve Crick gibi bir çok araştırıcının ismini görmek de ayrıca ilginçtir. Bu taslağın aceleyle hazırlandığını ve bu isimlerin yanında hemen hepsinin ilham aldığı Darwin'in unutulmuş olabileceğine inanmak için kendimi zorluyorum. Eğer unutulmamış ve kastılı olarak dışarıda bırakılmışsa, burada çok ciddi bir cürüm var demektir. Darwin'in evrim kuramı tek değildir. Stephen J. Gould'dan Rupert Sheldrake'e kadar bir çok biyolog kendi açılarından evrim olgusuna farklı açıklamalar getirmeye çalışıyorlar. Benim bile konuyla ilgili henüz tam olgunlaştıramadığım fikirlerim var ve bu fikirler Darwin'in ve diğerlerinin açıklama teşebbüsleri olan teorilerden bazı açılardan farklılık gösteriyor. Bunların tamamı ve daha fazlası, evrim denen gerçeği açıklama çabaları. Tabii eğer böyle bir gerçeği görecek kadar meraklı değilseniz, doğada gözlem ve araştırma yapmıyorsanız, böyle bir teoriye falan da ihtiyacınız yoktur. Bu gün tüm dünyada Darwin'in ortaya attığı ve zaman içerisinde başta moleküler ve genetik bilgilerin artmasıyla defalarca yenilenen Darwin'ci evrim açıklaması, sınanabilir, gözlemlenebilir, öngörüde bulunabilir en güçlü kuram olarak ortada durmaktadır. Beğenmeyebilirsiniz, ama eğer durum buysa yerine koyacak daha iyi bir fikriniz olması gerekir. Darwin ve evrim kuramını inanca bağlı nedenlerle beğenmeyen hemen herkes alternatiflerin de okutulmasını önerirler. Fakat ne kadar sorarsanız sorun, bu kurama alternatif olarak herhangi bir fikrin ortaya konulabildiğini göremezsiniz; zira yoktur. Mesela, canlıların ayır ayrı yaratıldığı veya pat diye dünyada arz-ı endam ettiğine dair hiç bir gözlemsel kanıtımız yoktur . Fakat tam olarak her safhasını açıklayamasak da canlıların belli bir yapısal ve zamansal sırayla dünyaya geldiklerini göstermek için milyonlarca kanıtımız mevcuttur . Birilerinin yok demesiyle yok olmaz. Bilim insanlarının işi bu süreci açıklamaya çalışmak, bilim öğrencisinin işi de bu konuları detaylarıyla öğrenmektir. Eğer bu vahim hata inanç adına yapılıyorsa, daha önce hem benim Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler adlı kitabımda, hem de piyasada bulabileceğiniz bir çok kitapta bu konuda detaylı değerlendirmeler okuyabilirsiniz. İslam inancı bilimin herhangi bir dalıyla, özellikle de evrimle çelişmez; tam tersine, canlılığın nasıl yaratıldığını anlama işi tüm Müslümanlara emir olarak verilir (Ankebut-20). Evrimle sorunu olan inanç, sırf Müslümanların yüzlerce yıllık canlılık görüşüne beniyor diye Darwin'in görüşlerine karşı çıkan Katolik ve Evangelist Hrsitiyanlık damarıdır. Yani mevzunun bu anlamda İslam ile bir ilgisi yoktur. Bilim ve kültürle sırf keyif ve ideoloji için oynamak felaketlere neden olabilecek kadar tehlikelidir. Bu nedenle, nasıl ki tedavi için hekimlere danışıyoruz, evrim ve biyoloji konularını da lütfen alanda biyoloji çalışan, bu konuda mesai harcayan insanlara danışalım. Zira alanda ve laboratuvarda biyoloji ile çalışıp da evrim yoktur diyen kimseye ben henüz rastlamadım. Evrim karşıtlarının tamamı, olayı masa başında çözmeye çalışan ve bilimsel araştırma içinde aktif olarak bulunmayan kişilerdir. Neticede ortada ciddi bir hata var ve bu elim hatadan bir an önce dönülmesi gerekiyor."} {"url": "https://www.sinancanan.net/ey-sen/", "text": "Halbuki neler yapabilirdik, ne cennetler kurabilirdik.. Başbakanlar, vekiller, patronlar, zenginler, muktedirler, veliler ve peygamberler değil,"} {"url": "https://www.sinancanan.net/fizyoloji-hocasi-olmak/", "text": "Fizyoloji yaşamın mantığını anlamaya dayanan bir temel bilim dalıdır. Sadece tıbbın en temel derslerinden birisi olmakla kalmaz, canlılıkla ilgili tüm bilimlerde temel bir konu olarak vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Bir benzetme yapmak gerekirse, tüm bilimler içinde fizik biliminin yeri ne ise, yaşam bilimleri için de fizyoloji aynı konumdadır. Canlı bedenin normalde nasıl çalıştığını bilmezseniz, onunla ilgili hiçbir şeyi anlamanız mümkün olmaz. Yıllardır çeşitli üniversitelerin tıp fakültelerinde öğretim üyesi olarak, ondan önce de yaklaşık altı yıl asistan olarak tıp ve diğer sağlık bilimleri öğrencilerine fizyoloji dersleri veriyorum. İlk günden beri anlattığım konulardan çok büyük bir heyecan duydum. İlk zamanlarda bu heyecan, neredeyse yaşıtım olan öğrencilerin karşısında bazı karmaşık konuları derli toplu anlatabilmenin telaşına karışıp, gözümden kaçıyordu. Fakat sonra, biraz daha derinleşmeye fırsat buldukça, dersler benim için vazgeçilmez bir derin düşünce vesilesi haline geldi. Bu tarz bir konuşma sonrasında genellikle bütün derslerimiz güzel geçiyor. Yalan değil, söylediklerimin hepsi gerçekten yaşadığım şeyler. O kadar mükemmel mekanizmalardan, o kadar harika şeylerden bahsediyorum ki, vecd içinde kendinden geçmemek elde değil! Televizyondaki belgesellerde yahut bazı basın-yayın organlarında insan ve hayvan bedenlerine ilişkin çarpıcı bazı bilgileri kulak kabartarak takip ediyorsunuzdur. İşte fizyolojide bunların hepsi ve çok daha fazlası var. İşte bu yüzden, fizyolojiyi anlatmak zordur. Dimağları sünger gibi bilgiyi emen bir grup öğrenci karşısında, evrenin en büyük sırrı olan canlılığın mantığını parça parça anlatmak hiç kolay değildir. Hatta imkansızdır, çünkü ne kadar uzman olursanız olun, bir çok olayın vücutta neden öyle olduğunu bilemezsiniz. Sadece öyledir ve siz gözlemleri-sonuçları aktarırsınız öğrenciye. Anlamış gibi yapabilirsiniz, ama inanın, sonuçta buna kimse inanmaz. Evet, bilim çok gelişmiştir, yöntemlerimiz atom boyutlarını gözlemeye gelip dayanmıştır ama hala yaşamın nasıl bir şey olduğunu bilmiyoruz işte! Bunu anlatmak, daha doğrusu bunu anlamaya ve anlatmaya çalışmak, büyük bir ayrıcalıktır bana göre. Dolayısıyla fizyoloji anlatırken, aslında hayranlığımı anlatıyorum. Bu uçsuz bucaksız bilgi aleminde, elimizdeki kırıntıların bile ne kadar baş döndürücü olduğundan bahsediyorum. Bazen, hatta çoğu zaman, sıradan bir işleme sürecini anlatırken bile gözlerim dolar. Önceleri bu hislerimi belli etmemeye gayret ederdim; ama artık, ön sıralarda o parlayan gözleri gördükçe, fizyolojinin anlamını ben de yeni baştan öğreniyorum. Biliyorum ki, bir şeyler heyecan ve aşkla öğrenildiğinde insanın içine işliyor. İnsana bizzat kendisini anlattığımız fizyoloji dersi için bu çok daha geçerli. Umudum odur ki, ezberlenecek sıkıcı bilgi yığınları yerine, hayretlerle dolu bir seyirgah olarak sunulabilen bilgileri öğrenen öğrenciler, gerçek hekimler ve yaşam bilimcileri; hatta dahası gerçekten kamil insanlar olma yolunda ilk sağlam adımlarını atmış olacaklar. Bunu sağlamanın da tek yolu, bütün öğreticilerin, konuları ne olursa olsun mesleklerini aşkla icra etmesidir."} {"url": "https://www.sinancanan.net/goklerin-ogrencisi-olmak/", "text": "Bir zamanlar bir adalet bakanı, adli görevlere atadığı insanların tümünün belli bir ideolojik çizgiye ait olmasını açıkça savunabilmiş, sağcı olarak betimlediği insanlara görev vermemesinin gayet doğal olduğunu söyleyebilmişti. Özellikle devlet kurumlarında rejimi korumak ve kollamak gibi saçma sapan ve gayet müphem bir takım endişelerle, liyakate bakılmaksızın amansızca sürdürülen kadrolaşmaların nasıl bir aptallaşmaya, nasıl bir iç körlüğe neden olduğunu sürekli izledik ve izlemeye devam ediyoruz. Bu ülkenin başına darbeleri, vesayeti, adam kayırmayı, haksızlığı ve bilumum belayı saran hastalıkların en büyüğü, bu adam seçme refleksleriydi. Beni şahsen en çok hayrete düşüren konuların başında, yıllardır bu ülkede ezildiğinden, hakkının yendiğinden, önünün kesildiğinden ve her türlü kamu imkanından mahrum edildiğinden haklı olarak şikayet eden inançlı insanların bir bölümünün, bu günkü davranış biçimleri geliyor. Ezilen bir kesimin her zaman yaşadıklarından ders çıkartarak ali davranışlar geliştirmesi beklenmez elbette. Fakat bir insan, inancından dolayı aşağılandığı ve engellendiği kanısına sahipse, üzerindeki bu baskı ortadan kalkıp da inancını daha özgürce yaşamaya başladığında, inancının gereklerini daha rahat bir şekilde yerine getirmeye başlaması da doğal olarak o kişiden beklenir. Yıllar boyunca kılık-kıyafetinden, ibadet alışkanlıklarından, siyasi tercihlerinden ve yaşam tarzlarından ötürü hor görülen insanların önemli bir kısmının bu günkü halleri, daha dün gördükleri bu zulmü bu gün aynıyla tekrar etmekten ibaret ne yazık ki. Halbuki, İslam inancına sahip bir insanın böyle davranmasının önündeki en büyük engel, bizzat inandığı dinin kitabı olan Kuran-ı Kerim'deki açık emirlerdir. Kuran-ı Kerim bizlere her zaman adaletli olmayı, işi ehline vermeyi ve diğer insanlara örnek olmayı öğütler; hatta doğrudan emreder. Eğer bir Müslüman, bu emirlere aykırı hareket ettiği halde, bunu inandığı dini korumak adına yaptığını düşünüyorsa, burada ciddi bir kendini kandırma oyunu olduğu gayet açıktır. Uzun zamandır etrafımdaki insanlarla bu konu etrafında hararetli tartışmalar yapıyoruz. İsim vermeden bir kaç örnek üzerinden, sizlere benim karşılaştığım maneviyatçı kadrolaşma refleksinin mantık hatalarından bir kaç tanesini özetlemeye çalışayım. Bu muhteşem ders, şartlar ne olursa olsun, ötelere iman etmiş insanların temel inanç ve ilkelerinden taviz vermemesi gerektiğini bize bir kez daha hatırlatıyor. İlmin kapısı Hz. Ali'nin, savaş meydanında kılıcıyla öldürmek üzere olduğu bir müşrik yüzüne tükürdüğünde, nefsi bu işe karışmasın diye kılıcını kınına sokup düşmanını öldürmekten vaz geçişi, severek anlattığımız bir anekdottur. Bu öyküyü severiz; ama bu ali davranışı da sadece Hz Ali'den bekler gibi bir halimiz vardır sanki. Sanırsınız ki bu nefis terbiyesi, bu farkındalık, savaş meydanında bile sahibini terk etmeyen bu İslam olma bilinci, sadece peygamberlere, sadece veli zatlara has bir durumdur. İslam peygamberinin yüzünden eksik olmayan tebessümü, inançsız komşularıyla ve müşrik akrabaları ile olan ilişkileri, sanki sadece ona ait hususiyetlermiş gibi algılanır çoğu zaman. Taif halkının kendine reva gördüğü eziyetlerden sonra bile beddua etmeyen bir peygamberin ümmeti olmak o kadar kolay olmasa gerektir... Maalesef, inançlarının temellerine dair düşünmeyi farz addeden, inandığına ezberlerle değil, aklı ve gönlüyle inanan nesiller yetiştirmedikçe bu hamakatın içinde daha çok vakit ve enerji kaybedecek gibi görünüyoruz. Bu gün, etrafınızda gördüğünüz sizin gibi olmayan insanlarla aranızda aslında zannettiğinizden çok daha küçük farklar var. Bu ülkede İslami hayat tarzına mesafeli duran insanların önemli bir kısmı, İslam'dan değil, Müslüman'dan çekinir. Müslüman, göklerin öğrencisi olmaktan ne kadar uzaklaşırsa, diğer insanların İslam ile olan mesafelerinden de o kadar sorumlu olacaktır. İntikam ve misliyle muamele hisleri bir insanda galebe çalmaya başladığında, bir yol durup, kalpteki imanı ve inancın temelleri ile olan rabıtaları gözden geçirme vakti gelmiş demektir. İnsanların çoğunun içinde bulundukları durumu abartmaya doğal bir eğilimleri vardır. Mutluluğumuzu, sıkıntımızı, neşemizi yahut ağrımızı abartma eğilimindeyizdir genellikle. Özellikle burada bahsetmeye çalıştığım konu itibariyle, şartların ve müstakbel durumlara dair ihtimallerin abartılması, bir çoğumuza, yaptığımız işlerin ilkelerimizden uzaklaşması hususunda güzel bahaneler sunar. Kişisel hayatımızı ve inancımızın temellerini bir kenara bırakıp ülkenin gidişatı gibi, çoğumuzun elinde ve yetkisinde olmayan farazi gündemlerle düşünüp kararlar üretmeye başladığımızda, adaletten ve temel ilkelerden sapmalar da kaçınılmaz olarak arz-ı endam edecektir. Dün yaşanan zulümlerin tekerrürü endişesi ile sergilenecek paranoyak davranışlar, yeni zulümlerin kapısını da aralayacaktır. Eğer, gerçek şartları göz önüne almayı ve afaki konular yerine şu anda, şu durumda yapmamız gerekenin farkındalığına odaklanırsak, bir çok sorunu çok daha adil ve faydalı bir şekilde çözeceğimize inanıyorum."} {"url": "https://www.sinancanan.net/herkes-eksiktir/", "text": "Tabiattaki yaratılış ağacının en uç ve en gelişmiş meyvesi olan insanoğlunun bu kainata ve dünyaya bakarak öğreneceği çok şey var. Bunlardan bir tanesi de birlikte hareket etme ve birlikteliğin gücü ile kendini aşma sırrıdır. Tabiatta bu iş nasıl olur peki? Tabiatta canlıların sıklıkla bir araya geldiğini, yardımlaştığını ve ortak yaşam biçimleri geliştirdiğini gözlemleriz. Bitkilerin üzerine yaşayan mantarlar, kendi ürettikleri besin maddeleri ile ağacı beslerken, kendi üretemedikleri besin veya kimyasalları da ağaçlardan temin ederler. Çöpçü balıkları büyük balıkların bedenini temizlerken, aynı zamanda zayıf bedenlerini o büyük balıkların cüssesi altında korumuş olurlar. Mantarlar, yosunlarla birleşerek liken dediğimiz bir ortak yaşam biçimi oluşturacak kadar ilerletmişlerdir bu işi. Bunun en ileri düzeydeki hali bedenlerimizi oluşturan hücrelerdir. Her bir organdaki hücreler o kadar özelleşmiş, o kadar özel işlere memur hale gelmişlerdir ki kendi başlarına yaşamaları mümkün olmadığından ancak bir beden içerisinde varlıklarını sürdürebilirler. Hatta adına hastalık dediğimiz bir çok durumda, doğada tek başına yaşayamayan organizmaların insan bedeninden faydalanması ve bu sırada ortaya çıkarttığı etkilerden dolayı konukçu bedenin rahatsızlanması söz konusudur. Yani hastalıklar da ortak yaşamın değişik biçimidir aslında. Genel olarak canlılar alemine baktığımızda, canlılar arasındaki bu ilişkiler o kadar yaygın ve sıkıdır ki, dünya üzerindeki tüm canlılığı tek bir dev organizma gibi düşünmek bile mümkündür. Tabiattaki canlı cansız tüm varlıklar, biz her zaman doğrudan fark edemesek de birbirlerine sıkı bağlarla bağlıdırlar. Özellikle canlılar aleminde bu bağlar çok daha belirgin ve hayatidir. Bu bağları tesis eden en önemli faktör ise her canlının eksik olduğu gerçeğidir. Evet, hiç bir canlı dünyanın tümünden tek başına istifade edebilecek ve dünyada tek başına yaşamını sürdürebilecek donanıma tam ve eksiksiz olarak sahip değildir. Bunun en belirgin örneği beslenmemizdir mesela: Diğer canlılar olmadan beslenmemiz ve hayatta kalmamız mümkün değildir; zira hayatta kalmak için yediğimiz her şey aslında diğer canlılar ve onların ürünleridir. Bu örneğin dışında, her canlı, eksikliklerini tamamlamak için, az evvel saydığım örneklerde olduğu gibi bir araya gelir ve ortak bir hareket planına göre davranırlar. Yani tabiatta canlıları bir araya getiren ve onları bir arada tutan şey onların eksikliklerdir. İnsan topluluklarında da bunu görebiliriz; ama her zaman değil. İnsanların birlikteliklerinde, tabiattaki birlikteliklere göre çok daha fazla sorun yaşanır. Zira insanlar eksikliklerinden ziyade fazlalıklarını ön plana çıkartma eğilimindedirler. Özellikle modern sosyal hayatta insanın eksikliğini gizlemesi erdem sayılırken, kendisini iyi ve maharetli olarak sunması teşvik edilir. Kişisel gelişim adıyla bildiğimiz çeşitli ekoller, hemen her zaman ileriye çıkma, diğerlerine göre daha önde olma ve acımasız yarışta mümkün olduğunca öne geçme taktikleri ile insanları teçhiz etmeye çalışıyorlar. Neticede hep gelişkin ve iyi yönleri ile toplumsal hayatta arz-ı endam eden bir modern insan tipi ile karşılaşıyoruz. Bu durum elbette doğal olmadığı için doğada gözlemlediğimiz birlik halinin insanlar arasında yaşanmasını zorlaştırıyor. Kişisel fazlalık ve çıkıntılar, birlikten ziyade kavga ve çatışma unsuru olarak işlev görebiliyorlar. Her ne kadar bizim toplumumuzda bir zamanlar cemaatler, tarikatlar, hatta eski zamanlarda kimi devlet kurumlarında benzer bir diğerkamlık ve mahviyet kültürü hakim olmuş olsa da günümüzde bunun örneklerini kolayca bulabileceğimizi söylemek oldukça zor. Birliğin sırrı eksikliğini bilmekte yatıyor aslında. Yani kendini bilmekte... Eksiksiz olduğunu, her şeye tek başına güç yetirebileceğini düşünen insan ciddi bir yanılgı içindedir. Eksikliğini örtmeye çalışan da öyle. Bilgisizliğini, yeteneksizliğini, güçsüzlüğünü veya başka zaaflarını gizleyen, yahut görmezden gelen insan hüsrana uğramaya, eninde sonunda hayal kırıklığı yaşamaya mahkumdur. Hepimiz eksiğiz; bunun bilincinde olduğumuz ölçüde eksiklerimizi tamamlamanın yollarını da keşfedeceğiz.. Birlikten kuvvet doğduğu doğrudur. Ama esas birliktelik, akıl doğuran birlikteliktir. Eksikliğinin farkında, istişare ve ortak hareket ruhu ile bir ideal etrafında kenetlenmiş insanlar, tabiatta gördüğümüze daha yakın bir birlikteliği ancak tesis edebilirler. Bu durumda uzun soluklu hedeflere varabilme ve bireylerin tek tek kabiliyetlerinin çok üzerinde başarılar elde edebilmek de mümkün hale gelir. Tabiidir ki böyle bir birliktelik ancak aşkın bazı amaç ve hedeflerin var olduğu insan topluluklarında gözlenebilir. Bireyselciliğin zirveye ulaştığı günümüz kültür ortamında, insanların bu türden birliktelikler içinde bulunması kınanır veya küçük görülür. Bireysel başarılar kutsanırken, toplu hareketler birey olmanın önünde engel olarak görülür. Elbette her insan her topluluğun içinde aynı şekilde fena bulmaz; zira her insanın kabiliyetleri ve özellikleri farklıdır. Fakat kendilerini topluluklar içinde daha rahat ifade edebilen insanların var olduğunu da gözden çıkartmamak ve bireyselliği, kayıtsız şartsız herkese dayatılması gereken bir evrensel şart olmaktan çıkartmamız gerekir diye düşünüyorum."} {"url": "https://www.sinancanan.net/hocaefendiler-biter-mi/", "text": "Bazı olaylar, başınızı ellerinizin arasına alıp derinlemesine düşünmenize vesile olur. Hatta bu olaylar, ancak böyle bir iç muhasebeye vesile olursa hayırlı olacak denli vahim olaylar da olabilir. İşte bizim milletçe yaşadığımız 15 Temmuz 2016 kalkışması, bana sorarsanız, hayatımdaki bu tip olayların en unutulmazı idi. Allah'ın emirlerini yaşamak için nice sıkıntılar çeken insanlardan bahsedildi etrafımızda. 32 farzı, 52 farzı, Allah'ın zati ve subuti sıfatlarını, Kur'an'da adı geçen peygamberlerin isimlerini, Kur'an'ı doğru okumak için gereken tecvid kurallarının bir çoğunu öğrendik. Namaz surelerini, belki Yasin ve Mülk surelerini ve hatta Kur'an'ın cenazelerde ve mevlitlerde okunmak üzere bayağı bir kısmını öğrendik, hıfzettik. Bu dinin, bu Kitab'ın aslında en temelde bizlere ne dediğini, emirlerinin özünü de anlayacaktık; ama bir şeyler oldu, o kısmını kaçırdık. Okullar açılıyor diye sevindik, dilimiz dünyada konuşuluyor diye gururumuz okşandı. Ama ne için, ne amaçla yapıldığını sorgulayacak bilgiden mahrumduk. Ben de oradaydım, ben de o gafillerdendim, yani size başkalarından değil, kendimden bahsediyorum. Din dediğimiz o yüce duyguyu istismar etme geleneğine dönüşmüş modern din anlayışının, idrakımızın en girift damarlarına kadar sızıp bizi kör ettiği bir vasatta, hep birlikteydik. Bu gün bakmayın birilerinin çıkıp ben demiştim, ben anlamıştım dediğine; kusura bakmayın, kimse hiç bir halt anlamamıştı. Bu gün mağlup olduğu için arkasından konuşabildiğiniz o güruhun bu sapıklıklarını, standart Müslümanlar olarak görebilecek durumda bile değildik çoğumuz. Şimdilerde mangalda kül bırakmayan gazetecilerimizin, ilahiyatçılarımızın önemli bir kısmı, sus pus durumdaydı bu meselede, daha bir kaç sene evvel. Karşı duranların pek çoğu, sadece başka kampa mensup olduklarından karşıydılar diğerine. Yoksa ilke bazında, temel düsturlar bazında kritik edecek kadar sağlıklı bir zihne sahip değildik ve bu açıdan birbirimizden hiç farkımız yoktu. Bu gün, o alçak ama çok şükür ki başarısız kalkışmanın ardından, ağzımıza geleni sayıyoruz o meş'um olayın faillerine ve azmettiricilerine. Ama hala farkında olmadığımız bir gerçek var: Bataklık kurumadı; sadece bir kaç kova çamurdu tahliye edilen. Bu gün evlerinde, dergahlarında, vakıflarında ve derneklerinde toplanan, aynı kafanın farklı versiyonları tarafından sevk ve idare edilen ve daha dün o cemaatin ele geçirdiği gücün sadece bir kısmını yarın ele geçirdiği takdirde, dünyayı hepimize dar edecek kafalar yetişiyor. Maalesef bu oluyor; çünkü ne dünkü kalkışmanın katilleri, ne de yarının din bezirganları uzaydan ithal edildiler. Hepsi, Kur'an'ın rayından çıkmış, Allah'ın ipine sımsıkı sarılmayı bırakmış biz tembel Müslümanların bağrında dal budak salıyor. Biz bir kurtarıcı bekledikçe, biz Mehdi'lere bel bağladıkça, biz insanların ağzından Allah konuşacak diye bekledikçe, bu ölümcül sarmaşığı besleyen bataklığı besliyoruz, farkında bile olmadan. Çocuklarımıza evliya menkıbeleri anlattığımız kadar, Peygamberlerin doğaüstü mucizelerinden bahsettiğimiz kadar, onlara son savaş ve kıyamet hikayeleri anlattığımız kadar, İslam'ın en temel düsturları olan ve Kur'an'ın adeta kafamıza vururcasına defaatla tekrarladığı sosyal adalet, infak, akıl, vicdan, insana saygı, yardımlaşma, çevreye dikkat, bilgiye hürmet, bilmeye sevgi, araştırmaya iştiyak ve hikmete sevda melekelerini aşılayamadıkça, bataklığın iyice derinleşmesine katkı sağlıyoruz. Bu zemin, her türlü müşrik hareketin doğuşuna hala pek müsait bir zemindir."} {"url": "https://www.sinancanan.net/inanc-bu-devirde-ne-ise-yarar-uzerine-dusunceler/", "text": "Akademisyen kimliği de olan Sinan Canan, son zamanlarda özellikle din-bilim ilişkisi vb. konular üzerine yazdıkları ve söyledikleriyle yazılı ve görsel basında sık sık gündeme geliyor, ve gözlemlediğim kadarıyla bilhassa üniversite gençliği arasındaki popülerliğini günden güne artırıyor. Bu satırların yazarı da, Canan'ı yaklaşık 2 yıldan bu yana dikkatle takip ediyor ve ara sıra kendisiyle yazdıkları ve söyledikleri üzerine Twitter üzerinden karşılıklı sevgi/saygı sınırlarını aşmayacak bir şekilde atışıyor. Bu türden sanal atışmalarımızın en sonuncusunun konusunu ise Canan'ın kişisel dijital risalesinde dün (14 Eylül) okuduğum bir yazısı oluşturuyor. Yazının başlığı İnanç ne işe yarar?. Canan, yazısında birçok farklı konuya ilişkin tespit yaptığı/iddiada bulunduğu ve bu tespit/iddialara 140 karakterlik Twitter gönderileri ile peyderpey cevap vermek fikirlerimin bölünmez bütünlüğü açısından sorun oluşturacağı için bendeniz işbu yazıyı yazmaya karar verdim. Burada kullanacağım metodoloji kabaca şu şekilde olacak: önce Canan'ın tespit/iddialarını özetleyecek ve peşi sıra bunlar hakkındaki kendi naçizane görüşlerimi dile getireceğim. Canan, yazısına acayip bir hayat görüşü şeklinde betimlediği sekülarizmi tanımlamakla başlıyor. Ona göre, dünyevilik akımı olarak nitelendirdiği sekülarizm esasında bir düşünce yöntemidir ve bu yöntem tüm gücünü kanıta dayalı bir dünya görüşü olan Pozitivizm'den almaktadır. Oysa, Bilgrami'nin de dikkat çektiği üzere, sekülarizm (ki kökleri 19ncu yüzyıldan çok daha öncesine, 15-16ncı y.y'de ortaya çıkan Rönesans akımına dayanır-L.D) bir düşünce yönteminden ziyade bir politik doktrindir ve buna bağlı olarak dine karşı aldığı tavır da bir siyasa olmaktan öteye geçmemektedir. Bir başka deyişle, dini inanışların belirli bir zümre tarafından boş inançlar olarak nitelendirilmesi sekülarizmin kendisinden bağımsız bir olgudur, olsa olsa sekülerleştirme şeklinde kavramsallaştırılabilir. Canan'ın sekülarizme ilişkin bir başka vurgusu ise Pozitivizm üzerinden yürüyor. Ancak bahsettiği kavram daha genel bir mahiyette olup birkaç çeşidi bulunmaktadır. Onun yaptığı tanıma en uygun düşen Pozitivizm türü Avusturya Okulu'nun öncülük ettiği Mantıksal Pozitivizm'dir. Mantıksal pozitivistlere göre; bir olguyu meydana getiren değişkenler arasındaki ilişkiler gözlemlerden hareketle kurulur ve bu yolla oluşturulan teorilerden hangisinin doğruluğu kanıtlanabiliyorsa o teori doğru kabul edilir. Yine, mantıksal pozitivistlere göre metafizik önermeler geçersizdir, çünkü bu tür önermeler gözlenemezler. Ne var ki, Canan'ın iddia ettiği gibi Mantıksal Pozitivizm ve onun en önemli ilkesi olan doğrulanabilirlik, bugün batıda hüküm sürmesi şöyle dursun, 1940'lardan itibaren aldığı ciddi eleştiriler sonucu etkisini yitirmiş, yerini Rudolf Carnap ve Karl Popper'ın öncülüğünü ettiği yanlışlanabilirlik ilkesine bırakmıştır. Popper, The Logic of Scientific Discovery adlı kitabında Mantıksal Pozitivistlerin tümevarım ve doğrulanabilirlik savlarına karşı çıkmış, bunların yerine tümdengelim ve yanlışlanabilirliği önermiştir. Yanlışlanabilirlik ilkesine göre, bir önermenin bilimsel olmasının ölçüsü ampirik olarak yanlışlanabilir/test edilebilir olmasıdır. Dahası, Popper metafizik varsayımların bilimsel alan içinde olabileceği ve bunlar olmaksızın bilimsel keşiflerin yapılamayacağı kanaatindedir. İşte, Lakatos'un da değindiği üzere, bilimsel araştırmaların değişmez esası, temeli, özü bu metafizik inançlardır ve bilimsel sınama bu noktada geçerli değildir. Bu bağlamda, sözgelimi Evren kendiliğinden oluşmuştur önermesi ile Evren akıllı bir tasarımcı tarafından tasarlanmıştır önermesi aynı derecede metafiziktir ve Canan'ın yaptığı gibi birinci önermeyi çürük ve temelsiz olarak nitelemek için yeterli kanıt yoktur. Sekülarizm ve Pozitivizm kavramları üzerinden korkuluk hatasına düşen Canan bununla da yetinmiyor ve şöyle diyor: ...bu gün materyalist pozitivizmin iddia ettiği gibi rastgele maddesel etkileşimler ve şanslı kazalar neticesinde burada duruyorsak, evrende anlaşılabilir ve tutarlı bir mantık ve kurallar dizgesinin varlığı da anlamını yitirir. Oysa Canan rastgele maddesel etkileşimlere ve şanslı kazalara yol açan şeyin tasarımcısı olmayan bir evrenin kanunları olabileceği ihtimalini gözden kaçırıyor ve bir şeyin insanlar için anlamlı olabilmesi için evrensel ölçekte anlamlı olması gerekir şeklinde formüle edilebilecek bir ilke icat ediyor. Evrensel ölçekte anlamsız olabilecek mantıksal dizgelerin biz insanlar için pekala anlamlı olabileceğini unutuyor. Sözgelimi, Beethoven'ın 9.Senfonisi evrenin uzak bir köşesindeki galaksinin bilmem neresindeki hayat olmayan bir gezegen için anlamsız olabilir, ancak onu dinleyen biz Dünyalılara anlam katabilir. Canan yukarıda alıntıladığım cümlelerinin hemen devamında bir başka çıkarım yapıyor ve diyor ki : ...düşünme ve bilinç dediğimiz unsurları, amaçsız ve kaza eseri maddi etkileşimlerle açıkladığımızı sandığımızda, aslında kendi kendimizi inkar noktasına geldiğimizi fark edemiyoruz. Zira bizdeki bu bilinç, akıl yürütme ve düşünme yetisi, rastgele maddi etkileşimlerle açıklanamayacak bir şeydir. Birinci cümlede yine evrenin ve yaşamın mutlaka bir amacı ve anlamı vardır ön kabulüne rastlıyoruz. Bu türden bir ön kabulün metafizik açıdan zıddıyla aynı değerde olduğuna yukarıda değinmiştim, bu nedenle gerekçelendirilmesindeki yetersizliklere girmeyeceğim. İkinci cümleden ise bilincin tesadüfi maddi etkileşimlerle açıklanamayacağını kesinkes öğrenmiş oluyoruz. Oysa, salt biyokimyasal süreçlerle bilincin açıklamasını yapmaya çalışan birçok bilim insanı vardır ve dahası, onun bugün tam olarak açıklanamadığını kabul etsek bile, bu bilincin hiçbir zaman açıklanamayacağı anlamına gelmez. Nihayet, Canan'ın zor sorun dediği felsefi problem de yanıtsız değildir ve oldukça tatmin edici cevapları da vardır. Örneğin, tanınmış felsefeci John Searle'ün bu konudaki ufuk açıcı düşüncelerini dinlemek isteyenler TED'de bilinç üzerine yaptığı konuşmayı dinleyebilirler. Canan yazısının bir sonraki kısmında, seküler dünya görüşünün doğal inancının ateizm olduğunu iddia ediyor ve ateizmi ise bir yaratıcının var olmadığı inancı şeklinde tanımlıyor. Birincisi, daha önce de değindiğimiz üzere, sekülarizm bir dünya görüşü değil politik bir duruştur ve onun bir inanç sistemini içselleştirmesi zorunlu değildir. Öyle kabul etsek bile, bu inanç sistemini sadece ateizm ile sınırlı tutmak için hiçbir geçerli neden yoktur. İkincisi, Canan'ın ateizm tanımı da sorunludur. Ona göre ateizm bir yaratıcının olmadığına iman etmektir. Oysa, Christopher Hitchens'ın deyimiyle, ateizm bir yaratıcının var olmadığına inanmak/var olduğuna inanmamak değil, teistik Tanrı tasavvurlarına ilişkin iddiaların reddidir. İşte bu bağlamda inancın toptan reddi manasına gelen ateizmin de bir inanç olarak nitelendirilmesi ise ironidir, tepkisel indirgemeciliktir. Tüm görüşlerini paylaşmasak da, Dawkins'in bu konudaki benzetmeleri oldukça yerindedir: eğer ateizm de bir inançsa kellik de bir saç rengidir; sağlıklı olmak da bir hastalıktır; körlük de bir göz rengidir gibi. Canan'ın yazısının devamında değindiği hususlardan bir diğeri ise tasarım argümanı ya da bir başka adıyla teleolojik argüman. Onun verdiği örnekten hareket edersek argüman şöyle işliyor: bir sabah uyandığımızda bahçemizdeki bütün taşların toprağın üzerine adımız-soyadımızı yazacak şekilde dizildiğini görürsek, bunun akıllı bir varlığın yaptığını düşünürüz. Ve bunun kendi kendine oluştuğunu düşünmek ancak aptallık ya da kötü niyetliliktir. Ancak bahçedeki taşların tasarım ürünü olduğuna inanan bazıları DNA gibi mükemmel bir yapının bile kendi kendine ortaya çıktığını düşünmektedir. Ne var ki, ilk bakışta doğruymuş gibi gözüken bu argümanın üzerinde biraz düşününce ciddi kusurlarının olduğu görülüyor. Birincisi, analoji biri organik diğer inorganik olan iki farklı şey üzerine kuruluyor. Bu tür benzetmeler mantıkta zayıf analoji olarak adlandırılıyor ve safsata sınıfı içinde yer alıyor. İkincisi, bahse konu canlının/nesnenin karmaşıklığı ile onun mükemmelliği şeymiş gibi sunuluyor. Bir başka deyişle, karmaşık olan ve işleyen her sistemin akıllı bir tasarımcı tarafından tasarlandığı ima ediliyor. Çok daha önemlisi, bu tür sistemlerin tedrici olarak değil de bir anda ortaya çıkmış oldukları varsayılıyor. Oysa, Canan'ın da yer yer eleştirdiği Dawkins, Kör Saatçi adlı kitabında kompleks ve işler sistemlerin tesadüfi ve kademeli bir şekilde de ortaya çıkabileceğine dair makul örnekler veriyor. Aynı kitaptan uyarlanan bir belgesel de mevcut, dileyenler bu belgeseli izleyerek konu hakkında daha detaylı bilgi edinebilirler. Canan'ın yaklaşımına yöneltilebilecek üçüncü ve sonuncu eleştiri ise, bir sistemin tasarlanmış olup olmadığının belirlenmesinde hangi kıstasların uygulanacağı konusunda genel geçer yöntemlerin olmayışıdır. Bunun en belirgin örneğini Evrim Kuramı/Akıllı Tasarım ikileminde görmek mümkündür. Kuramın naturalist savunucuları, herhangi bir dış müdahale olmaksızın canlılığın çeşitli evrimsel mekanizmalar yoluyla basitten karmaşığa doğru evrildiğini iddia ederken, Canan'ın da aralarında bulunduğu Akıllı Tasarım kampındakiler bu evrimsel mekanizmaların kendiliğinden çalışmadıklarını, aksine akıllı bir Tasarımcı tarafından yönlendirildiğini savunuyorlar. Durum öyle karmaşık bir hal aldı ki, Fransisco Ayala gibi, Hıristiyan olmasına karşın Akıllı Tasarım'ın bir bilim olamayacağını savunan evrimsel biyologlar da var. Ünlü evrimsel biyolog Kenneth R. Miller da bunlardan biri ve Akıllı Tasarımın Çöküşü adlı ufuk açıcı sunumuna internet üzerinden erişilebilir. Değinilmesi gereken ilginç bir husus da, Canan'ın tam da bu noktada gerçeğin ölçüsü olarak objektif bilimin yerine Tanrı vardır diyen kendi sağduyusunu ikame etme çabasıdır. Aslında Canan burada, tam da ateist ve pozitivist muarızlarını kullandıkları için eleştirdiği tahkir edici dili örtük bir şekilde kullanarak, Tanrı yoktur diyen sağduyunun ancak modern seküler eğitimin bir ürünü olabileceğini iddia ediyor. Moderniteyi bu bağlamda eleştirmesiyle postmodernizme göz kırpıyor ve dünyayı Tanrı vardır diyenlerle Tanrı yoktur diyenler arasında polarize ederek sözgelimi Tanrı olabilir de, olmayabilir de,bilmiyorum diyenleri yok sayıyor. Militan ateizm ve onun Richard Dawkins, Daniel Dennett gibi temsilcilerine de değinen Canan bu kişilerin dine ve inanca karşı savaş açtıklarından bahsediyor. İnanç insan aklının vardığı zorunlu bir sonuçtur tespitini De Waal'i refere ederek güçlendiren Canan insan toplumlarında inancın yerine ikame edilecek hiçbir şey olmadığını söyleyerek aslında kendisiyle çelişiyor. Çünkü, hatırlanacağı üzere, ona göre ateizm de bir inançtı ve dine-inanca savaş açmış ateistlerin amacı da toplumları din/inançtan arındırarak ateizmi egemen kılmaktı. Böylesi bir hipotetik durumun gerçek olduğunu varsaydığımızda, teistik inanç ateistik bir inanç ile yer değiştirmiş olmuyor mu? Aslında Canan bu sorunun cevabını da kendisi veriyor ve inancı ortadan kaldırırsanız yerine insan yapısı yeni dinler koymak zorunda kalırsınız diyor. Bu görüşe katılmamak mümkün değil, zira dinler tarihi onun deyimiyle ideolojiyle süslenmiş ve birbirinin yerini alan insan yapısı dinlerle doludur. - Var olmaya başlayan her şeyin bir nedeni vardır - Evren sonradan var olmaya başlamıştır. - Dolayısıyla evrenin var olmaya başlamasının bir nedeni vardır ve bu neden de Tanrı'dır. Dikkat edilirse argümanın en kilit öncülünün 2 numaralı öncül olduğu görülür ve argümanın savunucuları için en önemli nokta evrenin bir başlangıcının olduğunu ispat etmektir. Ne var ki, eldeki mevcut veriler bizi evrenin 10-43 saniye gibi erken bir dönemine götürmekte ve bu zamanın ötesine geçilememektedir. Evrenin başlangıç anına geçmemize engel olan bu noktaya da Planck duvarı denmektedir. Bu duvarın ötesine geçilemediği için, karanlıkta kalan başlangıç anını aydınlatmak maksadıyla çeşitli modeller öne sürülmüştür. Craig ve Taslaman'ın kullandığı ve Genel Görelilik'e dayanan standart model de bu modellerden sadece birisidir. Peki, bu modelin Kelam Kozmolojik Argümanın kullanımı açısından yetersizlikleri nelerdir? Birincisi, Craig'in kullandığı tekillik kavramının sorunlu olmasıdır. Ona göre tekillik maddenin kütlesinin sıfır ve yoğunluğunun sonsuz olduğu noktadır ve henüz Büyük Patlama gerçekleşmemiştir. Bu noktada söz konusu tekilliğin evrenin bir parçası olup olmadığı sorusu akla gelmektedir. Çünkü patlamadan önce bir tekilliğin var olması demek, evrenin yoktan var olmadığı anlamına gelir. Dahası, bu tekilliği Craig'in yaptığı gibi gerçekte olmayan bir idealleştirme olarak kabul etsek bile sorun ortadan kalkmamaktadır. Zira böyle bir nokta gerçekten yok ise o noktaya nasıl ulaşılacaktır? Bir başka sorun, Craig'in kullandığı standart modelin dayalı olduğu Genel Görelilik teorisinden kaynaklanmaktadır. Şöyle ki, bu teori evrenin başlangıcında bütün kanunların işlemez olduğunu varsaydığı için evrenin başlangıcını açıklamada kullanılamaz. Ancak Craig'e göre Planck Duvarı'nda evrenin yaşı çok çok küçük olduğu için buradaki koşullar evrenin sıfır anı için de kabul edilebilir. Ne var ki, Craig'in kabul ettiği tekillik noktasında evrenin ısısı sonsuzdan 1032 ye düştüğü, yoğunluğu ise sıfırdan 10-35e çıktığı, bir başka deyişle mikro zaman aralıklarında makro değişimler yaşanabildiği için bu değerlerin göz ardı edilmesi oldukça problematiktir. Bu konuyla ilgili çok daha doyurucu ve detaylı bilgiye Rahim Acar tarafından kaleme alınan isimli makaleden erişilebilir. Craig'in argümanında eleştirilebilecek bir başka nokta da 1 numaralı öncüldür . Ancak Kuantum Teorisi sayesinde bugün biliyoruz ki atom altı evrende nedeni olmayan bir çok olay meydana gelmektedir. Craig bunu, önceden belirlenmemiş de olsa atom-altı olayların da nedenleri vardır söyleyerek savunur. Bu durumu olasılıksal nedensellik olarak kavramlaştıran Craig aslında bir anlamda 1 numaralı öncülündeki nedenin tesadüfi olabileceğini de kabul ediyor ve Stenger'ın deyimiyle olasılıksal nedenselliğe izin vererek önceden belirlenmiş yaratılış için yaptığı savunmayı da yıkmış oluyor. . Bu konuya ilişkin bir başka yaklaşım da ünlü teorik fizikçi Lawrence Krauss tarafından öne sürülüyor. Hiç Yoktan Bir Evren adlı kitabında Krauss, neden hiçbir şey yerine bir şeyler var? sorusunu soruyor ve hiçliğin varlıktan daha kararsız bir durum olduğunu, ve tam da bu nedenle varlığın ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğunu savlıyor. Kitabı okuyamayanlar için, özetini içeren bir Lawrence Krauss sunumu Youtube'da mevcut. Canan yazısının son bölümünde ise Müslümanların iğneyi kendilerine batırmasının zamanının geldiğini söylüyor ve bir özeleştiri yapıyor. Canan'a göre ilme ve bilmeye en fazla vurgu yapan kutsal kitap Kuran'dır , ancak bugün Müslümanlar kitabın bu vurgusunun gereklerini pek fazla yerine getirmemektedir. Peki gerçekten de Kuran ilim ve bilime en fazla vurgu yapan kutsal kitap mıdır? Eğer öyleyse, Kuran'ın ilim ve bilimden kastettiği nedir? Öncelikle, dünyada kutsal olduğuna inanılan onlarca kitap olduğu ve bunların hepsini okuyamadığım için Canan gibi peşinen Kuran'ın bilime en fazla vurgu yapan kitap olduğunu söyleyemeyeceğim. Dolayısıyla, Kuran'da ilim ve bilme faaliyetlerinin kapsamına ve kavramsal çerçevesine kısaca değineceğim. Dinsel bir metin olan Kuran, doğası gereği, bilgiyi temelde Tanrısal bilgi bağlamında ele alır. Evrendeki tüm bilgiler Tanrı'ya bağlanır ve onun varlığının bir delili olarak sunulur. İnsansal bilgi bağlamında ise, yine Tanrısal bilginin iletilme araçları olarak gördüğü vahiy ve ilhama vurgu yapar. Kuran'a göre her iki türden bilgi de peygamberler (örneğin Bakara 120, 153 ve 145;Yunus 39; Meryem 43; Nisa 113; ; Enbiya 85; Yusuf 21; Maide 31; Alak 4 ve 5) ve seçilmiş kişiler (örneğin Bakara 269; Kehf 65-66) vasıtasıyla topluma aktarılır. Her ne kadar Kuran'da insan fizyolojisini (örneğin Tarık 59; Rum 8) ve dış dünyadaki varlık nesne ve olayları (örneğin Mülk 3 ve 4; Yunus 101; Nuh 14 ve 16; Vakıa 68-73;Gaşiye 11-20) gözlemlemeye teşvik eden ayetler bulunsa da, bu ayetler bir bütün olarak ele alındıklarında insanları kendilerinden hareketle Tanrısal olana yönlendirmeyi amaçladığı görülmektedir. Bir başka deyişle, Kuran inananları bilimsel anlamdaki nasıl/neden sorularını sormaya değil, Tanrı'nın hikmetlerinin ve işaretlerinin bulunması anlamındaki neden sorusunu sormaya yöneltmektedir. Dahası, olaylara ve olgulara ilişkin nasıl sorusunun cevabı Kuran'da doğrudan Tanrısal tasarıma bağlanmakta ve ara basamaklara ilişkin yeni bilgiler verilmemektedir. Sonuç olarak, bilgiyi Tanrısal vahiy/ilhama ve Tanrısal yaratmaya indirgeyen Kuran'ın insanları evreni incelemeye ve bilime teşvik ettiği savı havada kalmaktadır. İslam modernistlerinin bugün yaptıkları gibi, anakronizme düşerek Kuran'dan İslam bilimi teşvik eder mesajı çıkarmak, ironik bir şekilde, Kuran'ın ancak postmodern bir okumasıyla mümkündür. Bu yaklaşım, bilimi dine endekslemesi, onu dinin otoritesine hapsetmesi yönüyle üzerinde ayrıca durulması gereken bir yaklaşımdır. Nitekim, Canan'ın Bilim ne bulursa o Sünnetullah'tır şeklindeki ifadesi de bu yaklaşımın başka bir şekilde dile getirilişidir. Kanımca bu yaklaşım, uzun ve zahmetli uğraşlar sonucu ortaya çıkarılan bilimsel birikimin din adına haksız bir şekilde gasp edilişidir. İslam-Bilim ilişkisi konusuna farklı bir perspektiften bakmak isteyenlere, bu kısmı yazarken de yararlandığım Postmodern Çağda İslam ve Bilim adlı eseri önerebilirim. Canan yazısını, Kuran onun anlamına uygun yaşayan Müslümanlarla buluştuğu anda ateistlerin ellerinde hiçbir geçerli argüman kalmayacaktır iddiasıyla bitiriyor. O, Dawkins gibi ateistler gerçek İslam'ı bilmedikleri için Tanrı'ya ve dinlere savaş açmışlar, bilselerdi yapmazlardı diyor. Buna binaen, ben de yazımı şu iddia ile bitiriyorum: Gerçek İslam denilen şey kavramsal çerçevesi iyi tanımlanmamış, sınırları belli olmayan, anlamı zaman-mekan-özneye göre değişen ve aslında gerçek olması şöyle dursun, tam aksine sanal ve ütopik bir kavramdır. Bugün onlarca gerçek İslam var ve hepsi de birbiriyle yarışıyor. Bilgiyi ve değerleri dine endeksledikçe ve din sosuna bulanmış bilgi/değerlerden hareketle gerçek İslamlar'ı yeniden-üretmeye devam ettikçe, içinde bulunduğumuz coğrafyada yaşanan sorunların altyapı kurumlarından kaynaklanan nedenlerini göz ardı ettikçe ülke/bölgece içinde bulunduğumuz toplumsal kargaşa devam edecek gibi gözüküyor."} {"url": "https://www.sinancanan.net/inanc-bu-devirde-ne-ise-yarar/", "text": "Ondokuzuncu yüzyıldan içinde bulunduğumuz 21. yüzyıla uzanan, manevi değerlerin bir zihin sporundan öte anlam ifade etmediği, inançların boş inanç ile aynı anlamda sınıflandırıldığı bir acayip hayat görüşü, özellikle akademik ve yazın çevrelerinde hala kendine ciddi oranda yer bulabiliyor. Bu akım, sekülarizm, yani dünyevilik akımıdır. Bir düşünce yöntemidir aslında. Sırtını bir kaç yüzyıllık pozitivizm denen kanıta dayalı dünya görüşüne dayadığını ileri sürer ve akılla, bilimle, mantıkla açıklanamayan şeylere önem vermemekle, boş şeylere inanmamakla övünür. Ülkemizde özellikle Cumhuriyet dönemi seçkinlerinin neredeyse resmi görüşü de bu ve bunun türevlerinden oluşur. Batı dünyasında da hükümferma olan bu temel hayat görüşü, bilimin ve teknolojinin ürettiği bilgi ve gücü de arkasına alarak, sanki tek gerçek insan faaliyetiymiş gibi bilimsel gözlemi hevesle kutsar ve inanca dayalı her şeyi gündemin dışına koymakta pek acelecidir. Ancak bizler, yani gerek batılı, gerek doğulu olsun bu gezegen insanlarının herhangi bir aşkın inanca sahip büyük bir çoğunluğu, temel mantık ve düşünce argümanları üzerinde fazla kafa yormaya vaktimiz olmadığından olsa gerek, bu taş gibi sağlam görünen dünya görüşünün aslında ne kadar çürük ve temelsiz olduğunu fark edemez ve çoğumuz, bir meydan okumayla karşı karşıya kalınca, ya kendimizi ezik hissederek kabuğumuza çekilir, yahut sekülarizm zarfı içinde insanlığa sunulan her şeyi kökten reddedip görmezden gelme reflekslerine sığınırız. Halbuki mesele aslında sanıldığından da basittir. Sekülarizm, inanç faktörüne dayanmadığını; akılla, bilimle gösterilebilen dışında hiç bir şeyi kabul etmediğini söyler. İlk duyuşta bu, sağlam ve cesur bir ifade gibi gözükür ama, altında feci bazı gedikler vardır. Öncelikle, bilimsel araştırma dediğimiz şeyin varlığı, evrendeki fiziksel etkileşimlerin akla uygun, yani rasyonel kurallara bağlı olduğu ön kabulüne dayanır. Yani evren, dünya, canlılık ve bilimin incelediği her ne varsa, akılla anlaşılabilecek, değişmez kurallarla bağlı, akli ve mantıki bir var oluş biçimidir. Aksi takdirde, yani bu gün materyalist pozitivizmin iddia ettiği gibi rastgele maddesel etkileşimler ve şanslı kazalar neticesinde burada duruyorsak, evrende anlaşılabilir ve tutarlı bir mantık ve kurallar dizgesinin varlığı da anlamını yitirir. Zira, düşünme ve bilinç dediğimiz unsurları, amaçsız ve kaza eseri maddi etkileşimlerle açıkladığımızı sandığımızda, aslında kendi kendimizi inkar noktasına geldiğimizi fark edemiyoruz. Zira bizdeki bu bilinç, akıl yürütme ve düşünme yetisi, rastgele maddi etkileşimlerle açıklanamayacak bir şeydir. Bunu sadece ben söylemiyorum; bilimde ve felsefede adına zor sorun denen şey bizzat budur. Meselenin üzerine, laf olsun torba dolsun diye değil de belli bir ciddiyetle eğilebilen herkes, bu temel ve cevapsız sorunla bir şekilde karşı karşıya gelir ve cevapsızlığın ne kadar büyük cevaplara gebe olduğunu zamanla fark etmeye başlar. Bilim dediğimiz şey nereden gelir? Tabii ki evrendei her şeyin anlaşılabilir kurallara göre yaratılmış olduğu ön kabulünden yola çıkan, evrenin akıl sahibi bir Yaratıcı tarafından yaratılmış olduğuna inanan insanların şekillendirdiği bir faaliyettir bilim. Newton'dan Kepler'e, Maxwell'den Darwin'e, Batlamyus'dan Einstein'a kadar bilim devriminin neredeyse tüm büyük isimleri, Tanrı'nın evrendeki işleyiş kaidelerini yani İslam terminolojisindeki ifadesiyle Sünnetullahı araştırmak için yola koyulmuş zihinlerdir. Bunları bize okullarda anlatmazlar ama, batı biliminin mimarı bu büyük bilim adamlarının hepsinin bilim alanları dışında yazdıkları kitaplar ve makaleler, inanç ve evrendeki düzen üzerine düşüncelerini anlatma amacına matuftur. Tabii onların öncülleri olan Beytül Hikme geleneğinin Müslüman alimleri de aynı kampa mansuptu. Yani trajkomik bir şekilde, günümüzün seküler anlayışının en önemli dayanağı olan bilim, bizzat inanca dayanan bir etkinliktir. Seküler dünya görüşüne sahip olanlar, aşkın bir inanca sahip olan insanları bilmeden inanmakla itham etmeyi severler içten içe. İnananlar da buna verecek cevap bulamazlar pek. Aslında mesele, tamamen bir mantıksızlık oyunundan ibarettir. Seküler dünya görüşünün doğal inancı olan Ateizm, yani bir yaratıcının var olmadığı inancı, bizzat temelsiz, körü körüne ve sağduyuya aykırı bir inançtır. Evinizin bahçesindeki bütün taşların bir sabah toprağın üzerinde adınızı ve soyadınızı yazacak şekilde dizilmiş olduğunu görseniz, hemen bunu kimin yaptığını merak edersiniz. Zira sadece taşların diziminin belli bir sıraya göre olması değil, sıralama şeklinden ortaya çıkan harflerin anlam içermesi, bunu zeki bir varlığın yapmasını gerektirir. En kolay bilebileceğimiz şeylerden birisidir tasarım. Böyle bir düzenlenmenin kendi kendine-kaza eseri-tesadüfen olduğunu iddia etmek, ancak aptallıkla yahut kötü niyetle mümkündür. Fakat mesela genlerimizi oluşturan DNA'da bulunan dört harfli yaşam kodu ile yazılmış genlerimiz, 20 kadar aminoasiti uygun sıralarla birleştirebilmek ve proteinlerimizi üretebilmek için, her bir harfi yerli yerinde olması gereken milyarlarca harfe ve milyonlarca cümleye sahiptir. Böyle anlamlı ve iş gören bir kütüphanenin kendi kendine ve kaza eseri ortaya çıktığını düşünme eğiliminin bu devirde aydınlık sanılması, aldatmacaların en kallavilerindendir. Aynı şey, fiziğin, kimyanın, jeolojinin ve aklınıza gelen tüm bilimlerin konularında her satırda karşınıza çıkan o incelikli kural ve kanunların özü için de geçerlidir. Kısacası, inanmak, inanmamaya göre çok daha akılcı, rasyonel, mantıki ve vicdanidir. Sağduyu, bir Yaratıcı var der; bunun aksine ikna olmanız için modern seküler eğitim tarafından iyice eğitilmiş olmanız gerekir. Günümüzün modern militan ateizminin önde gelen temsilcilerinin kitapları bu aralar adeta yok satıyor. Dawkins, Dannett gibi düşünür ve bilim adamları, dine ve inanca savaş açmış durumda. Dini geleneklerin insanı kısıtlayıcı cenderesine savaş açmak namuslu her insanın elbette görevidir ; fakat, inanca savaş açmak, insanı ve kainatın temel kurallarını bilmemekten, pozitivit bakış açısıyla gözlerinden körleşmesinden kaynaklanır. Ünlü bir atesit ve maymun davranışları uzmanı olan Frans de Waal, Bonobo ve Ateist başlıklı önemli kitabının girişinde, Dawkins gibi inanca savaş açmış ateistleri, bir ateist olarak asla anlayamayacağını söyler. Zira de Waal'ın da gayet iyi bildiği gibi, inanç, insan aklının zorunlu olarak vardığı bir sonuçtur ve insan toplumlarından bunu kaldırdığınızda yerine koyabileceğini hiç bir şey, evet hiç bir şey yoktur. İnancın yanlış uygulamalarını, kısıtlılıklarını tartışabilir, geliştirmeye-değiştirmeye çalışabilirsiniz; ama onu toplumlar bazında ortadan kaldırmaya hiç bir insanın gücü yetmeyecektir. Zira inancı ortadan kaldırayım derken, yerine gayet insan yapısı ve ideolojiyle süslenmiş yeni dinler ikame etmek zorunda kalırsınız. Günümüzün sekülarizmi de işte böyle dinlerden birisidir. Dawkins'in Tanrı Yanılgısı adlı kitabı, kendini tamamen din ve Tanrı inancıyla savaşma amacına adamış bir yazarın eseri. Kitaptaki temel sav, aslında basit: Evrenin varlığını açıklamak için, evrenden daha karmaşık bir şey olan Tanrı'yı öne sürmek, bir totolojidir ve bu aslında bir açıklama değildir, diyor Dawkins. Yani, evrenin karmaşıklığının çok ötesinde karmaşık olması gereken Tanrı, gereksiz bir eklemedir ve bu sanrıdan kurtulmamız gerekir, diyor. Zira, neden bilinmez, açıklamanın açıklanmaya çalışılan şeyden daah basit olması gerekir diye bir inanç var. Fizik kuralları, sanki bir açıklayıcılıkları varmış gibi, buna örnek gösteriliyor. Yine bir bilim adamı ve aynı zamanda Hıristiyan inancının savunucusu olan John Lennox ise, bir tartışmalarında Dawkins'in bu argümanını şu basit cümleyle yerle bir ediyor: Tanrı Yanılgısı adlı kitap, kitaptan çok daha karmaşık olan Dawkins adlı bir yazar tarafından yazılmıştır . Tanrı kavramını gereksiz bir varsayım olarak gören ve açıklama özelliği yok diyen ateizm savunucuları, açıklama düzeyleri kavramını kaçırıyorlar. Yine Lennox'un ifadesiyle, Ford marka otomobil motorunun varlığının açıklamanın iki farklı düzeyi vardır. Birincisi, dört zamanlı motorun çalışma prensibi ve diğer fizik-mühendislik mekanizmaları cinsinden yapılan mekanizma açıklaması; ikincisi ise Henry Ford tarafından üretilmiştir denilerek yapılan fail-agent açıklamasıdır. İkisi de farklı düzeylerde gerekli ve aslında birbirini tamamlayıcı açıklama alanlarıdır. Bu pencereden bakınca, inanç ve bilginin, yahut din ile bilimin, başka bir deyişle, Tanrı ile insanın bilgi dünyasının çatıştırılmaya çalışılması anlamsızdır. Zira ikisi de inançlara dayanır, ikisi de farklı alanları açıklar ve ancak bu açıklamaların birlikte değerlendirilebilmesiyle anlam dediğimiz ve bazen hayatımız pahasına cevaplanmasını arzu ettiğimiz o büyük soru, bir nebze de olsa cevap bulabilir. Dawkins'in masum ve mantıklı görünen bir başka sorusunu Tanrı evreni yarattı ise, hemen ardından gelecek soru Tanrı'yı ne yarattı? sorusu olmalıdır şeklinde özetleyebiliriz. İlkokul seviyesinden itibaren çocukların da sıklıkla aklına gelen bu soru, biraz mantık biliyorsanız, soru değil, saçmalıktır; zira bir şeyi ne yarattı diye sorduğunuzda, sorunun içinde, o nesnenin yaratılmış bir şey olduğu iması vardır. Yani Tanrı'yı kim yarattı sorusu, Tanrı'nın yaratılmış bir şey olduğu kabulüne dayanır ve hiç bir din yaratılmış bir Tanrıya dayanmaz. Soru, bu haliyle tam bir mantık faciasıdır; ama akıl aydınlanmasını savunan Dawkins gibi modern bir zihin bile bu çocukça tuzağa kolaylıkla düşebilmekte. Aptal olduğundan mı? Hayır; esas neden, inancın, tüm mantık kuralları açısından ilk ve tek gereklilik olmasından dolayı, ondan kaçınmanın ne kadar zor ve anlamsız olduğu gerçeğinden dolayıdır bu. Göze indirilmiş akıl, aklı da gözü de kör eder. Madem argümanlar böylesine çürük ve temelsiz, neden ateistler ve seküler dünya görüşünü savunan insanlar hala var? Onların kafaları benim kadar çalışmıyor mu? Yahut inanmadıkları şeyleri savunacak kadar sahtekarlar mı? Hayır, hiç birisi değil. Esas neden, bu dünyada çoğunluğu teşkil eden inanan insanların inandıkları şeylerdir. İslam inancının temelleri, bu kainatta, geçmişte, bu gün ve gelecekte, hiç bir zerrenin Allah'ın ilminden bağımsız hareket edemeyeceği gerçeğine dayanır. Tüm yaratılmışlar, hali hazırda yaratılanlar ve yaratılacak olanlar, ancak O'nun yaratmasıyla mümkündür. O aynı zamanda, bizzat kendi kitabında sünnetinde değişiklik bulamayacağımız garantisini de bize verendir. Yani evrendeki İlahi kanunların değişmeyeceğinden hareketle, onları anlama görevi bize verilmiştir. Bilim ne bulursa o Sünnetullah'tır. Belki bazen yanlış anlar, ama düzeltmek de ancak bilgiyle ve araştırmakla mümkündür. Bilmek için Kuran'ın bizi yönlendirdiği tek yer yaratılmış ayetler, yani şu muhteşem kainattır. Ve O'ndan hakkıyla korkanlar, O'na hakkıyla saygı duyanlar, ancak bilenlerdir... Bu son okuduğunuz ifadelerin tamamı Kuran-ı Kerim'de değişik biçimlerde bolca zikredilir. İddiam basittir: Kur'an-ı Kerim, anlamına uygun yaşayan Müslümanlarla buluştuğu anda, Dawkins ve benzerlerinin söyleyebilecekleri hiç bir geçerli argümanları kalmayacaktır. Onları düşman yahut alt edilmesi gereken rakipler olarak görenlerden değilim. Tam aksine, günümüzün bilimsel ateistleri, inancımızda neyin eksik olduğunu bize en güzel anlatan örneklerdir. Onlar, Kuran'ı ve gerçek İslam'ı bilmedikleri için, kiliseleşmiş tüm inançlarla birlikte Tanrı kavramına da savaş açmak zorunda kalan insanlardır bana göre. Zira bu dünyada öyle sinir bozucu dünya görüşleri vardır ki, namuslu bir insanın bunları elinin tersiyle reddetmemesi, varlığına ve yaratılış amacına zıttır. Bu inançlardan bazılarına muhakkak sizler de şahit olmuşsunuzdur; hafızanızı dürüstçe yoklarsanız, bu tip inançların çok da uzağımızda olmadığını görebilirsiniz. Yeni bir medeniyet kurmak isteyen, bunun hayalini kuran herkes, özellikle bir sonraki nesli yetiştirme sorumluluğunu üzerinde hissedenler, bu temel sorunlar üzerinde ciddi olarak düşünmelidir."} {"url": "https://www.sinancanan.net/insan-neden-kitap-yakar/", "text": "On üçüncü yüzyıl başlarında Moğol istilası koca bir Beyt-ül Hikme kitaplığını yok etti. Katolik Vatikan yönetimi dönem dönem nice basılı eseri yakarak yok etti. Adolf Hitler görüşüne uymayan tüm kitapları toplatıp meydanlarda yaktı. Cumhuriyet Türkiyesi daha dün evlerden kitaplar toplatıp imha ederdi. Evvelki gün de serserinin biri, bir Kur'an nüshasını yaktı. Bu bir ifade midir? İfade özgürlüğüne girer mi? Saçma! İfade edecek fikri olsa, yakmaz, söndürürdü. Fikri olsa anlatırdı; anlatılanı yok etmeyle uğraşmazdı. Kitaplar, içinde insani fikirlerin, öğütlerin, mesajların, hayallerin veya kurguların, öğretilerin yazıldığı sayfalardan oluşur. Kitap okundukça bu içerikler zihinlere yayılır, şekillenir, farklı farklı anlaşılır, insanların düşüncelerine yön verir. Söz etkileyicidir, kitap da öyle. Hele ki etkili fikirlerin, öğütlerin ve kurguların olduğu kitaplar bizi bambaşka insanlar yapma potansiyeli taşırlar. Fikirlerimizi değiştirebilirler. Bize görmediğimiz, düşünmediğimiz, belki düşünemeyeceğimizin fikirlerin kapılarını açarlar. Bizi her zaman düşündüğümüzden farklı düşünmeye zorlarlar. Bazı kitaplar, düşünceleri ve ezberleri değiştirdiği için düzenleri değiştirme potansiyeli taşır. O düzenleri koruyanlar, o düzenlerden ve sistemlerden beslenenler, böyle kitapları sevmezler. O kitapların yokluğu, varlıklarından daha iyidir onlar için. Bazı kitaplar ise zihinler inşa eder. Başka zihinlerle yaşamaya alışık olanlar, o farklı zihinleri sevmezler. O nedenle o zihinleri inşa eden metinleri de sevmezler. Onlar için o kitapların yok edilmesi daha iyidir. Yahut bazı kitaplar etrafında bir kültür, bir medeniyet inşa eder. O kültürü, o medeniyeti düşman görenler, kitabı da düşman görür ve yok etmek isterler. Ama kitap yakanda bir başka duygu daha vardır. Kitabı yakan, kitaptakinden korkar. Korktuğu için maddeleşmemiş, gerçekleşmemiş düşünceleri, mesajları yakarak ortadan kaldırmak ister gibidir. Bir medeniyetin kutsiyet atfettiği bir metni uluorta ateşe veren bir sersem, aslında o medeniyetten korkar. Ona savaş ilan etme, onu yok etme isteğiyle yanar tutuşur. İşte o ateş, kitaba sıçrar önce. Kitabı yakan korkak olandır. Kitabı yakan güçsüz olandır. Öyle kitaplar vardır ki insanda yepyeni bir zihin inşa eder. İnanan Müslümanlar için Kuran öyledir. Ona Kur'an-ı Kerim deriz biz. Yani okunanların, seslendirilenlerin en mütekamili, en gelişmişi. Bizzat o kitaptan biliriz ki esas okunacak olan şu evrendir, okumanın amacı da şu insandır. İnsana işaret eden bir öğüttür o, bir hatırlatıcıdır. Kutsiyeti işaret ettiğinden gelir. Ama o kitaba gösterilen hürmet seviye seviyedir. O kitabın içeriği ile hal eden, onun mesajını yaşayan, kitabı yakmaya kalkana üzülür. Onun habersizliğiyle kederlenir ve dertlenir. Kitabı sözlerinden değil de harf, mürekkep ve kağıdından ibaret sanan, duvarına asıp, kitaplığına dizip kendince hürmet gösteren ise, korkusundan kitap yakana kızar, öfkelenir, galeyana gelir. O kitap garezde ve öfkede değil, akletmede ve inşa etmede birleşmeyi öğütlerken, adeta kitabı yakana alkış tutarcasına, onun tam da istediği gibi, öfkeden yanan tehlikeli bir yığına dönüşebilir. Bunu kitabın kudsiyeti adına yaptığını zanneder. Kitabı yakanın muhatabı zaten onlardır. Bir de kitabım yakıldı diye rant devşiren siyasi yüzsüzler vardır. Sistem beslemeli, dalkavukluktan gayrı sermayesi olmayan, düşmansız var olma yolu bilmeyen, düşük ve düşkün tiplerdir bunlar. Kanaat önderi görünüp de hiç kanaati olmamışları bile vardır. Tel'in ettikleri eylemin yarattığı düşmanlıktan maddi-manevi rant devşirme sevdalısı alçak ruhlardır çoğu. Kalabalıkların galeyanına benzin döküp kendi hiçliklerini kara çevirmeye çalışmaktan geri duramazlar. Bu alçaklar, insanlığın dibi, şu dünyanın yüz karası varlıklardır. Olmaz. Olursa daha çok kitap, daha çok insan yanar. Bu aslı cennet olan dünya, bu aptallıklarla cehennem olamaya devam eder gider."} {"url": "https://www.sinancanan.net/insan-neden-sanat-uretir/", "text": "Beyin bilimleri ile uğraşan insanlar kendilerini çoğunlukla zorlu sorularla karşı karşıya bulurlar. Ruh, bilinç, özgür irade, yaratıcılık ve sanat gibi mevzular, soru olarak sıklıkla karşımıza çıkar. Zira beyin bilimleri ile uğraşmak demek, insanın davranışlarını yönlendiren, onun tepki repertuarının programlarını içeren en üst kontrol merkezinin bu işleri nasıl yaptığını anlamaya soyunmak demektir. Basit refleks ve işlerimizi dahi nasıl yaptığımızı anlamakta oldukça esaslı zorluklar çekerken, bu tip yüksek insani faaliyetler belirsiz, müphem kavramların nereden çıktığını, beynin bunlara nasıl aracılık ettiğini anlamak, şüphesiz kolay iş değildir. Bizim gibi beyin üzerine çalışan insanların en fazla kafa yorması gereken mevzuların belki de en başında, bizim beynimizi dünyayı paylaştığımız ve beyinleri olan diğer canlılardan ayıran temel farkların neler olduğu meselesidir. Eğer maddi yapı anlamında beyinlere göz atarsanız, aralarındaki yapının çok da farklı olmadığını hemen görebilirsiniz. Tek önemli fark, gelişmişlik derecesidir. İnsan beyni, yapı ve bölümlenme olarak, bir yunusun, bir filin, yahut bir maymunun beyninden çok fazla farklılık taşımaz. Ama küçük görünen farklılıklar, muhtemelen bu bahsi geçen canlılarla insan arasındaki büyük nitelik uçurumuna ev sahipliği yapabilecek gizemli devreleri ve merkezleri içerir. İnsanın tarihini geriye doğru izlediğimizde, geçmişe doğru gittikçe, insanlara it buluntular arasında zaman boşlukları büyür ve kesintiler artmaya başlar. İnsanın bu yeryüzünde ne kadar bir süredir bulunduğunu tam bilmesek de, 150-200 bin yıl kadar geriye uzanan bir tarihten bahsetmek mümkün gözüküyor. İnsanın bu dünyada arz-ı endam ettiği günden itibaren ilk ortaya koyduğu farklılık nedir diye baktığımızda, ne teknolojik eserleri, ne işlevsel tasarımları ne de başka şeyleri görürüz. Bize kalan ilk işaretler hep sanat ile ilgilidir. Sanatın zihnimizdeki yahut beynimizdeki kaynağı, en zor sorularımızdan birisi. Bu gün elimizdeki teknolojilerle sanatsal bir üretim yapan insanların beyinlerini görüntüleyebiliyor, kimyasal madde seviyelerini ölçebiliyor ve daha 20-30 yıl önce aklımıza hayalimize gelmeyecek nice tekniklerle beyinlerimizi izleyebiliyoruz. Her gün yığınla biriken bilgilerimize rağmen, sanat ve benzeri zor sorulara dair çok fazla bir fikrimiz yok, bunu itiraf etmek gerek. Fakat bence yakaladığımız çok önemli noktalar, bize kendimiz hakkında; yaratılışımızda her birimize üflenen o öz hakkında ilginç ipuçları fısıldıyor. Beynimizi diğer bize benzeyen canlılardan ayıran en önemli fark, özellikle ön kısmındaki bölgelerin ileri düzeyde gelişmiş olması. Alnımızın hemen altında kalan ön beyin lobu, diğer bütün canlılara göre bizde anormal oranlarda büyük. Onun dışındaki kısımlar ise neredeyse aynen diğer canlılarda gördüklerimize benziyor. Üst ve ön beynimiz o kadar büyük ki, sırf bu yüzden yavrularımızı bayağı erken doğurmak ve beynin gelişimi için doğum sonrasındaki ilk bir kaç yılı beklememiz gerekiyor. Beynimizin bu ön bölümündeki devreler, bize diğer canlılarda olmayan bir çok yeteneğin bahşedilebilmesi için gerekli alt yapıyı sağlıyor aslında. İrademiz, sosyal becerilerimiz, gelecekteki bir ödül için anlık hazları erteleyebilmemiz, ahlak kurallarına bağlı bir yaşam, konuşma, akıl yürütme ve problem çözme gibi daha nice beceriler, buradaki devrelerimizin arasında gezinen karmaşık sinirsel hesaplamalar üzerinden gerçekleşiyor. Bu devreler hasar gördüğünde, bu özelliklerin çoğunu yahut bir kısmını hayta geçiremeyen hasta insanlarla karşı karşıya kalıyoruz. Beynin bu ön bölgelerinin bize sağladığı bir başka özellik de beynimizin derinliklerindeki alanlar tarafından yürütülen duygusal işlevlerimiz üzerinde sınırlı da olsa bir kontrol sağlaması ve daha da önemlisi, duygusal sistemimizde gerçekleşen o eşsiz deneyimleri, yani duyguları, çeşitli yöntemlerle ifade edebilmemizi mümkün kılması. Şiir, roman, resim ve müzik gibi, duygularımızın anlatılabilir farklı biçimlerdeki ifadelerine hayat verebilmemizi sağlayan yeteneklerimiz, işte bu gelişmiş devrelerin henüz çözemediğimiz koordinasyon özellikleri sayesinde hayat buluyor. Koordinasyon, yahut eşgüdüm, sanatsal zihni anlamada aslında çok önemli bir kavram. Beyinde özel bir sanat merkezi, yahut insanlara doğuştan sanat yeteneği bahşeden özel bir sanat çekirdeği yok. Sanatlı eserler ortaya koymak, beynin bir çok farklı bölgesinin eşgüdümlü bir şekilde çalışmasını ve bu karmaşık orkestrasyondan anlamlı bir takım nağmelerin, yani çok çeşitli sanat eserlerinin zuhur etmesini sağlıyor gibi görünüyor. Sanat, belli bir bölgenin işlevi olmaktan ziyade, yaşam boyunca beyinde ve zihinde biriktirilmiş olan tüm tecrübelerin müşahhas neticelerini, benzersiz ve tekrarlanamaz derecede karmaşık bir süreçler dizisiyle hayata geçirme süreci olarak karşımıza çıkıyor. Bu açıdan bakılınca, her insan bu devrelere sahip olduğundan, aslında hepimiz, değişik düzeylerde sanatçı bir beyne sahibiz. Sanatı sadece üretmek değil, anlamak ve anlamlandırmak da insan düzeyinde gelişmiş bir beyin gerektiriyor. Bir resimde, bir müzik parçasında, bir şiir dizesindeki duygularla, ifade edilmek istenen düşüncelerle aynı frekansı yakalamak, onunla duygudaşlık kurarak adeta o hisleri kendi içinde tekrar yaşamak, sanat eserlerinden keyif almanın temelini oluşturan ilginç bir özelliğimiz. Sanatın üretilmesindeki kişiye özellik, öznellik gibi, sanatın algılanmasında da insanlar adedince bir çeşitlilik var. Dolayısıyla, sanatı ancak sanat yapan beyin anlayıp algılayabilir dersek, bu minvalde yanlış söylemiş olmayacağız. Özetlersek: Sanat, bizi diğer beyni olan canlılardan ayıran belki de en önemli özelliğimiz. İnsan, yeryüzünde gezinmeye başladığı günlerden itibaren, etrafındaki dünyaya, kendi zihninde ürettiği sanatlı tasarımları ilave etmeye, çevresini böyle değiştirmeye başladı. Bir çok teknolojik icadın dahi ilk önce sanatsal çizimler ve fikirler şeklinde hayat bulduğunu biliyoruz. Gelin görün ki, sanayi devriminin bir çocuğu olarak başımıza bela olan günümüzdeki temel eğitim mantığı, teknik ve sorun çözmeye dayanan, ekonomik kıymete haiz zihinsel özelliklerimizi hep öncelikli olarak ele almayı ve sanatla alakalı yüksek ve insani zihin işlevlerine bigane kalmayı, yüzyıllar içinde bir yaşam tarzı olarak adeta içimize yerleştirmiş gibi görünüyor. Öyle ki, sanatı artık sadece bir zengin uğraşına; yahut esas mesleğin yanında arada sırada ilgilenilmesinde zarar olmayan, rahatlama amaçlı bir hobiye indirgemiş durumdayız. Bunun bedeli ise aslında oldukça ağır: Mağara duvarlarına resim çizdirecek kadar temel donanım bileşenlerimizden birisi olan üst düzey bir çok zihinsel faaliyetimize yabancılaşmış ve onu hayatımızdan gittikçe daha çok uzaklaştırarak güdükleştirmiş, dumura uğratmış durumdayız. Birbirimizi derinlikli bir şekilde anlayamamak, dünyadaki tabii süreçlere yabancılaşmak, kendi medeniyetimizi teşkil edememek gibi temel sorunlarımızın altında büyük oranda da bu yabancılaşmanın yattığını düşünenlerdenim. Beynimizin sağ yarısının daha ziyade sanatsal ve yenilik içeren hadiselerde görev aldığını; sol kısmın ise daha çok yeknesak ve tekrarlı işlerde uzman olduğunu biliyoruz. Görünen o ki, hayatımızın büyük çoğunluğunu ve dahi içinde yaşadığımız medeniyeti, büyük oranda otomatik sol beynimiz üzerine kurmaktayız. Elbette sadece sağ beynimizin kuracağı bir sistem de bize yaşam şansı vermezdi; zira her şeyin belirsiz, muğlak, öznel ve tekrarsız olduğu bir dünyada yaşamak da imkansız olurdu. Fakat bu halimiz de iyi değil; Estetik düzeyimize bir daha bakın, neleri kaybettiğimizi görebileceksiniz."} {"url": "https://www.sinancanan.net/islam-ve-muzik-uzerine/", "text": "Yıllardan beri İslami çevrelerde müziğin haram olup olmadığı tartışması sıklıkla gündeme gelir. Son günlerde bir ilahiyatçının açıklamaları da yine gündemin ibresini kısa süreliğine de olsa bu yöne çevirdi. Yakın geçmişte İslam dinini seçen bazı yabancı müzisyenlerin ilk iş olarak müziği bırakıp tövbekar olduklarını çok okuduk. Ama bunlardan en ünlüsü olan Yusuf İslam geçen yıl tekrar müziğe döndü, turnelere başladı ve hatta heavy-metal müziğin çılgın vokalisti Ozzy Osbourne ile sahne bile aldı! Bu tartışmalar bitecek gibi görünmüyor. Dolayısıyla, İslam'ın gerçekten müzik ile bir sorunu var mıdır ve İslam mantığı içinde müzik haram olarak değerlendirilebilir mi, buna sinirbilimlerini temel alan bir yorum eklemek gereği hasıl oldu. Müzik dediğimiz şey aslında insan beyninin bir değerlendirmesinden ibarettir. Nasıl ki doğada renk diye bir şey yokken, biz görümüzle gördüğümüz farklı dalga boylarındaki ışıkları farklı renkler olarak algılayıp onları isimlendiriyorsak, müzik de genellikle yapay yollardan, belli kombinasyonlarda bir araya gelen ses dalgalarının oluşturduğu uyumlu, ritimli ve hoşa giden, insanda muhtelif duygular oluşturan kompozisyonlardır. Müzik sadece günlük hayatımızda dinlediğimiz müzikten ibaret de değildir. Tabiattaki seslerin bir çoğu, müzikteki gibi uyumlu ve armonik seslerin bir araya gelmesi sayesinde hoşumuza gider. Dahası, konuştuğumuz veya dinlediğimiz insanlarla kelimelerin ötesinde, duygularımızı aktarmak için de ses tonumuzdaki vurgu ve değişiklikler şeklinde devreye soktuğumuz müziği kullanırız. Yani müzik algısı, insanların duygusal iletişiminde çok önemli bir araçtır. Bildiğimiz anlamda karmaşık müzik yapılarının algılanması ve müzik üretimi sadece insana has bir özellik iken, başta kuşlar ve yunuslar olmak üzere bir çok hayvanın da kompleks ses kalıpları yoluyla iletişim kurduğunu biliyoruz. Bu ses işaretleri her ne kadar karmaşık ve armonik olsa da insanoğlunun müzik yeteneğinin yanında çok ilkel düzeyde kalmaktadır. Müzik algılaması dediğimiz yetenek beynimizde doğuştan mevcut olan devreler sayesindedir. Beynimizin şakak bölgelerinin altında kalan kısımları olan temporal loblarımız, beyinde hem seslerin, hem de seslerden müteşekkil müzik ve konuşma gibi mesajların algılanması için ilk basamağı oluşturur. İşitme alanları denen bu alanlar, kulaklarımızla yakalanıp elektrik sinyalleri halinde beyin korteksine gönderilen sinyallerin ilk frekans ve büyüklük analizinin yapıldığı yerdir. Burada henüz duygu ve melodi algılaması yoktur; burada çözümlenen şey, sesin yapısal bileşenleridir. |Beynimizde müziğin algılanması ile ilgili bölgeler. Müziği müzik yapan armoni ve duyguların çözümlemesi ise çok daha karmaşık bir süreçtir. Müzik sinyalleri neredeyse beynin tüm bölgelerini uyararak müziğin içindeki her türlü farklı bileşenin algılanmasını ve yorumlanmasını sağlar. Bütün beyin bölgeleri bir şekilde bu yorumlamaya katılır. Örneğin, beyinde korku ve öfke gibi duyguların kontrol edildiği yer olan amigdala bölgesinin hasar görmesi durumunda kişilerin korkulu tınılar içeren müzik parçalarını ayırt edemedikleri bilinir. Dolayısıyla beynin her bir bölgesi, müzik sinyalinin içeriğine göre uyarılarak duygusal çözümlemeye katılırlar. Seslerin algılanmasında hem sağ hem de sol beynimiz işe karışır. Her iki yarımkürenin nasıl bir iş bölümü yaptığı tam olarak bilinmese de, sol beynin genellikle teknik ve armonik çözümlemede, sağ beynin ise duygusal bileşenlerin analizinde görevli olduğunu düşünülmekte. Bunu düşündüren en önemli bulgular, beyninin bu bölgeleri hasar görmüş olan travma yahut beyin kanaması hastalarından elde edilen ipuçları. Ayrıca müzik algısının bir de öğrenilebilen kısmı vardır ki, bu da özellikle erken gelişim sürecinde müzik ile karşılaşılma düzeyine bağlı olarak beynin çalışma sistemini şekillendiren çok önemli bir süreçtir. Kısacası; beynimiz, adeta müzik algılamak ve müzik üretmek için yaratılmıştır. Müziğin bu kadar kapsamlı sinirsel aktiviteye neden olduğu bir beyne sahip insan gibi bir canlının Yaratıcısı'nın ona müziği kayıtsız şartsız yasaklaması anlamsızdır ve düşünülemez. Fakat müziği çok etkin bir mesaj ileticisi olarak düşündüğümüzde, müziğin her zaman sadece müzik olmadığını da görebilmemiz gerekir. Müzik, çok etkin bir duygu aktarım aracıdır. Muhtemelen türümüze ait diğer bireylerin hissi vurgularını konuşmalarından çıkartma ve empati inşa etme amacına yönelik olan bu yetenek, müzik denen eşsiz üretime de yol açıyor. Müzik, hangi türden olursa olsun, insanları çeşitli duygulara sürüklüyor ve bu yüzden hayatımızın vageçilmezleri arasında. Yüksek insani vasıfları kuvvetlendirebilen ezgilerin yanında, insanı isyana ve öfkeye iten, negatif duygularla dolduran müzik örnekleri de etrafımızda bolca mevcut. Ama çevremizde en bol olan cinsi de insana vakit öldürmeyi, eğlenmeyi, sebepsiz yere zincirlerinden boşanmayı, cinsel uyanıklığı vb öğütleyen, bunları tahrik eden müzik türleridir. En azından Tarkan'ın bir kaç şarkısını dinlemiş bir insan bunu rahatlıkla farkedebilir! Ayrıca müziğin hissi mesajları son derece güçlü olabilmektedir. Belli nota dizgelerinin insanlar üzerinde ölçülebilir etkileri olduğunu biliyoruz. Ünlü besteci Beethoven, Müzik erkeklerin kalbinden ateşler çıkarmalı, kadınlar gözlerinden yaşlar akıtmalıdır derken müziğin bu gizemli gücüne vurgu yapar. Büyük müzik üstadı ve düşünür Farabi'nin girdiği bir mecliste çaldığı ezgilerle insanlarınruh hallerini değiştirebildiği, onları uykulu veya mutlu hallere sokabildiğinden bahsedilir. Dolayısıyla müzik insan zihni üzerinde azımsanmayacak düzeyde bir etkiye sahiptir. İslam'da boş işler hoş görülmez. İnsanı başıboşluğa, negatif duygulara ve cinselliğe-sefahate çağıran, yahut bunları çağrıştıran; ibadetlere engel olan, derin düşünceye ket vuran müzik veya diğer sanat alanlarına ait işlerin hoş görülmemesi veya yasak olması anlaşılabilir bir şeydir. Netekim müziğin haram olduğuna dair rivayet edilen hadislerde de genellikle boş sözlerin satın alınması yerilmiş, Kuranın melodi ile okunması da hor görülerek toplumsal bozulmayı temsil eden bir kıyamet alameti olarak zikredilmiştir. Bu hadislerin doğruluk derecesini değerlendirmek benim uzmanlığımın ötesinde olmakla birlikte, sakin kafayla düşünüldüğü takdirde bunların o kadar da anlaşılması zor şeyler olmadıkları görülebilir: Mesela Kuran-ı Kerim, okunup anlaşılmak için insanlara indirilmiştir; okuyanın ses oyunlarına güfte edilecek bir metin olarak kullanılması elbette ki hoş olmayan bir davranış olarak görülecektir. Kuran'da müziğin belli türlerinin İslam anlayışına uygun olmadığı yönünde yorumlanabilecek ayetler de bulunmakta. Lokman süresi 6. ayette İnsanlardan öylesi vardır ki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve o yolu eğlenceye almak için, eğlencelik asılsız ve faydasız sözleri satın alır. İşte onlar için aşağılayıcı bir azap vardır ifadesi geçmektedir. Bu ayette geçen lehvel hadis terimini bir çok müfessirin çalgı ile çalınan sözlü müzik olarak yorumladığını biliyoruz. Ayrıca En'am suresi 70. ayetinde geçen Dinlerini oyun ve eğlence edinenleri ve dünya hayatı kendilerini aldatmış olanları bırak.. ifadesi de eğlenceyi dinin yerine koymanın, yasak olduğu konusunda Müslümanlara bir uyarı mahiyetinde anlaşılabilir. Bu konuyla ilgili olarak, bilimsel verilerin de ışığında yeni ve güncel yorumlar üretebilecek din uzmanlarına ihtiyacımız olduğu da açıktır. Zira bu konu ne sadece bilim adamlarıyla ne de din alimleri ile çözülebilecek bir konudur. Son olarak hatırlatmam gereken bir nokta var: İslam'ın emir ve yasakları Müslüman insalarla ilgilidir. İnsanı İslama göre esas insani vazifelerinden uzaklaştıran müzik ve eğlencenin yanı sıra, içkinin, kumarın, evlilik dışı ilişkinin, yalanın, hayvanlara eziyet etmenin ve İslam'ın yasakladığı diğer şeylerin haram olması, sadece Müslümanları bağlar. Müslüman olmayan, yahut İslam ile ilgili hassasiyetleri hayatının merkezinde taşımayan insanların bu mevzuları tartışması, yahut bunlardan gocunması temelde mantık dışıdır. Herhangi bir dine girip çıkmakta tamamen özgürüzdür ve en başta da İslam bu özgürlüğü garanti altına alır. Ama mensup olduğumuz dini kısıtlı bilgimiz ve kendi kafamıza göre her dem çekiştirip modifiye etmeye kalkarsak, bunun çok da anlamlı sonuçlar doğurmayacağı açık olsa gerektir. İslam, temel felsefe itibariyle hem bilim hem de sanatla hiç bir sorunu olmayan bir inanış sistemidir. Sorun, insanların her yaptığını kutsal görmemizi şart koşan radikal-hümanist bakış açısı ile İslam inancı arasında olabilir ve bu sorunun çözümü de herkesin öncelediği inanç ve kriterleri açık yüreklilikle gözden geçirmesi ve ismini doğru bir biçimde koyması ile çözülebilir diye düşünüyorum."} {"url": "https://www.sinancanan.net/kafamiza-gore-bir-dunya/", "text": "Çocukluk ve gençlik yıllarım hep Ankara'da geçti. Çok kar yağardı o zamanlar kış aylarında. Çoğu sabah arabamızı karın içinden çıkartmak için saatlerce uğraşırdık. Sıklıkla yollar kapanır, hatta bazen okullar bile tatil olurdu. Bazen dedim, zira bu günkü gibi daha kar haberi gelince okul tatil etme gibi bir durum yoktu o zaman. Ulaşım şartlarının ve teknolojinin çok daha geri olduğu zamanlarda, kar bizim için ancak neşe kaynağı idi. Hala aynı şehirdeyim. Artık metrolarımız, son sürat otomobillerimiz, bayağı geniş yollarımız, son teknoloji kar küreme ve tuzlama araçlarımız, cep telefonlarımız ve pek gelişmiş bir teknolojimiz var. Kar da yağmıyor eskisi gibi zaten. Hatta bir kaç sene evvel neredeyse hiç kar yağmadığı için kuraklık korkusu sarmıştı bir çoğumuzu. Fakat kar korkusu diye bir şey başladı bir kaç senedir. Günler öncesinden internet gazeteleri ürkütücü manşetlerle geliyor! nidaları atmaya başlıyorlar. Kırmızı alarm veriyomuş İstanbul yönetimi; bunu da manşetlerden öğreniyoruz. Ne oluyor? Rusya saldırıya falan mı niyetlendi? diye meraklanırken meselenin kar olduğunu öğreniyoruz. Kar geliyormuş, hem de çok fena! Bazı gözü dönmüş gazeteler beyaz kabus gibi abuk subuk manşetler yapma yarışına giriyorlar artık. Kar gelmeden okullar kaç gün tatil olacak? sorusunun cevabı aranmaya başlıyor. Hakikaten soruyorum bazen kendime ne oluyor bize? diye. Sormak da lazım; zira bu hiç sağlıklı bir durum değil. Haddimizi aşabilme yeteneğimiz sayesinde ayrılıyoruz diğer bütün mahlukattan. Bizim dışımızda canlı-cansız tüm varlıklar, çevreleri ile tabii bir denge içinde, varlıklarını mükemmelen muhafaza ediyorlar. Yiyebilecekleri kadar yiyor, üreyebilecekleri kadar ürüyor, tabiattaki bir başka paydaşının işine yaramayacak herhangi bir çöp ve atık üretmeden gül gibi geçinip gidiyorlar. Ama insan öyle değil. Tarihinin başlangıcından beri doğal çevresiyle yetinemeyen, onu değiştirmek, dönüştürmek zorunda olan bir canlı türüyüz biz. Kürkümüz, pençemiz, kalın yağ tabakamız, yükseklerde yahut derinlerde soluk alabilecek donanımlarımız, çok keskin gözlerimiz veya hızlı bir bedenimiz yok. Fakat müthiş bir alet olarak aklımız var. Yiyecek, giyecek, yakacak, barınak ve bilumum alet-edevat üretebiliyoruz. Ama sadece bu kadar değil; haddini aşabilen o akıl sayesinde aşırı üretme ve tüketmeye, biriktirmeye, bozmaya ve haddinden fazla değiştirmeye de meyilliyiz. Tabiat eliyle bize sunulan nimetlerle yetinemiyoruz. Buğdayı una ve ekmeğe dönüştürmeyi keşfettikten sonra, dayanamayıp hektarlarca alana aynı tip bitkiden ekip, fazla fazla mahsül alma ve gelecek için mal biriktirme bizim icadımız. Zira aklımız süreki belirsiz gelecekle ilgili planlar kurmaya zorluyor bizi. O planlar, her canlıda mevcut olan kendini güvende hissetme ihtiyacı ile birleşince, sınır tanımaz bir açgözlülük e peşi sıra geliyor. Haddini aşabilen tek canlı olarak insan, rehberliğe muhtaç olan tek canlı haline de geliyor aynı zamanda. Kocaman alanlara tek bir bitki türünü ekerek tonlarca mahsül alma usülüne monokültür tarım diyoruz. Ve bu gün, bir çok araştırmacı ve düşünürün de teslim ettiği gibi insanın ilk büyük intihar teşebbüsü bu. Neden? Tabiatta binlerce yıl kendisine sunulan bol ve çeşitli nimetlerle yaşamak üzere inceden inceye tasarlanmış bedenini, bizzat kendisinin riadesiyle üretmeyi tercih ettiği, diğer besinleri arasında torpille öne çıkarttığı tahıllar ve diğer kitlesel üretim ürünü besinlerle doyurmaya başladı. Tabiattaki çeşitliliği ve zenginliği elinin tersiyle itip, kafasına göre bir bolluk yaratmaya kalkıştı. Yarattı da. Kocaman tarlalara ekilen bitkilerden aldığı tonlarca mahsülle, daha sonra adına şehir diyeceğimiz, kalabalık insan topluluklarını besleyebilmenin önü de açıldı. İnsanlar artık, kafalarına göre tasarlayabildikleri şehirlerde, dışarıdan satın aldıkları gıdalar ile rahat bir yaşam sürebiliyorlardı. İnsana ait diğer üretim biçimleri, sanat, edebiyat, bilim gibi değerler, işte buralarda ortaya çıkmaya başladı. Binlerce yıl fazla sorun olmadan yaşayıp gitti atalarımız. Sonra sanayi derimi diye bir şey yaptık. Her şeyi makinalara bağladık, üretim kapsitemizi dünyayı tüketecek boyutlara taşıma becerimizi avuçlarımız patlarcasına alkışlamayı ve amaç haline getirmeyi öğrendik. Yeni teknolojiler sayesinde dünyada kendimize cenneti inşa edeceğiz sandık. Daha büyük, daha şaşaalı, daha modern, daha işlevsel şehirler yaptık. Fakat ne çare ki artık o şehirler bizi almaz oldu. Üst üste yığıldık. Torpille seçtiğimiz ve beslenme amacıyla yetiştirdiğimiz gıdalar bize zehir olmaya başladı. Zira ne kadar torpil yapsak da, tabiatın doğruganlığı, bizim savurganlığımıza yetişemedi. Artık genetiği ile oynanmış tohumlardan, kimyevi maddelerle dopinglenmiş tarlalara, hormonlara boğularak şişirilmiş hayvanlara kadar, bedenimize faydadan çok zarar verme potansiyeline sahip gıda lara mahkum hale geldik. Binlerce, milyonlarca insanın çöp ve atıkları, kucağında yetiştiğimiz tabiatın o engin halısının altına süpürüldü yüzyıllardır. Ama sınırsız olmayan tabiatı kirletmeyi başardık. Kendimizi sıkıştırdığımız, geometrik, ruhsuz, pratik fayda odaklı şehirlerin içinde kapana kısıldık. O yüzden de artık tabiattan da, onun rutin işleyişinden de ödümüz kopuyor. İşte o nedenle, bir zamanlar neşe içinde bir müjde bekler gibi beklediğimiz kar yağışları artık bizim için beyaz kabus oldu. Tıka basa doldurduğumuz ve çatlamanın sınırına getirdiğimiz şehirleşmemiz, en ufak bir tabii değişiklikte tehdit altına giriyor. Trafiğimiz akmıyor, her yeri sular basıyor, seller başını alıp gidiyor ve bizlere de korku dolu gözlerle tabiatın kurallarının bize göre davranmasını ummak kalıyor. Allah'ın kanunlarına karşı durmaktan kendimizi alıkoyamazken, başımıza bir felaket gelmesin diye de Allah'a havale ve tevekkül etmeyi ihmal etmiyoruz. Bozgunculuk nedir diye bana sorarsanız, işte tam olarak budur derim. Kör akılla girişilen medeniyet inşası sürecinin hazin sonunu hep birlikte izlememize belki de çok az kaldı. Olan ne dünyaya, ne diğer canlılara, ne de evrenin başka bir köşesine olacak; olacak olan felaket, sadece bize özel, bizzat kendi elimizle hazırladığımız, kendi kıyametimiz olacak. Bize verilen akletme melekesini sadece tek bir yönde kullanınca; canlılığın, bu kainatın ve insan olmanın mahiyeti üzerinde düşünmeyi ihmal ettikçe, başımıza başka bir şey gelmesi ihtimali de yoktur zaten. Ne yaparsak kendimize yapıyoruz. Dünyada yaşam elbette ve her şekilde devam etmenin yolunu bulur. Bu gün bir anda tüm insanları bu dünyadan çekebilseydik; ardımızda tastamam bir cennet bırakırdık. Fakat cennetten kovulan insan, kovulma nedenini bizzat bu akıllanmaz yıkıcılığı ile her devirde yeniden ve yeniden ispatlama derdinde gibi. İnsanoğlunn doğasını biliyorsanız, bu uyarılara kulak asmayacağını bilirsiniz. Ama bir şeyi daha bilirsiniz: Siz, sadece siz, oturup düşünerek, ne oluyor? diye sormaya başladığınızda, siz ve yakın çevreniz için pek çok şey değişecektir."} {"url": "https://www.sinancanan.net/kafamizdaki-sag-ve-sol/", "text": "Beyin bilimleri ile uğraşan insanlar, sadece bir organımızın faaliyetlerini anlamakla uğraşmazlar; onların temel meselesi, başta insan denen bu muamma olmak üzere, canlıların neden bu şekilde davrandıklarını çözmeye çalışmaktır. Zira beyni anlamaya çalışmak, aslında çoğu zaman kendi kendini anlamaya çalışmaya denk bir uğraştır. Bu yazıda size beynimizin az bilinen bir özelliğinden bahsedeceğim aslında. Fakat yukarıda da dediğim gibi, beni ilgilendiren, bedendeki bir organın çalışma prensiplerinden ziyade, bu bilginin günlük davranışlarımız ve benliğimiz hakkında bizlere neler söyleyebildiği meselesidir. Bedenimizin tepesinde, adına kafa dediğimiz bölümün üst kısmı, kafatası adlı sert bir kubbe ile kapatılmış durumdadır. Bu kubbe, içinde son derece hassas bir organ olan beynimizi taşır ve bu nazik dokuyu sağlam bir muhafaza içinde tutabilmek için tasarlanmıştır. Bu sağlam kasa içindeki yumuşak beyin dokusu, dışarıdan bakıldığında pek bir şeye benzemez ve adeta kabuğu kırdığınızda karşınıza çıkan ceviz içi gibi, kıvrımlı yüzeylere sahip, şekilsiz iki farklı yarıdan oluşur. Her ne kadar bu yarılar aslında oldukça şekilsiz olsa da biz bunlara beyin yarımküreleri adını veriyoruz. Beyni önden arkaya doğru ortadan ikiye ayıran derin bir oluğun iki tarafında sağ ve sol beyin yarım küreleri vardır ve bu yarım küreler, ilk bakışta tıpatıp aynı görünmelerine rağmen, hem yapı, hem de işlev olarak aslında birbirlerinden bir hayli farklıdırlar. Beynin neresinin ne işle meşgul olduğuna dair bilgilerimiz son yıllarda hızla artsa da, hala beynin işlevi büyük bir muamma olma özelliğini koruyor. Fakat denizde damla misali de olsa, beyin hakkında öğrendiğimiz her yeni bilgi, bize, bize dair bir çok ipucu da veriyor. Bunlardan birisi de sağ ve sol beynin farklı işlevleri. Biyolojik olarak nedenini bilmiyoruz ama, beynin bedenle garip bir bağlantı ilişkisi var. Özellikle beden hareketlerimizi kontrol eden ve adına motor sistem denen kontrol merkezleri, beden ile çapraz bir bağlantı sistemi ile bağlanmış vaziyettedir. Bedendeki bütün süreçlerin en üst kontrol merkezi olan beynimizin sağ tarafı bedenin sol tarafını, sol tarafı ise bedenin sağ tarafını kontrol eder. Bu yüzden, sağ elinizle bir şey yaparken beyninizin sol yarısı; tersi durumda da sağ yarısı faaliyete geçer. Sol beyin yarısı, insanların büyük çoğunluğunda rutin hareketlerin hızlı ve bilinçsiz şekilde yürütülebilmesi konusunda sağa göre daha maharetli olduğundan, sol beyin baskındır ve biz bu yüzden genellikle sağ ellerimizi kullanmaya eğilimliyizdir. İnsan topluluklarında %5-10 oranında görülen sol ellilik durumunda da mesele tam terstir: Bu insanlarda, beynin sağ yarısı hareketlerin kontrolünde daha baskındır. Bu ufak farklılığın nedeni halen tam olarak anlaşılmış değil. Benzer bir uzmanlık, konuşma, anlama, akıl yürütme, problem çözme gibi zihinsel özelliklerde de gözlenir ve yine sağ elini kullanan insanlarda bu işlerde sol beyin genellikle daha mahirdir. Dikkat edilirse, sayılan işlerin tamamı, rutin ve hızlı bir şekilde gerçekleştirilmesi gereken ve şuurumuzu çok fazla ilgilendirmeyen meselelerdir. Yazı yazarken ne kadar hızlı yazabildiğinizi düşünün; her bir harfi düşünerek planlamak zorunda kalsaydınız, ilkokulun ilk haftalarındaki yazma hızınızdan fazla öteye geçemezdiniz. Öte yandan sağ beynimiz, son araştırmaların gösterdiğine göre, bütünü algılamakta, hayal kurmakta, karmaşık bağlantı, kalıp ve örüntüleri anlamakta önemlidir. Sağ tarafın bir başka uzmanlık alanı ise yeniliktir; her gün rutin olarak yaptığımız bilinçsiz faaliyetlerimizi sol tarafla güzelce halledebilirken, aktif olarak şuurumuzu cezbeden yenilik ve sürprizler var olduğunda, hemen sağ beynimizdeki devreler oyuna dahil olurlar. Elbette iki beyin yarısı normal insanlarda sıkı bir biçimde birbirine bağlıdır ve birinin yaptığı işten, diğer taraf hemen haberdar olur. Bu kadar beyin bilgisi yeter; şimdi hayatımıza bakan yönüne odaklanalım: Hayatımızın büyük bir çoğunluğu, özellikle de eğitim hayatımızın başladığı anlardan itibaren, sol beynin hakimiyeti altında geçer. Eğitim dönemi, insanlara belli koşullar altında nasıl davranılması gerektiğini öğrettiğimiz sayısız algoritmanın öğretilmesini kapsar ve bunların çok büyük bir çoğunluğu üzerinde düşünmenin dahi gereksiz olduğu hazır reçeteler halindedir. Bunun en son geldiği noktalardan birisi de mesela çoktan seçmeli sınavlardır. Bu sınavlarda, öğrencilerin bilgileri 4-5 seçenekten birisini doğru olarak işaretleyip işaretleyemeyeceklerine göre sınanır ve yeterince doğru işaretleme yapanlar, başarılı kabul edilir. Burada algoritma basittir; birileri tarafından size verilen seçenekler arasından doğru olanı seçmek için gereken algoritmayı öğrenmiş olmak, başarının temel bir ölçütü haline gelmiş durumdadır. Bana inanmıyorsanız, sürekli çoktan seçmeli sınavlara alıştırılmış öğrencilere sizi bu sefer klasik bir sınav yapalım deyiverin; gözlerinde beliren paniği hemen görebileceksiniz. Böyle yetişen insanlar, seçeneksiz seçim yapamaz hale gelirler. Çoğunlukla sağ beynimizde dercedilmiş insani vasıflarımızı eğitim boyunca törpülüyor, adeta sistematik olarak yok ediyoruz. Karmaşık düşünceler üretme ve karmaşık düşünceleri takip etme konusunda sorun yaşıyoruz. En basit dertlerimize bile kalıcı çözümler üretemiyor, en çok bağıranı haklı sanmaya devam ediyoruz. Sanattan, anlamdan, derinlikten, duygudan, hakiki deneyimlerden kopuyor; kopya, rutin, otomatik, ruhsuz, sevgisiz, amaçsız hayatlar geliştiriyoruz. Eğer biraz dikkatli bakılırsa, ortalıktaki en önemli sorunumuzun bizzat bu eşitsizlik olduğu açıkça görülebilir."} {"url": "https://www.sinancanan.net/kahvenin-hatiri-mi-hafizasi-mi/", "text": "California ve Johns Hopkins üniversitelerine mensup bir araştırma ekibi tarafından yapılan yeni bir çalışma, öğrenme sürecinden sonra kafein almanın hafıza işlevlerinde belirgin bir iyileşmeye sebep olduğunu gösteriyor. Bundan önce kahvenin aktif bileşeni olan kafein üzerinde yapılan çalışmalarda genellikle deneklere verilen öğrenme görevlerinin öncesinde kahve yahut kafein veriliyor ve verilen kafeinin yeni şeyler öğrenme üzerine etkisine bakılıyordu. Bu çalışmaların çoğunda da kahvenin hafıza işlevi üzerinde fazla bir etkisi olmadığın dair yaygın bir kanaat ortaya çıkıyordu. Fakat buradaki çalışmada farklı bir yaklaşım deneyen araştırıcılar, deneklere öğrenmeleri amacıyla verilen bazı uyaranlardan sonra kafein hapları vermişler ve neticede öğrenme işlevinin nasıl etkilendiğini sınamışlar. Uzun zamandan beri yeni hafıza bileşenlerinin, zihinlerimizde oluşturulmalarını takip eden dakika ve saatler içerisinde pek de kararlı ve kalıcı olmadığını biliyoruz. Pekiştirme denen bu dönem boyunca bu hafıza bileşenleri daha kararlı yapılar halinde beynimizin bir yerlerinde depolanıyorlar . Nature Neuroscience adlı prestijli bir dergide yayınlanan söz konusu çalışmada araştırmacılar, kafeinin bu pekiştirme sürecine etkisini ölçmek amacıyla, kahve tüketme alışkanlığı olmayan genç denekler üzerinde bir deney yapmışlar. Deney sırasında tüm deneklere denizatı, sepet, saksafon gibi farklı resimler göstermişler ve bu resimlerin evde mi yoksa dışarıda mı kullanıldığını sormuşlar. Resimlere bakan tüm gönüllüler deneyin ardından birer hap yutmuşlar. İki gruba ayrılan deneklerden bir grubunun yuttuğu hapın içinde 200 mg kafein varken, diğer grubun aldığı hap tamamen etkisiz bir dolgu malzemesinden oluşuyormuş . Denekler ertesi gün tekrar laboratuvara çağırılmışlar, zira bu 24 saatlik bu süre, deneklerin bir kısmının hap ile aldıkları kafeinin idrarla vücuttan atılması için yeterli bir süre. Ardından deneklere yeni bir dizi resim gösterilerek bu resimleri eski , benzer ve yeni şeklinde değerlendirmeleri istenmiş. Tabii resimler açısından yeterli derecede şaşırtma unsuru da kullanılmış. Deney sonuçlarına baktığımızda, kafein alsın-almasın tüm deneklerin, yeni ve eski resimleri tanımlamada benzer oranlarda başarılı olduğunu görüyoruz. Fakat benzer resimleri ayırt etme noktasında kafein alanlar belirgin olarak daha başarılı gözüküyorlar. Plasebo alanlar, benzer resimleri eski olarak niteleme eğilimindeyken, resimlerin arasındaki ufak ve yanıltıcı farklara rağmen, kafein alanlar eski ve benzer resimler arasında belirgin bir şekilde doğru ayrım yapabiliyorlar. Aynı deneyde kafeinin farklı dozları da deneniyor ve 300 gram (yaklaşık 3 fincan kahveye denk miktarda) kafein alan deneklerde de benzer bir sonuç gözlenirken, doz 100 grama düşürüldüğünde, bu avantaj ortadan kalkıyor. Kısacası, bir şeyler öğrendikten sonra iki fincan kadar kahve içmek, öğrendiklerimize hatırlamamızda biz yardımcı olabilir gibi gözüküyor. Elbette kahve de bir ilaç; ve tüm ilaçlar gibi yan etkileri var: Fazla alındığında su kaybetmenize ve sinirli hissetmenize neden olabiliyor. Kalp rahatsızlığı olan kişilerde ve hamile bayanlarda tehlikeli bile olabiliyor. Bilişsel işlevlere olan faydalı etkileri ise yıllardır araştırılmasına rağmen hala belirgin değil. Kafeinin hafızayı nasıl artırabildiği konusunda bilgisi olan kimse yok; muhtemelen hafızanın pekiştirilmesinde rol oynadığını bildiğimiz norepinefrin adlı beyin kimyasalını daha yüksek düzeylerde salgılatarak bu etkiyi gerçekleştirebileceği düşünülüyor. Ayrıca bu etkinin günde fincanlar dolusu kahve içmeyi alışkanlık edinmiş tiryakiler için de geçerli olup olmadığı belli değil."} {"url": "https://www.sinancanan.net/kasokurami/", "text": "Kaos bilimcileri artık, gözümüze görünen 'düzenin' bir aldanma olduğunu açıkça söylüyorlar. Her şeyde bir hesaplanamazlık, bir karmaşa, bir önceden bilinemezlik hüküm sürmekte. Ancak bu rastgelelik veya düzensizlik anlamına da gelmiyor. Kaos terimi, günlük yaşamda kullandığımızın aksine, kısmen hesaplanabilen, fakat içkin bir düzene sahip bir karmaşıklık olarak tanımlanıyor. Tarihten günümüze kadar geçen süre zarfında bilim ile felsefenin yollarının zamanla birbirinden ayrıldığını gözlemlemek mümkün. Konuyu açmak için bizim günah keçimiz Isaac Newton'ın kafasına düşen elma olsun. İnsanoğlunun hikayesini de başlatan 'elma' yine yapacağını yapar ve bu sefer de varoluşun temel sorularını soran felsefenin içinden 'nasıl' sorusunu cımbızla çekip somut olarak kanıtlanmayanı yok sayan bilimi yüceltir. Bu sayede hayatın içindeki birçok kuralı açıklama imkanı bulan insanoğlu, binlerce yıldır cevabını aradığı, Neden varız?, Neden buradayız?, Hayat nedir?, Ölüm nedir? gibi temel soruları görmezden gelmeye başlar. Ancak özellikle son 30 yılda etkinliği genişleyen 'kaos ve karmaşıklık bilimleri' sayesinde evreni ve hayatı Newton yasalarının sınırları ötesinde anlamlandırmanın, böylelikle bir kez daha bilim ile felsefenin kucaklaşması sağlanır. ipuçlarını görmek, başlı başına hayret verici bir tecrübedir diyor. Doç. Dr. Canan, Einstein'ın, Evrenin en anlaşılmaz özelliği, onun anlaşılabilir olması sözünü hatırlatıyor ve Evreni daha da anlaşılmaz yapan, bir parçası ile bütünü anlatabilme özelliğidir diyor. Bu noktadan hareketle gidilecek birçok düşünsel yol vardır; ama bu yolculuğun herkes tarafından kendi zihninde ve ruhunda kat edilmesinin en iyisi olduğunu düşünüyorum diyen Canan, Zira bu yolculuk, sadece bilim adamları için değildir; hepimiz bence bu yolculuk için buradayız diye tamamlıyor hem sözlerini hem sohbetimizi."} {"url": "https://www.sinancanan.net/kiyamet-sarmali-zulme-karsi-zulum/", "text": "Bu dünyada aklınız başınıza düştüğü günden beri şöyle asgari bir onbeş-yirmi yıl yaşamışsanız, Allah'ın yarattığı sayısız harikaların yanı sıra, onun Eşref-i Mahlukat ilan ettiği insanın ahmaklıklarına da aşina hale gelmeye başlamışsınızdır. Öğrenebildiğiniz kadarıyla tarih, şanlı zafer ve heyecanlı çekişmelerin yanında, size insanın ahmaklığının kaba bir kronolojisini de verir. Ne kadar derine bakarsanız, insan olmanın o iki ucu keskin kılıç tabiatını da o kadar derin, o kadar net bir açıklıkla fark edersiniz. İnsanın mahiyetini, kalabalıkların psikolojisini, insan olmanın tabii kökenlerini biraz tefekkür ettiğinizde, aslında manzara bir miktar daha net ve açıklanabilir bir zaviyeye de kavuşur. Tabiatı gereği zihinsel dünyasını teşkil eden süfli ve ali fakültelerin çatışması zemininde bir hayat süren insan fertleri, yüksek seciyelerinin hayvani özlerine hakimiyet kabiliyeti nispetinde, bu dünyaya insanca bir nizam verebilirler. Fakat ekserimiz, insanlığın hemen her döneminde, muhtelif nedenlerle bu yüksek fakültelerini geliştirememiş, hayvani ve itki tabiatlı alt benliklerini zapt-u rapt altına alabilme hususunda gerekli gelişim basamaklarını aşamamış bir terkip içinde hayatlarını sürdürme makamında kalmaya mecbur haldedir. Hal bu olunca, en karmaşık sosyal yapılarda bile, bir grup akılsız maymunun dahi tevessül etmeyeceği derecede kendi cinsinin doğrudan zararına olacak nice ahmakça hareket tarzlarını iştiyakla benimseyebilme hususunda, bütün hayvanlardan yüz gömlek maharetli bir canlı türü görüntüsü vermekten kurtulamayız. Zulüm, mazlumu bir nevi tornaya çeker. Mazlum, bir hayvan olsa, kaçınmayı, uzak durmayı öğrenir. Mazlum olma hali, insanı da kökten değiştirebilecek bir potansiyele sahiptir. Fakat insana verilmiş karmaşık zihinsel cihazlar, mezkur neticeyi de aşağı hayvanların aleminde pek rastlamadığımız bir giriftlikte çeşitlendirir. Aklının marazi kısımlarıyla zulmün acısını birleştirebilen insanoğlu, hayvanlarda dahi görülmeyen bir gaddarlık düzeyine rahatlıkla ulaşabilir. Daha fenası, marazi akıl insanoğluna yaptığı ve yapacağı haksızlıklar için nice geçerli ve akılcı gerekçeler üretebilir. Bu denkleme yalan-yanlış inançları, yarım bilme'leri, ideolojileri, suni aidiyetleri, gelenekten gelen fikr-i sabitleri ve daha sayısız insani çer-çöpü de ekleyince, insanın bu anlaşılmaz tarafı, biraz daha anlaşılabilir bir hale bürünmeye başlar. Kıyamet de işte bu necis sarmalın tam dibinde kopar. Zulüme karşı zulüm, insanidir; fakat insanın en süfli tezahürlerindendir. Zulüme karşı zulüm döngüsünü kıramayan, ya zalim, yahut mazlum olmayı baştan kabul etmiştir. İnsanın terkibinde esalı bir yer tutan Adl esmasının bir neticesi, insani intikam duygusudur. Fakat bu, Adl esmasının fiili hali olan adaletin en alt, en hayvani düzeyidir. Gerçek adalet, insana dercedilmiş diğer fakülteler olan, akıl, vicdan, geleceği hesap etme, diğerkamlık ve daha nice üst sınıf rahmani kodların devreye sokulması ile tecelli edebilir. Bu vasıfların her hal ve şartta oyuna dahil olmaları, ancak beşeri İnsana tebdil eden yüksek zihinsel donanımların evvelden antrenmanlı olması halinde mümkün hale gelir. Hayatı boyunca doyuma, konfora, zevke, hazza, rahatlığa, bencilliğe programlı bir zihin, mütemadiyen irtifa yitirmesinden dolayı, zamanla bu yüksek zihinsel melekelerin kaabiliyetlerinden mahrum hale gelir. Böyle bir seyir içinde geçen yıllar, elde sadece en basit, en aşağı düzeyde bir tepki repertuvarı bırakır: Zulüm karşısında zulüm ve dişe-diş, kana-kan intikam! Ne kadar insan olabildiğimizi sürekli izleyebilmemiz için güzel bir kıstas var: Uğradığımız, yahut haberdar olduğumuz zülme karşı nasıl bir ilk duruş sergiliyoruz? Zulme karşı nasıl bir refleksler dizisine sahibiz? Ne kadar insanca, ne kadar beşerce tepki üretiyoruz? Zulme karşı duruşumuz, ne kadar İnsan olduğumuzun en açık göstergelerinden birisidir. Ben ne zaman gündeme baksam, gayri ihtiyari, insanın bu garip ikilemini, tarih boyunca bu imtihandaki uslanmaz hamakatını görüyorum; gözlerim onunla adeta kamaşıyor. Tartışılan olaylara değil, onları tartıştıran terkibimize takılıyor hep gözüm. Biliyorum ki, gündem denen şey, ona nasıl baktığınıza göre sizi etkiler. İsterseniz onu kanadınız altındaki yele, isterseniz sırtınızda bir yüke dönüştürebilirsiniz."} {"url": "https://www.sinancanan.net/kuantum-fizigi-ve-sinir-bilimleri/", "text": "Beyin ve zihin, bilimin halen tartışmasız en büyük gizemidir. Bilinç, benlik algısı, hafıza, düşünce, irade, duygular ve daha bir çok zihinsel/ruhsal süreç, yüzyıllardır üzerinde nesillerin düşünmüş olmasına ve son yüz yıldır geçirdiğimiz büyük teknolojik evrime rağmen hala cevapsız sorular listesinin en başlarında yer alan konular. Elbette bu konularla bağlantılı olarak paranormal olarak sınıflandırılan duru-görü, telekinezi , telepati , rüyaların anlamı ve toplu bilinç-altı gibi bir çok konu da yine halen büyük bilinmezlerimizin arasındaki yerlerini koruyorlar. Hakkında ne kadar yazıp çizersek çizelim, hastalıklarına karşı ne kadar ilaç ve tedavi üretirsek üretelim, kafamızın içinde olup bitenlerin aslına-esasına dair söyleyebileceğimiz nihai sözler halen eksik. Modern bilimin, zihni ifraz eden bir organ olarak kabul ettiği beyin ve sinir sistemi hakkında bilgilerimiz halen çok yetersiz. Evet, adeta tüm beynin haritası elimizde; bir işi yaparken, bir şeyler düşünürken yahut belli duyusal uyaranlara yanıt verirken beynimizin hangi bölgelerinin ne oranda çalıştıklarına dair bilgimiz hızla büyüyor. Fakat hem tüm bunları birleştirecek bir kavramsal çatı, hem de en küçük düzeyde bu işleyişi açıklayabileceğimiz bir mekanizmalar bütünü henüz elimizde yok. Adeta kör karanlıkta yolunu bulmaya çalışan biçarelere benziyoruz bazen. Elimizi binlerce şeye dokunuyor fakat göremediğimiz için bunların gerçekliğini tam olarak kavrayamıyor gibiyiz. Fizik bilimi, etrafımızdaki her şeyi anlama ve çalışma prensiplerini çözme konusunda bize en temel bilgileri sağlayan, tüm bilimlerin atası sayılabilecek olan bilimdir. Fakat bütün bilim dallarında olduğu gibi, belki hepsinden daha çok, bilim dediğimiz insan faaliyetinin sınırlılıklarından ve yanılgılarından da muzdariptir. Bu yüzden, yüzyıllardır süren yaşadığımız bu evreni anlamlandırma çabaları boyunca fizik bilimi de çok kez gbüyük dönüşümlerden, büyük paradigma değişikliklerinden geçti. Etrafımıza daha kesin gözlerle baktıkça, daha önceden bildiklerimizin biraz eksik, biraz yanlış olduğunu gördük. Newton, Aristo'nun hareketle ilgili düşüncelerini kökten değiştiren meşhur hareket yasları ile fizikte yankıları bu güne ulaşan ilk büyük devrimi yaptı. Ondan yüzyıllar sonra, Einstein'in büyük dehasıyla keşfettiği görecelik ve kütleçekim kuramları, gerçekliğin yepyeni bir resmini koydu önümüze. Einstein sonrasında ise kuantum fiziği atom altı alemlerin tecrübelerimizle hiç de uyumlu olmayan çılgın dünyası ile tanıştırdı bizleri. Hemen ardından ise sicim ve süpersicim kuramları gibi, algı sınırlarımıza iyice meydan okuyan yeni öneriler, yeni anlayışlar girdi bilimsel düşüncemize. Daha neredeyse dün her şeyin saat gibi işlediği ve rastlantılara yer olmayan bir evren içinde yaşadığına inanan insanoğlu, bu gün kendisini adeta çok boyutlu, kaotik, istatistiksel ihtimallerin belirlediği bir hengame içinde buluverdi! Zamansal sıklıkları gün geçtikçe artan bu devrimlerin bize söylediği en önemli şey, bilimin halen nihai gerçekliğe dokunmaktan çok uzak olduğu gerçeği olsa gerek. Bu gerçek bir yanda dururken, bilimin bizlere sağladığı bilgilerin bizleri belli bir derece de olsa gerçekliğin aslına yaklaştırmaya başladığını da söyleyebiliriz sanıyorum. Zira ard arda geçirdiğimiz bu büyük anlayış dönüşümleri, evreni algılama konusundaki hatalarımızı ve yetersizliklerimizi yüzümüze acımasızca vuruken, bizleri haddimizi bilme ve bıkıp usanmadan gerçeğin peşinde koşma yönünde de cesaretlendiriyor. En önemli avantajımız, yeni kuramların ve düşüncelerin eskileri tamamen ortadan kaldrımayı gerektirmemesi; sadece eksiklerimizi daha hassas kuram ve yöntemlerle gideriyoruz ki bu da büyük oranda doğru yolda olduğumuzun bir göstergesi. Einstein'ın dediği gibi, bu kadar karmaşık bir evrenin insan tarafından anlaşılabiliyor olması yeterince şaşırtıcı iken, yaşadığımız her bilimsel devrim, bize yeni bir takım içgörüler kazandırıyor. Fakat tam da burada, bilimin bulduğu cevapları nihai cevaplar olarak benimseme kolaycılığına karşı uyanık olmamız gerekiyor; zira bilim tarihi, kendi dönemlerindeki bilimsel başarıdan başları dönen ve artık bilimde keşfedilecek ne kaldı ki? diye soran bilim insanlarının yanılgılarıyla doludur. Bu gün yine özellikle fizikte büyük bir paradigma değişikliğinin kıyısında duruyoruz. Bu tip büyük değişimleri ilk oluşurken farketmek kolay değildir; zaman geçtikçe kıymetleri anlaşılır. İşte yirminci yüzyılın başlarında temeli atılan kuantum fiziği de bu büyük dönüşümlerin en sonuncularından biri. Onunla kol kola gelişim gösteren kaos anlayışı ve karmaşıklık bilimleri de, kuantum fiziğinin mikro alemi anlamamızda yaptığı devrimin bir benzerini makroskobik sistem ve süreçlerde gerçekleştirmemizin yolunu açtı. Şimdi artık, evrenin en büyük gizemlerinden birisi olan beyin ve zihin sorunu hakkında, elimizde bu yeni fizik dallarının sağladığı bazı araçlar var. Her ne kadar biyolojik bilimlerdeki dönüşüm ve devrimler fizikteki kadar çok ve keskin olmasa da, açıklarda gerçekleşen büyük dalgaların kıyıya daha sakin dalgalar şeklinde ulaşması gibi, biyolojik bilgilerimize fiziğin yaptığı katkılar daha yavaş ama emin adımlarla bilgilerimize yeni açılımlar sağlamaya başladı. Kuantum fiziği, çağdaş bilimin en önemli buluşlarından biri olarak kabul ediliyor. İlk başta, atom çapı ve daha küçük mesafelerle ifade edilen boyutlarda, klasik fiziğin bulgularının geçerli olmadığının ortaya çıkması, daha sonra çok önemli felsefi ve bilimsel çıkarımlara yol açacak olan kuantum fiziğinin doğmasına neden oldu. Artık basit ve başlangıç şartları bilindiğinde tüm geleceği hesap edilebilen makinamsı evren anlayışı, yerini yavaş yavaş, parçacıkların aynı zamanda dalga gibi davrandığı, aynı anda bir kaç şekilde ve yerde bulunduğu, aralarında ışık hızından daha yüksek hızlarla haberleştikleri, bulunmamaları gereken yerlerde birden beliriverdikleri ve artık, kesinlikler yerine ihtimallerin ve istatistiksel verilerin hüküm sürdüğü bir evren anlayışına bırakmaya başladı. Bundan böyle, bilinen her şeyin en azından yeniden yorumlanması gerekecekti. Newton fiziğinin aksine, kuantum düşüncesi, bir kişinin parlak birkaç fikrinden ziyade, bir çok bilim adamının ortak katkısıyla ve bir çok deneyin sonuçlarının ortak bir çerçevede yorumlanma çabasıyla şekillenmiştir ve hala da gelişimini sürdürmektedir. Büyük fizikçi Einstein, genel ve özel görelilik kuramlarını ortaya attığında, bu günkü kuantum fiziğinin de temellerini attığını muhtemelen bilmiyordu. O, çağdaşları ve ardından gelen bir çok önemli bilim adamı, çok önemli katkılarla kuantum fiziğini bu gün bilnen sonuçlarına ulaştırdılar. Kurucuların önemlilerinden bazıları; Albert Einstein, Max Planck, Paul Dirac, Erwin Schrödinger, Wolfgang Pauli ve Warner Heisenberg gibi adlarını bilim tarihine kazımış ünlü simalardır. Bu bilim adamlarının bir kısmı kuantum kuramının temellerini atan parlak buluşların bizzat sahipleri olmalarına rağmen -klasik Newton mekaniğine bilinçaltı bir şartlanmadan mıdır bilinmez- kuantum fiziğinin saçma-sapan görünen sonuçlarını bir türlü kabullenemediler. Hatta Schrödinger'in, kuantum fiziğine yaptığı katkılardan pişmanlık duyduğu bile anlatılır. Şimdi, kuantum kuramının bazı temel bulgularından ve bunların sinir bilimlerini ilgilendiren muhtemel yorumlarından bahsetmeye çalışalım. Fakat okuyucuyu öncelikle uyarmak isterim: Kuantum fiziğinin kurucularından Warner Heisenberg anılarını anlattığı kitabında, Danimarka'nın başkenti Kopenhag'da, parçacık fiziği üzerine yoğun çalışmalar yaptığı günlerden birinin akşamında, göl kıyısında yaptığı bir gezinti sırasında, kendi kendine Evrenin, deneylerde bize göründüğü kadar saçma olabilmesi mümkün mü? diye sorduğunu yazar. Kuantum fiziğinin bir başka büyük ismi Niels Bohr ise, birisi kuantum fiziği hakkın düşünürken zihni allak-bullak olmuyorsa, onu hiç anlamamış demektir diyerek, konunun sağduyuya ne kadar aykırı olduğunun altını çiziyordu. İşte konumuz, hayatını bu bilim dalına adamış bilim adamlarını bile kimi zaman umutsuzluğa sevkedecek kadar çetrefilli ve sağduyuya ters bir takım düşünce ve bulgular üzerine kurulu . Fakat artık, evreni yeni bir gözle görmemiz için tüm insanlığı çağıran bu davete, en azından ben cevapsız kalamadım. Maddenin aslında yoğunlaşmış enerjiden oluşan atom altı parçacıklardan kurulu olduğunu Einstein'den beri biliyoruz. Ünlü E=mc^2 formülü bize, madde ve enerjinin eşdeğer olduğunu göstermişti. Bu devrimsel eşitliğin ortaya çıkması ile neredeyse eş zamanlı olarak yapılan deneylerin ise ışığın bazen dalga, bazen de parçacık gibi davrandığını göstermesi, o güne kadar varolan önkabullerin yıkılması anlamına geliyordu. Madde, enerjinin akıl almaz biçimde yoğunlaşmış bir haliydi aslında; zira Einstein'in o ünlü formülün anlamı kısaca, maddenin, gram olarak kütlesinin saniyede 300 bin kilometrelik ışık hızının karesi ile çarpılmasına denk bir enerjiye sahip olduğudur. Bu, yüzyıllardır maddenin doğasına dair kazanılmış en önemli bilimsel içgörülerden de birisidir aynı zamanda. Bu şaşırtıcı özelliğin farkedilmesinin hemen ardından, ışık üzerinde yapılan deneylerin ilginç sonuçları fizik alemini yeni tartışmalara sürüklüyordu. Özetle; ışık, daha doğrusu ışığı oluşturan ve foton adı verilen ışık parçacıkları, bazı durumlarda bir parçacık gibi davranırken, başka bazı deney şartlarında adeta bir dalga gibi davranıyordu. Özellikle fizikte ısıtılan cisimlerin yaydığı fotonları inceleyen bilim adamları, yaptıkları hesapların anlamsız sonuçlarıyla boğuşuyor; morötesi felaket denen bir hesap anlamsızlığı üzerine kafa yoruyorlardı. Bu tuhaflığı ortadan kaldıran ilk fikir Max Planck'tan geldi. Plank, ışığın, veya ışığı oluşturan fotonların belli bir en küçük dalga paketleri halinde yayılması gerektiğini düşünerek, içinden çıkılmaz görünen denklemleri mantıklı ve deneylerle uyumlu bir çözüme ulaştırmayı başardı. O zamana kadar ışık fotonlarının her değerde enerji taşıyabileceği düşünülürken, Planck, olası en küçük enerji paketçiği kavramını ortaya atarak buna quanta adını verdi. İşte bu fikir, kuantum fiziğinin doğuşunu başlatan bilimsel keşif oldu . Bu fikir aslında herhangi bir deneysel sonuca doğrudan dayanmayan, sadece eğer öyle olsa nasıl olurdu varsayımıyla Planck'ın zihninde beliren parlak bir fikirdi. Fakat bu parlak fikir hem denklemleri anlamlandırdı; hem de o güne kadar kimsenin düşünmediği yepyeni bir fikrin, kauntum kuramının kapısını açtı. Tüm bunlara rağmen, esas sorun hala orta yerde duruyordu: Işık nasıl olup da bazen dalga bazen de parçacık gibi davranabilirdi? Deneyler ilerledikçe daha garip sonuçlar ortaya çıkmaya başladı: Işığın dalga benzeri davranış göstediği deneylerde, foton parçacıkları tek tek tesbit edilmeye çalışıldığında ışık aniden davranış değiştiriyor ve sanki gözlendiğini anlıyormuşçasına parçacık davranışına geri dönüyordu! Daha sonraki çalışmalar bu ikiliğin sadece fotonlar için değil, elektronlar, atom çekirdeğinin proton ve nötron gibi yapıtaşları ile birlikte, yeterince küçük kütleli tüm parçacıklar (hatta 60 karbonlu kocaman fulleren molekülü için bile) için geçerli olduğunu gösterdi. Bu deneysel sonuçları anlamlı bir çerçevede birleştiren kişi ise Fransız fizikçi Louis de Broglie oldu. De Broglie, her kütleye eşlik eden bir dalganın varolması gerektiğini göstererek, maddeye eşlik eden bu dalga özelliğinin kütle azaldıkça belirgin etkiler gösterebildiğini ortaya koydu. Bu gün, maddesel bütün nesnelere eşlik eden bu dalga özelliğine De Broglie Dalgası adını veriyoruz. Artık sadece madde-enerji eşlenikliğini değil, maddenin aynı zamanda bir çeşit dalga olduğu fikrini de sindirmemiz gerekiyordu! Bu garip ikili davranış, Heisenberg'in belirsizlik ilkesi ile birlikte ilginç bir durum kazandı. Heisenberg, herhangi bir anda, bir parçacığın hem hızının hem de konumunun aynı anda belirlenemeyeceğini ortaya koydu ve bunu formülleştirdi. Buna göre, bir parçacığın hızını belirlemeye çalıştığınızda konumu; aksi durumunda da hızı, belli bir miktar belirsizleşiyordu. İlk önceleri, Einstein dahi bu fikirden hoşlanmamış ve bunun ölçüm araçlarının yetersizliğinden kaynaklandığını söylemişti. Belirlenemez bir evren fikrinin, evreni belirlemeye çalışan bilimcilere ters gelmesi pek de beklenmeyen bir sonuç değil. Fakat ilerleyen çalışmalar ve bunların sonuçlarının değerlendirilmesi, belirsizlik ilkesinin, ölçüm araçlarının yetersizliğinden değil, bizzatihi, evrenin yapı taşlarının özelliklerinden kaynaklandığı ortaya çıktı. Artık gözlemci gözlenenden ayrı olarak kabul edilemeyecekti. Çünkü, gözlemcinin yaptığı seçim artık doğrudan gözlemin sonuçlarını belirliyordu. Yani artık, gözlenen ve gözlemci, aynı bütünün parçaları oldukları ve parçalara bölünerek daha fazla baş edilemeyecek olan bir bütüncül anlayışa doğru fırlatılıyorlardı. Zira artık biliyoruz ki, bir şeyi asgari düzeyde etkilemeden gözlemenin bir yolu yoktur. En azından, görebilmek için ona bir foton göndermelisiniz ki bu küçücük gözüken etki, küçücük atomaltı parçacıklar için oldukça büyük bir etkidir. Kuantum kuramında, her mikroskobik parçacık, bir dalga fonksiyonu ile tanımlanır. Bu denklem kısaca, parçacığın bulunabileceği durumlara ait tüm olasılıkların bir kümesini içerir ve parçacığın o an ve haldeki kuantum durumunu verir. Kuantum durumu, olası bütün durumların üst üste bulunduğu ve gerçek dünyada tanık olmadığımız özel bir haldir aslında. Normalde, makroskobik sistemleri oluşturan tüm bileşenler kendilerine has ve sürekli değişen farklı dalgasal olasılıklara sahiptirler. Bunu bir benzetmeyle açıklamaya çalışalım: Örneğin bir elektronun bulunduğu konumu belirlemek istiyoruz. Elektron, dalga fonksiyonunun etkisini belirgin biçimde hissettirebileceği kadar küçük kütleli bir parçacık olduğu için, elektronun bildiğimiz anlamdaki yeri yerine belli bir mekanda bulunma olasılığı ancak saptanabilir. Elektronun bulunma ihtimalinin güçlü olduğu yerlerde dalga fonksiyonu kuvvetli bir ihtimal verirken, bulunma olasılığının zayıf olduğu yerlerde ise ihtimaller daha düşük olarak hesaplanır. Aslında bu sonuç, herhangi bir nesnenin dalga fonksiyonunun belki de tüm evrene yayılmış olduğu; fakat ihtimaller neticesinde belli bir yerde bulunma olsalığının o an için daha güçlü olduğu ve dolayısıyla büyük ihtimalle orada bulunduğu şeklinde anlaşılabilir. Kısacası, ölçümlerimizdeki kesinlik, büyük kütleli maddi dünyadan devşirdiğimiz gözlemlere dayanan bir yanılsamadır aslında! Örneğimizi şu anda bu yazıyı okuyan size genişletecek olursak, maddi bir varlık olarak siz, evrenin her köşesinde bulunma olasığına sahip bir bileşik dalga fonksiyonu ile ifade edilebilirsiniz fakat değişkenlerinizin ortaya çıkardığı baskın ihtimal sayesinde şu anda bulunduğunuz konumda olma ihtimaliniz en yüksektir.Dolayısıyla genellikle oradasınızdır. Kütle arttıkça bu kesinlik de artar ve hesaplama sonuçları klasik fizikten bildiğimiz sonuçlarla aynı hale gelir. Bu yüzden bir insanın konumunu fiziksel olarak belirlemekte bir zorluğumuz yoktur. Makro alemde kuantum etkilerinin ihmal edilebilmesi de bu nedendendir. Tek tek ve çok küçük kütleli parçacıklar düzeyinde, bu dalga fonksiyonundan dolayı kuantum etkileri geçerliyken, makroskobik düzeyde, sistemleri oluşturan parçacıkların dalga işlevleri, istatistiksel olarak klasik mekaniğe uyumlu sonuçlar verirler. Bildiğimiz günlük dünyada kuantum etkilerinin neredeyse ihmal edilebilir düzeyde olmasının temel nedeni de işte maddenin bu istatistiksel tabiatıdır. Normal koşullarda kuantum etkilerini makroskobik günlük hayatımızda doğrudan gözlemleyememekteyiz. Fakat bu durumun da bazı istisnaları var . Dalga fonksiyonunu formülleştiren Erwin Schrödinger, sonradan çok ünlü olacak bir düşünce deneyi tasarladı. Bu deneyde, bir kedi, kapalı bir kutunun içine yerleştiriliyor ve yanında da, uranyum gibi beta bozunması yapan radyoaktif bir maddenin yapacağı ışınıma bağlı olarak çalışan bir mekanizma yerleştiriliyordu. Bu mekanizmaya göre, eğer yayılan beta parçacığı, detektöre çarparsa, harekete geçecek olan bir mekanizma tarafından kırılan zehir şişesinden yayılacak olan zehirli bir gaz kediyi öldürecek, beta parçacığı yayılmazsa, kedi canlı kalacaktır. Eğer dışarıdan bir gözlemci, kutunun içerisini görmeden bir tahminde bulunursa, (beta bozunumu olasılığı, öngörülemez bir biçimde %50 olduğundan) kedinin canlı mı yoksa ölü mü olduğunu söyleyemeyecektir. Ona göre, kedi %50 canlı, %50 ise ölüdür. Yani, kedi eşit oranda canlı ve ölü olma şansına sahiptir. Aslında sadece bu kadar da değildir; kedinin yaşaması tamamen kuantum dünyasındaki bir sürece kilitlendiğinden, aynen kuantum dünyasında olduğu gibi, gözlenmediği takdirde kedimiz aynı anda hem canlı hem de ölüdür! Daha doğru bir ifadeyle, kutudaki kedi, canlı ve ölü durumların üst üste ve birlikte bulunduğu bir binmişme durumundadır! İşin tuhafı, kedi görülmediği sürece, her iki olasılık da aynı oranda gerçektir. Eğer gözlemci, gidip kutuyu açarsa, işte bu durumda, kedi ya ölü, ya da canlı olarak karşısına çıkacaktır ki, gözlemcinin bu müdahalesi, ortam şartlarını değiştirmiş ve olasılıklardan birinin gerçekleşmesine neden olmuştur. İşte, gözlem sonucu ortaya çıkan ve belki de maddi dünyayı algılama biçimimize temel olan bu durum dalga işlevinin çökmesi olarak bilinir. Kutu açıldığı ve kedi gözlemlendiğinde, kedinin ölü veya diri olma şansları eşittir. Kutu açılmadan önceki durum için, kuantum fizikçileri, kedinin hem ölü, hem de canlı olduğu bir üçüncü olasılığın da var olması gerektiğini söylerler . Böyle bir olasılık, aynen elektronlarda, fotonlarda ve diğer tüm atom altı parçacıklarda gözlenen ikili yapıdan kaynaklanan dalga işlevinin bir özelliğidir ve evrenin temel kanunlarından birini oluşturur. Gözlemci devreye girdiğinde ise, algılanamaz olan bu durum, algılanabilir olan iki olasılıktan birine doğru çöker. Halbuki bizim bildiğimiz klasik sistemler böyle çalışmazlar. Newton'cu evrende bir şeyi gözleseniz de gözlemeseniz de, her şey belli ve basit kurallara bağlı bir şekilde davranmak durumundadır. Dalga fonksiyonunun çökmesi meselesi, Schrödinger'in kendisine bile saçma gelmiş ve anlatılanlara göre daha sonraları bu tip yaramaz düşünce deneylerinden mümkün olduğunca uzak durmuştur. Fakat ilerleyen deneysel çalışmalar, bu sürecin açık bir gerçek olduğunu gösterdi. Kuantum aleminin bir başka garipliği, küçük maddi parçacıkların aslında bulunmamaları gereken yerlerde birdenbire gözlenivermeleridir. Biraz evvel Schrödinger'in Kedisi deneyinde bahsedilen çekirdek bozunumu tepkimeleri, aslında kuantum tünelleme denen bu garip etkiye dayanır. Atomun çekirdeğini oluşturan proton ve nötron gibi bileşenler, normal şartlarda atom çekirdeğini bir arada tutan çekirdek kuvvetlerini aşarak serbest hale geçemezler. Fakat ışımaetkin atomlarda bu olay kendiliğinden gerçekleşir ve her nasılsa, bazı atom çekirdeği elemanları, etraflarındaki enerji engelini hiç çaba harcamadan geçip, atom çekirdeğinden kurtulurlar . Hadisenin garipliğini anlamak için, diğer insanlarla birlikte içinde bulunduğunuz büyük bir salonda, sizinle birlikte bulunan insanlardan bazılarının duvarlara yaslandığını, veya dolaşırken duvarlara tosladıklarını; fakat bunların da bazılarının kendiliğinden duvarın diğer yanına geçiverdiğini gördüğünüzü düşünün. Evet, bir insanın kalın bir beton duvarın içinden geçmesi ne derece akıl almaz ise, çekirdekteki parçacıkların bu kadar düşük enerji ile çekirdeği terkedebilmeleri de aynı derece şaşırtıcıdır. Bu etki, nadir durumlarda gözlenen istisnai bir olay da değildir; ışıma yapan tüm atom çekirdeklerinde görülür. Tünellemenin açıklaması aslında Schröndinger'in dalga fonksiyonunda gizlidir. Dalga fonksiyonunun istatistiksel olarak bir atom altı parçacığın bulunabileceği yerleri ifade ettiğini görmüştük. Çekirdekte bulunan bir parçacığın dalga fonksiyonu incelendiğinde, düşük bir olaslıkla da olsa çekirdeğin dışında bulunabileceği sonucu ortaya çıkmaktadır. Bir başka deyişle, parçacığın olasılık dalgasının ufak bir kısmı, çekirdeğin etrafındaki enerji kalkanının dışına ulaşır. İşte bu sayede, az sayıda da olsa atom altı parçacık, bu istatistiksel kurala uygun olarak duvarın diğer tarafında beliriverirler. Yine bu tip kuantum etkileri büyük ölçekli dünyamızda etkilerini hissettiremediklerinden, bizler büyük nesnelerin böyle engelleri kendiliklerinden aştıklarına şahit olmayız. Bu gariplikler ancak, kütlelerin çok küçük olduğu ve dalga fonksiyonlarının etkisinin derinlemesine hissedildiği kuantum dünyasında geçerlidir. Bunlardan birisi de tünelleme mikroskobu olarak bilinen ve atom yapılarının incelenmesini sağlayan özel bir tip elektron mikroskobudur. Kuantum dünyasının bilim adamlarını en çok bunaltan özelliklerinden birisi de dolaşıklık olarak bilinen özelliktir. Atom altı parçacıklar bazen yüksek enerjili bir çarpışmaya maruz kaldıklarında, birbirinin eşi parçacık çiftleri üretirler. Bu parçacık çiftleri, bazı özellikleri açısından birbirlerini tamamlamalıdırlar. Örneğin, fizikteki ünlü momentumun korunumu kanunu gereği, spin olarak bilinen ve bizim dünyamızdaki açısal momentuma benzeyen bir parçacık özelliği, oluşan yeni iki parçacıkta tam zıt yönde olmalıdır. Parçacıklardan birisi bir yönde spine sahipse, eşi onun tam zıddı spine sahip olmalıdır. Buraya kadar aslında pek bir sorun yok. Sorun, aynı kaynaktan ayrılan eş-parçacıklar üzerinde yapılan gözlemlerle başlar: Belirsizlik ilkesi ve dalga fonksiyonu gereği, birbirinden ayrılan parçacıkların spinleri birbirine zıt olsa da, bu spinler ölçülmediği/gözlenmediği sürece gizlidir ve her parçacık için her iki spin durumunun da birlikte bulunduğu bir kuantum binişiklik durumu sözkonusudur. Fakat parçacıklardan bir tanesinin spinini ölçerseniz ilginç bir şey olur: Diğer parçacık, berikinde ölçtüğünüz spinin tam tersi bir özelliği gösterecek şekilde anında değişir! . İsterseniz bu iki eş parçacığı evrenin iki farklı köşesine gönderin, kuramsal olarak bunların birinde yaptığınız bir ölçüm, zamansız olarak, yani anında, diğer parçacığı bir şekilde etkiler. Ölçüm yapmak dalga fonkiyonunu çökertir ve bu çökme, paçacıkların her ikisinde de aynı anda, fakat zıt yönlerde gerçekleşir. Eğer Einstein'in devrimci Görecelik fikrine yabancı değilseniz buradaki sorun hemen göze çarpar. Einstein'in görecelik kuramı, ışık hızını en üst hız olarak belirler ve evrende hiç bir şeyin ışıktan hızlı hareket edemeyeceğini söyler. Bu sınır, bir çok deney ve gözlemle kanıtlanmış bir gerçektir. Fakat bu deneyde, aralarındaki mesafeden bağımsız olarak anında haberleşebilen parçacıklardan bahsediyoruz! Hiç bir şey ışıktan hızlı gidemeyeceğine göre, taneciklerden birisi üzerine yapılan bir ölçüm etkisi nasıl olur da anında diğer eşine iletilebilir? İşte bu nokta, başta Einstein olmak üzere bazı klasik fizikçiler şiddetle itiraz ettiler ve buradaki deneysel sonuçları kabullenemediler. Bu olayın bir başka sonucu, inceleme yaptığınız sistemlerin bir başka sistemle dolaşık olması durumunda, incelediğiniz sistem hakkında elde edeceğiniz bilgilerin sınırlı olacağıdır. Dolaşık sistemlerin tümüne etkiyen faktörlerin hesaba katılmadığı durumlarda öngörü ve hesaplanmalardaki yanılma payı da o oranda artacaktır. Hatta evrenin ilk varoluşundaki Büyük Patlama'nın aslında evrendeki tüm maddelerin çıkış noktası olduğu düşünülürse, maddenin yapıtaşını oluşturan tüm bileşenlerin, evrenin neresinde olurlarsa olsun belli bir derecede dolaşık olduklarını düşünmek de mümkündür. Dolayısıyla, bunca gariplikten sonra, kuantum fiziğinin ilgilendiği sistemler hakkında tamamlayıcı ve nesnel bir sonuca varmak çok da kolay gözükmüyor. Uygun koşullar sağlandığı takdirde, bazı özel makroskobik sistemleri oluşturan elemanlar birdenbire, son derece ahenkli bir dans içine girip, birbirlerinin tıpatıp aynısı olan ortak bir dalga fonkisyonuna göre eşdurumlu hale gelebilmekteler . Bunun sonucunda da, parçacıkların ahengini sağlayan o minicik kuantum olasılık etkileri, makroskobik bir karakter kazanıp görünür hale gelirler. Bu sistemler, böyle bir olayı birbirlerinden bağımsız olarak tahmin eden Hintli fizikçi Bose ile Einstein'ın adlarına hürmeten Bose-Einstein yoğunlaşmaları olarak bilinirler. Bose-Einstein yoğunlaşmalarının en ünlü örneklerinden birisi, üstün iletkenlerdir. Üstün iletkenlik, normalde elektrik akımına karşı bir direnç göstererek elektrik akımının geçmesi sırasında ısı oluşturarak akımın sönümüne yol açan iletkenlerin, soğutulduklarında (yaklaşık -200 dereceye kadar) akıma karşı neredeyse sıfır düzeyde direnç göstermeleri şeklinde ortaya çıkan bir hadisedir. Böyle bir üstün iletkende ilerleyen akım, teorik olarak yüzlerce yıl boyunca herhangi bir sönüme uğramadan yoluna devam edebilir. Teorik olarak, elektrik akımına karşı oluşan direnç, iletkeni oluşturan atomların rasgele hareketlerinden kaynaklanmaktadır ve bu rasgele titreşimler de parçacıkların farklı dalga işlevleri ile yakından ilişkilidir. Böyle bir sistem soğutulduğunda, atom ve molekül hareketleri gittikçe azalacak ve mutlak sıfır (-278 santigrat) noktasında tüm sistemi oluşturan parçacıklar aynı dalga işlevine sahip bir Bose-Einstein yoğunluğu oluşturarak eşdurumlu bir sistem haline dönüşeceklerdir. İşte bu sayede elektrik akımına karşı gösterilen direnç son derece azalacak ve üstün iletkenlik durumu ortaya çıkacaktır. Bildiğim kadarıyla, daha yüksek sıcaklıklarda çalışabilecek üstün iletkenler üzerine çalışmalar hızla sürmekte ve muhtemelen ilerideki kuantum bilgisayarlarının temelini de bu tip devreler oluşturacak. Zira oda sıcaklığında eşdurumlu halde bulunabilen bir malzemeyle yapıalbilecek bir süper-iletken devrenin teknolojik sonuçları, hayallerimizin ötesinde olacaktır. Bir başka bilinen örnek, lazerler olarak bildiğimiz yüksek enerjili ışınlardır . Lazerler genellikle yakut gibi maddelerin atomlarının bombardımana tutularak ışık fotonları çıkartması esasına dayanır. Bir lazerde, ışık huzmesini oluşturan tüm fotonlar, aynı dalga işlevini paylaşan eşdurumlu bir sistemin elemanlarıdır. Bu sayede lazer ışınları, binlerce kilometre yol aldıkları halde, normal bir ışık huzmesinde gözlenen dağılma hadisesini göstermezler ve yoğunluklarını büyük ölçüde korurlar. Bu da lazer ışının Bose-Einstein yoğunlaşması karakteri taşıması ile açıklanır. Az bilinen bir diğer örnek ise sıvı helyum'un üstün akışkan halidir. Burada da yine sistemi oluşturan helyum atomları bir Bose-Einstein yoğunlaşması gibi davranarak, akışa karşı normal bir akışkanın göstereceği direnci sıfır düzeyine indirerek, üstün bir akışkan haline gelir ve hiç bir dirençle karşılaşmadan boru sistemleri içinde akıp gidebilir. Bu örnekler, Bose-Einstein yoğunlaşmalarının istisnai makroskobik örneklerinden bazılarıdır. Bu tip hadiselerin önemli bir özelliği, kuantum etkilerinin büyük boyutlara taşınarak gözle görülebilir sistemleri etkileyebilir hale gelmesidir. Sinir bilimleri açısından, beyin gibi büyük bir organın ve zihin gibi karmaşık bir işlevin açıklanmasında, bu fikir oldukça ilginç açılımlara yol açmıştır. Özellikle son 50 yıldır, bu eşdurumluluk ve Bose-Einstein yoğunlaşmalarının, bilincin temelini ve bilinç bilimindeki bağlantı problemi, teklik tecrübesi gibi sorunları açıklayabilecek bir zemin oluşturabileceği konusunda ciddi savlar boy göstermeye başlamıştır. Yazının ilerleyen bölümlerinde bu konuları daha detaylı inceleyeceğiz. Fizik dünyasını ilgilendiren belki de en önemli sorunlardan bir tanesi, birbirlerinden bağımsız olarak keşfedilmiş olan temel tabiat kuvvetlerini tutarlı bir çatı altında birleştirmektir. Geçmişte Maxwell'in elektrik ve manyetizmayı elektromanyetik kuvvet adı altında birleştirmesi gibi, kütleçekim, zayıf çekirdek kuvveti ve güçlü çekirdek kuvveti gibi diğer kuvvetlerin de benzer bir çatı altına toplanma çalışmaları güncel fiziğin en önemli konularından birisidir. Bu birleştirme çabalarının önünde ise yakın zamana kadar ciddi bir engel vardı: Araştırmacılar, özellikle çok zayıf bir kuvvet olan kütleçekim kuvvetini , kuantum aleminde rol oynayan yasalarla birleştirme konusunda sürekli başarısızlığa uğrayan çabalar sergiliyorlardı. Kuantum kuramı diğer üç kuvveti başarıyla çıkalrken, kütleçekim kuvveti bu resmin içinde yer almaya direniyordu adeta. Bu iki alan, birleştirilmeye karşı inatla direndiler, ikisini bir arada değerlendirmeye çalışan neredeyse tüm girişimler anlamsız matematiksel sonuçlar verdi. Halbuki yaşadığımız evren içinde her ikisinin de gerçeklik payı olduğuna göre bunların belli bir kavramsal çatı altında birleştirilebilmeleri gerekiyordu. Bu can sıkıcı sorun günümüzde sicim kuramı adı verilen sıradışı bir kuramın ortaya atılmasıyla çözüme biraz daha yaklaşmış gibi görünüyor. Sicim kuramı, maddenin bildiğimiz anlamda noktasal parçacıklardan değil, çok boyutlu, titreşen, sicim benzeri telciklerden oluştuğu varsayımıyla başlıyor. Bu sicimlerin değişik titreşim frekanslarının ve farklı boyutsal özelliklerinin, bildiğimiz maddenin o muzzam çeşitliliğini oluşturabileceğini düşünen araştırıcılar, o güne kadar kimsenin düşünmediği ilginç bir evren tasavvurunun da kapılarını aralıyorlar. Sicim kuramcılarına göre bizim bildiğimiz uzay-zaman dört boyutlusundan başka, daha değişik yapıda boyutlar da varolmalı. Çünkü sicim kuramları genellikle ancak 7-11 boyutlu uzay tasarımlarında işe yarıyor. Dört boyutlu bir uzay zamanda yaşayan bizler için daha fazla boyutlu bir evreni tasavvur etmek elbette imkansızdır; fakat bu tip evren tasarımlarını matematik yardımıyla rahatlıkla inceleyen araştırıcılar, her gün yeni ve şaşırtıcı bulgularla ortaya çıkmaya devam ediyorlar . Fizikte birbirleriyle uyuşmaz görünen kuramları birleştirme çabasının en büyük nihai amacı ise Büyük Birleşik Kuram olarak bilinen, nihai bir kavrayıcı çatıya ulaşmak. Böyle bir kuramın var olup olamayacağını henüz kimse bilmese de, Eisntein gibi büyük bir fizikçinin ömrünün son birkaç onyılını kapsamış bu çaba, bir çok fizikçinin de aklında yatan kutsal kase olma özelliğini koruyor. Gerçekten, sadece atom altı parçacıklar değil, makro dünyadaki bir dizi garip görünen olay da, bu kauntum aleminin bir sonucudur. Sinir sisteminin çalışması da işte bu garipliklerden bol miktarda içerir. Bundan dolayı kuantum nörobiyoloji yahut nörokuantoloji adıyla anılabilecek multidisipliner yaklaşımlar, sinir sisitemi çalışmalarının gelip dayandığı indirgemeci moleküler biyoloji tabanından hareketle, sinir sistemi, bilinç, irade, davranış vb. gibi konularda artık bir takım yeni yorumlar ortaya koymaya çalışmakta."} {"url": "https://www.sinancanan.net/nasil-olduruyor-nasil-oldurtuyorlar/", "text": "Bir çokları anlayamayacak olsa da anlatmak zorunda olduğumuz, gecemizi gündüzümüze katarak insanlara hatırlatmakla yükümlü olduğumuz şeyler var. Her ne kadar menfi duyguların coştuğu bir hengamda akıl ve analiz gözden düşse de, olur ya, bir okuyan, bir lahza olsun üzerinde düşünen birileri olur diye anlatmamız gereken şeyler var. Zira menfi galeyan tarih boyunca hiç bir şeyi çözmedi ve çözmeyecek. Kardeşi kardeşe düşman edebilen bir psikolojik vasat her ne kadar aklı devreye sokmayı imkansızlaştırsa da; adına sosyal iletişim dediğimiz o internet ağları her ne kadar aklımızı iğdiş edecek raddede dezenformasyonu beynimizin kıvrımları arasına boca etse de, söylenmesi, konuşulması, düşünülmesi ve tatbik edilmesi elzem şeyler var. Birbirimizi öldürüyoruz yine. Hem derin bir vahşet, hem de saklayamadığımız bir şehvet hissiyatına büründü bu cinayetler. Terör örgütü eline geçirdiği dinlenme ve güç toplama fırsatını ilk bahanede saldırıya geçerek kullandı. Tabiatının gereğini icra etmeye başladı. Yöneticilerimiz, kısmen hüsn-ü niyetlerinin, kısmen okuma eksikliklerinin, kısmen ifrata varan güç vehimlerinin etkisiyle gidişatı okumakta geri kaldılar. Kaçınılmaz sonuç, otuz küsür senedir olduğu gibi, yeniden hepimizi vurmaya başladı. Gencecik çocuklar, asker olsun, terör örgütünün elemanı olsun, patır patır ölüyorlar. Yüzlerce, binlerce cenaze kalkıyor, aylar mesabesindeki bir zaman diliminde. Dağda terör örgütünün simgelerini taşıyanlar ölünce, devletin yanında olan seviniyor. Üzerinde devletin simgelerini taşıyanlar öldürülünce, dağdakiler ve sempatizanları seviniyor. Karşı taraftan her ödürmeyi hanemize artı bir sayı olarak yazarken, kaybettiğimiz her canı şehit sayıyor, hıncımızı ve öldürme arzumuzu daha da bilemekte kullanıyoruz. Kurumsal yapılar, ister devlet gibi hukuki olsun, ister terör örgütleri gibi gayrı kanuni, kendi ortak akılları etrafında hareket ederler. Duruma göre, savaşa, ateşkese, siyasete, diyaloğa yahut kavgaya karar verebilirler. Üç-beş adamdan oluşan konseylerin kararı olur bu genellikle. Onların aklı kadar bir ufuk içinde, mensubiyetleri ve silahlı güçleri altında istihdam ettikleri insanların kaderlerini belirleyecek kararlardır bunlar. Örgütsel yapılanmaların arasına ufak bir farklılık dahi koysanız, düşmanlık için yeterli gerekçeyi elde edebilirsiniz; zira insan psikolojisi her türlü farklılığı ötekilik olarak algılamaya doğuştan meyillidir. Bu farklılıklar, bu gün olduğu gibi, bir devlet ve kuvvetleri ile bir terör örgütü ve kuvvetleri söz konusu olduğunda, çok daha derin ve kesif. Artık savaş kararının önünde hiç bir engel yoktur. Fakat kameranızın merceğini aşağıda, alanda, dağda, kışlada, elinde silahla sahaya sürülen insancıklara çevirdiğinizde, manzara birden başkalaşıyor. O manzarayı görmenizi istemiyor haber kaynaklarınız. Sizin gözünüzden o yüzden özenle gizlemeye çalışıyor işin insani yanını. Bu devletin askerleri de, dağdaki teröristler de aslında ekseri gencecik insanlar. Ne yaptıkları konusunda ancak büyük şehirlerden birinde rahat içinde yaşayan bir gencin ne yaptığından haberdar olduğu kadar, belki de bir tık daha fazla farkındalıkları var. Bir şeylere inanmaları istenmiş, bir şeyler uğruna hayatlarını ortaya koymaları ve muarızlarını öldürmeleri emdedilmiş. Öyle de yapıyorlar. Başka çıkar yolları yok çoğunun. Biz o gencecik insanların daha hayata doğru dürüst başlayamadan biten hikayelerini bir kaç saniyeliğine haberlerde duyuyoruz. Eğer sadece birine, hatta tercihan, karşı ve zalim tarafta olduğunu düşündüğümüz birine, olabildiğince yakından bakabilsek, sadece bir tanesine... O gence, ailesine, yetiştiği ortamına, yavuklusuna, kardeşlerine, arzularına, heveslerine, hayallerine... Yürekler bu gün olduğu gibi nefretle değil, büyük ihtimal, merhamet ve keşkeler ile çarpacaktı. Ama bunu biliyorlar ve böyle yakından bakmayalım; orada skor yerine insan görmeyelim diye, ellerinden geleni yapıyorlar. Bu yazıyı okuyanların istatistiksel olarak büyük kısmının, terörist denen çocukları, eğitimli birer cani, katil, gözü dönmüş vahşiler olarak gördüklerini var sayabilirim. Çok az bir kısmınız ise belki Türkiye Cumhuriyeti'nin askerlerini aynı gözlükle görenlerdendir. Şimdi kalabalık olanlarınız bu son cümleye şaşırmışsınızdır. Türk askeri nasıl cani-katil-vahşi olur diye, değil mi? İşte bir yerlerde, sizden başka ortamlarda yetişip sizden başka haber kaynaklarından beslenenler de, sizin küçük Muhammed kastıyla Mehmetçik dediğiniz; çatışmadan hayatını kaybettinde gönlünüzde şehit makamına yerleştirdiğiniz o gencecik insanlara, buna denk bir gözle bakıyor. Bunu kötü yahut aptal oldukları için mi yapıyorlar? Ekseriyetle hayır! Bu genç kalabalıkların birbirlerini gözlerini kırpmadan öldürebilmesi için bunun mühendisliğini yapanlar, bu nefrete bilerek ve isteyerek planlı bir biçimde körük tutanlar bunu istiyor. Aynen size yaptıkları gibi, onlara da bunu uyguluyorlar, hem de yıllardır. Bu planlayıcıların da askerleri var. Onları basının kalemleri, muhabirleri, editörleri, köşe yazarları, planlayıcıları ve bilumum emekçileri olarak görebilirsiniz. Onlar da kendilerine verilmiş görevi yapmak dışında ufkun ötesini göremeyen askerler, gerillalar, yahut adı her ne ise, onlar gibi neferler. Bunları kullanarak birilerinin kalabalıkları birbirine kırdırmayı her seferinde başarmaları, bu askerlerin, yani sizin ve benim psikolojik özelliklerimizi çok iyi biliyor olmalarından kaynaklanıyor. Bu günkü terörün sebebine dair binlerce laf uçuşuyor ortada. Seçin alın deniyor adeta; ister Cumhurbaşkanını, ister hükümeti, ister HDP'yi ister PKK'yı iste cemaati ister bilmem neyi suçlayabilirsiniz. Ortaya çeşitli karışımlar dahi ısmarlayabilirsiniz. Ama bunlar, yaka silktiğiniz, artık dursun dediğiniz bu vahşetin sadece üst aktörleri, yönetmenleri, hatalıları, basiretsizleri, şanssızları vesair olabilirler en fazla. Devletin görevi var olan bir tehdidi kökünden yok etmektir. Terör örgütünün görevi elden geldiğince terörize ederek amacına vasıl olmaya çalışmaktır. Bunlarda bir rolünüz varsa istediğiniz gibi oynayın. Ama yoksa sadece tezahürat yapan birer seyirci olmak zorunda değilsiniz. Esas oyuncular sizlersiniz. Nefretle her duyduğunuzu sağa-sola yayarken, bir tıkla herkesi planlanmış ajitasyonlara davet ederken, bunu düşünmek zorundasınız. En azından canını toprağa vermek zorunda kalan bir şehit anne-babasının gösterdiği vakarı gösterebilmeniz gerekir. Kendinizi küçük gördüğünüzü, kalabalık içinde sadece cılız bir ses olarak şartlandırıldığınızı ve kendinizden daha fazlasını beklemekten korkacak şekilde yetiştirildiğinizi biliyorum. Çünkü kendimizi öyle bilelim istiyorlar. Ama değiliz! Biz insanız! Biz yeryüzünün en kudretli, en üst düzeyde yaratıcı fikir üretebilen, en sosyal canlılarıyız. Siz, her biriniz, İnsan'sınız. Bu oyunları bozma gücü her birinizin elinde; kullanmakla insan, kullanmamakla sürüde bir baş olmak tercihi de dahil, her şey bizim elimizde. Ne yapacaksınız peki? Yakında bakın. Düşmanınıza, ölüp de toprağa düşen asker olsun, terörist olsun, sivil olsun, o gencecik canlara yakından bakın. Bir günlüğüne olsun, taraftarlığınızı, partizanlığınızı, ideolojinizi, ezberinizi, bildiğinizi sandığınız inancınızı ve görmenizi engelleyen her türlü batıl itikadınızı bir kenara bırakın ve yakından, iyice yakından bakmaya çalışın. Acınızı dindirmek için acı istemekten vaz geçin artık. İstediğiniz intikamın ve acının, acınızı katlayacağını, kanserleştireceğini biliyorsunuz. O zaman yakından bakın, merhamet edin, insanlığınızın gereğini hatırlayın ve başı kestirecek değil savaşı kesecek sözleri arayın ve bulun. Bulamazsanız bari sükut ediverin. Politkacıların, terör örgütü yöneticilerinin, para babalarının, komutanların ne yapacağını kara kara düşünmenin, siyaseti günlerce yıllarca tartışmanın, onlara akıl vermek için canhıraş feryatlarla sokaklara dökülmenin, tarafınızın alamadığı intikamınızı almak için kendi adaletinizi sağlama adına katılabileceğiniz her türlü taşkınlığın bir faydasını gördüyseniz, veya tarih boyunca bir faydasını gören olduysa, buyurun, devam edin. Yoksa, bu dünyanın efendisi olmaya uygun davranışlarımızı hep birlikte gözden geçirelim ve öncelikle bizi, her birimizi, adına insan denen o kıymetli varlığı, nasıl bu hale düşürebildiklerini, nasıl bu hallere düşebildiğimizi bir anlamaya çalışalım."} {"url": "https://www.sinancanan.net/ne-kadar-anlayabiliyoruz/", "text": "E-postalar üzerinden iletişim kurarken en az bir kere yanlış anlaşılmaya veya yanlış anlamaya uğramayan var mıdır aramızda acaba? Muhtemelen hepimiz, yazılı iletişimin yanlış anlaşılmaya açık doğasını aslında çok erkenden fark ediyoruz. Yazışmalarda, insanlarla yüz yüze konuşurken kullandığımız ses tonlamaları, beden hareketleri ve yüz ifadeleri gibi bir çok destekleyici ve karmaşık bileşenden yoksun kalıyoruz. Mesela birisi size, sorduğunuz soruya karşılık çok güzel soru dediğinde, yüz ifadesi ve ses tonundan, sizinle dalga mı geçtiğini, yoksa gerçekten sorunuzu takdir mi ettiğini hiç zahmet çekmeden anlayabilirsiniz. Fakat bir e-postada buna benzer bir ifade gördüğünüzde, bunu anlama imkanınız yoktur. Peki ne yapacaksınız? Elbette o anda içinde bulunduğunuz zihinsel duruma göre, kendi zihinsel algınızı karşınızdakine yansıtarak aradaki bu onulmaz boşluğu doldurmaya çalışacaksınız. Kendi zihnimizi karşıya yansıtma davranışımız, adeta bir refleks gibidir ve çoğu zaman biz farkında bile olmadan devreye giriverir. Sadece yazışmalarda da değil; günlük iletişimimizde de sıklıkla kullanırız bu refleksi. Karşı tarafın ifadelerindeki esas maksadı anlama konusunda her zaman en üst düzeyde dikkat sergileyemeyiz. Zira sürekli olarak dikkatimizi dağıtan, kafamızı meşgul eden bir şeyler vardır. Karşı tarafın bedeninden ve sesinden gelen belirsiz işaretleri ıskalama şansımız yüksektir. Bu durumda da yansıtma refleksi imdadımıza yetişir. Bilinçsiz olarak böyle demek istiyor der, anladığımıza hükmeder ve rahatlarız. Kısacası bu refleks, aslında işimizi kolaylaştıran bir konfor sistemidir. Fakat sözlü iletişimin kısıtlı olduğu yazışma gibi durumlarda, en baskın kullandığımız sistem bu egosentrik yansıtma sistemidir. İnsanın zihinsel donanımına incelikle dercedilmiş bu bilinçsiz özelliklerin hemen tamamı, hayatımızı daha kolay yaşamak, bilincimizi serbest bırakmak üzere, karmaşık süreçleri otomatiğe bağlamak için verilmiştir aslında. Bu rahatlatıcı ve kısa-yol sağlayıcı devreler sayesinde, elimizdeki işe daha rahat odaklanabilir, gereksiz ayrıntılarla bilincimizi meşgul etmemiş oluruz. Fakat kendimizi, sözgelimi, iletişim konusunda tamamen böyle otomatik bir sistemin insafına bırakınca, hiç farkına varmadan, yanlış anlaşılmalar girdabına kapılabilir ve hayatımızı iyiden iyiye zorlaştırabiliriz. Eşimiz, çocuklarımız, anne-babamız ve yakın arkadaşlarımız, bize genellikle anlaşılması en kolay insanlar gibi görünür. Fakat psikolojik araştırmalar, bunun tam tersini gösteriyor. İnsanlar bize ne kadar yakınsa, kendi zihinsel kabullerimizi onları anlamak üzere yansıtma davranışına daha çok başvurduğumuzu görüyoruz . Bazı insanlarla sürekli görüşüyor ve yakın çevrelerinde yaşıyor olmamız, onları daha iyi anladığımız anlamına gelmiyor. Eğer anlamak için özel bir gayret göstermiyor, onların ruhsal durumlarına nüfuz edecek bilinçli ve asgari çabayı sarf etmiyorsak, sözgelimi, eşimizle aramızdaki yanlış anlaşılma oranı, bazen bir yabancıyla olduğundan daha fazla olabiliyor. İnsanların düşüncelerini anlamak zordur. Zira her bir bilinç aslında kapalı bir kutudur ve bilim adamı bile olsanız, diğer insanların zihinleri en nihayetinde sizin için bir muamma olarak kalacaktır. Bu gerçek, aynı zamanda ileri derecede sosyal bir canlı olan insanın, yaşamını sürdürmesi için gerekli olan sosyal iletişim becerileri açısından açık bir tezattır. Bunun üstesinden gelme yolu ise, karşıdaki insanların zihinlerinin çözemediğimiz bölümlerine, kendi zihinsel kurgularımızla yamalar yapmak ve onların davranış ve hareketlerini bu yolla anlamlandırmaktır. Bu garip görünen uyarlama işlemi, hepimizin pek bir uzman olduğu bir beceridir ve aslında en önemli zaafımızdır. Karşımızdaki insanları anlamaya çalışırken bile ne kadar zorluk çektiğimizi bu minik örneklerden sanırım fark edebildik. Peki, şimdi bir adım ileri atalım ve inandığımız dinin mesajını ne kadar doğru anlayabileceğimize bakalım. Her Şeyin Yaratıcısı olan bir varlığa inanıyorsanız, O'nun, bildiğiniz her şeyden daha üstün ve daha karmaşık olması gerekir. Zira bildiğiniz en acayip şeylerin tümünü ve bilmediklerinizi de dahil olmak üzere, O yaratmış olmalıdır. Yaratılan her şey, Yaratıcısı'na nispetle daha alt düzeyde varlıklardır. Yani bizler de, inandığımız Yaratıcı'ya göre oldukça alt düzeyde ve basit varlıklar olmalıyız. Kendimiz gibi sıradan insanları bile anlamakta zorluk çekerken, acaba Yaratıcı'yı nasıl anlayabiliyoruz? Mesela Müslümansanız, elinizde Kuran-ı Kerim gibi bir yazılı metin var. İnsanlardan gelen e-psotalar bile bu kadar yanlış anlaşılmaya açıkken, elimizdeki altı yüz küsür sayfalık bir metni hakkıyla anlayabileceğimizi iddia edebilir miyiz? Sanırım hayır. Peki başka ne var? Bir sonraki seviyede, mesela, hadisler diyebilirsiniz; fakat bunlar da neticede yazılı metinlerdir ve bizler gibi insanlar tarafından tarih boyunca bize aktarılan anekdotlardan oluşur. Peki başka bir şey var mı? Aslında pek yok. Sonuç olarak, bu büyük belirsizlik içinde sarılabileceğimiz ilk can simidi, yine o egosentrik yansıtma refleksimizdir. Allah bizimle beraberdir sözünü duymuşsunuzdur. Bunu neredeyse her dinden insan söyler. Ve bu doğrudur da. Zira, her inanan, inandığı İlah'ın aynen bildiği gibi olduğuna iman etmiştir. O'nu anlayamayacak kadar karmaşık bulduğu için de, bilmeden, zihinsel yamalama süreci ile, Yaradan'ının muradını, kendi zihniyle tevil eder, öyle anlamlandırır. Bu konuda yapılan beyin tarama çalışmaları, inanan insanların Tanrının zihninden geçenleri ve kendi zihninden geçenleri düşünmeleri istendiğinde, her iki durumda da aynı beyin devrelerinin faaliyete geçtiğini gösteriyor. Bunda şaşılacak bir durum da yok; zira elimizdeki en kullanışlı araç, bu konuda kendi zihnimiz ve zihinsel reflekslerimizdir. Zira bir başkasının, hele hele bizi Yaratan Zat'ın zihnini okumak gibi bir donanımız, en azından bildiğimiz kadarıyla, yok. Ben bütün bunlardan ne anlam çıkartıyorum? Bir insan, bir Müslüman ve bir sinirbilimci olarak, kendi zayıflıklarımı anlamak, her zaman bana yeni kapılar açmıştır. Bu bilgi aynı zamanda, bu fıtri zayıflıklarını bilmeyen insanların Allah adına cinayet işlemelerinin, zulüm yapmalarının, adaletsiz davranabilmelerinin, tembellik edebilmelerinin ardında yatan mekanizmayı biraz olsun anlayabilmeyi de sağlıyor diye düşünüyorum. Allah böyle istiyor sandığımız bir çok şeyi aslında zihnimiz öyle istemektedir ve bu zaafiyetimizi bilmeden bu tehlikeli düşünce yanlışının farkına bile varamayabiliriz. İslam'da Allah'ın kelamı olan Kuran-ı Kerim'i okuma oranımız ortadadır: Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 2010 yılında yaptırdığı bir araştırmada, Müslümanların yüzde 20'sinin Kuran'ı hiç eline almadığı, yüzde 80 kadarının ise, okusa bile, içinde ne yazdığını bilmediği ortaya çıkmıştı. Bu elbette bir inanç için vahim bir durumdur. Fakat daha vahim olanı, ana mesajından habersiz olduğumuz bir din hakkında kesin kanaatlerimiz olmasıdır. Giyim kuşamımız, helal-haramımız, iyi-kötü telakkilerimiz, ibadet-taat anlayışımız ve daha nice dini bilgilerimiz neredeyse tartışılmaya gerek olmayacak kadar açık ve sarih görünür. Tartışma ve şüpheler, olsa olsa detaylarda, önemsiz ayrıntılardadır, zira ana mevzuyu çoktan anladığımızdan çoğu zaman eminizdir. Halbuki, kökten yanılıyor olmamız her zaman daha büyük bir ihtimaldir. Fakat baştan beri anlatmaya çalıştığım zihinsel yansıtmalar gibi kolaylıklar sayesinde, bu eksiklik çoğu zaman bizleri pek fazla rahatsız etmez. Zira bizden muradın ne olduğu konusunda kendimizi çok emin hissederiz. Kendini bilmek gibi irfan olmaz derler. Kendimle ilgili böyle bir bilgi, bir zaafiyet öğrendiğimde, hemen alarm çanları çalmaya başlıyor ve acaba nerede nefsimden, nerede Hakk'dan bahsediyorum? diye kendimi hızla sorguya çekmem gerektiğini hissediyorum. Ayrıca zihnimdeki bu kolaycılık devrelerinin hem bilinçsizce, hem de günde 24 saat çalıştığını fark edince, yükümün ne kadar ağır, emanetin ne kadar çetin olduğunu bir kez daha anlıyorum. Ama ne kadar fark edebiliyor, ne kadar gereğini yapabiliyorum, işte orası meçhul."} {"url": "https://www.sinancanan.net/omrumuzden-uzun-kavgalar/", "text": "Yarım asra yakın zamandır bu ülkede yaşıyorum. Yetmişlerde küçük bir çocuktum; seksenlerde erken gençlik, 90'larda delikanlılık, 2000'lerde erişkinlik ve şimdilerde de orta yaşlılık dönemlerinden geçerek, çok şükür, devam ediyoruz nefes alış-verişine. İlginç zamanlar gördük, bu ülkenin nereden nereye denen serencamında nereden bölümünü, en son fotoğraflarıyla da olsa, canlı olarak hatırlayan son nesil biz olacağız galiba. Büyüdüğümüz dönemleri, adeta Türkiye'nin de hızla büyümeye yöneldiği, ama ara sıra önünün yapay saiklerle kesildiği heyecanlı ve karışık bir fotoroman gibi hatırlıyorum bu günlerde. Hülasa, bireysel hafızamın neden bu kadar siyasi olduğunu son zamanlarda daha sık düşünür oldum. Yaşım kırkı devirdi, memlekette pek çok şeyler değişti. Farkında olduğum 30 küsur senenin önemli bir bölümüne hakim olmuş Türkiye yapısından çok farklı bir yerde yaşıyorum şimdi. Bu günler, dini cemaatlerin dünyevi kavgalarda saf tuttuğu, aynı kıbleye dönen insanların birbirini en sert üsluplarla itham ettiği, başlarının üzerinde Demokles'in kılıcı misali salınıp duran vesayet kılıcı bir an olsun gözden kaybolunca kendi vesayetlerini hakim kılma yarışıyla gözleri kararan insanların vaveylalarından başka sesin duyulmadığı zamanlar. Çoğu insanın, kendi tuttuğu tarafın hak, diğerlerinin ise hıyanet olduğundan adı gibi emin olduğu; marketlerdeki diş macunu reyonlarındaki seçenek bolluğundan dolayı bunalmaya başladığı; AVM'lere boğulmuş şehirlerde sokak yüzü görmeyi unutmuş çocuklarını yetiştirdikleri; her fert başına en az bir cep telefonunun düştüğü bir ortamda iletişim kabızlığından daraldığı; üzerlerine sağanak gibi yağan malumatla baş edemediğinden zoraki ve seçimli bir cehalete kaçmak zorunda kaldığı enteresan bir yer oldu burası. Değişmeyen tek şey var belki de; hala aşırı derecede siyasi, hayatsız bir yaşantımız var. Üzerimize boca edilen haber ve malumat yığının arasında, kendi asli dertlerimizi düşünmeye bile zamanımız yok. Ülke her zamankinden daha kritik, daha hassas günlerde. Her zaman olağandışı bir durumda, sürekli teyakkuz vaziyetinde olmak durumundayız sanki. Her şeyin bıçak sırtında, kaosun eşiğinde seyrettiğine eminiz. En ufak bir üflemede yer ile yeksan olacak kumdan bir kalede yaşadığımıza dair kuvvetli bir hissimiz var içten içe. O yüzden tahammülsüzüz, o yüzden gerginiz biraz. Okumadım ama bir zaman evvel bir kitapçıda gezerken rafta görmüştüm Suna Kıraç'ın kitabını. Başlığı Ömrümden Uzun İdeallerim Var idi. Şimdi yine aklıma geldi o etkileyici başlık; zira ömrümüzden uzun kavgalarımız, dertlerimiz var gibi her dem. Ömürler geçiyor, hayatlar bitiyor ama tiyatro hiç değişmiyor."} {"url": "https://www.sinancanan.net/oruc-ne-ise-yarar/", "text": "Oruç tutarken hissedebileceğimiz muhtemel huzursuzlukları tevil etmek için genellikle, oruç sırasındaki açlığın, zaruri açlıkla empati yapmak, fakir-fukaranın halini daha iyi anlamak için güzel bir deneyim olduğu savunulur. Halbuki akşam olunca istediğini yiyebilecek birisi için bu açlık öyle bir empati sağlamaz pek. Oruç tutarken bazı insan sinirli olur. Evvelden benim de öyle günlerim oldu, hem de sayıları hiç az değildir! Oruç sırasında gergin olan insan, bu gerginliğini genellikle diğer insanlarla açıklar: Diğerleri oruç kafayla sinir bozucudur, diğerleri oruca saygısızdır, diğerleri özellikle Ramazan'da gelip damarımıza basar, vs. vs... Halbuki bunların hiç birisi genellikle gerçek, yahut gerçeğin tümü değildir. Oruç tutarken gergin olan insan, aslında yaptığı ibadetin havasına girememekten dolayı sıkıntıdadır. Oruçlu insan, çevresiyle münasebetinde orucu bir bahane olarak kullanıyorsa, o ibadetin yerini bulmadığını düşünürüm hep. Oruç, kuramsal olarak insanı hep daha pozitif, daha müsbet davranmaya itmeli. Oruçlu insan diğer zamanlara nazaran daha dinamik, daha nazik, daha sakin, daha itidalli ve daha şefkatli olabilmeli. Oruç, sadece ağızdan gireni değil, ağızdan ve zihinden çıkanı da, hal ve hareketleri de kontrol edebilmeyi gerektirir. Oruçlu bir insan, çevresine gönderdiği her negatif sinyal ile sadece kendisine değil, bizzat oruç ibadetinin kendisine olumsuz duygular oluşturacak bir hata işlediğini fark edebilmelidir. İslam'ın öz kaynaklarından, Kur'an ve Hadislerden öğrenebileceğimiz oruç, aslında böyle bir şeydir; fakat orucun bazen bu hedeften fersahlarca saptığına şahit olabiliyoruz."} {"url": "https://www.sinancanan.net/paylas-ve-rahatla/", "text": "İnternette karşımıza çıkan rahatsız edici görüntüleri paylaşmadan edemiyoruz. Özellikle birilerinin zulüm gördüğü, incitildiği, öldürüldüğüne dair haberler, hele ki görüntülü ve detaylı olarak karşımıza geldiğinde, bundan hızlıca herkesin haberdar olmasını istiyor ve tek tuşla yapabileceğimiz en kolay işlem olan paylaşma seçeneğini, genellikle düşünmeden ve istemsiz olarak tercih ediyoruz. Bu yaptığımız işin, söz konusu durumla ilgili bilinçlenmeye katkı sağlayacağını da düşünerek biraz da rahatlıyoruz. Fakat beynimizin temel çalışma devrelerine bakınca, konunun pek de öyle olmadığı açık olarak gözüküyor. Beynimizde kararlarımızı etkileyen iki önemli ve temel bölge var. Bunlardan birisi akkumbens çekirdeği denen, beynin derinliklerinde gizli minik bir bölge. Burası, beynimizin ödül tespit merkezi olarak görev yapıyor. Hoşumuza giden, bizde tatmin hissi oluşturan bir şey yaptığımızda; mesela, güzel bir yemek yediğimizde, şeker tadı aldığımızda, sigara içtiğimizde, yahut sosyal olarak beğeni gördüğümüzde, bu bölge faaliyete geçiyor. Buranın faaliyeti dopamin adlı bir hormonun beynimizde salgılanmasına neden olarak, geçici de olsa bir tatmin ve rahatlık hissinin oluşmasına neden oluyor. Bu sistemi uyaran her şeyi en kısa zamanda bir kez daha yapmak istiyoruz; çünkü dopamin salgılanması, çok özetle, bize kendimizi iyi hissettiriyor. İkinci bölge ise, beynimizin şakak loblarının derinliklerinde bulunan insula adlı bir beyin kabuğu bölgesinin özellikle ön kısımları. Anterior insula da denen bu bölge, olumsuz duygular deneyimlediğimizde faaliyete geçiyor ve mesela, kötü kokulu bir yerden geçerken, itici ve rahatsız edici bir şeyler gördüğümüzde yahut duyduğumuzda, bu bölgenin faaliyeti sonucunda olumsuz hislere kapılıyoruz. Yapılan bir araştırmada, insanların doğa katliamına dair fotoğraflara baktıklarında, normal doğa fotoğraflarına bakanlardan daha fazla bağış yapma eğilimi gösterdikleri saptanmış. Söz gelimi, ormanların yok edildiği, toz-toprak içindeki bir taş ocağının görüntüsü, insanların çoğunda nahoş bir his oluşturmak üzere anterior insula bölgesini uyarıyor ve bu insanlar, bu hoşnutsuzluk veren histen kurtulabilmek için daha fazla bağışta bulunmaya meyilli hale geliyorlar. İnsula bölgesinin tetiklediği bu refleks, beyin kabuğumuzun en eski bölümlerini ilgilendiriyor ve yaşamsal olarak bizim için çok önemli. En basitinden, çürümüş bir besinden kaçınma ve taze besin kaynaklarına, yahut uygun yaşam ortamlarına yönelme açısından, bu refleksin yardımı tartışılmaz derecede önemli. Bundan dolayı da insulanın uyarılması, bizi üzerinde hiç düşünmeden hemen harekete geçmeye zorlayan, kuvvetli ve hayati bir uyaran olarak ortaya çıkıyor. Gelelim internette paylaştığımız şok edici resim ve haberlere. Bunlar da ilk gördüğümüzde, öncelikle tabii ki anterior insula bölgemizi uyararak bizde olumsuz duygular oluşturuyor ve bizi harekete geçmeye zorluyor. Zira bu görüntüleri ortadan kaldırmak için yapabileceğimiz herhangi bir şey, ödül sistemimizin harekete geçmesini sağlayacak ve bu kötü hislerden bizi kurtaracaktır. Fakat tam bu noktada, sosyal ağların sağladığı çok da doğal olmayan bazı kolaylıklar imdadımıza yetişiyor. Tek bir tuşla bu görüntüyü bütün dünyayla paylaşma imkanına artık sahibiz. Elimizdeki en hızlı tepki verme yolu da bu. Bu yüzden çoğumuz dayanamıyor ve bu tip uyaranları hemen tek bir tıklamayla diğer insanlarla paylaşma yoluna gidiyoruz. Bunu da çoğu zaman pek düşünmeden yapıyoruz. Esas sorun ise paylaştıktan sonra başlıyor. Hem bu rahatsız edici görüntüyü tanıdığımız herkese, hatta tüm dünyaya ulaştırmış olmanın verdiği tatmin, hem de bizim paylaşımımızdan sonra insanların bu uyarana verdikleri tepkiler ve yeni paylaşım dalgaları, beynimizdeki ödül sisteminin aktive olmasına neden oluyor. Akkumbens çekirdeğini faaliyete geçiren bu kısa yol, daha ekran başından kalkmadan, az önceki rahatsız edici histen kurtulmamıza ve geçici bir tatmin hissi yaşamımıza neden oluyor. Bunun gibi günde yüzlerce paylaşımın bizde yarattığı duyarsızlaşma bir yana, paylaşabilmenin getirdiği minik tatmin dalgaları, gerçekten bir şeyler yapmak için gereken içsel ödül arayışı dürtümüzü de büyük oranda söndürüyor. Dolayısıyla bir çoğumuz, internet üzerinden ekranına yahut aklına her düşeni hemen paylaşmakla yetinebilen sanal vatandaşlara, veya daha modern tabiriyle klavye aktivistlerine rahatlıkla dönüşebiliyoruz. Peki ne yapmak lazım? İnternette insanlara önünüze her geleni paylaşmayın dendiği zaman bir çok kişinin buna tepki gösterdiğini ve meseleyi bir özgürlük meselesi haline getirdiğine şahit olabilirsiniz. Sigara veya bir başka bağımlılığını bırakanlara da ilk zamanlar benzer bir duygu hakim olur: Etraftaki herkes özgürce bağımlı kalmaya devam ederken, siz mecburen bağımlılığınızdan uzak kalmak zorundasınızdır. Bu durum beynin ödül sistemini size oynadığı bir oyundur aslında. İşin gerçeğine bakarsanız sizi tutsak eden ve ödül sisteminizi kötüye kullanan bir alışkanlıktan, bir bağımlılıktan kurtulmaktasınızdır; fakat ödül sisteminiz o uyaran olmadan yeterli dopamini salgılayamadığı için, benliğinize bir hoşnutsuzluk duygusu hakim olmaya başlar ve kendinizi bir şekilde kısıtlanmış; diğer insanlara göre daha az özgür hissedersiniz. Bu duruma yoksunluk belirtileri de diyoruz. İşte bu yüzden bağımlılıkları bırakmak oldukça zor bir iş haline gelir. İnternetteki o basit paylaşımlar da yine aynı hormon ve beyin sistemleri üzerinden çalıştığı için ciddi oranda bağımlılık yapma potansiyeli taşırlar. Tek bir tık ile kendinizi rahatlatıvermek, çoğu insan için kolayca terk edilebilecek bir lüks değildir. Bundan dolayı bu otomatik davranıştan vaz geçmek kimi zaman oldukça zor hale gelir. Bu durumun bir fikir, ifade yahut haberleşme sorunu değil de bir bağımlılık sorunu olduğunu fark edebildiğinizde, mücadele etmeniz de kolaylaşır. Yapılacak şey basittir aslında. Duyduğunuz, gördüğünüz ve aklınıza düşen her şeyi internette hemen paylaşıverme güdünüzü bastırmaya çalışın. Hemen ardından da dikkatinizi, gerçek hayattaki, özellikle de sizi birinci planda ilgilendirmesi gereken yakın çevrenizdeki sorunlara nasıl çözümler bulabileceğinize yöneltmeye çalışın. Gerçek hayata dair çözümler üretmeye başladıkça, oradan alacağınız zihinsel ödülün, internetteki o geçici tatmine göre ne kadar büyük olduğunu kısa zamanda fark edeceksiniz ve gayet masum itkilerle yaptığımız o paylaşıverme davranışının bizi gerçekten nelerden mahrum bıraktığını daha iyi fark edeceksiniz."} {"url": "https://www.sinancanan.net/pek-bakmadigimiz-bir-acidan-bagimlilik/", "text": "Bağımlılık, bu gün bildiğimiz kadarıyla, beyni olan bütün canlılarla ortak olarak paylaştığımız temel bir ödül-ceza sisteminin yan ürünüdür aslında. İnsan beyni, hoşa giden ve tekrarlanması organizmaya hoşluk hissi veren davranışları kodlamak için dopamin adlı bir kimyasal madde salgılayarak, bu tip davranışları pekiştirme eğilimine sahiptir. Hoşumuza giden bir çok şey, beyindeki dopamin miktarını artırır. Bunu yapmasının temel mekanizması ise beynin derinliklerinde bulunan akkumbens çekirdeği denen bir bölgeyi uyarmasıdır. Bu bölge, beynimizdeki ödül sisteminin temel merkezini oluşturur. Kısacası, burayı uyaran ne varsa, beynimizin her tarafında dopamin salgılanmasına ve böylece kendimizi daha iyi, tatmin olmuş ve mutlu hissetmemize neden olur. Bu sistemin beyinde var olmasının temel biyolojik nedeni, sıradan fizyolojik aktivitelerimiz olan yeme-içme, cinsel güdüler ve egzersiz gibi özelliklerimizi pekiştirerek, onlardan keyif almamızı sağlamak ve böylece hayatta kalmamızı desteklemektir. Fakat biz insanlar olarak diğer canlılardan bazı açılardan farklıyız. Özellikle, hoşumuza giden besin maddelerini, yahut deneyimleri, tabiatta bulunmayacak derecede yoğunlaştırabilme ve tabii olmayan bir şekilde ulaşılabilir durumda tutabilme yeteneğine sahibiz. Örneğin, alkol adlı maddeyi içeceklere karıştırıp tüketebiliyoruz. Tabiatta bolca ama dağınık bir halde bulunan şekeri yahut et tadı veren glutamat adlı aminoasiti, çok yoğun bir şekilde, gıda ürünlerini daha cazip hale getirmek için kullanabiliyoruz. Bir bitkinin yaprağını rulolar halinde sarıp, onu yakarak dumanını soluyabiliyor ve böylece içindeki nikotin gibi aktif maddelerle zihinsel ve nedensel durumumuzu değiştirebiliyoruz. Yahut, pornografik içerikleri, özellikle bu gün dijital ortamlarda engelsiz bir şekilde depolayıp onlara sitediğimiz an ulaşabiliyoruz. Bu yoğunlaştırma özelliğimiz, tabiatta rastlanmayan bir şekilde ödül sistemimizi zorlamakta ve böylece aslında sıradan bir çok kimyasal madde ve uyarana karşı hızla bağımlı hale gelebilmekteyiz. Bağımlılıkları sadece kimyasal maddelerle sınırlamak da artık pek yeterli bir yaklaşım değil; insanı günlük faaliyetlerinden alıkoyan, zihninin ve bedeninin sağlıklı işlev görmesini engelleyen onlarca farklı bağımlılık türü mevcut. Hayvanlarda yapılan bağımlılık çalışmalarında da gördüğümüz gibi, hayvanları bağımlı yapabilmek için yine bu yoğunlaştırılmış uyaran veya kimyasal madde preparasyonlarını kullanıyoruz. Kısacası, insana verilmiş en önemli yeteneklerden birisi olan üretim ve terkip yapabilme yeteneği, yerinde kullanılmadığı zaman aleyhimizde işleyebiliyor. Beyni olan tüm canlılarda bağımlılığa bir yatkınlık vardır. Bireysel olarak derecesi ve hedefi değişse de genel bir yatkınlıktan söz edebiliyoruz. Bunun temel nedeni de, aslında yaşamımızı sürdürmemizi sağlayan ödül-ceza sisteminin dışarıdan suistimal edilmesidir. Bağımlılığı körükleyen en önemli etken hazdır. İkincisi ise acıdan kaçınma dediğimiz olgudur. Mesela insan hayatında konfor ve lüks hızla bağımlılık yapar. Bunun temel nedeni, acdan ve rahatsızlıktan kaçınma ilüzyonunu oluşturmasıdır. Acıdan ve rahatsızlıktan kaçınma, yine beyinde bir hoşluk hissi oluşturduğundan, bunun sonucunda da dopamin miktarının artacağını ön görebiliriz. Neticede bağımlılık yapan sinirsel süreçlerin temelinde tatmin mekanizması yer alır. Fakat bu mekanizmanın aşırı uyarımla kötüye kullanılması, ayar noktalarını değiştirerek, doğal olmayan dozlarda tatmin arama ve bağımlılık sürecini başlatır. Bağımlılığa bu açıdan bakıldığında, aslında çare, biraz da kendiliğinden ortaya çıkıyor. Yaşamı sadeleştirmek, doğal sınırlar içinde bir yaşam çizgisi oturtmaya çalışmak, paketli ürünlerden ziyade el emeği besinler tüketmeye ağırlık vermek gibi tedbirler, bizi modern zamanının bağımlılık yapıcı girdabından uzak tutabilir. Özellikle de zihni günlük sorunlardan ziyade büyük problemlere yöneltecek, yaşamın mucizelerine gözleri açık nesiller yetiştirmeyi sağlayacak bir yaklaşım, gelecek nesilleri bu kısır döngüden bir nebze olsun uzak tutabilir."} {"url": "https://www.sinancanan.net/sagliklibirzihinicin/", "text": "Sağlıklı bir zihine sahip olmak ve ilerleyen yaşlarda zihinsel hastalıklara yakalanma rsikini mümkün mertebe azaltmak için neler yapılması gerektiği en çok gelen sorular arasında. Aslında bu işin sihirli bir formülü yok. Herkes etrafındaki uzun yaşayan ve zihinsel işlevleri gayet yerinde işleyen insanlara bakarak bayağı bir ipucu elde edebilir. Fakat bilimsel çalışmalar da son yıllarda bu konuyla ilgili oldukça ilginç ipuçları veriyor. Her şeyden önce, tüm beden için olduğu gibi beyin ve zihin için de dengeli bir beslenme ve dengeli bir yaşam adeta altın bir anahtar hükmünde. Denge sadece beslenme olarak anlaşılmamalı; aynı zamanda zihinsel denge de çok önemli. Ayrıca fiziksel hareket ve zihni meşgul edici faaliyetlerde bulunmanın, beynimizin sağlığı açısından çok önemli olduğunu biliyoruz. - Az yiyin: Tıbbi olarak ömrü uzattığı bilinen 2 şey var: 1. Az yemek ; 2. Hareket . Bunların faydası beyin için de geçerlidir. - Her gün yeni bir kelime öğrenin: Kelime hazinesine yapılan her katkı bilişsel süreçleri doğrudan etkileyerek zihinsel sağlığa olumlu etki yapar. - Günde bir kez gerçekten açlık hissedin: Açlık duygusu tam olarak oluşmadan yemek yenildiği takdirde, mideden ghrelin adlı hormon yeterince salgılanmıyor. Bu hormon, ancak tam açlık durumlarında salgılanır ve en önemli etkileri arasında, büyüme hormonunun salgılanmasını artırmak ve beyinde özellikle hafıza ile ilgili bölgelerin çalışmasına olumlu katkı sağlamak ilk sıralarda sayılabilir. - Her gün en az bir kez, en azından hafifçe terleyecek kadar yorulun: Hareket beyin kan dolaşımını artırarak zihinsel faalyietlerin düzene girmesini sağlar. Ayrıca terleyecek kadar aktivitede bulunmak, tüm metabolizmayı düzenlediği gibi, beyin için fardalı bir çok hormonun düzeyini artırır. - Her hafta üç-dört kelimenin etimolojisini öğrenin: Kelimelerin anlam kökenleri ile birlikte öğrenilmesi, dil algılama alanalarının ve dolayısıyla entelektüel beyin işlevlerinin kapasitesini ve kalitesini yükseltir. - Yılda bir-iki kez yeni bir motor beceri kazanın : Yeni motor beceriler, beynin yeni hücreler ve yeni bağlantılar üretmesini sağlayarak beynimizi genleştirir. - Bilmediğiniz konularda sorular üretmeye çalışın . - En az bir sanatla alakalı hobi geliştirin: Sanatsal alanlarda yapılacak her türlü faaliyet, beynin bütüncül algılama ve üretim sistemlerini faaliyete geçirerek tüm zihinsel sistemin uyum içinde çalışmasını sağlar. - Kalem ve kağıt kullanma sıklığınızı artırın: Dijital çağda kullanımı gittikçe azalan kalem ve kağıt, yazı yazmak ve resim çizmek denen çok önemli ve incelikli becerilerden de mahrum kalmamıza neden oluyor. Beyinde oldukça büyük alanların tahsis edildiği bu yetenekler kullanılmadıkça ilgili alanlarda yapısal bozulmalar ve yozlaşmalar başlayabiliyor. - Rutinlerden kaçının: Beynimiz, ne kadar karmaşık olursa olsun, rutin işleri yaparken efor harcamaz ve bundan bir fayda elde etmez. Rutinin dışına çıkmak bilinci uyarır ve farkındalık düzeyimizin artmasını sağlar. - Her gün kat ettiğiniz yolların alternatiflerini kullanmaya çalışın: Farklı rotaların kullanılmasının beyni yapısal olarak geliştridiği ispatlanmıştır. - Zihin haritası kullanmayı öğrenin: Planlama ve düşünce akışı için kullanılan zihin haritalama teknikleri, bilişsel işlevler içn oldukça faydalı sonuçlar veriyor. İnternette konuyla ilgili bir çok yazılım bulunabiliyor; bir örnek şurada: http://freemind.sourceforge.net/wiki/index.php/Main_Page |Bir zihin haritası örneği. - Ciddi kararlar öncesinde yürüyüş yapın: Hafif egzersiz, beynin dolaşım ve metabolizmasını düzene sokarak daha sağlıklı düşünmenizi ve karar vermenizi sağlayabilir. - Sevebileceğiniz her şeyi sevin ve sevdiklerinizi yakınınızda tutmaya gayret edin: Sevgi hissi, beyinde çok olumlu etkiler yapan bir dizi değişimi tetikler. - Günlük olaylarda hayret edebileceğiniz milyonlarca detay ve bağlantıya dikkat edin, gerekirse bu konuda notlar alın. Neler görebildiğinize ve algınızın açılma oranına şaşıracaksınız. Fotoğrafçılık bunun için iyi bir başlangıçtır. - İnandıklarınızla yaptıklarınız arasındaki dengeyi sürekli sorgulayın: İnançlara aykırı bir kişisel yaşam içsel çatışıklığa, stres durumunun ortaya çıkmasına ve beynin yaşlanmasına neden olur. O yüzdenolduğunuz gibi görünmeye yahut göründüğünüz gibi olmaya gayret edin. - Haftada bir kez kesin olarak bildiğiniz bir şeyden şüphe etmeye çalışın! Özellikle kesin bildiğimizi sandığımız konularda ne kadar az bilgimiz olduğunu bize göstererek, edindiğimiz fikirlerde daha özenli davranmamız konusunda güzel bir egzersizdir. - 30 günlük sürelerle her gün tekrarlayabileceğiniz basit alışkanlıklar geliştirin (günde 50kr biriktirmek gibi): 30 günlük bir rutin, kalıcı alışkanlık haline dönüşür. - Fırsat buldukça aynada kendinize gülümseyin ve bunu içtenlikle yapmaya çalışın: Beyin beden hareketlerini kontrol ettiği gibi, beden hareketleri de beyne geri bildirim yapar ve bu geri bildirimin ruh durumumuz ve beyin çalışma ritmimiz üzerinde inanılmaz etkileri vardır. Eğer kendinize bakarak aynada gülümserseniz, beyniniz bunu bir mutluluk sinyali olarak alır mutlu olacağınız devreleri gerçekten de faaliyete geçirir. Hatta sadece kendi kednine gülümsemek bile aynı etkiyi yapan bir egzersizdir. Gerçekten de daha mutlu hale gelirsiniz! - Her fırsatta şükredin: Şükran hisleri, zihinsel durumu düzenler, huzur verir. - Arada bir belli gıdalar için oruç tutun. Et ve şeker orucu özellikle faydalıdır. Sürekli benzer gıdalarla beslenmek de rutindir ve kaçınılması gereken bir durumdur. Ayrıca açlık durumu ve belli besinlerin belli zamanlar boyunca alınmaması, beyin dokusunun toksinlerden arınmasını ve yenilenmesini kolaylaştırır. - Sizi endişelendirecek şeyler yerine mutlu edecek şeylere odaklanın : Stresli haberlerin, beyinde stres tepkilerini harekete geçirdiği ve uzun dönemde bütün vücut fizyolojisini bozarak yüksek tansiyon gibi bir çok hastalığa zemin hazırladığı bilinmektedir. - Zaman planlaması çalışmaları yapın : Zaman planlaması, zihnimizin zaman algısını genişletir ve işlerimizde daha verimli olmamızı sağlar. Örnekler fazlasıyla çoğaltılabilir. Fakat ana konu, beyni boş ve hareketsiz bırakmamaktır."} {"url": "https://www.sinancanan.net/sayisal-fotografin-ogrettikleri/", "text": "Derler ya bizim zamanımızda yoktu diye, henüz bu yaşımda bu lafı bu kadar çok kullacağım gelmezdi aklıma. Cep telefonları, plazma-LCD-LED televizyonlar, uydu yayınları, sayısal fotoğraf makinaları, sabit diskli, DVD'li kameralar... Hala söylerken garip geliyor ama, gerçekten de bunların hiç biri bizim zamanımızda yoktu! Günümüzde teknolojinin başdöndürücü ilerlemesi, yaşam tarzımızda da ilginç dönüşümlere de neden oluyor. Bu değişimlerin hepsi de maalesef çok olumlu değil. Cep telefonları örneğin, artık neredeyse çocuklarda bile birer tane var; fakat sosyal iletişim gittikçe zayıflıyor, arayıp hal-hatır sormayı unuttuğumuz dostların sayısı gün geçtikçe kabarıyor. Yahut televizyonlar; bolca kanal mevcut, fakat bir şeyler öğrenebileceğiniz yayınların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Bu gelişmelerden bir tanesi var ki, bence insanın önüne çok farklı bir ufuk açabilme gizilgücü taşıyor. 90'lı yılların sonunda piyasaya girmeye başlayan sayısal fotoğraf cihazlarından söz ediyorum. Özellikle son yıllarda mikroelektronik alanında yaşanan hızlı gelişmeler sayesinde mühendisler, yüksek kalitede fotoğraf çekebilmeyi sağlayan bu harika cihazları minicik cep telefonlarının içine yerleştirmeyi başardı. Artık herkesin elinde oldukça kaliteli ve marifetli fotoğraf makinaları var. Geçtiğimiz yüzyılın başlamasından önce, 1800'lerde icat edilen fotoğraf makinaları, günümüzde ana prensipleri aynı kalmak koşuluyla oldukça farklı ihtiyaçlara cevap verecek tarzda tasarlanıyorlar. Profesyonel fotoğrafçılar için üretilen karmaşık modellerin yanı sıra, sadece anı fotoğrafı çekmek için üretilen basit ama etkili bas-çek makinalar artık oldukça ucuza satın alınabiliyor. Sayısal fotoğrafın bir çok avantajı var; bir kere fiziksel bir film kullanmadığınızdan, kullanım maliyeti sıfıra yakın. Beğenmediğiniz görüntüleri silebilme, sadece istediklerinizi bastırabilme, görüntüler üzerinde bilgisayar destekli iyileştirme-oynama yapabilme ve hatta evde kendi baskı ortamınızı kurabilme imkanı var. Özellikle fotoğrafı öğrenme amacıyla işe başlayanlar için gerçekten büyük nimet bu sayısal makinalar. Filmli makinalarla fotoğraf çekmeye başlayan bir kısım fotoğrafçılar halen sayısal teknolojinin fotoğraf alanına girmesini hazmedemese de, bu alandaki görüşler hızla sayısal fotoğraf lehine değişiyor. Fotoğraf, bir sanat olarak ilgilenildiği takdirde, çok ilginç bir faaliyet aslında. Ben, sayısal fotoğraf makinaları sayesinde fotoğrafla tanışanlardanım ve o günden beri, fotoğraf sanatına ilgim artarak devam ediyor. Fotoğraf çekmeye başlayan insan bir süre sonra etrafındaki dünyayı farklı bir gözle görmeye başlıyor sanki. Etrafınızdaki minik ayrıntılara, gün batımının her akşam sahneye konan o eşsiz renklerine, yüzlere, hareketlere ve etrafınızdaki hemen her şeye bir başka bakmaya başlıyorsunuz. Gözünüz adeta bir vizöre dönüşüyor ve dünyayı kadrajlar halinde algılamaya başlıyorsunuz. Fotoğraf sanatı biraz da, ışık altında herkesin görebileceği bir görüntüyü, herkesin göremeyeceği bir tarzda yakalayıp sunabilme sanatıdır aslında. Buna yaratıcı fotoğraf diyor bazıları; ama ben bakış derinleşmesi demeyi tercih ediyorum. Fotoğrafla ilgi ilerledikçe, normalde bakıp geçtiğiniz bir çok ayrıntının aslında bazı açılardan ve bazı ışık koşullarında ne kadar ilginç olduğunu görmeye başlıyorsunuz. Bir süre sonra etrafınızdaki hiçbir şeyin önceden algıladığınız kadar basit ve yalınkat olmadığını farkediveriyorsunuz. Bunun size zamanla sağladığı iç görü ise çok daha ilginç: Bakışınızın kuşatıcılıktan ne kadar uzak olduğunu, duyularınızın ve algınızın ne kadar yetersiz olduğunu biraz daha iyi kavrayıveriyorsunuz. Aslında fotoğrafla uğraşmak, sizin algılarınızda çok ufak bir değişiklik yapıyor, fakat bu minik etki bile insan algısının sınırları konusunda size ilginç bir kavrayış sağlıyor. Elbette, sırf film masrafı yok diye, istediğiniz gibi silebileceğinize güvendiğiniz görüntüleri dikkatsizce hafıza kartlarına depolamak, fotoğraf çekmek değildir. Fotoğraf sanatıyla uğraşmaya niyetliyseniz, fotoğrafın size vermesi gereken asıl dersi hatırlamalısınız: Durmalı, bakmalı, sabretmeli, beklemeli, görünmeyeni görmeye çalışmalı ve teknolojinin size sağladığı imkanların hakkını sonuna kadar vermeye çalışmalısınız. Piyasada binlerce liralık fiyatlarla satılan profesyonel makinalardan satın alıp, sadece bas-çek işleviyle yüzlerce fotoğraf çekmek ve bunların arasından iyilerini seçip orada burada sergilemek, size bir yenilik, yahut yeni bir içgörü sağlamaz. Oburca tüketilen gıdaların vücudu zehirlemesi gibi, bu tip bir kolaycılık da sadece sanatçı ruhu zehirler. Satın aldığımız cihazların özelliklerinin bize verilmiş birer hediye olduğunu, bunları ancak sonuna kadar kullanmamız halinde elimizdeki imkanların hakkını verebileceğinizi akıldan çıkartmamalıyız. Her icatta olduğu gibi, sayısal fotoğraf makinası insanın elinde boş bir eğlence aracı, bir suç aleti, bir itibar göstergesi yahut yepyeni bir dünyanın giriş kapısı olabilir."} {"url": "https://www.sinancanan.net/sigara-ile-savasta-yanlis-yolda-miyiz/", "text": "İnsanları geleneksel yöntemlerle sorgulayarak yapılan anket tabanlı araştırmalardan elde edilen sonuçlar bu görüşü destekler görünüyor. Tiryakilerin büyük çoğunluğu, uyarı ve resimlerin sigara içme isteklerini azalttığını ve bırakma isteğini artırdığını belirtiyorlar. Fakat modern beyin görüntüleme yöntemleri, bu konuda bizlere bambaşka bir hikaye anlatıyor. Sigara paketlerinin yanlarındaki, ön ve arkasındaki uyarı yazılarının tiryakilerin sigara arzusunu bastırmaya en ufak bir etkisi olmadığı gözlenmişti. Sıfır etki. Başka bir deyişle, demek ki bütün bu korkutucu resimler, devlet düzenlemeleri, 123 ülkenin sigara aleyhtarı kampanyalara harcadığı milyarlarca dolar para, hepsi son tahlilde boşa gitmişti. Ağzımdan Emin misiniz?den başka laf çıkmıyordu. Kesinlikle eminim diye yanıtladı doktor, tam bir istatistiksel doğrulama almış olduğunu da ekleyerek. Oysa bu, Dr. Calvert'in sonuçları daha etraflıca analiz ettiğinde keşfettiklerinin yarısı kadar bile şaşırtıcı değildi. Sigara paketlerindeki uyarılar -ister kibarca bir anımsatma şeklinde Amerikan uyarı yazıları, ister İngilizlerin kara kutularla yaptığı direkt uyarılar, isterse insanı dehşete düşüren yara içindeki ağız, akciğer ve ayak görüntüleri olsun- gerçekte, sigara içenlerin beynindeki arzu noktası olarak bilinen nucleus accumbens bölgesini uyarıyordu. Bu bölge, vücut bir şeyi arzuladığında -bu, alkol, uyuşturucu, tütün, seks ya da kumar olabilir- ışımaya başlayan uzmanlaşmış nöronların bir zinciridir. Akkumbens çekirdeği bir kez uyarıldığında tatmin olmak için sürekli daha yüksek dozlara ihtiyaç duyar. Şahsen bu paket üzeri uyarı sistemi ile ilgili bir başka endişemi de burada belirteyim: Beyin ve zihin üzerine araştırma yapan bir araştırıcı olarak, sigara paketleri üzerinde insanların sürekli maruz kalacakları ve bilinç altı şartlandırma oluşturabilecek bu hastalık ve olumsuzluk içeren mesajların, uzun dönemde sigaranın biyolojik zararlarını artırıcı ve dolayısıyla sağlık harcamalarının artmasına neden olacak olumsuz etkilere de sahip olabileceğini düşünüyorum. Zihnin beden üzerindeki etkilerine ve bilinç altı mekanizmaların gücüne dair kanıtlar dikkate alındığında, bu sonuca ulaşmak pek de zor değil."} {"url": "https://www.sinancanan.net/soru-beyin-bir-bilgisayar-midir/", "text": "Cevabı hemen baştan vereyim: Hayır değildir. Beyin bir bilgisayar, bir bilgi-işlem makinası değildir. Peki neden beyinle ilgili hemen her yazıda ve yorumda beynin bilgisayar-vari özelliklerini okuyor, bunlar üzerinden bolca mantık yürütüldüğüne şahit oluyoruz? Sebebi, bunun hem çok kolay, hem de işe yarıyor olması. Bilgisayar insan zihninin ürettiği bir araçtır. Birbirine bağlı bir çok elektrik ve elektronik elemanın karşılıklı enerji alışverişi ile kararlar üreten, komutları uygulayan bir cihazdır. İnsan beyninin bir ürünü olmasına rağmen, kendisini üreten beyni anlamak için bu ürünün bu kadar çok kullanılmasının bazı anlaşılır nedenleri var. Bilgisayarlar, aynen beyinde olduğu gibi, farklı bileşenlerin biribirine bağlanması ve bu bağlantılar arasında bilgi alışverişi yapılması ile iş görürler. Beyinde de sinir hücreleri, kablo benzeri uzantıları ile birbirlerine bağlanarak buna benzetilebilecek bir ağ oluştururlar. Bilgisayarlar elektikle çalışır; insan beyni de öyle. Fakat benzerlikle sadece bu gibi yüzeysel konularla sınırlıdır ve en gelişkin bilgisayarlarımız dahi henüz en basit sinirsel devrenin karmaşıklığın yaklaşmaktan çok uzaktır. Beyni sadece hücresel bileşenleri ve bunların arasındaki bağlantılardan ibaret görsek bile , elimizde yine tahayyül edilemez karmaşıklıkta bir sistem vardır. Beynimizde 100 milyar civarında sinir hücresi var. Bu hücrelerin her biri ortalama 5000 diğer hücre ile bağlantı halinde. Bu bağlantıların her biri, ihtiyaca göre bağlantı kuvveti değiştirilebilen, binlerce ihtimalli bir bağlantı devresi gibi davranıyor. Ayrıca bu sinir kabloları ihtiyaca ve kullanıma göre sürekli olarak yeniden yapılıyor, kaldırılıyor, kuvvetlendiriliyor veya susturuluyor. Verileri işlerken, işlevlerini yerine getirirken inanılmaz bir hız ve kabiliyetle kendi şeklini değiştirebiliyor. Bu kadar da değil! Yine beynimizde, sinir hücrelerinin 50 katı kadar yardımcı hücreler var. Yardımcı dediysek, öyle hizmetçi gibi bir şey değil; bizzat sinir hücreleri arasındaki iletişimi kontrol eden, kendi aralarındaki trilyonlarca dinamik bağlantı aracılığıyla birbirleri ile sürekli konuşan, beynin bir ucunu diğerine fiziksel olarak bağlayıp beynin bir bütün halinde işlemesini sağlayan, duruma göre zihinsel ve beyinsel aktivitelerimizi ayarlayan, nasıl çalıştığını tam bilemediğimiz ve kavrayışımızın çok çok ötesinde karmaşıklığa sahip bir sistem oluşturan yardımcı hücreler bunlar. Sadece bu karmaşık yapıya şöyle bir uzaktan bakmak bile, bilgisayar benzetmesinin ne kadar yetersiz ve komik kaldığını gözler önüne seriyor. Konuyla uğraşan herkes, bu karmaşıklığın ve bilgisayar benzetmesinin yersizliğinin farkında aslında. Fakat beyni bilgisayara, nöronları devrelere benzeterek açıklamaya çalışmak öncelikle işimizi kolaylaştırıyor. Sinir hücrelerinin elektriksel özelliklerini ve onların birbirleri ile olan bağlantılarını elektriksel devreler biçiminde tanımlayarak oldukça gerçeğe yakın tahminler yapabiliyor; sinir hücresi devrelerinin nasıl çalıştığı yönünde tutarlı fikirler ileri sürebiliyoruz. Ayrıca, bildiğimiz en karmaşık maddesel organizasyon olan beynimizi hem kendisine benzetebileceğimiz hem de aynı zamanda kendisini anlayabildiğimiz daha gelişkin bir örnek de yok elimizde. Bilgisayarı anlayabiliyoruz; çünkü onu biz yaptık. Fakat en basit bir omurgalının sinir sistemini bile anlamaktan aciziz; çünkü ne kadar küçük olursa olsun onlar da bizim beynimizle aynı prensipleri ve aynı yapıyı kullanıyor. Bilgisayar benzetmesi bazı yerlerde işimizi kolaylaştırsa da son tahlilde bizleri beyni anlama noktasında çok uzak noktalara da fırlatıyor olabilir. Beyni ve onu oluşturan bileşenleri elektrik devreleri gibi gördüğünüz takdirde, elektrik devresi gibi olmayan bazı muhtemel davranışları gözden kaçırma ihtimaliniz çok yüksek. Belki de bu yüzden, beynin kimyasal bir çorba olduğunu, sürekli şekli değişen organik bir yapı olduğunu çoğu kez unutuyor gibiyiz. Beyin bilgisayar analojisinin en ilginç hal aldığı alanlardan birisi yapay zeka çalışmalarıdır. Kuvvetli yapay zeka savunucuları denen bir grup, günün birinde, teknolojinin iyice gelişmesinin ardından, insan gibi zeki ve duygulara sahip bilgisayarların üretilebileceğini savunmaktalar. Elbette kendilerince haklı argümanları var; fakat beyni kendi ürünü olan bir şeye benzetip, henüz anlamanın yanına bile yaklaşamadığı bir biyolojik özellik için böylesine kesin konuşmak herhalde sadece insana özgü bir durum olmalı . Beynimizi bilgisayarlardan farklı kılan özellikleri anlamanın çok uzağındayız. Fakat bildiğimiz bir şey var: Bilinç, duygular, ve benlik algısı gibi subjektif zihinsel durumların nasıl ortaya çıktığını dahi bilmiyoruz. Bunların, bildiğimiz sinirbilimi bilgilerinin henüz ulaşamadığı bazı mekanizmaları kullandığı açık. Özellikle son zamanlarda kuantum fiziğinin gelişmelerinden ilham alan yeni araştırma alanları gündeme gelse de, halen bu tip netameli konularda bilim dünyasının fazla bir yol aldığını söyleyemeyiz. Dolayısıyla bu gün beyin ile ilgili açıklayamadığımız ne varsa, bunların henüz göremediğimiz veya keşfedemediğimiz bazı mekanizmalara dayandığı açık."} {"url": "https://www.sinancanan.net/soz/", "text": "Konuştukça, zenginliğimizde ödün veririz. Kelimeler, ister söz olsun, ister yazı, analiz ettiği örneği tarumar eden bir laboratuvar cihazı gibi, koca bir okyanusu, bir kaç anlaşılır damlaya indirgemek ister. Yazdıkça mesela, zihnimizin içindeki o çok boyutlu muhteşem senfoniyi bir-iki boyutlu bir diyagrama indirgeriz. O diyagramlar üzerinden tartışır, anlamaya çalışır, yenişmeye uğraşır ve çoğunlukla hiç durmadan birbirimizi kırarız."} {"url": "https://www.sinancanan.net/sukran-duygusu-ne-ise-yarar/", "text": "Duygularımızın çoğu zaman bizi olumsuz yönlere sevk edeceğine dair bir inancımız vardır. O yüzden genellikle ciddi kararlar verirken, duygularımızı değil aklımızı kullanmamız gerektiği öğütlenir bizlere. Mesela üzüntülü veya depresyonlu insanların alışveriş yaparken daha savurgan ve insan ilişkilerinde daha sabırsız olduklarını biliriz. Fakat bütün duygularımız böyle değil gibi görünüyor; özellikle de bizi sosyal olarak bağlamaya yarayan bazı özel duygularımızın belki de tam tersi bir etkisi var. Bazı ilginç psikolojik çalışmalar da bu yönde ilginç kanıtlar sağlıyor. PsyBlog sitesinde yayınlanan habere göre araştırmacılar, basit bir test sistemi kullanarak, deneklerde oluşturulan minnet ve şükran duygularının, kişilerin öz denetim yeteneğini artırdığını ve finansal testlerde daha sabırlı davranma eğilimi yarattığını göstermişler. Deneyler sırasında denekler önce mutlu, nötr ve minnet duyguları içine sokulmuş, arından da her birine klasik bir finansal test uygulanmış. Testte, deneklere isterlerse şimdi 54 dolar, veya 30 gün sonra 80 dolar alabilecekleri söylenmiş. Mutlu ve nötr duygulu denekler, genellikle bir çok insanın yaptığı gibi, o anda 54 dolar almayı tercih ederken, minnet ve şükran duyguları hissettirilen denekler, 30 gün beklemeyi daha makul bulmuşlar. Şükran hisleri ne kadar yoğunsa, insanların bekleme ve sabretme yeteneklerinin de o derece arttığı gösterilmiş. Nedeni bilinmese de çalışma sonuçlarına bakınca şükran hislerinin insanları daha olumlu, daha az bencil ve daha sabırlı yaptığı açıkça görünüyor. Yani kendinizi kontrol etmekte bir yardımcı arıyorsanız, boş kaldığınız her an hayatınızdaki birilerine elinizdekiler için müteşekkir olmak ve size verilen her şey için Yaratan'a şükretmeyi hatırlamak iyi bir fikir olabilir."} {"url": "https://www.sinancanan.net/talipler-nerede/", "text": "Her düşündüğümde beni dehşete düşüren bir gözlemimi paylaşmama izin verin. Yaklaşık yirmi yıldır çeşitli üniversitelerde öğretim üyeliği yapıyorum. Başta tıp fakülteleri olmak üzere, sağlık bilimlerine ait hemşirelik, fizik tedavi, beslenme gibi bölümlerle, diş hekimliği ve psikoloji alanlarında dersler veriyorum. Şimdiye kadar binlerce öğrencim oldu. Derslerimde sadece elimdeki müfredatı anlatıp geçmek beni kesmediğinden, sıklıkla da öğrencilerimle hayata ve ideallere dair konuşma fırsatı yaratmaya çalıştım. Yıllar içinde yavaşça fark ettiğim acı gerçek ise şuydu: Öğrencilerimin hepsi, Türkiye'de belli eğitim derecelerinden geçmiş, yıllarca okumuş, üniversite sınavı denen bir sınav engelini aşmayı başarmış, çeşitli meslek eğitimleri almak üzere üniversite eğitimine başlamış insanlardı. Kısacası, üniversite sınavı kıstas olarak alınacak olursa, bu gençlerin tamamı belli bir eleğin üzerinde kalmış, seçilmiş insanlar olarak düşünülebilir. Hayattan ne beklediklerine dair ufak sondajlamalar yapmaya başladığımda çoğu kez koca bir hiç ile karşılaşıyorum. İlim yapmak, meslek inceliklerini öğrenmek için üniversiteleri dolduran bu gençlerin hemen hepsi, sıradan bir hayata, sıradan ve ortalama bir rutine ve olabildiğince sıradan bir ömre hazırlanmaya şartlandırılmış gibiler. Dünyayı değiştirebileceğine, yeni düşünce ufukları keşfedebileceğine inanan, kendisinden bir tane daha olmadığı gerçeğinin farkında olan çok az öğrencim oldu maalesef. Kabaca, uzaktan, herhangi bir sayısal ölçüm ve çalışma yapmadan, sadece gözlemlerime dayalı olarak, elimden geçen öğrencilerin yüzde sekseninden fazlasının böyle bir ruh halinde olduğunu söyleyebiliyorum, maalesef. İlme, önderliğe, dünyayı daha iyi bir yer yapmaya, düşünülmemişi düşünmeye, yapılmamışı yapmaya cesareti olan çok az öğrenci tanıdım. Cesareti olanların büyük çoğunluğunun da örneği ve yöntemi yoktu. Farklı fakülte ve bölümlerde derse girmenin bir avantajı da karşılaştırma yapabilecek kadar çeşitli örnek görebilmem oldu aslında. İlk düşünüldüğünde, en yüksek puan dilimininden öğrenci alan tıp ve diş hekimliği gibi alanlarda bu oranın daha yüksek olmasını bekleyebilirsiniz. Ama maalesef öyle değil. Hatta hafifçe tersi: Sistemde başarı arttıkça, sisteme uyum ve çizilen kutunun dışında düşünebilme yeteneği köreliyor. Giriş puanları için harcanan çaba arttıkça, sisteme daha sıkı bağlanılıyor, rutin daha kıymetli hale geliyor. Fakültelerimizde okuyan üniversite öğrencilerimizin büyük çoğunluğu bilmeye, ilme talip değil. İstedikleri arasında gerçekliğin yeni yüzlerini görmek yok. Sınavlarda çıkacak soruları bilmek, sadece dereceleri-sertifikaları toplamak, sadece gerekli basamakları çıkmak, hayatlarını idame ettirmek ve sonuçta huzurlu bir emeklilikle ölüp gitmek. Vadettiğimiz ve vazettiğimiz yaşam, bundan ibaretmiş gibi görünüyor. Bu manzara, insanım diyen herkesin kanını dondurmalıdır. Dondurmuyorsa, ciddi bir sorunumuz var demektir. On iki yıl temel eğitim veriyoruz. Üzerine yıllarca üniversite eğitimi. Ardından lisans üstü eğitimlerde harcanan yıllar... Sonuçta ne elde ediyoruz? İnsanlığa fayda anlamında ancak bir arpa boyu yol gidebiliyoruz. İnsandan başka hiç bir canlı, sırf hayatını sürdürebilmek için ömrünün neredeyse yarısını öğrenme süreçleri için harcamıyor. Evet, beyin geliştikçe, oyun ve öğrenme ile geçirilmesi gereken zaman uzuyor . Fakat insandaki bu ömür israfı, hele ki günümüzde, akıl alır boyutlarda değil. Üniversite tercihi yapacak gençler bana internet üzerinden ulaşarak genelde hep aynı soruları soruyorlar: Puanıma göre şöyle seçeneklerim var, hangisinde işim garanti, hangisinde para kazanabilirim? Bu tarz soruları her duyduğumda içimi bir ürperti kaplıyor. Çünkü gençlerimize ne istediklerini sormayı, buna kafa yormayı öğretmiyoruz. İstemeyi bilmiyorlar. Hayatlarını ne ile geçirmek istediklerini düşünmeye gerek görmüyorlar. İşe girmeyi ve para kazanmayı tek ama olarak görüyorlar. Böyle öğretiyoruz, sistem bunun üzerine kurulu. 20 Temmuz 2015 günü Urfa Suruç'ta 30 gencecik insanımızı alçakça bir bombalı saldırıya kurban verdik. Çoğu üniversite öğrencisiydi. Öğrendiğim kadarıyla 6 Hukuk, 4 Tıp, 8 Psikoloji, 6 da Sosyoloji öğrencisi vardı aralarında . Caniler ve hainler yine işlerini yaptılar, yaptılar da, o gencecik insanları o meydana sürükleyen psikolojik alt yapıya bakamadık yine. Ta öğrencilik dönemlerimde, Hacettepe'de, her vesile ile gösteri için toplanan öğrenci gruplarını izler, oradaki arkadaşlarımla konuşurdum. Benim için üniversite öğrencisi olmak, kalabalık gruplarla toplanarak bağırıp-çağırma yoluyla değişim aramak değil, insanları değişmeye ikna edecek fikir ve imkanları üretmek üzerine konuşmak ve çalışmak demekti. O gün de öyleydi, bu gün de aynı şeyi düşünürüm. Ama bu ülkenin üniversitelerine girmeye hak kazanmış güzide insanları, değişimi ancak, kimi zaman şiddet dozu yüksek eylemlere varacak taşkınlıklar üretebilen kalabalıklar içinde bulunmakla gerçekleştirebileceklerine inandırılıyorlar. Koskoca bir İnsan, öyle nice koskoca insanlar, pırıl pırıl genç zihinler, vahşi kalabalıklarda birer slogana indirgeniveriyorlar. Onlar bunu duyarlılık adına, yüksek niyetlerle yapıyorlar ama onların sınırsız potansiyellerini böyle nümayişlerde, böyle negatif enerji deposu protestolarda harcayan muktedirlerin çarklarının nasıl işlediğini göremiyorlar. Görmeyi öğretmiyoruz. Görenleri göremiyoruz. Elbette Suruç'a ellerinde oyuncaklar ve yüreklerinde güzel niyetlerle güle oynaya giden o gençler, bildiklerinin en iyisini yapıyorlardı; ama bu bizi ve sistemi asla temize çıkartmaz. Biz onlara daha iyi bir yol gösteremediğimiz için, gösterilerden, sloganlardan, basın açıklamalarından ve daha bir sürü başka arkaik yöntemden medet ummaya devam ettiler. Yirmi yılı aşkındır internet güncelerine yazıyorum. Kendi fikirlerimi, üniversiteyi bitirdiğim günden beri buralarda dile getiriyorum. Kızsam da sevinsem de şaşırsam da yazıyorum. Belki bir kaç kişi okuyor, ama ben kişisel notlarımı almaya devam ediyorum. Bazen, talip olanların hayatına dokunuyor yazdıklarım; aralarından bazıları bana dönüş yapıyor, o zaman anlıyorum, düşünmenin ve ölçülü konuşmanın ne kadar önemli olduğunu. Bir daha fark ediyorum, yapmanın ne kadar zor, yıkmanın ne kadar kolay olduğunu. Hele ki bu gün, cep telefonunuzdan canlı video yayını yapabildiğiniz bir zaman diliminde, meydanlarda pankart açarak muktedirlerin davranışlarını değiştirebileceğine inanmaya devam eden gençlerin hala var olması, hem de bunların pırıl pırıl gençlerimizin arasından çıkması, bizim ayıbımızdır, eğitimimizin ve kafa yapımızın rezaletidir. Onlara daha iyi bir dünyanın nasıl kurulabileceğine dair bir şey öğretemiyoruz, çünkü biz bilmiyoruz. Siyaset ve ideolojik saçmalıklar, din adı altındaki muhtelif hezeyanlar, günlük gereksiz malumat yığınları, bulaştığında yapışan bir pislik sağanağı gibi yağıyor hayatımıza. Görmesek de kokusu burnumuzun direğini kırıyor, dermanımızı kesiyor; ayağımızın altında, dünyanın hakiki zeminiyle aramızda kaygan ve kaypak bir tabaka oluşturuyor. İnsan bilgisinin okyanusta damla dahi olmadığını bilen, o damlayı büyütmek için önünde nice fırsatlar olduğunu görebilen, bu açık gerçeği unutturamadığımız insanların sayısı hızla azalıyor; yahut sesleri, bu berbat çığlık orkestrasında sönükleşiyor. Bizim felaketimiz, türümüzün kıyameti işte buradan kopacak. Taliplere ihtiyacımız var. Bilgiyi, ilmi, irfanı, hikmeti, feraseti, basireti, kabına sığmamayı, taşmayı, coşmayı amaç edinmiş, verilenle yetinmeyen, etrafında yepyeni bir dünya inşa etme cesaretine sahip taliplere ihtiyacımız var. Üniversitelerde, okullarda değil sadece, her yerde. Bunu başardığımız takdirde, kazanacaklarımızı hayal bile edemeyeceğiz. İnsanın kaderidir bu: Haddini aşabilme yeteneği bahşedilmiş tek canlıdır ve ne yana doğru aşacağına karar verme hürriyetine de sahiptir. Çocuklarımıza ezbere dikte ettirdiğimiz dininden, mezhebinden, ideolojisinden, milliyetinden, geleneğinden önce İnsanlığını öğretmeden de bu hürriyeti adam gibi kullanmayı beceremeyeceğiz."} {"url": "https://www.sinancanan.net/yeni-bir-medeniyet/", "text": "Geçen bir kaç ay içinde ismimden daha fazla duyduğum bir kelime varsa, o da muhtemelen medeniyet kelimesi olsa gerektir. Her yanımdan adeta medeniyet fışkırıyor: Gazete başlıklarında, üniversite kulüplerinin isimlerinde, sağda-solda verilen konuşmaların başlıklarında, dostlar arasında yapılan entelektüel düzeyi ortanın üstünde muhabbetlerde, köşe yazılarında, e-postalarda... Hemen her yerde bir şekilde bir medeniyet sözüne rastlayabiliyorsunuz. Garip olduğu kadar, düşündürücü de bir durum. Yeni bir medeniyet kurmak arzusu, şu üzerimize kurulan uygarlık tasarımının başlangıcından beri farklı mahfillerde kendisine yer bulmuş bir tartışma meselesi gibi görünüyor. Üzerimize son dönemlerde, yani geçtiğimiz yüz yılı aşkın bir süredir, giydirilmeye çalışılan elbiseyi belli ki pek sevmedik; onun yerine yeni libasların, farklı aksesuarların hayalini kuruyoruz. Bu hayal bazen öyle alevli noktalara çıkıyor ki, sanki aklımızda dört başı mamur bir medeniyet tasavvuru mevcutmuş, yahut binlerce yıllık bir medeniyet tecrübesinin birikimine bizzat sahipmişiz gibi, aşırı bir özgüven içinde nasıl bir medeniyet konulu görüşleri bolca okuma imkanı buluyoruz. Tüm kelimelerimizde olduğu gibi, medeniyet de artık afazik. Afazi, konuşma ve anlama yeteneğinin kaybı ile kendini gösteren tıbbi bir durumun adı. Fakat bunun bir de toplumsal türü var. Aynı kelimeleri kullanmamıza rağmen, muhayyilemizde yahut kurgumuzda bu kelimelere binlerce farklı anlam takabildiğimizden, çoğu zaman kelimeler, irtibat kurmamıza ve anlaşmamıza yetmeyebiliyor. Bir dönem modern, çağdaş, dindar, yobaz, laik, devlet, cumhuriyet gibi kelimeler böyleydi, hatırlarsınız. İleri düzeyde afaziden mustarip olan bu tip kelimelerin havalarda uçuştuğu kavga ve tartışmalar hiç bitmeyecek gibiydi. Hala da devam ediyor elbette; ama dozu da zamanla azalıyor; zira şimdi daha medeni afazilerimiz var. Medeniyetten anlaşılanlar pek muhtelif gibi görünüyor. Kimisi dünya tarihinde görülmemiş bir ilim ve kültür medeniyetini inşa edebileceğimiz ön kabulünden hareketle, oldukça geniş bir fantezi dünyası inşa edebiliyor. Bazısının medeniyetten anladığı, muhayyel, çoğu zaman gerçeklikten kopuk bir kadim zamanlar algısı. Bazısı bu kadim zamanları Osmanlı mefkuresi içinde resmederken, bazı başkaları, Emeviler-Abbasiler dönemlerinde kadar gidip, ilmen bir Beyt-ül Hikme geleneğini dünümüzden günümüze taşıma derdinde. Bazısına göre, Asr-ı Saadet her detayı ile günümüze getirilmeden medeniyetten bahsedilemezken, bazısı bizzat bu gün içinde yaşadığımız şeyi medeniyet olarak algılayıp, dünyaya nizam vermenin imkanları üzerinde kafa yoruyor. Kısacası, medeniyet sözü, adeta bir panayır gibi; isteyen, istediği oyuncakla hoşça vakit geçirip, heyecanlı zihni maceralar deneyimleyebiliyor. Medeniyet kurma hayallerinin bence en önemli eksikliği, hali hazırdaki gerçeklikten çoğu zaman ciddi bir kopukluk arz etmesi. Muhayyel medeniyet tasavvurları, bir şekilde bu güne dokunmaktan uzak duruyor. Laboratuvar koşullarında, düşüncenin steril galerilerinde belki de çok fiyakaları duran bir çok fikir, bu gün sokağa çıkıp, yahut aynaya bakıp, bizzat kendi insanınızla yüz yüze geldiğinizde, absürt ve komik kalabiliyor. Binlerce yıllık bir devlet ve medeniyet geleneğinin varisleri olmakla övünmek bizde yaygındır; halbuki, yaşayan bireyler olarak, bu mazinin ne kadarına sahip olabildiğimiz, ne kadarını içselleştirebildiğimiz sorusunu pek sormayız; zira genel istatistikler açısından, cevaplar çok da iç açıcı değildir çoğu zaman. Kuş bakışı bir göz attığımda, bu günkü medeniyetimizin hali, Nasreddin hocanın kuşa benzesin diye bacağını-gagasını budadığı leyleğin durumuna benziyor. Sadece Cumhuriyet dönemi değil, ondan çok öncesinden başlayan bir kendinden memnuniyetsizlik hali var işin altında. Dönemlerin seçkinleri ve imtiyazlı sınıfları dışında, büyük bir kitlenin nahoş nazarlarla baktığı, elinden geldiğince değiştirmeye gayret ettiği, bunun için de sıklıkla deformasyona maruz bıraktığı bir sistem ve kültürü var bu gün elimizde. Bu hoşnutsuzluğun altında yatan mekanizmayı iyi anlamadan, bu gün hala devam eden bu yaygın hoşnutsuzluğun da meyveli bir sonuca dönüşmesi bana pek mümkün görünmüyor. Neden yeni bir medeniyet arzusu bu denli yaygın acaba? İlk sebebi açık: Eldekinden memnun değiliz. En net olarak bildiğimiz tek şey bu. Bu günkü halimizi, bu günkü konumumuzu kendimize yakıştıramıyoruz. Mevzu üzerinde derinleşmiş bir kaç rafine zihni bir kenara koyarsak, sizin-benim gibi ekser ve sıradan insanların algısını şekillendiren temel unsur, mevcuttan memnuniyetsizlik halidir aslında. Neden memnun olmadığımızı bile objektif olarak tam bilmeden, memnuniyetsizlik ekseninde yeni bir şeyler arzulamaya devam ediyoruz. Halbuki, eldekinden şikayetçi olmak, yenisini ve daha iyisini yapabileceğimiz anlamına hiç bir zaman gelmez. Zira yenisini inşa edebilmek, en başta o inşası düşünülen şeyin tastamam bir tasavvuruna sahip olmayı gerektirir. Düşlenen o hedef medeniyetin unsurları en azından hayal edilebilmeli ve bu günün dünyasında, sıradan insanın hayatında nasıl bir fark yaratabileceğinin temel düzeyde de olsa ön görülebilmesi, tahayyül edilebilmesi elzemdir. Ama iş onunla da bitmez; tahayyül edilen şeyin en azından kişi ve aile düzeyinde yaşanabilir bir pratiğinin hayata geçirilebiliyor oluşu da önemlidir. Hayal edilen şey, eğer bir gün gerçekleşecekse, bir yerlerden gerçekleşmeye başlamalıdır. Hep verdiğim bir örnek var: Günümüzde Türkiye'de yaşayan insanların önemli bir bölümü İslam inancına sahiptir; bunların da önemli bir oranı, değişik derecelerde dini pratikleri hayatı içinde uygulamaktadırlar. Abdest, namaz, oruç, hac gibi ibadetler, bu topraklarda yaygın uygulamalardır. Yeni bir medeniyet tasavvuru ile kafasını yoran bir çok insanımızın evlerine gidip bakınız. Her gün belki beş vakit abdest alan insanların banyoları, bu temizlik ritüeline uygun hiç bir tasarım emaresi içermez. Avrupa ve Amerika kıtalarında gayrimüslim insanların kullandığı tüm hijyenik donanım, aynen bizim banyolarımızda da vardır. Bir çoğumuzun banyosunda yer alan lavabolar, tuvalet ihtiyacını gidermekte kullandığımız alanlar, okuduğumuz, dinlendiğimiz, tefekkür ettiğimiz yaşam alanı bölümleri, çoğu zaman özel ihtiyaçlara binaen geliştirilmiş yahut uyarlanmış değildir. Bunlara dair hazır tasarımları parayla almak isteseniz bile ulaşmanız neredeyse imkansızdır. Müslüman yaşamına uygun bir lavabo, tuvalet, oturma grubu, masa, sandalye, kitaplık nasıl bir şeydir; bilen var mı? Mensubu olduğumuz inanç sistemi, hayatın her alanına dair düzenlemeler ihtiva etmesiyle diğer dini akımlardan temelde ayrılmasına rağmen, bunun hayatımızda neredeyse hiç bir izini bulamazsınız. Çok az sayıda örneği bir kenara koyarsak, camilerimizde bile bu alanlar, hijyenden, kullanım kolaylığından ve özgünlükten alabildiğine uzak, basmakalıp ve kullanıcısıyla uyumsuz karakterdedir. Yeni yapılan konutlara, yaşam alanlarına, parklara-bahçelere ne kadar bakarsanız bakın, özgün bir dokunuş, medeni bir imza göremeyeceksiniz. Batı kökenli faydacı yaklaşım dışında, estetik bir telaş hiç bir yerde emaresini göstermiyor gibidir. Binalarımızın dış görünüşünü ancak belediyelerin talimatları doğrultusunda güzelleştirme ye razı oluruz mesela. Binlerce yıllık bir yerleşim yeri olan İstanbul'u ne yönde değiştirdiğimize bakın ara sıra. Bize miras kalan bir medeniyet nişanesine nasıl muamele ettiğimiz, medeniyet anlayışımıza dair kuvvetli işaretler taşır. Yahut, daha güzeli, Türkiye Cumhuriyeti'nin doksan yıllık Başkenti olan Ankara'yı gezin bir gün; ve doksan yıldır, yönetim merkezi olan bir şehre nasıl bir estetik miras bırakabildiğimizi, etrafımıza nasıl bir ayak izi bırakmaya meyilli olduğumuzu kendi gözlerinizle, siyasi bakışlarınızdan mümkün mertebe arınmaya gayret ederek bir izleyin. Bu kısa gözlem, her birimize, medeniyet tasavvurumuzun detayları hakkında ciddi fikirler verecektir. Ne kadar seçim özgürlüğü söz konusu olursa olsun, giyim kuşamımız, kıyafetlerimiz ve aksesuarlarımız, bize ait hiç bir renk, hiç bir fikir vermiyor. Dilimizde, dünyaya nizam verecek bir çeşitlilik ve nezahet, birincil dertlerimizden değildir. Dünyayı bilmek, anlamak, onun dertlerine kafa yormak bizim asli işlerimizden olmadı ve hala da ilk ona dahi giremeyecek bir mesabede. Çevremizin temizliği, doğal kaynaklarımızın durumu, bize emanet edilen tabiata ettiklerimiz, sanayileşmemizin etkileri, büyümenin bedelleri, zenginliğin faturası gibi konular bu gün kahir ekseriyetimizi ilgilendirmediği gibi, bir çoğumuz, bunları dert edinenleri rahatsız edici bulmaya devam ediyor. Kısacası, bir anafor içinde yaşıyoruz ve buna rağmen, görebildiğimizi iddia ettiğimiz ufuklarda bir medeniyet tasavvur ettiğimizi zannediyoruz. Medeniyet inşası, bir mimarlık yahut mühendislik ofisinde yapılan ve sonrasında uygulanan bir proje gibi değildir. Ne kadar konuşursanız konuşun, onu ihdas edemezsiniz. Yapabileceğiniz ancak, gündelik yaşama ve işleyişe bakarak muhtelif tespitler yapabilmektir. Tepeden dayatılan medeniyet projelerinin tutmadığını ve tutmayacağını en yakından deneyimleyen topluluklardan birisiyiz. Ama bu acı tecrübeleri hızla unutma, yok sayma, kendimize ders çıkartamama gibi arazlardan da derin bir biçimde mustaribiz. Medeniyet, yaşamakla ortaya çıkan bir şeydir. Bir insan, o medeniyetin doğal bir ferdine şahsi olarak inkılap etmeden, tahayyülünde bile canlandıramaz o medeniyeti. Bireyler olarak ne yapıyor, nasıl yaşıyor, yalnız ve bağımsızken nasıl bir tarz-ı hareket izliyorsak, inşa edebileceğimiz medeniyet işte ondan ibarettir. Sırf sizi yansıtan, el emeği ile tüm örneklerden farklı üretilmiş, sizi diğerlerinden farklı kılan, sokağa çıktığınızda meraklı bakışları üzerinizde toplayacak özgün tasarım ve marjinal bir elbiseyi giyerek sokakta gezinmek zorunda kalsanız, kendinizi nasıl hissederdiniz? Yeni bir medeniyeti de aynen böyle düşünebilirsiniz. Kıyafet, siz ona hazır olduğunuzda, zaten üzerinizde şekillenen bir şeydir; sizin kültürel bir uzantınız, bir nevi şahsi ve medeni bildirgenizdir. Başka; taklit, tek-tip, seri üretim bir kılık-kıyafet tercihi ile tekstil ürünleri tasarımcısı olmak arasındaki uçurum gibidir bahsettiğim. Bireysel olarak emek verilmeden, konuşulanların bir çoğu da maalesef boştur ve bu boşluk, belki de en nadide kavramlarımızdan birisi olması gereken medeniyetin de içini hızla boşaltıyor. Ortada sözlü olarak gezinen bu medeniyet arayışları elbette kökten boş ve kötü değil. Bir arzu ve isteğin, kadim bir özlemin dillere düşmüş halidir aslında. Bence sorun, medeniyetin ele alınışındaki aceleci, bodoslama, düşüncesiz ve telaşlı gidiştir. Sadece aklımıza geleni söyleyebilme özgürlüğünün yeni bir medeniyet kuramaya yetmeyeceğini anlamamız ve anlatmamız gerekiyor. İhtiyacımız olan, akıllara gelemeyenleri akıllara düşürebilecek düşünceli bir yüreğe sahip olmaya gayret etmektir belki de. Evet, dünya sıkıntıda; evet, tarihte daha önce bu topraklarda bir çok yenilik çıktı; evet, bu gün tüm insanlığa yeni bir nefes gerekiyor. Ama bu gerekliliklerin farkında olmak, tedavide uzman olmayı otomatik olarak getirmiyor. Önce kendi hayatımıza bir medeniyet gözlüğü ile bakalım; hemen ardından Medeniyet bizi takip etmeye başlayacaktır. Yarın sabah, daha önce bir türlü selam veremediğiniz o komşunuza, otobüs şoförünüze, kurumdaki hizmetli çalışanınıza, öğrencinize, komşunuzun liseli genç oğluna bir selam verip, hal hatır sormayı deneyin. Medeniyet inşası, konferans salonlarında yahut siyasi nutuklarda değil, aslında bizzat orada başlıyor."} {"url": "https://www.sinancanan.net/zihnimizin-gizli-hazinelerinden-bir-numune-oruntu-algisi/", "text": "Etrafımızda olan biten olayları, gördüğümüz nesne ve biçimleri, yahut etrafımızdaki çeşitli davranış biçimlerini anlamak yahut anlamlandırmak için akıl yürütme melekelerimizi kullanıyoruz. Zihnimizin önemli yeteneklerinden bir tanesi, etrafımızda olan-biten ve gözümüze çarpan her şeyi, kendisini oluşturan bileşenlere ayırmak ve bu bileşenleri ayrı ayrı inceleyerek bütünün nasıl meydana çıktığı hakkında fikir yürütme yeteneğidir. İndirgemeci düşünce dediğimiz bu yöntem özellikle sıra takip etmesi gereken bir dizi işi yürütürken, mesela evimizi derleyip toplarken, yahut bir araştırma projesi için bilimsel çalışma yaparken bizim işimizi çok kolaylaştırır. Bu yeteneğimizi büyük oranda beynimizin en ön kısmında bulunan frontal bölgede doğuştan sahip olduğumuz sinirsel devreler sayesinde gerçekleştirebiliriz. Birisinin bize kelimelerle konuşarak anlattığı uzun bir mantık dizgesini takip ederek sonuçta dinlediğimizden bir anlam çıkartmamızı sağlayan anlama yeteneğimiz de de yine büyük oranda bu bölgedeki devrelere bağlıdır. Kısacası insan aklı diye nitelendirebileceğimiz meleke, beynimizin ön kısımları tarafından kontrol edilir. Bu yeteneğin hayatımızın merkezinde olduğundan hiç şüphe yok. Neredeyse uyanık geçirdiğimiz tüm zamanlarımızda, en süfli işimizden en karmaşık faaliyetlerimize kadar hemen her işte bu akıl yürütme devrelerini ve onun parçalara bölüp inceleyici mantık dizgesini kullanırız. Fakat bu işi yürüten beyin devrelerinin ilginç bir sınırlılığı da var: Beynin ön kısmı tarafından yönetilen akıl yürütme sistemi, aynı anda en fazla 5-6 tane bileşenle uğraşabilir. Mesela 7 haneli bir telefon numarasını bir süre bakınca kısa süreliğine bu bellekte tutabiliriz; fakat araya başka bir iş, zihni meşgul edecek başka bir olay girdiğinde, o bilgiyi çabucak unuturuz; çünkü yeni gelen sorunları halletmek için beynin ön kısmındaki devreler eski işleri hemen silerek devreden çıkartmak zorundadırlar. Bu yüzden aynı anda bir çok işi yapmaya kalkmak genellikle dikkatimizi dağıtır ve işlerin hiç birisini verimli bir şekilde tamamlayamamamıza neden olur. Bu kısıtlı ve en fazla bir kaç dakikalık işlem belleğine o yüzden çalışma belleği adı verilir. Akıl yürütme ve indirgemeci düşünmenin günlük yaşantımızda neredeyse bir çok sorunumuz için bize yeterli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yalnız iş gelip de daha çetrefilli sorunlara dayanınca, bu sistem bize bazı sorunlar çıkartmaya başlar. Mesela, bir insanın ruh haline bağlı olarak neden o şekilde davrandığını anlamaya çalıştığımızda; bu gün neden bir önceki güne göre daha mutsuz veya daha mutlu olduğumuzu anlamak istediğimizde; etrafımızdaki olan biten olaylardan bir bütün halinde anlam çıkartmaya uğraştığımızda; yahut karşımızda konuşan bir insanın yüz ifadelerinden ve beden dilinden bir anlam çıkartmaya çalıştığımızda, bu indirgemeci mantık ve akıl yürütme devreleri bize pek yardımcı olamazlar. Düşünün; eşinizin, veya bir arkadaşınızın o günkü ruh halini yüzünden anlamak için kaşlarının kaç milimetre kalkık olduğunu, göz ve ağız etrafındaki kasların normalden farklı olarak nasıl kasıldığını, veya omuzlarının mutlu olduğu bir zamana kıyasla ne kadar yüksekte durduğunu, el ve ayak hareketlerinin ayrı ayrı nasıl bir değişiklik gösterdiğini incelemeye kalksanız, işin içinden çıkabilir miydiniz? Elbette böyle bir incelikli analiz mümkün değildir. Fakat hepimiz biliyoruz ki, eğer karşımızdaki insanı yeterince tanıyorsak, onu görür görmez, hatta sesini duyar duymaz, eğer normalden farklı bir durum varsa bu farkı ve farkın ne yöne doğru olduğunu adeta anında fark edebiliriz. Bunun için yukarıda bahsettiğimiz ince ve indirgeyici akıl yürütme işlemlerine gerek duymayız ve bir anda, bir kalıp halinde meseleyi anlayıveririz. Bir başka örnek ise tanıdığımız insanların yüzlerini nasıl tanıdığımız meselesidir. En samimi arkadaşınız, eğer yanınızda değilse, yüzünü detayları ile tarif etmekte zorlandığınızı fark edebilirsiniz. Fakat yüz kişinin arasında o arkadaşınızı adeta anlık olarak, hiç çaba harcamadan tanıyabilirsiniz. Benzer bir örnek daha müzik dinlerken yaşadığımız tecrübedir: Keyifle dinlediğimiz bir müzik eserini nota nota analiz etmeye kalkarsak işin bütün keyfi kaçar; halbuki biz, belli bir sıra ve armonide duyduğumuz notalardan bir duygu, bir mesaj, bir anlam çıkartabiliriz ve bunun için incelikli analiz yapan aklımıza ihtiyacımız pek yoktur. Araştırıcıların yakın zamanlarda ortaya koyduğu duygusal zeka kavramının da bu konuyla yakında alakası vardır aslında. İşlem yapabilme hızı ve kıvraklığı anlamındaki bildiğimiz zeka ile duygusal zekanın farkı, yukarıda bahsettiğim örneklerden çıkartılabilir. IQ testleri kişilerin işlem yapma ve hafızadaki bilgileri kullanabilme gibi bilgisayar benzeri yeteneklerini ölçerken, duygusal zekayı ölçen EQ, diğer insanların duygularını hissedebilme ve bu hisleri bir bilgi kaynağı olarak kullanmak suretiyle kendi davranışlarına doğru biçimde yön verebilme yeteneğini kapsar. Bildiğimiz akıl yürütme sürecini aşan ve beynimizde muhtemelen daha başka devrelerin yardımıyla elde ettiğimiz bu şaşırtıcı yetenekler aslında örüntü algısı dediğimiz bir meseleye dayanır. Bu algının bize ne fayda sağlayabileceği üzerine konuşmadan önce örüntü kavramını bir tanımlamakta yarar var: Örüntü, olay veya biçimlerde kendini gösteren düzen anlamında kullanılan bir kelime. İngilizcede pattern kelimesi ile karşılanan örüntü, herhangi bir olay yahut şekiller dizgesinde, insan mantığının yakalayabileceği bir düzen ve tekrarı ifade etmek için kullanılır. Örneğin şu anda ilköğretim müfredatında, 3, 12, 21, 30, ? gibi sayı serilerinin nasıl devam edeceğini öngörebilme örnekleri gibi alıştırmalara örüntü çalışması deniyor. Bu tip dizilerde bir örüntü fark edebiliyorsak, devamında hangi sayıların geleceğini tahmin edebiliyoruz. Ne var ki, gerçek dünyada karşılaştığımız örüntüler bu kadar basit olmuyor. Mevsimsel olarak hava durumundaki değişmelerden tutun da her bir insanın an be an değişen ruh halleri gibi karmaşık süreçler, aslında belirli örüntülere bağlı olarak cereyan etmesine rağmen, bunlardaki örüntüleri yakalamak ve bir zaman sonra nasıl bir davranış sergilenebileceğini tahmin etmek kolay değil. Zira sayı dizilerindeki örüntüleri anlayabilmek için yine ön beynimizin doğrusal akıl yürütmesini kullanarak başarılı olabiliyoruz; fakat tabiatta karşımıza çıkan hadiselerin büyük bir çoğunluğunda bu mantık bize yeterli gelmiyor. Hatta, bilimde de aynı sorunu yaşadığımız için, tabiatı anlaşılabilir ve basit fizik kanunları ve kurallarına indirgeyip, olan biteni o şekilde anlamaya çalışıyoruz. Temel kanunları anlamakta pek bir sorunumuz yok; ama iş bir kaç aylık hava tahmini yapmak gibi büyük örüntüleri anlamaya geldiğinde bu yöntemler bize yetmiyor, hatta ciddi anlamda çuvallıyoruz. Bu gün, bildiğimiz bilimsel yöntemleri kullanarak beş-altı günden daha uzun vadeli hava tahminlerini doğru olarak yapamayacağımızı artık biliyoruz. Teknik bir yetersizlik değil bu, bilimimizin sınırlarını aşan bir sınırlılık söz konusu (detaylı bilgi için:http://tinyurl.com/c7ukxv3). Haber Ajanda takipçileri Muğla'nın Fethiye ilçesindeki rahmetli Salih amcanın öyküsünü hatırlayacaklardır . Özetle şöyleydi: Bir yörük köylüsü olan Salih amca, Ağustos ayının belirli bir 12 günlük döneminde doğa gözlemleri yaparak, bir yıl boyunca oldukça yüksek doğruluklu hava tahminleri yapabiliyordu! Mesele sadece Salih amcanın bu yeteneği değildi; Salih Zeki Söğüt gibi bir çok insan, benzer yöntemler kullanarak, bilimin aciz kaldığı bir çok konuda işe yarar bilgiler elde edebiliyor ve bunu günlük hayatlarında kullanmak üzere insanların istifadesine sunuyorlardır. Hatta Osmanlı'da müneccimbaşıları denen insanlar, aynı işi sarayda kadrolu olarak yapıyorlardı. Kısa bir zaman evvel bu tip bilgiler, bilimle uğraşan insanlara şarlatanlık veya kandırmaca gibi geliyordu belki; ama bu gün, bu tip becerilerin doğuştan gelen özel ve kişiye has yeteneklerden kaynaklanmadığını, hepimizde doğuştan var olan karmaşık örüntü algısı yeteneği üzerinden öğrenilebilen beceriler olduğunu biliyoruz. Bilimsel araştırmalar, insanların farkında olmadan ne çok ey öğrenebileceklerine dar bize çok ilginç sonuçlar veriyorlar. Özellikle beyin görüntüleme yöntemleri ile yapılan çalışmalar, insanların belli davranışları gösterirken beyinlerinde olup-bitenleri detaylı olarak görme imkanı sağladığından, şimdiye kadar fark etmediğimiz bazı yeteneklerimizin varlığını ve muhtemel kaynaklarını da yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz. Burada Johan Lehrer'in Karar Anı adlı kitabında anlattığı bir çalışmayı kısaca özetlemekte fayda var: İskambil kağıtlarıyla oynanan 21 benzeri bir oyun üzerinden yapılan ilginç bir araştırmadan bahsediyor Lehrer: Kağıt destelerinden her seferinde bir kart çekerek oynanan bu oyunda, oyunculara iki farklı deste aynı anda sunuluyor. Destelerden birisi, yüksek riskli bir dizilime sahip; yani buradan kart çekince kaybetme riski daha fazla. Diğer deste ise güvenli, yani oradan kart çekilirse daha yüksek ihtimalle kazanma şansı var. Oyuncular oyuna başlıyorlar; yaklaşık kırkıncı hamleye geldiklerinde, hangi destenin riskli, hangisinin ise güvenli olduğunu fark ediyor ve bu noktadan sonra her zaman güvenli desteden kart seçmeye devam ediyorlar. Fakat bu kişilerde yapılan beyin taramalarının sonuçları ilginç: Oyuncular henüz yirminci hamleye geldiklerinde, eğer elleri riskli desteye uzanırsa, beyinlerinde hoşnutsuzluk sinyalleri coşmaya başlıyor; buna bağlı olarka oyuncular hafif bir huzursuzluk ve ellerde terleme gibi telaş belirtileri gösteriyorlar. Elbette oyuncular bunu şurlu olarak fark etmiyor; ama beyinlerinin derinliklerinde bir yerler, şuurlarından çok daha evvel, örüntüyü fark ediyor ve kişiyi uyarmaya çalışıyor. Eğer oyuncular analiz güçlerine değil de hislerine güvenmeyi seçerlerse, oyundaki başarı şansları elbette artıyor. Bu ve bunun gibi onlarca çalışma, beynimizin derinliklerinde, benim adına derin öğrenme demeyi sevdiğim bir sistemin çalıştığını gösteriyor; ve bu sistem bize öğrendiklerini kelimelerle değil ama duygusal sinyallerle iletmeye çalışıyor. Elbette beynimizde olan bitenler bunlardan ibaret değil; fakat insan zihninin ne kadar gizli hazinelere sahip olduğu konusunda bizim için ilginç ip uçları sağlıyorlar. Eğitim sürecimizde öğrencilerimize yüklediğimiz bilgilerin neredeyse tamamı, onların ön beyinlerindeki doğrusal akıl yürütme sistemlerini hedeflediğinden, yaşamı ve öğrenmenin tamamını bu sistem üzerinden elde etme alışkanlığı da ister istemez hepimizde yerleşmekte. Bunu yaparak zihnimizin sadece belli bir özelliği üzerinde durduğumuz için, diğer zihinsel fakültelerimiz zamanla dumura uğruyor ve biz bu harika donanımın ancak küçük bir kısmı ile yaşantımızı sürdürmeye zorlanıyoruz. Elbette yaşam içerisinde insanların bir çoğu, büyük kararlarını verirken veya hayatlarını yönlendirirken, doğrusal ve ayrık bilgilerinden ziyade farkında olmasalar da örüntü algılarını kullanıyorlar; fakat bunu sistemli bir şekilde öğretemediğimiz için, bu şaşırtıcı yeteneğimizin ve onun sınırsız faydalarının keşfedilmesini tesadüflere bırakmak durumunda kalıyoruz. Çoğu insan, bu paha biçilmez yeteneklerinden habersiz bir şekilde dünyadaki hayatlarını tamamlıyorlar. Geleceğin nesilleri, yakın zamandaki gelişimini dahi tahmin edemez hale geldiğimiz dijital teknolojilerle birlikte insan aklını fersah fersah aşan bir veri-malumat yığınının içine doğacaklar. Bu eğitim sistemimiz ve öğretme mantığımızla bu çığın altından sağ çıkabilmemiz muhal. Başta sinirbilimciler, eğitimciler, eğitim yöneticileri ve karar mekanizmalarına bilgi sağlayan uzman bürokrasi olmak üzere geniş bir kesimin acilen farklı eğitim alternatiflerini tartışmaya başlaması artık savsaklanamaz bir zorunluluktur. Ben bir eğitim bilimci olmadığımdan ve hepimiz gibi aynı ön beyin şartlanmalarından yetiştiğimden, örüntü algılama temeline dayanan bir eğitim sisteminin nasıl bir şey olduğunu tek başıma formüle edemem. Nasıl bir şeyler olabileceğini hayal edebilirim ama bunu uygulanabilir bir sisteme dönüştürmek için ortak akıl ve iradeye ihtiyaç var. Bunun için de öncelikle örüntü algılayışı yeteneğimizle ilgili farkındalık oluşturmak zorundayız. Kişisel olarak bu yönde çabalarım olmakla birlikte, bu konunun herkes tarafından detaylı olarak düşünülmesi ve anlaşılması gerekiyor. Ardından, zaten doğuştan her birimizde bulunan bu tip yeteneklerin eğitime ve hayata yansıtılması için yöntemleri tartışma safhasına geçebiliriz. Eğitimde bu anlamda kapsamlı bir dönüşüm yapmak için yeni bir şeyler keşfetmek gerekmiyor. İnsanlık bilgisinin tamamen doğal örüntüleri okumaya dayandığı eski çağlardan ve ilkel topluluklardan alabileceğimiz ipuçları, modern teknoloji ile birlikte bizi inanılmaz sonuçlara götürebilir. Her yıl Çanakkale'nin Küçükkuyu ilçesinde düzenlediğimiz Çamtepe Yaşam Okulu'nda bu yönde küçük ama ilginç gelişmeler kaydediyoruz mesela . Sayıları hızla artan alternatif okullar da hemen hemen aynı ihtiyaca binaen birer birer zuhur ediyorlar. Tek yapmamız gereken, olan bitene örüntü gözümüzle bakarak buradan gelecek ilhamlara kulaklarımızı ve gönlümüzü açmak."} {"url": "https://www.sinancanan.net/zihnimizin-yapisi-uzerine-bir-soylesi/", "text": "- Zihnin ana yapısından, algılayışından, çalışma sisteminden bahsedebilir misiniz? Öncelikle insan zihniyle diğer canlıların zihni arasında bir ayrım yapmak lazım. Bu ayrım, bilimsel olarak beyinden yola çıkarak koyabileceğimiz bir yargı değil ama dışarıdan baktığınızda insanlarla diğer canlılar arasında bir seviye ve kalite farkı var. Çünkü insan zihninin en önemli özelliği kendinin farkında olabilmesi ve bir başka canlının, bir insanın zihninin nasıl çalıştığına dair bir fikre sahip olabilmesi. İnsan zihninin böyle kendi dışına uzanan bir tarafı var. Şimdi bilimsel teoriye baktığınız zaman genel kabul edilmiş kanıya göre beynimiz, zihnimizin kaynağı. Beynin içerisindeki o et yapısı, hücreler, onların bağlantıları bizim zihin dediğimiz hadiseyi ortaya çıkarıyor. İşte materyalist bakış açısından baktığınızda madde dışında başka bir açıklama orada kabul görmediği için ruh, bilinç, anılar vs. dediğimiz her şeyin beyindeki bu bağlantılardan ortaya çıktığı bir önvarsayım olarak kabul edilir ve onun üzerine gidilir. Ama bu bir varsayımdır ve bunu gerçekleyecek bir bilimsel delil şu anda yoktur. Bunu net olarak bütün materyalist bilim adamları da söyler, din adamları da söyler. Bu varsayımı koyup ona göre araştırma yaptığınızda buna benzer onun getireceği bazı sonuçları da zaten doğal olarak görüyorsunuz. Ama hala açıklayamadığımız çok ciddi şeyler var. İşte insanda bu bilinç niye var, nerede? Bilinç derken, kendi kendinin farkında olmak anlamında kullanıyoruz bunu. Ya da dokunma, tatma, görme, koklama gibi bir sürü farklı duyunun nasıl olup da bir Sinan Canan algısı içerisinde tek bir kişi olarak algılanabildiğini ve bunun biyolojik faydasının ne olduğunu bilmiyoruz. Yine hafızanın nerede depolandığını bilmiyoruz. Beynimizde bir sürü bilgi var, yeri belli değil. Bütün bunlar henüz açıklanamayan noktalar. Bir grup zihin felsefecisi de şunu söylüyor: Beyin, zihin için önemli. Zira beynin bir yerine hasar verdiğinizde zihnin belli fakülteleri bozuluyor ama bu bir radyo linktir. Aslında insan dediğimiz varlığın özü, beden dışına uzanan ruh sağlığı ya da başka bir frekans yapısıdır ve beyin, onu algılayacak karmaşık bir antendir. Bu anten bozulursa, algı da bozulur. Zaten bizim de iddia ettiğimiz gibi mutasavvıflar ya da bugünkü alimler olsun, onların da yaklaşımı buna çok yakın. Tabi bilinçsel olarak hiç bilmediğimiz bir enerji tipiyle bir şeyi açıklamak, bugünün bilimi açısından çok makul ve mantıklı değil. Ama ben bilim adamı olarak açıkçası beynin, insan ruhu denen daha yüksek madde ötesi bir şeye aracılık ettiğini varsaymanın bir zarar getirdiğini görmedim. Bunu varsayarak bazı çalışmalarımızı yürütüp ona yönelik olarak bir şeyler elde edebilirsiniz. Ama işin özü zihin dediğimiz şeyin ne olduğunu daha bilimsel olarak bilmiyoruz. 'Ruhun mahiyetini soruşturmayın' derler. Çünkü maddi dünyayla çalışmaya alışmışız. Gayri maddi bir şeyin nasıl olabileceğine dair ancak afaki tefekkür yaparsınız. Çok böyle derinleşebileceğimiz bir şey değil. Dolayısıyla bazı konular işareti olarak kalıyor. - İnsanlar düşünürken, hareket ederken, semboller ve algılar üzerinden hareket ediyor. Biz şöyle düşünüyoruz: Allah bizi yeryüzüne gönderdi. Benim iradem var, istediğimi yaparım. Gezerim, tozarım, alışveriş yapar, istediğim gömleği giyerim. İstediğim hoşuma gider, istemediğim hoşuma gitmez gibi benmerkezci bir yapı var gibi görünse de -sizin konuşmalarınızdan algıladığıma göre- esasında hiçbir şey asla öyle değil. Fizik değil. Kontrol eden bir yapı var. - Bu algılar ve semboller üzerinden deneysel bazı çalışmalar da var. Onlardan da bahsedebilir misiniz? Mesela bir ülkede özgürlük dediğimiz şeyi, canımızın istediğini yapmak olarak algılıyoruz, değil mi? Özellikle toplumsal olarak ele alırsanız, başkalarının özgürlük alanına müdahale etmeden siz istediğinizi yapabilirsiniz. Ama biyolojik determinizm dediğimiz görüşten, yani biyolojik nedenlerin sonuçları doğurduğu bir kainat algısı içerisinde camiaya baktığınız zaman böyle bir özgürlüğünüz söz konusu değil. Çünkü bu materyalist dünyanın bugün beyin hakkında çizdiği resim kabaca böyledir. Sizin beyninizde oluşan her şey dışarıdan gelen girdilerin bir sonucudur. Dolayısıyla aslında insan çok karmaşık davranışlar sergileyebilen bir otomat ve bir biyolojik makine gibi davranır. Şimdi böyle yaptığınız zaman burada özgür iradenin, özgürlüğün vs. yeri yoktur. Tabi buna çeşitli kaçış noktaları üretmemiz lazım. Ancak aşikar olan bir şey var ki insan özgür irade sahibi ve saçmalayabilme özelliğine sahip. Bu, başka bir canlıda görebileceğiniz bir şey değil. İnsan, saçma bir şey yapabiliyor. Öyleyse bunun ortaya çıktığı bir yer olması lazım zihinde. İşte burada bir ruhu, başka bir özgür iradeyi kabul ettiğinizde kolay çözülüyor gibi gözüküyor. Ama bilimsel açıdan bunlar, bize insanın iradesi ve düşünce biçimi nereden geliyor diye çok fazla bir şey söylemiyor. İşin açıkçası biz diğer hayvanların davranışları üzerine yapılan çalışmaları ve insanla ilgili tecrübelerimizin hepsini bir kaba koyduğumuzda bir şey görüyoruz: Özgür irade dediğiniz şey istediğiniz gibi davranmak değil, seçim yapabilmektir. Bir seçim yapamayan özgür kabul edilmez. Biliyoruz ki vücudumuzda bazı içsel ve dışsal duyular var. Diyelim bir yemek kokusu aldığınızda hemen gidip yemeği yiyorsanız, siz yemeği özgürce yiyorsunuz demek değildir. Koku duyunuzun peşinden gidiyorsunuz demektir. Yine her cinsel istek duyduğunuzda o yöne gidiyorsanız, bu cinsel isteğin sizi sürüklediği anlamına gelir. Oysa insanın özgürlüğü diye bahsettiğimiz şey, bu hislerine rağmen seçebilme özgürlüğüdür. Ben buna hemen Ramazan'dan örnek veriyorum. Böyle başka bir mücadele türü bulamazsınız, insandan başkasına bunu yaptıramazsınız. 30 gün ya da belli bir süre boyunca ben inancımdan dolayı gün içinde temel biyolojik ihtiyaçlarımı kesiyorum. diyor ve kesiyor. İnsanı farklı yapan şey işte bu. Çünkü insanoğlu seçebilme hürriyetine sahip. Başka bir hayvan türünde böyle bir pratiğe rastlamanız mümkün değil. Hatta güzel bir söz vardır, çok severim. Rahmetli Şükran Güngör 'Güle Güle' filminde söylüyordu: Tabiat bizi her çağırdığında peşinden gidersek nerede kaldı bizim insanlığımız. diye. Aslında bizim özgürlüğümüzün göstergeleri seçimlerimiz. - Seçimlerimizi etkileyen faktörler var. Tabi ki. Ama o faktörler neler? Biz bu seçimleri niye yapıyoruz? İşte 70'lerin cinsel özgürlükçülerini düşünün. Ben istediğim gibi yaşamak istiyorum. Ben bu özgürlüğü istiyorum. diyor. Fakat o kişinin bugün daha da iyi biliyoruz ki istediğim gibi, içimden geldiği gibi dediği şey, aslında beyninin alt kısmındaki hayvani beyin dediğimiz bölgenin her canının istediğine gitmesi ve o insanın koca donanımını onun peşinden sürüklemesi. Sonuçta böyle hayat güzel bitmiyor. İnsan hem bedeni hem ruhi bütün cihazlarını darmadağın ediyor bu yollarda. Dolayısıyla bu bizim biyolojik ve ruhi yapımıza, genel teçhizatımıza çok uygun bir yaşam biçimi değil. Biyolojiden böyle bir ahlak çıkar mı ya da biyolojiden ben böyle bir şey türetebilir miyim? Tek başına çok zor. Çünkü biyolojik organizmaya siz sadece madde açısından bakarsınız ama hayvandan çok fazla bir farkı yoktur insan organizmasının. Ancak buna bir başka gözlükle, bir başka madde ötesi öğretiyle, bir dinle, bir imanla, bir felsefeyle vs. baktığınız zaman o organizma, o karmaşık şey anlam kazanıyor. Siz bunu böyle yapmayıp biraz daha karmaşık bir otomattır insan dersiniz. Biraz önce söylediğim dini inançtan dolayı 30 gün aç kalabilme olayını bilim adamları evrimsel açıdan açıklayabilirler. Bu bizim toplumsal olarak bir arada durmamızı kuvvetlendirecek bir olay olduğu için zaman içerisinde böyle seçilmiştir. Biz bugün hala bu tür ritüelleri devam ettiriyoruz. diyebilirler. Fakat günlük hayatınıza baktığınızda bu açıklama diğeri kadar eşdeğerdir ve bilimsel olarak bir üstünlüğü yoktur. Sadece bir senaryo yazılmıştır kafadan, o senaryoya göre hareket edilir. Aslında bu davranışı en iyi anlamanın en kolay yolu, beynin kademelerine bakmak. Beynin üç tane kademesi var: Birincisi, Sap dediğimiz bölge. Temel hayati işlevleri kontrol eder; nefes almanız, kalp atışınız. İkincisi, onun biraz üstünde orta beyin dediğimiz kısım. Cinsel güdülerinizi, otonom hareketlerinizi, vücut hareketlerinizi, derin reflekslerinizi, yani göz hareketlerinizi vs. kontrol eder. Üçüncüsü ise en üste bizim beyin kabuğu dediğimiz yapı. Bu da hem algılamayı, düşünmeyi vs sağlar hem de bizi insan yapan o yüksek özelliklerin de aynı zamanda oturma yeridir. Aslında bu üç tabaka, üç farklı hayattır: Biri tabiri caizse bitkisel hayatımızı yönetir. Zaten orası sağlam kalsa diğer yerler hasar görse bitkisel hayat dediğimiz şey çıkıyor ortaya. Orta beyin hayvani hayatımızı yönetir. En üst beyin ise insani diyebileceğimiz bilinçli hayatımızı yönetir. Şimdi üçünün arasında bir irtibat var. Nasıl ki yemeden yaşayamazsanız, nasıl ki üremeden biyolojik fonksiyonunuzu yerine getiremezseniz, düşünmeden insan olamazsanız, o takdirde bu üçünün dengeli bir şekilde birlikte götürülmesi gerekiyor. İşte bu üçlü iletişim, en üsteki yüksek insani merkezlerin ne derece iyi kontrolü altındaysa, o derece insani bir hayat sürdüğünüzü söyleyebilirim. Mesela dini pratikler olsun, insanın bir düşünceyi kafaya takıp yemeden-içmeden kesilmesi olsun, böyle insana has tuhaf özellikleri ve saçmalayabilme hürriyetini düşünün. Bunlar, beynin en üst kısmının diğer bölümleri hakimiyet altına alabilmesidir. Bazen bir fikirden o kadar heyecan duyarsınız ki en temel ihtiyacınız olan yemeği unutabilirsiniz. Ama bir sıçanın böyle bir derdi yoktur; bir kanguru böyle bir sıkıntı çekmez. Çünkü düşünceye dalıp da aç kalmaz. Ama insan bunu yapıyor. Mevlana Hazretleri aşkı tanımlarken aşk; insanın rahatını, uykusunu, iştahını kaçırtan şeydir. diyor. İnsanda aşk var bu anlamda. Şimdi durup dururken bir insan niye bunları kaybeder? Çünkü üst beyin başka madde ötesi bir şeye takılır ve onun peşinden gitmeye çalışır. Netice itibariyle bizim algımızla çıktımız arasında böyle bir uyumsuzluk var. Her hayvanın algıladığı şeyi algılıyoruz duyu organlarımızla, fakat ortaya çıkan şey tuhaf anlamlar üretiyor. Bu da herhalde bize verilmiş sistemin, o karmaşıklığın bir nişanesi. - Bilinçli olarak yapmadığımız o kadar çok davranış olduğunu fark ediyoruz ki acaba ben mi kendimi kontrol ediyorum yoksa bir altyapı mı beni kontrol ediyor gibi bir his uyanıyor. Bu konudan da bahseder misiniz? Biz her zaman algıyı bir makineye benzetip açıklamaya çalıştığımız için belki yüzyıldır, belki daha fazla zamandır, görülebilir bir değişikliği algılayan bir beyin ve ona tepki üreten bir mekanizma düşünüyoruz hep. Fakat bugün biliyoruz ki günlük hayatta gözlerimizin, zihnimizin ve bilincimizin algılayamadığı nice küçük değişiklikler bizim beynimizde ve zihnimizde fikirler oluşturuyor ve zihnimizin bir yeri de algılama kapasitesine sahip. Bu bahsettiğimiz göz bebeği büyüklüğü meselesi, bir insanda normal gözle çok zor hissedeceğiniz ve çoğu kişinin zaten bilinçli olarak hiç fark etmeyeceği göz bebeği büyüklüğü farkı gibi bir minik değişikliğe bağlı olarak insanın cinsel heyecan durumunu tespit edebiliyoruz. Şimdi neslin devamı açısından bu tür refleksler çok önemli. Ama biz bunları bilinçli olarak algılamayız. Bu örnek niye dramatik? Deneyi ilginçtir çünkü. Bir sürü beyin aynı fotoğraflar arasından belli bir grubu seçer. İşte adam hiç farkında olmadığı bir şeyle bu fotoğrafları seçmiş. dersiniz. Ama bu deney de tek başına bize bunu göstermiyor. Bize şunu gösteriyor: Etrafımızda baktığımız her şeyde, iletişime geçtiğimiz her insanda, seyrettiğimiz her manzarada, hatta kafamızdan geçen her düşüncede şuurlu olarak farkına varmadığımız ama bizim üzerimizde davranış değişikliği olarak etki yapan şeyler var. Bunların tam hususiyetlerini bilemiyoruz, bilinçli olarak onları tam algılayamayabiliyoruz. Örneğin bir insanı görüyorsunuz ve ilk gördüğünüzde çok seviyorsunuz. Diyorsunuz ki Bu adamda bir şey var. ama ne var, bilmiyorsunuz. Eğer hüsnüniyetliyseniz ve bu konuda belli bir tecrübe birikiminiz varsa, hakikaten bir süre sonra o insanın peşinden gidiyorsunuz ve fazlarınızın tuttuğunu görebiliyorsunuz. Şimdi bunu algılamanızı ne sağlıyor, henüz bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var: Biraz önce bahsettiğim beynin üst kısmı, orta, alt kısmı... Orta kısım bilinçle işlemiyor. Bilincin dışında kalan bir yer burası ve orası aldığı veriyi çok kompleks bir şekilde işliyor. Bizim şuurumuz gibi ya da bir bilgisayar gibi işlemiyor. Hepsini birden alıyor, oradan aniden bir anlam çıkarıyor. Buna ilişkin çok hikayeler var. Mesela müzenin bir tanesine adamın biri bir heykel getiriyor. Heykelin Asur devrinden kalma olduğunu söylüyor ve şuradan çıktı diyor. Yalnız o güne kadar bulunan bütün heykeller kırıklı ve parçalı. Bu ise tam ve binlerce yıl böyle bir heykel görülmemiş. Şüpheleniyorlar. Bir eksper araştırma yapıyor ve diyor ki Heykel orijinal. Tamam, bunu alın. 100 bin dolar gibi bir para verip heykeli alıyorlar müzeye. Aldıklarının ertesi günü bir sanat uzmanı geliyor, heykeli gösteriyorlar ve Buna sakın para vermeyin, bu sahte. diyor. Nereden bildin, biz aylardır üzerinde araştırma yapıyoruz. Bilmiyorum ama bu sahte. diyor. Adamları alıyor bir telaş. Çok uzun araştırmalardan sonra şimdiye kadar bilinmemiş bir yöntemle sahtesi üretilmiş bir heykel olduğu ortaya çıkıyor. Uzmana tekrar Bunu nereden bildin? diye soruyorlar. Bilmiyorum, sadece elleri bana biraz tuhaf geldi. diyor. Şimdi bu bir kriter değil. Ama adam kendinden o kadar emin söylüyor ki bunu. Şimdi o hissi bu insana veren şey; yıllardır o tip heykelleri o kadar çok görmüş ve zihninin dipte bir yeri öyle bir eğitim almış ki ona baktığı anda bir şeyin ters olduğunu fark ediyor ama kendisi şuurlu olarak bilmiyor neyin ters olduğunu. Aslında biz böyle hislerimize pek güvenmeyi tercih etmeyiz günlük hayatta. Halbuki hepimizin uzman olduğu bazı şeyler var. Mesela eşimizin, çocuğumuzun, ana-babamızın yüzlerini böyle okuyabiliriz aslında. Onların yüzünde ters giden bir şey olduğunu hemen anlarız. Ama bunu nereden anladığımızı bilmeyiz. Özetle bizim hayatımızın büyük kısmını sürdürmemizi sağlayan refleksler, hareketler ve kararlar buradan geliyor. Bizim şuurumuzun, hayatımıza katkısı çok azdır. Genellikle şuursuz zihnimiz üzerinden yaşıyoruz. Bununla alakalı olarak geçmişte televizyon programında kör insanlara yapılan testler var. Beynin arkadaki görme bölgesi beyin felcinden dolayı hasar görmüş bu insanlar şuurlu olarak göremiyorlar. Görme duyusu gözden geliyor ama beyine gidince görmüyor orada. Bu insanlara deney yapıyorlar. Önce bir perdenin karşısına oturtup şekiller gösteriyorlar. Adama diyorlar ki: Tamam, körsün ama tahmin etmeye çalış. Biz sana bir şekil göstereceğiz. Üçgen mi, yuvarlak mı, kare mi söyleyeceksin. Her seferinde de bir ses veriyorlar ki adam şeklin değiştiğini anlasın diye. Ses veriliyor şekil değişiyor, adam rastgele bir şey yazıyor. Sonuçta adam şans eseri tutturabilecek kadar tutturuyor. Sonra birinin aklına şu geliyor: Aynı perdeye insan yüzleri yansıtıyorlar. İnsan yüz ifadeleri korkulu, kızgın, sevinçli vs. diyorlar ki gene Görmüyorsun ama bir tahminde bulun bakalım. Biz sana resimler yükleyeceğiz. Karşında nasıl bir insan var. Sen bize onu söyle. Şans olmayacak kadar yüksek bir oranda adam tutturuyor. Aslında bunun sebebi fizyolojik olarak çok basit ama biz fizyologlara bile inanılmaz geliyor. Şimdi şuurlu olarak algılama beynin orta kısmında dedik ya. Görme duyusu da gözden çıkar, sinirler bunu beynin görmeyle ilgili birime götürmeden önce beynin orta kısmında bir yere uğrar ve orada bir işlem yapılır, oradan görme birimine gider. Ortadaki işlemin bizim reflekslerimizle ilgili olduğunu vs. düşünürüz. Halbuki beynimizin içinde bir yerde bizim görme sistemimiz, şuurumuzun hiçbir şekilde haberdar olmadığı bir işlem yapıyor. İnsan yüzü gibi bizim için çok önemli bir veriyi orada çözümlüyor, bizim şuurumuza bırakmıyor bu işi, orada çözümlendiği zaman ne oluyor? Size laf olarak, fikir olarak bir bilgi vermiyor ama sizin yüzünüze hissi bir sinyal gönderiyor. Mutlu bir yüz, sizi mutlu ediyor. Üzgün bir yüz, sizi üzüyor. Korkulu bir yüz, sizi de korkutuyor... İşte bizim zihnimizin böyle özellikleri var. Hatta sadece görmeyle ilgili veriyorum örnekleri ama anlaması kolay değil. Görme dışında başka duyularda da var. Korku filmi ve komedi filmi seyreden insanların koltuk altlarına konulmuş petler, daha sonra insanlara koklatılıyor. İnsanlar çok büyük bir oranda korku filmi seyredenlerle komedi filmi seyredenlerini koklayarak ayırt edebiliyorlar. Çünkü korku durumunda, insanın salgıladığı koku salgısı farklı. İnsanlar kokuyu almıyorlar belki ama tahmin yürütmeleri istendiğinde büyük oranda Bunlar korku filmi seyretmiştir. diyor. Çünkü içlerinde bir yerde böyle bir mekanizmayı tetikliyor. Aslında biz bununla yaşıyoruz. Çok ihmal ettiğimiz bir şey. Ama hayatımızı sürdürdüğümüz esas kısım bu. - Rüya ve zihin ilişkisi de çok enteresan. Bir insan uyumadığı zaman körleşip sağırlaşıyor. Bu hususu biraz açar mısınız? Bu konuda yapılan deneyler var. Uyumayan insanlar çok ciddi problemler ve huzursuzluklar yaşıyorlar. 200 saat uyanık kalanlar var. Bir kere uyku, beyin için gerekli. Onu slogan olarak koyalım. Biz vücudumuz dinlensin diye uyumayız. Çünkü biz uzansak ta vücudumuz dinleniyor zaten. Fakat beynimizin dinlenme sistemi, vücuttan farklı. Siz yattığınızda beyin dinlenemiyor. Zaten rüyaya da bakarsanız beyin aktifleşiyor, şalteri kapatmıyor. Özellikle uykunun belli bir dönemi var. Bu her gece uyuduğumuzda normal bir insanda yaklaşık 90 dakikada bir başlayan bir dönemdir ve sabaha kadar sirkülasyon halinde devam eder. Bu dönemlerde insanları uyandırdığınız zaman, insanlar rüya gördüklerini ifade ediyorlar. Demek ki rüyanın en çok görüldüğü safha, özellikle REM safhası. Beynimizin dalgalarını kaydedip de uyanık bir insanla karşılaştırdığımızda, neredeyse uyanık ve bir problem çözen, zihni işlek bir insanın gösterdiği beyin aktivitesini aynen uykuda da gösteriyorsunuz. Ama uykunun bu safhasında beyin o aktiviteyi gösterirken vücut adeta felç oluyor, hiçbir kasınız kıpırdamıyor, adeta bir et parçası gibi düşüyorsunuz yatağa. Vücudunuzun bu kadar devreden çıktığı ve beynimizin bu kadar aktif olduğu bir safhada içeride bir şeylerin olması lazım. Bunu uyumayan insanlarda anlarsınız. Ama uyumayanın da iki tipi var: Birinci tip, normal uyur. REM dönemleri olmaz bu insanlarda. Eski tip uyku ilaçlarından bazıları insanları komaya sokar gibi uyuturdu ve sabah hiç uyumamış gibi kalkarlardı. Çünkü o dinlendirici REM uykusu olmazdı. İkinci tip, uyku yoksunluğu. Harvard Üniversitesi'nde yapılan bir deneyde kız öğrencileri 200 gün süreyle uyutmuyorlar. Birkaç gün içerisinde duyuları körelmeye başlıyor, ardından muhakeme yeteneği bozuluyor, dengede sorunlar yaşıyorlar. Daha sonrasında duyamama, görememe ve nihayetinde konuşmada bozukluklar gelişiyor. Ama belli bir süre sonra deney sonlandırıldığında bunların hepsi geri dönüyor. Buradan ne anlıyoruz? Bizim beynimizin bu verileri alıp işleyebilmesi ve onlardan bir netice üretebilmesi için her gün uyku diye aralıklı bir şeye ihtiyacı var. Uyuyacak. Bugünkü baskın teori şudur ve deneysel çalışmalarla da desteklenmiştir: Bu uyku sırasında gün içerisinde aldığımız bütün verileri gözden geçiriyor beynimiz ve bunlara bizim onlara bağladığımız duygusal etikete, mantıki önem sırasına göre onları eliyor. Mesela bugün sizinle tanıştım, aramızda çok muhabbet oldu. Akşam uyuduğumda beynim diyecek ki Bugün sen birileriyle tanıştın, tipleri, isimleri şunlardı. Sen bu adamları sevdin, bunları sağlam bir yere yaz çünkü yarın bir gün görüştüğünde bunu bilmek isteyeceksin. Ama koridordan geçerken ben bugün elli kişiyle karşılaşacağım, bunların her biri de beynime girecek. Ama beynim diyecek ki Sen bir sürü adam gördün ama bunlar senin için önemli değil, silelim. Şimdi beynimiz bu temizliği yaparken aşırı aktif oluyor ve bunu da REM dönemlerinde yapıyor. Peki, bu nedenle mi rüya görüyoruz? Bizim beynimizin başka bir özelliği daha var: İçinden herhangi bir veri geçerken, bir şey üzerinde çalışırken ona anlam vermeye çalışıyor. Çünkü beyni bir makina olarak düşünürseniz, onun esas işi şu dünyaya anlam vermeye çalışmak. Biraz önce dedim ya, dokunma, koklama, tatma gibi bütün duyulara biz bir anlam verip onu kişisel bir tecrübeye dönüştürüyoruz. Bu güzel bu çirkin diyoruz. Beynimiz uykuda bu verileri gözden geçirirken onlar da size bir senaryo yazmaya başlıyor. O yüzden çok acayip senaryolar çıkıyor rüyalarda. Çünkü birbirleriyle alakasız verilerden bir anlam çıkarmaya çalışıyorsunuz. İşte bu temizlik sırasında meydana çıkan görüntüler için bilim rüya açıklamasını yapıyor. Ama rüyada açıklayamadığımız bazı şeyler de var. Mesela ileride olacak şeylerin görünmesi. Eskiden bilim adamları reddederdi ama bugün bunu çok sabit olarak biliyoruz artık. Şimdi biraz önceki radyo yayını örneğini ele alırsanız ve dışarıdan gelen bir ruhsal frekansı alan bir anten gibi düşünürseniz beyni, o uykunun belli safhalarında belli duyarlılıktaki kişiler kendilerine ait olmayan bazı frekansları alabilirler. Eğer bu frekans teorisi doğruysa, doğru veya yanlış demiyorum, bu varsayım üzerinden düşünüyorum. Demek ki neticede geçmiş ya da gelecekte olmuş ya da olacak olayların bir rüya sırasında ya da başka bir zihin durumları sırasında açılmış antenlere takılabilme şansı var. Eğer böyle bir hipotezle düşünürseniz bunları da açıklama şansınız oluyor. Bunlar birbirlerini dışlayan hipotezler değildir aslında. En büyük sıkıntıyı beyin biliminde de biz bunun için yaşıyoruz: Bir bakış açısı seçiyor ve onun dışında bir şey görmüyorsunuz. Çünkü insanoğlunun bütün bakış açıları sınırlıdır ve biz bundan mağduruz zaten. İster materyalist, ister dinsel açıdan düşünün, insan sınırlıdır. Dolayısıyla Benim bulduğum budur, bunun dışındakilerini görmem. dediğiniz zaman, kendi hakikatlerinize perdeler çekiyorsunuz. O yüzden biraz daha geniş düşünmek lazım. Hele ki beyin üzerine çalışıyorsanız, hiçbir yerden kapalı düşünceye sahip olma şansınız yok. Çünkü kainatın en karışık yapılanmasıyla uğraşıyorsunuz ve onu çözmek için de çok açık zihinli olmak lazım."}