{"url": "https://rasyonalist.org/yazi/2021-perseid-meteor-goktasi-yagmuru/", "text": "Perseid meteor yağmuru her yıl Ağustos ayında gerçekleşen, gözlem şartlarının olumlu olması nedeniyle en belirgin ve en popüler olan meteor yağmurudur. Perseid meteor yağmuru, Swift-Tuttle kuyrukluyıldızının parçaları olan Parlak Perseidler'den kaynaklanan bir göktaşı yağmurudur. Bunları bir yıldız kayması şeklinde görebileceğiniz gibi zaman zaman ateş topları şeklinde de görebilirsiniz. Bu olay, atmosfere girerek yanan gök taşları tarafından oluşturulur. Çekirdeği yaklaşık 26 kilometre genişliğinde olan Swift-Tuttle Kuyruklu yıldızı, Dünya yörüngesinden tekrar tekrar geçtiği bilinen en büyük cisimdir . En son 1992'de Güneş etrafındaki dönüşü sırasında Dünya'nın yakınından geçen kuyruklu yıldız, bir sonraki ziyaretini 2126'da gerçekleştirecek. Ama bir dahaki ziyaretine kadar unutulmayacak; çünkü Dünya'nın her yıl kuyruklu yıldızın geride bıraktığı toz ve parçacıkların içinden geçmesiyle, Perseid Meteor Yağmuru adı verilen görsel şölen ortaya çıkmaktadır. Bir meteor yağmuru izlemek için arkanıza yaslandığınızda, kuyruklu yıldız kalıntılarının atmosfere girerken ısındığını, parlak bir ışık patlamasıyla yandığını ve saniyede 59 km (212.400 km/h) hızla ilerlerken, gökyüzünde parlak bir yol çizdiğini görürsünüz. Uzaydaki enkaz parçalarına \"meteoroid\" denir. Meteroidler, Dünya atmosferine ulaştıklarında \"meteor\" adını alırlar. Bir meteor parçası, tamamen yanmadan atmosferi geçip Dünya'ya düşerse \"meteorit\" ismini alır. Perseidlerdeki meteorların çoğu, bir meteorit olabilmek için çok küçüktür. Her biri, yaklaşık bir kum tanesi büyüklüğündedir; dolayısıyla bu yağmur sırasında kafanıza bir göktaşı düşmesini beklemeyin. Perseid Meteor Yağmuru'nu en iyi şekilde gözlemleyebilmek için verebileceğimiz en iyi tavsiye, her ne kadar bariz olsa da, şehrinizde mümkün olan en karanlık yere gitmeniz ve doğrudan gökyüzüne bakabilmek için mümkün olduğunca geriye yaslanmanızdır . Bir gökyüzü gözlemcisi, bulunduğu konumdaki ışık kirliliği miktarına bağlı olarak saatte yaklaşık 60 Perseid meteorunu çıplak gözle gözleyebilir. Ay ışığının çok parlak olmadığı yıllarda, daha da çok sayıda meteor görmek mümkün olabilmektedir. 2016 yılında olduğu gibi yoğun yıllarda bu oran, saatte 150-200 meteor arasına bile ulaşabilir! Ancak 2019 yılında da olduğu gibi Perseid yağmuru, dolunay ile aynı güne denk gelirse, Ay'ın parlaklığı nedeniyle ilgi çekici düzeyde meteor görmek mümkün olmayabilir. 2019 yılında dolunayın gecenin büyük bir bölümünde gökyüzünü aydınlatmasıyla, gökyüzü gözlemcileri meteor yağmurunun o yılki zirve noktası sırasında saatte sadece 10-15 meteor gördüklerini bildirdiler. Perseid Meteor Yağmurunu en iyi Kuzey Yarımküre'de ve orta-güney enlemlerinde gözlemleyebilirsiniz. Gösteriyi yakalamak için ihtiyacınız olan tek şey karanlık, oturmak için rahat bir yer ve biraz sabır: Kenar mahallelerde veya kırsal kesimlerde karanlık bir alana gidin ve birkaç saat dışarıda oturmaya hazırlanın. Perseid Meteor Yağmuru'nu görmek için kamp yapmayı da düşünebilirsiniz; eğer bunu yapacaksanız, üzerine rahatça oturmak için bir şeyler almayı, uzun gözlem saatlerine hazırlıklı olmak adına yanınızda atıştırmalık bir şeyler ve su götürmeyi ve hepsinden önemlisi, böcek ilacı taşımayı unutmayın. Her şeyi hazırladıktan sonra rahatlayın ve gökyüzü gösterisinin tadını çıkarmak için yukarı bakın."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/47-tucanae-ngc-104-kuresel-yildiz-kumesi/", "text": "Bu yazımızda yalnızca güney yarımküreden görülebilen 47 Tucanae veya katalog adıyla NGC 104 küresel yıldız kümesini inceleyeceğiz. Yıldız kümesine geçmeden önce, kümenin içerisinde bulunduğu Tukan Takımyıldızı hakkında biraz bilgi vermekte fayda var. Tukan Takımyıldızı güney gökkürede etrafı Turna, Anka Kuşu, Irmak, Küçük Su Yılanı ve Tavus Kuşu Takımyıldızlarıyla çevrili bir biçimde, gökyüzünde 4 adet yıldızın hayali çizgilerle birleştirilmesinden oluşuyor. Bu takımyıldız adını Latin Amerika'ya özgü Tukan kuşundan alıyor. Tukan Takımyıldızı, 47 Tucanae Yıldız Kümesinin yanı sıra, Küçük Macellan Bulutunu da barındırması açısından önemli bir takımyıldızı. Ayrıca takımyıldızındaki NGC 104 ve Küçük Macellan Bulutu birbirlerine çok yakın gibi gözükseler de aslında birbirlerine çok uzak mesafelerde bulunuyorlar. Şöyle ki; NGC 104 yıldız kümesi bizden yaklaşık 16.700 ışık yılı uzaklıkta bulunurken, Küçük Macellan Bulutu ise bundan yaklaşık 12 kat daha uzakta, yani yaklaşık 210.000 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. İçerisindeki bir milyon yıldızın 120 ışık yıllık mesafeye sıkışması sayesinde NGC 104 kümesi, Omega Centauri (NGC 5139) küresel yıldız kümesinden sonra gökyüzündeki en parlak ikinci küresel yıldız kümesi olma unvanına sahip. NGC 104, 4.9 görünür kadir parlaklığa sahip, yani güney yarımkürede ışık kirliliğinin olmadığı bir gecede çıplak gözle gözlemleme şansınız var ve gökyüzünde dolunayın kapladığı kadar büyük alanı kaplıyor. Kümenin oldukça parlak, ağır ve yoğun bir çekirdeği bulunuyor. Öyle ki eğer Dünyamız bu yıldız kümesinin çekirdeğinin yakınlarında bir yerde konumlanmış olsaydı, geceleri de gündüz olduğu kadar aydınlık olurdu. Elbette bu denli yoğun ve kalabalık bir çekirdekte pulsarların bulunmuyor olması şaşırtıcı olurdu. Kümede şimdiye kadar 22 adet pulsar keşfedilmiş. Yani NGC 104, yıldız kümeleri arasında en fazla pulsar barındıran yıldız kümesi. Tüm bunların dışında, 2017 yılının Şubat ayında bu yıldız kümesinde orta-kütleli bir karadeliğin bulunduğuna dair dolaylı kanıtlar da bulundu. Özetle NGC 104'ün yoğunluğu, gökbilimciler için önemli bir araştırma ve keşif alanı. Hubble Uzay Teleskobu, daha önce bu yıldız kümesinde ötegezegenler keşfetmek için gözlemler yapmıştı ancak ne yazık ki herhangi bir ötegezegen bulunamadı. Kümede gezegenlerin bulunamamasının görünürdeki sebebi ise kümenin metal yönünden fakir olmasıydı. Çünkü metal yönünden fakir yıldızlar, gezegenlerin oluşabilmesi elverişli ortamlar sağlayamıyor. Yine de halen, gökbilimcilerin kümede gaz devi gezegenlerin varolabileceğine dair umutları var. NGC 104 yıldız kümesinin barındırdığı ilginç cisimlerden bir diğeri ise Mavi Başıboşlar . İlk olarak 1953 yılında Alan Sandage tarafından tanımlanan Mavi Başıboş terimi, bazı özel mavi ve sıcak yıldızlar için geçerli. Mavi Başıboşlar, açık veya NGC 104 gibi küresel yıldız kümelerinde bulunuyorlar ve klasik yıldız evriminden sapmalarından dolayı Hertzsprung-Russell Diyagramı'nda ayrı bir yerde bulunuyorlar. Özetle mavi renkteki sıcak yıldızların sıradışı bir döngü göstermesi nedeniyle bu yıldızlara Mavi Başıboşlar adı veriliyor. Son olarak, bu açık yıldız kümesinin kaşifine yazımızda yer vermeden olmaz. NGC 104, ilk olarak 1751 yılında Fransız astronom Nicolas-Louis de Lacaille tarafından keşfedilmişti. Ancak Lacaille, bu kümeyi ilk keşfettiğinde kümenin bir kuyruklu yıldız olduğunu düşünmüştü."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/50-isik-yili-uzakliktaki-bir-supernova-kitlesel-yok-olusa-neden-olabilir/", "text": "50 Işık Yılı Uzaklıktaki Bir Süpernova Kitlesel Yokoluşa Neden Olabilir! Araştırmacılar süpernova patlamalarının Dünya üzerindeki yaşama nasıl bir etkide bulunabileceğine dair yaptıkları araştırmada, böylesi güçlü bir patlamanın gezegenimizdeki hayatı tehdit edebilmesi için, süpernovanın en az 50 ışık yılı uzaklıkta olması gerektiğini hesapladılar. Geçen sene araştırmacılar, Dünya'ya yakın konumda bulunan bir süpernovanın küresel çapta nasıl bir soğuma etkisine yol açtığını keşfetmişlerdi. Şimdilerde ise farklı bir ekip ölçümleri düzeltip, 2.6 milyon yıl önce gerçekleşen patlamanın uzaklığını yarısı kadar azalttılar. Çalışmaları astrofiziğin en prestijli dergilerinden olan, Astrophysical Journal tarafından kabul edildi. Kansas Üniversitesinden Adrian Melott'un belirttiğine göre şimdilerde bu süpernovaya ilişkin daha fazla delil mevcut. Araştırmacılar bu patlamanın kozmik ışınlarının Afrika'daki Pliocene ve Pleistocene arasındaki habitata ve atmosferdeki değişimlere etkisinin olduğunu düşünüyorlar. Bu etkiler baz alındığında yapılan yeni çalışma, 50 ışık yılı uzaklıktaki bir süpernovanın ölümcül olabileceğini söylüyor. 2003 yılında yapılan bir başka çalışmada hesaplanan ölümcül mesafe ise dünyadan 25 ışık yılı uzaklıktaydı. Süpernova patlamaları sırasında çok kuvvetli ışınım, nötrinolar ve yüksek hızda yüklü parçacıklar yayılır. Sonuncusu kozmik ışınlar olarak da bilinir ve eğer süpernova patlaması yakında gerçekleşirlerse Dünya'nın atmosferine çok hızlı şekilde nüfuz edebilir. 150 ışık yılı uzaklıktaki bir süpernova yılda birkaç bilgisayarlı tomografi taramasının oluşturacağı etkiyi oluşturabilir. Bu ölümcül bir doz değil fakat hayvanlarda kanser ihtimalini arttırmaya yetecek miktardadır. Kozmik ışınlar atmosferin iyonizasyonundaki artışın da kaynağıdır. Bu da daha fazla yıldırım ve yangına sebebiyet vererek, Afrika'da birkaç milyon yıl önceki orman kayıplarının nedeni olabilir. Kozmik ışınların geniş ölçekteki etkileri gösteriyor ki süpernovalar güvenli mesafe olarak düşündüğümüz noktada dahi dehşet verici olaylardır. Fakat endişeye gerek yok çünkü patlamak üzere olan en yakın yıldız neyse ki 600 ışık yılı uzaklıktaki Betelgeuse yıldızı. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/ag-bilimi-1-giris/", "text": "Bir ağ , en basit tanımıyla çizgilerle birbirlerine bağlanmış noktaları ifade eder. Matematiksel olarak ağlar \"çizge\", noktalar \"köşe\" ve çizgiler \"kenar\" olarak adlandırılır. Bu niceliklerin bilgisayar bilimlerindeki karşılığı ise \"ağ\", \"düğüm\" ve \"bağlantı\" kavramlarıdır. Fiziksel, biyolojik ve sosyal bilimlerdeki birçok sistem ağlar şeklinde ifade edilebilir. Düğüm ve bağlantıların çeşitli sistemlerdeki karşılıkları aşağıda gösterilmiştir. Çoğu ağda iki düğüm arasında tek bağlantı bulunur. Bazı durumlarda çoklu bağlantılar da görülebilmektedir. Bununla birlikte bazı düğümler kendilerine de bağlantı yapabilirler. Ağ biliminde, bir ağda çoklu bağlantı veya kendine bağlantı yoksa bu ağ basit ağ olarak adlandırılır. Eğer çoklu bağlantı varsa ağa çoklu bağlantılı ağ, eğer kendine bağlantı varsa ağa kendine bağlantılı ağ adı verilir. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Soldaki bitişiklik matrisinin köşegeni sıfırdır ve matris simetriktir. Sağda ise simetri olmasına rağmen, ağ kendine bağlantı içerdiği için köşegeni sıfır değildir. Kendine bağlantıları içeren köşegen değerlerinin neden 1 değil de 2 olduğu bize, ağlardaki bağlantı türlerinin en başta iki gruba ayrılacağını söyler. Ağ biliminde bir sistemin ağ yapısı altında incelenmesinde ilk belirlenmesi gereken ağın yönsüz mü yoksa yönlü mü olduğudur. Yönsüz ağlar NN adet düğüm ve EE adet çift yönlü kabul edilen bağlantı ile G= G= şeklinde tanımlanır. Örneğin yukarıdaki şekilde 1 ve 4 düğümleri arasındaki bağlantı çift yönlüdür . Yönsüz ağlarda kendine bağlantı varsa, bağlantı yine çift yönlü olduğu için ilgili düğümün matris köşegen değeri 2 olmaktadır. Doğada ve geliştirdiğimiz teknolojilerde, yönlü ağlar ile ifade edilebilecek sistemlerin sayısı oldukça fazladır. Yönsüz ağlardaki gibi, yönlü ağlarda da çoklu bağlantılar ve kendine bağlantılar olabilir. Ancak kendine bağlantılarda artık çift yönlülük olmayacağından bitişiklik matrisinde ilgili köşegen değeri 1 olmalıdır. Bununla birlikte yönsüz ağların bitişiklik matrisleri simetrikken yönlü ağlarınki simetrik olmak zorunda değildir. Ağ biliminde buraya kadar yönsüz veya yönlü ağlarda, düğümler arası bağlantıların hep var olup olmamaları ile ilgili durumlara değindik. Ancak bazı durumlarda bağlantılar gerçel sayılar kümesinde bazı değerler alırlar. Her bir bağlantı için 1 veya diğer pozitif tamsayılardan olma zorunluluğu yoktur. Buna bağlantının ağırlığı, büyüklüğü veya kuvveti denilebilir. Bu tip bağlantılar içeren ağlara ağırlıklı ağlar denir. Gösterimlerinde bağlantının büyüklüğüne göre kalınlığı oranlanmıştır. Yönsüz ve yönlü ağ yapıları ağırlıklı olabilir. Bir ve ikinci düğümler arasındaki bağlantının (Matrisin 1. satır, 2. sütun değeri veya tam tersi olan 2. satır, 1. sütun değeri) 1. ve 3. düğümler arasındakinden iki kat, 2. ve 3. düğümler arasındakinden dört kat daha büyük olduğunu görebiliriz. Ağırlıklı ağlar için tüm topolojik ve dinamik hesaplar, ilgili eşitliklere bağlantı ağırlığının eklenmesiyle farklılaşır. Bununla birlikte ağırlıklı bağlantılar, çoklu bağlantılar şeklinde ifade edilerek çoklu bağlantılı bir ağa dönüştürülebilir. Ağırlıklı olarak modellenen bazı ağlarda ağırlıksız bağlantılara normalizasyon da mümkündür."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/ag-bilimi-2-ag-biliminde-olcumler/", "text": "Bir ağın analizi; içerisindeki düğüm, bağlantı ve düğüm gruplarını anlayabilmek için çeşitli ölçümlerden oluşur. Nicel ölçümlerin ve görselleştirmenin bir araya gelmesi, düğümler ve bağlantılar arasındaki ilişkileri anlamak için çok önemlidir. Bu yazıda ağlar için bazı temel ölçümler ve bunların gösterimleri incelenecektir. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Edebiyat öğretmek ve öğrenmek yalnızca asırlık sorularla klasik metinleri okumamaksa, yakın okuma veya eleştirel bakışın reddi de değildir. İçinde yaşadığımız hakikat sonrası çağ, aynı zamanda insanların inançlarının, estetik anlayışlarının, tüketici alışkanlıklarının, seyahat araçlarının ve inandıkları politikaların bir çembere alındığı bağnaz bölünme çağıdır. Bir edebiyat profesörü olan Christopher Schaberg, hızla değişen dünyada yaşadığı tecrübeleri aracılığıyla, hakikat sonrası siyaset ve ekolojik önceliklerin baş döndürücü çağında edebiyat ve kültürün yolunu bulabilmesi için ne gerektiğini soruşturuyor eserinde. Hakikat Sonrası Çağda Edebiyat Eseri; edebi pasajlardan gündelik yürüyüşlere, vahşi yaşam maceralarından akademik ilhamlara, ekoloji problemlerinden havayolu yolculuğuna kadar çok çeşitli konulara değiniyor. Edebi metinler ve yazma üzerine dersler veren yazar, eserinin, edebiyat bağlamında düşündüğü ve çalıştığı tekrar eden şeylerin bir hikayesi olduğunu ifade ediyor. Yukarıdaki denklemde, ağlarda bir veya daha fazla düğümün kendine bağlantısı varsa maksimum düğüm derecesi farklılık göstereceği için NN yerine yazılmıştır. =N+1 = N+1 gibi düşünülebilir. Çünkü yönsüz ağlardaki kendine bağlantıların matris köşegen değeri 2'dir. Aşağıda örnek bir derece dağılımı gösterilmektedir. Yönlü ağlarda derece dağılımı, iç derece dağılımı ve dış derece dağılımı olmak üzere iki biçimdedir. Olasılıklar iç ve dış dereceler için ayrı ayrı hesaplanmalıdır. N iç,k=1,2,...,NN _ , k=1, 2, ..., N olmak üzere, N dış,k=1,2,...,NN _ , k=1, 2, ...,Nolmak üzere, şeklinde hesaplanabilir. Yönlü bir ağın iç ve dış derece dağılımları aşağıda gösterilmiştir. Eğer iç ve dış derece dağılımları daha sofistike bir şekilde, tek grafikte görülmek istenirse ortak bir dağılım elde edilebilir. Burada olasılıklar, şeklinde hesaplandığında, yönlü ağların bütünleşik derece dağılımı ortaya çıkmaktadır. Dağılımın kendisi iki boyutludur, bu nedenle basit bir histogram olarak çizilemez. İki boyutlu bir renk haritası veya üç boyutlu bir grafik şeklinde gösterilmelidir. Yukarıdaki Zachary Karate Kulübü'nün yönlü ağının olasılık değerleri hesaplanarak üç boyutlu bütünleşik derece dağılımı çizilmiştir. Bütünleşik derece dağılımı kullanılarak iç ve dış dereceler arasında bir korelasyonun olup olmadığı incelenebilir. Örneğin yüksek iç dereceye sahip düğümler aynı zamanda yüksek dış dereceye sahip ise bunun yansımasını kiçk_ ve kdışk_ 'ın büyük değerlerinde yükseltiler olarak görebiliriz. Bu durumun tam tersi de geçerlidir ve her ikisi de yukarıdaki şekilde görülmektedir. Eğer iç ve dış dereceler bütünleşik diyagram yerine ayrı ayrı ifade edilirlerse yönlü ağın derece korelasyonu içerip içermediğine bakılamamaktadır. Bir ağın derece dağılımı, ağ hakkında önemli bilgiler vermektedir. Örneğin derece dağılımı kuvvet yasası formundaysa, yani düşük olasılık değerlerindeki yüksek derecelerin sıfırdan farklı olması durumu varsa, ağlarda merkez düğümlerin olduğuna işaret eder. Bununla birlikte normal dağılım gibi tepeye sahip dağılımlarda düşük ya da yüksek dereceler benzer olasılıklardadır ve merkez düğümlerin olmadığı bir ağ söz konusudur. Ancak aynı derece dağılımına sahip çok fazla sayıda farklı ağ olabilir. Bu nedenle bir ağın tüm yapısı sadece derece dağılımı bulunarak elde edilememektedir. s1s_1 düğümünden s2s_2'ye giden en kısa yol olan ls1s2l_ , s2s_2'den s1s_1'e giden ls2s1l_ yolundan genellikle farklıdır. Ortalama yol uzunluğu , ağdaki bütün düğüm çiftleri arasındaki en kısa yolların bir ortalamasıdır. Yukarıdaki eşitlikte her ii'den her jj'ye olan yol uzunlukları ayrı ayrı hesaplanır ve eğer ilgili ii ile jj arasında ulaşım varsa paydaya 1 eklenir. Ortalama yol uzunluğu, ağın düğümleri arasındaki ulaşılabilirliğin bir ölçüsüdür. Yönsüz ağlarda her düğümün arasında bir şekilde bağlantı varken yönlü ağlarda durum farklıdır. Çoğu ağda eğer s1s_1 ve s2s_2 düğümleri bağlı olup s2s_2 ve s3s_3 arasında bağlantı varsa, s1s_1 ve s3s_3 arasında da bağlantı olması olası bir durumdur. Eğer düğümler arası bağlantılar kapalı bir alan oluşturursa, ki en küçüğü üç düğüm arası bağlantıların oluşturduğu üçgendir, bu durum kümelenme katsayısı ile karakterize edilir. Burada nin_i, ki k_i adet komşu arasındaki bağlantı sayısıdır. Başka bir deyişle CiC_i, ii düğümünün içinde yer aldığı üçgenleri verir ve maksimum sayısı ki(ki 1)/2k_i(k_i-1)/2'dir. Her bir düğümün kümelenme katsayısı lokal kümelenme katsayılarını oluşturur ve ağın kümelenme katsayısını elde etmek için ortalaması alınmalıdır. Yönlü ve yönsüz ağlar için bu genel ifadelerin özel durumları da vardır. Kümelenme katsayısı 0 ile 1 aralığında değerler alır. Kapalı bir bağlantısı bulunmayan ağlarda 0, her bir düğümün birbirine bağlı olduğu ağlarda ise 1'dir. Ortalama derece , ortalama yol uzunluğu ve ortalama kümelenme katsayısı ağdaki düğümlerin ve bağlantıların sayısına bağlıdır. Bu nicelikler ağın topolojisi hakkında kapsamlı bilgiler verebilmektedir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/ag-bilimi-ag-modelleri/", "text": "Yüzük örgü topolojisinde her düğüm, kendi komşusuna bağlıdır. Küçük dünya topolojisinde ise her düğüm birçok komşu düğümüne ve birkaç uzak düğüme bağlıdır. Erdös rassal topolojide her düğüm diğer düğümlere rastgele şekilde bağlıdır. Çekirdek çevresi topolojide düğümler yalnızca merkezi düğümlere, merkezi düğümler de birbirine bağlıdır. Ölçekten bağımsız topolojide birkaç merkezi düğüm diğer düğümlere bağlıdır. Gözeli topolojide ise ağ komünitelere ayrılmıştır; diğer bir deyişle düğüm grupları vardır ve her grup kendi içerisinde sıkı, diğer gruplarla seyrek bağlanmıştır. Ağ biliminin tarihsel gelişimi göz önünde bulundurulduğunda üç adet teorik modelin temel modeller olduğu ve literatürdeki makale ve kitaplarda ağırlıklı olarak geçtiği görülmektedir. Bunlar Rassal ağlar , ölçekten bağımsız ağlar ve küçük dünya ağlarıdır. Rassal ağlar ; düğüm sayısının belli, diğer tüm parametrelerin rastgele olduğu ağlardır. Diğer bir deyişle NN adet düğümün arasındaki EE adet bağlantı rastgele yerleşmiştir. Yani her iki düğüm arasında belli bir pp bağlanma olasılığı vardır ve E E sayısı da buna göre belirlenir. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Bu ağ topolojisine Erdös-Renyi modeli de denmektedir. Bu modelde, bir ağdaki düğümler komşu olmadıkları düğümlere bile az sayıda adımda ulaşabilmektedir. Ortalama yol uzunluğunun küçük, kümelenme katsayısının büyük olduğu ağlardır. Watts-Strogatz modeli olarak da bilinen küçük dünya ağları düzenli bir ağ ile rassal ağ arasında kalan bir yapıya sahiptir. Watts tarafından 2003 yılında tanımlanan ve 0 ile 1 arasında değerler alabilen parametresi sıfır durumunda düzenli, bir durumunda rassal ağ oluşturur. Küçük dünya ağları bu aralığının ortalarında yer almaktadır. Derece dağılımı da 'ya ve kümelenme katsayısına bağlı olarak da formülize edilebilir ve =1 =1 durumunda Poisson dağılımını verir. Burada \\gamma derece üstelidir. Bu tip ağlarda bir düğümün çok fazla bağlantısının olma olasılığı rassal ağlardan daha yüksektir. Bu da merkez düğümlerin ağın özelliklerinden biri olduğunu göstermektedir. paydadaki çift logaritmik düzeltme ile hesaplanabilir ve düğüm sayısı ile logaritmik şekilde artmaktadır. Bu modelin ortalama yol uzunluğu rassal ağlara göre küçüktür. Ölçekten bağımsız ağ heterojen, rassal ağlar homojen topolojide sayılabileceğinden ötürü ölçekten bağımsız ağ yapısı düğümleri birbirine daha fazla yaklaştırmaktadır. Kümelenme katsayısı da rassal ağlara göre daha büyüktür. Bu katsayı bir kuvvet yasası izleyerek, düğüm sayısının artmasıyla azalmaktadır. Ölçekten bağımsız ağların derece dağılımı hiyerarşik şekilde olduğu için rastgele bir düğümü hedef alan ataklara karşı rassal ağlardan daha savunmasızdır. Merkez düğüm devreden çıktığı zaman ağın bütünlüğü bozulacaktır. Rassal ağlarda ise bağlantılar genellikle homojen bir dağılım gösterdiği için düğüm eksilmelerine daha dayanıklıdır. Diğer düğümler aralarındaki bağlantıları koruyabilir. Buraya kadar değinilen üç temel ağ modeli ile ilgili derece dağılımı, kümelenme katsayısı ve ortalama yol uzunluğunun özeti aşağıdaki çizelgede verilmiştir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/akdeniz-diyeti-bilissel-fonksiyonlara-etkisi/", "text": "Akdeniz Diyeti, Bilişsel Fonksiyonları Olumlu Etkiliyor! - Günlük sebze, meyve, kepekli tahıl ve sağlıklı yağ tüketimi. - Haftada en az bir kez olmak üzere balık, tavuk, fasulye ve yumurta tüketimi. - Süt ürünleri tüketimi. - Kontrollü düzeyde kırmızı et tüketimi. Akdeniz diyetinin diğer önemli unsurları ise yemekleri aile ve arkadaşlarla paylaşmak, bir kadeh kırmızı şarabın tadını çıkarmak ve fiziksel olarak aktif olmaktır. Ulusal Sağlık Enstitülerinin bir parçası olan Ulusal Göz Enstitüsü liderliğinde yapılan yeni bir araştırmaya göre, Akdeniz diyetine uygun şekilde beslenen kişilerin bilişsel fonksiyonları diğerlerine göre çok daha iyi durumdadır. NEI Epidemiyoloji ve Klinik Uygulamalar Bölümü direktörü Dr. Emily Chew, genelde ne ile beslendiğimize çok dikkat etmediğimizi, bundan dolayı beslenme şeklimizin beynimizi ve gözlerimizi nasıl etkilediğini araştırmamız gerektiğini belirtiyor. Dr. Chew ve ekibi, Akdeniz diyetinin dokuz bileşeninin bilişsel fonksiyonlar üzerindeki etkilerini inceledi. Ekip, uzun bir süre boyunca vitaminlerin yaşa bağlı sarı nokta hastalığı üzerindeki etkisini değerlendiren yaşa bağlı göz hastalığı çalışması ve AREDS2 verilerini analiz etti. AREDS çalışması, sarı nokta hastalığı olan ve olmayan 4.000 kişiyi kapsarken AREDS2 çalışması ise sarı nokta hastalığı olan yaklaşık 4.000 katılımcıyı kapsıyordu. Araştırmacılar, çalışmaların başında AREDS ve AREDS2 katılımcılarının beslenme şekillerini değerlendirdi. AREDS çalışması, katılımcıların beş yıllık bilişsel fonksiyonlarını test ederken AREDS2 katılımcıların kognitif fonksiyonlarını test etti ve iki, dört ve 10 yıl süreyle olmak üzere testleri yineledi. Bilim insanları, kognitif fonksiyonları ve diğer testleri değerlendirirken Değiştirilmiş Mini-Zihinsel Durum İncelemesine dayalı standart testler kullandı. Katılımcıların beslenme şekilleri, bir önceki yıldaki Akdeniz diyeti bileşenlerinin ortalama tüketimini soran bir anketle değerlendirildi. Akdeniz diyetiyle beslenen katılımcıların bilişsel bozulma riski diğerlerine göre çok daha düşüktü. Yüksek balık ve sebze tüketiminin en büyük koruyucu etkiye sahip olduğu görüldü. On yıl içerisinde, en çok balık tüketen AREDS2 katılımcıları, en düşük bilişsel bozulma oranına sahipti. Çoğunlukla Akdeniz diyetiyle beslenen bir katılımcı ile çok nadir bu diyetle beslenen bir katılımcı arasındaki bilişsel fonksiyon puanlarındaki sayısal fark nispeten daha azdı. Bu da diyetin katılımcıların günlük hayatında çok da bir fark yaratmayacağı anlamına geliyor. Ancak genele bakıldığında, sonuçlar açıkça gösteriyor ki bilişsel fonksiyonlar ve sinir sağlığı beslenme şekline bağlı."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/albino-albinizm/", "text": "Şekil 1. Endüstriyel pigmentler.Örneğin melanin çoğu organizmada bulunan doğal pigmentlerdendir. Teknik olarak tirosin aminoasitinin oksidasyonu ile oluşan bu pigment, öncelikle deri, saç ve göz renklerinden sorumludur. Ayrıca bitkilere yeşil rengi veren klorofil ve turuncu rengi veren karoten de pigment tipleridir. Canlının rengi, diğer bir deyişle gelen ışığı görünür bölgenin hangi dalga boyunda yansıttığı işte bu pigmentlerin miktarlarına bağlıdır. Şekil 2. Klorofil, karoten ve melanin pigmentlerinin farklı miktarlarına göre olası sonuçları. Genetik deformasyon ve anormallikler bir canlıda, her şeyi olduğu gibi biyolojik pigmentleri de etkileyebilir . Pigmentler doğal olarak canlının genetiğine bağlı şekilde değişik miktarda, dolayısıyla renklerde olabilir. Ancak miktarının çok az veya tamamen yok olması da albinizm problemini oluşturur. Albinizme sahip bireyler, albino veya akşın olarak adlandırılmaktadır. Tabii bu noktada pigmentlerin eksikliği sadece beyaz ten, beyaz tüy veya beyaz yaprak olarak görülmemelidir, çünkü organizmanın ışık ile etkileşen yerlerinin bütününe yayılmış bir eksiklik söz konusudur.Albinizm aynı zamanda kalıtsal bir genetik bozukluktur. Nesilden nesile aktarılabilir. Kendi türümüzün istatistiği olarak, dünyada her 17000 insanda bir görülen bu durumun sadece bir cilt hastalığı olmadığı anlaşılmıştır. Pigment eksikliğinin bazı sonuçları olarak; Albino bireyler zamanla görme kaybı da yaşamaktadırlar ve elektromanyetik radyasyona karşı daha savunmasızdırlar. Albinizm bazı bireylerde kısmi olarak da görülebilir. Kısmi albinolara vitiligo denilmektedir. Şekil 5. İnsanda bazı yetişkin ve çocuk albinolar. Pigmentasyon doğal seleksiyonun bir sonucu olarak morötesi radyasyona karşı geliştirilmiş bir mekanizmadır. İnsanların ten renklerinin, coğrafi olarak güneşten gelen kozmik ışınlara göre şekillendiğine dair düşünceler de vardır. Halen araştırmalar devam etmektedir. - RA King, CG Summers - Dermatologic clinics, 1988, Europe PMC - http://www.cnchemicals.com/Page/Industry/101-Pigment.html - http://www.wisegeek.com/what-is-medium-skin.htm - http://www.dementiadiet.com/Glossary.html - http://lifeforaforest.com/2016/01/11/albino-plants/ - https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3024016/"} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/almanya-covid-19-olum-orani-neden-daha-dusuk/", "text": "Almanya, 25 Mart Salı sabahı itibariyle yaklaşık 34.000 COVID-19 vakasını doğruladı, ancak toplamda sadece 171 ölüm kayda geçti. Yaklaşık olarak % 0.5'lik bir ölüm oranına denk gelen bu rakam, COVID-19'a neden olan yeni koronavirüsün ölüm oranının Almanya'da; vakaların yaklaşık %4.3'ünün ölümle sonuçlandığı Fransa veya ölüm oranının %1.3 olduğu Amerika Birleşik Devletleri gibi diğer ülkelerden çok daha düşük olduğunu göstermektedir. Washington Post'un bildirdiği üzere bu durumun nedeni, enfeksiyon yayılımının başlarında Almanya'nın, henüz salgın sayılarının artışta değilken, COVID-19 pozitif olanları test etmeye ve karantina altına almaya başlaması. Bazı epidemiyologlar, gazete ile yaptıkları röportajda Almanya'daki yüksek test oranlarının kısmen daha düşük ölüm oranına neden olacağını çünkü daha fazla testin, başlangıçtaki vakaları bile ortaya çıkarabileceğini söyledi. Almanya her ne kadar günde 10.000 testin yapıldığı Güney Kore kadar çok kitle testi yapmasa da bu süreçte oldukça titiz davrandı. Testi pozitif çıkmış bir kişinin tüm temasları yetkililerce takip edildi ve yetkililer temasta bulunulan bu kişileri de test etmeye ve karantinaya almaya başladı. Bu da temelde \"enfeksiyon zincirlerini\" kırmış oldu. Bunun yanında, virüsün yaşlılar üzerinde daha ciddi etkileri olduğu bilinse de bugüne dek Almanya'da teşhis edilen vakaların çoğu genç bireylerde bulunmaktadır: Wall Street Journal'a göre onaylanmış COVID-19 vakaları için Almanya'da medyan yaş 47'dir. Bununla birlikte, Robert Koch Enstitüsü'ne göre bu ortalama yaş İtalya'da 63 (İtalya koronavirüsten % 9,5 ölüm oranı ile küresel olarak en yüksek ölüm oranına sahip ülkedir). Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. ABD'de, Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerine göre, koronavirüs kaynaklı ölümlerin yaklaşık 10'undan 8'i, 65 yaş ve üstü bireylerde meydana gelmiştir. 18 Mart'ta online olarak yayınlanan bir araştırma, Çin'de ise COVID-19 ölümlerinin çoğunun 60 yaş ve üstü olduğunu ortaya çıkarmıştır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/amip-amoeba/", "text": "En çok, ameobid protistalardan Dev Amip olarak da bilinen Chaos Carolinense'in ait olduğu Chaos cinsinin boyutları 5 mm'ye kadar ulaşabilir. Hetotrofturlar; bakteri, alg, diğer protistalar ve hatta çok hücreli küçük omurgasız canlılarla dahi beslenebilirler. Amiplerin ÖzellikleriBeslenmelerini fagositoz yoluyla gerçekleştirirler. Bu işlemi, yalancı ayaklarını kullanarak yapar. Avının etrafını, yalancı ayaklarıyla çevreleyerek kendi içerisinde kalmasını sağlar. Salgıladığı enzimler yoluyla besinini parçalar, ardından artıkları yine aynı şekilde dış ortama bırakır. Amipler çıplak olabildikleri gibi bazıları kabukludur. Belirgin özellikler gösteren bu kabuklara test denir. Bu kabuklar çoğunlukla kalsiyum karbonattan yapılmıştır. Fakat silika, kitin ve hatta birbirine yapıştırabildiği diğer parçacıklardan bile oluşabilir. Bu kabuklular arasından en bilinen tür foraminiferlerdir ve genellikle kıyı sularında yaşarlar. Kabuğun ağırlığından dolayı, hücre genellikle dibe batar. Bu yüzden diplerde bulunan tortuların üzerinde yer alan bakteri, kırıntı ve döküntülerden oluşan partiküllerle beslenir. Bu beslenme sırasında amip hücresi, kabuğuna gevşek bağlı olduğundan kısmen kabuktan dışarı çıkabilir. Foraminiferlerin kabukları çürümeye karşı nispeten daha dirençlidir. Bu sayede ölü herhangi bir hücre, kolaylıkla fosilleşerek günümüze kadar ulaşabilir. Bu da, bizim incelememiz için, diğer protozoalara göre çok daha fazla fosil kaydı gösterdikleri anlamına geliyor. Öyle ki, tanımlanan 50,000 tür içerisinden 40,000 kadarı, fosil kayıtlarıyla tanımlanmıştır. Entamoeba histolytica adlı tür, amipli dizanteri adı verilen hastalığa sebep olur. Çoğu kez enfekte bireyde açık bir semptom görünmezken, bazılarında E. histolytica, bağırsak boşluğunda amibiyaz adı verilen kanlı ishal durumu ile kendini gösterir. Bu semptom, ülserleşmenin gerçekleştiğinin habercisidir. Bulaşma kist formunda gerçekleşir. İnsandan insana, böcekler aracılığıyla, dışkının bulaştığı yerlerden dolaylı aktarımla ve doğrudan temasla bulaşabilir. Aynı zamanda kontraktil kofulu sayesinde, kasılıp gevşeyerek vücudundan dışarıya fazla suyun atılmasını sağlayabilir. Böylelikle osmotik basıncı tolere eder. Bu organel, canlının dış ortamının kendisine göre hipotonik olmasından dolayı oldukça gereklidir. Aksi bir durumda şişerek yok olurdu. Aşağıdaki videodanun başlarında Amoeba'nın yalancı ayaklarını kullanarak avını nasıl yediğini izleyebilirsiniz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/andromeda-galaksisi/", "text": "Andromeda Galaksisi (M31) | Özellikleri, Fotoğrafları, Çarpışması... Çoğumuzun hayatında uzaklara bakıp bakıp iç geçirdiği bir an olmuştur. Ama ne kadar uzağa? 100 metre, 1 kilometre, 10 kilometre? Bu yazımızda sizlere çıplak gözle görebileceğiniz en uzak objeyi anlatıyor olacağız: Andromeda galaksisini (M31 ya da NGC 224), yani yaklaşık 2.5 milyon ışık yılı ötesini. Samanyolu galaksisi ile yaklaşık aynı boyutlarda olan Andromeda galaksisi, 220 bin ışık yılı çapındadır. Kütlesi ise 1.5 tirilyon Güneş kütlesi kadardır ve 1 trilyona yakın yıldız barındırdığı düşünülmektedir. Samanyolu galaksisi ise yaklaşık 170-200 bin ışık yılı çapında, 0.8-1.5 trilyon Güneş kütlesindedir ve 100-400 milyar yıldız barındırdığı düşünülmektedir. Andromeda galaksisinin bilinen ilk kaydı, 964 yılında Fars astronom Abd al-Rahman al-Sufi'nin Sabit Yıldızlar Kitabı adlı kitabında yer almaktadır. Ancak orada Andromeda bir galaksi olarak değil, küçük bulut olarak tanımlanır. Daha sonra Charles Messier 1764 yılında onu Messier 31 (M31) olarak kataloglandırdığında da yine aynı yanılgıya düşerek Bulutsu diye adlandırır ve bunu Alman astronom Simon Marius'a itafen yapar. İlk fotoğrafları ise 1887 yılında Isaac Roberts tarfından çekilir. Bulutsu olmadığı 1920'lerde Edwin Hubble'ın evrenin genişlemesine dair yaptığı gözlemle ortaya çıkar. Hatta Edwin Hubble, evrenin genişlemesi ile ilgili çalışmasında bunlardan ekstragalaktik bulutsular olarak bahseder. O zaman, gökyüzündeki bu yapıların bizden ciddi anlamda uzakta olup, bağımsız yapılar olduğu net bir şekilde anlaşılmaya başlanır. Andromeda Galaksisi (M31 ya da NGC224), Andromeda Takımyıldızı'nda yer alan, sarmal bir galaksidir . Kendisi bizim galaksimize yani Samanyolu Galaksisi'ne en yakın, büyük galaksidir. Bu iki galaksi, Üçgen Galaksisi ve diğer daha küçük yaklaşık 30 galaksiyle birlikte Yerel grubu oluşturur. Yerel grup da birkaç bin galaksiden oluşan ve Başak kümesi adı verilen daha büyük bir galaksi kümesinin içinde yer alır. Ayrıca Başak kümesi de kendinden daha büyük, düzensiz bir süper kümenin içinde bulunur: Başak Süperkümesi. İçinde en az 100 galaksi kümesi ve grubu bulunan Başak süperkümesinin çapı yaklaşık olarak 110 milyon ışık yılıdır. Ayrıca kendisinin gözlenebilir evrendeki milyonlarca süperkümeden yalnızca biri olduğu düşünülüyor. Andromeda galaksisinin evrendeki yerini anladık ama görmek için biz nereye bakalım diyorsanız bunun iki kolay yolu var."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/antimadde-nedir/", "text": "Dan Brown'ın Melekler ve Şeytanlar kitabını okuyan ya da kitaptan uyarlanarak çekilmiş olan filmi izleyenler Prof. Langdon'ın Roma'nın ortasında bulunan Vatikan şehrini, antimadde bombasından nasıl kurtarmaya çalıştığını hatırlayacaktır. Antimadde terimi ortaya atıldığı günden beri birçok bilimkurgu literatüründe kullanıldı ve kullanılıyor. Uzay Yolu filmini izleyenler, evrenin bilinmeyen köşelerini keşfe çıkmış olan Enterprise gemisinin madde ve antimaddenin birbirini yok ederek oluşan itme ile ışık hızından daha hızlı seyahat edebildiğini hatırlayacaktır. Fizik teorilerini ve açıklamalarını öğrenene kadar bu çok güzel bir hayaldi, kütleli hiçbir cisim ya da parçacık, ışık hızında ya da daha hızlı gidemez ve yakıt olarak antimadde kullanan bir gemi henüz yok. Aslına bakarsanız elimizde yeterli antimadde bile yok. En basit sorudan başlayalım. Bilim insanları CERN ve Fermilab gibi laboratuvarlarda ve çarpıştırma deneylerinin yapıldığı yerlerde bu parçacıklar çok sayıda ve kontrollü olarak üretebilmektedirler. Antimadde gerçekten vardır, bilim insanları çok uzun yıllar önce birçok antiparçacık keşfetmiştir. En basit anlatımı ile evreni ve maddeyi oluşturan ve henüz daha küçük bir altyapı taşından oluştuğu keşfedilememiş olan parçacıklar bulunmaktadır. Bu parçacıkların bir kısmı yüksüzdür, bazıları ise +/- ile adlandırılan bir yüke sahiptir. Antimadde terimi, en basit ifadeye göre; kendisiyle spin, kütle ve ölçülebilen tüm özellikleri bakımından tamamen özdeş ve aynı değerlere sahip, fakat elektriksel yükü ters olan parçacıklara verilen isimdir. Peki biraz daha geriye gidip ilk olarak bu terimin nasıl ortaya çıktığı hakkındaki bu sorunun cevabını verelim. 1928 yılında İngiliz fizikçi Paul A.M. Dirac, rölativistik hızlarda hareket eden bir elektronu ifade edebilmek için kuantum fiziği ile rölativite teorisini birleştiren bir denklem yazdı. Daha sonra kendisine Nobel ödülü kazandıran bu denklem, her ne kadar çok güzel olsa da bir problem ortaya çıkartıyordu. Basit olarak bu problem şöyle açıklanabilir, x =4 denklemi çözümlendiğinde x değişkeni iki adet farklı değere sahip olabilir; x=2 ve x=-2. Bu denklemdeki x değişkeninin iki farklı değer alabilmesi gibi, Dirac denkleminin çözümlerinden bir tanesi pozitif enerjili bir elektronu diğeri ise negatif enerjili bir elektronu ifade etmektedir. Fakat klasik fizik kurallarına göre bir parçacığın enerjisi her zaman pozitif olmalıydı, negatif enerjinin bir tanımı yoktu. Dirac bu denklem üzerinde yeterince çalıştıktan sonra, elektron için tüm özellikleri aynı sadece zıt yüklü bir antielektronun daha olması gerektiğini iddia etti. Elektron için aynı kütle ve kuantum özelliklerine sahip fakat sadece yükü zıt olan antielektron adında bir parçacık olmalıdır. Daha sonra elektrona benzer şekilde birçok parçacık için de aynı durumun geçerli olabileceği ortaya çıktı. Gerçekten de sonraki yıllarda yapılan deneyler ile birçok antiparçacık keşfedilmiştir. İlginç bir durum olarak, herhangi bir parçacık kendi antiparçacığı ile karşılaştığında anında birbirlerini yok ederek bir enerjiye dönüşmektedirler. Her ne kadar antimadde bombası ve antimadde kullanılarak itme meydana getiren ya da çalışan uzay gemileri birer bilimsel düş olsa da, antimadde hakkında okuyucuların ilgisini çekecek çok ilginç bilimsel gerçekler bulunmaktadır. 1) Evrenin başlangıcı olduğu söylenen Büyük Patlama sonrasında madde ve antimadde birbirini tamamen yok etmiş olmalıydı. Evren, Büyük Patlama öncesinde ne olduğunu bilmediğimiz bir boşluk ya da hiçlik, uzay-zaman kavramlarının tanımlı olmadığı bir ortam diye tarif edilebilir, yine bilmediğimiz bir sebepten dolayı da bir anda Büyük Patlama adı verilen çok büyük bir enerji patlaması ile evren genişlemeye başladı. Enerjiden muazzam sayıda madde ve antimadde parçacıklar oluştu. Teorik olarak bakıldığında, madde ile antimadde yan yana geldiğinde birbirlerini yok ederek enerjiye dönüşürler. Buna göre madde ile antimadde, Büyük Patlama sonrasında birbirlerini yok ettiklerinden geriye hiç bir şey kalmamış olması gerekirdi. Dolayısıyla, aslında atomlar, Dünya, Güneş, gökadalar ve biz insanoğlu hiç bir zaman var olmamamız gerekirdi. Dünya gezegenine uzaydan bakıldığında o siyasi ve politik sınırların hiç biri gözükmez, dünya masmavi ve huzur içinde güneş etrafındaki yolculuğuna devam eder. Bilim insanlarının yaptığı hesaplara göre, Büyük Patlama sonrasında, her bir milyar tane madde ile antimadde çifti bir araya gelerek birbirlerini yok etmiş ve geriye sadece bir tane madde parçacığı kalmıştır. Etrafımızı dolduran tüm madde, evrende görülen tüm gökadalar, gezegenler ve yıldızlar işte geriye kalan bu tek maddesel parçacıkların birikmesi ile oluşmuştur. Bilim insanları farklı teleskoplar ile uzayı inceleyerek, sürekli gözlem yapmaktadırlar ve evrenin belli bir bölgesinde bir şekilde antimaddenin daha fazla ve daha yoğun olduğu bir yer henüz keşfedilememiştir. Bu antimadde hakkındaki gizemlerden bir tanesidir. Fizikçiler ortaya çıkan bu asimetriyi açıklamak için geçmişten günümüze dek hala devam eden birçok deney yapmaktadır. Henüz bu sorunun tam cevabı ortaya çıkartılabilmiş değil. Dünyamız sürekli olarak Güneş'ten ya da farklı kaynaklardan gelen çok yüksek enerjili parçacıkların bombardımanı altındadır. Hatta bu parçacıklar muazzam yüksek enerjilere sahiptir. Dünya'nın demir çekirdeğinden dolayı etrafını saran manyetik alan çizgileri, bu parçacıkların ciddi bir kısmını yollarından saptırarak yeryüzüne ulaşmasını engellemektedir. Dünya'mızın sahip olduğu atmosferin de eklenmesi ile biz insanlar ve diğer canlılar için yüksek enerjili bu radyoaktif parçacıklardan doğal bir korunak sağlamaktadır. Fakat yine de bu parçacıkların çok çok az bir kısmı Dünya yüzeyine ulaşabilmektedir. Dünya atmosferine gelen bu parçacıkların bir kısmı da uzaydan gelen antimadde parçacıklardır ve bir metrekareye 1 ile 100 parçacık arasında bir ortalama ile yağmaktadırlar. Bilim insanları yeryüzüne düşen yıldırımlarda da yine antimadde oluştuğunu gözlemlemişlerdir. Tüm bunların yanında antimadde oluşumu yapan çok ilginç ve düşündüğünüzden çok daha yakın bir kaynak var, muz meyvesi. Evet, muz meyvesi elektronun antiparçacığı olan pozitronu her 75 dakikada bir tane ortalama ile yayımlamaktadır. Bunun sebebi muz meyvesinin çok küçük miktarda da olsa doğal Potasyum-40 izotopunu içermesidir. Potasyum-40 yaptığı bozunum sayesinde arada bir tane pozitron yayımlamaktadır. Bunların yanında, vücudumuz içerdiği Potasyum-40 izotopu sayesinde muza benzer şekilde pozitron yayımlamaktadır. Fakat bu pozitron yayımlanır yayımlanmaz madde ile etkileşmesi sebebi ile ömrü çok kısadır. oyunca toplamda 15 nanogram antimadde üretilebilmiştir. Benzer şekilde CERN'de bulunan LHC hızlandırıcısında şimdiye kadar toplam 1 nanogram antimadde ancak üretilmiştir. Almanya'daki benzer başka bir hızlandırıcıda yaklaşık 2 nanogram kadar pozitron üretilebilmiştir günümüze kadar. İnsanoğlu tarafından günümüze dek üretilen tüm antimaddeyi, madde ile buluşup enerjiye dönüştürebilsek her halde bir bardak suyu kaynatmaya yetmeyecektir. Antimadde üretebilmek bir sorun iken, üretilenlerin madde ile buluşmasını engelleyecek şekilde saklayabilmek başka bir sorundur. Antimadde üretip saklamak oldukça külfetli bir işlemdir. Yapılan hesaplamalara göre, 1 gram kadarlık bir antimadde üretebilmek 25 milyon kere milyar kilowatt-saat enerji ve finansal maliyet olarak 100 milyon kere milyar tutacaktır. Antimadde üretebilmenin yolunu bulduk diyelim. Peki biz antimaddeyi incelemek istediğimizde nasıl saklayacağız? Antimaddeyi inceleyebilmek için bir kısmını saklayabilmenin de yolunu bulmalıyız. Çünkü biliyoruz ki antimadde madde ile birleştiğinde hızlı şekilde enerjiye dönüşmektedir. Bilim insanları; proton, elektron ve antiproton gibi yüklü parçacıkları Penning kapanı adı verilen cihazların içinde tutabilmektedirler. Parçacıkların manyetik ve elektrik alanlarının sayesinde kapanın duvarlarına çarpması engellenmektedir. Fakat Penning kapanı, yüksüz olan nötr parçacıklar üzerinde çalışmamaktadır, bu sebeple elektrik alanlarının içinde tutulamamaktadırlar. Bunun yerine Loffe kapanı adı verilen sistem ile tüm yönlerde artan bir manyetik alan meydana getirecek şekilde parçacıklar manyetik alanın en zayıf olduğu yerde tutulabilmektedir. Çok ilginç bir keşif, Dünya'ya yağan antiprotonların bir kısmının, Dünya'nın manyetik alanı tarafından antimadde kapanı şeklinde yakalanabildiği Dünya etrafındaki Van Allen radyasyon kuşaklarında keşfedilmiştir. Madde ve antimadde parçacıklarının yükleri dışındaki tüm özellikleri aynıdır. Parçacık fiziğinde temel parçacıkları ifade eden Standart Model'e göre yer çekimi, madde ve antimadde parçacıklarında aynı etkiye sahip olmalıdır. Fakat bu etki henüz deneysel olarak gözlemlenememiştir. AEGIS, ALPHA ve GBAR gibi deneyler bu doğa olayını gözlemlemek için sıkı şekilde çalışmaktadırlar. Böyle bir etkiyi gözlemlemek gerçekten de zor olması sebebi ile bu deneylerde antimadde bir yerde kapana konulmuştur ya da yavaşlatılmış şekilde mutlak sıfır derecenin hemen üzerinde tutulmaktadır. Yer çekimi temel kuvvetler arasında en zayıf olan kuvvet olması sebebi ile bilim insanlarının nötr antimadde parçacıkları kullanmaları gerekmektedir. Böylece yer çekiminden daha güçlü elektriksel kuvvetlerin etkisi ortadan kaldırılmaktadır. Deneylerin sonuçları halen bekleniyor. Parçacık hızlandırıcıları ve çarpıştırıcılarını duymuş olabilirsiniz. Aynı zamanda parçacık yavaşlatma işi yapan deneysel düzeneklerin olduğunu da biliyor muydunuz? CERN laboratuvarı Antiproton Yavaşlatıcısı adı verilen bir makineye ev sahipliği yapmaktadır. Bu makine yavaş hareket eden antiprotonları yakalayıp davranışlarını ve özelliklerini inceleyebilmek için kullanılan bir depolama halkasıdır. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı gibi dairesel parçacık hızlandırıcısında parçacıklar halka üzerindeki her döngüde biraz daha enerji almaktadırlar. Yavaşlatıcı sistemler ise tam tersi şekilde çalışmaktadırlar; parçacıkların enerjisini artırmak yerine parçacıkları yavaşlatmaktadırlar. Antimaddeyi, madde parçacıklarının zıt yüklü olanları olarak tanımlamıştık, böylece parçacık ve antiparçacıkları kolayca ayırabiliyoruz. Peki ya nötrino adındaki hayalet parçacıklar? Dirac'ın elektron için yazmış olduğu teoride bir açık sebebi bazı parçacıklar kendi antiparçacıkları da olabilmektedirler. Bu özellikteki parçacıklara Majarona parçacıkları adı verilmektedir. Nötrinolar kütleli fakat çok küçük bir kütle değerine sahiplerdir ve bu sebeple maddelerin içinden geçebilmektedirler. Nötrinolar, elektriksel herhangi bir yüke sahip değildirler. Fakat fizikçiler, teoriye göre yarım spinli olan nötrino parçacıklarının Majarona parçacığı olabileceğini ve bu hipotezin deneysel veriler ile kesin olarak yanlışlanana kadar olası bir durum olduğunu düşünüyorlar. Majarona parçacıkları, anti-parçacığı kendisi olan parçacıklar şeklinde özel olarak sınıflandırılmışlardır. Majarona Deneyi ve EXO-200 deneylerinin amaçlarından biri de nötrinoların Majarona parçacığı olup olmadığının belirlenmesidir. Bunun için nötrino olmadan meydana gelen çift beta bozunumları gözlemlenmeye çalışılmaktadır. Radyoaktivite, atom çekirdeğinin kendi kendine bozunmasıdır. Bazı radyoaktif bozunumlarda iki adet elektron ve iki adet nötrino yayımlamaktadırlar. Eğer nötrinolar kendilerinin antiparçacıkları ise bozunum sonunda birbirlerini yok edeceklerdir. Bu durumda bilim insanları, çift beta bozunumu sonucunda sadece elektronları gözlemleyeceklerdir. Nötrinoların, Majarona parçacığı olması bize madde-antimadde asimetrisinin neden var olduğunu açıklamakta yardımcı olabilir. Fizikçilerin ortaya attıkları bazı hipotez ve teorilere göre; Majarona nötrinoları, ağır ya da hafif kütleli de olabilirler. Bu durumda, hafif olanlar günümüzde gözlemlediklerimiz olabilir; ağır olanlar ise sadece Büyük Patlama sonrasında var olmuş olabilirler. Ağır Majarona nötrinoları, asimetrik olarak bozunacaklarından evrenin var olmasına sebep olan ve gözlemlediğimiz çok küçük madde asimetrisini açıklayabilir. Bilim insanları antimaddeyi daha fazla üretebilmeye ve tüm özelliklerini keşfetmeye çalışa dursunlar, tıp alanında özellikle vücudun ve iç organlarımızın yüksek çözünürlüklü resimlerini alabilmek için antimadde çoktandır kullanılmaktadır. Pozitron emisyon tomografisi adı verilen yöntem ile belli hastalıkların tanısı yapılabilmektedir. Muzdaki gibi pozitron yayımlayan radyoaktif izotoplar vücudun enerji için doğal olarak kullandığı glikoz gibi kimyasal içeriklere yapışmaktadırlar. Bu izotoplar damardan enjekte edilerek vücutta dolaşımı sağlanmaktadır, daha sonra bu radyoaktif izotoplar pozitron yayımlayarak elektron ile yok olmaktadır. Doğal şekilde yok olan bu pozitronların yayımlanması sonucu ortaya çıkan gama ışıması yakalanarak, vücudun istenen bölgesine ait 3 boyutlu resim çıkarılmaktadır. Böylelikle glikozun fazla olduğu yer kolayca belirlenebilmektedir. Vücut içinde metabolizma süreçleri sonucu fazla kullanılan glikoz bölgesi, metastaz yapan kanser hücrelerinin yerini belirtebilmektedir. Bilim insanları CERN'deki ACE projesi kapsamında antimaddenin kanser tedavisi için potansiyelinin ne olduğunu da incelemişlerdir. Buna ek olarak, hekimler parçacık demetlerini kanserli hücreler sağlıklı dokuya zarar vermeden parçacık demetlerini gönderebilmenin yolunu da keşfettiler. Antiprotonların kullanılması vücut içinde daha fazla enerji patlaması meydana getirebiliyor. Bu teknik deney hayvanlarının üzerinde etkili olduğu belirlenmiştir, yaygın etkisinin görülebilmesi için insan hücreleri üzerinde deneyler yapılması gerekmektedir. Bilim insanları madde antimadde asimetrisini çözmek için Büyük Patlama sonrasında evrende geriye kalan antimaddeyi gözlemleyebilmek için birçok seçeneği denemektedirler. Bunu için Uluslararası Uzay İstasyonu'nda kurulmuş olan Alpha Manyetik Spektrometresi adlı cihaz ile bu parçacıklar aranmaktadır. AMS uzaydan dünyamıza doğru gelen parçacıkları manyetik alanlar kullanarak eğmekte, her bir eğriye ait izleri inceleyerek parçacık ve antiparçacığı birbirinden kolayca ayırabilmektedir. Üzerinde bulunan dedektörler, içinden geçen her bir parçacığın izini değerlendirerek parçacıkların kimliklerini de tanımlamaya çalışmaktadırlar. Kozmik ışınların madde ile etkileşmesi sonucunda sürekli olarak pozitron ve antiproton üretilmektedir, fakat antihelyum atomu üretebilmek yüksek enerjiye ihtiyaç duyması sebebi ile oldukça düşük bir olasılıktır. Bu sebeple AMS dedektörü tarafından tek bir antihelyum çekirdeği gözlemlemek bile evrenin bir yerlerinde büyük miktarda antimaddenin var olduğuna dair güçlü bir kanıttır. Acaba evrenin başka yerlerinde antimaddeden oluşan gökadalar, yıldızlar ve gezegenler olabilir mi? Bilim insanları bu sorunun cevabını bulmak için çalışmaktadırlar. Az miktarda antimadde büyük miktarda bir güç ortaya çıkarabilmektedir. Fakat bilimkurgu filmlerinden çıkmış bu fikir uyarınca çalışan araçlarda kullanılacak popüler bir yakıt haline gelmesi için henüz çok erken. Antimadde kullanılarak uzay gemilerinde ve roketlerde itme kuramsal olarak mümkün olsa da, bu hayalin önündeki en önemli zorluk yeterli miktarda antimadde biriktirememektir. Günümüzde bu şekildeki bir kullanıma yetecek kadar yüksek miktarda antimadde üretebilmek için bir teknoloji henüz geliştirilememiştir. Yine de bilim insanları durur mu? Antimaddenin kullanımı için itme gücüne ait ve antimaddenin saklanması üzerine simülasyon çalışmalarını çoktan yapmışlardır. Bilim insanları yüksek miktarlarda antimadde üretebilme ve saklayabilme ile ilgili problemleri halledebilirlerse, bu çalışmalar yıldızlararası yolculukta antimadde kullanarak hareket eden uzay gemilerini gerçekliğe taşıyabilir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/antosiyanin-nedir-sagliga-faydalari/", "text": "Kendinizi bir çiçek bahçesinde hayal edin. Karşınızda kıpkırmızı güller, mosmor menekşeler, güzel kokulu leylaklar... Yanınızda bir de kiraz ağacı var, üzerinde bordo kirazlar; dibinde böğürtlen ve ahududu çalısı, üzerinde kırmızılı morlu meyveleri; yanında bir de mürdüm eriği ağacı, üzerinde mavi mor erikler. Sizin de gözünüzde muhteşem renklere sahip bir bahçe canlandı mı? İşte yazımızın baş karakteri, tüm bu güzel renklerin varlığının nedeni... Antosiyaninler, bitki aleminde bulunan bir grup polifenolik pigmentlerdir. Polifenollerin beyin sağlığından kalp sağlığına, diyabetten bazı kanser tiplerine kadar faydaları bilinmektedir . Bitkilere kırmızı, mavi, mor hatta siyah renklerini antosiyaninler verir. Bitkiler için antosiyaninler, arılar gibi polen taşıyıcıların ve tohum dağıtıcıların ilgilerini çekmesi nedeniyle çoğalmalarında önemli bir etkiye sahiptir. Fakat etkileri sadece bununla sınırlı değildir, aynı zamanda güçlü antioksidan özellikleri sayesinde abiyotik ve biyotik stres faktörlerine karşı da koruma sağlarlar . Antosiyaninler bitkilerin ikincil metabolitlerinin önemli bir kısmını oluşturan flavonoidlerin önemli bir sınıfıdır. Suda çözünebilen pigmentler olduklarından dolayı çoğunlukla hücre kofullarında yer alırlar ve bitkiye verdikleri renk koful içerisindeki ortam tarafından etkilenir. Şu ana kadar doğada 600'ün üzerinde antosiyanin tanımlanmıştır . Bitkilerde en yaygın antosiyaninler, yaygın altı antosiyanid türevleri olan pelargonidin, cyanidin, delphinidin, peonidin, petunidin ve malvidindir . Yunanca koyu mavi çiçek anlamına gelen antosiyanin ismi 1835'te Alman botanikçi Ludwig Marquart tarafından verilmiştir . - Böğürtlen - Ahududu - Yaban mersini - Çilek - Nar - Siyah ve kırmızı kuş üzümü - Mor lahana - Mürdüm eriği - Kiraz - Kırmızı pancar - Siyah fasulye Antosiyaninin faydaları oldukça fazla olmasına karşın yeni popülerlik kazanmakta ve kayda değer çalışmalar yeni yeni duyulmaya başlamaktadır. Bu makalede antosiyaninlerin faydaları hakkında bilimsel kanıtlara dayalı bazı sonuçlar göreceksiniz. Antosiyaninin faydalarının kayda değer bir kısmı bir antioksidan olması dolayısıyla neden olduğu etkilere dayanır. Antioksidanlar, oksidasyon sürecini engelleyen bileşenlerdir. Oksidasyon, organizmada hücre düzeyinde zincirleme reaksiyonlara yol açarak hasara neden olan serbest radikalleri üreten kimyasal bir süreçtir. Bu nedenle antioksidan tüketiminin sağlığa önemli faydaları bulunur."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/asi-karsitlari-covid-nedeniyle-teker-teker-hayatlarini-kaybediyor/", "text": "Aşı Karşıtları COVID Nedeniyle Teker Teker Hayatlarını Kaybediyor! Dünyanın dört bir yanından aşı karşıtlarının COVID nedeniyle ölüm haberleri geliyor. Bazıları COVID'in var olduğunu bile inkar edip, inananlarla dalga geçerken, kendilerini bir anda entübe edilmek üzere buluyor ve acı gerçeği fark ediyorlar. Bazıları aşı olmak için son dakikada doktorlara yalvarıyor, fakat ne yazık ki iş işten geçmiş oluyor. İşin en kötü yanı sadece kendi hayatlarını kaybetmeleri değil. Aynı zamanda hatalı fikirleriyle etkiledikleri birçok kişi bu hastalığı kapıyor, uzun dönemli etkilerine maruz kalıyor ve hatta hayatlarını kaybedebiliyorlar. Lütfen hepiniz dua edin, beni entübe edip solunum cihazına bağlamak istiyorlar. Ne zaman uyanırım bilmiyorum, lütfen dua edin. Harmon bir daha uyanamadı. Yalnızca 34 yaşındaydı. Virüsle geçirdiği mücadelesine rağmen son dakikalarda bile görüşü \"iğnelenmek istemediği\" ve dini inancının onu koruyacağı yönündeydi. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Curt, COVID'i yalan sanıyordu ve hiç ciddiye almıyordu. Ta ki oksijen desteği olmadan nefes alamayana kadar. Bu bir yalan değil, bu gerçek. Eğer hayatta kalabilseydi eminim ki herkesin hastalığın ne kadar ciddi olduğunu anlamaları ve aşı olmaları için çok çabalardı. Ben ve kızım şimdi onun hatırasına bu görevi üstleniyoruz. Tolleson, Arizona'dan Fernanda Hernandez Vega, aşının olası yan etkilerinden çekindiği için aşı olmadı. Kendisi aşı karşıtı değildi, fakat diğer herkes gibi konunun uzmanı olmadığı için aşıyla ilgili detayları bilmiyordu ve onu ikna edenler ne yazık ki aşı karşıtları oldu. Hernandez, geride 4 çocuk ve bir eş bıraktı. LÜTFEN GİDİN VE AŞINIZI OLUN. Phil hiçbir zaman tam olarak aşı karşıtı değildi, fakat durumun ciddiyetini fark edip aşılara destek olmadığı için çok pişman. Ne yazık ki bu hikayeler yazmakla bitmiyor. Her gün Twitter'da, Facebook'ta, Instagram'da bir başka doktor, bir başka aşı karşıtının ya da bu karşıtlık nedeniyle sahip olduğu kuşkulardan dolayı aşılanmamış kişilerin acı hikayelerini aktarıyor. Bu pandemi, aşısızların pandemisi haline geliyor. Ne yazık ki bu süreçte masum birçok insan hayatını kaybediyor. Bu hikayeler çoğaldıkça, kararsızların aşı olmaya başladığını görüyoruz. Gerçek, her zaman kendini gösteriyor. Fakat gerçeği görmek için bunca hayatı kaybetmemize gerek yok. Bilim, bize gerçeği çoktan gösterdi. Tek yapmamız gereken, kendi hayatlarını insanlığın iyiliğine ve geleceğine adamış bu insanlara güvenmek."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/asi-olanlar-daha-cok-mu-hastaneye-yatiriliyor/", "text": "Bu haber 2 yıl öncesine aittir. Haber güncelliğini yitirmiş olabilir; ancak arşivsel değeri ve bilimsel gelişme/ilerleme anlamındaki önemi dolayısıyla yayında tutulmaktadır. Ayrıca konuyla ilgili gelişmeler yaşandıkça bu içerik de güncellenebilir. İngiltere'den gelen COVID-19 verileri, sadece aşısızların hastalandığı veya ölenlerin çoğunlukla aşılı olduğunu yalanlıyor. Hastalanen ve ölenlerin çoğu aşılı, demek ki aşılar çalışmıyor. Dünya genelindeki her ülkeden gelen veriler, aşıların COVID-1 9 hastalığına karşı koruyuculuk konusunda beklenen düzeyde veya beklenene yakın oranda koruma sağladığını doğrulamaktadır. Dünya genelinde aşılıların popülasyon içindeki oranı arttıkça, hastanelerdeki aşılı oranlarının da yükselmesi normaldir. Aşı koruyuculuğunun %100 olmadığı durumlarda, bir ülkenin %100'ü aşılanmış olsaydı, hastaneye kaldırılanların da %100 aşılı olurdu; ancak bu, aşının başarısız olduğu anlamına gelmezdi. Zira aşılamadan önce hastaneye kaldırılanların ve ölenlerin sayısı aşılamadan sonra beklendiği oranda azaldıysa, aşılama başarılı olmuş demektir. Hastanedekilerin aşılı olma oranı önemsiz ve yanıltıcı bir istatistiktir. Aşı karşıtları ve halk arasında aşıların güvenliği konusunda sahte haberler yaydığı bilinen kaynaklar, yurtdışındaki aşı karşıtlarından aldıkları bilgileri motamot çevirerek, üzerinde düşünmeksizin paylaşmaktadırlar. Böylece bu yabancı kaynaklardan gelen trafiğin Türkiye'deki karşılığını kendilerine alabilmekte ve takipçi kitlelerini büyütebilmektedirler. Bu yazıda inceleyeceğimiz iddia da bu tür bilim karşıtları tarafından paylaşılan, bilimsel olarak bariz bir şekilde hatalı bir yorumdur. Olayı anlamak için şu sorguyu yapmak yeterli: Eğer toplumun %100'ü aşılanmış olsaydı, hastaneye yatanların yüzde kaçı aşılı olurdu? Elbette %100'ü! Çünkü aşı %90 gibi bir koruyuculağa sahip, dolayısıyla çok az da olsa birileri hastanelik olacaktır. Peki bu aşılı olmanın, aşılı olmamaktan çok çok daha kötü olduğunu gösterir mi? Elbette hayır! Çünkü bu oran tamamen manasızdır. Mühim olan bir anlam ifade eden oranlardır. Örneğin toplumun %100'ü aşısız olsaydı, toplumun %100'ünün aşılı olması durumuna göre kaç kişi hastaneye yatacaktı? Aşısız senaryoda, aşılı senaryoya göre hasta ve ölüm sayısının kat ve kat fazla olduğunu biliyoruz! İşte anlamlı olan bu orandır. Aşının farkını tanımlayan oran da budur."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/asilarla-ilgili-cogu-yalanin-arkasinda-yalnizca-12-kisi-var/", "text": "Dezenformasyon Düzinesi: Aşı Karşıtlarının Yaydığı COVID-19 Yalanlarının %65'ini, Sosyal Medyada Sadece 12 Kişi/Hesap Uyduruyor! Bu haber 2 yıl öncesine aittir. Haber güncelliğini yitirmiş olabilir; ancak arşivsel değeri ve bilimsel gelişme/ilerleme anlamındaki önemi dolayısıyla yayında tutulmaktadır. Ayrıca konuyla ilgili gelişmeler yaşandıkça bu içerik de güncellenebilir. İngiltere ve ABD ortaklığı ile sürdürülen kar amacı gütmeyen bir kuruluş olan CCDH, Mart 2021'de yaptığı araştırma sonucunda bu 12 kişiyi \"dezenformasyon düzinesi\" olarak isimlendirdi. Bu kişilerin toplamda 59 milyon takipçisi var ve Facebook, bu kişilerin en etkili oldukları sosyal medya. Dezenformasyon düzinesi, sadece Facebook'taki aşı karşıtı içeriklerin %73'ünü tek başlarına üretiyorlar. Ürettikleri içerikler aşıların sözde tehlikelerinden bahsediyor; ancak onaylanan aşıların güvenli ve başarılı olduğu bilimsel olarak net bir şekilde ispatlanmış halde ve bu konuda bilim camiasında bir görüş ayrılığı bulunmuyor. Görünen o ki sosyal medya platformları, bu yalan bilgileri kaldırmak için yöntemler geliştirdiklerini iddia edip, bilimsel gerçeklerle örtüşmeyen yalanları platformlarında barındırmayacakları sözünü vermelerine rağmen, anlamlı ve yeterli mücadele vermiyorlar: Aşı karşıtı propagandaların %95'i silinmeden, haftalarca ve aylarca yayılmaya devam ediyor. Bu 12 kişi arasında sahtebilimle uğraşan hekimler, bir vücut geliştirici, bir sağlık bloggerı, bir dindar ve ABD Eski başkanı John F. Kennedy'nin kuzeni olan Robert F. Kennedy Jr. var. Bu kişiler, aşıların 5G veya otizmle ilişkili olduğu gibi yalanlar söylüyorlar, aşıların uzun dönem etkileri olduğu iddiasıyla insanları korkutuyorlar. Aşılar ile 5G teknolojisi veya otizm arasında hiçbir ilişki bulunmuyor. Aşıların uzun dönem etkisi olduğunu gösteren hiçbir bilimsel veri yok; öte yandan COVID-19'un hem akut hem de uzun dönem yıkıcı etkileri çok net bir şekilde gösterilmiş halde. Facebook, Google ve Twitter'ın her biri, aşılar hakkındaki yalan haberleri yaymayı engelleyecek yöntemler geliştirdiler; ancak bugüne kadar bu firmaların hepsi, kendi geliştirdikleri politikaları uygulamak konusunda başarısız oldular. Hepsi, özellikle de koronavirüs aşılarıyla ilgili zararlı ve tehlikeli mezenformasyonları kaldırmak konusunda başarısız bir performans sergilediler. Güncellenen politikalar ve yayınlanan raporlar neredeyse tamamen değersiz; çünkü güçlü ve tutarlı bir şekilde uygulanmıyor. Zararlı içeriklerin ezici çoğunluğu, az sayıda hesap tarafından yayılıyor ve bu zararlı hesapların kaldırılması, platformlar genelinde yanlış bilgilerin yayılmasını dikkate değer miktarda azaltabilir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/asisizlar-yogun-bakim-servislerini-dolduruyor/", "text": "Bu haber 2 yıl öncesine aittir. Haber güncelliğini yitirmiş olabilir; ancak arşivsel değeri ve bilimsel gelişme/ilerleme anlamındaki önemi dolayısıyla yayında tutulmaktadır. Ayrıca konuyla ilgili gelişmeler yaşandıkça bu içerik de güncellenebilir. Entübe olmadan önce yaptıkları son şeylerden biri, aşılanmak için yalvarmak oluyor ve benim tek yapabildiğim ise ellerini tutup, üzgünüm ama çok geç diyebilmek oluyor. Keşke geçmişe gidebilseler, fakat gidemezler. Bana teşekkür ediyorlar ve gidip aşılarını oluyorlar. Ben de ofisime döndüğümde ölüm notunu yazarken, bu acı kaybın daha çoğunu kurtarması için duacı olduğumu dile getiriyorum. Kendim ve doğmamış çocuğum için duyduğum korku yeterince kötüydü, fakat bana güvenen insanları attığım tehlikeden dolayı duyduğum suçluluk, esas odaklanmak istediğim. Benim gibi olmayın. Her yerde maske takıp da en yakınlarınızlayken TAKMAMAZLIK yapmayın. Not: Geçtiğimiz gün paylaştığımız yazıda aşılı olanların yoğun bakımlarda daha çok yer aldığını söylemiş ve bunun nedenlerini açıklamıştık. Eğer topulumun çoğu aşılı olursa, yoğun bakıma yatanların da yüzdece çoğu aşılı olur, fakat sayıca çok çok daha az olurlar. Bu örnekte ise Alabama'da aşılanma oranı çok düşük olduğu için, yoğun bakıma düşenlerin neredeyse tamamı aşısız ve sayıları çok fazla."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/asit-baz-ve-ph-kavramlari/", "text": "Arrhenius TanımıBu tanıma göre ayrıştığında hidrojen iyonu H+ veren maddeler asit, hidroksil iyonu OH- veren maddeler bazdır. Bu tanım hala kullanılmasına karşın yeterli bir kavram değildir çünkü buna göre asidik bir maddenin yapısında hidrojen, bazik bir maddenin yapısında ise hidroksil olmalıdır. Fakat yapısında OH- olmadığı halde bazik özellik gösteren maddeler vardır. Buna en önemli örnek NH3'tür. OH iyonu içermemesine rağmen bazik bir bileşiktir. Bu sebeple bu tanım doğru olmasına rağmen bazı bileşikleri kapsayamaz. Brönsted-Lowry TanımıBu tanıma göre, proton veren maddeler asit, alabilenler bazdır. Burada protondan kastımız iyonudur. H+ iyonu çekirdeğinde sadece proton bulundurduğundan, proton olarak anılır. Bu tanımı sulu ortamda gerçekleşen bir tepkime üzerinden daha rahat anlatabiliriz. İlk tepkimemize bakarsak ortamdaki suyun asidik madde yanında, ortamda baz gibi davrandığını görürüz. Burada bilmemiz gereken: Suyun amfoter özellikte olmasıdır. Yani ortamdaki türe göre asidik veya bazik özellik gösterebilme yeteneğidir. Bunlara aynı zamanda amfiprotik maddeler de denir. Arrhenius tanımı bu amfoter maddeleri açıklamada yetersiz kalırken, Brönsted-Lowry tanımı bu maddeleri açıklayabilir. NH3 + H+ -> NH4+Bu tepkimeye göre; NH3 bir çift serbest elektron içerir. Bu elektronlarını H+'a vererek NH4+ oluşturur. NH3 serbest elektron çiftini verdiği için baz, H+ ise bu elektronları aldığı için asittir. Lewis tanımı daha çok organik kimya alanında geçerli bir tanımken, ilk iki tanım analitik kimyada kullanılan tanımlardır. pH KavramıpH kavramı ise bir maddenin asitlik veya bazlığının ölçüsüdür. Açılımı power of hydrogen olan pH, bir çözeltideki proton H+ etkinliğinin eksi logaritmasıdır . pH skalası pH 0 ile pH 14 arasındadır ve bir maddenin asit ve bazlığının derecesini bize açıkça gösterir. Eğer pH<7 ise madde asidik, pH>7 ise madde bazik, pH=7 ise madde nötraldir. Nötral maddeye örnek olarak saf suyu verebiliriz. Skalada 0'a doğru gidildikçe maddenin daha asidik, 14'e doğru gidildikçe daha bazik olduğunu görürüz. Asit ve Bazlara Gündelik ÖrneklerHer ne kadar asit ve baz denildiğinde, özellikle asit için, çevremizde pek de bulunmayan \"tehlikeli\" kimyasallar akla gelir. Fakat gündelik hayatımızda karşılaştığımız birçok ürün asit ya da baz olabilmektedir. Hatta öyle ki, mor lahanayı dahi turnusol kağıdına benzer bir görevle kullanmak mümkündür! Gündelik asitlere örnek verecek olursak, birçoğumuzun da bildiği nareciye akla gelir. Limon suyu, içerdiği sitrik asitten dolayı pH olarak 2-3 arasında bir yerlere düşer. Bu da onu sudan 10,000-100,000 kat daha asidik yapar. Ayrıca sitrik asit, gıda amaçlı olarak da aktarlarda haricen satılmaktadır. Şahsen ben sitrik asidi, karbonatla olan etkileşiminde karbondioksit verdiği için, akvaryum hobisinde bile kullanmıştım . Asitlere bir diğer örnek de sıklıkla kullandığımız özellikle turşu ve salatalar için vazgeçilmez olabilen sirkedir. Yüzdece içeriği sirkeden sirkeye değişeceği için bir pH belirtmek zor olsa da pH'ı 2 ile 3 arasındadır. Sirkeyi asidik yapan ise içerdiği asetik asittir. Elma sirkeleri biraz daha fazla alkalin bileşik içerdiğinden, daha az asidiktir fakat hala asidiktir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/asteroit-kusagi-nedir-ozellikleri/", "text": "Asteroit kuşağı, Mars ile Jüpiter gezegenlerinin arasında yer alan ve tıpkı sistemimizdeki diğer gök cisimleri gibi Güneş'in etrafında bir yörüngede dolanan bir asteroit sistemidir. Bu kuşakta birçok irili ufaklı asteroit ve cüce gezegen sayılabilecek gök cisimleri yer alır. Genellikle çakıl taşı boyutunda olan bu asteroitler, gezegenlerden farklı olarak biçimsizdirler. Çünkü düşük kütleleri, onların küresel bir yapıya ulaşmaları için yeterli imkanı sağlamaz. Asteroit kuşağının toplam kütlesi, Ay'ın kütlesinin yalnızca %4'ü kadardır. Bu kütlenin de yarısı büyük asteroitler olan Ceres, Vesta, Pallas ve Hygiea'ya aittir. Çoğu bilim kurgu filminde yansıtılanın aksine oldukça boş bir alandır ve buradan geçerken bir asteroitle karşılaşmak oldukça düşük bir olasılıktır. Asteroit kuşağının temsili resimlerine bakıldığında, oldukça kalabalık bir bölge olduğu görülür. Fakat bu bölgenin \"yoğun\" olduğu düşüncesi hatalıdır. Eğer gerçek ölçekli bir görsel çizilecek olsaydı, asteroitlerin ufaklığı dolayısıyla bu noktalar o kadar ufak olurdu ki, görselde görünmezlerdi bile. Bu bölgede milyonlarca hatta belki milyarlarca cisim olmasına rağmen, iki asteroid arasındaki ortalama uzaklık yaklaşık 1 milyon kilometre kadardır. Bu mesafe fazlalığından dolayı eğer oradaki bir asteroitin üzerinde yaşıyor olsaydık büyük olasılıkla başka bir asteroiti göremiyor olacaktık. Bu noktada farkı yaratan olgunun, asteroitlerin küçüklüğüne kıyasla mesafelerin büyüklüğü olduğuna dikkat ediniz. - 200'den fazla asteroidin 100 kilometreden büyük olduğu bilinmektedir. - 700 bin ila 1.7 milyon asteroidin ise 1 kilometreden büyük olduğu düşünülmektedir. - Bilinenlerin çoğunun görünür parlaklık değeri 11 kadir ile 19 kadir arasında değişir. Asteroit kuşağı Güneş'ten yaklaşık 2.06 AB uzakta başlayıp, 3.27 AB uzakta son bulur. Yani genişliği yaklaşık 1.2 AB kadardır. Bir başka deyişle asteroit kuşağının genişliği, Dünya ile Güneş arası mesafeden biraz daha fazladır ve Mars ile Jüpiter arasında yer alır. Bu kuşaktaki ilk asteroit, 1 Ocak 1801 tarihinde, İtalyan astronom Giuseppe Piazzi tarafından keşfedilmiştir. Piazzi ilk başta bunun bir kuyruklu yıldız olduğunu düşünmüştür. Ancak daha sonra cismin yörüngesiyle ilgili yapılan hesaplamalar, cismin Mars ve Jüpiter arasında, gezegene benzer bir yörüngeye sahip olduğunu göstermiş ve böylece kuyruklu yıldız olmadığı anlaşılmıştır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/astrofiziksel-paradokslar-celiskiler-ii/", "text": "Dün paylaştığımız yazıda astrofizikte bilinen ve aslında fizikle ilgili olan paradokslardan söz etmeye başlamıştık. Bugünkü yazımızda da bu konuya devam edeceğiz. Olbers paradoksu astronomide oldukça popüler bir paradokstur. Evrenin klasik modeli uyarınca, durağan ve sonsuz, eşit olarak dağılmış yıldızlarla dolu bir evrende, yıldızların parlaklığı tüm evreni eşit dağılımlı biçimde aydınlatmalıdır. Ancak hepimiz gece gökyüzüne baktığımızda gökyüzünün karanlık olduğunu görürüz. Klasik modele göre, gördüğümüz gökyüzü parlaklığı, eşit dağılımlı yıldızların parlaklığından daha az parlak olmamalıdır. Bu çelişkili durumu inceleyen ilk kişi 1610 yılında Alman Friedrich Johannes Kepler'dir (1571-1630). Aynı zamanlarda, İngiliz Edmund Halley (1656-1742), sonsuz sayıda yıldızla dolu bir durağan evren düşüncesine karşı karanlık gökyüzü olgusunu bir argüman olarak öne süren ilk kişidir. Çelişkiyi 1823 yılında formüle ederek bilim dünyasına sunan Alman astronom Heinrich Olbers'dir (1758-1840). Onun onuruna, çelişki Olbers Çelişkisi olarak adlandırılmıştır. Bu çelişki ayrıca Karanlık Gökyüzü Çelişkisi olarak da bilinir. Çelişki, klasik modele dayanan, evrenin tümüyle yıldızlar tarafından aydınlatılmış olması varsayımın bir sonucudur. Bu varsayımın gerçekte doğru olmadığını hepimiz gözlemekteyiz. Evren sonsuz olsaydı, bu durumda yıldızlar gökyüzünü tümüyle kapardı ve gece gökyüzü karanlık olmazdı. Astrofiziksel olarak sınıflandırdığımız bu çelişki, astronominin karmaşıklığı nedeniyle, termodinamik ve hatta elektrodinamik bir çelişki olarak sınıflandırılabilir. Çelişki kuramsal bir bakış açısına dayanır ve bir paradigma çelişkisi örneğidir. Bunu çözmek için, Olbers çelişkisini ortaya çıkaran modelin temel ilkelerini değiştirmek gerekir. Bu çelişki çözülmüştür ve bu nedenle eski bir çelişki olarak sınıflandırılabilir. Bu çelişki, insan duyu algısıyla algılanabilen gerçek bir olaydan kaynaklanır ve bir düşünce deneyi değil, gerçek bir algısal gözlemdir. - Yıldızlararası madde nedeniyle ışığın ortamdan geçerken soğurulması. Bu ortam termodinamik denge durumunda değildir. Denge durumuna ulaşıldığında, yıldızlararası madde, soğurduğu kadar enerji yayar. - Evrenin genişlemesinden dolayı uzaktaki galaksilerden yola çıkan ışık kırmızıya kayar, yani enerjilerini kaybederek sönükleşir . Olbers başlangıçta çelişki için, enerjinin yıldızlararası madde tarafından soğurulduğu sonsuz ve durağan bir model için çözüm önermiştir. Bununla birlikte, sonsuz evren termodinamik dengeye ulaşıldığını gösterdiğinden çözüm yetersiz kalmıştır. Klasik, durağan model çerçevesinde çelişkinin çözümü için başka girişimler de olmuştur. 1908 yılında İsveçli astronom Carl Wilhelm Ludwig Charlier (1862-1934) ve yakın zamanlarda, Rus Kosinov, Garbaruk ve Polyakov'un önerdiği hiyerarşik yapı modeli buna örnektir. Rus bilim insanları evrenin durağan olmayan doğasını inkar etmemektedir. Bu, sonsuz, durağan model yaklaşımıyla sorunun çözümü için bir öneridir. Bu çelişkinin ortaya çıktığı dönemde ilk gözlemler Carl Sagan (1934-1996) ve George Mullen tarafından 1972 yılında yapılmıştır. Gözlemler, Güneş benzeri yıldızların gelişimini açıklamakta kullanılan standart Güneş modeline dayanmaktadır. 4,5 milyar yıl önce Güneş bugünküne göre %70 daha az enerji yaymaktaydı ve hacmi yaklaşık %15 daha küçüktü. Bu koşullar altında, Dünya Güneş'ten %30 daha az enerji almaktaydı. Bugün Dünya'da geçerli olan parametrelere göre Dünya tümüyle donmuş olmalıydı. Bilindiği gibi, o zamanlarda gezegenimizin donmuş olmadığı, bugünküne göre daha sıcak olduğu bilinmektedir. Sönük genç güneş çelişkisi çözülmüş bir çelişkidir ve bu nedenli eski çelişki sınıfına girer. Çelişkinin çözümü, temel olarak atmosferinin ve yüzeyinin oluştuğu zamanlar için yeryüzündeki atmosferik koşullarla ilgili geçerli bir varsayım yapılmasıyla olur. Sagan ve Mullen çelişkiyi daha çok bir bilmece sorusuna dönüştüren bu koşulları bilmekteydi. Bu yüzden bu çelişki yalancı çelişki olarak sınıflandırılır. Bu çelişki, insan duyularının algılayabildiği gerçek bir olaydan kaynaklanmamaktadır. Söz konusu olay, insanın yeryüzündeki varlığından önce varolan bir olaydır. Bu spekülatif ve düşüncede formüle edilen bir olaydan kaynaklandığından düşünsel bir çelişkidir. Çelişkinin çözümü Dünya atmosferinin bileşiminde bulunabilir. Uzun zaman önce Dünya'nın atmosferi, sera etkisi yaratan temel olarak karbondioksit, metan ve sudan oluşmaktaydı. Günümüzde atmosferin yapısı önemli ölçüde farklı olduğu için Dünya'nın yüzeyi şimdi o zamanki kadar sıcak değildir ve bu da etkiyi daha az belirgin hale getirir. Isı ölümü çelişkisi, diğer adıyla Clausius çelişkisi ya da termodinamik çelişki, her sistemin termodinamik dengeye ulaşma eğiliminde olduğu temel varsayımı üzerine kurulmuştur. Bu çelişki, evrenin ebedi olduğu klasik evren modeli üzerine kuruludur. Clausius çelişkisi paradigma çelişkisidir. Evren hakkındaki temel fikirler değiştirilerek paradigma değiştirilmiştir ve çelişki, paradigma değiştirildiğinde çözülmüştür. Çelişki evrenin klasik durağan modelinde geçerli iken, Fridman'ın durağan olmayan görelilik modelinde geçerliliğini yitirir. Fridman modelinin tanımlanması çelişkiyi ortadan kaldırmış olduğundan, bu çözülmüş bir çelişkidir. Çelişki, Alman fizikçi Rudolf Julius Emanuel Clausius (1822-1888) tarafından ortaya atılan termodinamiğin ikinci yasasının katı mekanik bakış açısına dayanmaktaydı ve buna göre cisimlerde sıcaklık yalnızca sıcaktan soğuğa aktarılabilir. Evren iddia edildiği gibi ebedi olsaydı, evrenin klasik durağan modelinde düşünüldüğü gibi zaten soğuk olurdu. Bu çelişki, insan duyularıyla algılanabilen gerçek bir olaydan kaynaklanır ve bir düşünce deneyi değil, gerçek algılanabilir bir gözlemdir. Yakın tarihli kozmolojik kuramlara göre, evren ebedi değildir ve yaklaşık 13.8 milyar yıl önce başlamıştır . Bu düşünceyle ısı ölümü çelişkisinin çözümü, yeterli zaman geçmediği için termodinamik dengeye ulaşılamamış olduğudur. Astrofizik çelişkileri çözmek için oldukça kapsamlı bir fizik bilgisi ve çağdaş fizik kuramlarını bilmek gerekir. Çoğu astrofiziksel çelişki çözülmüştür. Pek çok çelişki doğası gereği kuramsaldır ve dolayısıyla belirli temel prensiplere dayanır. Bu prensipler, bunların çözümü sırasında göz önüne alınmalıdır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/astrofiziksel-paradokslar-celiskiler/", "text": "Astrofizikte bilinen paradokslar aslında fizikle ilgili paradokslardır. Açıklaması yapılmış bir paradoks bilimsel çevrelerde açıkça görülebilmektedir, çünkü çelişki kendi başına ilgi çekicidir. Herkes tavuk mu yumurtadan çıkar, yoksa yumurta mı tavuktan sorusunu hayatının bir döneminde muhakkak düşünmüştür. Çelişkili bir olayın nasıl ve neden başladığı ile ilgili bir açıklama vardır. Çünkü herhangi bir olayın da bir açıklaması bulunur. Bir çelişkinin, o çelişkinin ortaya çıkış biçimi ile ilgili tanımlanmış bir yapısı vardır. Astrofizikteki çelişkilerin açıklamaları ya yapılmıştır ya da kuramsal olarak çözüm yolları vardır. Çözümlemeye iki farklı yollar ulaşılabilir: Paradigmayı değiştirerek ya da çözümle sonuçlanan hiyerarşik bir dizilim izleyerek. Fizik, biyoloji, astrofizik ve diğer bilim dallarında sıklıkla çelişki olarak adlandırılan durumlarla karşılaşılır. Günümüzün çağdaş fizikçileri, çelişki yerine bilmece terimini yeğlemektedirler. Aslında durum bilmeceden çok, çözülmesi gereken bir sorunla ilgili olduğundan, çelişki terimi yine de daha uygundur. Çelişki yalnızca çözülmesi gereken bir sorun değildir. İçinde, bilinen açıklamalarla ters düşen bir unsur içermektedir ki bu da onun temelini oluşturmaktadır. Bu yazımızda, bilinen bazı astrofiziksel çelişkiler ve onlarla ilgili önerilmiş çözümleri anlatacağız. Böylece, bilinen çelişkileri sınıflandırmış ve varsa çözümlerini aktarmış olacağız. Çelişki olgusu üzerine çalışmalar, ciddi olarak geçen yüzyılın başında başlamıştır. Ancak bazıları eski Yunan yazarların çalışmalarına kadar uzanmaktadır. Literatürde bu konuda pek çok farklı tanımlama bulunabilir. Çelişkiler üzerine çalışmaları olan yazar Richard Mark Sainsbury çelişkiyi, kabul edilebilir ilk ön varsayımlara dayalı olan kabul edilebilir bir çıkarsama modelinden kaynaklanan kabul edilemez bir sonuç olarak tanımlamaktadır. Çelişki uyuşmamaya dayalı bir yaklaşımdır. Bakış açıları çok yönlüdür: Teorik, deneysel, görsel . Doğruluğu önceki geçerli bilgilere dayanan doğru olarak oluşturulmuş olan bir ikilemdir. - Sanal çelişki: Gerçek bir çelişki değildir. Duyarlı bir çözümleme, gerçek bir fiziksel uyuşmazlık olmadığını ortaya koyabilir. Sözde uyuşmazlık tanımlaması yüzeysel inceleme nedeniyledir. - Kusursuzlaştırma çelişkisi: Fiziksel bir süreç kusursuzlaştırıldığında ve fiziksel bir olayın gerçekleşme olasılığı son derece düşük olduğunda ortaya çıkar. - Aşamalı çelişki: Bu tür çelişki, farklı aşamalı fiziksel durumlarda prensip değişiminin neden ortaya çıktığı ile ilgili açıklamanın yokluğuyla tanımlanır. - Geçiş çelişkisi: Formüle edilmiş bir fikri çözme sürecinde ortaya çıkar. Kuramsal veya fiziksel olarak olabilen bir olayın açıklanmasında sorunlu olan adımdır. - Varsayım çelişkisi: Fiziksel bir olayın açıklamasındaki süreçlerde yapılmış ilk varsayımın duyarlı olmayışı nedeniyle görülen çelişkidir. Kötümser analiz, fiziksel sistemin gerçek durumuyla ters düşen bir sonuca varan varsayıma dayanır. - Paradigma çelişkisi: Bu tür çelişkiler, paradigma içinde ortaya çıkar. Paradigma değiştiğinde çelişki de yok olur. - GZK paradoksu, - Seeliger paradoksu - Olbers paradoksu - Wheeler kara delik entropi paradoksu - Karadelik bilgi paradoksu - Eddington paradoksu - Sönük genç Güneş paradoksu - Isı ölümü paradoksu Bu çelişkilerin hepsinin ortak yanı, hepsinin farklı fiziksel teorilere dayalı problemlerin çözümünde yapılan genel yaklaşımların başlangıç noktası olan astrofiziksel olaylarla ilgilenmeleri ve bir zamanlar ya da halen geçerli olmalarıdır. Evrendeki uzak cisimlerden kaynaklanan ışınımın ölçümü için hesaplanmış bir enerji üst sınırı vardır. Kozmik ışın enerjisi bu sınırın üzerindeyse, uzak cisimden kaynaklanan elektromanyetik ışınımla kozmik mikrodalga arkaplan ışınımının fotonları arasında hiçbir etkileşim yoktur. Buradaki çelişki, uzak kaynaklardan kaynaklanan ve enerjisi bu belirlenmiş sınırdan yüksek olan kozmik ışınlara ilişkin kanıtın olmasıdır. Bu çelişki, birbirinden bağımsız olarak 1966 yılında Cornell Üniversitesinden Kenneth Griesen ve Rus Vadim A. Kuzmi ile Georgiy T. Zatsepin tarafından hesaplanan sınır değere dayanmakadır. Bu konuda yapılan hesaplamalar da, Einstein'ın tanımladığı özel görelilik teorisine ve parçacık fiziğine dayanır. Burada, tanımlamada söz ettiğimiz etkileşimin olmaması nedeniyle, şu anda yeryüzünde bu sınırın üzerinde enerjiye sahip kozmik ışınların gözlenememesi gerekir. Çelişkiye göre ise, gözlemler bu sınırın üzerinde enerjilere sahip kozmik ışınların bulunduğu yönünde. Bunlara ultra yüksek enerjili kozmik ışınlar adı veriliyor. Bu çelişki, teorik varsayımların gerçek gözlemlerle çelişkili olması nedeniyle ortaya çıktığı için, teorik yaklaşımların iyileştirilmesini gerektirir. Bu çelişkinin henüz belirli bir çözümü yoktur ve şu anda astrofizikçilerin ve fizikçilerin çözmesi gereken sorunlardan biridir. Avusturyalı ve Alman astronom Hugo Hans Ritter von Seeliger, kendi adıyla anılan bu çelişkiyi ortaya atan kişidir. Klasik durgun evren modeline göre yıldızlar evrene eşit olarak dağılmışlardır. Yıldızların bu eşit dağılımına göre, kütle çekimi potansiyelinin belirsiz bir ifade olduğu sonucuna varılabilir. Bu nedenle evrendeki herhangi bir cisim belirsiz kütle çekim potansiyeline sahip olacaktır. Yani evrende eşit olarak dağılmış diğer kütlelerden kaynaklanan belirsiz bir kütle çekimi kuvvetine maruz kalacaktır. 19. yüzyılda temel prensiplere dayanan klasik durgun evren modeli revaçtaydı. Bu prensipler uzayın eş dağılımlı , eş yönlü olması ve Öklid uzay-zaman sonsuzluğuna sahip olmasıydı. Evrenin bu çok eş dağılımlı ve eş yönlülüğü Siiliger paradoksunun nedenidir. Çelişkinin çözümü, evrenin klasik modeline relativistik fiziğin uyarlanması ve bunun için dayalı olduğu temel prensiplerde değişiklik yapılmasıyla olmuştur. Bu nedenle bu çelişki paradigma çelişkisidir. Çelişki çözülebildiği için artık çelişki değildir. Bu çelişki gerçek bir durumdan ortaya çıkmıştır ve gerçek gözlemlere dayandırılarak çözülmüştür. Çözümde, Friedman Modeli olarak bilinen, maddenin eş dağılımlılığını ve durağan dağılıma sahip olduğunu redddeden model kullanılmıştır. Başlangıştaki varsayımlar değiştirilirken, relativistik fiziğin gelişimi ve Hubble'ın evrendeki galaksilerin uzaklıklarını belirlemek için ölçtüğü kırmızıya kayma keşfi önemli rol oynamıştır. Bu da aslında bilimde gözlenen bir gelişmeye iyi bir örnektir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/astrofotografcilik-alan-donmesi-field-rotation/", "text": "Eğer normal koşullar altında Andromeda'yı gece boyunca izleseydik, aşağıdaki hareketli fotoğrafta olduğu gibi bir hareket yaptığını görecektik (fotoğraflar 1'er saat aralıklıdır). Astrofotoğrafçılıkta gök cisimlerinden daha çok ışık alıp, onları daha detaylı ve belirgin gösterebilmek için uzun pozlama yapıyoruz. Örneğin beş dakika boyunca kameramız o gök cisminden ışık toplayarak bunu tek bir fotoğrafta bize sunuyor. Eğer bu beş dakikalık süre içerisinde gök cismi hareket ederse, bu sefer gelen ışıklar aynı noktada üst üste binmez ve kaymış bulanık bir görüntü elde ederiz. Yıldızlar çizgi biçiminde uzarlarken, bulutsu da silik ve dağılmış görünür. Oysa ki astrofotoğrafçılıkta en önemli şeylerden biri bu üst üste çakışmayı sağlamak için çok iyi bir takip yapabilmektir. Bu yüzden alan dönmesi gibi bir etkinin olmasını istemeyiz. Takibin olmadığı ve bu dönme hareketinden faydalanarak yapılan çalışmalara yıldız izi çalışmaları diyoruz (bkz. Yıldız İzi Fotoğrafları). Teleskobu alırken tercihimizi ekvatoryal kundaklı bir teleskoptan yana yapmalıyız. Bu kundak türü Kutup Yıldızı'nı hizalayarak kullandığımız bir kundak türüdür. Gece boyunca hareketini Dünya'nın dönüş hızıyla aynı hızda hareket ederek yapar. Böylelikle teleskop da yıldızlarla beraber aynı eksen etrafında döner. Dolayısıyla görüntüdeki gök cismi, teleskobun da onunla beraber dönmesi sebebiyle görüntüde hiç hareket etmez. Hareketi daha iyi anlayabilmek için Youtube'da equatorial mount yazarak arama yapabilirsiniz. Aşağıdaki videoda üç farklı eksende nasıl hareket yaptığını gösteren bir animasyon bulunuyor. İlk hareket enlem belirlemeye ait ve bunu belirledikten sonra tekrar değiştirmeyiz. İkinci; bizim bahsettiğimiz hareket, üçüncüsü ise diğer eksendeki hareketimiz. Alt-Az Kundaklı her sistem bundan etkilenir. Temelde gerçekleşen olay koordinat sistemlerinin uyuşmamasıdır. Gökyüzünün hareketi eşlek sistemine göre hareket eder. Yani gök cisimler gökyüzünde, dönme ekseni etrafında dolanırlar. Fakat biz yeryüzünün farklı konumlarından baktığımız için bulunduğumuz yere göre belirli bir açıyla görürüz. Eğer kutuplarda olsaydık Kutup Yıldızı tam tepemizde olacaktı ve yıldızlar da ufka paralel hareket edecekti. Böylelikle Alt-Az sistemle takipte bir sorun olmayacaktı. Fakat Dünya üzerinde farklı konumlarda yer alıyoruz ve takip sistemimizi buna göre dönüştürmeliyiz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/astrofotografcilik-aydinlik-karanlik-duz-sifir-cekim-teknikleri/", "text": "Yıldızlar çok çok sönük ışık kaynakları olduğundan, onları görünür kılabilmek için olabildiğince fazla foton toplamamız gerekir. Bu iyi bir takip sistemiyle uzun pozlama yaparak mümkün olsa da, çekim yaptığımız kameranın da teknik sınırları vardır. Örneğin kamera çok çalıştıkça giderek ısınır ve ısınması görüntüde gürültü dediğimiz bir takım bozulmaların ortaya çıkmasına sebep olur, bu da görüntü kalitesini hayli bozar. Bunun yanında kameranın optik sisteminden kaynaklı kusurlar olabilir, ışık içerisinde homojen dağılmıyor olabilir. Bunun gibi birçok sorun, görüntü kalitesini ciddi anlamda düşürür. Fakat buna alternatif çözümler üretebiliyoruz. Başarılı bir astrofotoğraf oluşturmanın en temel işlemlerini bu yazıda ele alacağız. Aynı zamanda bu işlemleri bilimsel çalışmalarda da kullanmakta olduğumuzu belirtmeliyim. Astrofotoğrafçılık aydınlık kare ile başlar. Çektiğimiz nesneyi barındıran ham görüntüdür. Uzun pozlama yaparak belirli bir ISO ve diyafram değerinde elde edilir. Ham veri olduğu için beraberinde gelen kusurları da barındırır. Biz bu kusurları görüntüden çıkartarak daha temiz bir görüntü elde etmeyi amaçlarız. Bu kusurlar üç temel kareyle ham görüntüden çıkarılır; karanlık , düz ve sıfır . Yukarıdaki fotoğrafta, teleskoptan çekilen Orion bulutsusu fotoğrafına dikkatle bakın. Detaylar oldukça az ve görüntüde hoş olmayan bir parlaklık dağılımı var. Bunun gibi birçok aydınlık kareyi birleştirip; kara, düz ve sıfır akımları bu görüntüden çıkarıp sonucumuzu elde edeceğiz. Ana görüntüden ne kadar farklı olduğunu görünce şaşıracaksınız. Kullandığımız kamera aslında bir alıcıdır. Sensörü üzerine düşen ışığı ölçer ve dijital olarak bu değerlere bağlı bir fotoğraf oluşturur. Fakat alıcımız olan kamera kendi yapısından ötürü de sahte değerler üretebilir. Bu, özellikle sıcaklığına bağlı olarak oluşur. Fotoğrafta istenmeyen noktalarda gerçek değerleri vermeyen, görüntüde istemediğimiz gürültü adını verdiğimiz noktalar oluşturur. Bu noktalardan ötürü o bölgeden gelen ışığı elde edememiş oluruz. Sıcaklık ne kadar fazlaysa gürültü diye bahsettiğimiz bu karanlık akım da o kadar fazla olur. Dolayısıyla bilimsel çalışmalarda gerçek değerleri elde edebilmek, kara akımın o bölgeden gelen ışığı yok etmesini engelleyebilmek adına, alıcıyı soğutmaya çalışırız. Bu işlem için sıklıkla sıvı azot kullanılır, fakat amatör astronomide bu kadarına ihtiyacımız yok. Kara akımı nasıl yok edebiliriz? Bunun için yazılımları kullanmamız gerekiyor, basit bir hile yaparak görüntüden bu bozuklukları çıkarmamız mümkün. Eğer çektiğimiz görüntüde, görüntüyle beraber kara akım da bulunuyorsa, görüntü olmadan çektiğimizde sadece kara akım olan bir görüntü elde ederiz. Yani alıcının önünü bir şeyle kapatarak aynı pozlama değerinde çekimler yaparız. Böylece yalnızca gürültüyü ve bunların nerelerde olduklarını gösteren bir görüntü elde ederiz. Yazılım sayesinde gerçek görüntüden bu kara akımı çıkardığımızda da temiz bir görüntü elde etmiş oluruz. Biz kapağı kapatarak aynı pozlama ve ISO değerinde yaptığımız bu çekimlerle elde ettiğimiz karelere karanlık kareler diyoruz. Aşağıda farklı modellerde karanlık akımların karşılaştırılması yapılmış. Görüntüde gördükleriniz yıldız değil, gürültüdür. Aslında burada neden Canon EOS 550D modelinin daha çok tercih edildiğini de görmüş oluyoruz. 1100D'nin gürültüsü çok daha az olsa da, 550D çözünürlük fazlalığı ve ürettiği gürültünün azlığı bakımından karşılaştırıldığında çok daha başarılı. Çektiğimiz fotoğraflarda optik yapıdan ve buna bağlı durumlardan kaynaklı eşit aydınlanmama durumu oluşur. Özellikle fotoğrafın orta bölümü daha parlakken kenar kısımları daha karanlık olur. Ayrıca merceğin önüne gelen toz tanecikleri de odağın dışında kaldıklarından fotoğrafta koyu, benekli bölgeler varmış gibi bir görüntü oluşmasına sebep olur. Biz bunları yok etmek ve elde ettiğimiz fotoğrafı gerçek haline daha da yakınlaştırmak için düz çekimler yaparız. Yine karanlık çekimlerdeki gibi bu elde ettiğimiz düz kareleri, elde ettiğimiz görüntüden yazılım aracılığıyla çıkararak daha temiz bir görüntü elde ederiz. Bu çekimler için homojen aydınlatılmış bir yüzey gereklidir. Çünkü amacımız temiz bir görüntü üzerindeki kusurları bulmak. Bu sebeple ya bir ışık kutusu ya da gün doğum veya batımında gökyüzünün bir görüntüsünü alarak düz çekimler elde eder ve bunları da görüntüden çıkarırız. Burada dikkat edilmesi gereken durum, çekilen fotoğrafta histogramın 1/3 2/3'lük kısmının aydınlanmış olmasıdır. Bunu gözle de anlamak mümkün. Bir ışık kutusu yerine, bilgisayar ekranında beyaz bir sayfa açarak kameranızla o bölgeyi çekebilirsiniz. Doğru pozlama değerinde histogramın 1/3-2/3'lük bir alanı aydınlanacaktır. Az önce temelinde de anlattığımız gibi, görüntüde göreceğiniz şey tümden beyaz bir ekran değil, ortası parlak kenarları koyu bir ekran olacaktır. Bu görüntüye ulaştığınızda düz kareleriniz hazır demektir. Aşağıdaki fotoğrafta sağda orijinal fotoğraf, solda ise düz kareleri çekilip çıkarılmış fotoğraf görülüyor. Dikkatle inceleyecek olursanız orta kısım parlak olduğu gibi etrafında da bir halka var. Ayrıca görüntüde bir noktada merceğe toz gelmesinden ötürü oluşan siyah bölge görülüyor. Aşağıdaki fotoğrafta örnek bir düz kare görülüyor. Eğer çektiğiniz görüntü buna benzer değil, çok karanlık veya tamamen aydınlıksa pozlama süresiyle oynayarak bu görüntüyü elde etmeye çalışın. Düz kareler için pozlama değeri histogramdan ayarlanırken en önemli noktalardan birisi de odağın bozulmaması ve kameranın hareket ettirilmemesidir. Çünkü bu, görüntüdeki kusurların da fotoğrafın başka bölgelerine kaymasına sebep olur ki bu da istemediğimiz bir şeydir. Kameramızdaki çipin yapısından ötürü çektiğimiz fotoğraflarda piksellerin okunma değerleri farklı farklı olur. Biz bu okunma değerini ölçüp normal haline indirgemek için sıfır görüntüler çekeriz. Bu kareleri elde etmek için olabildiğinde az pozlama süresinde (1/4000 gibi), kapak kapalıyken çekim yaparız. Bu görüntü, ister inanın ister inanmayın, yazının başındaki fotoğraf karesinden elde edildi. Görüntüde biraz kırpma bulunuyor, fakat bulutsunun görünmeyen tüm detaylarının göründüğü ve görüntünün çok daha harika bir hale geldiği kesinlikle tartışılmaz bir gerçek. Bu işlemi DeepSkyStacker ya da PixInsight gibi yazılımlar kullanarak uygulayabilirsiniz. İşin ustalık kısmının, bu görüntüyü işlemek olduğunu belirtmeliyiz. Eğer bu görüntüyü benim yerime, daha uzmanı olan birisi işleseydi, eminim çok daha güzel bir görüntü elde edebilirdi. Eh bu da işin ustalığından kaynaklanan bir faktör!"} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/astrofotografcilik-mozaik-fotograflar/", "text": "Akla ilk gelen yüksek çözünürlüklü kameralar kullanıldığı oluyor. Evet birçoğu için bu doğru, günümüzdeki kaliteli bir fotoğraf makinesi 5000-4000 piksele 4000-3000 piksel karelik bir fotoğraf çekebiliyor. Fakat bahsettiğimiz bu fotoğrafların çözünürlükleri bunun çok çok üstünde olabiliyor. Dolayısıyla bu fotoğrafları çekmek için ya muazzam teknolojik bir kamera olmalı, ya da bu işin bir astrofotoğrafçılık tekniği var. Biz bu tekniğe mozaik diyoruz. Eğer kameranın gördüğü alan çekmek istenilen bölgeden küçük ise, o bölgeyi parçalara bölüp ayrı ayrı fotoğraflar çekerek bu fotoğrafları en sonunda birleştirerek tam bir görüntü elde ediyoruz. Yani tıpkı bir yapboz gibi. Burada kameranızın gördüğü alan her bir yapboz parçası, çekmek istediğiniz alan ise yapbozun kendisidir. Siz bu alanı çekmek için her bir parçayı alıp yerlerine yerleştirirsiniz. Böylece yan yana, üst üste eklemeden ötürü de çözünürlük giderek artar. Bir başka bakış açısıyla baktığımızda bu yüksek çözünürlüklü fotoğraflar için şunu söyleyebiliriz. Bu mozaik tekniği, aslında bize daha net görüntüler vermiyor. Yani zaten mevcut olan detayı artırmıyoruz. Sadece fotoğrafları yan yana koyduğumuz için daha büyük çözünürlüklü geniş alanı gören bir fotoğrafımız oluyor. Özetle, büyük çözünürlüklü fotoğrafta görebileceğiniz en net yere yakınlaştığınızda aldığınız detay, zaten çektiğiniz tek karede aldığınız detayla aynı. Sadece yan yana fotoğrafları eklediğinizde daha fazla yakınlaştırma yapıyormuşsunuz gibi oluyor. Bazen Hubble gibi teleskopların gördüğünüz yüksek çözünürlüklü fotoğrafları sizi aldatmasın. Çünkü Hubble gibi teleskopların gökyüzünde gördüğü alanlar oldukça ufaktır, dolayısıyla gördüğünüz çoğu fotoğraf karesi, mozaik yapılarak elde edilmiş oluyor. Aşağıda, Ege Üniversitesi Gözlemevinden, 30 cm'lik teleskopla ve Canon EOS 500D kamerasını kullanarak elde ettiğimiz Ay görüntüsünü görebilirsiniz. İki ayrı kareden de anlaşılacağı üzere Ay, görüntümüze sığmamaktadır. Bu sebeple Ay'ın farklı farklı bölgelerini çekerek, bunları birleştirip tek bir Ay görüntüsü elde etmemiz gerekti. Aşağıdaki iki ayrı fotoğrafını ve birleştirilmiş halini görmektesiniz. Birleştirilmiş hali, toplamda altı kareden oluşuyor. Aşağıdaki videoda Hubble'ın Andromeda (M31) gökadası için yaptığı yüksek çözünürlüklü mozaik fotoğrafını inceleyebilirsiniz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/astrofotografcilik-nedir-uzay-fotografi/", "text": "Astrofotoğrafçılık, gökyüzünde gördüğümüz gök cisimlerinin çeşitli metotlar kullanılarak fotoğraflanması ve görüntü işleme yazılımlarıyla bu fotoğrafların işlenmesidir. Gökyüzündeki bu gök cisimlerinin fotoğraflanması en basit anlamda ikiye ayrılır; derin uzay cisimleri fotoğrafçılığı ve Güneş sistemi fotoğrafçılığı. Derin uzay fotoğrafçılığı genellikle geniş açı gökyüzü fotoğrafları çeker, fakat esas hedef bulutsular, yıldız kümeleri ve galaksilerdir. Bunlardan bazı uzak ve sönük olduklarından dolayı, bazen geniş alan yerine dar alan çekimlerine de odaklanılabilir. Fakat yakınlaştırma arttıkça, elde edilen ışık azaldığından, çoğunlukla geniş açı gözlemleri tercih edilmektedir. Güneş sistemi fotoğrafçılığında ise Güneş ve gezegenler fotoğraflanır. Özellikle hidrojen-alfa filtresi gibi filtreye sahip Güneş teleskoplarıyla, Güneş üzerinde yer alan flare yapıları gözlenebilir. Gezegenler için de derin uzayın aksine yüksek yakınlaştırmalar gerekir. Gezegenler bize daha yakın olduklarından dolayı ışıkları çok daha fazladır, bu nedenle bu cisimlere daha fazla yakınlaştırma yapılması daha pratiktir. Bu yazıda astrofotoğrafçılık nedir, nasıl yapılır, başlarken bilinmesi gerekenler nelerdir, bir uzay fotoğrafı nasıl çekilir, gökyüzü fotoğrafları nasıl çekiliyor, teknikleri ve detayları nelerdir gibi sorulara yanıtlar bulabilirsiniz. Astrofotoğrafçılık nedir sorusuna birçok farklı cevap alınabilir. Bunlar genelde estetik amaçlı çekimleri ifade etse de aslında bilimsel amaçlar için çekilen fotoğraflar da birer astrofotoğraftır. Bunların bazıları arzu edilirse işlenerek estetik astrofotoğraflara çevrilebilirler. Bilimsel astrofotoğrafçılık ile estetik amaçlı astrofotoğrafçılık arasında farklar olsa da temelleri aynı prensiplere dayanır. En temel ihtiyaç bir görüntüleme cihazıdır. Çoğu astrofotoğrafçı bir DSLR fotoğraf makinesi tercih eder. Fakat ilerleyen düzeylerde sadece bu işler için tasarlanmış olan CMOS veya CCD kameralara geçiş yapılabilir. Burada seçilen kameranın özellikleri oldukça önemlidir fakat herhangi bir DSLR kamera, oldukça tatmin edici sonuçlar almanız için yeterli olacaktır. Önceden DSLR kamera olarak sıklıkla Canon EOS serisi kullanılırdı. Bunun özellikle bazı modelleri astrofotoğrafçılık için uygun olarak geliştirilmiştir (Canon 60 Da). Ya da bazıları kameranın sensörünü modifiye ederek daha iyi sonuç almayı hedefler. Fakat son zamanlarda Canon makinelere birçok alternatifler türedi. Özellikle Sony A7s gibi modeller, çıkışı itibariyle yüksek ışık toplama gücüyle bir anda viral oldular. Bu piyasa çok hızlı değişebildiğinden, bütçenize uygun bir modeli, iyice araştırarak seçmenizi öneriyoruz. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Burada bahsedilecek olan konular aslında fotoğrafçılığın ve bir fotoğrafın temelidir. Astrofotoğrafçılık için de durum farklı değildir fakat konu özelleştikçe, bazı noktalar diğerlerine göre daha fazla öne çıkar ve tercih edilir bir hal alır. Bu nedenle bu konuları iyi kavramakta yarar var. Bütün mesele ışık toplamak olduğundan, bunu yapmak için elimizden gelen tüm metotları değerlendiririz. Göz bebeğimizin büyüklüğü belli bir aralıkta değişir. Eğer ışık az olursa büyür, fazla olursa küçülür. Bunu yapmasının sebebi, giren ışık miktarını ayarlamaktır. Daha az ışık olan ortamda kendini büyüterek, daha fazla ışık toplar. Böylelikle karanlık bir ortamda daha iyi görebiliriz. Bu nedenle karanlık bir ortamdan aniden aydınlık bir ortama geçildiğinde, fazla ışık bizi rahatsız eder. Bunu bir sağanak yağmur altında su toplamaya çalışmak olarak düşünebilirsiniz. Bir bardakla mı daha çok su toplayabilirsiniz, yoksa ağzı geniş bir kovayla mı? Elbette ağzı geniş olan kova, daha fazla yüzey alanına sahip olduğu için daha çok ışık toplayacaktır. Bu yüzden; gözümüzde olduğu gibi teleskoplarda ve benzeri optiklerde büyük mercek/ayna açıklıkları ararız. Bir teleskobun mercek açıklığı ne kadar fazla olursa o kadar sönük gök cisimlerini görebilir. Dairenin alanı, yarıçapın karesiyle orantılı olarak arttığı için çapın ufak bir miktarda artması bile toplanan ışığı kayda değer miktarda artırabilir. Fakat bunun görüntüye doğrudan yansımasını beklememelisiniz. Gök cisimlerinin parlaklıklarını logaritmik olarak ifade ederiz ve biri diğerinden 2.5 kat parlak olan bir gök cisminin öyle olduğunu gözle söylemek algılarımızla pek örtüşmeyebilir . Ayrıca bkz. Mercekli teleskoplar ve aynalı teleskoplar. Diyafram kelimesi aslında açıklığı ifade eder. Bu birçok optikte kullanılan, bir kısma mekanizmasıdır. Açılıp kapanan belirli sayıdaki, bıçak adı verilen ve birlikte dairesel bir boşluk oluşturan mekanik bir yapıdır. Mikroskoplarda ışığın altında, giren ışığı ayarlamak için kullanılır. Önceleri astronomide, tek bir yıldızı hedef almak için, diğer kısımları engelleme amacıyla da kullanılırdı. Fotoğrafçılıkta ise alan derinliğini belirlemesi nedeniyle önemlidir. Gösterimi F/3.5 tipindedir. F değeri arttıkça, diyafram kısılır, alan derinliği artar. Bu yüzden F/2.0 gibi bir oranda, ön plan netken, ara plan bulanık olur. F/5.0 gibi bir orana çıktığınızda ise, arka plandaki detaylar belirginleşmeye başlar. Fakat diyaframı kısmanın, bir olumsuz etkisi mevcuttur. Işık gelen aralık daraldığı, yani aslında açıklık küçüldüğü için, toplam ışıkta azalma olur. Gök cisimleri, sonsuz uzaklıkta kabul edildiğinden, alan derinliğinden etkilenmezler. Bu yüzden en iyi şekilde ışık toplamak için elde edilecek F değerini kullanabilirsiniz. Fakat bu daima en küçük F değeri olmak zorunda değildir. Her objektifin, en verimli olduğu bir aralık vardır. Bunu deneme yanılma yoluyla ya da araştırarak bulmanız gerekmektedir. Fotoğrafçılıkta en çok kafa karıştıran şey, belki de bir fotoğrafının zamanın \"tam o anına\" ait olduğudur. Sanki o an zaman durmuş gibi düşünürüz, fakat bu böyle değildir. Bunun yerine kamera, çok ufak da olsa bir \"zaman aralığı\" boyunca çekim yapar. Bu zaman aralığı boyunca kameraya düşen ışık, görüntüye dönüştürülür. Dolayısıyla çekim süresi ne kadar uzarsa, toplanan ışık o kadar fazla olacaktır ve bu da astrofotoğrafçılık için en temel gereksinimdir. Gök cisimlerinden gelen ışık çok sönük olduğundan dolayı, onlardan ne kadar ışık alabilirsek o kadar detay yakalayabiliriz. Bu nedenle uzun pozlama yaparız, yani kamera saniyelerce hatta dakikalarca ışık toplar. Örneğin deklanşöre basarsınız ve fotoğraf 1 dakika boyunca çekilir, bir dakika sonunda görüntü elinize ulaşır. Gündelik çekimlerde de aslında aynı durum olmaktadır, fakat bu saniyenin 100'de 1'i hatta 1000'de 1'i mertebelerinde olduğundan, sanki anında oluyormuş gibi hissederiz. Buna enstantane hızı diyoruz, basit bir deyişle pozlama süresi. Pozlama süresinin astrofotoğrafçılık için önemi ışığın toplanmasıdır. Ne kadar uzun süre pozlama yapılırsa, o kadar fazla ışık sensörde toplanır. Bu da o kadar aydınlık bir görüntü demektir. Astrofotoğrafçılıkta en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri de budur: Daha fazla ışık. Çünkü çok sönük cisimlerin fotoğraflarını çekmek istiyoruz. Gözümüzün çok ötesine gidebilmeliyiz. Bu yüzden astrofotoğrafçılıkta pozlama süreleri birkaç saniyeden, birkaç saate kadar sürebilir. Bunu şartlara göre siz belirleyeceksiniz. Çok düz bir yaklaşımla, ne kadar çok pozlarsam o kadar iyi diye düşünmeyin. Gökyüzü tertemizken bir anda beliren bir bulut, 30 dakikalık bir görüntünüzü mahvedebilir. Özellikle karanlıkta, hareketli cisimlerin fotoğrafını çekmeye çalışırken onların bulanık çıkmasının nedeni budur. Cisim çekim boyunca hareket ettiği için, ışığı sensörün farklı noktalarına düşer. Bu astrofotoğrafçılık için çok önemli bir kavramı ortaya çıkarır: Takip sistemi . Eğer teleskoptan çekim yaparken, fotoğraflamaya çalıştığınız gök cismi görüntüde hareket ederse, fotoğrafta sadece bir çizgi olarak görünecektir. Bu doğal olarak olur, çünkü Dünya sürekli olarak kendi ekseni etrafında dönmektedir. Bu da gök cisimlerinin, Dünya'nın dönüş eksenine yaklaşık olarak denk gelen kutup yıldızı etrafında dolanması demektir. Gece boyunca gök cisimlerinin gökyüzünde bir hareketi vardır . Bu nedenle takip sistemi kullanmak gerekir. Aksi halde çok geniş açı bir fotoğrafta bile yıldızlarda uzama görmeden çekilebilecek en uzun süre yalnızca 10 saniye mertebelerindedir. Yine de bu ölçekte bile şahane görseller elde edilebileceğini belirtmekte fayda var. Fakat takip sistemi, bir astrofotoğrafçının olmazsa olmazıdır. Astrofotoğrafçılık için uzun pozlama gerekir, fakat aynı zamanda bu pozlama boyunca cisimlerin hareket etmemesi gerekir. Takip sistemi Dünya'nın dönüş hareketine göre dönerek, gök cisimlerinin gece boyunca kadrajda kalmasını sağlar. Bilinmesi gereken en temel özelliklerden bir diğeri, ışık hassasiyetidir. Kameralarda ISO değeri olarak gösterilir ve genelde 100, 200, 400, 800, 1600, 3200, 6400 gibi katlanan değerler alır. Işık hassasiyetinin değeri yükseldikçe, görüntü o kadar aydınlık olur. Fakat aynı zamanda görüntüdeki gürültü de artar. Gürültü, fotoğrafta istemediğimiz bir şeydir. Amacımız en iyi sinyal/gürültü oranını yakalamaktır. Yani ISO değerini sırf daha fazla ışık alacağız diye sonuna kadar artırmak iyi bir fikir olmayabilir. Her ne kadar bu gürültü, çeşitli yazılımlarla temizlenebilse de ideali buna sahip olmamaktır. Son zamanlarda piyasaya çıkan Sony A7s modeli, ISO 409600'e kadar ulaşmaktadır. Aşağıdaki videoda ISO değerinin bu kadar artışıyla, geceyi nasıl gündüze çevirdiğini görebilirsiniz. ISO artışından kaynaklı gürültü oldukça önemli olduğundan astrofotoğrafçılık için, yüksek ISO'larda az gürültü üreten bir kamera her zaman öncelikli tercihler sırasında yerini almalıdır. Astrofotoğrafçılık için, uzun pozlamaya ihtiyacımız olduğundan, sistemin sabit olması şarttır. Başlangıçta bir takip sistemi almak pahalı bir seçim olabileceğinden, bir üç ayak almak sizin için güzel bir tanışma imkanı sağlayacaktır. Fakat gökyüzünün, Dünya döndüğü için hareketli olduğunu unutmayın. Eğer kameranız sabit ise, olabildiğince geniş açıda çekim yapmalısınız. Böylelikle, görüntüye uzaktan baktığınız için, hareket belirgin olmaz ve ışık sabit noktaya düşebilir. Bunu aynı hızda hareket eden bir aracı yakından ve uzaktan görmek olarak düşünebilirsiniz. Aracın hızı aynıdır, fakat yakınındayken yer değiştirmesi çok barizken, uzaktayken hızını ancak bir miktar zaman geçtikçe fark edebilirsiniz. Bu durum elbette bir zaman sınırı olacağını gösteriyor. Standart 18-55 mm lens ile 18mm'de 10-13 saniye kadar sorunsuz pozlama yapabilirsiniz. Bu süreden sonra yıldızlar görüntüde uzamaya başlar, görüntüde yer değiştirecek kadar zaman geçmiştir. Eğer bu değeri 55 mm'ye çıkarırsanız, bu süre 3-5 saniyelere kadar düşer. Fakat iyi bir takiple, teknik olarak saatlerce pozlama dahi yapabilirsiniz. Genelde astrofotoğrafçılar en üst değer olarak 30 dakikaya çıkarlar. Fakat bunlar ekipmana ve şartlara göre belirlenir. Bir standardı yoktur. Özellikle şehrin ortasından astrofotoğrafçılık yapmaya çalışıyorsanız, yıldızların ışığı birikirken, aydınlatılan gökyüzünden gelen ışığın da birikeceğini hesaba katmalısınız. Ne yazık ki büyük şehirlerde gökyüzü, özellikle yanlış aydınlatma yöntemleri nedeniyle çok fazla aydınlanmaktadır. Öyle ki en parlak yıldızlar dahi neredeyse görülemez hale gelir. Tam olarak karanlık gökyüzü görmemiş birisi için gece gökyüzü karanlık gibi gelse de, aslında oldukça aydınlıktır. Şehirden yükselerek atmosferi ve bulutları aydınlatan ışık nedeniyle belirli bir poz süresinden sonra artık gökyüzü çok parlak çıkacak ve görüntüyü mahvedecektir. Bu yüzden çok uzun pozlama, her zaman en iyi pozlama değildir. Böyle bir durumda hem gürültüyü de azaltmak adına ISO değerini düşürebilirsiniz. Astrofotoğrafçılıkta olay sadece fotoğrafı çekmekten ibaret değildir. Uzun pozlamanın gördüğü göreve benzer bir işleme ihtiyaç duyarız. Normal fotoğrafçılığın aksine aynı bölgeyi birçok kez fotoğraflayarak, çeşitli yazılımlar aracılığıyla bu kareleri üst üste bindiririz. Böylelikle toplamda daha fazla ışık elde etmiş oluruz. Bu durum aynı zamanda sinyal/gürültü oranını azaltmak için faydalıdır. Fakat bu işlemi yaparken sadece çektiğimiz aydınlık kareleri kullanmayız . Görüntüde hem teknik hem de optik sebeplerden ötürü oluşan hatalara gidermek için çektiğimiz bazı kareleri de oyuna dahil ederiz. Bu karelere; karanlık , düz alan ve sıfır çekim kareler diyoruz. Bu yöntemi bilimsel çalışmalarda da kullanmaktayız. Bunlar için ayrıca bkz. Aydınlık, karanlık, düz ve sıfır çekim. Yukarıdaki fotoğrafta; solda, fotoğraf makinesine düşen ham görüntüyü görüyorsunuz. Sağdaki görüntü ise, soldaki gibi pozlanmış 87 karenin birleştirilmesi sonucu elde edildi . Görüntü kusurları PixInsight yazılımı sayesinde çıkarılarak görüntü işlendi. Her bir kare 27 saniyelik pozdan oluşuyor (87x27\" olarak yazılır). Dolayısıyla toplam elde edilen pozlama süresi 36 dakika etmektedir. Aradaki farkın ne kadar belirgin olduğunu görebilirsiniz. Bu da konuyu bir başka noktaya taşır: Astrofotoğrafçılıkta görüntü işleme. Birçok kişi günümüzde bunun için PixInsight yazılımını tercih etmektedir. Fakat Photoshop yazılımı da bu konuda oldukça tatmin edici sonuçlar verecektir. Keza her ikisini birden de kullanabilirsiniz. Astrofotoğrafçılıkta çekilen görüntünün işlenmesi, bilgi ve deneyim isteyen bir iştir. Tamamen aynı verilere sahip iki kişinin elde ettiği görüntüler arasında çok ciddi farklar olabilir. Bu nedenle bu tamamen başka bir yazının konusu, hatta bir kitap konusudur."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/astrofotografcilik-yildiz-izi-fotograflari/", "text": "Bu durum Dünya'nın dönüş hareketinin doğal bir sonucudur. Dünya, kendi ekseni etrafında dönerken yıldızlar da sanki gökyüzünde hareket ediyormuş gibi görünür. Dünya'nın dönüş eksenine yaklaşık olarak denk gelen Kutup Yıldızı tam olarak bu yüzden gece boyunca hareketsiz kalarak tek bir yönü gösterir . Diğer yıldızlar ise bu eksenin etrafında, yani Kutup Yıldızı'nın etrafında bir dolanma hareketi yapıyor gibi görünür. Fakat unutmamak gerekir ki aslında bu harekete sebep olan şey yıldızların hareketi değil, Dünya'nın kendi etrafındaki dönüşüdür. Yıldız izi fotoğrafları da tam olarak bu prensibi kullanır. Eğer fotoğraf makineniz ile uzun pozlama yaparsanız, yeterince uzun pozladığınızda yıldızların bu şekilde bir iz çıkardığını görebilirsiniz. Herhangi bir takip motoru gerektirmediğinden astrofotoğrafçılığa yeni başlamış, fotoğraf makinesi sahibi herkesin uygulayabileceği bir fotoğrafçılık tekniğidir. Çekilen fotoğraflarda belirgin bir yıldızı izi görebilmek için belirli bir sürenin üzerinde pozlama yapmış olmak gerekir. Bu pozlama tek seferde olmak zorunda değildir, hatta çoğu zaman böyle bir şey mümkün olmadığından, tek kare çekilmemelidir. Bunun yerine örneğin 60'şar saniyelik 30 kare alınarak (60x30 ile gösterilir), bir yazılım ile bu kareler birleştirilebilir. Bu işlemi yapan çeşitli yazılımları Google'a Startrail yazarak bulabilirsiniz. İpucu: İzlerin uzama miktarı yaptığınız pozlama süresince belirlenir. Dünya kendi etrafındaki dönüşünü yaklaşık 24 saatte tamamladığı için, yıldızlar kutup yıldızı etrafında 24 saatte bir tur atar. Eğer yıldızların fotoğrafta çeyrek çember çizmesini istiyorsanız toplamda 24/4=6 saat pozlama yapmanız gerekir. Fakat uzun pozlamalarda yıldızların sayısı çok olduğundan, fazla pozlandığında birbirlerini tamamladıkları için fotoğrafta bir sürü çember çizmişler gibi görünür. Dolayısıyla çoğunlukla bu kadar fazla pozlama yapmanıza gerek kalmaz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/astronomi-ve-uzay-bilimleri-bolumu-is/", "text": "Astronomi , gök cisimlerinin oluşumlarını, gelişimlerini ve dinamiklerini inceleyen bilim dalıdır. Kabaca gökyüzüne baktığınızda gördüğünüz her şeyin işleyişini araştırır. Türkiye'de Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü adı altında ya da benzer isimlerde 7 farklı üniversitede yer almaktadır. Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü mezunu birisi \"astronom\" ünvanına sahip olur. Ben 2013-2017 yılları arasında Ege Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümünde okudum. Buradan birincilikle mezun olduktan sonra aynı bölümde 1 yıl yüksek lisans yaptım, ardından İzmir Biyotıp ve Genom Merkezinde Moleküler Biyoloji ve Genetik üzerine de 1 yıl yüksek lisans yaptım. Şimdi NASA'nın APOD platformunda görevli olarak, Michigan Tech. Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak doktorama başlamış bulunuyorum. Uzun yıllardır bu konuda bir yazı hazırlamak istiyordum çünkü her sene özellikle tercih döneminde bununla ilgili çokça soru alıyorum. Gördüğüm kadarıyla da hala bu konuda aydınlatıcı bir yazı yok . Okuduğum yıllar sırasında bölüm temsilciliği de yaptım, birçok etkinliğin düzenlenmesinde görev aldım ve bilim eğitmenliği yaptım. Bu nedenle bölümün işleyişine daha yakından tanıklık etme fırsatım oldu. Aynı zamanda yurtdışında da bu sürecin nasıl olduğuna gerek kendim gerekse arkadaşlarım aracılığıyla tanık oldum. O nedenle mümkün mertebe, hem objektif hem de subjektif olarak bilinmesi gereken en temel konuları açıklayacağım. - Ankara Üniversitesi - Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü - Akdeniz Üniversitesi - Uzay Bilimleri ve Teknolojileri Bölümü - Atatürk Üniversitesi - Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü - Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi - Uzay Bilimleri ve Teknolojileri Bölümü - Ege Üniversitesi - Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü - Erciyes Üniversitesi - Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü - İstanbul Üniversitesi - Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü Bunlardan bazıları önceden Astronomi ve Astrofizik adı altındaydı fakat sonradan değiştirildi. Tercih yapacak olanlara olan önerim, bölümleri detaylıca incelemeleri, gidip görüp konuşup fikir almaları olacaktır. Bilimsel çalışmaların durumunu anlamak için bölümdeki hocaların adlarını Scholar veya Ads veritabanlarında aratarak hangi alanlarda ne kadar çalışma yaptıklarını görebilirsiniz. Yıllara göre listeleyerek son yıllarda hangi çalışmaların yapıldığını, yılda kaç çalışma çıktığını inceleyip kıyaslama yapabilirsiniz. Bu noktada tüm dünyada kullanılan en belirgin gösterge h-indeksi ve alıntılanma sayısıdır . Bunlar ne kadar yüksekse, o kişinin literatüre o kadar fazla katkı yaptığını gösterir. Fakat bunların tek başına bir gösterge olmadığını da vurgulamak isterim. Şu anda yapabileceğimiz en iyi ölçüm yöntemi bu olduğu için bunu kullanıyoruz. Lakin şunu da anlamak gerek ki h-indeksi 90 olan birisinin h-indeksi 5 olan birisinden akademik olarak daha verimsiz olması pek söz konusu değil. Bunun yanında bazı hocalar bürokratik görevlerde veya eğitim alanlarında kendilerini gösterdikleri için bu değerleri düşük görebilirsiniz. Fakat bölüm çapında bir kıyaslama, orada yapılan bilimsel çalışmaların düzeyi hakkında \"evrensel ölçütte\" iyi bir fikir verecektir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/astronomide-uzaklik-olcumleri-paralaks-iraksinim-yontemi/", "text": "Paralaks HesabıAslında prensip, görselde anlatıldığı kadar basittir. Paralaks ya da ıraksınım açısı, Dünya ile Güneş arasındaki mesafeyi gören açıyı ifade eder. Hedefinizdeki cisim, Dünya ve Güneş üçlüsüyle bir üçgen oluşturur ve küçük açı yaklaşımıyla cisme olan uzaklık belirlenebilir. Daha basit bir ifadeyle Dünya, Güneş etrafında dolanmasını sürdürürken, arkaplandaki cisimlere göre daha yakın olan cisim, arkaplana göre görüntüde hareket eder. Bu durum ölçülebilir olduğundan, Dünya ile Güneş arasındaki mesafe de bilindiğinden, cismin uzaklığı belirlenebilir. Burada paralaks, yay saniyesi cinsinden ölçülür. Bu durumda uzaklık , parsek biriminden d=1/p olarak basit bir şekilde belirlenir. Ya da AB cinsinden ifade etmek için dönüşüm yaparak, d=206265/p olarak da hesaplanabilir. Yani 0.2\" ıraksınım açısına sahip bir cisim, bizden 1/0.2=5 parsek uzaklıkta yer alır. Bu yöntemin dezavantajı, yalnızca çok yakın yıldızlarda işe yaramasıdır. Bu yöntemi kendi galaksimiz Samanyolu dışına uygulamayı bırakın, onun %3'lük bir kısmına, yani 1 kiloparseğe kadar ancak uygulayabilmektedir. Bu durumu da GAIA uydusuna borçluyuz. Fakat, uzaklık merdiveni konusunda da belirttiğimiz gibi, bu yöntem sayesinde yaptığımız ölçümler, diğer ölçümlerimize hayati bir değer katmaktadır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/astronomik-birim/", "text": "Astronomik birim , astronomide çok sık kullanılan uzaklık birimlerinden biridir. Dünya ve Güneş arasındaki mesafe olan yaklaşık 150 milyon kilometrelik mesafeyi ifade eder. Kısaca ABolarak yazılır. Fakat Dünya, Güneş etrafında dolanırken, Güneş'e yaklaşıp uzaklaşmaktadır. Dolayısıyla bu mesafe sabit olmadığından, astronomik birimin değeri, en uzak ve en yakın olduğu değerin ortalaması olarak alınır. Tam değeri 149,597,870,700 metredir. Astronomik birimin tanımladığı uzaklık ölçüsü, astronomik ölçeklerde bile oldukça ufak kaldığından, genellikle Güneş sistemi boyutlarındaki tanımlamalarda kullanılır. Örneğin bir gezegenin yıldızına olan uzaklığını astronomi birimi cinsinden ifade etmek oldukça akla yatkındır. Böylelikle Dünya'dan alışık olduğumuz mesafeyle bir kıyaslama yapabiliriz. Sembolik olarak kısaca AB olarak gösterilir, İngilizcede ise AU olarak ifade edilir. Halley kuyrukluyıldızı ile tanınan Edmond Halley, aynı zamanda bir astronomik birimin hesaplanması için bugün Halley metodu adıyla andığımız bir yöntem geliştirmiştir . - 149,597,870,700 metre - 92.955807 milyon mil - 499.004 ışık saniyesi (ya da yaklaşık 8.3 ışık dakikası) - 4.8481368x10 6 parsek - 15.812507x10 6 ışık yılı |Güneş'ten ortalama uzaklık (Güneş ışığı 8 dakika 19 saniye yolculuk ediyor). |Güneş'ten ortalama uzaklık. Asteroid kuşağındaki tek cüce gezegen. |Güneş'ten kabaca bu kadar uzaklıkta başlıyor."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/ay-illuzyonu-ay-ufukta-neden-daha-buyuk-gorunur/", "text": "Ay Gerçekte Ne Zaman Büyük Görünür?Ay, diğer tüm gök cisimleri gibi eliptik bir yörüngede dolanır. Dolayısıyla bazen Dünya'ya yakın, bazen ise daha uzak olur. Bu da Ay'ın bazen gerçekten olduğundan daha büyük görünmesine sebep olur. Fakat bu farkı fark etmek, oldukça keskin bir göz ile bolca tecrübe gerektirecek kadar azdır. Her ne kadar büyük bir fark gibi görünse de 4 yaydakikalık fark, 1 derecenin 15'te 1'i kadardır. (Gökyüzüne baş parmağınızı uzatın, bu yaklaşık 1 derecedir. Aradaki değişim bunun 15'te 1'i kadardır). Ay her ne kadar gece boyunca doğup batarken yörüngesi üzerinde bize yakınlaşabiliyor olsa da bu fark edilebilir miktarda değildir. Dolayısıyla başka açıklamalar aramak zorundayız. Ay'ın Ufka Yakınken Daha Büyük Görünmesine Dair AçıklamalarBurada en önemli noktalardan biri, Ay'ın ufka yakınken aslında büyük olmadığıdır. Eğer bir ölçüm aleti ile gerekli ölçümleri yaparsanız, Ay'ın gökyüzünde herhangi bir konumdayken aynı büyüklükte olduğunu, yani ufka yaklaştığında gerçekte büyümediği ortaya çıkacaktır. Kısacası Ay'ın ufka yakınken büyük görünmesi, tamamen bizim algımızla ilgilidir. 1) Ebbinghause İllüzyonu ya da Adını kaşifi Alman psikolog Hermann Ebbinghause tarafından alan bu illüzyon, nesnelerin etraflarındaki cisimlerle kıyaslanarak bir büyüklük algısı oluşması durumunu ifade eder. Örneğin birçok yerde de karşınıza çıkabilecek alttaki görselde soldaki ve sağdaki turuncu daireler aynı boyuttalar. Fakat soldakinin etrafında kendisinden daha büyük nesneler olduğu için onu beynimizde küçük bir daire olarak etiketliyoruz. Sağdakinde ise bu sefer etrafındakilere göre büyük olduğundan büyük bir daire olarak etiketliyoruz. Bir karşılaştırma yaptığımızda ise, sanki soldaki sağdakinden daha küçükmüş gibi algılanıyor. Ay'da da benzeri bir durum yaşıyor olabiliriz. Ay ufka yakınken onu etrafındaki küçük nesneler olan ağaçlar, binalar ile kıyaslayıp büyük algısı oluşturuyor, ardında da gökyüzündeki devasa alanda daha ufakmış gibi algılıyor olabiliriz. Problem: Eğer bu durum Ay'ı ufka yakınken ufak nesneler ile kıyaslamaktan kaynaklanan bir yanılgı ise bu durumda nesneleri ortadan kaldırdığımızda bu algının da yok olması gerekir. Fakat açık bir denizdeki gemiciler veya bulutların üzerinde uçan pilotlar da aynı yanılgıyı yaşamaktadırlar. 2) Ponzo İllüzyonu Adını İtalyan psikolog Mario Ponzo'dan alan bu illüzyon, bizim perspektif algımızla ilgilidir. Bir nesne bizden uzaklaştığında perspektiften ötürü daha küçük görünecektir. Beynimiz bu durumu bilir ve uzaktaki küçük bir nesnenin aslında büyük bir nesne olduğunu bize söyler. Bu sebeple aşağıdaki görselde uzaktaki tahta, yakındaki ile aynı boyutta olmasına rağmen daha büyük algılanmaktadır. Problem: Eğer durum perspektif ile alakalı olsaydı, tamamen küresel bir yapı olan gezegen evlerinde , ufuktan yükselen Ay'ın aynı şekilde küçüldüğünü görmemiz gerekirdi. Fakat durum bunun tam aksini göstermektedir. Farklı Bir Bakış: Eğer başınızı öne eğip bacaklarınızın arasından bakacak olursanız, Ay yanılgısının yok olduğunu fark edeceksiniz. Şaka yapmıyoruz, gerçekten de bu böyle. 3) Yakınsak KüçültmeÖzellikle fotoğrafçılık ile ilgilenenlerin bildiği bir kavramdır. Uzaktaki bir nesneye odaklanmak belirli bir uzaklıktan sonra sabittir. Gözümüz bir cismi uzaklığına göre odaklar. Örneğin; Ay bizden yaklaşık 400.000 kilometre uzaktadır, fakat ufka yakın olduğunda onu bizden uzak olan ufuktaki nesneler ile aynı odağa koyarız. Örneğin 200-300 metre ötedeki ağaçlar ile Ay'ı aynı uzaklıktaymış gibi ilişkilendiririz. Fakat Ay gökyüzüne çıktığında, etrafında odaklanabileceğimiz bir nesne yoktur. Dolayısıyla göz odaklanmadığı duruma gelir, ki bu birkaç metredir. Bu da beynimizin Ay'ın olması gerekenden daha yakın olduğunu algılamamıza sebep olur. Dolayısıyla bu durum yakından büyük olarak gördüğünüz bir nesnenin aslında küçük olduğunu düşünmemize sebep olur. Problem: Bu durum Ay'ın ufka yakınken neden daha büyük göründüğü yerine, gökyüzündeyken neden daha küçük algılandığını açıklar. Sonuç: Yukarıdaki gibi çeşitli açıklamalar getirilmiş olsa da, bazı yanıtlanamayan durumlar ve eksiklikler barındırdığından bu konu bilim insanları arasında hala tartışma yaratmaktadır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/ay-neden-kirmizi-gorunur-kanli-ay-tutulmasi/", "text": "Hiç kuşkusuz gökyüzüne baktınız ve karşınızda kırmızı bir Ay gördünüz. Ay neden kırmızı görünsün ki diye düşünmüş, kanlı Ay haberlerini görmüş, hatta bu konuda endişelenmiş bile olabilirsiniz. Çocukluk zamanımda, özellikle depremlerin olduğu yıllarda bu konunun çok gündeme geldiğini hatırlıyorum. Hatta bu soruyu babaanneme yönelttiğimi kendim bile yönelttiğimi hatırlıyorum, ardından deprem olunca da hepimizin hayret ettiğini... Bunu babaannem hala bana hatırlatır, o gün Ay kırmızıydı diye. Aslında bu çok sıradan, sürekli olan bir şeydi, fakat ilk defa o anda fark etmiştik. Lakin bu tür yanlış çıkarımlar her zaman olur. Belki de fiziksel olarak açıklaması en kolay, fakat bir o kadar da yanlış anlaşılan konulardan biridir bu nedenle. Hele ki bir de Kanlı Ay Tutulması başlığı gündeme geldiyse... Aslında bu durum Ay'a özgü bir durum değildir. Güneş ufka yaklaştıkça neden kırmızı görünüyorsa, Ay da aslında aynı nedenden kırmızı görünür. Hatta bu durum Güneş ve Ay'a da özgü değildir. Eğer parlak yıldızlara ve gezegenlere de dikkat edecek olursanız onlar da ufka yaklaştıkça giderek kırmızı bir hal alırlar. Bu durumun nedeni oldukça basit bir tespite dayanır: Atmosfer'de mavi ışığın daha fazla saçılması. Ay neden kırmızı görünür sorusunun kısa cevabı, Dünya'nın atmosferinin mavi ışığı saçması, geriye kırmızı ışığın kalmasıdır. Aslında bu düz dünya komplocularına karşı yine hoş ve bir o kadar basit bir fiziksel açıklamadır. Ay'ın ve Güneş'in ufka yaklaştıkça kızıllaşması, atmosfer katmanının bu doğrultuda daha kalın olmasından kaynaklanır. Bu küresel bir geometride mümkündür ve geometrisine göre ölçümler yapılıp test edilebilir. Astronomi gözlemlerinde bu tür düzeltmeler kullanılmaktadır. Dünya'nın yuvarlak geometrisinden dolayı, ufka yakın olarak gözlediğimiz cisimler, tepede gözlediklerimize göre çok daha fazla atmosfer katmanından geçerler. Aslında bu durum bile başlı başına antik çağlarda Dünya'nın düz olmadığını ispatlamak için yeterli olurdu, lakin o zamanlar insanlar ışığın bu saçılım doğasını ne yazık ki bilmiyorlardı. Fakat biz biliyoruz! Işık, atmosferden geçerken havayı oluşturan moleküllerle etkileşime girer. Bu esnada ışık çeşitli saçılımlara uğrar, bunlardan şu anda ilgimizi çekeni Rayleigh saçılmasıdır. Rayleigh saçılmasına göre, bir foton ne kadar enerjikse o kadar saçılıma uğrar. Mavi fotonlar, kırmızı fotonlara göre elektromanyetik spektrumda daha yüksek enerjiye sahiptir. Bu şu demektir: Mavi ışık, atmosferde kırmızıya göre daha fazla saçılır ."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/ay-tutulmasi-nedir-ne-zaman-2021/", "text": "Ay tutulması, Güneş ile Ay arasına Dünya'nın girmesiyle gerçekleşir. Güneş'ten Ay'a giden ışınlar, Dünya tarafından kesilir. Böylece Ay tutulması sırasında Ay yavaş yavaş örtülür. Bu tutulmalar tam tutulma olabileceği gibi parçalı tutulma şeklinde de gözlenebilir. Her ay Dünya, Güneş ile Ay arasından geçse de her ay, Ay tutulması gözlenmez. Bu durum yörüngelerin eğikliği ile alakalıdır. Ay tutulması geçmişten günümüze birçok medeniyeti etkilemiş, hatta yaşamlarının seyrini değiştirmiştir. O zamanlarda bilimin yokluğu, bu tür doğa olaylarının, doğa üstü güçlere atfedilmesine kaçınılmaz bir şekilde neden olmuştur. Fakat günümüzde bilim sayesinde bunun neden gerçekleştiğini, insanlar üzerinde herhangi bir etkisinin olup olmadığını rahatlıkla bilebildiğimiz için, bu tür orta çağ inanışları artık yok olmaktadır. Günümüzde de birçok kişi Ay tutulmasının tam olarak nasıl gerçekleştiğini bilmemekte ya da bilse de fizik yasalarına doğal olarak bir fizikçi ya da astrofizikçi kadar hakim olamadığı için sonuçlarını yanlış yorumlayabilmektedir. Bu yazıda tüm sorularınıza yanıt verip, kafanızdaki soru işaretlerini gidereceğiz. Eğer kafanıza takılan bir soru olursa, bunları forum üzerinden bize sorabilirsiniz: Rasyonalist forum. Ay tutulması ender bir olaydır ve her zaman olmaz. İki boyutlu görsele baktığımızda Dünya her ay, Güneş ve Ay arasına girer. Fakat bunların hepsinde tutulma gözlenmez. Çünkü aynı zamanda üçüncü boyutta, yörüngelerin birer eğikliği vardır. Bu nedenle Ay tutulması zamanları astronomlarca hesaplanmış ve yayınlanmıştır. Tutulma sırasında Dünya'nın gölgesi Ay'ın üzerine düşer. Bu da Ay üzerinde bir gölgeye neden olur. Lakin Dünya sadece katı bir gök cismi değildir, aynı zamanda kayda değer kalınlıkta bir atmosfere de sahiptir. Bu nedenle atmosferden geçen Güneş ışınları saçılıma uğrayarak Ay'ın tutulma sırasında kırmızı görünmesine neden olur. Rayleigh saçılması nedeniyle gerçekleşen bu durum, aynı zamanda gün batımlarının kırmızı, gökyüzünün mavi olmasının da açıklamasıdır. Ay tutulması daima Ay'ın dolunay evresinde gerçekleşir, bunun hiçbir istisnası söz konusu değildir. Çünkü Ay'ın tutulabilmesi için, Dünya'nın Güneş ile Ay arasında yer alması gerekir. Böyle bir durumda Ay'ın neredeyse tamamı Güneş tarafından aydınlatılmış olacağı için, bu dolunay evresine denk gelir. Her tutulma dolunayda gerçekleşse de, her dolunayda bir tutulma gözlenmez. Birçok kişi için her dolunayda tutulma olmaması garip görünebilir, fakat olayı üç boyutlu uzayda düşünecek olur ve aradaki devasa mesafelerin yanında küçük boyutları fark edecek olursanız, anlamak çok daha kolay olmaktadır. Yörünge eğikliğindeki çok ufak bir farklılık, Dünya'nın gölgesinin düştüğü bölgeden Ay'ın geçmemesine neden olabilir. Dolayısıyla bir tutulma gerçekleşmez."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/ayin-en-buyuk-gorundugu-durumlar-zamanlar/", "text": "Gökyüzüne baktığımız bazı zamanlarda Ay'ın büyük göründüğünü fark eder ve \"Bugün Ay neden bu kadar büyük?\", \"Ay neden yakın görünür?\" ya da \"Ay'ın en büyük göründüğü durum nedir?\" gibi soruları illa ki kendimize sormuşuzdur. Birçok kişinin bunları merak ettiğini biliyoruz. Cevap oldukça basit olsa da, aslında biraz şaşırtıcı bazı durumlar da barındırıyor. Ay, zaman içerisinde Dünya'ya yakınlaşır ve uzaklaşır. Ay Dünya'ya yakın olduğu zaman aramızdaki mesafe 356,500 km iken, Dünya'ya en uzak olduğu zaman aramızdaki mesafe 406,700 km'dir. Bu da Ay'ın uzaklığını ortalama olarak 385,000 km yapar. Bu yakınlaşma ve uzaklaşma hareketi nedeniyle Ay, farklı zamanlarda farklı boyutlardadır. Dolayısıyla gerçekte Ay'ın en büyük olduğu zaman, Dünya'ya en yakın olduğu zamandır ve bu sırada gökyüzündeki açısal boyutu yaklaşık 34.6 yay dakikasına ulaşabilir. En uzak olduğunda ise bu yaklaşık 29.2 yay dakikasına kadar düşer. Bu değer 1 derecenin yaklaşık yarısı kadardır. Eğer bir kıyaslama yapacak olursak, Ay'ın boyutunun, yörünge hareketi nedeniyle yakınlaşıp uzaklaşmasından dolayı yaklaşık %15 oranına kadar değişebildiğini görürüz. Aşağıdaki görsel bu farkı göstermektedir, yalnız burada farkın %12 mertebesinde olduğuna dikkat edin. Her zaman bu maksimum ve minimum anlarını kıyaslanabilir bir dolunay evresinde yakalamak mümkün olmayabiliyor. Yani aslında %15'lik fark, her zaman tecrübe ettiğimiz bir olay değil. Profesyonel bir göz bile gökyüzüne baktığında, Ay'ın ne zaman yakın ne zaman uzak olduğunu ayırt etmekte zorlanır . Yani aslında bu fark o kadar da fark edilebilir değildir. Ay'ın bize bazı zamanlarda büyük görünmesi, bu yakınlaşma uzaklaşma hareketinden ziyade, bir illüzyondur. Şunu da not düşmek gerek ki, üstteki dolunay evrelerine ait iki görüntüden de anlaşılacağı üzere, Ay'ın evrelerinin onun yakınlığı ve uzaklığıyla doğrudan bir alakası yoktur. Ay herhangi bir evresinde yakın veya uzak olabilir. Bu durumun nedeni evrelerin periyodu ile yörüngenin periyodunun tam olarak denk gelmemesidir. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. - Ebbinghause İllüzyonu ya da Titchener Daireleri - Ponzo İllüzyonu - Yakınsak Küçültme Özet olarak, Ay'ın en büyük göründüğü durum, her ne kadar bazı zamanlarda gerçekten büyük görünse de çoğunlukla bir illüzyondankaynaklanır. Profesyonel bir astronom bile gökyüzüne baktığında Ay'ın büyük olduğu zamanı ayırt etmekte zorlanır ya da edemez. Her ne kadar en küçük durumuyla en büyük durumu arasında %15'lik bir fark olsa da genelde illüzyonun etkisi çok daha büyüktür. Bu durum, Ay'ın neden ufukta daha büyük göründüğü sorularının da nedenidir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/ayin-jeolojik-haritasini-gormeye-hazir-misiniz/", "text": "Tarihte ilk kez tüm Ay yüzeyi, NASA ile Ay ve Gezegen Enstitüsü arasındaki işbirliği ile, USGS'nin bilim insanları tarafından harita haline getirildi. \"Ay'ın Birleşik Jeolojik Haritası\" olarak adlandırılan Ay haritası, gelecekte yapılacak çalışmalar için Ay'ın yüzey jeolojisinin kesin planı olarak işlev görecek ve uluslararası bilim toplulukları, eğitimciler ve herkes için oldukça değerli bir kaynak olacaktır. Dijital harita şu anda online olarak mevcut ve bu harita bizlere, Ay'ın jeolojisini ayrıntılı bir şekilde inceleme olanağı sağlıyor (1: 5.000.000 ölçek). Şu anki USGS Direktörü ve eski NASA astronotu Jim Reilly, \"İnsanlar her zaman Ay'dan ve bizim ona gidip gelmemizden büyüleniyor. Bu nedenle, USGS'nin, gelecekteki çalışmaları için NASA'ya planlamalarında yardımcı olabilecek bir kaynak yarattığını görmek muazzam.\" ifadelerini kullandı. Bu dijital haritayı oluşturmak için bilim insanları, Apollo projesindeki bölgesel bilgilerden ve uydu çalışmalarındaki en güncel bilgilerden yararlandılar. Elimizde bulunan haritalar, güncel bilgiler göz önüne alınarak yeniden çizildi ve böylece önceki gözlemler ve yorumlar da korunmuş oldu. Yeni ve eski verilerin birleştirilmesinin yanı sıra, USGS araştırmacıları Ay'ın stratigrafisina ortak bir ad koydu. Bu adlandırma; kaya isimlerine, tanımlamalarına ve ne kadar eski olduklarına dair bazı tutarsız haritalardan kaynaklanan sorunları da çözmüş oldu. USGS jeoloğu ve baş yazar Corey Fortezzo, bu haritanın onlarca yıl süren bir projenin doruk noktası olduğunu belirterek, Ay'daki bazı alanların keşfinin Ay yüzeyinin geri kalanıyla birleştirilmesi sonucunda yeni bilimsel çalışmalar için hayati bilgiler taşıdığını da ekledi."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/aynali-teleskop-reflektor-ozellikleri-turleri/", "text": "Teleskop denilince akla ilk gelen mercekli teleskoplar olsa da aynalı teleskoplar göreli daha düşük maliyetleri sebebiyle çok daha fazla tercih edilir. Aynı mercek/ayna çapına sahip kaliteli bir mercekli teleskop, kaliteli bir aynalı teleskoptan çok daha pahalıdır. Aynalı teleskoplarda ışığı toplayan birincil ayna bir çukur aynadır. Bu nedenle ışığı mercekli teleskoptaki gibi kırmadığından , yansıttığı için reflektörolarak da adlandırılır. 17. yüzyıldaIsaac Newtontarafından, mercekli teleskoplara alternatif olarak geliştirilmiştir. O dönemlerde mercekli teleskoplar özellikle renk sapıncından dolayı çok problem yaşıyordu. Günümüzde bu problemin çözümü olsa da bu hala mercekli teleskopları oldukça pahalı yapmaktadır. Bu nedenle, diğer birçok nedenden de ötürü, aynalı teleskoplar daha sık tercih edilir. Ayrıca hem mercekli hem de aynalı olan sistemler de mevcuttur. Aynalı teleskobun ışığı toplayan birincil aynasıiçeriye doğru eğime sahip bir aynadır. Normal aynalarda, camın arka tarafı kaplanırken bu teleskoplarda camın eğimli olan ön yüzeyi kaplanır. Böylelikle geniş bir alandan gelen ışık yakalanarak bir noktaya doğru yönlendirilir. Birincil aynadan, odak düzlemine olan mesafe odak uzunluğu olarak adlandırılır. Odağa doğrudan kameragibi görüntü alan bir sistem konulabileceği gibi bazen ikincil bir ayna da bu sisteme dahil olabilir. Newtonian teleskoplar buna güzel bir örnektir. Newtonian teleskopta, teleskop tüpünün arkasında birincil ayna bulunur. Bu, ışığı teleskobun önüne doğru odaklar. Fakat buraya bir kamera koymak, teleskobun önünü kapatıp ışığı keseceğinden, buraya ikincil bir ayna konularak ışık teleskobun yan tarafına aktarılır. Buraya da odak ayarı yapan mekanik bir sistem konulur. Arzu edilirse kamera veya göz merceği takılabilir. Bu nedenle Newtonian teleskoplarda gözlem yaptığınız nokta teleskobun ön kısmında yer aldığından gözlem mercekli teleskoba göre çoğunlukla daha kolaydır. Aynalı teleskoplar tasarımları gereği çeşitli türlere ayrılır. Bunlardan en çok bilinenleri Newtonian teleskop , Cassegrain teleskop, Gregorian teleskop ve Ritchey Chretien teleskoptur. Isaac Newton tarafından 1668 yılında geliştirilen, ilk aynalı teleskop modeli budur. Genellikle paraboloid birincil aynaya sahiptir. İkincil ayna düzdür ve 45 derecelik açıyla teleskobun önünde durarak, birincil aynadan odaklanan görüntüyü teleskobun yanına aktarır. Görüntü ikincil aynada henüz odaklanmamıştır, ikincil ayna odaklanmakta olan görüntüyü sadece yana aktarır. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Basitliği ve pratikliği nedeniyle oldukça fazla kullanılan Newtonian teleskoplar, amatör teleskop yapımıyla ilgilenenler genellikle tercih ettiği modeldir. Ayrıca astrofotoğrafçılıkta kullanılan birçok teleskop Newtonian teleskoptur. Dilimizde bazen Newton teleskop olarak da geçer fakat daha sık kullanımı, İngilizce'deki Newtonian teleskop şeklindedir. Aynalı teleskop türleri arasından oldukça çok tercih edilen bir türdür. İlk defa 1672 yılında yayınlanarak Laurent Cassegrain'e atfedilmiştir . Parabolik bir birincil aynaya ve hiperbolik bir ikincil aynaya sahiptir. Birincil aynanın ortası deliktir ve teleskobun arka tarafında yer alır. Buradan yansıtılan ışınlar hiperbolik ikincil aynaya çarpar. Bu iki aynaların düzlemleri birbirlerine paraleldir. Dolayısıyla ikincil aynadan yansıtılan ışık, teleskobun arkasından geçerek odaklanır. Yani mercekli bir teleskopta olduğu gibi çıkış noktası teleskobun arkasında yer alır. Işığın tüp içerisinde gidip gelmesi sayesinde Newtonian tasarıma göre daha kompakttırlar . Dolayısıyla oranı yüksek olan (F/8, F/10 ve hatta ötesi) için tercih edilir. Çünkü odak uzaklığı arttıkça tüpün uzunluğu da artmalıdır ve bu nedenle mekanik sorunlar yaşanmaktadır. Takip sistemlerinin verimli çalışabilmesi için ağırlık minimum olmalıdır. Bu da Cassegrain türü teleskopları cazip kılar. İskoç astronom ve matematikçi James Gregory tarafından 1663 yılında tasarlanmıştır. Cassegrain teleskoptaki gibi birincil aynanın ortası deliktir, fakat bu sefer ikincil ayna konkavdır. Bu da görüntünün düz oluşmasına olanak sağlayarak, kara gözlemlerine imkan tanır. Magellan teleskobu, Large Binocular Telescope gibi birçok büyük gözlemevinde bu tasarım görülebilir. Aynalı teleskoplarda her ne kadar dezavantajları listesi daha uzun görünse de bunların çoğu ciddi problemler teşkil etmezler ve çoğunlukla avantajları kısmı daha baskındır. Bunun gibi birçok nedenden ötürü çoğu amatör ve profesyonel işlerde aynalı teleskoplar tercih edilir. Devasa gözlemevi teleskopları da aynalı teleskoptur, mercekli değildir . - Renk sapıncından etkilenmez. - Daha ekonomiktir. - Amatör olarak yapılabilir. - Daha büyük çap - Mekanik açıdan avantajlı tasarımlar - Parça parça aynalardan daha büyük ayna - Parlak yıldızlarda + şeklinde yansıma - Koma problemi - Alan eğriliği - Astigmatizm - Tozlanma problemi - Ayarlama gerektirir. - Zamanla aynanın kaplanması gerekir. Renk sapıncı mercekli teleskoplar için ciddi bir problemdir. Işık mercekten geçerken farklı dalga boyları farklı açılarda kırılır. Bu nedenle görüntünün bir tarafında kırmızılık, öbür tarafında mavilik görülebilir. Örneğin Ay'ın üstünde mavi bir hale altında kırmızı bir hale görüyorsanız renk sapıncından etkileniyor demektir. Bunun günümüzde çözümleri olsa da fiyatı ciddi anlamda yükseltmektedir. Ucuz her mercekte bu problem görülür. Aynalı teleskopta ise böyle bir problem yoktur. Aynalı teleskoplar, aynı çapa sahip kaliteli bir mercekli teleskopa göre çok daha uygun fiyatlıdır. Dolayısıyla daha büyük ayna çapında bir teleskop alınabilir. Böylelikle aynı fiyata daha çok ışık toplama gücüne sahip olunur ki bu bir teleskobun zaten birinci önceliğidir. Ne kadar çok ışık toplanırsa o kadar sönük cisimler, o kadar fazla detay görünür. Her ne kadar teleskop yapımı denilince akla basit merceklerden Galileoskop yapımı gelse de bunlar bahsettiğimiz optik kusurlardan ötürü pek kullanışlı değildir. Lakin kendi imkanlarınızla aynalı teleskop imal edebilirsiniz. Bu biraz teknik detay ve emek gerektirse de bu işle uğraşan amatörlerin, piyasadaki ticari teleskoplarla aynı kalitede ayna ürettiklerini yapılan testlerde daha önce gördük. Çünkü aynayı kendiniz yaparken gördüğünüz kusurları geri dönüp düzelterek daha kusursuz hale getirme şansınız her zaman var. Daha ekonomik olmasına neden olan durumdur. Aynı çaptaki bir mercekli teleskoba göre daha uygun olması, daha büyük çaplarda ayna alıp, daha fazla ışık toplanmasına, daha sönük cisimlerin görülüp daha fazla detay görülmesine yardımcı olur. Birçok tasarımı olduğundan amaca uygun olanı tasarlamak mümkündür. Örneğin Cassegrain türünde optik tüpün kısalması, altında onu yönlendiren takip sistemi açısından üzerine bindirilen yükün azalması ve daha sorunsuz takip yapılması hatta daha büyük çaplara çıkılabilmesi anlamına gelir. Bu durum sadece devasa teleskoplar için geçerli bir durumdur. Örneğin önümüzdeki yılda fırlatılması planlanan James Webb Teleskobu, 18 ayrı altıgen parçanın bir araya gelmesiyle oluşan daha büyük bir aynaya sahiptir. Parça parça aynaları bir araya getirerek daha büyük bir ayna elde etmek, tek başına büyük bir ayna yapmaya göre çeşitli avantajlara sahiptir. Özellikle Newtonian teleskoplarda ikincil aynayı tutan örümcek adını verdiğimiz kollar, çok parlak yıldızlar pozlanırken, yıldızın etrafında + şeklinde bir parlama olmasına neden olur. Bazıları bu durumu estetik açıdan tatminkar bulurken, bazıları istemez. Bu sorunu çözmek mümkündür. Çocuklarınıza bilimi sevdirecek, bilimsel kavramları öğretecek kitaplar arıyor ama bulamıyor musunuz? Bu seri tam size göre! Mistik Yerler ve Çözülmemiş Gizemler tam size göre! Bu kitaptaki haritaları inceleyerek yeryüzünün en esrarengiz yerleri ve en fantastik canlılarıyla tanışacak, kaşiflere ve korsanlara maceralarında eşlik edeceksiniz. Kıtaları, okyanusları, yüksek dağları, derin çukurları, yeraltının gizemlerini, kısacası gezegenimizi keşfedeceksiniz. Bir sapınç türüdür ve görüntünün kenarlarındaki nokta kaynaklı yıldızların köşelere doğru uzaması durumunu ifade eder. Yıldızlar uzayıp kuyruklu yıldız gibi göründüğünden bu ismi alır. Genellikle bu tür sorunlarla baş etmek için çoğu astrofotoğrafçı, görüntünün kenarlarını direkt kırpar. Bu durumu düzelten coma corrector adlı optikler bulunur. Odağın gerçekleşme biçimi eğimli bir yüzey tarafından gerçekleştiğinden, odaklandığı noktada her ne kadar küçülüp bu fark azalsa da, kameranın sensörünün bu eğriliği sağlamaması nedeniyle bazı noktalarda odak problemi oluşur. Bu durum çeşitli lenslerle düzeltilebilir. Dar görüş açısına sahip teleskoplarda pek belirgin olmasa da geniş alan gözlemi yapmak için düşük odak oranına sahip hızlı olarak tabir ettiğimiz F/5 gibi teleskoplarda daha belirgin hale gelebilen bir optik kusurdur. Bu kusurda dairesel nesneler eliptikleşmeye başlar. Amatör teleskop yapımında bazen bu problemle karşılaşılsa da genelde bir problem değildir ve çözülebilir. Mercekli teleskoplar kapalı sistemlerdir lakin bazı aynalı türleri açık sistemler olduğundan zamanla ayna tozlanır. Optikleri bir bezle silmek iyi bir fikir olmadığından -asla yapmayın kaplamaya zarar verirsiniz- fön makinesi gibi güçlü hava üfleyen bir cihazla temizlemek gerekir. Fakat bunu sık sık yapmaya gerek yoktur, genelde yıl mertebesinde bakım süresi fazlasıyla yeterlidir. Mercekli teleskoplarda optikler sabittir ve bakım gerektirmeyeceği için yerlerinden oynamazlar. Lakin aynayı temizlemek için çıkardığınızda veya sistem bir şekilde oynadığında özellikle kolimasyon ayarı dediğimiz bir ayar gerektirir. Elbette çözülebilir bir durumdur, fakat mercekli teleskop kadar tak-kullan olmadığı da aşikardır. Aynaların kaplamasının zamanla yenilenmesi gerekebilir, fakat bu yine bahsettiğimiz gibi yıllar mertebesinde gerçekleşebilecek olaydır ve genellikle ciddi bir problem teşkil etmez. Bunu oldukça uygun fiyata yapan yerler mevcuttur. Teleskoplar hakkında daha detaylı bilgilere ulaşmak istiyorsanız ve özellikle mercekli teleskopları da yakından tanıyarak kıyaslama yapmak istiyorsanız, bu konuda detaylıca ele aldığımız aşağıdaki yazılarımıza göz atmanızı öneriyoruz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/ayrim-duyarliligi-siniri/", "text": "Bu cümlenin sonundaki soru işaretinde bulunan noktayı fark edebiliyor musunuz? Peki ya ekrandan birkaç metre uzaklaşırsanız yine görebilecek misiniz? Muhtemelen hayır; çünkü insan gözünün nokta boyutundaki bir cismi en kaliteli şekilde görebilmesi için cisim ile arasında bir metreden daha fazla mesafe olmaması gerekiyor. Buna ayrım duyarlılığı adı veriliyor. Göz gibi optik bir sistem için en iyi ayırma duyarlılığı, kabaca göze ulaşan ışığın dalga boyu ve ışığın içinden geçtiği cismin açıklığının boyutu tarafından belirleniyor. Ayırma duyarlılığı astronomide de aynı şekilde işler. Bu aslında neden gitgide büyük teleskoplar yaptığımızı açıklıyor: Çünkü büyük teleskoplar hem daha fazla ışık toplayıp daha uzaklara bakmamızı sağlıyor, hem de büyük teleskoplar için daha yüksek açıklık prensipte çok daha iyi görüntü anlamına geliyor. Ancak yayınlanan yeni bir çalışma, evrenin aslında son derece önemli bir ayrım duyarlılığı sınırına sahip olduğunu gösteriyor. Yani ne kadar büyük teleskoplar inşa edersek edelim, doğanın bu sınırından dolayı uzak galaksileri asla düşündüğümüz kadar açık seçik ve net göremeyebiliriz. Ya da başka bir deyişle, uzak gök cisimlerinin mükemmel görüntülerini asla elde edemeyebiliriz. Dünya'da bulunan Very Large Telescope ya da Keck Teleskobu gibi en büyük teleskoplar 10 metre çapında aynalara sahipler. Ayrıca şu anda 30-40 metre ayna çapına sahip Aşırı Büyük Teleskoplar olarak adlandırılan yeni teleskopların üretilmesi adına planlar yürütülüyor. Ancak bir sorun var: Eğer bir kaynaktan bize gelmekte olan ışık -mum ışığı, sokak lambası ya da yıldız ışığı olabilir- yolculuğunda küçük bir sapmaya dahi maruz kalırsa, ne kadar büyük bir teleskop kullandığımızın önemi kalmaksızın teoride mümkün gözüken en yüksek kalitedeki görüntüye asla ulaşamıyoruz. Işığın bizimle oyun oynadığını biliyoruz. Daha önce bir havuza baktığınızda havuzun dibindeki fayansların dalgalanıp hareket ediyor gibi göründüğünü fark ettiniz mi? Peki ya su dolu bir bardağa dik bir çubuk attığınızda çubuğun kırılmış gibi göründüğünü? Bunun gibi uzaydan teleskoplarımıza ulaşmaya çalışan ışık türbülanslı atmosferimizden geçmek zorunda ve bu durum astronomlar için ciddi sorunlara yol açıyor. Tıpkı mükemmele yakın bir düzen ve paralellikte ilerlemekte olan okyanus dalgalarının su altındaki bir batıkla çarpışmalarında olduğu gibi atmosfer de dalgaların yayılımına zaman zaman engel oluyor. Özellikle ışık gibi elektromanyetik dalgalar açısından da bu, astronomlarca elde edilen fotoğrafların bulanık olması demek. Bu sorunun bir şekilde çözümünü bulamazsak bir teleskopla teoride mümkün gözüken maksimum ayrım duyarlılığına asla ulaşamayacağız. Teleskopları atmosfer dışına yerleştirmek belki bir çözüm olabilir ama bu çok maliyetli. Uyarlanabilir Optikler de bir başka çözüm ama bu da teknik açıdan çok zorlayıcı. Uluslararası Astronomi Birliği Genel Kurulu'nun bu yıl sunduğu bir çalışma, uzayın doğası hakkında kuantum fiziğini kullanarak bir öngörüde bulunuyor. Çalışma, uzay-zamanın, kuantum ölçeklerindeki doğasının önemli bir ayrım duyarlılığı sınırına sahip olabileceğini gösteriyor. Bu da ne yazık ki gelecekte teleskoplarımızın uzak galaksileri gözlemleme kaliteleri hakkında endişelenmemiz için bir sebep bulabileceğimiz anlamına geliyor. Fikir şöyle devam ediyor: Kuantum kuramına göre en küçük ölçeklerde -Planck uzunluğu olarak bilinen 10-35 m ölçeğinde- uzay, köpüklü olarak tanımlanır. Kuantum fiziği, evrenin bu küçük ölçeklerde parçacık fiziği deneylerinde de sürekli olarak gözlemlenen ve devamlı var olup kaybolan sanal parçacıklar ile dolu olduğunu söyler. Bununla birlikte zamanın en kısa anında ortaya çıkıp kaybolan bu parçacıklar, enerjiye ve Einstein'ın ünlü denklemi E=mc^2 dolayısıyla kütleye sahiptirler. Ne kadar küçük olduğunun önemi olmaksızın herhangi bir kütle uzay-zamanı büker. Bu Einstein'ın kütle çekimi betimlemesidir. Bunun doğadaki en heyecan verici örneği büyük kümeler tarafından kütle çekimsel merceklenme etkisine maruz kalan uzak galaksilerdir. Işık parçacıklarının böylesine köpüklü bir uzay-zamanda seyahat etmeleri ışığın bizim kalın ve türbülanslı atmosferimizden geçmelerine benzer şekilde bükülmesine sebep olur. Elbette bu etki ihmal edilebilecek kadar küçüktür. Ancak uzak galaksiden yayılan bir foton evrende oldukça uzun bir yolculuk yapmak zorundadır. Bu yolculuk sırasında ise uzay-zamanın köpüklü doğası nedeniyle sayısız küçük bükülme birbiri üzerine toplanabilir. Şu an ise bu toplanma etkisinin en büyük teleskoplarla elde ettiğimiz en yüksek kalitedeki görüntüler hesaba katıldığında küçük olduğu düşünülüyor. Yine de ayrım duyarlılığı sınırı hipotezi doğruysa, bahsi geçen kozmik bulanıklık gelecekteki yeni nesil teleskoplar ile çok daha fark edilir hale gelebilir. Bu yeni nesil teleskoplara, 2018'de gözlemlere başlaması planlanan Hubble Uzay Teleskobu'nun halefi James Webb Teleskobu'da dahil. Bununla birlikte bugüne kadar modern fiziğin en büyük ideallerinden biri olan Einstein'ın kütle çekimi ile kuantum mekaniğini birleştirme konusunda kabul gören herhangi bir teori yok. Bu yüzden ayrım duyarlılığı sınırını hemen bütünüyle kabullenmek hatalı olur. Çünkü Einstein'ın kütle çekim kuramı ile kuantum kuramını birleştiren nihai bir kuram, modern fizikteki diğer pek çok sorun kadar ayrım duyarlılığı sınırının da çözümü olabilir. Öte yandan ayrım duyarlılığı sınırını hiçbir şekilde aşamayacak olsak bile, bu sadece uzak galaksilerin detaylı yapıları üzerine çalışan astrofizikçilerin baş belası olur. Konudan çıkarabileceğimiz en etkileyici sonuç ise Dünya'da ya da uzayda ne kadar büyük teleskoplar yaptığımızın önemi kalmaksızın, kuantum ölçeklerde ortaya çıkıp evrenin ötesinde doğanın bir ayrım duyarlılığı sınırının bulunması ve bu sınırın kozmik ölçeklerde tezahür ediyor olmasıdır. Kim bilir belki de evren, doğanın bazı gizlerini bizden sonsuza kadar saklamıştır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/bagil-hiz-ve-bagil-ivme/", "text": "Şu zamana kadar fizik hakkında konuşurken hep tek bir gözlemcimiz vardı, dolayısıyla olayları açıklamak kolaydı. Fakat gerçek dünyada farklı noktalarda farklı gözlemciler bulunabilir. Bunların, gördükleri olaylar karşısında birbirleriyle anlaşması oldukça önemli. İşte tam olarak bu noktada karşımıza bağıl hız ve bağıl ivme kavramları çıkıyor ya da bir başka deyişle göreli hız ve göreli ivme. Örneğin iki aracın aynı yol üzerinde, aynı doğrultuda ilerlediği durumu ele alalım. Bu araçlardan birisi 50 km/sa, diğeri de 70 km/sa hızla ilerliyor olsun. Dikkat edin! Hızları neye göre tanımladık? Dışarıdan bakan birisi için! Hiç kuşkusuz bu değerler, o kişinin gözlemleridir. Şimdi 50 km/sa süratle giden araçtaki kişiyi düşünün. Onun göreceği şey, önündeki aracın kendinden 20 km/sa süratle uzaklaştığı olacaktır! İki farklı gözlemci, aynı olayda farklı değerler ölçmektedir. Dışarıda sabit duran gözlemci 70 km/sa derken, aracın içerisindeki ise 20 km/sa demektedir. İki olay da aynıdır ve aslında ikisi de hatalı değildir. Sadece aralarında ufak bir uzlaşma problemi vardır. Yani ikisi de söylediklerinde haklı! Bağıl hız ve bağıl ivme kavramları tam olarak bu noktada devreye giriyor. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu durum bize hızların aslında göreli olduğunu ifade ediyor. Yani nereden baktığınıza göre elde edeceğiniz sonuç farklı. Lakin fizik yasaları farklı olmadığına göre, aynı olay için aynı değerleri bulmamız gerekir. Bu gerçekten de böyledir, fakat bunu göstermek için bir araç kullanmamız gerek. Hayır! Dışarıdan bakan birisi için topun artık bir yatay hız bileşeni de vardır, çünkü otobüs ilerlemektedir . O nedenle dışarıdan bakan birisi, topun başladığı noktaya düştüğünü değil, daha ileri bir noktaya düştüğünü görür. Bu nedenle onun gördüğü, parabolik bir yörüngedir. Tıpkı eğik atış örneklerimizde olduğu gibi. Fizikte her gözlemci için bir referans sistemi tanımlarız. Bu referans sistemleri, içlerinde bulundukları uzayda hareket edebilirler . Bunu gözlemcinin üzerinde onunla birlikte dolaşan bir kartezyen koordinat sistemi olarak hayal edebilirsiniz. Diğer gözlemciler için de bu geçerlidir. Bir kere bunu yaptığımızda, artık bu uzlaşma problemini çözmek oldukça kolaydır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/bakteriler-ve-iletisim/", "text": "Canlılar doğar, büyür ve ölürler. Bu yaşam sürecinde çevreleriyle ve diğer canlılarla iletişim halindedirler. Uzun yıllardır dünyada olan bakterilerin tek başına yaşayan, herhangi bir iletişimde bulunmayan ve sadece yaptıkları şeyin beslenip, büyüyüp, bölünmek ve bizi hasta etmek olduğunu düşündük. Fakat günümüzde yapılan bir çok deneyde bunun doğru olmadığını kanıtlayan güzel sonuçlar var. Bunun hakkındaki bilgi moleküler biyolog Bonnie Bassler'ın yapmış olduğu çalışmalar sonucunda ortaya çıktı.1 Yapılan çalışmada Vibrio fisheri adında bir deniz bakterisi incelendi. Vibrio fischeri, tıpkı ateşböcekleri gibi, biyoluminesans yapma, yani ışık üretebilme yeteneğine sahiptir. Biyoluminesans, lusiferin adındaki bir pigmentin, lusiferaz adındaki bir enzim tarafından oksitlenmesi sonucu ışığın açığa çıkmasını sağlayan kimyasal bir reaksiyondur. Bakteriler arasındaki iletişimi açıklayan ilk mekanizma Vibrio fischeri'nin yaptığı biyoluminesanstır. Araştırmalar gösteriyor ki Vibrio fisheri ortamda yalnızken hiç ışık üretmiyor. Yaptığı şey, küçük moleküller salgılamak. Bakteri yalnızken, bu moleküller serbestçe yüzüyor ve ışık oluşmuyor. Ancak bakteriler bölündüklerinde ve hep beraber bu molekülü üretmeye başladıklarında, bu molekülün miktarı hücre sayısına bağlı olarak artıyor. Molekül miktarı, bakterilere kaç tane komşuları olduğunu söyleyebilecek bir seviyeye ulaştığında, bu molekülü tanıyorlar ve hep beraber ışık üretmeye başlıyorlar. Bakteriler, bu kimyasal sözcüklerle konuşuyorlar. Vibrio fischeri, Euprymna scolopes adında küçük bir mürekkep balığının içinde yaşıyor. Mürekkep balığının buna izin vermesinin sebebi, bu bakterilerin ürettiği ışığa ihtiyaç duymasıdır. İkisi arasındaki ortak yaşamı Bonnie Bassler şu şekilde özetliyor: Bu küçük mürekkep balığı, Hawai sahilinin çok yakınında, dizimizi geçmeyecek sığlıkta bir suda yaşıyor. Mürekkep balığı noktürnal olduğundan yani yalnızca geceleri avlandığından, gündüzleri kendisini kumun içine gizliyor ve uykuya yatıyor. Mürekkep balığı oldukça sığ bir suda yaşadığından, parlak gecelerde Ay'ın veya yıldızların ışığı bu sığ sudan geçerek mürekkep balığına ulaşabiliyor. Mürekkep balığı, bir çeşit kepenk geliştirmiş. Böylece bakterilerin yaşadığı o özel ışık organının üzerini açıp kapayabiliyor. Ayrıca sırtında da detektörler var. Bu sayede sırtına ne kadar ayışığı vurduğunu anlayabiliyor. Bu kepengi açıp kapayarak ön tarafında bulunan bakterilerin ürettiği ışığın şiddeti ile sırtına vuran ışığın şiddetini birbirine eşitliyor ki gölge oluşmasın. Yani mürekkep balığı, bakterilerden gelen ışığı kendisinin açığa çıkmasını engelleyen bir korunma mekanizmasında kullanıyor. Böylece avcılar mürekkep balığının gölgesini göremiyor ve gölgenin geldiği yere bakarak mürekkep balığını yakalayamıyor. Ancak, mürekkep balığının şöyle bir problemi var: Ölmekte olan ve yoğun bir bakteri kültürü onun üzerinde yaşıyor, mürekkep balığı sürekli olarak bu durumda kalamaz. Bu nedenle her sabah güneş doğduğunda, kendisini kuma gömerek uykuya dalıyor ve sirkadiyen ritmine bağlı olan bir pompayı kullanarak bakterilerin yaklaşık yüzde 95'ini dışarı atıyor. Böylece bakteriler seyreltik haline geliyor. Yani o küçük hormon molekülü yok oluyor ve ışık üretemiyorlar. Gün içinde geriye kalan bakteriler bölünerek molekülü serbest bırakıyorlar ve geceleri, yani mürekkep balığının ihtiyacı olduğunda ışık geri geliyor. Yapılan diğer araştırmalarda bu sistemin sadece karanlıkta ışık üreten bakterilerin değil, diğer bakterilerin de buna benzer sistemler geliştirdikleri keşfedildi. Yani bakteriler birbirleriyle konuşabiliyorlar. Küçük kimyasallar salgılıyorlar, bunları algılıyorlar ve belli bir çoğunluğa ulaştıklarında tüm bakteriler ortak davranış sergiliyorlar. Bu olaya Quorum sensing deniyor. Aslında bu olay bize vücudumuzda bakterilerin var olmasına rağmen, neden bazı zamanlarda hasta olduğumuzu açıklıyor. Bizi hasta yapabilecek uygun bir ortam bulduğunda çoğalmaya başlıyorlar, moleküller üretiyor ve yeterli seviyeye geldikleri anda hep beraber zehir salgılayıp bizi hasta ediyorlar. Bu keşfin bize çok önemli getirileri var. Bakterilerde tür içi ve türler arası iletişime engel olan doğal ve sentetik stratejiler geliştirilerek, bakteriyel hastalıklar için yeni tedavi şekilleri ortaya çıkarılabilir. Elde edilen bilgilerle patojenlerin virulansını azaltan quorum sensing inhibitörleri tasarlanabilir ve tedavi etmedeki yetenekleri ölçülebilir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/baliklarda-nitrit-zehirlenmesi-toksisitesi/", "text": "1.Akvaryumda Nitritin VarlığıSağlıklı bir akvaryumda nitrit seviyesi mikromolar seviyelerinin dahi altında olmalıdır . Yükselen nitrit konsantrasyonları çeşitli balık türleri için ciddi sorunlara neden olur. Bu nedenle nitritle başa çıkmak için gerek kimyasal gerekse de etkinlik yönünden çeşitli eylemler belirlenmiştir. Bu yöntemler çoğunlukla; sudaki atık amonyağı suyu sirküle ederek temizleme üzerine kuruludur. Çünkü amonyağın tamamlanmamış oksidasyon süreci sonucunda nitrit tehlikeli miktarlarda birikebilir . Bunun akabinde, nitrifikasyon sürecinin biyolojik filtrelerde yeni başlatıldığı zamanlarda, yani dengenin henüz sağlanmadığı ilk zamanlarda, nitrit konsantrasyonları 1 milimolar (50 mg/L) değerlerine ve hatta daha üzerine ulaşabilir. Bu da toplu balık ölümlerine neden olabilecek kadar yüksek bir değerdir. Burada belirtmek gerekir ki, bazı balık türleri daha düşük seviyelerdeki nitritten ölümcül düzeyde etkilenirken, bazı türler daha yüksek seviyedeki nitritten ölümcül düzeyde etkilenir. Bu durumu farklı çeşit balıklara yuva olan akvaryumlarda nitritin yükseldiği sırada, öncelikle bir tür balıkların kaybını görerek anlayabilirsiniz. Ardından nitrit yükselmeye devam ettikçe, diğer türler de kayba uğramaya başlayacaktır. Bu nedenle derhal müdahale edilmesi gerekir. 2. Nitrifikasyon Sürecini ve Toksisitesini Etkileyen FaktörlerNitrifikasyon sürecinde ve toksisitesi üzerinde etkili birçok parametre bulunmaktadır. Bunlar pH, sıcaklık, klorür, amonyak, çözünmüş oksijen miktarı, nitrite maruz kalma süresi, nitrifiye eden bakteri sayısı ve inhibe edici bileşenlerin varlığıdır. İnhibe eden bileşiklere örnek olarak nitröz asit, NH3, metilen mavisi, antibiyotikler ve bazı organik bileşenler gösterilebilir. Genellikle 24-48 saatlik nitrite maruz kalma sonucunda balıkta maksimum nitrit birikimi gerçekleşir. Daha kısa tabiriyle nitrit zehirlenmesi, bir günlük süreçte kendini belli eder. 1977'den beri, nitrit toksisitesinin suyun tuzluluk oranına bağlı olduğu bilinmektedir. Tuzlu suda ölümlü bir zehirlenme geçirilmesi için gereken konsantrasyon, tatlı sulardakinden 50-100 kat daha fazladır. Yapılan çalışmalar, nitrit toksisitesi ve klorür konsantrasyonu arasında lineer bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. 2004 yılında yapılan, ölümcül konsantrasyon ve klorür konsantrasyonu arasındaki lineer ilişki Poecilia reticulata üzerinde de ayrıca gösterilmiştir. Görünen o ki klorürün LC50 (%50 oranında ölüme sebebiyet veren konsantrasyon) üzerindeki etkisi, ters bir şekilde ilişkilidir. Nitrite en hassas türler, klorür eklenmesinden en az düzeyde fayda görürken bu fayda hassas balıklar için bile oldukça fazladır. Diğer anyonların da nitrit toksisitesini inhibe ettiği bilinmektedir. Kimyasal olarak klorüre benzeyen bromitin, nitritin varlığını dengelediği 1983 yılında gösterilmiştir. Nitrat ve bikarbonatın da belirlenebilir etkileri olduğu literatürde bildirilmiş, fakat klorür veya bromit kadar etkili olmadığı görülmüştür. Ayrıca divalent ve trivalent anyonların da çok düşük seviyede olsa da nitrit toksisitesi üzerinde etkisi bulunduğu 1986'dan beri bilinmektedir. Kalsiyum, magnezyum, sodyum ve potasyum belirli konsantrasyonlarda tatlı sularda bulunmaktadır. Özellikle bitkili akvaryumlarda bu katyonlar gübre amaçlı olarak suya verilmektedir. Nitrit toksisitesi üzerinde bir etkileri olması ihtimali sebebiyle ilgi konusudur, fakat yaptığı bağların farklılığı sebebiyle etkisinin klorürden farklı olacağı açıktır. Kalsiyum klorürün, sodyum klorüre göre nitrit toksisitesinde daha etkili olduğu Morone saxatilis üzerinde 1991 yılında gösterilmiştir. Bunun yanında kedi balığı üzerinde 1983 yılında yapılan bir araştırma sodyum klorür ile kalsiyum klorürün eşit miktarda koruma sağladığını göstermiştir. Sudaki hidrojen iyonu konsantrasyonun nitrit toksisitesi üzerine etkisi hala tam olarak bilinmemektedir. Bu konuda literatüre yapılan katkılar genellikle anyonların katkısını asitlikten ayırt edilemediği veya canlının adaptif aralığı dışında kalan pH değerlerini incelediğinden net bir sonuca ulaşamamıştır. Özetle, pH'ın nitrit toksisitesi üzerindeki etkisi, normal pH aralığında etkisini pek hissettirmemektedir. Oksijen, nitrit toksisitesini etkilemektedir çünkü nitrit kanın oksijen taşıma kapasitesini düşürmektedir. Sıcaklık, oksijenin suda çözünme miktarına ve canlının dokusundaki oksijen ihtiyacına etki eden bir faktör olsa da 1976 yılında yapılan bir çalışma, göreli olarak dar bir sıcaklık aralığında (22-30 C), nitrit toksisitesi ve sıcaklık arasında bir ilişki ortaya koyamamıştır. Bunun yanında 1984 yılında kedi balığı üzerinde yapılan bir çalışmada 10 C'de tutulan balıklara göre 30 de tutulan balıkların iki kat daha fazla methaemoglobine sahip olduğu görülmüştür. Aynı zamanda 1984 yılında yapılan çalışmada 30 C'de tutulan balıkların nitrit eksikliğinde, normal hemoglobin seviyelerine daha hızlı döndüğü tespit edilmiştir. Buradan çıkarılabilecek sonuç, nitrit olduğu düşünülen balıklı akvaryumun, balıkların sağlığını ihmal etmeyecek düzeyde soğuk kalmasının; balıkların nitritsiz suya aktarıldığında ise olabildiğince yüksek sıcaklıkta olmasının nitrit toksisitesinden en az etkilenmeye neden olacağıdır. Tüm bunların yanında balıkların türleri, yaşları ve büyüklüklerinin de nitrit toksisitesi üzerinde etkisi olduğu bilinmektedir. 3. Nitrit Alımı ve Toksisite MekanizmasıTatlı su balıkları ve kabuklu canlılar çevrelerine hiperosmotiktirler. Üre ve solungaçlarındaki pasif akış yoluyla kaybettikleri iyonları tolere etmek adına, aktif olarak solungaçlarından iyon alırlar. Gerekli iyonları beslenme yoluyla alabilirseler de birçok balık solungaçlarındaki klorür hücreleri sayesinde aktif olarak iyonları biriktirebilir. Tatlı suda bu hücreler, amonyak veya hidrojeni eşit sayıdaki sodyum iyonuyla değiştirebilirler. Bu sırada bikarbonat iyonlarını vererek eşit sayıda klorür iyonlarıyla takas ederler. Tatlı su canlıları için nitritin çıkardığı en büyük problem, nitritin (NO2-) solungaçlı Cl- alım mekanizmasında yüksek birleşme eğilimine sahip olmasıdır. Yani suda NO2- varlığında, Cl- yerine NO2- alınır. Bu durum yüksek Cl- alma oranına sahip türlerin nitrite daha duyarlı olduğunu göstermektedir. Yani akvaryumunuzdaki nitrit yükselmesinden ilk etkilenen tür, solungaçlarından yüksek Cl- alımı yapan türlerden olacaktır. Kan plazmasındaki nitrit miktarı, canlıyı çevreleyen ortamdaki konsantrasyondan 60 kata kadar daha fazla olabilir. Fakat nitrit sadece kan plazmasında bulunmaz, aynı zamanda solungaçlar, beyin ve kas gibi diğer dokularda da birikir. Tüm buna rağmen kan, nitritin birincil hedefi olarak görünmektedir. Plazma içerisinde nitrit difüzyona uğrayarak kırmızı kan hücrelerine karışır. Burada hemoglobindeki demiri okside ederek +3 oksidasyon durumuna geçirir. Bu şekilde değişime uğrayan hemoglobine methaemoglobin veya ferrihaemoglobin denir. Ne yazık ki methaemoglobin oksijen bağlama kapasitesine sahip değildir. Bu nedenle nitrit zehirlenmesi geçiren balıklar, oksijen yoksunluğu ile benzer semptomlar gösterir. Çünkü nitrit sebebiyle artık kanları oksijen bağlayamaz hale gelir. Bu durumda suya bolca oksijen vermek, balıkları bir nebze de olsa rahatlatabilir. Eğer balıklar aktif bir durumda değilse, onları aktif olmaya zorlamak anoksi sebebiyle ölümlerine neden olabilir. Aynı zamanda methaemoglobin miktarı yüksek olan balıkları kanları kahverengi bir hal alır. 4. Detoksifikasyon Sürecinin MekanizmasıBalıkların kırmızı kan hücreleri, methaemoglobini hemoglobine çeviren methaemoglobin redüktaz enzimini barındırır. Bu süreç sabit bir şekilde sürekli olarak gerçekleşir ve eğer balık nitrit içermeyen bir ortama alınırsa normal hemoglobin miktarına 24-72 saat arasında dönebilir. Bu nedenle nitrite maruz kalmış balıklarınızı nitrit içermeyen bir suya alsanız dahi bir süre daha zehirlenmenin etkileri sürecektir. Bundan dolayı, en kısa sürede müdahale etmek önemlidir. Ayrıca balıklar, nitriti okside ederek daha az toksik olan nitrata dönüştürme kapasitesine de sahiptir. Hayvanlarda birçok sistemin nitritten nitrat ürettiği bilinmektedir. En çok bilinenleri hemoglobin, katalaz ve sitokrom oksidazdır. Detoksifikasyon sürecinin bir kısmı karaciğerde gerçekleşir. Ayrıca eritrositlerin de nitriti nitrata çevirme kapasitesine dikkat çeken çalışmalar olmuştur. 5. Nitritin Fizyolojik EtkileriNitritin birçok fizyolojik etkisi bulunmaktadır. En önemlisi, yukarıda da bahsettiğimiz üzere hemoglobinin methaemoglobine dönüşerek balığı oksijensiz bırakmasıdır. Fakat ilginç bir şekilde, nitrite maruz kalan balıklarda hem düşük hem de yüksek konsantrasyonlarda ölümcül etki gözlenmiştir. Bu da nitritin toksisitesinin başka etkiler sebebiyle de gerçekleştiğine işaret etmektedir. Methaemoglobinomi bunlardan yalnızca bir tanesidir. Örneğin nitrit kritik bir biçimde potasyum dengesini etkilemektedir. Ekstrasellüler K+ artışı, kırmızı kan hücrelerinde ve iskelet kaslarında K+ kaybına sebep olmaktadır. Hücre dışı K+ artışı istenmeyen bir durumdur çünkü kalp yetmezliğine neden olarak balığın ölümüne sebebiyet verebilir. 6. Nitrifikasyonun KimyasıNitrifikasyon süreci/döngüsü aşağıdaki şekillerde işler. Okunma kolaylığı açısından: NH4+ amonyum, NH3 amonyak, NO2- nitrit ve NO3- de nitrattır. Öncelikle amonyum; nitrit, hidrojen iyonu ve suya dönüşür. Ortaya çıkan nitrit aşağıdaki şekilde nitrata dönüşür. 2NO2- + O2 ---> 2NO3- . Ya da aşağıdaki gibi bir süreç gerçekleşir. Nitrosomonas europaea için oksidasyonun ilk basamağı amonyak monooksijenaz enzimi tarafından gerçekleştirilir. İkinci basamak aşama aşama iki farklı enzim tarafından yürütülür. Hidroksilamin oksidoredüktaz , hidroksilamini nitrik okside çevirir. Hala tam olarak bilinmeyen bir enzim ise nitrik oksiti nitrite çevirir. Üçüncü basamak ise farklı bir organizma tarafından tamamlanır. Dipnot: Bu yazı 2005 yılında yayınlanan bir makaleden derlenerek ve çevrilerek hazırlanmıştır. Dolayısıyla bilinmeyen bazı bilgilerin günümüzde biliniyor olması söz konusu olabilir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/basit-bir-kan-testi-ile-kanseri-ongorebilmek-mumkun/", "text": "Basit Bir Kan Testi İle Kanseri Öngörebilmek Mümkün! Yeni bir kanser testi, erken aşamada yapılan uygulanabilirlik çalışmasında umut verici sonuçlar verdi. Çalışmalar, basit bir kan testiyle son derece doğru kanser taramaları yapabileceğimiz bir geleceğin önünü açtı. Tümörlerin yayıldığı DNA parçaları için kan taramasını içeren teknoloji, Sıvı Biyopsi olarak da adlandırılıyor. Bu sonuçlar, bizi kanser teşhisinde yeni başarılar elde etmeye bir adım daha yaklaştırıyor. Şu anda kanseri belirlemeye yönelik en iyi yöntemimiz, laboratuvar analizi için tümör dokusu üzerinden küçük bir parçanın kesilmesi anlamına gelen biyopsidir. Ancak biyopsiler genellikle ağrılıdır ve tümör dokusunun yayılmasına sebep olur. Ayrıca bir şeyleri kesmek için zaten bir tümörünüzün olması veya tümör şüphenizin olması gerekmektedir. Bu yüzden, bilim insanları daha erken teşhis ortaya koyma umudu ile herhangi bir cerrahi işleme gerek duymadan da aynı sonuçları verebilen bir kan testi üzerinde çalışmaktalar. Tümörler tarafından kan dolaşımına salınan DNA parçalarına odaklanıldığında, kan ile kanseri teşhis etmek mümkündür. Buna dolaşımdaki tümör DNA'sı adı verilir. Son yıllarda, bilim insanları kanser teşhisi konulan hastalardan alınan örnekleri kullanarak dolaşımdaki tümör DNA'larını saptamanın en iyi yolu üzerinde çalışmaktalar. Amerikan Onkoloji Kliniği Topluluğu'nun 2017 toplantısında sunulan en son çalışmada, biliminsanlarının dolaşımdaki tümör DNA'larını tararken ulaşabilecekleri sonuçlar paylaşıldı. Memorial Sloan Kettering merkezinde lider bir araştırmacı olan Pedram Revazi; Bulgularımız, yüksek yoğunlukta dolaşımdaki tümor DNA diziliminin mümkün olduğunu ve potansiyel olarak tümör dokusu örneklerine ihtiyaç duymadan klinik karar verme için çok değerli bilgiler sağlayabileceğini göstermektedir\" demiştir. Ekip, metastatik meme kanseri, akciğer kanseri ve ileri evreli prostat kanseri olan 124 hastadan alınan kan ve doku örneklerini kullandı. Elde ettikleri örnekleri 508 farklı gen mutasyonu için taradılar ve genomun belirli bölgelerini 60.000 defa inceleyerek değerlendirdiler. Uzmanlara göre bu yöntem, diğer sıralama yöntemlerinden 100 kat daha fazla veri üretiyor. Bu yöntemin gerçekten kanda bulunan tümörü belirleyip belirleyemeyeceğini görmek adına, uzmanlar sonuçları hastaların bizzat kendi beyaz kan hücrelerinden elde edilen genetik madde ve doku örnekleriyle karşılaştırdılar. Ravazi : Hücresiz DNA'larla ve beyaz kan hücresi DNA'larıyla yaptığımız analizler tümör DNA'sını saptamada çok daha fazla hassasiyet sağlıyor. Dizme de bu nadir tümör DNA'sının parçalarını bulmamıza yardımcı olmaktadır. şeklinde açıklama yapmıştır. Araştırmacılar, bu üç kanser türünün tümünde, doku örnekleri üzerinde 864 genetik değişiklik tespit ettiler ve bulguların %73'üne kan testlerinde de rastladılar. Hastaların %89'unda, kan ve tümör dokusunun en az birinde gen değişimi gözlemlendi. Sıvı biyopsilerinin daha sık uygulandığı meme kanserinde başarı oranı %97 idi. Daha duyarlı ctDNA testlerine sahip olmanın büyük bir yararı da; kanseri biyopsiyle mümkün olandan yıllar önce, tüm vücuda yayılacak zamanı olmadan tespit edebilme imkanıdır.Yeni yöntem, Jeff Bezos ve Bill Gates gibi insanlar tarafından sağlanan hayırseverlik fonu destekli, erken kanser tespitini amaçlayan şirket Grail'den araştırmacılarla geliştirildi. Araştırmanın ortak yazarlarından birisi olan Grail'den Mark Lee, Reuters'e yaptığı açıklamada, şimdilerde şirketin bu yeni yöntemi kanser taşıyan ve taşımayan yüz binlerce kişiden veri toplamak için kullanmayı planladığını belirtti. Sonuçlar bugüne kadar umut verici ilerlemiş olsa da, bu teknolojinin rutin kontrollerde hepimizin yararlanabileceği erken teşhis aracı haline gelebilmesi için ekibin daha çok çalışma yapmaya ihtiyacı var. Razavi, Reuters'e yaptığı bir açıklamada, \"Bu, önemli bir ilk adım, çok çaba harcanan bu girişimin işe yaradığını gösteriyoruz\" dedi. Sonuçlar ASCO Yıllık Toplantısı'nda sunuldu ve Journal of Clinical Oncology'de yayınlanması kabul edildi."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/bastirilmis-anilar-canlandirilabilir-mi/", "text": "1980'lerin sonu ve 1990'ların başında Amerika Birleşik Devletleri büyük bir paniğe kapıldı. Binlerce yetişkin, korkunç çocukluk istismarı anılarını hatırlamaya başladı. Hatırlamaya bile dayanamayacakları bu acı dolu anları bir süredir bastırdıklarına inanıyorlardı. Philadelphia merkezli kar amacı gütmeyen Sahte Anı Sendromu Vakfı'na göre, bu anılar göz önüne alınarak daha çok aile üyelerine karşı olmak üzere, toplam 736 yasal hak talebinde bulunuldu. 1990'ların sonunda, ortaya çıkan çocukluk travma salgınının Federal Soruşturma Bürosu ve Adalet Bakanlığı tarafından yapılan soruşturmalarında bazı istismar iddialarının gerçekliğinin olmadığı kanıtlandı. Ancak hafızayı geri getirme konusu hiçbir zaman psikolojiden ayrı tutulamamıştır. Yakın zamanda yapılan bir araştırma, klinisyenlerin % 76'sının bugün hala bastırılmış hafızaya inandığını göstermektedir. Travma anında, insanların olayın bazı parçalarını hafızasına yüklerken, bazı kısımlarını veya olayı ve bilinci hafızasından tamamıyla sildiği gerçeğini ilk olarak teorileştiren kişi Psikolog Sigmund Freud'dan başkası değil. Ancak Kanada, Ontario Western Üniversitesi'nden Psikolog Albert Katz, böyle bir mekanizmanın mümkün olduğuna dair kanıtın olmadığını belirtiyor. Katz, \"Şüphesiz ki bazı şeyleri unutuyoruz. Ancak bu, onları bilinç dışında tutmak için aktif bir sürecin olduğu anlamına gelmez.\" diyerek sözlerini noktalıyor. İnsanların olayları unutması için birçok nedeni var aslında. Sık sık aklımıza getirmediğimiz şeyler yavaş yavaş hafızamızdan siliniyor. Ayrıca sıradan, günlük olayları da unutmaya meyilliyiz. Cornell Üniversitesi'nden Psikolog Charles Brainerd'e göre, olayları kendi isteğimizle unutmak bile mümkün. Yapılan bir çalışma, katılımcılara bir kelime listesini unutmaları söylendiğinde o listeyi unutmalarının daha kolay olduğunu gösteriyor. Her ne kadar \"yönlendirilmiş unutma olarak da adlandırılan kasıtlı unutma, işlerin yolunda gitmediği bir randevuyu unutmanızı sağlasa da, gerçek bir travmanın hafızadan silinmesini sağlamayacaktır. \"Çünkü travmatik olayları kendi isteğimizle hatırlıyoruz. Bu hafızanın temel yasalarından biridir.\" diyor Brainerd."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/bataklik-valabileri-ve-hamilelik/", "text": "Bataklık Valabisi: Bu Sevimli Hayvan Tüm Yetişkinlik Hayatı Boyunca Hamile! Bataklık valabisi'nin dişileri, tüm yetişkinlik yaşamları boyunca hamile! Kimi zaman hamilelik süreci sonsuza dek sürecek gibi olsa da, bataklık valabisi adı verilen bu Avustralya keselisi için hamilelik gerçekten de asla bitmeyen bir süreç. Yakın zamanda araştırmacılar, dişi valabilerin hamileyken, mevcut fetüsün doğumuna günler kala bir ya da iki embriyoya gebe kalabildiklerini keşfettiler. Bu, cinsel açıdan erişkin olan dişi valabiler için yaşamları boyunca devam eden sürekli bir hamilelik döngüsü demek. Bilim insanlarının yeni bir çalışmasına göre, bu aynı zamanda memeliler arasında bir tür üreme stratejisi. 70 santimetre uzunluğundaki bataklık valabileri, ormanlarında ve bataklıklarında yaşadığı Doğu Avustralya'ya özgü bir türdür. Michigan Üniversitesi Zooloji Müzesi'ne göre, Bataklık Valabileri 15 aylıkken cinsel olgunluğa erişirler. Yıl boyunca üreyebilirler ve 33 ila 38 gün süren bir gebelik dönemi geçirirler. Bilim insanları, 2 Mart'ta Ulusal Bilimler Akademisi Proceedings dergisinde online olarak yayınlanan yeni bir çalışmada, valabilerin kızışma döngüsünün sadece 31 gün sürdüğünü belirtti. Memelilerin üreme süreci dört aşamadan oluşmaktadır: yumurtlama, döllenme, hamilelik ve emzirme. Çalışma gruplarının belirttiği üzere makropodid olarak adlandırılan kanguru ve kangurugilleri kapsayan bir grup keseli hayvan, bazı türler doğumdan kısa bir süre sonra bazen de saatler içinde bile yumurtlama dönemine girebiliyor. Araştırmacılar bir süredir bataklık valabilerinin, kızışma döngüsünün gebelik döneminden daha kısa olduğu için, bu hayvanlar için çiftleşme ve gebe kalma sürecinin hamilelikle karıştırılacağından şüpheleniyorlardı. Durumun böyle olup olmadığını öğrenmek için, Avustralya'daki Melbourne Üniversitesi, Berlin'deki Leibniz Hayvanat Bahçesi ve Yaban Hayatı Araştırma Enstitüsü ile bilim adamları vajinal smear testlerini bir araya getirdiler ve yüksek çözünürlüklü hamile Valabileri ultrasonla incelediler. Araştırmanın sonunda, gebe dişilerin % 90'ının aslında iki kez hamile olduğunu ve zamanında doğacak olan fetusların gebeliklerinin % 97 ila % 100'ünü tamamladığında, oluşan yumurtlamada döllenmiş ikinci bir embriyo taşıdığını buldular. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Ancak fetuslar aynı rahmi paylaşmıyor. Keseli dişiler, iki rahme ve üç vajinaya sahip. Bu, bir rahim içinde bir fetüsün oluşmasından birkaç gün sonra hamile bir Bataklık Valabisi, ikinci rahmin içinde yumurtlama dönemine girebilir, çiftleşebilir ve yeni döllenmiş bir embriyo geliştirebilir. Çalışmalara göre bu göz önüne alındığında, ikinci fetüsün gelişimi daha geç başlıyor. Keselilerin yavruları, diğer memelilerin yavrularına göre çok daha kısa bir gelişim süreci yaşamakta. Ve bu yavruların, uzun bir süre emzirilmesi ve büyütülmesi gerekiyor. Yenidoğanları emzirirken, rahimdeki embriyonun gelişimi bir süreliğine \"duraklatılır\". Diğer yavru emzirilene ve bebek annesinin kesesini terk edene dek bu gelişim devam etmez. Bilim insanları, \"Bu sonuçlara göre Bataklık Valabisi'nin doğumdan önce yeni bir embriyo oluşturduğunu açıkça ortaya koyuyor\" demekte. Bu üreme stratejisi, \"memelilerde normal aşamalı üreme sistemini tamamen belirsiz hale getiriyor\". - Fotoğraflar: dünyanın en vahşi ama en şirin yavru hayvanları - En ilginç 12 hayvanın keşfi - Fotoğraf Galerisi: Evrimin En Aşırı Memelileri"} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/betelgeuseun-parlakligindaki-gizemli-dususun-sirri-cozuldu/", "text": "Betelgeuse Yıldızının 2019-2020 Arasında Birdenbire Sönümlenme Nedeni Nihayet Tespit Edildi! Bu haber 2 yıl öncesine aittir. Haber güncelliğini yitirmiş olabilir; ancak arşivsel değeri ve bilimsel gelişme/ilerleme anlamındaki önemi dolayısıyla yayında tutulmaktadır. Ayrıca konuyla ilgili gelişmeler yaşandıkça bu içerik de güncellenebilir. Gökbilimciler, gece gökyüzündeki en tanıdık yıldızlardan biri olan Betelgeuse'nin 2019-2020 arasında aniden sönümlenmesinin ardındaki gizemi çözdüklerini söylüyorlar. Orion takımyıldızındaki kırmızı bir süperdev olan Betelgeuse, 2019'un sonlarında, 2020'nin başlarında aniden kararmıştı. Bu değişim, birçok kişinin, yıldızın bir süpernova ile patlamak üzere olabileceği konusunda spekülasyon yapmasına neden olmuştu. Ancak Şili'deki Çok Büyük Teleskop'u kullanan bir ekip, nedenin neredeyse kesin olarak, bizimle yıldız arasına dev bir toz bulutu girmesi olduğunu söylüyor. Gökyüzündeki birçok noktayı isimlendiremeseniz bile, bir kez öğrendikten sonra Betelgeuse'u kesinlikle tanırsınız. Orion'un sol üst köşesindeki turuncu nokta, Betelgeuse'dir . Yaklaşık 550 ışıkyılı uzaklıkta olan ve astronomik ölçeklerde \"Dünya'ya yakın\" sayılabilecek olan Betelgeuse, bir çeşit \"yarı düzenli değişen yıldız\"dır; çünkü yaklaşık 400 günlük bir süre boyunca doğal olarak parlar ve koyulaşır. Ancak 18 ay önce olanlar, bu yıldızın normal döngüsü açısından olağan dışıydı: Parlaklık kaybı, daha önce kaydedilenlere nazaran çok daha fazlaydı! Gökbilimci Miguel Montarges ve meslektaşları, olayı, dünyadaki en güçlü teleskoplardan biri olan Avrupa Güney Gözlemevi'nin Çok Büyük Teleskop'u ile araştırmaya karar verdi; çünkü bu teleskop, Betelgeuse'nin yüzeyini doğrudan görüntüleyecek çözünürlüğe sahiptir. Araştırmacılar, sönümlenme öncesi, sırası ve sonrasında çekilen fotoğrafları karşılaştırdılar ve ne tür yıldız davranışlarının elde edilen görüntülere yol açabileceğini görmek için bazı modellemeler yaptılar. İki fikir baskındı: Belki de yıldızın yüzeyinde büyük ve soğuk bir nokta vardı, çünkü Betelgeuse gibi kırmızı süperdevlerin, sıcak ve soğuk noktalara neden olabilen çok büyük konvektif hücrelere sahip oldukları biliniyor. İkinci olasılık ise şuydu: Belki de Dünya'dan bakıldığında yıldızın hemen önünde oluşan bir toz bulutu vardı. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Genel düşüncemiz, sıcaklıktaki yerel düşüş nedeniyle, daha önce püskürtülen gazın yoğunlaşarak toz haline gelmesine neden olan, yıldızın üzerinde soğuk bir nokta olduğudur. Yani, yüzeydeki soğuk nokta, başlangıçta yıldızın bize daha sönük görünmesine neden olur. Ama sonra bu noktadan fışkıran tozun yoğunlaşması, yıldızın parlaklığındaki hızlı düşüşe katkıda bulunur. Her ne kadar süpernovaya dönüşmesi inanılmaz derecede ilginç olsa ve açıkçası ben de yıldızın süpernovaya dönüşmesini içten içe istiyor olsam da, bu sönümlenmenin Betelgeuse'un yakın zamanda süpernova olacağı anlamına geldiğini düşünmüyorum. Kırmızı süperdevlerin artan kütle kaybı oranlarına sahip olabileceğini biliyoruz. Bu da yaşamlarının ilerleyen bir evresinde süpernovaya gitme olasılıklarının daha yüksekolduğunu gösterebilir. Ancak Betelgeuse'un nispeten genç bir kırmızı süperdev olduğunu ve muhtemelen daha oldukça fazla bir zamanı olduğunu düşünüyoruz. Ne kadar bir zamandan söz ediyoruz? Astronomların sıklıkla söylediğine göre onlarca, hatta yüzlerce veya binlerce yıl olabilir. Böylesi bir süpernovayı görmek harika bir şey olurdu; çünkü Betelgeuse'un süpernovaya dönüşerek patlaması, Dünya'dan gündüz bile görülmeye devam edilebilecek kadar parlak bir ışığa neden olurdu. Samanyolu Galaksi'mizde gözlemlenen son süpernova, 1604 yılında patlayan Kepler Yıldızı'ydı. O dönemin gökbilimcilerinin kayıtları, bu süpernovanın 3 haftadan fazla bir süre boyunca, gündüzleri bile görülebildiğini gösteriyor."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/beyin-yiyen-amip-naegleria-fowleri/", "text": "Naegleria fowleri ya da halk arasındaki adıyla, beyin yiyen amip, adını da aldığı üzere bir amip türüdür . Çoğunlukla göl, nehir ve sıcak su kaynakları gibi tatlı sularda ve toprakta bulunur. Naegleria'lardan yalnızca bir tür insan sağlığı için tehlikelidir: Naegleria fowleri. Beyin yiyen amip ile ilgili gazetelerde ara ara haberler yapılır. Bunun nedeni çok yüksek ölüm oranına sahip olmasıdır fakat yıl içerisinde diğer tüm hastalık ve olaylara kıyasla çok daha az can almaktadır. ABD'de 57 yılda sadece 148 vaka raporlanmıştır ve bunlardan yalnızca 4'ü hayatta kalabilmiştir. Gazetelerde dehşet verici olarak aktarılması düzenli olarak paniğe yol açsa da buna yakalanarak hayatınızı kaybetme riskiniz diğer hastalıkların yanında solda sıfır kalmaktadır. Lakin yine de dikkatli olmakta fayda var, çünkü neden olduğu durumun etkin bir tedavisi yok. Naegleria fowleri, yalnızca burun yoluyla bulaştığında tehlikelidir. Eğer bu türü barındıran bir suda yüzdüyseniz ya da bir şekilde burnunuza su kaçtıysa, hastalığı kapma riskiniz bulunur. Yani, Naegleria fowleri barındıran suyu içerek hastalanmazsınız. Bu amip, yalnızca burun yoluyla beyine ulaşarak, beyin dokusunu yok etmeye başlar. Kendisi bu nedenle halk arasında beyin yiyen amip olarak adlandırılır ve sık sık haberlerde dehşet verici ünü sebebiyle manşet olur. Göller ve nehirler gibi tatlı sularda, jeotermal sularda, kaplıcalarda, iyi klorlanmamış havuz sularında bulunabilir. Naegleria fowleri, denizler gibi tuzlu sularda bulunmaz. Eğer havuz suyu, olması gereken şekilde klorlanmış ve arındırılmışsa, bu sudan enfeksiyon kapmazsınız. ABD'de 10 yılda, 2006 ile 2015 yılları arasında, raporlanmış yalnızca 37 vaka bulunuyor. Bulaşma şekli çoğunlukla yüzme ile gerçekleştiğinden dolayı, en çok yaz aylarında bulaşma görülüyor. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Hayır, insandan insana bulaşma söz konusu değildir. Hastalığı geçiren biriyle temas halinde olmanız sizin de hastalığı kapmanıza yol açmaz. Bulaşma yolunda da belirttiğimiz üzere bu durum, Naegleria fowleri barındıran bir su kaynağının burundan girerek beyine ulaşmasıyla mümkün olur. Klorlanmış su kaynaklarında bu durum yaşanmaz. Bu tür nedenlerden ötürü nazal temizleme uygulamalarında saf su ya da kaynatılarak sterilize edilmiş sular kullanılması önerilmektedir. Çünkü Naegleria fowleri'nin su borularında ve içme kaynaklarında da yer alabileceği bilinmektedir. Beyin yiyen amip belirtileri, bakteri kökenli menenjit ile benzer belirtiler gösterir. Başlangıç semptomları genellikle 5 gün sonra başlamakla beraber, 1 ila 7 günü bulabilir. Bunlar; baş ağrısı, ateş, bulantı veya kusma olabilir. İlerleyen semptomlar; boyun tutulması, kafa karışıklığı, çevreye ve insanlara karşı dikkat dağınıklığı, denge kaybı, nöbet geçirme ve halüsinasyonlardır. Semptomların başlamasına takriben hastalık hızla yayılır ve genellikle 5 gün içerisinde ölümle sonuçlanır (1 ile 12 gün arasında). Ölüme sebep olan şey; enfeksiyonun beyin dokusunu öldürerek, beyinde ödem oluşturmasıdır. Ölüm oranı %97'nin üzerindedir. ABD'de 1962 ile 2015 yılları arasında raporlanmış 138 vakadan, yalnızca 3 tanesi kurtulabilmiştir. Beyin yiyen amip belirtileri, menenjit gibi birçok diğer hastalıkta da ortaya çıkabilir. Bu nedenle eğer bir rahatsızlık durumu söz konusuysa panik yapmadan, bir sağlık kuruluşuna başvurmanızda yarar var. Tam olarak bilinmiyor. Laboratuvar koşullarında Naegleria fowleri üzerinde etkili birkaç ilaç bulunuyor. Fakat, hastaların çoğu kaybedildiğinden ötürü, sonuçlar tam olarak açık değil. Son zamanlarda 2 kişi, miltefosine adı verilen yeni bir ilaç sayesinde enfeksiyondan kurtuldu. Etkili bir yöntemin henüz bulunamamış olma nedenlerinden birinin de hastalığın çok ender görülme durumuyla ilişkili olduğunu belirtmeliyiz. Her ne kadar laboratuvar koşulları üzerinde başarılı çalışmalar olsa da bunların etkinliğinin insan üzerinde de test edilebilmesi gerekmektedir. Fakat düşük vaka sayılarında bu tür deneylerden anlamlı veriler çıkarmak ve sağlıklı sonuçlar elde etmek çok zor olmaktadır. Naegleria fowleri, sıcağı seven bir organizmadır. 46 C sıcaklığa kadar oldukça iyi büyür. Daha yüksek sıcaklıklara da kısa sürelerde dayanıklıdır. Nehirlerin ve göllerin diplerindeki tortularda yaşayan bakteri gibi diğer organizmalarla beslenirler. Burada yer alan açıklamalar kültürel amaçlı genel bilgilendirmedir ve bir sağlık tavsiyesi içermez. Eğer bir sağlık sorununuz olduğunu düşünüyorsanız, lütfen en kısa zamanda bir sağlık kuruluşuna veya doktorunuza danışınız."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/beynin-tum-cevresini-saran-dev-bir-noron-bulundu/", "text": "İlk defa, bilim insanları bir fare beyninin tüm çevresine sarılmış dev bir nöron buldu. Bu nöron beynin iki bölgesine de o kadar sıkı ve yoğun şekilde bağlı ki, bilim insanları bunun bilincin kökenine bir açıklama getirebileceğini düşünüyor. Ekip, yeni bir görüntüleme tekniği kullanarak beynin en iyi bağlantı bölgelerinden birinden, tüm beyne yayılan dev bir nöron tespit etti ve bunun, bilinçli düşünce yaratmak için beynin farklı alanlarından gelen sinyalleri kontrol ediyor olabileceğini söylediler. Keşfedilen bu nöron, bir memelinin beyninde ilk kez tespit edilen en büyük üç nörondan biri ve yeni görüntüleme tekniği kullanılarak bizim beynimizde yüzyıllardır saptanamamış olan benzer yapılar görüntülenebilir. Allen Beyin Araştırmaları Enstitüsünden bir ekip, Maryland'daki Advancing Innovative Neurotechnologies girişimi ile yapılan Beyin Araştırması toplantısında, her üç nöronun da beyindeki her iki loba nasıl uzandığını anlattı, ancak en büyük olanın beynin çevresini adeta dikenleri olan bir taç gibi sardığını söyledi. Ekip lideri Christof Koch, Nature'dan Sara Reardon'a, daha önce beynin her iki bölgesinden uzanan bu kadar uzun nöronlar görmediğini söyledi. İşin şaşırtıcı tarafı üç dev nöron, daha önce insan bilinciyle ilginç bağlantıların gösterildiği, beynin tümüne oranla en bağlantılı bölgesi olan ince gri tabaka klostrum bölgesinden yayılmaktaydı. Bu nispeten küçük bölge, neokorteksin beynin merkezinde bulunan iç yüzeyi arasında gizlidir ve dil, uzun vadeli planlama, ileri duyusal işler gibi daha yüksek bilişsel işlevleri gerçekleştirmek için korteksin hemen hemen tüm bölgeleriyle iletişim kurar. DNA'nın ikili sarmalı konusuyla ün salan Francis Crick'in 2005'de bir gazetede Koch ile yazdığı yazıda bilinç iletkeni adını verdiği Klostrum, beyindeki birçok önemli bölgeye yoğun bir şekilde bağlı. Yazıda, harici ve dahili algılamaların hepsinin tek bir birleştirici ile birleştiğini öne sürdüler, orkestrayı senkronize eden bir şef gibi... Geçtiğimiz yıllarda birkaç garip tıbbi görüş, bu fikri güçlendirdi. 2014 yılında 54 yaşında bir kadın, Washington'daki George Washington Üniversitesi Tıp Fakültesinde epilepsi tedavisine başvurmuştu. Tedavi, epilepsi nöbetlerinin potansiyel kaynağı olan bölgeyi daraltmak için beyninin çeşitli bölgelerinin elektrotlarla nazikçe uyarılmasını içeriyordu. Ancak ekip kadının klostrum bölgesini uyarmaya başladığında, bilincini etkin bir şekilde kapatabileceklerini fark etmişlerdi. Bu araştırmada bulunmayan Koch'a göre, bu tür ani ve belirli bilinç durdurma ve başlatma daha önce hiç görülmemiş bir şey. 2015'deki bir başka deneyde klostrum lezyonlarının, travmatik beyin hasarlarıyla birlikte 171 savaş muhabirinin bilinci üzerindeki etkileri incelendi. Klostrum hasarının bilinç kaybının frekansı ile değil, süresi ile ilişkili olduğunu gördüler ve bunun bilincin açılıp kapanmasında önemli bir rol oynayabileceğini düşündüler. Şimdi Koch ve ekibi, fare beyinlerinde bu gizemli bölgeden çıkan geniş nöronlar keşfetti. Nöronların haritasını çıkarmak için araştırmacılar genellikle farklı boyaları bireysel sinir hücrelerine enjekte edip, beyni ince kesitlere kesip ardından nöronun yolunu elle izlemek zorundadırlar. Bu, şaşırtıcı bir şekilde bir sinir bilimcinin uygulamak zorunda olduğu oldukça ilkel bir tekniktir. Bu süreçte beyni yok etmek zorunda oldukları düşünüldüğünde, insan organları üzerinde düzenli olarak yapılabilen bir teknik olmadığını söyleyebiliriz. Koch ve ekibi, daha az hasar ile yeni bir teknik geliştirmeye çalıştı ve özel ilaçlarla aktive olan, klosturumunda spesifik genlere sahip nöronları bulunabilecek farelerle çalıştılar. Araştırmacılar farelere az miktarda ilaç verdiklerinde, bu genleri devreye sokmak için yalnızca bir avuç nöron ilacı almıştı. Bu, tüm nöron boyunca yayılmış bir yeşil floresan proteininin üretilmesine neden oldu. Daha sonra ekip, fare beyninin 10.000 adet enine kesit görüntüsünü aldı ve sadece parlayan üç nöronun 3B modellemesi için bir bilgisayar programı kullandı diye anlatıyor Reardon, Nature dergisinde. Unutmamalıyız ki, bu yeni dev sinir hücrelerin klostruma bağlı olması, Koch'un bilinç hakkındaki hipotezinin doğru olduğu anlamına gelmemektedir. Kanıtlamak için katedilmesi gereken epey yol var. Ayrıca, bu nöronların şimdilik sadece farelerde tespit edildiğini ve araştırmanın henüz hakemli bir dergide yayımlanmadığını belirtelim. Bu sebeple, bu keşfin insanlar için önemini araştırmadan önce doğruluğunun teyit edilmesini beklemeliyiz. Fakat yine de bu keşif, bilinçli düşüncenin insan tecrübesiyle nasıl ilişkili olabileceği konusunda ilginç bir noktaya değiniyor. Araştırma, Bethesda, Maryland'deki Advancing Innovative Neurotechnologies girişimi dolayısıyla 15 Şubat'ta Beyin Araştırmaları toplantısında sunuldu."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/bilim-insanlari-1-km-uzakliktan-radyasyonu-nasil-algilayacaklarini-buldular/", "text": "Bilim İnsanları 1 Kilometre Uzaktan Radyoaktif Maddeleri Nasıl Algılayacaklarını Buldular! Bilim insanları ilk kez, radyoaktif maddeleri bir km kadar uzaktan algılayabilmenin mümkün olduğunu ortaya koydular.Şimdilik, bir şeyin radyoaktif olup olmadığını anlamanın tek yolu, dedektörü onun çok yakınına tutmak. Ancak bu radyasyona maruz kalmamız anlamına geldiği için oldukça riskli bir yol. Güvenli bir mesafeden nükleer materyalleri algılamak, o bölgeyi nasıl temizleyeceğimizi ve Çernobil gibi yaşanabilir yerlerin gelecekte nasıl olacağını anlamamızı sağlayabilir. Radyasyonu uzaktan algılamak uzun zamandır yapılması mümkün bir şey olarak düşünülse de, yapılan bu çalışma, bunu ilk defa ortaya koydu. Gyrotron adı verilen bir cihazdan yayılan yüksek enerjili elektromanyetik dalgalar sayesinde, araştırmacılar nesneyi çevreleyen havayı, radyasyon içeriyor mu içermiyor mu anlamak için inceleyebiliyorlar. Bu tekniğin kilit noktası, elektromanyetik ışının odaklandığı noktada kısa ömürlü bir plazma üretmek. Güney Kore'deki Ulsan Ulusal Bilim ve Teknoloji Enstitüsündeki ekipten biri olan Eunmi Choi, çalışma hakkında şöyle söylüyor. \"Yaptığımız deneyler gösteriyor ki, uzun mesafelerden radyoaktif materyalin algılanması mümkün. Özellikle yalnızca insanların değil, robotların da erişemediği yüksek radyasyon içeren alanlarda.\"Yoğun bir elektromanyetik dalga yaratıp onu bir objenin hemen yanına odaklayarak, araştırmacılar bir plazma oluşturmayı başardı. Plazmayı oluşturduktan hemen sonra, onun nasıl davrandığını izleyerek, etrafta radyoaktif parçacık olup olmadığını anlayabiliyorlar. Eğer plazmanın yakınında radyoaktif materyal yoksa, plazma yavaşça normal bir gaza döner. Ancak eğer yakınlarında radyasyon bulunuyorsa, plazma çok hızlı şekilde normal gaza dönüşür. Araştırmacılar, ışını odaklayan anten sayısını arttırarak, düşük hava türbülansı olduğu durumlarda bu metodu kullanarak bir km uzaktan radyasyonu tespit etmenin mümkün olduğunu söylüyor. Hem de bunu matematiksel hesaplamalar ışığında söylüyorlar. Ekip aynı zamanda bu çalışmanın plazma fiziğine de katkı sağlayacağını düşünüyor. İleride nükleer materyaller ile çalışmak belki çok daha güvenli olacak."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/bilim-insanlari-bakterilerin-dokunma-duyusuna-sahip-oldugunu-kesfettiler/", "text": "Bilim İnsanları Bakterilerin Dokunma Duyusuna Sahip Olduğunu Keşfettiler! Bu haber 2 yıl öncesine aittir. Haber güncelliğini yitirmiş olabilir; ancak arşivsel değeri ve bilimsel gelişme/ilerleme anlamındaki önemi dolayısıyla yayında tutulmaktadır. Ayrıca konuyla ilgili gelişmeler yaşandıkça bu içerik de güncellenebilir. Bakteriler bildiğimiz kadarıyla merkezi ya da duyusal bir sinir sisteminden yoksunlar. Ancak yeni bir araştırmaya göre, yine de etraflarındaki dünyayı fiziksel olarak hissedebiliyorlar. Görünen o ki bu mikroorganizmalar sadece kimyasal sinyallere tepki vermekle kalmıyorlar, aynı zamanda dokunma duyusuna sahipler ve yüzeyleri tanımlayarak karşılık verebiliyorlar. Dokunma duyumuz hayatta kalabilmemiz için önemli bir araçtır. Risklerden kaçınmamızı, tehlikeli yüzeylerden uzak durmamızı sağlar ve hassas nesnelere zarar vermekten bizleri alıkoyar. Bakteriler içinse temas halinde oldukları yüzeyi belirlemeyi sağlar . Böylece bakteriler kolonileşerek konak hücrelere saldırabilirler. Bakterilerin mekanik uyaranları alma mekanizmasının nasıl işlediği ve topladığı işaretler doğrultusunda davranışlarını değiştirme süreci hakkında çok az bilgimiz var. Hastalık yapmayan Caulobacter'i model olarak kullanarak bakterilerin dokunma duyusuna sahip olduğunu göstermeyi başardık. Bu mekanizma onlara yüzeyleri tanımlamada ve hücrelere yapışmada yardımcı oluyor. Bazı bakterilerin flagellum denilen kamçı biçiminde bir uzantısı vardır. Bu kamçı, organizmanın hareketine yardımcı olur. Bazılarında sadece bir flagellum bulunurken bazılarında ise birden fazla olabilir. Genç bir C. crescentus belirli bir sürede ya da yapışacak uygun yüzey bulduğunda bıraktığı tek flagellum bulundurur. Bakteri bu kamçıyı döndürerek sıvı ortamlarda hareket edebilir. Ancak bu mikroorganizmaların kasları yoktur. Hücre zarında protonların aktarımıyla oluşan enerji, hareketi mümkün kılar. Araştırmacıların bulduklarına göre bu, bakterinin hissetmesini sağlayan mekanizmadır. Hücreler yüzeylerle temasa geçtiğinde kamçıyı hareket ettiren itici güç kesintiye uğrar, böylece proton akışı kesilir. Saniyeler içerisinde bakteri, yüzeyle bağlantısını kuvvetlendirecek şekilde adezin üreterek duruma tepki verir. Jenal'a göre bu bilgi, tehlikeli bakteri türlerini anlama hususunda bize yardımcı olabilir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/bilim-insanlari-bilinen-en-kucuk-yildizi-kesfettiler/", "text": "İngiltere'deki Cambridge Üniversitesinde ötegezegen araştırması yapan astronomlar yanlışlıkla, bilinen en küçük yıldızı keşfettiler. Yeni keşfedilen bu yıldız 0.081 Güneş kütlesine sahip. Boyutu ise yaklaşık olarak Satürn kadar. Yıldızın bu küçük boyutu onu yıldız kalıntıları dışında bilinen en yoğun cisimlerden biri yapıyor. Ancak küçük kütlesine rağmen yüksek yoğunluğu sayesinde yüzeyinde Dünya'nın 300 katı kadar bir kütleçekime sahip. EBLM J0555-57Ab adı verilen bu yıldız aslında bir örten ikili yıldız sisteminin parçası. WASP isimli ötegezegen projesinde çalışan astronomlar EBLM J0555-57A isimli yıldızda düzenli tekrarlanan bir parlaklık azalmasına rastladılar. Bu parlaklık azalması bilim insanlarının yıldızın yörüngesinde bir ötegezegen bulunduğunu düşünmelerine yol açtı. Ötegezegen keşiflerinde geçiş fotometrisi adı verilen bu yöntem sıkça kullanılır. Gezegenler birer ışık kaynağı olmadıkları için ve boyutları nispeten küçük olduğu için, bilim insanları görülmesi oldukça zor olan bu gezegenleri direkt olarak incelemek yerine yıldızlardan gelen ışığı incelerler. Gezegenler etrafında bulundukları yıldızın önünden geçtikleri zaman tıpkı bir tutulma gibi bu yıldızın parlaklığında bir azalmaya sebep olurlar. Bu sayede bilim insanları yıldızın çevresinde bir cismin bulunduğunu anlarlar. EBLM J0555-57Ab'nin kütlesi füzyon reaksiyonu gerçekleştirmek için gerekli olan kütleden yalnızca 0.001 Güneş kütlesi daha fazla, bu yıldız çok az daha hafif olmuş olsaydı füzyon reaksiyonu gerçekleştiremeyecek ve yaşamına başarız yıldız da denilen kahverengi cüce olarak devam edecekti. Ancak yıldız olmaya yetecek kadar kütleye sahip olmasına rağmen araştırma ekibinde bulunan Alexander Boetticher'in söylediğine göre keşfedilen birçok gaz devi ötegezegenden daha küçük boyutlara sahip. EBLM J0555-57Ab gibi Güneş'in kütlesinin yüzde 20'sinden daha az kütleye sahip yıldızların evrende en çok bulunan yıldızlar olduğu düşünülüyor, buna rağmen bu yıldızların küçük boyutu onlar üzerinde çalışmamızı ve onları keşfetmemizi zorlaştırıyor. Ancak tıpkı EBLM J0555-57Ab ve ondan yaklaşık olarak yüzde 30 daha büyük olan TRAPPIST-1 gibi küçük ve soğuk yıldızların yörüngelerindeki gezegenlerde su bulundurma ihtimali diğerlerine göre oldukça yüksek ve buna bağlı olarak dünya dışı yaşam barındırıyor olma ihtimali de daha yüksek. Muhtemelen birçok bilimsel yenilik potansiyeline sahip olmasına rağmen sadece dünya dışı yaşam ihtimali bile bu yıldızları araştırmamızın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/bilim-insanlari-ilk-defa-notrinolari-atom-cekirdeginden-sacilirken-goruntuledi/", "text": "Bilim insanları, ilk kez nötrinoları atom çekirdeğinden saçılırken görüntülemeyi başardı! Neredeyse 40 yıldan daha uzun süre önce öngörülmüş olan bu çalışma, fiziğin temellerini test etmemiz için yeni bir yöntem sağlıyor. Çalışma, aynı zamanda bilim insanlarının, madde ile çok ender etkileşime giren ve bu sayede çok rahat şekilde hareket edebilen sıradışı bir parçacık olan nötrinonun özelliklerini anlamasına da yardım edecek. Bilim insanları nötrinoları yalnızca, tek bir proton ya da nötron ile etkileşime girdiğinde gözleyebiliyordu. Ancak yeni dedektör, düşük enerjili nötrinonun, bütün bir atom çekirdeği ile girdiği etkileşim sonucu yaptığı saçılmayı ölçebiliyor. Saçılan nötrino, tepki olarak çekirdeğin hafifçe geri tepmesine sebep oluyor. Duke Üniversitesinden işbirliği sözcüsü fizikçi Kate Scholberg, çekirdekle olan etkileşimi ilk kez gözlemek çok heyecan verici diyor. Ekibin adı ise COHERENT. Geçmişte; nötrino avcıları, etkileşim yakalama ihtimallerini arttırmak için devasa dedektörler yapmak zorundaydılar . Nötrino saçılmaları, yeni dedektörde eski yönteme göre daha sık gerçekleşse de, yine de oldukça ender gerçekleşiyor. Ancak saçılmaların daha sık olması, daha küçük bir dedektör ile yeterli sayıda etkileşim gözleyebilmeyi mümkün kılmakta. Bir sezyum ve iyodin kristalinden yapılan dedektör, yalnızca 15 kilogram ağırlığa sahip. Bu ilk elde taşınabilir nötrino dedektörü. Bu dedektörü etrafta gezdirebilirsiniz! diyor Chicago Üniversitesinden Juan Collar. Ekip, dedektörlerini Tennessee'deki Oak Ridge Ulusal Laboratuvarındaki parçalanmış nötron kaynağına kurdu. Tesis, nötron patlamaları ve yan ürün olarak COHERENT dedektörünün bulabileceği enerjide nötrinolar üretmekte. Kristalin içerisindeki herhangi bir çekirdek, saçılma sebebiyle geri tepeceğinden, bir ışık parlaması oluşur. Bu parlama, ışık sensörleri ile yakalanır. Geri tepen çekirdeğin sinyali son derece küçüktür . Bu yüzden, bu etki şimdiye kadar hiç gözlemlenememişti. Saçılmanın miktarı, standart modelde öngörülen miktar ile uyuşmakta. Ancak bu testler hala geliştirilmekte. demekte Max Planck Enstitüsünden Leo Stodolsky. Öngörülerimizle gerçekten bir uyum içinde olup olmadığını görmek için daha detaylı çalışmalar bekliyoruz. Fizikçiler standart modelin yetersiz kaldığı bir bulgu ile karşılaşmayı umuyorlar. Bu sayede evrenin yeni sırları ortaya çıkabilir. Kesinliği daha yüksek testler, tutarsızlıkları ortaya çıkartabilir diye de eklemekte. Cümlelerini ise ...ki bu son derece ilgi çekici olurdu. diyerek sonlandırıyor. Nötrino saçılmaları hakkında yapılan çalışmalar, bilim insanlarının, son derece fazla sayıda nötrino yaydığını bildiğimiz süpernovalarda gerçekleşen süreçleri anlamasına da yardımcı olabilir. Bu yöntem aynı zamanda süpernovaları belirlemekte de kullanılabilir. Eğer yakınlarda bir yerlerde süpernova patlaması olursa, bilim insanları ondan gelen ve dedektörde yakalanan nötrinoları gözleyebilir. Benzer şekilde, bu yöntem bilim insanlarının, evreni istila etmiş olan görünmez kütle kaynağı karanlık maddeyi tespit etmesine de yardımcı olabilir. Karanlık madde parçacıkları, atom çekirdeğinden aynı nötrino gibi saçılabilir. Yapılan çalışma, karanlık maddenin saçılmasının oluşturacağı geri tepmenin de gözlemlenebileceğini söylüyor. Hatta, çeşitli karanlık madde deneyleri, daha şimdiden çekirdeğin geri tepmesini ölçme çalışmalarına başladı. Ancak bu, yeni bir soruna kapı aralamaktadır. Karanlık madde dedektörleri daha hassas hale geldikçe, çekirdekten saçılan nötrinolar karanlık maddenin belirtilerinden baskın gelebilir. Bu yeni dedektör, beraberinde pratik uygulamalar da getirebilir. Örneğin, nükleer reaktörlerde üretilen nötrinoları belirleyebilir ve gizli yürütülen nükleer silah geliştirme girişimlerini gün yüzüne çıkartabilir. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden 1974 yılında nötrinoların atom çekirdeğinden saçılabileceğini öngören Daniel Freedman, öngörüleri deneysel olarak kanıtlandığı için mutlu olduğunu dile getirdi."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/bilim-insanlarindan-cilgin-ay-olusumu-teorisi/", "text": "Ay'ın oluşumuyla ilgili en genel kanı Ay'ın, Dünya ile herhangi bir gök cismi arasında gerçekleşmiş bir çarpışmanın sonucu olduğu üzerinedir. Fakat yeni çıkan bir makale uydumuzun buharlaştırılmış gezegenler zincirinden oluşmuş olabileceğini öne sürerek, çarpışma teorisine dair bazı açıklanamayan durumlara cevap getirebilir gibi görünüyor. Sinestiya adı verilen ve hala sadece kuramsal olan buharlaştırılmış gezegen oldukça yeni bir kavramdır. Sinestiya, kayalık gezegenlerin yapısını oluşturabilecek halka biçimli, hızla dönen kaya bulutu ve tozdan oluşan bir yapıyı ifade eder. Harvard yüksek lisans öğrencisi Simon Lock ve Kaliforniya Üniversitesi Davis öğretim üyesi gezegen bilimci Sarah Stewart tarafından geçen yıl yayımlanan bir makaleye göre, öngezegensel diskin içindeki iki gezegen büyüklüğünde nesneler çarpıştığında sinestiya meydana gelir ve bu erimiş bir çekirdeğin etrafında dönen sıvı ile yumru halindeki sıcak toz bulutuyla sonuçlanır. Sonrasında ise yeni bir gezegen oluşturmak üzere kendi çekiminin altında geri çökerek toplanır. Lock ve Stewart tarafından da yönetilen bu araştırmaya göre Ay'ın, Dünya'nın yörüngesinde 4.5 milyar yıl önce Theia adı verilen Mars büyüklüğündeki bir cisimle çarpışmasının aksine, Dünya'nın sinestiyası içinde oluştuğunu öne sürüyor. Ay ve Dünya, kopuk yığınlar ile birbirini tutan benzer elementlerden oluşmuştur ama gizemini koruyan bir takım farklılıklar vardır. Örneğin Dünya'ya kıyasla Ay; bakır, potasyum, sodyum ve çinko gibi elementleri daha az barındırır. Lock Bunun için iyi bir açıklama yapılmamıştı diye ekliyor. Lock ve Stewart'ın teorisinde, Theia hala var olabilir ve Dünya ile çarpışmış olabilir. Ancak en nihayetinde Ay'a dönüşen bir halka oluşturmak için şekillendirici gezegenden kopmaktan ziyade onu parçalayarak bir sinestiya yaratmış olmalıdır. Lock Zamanla bütün yapı küçülür ve Ay buhardan meydana gelir şeklinde durumu ifade ediyor. En sonunda, bütün sinestiya yoğunlaşır ve geriye kalan Dünya'nın günümüzdeki bildiğimiz halini şekillendiren dönmekte olan sıvı kayalardır. Bu çalışmanın elbette hala devam ettiğini belirtmemiz gerekiyor. Henüz sinestiyalar hiç gözlenmedi ve var olduklarından emin olmamız için gözlemini yaparak bu durumun kanıtlanması gerekiyor. Aynı zamanda, Ay'a ait maddelerin test edilmesi, senaryonun ne kadar mümkün olduğunu tahmin etmede bizlere yardımcı olabilir. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın!"} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/bilimin-getirdigi-saglik-fonksiyonel-gidalar-mormiks/", "text": "Uzun bir süredir çalışmalarını çok yakından, büyük bir merakla ve takdirlerle izlediğimiz Can Kayacılar ile sizler için küçük bir röportaj yaptık. Kendileri ülkemizde bilimi merkez alan, çok büyük çalışmalara öncülük ediyorlar. Bu çalışmaların tanınmasına Rasyonalist olarak ufak bir katkı sunabilmek istedik. Sizlerin de bildiği üzere, ülkemizde bilimsel düşüncenin yaygınlaşması için çabalıyoruz. Tüm bu çabalarımızı gerçeğe kavuşturanlar ise Can Kayacılar gibi bu çalışmaları yapanlar. Lafı fazla uzatmadan, neyden bahsettiğimize değinelim. -Öncelikle bize kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Tam olarak ne işle meşgulsünüz? Sanayi ile bilimi bir araya getirmek her zaman hayallerim arasında vardı. Çünkü bilimsel olarak keşfedilen çoğu şey nadiren sanayiye yansıyor ve sanayi üretimlerinde bilimi çok fazla göremiyorduk. Bu amaçla 2012 yılında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Teknogirişim Sermayesi Desteği'ne nanobiyoteknoloji alanında araştırmalar yapmak adına başvurdum ve ülke birincisi olarak 2012 yılında Teknogirişim desteğini kazanarak ülkemizin ilk nanobiyoteknoloji şirketini kurduk. Nanoyaşam Nanobiyoteknoloji şirketi öncelikli olarak 40 m2'lik bir alandaydı. Laboratuvarımız, üretimlerimiz, her türlü araştırmamız İstanbul Teknokent bünyesindeki bir yerdeydi. Daha sonra üretimlerimizi Hadımköy'de MİMSAN Sanayi sitesindeki 120 m2'lik bir alana taşıdık. Temel amacımız ülkemizde tarımı yapılan ve sürdürülebilir kaynaklardan elde edilen bitkisel materyallerden insan sağlığına faydalı bileşenleri yüksek teknoloji kullanarak saflaştırmak ve gıdalara katılabilir forma getirmek için mikro/nano enkapsüle ederek fonksiyonel gıdalar olarak bilinen gıdaları geliştirmekti. Bu kapsamda binlerce deneme gerçekleştirdik. Bir şeyleri keşfetmekten ziyade optimize etmek ve sanayide kullanılabilir formlara getirmenin çok daha zor olduğunu öğrendik. Şimdi 3100 m2'lik tam donanımlı, 10 adet araştırma laboratuvarı olan ve 3 adet de endüstriyel üretim yapabilecek sanayi ile bilimin iç içe olduğu bir araştırma merkezine sahibiz. Prof. Dr. İhsan KARA hocamın da desteğiyle gün geçtikçe araştırmalarımızın sayısı arttı ve son olarak bir Araştırma Merkezi konumuna geldik. İstanbul Üniversitesi, Avcılar Kampüsü SANKARA Beyin ve Biyoteknoloji Araştırma Merkezi olarak ülkemizin ilk tematik özellikli, hem Ar-Ge'nin yapıldığı bilimsel araştırma laboratuvarlarına sahip, hem de endüstriyel üretimi de kapsayan bir kompleksle çalışmalarımıza devam ediyoruz. Merkezimizde ülkemizin bitkisel kaynaklarından elde ettiğimiz ham maddeleri yüksek teknoloji kullanarak işliyor, insan sağlığına faydalı bileşenleri saflaştırıyor ve gıdalara katılabilecek formlara getiriyoruz. Daha sonrasında bu sağlıklı bileşenlerce zenginleştirilmiş gıdalar üretiyor ve toplumumuzun tüketimine sunuyoruz. Bunun haricinde sahip olduğumuz, merkezimizin içinde yer alan Moleküler Üretim Tesisi'mizde ürettiğimiz aktif hammaddeleri farklı gıda üretici firmalarına pazarlıyoruz ve onlar da kendi fonksiyonel gıdalarını kendileri bizim danışmanlığımızda geliştirip, piyasaya sunuyorlar. Fonksiyonel gıdalar dünyada 1980'li yıllardan beri bilinen, gelişmiş ülkelerin birer devlet politikası olarak toplumlarının sağlıklarını korumak için geliştirdikleri, yüksek teknoloji ve Ar-Ge ile üretilmiş sağlıklı gıdalardır. Örneğin, D vitaminince zenginleştirilmiş sütler Kuzey Avrupa ülkelerinde satılmaktadır. Japonya'nın toplumun sağlığını korumak amacıyla uyguladığı bir fonksiyonel gıda programı söz konusudur. Örneğin Japonya'da kahveler klorojenik asitçe zenginleştirilmiştir. Klorojenik asit düzenli tüketildiğinde toplumu kanserden koruyan yegane bileşiklerden biridir. Aynı zamanda biyoteknoloji kullanarak Palatinoz denilen yavaş salınımlı şekeri devlet politikası olarak ürünlerinde kullanmaktadırlar. Bunun gibi vitaminlerce, minerallerce, farklı biyobileşenlerce zenginleştirilmiş gıdaları sıralamak mümkündür. Hamilelerin bebeklerinde nöral tüp defekti görülmemesi için folik asit kapsülleri kullanmalarını önerirler örneğin. Folik asitli ekmekler olsa ve bu şekilde beslenme sağlansa fena mı olurdu? Fonksiyonel gıdalar işte bu şekilde bir sağlık faydası sağlayan gıdalar olarak biliniyor. Ülkemizde de yakın zamanda toplumumuz sağlıkla gıda ilişkisini yeni yeni kurmaya başlıyor. Eskiden beslenme sadece doymak için yapılan bir eylemdi. Yani insanlar tek çeşit besinle bolca yiyerek doymaktaydılar. Şimdi ise algı değişti. Fazla ekmek tüketiminin yaratacağı problemlerin farkında insanlar ve ekmek tercihlerini bile ona göre şekillendirebiliyorlar. Fonksiyonel gıdalar ise sağlıklı gıdaların bir üst formu. Çünkü içerisinde bir Ar-Ge var, analiz var, bilim var. Yeterince fonksiyonel gıda çeşitliliği toplumumuzda sağlandığında ve insanların sağlıklı gıdalara erişimi kolaylaştıkça görülecektir ki toplumda sıklıkla görülen hastalıklar, hipertansiyon, diyabet, Alzheimer, romatizma gibi hastalıklar gelecekte daha az görülmeye başlayacak. Çünkü bu hastalıkların temellerini değiştirecek mekanizmalar antioksidanlarda mevcut. Antioksidanlar vücudumuzda binlerce moleküler mekanizmaya etki ederek, çeşitli değişiklikler yapabilme güçlerine sahipler. Antioksidanlarca zengin beslenmek, bizi hastalıklardan koruyabilecek, daha sağlıklı bir yaşama kavuşmada bize yardımcı olabilecek ana aktörlerin başında geliyor. Günlük sıradan beslenmemizde yeterince antioksidan alamıyoruz ve antioksidanlarca zenginleştirilmiş gıdalara ihtiyaç duyuyoruz. Fonksiyonel gıdalar da bu ihtiyacımızı karşılayabilecek özel gıdalar. Bir örnek vermek gerekirse, zeytinyağları ülkemizde her zaman tartışılan bir konudur. Zeytinyağının sağlık faydaları Antik Yunan'dan beri bilinmekte ve özellikle kalp-damar problemlerinin engellenmesi, daha sağlıklı bir yaşama kavuşmak için yaygın olarak kullanılmakta. Peki ya zeytinyağının faydası nereden kaynaklanmakta? Yani sağlığa faydalı bileşeni nedir diye sorguladığınızda karşınıza oleuropein isimli bir bileşen çıkıyor. Oleuropein zeytinyağının sağlık faydalarını sağlayan yağ harici majör bileşenlerden biri. Bir yağ oleuroepeince ne kadar zenginse, sağlık faydası o kadar güçlü ve etkili oluyor. Peki ya biz ne yaptık? Zeytin ağacının oleuropeince en zengin kısmı yaprakları. Yağda çok az miktarda bulunuyor. Hele ki şimdi yeni teknolojilerle üretilen zeytinyağında oleuropein hiç bulunmuyor. Biz zeytin yaprağından oleuropein bileşenini yüksek teknoloji kullanarak aldık ve zeytinyağına ekledik. Böylece oleuropeince zenginleştirilmiş fonksiyonel zeytinyağları ürettik. Fonksiyonel zeytinyağı standart bir dozda oleuropein bileşeni içeren oldukça özel bir yağ oldu. Fonksiyonel gıdaları neden tüketmeliyiz sorusuna gelirsek, Fonksiyonel gıdalar düzenli tüketildikleri zaman bir sağlık faydası gösteriyorlar. Sindirim sistemimizi düzenliyorlar, beynimizi geliştiriyorlar, bizi toksinlerden arındırıyorlar, stresimizi azaltıyorlar, sağlığımızı güçlendiriyorlar. Bizi daha sağlıklı bir düzeye taşıyorlar. Fonksiyonel gıdaların böyle bir tılsımı var. Ve bu tılsım fonksiyonel gıdaların geliştirilirken kullanılan bilimden geliyor. -Böylesine gelişmiş bir teknoloji, üstelik sağlığımıza inanılmaz faydaları var... Peki üreticiler neden bu tür gıdaların üretimine daha fazla önem vermiyor? Sorun maliyet mi? Ülkemizde fonksiyonel gıdalara ilgi gün geçtikçe artıyor. Üreticiler her zaman temkinliler. Tüm üreticiler piyasa için yenilikçi ürünler arıyorlar fakat yenilikçi ürünlerin piyasaya çıkış maliyetlerini karşılayabilecek düzeyde değiller. En büyük sorun buradan kaynaklanıyor. Gıda şirketlerinin parasal dengeleri genelde yenilikçi ürünlerin reklamlarını karşılayabilecek düzeyde değil ve siz onlara birer fonksiyonel gıda ürettirdiğinizde bu gıdanın topluma anlatılması daha çok harcama gerektiriyor. Fonksiyonel gıdaların yaygınlaşmasındaki en büyük sorun buradan kaynaklanıyor. Toplumun da bu konuda bilinçli olması gerekiyor. Daha bilinçli bir toplumda fonksiyonel gıdaların yaygınlaşması çok daha kolay olacağı görüşündeyim. O nedenle de inanılmaz çaba sarfediyoruz merkez olarak. Toplumu antioksidanların faydaları hakkında bilinçlendirmek için. -Fonksiyonel gıdaların geleceğini nasıl görüyorsunuz? Sizce gelecekte hep bu tipte gıdalar mı tüketeceğiz? Fonksiyonel gıdalar geleceğimizi değiştirebilecek ve şekillendirebilecek gıdalardır. Ben fonksiyonel gıdaları hep aşılara benzetirim. Aşılar nasıl ki birçok hastalığı yeryüzünden silip attı, fonksiyonel gıdalar da toplumu kasıp kavuran hastalıkların kökünü kazıyabilir. Düşünsenize toplumumuzda 8 kişiden 1'i diyabet hastası. Kanser görülme sıklıkları dünyanın ilk 10'u olma yolunda. Alzheimer görülme sıklığında dünya birincisiyiz. Bu kadar hastalık içerisinde bir çözüm yolu da elbette olmalı. Çözüm de doğrudan fonksiyonel gıdalardan gelebilir. Tek yapılması gereken fonksiyonel gıdaları yaygınlaştırmak. Toplum sürekli fonksiyonel gıdalara maruz kalmalı. Böylece kaybettikleri sağlıklarını geri kazanabilirler. Hepimiz çok daha sağlıklı olabiliriz. Fonksiyonel gıdaların yaygınlaşması sağlık faydalarından insanların yararlanıyor olmasına bağlı. Eğer insanlar fonksiyonel gıdalarla tanışır ve düzenli olarak tüketmeye başlarlarsa yaygınlaşmasının önünde herhangi bir engel kalmıyor. Çünkü insanlar bir sağlık faydası görüyor olacaklar fonksiyonel gıdalardan. -Son zamanlarda antosiyaninli bazı ürünler geliştirdiğinizi görüyoruz. Nedir bu antosiyanin? Antosiyaninler mor sebze ve meyvelerin içinde, kabuğunda, yaprağında vb. yerlerinde bulunan ve doğal olarak renk veren, tüketildiğinde de sağlığımıza bir fayda sağlayan sihirli bileşenlerdir. 700'ü aşkın antosiyanin türevi vardır ve bu antosiyaninlerin bazılarının kararlılıkları çok düşük, bazılarınınkisi de oldukça yüksektir. Hep vurgu yaptığım gibi antosiyaninler de düzenli tüketimde sağlığımıza oldukça yararlı bileşenlerdir. Yapılan bilimsel çalışmalarda antosiyaninlerin özellikle diyabetin engellenmesi, diyabet gelişiminin durdurulması üzerine çokça bilimsel yayın vardır. Ayrıca antosiyaninler kalp-damar hastalıklarının gelişimini engelleyip, özellikle hipertansiyon ve damar tıkanıklıklarının engellenmesinde oldukça etkili bileşenlerdir. Biz merkezimizde vişne, dut, nar, böğürtlen gibi doğal antosiyanin kaynaklarından antosiyaninleri yüksek teknoloji kullanarak saflaştırıyoruz. Elde ettiğimiz bu antosiyaninleri daha sonra gıdalara katarak, antosiyaninlerce zenginleştirilmiş gıdalar elde ediyoruz. Antosiyaninlerin sağlık faydalarının görülebilmesi için düzenli olarak tüketilmeleri ve böylece kanımıza belli dozlarda antosiyaninin olması gerekiyor. Özellikle ekmek, makarna, yoğurt gibi temel gıdaların antosiyaninlerce zenginleştirilmesiyle tüketim sonrasında sağlık faydasının görülmesi sağlanabilir görüşünü benimsiyoruz. Daha sağlıklı bir yaşama adım atmak için düzenli antosiyanin kaynaklarıyla beslenmek gerektiği gerçeğini pratiğe dönüştürmek için böyle bir yolu seçtik. Çünkü antosiyaninlerin kanımızda kalış süreleri 8 saati geçmiyor. O nedenle sıklıkla tüketilmeleri gerekiyor ki kanımızda belli dozlarda olsun ve sağlık faydası sağlasınlar. Çünkü doz her şeyden önemli. Antosiyaninler toplumumuzda sıkça görülen hastalıkların engellenmesi ve var olan hastalıkların seyirlerinin iyileşmesi yönünde toplumumuza büyük katkı sağlayabilir. -Antosiyaninin birçok doğal kaynakta olduğundan bahsediyorsunuz. Madem doğal kaynaklarda bulunuyor, doğrudan onlardan yesek daha faydalı değil mi? Bir gıdanın içerisinde bulunan ve sağlık etkisi gösteren bir bileşenin sağlığımıza fayda sağlaması için temelde 3 şartı yerine getirmesi gerekiyor. Doz, süre ve biyoyararlanım. Yani bir bileşenin kanımızda belli bir dozda, belli bir sürede ve yüksek biyoyararlanımda olması gerekiyor. Antosiyanin kaynaklarının çoğu mevsimlik meyvelerde bulunmakta ve herhangi bir standart dozda yer almamaktadır. Örneğin kırmızı böğürtlendeki antosiyanin miktarı koyu mor renkli böğürtlenlere kıyasla 5 kat daha düşüktür. Durum böyle olunca standart dozda antosiyanin alımı doğal sebze meyveleri tüketmekle çok mümkün görünmemektedir. Ayrıca bu saydığım meyvelerdeki antosiyanin oranı oldukça düşüktür. Sağlığımıza bir fayda sağlaması için meyveye göre yüksek dozlarda tüketme gerekliliği vardır. Bu da çok meyve sebze tüketimiyle sağlanabilecek düzeyde değildir. Yani çok tüketmekle gelen sağlık zararları, sağlık faydalarını aşmaktadır. Yapılacak en doğru şey bu sebze meyvelerden antosiyaninleri yüksek teknoloji kullanarak saflaştırmak ve sonrasında standart bir dozda gıdaların içerisine eklemektir. Örneğin biz merkezimizde mor ekmekler de üretiyoruz. Mor ekmeklerin 100 gramında 20 mg antosiyanin bulunuyor. Bu standart bir dozda ve günlük örneğin 300 gram ekmek tüketiminde 60 mg antosiyanin, bununla birlikte 450 mg'da polifenol ekmekle birlikte tüketiliyor. Bu oranlar gerçekten hastalıkların engellenmesi için oldukça ciddi rakamlar ve bunu sadece mor ekmek tüketerek gerçekleştirebiliyorlar. İşin en enteresan taraflarından biri de saflaştırılan antosiyaninlerin tatları ve kokuları yok. Yani normal beyaz ekmek tadında ve yumuşaklığında ekmekler üretiyoruz. Böylece insanlar sadece rengi mor ama tadı aynı kalmış ekmekleri tüketmiş oluyorlar. -Toz haline getirilmiş ürünlere karşı bir ön yargı var. Doğal olmamakla suçlanıyorlar. Ürünlerinize yaptığınız işlemlerde onun doğallığını bozan herhangi bir şey uyguluyor musunuz? Böyle bir şey söz konusu olabilir mi? Bu durum sadece bir algıdan ibaret. Antosiyaninleri üretirken toz forma getirmek için belli bir taşıyıcı kullanmak durumundayız. Bizler de taşıyıcı olarak en doğal şeylerden birini yani nişastayı taşıyıcı olarak kullandık. Herhangi bir sentetik materyali değil. Bildiğimiz unun bileşen olarak %70'inden fazlası zaten nişastadan oluşuyor. Yani un ne kadar doğalsa, bizim antosiyanin karışımımız da o kadar doğal. Geliştirdiğimiz teknolojiler yeşil teknolojilerden oluşuyor. İnsan sağlığına zararlı kimyasallar kullanmıyoruz. Böylece olabildiğince doğal, saf ürünler elde edebiliyoruz. Antosiyaninlere teknolojik herhangi bir kimyasal müdahalede bulunmuyoruz. O nedenle sağlık faydaları da olduğu gibi duruyor. -Antosiyanin için günlük önerilen kullanım miktarı belli, bu değerden biraz bahsedebilir misiniz? Fazla tüketirsek bir zararı olması söz konusu mu, kendimiz dozu nasıl ayarlayabiliriz? Fonksiyonel gıdalar üretilirken bu dediğiniz oran konularına dikkat ediliyor. Örneğin, etken maddenin günlük alım dozunun %20'sini karşılayacak herhangi bir gıda fonksiyonel gıda olabiliyor. Biz antosiyaninli ürünleri geliştirirken Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (European Food Safety Autority verilerini kullanarak fonksiyonel gıda geliştiriyoruz. EFSA verilerine göre yetişkinler günde 0,1 mg/kg antosiyanine, çocuklar ise 0,3 mg/kg antosiyanine beslenmeleri sırasında maruz kalıyorlar. Fakat sağlıklı bir insanın alması gereken optimum antosiyanin dozu 2,5 mg/kg düzeyinde olması gerektiğini EFSA bildiriyor. Bu da günlük yemeklerle alınan dozun 25 katına denk geliyor. Bu durumda bizlere mutlaka antosiyaninleri bir fonksiyonel gıda ile almanın ne kadar önemli olduğunu bize gösteriyor. Antosiyaninlerin toksik limitleri oldukça yüksektir ve bir insanın günlük olarak fonksiyonel gıdalarla bile alsa o dozlara erişebilmesi mümkün değildir. Antosiyaninler suda çözünen bileşenlerdir. O nedenle vücuttan idrar ve dışkı yoluyla süratle atılırlar, birikme yapmazlar. Birikme yapmadıkları için kanımızda belli dozlarda hep antosiyaninlerin olmasını sağlamak amacıyla sürekli tüketmek gerekmektedir. -Peki diyelim MorMiks aldık, bunu nasıl kullanmalıyız? Isınınca değerini kaybediyor mu ya da yiyeceklerimizin tadına bir etkisi oluyor mu? Öncelikle MorMiks nedir onu açıklayayım. MorMiks SANKARA Beyin ve Biyoteknoloji Araştırma Merkezi'nde ülkemizde yetişen mor sebze ve meyvelerden saflaştırdığımız antosiyaninleri içeren ve bu ürünle fonksiyonel gıdalar geliştirebileceğiniz bir karışımdır. MorMiks ürünümüzle bugüne kadar ekmeklerden pastalara, kurabiyelerden baklavalara, magnolialardan cheesecakelere, her türlü unlu mamulden pastacılık ürünlerine kadar birçok ürün geliştirildi. Ülkemizin farklı bölgelerinde yer alan firmalar MorMiks ürünümüzü denedi ve çok başarılı sonuçlar aldık. Şimdiki hedefimiz ise bu ürünün yaygınlaştırılması ve böylece birçok firmanın fonksiyonel gıdalar üreterek hem kendi çeşitlerine yeni bir şeyler eklemesi, hem de tüketicinin sağlığını koruyacak ve geliştirecek ürünleri üretebilir olmaları. Tek isteğimiz MorMiks ürünümüzün yaygınlaşarak son tüketiciye çeşitli ürünler şekilde yayılması. Bunu da başarmak için Mor Ürünler Projesi adı altında bir proje başlattık. MorMiks ile fonksiyonel gıda geliştirecek firmalara ürün geliştirme desteği vererek son ürünü ortaya çıkarma kolaylığı sağlıyoruz. Geliştirdikleri ürünleri sosyal medya hesaplarımızdan paylaşarak kendilerinin bilinirliğini arttırıyoruz. Ürünleri merkezimizin girişinde yer alan kafemizde sergileyerek, ziyaretçilerimize tanıtıyoruz. Okuyucularımızın sürekli olarak kendilerini geliştirmeleri gerektiğini düşünüyorum. Çünkü fonksiyonel gıdaların yayılmasını sağlayacak tek şey bilincin yükselmesi. Eğer bilinçli tüketici olursa, fonksiyonel gıdalar toplumda daha çok kabul görür ve sağlıksız gıdaların ortadan kalkmasını sağlayabiliriz. Çünkü tüketici tercihleri değiştikçe gıda üreticileri de buna göre bir pozisyon almak durumda kalacaklar ve daha sağlıklı gıdalara kolayca erişebileceğiz. Organik gıdaların pahalılığı, organik gıdaların toplum tarafından yaygın tüketilebilmesine olanak tanımadı. Fonksiyonel gıdaların gücü organik gıdaların yanında kıyaslanamaz niteliktedir. Zaten organik gıdalar çağını da sadece şirketlerin daha fazla kazanma hırsı sayesinde kaçırmış durumdayız. Artık organik gıdalara erişimimiz pahalılığından dolayı oldukça zordur ve dediğim sınırlamalar organik gıdaların sağlık faydası sağlayıp sağlamayacağı tartışmalarına açıktır. Fonksiyonel gıdalarda böyle bir tartışma bile söz konusu değildir. Çünkü içerdiği bileşen bellidir, dozu bellidir, kullanım miktarı bellidir. Geliştirilen her bir fonksiyonel gıdanın arkasında devasa bir bilgi birikimi ve bilimsel literatür bilgisi vardır. Tüm bu açılardan baktığımızda fonksiyonel gıdalar geleceğin gıdaları olarak raflardaki yerini alacaktır. Sorularımıza olan ilgilerinden ötürü SANKARA Beyin ve Biyoteknoloji Araştırma Merkezinden Can Kayacılar'a teşekkür ederiz. Kendilerine aşağıdaki adres üzerinden ulaşıp, çalışmalarını daha detaylıca inceleyebilir ve ürünlerini deneyebilirsiniz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/bir-buzul-cagi-ikonu-yunlu-mamut/", "text": "Çoğumuzun zihninde son buzul periyodu ile özdeşleşmiş bir hayvan olan yünlü mamut -Latince adıyla söyleyecek olursak Mammuthus primigenius- kuzey yarı kürenin soğuk ve kuru düzlüklerinde yaşamış otçul bir memeli türüdür. Yaklaşık 400,000 yıl önce step mamutlarından tür olarak ayrılan yünlü mamutların boyları 2.6 ile 3.4 metre arasında değişirken, ağırlıkları 4-6 ton civarındaydı. Ne yazık ki dünya üzerinde gezen son yünlü mamutlar, yaklaşık olarak MÖ. 1700'lerde Wrangel adasında dünyaya veda etmiştir. Artık etrafta göremediğimiz bu canlılar, Proboscidea sınıfının Elephantidae familyasına mensuptu. Yünlü mamutların da dahil olduğu Proboscidea sınıfının ilk üyesi yaklaşık olarak 55 milyon yıl önce Tethys Denizi denilen bölgenin çevresinde ortaya çıktı. Eritherium azzouzorum adı verilen bu tür, sadece 5-6 kg ağırlığında, küçük bir hayvandı. Ancak onun öncülüğünü yaptığı sınıfın üyelerinin vücutları zamanla büyüdü ve dev cüsselere sahip türlere evrildi. Ne var ki, tüm görkemlerine rağmen birçoğu nesillerini devam ettirmek konusunda başarısız oldular. Bugün Proboscidea sınıfının yegane temsilcileri Güney Asya ve Afrika'da yaşayan fillerdir. Bu türlerden biri olan Asya fillerinin şu anda hayatta olan türler arasında yünlü mamutların en yakın akrabası olduğunu söyleyebiliriz. Yünlü mamutlar Buzul Çağı koşullarındaki soğuk ve kuru tundralara çok iyi uyum sağlamışlardı. Vücutlarını kaplayan kalın kürkleri ve derilerinin altındaki yağ tabakasının yanısıra, akrabaları olan fillere göre daha küçük kulaklara sahip olmaları da onları soğuğa karşı koruyan etkenlerdi. Üstelik kocaman dişleri sayesinde önlerindeki engelleri aşıp yiyecekleri bitkilere kolaylıkla ulaşmaları mümkündü. Bu eğimli dişlerin boyu ortalama 2.5 metre olmakla birlikte, bazıları 4 metrenin üzerine bile çıkabiliyordu. Bilim insanları, ağaçların halkalarına benzer şekilde yünlü mamutların dişlerindeki halkalara bakarak onların yaşını belirleyebilirler. Hatta bu halkalar bize, ait olduğu hayvanın hangi mevsimde öldüğü hakkında bile fikir verebilir. Yünlü mamutlar hakkında en heyecan verici durumlardan biri, insanlarla aynı zaman diliminde yaşamış olmalarıdır. Buzul çağı boyunca çizilmiş olan mağara resimlerinden bu iki türün çok fazla etkileşim halinde olduklarını anlıyoruz. Yünlü mamutlar insanlar için hem et ve deri, hem de barınacakları barakaların yapımında kullanılan malzemelerin sağlanmasında yararlanılan bir kaynak oldular. Bu nedenle bu dev hayvanların Homo sapiens'in toplumsal gelişim sürecinde önemli bir rol oynadıklarını söyleyebiliriz. Yünlü mamutların popülasyonu yaklaşık 40,000 yıl önce azalmaya başladı ve 3,700 yıl kadar önce de tamamen tükendi. Bu yok oluşun olası nedenleri arasında bilim insanları; iklim değişikliği, mamutların beslendiği bitki örtüsündeki farklılaşma ve antropojenik etkiler üzerinde durmaktalar. Yünlü mamutların soyu tükenmiş olsa da, bu onlar için gerçek anlamda bir son olmayabilir. Zira bilim insanları onları yeniden hayata döndürmek için çalışmalara başladılar bile. Bu, Jurassic Park'tan aşina olduğumuz dinozorları canlandırma konseptine göre daha gerçekçi bir hedef. Çünkü mamutlar ortadan kalkalı oldukça kısa bir süre geçti. Bu yüzden onlara ait kullanılabilir kalıntılar kolaylıkla bulunabiliyor. Buna örnek olarak Sibirya ve Alaska bölgelerinde açığa çıkarılan, donmuş haldeki yünlü mamut cesetleri verilebilir. Bu kalıntılar mamutların hayata geri döndürülmesi üzerinde çalışan bilim insanlarının elini güçlendiriyor. Ancak son Buzul çağının simgesi haline gelen bu büyük memeli türünü tekrar dünyaya getirme konusunda etik olarak çekinceleri olanlar da var. Fillerin yünlü akrabalarının eskisi gibi yeryüzünde yürüyüp yürüyemeyeceği sorusunun yanıt bulması için biraz zamana ihtiyacımız var gibi görünüyor. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın!"} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/bir-elektromanyetik-dalganin-anatomisi/", "text": "İş yapabilme yeteneği olarak tanımlanan enerji, çeşitli biçimlerde gözlenebilir ve bir enerji türünden diğerine dönüşebilir. Piller ve dolu barajlar potansiyel enerji depolamasına örnek verilebilirken durgun bir gözlemciye göre hareketli olan sistemler de kinetik enerjiyi gösterir. Elektron ve proton gibi yüklü parçacıklar hareket ettiklerinde elektromanyetik alanlar oluştururlar ve bu alanlar da elektromanyetik radyasyon şeklinde bir enerji taşınımını işaret eder. Mekanik dalgalar ve elektromanyetik dalgalar, etrafımızdaki dünyada enerji taşınımının iki önemli yoludur. Mekanik dalgalar katı, sıvı, gaz ve plazma halindeki maddelerde gerçekleşen titreşimlerdir. Su dalgaları sıvı ortamlardaki, ses dalgaları da gaz ortamlardaki titreşimler ile oluşan dalgalara örnektir. Bu tip mekanik dalgalar ortamda ilerlerken moleküllerin birbirlerine çarpması ve enerji transfer etmesiyle oluşur. Uzayda ses dalgalarının yayılamamasının nedeni de budur. Burada önemli olan nokta, maddenin değil enerjinin taşınıyor olmasıdır. Mesela bir havuzdaki dalgalar bir yerden bir yere su taşımaz, ancak suyun enerjisi su içerisinde hareket eder. Öte yandan elektrik ve manyetizma, statik olabilirler. Saçımızın dikleşmesi ve mıknatıslar gibi statik elektrik ve manyetik örnekler verilebilir. Ancak birinin değişmesi, diğerini indükler ve bu değişen alanlar, aşağıdaki resimde görülebileceği gibi bir elektromanyetik dalga oluşturur. Elektromanyetik dalgaların mekanik dalgalardan en büyük farkları yayılmak için bir ortama ihtiyaç duymamalarıdır. Bunun anlamı elektromanyetik dalgaların sadece maddesel ortamlarda değil, aynı zamanda boşlukta da hareket edebileceğidir. 1860'lar ve 1870'lerde James Clerk Maxwell adında bir bilim insanı, elektrik ve manyetik alanların elektromanyetik dalga oluşturmak için bir çiftlenim meydana getirebileceğini açıklamıştır. Bugün Maxwell Denklemleri olarak bilinen denklem seti, elektrik ve manyetizma arasındaki ilişkinin matematiksel temelidir. Heinrich Hertz, Maxwell'in teorilerini radyo dalgalarının üretimi ve alımı için uyarlamıştır ve radyo dalgalarının bir saniyedeki devinim sayısı ile hertz birimi tanımlanmıştır. Hertz'in radyo dalgaları ile yaptığı çalışmalar iki problemi çözmüştür: İlki, radyo dalgalarının ışık hızında ilerlemesi bilgisinin edinilmesidir. Yani radyo dalgaları, ışığın bir formudur. İkincisi ise elektrik ve manyetik alanların, elektromanyetik dalgalar formunda nasıl kablolardan ayrılabildiği bilgisinin edinilmesidir. Işık, foton denilen ayrık enerji paketlerinden oluşur. Fotonlar momentum taşırlar, durgun kütleleri yoktur ve ışık hızında hareket ederler. Bütün ışıklar hem dalga hem parçacık özellikleri gösterirler. Kullanılan tüm cihazlar, bu iki özelliğin biri ile çalışır veya birini ölçer. Bir spektrometre ışığın dalga özelliği ile ilgili, bir dijital kamera ise parçacık özelliği ile ilgilidir. Işığın bir diğer özelliği de kutuplanabilmesidir, buna polarizasyon da denir. Elektromanyetik alanın hizalanmasının bir ölçüsü olan kutuplanma, kumbaraya metal para atma olayıyla canlandırılabilir. Belli bir yönelim haricinde para kutuya giremez. Çoğumuzun kullandığı polarize camlı güneş gözlükleri de gözü rahatsız edebilecek parlaklıkları bu şekilde yok eder."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/bir-insandan-karadelik-yapabilir-miyiz/", "text": "Kara delikler evrendeki bildiğimiz en sıkışık cisimler. Öylesine yoğunlar ki ışığın bile kaçamayacağı çekime sahip bir yüzey oluşturuyorlar. Burada düşülen yanılgılardan biri, kara deliklerin bu çekim gücünün kütlelerinden geldiğinin sanılması. Evet kara delikler aynı zamanda evrende gördüğümüz inanılmaz kütle değerlerine sahip cisimler olabiliyor fakat onlara bu özelliği katan şey kütlelerinden ziyade, sıkışıklıkları... Diyelim ki bir roketi Dünya'nın dışına çıkarmak istiyorsunuz, bu roketin sahip olması gereken hızı nasıl belirlersiniz? Bunun için oldukça basit bir hesaplamamız bulunuyor, adına da anlamını taşıdığı için kaçış hızı diyoruz. Kabaca kaçış hızı, bir kütlenin çekiminden kurtulmak için sahip olmanız gereken kinetik enerjidir. Eğer buradan hız terimini çekecek olursanız böyle bir kütlenin yüzeyinden kaçmak için gerekli hızı bulabilirsiniz. Kara deliklerde ise bu hesap basitçe kaçış hızını ışık hızına eşitleyerek yapılır. Yani belirli bir kütlenin merkezinden belirli bir uzaklıktaki kaçış hızının ışık hızına eşit olduğunu düşünürsünüz. Bundan sonra tek yapmanız gereken kütle ve yarıçap ile oynamaktır. Bu durum size her kütle için belirli bir yarıçapta ışığın bile kaçamayacağı bir yüzey tanımlamaya izin verir. Bu yüzeyi tanımlayan yarıçapa Schwarzschild yarıçapı denir. Hal böyle olunca herhangi bir şeyin kütlesini yerine koyarak, ne kadarlık bir alana sıkıştırırsam kara delik olur diye teorik hoş bir hesap yapabiliyorsunuz. Stephen Hawking'in tanınırlığına sebep olan çalışmalardan biri de evrenin erken dönemindeki mikro kara delikler hakkındaki teziydi. Her ne kadar yukarıda yaptığımız hesaba göre istediğimiz kütleyi gerekli yarıçapa sıkıştırınca kara delik elde ediyor gibi görünsek de, bu aslında basit bir teorik yaklaşımdan ibaret. İşler elbette bundan çok daha karmaşık. Hawking'in öne sürdüğü ise böylesine küçük kara deliklerin kuantum etkileri yüzünden kısa sürede buharlaşarak yok olacağıydı. Ölçek çok küçük olduğu için böyle kara delikler üzerinde kuantum etkileri devreye giriyor ve işlerin rengi değişiyor. Kara delik küçüldükçe daha hızlı buharlaşıyor ve daha yüksek sıcaklıklara sahip oluyor. Yani bu sebeple bu kadar küçük bir kara delik kararlı bir kara delik değil ve bu boyutlarda bir kara delik oluşturamayız. Fakat yine de kara deliklerin ne kadar sıkışık cisimler olduklarını anlamak adına Schwarzschild yarıçapı üzerinden hesap yapmak oldukça keyifli!"} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/bir-maddenin-sicakligi-kutlesini-etkiler-mi/", "text": "Bir maddenin sıcaklığı kütlesini etkiler mi?Neredeyse tüm kimyaya giriş ve fiziğe giriş ders kitaplarında bu soru ile ilgili bulabileceğimiz cevap \"hayır\" şeklindedir. Düşük hassasiyette bir gözlemde sisteme enerji verildiği zaman kütledeki değişimi, aslında enerji verdiğimiz için olan kütle artışını gözleyemeyiz. Tabiidüşük hassasiyette... Burada maddenin sıcaklık ile faz değişimi ya da hacimsel değişimini değil, miktar ve enerjisi ile ilgili bir nicelik olan ve klasik fizikte değişmez kabul edilen kütlenin, bir maddenin ortalama moleküler kinetik enerjisinin ölçüsü olan sıcaklık ile değişimini ele alalım. Çünkü kütle ve enerji eşdeğerini biliyoruz. Başlıktaki sorunun gerçek cevabı \"evet\" olmalıdır. Kütle enerjinin farklı bir formudur ve dışarısı ile enerji alışverişi içerisinde olmayan kapalı bir sistemde sıcaklığı arttırırsak kütleyi de arttırmış oluruz. Tipik bir sistemde bu artış çok düşüktür. Örneğin, belli bir enerji değerindeki 1 kg suyu buharlaştırmadan ısıtmak için 4 kJ bir enerji verirsek m=E/c2 bağıntısından 4.4 x 10-14 kg'lık bir kütle artışı gerçekleşir. Bu, ölçebileceğimiz hassasiyetin epey ötesinde bir değişim. Daha sıcak olan cisimlerin diğer özdeşlerine göre daha kütleli olmalarının sebebi, kütle enerji eşdeğerinden ileri gelmektedir, yani E=mc2'den. Genel görelilikte kütle çekim kuvveti, enerji ve momentumun uzay-zaman dokusundaki yoğunluk ve akışını belirleyen stres-enerji tensörüne bağıdır. Daha açık bir şekilde bu tensör, cismin toplam enerjisini ifade eder. Sıcaklık farkı da maddenin içindeki atom ve moleküllerin hareketi bazında kinetik enerjideki farkı işaret eder. ifadesinden 4.6 nanogram olacaktır. Yani 100 C'deki su 0 C'dekinden 4.6 nanogram fazla kütleye sahip olacaktır. Not: Eşitliğin pay kısmı sıcaklığı bilinen bir suyun termokimyasal kalori hesabıyla enerji boyutuna dönüşümüdür. Tabii bu 4.6 ng'lık artışı sorunsuz bir şekilde elde edebilmenin de bazı şartları vardır. Isıtılan su, görülür bir kaynama olmasa da, daha düşük sıcaklıktaki suya göre genleşecek ve daha çok hava ile yer değiştireceğinden soğuk sudan daha hafif ölçülebilir. Bu durum sıcaklık, genişleme katsayısı ve ortamdaki hava yoğunluğu ile hesaplanabilir. Kısacası bu tip etkilerden kurtulmak için deney vakum ortamında yapılmalıdır. Katı maddelerde bu etkiler sıvı ve gazlara göre daha az gözükeceğinden, deneyi katılar üzerinde yapmak daha mantıklı olabilir. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Bu ufacık 4.6 ng'da kabaca 154 trilyon su molekülü bulunur. Bu kadar su molekülünün 4.6 ng'lık kütlesi suyun sıcaklığını 100 C'ye çıkarırken harcanan enerji ile eşdeğerdir. 20g'lık küçük bir bilyenin durgun kütlesi yaklaşık 500 kilotonluk bir nükleer bombanın patlamasında açığa çıkan enerjiye eşittir. Zayıf veya kilolu her birimiz ise megatonluk mertebedeki hidrojen bombalarının patlama enerjilerine sahibiz. Buradaki sorun kütlelerimizin miktarından ileri gelen bu enerjilerin kullanılabilir, yayılabilir enerjilere dönüşümünün teknik açıdan oldukça zor olmasıdır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/bir-supernova-patlamasi-canli-canli-goruntulendi/", "text": "Bir Süpernova Patlaması Canlı Canlı Görüntülendi! Amatör bir gökbilimci, gökyüzü fotoğraflarını tam çektiği sırada bir süpernova patlaması gerçekleşti. Araştırmacılar bu muazzam patlamayla hemen ilgilenerek fotoğraflarını çekmeyi başardılar. 20 Eylül 2016'da Victor Buso, yeni fotoğraf makinesini test etmek amacıyla, bizden yaklaşık 80 milyon ışık yılı uzaklıkta yer alan NGC 613 galaksisisin fotoğrafını çekiyordu. Detaylı bir fotoğraf elde etmek için 20 saniyelik karelerin birleştirilmesinden oluşturulan, toplamda 90 dakikalık bir fotoğraf dizisini çekmeye karar vermişti. İşte tam bu kareleri çektiği sırada, birden olanlar oldu ve bir süpernova patlaması gerçekleşti. Buso görüntüleri derhal inceleyip Melina Bersten ve Arjantin Astrofizik Enstitüsündeki meslektaşları ile temasa geçti. Onlar da görüntüleri hemen tüm dünyadaki meslektaşlarıyla paylaştılar. Birdenbire, Lick ve Keck gibi gözlemevleri teleskoplarını bu yeni keşfedilen olaya çevirdi. Keşfi takip eden astronom Alex Filippenko, yaptığı açıklamada \"Profesyonel gökbilimciler böyle bir olayı uzun zamandır araştırıyorlar\" dedi. Yıldızların patlamaya başladığı bu ilk andan itibaren yapılan gözlemler, bizlere başka yollarla edinemediğimiz bilgiler sağlar. Buso'nun gözlemlerine ve teorik modellerine dayanarak, gökbilimciler teknik olarak SN 2016gkg olarak adlandırılan bu patlamanın arkasındaki yıldızın aslında Güneş'ten 20 kat daha kütleli olduğunu tahmin ediyorlardı. Ancak patlama zamanı geldiğinde, sadece 5 Güneş kütlesine sahip olduğu tespit edildi. Gökbilimciler başka bir yıldızın asıl yıldızdan madde çalmış olabileceğini düşünüyorlar. Araştırmacılar, Buso'nun gözlemleri sayesinde cismin parlaklığının her gün %40 gibi büyük bir oranda arttığını tahmin ediyor. Artış tam bir gün sürmedi, ama yine de etkileyici bir miktarda gerçekleşti. Bu durum Plüton gibi aşırı sönük bir cismin , 24 saat içinde Güneş kadar parlak bir hale gelmesine benziyor. Filippenko, \"Buso'nun verileri sıra dışı. Bu, amatör ve profesyonel gökbilimciler arasındaki işbirliğinin olağanüstü bir örneğidir\" dedi."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/biyouydular-uzay-seruveninde-ilk-canlilar/", "text": "Biyouydu kavramı, günlük yaşamda pek karşımıza çıkmayan bir terimdir. Biyouydular birçok amaç güdülerek tasarlandı. Son amaç insanın uzaya gönderilmesiydi. İlk olarak direkt insan göndermek yerine, Dünya koşullarında, insanla aynı şartlarda yaşayan canlılar gönderildi. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği 1957 yılında Sputnik 2 uzay aracı ile Layka isimli ilk canlıyı gönderdi. Layka, 6 kilogram ağırlığında dişi Barker cinsinde bir köpekti. O dönemde insanların uzaydaki geleceği için başka canlıların gönderilmesi, etik tartışmalara yol açmıştı . Hatta dönemin SSCB'sinde Komünist Parti yayın organı olan Pravda'da bu konuya dair bir çok eleştiri yazısı olduğu söylenir . Kuramsal olarak başarıya ulaşacağı düşünülen Sputnik 2, daha önceki deneyimler göz önüne alınarak daha başarılı bir proje olarak düşünülmekteydi. Fakat insan gönderilmemesinin temel nedeni, yer çekimsiz ortama canlıların adapte olup olamayacağı, ayrıca her ne kadar uzaya araç gönderme konusunda deneyimli olunsa da; gönderilecek ilk canlının geri dönüşü sırasında yaşanacak olumsuzluklardı. Layka, uzaya gönderilmeden önce seslerden korkmaması ve uzay yolculuğu sırasında henüz tecrübe etmediği fakat, roket içinde başına gelebilecek bir çok olay için çeşitli simülasyonlara tabi tutuldu. Layka başarılı bir şekilde fırlatıldı, fakat dönemin Sovyet sözcüleri Layka'nın 6 gün sonra oksijensizlikten öldüğünü bildirdiler. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra, Sputnik and the Soviet Space Challenge kitabını yayınlayan Assif Siddiqi, Layka'nın içinde bulunduğu rokette, bölünme sırasında arıza meydana geldiğini ve ölümünün bu sebeple meydana geldiğini ileri sürdü. Layka gerçekleştirdiği bu yolculukta, biyouydu projelerinin şekillenmesine, hatta insanlığın ilk kez uzaya çıkmasına yardımcı oldu. Birçok yönüyle başarıya ulaşan Sputnik 2 uydusu, yeni çalışmalar için Sovyet bilim insanlarını heveslendirdi ve hemen arkasından 1960'da iki köpek gönderildi. İki kutuplu dünyada soğuk savaş rüzgarları hakimdi. Soğuk savaş dönemi olarak adlandırılan dönemde, SSCB ve ABD; spor, sanat ve bilim dallarında rekabet halindeydi . SSCB'nin uzaya toplamda 3 canlı göndermesini gurur meselesi haline getiren ABD, 1966'da ilk biyouydusunu fırlattı. Fakat Biosat 1 hiçbir yararlı veri elde edemedi. Arından gönderilen Biosat 2 ve Biosat 3 başarıya ulaşmıştı. Hatta Biosat 3 uydusuyla maymun gönderilmiş, fakat maymunun sağlığı bozulunca 8 saat yörüngede kaldıktan sonra, Biosat 3 yörüngeden çıkarılmış. NASA özellikle SSCB'nin uzaya insan gönderip başarıya ulaşmasının ardından hedefini Ay'a çevirmiştir. Apollo 11 görevi ile Neil Armstrong 1969'da Ay'a ayak basmıştır. Neil Armsrong'un İnsan için küçük ama insanlık için dev bir adım sözü efsaneleşmiş, hafızalara kazınmıştır. Biouydular amaçlarına ulaştı hatta yeni ufukların açılmasına yardımcı oldu. Artık uzay turizmi dillendirilmeye başlandı. Bununla ilgili Virgin Galactic firması büyük yatırımlar yapmaktadır. Pravda, SSCB'de komünizm propagandası yapan, Komünist partinin deklarasyonlarının, kongre kararlarının ve günlük politik söylemlerini yayınlayan yayın organıdır. Rusça'da adalet anlamına gelir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/bohr-atom-modeli/", "text": "Nükleer teknolojilerin gelişmesiyle birlikte, atomun yapısı daha iyi anlaşılmaya başladı. 1908 yılında Rutherford liderliğinde yürütülen çalışmalarda, atom çekirdeğinin, atomun çok küçük bir hacmini oluşturduğu keşfedildi. Bu keşfin hemen ardından, Rutherford yeni bir atom modeli öne sürdü ve gözlemleri açıklamaya çalıştı. Fakat bu model, klasik elektrodinamikle ciddi çelişkiler içeriyordu. Rutherford atom modelindeki çelişkileri gidermek için, 1913 yılında Niels Bohr tarafından yeni bir atom modeli geliştirildi. Bohr atom modeli olarak anılan bu model, Rutherford'un elektronu Güneş etrafında dönen gezegenlere benzettiği modelinden, Max Planck'ın kuantum hipotezinden ve Einstein'ın foton konseptinden faydalanarak geliştirilmişti. Üç önemli önerme içeren Bohr atom modeli, başta hidrojen olmak üzere, tek elektronlu element atomlarının enerji seviyelerini oldukça başarılı şekilde açıklıyordu. Bu önermelere geçmeden önce, Rutherford atom modelinin sahip olduğu sorunları incelemek faydalıdır. Çünkü Bohr atom modeli, buradaki sorunlara bazı açıklamalar getirmiş olsa da günümüzdeki atom modeli değildir ve bunların ayrımlarını iyi anlamak gerekir. Rutherford tarafından geliştirilen atom modeli, bu gözlemler ışığında, çekirdeğin etrafında çembersel ya da eliptik yörüngede dönen elektronlar olduğunu söylüyordu. Lakin bu model, klasik elektrodinamik ile çelişkiler içermekteydi. Klasik elektrodinamiğe göre, ivmelenen bir yüklü parçacık, elektromanyetik dalga yaymalıydı. Bu da demek oluyor ki, atom çekirdeğinin etrafında dönen elektron, enerji kaybetmeliydi. Bu enerji kaybı, elektronun spiral çizerek 10 saniye kadar kısa bir sürede çekirdeğe düşmesine sebep olacaktı. Atom modelinin diğer bir önemli sorunu da yine klasik elektrodinamikten geliyordu. Klasik elektrodinamiğe göre, ivmelenen yüklü parçacığın oluşturduğu elektromanyetik dalganın frekansı, parçacığın hareketinin periyoduyla doğru orantılı olmalıydı. Rutherford atom modelindeki elektronun periyodu, o zamanlar bilinen atom spektrumlarıyla kesinlikle uyuşmuyordu. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. - Atom, yalnızca belirli enerji seviyelerine sahip olabilir. Bu enerji seviyelerindeki elektronlar, kararlı yapıdadır ve elektromanyetik ışıma yapmazlar. - de Broglie hipotezine göre, bu kararlı yörüngelerdeki elektronlar, dalga gibi hareket ederler. Elektronun yörüngesindeki dalgaboyu sayısının tam sayı olması gerektiğinden, bir enerji seviyesindeki elektron için aşağıdaki ifadeyi yazabiliriz: - Elektron, yüksek enerjili bir yörüngeden daha az enerjili bir yörüngeye inerken ışıma yapar. Bu değişimde yayınlanan fotonun frekansı, iki yörünge arasındaki enerji farkına bağlıdır. Yayınlanan fotonun frekansı için aşağıdaki enerji korunum bağıntısı kullanılır. Benzer bir durum, soğrulan elektromanyetik dalgalar için de geçerlidir. Yani yeterli bir enerjiye sahip fotonun soğurulması durumunda, elektron bir üst yörüngeye geçiş yapabilir. ifadesini elde ederiz. Öyleyse n=1 durumunda , Hidrojen atomundaki elektronun enerjisi -13.6 eV'dir. Benzer şekilde, yarıçap ifadesini de hidrojen atomu için düzenlersek, halini alır. Benzer şekilde, n=1 durumu için, yarıçap değerinin 0.53 A olduğunu görebiliriz. Bohr yarıçapı adı verilen bu yörünge, hidrojen atomunun en küçük yarıçaplı yörüngesidir. Burada a , 0.53A, k ise1/4 anlamına gelmektedir. İşte en iyi öykünü yazmak için ihtiyacın olan HER ŞEY! Büyüleyici kelimeler kullan: Hatta dilersen kendi kelimelerini yarat. Ve okuru sersemletecek bir sonla noktayı koy: Harika öyküler harika sonlara ihtiyaç duyar. Yaratıcılığını parlatacak öneriler, ilham verici fikirler, yazarken kesinlikle uzak durman gereken tuzaklar. Hemen şimdi kalemi eline alıp yazmaya başlaman için gereken her şey bu harika alet çantasında. Bilim tarihinde, kuantum fiziğine giden yoldaki önemli köşe taşlarından birisi olan Bohr atom modeli, Max Planck'ın ortaya attığı kuantum görüşünü kullanarak, atomaltı dünyayı anlama yolunda büyük bir adımdır. - Bohr Atom Modeli tek elektronlu atomları açıklamakta yeterli iken birden fazla elektronu olan elementleri açıklayamamaktadır. Bunun başlıca sebeplerinden biri; çok elektronlu elementlerde çekirdeğin etrafındaki yörüngelerde bulunan elektronların birbirlerini perdelemesinden ötürü, seviyelerin enerji değerleri ölçümleri gerçek değerlerinden saparak hatalı sonuç vermiştir. - Bohr Atom Modelinde elektronun konumu ve momentumu ile ilgili kesinlik mevcuttur. Herhangi bir yörüngedeki elektronun konumu ve hızını aynı anda aynı duyarlılıkla ölçülebildiği hesaplanmıştır. Halbuki Heinsenberg belirsizlik ilkesine göre bir elektronun konumu ve momentumu aynı duyarlılıkla ölçülemez. Bohr atom modeline göre elektronun bulunacağı yer bellidir, aynı zamanda bulunduğu yörünge yarıçapı keskinlikle hesaplanır. Lakin Modern atom Teorisinde elektronun bulunma olasılığının yüksek olduğu bölgeler vardır ve elektronun yeri kesin olarak belirlenemez. - Modern atom teorisine göre elektron dalga özelliğine sahip olduğu için , Bohr atom modelinin savunduğunun aksine hareketi dairesel değildir. - Bohr atom modelinde elektronun dalga-parçacık ikililiği göz önüne alınmamıştır. - Çok elektronlu sistemlerin spektrumlarını açıklamakta yetersiz kalır. Çok elektronlu atomların spektrumlarında enerji düzeylerinin her birinin iki ya da daha fazla düzeye ayrıldığı görülmektedir. - Bazı spektrum çizgilerinin dış manyetik alan etkisiyle daha alt çizgilere ayrılmasının sebepleri açıklanamamıştır. - Atom spektrumu incelendiğinde bazı çizgilerin diğerlerinden daha parlak oluşunun sebepleri açıklanamamıştır. - Atomlar arası bağlar ve molekül oluşumu açıklanamamıştır. - Bohr Atom Modelinde nötron yoktur. Nötronlar, 1932 yılında James Chadwick tarafından keşfedilmiştir. Bütün bu maddeler Bohr atom modelinin eksileridir, lakin o dönemde Rutherford atom modelinin üzerine getirdiği artılar sayesinde, bilim birbiri üzerine inşa ederek, birbirini yanlışlayarak, günümüzdeki noktaya gelebilmiştir ve ilerlemeye devam etmektedir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/boyut-analizi-ve-skaler-vektor-kavrami/", "text": "Birimler, Fizikte Başarıya Ulaşmak İçin Sandığınızdan Çok Daha Önemli! Genel fiziğe girişte benimsenmesi gerek ilk üç kavram; boyut analizi, skaler ve vektör kavramıdır. Bu üçü genellikle çok ihmal edilen, fakat bir o kadar da önemli kavramlardır. Bugün olimpiyatlardan, en iyi üniversitelerin doktora alımlarında yapılan sınavlara kadar birçok yerde, sadece boyut analiziyle çözülebilen karmaşık sorular vardır. Bunun yanında skaler ve vektör kavramı, fiziğin mihenk taşlarıdır. Fiziğin belki de en temel konusu, ilk öğrenilecek olan, onun matematikle arasına ince bir çizgi çekilmesini sağlayan birimlerdir. Bir odanın sıcaklığından bahsederken sadece 25 demeyiz, 25 C ifadesini kullanırız. Benzer şekilde bir arabanın hızı için 70 demeyiz (ve hatta \"70 kilometreyle gidiyor\" lafı da hatalıdır), 70 km/sa ifadesini kullanırız. Hatta daha da öteye gider, arabanın gittiği yönü de belirtiriz: \"70 km/sa hızla güneye gidiyor.\" gibi... Bunlar fiziğe yeni başlayanlar için çok basit, sıradan veya önemsiz gibi görünebilir. Fakat üzerine düşülmediği takdirde, size her daim sorun çıkarabilecekleri gibi, önemsendiği takdirde işlerinizi çok kolaylaştırabilir! Mekanikte üç temel birim kullanılır. Bunlar; zaman , uzunluk ve kütledir . Bunlara ek olarak elektrik akımı , sıcaklık , mol ve kandela birimleri de bulunur. Diğer bütün fiziksel nicelikler çoğunlukla bu üç temel birim kullanılarak türetilir . Zaman için genel olarak saniye , uzunluk için santimetre ve kütle için gram kullanılır. Bunların ilk harflerinden türetilen bir şekilde bu sisteme cgs birim sistemi denir. Bir diğer birim sistemi ise SI birim sistemidir ve kilogram , metre ve saniye birimlerini referans alır. Elbette bu tek seçeneğimiz değil. Örneğin evren gibi büyük ölçeklerden bahsederken metreyi kullanmak yerine megaparsek ya da ışık yılı kullanmak çok daha akıllıcadır. Böylelikle çok büyük sayılardan kurtuluruz. Fakat bunlar arasında dönüşüm yaparken, yapılacak işlemlere dikkat etmek gerekir. Birçok öğrenci bu noktada hata yapıp, tuhaf sonuçlar bulur. Bu nedenle yaptığınız işlemlerin sonucunun akla yatkınlığını daima kontrol edin. Tam olarak bu noktada işinize yarayacak bir aracımız var, buna boyut analizi diyoruz. Fizikte, yaptığımız cebirsel işlemlere birimler de dahil olur. Örneğin bir aracın hızı için, saatte 50 kilometre deriz. Bunun nedeni aşağıdaki denklemden anlaşılabilir. Hız , uzunluğun (X\\text ya da biz boyut analizinde \"uzunluk\" anlamında L\\text diyelim) zamana bölümüdür. Dolayısıyla işlem yapılırken sadece sayılar değil, birimler de dahil olur. 50 km uzunluğunu 1 saate bölerseniz, 50 km/sa niceliğini elde edersiniz. Burada saatin başındaki değer 1 olduğundan ötürü başına 1 yazmayız, çünkü o birim zamanı ifade eder. Tüm bunlardan şu sonuç çıkarılabilir: Yapacağınız bazı işlemlerde pay ve paydada aynı anda yer alan birimler birbirini götürüp, sadeleşebilir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/burclar-kusagi-zodyak-kusagi-takimyildiz/", "text": "Özellikle astroloji ile ilgilenenlerin aşina olduğu burçlar kuşağı fiziksel bir gerçeklikten ziyade bizlerin yaptığı bir tanımlamadır. Bu tanımlamayı tam olarak anlamak için bir takım astronomik olguları anlamak gerekir. Birçok kişi bu olguları anlamadığından dolayı, burçlar kuşağı haddinden fazla anlam kazanmaktadır. Burçlar kuşağının ne olduğunu anlamak için öncelikle Dünya'nın hareketini anlamak gerekir. Dünya, Güneş'in etrafında dolanırken eliptik bir yörünge izler ve bu yörüngenin yer aldığı düzleme ekliptik düzlem adı verilir. Elbette bu durum, dışarıdan Dünya'ya baktığımızda algılarımıza hitap eder. Dünya'da bulunan bir gözlemci için Güneş, bir yıllık hareketi boyunca ekliptik üzerinde hareket eder. Bu noktada ekliptik düzlemin ne olduğunu hatırlayın, sadece gözlemcilerin yerini değiştirdik. Ekliptik düzlem, Dünya'nın dönüş ekseninin eğikliğinden dolayı tam olarak ekvator düzlemiyle çakışmaz. Dünya'nın eksen eğikliği olan23.4 'lik bir farkla birbirlerinden ayrılırlar. Burçlar kuşağı, ekliptik düzleminin 8 derece kuzey veya güneyini kapsayan bir kuşaktır . Ay'ın ve Güneş sistemindeki diğer gezegenlerin yörüngeleri de tamamıyla bu kuşağın içinde kalır. Aynı zamanda hepimizin aşina olduğu 12 burcu simgeleyen takımyıldızlar da kuşağın isminden de anlaşılacağı gibi, burçlar kuşağının içinde yer alır. Bu 12 burcun takımyıldızları, burçlar kuşağında yaklaşık olarak eşit aralıklarla dizilidirler, yani her biri yaklaşık 30 'lik bir aralık kaplar. Yukarıdaki görselde belirtildiği gibi eğer doğduğunuz gün Güneş, aslan takımyıldızının aralığında yer alıyorsa, bu astrolojide aslan burcu olduğunuzu ifade eder. Ancak günümüzde küçük bir aksaklık baş göstermiş durumdadır. Eğer 3000 yıl öncesinde yaşıyor olsaydınız gazetelerin astroloji bölümlerinde yazanlar daha doğru sonuçlar verebilirdi . Ama ne yazık ki durağan bir evrende yaşamıyoruz ve Dünya'nın yalpalamasından kaynaklı olarak günümüzde yaklaşık iki haftalık bir kayma söz konusu, yani burcunuz aslında burcunuz olmayabilir. Bu noktada şunu sorgulamak gereklidir. İlk başta neden bunun bir tanım olduğunu, fiziksel bir gerçeklik olmadığını özellikle belirttik? Bunun sebebi bu tanımın fizik yasaları açısından bir mana teşkil etmemesidir. Örneğin Dünya'nın ekvator düzlemi üzerinde de takım yıldızlar yer alır, buna benzer birçok tanımlama yapabiliriz. Fakat geçmişten günümüze gelen tanımlama budur. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Üstelik bu takımyıldızlar da zaten, tamamen keyfi tanımlamalardır. Aynı takımyıldızda yer alan yıldızların çoğunun hiçbirinin birbiriyle alakası yoktur. Sadece bizim baktığımız yönden aynı doğrultuya denk gelmektedirler. Eğer burada bir anlam olduğunu düşünüyorsak , çok benmerkezci bir düşünceyle karşı karşıyayız demektir. Çünkü başka bir gezegenden, bunlar tamamen farklıdır!Dolayısıyla bu evrensel bir tanımlama değildir ve buradan evrensel çıkarımlar yapmak, benmerkezci bir düşünce biçimidir. Dünya'nın presesyon hareketi, Dünya'nın dönüş ekseninin baktığı doğrultunun zamanla değişmesidir. Yani Dünya düşmekte olan bir topaç gibi yalpalanır. Bu yalpalanma Dünya'nın kutuplarının göksel bir çemberi takip etmesi demektir ve bir tam tur yaklaşık 26.000 yıl sürer. Dünya'nın bu yalpalama hareketi sonucunda, bundan 2000 yıl önce yaz gündönümünde Güneş neredeyse tam Yengeç ile İkizler takımyıldızlarının arasında bulunurken günümüzde bu tarihte Güneş, İkizler ile Boğa'nın arasında bulunuyor. 4609 yılında ise yaz gündönümünde Güneş'in konumu Boğa'dan Koç'a geçmiş olacak. Babiller günümüzden yaklaşık 3000 yıl önce yaşadılar. 12 ay içeren ay takvimi kullanan Babiller, burçlar kuşağını da 12 parçaya böldüler. Böylece her aya bir burç denk geliyordu. Ancak bunun böyle olmasına karar vermeden önce burçlar kuşağında 12 değil 13 tane takımyıldız vardı. Her aya bir tane denk getirmek amacıyla birini görmezden gelmeleri gerekiyordu ve piyango Ophiuchus'a patladı. Ancak bundan sonra bile bir burç tam bir aya denk gelmedi ve birbirlerinin üzerine kaydılar. Her ne kadar 3000 yıldır bunu görmezden geliyor olsak da Güneş her yıl bilinen 12 burcun takımyıldızları dışında 18 gün de Ophiuchus ile aynı hizada olur. Kökeni ta Babillilere dayanan ve çoğunluğun astrolojiyle tanıdığı ancak astronomide de tanımsal açıdan yeri olan burçlar kuşağında yer alan takım yıldızlar aşağıdaki gibidir. Burçlar kuşağında yer alan 12 takım yıldız burç takımyıldızları olarak da bilinirler. Bu takımyıldızlar Oğlak , Kova , Balık , Koç , Boğa , İkizler , Yengeç , Aslan , Başak , Terazi , Akrep , Yay takımyıldızlarıdır.Bu takımyıldızlar tamamen keyfi tanımlamalardır ve bilimsel hiçbir mana teşkil etmezler. Konumları belirtirken ekvatoryal koordinat sistemi olan sağ açıklık ve dik açıklık değerlerini vereceğiz. Çünkü gece boyunca gök cisimleri Dünya'nın hareketi dolayıyla gökyüzünde dolaşsalar da bu koordinatlar bu hareketten bağımsızdır. Sağ açıklık saat birimiyle, dik açıklık ise açı birimiyle ifade edilir. Bir koordinat örneği: 05h13m35s RA / 15 38'25\" DEC. Burada RA değerindeki h saati, m dakikayı, s saniyeyi ifade eder. DEC değerindeki dereceyi, ' arkdakikayı \" ise arksaniyeyi ifade eder. Burç takımyıldızları gökyüzünde kayda değer bir alan kapladıklarından ötürü, o bölgeyi işaret eden bir koordinat aralığından bahsedeceğiz. Fakat bunun keyfi bir tanımlama olduğunu unutmayın. Oğlak takımyıldızı genel olarak sönük yıldızlardan meydana gelir. En parlak yıldızı Arapça Çocuğun kuyruğu anlamına gelen Algedi'dir ( 2 Cap) ve görünür parlaklığı 3.6 kadirdir. Minik turuncu balıklarla dolu bir resifte yaşayan minik bir turuncu balık olmaktan çok sıkılan Gigi, bir yolculuğa çıkar ve kendini minik mavi balıklarla dolu bir resifte bulur. Cesaret, arkadaşlık ve doğruluğun değerini; küçük bir balığın bile ne kadar büyük fark yaratabileceğini anlatan eğlenceli bir hikaye. Kova takımyıldızında yer alan en parlak yıldızın adı Sadalmelik'tir . Bu sözcük Arapça Kralın şanslı yıldızları anlamına gelir. Sadalmelik'in görünür parlaklığı ise 2.95 kadirdir. Balık takımyıldızı genel olarak sönük yıldızlardan oluşur. Grubun en parlak yıldızının Eta Piscum'un görünür parlaklığı 3.6 kadirdir. Koç takımyıldızında da çok parlak yıldızlar bulunmaz. En parlak yıldızı Arapça koyun anlamına gelen Hamal'in görünür parlaklığı 2.0 kadirdir. Boğa takımyıldızındaki en parlak yıldız Aldebaran, Arapçada takipçi anlamına gelir. Aynı zamanda Alpha Tauri olarak da bilinen bu yıldız gökyüzündeki en parlak 14. yıldızdır. Görünür parlaklığı ise 0.85 kadirdir. Boğa takımyıldızı ayrıca Yengeç Bulutsusunu da içinde barındırır. Bu bulutsu Dünya'dan 6500 ışık yılı ötede yer alır ve 1054 yılında Çinli astronomların kayda geçirdiği, günlerce gökyüzünde çıplak gözle bile görülen süpernova patlaması sonucunda oluşmuştur. Boğa Takımyıldızının içeriği bu kadarla da sınırlı değildir. Halk arasında Yedi Kız Kardeş, Süreyya ya da Ülkerisimleriyle bilinen yıldız kümesi Pleiades (M45) ve Boğa ya da Öküz yıldız kümesi olarak da bilinen Hyadesaçık yıldız kümelerini de barındırır. İkizler takımyıldızındaki en parlak yıldızlar Castorve Pollux'tur. Alfa ve Beta Geminorum olarak da bilinirler. Pollux daha parlak olandır ve görünür parlaklığı 1.15 kadirdir. Aynı zamanda da gökyüzündeki en parlak 17. yıldızdır. Bu takımyıldızı ayrıca Geminga adında bir de atarca içerir. Yengeç takımyıldızı iyi bilinen bir yıldız kümesinin barındırır: Arı Kovanı , ya da namı diğer Messier 44. Takımyıldızdaki en parlak yıldız ise Arapçada Son anlamına gelen Al Tarf tır. Bu yıldızın görünür parlaklığı ise 3.6 kadirdir, yani kendisi için pek de parlaklığıyla gözleri kamaştırıyor diyemeyiz. Regulus, Latince Küçük kral anlamına gelir ve Aslan takımyıldızındaki en parlak yıldızdır. Alpha Leonis olarak da bilinir. Görünür parlaklığı 1.35 kadirdir. Leonid olarak bilinen ve Kasım ayında gerçekleşen gök taşı yağmuru, Aslan takımyıldızında beliren bir başlangıç noktasına sahiptir. Takımyıldızın en parlak yıldızı Spica'dır . 1.04 kadirlik görünür parlaklığıyla gökyüzündeki en parlak 15. yıldızdır. Dünya'ya en yakın büyük galaksi kümesi olan Başak Galaksi Kümesi'ni de barındırır. Başak Kümesi'nde 2000'den fazla galaksi bulunmaktadır. Bunlardan biri de Virgo A adıyla bilinen dev eliptik galaksidir. Ayrıca çevresinde ilk kez ötegezegen keşfedilmiş (1992) atarca da (PSR 1257+12) burada yer alır. Terazi takımyıldızının yıldızları genel olarak sönük yıldızlardır. İçlerinden en parkak olanı Arapça Kuzey pençesi anlamına gelen Zubeneschamali'dir. Önceleri Akrep takımyıldızının bir parçası olarak kabul edilen bu yıldız aynı zamanda Beta Librae olarak da bilinir. Görünür parlaklığı 2.6 kadirdir. Akrep takımyıldızının en parlak yıldızı Antares'tir. Alpha Scorpii olarak da bilinir ve 0.96 kadirlik görünür parlaklığıyla gökyüzündeki en parlak 15. yıldızdır. İsmini muhtemelen kırmızı ve parlak renginden ötürü Yunanca, Ares'in rakibi sözünden alır. Ayrıca gökyüzündeki en parlak X ışını kaynağı, Scorpius X-1, bu takımyıldızda yer alır. Yay takımyıldızının en parlak yıldızı Kaus Australis'tir ve 1.79 kadirlik görünür parlaklığa sahiptir. Kaus Arapça yay, Australis de Latince güney anlamlarına gelir. Bu yıldızın bir diğer adı da Epsilon Sagittarii'dir . Samanyolu galaksisindeki en güçlü radyo dalgası kaynağı olan Sagittarius A, Yay takımyıldızında yer alır ve Samanyolu'nun merkezi de Dünya'dan bakıldığında tam bu yıldıza denk gelir. Güneşin yıllık hareketi boyunca en güneyde olduğu gün olan kış gündönümü de, 21 Aralık, Güneş'in Yay takımyıldızında bulunduğu sürecin başlarında gerçekleşir. Ayrıca aşağıda görselini görebileceğiniz Deniz Kulağı Bulutsusu ve Üç Boğumlu Bulutsu da Yay Takımyıldızı yönünde kalır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/buyuk-hadron-carpistiricisinda-yeni-bir-baryon-kesfedildi/", "text": "Büyük Hadron Çarpıştırıcısında yapılan deneyler sonucunda yeni bir baryon keşfedildi. Bu keşiflerini 6 Temmuz 2017 tarihinde Venedik'te gerçekleşen EPS Yüksek Enerji Fiziği Konferansında duyuran fizikçiler bu yeni keşfedilen baryonun kendisini oluşturan kuarklar bakımından oldukça farklı bir yapıya sahip olduğunu vurguladılar. Keşfedilen cc++ isimli parçacık yaklaşık olarak 3621 MeV kütleye sahip. Bu onu en çok bilinen baryonlardan biri olan protondan 4 kat daha ağır yapıyor. Bu parçacığın bu kadar yüksek kütleye sahip olmasının sebebi, yapısında proton ve nötronlarda da bulunan yukarı kuark olmasının yanı sıra iki tane de nispeten daha ağır bir tür kuark olan tılsım kuark bulundurmasıdır. Baryon olarak adlandırılan parçacıklar üç kuarktan oluşur ve bu kuarkların çeşni olarak bilinen bir özellik ile ayrılan 6 türü vardır. Kuarklar sahip oldukları bu çeşni özelliği sayesinde bir çok farklı kombinasyonu oluşturabilirler. Bunların bir kısmı hali hazırda Standart Model tarafından teorik olarak tahmin ediliyor ancak şimdiye kadar keşfedilen baryonların hepsinde ağır olarak tabir edilen kuarklardan en fazla 1 tane bulunuyordu. Beauty Deneyi'nin sözcüsü olan Giovanni Passaleva'nın söylediğine göre ise iki ağır kuark bulunduran bu parçacık dört temel kuvvetten biri olan güçlü etkileşimi açıklayan teori olan kuantum kromodinamiği için oldukça büyük bir gelişme çünkü şu anda ellerinde daha önce hiç olmayan bir şeye sahipler. Bunun yanı sıra bilim insanları bulunan bu parçacığın oluşma ve bozunma mekanizmaları inceleyerek birçok yeni bilgiye ulaşma fırsatı yakalayacaklar. Bu sayede de teorilerde öne sürülen ve iki ağır kuark içeren diğer baryonlar hakkında bilgi sahibi olacaklar."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/buyuk-tarih-1-yontem-ve-teknik/", "text": "Büyük Tarih Derslerinin AmacıDersin amacı, bilimin son yıllarda ortaya koyduğu gibi; fiziksel evrenin, yıldızların, Güneş'in, Dünya gezegeninin tarihçesi ile yeryüzünde ortaya çıkan hayat dediğimiz olayın, daha sonra da insanlık tarihinin, bir bütün olarak kavranmasıdır. Son olarak, insanlığın günümüzde karşılaştığı küresel düzeydeki sorunlar, tehditler ve fırsatlar konusunda bütüncül bir bakış açısı kazanılması hedeflenmektedir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/buyuk-tarih-2-buyuk-patlama-ilk-yildizlar-elementlerin-olusumu/", "text": "Büyük Tarih Derslerinin AmacıDersin amacı, bilimin son yıllarda ortaya koyduğu gibi; fiziksel evrenin, yıldızların, Güneş'in, Dünya gezegeninin tarihçesi ile yeryüzünde ortaya çıkan hayat dediğimiz olayın, daha sonra da insanlık tarihinin, bir bütün olarak kavranmasıdır. Son olarak, insanlığın günümüzde karşılaştığı küresel düzeydeki sorunlar, tehditler ve fırsatlar konusunda bütüncül bir bakış açısı kazanılması hedeflenmektedir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/buyuk-tarih-3-yildiz-dunyanin-jeolojik-tarihi/", "text": "Prof. Dr. Mehmet Emin ÖZEL hocamızın koordinatörlüğünde başladığımız büyük tarih derslerinin 3.sü, 29 Mayıs 2020 tarihinde gerçekleşecek. Dersimizde, Yıldız Sistemleri, Samanyolu, Güneş Sisteminin oluşumu, Dünya'nın Jeolojik tarihi başlıklarını tartışacağız. Büyük Tarih Derslerinin AmacıDersin amacı, bilimin son yıllarda ortaya koyduğu gibi; fiziksel evrenin, yıldızların, Güneş'in, Dünya gezegeninin tarihçesi ile yeryüzünde ortaya çıkan hayat dediğimiz olayın, daha sonra da insanlık tarihinin, bir bütün olarak kavranmasıdır. Son olarak, insanlığın günümüzde karşılaştığı küresel düzeydeki sorunlar, tehditler ve fırsatlar konusunda bütüncül bir bakış açısı kazanılması hedeflenmektedir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/buyuk-tarih-4-yasamin-ortaya-cikisi-evrim/", "text": "Büyük Tarih Derslerinin AmacıDersin amacı, bilimin son yıllarda ortaya koyduğu gibi; fiziksel evrenin, yıldızların, Güneş'in, Dünya gezegeninin tarihçesi ile yeryüzünde ortaya çıkan hayat dediğimiz olayın, daha sonra da insanlık tarihinin, bir bütün olarak kavranmasıdır. Son olarak, insanlığın günümüzde karşılaştığı küresel düzeydeki sorunlar, tehditler ve fırsatlar konusunda bütüncül bir bakış açısı kazanılması hedeflenmektedir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/buyuk-tarih-5-evrim-ve-insan/", "text": "Büyük Tarih Derslerinin AmacıDersin amacı, bilimin son yıllarda ortaya koyduğu gibi; fiziksel evrenin, yıldızların, Güneş'in, Dünya gezegeninin tarihçesi ile yeryüzünde ortaya çıkan hayat dediğimiz olayın, daha sonra da insanlık tarihinin, bir bütün olarak kavranmasıdır. Son olarak, insanlığın günümüzde karşılaştığı küresel düzeydeki sorunlar, tehditler ve fırsatlar konusunda bütüncül bir bakış açısı kazanılması hedeflenmektedir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/buyuk-tarih-6-modern-devrimler-ve-tarimin/", "text": "Büyük Tarih Derslerinin AmacıDersin amacı, bilimin son yıllarda ortaya koyduğu gibi; fiziksel evrenin, yıldızların, Güneş'in, Dünya gezegeninin tarihçesi ile yeryüzünde ortaya çıkan hayat dediğimiz olayın, daha sonra da insanlık tarihinin, bir bütün olarak kavranmasıdır. Son olarak, insanlığın günümüzde karşılaştığı küresel düzeydeki sorunlar, tehditler ve fırsatlar konusunda bütüncül bir bakış açısı kazanılması hedeflenmektedir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/buyuk-tarih-dersleri/", "text": "Prof. Dr. Mehmet Emin Özel Koordinatörlüğünde yürüttüğümüz \"Büyük Tarih\" dersleri, 15 Mayıs - 19 Haziran tarihleri arasında, YouTube hesabımızdan canlı olarak gerçekleştirildi. Dersin amacı, bilimin son yıllarda ortaya koyduğu gibi; fiziksel evrenin, yıldızların, Güneş'in, Dünya gezegeninin tarihçesi ile yeryüzünde ortaya çıkan hayat dediğimiz olayın, daha sonra da insanlık tarihinin, bir bütün olarak kavranmasıdır. Son olarak, insanlığın günümüzde karşılaştığı küresel düzeydeki sorunlar, tehditler ve fırsatlar konusunda bütüncül bir bakış açısı kazanılması hedeflenmektedir. Ders, evrenin başlangıcının bilimsel açıklaması olan Büyük Patlama kuramı ile başlayacak, onu takiben de elementlerin çoğunun üretildiği ilk yıldızların oluşumuyla sonuçlanan sürec ele alınacaktır. Gökadaların ve Samanyolu'nun oluşumu sonrasında Güneş'in ve gezegenlerinin oluşumu da dahil yeni yıldız sistemleri ve ilgili gezegensel ve diğer ortamlar, izleyicinin izleyebileceği popüler düzeyde ele alınacak ve uygun bir dilde özetlenecektir. Dünya'nın oluşumundan ve soğumasından sonra evrendeki en muhteşem ve hala gizemini koruyan olayın, yani yaşamın yeryüzünde nasıl ortaya çıkmış olableceği, bu konudaki deliller ışığında özetlenecektir. Evrim dediğimiz sürecin, tek hücreli hayattan başlayarak, BP'dan bu kadar yıl sonra, bugün içinde yaşadığımız küresel insan medeniyetini oluşturan homo sapienslerin memeliler, maymunsular, hominin, hominid ve modern insan şeklindeki gelişimi bilimin verileri ışığında değerlendirilecektir. Günümüz medeniyetine giden yolda, toplayıcılık, Tarım Devrimi, Sanayi Devrimi ve günümüzün dijital devrimine hangi önemli adımlarla ulaştığımızı anlamağa çalışacağız. Bu sırada, mümkün olduğunca teknik olmayan bir dil kullanılacaktır. İçinden geçmekte olduğumuz korona virüsü salgını, küresel etkileri bir devrim başlatmış olabilir mi? Bu sorular ve olası gelecek perspektifleri takipçlerimizle birlikte ele almak, programa son anda ekleme gereği duyduğumuz diğer bir son konudur. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Haftada 1 oturumluk (tartışmalarla birlikte, 2 saatlik) dersler ve yukardaki program halinde, www.rasyonalist.org tarafından internet üzerinden yapılacak YouTube yayını şeklinde bir düzenleme planlanmaktadır. İşleyişin uygulamasına göre, bunda değişiklikler yapılabilecektir. Prof. Dr. Mehmet Emin Özel hocamızın koordinasyonunda ve danışmanlığında ilerleteceğimiz bu derslerde, mümkün olduğu durumlarda, ilgili alanlarda uzman olan, farklı hocalarımızın da ders anlatımına katılımını sağlayacağız. - David Christian, Big History : Big Bang, Life and Rise of Humanity, The Teaching Company , USA, 2015 - C.S.Brown, Büyük Tarih: Büyük Patlamadan Bugüne (Çeviri: A. Sezgintüredi, Aylak Yayınevi, 2014) - Bill Bryson, A Short History of Nearly Everything, Black Swan, 2004"} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/canlilik-ve-metabolizma/", "text": "Tabiatta gözlemlenebilen kimyasal bileşenlerin; biyokimyasal bir motivasyonla, kimyanın statik döngüsünün dışına çıkabildiği, büyüyüp gelişebildiği, çevresel ve içsel uyaranlara tepki gösterebildiği, belli bir organizasyon planı dahilinde; üreme, iç dengeyi koruma, adapte olma, enerji temin etme ve tüm bunlara altyapı oluşturan metabolik faaliyetleri gerçekleştirme kabiliyeti sergileyebilenlerine canlı diyoruz. Canlılarda, yaşamın korunması, sürüdürülmesi ve geliştirilmesi için gerçekleştirilen kimyasal tepkimeler bütününe metabolizma denir. Metabolizma kavramı, üç aşamalı bir zincirin çatı veya birleştirici terimidir ve Anabolizma ile Katabolizma arasındaki dengeyi ifade eder. Tüm canlı organizmalar, büyüme, gelişme, ısı kontrolü, hareket, çoğalma vb. etkinliklerin devamı için dış ortamdan temel bazı maddeler almak, bunları işleyip dönüştürmek ve iç çevrelerinde oluşan atıkları da uzaklaştırmak zorundadırlar. Basit moleküllerin dış çevreden temin edilerek, kompleks bileşenlere dönüştürülmesinden, yapısal eleman veya enerji kaynağı olarak kullanılmasına kadar geçen süreçleri ifade eder. Anabolik reaksiyonlar, sıklıkla sentez temelli yapım reaksiyonları olduğundan enerjiye gereksinim duyarlar. Anabolizmaya örnek olarak; tüm canlı sistemlerdeki nükleik asit sentezleri, basit şekerlerin kompleks şekerlere dönüşüm reaksiyonları, protein sentezi ve klorofil pigmenti bulunduran canlılarda fotosentez reaksiyonlar verilebilir. Metabolizmanın, yıkım reaksiyonlarını kapsayan kısmıdır. Canlıların, kompleks molekülleri gerek yapısal kullanım, gerekse enerji üretimi için muhtelif yolaklar üzerinden parçalama, ayrıştırma, indirgeme gibi reaksiyonlarının bütünü bu grupta değerlendirilir. Katabolik reaksiyonlar sonucunda sıklıkla ortaya ısı veya kimyasal enerji çıkışı olur. Organizma bu ısı ve enerjiyi, temel enerji molekülleri olan ATP , Kreatin Fosfat vs. sentezinde kullanabilirken; depolanması kolay, enerji yükü fazla; yağ, glikojen gibi bileşenlerin sentezinde de değerlendirebilir. Katabolizmaya örnek olarak; Fermantasyon, solunum ve her çeşit sindirim gösterilebilir. Son olarak; bunların dışında, canlı organizmanın büyüme, çoğalma gibi ileri fonksiyonları askıya alarak, yalnızca temel yaşamsal işlevlerini yürütebildiği/karşılayabildiği istirahate yakın kondisyona da bazal metabolizma denir ki; insanda \"uyku halini\" bu duruma örnek gösterebiliriz. Bir başka yazımızda türümüzün metabolik faaliyetlerinden bahsederek devam edeceğiz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/cassiniden-gorkemli-saturn-fotograflari/", "text": "Cassini-Huygens Uzay Sondası Tarafından Çekilen Eşsiz Satürn Fotoğrafları! Satürn, Güneş sisteminin altıncı ve belki de en görkemli gaz devi gezegenlerinden biri. Hiç kuşkusuz eşsiz halkaları onu birçoğumuz için ayrıcalıklı kılıyor. Bu halka yapısı aslında Güneş Sistemi'nde başka gaz devlerinde de bulunsa da onlar oldukça sönük ve belirsizler. Fakat Satürn'ün halkaları, kendilerini görkemli bir şekilde gösteriyor. Bu halkalar aslında irili ufaklı taş ve toz parçacıklarından oluşuyor ve halka tek bir bütün değil, aralarında boşluklar olan bir halkalar kompleksi. Toz, buz ve kaya parçalarından oluşan bu halkalar gezegenin oluşumu sırasında arta kalan kalıntılardır. Söz konusu bu halkalar güneş sistemimiz boyunca 282.000 km'ye kadar uzanmaktadır. Yaşadığımız gezegen Dünya'nın yarı çapının 12.742 km olduğunu düşünerek kıyaslama yaptığımızda, halkaların büyüklüğü daha net anlaşılacaktır. Satürn'ü görkemli bir hale gibi saran bu devasa halkalar gezegenimizin çok küçük gözükmesine sebep olmaktadır. Satürn, bu ilginç halkaları haricinde diğer özellikleriyle de bilinmektedir. Birçoğu astronomi açısından oldukça büyüleyici ve aynı zamanda önemli olan 62 adet uydusunu keşfettik. Bunların içinde; bir dizi kayda değer çarpışma olayları sebebi ile Star Wars filmindeki Death Star'a benzeyen Mimas, büyüleyici metan gölleri olan Titan, Güneş Sistemi'mizde Dünya-dışı yaşam ihtimalinin en büyük adayı olan Enceladus ve daha niceleri... Bunlar, Satürn'ün ilginç uydularından sadece bazılarıdır. Cassini, insanoğlunun şimdiye kadar başlattığı muhtemelen en nefes kesici keşif görevlerinden biridir. Cassini-Huygens Sondası, 11 yıla yakın süredir güneş sistemimizin en büyük gezegenlerinden, muhteşem gaz devi Satürn'ün fotoğraflarını bize gönderiyor. Güneş sisteminin uzak köşelerine gönderdiğimiz birçok uydu da dahil olmak üzere, özellikle Satürn'ün yörüngesine oturması için gönderilmiş Cassini uydusu sayesinde elde edilen bilimsel verilerle, gezegene ve astronomiye dair birçok yeni bilgi edindik. Aynı zamanda Cassini, bu gezegenin göz alıcı fotoğraflarını çekti. Aslen Temmuz 2004 ila Mayıs 2008 arası çalışması beklenen Cassini-Huygens görevinin süresi önce Eylül 2010'a, sonra 15 Eylül 2017'ye kadar uzatıldı. 2017 yılının Eylül ayındaysa yörüngeden düşürülerek Satürn'e çarptırıldı ve görev böylece sona ermiş oldu. Tabii ki, ondan sonra bize kalan görüntüler onun fiziki formundan çok daha ötelere kadar kalacak. İşte Cassini'den en unutulmaz ve etkileyici görüntülerden bazıları... Bu görsel, Cassini uzay aracı Satürn etrafındaki yörüngesinde dolanırken 2 Ocak 2010 tarihinde çekildi. Görünür bölgede çekilen bu görsel, Satürn'ün doğal renklerini yansıtıyor. Fotoğrafın sağ tarafında, yani Satürn'ün aydınlandığı tarafta Güneş olduğu için, o an geceyi yaşayan bölgesi de görünüyor. Keza bu gölgenin halkalarının üzerine düşüşü ve hatta halkaların Satürn üzerine gölge yapışı bile görülebiliyor. Bu fotoğraf yaklaşık 2.3 milyon kilometre uzaklıktan çekildi. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Dünya'dan bakıldığı Satürn hiçbir zaman hilal evresinde görülmez. Bir gezegende hilal evresini görebilmeniz için onun Dünya ile Güneş arasında yer alması gerekir. Fakat Cassini, Satürn'e oldukça yaklaştığı ve uygun konuma geldiği için bunu görebiliyor. Fotoğrafta halkaların gezegen üzerinde oluşturduğu gölge ve Satürn'ün gölgesinin, halkalarını nasıl da gölgede bıraktığı daha dramatik bir şekilde görülebiliyor. 2005 yılında Cassini tarafından çekilen bu görselde, Satürn'de alışık olmadığımız türden bir renk cümbüşü var. Gezegenin kuzey yarı küresinde mavi tonlarında parlamalar görülüyor. Aslında bu durum, Dünya'da gökyüzünün mavi olmasıyla aynı nedene dayanıyor. Fakat Satürn'e doğrudan bakıldığında genellikle onun sarı rengi baskın gelip bu maviliği görmemizi engelliyor. Lakin Satürn'ün güney yarı küresinde durum aynı değil. Bu durumla ilgili hipotezler ortaya atılmış olsa da henüz nedeni tam olarak bilinmiyor. Tıpkı bir önceki fotoğraftaki gibi Satürn'ün mavi tonlarını görüyoruz. Yine Cassini tarafından (ama bu sefer 2006 yılında çekilen) bu fotoğrafta halkaları görebildiniz mi? Cassini tam olarak halkalara dik bir konumdayken bu fotoğraf çekilmiş ve görselde boylu boyunca uzanan bir çizgi şeklinde ancak görülebiliyor. Çünkü halkalar devasa genişlikte olsalar da kalınlığı yalnızca 10 metre dolaylarında (bazen 1 kilometreye kadar çıkabiliyor). Halkaların Satürn üzerinde oluşturduğu gölgenin boyutu ise inanılmaz düzeylerde ve gezegenin kuzey yarı küresini neredeyse kaplamış. Halkaların yanındaki nokta dikkatinizi çekti mi? Bu ufak nokta yalnızca 500 kilometre genişliğindeki Enceladus uydusu. 2014 yılında Cassini tarafından kızılöte spektrumda çekilen bu Satürn fotoğrafında, gezegenin atmosferik yapısındaki birçok detay göze çarpıyor. Fakat esas göze çarpan yapı kutuptaki altıgen yapısı. Bu yapının nasıl oluştuğu ve varlığını koruduyla ilgili birçok hipotez ortaya atıldı ve çalışma ortaya kondu. Bazı açıklamalar gayet iyi dursa da hala tam olarak bir fikir birliği oluşmuş değil. Cassini uydusu 2006 yılında yalnızca 12 saatliğine Satürn'ün gölgesinin içerisindeydi. Bulunduğu yerden Güneş'i örterek tutulmaya sebep olan Satürn'ün bu muhteşem, parıldayan fotoğrafını çekti. Güneş'in parıldamasının bir ucu fotoğrafta gezegenin sol altında görülebiliyor. Halkaların hemen sol üstünde belli belirsiz görülen nokta dikkatinizi çekti mi? O soluk mavi nokta, dünyamız."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/cernobil-nukleer-kazasi-1-giris-ve-reaktorun-yapisi/", "text": "Kusurlu bir reaktör tasarımının, yeterli eğitime sahip olmayan personelin ve güvenlik kültürü eksikliğinin meydana getirdiği bu kazada; resmi rakamlara göre kazanın meydana geldiği gün 2 kişi ve kazadan birkaç hafta sonra da 28 kişi olmak üzere toplamda 30 kişi akut radyasyon sendromu etkisiyle hayatını kaybetmiştir. Çernobil Güç Kompleksi ve BölgeUkrayna'nın Kiev kentine 130 kilometre, Beyaz Rusya'ya 20 kilometre uzakta bulunan güç kompleksi, RBMK-1000 tasarımına sahip 4 nükleer reaktörden oluşmaktaydı. 1970 ile 1983 yılları arasında inşaatı tamamlanan 4 reaktörün yanı sıra, kaza gerçekleştiğinde 2 reaktörün de inşaatı sürmekteydi. Kompleksin yer aldığı bölgeye 3km uzaklıkta bulunan Pripyat'ın nüfusu yaklaşık 50.000; bölgeye 15km uzaklıkta bulunan Çernobil'in nüfusu ise yaklaşık 12.000'dir. 30km'lik bir yarıçap içerisinde bulunan toplam nüfus yaklaşık 125.000'dir. RBMK TasarımıSovyet tasarımı olup, moderatörolarak grafit kullanılan RBMK-1000'ler, yakıt olarak %2 oranında zenginleştirilmiş uranyum dioksit kullanmaktadırlar. Sistemde kullanılan su, hem soğutucu hem de türbinleri besleyen buhar görevi görmektedir. Moderatör olarak grafit kullanımının; nötron kaçaklarını azaltmak, yüksek ısı kapasitesine sahip olmak gibi avantajları bulunmaktadır. Yakıt çubuklarının etrafında bulunan basınçlı tüplerin içerisinden su geçmektedir. Geçen bu su, yakıt çubuğunda gerçekleşen fisyon sonucu oluşan enerji ile ısınır. Isınan su, buhar jeneratöründe buhar haline getirilir ve oluşan buhar, türbinleri besler. Tüm reaktörlerin çalışma prensibi genel itibariyle aynı olduğu için, ayrıntılara girmiyoruz. Reaktörlerin çalışma prensipleri hakkında daha ayrıntılı bilgi için \"Nükleer Reaktörler\" yazımıza bakabilirsiniz. RBMK tipi reaktörleri diğer reaktör tiplerinden ayıran özellik, sahip oldukları \"pozitif boşluk reaktivite katsayısı\"dır. Yazımızda da üzerinde duracağımız asıl konu budur. Boşluk Reaktivite KatsayısıYukarıda da bahsettiğimiz gibi, reaktör su ile soğutulmaktadır ve aynı su, buhar üretiminde de kullanılmaktadır. Genel itibariyle, çekirdekten geçen su sıvı halde olmasına rağmen, içerisinde belirli bir miktar su buharı da içerir. Sıvı haldeki su, su buharından daha iyi bir nötron soğurucudur. Bu sebeple, çekirdekten geçen sıvı haldeki suyun, içinde bulunan su buharına oranı, çekirdeğin reaktivitesindeki değişim hakkında bizlere bilgi verir. Eğer ki, boşluk katsayısı negatifse, çekirdekteki buhar artışı, reaktivitenin düşüşü anlamına gelir. Nükleer reaktörler hakkındaki yazımızda anlattığımız basınçlı reaktörlerde olduğu gibi, negatif boşluk katsayısına sahip reaktörlerde, su hem moderatör hem de soğutucu görevi görür. Buhar artışı, nötronların yavaşlamasına ve fisyon yapabilir hale gelmesine engel olacağından, bu tip reaktörlerde reaktivitenin düşmesine sebep olur. Batıda kullanılan neredeyse bütün nükleer reaktörlerde, boşluk reaktivite katsayısı negatiftir. Bu özellik, reaktörlerde bulunan en temel güvenlik önemlerinden birisidir. RBMK tipi reaktörlerde ise, moderatör ve soğutucunun farklı olmasından ötürü, buhar artışı, yakıta ulaşan termal nötron sayısını arttırmaktadır. Yakıta ulaşan termal nötron sayısındaki artış da, reaktivitenin artmasını sağlar. Bu tip reaktörlerde, boşluk reaktivite katsayısı pozitiftir. Çernobildeki kaza anında, boşluk reaktivite katsayısı öyleysine yüksekti ki, sistem tarafından üretilen güç artışı, daha fazla buhar üretimini mümkün kıldı. Artan buhar oranı, hem soğrulan nötron sayısını azalttı hem de suyun çekirdeği soğutma gücü, bu sebeple azalmış oldu. Bu korkunç döngü sonucunda güç, reaktörün verilen kapasitesinden 100 kat daha yüksek bir seviyeye ulaştı. Moderatör ve soğutucusu farklı olan modern tasarımlarda, bu kısır döngüye girilmemesi için ikincil bir kapatma sistemi bulunmaktadır. Ancak Çernobilde kullanılan RBMK tipi reaktörlerde, ne yazık ki bu ikincil sistem bulunmamaktadır. Sistemdeki Kontrol ÇubuklarıReaktörde, toplamda 211 adet kontrol çubuğu bulunmaktaydı. Bunlar 3 grupta sınıflandırılabilir. Reaktör çekirdeğindeki dengesiz güç dağılımını engellemekle görevli otomatik kontrol çubukları, elle işletilen kontrol çubukları ve tehlike anında reaktörü durdurmaya yarayan kontrol çubukları. Gelecek yazılarımızda, kazaya sebep olan kararlardan ve patlamanın nasıl meydana geldiğinden bahsedeceğiz. Ardından da, kaza sonucu açığa çıkan radyoaktif materyal ve bunun etkileri üzerine konuşacak, sonuçları değerlendireceğiz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/cernobil-yangini-turkiyeyi-etkileyecek-mi/", "text": "Her cisim belirli düzeyde ışıma yapar, yani radyasyon yayar. Bu ışımanın bir kısmı,iyonize edici değildir, yani düşük enerjilidir. Diğer kısmı ise, çeşitli element atomlarının radyoaktif izotoplarının bozunmasıyla oluşan, iyonize edici sınıfa giren radyasyondur. Örneğin, mikrodalga veya her gün yanımızda taşıdığımız cep telefonları da radyasyon yayar. Ancak bunlar iyonize edici sınıfa girmez ve insan sağlığına, kanıtlanmış bir zararları yoktur. Gerek söz konusu haberlerde gerekse bu metinde söz edilecek radyasyondan kastedilen, radyoaktif bozunuma uğrayan radyoaktif maddenin gama ışıması başta olmak üzere, çeşitli bozunum mekanizmalarıyla ortaya çıkarttığı, iyonize edici radyasyondur. Aşırı küçük olduğundan ötürü rüzgar veya çeşitli yollarla taşınabilen belki de en önemli radyoaktif partikül İyot-131'dir. Radyasyon ölçümü için kullanılan çeşitli ölçüm aletleri vardır. Bunlardan birisi de, Geiger sayacı adı verilen cihazdır. Ancak bu cihaz, ışıma miktarı ile ilgilidir ve doku hasarıyla ilgili ya da maruz kalınan doz ile ilgili doğrudan bilgi vermez. Üretilen dozimetreler, bu ölçümün yapılmasında kullanılabilir. Doku zararını tespit etmek için sievert veya milisievert birimleri kullanılır. Sievert birimi, 1 Gray'lik x ve gama ışını ile aynı biyolojik etkiyi meydana getiren radyasyon miktarıdır. Gray ise, radyasyona maruz bırakılan 1 kilogramlık maddeye aktarılan 1 Joule'lük enerjiyi veren radyasyon miktarıdır. Yani Gray, alınan dozu Joule cinsinden verir. Örneğin tuğla veya çimento ile yapılan bir binada oturan herkes yılda 0,7 mSv radyasyona maruz kalmaktadır. Yağmur veya diğer yağış şekilleriyle İyot-131 başta olmak üzere radyoaktif izotoplar taşınabilir ve yeryüzüne yağabilir. Yakın dönemde yaşanan en büyük nükleer felaket olan ve Japonya'daki 9 büyüklüğündeki depremden sonra meydana gelen Fukuşima Nükler Santralikazasında da atmosfere radyoaktif madde salınmıştır. Bu radyoaktif partiküllerin ABD'ye ve İzlanda'ya kadar ulaştığı rapor edilmiştir. 15 Mart 2011'de yani kazadan 4 gün sonra, kazanın yaşandığı binada ölçülen radyasyon değeri saatte 400 mSv idi. Ancak aynı günde 240 km uzaklıktaki Tokyo'da ölçülen değer normalin 22 katıydı. Tokyo için normal değeri 0.126 mSv olduğundan, o gün birkaç saat boyunca insanlar 2.5 mSv radyasyona maruz kaldılar. Bu radyasyon miktarının etkisini anlamak için, bir örnek vermek faydalı olacaktır. 2.5 mSv, sıradan bir insanın hastaneye bilgisayarlı tomografiye akciğer için girdiğinde maruz kalacağı radyasyonun yarısı bile değildir. Benzer şekilde Çernobil Nükleer Santrali patladıktan sonra tüm dünyaya radyoaktif izotoplar taşınmıştır. Bu izotopların bazıları yağmur olarak yeryüzüne inmiştir. Örneğin yayınlanan pek çok çalışmada Çernobil sonrası yağan yağmurlardaki radyoaktivite değerleri gözlenmiştir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/cift-yildizlar/", "text": "Gece gökyüzünde gördüğümüz yıldızların çoğu tek başına değildir. Birçoğunun yanlarında yoldaş yıldızı vardır. Kimilerinin ise birden çok yoldaşı bulunur. Bu nedenle bunlara çift yıldızlar ya da çoklu yıldız sistemleri deriz. Çok daha fazla yıldızın bir arada bulunduğu topluluklara ise yıldız kümesi deriz. Bu yazımızda, Dünya'dan baktığımızda birbirine çekim etkisiyle bağlı iki yıldızdan oluşan çift yıldızlardan söz edeceğiz. Çift yıldızların birçok türü vardır ve bunların tümü, yörünge hareketleri sırasında birbirini örtmez yani bir tutulma göstermezler. Bazılarını bu nedenle çift yıldız olarak ayırt etmek mümkün olmayabilir. Tutulma gösterenler için birkaç saatten birkaç 10 yıla kadar, hatta daha uzun dönemlere sahip olan çift yıldızlar vardır . Bazı çift yıldızlar yalnızca aynı doğrultuda olan ancak çekimle birbirine bağlı olmayan sistemlerdir. Bunlara Optik Çift denir. Bunlar gerçek çift yıldızlar değildir, sadece görsel olarak öyleymiş gibi görünürler . Aşağıda bahsedeceğimiz türler ise bizim gerçek anlamda çift yıldız olarak sınıflandırdıklarımızdır. Bu türde her iki yıldız, teleskopla bakıldığında ayrı ayrı görülebilir. Uzun zaman aralığı boyunca yapılan gözlemlerle bileşen yıldızların birbirine göre konumları belirlenebilir ve bu veri kullanılarak çiftin yörüngesi saptanabilir. Bu tür yıldızlar göreli olarak bize yakın olduklarından yıldızlarını ayrı ayrı görebiliriz. Oysa ki bu yıldızlar birbirinden, Dünya-Güneş uzaklığının yüzlerce katı kadar uzak olabilirler. Bileşen yıldızlar çekimsel olarak birbirlerine bağlıdır ve çekim dışında birbirlerini çok etkilemezler. Parlak olan bileşene A, diğerine B adlandırması yapılır. Toplamda 1.000'den az sayıda görsel çift bilinmektedir. Gökyüzünde gördüğümüz parlak yıldızlardan bazıları görsel çift yıldızdır. Örneğin bize en yakın yıldız sistemi olan Alfa Centauri, 4.3 ışık yılı uzaklıkta olan ve Alfa Cen A ve Alfa Cen B olarak adlandırılan iki yıldızdan oluşur. Aralarındaki uzaklık, yaklaşık olarak Dünya-Güneş uzaklığının 23 katı kadardır, başka bir deyişle, Uranüs-Güneş uzaklığından biraz fazladır ve bir dönüşü 80 yılda tamamlarlar. Üçüncü bir yıldız olan Proxima Cen, şu anda Dünya'ya en yakın olan yıldızdır. 4,22 ışıkyılı ya da 1,295 parsek uzaklıktadır ve aynı zamanda Alfa Cen C olarak adlandırılır. Keşfedildiği 1915 yılından beri, çekim merkezine epeyce uzak bir üçüncü bileşen olduğu düşünülmekteydi. Son zamanlarda yapılan gözlemler, sisteme çekimsel olarak bağlı olmayabileceğini göstermektedir. Farklı zamanlarda yapılan gözlemlerle iki yıldızın birbirine göre konumları ölçülerek, parlak bileşen sabit olacak biçimde bir grafik çizilirse, daha sönük olan bileşenin parlak bileşene göre yörünge hareketi görülebilir. Diğer yakın görsel çift yıldız, Canis Major takımyıldızında bulunan ve çok bilinen Sirius adlı yıldızdır. Parlak bileşen olan Alfa CMa A gökyüzünde en parlak görülen yıldızdır. Bileşeni, Alfa CMa B çok daha sönük bir beyaz cüce yıldızdır. Önceleri konum değişimiyle çift olduğu bulunmuş, daha sonra 1862 yılında sönük bileşen olan beyaz cüce gözlenebilmiştir. Birçok çift yıldız çok uzak olduklarından ayrı ayrı görülemeyen bileşenlerden oluşurlar . Bir kısmı ise yine uzak oldukları ve birbirlerine çok yakın konumda bulundukları için ayırt edilemezler. Pek çok çift sistem, tayflarındaki çizgilerin Doppler kayması göstermesi sayesinde bulunmuşlardır. Bu tür çift yıldızlara tayfsal çift yıldızlar diyoruz. Bileşenleri ayırt edilemeyen bir çift sistemin tayfı, her iki yıldızın birleşik tayfı olarak gözlenir. Yıldızlar ortak kütle merkezi etrafında hareket ettikçe, bize göre yaklaşma ya da uzaklaşma durumlarına göre tayf çizgileri kırmızı ya da mavi bölgeye doğru kayar. Böylece yörünge hareketi boyunca alınan tayflardan bu kaymalar kullanılarak yörünge bilgileri ve her iki yıldızla ilgili bazı bilgiler elde edilebilir. Bu tür bir gözlem için bazı koşulların sağlanması gerekir. Çift sistemin yörünge düzlemi bizim bakış doğrultumuza uygun olmalıdır. Eğer yörünge düzlemine tepeden bakıyor konumdaysak Doppler kaymalarını göremeyiz. Eğer bileşen yıldızlar küçük ve birbirinden çok ayrıksa, yörünge hızı düşük olur ve kaymalar da çok az olacağı için belirlenme şansı azalır. Kimi sistemlerde ise bileşen yıldız çok sönük olduğundan tayfta ona ilişkin çizgiler ayırt edilemeyebilir. Bu yolla 1889 yılında ilk belirlenen çift sistem özel adı Mizar olan Zeta UMa adlı yıldızdır. O zamana kadar Mizar zaten bir görsel çift yıldız olarak bilnmekteydi. Yapılan tayfsal çözümlemeyle Mizar A adlı yıldızın aynı zamanda bir tayfsal çift olduğu bulundu. Daha sonra yapılan ayrıntılı gözlemlerle ise, Mizar B adlı yıldızın da ayrıca tayfsal bir çift olduğu bulundu. Yani özetle Mizar, toplamda 4 yıldızdan oluşmaktadır ve biz teleskopla baktığımızda yalnızca iki tanesini görebiliriz. Tüm yıldızların bir uzay hareketi vardır. Bu hareket pek çok farklı etkene bağlıdır. Normal koşullarda bir yıldızın zamana göre uzay hareketini referans noktasına göre ölçtüğümüzde, temel olarak düz bir doğrultuda hareket ettiğini görürüz. Bazı yıldızlar uzun zaman aralıklarında gözlendikleri zaman, uzay hareketlerinin bir doğru değil yalpalı bir yol olduğu görülür. Eğer bu yalpalama dönemli bir hareketse, buna neden olan, görünmeyen bir bileşenin varlığıdır. Bu durumda gördüğümüz yıldıza göre daha sönük ikinci bir yıldızın kütle merkezi etrafında hareketi söz konusudur. Bu yolla bulunan çift yıldızlara astrometrik çift yıldızlar diyoruz. Yukarıda söz ettiğimiz Sirius adlı yıldız bunlardan biridir. Sirius'un bileşeni ilk kez bu yolla bulunmuştur ancak zamanımızda bileşen de ayrı olarak gözlenebildiği için görsel çift olarak da bilinmektedir. Bu tür çift yıldızları belirlemek için çok uzun yıllar boyunca gözlem yapmak gerekir. Bu nedenle bu yolla bulunan çift yıldız az sayıdadır. Sirius bu yolla 1844 yılında belirlenmiş, 1864 yılında bileşeni teleskopla gözlenebilmiştir. Procyon olarak bilinen Alfa Canis Minoris ilk olarak astrometrik çift olarak belirlenmiş başka bir yıldızdır. Yine teleskopla günümüzde gözlenebilen beyaz cüce yıldız olan bir bileşeni bulunmaktadır. Günümüzde özellikle robotik teleskoplarla, uzun zaman aralıklarını kapsayan gözlemler yapılabilmektedir. Bu gözlemlerde elde edilen görüntüler özel bir yazılımla tarandığında, pek çok görsel ya da astrometrik yıldız belirlemek mümkündür. Yine daha önceki yazılarımızın birinde anlattığımız mikro mercek yöntemi ile çift ya da ötegezegen bileşenli yıldızların belirlenebildiğini biliyoruz. Onlara göre bu tür yıldızların belirlenmesi çok daha kolaydır. Yapılması gereken, bu tür veriyi ele alarak konum ölçümlerini karşılaştırmak yoluyla, beklenen gökyüzü hareketlerinin görülüp görülmediğini saptamaktır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/cin-marsa-arac-gonderiyor/", "text": "Çin Ulusal Uzay İdaresi , birkaç ay içerisinde Mars'a araç göndermek için çalışmalarını hızlandırdı. Geçtiğimiz günlerde yapılan bir açıklamaya göre, bu görev Çin'in gerçekleştireceği ilk Mars görevi olacak. \"Tianwen 1\" olarak adlandırılan görevin anlamı ise gayet manidar: Göksel hakikat arayışı. Görev, adını Çin'in önemli şairlerinden Qu Yuan'ın eserinden alıyor. Çin, Mars görevine bu yıl başlamayı planlıyor. Çin Ulusal Uzay İdaresi'ne göre, görevin Temmuz ayında başlaması planlanmıştı ancak tarih öne alındı ve önümüzdeki aylarda gerçekleşecek. Hükümetin haber ajansı XinhuaNet'e göre, bu isim 2000 yıldan fazla bir süre önce yazılmış olan bir şiirden geliyor. Parçada, eski şair Qu Yuan, çağın mitolojisi hakkındaki geleneksel anlatıları, özellikle de uzay, Dünya ve diğer doğal fenomenlerle ilgili olarak birçok şeyi sorguluyor. Çin Ulusal Uzay İdaresi'nin bildirdiği üzere, araştırmada Mars'ın toprak özellikleri, jeolojik yapısı, çevre ve atmosferi incelenecek. Çalışmada bir uydunun, gezegenin yüzeyine inecek bir aracın, güneş panelleri ve 13 bilimsel alet taşıyan 6 tekerlekli yüzey aracının yer alacağı aktarıldı. Çin, uzay araştırmalarına ve eğitimine milyarlarca dolar yatırım yapmaya devam ediyor. Chang'e-4 Ay araştırmasının geçen yıl Ay'ın en uzak kısmına başarıyla inmesi ile Çin, uzay programı açısından büyük bir başarı elde etmişti. Bu görevin başarılı şekilde tamamlanması halinde de Çin, ABD ve Rusya'dan sonra kızıl gezegene başarılı bir şekilde insansız keşif görevi gerçekleştiren 3. ülke olacak. Ancak şunu da unutmamak gerekiyor ki diğer uzay ajansları COVID-19'dan oldukça etkilendi.Bu nedenle CNSA' nın da beklenmedik gecikmelerle karşılaşması mümkün. Bir yandan da ülkede şuanda, Ay'a insan göndermenin planları yapılıyor. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/cinin-casus-uydusu-kuantum-haberlesmede-bir-ilke-imza-atti/", "text": "Science dergisinde yayınlanan makaleye göre Çin Bilimler Akademisinden araştırmacılar, kuantum uydusunun dolaşık fotonları birbirine 1200 km uzaklıkta bulunan 3 farklı yer istasyonuna başarılı bir biçimde gönderdiğini ilan etti. Deneyin sonunda kuantum dolaşıklık teorisi uygulanarak şimdiye kadar kurulan en uzak mesafeli iletişim gerçekleştirilmiş ve ilk kez uzay ile dünya arasında dolaşık fotonlar aracılığıyla iletişim kurulabileceği gözlemlenmiş oldu. Çalışmada yer alan Çinli bilim insanlarından Jian-Wei Pan Dünya çapında bir kuantum uzay yarışı başlattığımızı düşünüyorum dedi. Avusturya'nın da işbirliği içinde olduğu kuantum çalışmasının istasyonları Çin ve Viyana'da bulunmakta ve ayrıca tüm bilimsel çalışmaların yaklaşık 100 milyon dolara mal olduğu ifade edilmekedir. 500 km yukarıdaki yörüngesinde dolanan, 600 kg ağırlığında olan ve her 90 dakikada dünyanın çevresinde bir tur atan uydu, dolaşık fotonlar üreten özel bir kristale sahip. Uydu, kamuoyunda Çinli düşünür Micius'ın ismiyle bilinmesine karşın tam adı aslında Uzay Ölçeklerinde Kuantum Deneyleri Uydusu. Günümüzde karşı tarafa çok gizli bir veri iletmek için veriyi şifrelemeniz gerekmektedir. Alıcının, gelen kriptolu veriyi okuyabilmesi için aynı zamanda bir anahtara ihtiyacı vardır. Yani verinin yanında anahtarı da alıcıya göndermelisiniz. Ancak, kullandığınız iletişim kanalının bir şekilde gizlice dinlenmesi veya anahtar iletiminin sekteye uğratılması durumunda üçüncü kişiler gönderdiğiniz mesajın kriptosunu kolaylıkla kırarak mesajı okuyabilir. Daha kötüsü de, alıcıya mesaj ve anahtar iletilse dahi muhtemelen gizlice dinlendiğinizin farkında olamayacak ve mesajınızın güvende olduğundan emin olamayacaksınız. Einstein'ın uzaktan hayaletimsi etki şeklinde tanımladığı kuantum dolaşıklık teorisine göre dolaşık haldeki iki parçacık evrenin neresinde olursa olsun birbirlerini anında etkileyebilir ve iletişim kurabilirler. Buna göre anahtarın, iki farklı yerde konuşlu olan A ve B ismindeki dolanık foton çiftinden -çizgisel ve/veya doğrusal şekilde polarize edilen fotonların titreşimleri kullanılarak- A fotonuna (bilgisayarların verileri 0 veya 1 ikili sisteminde kodlaması gibi) kodlanması demek anahtarın anında ikiz B fotonuna ışınlanacağı anlamına gelir. Ancak belirtmek gerekir ki, bilimkurgu filmlerinde ve kitaplarında gördüğümüzün aksine kuantum ışınlanma ile insanları değil, sadece çok küçük boyutlardaki bilgiyi ışınlayabiliriz. Çin yeryüzündeki bir istasyondan klasik iletişim kanalları vasıtasıyla Viyana'daki istasyona şifreli bir mesaj gönderecek. Uzay aracı Viyana'da konuşlu istasyonun üzerinden uçarken istasyonla kuantum bağlantısı kuracak, uydu ile Avrupa'da konuşlu istasyon arasında bir anahtar üretilecek. Bir süre sonra uydu Çin'de konuşlu istasyonun üzerinden geçecek ve Çin'deki istasyonla ikinci kuantum bağlantısını kurup anahtarı güvenilir duruma getirecek. Her iki şifre de uyduda bulunacak ve bu iki şifre birleştirilerek tek şifre oluşturulabilecek. Daha sonra klasik bir iletişim kanalıyla her iki istasyona da, iki şifre kombinasyonuyla oluşturulmuş olan tek anahtar gönderilecek. Bu işlem kamuya açık olarak yapılabilir. Çünkü kombine anahtardan kimse bilgi sızdıramaz. Yeryüzünde konuşlu istasyonlardan birisi tek bir anahtara sahip olduğu için kombine anahtarı çözüp diğer istasyonun anahtarını öğrenebilir. Bu teknik, gönderilen mesajın üçüncü kişiler tarafından kırılmasını, dinlenmesini veya ele geçirilmesini imkansız kılıyor. Kuantum anahtarı bir şekilde gözlemlenirse yani ele geçirilmeye çalışılırsa, veri iletimi başarısız olur. Çünkü Heisenberg'in belirsizlik ilkesindeki gözlemci etkisi gereği dışarıdan bir gözlem ya da müdahale fotonların kuantum durumlarını değiştirecektir. Yani ele geçirilen anahtar artık işe yaramaz haldedir. Ayrıca bozuk olan anahtar alıcı istasyona da ulaşacak ve istasyon, üçüncü kişiler tarafından dinlendiğinin farkına varacaktır. Kuantum kriptolu haberleşme henüz emekleme aşamasında olmasına karşın, teknik olarak asla kırılamayan, yani üçüncü kişiler tarafından hiçbir şekilde bilgi sızdıralamayan ve dinlenemeyen gelişmiş bir iletişim olanağı sunarak başta askeri haberleşmede ve siber saldırılara karşı yüksek güvenlikli internette olmak üzere ultra güvenlik gerektiren tüm iletişim teknolojilerinin gelecekte temelini atacak bir alandır. Baştan belirtmek gerekir ki, kuantum haberleşme günümüzde kullandığımız iletişim kanalı türlerine alternatif bir iletişim kanalı değildir. Başka bir deyişle, merhaba, nasılsın? şeklindeki bir mesajı fotonlara kodlayarak gönderemezsiniz. Kuantum haberleşme, kuantum kriptografi yardımıyla günümüzde kullandığımız iletişim kanallarını sadece ultra güvenli hale getirecek bir alandır. Kauntum kriptografi fikri kuantum enformasyon teknolojisine büyük katkılar sunan Stephen Wiesner'in ilk kez ortaya attığı 1970'li yıllara kadar dayanır. En çok bilinen ve kullanılan kuantum kriptografi uygulamalarından biri olan Kuantum Anahtar Dağılımının BB84 protokolü 1984 yılında iki IBM araştırmacısı Charles Bennett ve Gilles Brassard tarafından geliştirildi. Askeri amaçlar dışında kuantum haberleşme ultra güvenlikli internet için de büyük umut vaad ediyor. Bu sebeple gerek Avrupa ülkelerinde gerek de ABD'de son on yılda fiber optik kablolar üzerinden onlarca kilometre uzaklıktaki parçacıkları birbirleriyle dolaşıklığa sokarak kuantum internet testleri yapıldı ancak güneş ışığı ya da ortamdaki diğer parçacıklar dolaşık parçacıklarla etkileşime girmeye çok meyilli olduğu için çok uzun mesafeler kat edilemiyordu. Bu problemi, kuantum fiziğinde öncü isimlerden biri olan Avusturyalı fizikçi Anton Zeilinger Dolaşık fotonları yeryüzünde hava veya fiber optik kablolar üzerinden 200 km'den daha öteye taşıyamazsınız. Gerçekten uzak mesafeler kat etmek istiyorsanız, uzay boşluğundaki bir kuantum uydusu tek şansınızdır şeklinde ifade ediyor. Linkte, kuantum haberleşme testlerinde kullanılan bilimsel ekipman ve aletleri görebilirsiniz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/cmb-kozmoloji-kuvvet-tayfi/", "text": "Yukarıdaki CMB haritasından da görüldüğü üzere, CMB üzerinde bazı bölgeler diğerlerine göre daha soğukken bazıları da diğerlerine göre daha sıcaktır . Fakat ortalamaya baktığınızda 2.73 K'lik bir sıcaklık görülür, bu dalgalanmalar yalnızca mikrokelvin (0.001 K) düzeyindedir. Buna rağmen, evrenin dinamiği hakkında oldukça önemli bilgiler taşır. Fourier analizinden bildiğimiz üzere fonksiyonlar, ayrı ayrı dalga fonksiyonları şeklinde ifade edilebilir. Fizikte bunu yapmaktaki amaç, orada gerçekleşen fiziksel olayları ayrı ayrı ele alabilmektir. Her dalga, ayrı bir anlam taşır. Üst üste binmiş bin dalgayı tek seferde anlamak mümkün olmadığından, bunları küçük alt parçalara ayırıp, bu şekilde her bir parçayı ayrıca anlayarak en sonunda birleştirip bütün hakkında fikir edinebilirsiniz. Fizikte dalga analizi ile yapılan işlem, kabaca bunu ima eder. CMB, her yönden geldiği için, bir küre üzerinden bu dalga analizinin yapılması gerekir. Bunu da Laplace denklemini küresel koordinatlarda çözerek elde ederiz. Bunun çözümü ise küresel harmoniklerdir. Aslında çoğunluğun da kuantum mekaniğinden aşina olduğu l ve m sayıları buradan gelmektedir. Buradaki l sayısı kabaca, CMB'de gördüğümüz öbeklenmelerin açısal boyutuna denktir. l sayısı ne kadar büyükse, CMB'de incelenilen öbeklenmenin boyutu da o kadar küçüktür. Sonuç olarak, açısal boyuta karşılık, sıcaklık dalgalanmalarının karesinin grafiği çizildiğinde, kuvvet tayfı elde edilir. Buradaki kuvvet kelimesi, üstel bir fonksiyon kullanılmasından gelir. Bu yüzden burada power kelimesini güç olarak değil, kuvvet olarak çevirmek gerekir ve bu bizim bildiğimiz kuvvet kavramına değil, bir sayının kuvveti, üssü anlamına gelir. Kuvvet TayfıGrafikten de görüldüğü üzere, farklı değerlere karşılık gelen çeşitli pikler ve bunların farklı genlikleri söz konusudur. Örneğin ilk pikinl~220 değerine karşılık geldiği görülmektedir (gökyüzünde kabaca 1 derecelik açısal boyuta karşılık gelir). İlk pikin bu değerde olması, evrenin düz bir geometriye sahip olduğuna işaret eder. Eğer l>220 olsaydı, yoğunluk parametresinin değeri 1'den daha küçük olurdu, yani evren açık bir geometriye sahip olurdu. Benzeri bir şekilde eğer l<220 olsaydı, bu da evrenin kapalı bir geometriye sahip olduğuna işaret edecekti. Yani ilk pikin konumu, evrenin geometrisi hakkında bir bilgi taşımaktadır. Aynı zamanda grafikte noktaların sayısı, grafikte daha büyük l değerlerine gidildikçe artmaktadır. Bu durum, istatiksel analiz ile alakalıdır. CMB'yi çeşitli büyüklükte parçalara bölüyorsunuz ve küçük parçalara böldüğünüzde, parçacık sayınız daha fazladır bu da istatistiksel hatanın daha az olacağı anlamına gelir. Başlangıçtaki değerlerde ise, örneğin l=2 için (90 derecelik bir alan için) gökyüzünü yalnızca birkaç parçaya bölebilirsiniz. Burada istatistiksel hata fazla olacaktır. Bunu bir ülkedeki seçim sonucunu, on kişilik bir anketle belirlemeye çalışmak olarak düşünebilirsiniz. Ne kadar çok kişiye sorarsanız, o kadar kesin sonuç elde edersiniz. Yani gökyüzünü ne kadar çok parçaya bölerseniz, hatanız o kadar azalır. Grafiğin sol tarafındaki mavimsi-yeşilimsi bar bu durumdan kaynaklı hatayı gösterir ve kozmik varyans olarak adlandırılır. Kuvvet tayfına bakıldığında dikkat çeken şeylerden biri, l=2 değerinden başlamasıdır. Oysa ki l=0 ve l=1 değerleri de mevcuttur. l=0 momenti, basitçe tüm gökyüzündeki sıcaklık dalgalanmasının ortalamasını ima eder. Fiziksel açıdan önemli bilgiler taşımasına karşın, değerini kozmik varyans sebebiyle belirlemek zordur. l=1 dipol momenti ise, CMB'nin durgun referans sistemine göre uzaydaki hareketimizi ifade eder. İçerisinde bulunduğumuz uzayda bir hareketimiz olduğundan, bir yönden gelen CMB fotonları kırmızıya kayarken, diğer yönden gelenler maviye kaymaktadır. Dipol momentinin haritası aşağıdaki gibidir. Kuvvet Tayfının BiçimiKuvvet tayfının biçimi, kozmolojik parametrelerin ne olması gerektiğini bize söylüyor. Böylelikle sadece CMB'ye bakarak , evren hakkında bilgi edinebiliyoruz. Yukarıdaki çalışmada; evrenin geometrisi, karanlık enerji yoğunluğu, baryonik madde yoğunluğu ve madde yoğunluğu parametrelerinin değişimi durumunda, kuvvet tayfının biçiminin nasıl değiştiği gösterilmiştir. grafiği, daha önce de bahsettiğimiz gibi l~220 de olan ilk pikin, toplam yoğunluk azaldıkça l>220 bölgesine kaydığını göstermektedir. Toplam yoğunluğun azalması (1'in altına düşmesi) demek, evrenin açık bir geometriye sahip olacağı anlamına gelir. Dolayısıyla yeşil eğri düz bir evren için kuvvet tayfını, mor eğri ise, açık bir evren için kuvvet tayfını gösterir. Düşük-l değerleri bölgesinde, grafiğin sadece ötelenmekten ziyade, bir pik yapması gerektiği de görülmektedir. Fakat elde ettiğimiz kuvvet tayfı böyle bir bilgi taşımıyor. Bu sebeple, elimizdeki verilerin evren için düz bir geometriye işaret ettiğini söyleyebiliyoruz. Benzeri şekilde grafiğinde karanlık enerji yoğunluğu azaldıkça, grafiğin sağ tarafa doğru ötelendiği görülmektedir. Günümüzde Planck 2015 sonuçlarına göre karanlık enerji yoğunluğu 0.69 olarak belirlenmiştir. Ayrıca yüksek karanlık enerji yoğunluğunun kuvvet tayfında düşük-l değerlerinde kendini belli ettiği de görülmektedir. grafiğinde baryonik madde yoğunluğu arttıkça, ilk pikin değerinin arttığı, ikincisinin azaldığı görülmektedir. Kabaca tek sayılı pikler artarken, çift sayılılar azalmaktadır. Evrenin Başka Bir Yerinden CMB'yi GözlemlemekEvrenin başka bir yerinden kozmik mikrodalga arkaplan ışımasını gözlemleyebilseydik, bu durum çok yardımcı olabilirdi. Göreceğimiz şey, aynı fiziksel sonuçları veren fakat piksel-piksel eşit olmayan bir harita olurdu. Elimizde bu sefer büyük boyutlu parçacıklar için daha çok veri olacağından, kozmik varyanstaki hata azaltılmış olurdu. Başka bir noktada, harita farklı fiziksel sonuçlar vermemelidir. Çünkü içerisinde bulunduğumuz evren aynı evrendir. Fakat ölçümler sırasında ufak sapmalar olacaktır, bunlar da özellikle düşük-l değerlerindeki hatayı azaltmamıza yardımcı olurdu. Ne yazık ki henüz böyle bir imkana sahip değiliz ve bu düşük-l değerleri için hiç de hoşumuza gitmeyen bir hata aralığına sebep oluyor. Grafik, bu aralık içerisinde herhangi bir yerden geçebilir ve tam olarak nereden geçtiğini bilmemek, çıkarım yapmamızın önüne bir engel koyuyor. Kozmoloji konularını detaylı olarak ele aldığımız başlıklara yazı dizilerimize giderek ya da aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/compton-sacilmasi-nedir/", "text": "Klasik elektrodinamiğe göre, elektromanyetik dalga elektronun üzerine düştüğünde, elektron salınım yapmaya başlar. Bu sayede elektron, gelen ışığı her yönde yayar. Elektronun salımının frekansı, gelen ışığın frekansıyla aynıdır. Bu sebeple klasik olarak, saçılan ışığın dalga boyu, elektrona düşen ışığın dalga boyuna eşittir. Lakin, 1923 yılında Arthur Compton ve ekibi tarafından, X-ışınları ile yapılan deneylerde, elektronun üzerine düşen ışığın dalga boyu ile saçılan ışığın dalga boyu arasında fark olduğu gözlemlenir. Işığın kuantum modeline göre ışık, parçacık gibi davranır. Arthur H. Compton saçılan X ışınlarının dalga boyunun değişme sebebini, 1905 yılında Albert Einstein'ın öne sürdüğü ışığın kuantumlu modelini kullanarak açıkladı. Compton Saçılması olarak adlandırılan bu olay, ışığın parçacık özelliğinin en önemli ispatlarından birisidir. Compton saçılmasını açıklamak için elektron ve fotonlar, iki bilardo topunun çarpışmasına benzer şekilde modellenmektedir. Compton Saçılması DeneyiCompton saçılması deneyinde, X ışını tüpünde oluşturulan X ışınları, karbon bloğa gönderilir. Bu bloktan saçılan ışınlar, Bragg spektrometresiyle gözlemlenir ve bu sayede, saçılan fotonların dalga boyu tespit edilir. İç bölgeler daha sıkı şekilde birbirine bağlı olduğu için, foton nispeten serbest haldeki elektronlardan değil, atoma sımsıkı bağlı elektronlardan saçılır. Bu saçılma sonucunda, atoma sıkıca bağlı olan elektron hareket etmeyeceğinden, fotonun dalga boyunda ciddi bir değişim gözükmez. Yüzeye yakın bölgelerden yansıyan x ışınlarının dalga boyu ise, compton saçılması adı verilen etki sebebiyle değişir . Bu değişimin büyüklüğü, saçılan fotonların düzlemle yaptığı açı ile değişmektedir. Değişim, yukarıdaki figürde görülebilir. Artan açı, dalga boyundaki değişimi de arttırmaktadır. Compton SaçılmasıSaçılan ışığın dalga boyunun, elektrona çarpan ışığın dalga boyundan farklı oldğunu görmek bir şey, bunun neden olduğunu anlamak başka bir şey. Deneyin ayrıntılarını konuşurken, bu değişimi nasıl gözlemleyeceğimizi gördük. Şimdi de, neden bu değişimi gördüğümüzü, yani Compton saçılmasının ardındaki fiziği tartışalım. halini alır. Bu sayede, frekansı olan fotonun momentum ifadesini yazmış oluruz. Hatırlarsanız, bildiğimiz iki şey olduğundan, birinin enerji korunumu, diğerinin de momentumun korunumu olduğundan bahsetmiştik. haline gelir. Burada açısı saçılan fotonun, ise saçılan elektronun yatay eksenle yaptığı açı anlamına gelir. Elimizdeki tüm bilgi, yukarıda yazdıklarımızdan ibaret. Şimdi, fırça darbeleriyle önündeki tuvalde harikalar yaratan bir sanatçı misali, bu bilgileri kullanarak, saçılan fotonların frekansındaki değişimi bize veren bir ifade bulma zamanı. Öncelikle, daha rahat düzenleyebilmek adına yukarıdaki iki denklemi c ile çarpalım. Şimdi, sinüs ve cosinüs ifadelerini azaltmak adına, her iki denklemin karesini alalım ve ardından bu iki denklemi taraf tarafa toplayalım. haline gelir. Şimdi, bulduğumuz bu ifadeyi, ilk elde ettiğimiz p c denklemiyle eşitleyelim. Böylece, haline gelecektir. Bu sayede, 1923 yılında Arthur H. Compton tarafından keşfedilen bu konseptin, yani Compton saçılmasının yine Arthur H. Compton tarafından yapılan matematiksel açıklamasını ispat etmiş olduk. Yazımızın başında, atoma daha sıkı şekilde bağlı olan elektronlardan yapılan saçılma sonrasında, fotonun dalga boyunda değişim görülmeyeceğini söylemiştik. Bu durumda, saçılma atomdan yapılıyormuş gibi düşünülebilir. Böyle bir durumda da, fotonun çarptığı parçacığın kütlesi çok daha büyük olacağından, denklemimizdeki \"m\" çok daha büyük bir değer alır. Bu da, denklemin sağ tarafının sıfıra yakın olmasına sebep olur. Yani parçacığa düşen ve saçılan fotonun dalga boyundaki değişim, sıfır olmuş olur. Nükleer fizik yazı dizimizde ele aldığımız gama radyasonunun, madde ile etkileşim yöntemlerinden birisi olan Compton saçılması, son derece kritik bir etkileşim çeşididir. Gama radyasyonunun biyolojik etkileri hesaplanırken, bu yüksek enerjili fotonların, dokuyla olan etkileşiminde, Compton saçılması da göz önünde bulundurulur."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/covid-19-bagisiklik-sistemimiz/", "text": "Bu aslında hepimizin aklına takılan bir soru. Hepimiz için yeni olan koronavirüse neyin neden olduğunu, COVID-19'un neden ortaya çıktığını, bu durumu tamamen nasıl önleyeceğimizi veya süreci nasıl yöneteceğimizi henüz bilmiyoruz. Bu cevaplaması zor bir soru, çünkü bağışıklık sistemi kolayca ölçebileceğimiz bir şey değil. Birçok farklı bileşeni olan karmaşık, hassas bir sistem. Vücudumuzun bir kısmı için yararlı olan şeyler başka bir kısma zarar verebiliyor veya belirli bir kısmı güçlendirmek de virüsle mücadelede çok etkili olmayabiliyor. Belli bir yaşın üstündeyseniz veya daha farkına vardığınız/varmadığınız bir sağlık durumunuz varsa , ne yazık ki semptomlar ciddi olabiliyor. Bunu önlemek için her türlü önlemi almanızı öneriyoruz. Genç ve sağlıklıysanız, komplikasyon riskiniz çok daha düşük. Virüsü kaparsanız, muhtemelen hafif semptomlarla atlatabilirsiniz ve birkaç hafta içinde tamamen iyileşebilirsiniz. Fakat bu süreçte hastalığı risk grubundan birine bulaştırabilirsiniz, bu nedenle herkesin hasta olmaması çok önemli. Ayrıca genç olup, hiçbir sağlık sorunu olmadığı halde ne yazık ki hayatını kaybedenler de oldu. Yani bu virüs için, hepimizin önlem alması şart. Belki de herhangi bir belirti göstermiyorsunuz ancak enfekte oldunuz. Bu da bir ihtimal. Bu nedenle, hijyeninize dikkat etmekve sosyal mesafe kuralını uygulamak virüsün risk altındaki kişilere bulaşmasını önlemek için oldukça önemli. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Az önce de bahsettiğimiz üzere, bilmediğimiz birçok konu var ancak yine de her bakımdan tedbirli olmakta fayda var. Bunlardan biri de bağışıklığınızı güçlü tutmak. İşte bağışıklık sisteminizi güçlendirmek için kolayca uygulayabileceğiniz basit bir yöntemler! Sağlıklı bir beslenme şekli, bağışıklık sisteminizi güçlendirmekle beraber, sizi bağışıklığınızın zayıflamasına neden olacak şeylerden de uzak tutar. Meyve ve sebzeler, vücudunuzun hastalıklarla savaşmak için ihtiyaç duyduğu temel vitamin ve minerallerisağlar. Aynı zamanda sağlıklı kalmak için günlük takviyeler ve vitaminler de kullanabilirsiniz. C vitamini bağışıklık sisteminizi güçlendirmek için mükemmel bir tercihtir, fakat eksikliğini çekmiyorsanız fazlasının size bir katkısı olmayacaktır. Çinkonun her türlü virüsle savaştığı bilinmektedir ve COVID-19 için de benzersiz bir kalkan görevi görebilir. Keza kurkumin veantosiyaningibi vücudunuzu güçlendirecek takviyeleri de tercih edebilirsiniz. Ayrıntılar için bu videoya da bakabilirsiniz. Egzersiz yapmanın vücudumuza ne kadar faydalı olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Fakat sizi güçlü, sağlıklı ve zinde yapmanın yanında, bağışıklık sisteminize de faydası oldukça büyüktür. Bu nedenle düzenli olarak kısa bir süre dahi olsa egzersiz yapmanız, sizi hastalıklara karşı önemli ölçüde korur. Ayrıca genel sağlık durumunuzu da iyileştirdiği için, hastalık sırasındaki riskinizi azaltır. Susuz kalmamak için her gün yeterince su içtiğinizden emin olun. Vücudumuzun önemli bir kısmı sudan oluştuğu gibi su birçok hayati aktivitede rol alıyor. Elbette abartıya kaçmamalısınız, fakat yeterince su almak oldukça önemli. Eğer az su içiyorsanız, içmekte zorlanıyor veya unutuyorsanız hatırlatması için bir bardak suyu sürekli önünüzde tutabilirsiniz. Karantinadayken nasıl güneş ışığı alacağım diye düşünüyor olabilirsiniz. Ancak bunu için dışarı çıkmanıza gerek yok. Sağlıklı bir bağışıklık sistemini düzenlemede anahtar görevi gören D vitaminitedarikçiniz güneşten evinizde de faydalanabilirsiniz. Elbette dışarı çıkmak kadar olmayacaktır ancak balkonunuza veya camın önünde aldığınız güneş bile fayda sağlayacaktır. Çünkü cildimiz güneş ışığına maruz kaldığında, vücudumuz bu vitamini doğal olarak üretmeye başlıyor. Aksi durumda ise D vitamini takviyesi yapabilirsiniz. Evet, hazır karantinaya girmişken dikkatli olmakta fayda var. Sağlığımız için iyi olan ürünleri abartmadan tüketmeli ve bağışıklık sistemimizi zayıflatan aşırı şeker, alkol ve kafein gibi ürünlerden kaçınmalıyız. Doğru uyku olmadan, vücut savunma mekanizmamız ciddi şekilde tehlikeye girebilir. ABD Ulusal Uyku Vakfı, yetişkinlerin günde 7 ila 9 saat uyuması gerektiğini belirtiyor. Az uyuyan insanların bağışıklık sistemin zayıflayıp, hastalıklara daha duyarlı hale geldikleri bilinmektedir. Evet yine karantinadayken yapamadıklarımız arasında. Ancak odamızı ve eşyalarımızı havalandırarak bu yöntemden de faydalanabiliriz elbette. Sürekli kapalı ortamda aynı havayı solumamaya gayret gösterin."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/covid-19-tedavisinde-yeni-bir-umut-steroid/", "text": "Koronavirüse Karşı Hayat Kurtaran İlk İlaç Bulundu! İngiltere'deki kontrollü ve rastgeleleştirilmiş çalışmalar sonucunda ucuz ve yaygın bir steroid olan bu kaçış yolunun ağır COVID-19 hastalarının hayatını kurtarabileceği görüldü. Deksametazon adındaki bu ilaç, dünya çapında 430.000'den fazla insanın ölümüne yol açan koronavirüsten kaynaklanan ölümleri azaltabilen ilk ilaç oldu. Yapılan çalışmada deksametazonun, koronavirüs enfeksiyonu nedeniyle ventilatör kullanan hastalarda ölümleri yaklaşık üçte bir oranında azalttığı keşfedildi. Ölüm riskini, ventilatöre bağlı hastalarda %40'tan %28'e, oksijen tedavisine ihtiyaç duyan hastalarda ise %25'ten %20'ye düşürdü. İngiltere'nin Edinburgh Üniversitesinde yoğun bakım uzmanı ve aynı zamanda bu ŞİFA adı verilen çalışmanın idari komitesinde olan Kenneth Baillie, bunun oldukça şaşırtıcı bir sonuç olduğunu ve bu steroidler sayesinde yürütülen çalışmanın küresel boyutta etkili olacağını düşünüyor. ŞİFA çalışması, 16 Haziran'da bir basın açıklaması yoluyla mevcut bulgularını açıkladı. Araştırmacılar sonuçları hızlı bir şekilde yayınlayarak, hedeflerini ve bulgularını İngiltere'de ve uluslararası ortamlarda olmak üzere yetkililerle paylaştıklarını bildirdi. ŞİFA çalışmaları, Mart ayında başlatılan koronavirüs tedavileri arasında dünyanın en büyük randomize, kontrollü çalışmalardan biri olmakla beraber bir dizi potansiyel tedavi üzerinde çalışmaktadır. Çalışmalarda, on gün boyunca günde altı miligram, düşük veya orta dozda deksametazon alan 2.100 katılımcı kaydedildi ve COVID-19 sebebiyle standart bakım alan yaklaşık 4.300 kişiyle durumları karşılaştırıldı. Deksametazon'un etkisi özellikle durumu ciddi ve ventilatöre bağlı hastalar üzerinde görülebiliyordu. Oksijen tedavisi görüp ventilatöre ihtiyaç duymayan hastalarda da gelişmeler mevcuttu ve ölüm riski %20 oranında azalmıştı. Steroidin COVID-19'u hafif geçiren ve dolayısıyla ventilatöre ihtiyacı olmayan ve oksijen tedavisi almayan hastalar üzerinde ise bir etkisi görülmedi. İngiltere hükümeti, sonuçlar açıklandıktan kısa bir süre sonra, ventilatöre bağlı olanlar dahil olmak üzere oksijen tedavisine ihtiyaç duyan COVID-19 hastaları için bir çeşit kortikosteroid ilaç olan Deksametazon'un kullanımına izin verildiğini duyurdu. Aynı zamanda stoklarında 200.000 adet ilaç bulunduğunu ve NHS hastaları için Deksametazon sağlanacağını bildirdi. Başbakan Boris Johnson, konuyla ilgili \"İngiltere için olağanüstü bir bilimsel başarı sözlerini kullandı ve bunun kutlanması gereken bir gelişme olduğunu söyledi. \"Virüsün ikinci bir dalgası durumunda bile yeterli malzemeye sahip olduğumuzdan emin olmak için adımlar attık.\"İngiltere Kamu Sağlığı İdaresi Başkanı Prof. Chris Whitty bunun dünyanın dört bir yanında birçok hayat kurtaracağını söyledi. Oldukça Sıkı Bir ÇalışmaOxford Üniversitesinde enfeksiyon hastalıkları uzmanı ve çalışmanın baş araştırmacılarından birisi olan Peter Horby, bunun oldukça büyük çaplı bir atılım olduğunu söylüyor. COVID-19 gibi viral solunum yolu enfeksiyonlarının tedavisinde steroid kullanımının tartışmalı bir konu olduğunu ekliyor. Aynı zamanda, koronavirüs sebepli SARS ve MERS salgınları sırasında yapılan steroid çalışmalarından edinilen bilgiler ışığında pek bir sonuca varılmadığını söylüyor. Buna rağmen, Deksametazon'un ulaşılabilirliği ve yakın zamanda steroid üzerine yapılan bazı umut vadedici çalışmalar göz önüne alındığında, ŞİFA araştırmacılarının bu tedaviyi titiz bir klinik denemesinden geçirmenin doğru olacağını düşündüğünü söylüyor. Steroid Deksametazon, kontrollü ve randomize bir çalışma aracılığıyla binlerce ağır COVID-19 vakası üzerinde denendi. Dünya Sağlık Örgütünün tedavi kılavuzları da buna dahil olmak üzere birçok ülke, COVID-19'lu hastaları steroidler ile tedavi etme konusunda uyarılar yapmıştı ve bazı araştırmacılar yaygın steroid tedavileri hakkında duyulan bazı raporlardan ötürü endişeliydi. 'Koronavirüs Nedir ve Ne Yapmalı?' yazımızda açıkladığımız üzere COVID-19 hastalığının asıl tehditlerinden birisi kendi bağışıklık sistemimizi bize düşman hale getirebilmesiydi. Bu, ağır COVID-19 vakalarında karşılaşabildiğimiz sitokin fırtınası da diyebileceğimiz aşırı yanıt hali, ölümcül sonuçlara yol açabiliyordu. Söz konusu ilaçlar ise böyle bir durumda bağışıklık sistemini bastırıyordu ve bu da fazlasıyla aktif olan bağışıklık yanıtı sonucu tahrip olmuş akciğerleri olan hastaları rahatlatabiliyordu. Ama bu tip hastalar yine de virüsle savaşabilmek için sağlıklı çalışan bir bağışıklık sistemine ihtiyaç duyacaktı. ŞİFA çalışmalarıyla test edilen dozlarda devam edilirse, steroid tedavisinin yararlarının potansiyel riskleri gölgede bırakabileceği öne sürüldü. Araştırmacılar tedavinin göze çarpan bir yan etkisi görülmediğini söylediler. Horby ise bu tedavinin hemen hemen herkese uygulanabileceğini söylüyor. Bu mucizevi steroid zaten eklem iltihabı, astım ve bazı cilt hastalıkları dahil olmak üzere bir dizi iltihap sorununa karşın kullanılmaktaydı. ABD Ulusal Alerji ve Enfeksiyon Hastalıkları Enstitüsü Başkanı Anthony Fauci ise alınan tepkinin genellikle ağır COVID-19 vakaları üzerinde çok daha büyük çaplı ve hafif vakalarda az olduğunu veya hiç olmadığını, aşırı etkin bir bağışıklık yanıtı durumunun ise uzun vadede zararlı olacağını söylüyor. Londra'daki İngiliz Biyomedikal Araştırma Kuruluşu Wellcome'daki COVID-19 tedavi bilimi başkanı Nick Cammack, bu gibi etkili tedavilerin bulunmasıyla COVID-19 salgınının dünya çapında yaşamlar ve ekonomiler üzerindeki etkisinin değişeceğini söyleyerek şunları ekledi: Bu çalışma ile deksametazon'un yalnızca ağır vakalarda işe yaradığını görsek de dünya çapında sayısız hayat kurtaracağını söyleyebiliriz. Daha Kolay Bir TedaviŞu ana kadar, COVID-19 hastalarına yönelik geniş çaplı, yine randomize ve kontrollü uygulanan ve faydası görülen tek klinik çalışma, antiviral bir ilaç olan Remdesivir ile yapılmıştı. Remdesivir, hastaların hastanede geçirdiği süreyi kısaltır gibi görünse de ölümler üzerinde istatistiksel bir etki yaratmadı. Remdesivir'in aynı zamanda kolay ulaşılabilen bir ilaç olmaması da büyük bir dezavantajdı. İlacın imalatçısı Kaliforniya, Foster City'den Gilead Bilim, ilacın üretimini arttırmaya çalışsa da şu an ilacın stoğu dünya çapında yalnızca sınırlı sayıda hastanede mevcut. Ek olarak, Remdesivir ile tedavi de oldukça karmaşıktı ve birkaç gün boyunca enjeksiyon yoluyla verilmesi gerekiyordu. Bu durumun aksine, Deksametazon, dünya çapında eczacı raflarında kolayca bulunabilecek temel ürünlerden olmakla beraber hap formunda bir ilaçtır. Bunlar da sağlık hizmetlerine sınırlı erişimi olan ülkelerde artan COVID-19 riski açısından oldukça önemli bir avantaj sağlamaktadır. Oxford Üniversitesi'nde epidemiyolojist olan ve ŞİFA çalışmalarının bir başka araştırma yetkilisi Martin Landray, 50 sterlinden daha az bir miktara 8 hastanın tedavisi yapılabilir ve bir hayat kurtarılabilir. dedi. Ancak insanların bu ilacı evde kullanmak amacıyla satın almaması gerektiğini, hafif semptomları olan COVID-19 hastaları üzerinde bu steroid tedavisinin herhangi bir etkisi olmayacağını ekledi. Baillie, bulguların diğer ağır solunum yolu hastalıkları açısından da işe yarayabileceğini ekledi. Örneğin, Akut Solunum Sıkıntısı Sendromu olarak bilinen bir hastalık için de steroid tedavileri hala tartışmalıdır. Baillie, Ölüm oranları bu sayede düşebilir ve bu gerçekten de durumu daha yakından incelememiz için bir sebeptir. diye ekleyerek şu sözleri söyledi: \"Bence bu, COVID-19'un etkilerini azaltmakla kalmayacak."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/daha-fazla-renk-gorebilen-kadin/", "text": "Çoğu insan trikromattır. Yani, renkleri görmek için üç tip koni hücresine sahiptir. Ancak, kuzey İngiltere'de yaşayan bir kadın, çalışan 4 tip koni hücresine sahip. Yani, bizim görebildiğimizden çok daha fazla rengi görebilme yeteneğine sahip. 25 yıldan daha uzun süren bir araştırmanın ardından, İngiltere'deki sinir bilimciler fazladan bir koni hücresine sahip bir kadın ile karşılaştıklarını duyurdu. Tahminlere göre, kadının sahip olduğu bu fazla reseptör, onun bizden 99 milyon daha fazla renk görmesini mümkün kılıyor. Bilim insanlarına göre, o süper vizyona sahip, diğer deyişle tetrakromat olan birçok insandan yalnızca birisi. Her bir koni hücresi, yaklaşık 100 tonu ayırabilmektedir. Yani, tüm muhtemel kombinasyonları göz önünde bulundurursak, 3 koni hücresine sahip olan bizler, yaklaşık 1 milyon farklı rengi ayırt edebiliriz. Renk körü olan insanların çoğu, çalışır halde 2 koni hücresi bulundurur. Bu yüzden yalnızca 10.000 farklı tonu seçebilirler. Diğer memelilere baktığımızda da, köpekler ve yeni dünya maymunları da dahil olmak üzere bir çok canlı, renk körü insanlar gibi dikromattır. Tetrakromat fikrinin kökenleri Hollandalı bilim insanı HL de Vries'in renk körü insanlar hakkında yaptığı ilginç buluşa, yani 1940'lara dayanmakta. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Renk körü birey yalnızca iki normal koni hücresine sahipken, mutasyona sahip koni hücresi ya yeşil ya da kırmızı ışığa daha az hassastır. HL de Vries, yaptığı çalışmalarla gösterdi ki, renk körü bireyin annesi ve kızı, bir mutant koni hücresine ve üç tane de normal koni hücresine sahiptir. Bu da demek oluyor ki, onlar aslında 4 tane koni hücresine sahipler. Yalnızca 3 tanesi düzgün çalışsa da, bu daha önce duyulmamış bir şeydi. Bu buluşun önemine rağmen, 80'lerin sonlarına kadar hiç kimse tetrakromatlara ilgi göstermedi. 80'lerin sonunda, Cambridge Üniversitesi'nden John Mollon, dört normal koni hücresine sahip bir kadın aramaya başladı. Renk körü erkeklerin bu 4. koni hücresini kızlarına geçirdiğini kabul edersek, Mollon'ın yaptığı hesaplara göre, kadın popülasyonunun yüzde 12'si tetrakromat olmalıdır. Ancak Mollon'ın yaptığı tüm testler, bu kadınların bizim gördüğümüzle aynı renkleri algılayacağını gösteriyordu. Yani bu da yalnızca üç koni hücrelerinin çalıştığı anlamına geliyordu. Onlar gerçek tetrakromatlar değillerdi! Daha sonra 2007 yılında, Mollon'ın yanında çalışmış olan, Newcastle Üniversitesinden sinirbilimci Gabriele Jordan biraz daha farklı bir test geliştirerek süper vizyona sahip insanları aramaya koyuldu. dördüncü koni hücresini bulunduran 25 kadın aldı ve onları karanlık bir odaya koydu. Bu kadınların gözleri önünde üç renkli ışık yanıp sönüyordu. Bir trikromat için, hepsi aynı gözükmekteydi. Fakat Jordan, gerçek bir tetrakromatın, sahip olduğu dördüncü koni hücresi sayesinde farkı söyleyebileceğini düşündü. İnanılmaz şekilde, test edilen kadınlardan biri olan cDa29, her testte 3 farklı renkteki ışığı ayırt edebiliyordu. Öncelikle, ekip yalnızca İngiltere içinde çalışıyordu. Ancak bu kadar zor bulmamızın gerçek sebebi, bir çok gerçek tetrakromat, asla dördüncü koni hücresini kullanmaya ihtiyaç duymuyor. Bu yüzden asla özel bir görüşleri olduğunun farkına varamıyorlar. \"Tetrakromatların var olduğunu artık biliyoruz. Ancak bir çok dört koni hücreli kadın fonksiyonel bir dördüncü koni hücresine sahip değilken, bazı kadınların gerçek bir tetrakromat olmasını neyin sağladığını hala bilmiyoruz\" diyor Gabriele Jordan. Washington Üniversitesi'nde vizyon araştırmacısı Jay Neitz, tetrakromatların gücünü gerçekten açığa çıkarmanın özel olarak tasarlanmış tonlar yardımıyla mümkün olabileceğini düşünüyor. Başka bir deyişle, kullantığımız renkler öylesine kısıtlı ki, dördüncü koni hücresini gerektirmiyorlar. cDa29 üzerinde yapılan çalışmalar henüz hakem tarafından incelenmedi ve yayınlanmadı. Jordan ise çalışmalarına devam etmekte ve başka tetrakromatlar aramakta. Yapılması gereken daha çok iş var ve Jordan'ın sonuçları çoğaltılmalı ve doğrulanmalı. Ancak tetrakromatların var olduğunu ispatlayabilirsek, bize yalnızca insan algılarının sınırlarını göstermeyecek. Aynı zamanda, daha iyi sanal algı cihazları üretmemize de yardım edecek ve tabii ki görme olayının nasıl gerçekleştiği ile ilgili daha çok şey öğrenmiş olacağız. Ne yazık ki belki de hiç anlayamayacağımız şey ise; cDa29'un gözlerinden Dünya'nın nasıl göründüğü."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/delikli-peynir-isvicre-peyniri/", "text": "Peynir üretimi fermantasyon denilen bir işlemle gerçekleşir. Fermantasyon aslında pek de yabancı olduğumuz bir terim değil. Mayalanma olarak da bilinen ve mutfakta birçok besinde uyguladığımız bir yöntem. Olayın bilimsel yanı şu şekilde: Glukozun, pirüvat denen moleküle parçalanması ve bu sırada enerji elde edilmesi olayına glikoliz denir. Hücre sitoplazmasında gerçekleştiği için tüm canlılar glikolizden enerji elde edebilir. Eğer ortamda yeterli oksijen varsa hücre, pirüvatı oksijenli solunuma katarak daha fazla enerji elde eder. Fakat ortamda yeterli oksijen bulunmaması durumunda glukozun laktik aside veya alkole parçalanması olayına fermantasyon denir. Fermantasyon işlemlerinde başlangıç kültürü olarak en çok kullanılan bakterilerden biri laktik asit bakterileridir. Gıda endüstrisinde, özellikle süt ve süt ürünlerinde sık kullanılan bu bakteriler, ürüne kendine has bir yapı, koku ve tat verir. Laktik asit bakterileri glukozu, homofermantatif ve heterofermantatif olacak şekilde iki türlü katabolize ederler. Homofermantatif fermentasyonda, laktik asit bakterileri glukozu, glikolizin Embden Meyerhoff Parnas yolunu kullanarak parçalar ve açığa laktik asit çıkar. Heterofermantatif fermentasyondaysa, glukoz, heksoz mono fosfat yoluyla parçalanıp laktik asit yanında etanol, asetik asit ve CO2 gibi yan ürünler oluşturur. Bu tip fermantasyonun belirteci genelde gaz CO2 çıkışıdır. İsviçre Peynirindeki Deliklerin Oluşumuİsviçre peynirinin üretiminde inek sütüne üç farklı bakteri karıştırılmaktadır: Streptococcus salivarius subspecies thermophilus,Lactobacillus , Propionibacterium . Bunların içinden P. Shermani denen propionibacterium bakterisi heterofermantatif bir bakteri olup, glikoliz sonucu süt şekeri olan laktozu glikolizle parçalar ve CO2 gazı açığa çıkarır. Bu gaz peynirin içinde sıkışarak baloncuklar oluşturur. Peynirin yapısı yumuşak olursa bu gaz baloncukları peynirden dışarı sızabilir fakat İsviçre peyniri sert peynirler sınıfından bir peynir türü olup, oluşan gaz baloncuklarının çıkmasına müsaade etmez. Gaz baloncuklarının sıkışıp patlamasıyla peynirde bıraktıkları delikler de göz olarak adlandırılır ve bu gözlerin boyutları asiditenin, sıcaklığın ve zamanın ayarlanmasıyla kontrol edilebilir. Uzun zamandır bu şekilde bilinen açıklamanın üzerine, İsviçre'de Agroscope denen bir ziraat enstitüsü yeni bir iddia ortaya attı. Yaptıkları çalışmalara göre, mikroskopik düzeyde küçük olan saman tozlarının süt sağımı sırasında süte düştüğünü ve peynirin olgunlaşma döneminde bu delikleri meydana getirdiğini belirttiler. Araştırmacılar bu sonuca peynir yapımında süte belirli miktarlarda saman tozu ekleyerek ulaştılar fakat araştırma henüz doğrulanmadı."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/denizanalari-hakkinda-bilinmeyenler/", "text": "Denizanaları Hakkında Bilinmeyenleri Öğrenince Çok Şaşıracaksınız! Denizanalarının yüz milyonlarca yıldır aramızda olduğunu biliyor muydunuz? Bilinmeyenlere geçmeden önce, hep beraber biraz tanıyalım. Denizanalarının vücutları genelde yayvan ya da kubbeli bir şemsiye şeklindedir. Bu şemsiye sayesinde yüzebilir ve ileriye doğru hareket ederler. Beyinleri yoktur bunun yerine ışığa ve kokuya duyarlı olan sinir sistemleri vardır. Küçük deniz canlılarıyla beslenirler. Bu avları, dalgalanma yaratarak yakalarlar. Yumuşak ve yapışkan denizanaları muhtemelen deniz ürünleri denildiğinde akla gelen ilk canlı değiller ancak, aslında oldukça şaşırtıcı özelliklere sahip yaratıklar. Ve bugün hala hayatta olan dünyanın en eski hayvanları arasındalar. Denizanalarıyla ilgili bu ilginç gerçekleri öğrenmek için birkaç dakikanızı ayırın. Bu tuhaf karizmatik jelatinimsi canlılar hakkında bilmediklerinize şaşırabilirsiniz. 1) Denizanalarının geçmişi 650 milyon yıl önceye dayanıyor. Denizanalarının kemikleri yoktur, bu yüzden de fosillerini bulmak oldukça zor. Bununla birlikte, bilim insanlarının çalışmalarına göre tüm dünya denizlerinde yaşayan bir canlı türü olan denizanaları, paleontolojik kayıtlara göre 650 milyon yıldır aramızda. Ki bu dinozorlardan çok daha öncesine giden bir tarih! Bir denizanasına baktığınızda bu oldukça açık olarak görünen bir özellik. Ancak, onlar aslında balık değiller. Onlar, Knidliler sınıfından omurgasız canlılar ve oldukça fazla türü bulunmakta. Birçok bilim insanı ayrım yapmaktansa, onları \"jelatinimsi zooplankton\" olarak adlandırıyor. 3) Beyinleri ve kalpleri yoktur. %98'i sudan oluşuyor. Denizanaları şeffaf yapılarından dolayı çevresini yansıtıyor. Okyanusun akıntıları ile hafifçe dalgalanıyorlar ve bunun aslında ilginç bir nedeni var: Vücutlarının yaklaşık %98'i sudan oluşuyor. Karaya çıkarlarsa, vücutları buharlaşmaya başlıyor ve birkaç saat sonra da yok olabiliyorlar. İlkel bir sinir sistemleri olmakla birlikte beyinleri yok. Ayrıca kalpleri de yok. Jelatinimsi vücutları o kadar ince ki, sadece difüzyonla nefes alıyorlar. Basit vücut tasarımlarına rağmen, bazı denizanalarının gözleri vardır. Aslında, birkaç tür için görme olayı, oldukça karmaşık bir yapıda olabilir. Örneğin kutu denizanası, karmaşık görsel sensörler dizisi olan 24 gözü sayesinde, dünyayı 360 derece görebilen birkaç canlıdan biri. Bilim insanlarının, özelliklerini insana aktarmaya çalıştığı ölümsüz canlı Turritopsis Dohrnii, oldukça eşsiz bir denizanası türü ve ölümsüz! Bu tür, organizma hücrelerinin esasen tekrar yeni hale geldiği bir süreç olan \"hücresel transdiferansiyasyona\" girebilir. Başka bir deyişle, bu denizanası kalıcı bir gençlik çeşmesine sahiptir. Teorik olarak ölümsüz!"} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/detayli-4k-mars-videosu-yayinlandi/", "text": "Lakin Mars'tan Dünya'ya veri yollamak o kadar basit bir iş değil. Curiosity aracı Dünya ile kurduğu iletişim sırasında yalnızca 32 kbps hızına sahip. Yani 25 mbps fiber bir internetten yaklaşık 800 kat daha yavaş! Lakin bu araçlar Mars yörüngesinde dolaşan Mars Reconnaissance Orbiter and Odyssey Orbiter sayesinde bu hızlar 2 mbps seviyelerine ulaşabiliyor, yani yakın geçmişte ve günümüzde bazı yerlerde hala kullanılan internet hızı kadar. Fakat yörüngedeki uydularla olan bu iletişim, günde yalnızca 8 dakika sürebiliyor! Bu durumdan, oradan neden sadece görüntü alıp, video alamadığımızı anlayabilirsiniz. Ayrıca Mars'ta harekete neden olacak bir durum olmadığı için, video aktarımına da pek gerek görülmüyor. Lakin buradaki Mars videosunda, Curiosity ve Opportunity araçlarından elde edilmiş 4K görüntülerin mozaik hallerini görüyoruz. Her ne kadar fotoğraf olsalar da yapılanmozaik işleme tekniği bunu bir Mars videosu izlenimiyle bizlere sunuyor. Böylece Mars üzerinde bakınıyormuş hissiyatına kapılabiliyorsunuz. Üstelik detaylı 4K çözünürlükte!"} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/dezenfektanlarda-neden-100-alkol/", "text": "Eğer %70 alkol mikropları öldürüyorsa, %100 daha çok öldürmez mi düşüncesi hatalıdır. İşler her zaman bu kadar basit değildir. Dezenfektandaki Alkol Mikropları Nasıl Öldürür?Alkol mikroorganizmalar üzerindeki etkisini protein denatürasyonu denilen bir yol ile organizmanın protein yapısını bozarak gösterir. Aynı zamanda hücre membranındaki lipit yapısına da zarar vererek hücre bütünlüğünü bozan alkol, hücre yüzeyinde delikler oluşturup içeri sızarak, oluşturduğu bağlar sayesinde tüm proteinin denatüre olmasına ve protein sentezinin inaktivasyonuna sebep olur. Özetle, mikrop etkisiz hale gelir. E.coli bakterisinde yapılan çalışmalar alkolün, protein sentezinin gerçekleştiği ribozomları ve RNA sentezinde rol alan RNA polimeraz enzimini etkileyerek protein sentezini inhibe ettiğini kanıtlamıştır. Yüzde Kaç Alkol Olmalı?Önceki çalışmalar, etanol konsantrasyonu %50'den daha az olduğunda etanolün antimikrobiyal etkisinde de belirgin bir azalma olduğunu göstermiştir. Özellikle virüslerde yapılan çalışmalarda yüksek konsantrasyonlu alkoller kullanılması gerektiği belirtilmiştir. Dezenfektanlar için ideal alkol oranı %60-90 arasıdır. Optimal %70 tercih edilir. Neden %100 Alkol Tercih Edilmez?%100 alkolün tercih edilmemesinin sebebi %100 alkolün istenilen mikrobiyal hücre ölümünü engellemesidir. %100 alkol ile temas eden bir organizmada, hücre membranı üzerinde yer alan proteinler bir anda koagüle olarak katılaşmış bir protein tabakası oluşturur ve bu tabaka, dezenfektanın hücreye girişine engel olur. Yüzeydeki proteinlerin koagüle olmuş olması hücreyi öldürmez, sadece inaktif hale getirir. Böylece alkol hücre içine giremez ve hücrenin merkezindeki protein denatürasyonu önlenmiş olur. Alkol uzaklaştırıldığında ise hücre yeniden canlılığını kazanabilir. %70 alkol verildiğinde ise membrandaki protein koagülasyonu daha yavaş gerçekleşeceği için, hücre girişi bloke olmadan alkol yavaşça tüm hücreye sızar ve hücre içerisindeki tüm proteinin denatüre olmasını sağlayarak koagülasyon tamamen gerçekleşmeden hücreyi etkisiz hale getirir. Ne yazık ki gündemimizde olan COVID-19 salgını sebebiyle artan alkol satışlarını suistimal eden birçok satıcı bulunmaktadır. Kar amacı güderek, etkinliği çok daha az olan, %60 altı alkol oranına sahip ürünler satarak, halk sağlığını ciddi bir tehlikeye atmaktadırlar. Bu tür satıcılara karşı tedbirli olmak adına, güvenilirliği bilinen markaları tercih etmenizi önemle belirtmek istiyoruz. Eğer birilerinin bu tür bir satış yaptığından şüpheleniyorsanız, ilgili yerlere bildirmekten lütfen sakınmayınız. Diğer FaktörlerAynı zamanda, proteinlerin su içeren ortamda daha hızlı bir şekilde denatüre olduğu, suyun bir katalist gibi davranarak bu işlemi kolaylaştırdığı da bilinmektedir. Yani dezenfektanın hücre içine girişi tamamlandıktan sonra protein denatürasyonu suyun yardımcı olmasıyla daha da hızlı gerçekleşir. Yüksek konsantrasyonda kullanılmamasının bir diğer sebebi ise alkolün uçuculuğudur. Alkolün konsantrasyonu kadar, temas ettiği yüzeydeki temas süresi de önemlidir. Hızlı buharlaşma süresinden ötürü, alkolün tek başına seyreltilmeden kullanımı önerilmemektedir. %100 alkol daha düşük konsantrasyonlu alkolden hızlı buharlaşacağı için gereken etkiyi gösteremeden buharlaşabilir. Bu da alkolün sterilizasyon kabiliyetini azaltır. Çünkü mikropların etkin bir şekilde öldürülebilmesi için, temas süresi oldukça önemlidir. Suyun eklenmesi ile buharlaşma hızı azalırken temas süresi uzar. Böylelikle alkolün bir miktar seyreltilmesi, dezenfektanların daha etkili olmasında oldukça büyük bir öneme sahiptir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/dikdortgen-nedir-formulleri-ve-ozellikleri/", "text": "Dikdörtgen, dört kenarı ve dört köşesi bulunan, karşılıklı kenarlarının birbirine paralel olduğu ve komşu kenarlarının birbirine dik (90 derece) olduğu geometrik şekildir. Bilindiği üzere kare de bu tanıma uyar ve bu nedenle her kare bir dikdörtgendir. Ancak tüm kenar uzunlukları birbirine eşit olmadığı sürece her dikdörtgen bir karedir diyemeyiz. Tıpkı her karenin bir dikdörtgen olması gibi, her dikdörgen de bir paralel kenardır. Bu yazımızda, özel olarak dikdörtgenleri ve özelliklerini inceleyeceğiz. Köşegen, bir çokgende ardışık olmayan iki köşeyi birleştiren doğru parçasıdır. Aşağıdaki görselde bulunan|AC| ve |BD| doğru parçaları, ABCD dikdörtgeninin köşegenleridir. Bu şeklin iki köşegeninin uzunluğu her zaman birbirine eşittir. Yani |AC| = |BD| olur. Aynı zamanda bu iki köşegen birbirini her zaman ortalar, yani iki eş parçaya böler. Köşegenlerin uzunluğunu bulmak, şeklimizin kenar uzunlukları bilindiğinde oldukça kolaydır. Bunun için ihtiyacımız olan tek şey Pisagor teoremini kullanmaktır. |AC| köşegeninin uzunluğunu bulmak için ADC üçgenine, |BD| köşegeninin uzunluğunu bulmak için de BCD üçgenine bakalım. Öyleyse, Bu iki köşegenin neden birbirlerine eşit olduğunu görebildiniz mi? İlk başta bu eşitliği görmek her ne kadar zor olsa da, ufak birkaç düzenleme ile bu eşitliği gösterebiliriz. Eğer |AC|'nin ifadesine bakacak olursak, |AD| ve |DC| ile ilişkili olduğunu, |BD|'nin ise, |AB| ve |BC| ile ilişkili olduğunu görebiliriz. Fakat bu köşegenleri yalnızca bir dik üçgen tanımlamaz. |AC| köşegenini, ADC üçgeni ile tanımlamak yerine, ABC üçgeniyle tanımlayabilirdik. Bu da, |AC|'nin uzunluğunu |BC| ve |AB| cinsinden yazmamızı mümkün kılardı. Elde ettiğimiz bu ifadenin, yukarıda yazdığımız |BD| ifadesine eşit olduğunu kolaylıkla görebiliriz. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Çizdiğimiz bir köşegen, dikdörtgenin alanını iki eş parçaya, iki köşegen ise dört eş parçaya böler. Bu dört üçgenin eş alanlara sahip olduğunu kanıtlamak için herhangi bir üçgenin alanını nasıl bulduğumuzu hatırlayalım. Öncelikle şekilde gösterildiği gibi bir köşeden karşı kenara dikme indiririz. Bu dikmenin uzunluğu ile dikmeyi indirdiğimiz kenarın uzunlukları çarpımının yarısı bize üçgenin alanını verecektir. Aynı yöntemi şeklimizin içindeki üçgenlere de uyguladığımızda aşağıdaki görselde gördüğümüz gibi her üçgenin yüksekliği, yani aynı köşeden aynı kenara indirilen dikmelerin uzunluğu birbirine eşit olmuş olur . İndirdiğimiz |AH| dikmesi sayesinde hem AOD hem de AOB üçgeninin alanlarını bulabiliriz. Benzer şekilde, |CK| dikmesi de, hem BOC hem de COD üçgeninin alanını bulmada kullanılabilir. Köşegenlerin uzunluğunun birbirine eşit olduğunu ve birbirini ortaladığını söylemiştik, bu da dört üçgenin tabanlarının aynı uzunlukta olduğu anlamına gelir . Hem dikme uzunlukları hem de taban uzunlukları aynı olduğuna göre, dört üçgenin alanlarının birbirine eşit olduğunu söyleyebiliriz. Matematikte simetrinin yansıma simetrisi, döndürme simetrisi, öteleme simetrisi gibi çeşitli türleri vardır. Bu türlere kısaca değinecek olursak; döndürme simetrisi, bir eksen etrafında döndürülen şeklin döndürüldükten sonraki halinin, döndürülmeden önceki haliyle bire bir aynı olması durumudur. Buna örnek olarak çemberi verebiliriz. Çemberi hangi açıyla çevirirseniz çevirin, daima aynı görünecektir. Keza bir kare de her 90 döndürülmesinde aynı görünür. Öteleme simetrisi ise bir şeklin ötelendiğinde de aynı görünümde olmasıdır. Şu anda odaklandığımız ve simetri dendiğinde genellikle akla ilk gelen yansıma simetrisi ise, eksen olarak alınan bir doğruya göre alınan yansımaların birbiriyle aynı olması durumudur. Simetri ekseni ise bu doğruya verilen addır. Kareyi bu yazımızda bahsettiğimiz dikdörtgenlerin dışında tutarsak dikdörtgenlerin iki tane simetri ekseni bulunur. Bunlar şekli tam ortadan olacak şekilde enine ya da boyuna bölen doğrulardır. Kareyi dışarıda tutmamızın nedeni ise kare gibi tüm kenarları birbirine eşit olan dikdörtgenlerde köşegenlerin de birer simetri ekseni olmasıdır. Bu şeklin alanını bulmak için kenar uzunluklarından yararlanırız. Birbirine komşu iki kenarın, diğer bir deyişle iki dik kenarın uzunluklarını çarpmak bize alanı verecektir. Örneğin aşağıdaki şekilde x . y bize ABCD dikdörtgeninin alanını verir. Bunu bilmeyip, üçgenin alanını bildiğinizi varsayacak olursanız. Köşegenler ve indirilen dikmeler aracılığıyla kurulan şekildeki üçgenlerin toplam alanını hesaplayabilirsiniz. Bu toplamın x.y çarpımına eşit olduğu görülecektir. Bu hoş ispatı size bırakıyoruz. Dikdörtgende karşılıklı kenar uzunlukları birbirine eşit olduğundan komşu iki kenarın uzunluğunu bilmek, çevresini bulmamızı sağlayacaktır. İki komşu kenarın uzunlukları toplamının iki katı bize şeklimizin çevresini verir. Yine yukarıdaki görseli baz alırsak 2. dörtgenimizin çevresine eşittir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/dilimizdeki-mikroplar-kendilerine-yakin-turlerle-komsuluk-kuruyor/", "text": "Dilimizdeki Mikroplar Kendilerine Yakın Türlerle Komşuluk Kuruyor! Mikroplar, aslında bizimle beraber yaşıyorlar. Bağırsaklarımızda, ağzımızda, her yerde. Yeni bir çalışma, dilimizdeki mikropların rastgele bir araya gelmediğini ortaya koydu. Aslında bakarsanız, farklı farklı gruplara ayrılarak kendi türlerine yakın mikroplarla yaşama eğilimindeler. Araştırmacılar işe 21 sağlıklı gönüllünün dilinden örnek alarak işe koyuldu. Daha sonra, bizim için besin üreten bazı bakteri gruplarını tanımlamak için onlara bağlanarak ışıldamalarını sağlayan floresan problar kullandılar. Böylece her bir bakterinin dilin hangi bölümünde yer aldığını rahatlıkla görebiliyorlardı. Araştırmacıların Cell Reports'ta da belirttiği üzere istisnasız, aynı türden bakteriler birbirine sıkıca kenetlenmiş, sınırları belirli kümeler oluşturmuştu. Kapak görselimizde gördüğünüz üzere kümeler, mikroskop altında mikrobiyal bir gökkuşağı gibi. Örneğin, kırmızı alanda gördüğünüz Actinomyces bakterileri, dilin epitel dokusuna yakın kısımda çoğalıyor. Camgöbeği alanın içindeki gri noktalar ile gösterilen Rothia bakterileri, diğer kümeler arasında uzun lekeler oluşturuyor. Yeşil renk ile gösterilen Streptococcus bakterileri ise, dilin kenarında ince bir kabuk ve iç kısımda ince damarlar oluşturuyor. Araştırmacılar bu alanları inceleyerek kümelerin nasıl oluştuğunu ve zamanla nasıl yayılma gösterdiklerini tahmin edebilme imkanına sahipler."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/dirac-delta-fonksiyonu/", "text": "Dirac delta fonksiyonu, genelleştirilmiş fonksiyon veya dağılımdır ve İngiliz teorik fizikçi Paul Dirac tarafından sunulmuştur. Delta fonksiyonu ; x=0 hariç her yerde değeri sıfır olan, fakat x=0'da sonsuz büyüklüğe sahip olan ve toplam integrali 1'e eşit olan fonksiyondur. Bu fonksiyon, impuls gibi uzun ve dar atımlar gösteren fonksiyonlar için iyi bir yaklaşım sağlar. Bu durumu öncelikle konsept olarak anlamak adına, basit bir örnekle incelemeye başlayalım. Örneğin, x=0'da noktasal bir q yükümüz bulunsun. Bu yük için yük yoğunluğunu 'i nasıl tanımlarız? Bütün yükün x=0 noktasında bulunduğunu biliyoruz. Ancak bunu matematiksel olarak nasıl gösterebiliriz? İşte Dirac delta fonksiyonu bize tam olarak bu noktada yardım etmektedir. Şimdi, bu örneği matematiksel olarak ifade etmek için, bir vektör fonksiyonu tanımlayalım. Aslında, bu ifade bir noktasal yükün elektrik alanıyla oldukça benzerdir. Eğer hayal edecek olursanız, bu vektör fonksiyonunun, merkezden dışarı doğru küresel olarak saçıldığını anlayabilirsiniz. Matematik dilinde saçılmak demek diverjans demektir. Öyleyse, küresel koordinatlarda bu ifadenin diverjansını alalım ve ne buluyoruz inceleyelim. Diverjans ifademiz aşağıdaki gibiydi. Cevap sıfır! \"Dışarı doğru saçılan bir fonksiyonun diverjansı nasıl sıfır olabilir ki?\" diye sorabilirsiniz. Bu soruya cevap vermeden önce başka bir şey daha deneyelim. Sonuçta diverjans teoremimizin doğru olduğunu biliyoruz. Öyleyse, bir de o teoremi kullanalım ve bakalım diğer taraf da bize sıfır mı veriyor. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. V, r=0 noktası hariç her yerde sıfır olmakta. Yüzey integralinden de görebileceğimiz gibi, sonucu r=0'dan gelen katkıyla 4 olmakta. olmuş olur. Yani, aslında ? , fonksiyonun x=0'daki değerini, integralden \"çekip\" alır. Her ne kadar vektör fonksiyonu örneğimiz x=0 noktasında sonsuza gitse de, her durumda fonksiyonun sonsuza gittigi nokta x=0 olmak zorunda değil. Örneğin, x=a noktasında fonksiyon sonsuza gitsin. Ya da, keyfimiz gereği, fonksiyonun x=a noktasındaki değerini seçmek isteyelim. Öyleyse, x=a gibi bir noktada da Dirac delta fonksiyonunu tanımlamalıyız. Kullandığımız mantık oldukça basit. ? , sadece içerisi 0 olduğunda 1 sonucunu vermekte. Öyleyse, içerisini x=a noktasında 0 yaparsak, x=a noktasında da Dirac delta fonksiyonunu kullanmış oluruz. Bilime ve bilmeye dair muazzam bir tutku ve bu tutkuyu elle tutulabilir hale getiren bir anlatma becerisi: Nobel Fizik Ödülü sahibi Richard Feynman'ı benzersiz yapan buydu. Bünyesini sarmış merakın, dinleyen herkese bulaşmasını sağlayan bir ifade yeteneği. GÜZEL DEDİNİZ BAY FEYNMAN, 20. yüzyılın en önemli şahsiyetlerinden birinin sadece bilime dair değil, sanattan çocukluğa, doğadan hayal gücüne, dinden politikaya pek çok alandaki zeka ve mizah yüklü sözlerini bir araya topluyor. Kızı Michelle Feynman tarafından derlenen ve giriş yazılarını ünlü fizikçi Brian Cox ile çellist Yo-Yo Ma'nın kaleme aldığı bu kitap, bir dahinin dünyaya benzersiz bakış biçimini ortaya koyan küçük bir hazine sandığı. - Bu ürün sipariş alındıktan 1-3 gün içinde postalanacaktır. - Lütfen sipariş vermeden önce iade ve ürün değişikliği ile ilgili bilgilendirmemizi okuyunuz. - Bu kampanya, Domingo Yayınevi tarafından Evrim Ağacı okurlarına sunulan fırsatlardan birisidir. Benzer sekilde, x=a noktasında sıçrama yapan fonksiyonumuzun tüm uzaydaki integralinin sonucu 1'i verecektir. Elde etmiş oluruz. Bu sayede, herhangi bir a noktasında da Dirac delta fonksiyonunu kullanarak, integralden f 'yı seçmeyi başardık. Benzer şekilde, üç boyutta da dirac delta kullanılabilir. r vektörü 3 boyutta tanımlandığı icin için, 3 boyutta Dirac delta kullanmamız gerekiyor. 3 boyutta Dirac delta, \"? \" şeklinde ifade edilmekte. Yani ifade, fonksiyonun yalnizca (0,0,0) noktasındaki değerini 4 olarak vermekte. Geri kalan her yerde de 0 sonucunu vermekte."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/doktorlar-15-yildir-bitkisel-hayatta-olan-hastanin-bilincini-onardilar/", "text": "Doktorlar 15 Yıldır Bitkisel Hayatta Olan Hastanın Bilincini Onardılar! Bitkisel hayatta olan insanlar, komada olan ve tamamen tepkisiz olan hastaların aksine, uyanık halde bulunurlar ve korkutuldukları zaman göz kırpmak gibi basit reflekslere sahiplerdir; fakat herhangi bir farkındalık ya da zihinsel fonksiyon göstermezler. Bitkisel hayattaki insanlar bazen minimal bilinç durumuna geçebilir. Minimal bilinç durumunda bulunan hastalar az da olsa farkındalığa sahip olurlar. Fakat beyin hasarına bağlı bitkisel hayatta bulunma süresi 12 ayı geçtiği zaman genelde hastaların bir daha düzelemeyeceği ve kalıcı olarak o durumda bulunacağı düşünülür. Yazımızda söz konusu olan hasta bir araba kazasında travmatik beyin hasarı geçirmiş ve 15 yıldır bitkisel hayatta olan 35 yaşında bir erkek. Doktorlardan oluşan bir ekip, kafa ile vücudu birbirine bağlayan en önemli sinirlerden olan vagus sinirini uyarmak için medikal implantlar kullandı. Görüntü olarak yuvarlak bataryalara benzeyen vagus siniri uyarıcıları , diğer bir deyişle \"beynin kalp pilleri\", normalde epilepsi nöbetlerini ve depresyonu tedavi etmek için kullanılıyor. Vagus sinir uyarıcılarını tedavi yöntemi olarak kullanmak rastgele bir seçim değildi elbette. Minimal bilinç durumunda bulunan hastalar üzerinde yapılan bir araştırmada, hastaların talamusunun uyarılmasıyla alınan olumlu sonuçlara dayanarak yapılan bu seçim başarılı bir hipotezin sonucuydu. Vagus siniri, diğer beyin bölümlerinin yanısıra, talamusa doğrudan bağlıdır ve önceden yapılan araştırmalarda vagus siniri uyarımının metabolizmayı hızlandırdığı tespit edilmişti. Bundan dolayı ekip, VNS implantlarının bitkisel hayatta olan bir hastaya yapacağı etkileri test etmek istedi. Etkileri doğru bir şekilde tespit edebilmek için doktorlar hastanın VNS öncesi ve sonrası EEG ile PET taraması sonuçlarını kaydetti. Sonrasında uyarı şiddetini aşamalı bir şekilde arttırdılar. 1 ayın sonunda -cihazdan geçen akım 1 miliampere ulaştığı zaman- hasta; genel uyarılma, uzun süreli dikkat, vücut hareketliliği ve görsel takipte kalıcı gelişmeler göstermeye başladı. Söz konusu hasta, 15 yıl içerisinde ilk defa bilince dair tutarlı ve ölçülebilir belirtiler gösterdi. Bu durumda, hastalarının 15 yıl sonrasında bitkisel hayattan minimal bilinç durumuna geçmesi, doktorlara göre çok önemli bir gelişme. Bir ayın sonunda hasta, gözleriyle cisimleri takip edebilecek, istendiği zaman kafasını çevirebilecek, terapistini kitap okurken uyanık kalıp dinleyebilecek, doktorlardan biri suratını kendi suratına yaklaştırınca şaşırıp gözlerini büyütecek duruma geldi. Tabii bu gelişmeler sadece davranışlarla sınırlı değil; hem EEG hem de PET taraması sonuçları beyindeki bilinçli halin göstergeleri olan bölgelerinde tutarlı ve uzun süreli aktiviteler olduğunu doğruladı. Ekibin raporunda belirttiği gibi bu çalışmanın sonuçları, 12 aydan uzun süre bitkisel hayatta bulunan hastaların geri döndürülemeyeceği kanısıyla çelişiyor. Fransa'da bulunan Algısal Sinirbilim Merkezi'nde baş araştırmacı olan Angela Sirigu bu durumla ilgili Beyin plastisitesi ve beyin onarımı, biz tüm umutların kaybolduğunu sandığımız zamanlarda bile hala mümkün açıklamasında bulunuyor. Ama şunu unutmamalıyız ki; bu araştırmanın sonuçları heyecan verici olsa bile henüz yeni bir tedavi bulunmuş değil. Araştırma sonuçları daha çok yeni ve bir hasta için olsalar bile gayet umut verici ve gelecek vadediyor olduklarını belirtmek gerekiyor. Ekip, bu vakanın sonuçlarını benzer durumdaki hastalarda VNS'nin etkilerini daha geniş çapta inceleyecekleri bir araştırmanın başlangıcı olarak kullanmayı planlıyor. Çalışmanın sonuçları Current Biology bülteninde yayınlandı."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/dunya-gezegeni-ozellikleri/", "text": "Dünya Gezegeni: Özellikleri, Oluşumu, İç Yapısı, Atmosferi... Güneş sisteminin üçüncü gezegeni, bizim de yuvamız olan Dünya gezegenidir. Üzerinde canlı yaşam ve sıvı halde su olduğu bilinen tek gezegen olan Dünya, aynı zamanda Güneş sistemindeki en büyük beşinci gezegendir. Kayaç yapılı bir gezegen olan Dünya'nın %29'u kıtaları ve adaları barındıran karalardan oluşurken %71'i ise çoğunluğunu okyanusların oluşturduğu göller, nehirler ve diğer tatlı su kaynaklarını da barındıran hidrosferden oluşmaktadır. Üzerinde milyarlarca yıldır yaşam olduğu bilinen gezegenimizde, bizim maceramız ise yalnızca yaklaşık 200.000 yıl önce başladı. İnsanlığın Dünya üzerindeki macerası her ne kadar insan ömrüyle kıyaslandığında çok uzun gözükse de, Dünya'nın yaşıyla kıyaslandığında göz ardı edilebilecek kadar kısa bir süreye karşılık gelmektedir. Dünya, Güneş sisteminde, adını Yunan ve Roma mitolojisinden almayan tek gezegendir. Dünya kelimesinin kökeninin, İngilizcede ve Almancada sırasıyla \"yer\" anlamına gelen \"eor e/ertha\", \"erde\" kelimeleri olduğu, Türkçeye ise Arapçadan geçtiği düşünülmektedir. Bu nedenle astronomide \"yer\" kelimesiyle Dünya'yı ifade ederiz. Örneğin sözlük anlamı olarak yeryüzü aslında Dünya'yı ve onun yüzey kabuğunu ifade eder. Fakat bu ifade çok daha genelleşmiş bir kalıba döndüğünden sadece Dünya'nın yüzeyini ifade etmek için kullanılmaz. Fakat yer çekimiifadesi Dünya'nın yüzey çekimini ifade etmek için kullanılan bir ifadedir. Bu nedenle evrendeki bir olaydan bahsederken, örneğin galaksilerin birbirine uyguladığı çekimden bahsederken, galaksilerin yer çekimi demek doğru değildir. Yer çekimi, kütle çekimin gezegenimizin yüzeyindeki özel durumudur. Güneş sisteminde radyoaktif tarihleme gibi çeşitli yöntemlerle yapılan ölçümlerle bulunan en yaşlı materyalin 4.568 milyar yıl yaşında olduğu tespit edilmiştir. Dünya gezegeninin oluşum sürecine dair ölçümler ve hesaplar ise 4.54 0.4 milyar yıl önce ilkel formunun oluştuğunu göstermektedir. Bu tarihin Güneş sisteminin yaşına oldukça yakın olması, sistemin bir bütün olarak oluşmasından kaynaklanır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/dunyanin-aydan-baska-uydusu-var-mi/", "text": "Dünya'nın herkes tarafından bilinen uydusu Ay'ın dışında bir başka uydusu daha olduğu pek bilinen bir konu değildir. Burada Dünya etrafında dolanan çok sayıda yapay uyduyu Dünya'nın uydusu olarak saymıyoruz. Uydudan kastımız, doğal bir gök cismi olarak anlaşılmalı. Aslında tarih boyunca Dünya'nın Ay'dan başka uydusu olup olmadığı konusunda bazı iddialar vardı. 19. yüzyıldan bu yana diğer doğal uydularla ilgili pek çok araştırma yapılmıştır ancak hiçbiri kanıtlanamamıştır. Gerçekte de daha önceki yazılarımızda konu ettiğimiz Yere Yakın Cisimler olan bazı gök taşları, Dünya ile rezonansta olan yörüngelere sahiptir. Bu gök taşları Güneş etrafında dolanırlar ve Dünya yörüngesine benzer bir yörüngededirler. Asteroid 3753 Cruithne bunlardan biridir. 2010 TK7 adlı asteroid ise yine Güneş etrafında bir yörüngede dolanır ancak Dünya ile önde ya da arkada olarak 60 derece açı yapan bir yörünge üzerinde, Dünya ile aynı yörünge üzerinde bulunur. Bu tür cisimler Jüpiter gezegeninin yörüngesinde bulunan Truvalılar adlı asteroid grubu gibidir. Güneş etrafında yörüngede olan bunlar gibi bazı küçük doğal uydular kimi zaman geçici olarak Dünya etrafında yörüngeye oturabilirler. Bugüne kadar böyle olduğu kanıtlanan yalnızca 2006 RH120 adlı asteroid vardır. Dünya'nın Ay'dan başka bir uydusu olduğunu iddia eden ilk kişi olan Toulouse Gözlemevinden Fransız astronom Frederic Petit, 1846'da elips yörüngede dolanan bir uydu keşfettiğini bildirmiştir. Bu uydu ile ilgili ayrıntı vermiş olsa da uydunun varlığı kanıtlanabilmiş değildir. Bu, daha sonra Jule Verne'e Ay'ın Etrafında adlı romanı için ilham kaynağı olmuştur. 1898 yılında Hamburg'dan bilim insanı Dr. Georg Waltemath Dünya'nın minik bir uydusunu keşfettiğini duyurmuştur. Bu çalışmaya Ay'ı çekimsel olarak etkileyen küçük uyduları bulmak üzere başlamış ve bulduğu uydunun 119 günlük bir yörünge dönemi olduğunu, 700 km çaplı bu uydunun 1,030,000 km uzaklıkta bulunduğunu, Güneş ışığını yeterince yansıtmadığı için ancak teleskopla görülebileceğini belirtmiştir. Aynı yıl Waltemath bir diğer uydu ile ilgili Science adlı bilimsel dergiye makale göndermiş, bu uydunun 464 metre çapında olduğunu ve Dünya'ya daha yakın olduğunu belirtmiştir. Benzer biçimde Kanadalı iklim uzmanı E. Stone Wiggins 1907 yılında bir uydudan sözetmiştir ancak bu da başkaları tarafından belirlenememiş bir uydudur. Bu iddialardan başka, yeni uyduları gözlediğini söyleyen gözlemciler olmuş hatta bir tanesi, ondan fazla uydu gördüğünü bildirmiştir. Yine bu Dünya'nın Ay'dan başka uydusu olduğu iddia edilen cisimlerin hiçbiri yeniden gözlenerek kanıtlanabilmiş değildir. William Henry Pickering 1903 yılında ikinci bir uydu ile ilgili ve çeşitli gök cisimleri ile ilgili bir çalışma yapmış, 1922 yılında Popular Astronomy adlı dergide yayınladığı makalesinde bunlarla ilgili bilgiler vermiştir. 1950'li yıllarda da bu konuda çalışmalar yapılmıştır. Küçük gök cisimlerinin geçici olarak Dünya tarafından yakalandığı, 2006-2007 yılları arasında Dünya çevresinde dolanan 2006 RH120 adlı asteroidle kanıtlanmıştır. 2010 yılında Dünya'nın Truvalısı olan 2010 TK7 adlı asteroid belirlenmiştir. Yarı uydu adı verilen, Dünya ile aynı döneme sahip olan ve Güneş etrafında dolanan bazı asteroidler bulunmaktadır. Bunların yörüngeleri genellikle kararlı değildir. Binlerce yıl içinde farklı yörüngelere geçebilirler. Bunlardan bazıları, 2010 SO16, 2004 GU9, 2006 FV35, 202 AA29, 2013 LX28, 2014 OL339, 2016 HO3 ve 3753 Cruithne'dir. Sonuncusu 1986'da keşfedilmiştir. Basıklığı büyük bir yörüngeye sahiptir ve Dünya'dan bakıldığında, Dünya'nın hareketinin de etkisiyle sanki bir atnalının dış sınırlarını çiziyormuş gibi hareket ettiği görülür. Bu cisimlerden biri olan 2010 TK7, Dünya ile Güneş arasındaki ortak çekim etkisiyle belirlenen ve çekim etkilerinin eşit olduğu Lagrange noktalarından biri olan L4 noktasında Dünya'ya her zaman sabit uzaklıkta olacak biçimde Güneş etrafında dolanmaktadır. Dünya'nın Ay'dan başka uydusu olarak sayılabilecek fakat yarı uydu olarak adlandırılan bu asteroid 2016 yılında keşfedilmiştir. Yüzyıllar boyunca aynı yörüngede kalacağı düşünülen ve Dünya etrafında yörüngede dolanıyor gibi görünen bir gök cismidir. Adı, Güneş etrafında dolanmakta olduğundan verilmiştir ancak aynı zamanda Dünya etrafında da dolanmaktadır. Gerçekte Dünya'nın uydusu olarak nitelemek için uzaklığı çok fazladır ama yarı uydu olarak tanımlanabilir. NASA'nın Yere Yakın Cisimler Merkezinden Paul Chodas, 10 yıl kadar önce de 2003 YN107 adlı asteroidin de benzer bir yörüngesi olduğunun belirlendiğini ancak şimdi uzaklaşmış olduğunu belirtmiştir. Yaptıkları hesaplara göre 2016 HO3 yaklaşık olarak 100 yıldır Dünya'nın yarı uydusu konumundadır ve yüzyıllarca da böyle kalacaktır. 2016 HO3 asteroidinin çapı yalnızca 41 metredir. Şu anda bilinen en küçük, en yakın ve en stabil yarı uydudur. Bu yarı uydu Güneş etrafındaki yıllık hareketi sırasında zamanının yaklaşık olarak yarısını Güneş'e daha yakın olarak diğer yarısını da daha uzak olarak geçirmektedir. Ayrıca yörüngesi biraz eğiktir (8 derece kadar) ve bu nedenle de kimi zaman Dünya yörüngesinin üzerinde kimi zaman da aşağısında bulunmaktadır. Güneş etrafında 365,93 günde dolanmaktadır ve bu bir Dünya yılından 16,6 saat fazladır. Bu durumda zamanla uzaklaşarak bir süre sonra Dünya'dan uzakta ve onun etrafında dolanmıyor gibi görünmesi beklenir. Dünya'nın güçlü çekimi, yörüngesini değişikliğe uğratarak uzaklaşmasını engellemektedir. Paul Chodas'ın verdiği bilgilere göre bu gök cismi kimi zaman Dünya'ya göre önde kimi zaman da arkada olacak biçimde gitmektedir. Dünya'nın güçlü çekimi nedeniyle Ay'ın uzaklığının 100 katından (40 milyon km) daha uzağa gidememektedir. Aynı etkiyle Ay'ın uzaklığının 38 katından (14 milyon km) daha yakına da gelememektedir. Aslında yörüngesine bakıldığında Güneş etrafında dolanmakta, Dünya'dan bakıldığında ise aynı zamanda Dünya etrafında dolanıyor görünmektedir. Bu gök cismi ilk kez 27 Nisan 2016'da, Hawaii, Haleakala'da bulunan Pan-STARRS 1 Asteroid Tarama Teleskobu ile gözlenmiştir. Büyüklüğü henüz tam olarak belirlenememiştir ancak 40 metre ile 100 metre arasında olduğu düşünülmektedir. Bu cismin yakın zamandaki Dünya'ya en yakın konumda bulunabileceği zamanlar, Yere Yakın Cisimler Merkezi'nin internet sayfalarında verilmektedir. Bir olanak bulursak biz de bu cismi gözlemeye çalışacağız. Bu oldukça zor, çünkü en yakın konumunda bile 21 kadir parlaklığında. Bu kadar sönük olunca, ardarda pek çok poz alıp birleştirerek belki görme şansımız olabilir. Belki de tarihçe kısmında verdiğimiz ve bulunduğu iddia edilen ancak daha sonra bir daha gözlenemediği için Dünya'nın uydusu olduğu kanıtlamayan gök cisimleri, 2016 HO3 gibi geçici bir zaman aralığında Dünya'nın uydusu olmuş, daha sonra başka yörüngeye oturarak ayrıldığı için bir daha gözlenememiş asteroidler olabilir. Bu nedenle geçmişte Dünya'nın Ay'dan başka uydusu olup olmadığı sorusu cevapsız kalacak gibi görünüyor."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/dunyanin-cevresi-nasil-olculur/", "text": "Astronomlar tarih boyunca çeşitli gözlemler sonucunda gök cisimleriyle ilgili birçok niceliği hesaplamaya uğraşmışlardır. İsa'dan önceki tarihlerde de bu konuda çok başarılı olan bilim insanları olmuştur. Örneğin, günümüzde bile Dünya'nın düz olduğunu iddia eden ya da buna kesin olarak inanan insanlar varken, İsa'dan 240 yıl önce Yunan astronom Eratosthenes Dünya'nın büyüklüğünü hesaplayabilmiştir. O zaman için oldukça büyük başarı olduğunu söyleyebileceğimiz bu hesaplama, bugün bildiğimiz değere oldukça yakındır. Eratosthenes, İsa'dan önce 276 ile 196 yılları arasında yaşamış, Yunan matematikçi, astroonom, coğrafyacı ve şairdir. Burada anlattığımız başarısından başka, artık yılları ilk tanımlayan ve 675 yıldız içeren bir yıldız kataloğu yapan, çeşitli hesaplamalarla ve tutulmaları kullanarak Güneş'in ve Ay'ın uzaklıklarını hesaplayabilmiş bir bilim insanıdır. Eratosthenes, yaz dönencesinde, iki ayrı şehirde gölgelerin açılarını kaydetmiş, bu iki şehir arasındaki uzaklığı da hesaplayarak geometri bilgisi yardımıyla Dünya'nın çevresini hesaplamayı başarmıştır. Bu hesaplamayı yapabilmek için, öncelikle Dünya'nın yuvarlak olduğunu kabul etmek gerekir. Eratosthenes, o günlerde Mısır'ın kuzeyindeki İskenderiye olarak bilinen, Nil Nehri'nin Akdeniz'e açılan ağzında yer alan kıyı şehrinde yaşamaktaydı. Her yılın belli bir zamanında, yaz dönencesinde, yani 21 Mart'ta gece ile gündüzün eşitlendiği günde, Güney Mısır'da yer alan Syene adlı şehirde, direklerin ya da kuyuların içinde öğle zamanında gölge oluşmadığını bilmekteydi. Eratosthenes aynı zamanda, yaşamakta olduğu İskenderiye'de ise, yaz dönencesi dahil yılın hiç bir gününde, direkt ya da kuyularda gölgesiz hiçbir zaman olmadığını da biliyordu. Yani başka bir deyişle, Yaz Dönencesi'nde öğle zamanı Syene'de çubukların gölgesi olmuyorken, İskenderiye'de çubukların gölgesi oluyordu. Bunun anlamı, Syene'de Güneş ışınları o zamanda yere dik ulaşırken, daha kuzeydeki İskenderiye'de eğik ulaşmaktaydı. Bu durumda İskenderiye'de yaz dönencesinde öğle vakti dikili bir çubuğun gölgesinin çubukla yaptığı açı yeterince duyarlı bir biçimde hesaplanırsa, geometri yardımıyla Dünya'nın eğriliği belirlenebilirdi. Eratosthenes bunun için İskenderiye'deki yüksek bir kulenin gölgesinin uzunluğunu kullandı ve basit geometri kullanarak kule ile gölge arasındaki açıyı 7,2 derece olarak buldu. Eratosthenes, günümüzde geometri derslerinde öğretilen biçimde, gölge açısının, Dünya'nın merkezinden ölçüldüğü biçimiyle İskenderiye ve Syene arasındaki açıya eşit olacağını belirledi. 7,2 derece, büyük çemberin tümünün 50'de 1'i kadardır. Yani, 7,2 derecenin 50 katı, 360 derece eder. Eratosthenes, basit orantı yardımıyla, eğer bu iki şehir arasındaki uzaklığı ölçebilirse, bu uzaklığı 50 ile çarptığında Dünya'nın çevresini hesaplayabileceğini anlamıştı. Eratosthenes, İskenderiye ile Syene arasındaki uzaklığı, o zaman kullanılan stadyon diye bir ölçü cinsinden 5.000 stadyon olarak hesapladı. Onun hesabının ne kadar duyarlı olduğunu belirleyebilmek için, bu stadyon biriminin bildiğimiz ölçülerde ne kadar bir uzunluğa karşılık geldiğini bilmemiz gerekir. İşin kötü yanı, o tarihlerde, stadyon için belirli bir değer bulunmaması, farklı farklı ölçüler kullanılıyor olmasıydı. Yine de yapılan hesaplamalara göre Eratosthenes'in en çok %16, en iyi de %1 kadar hatayla Dünya'nın çevresini hesapladığını söyleyebiliriz. Bu bile, o zaman için oldukça duyarlı bir sonuçtur. Hele ki günümüzde hala Dünya'nın düz olduğunu iddia edebilenler varken, binlerce yıl önce çok basit yöntemlerle bunu ispatlamış olması mı takdire şayandır, yoksa günümüzdeki durum mu acınasıdır, kararı sizlere bırakıyoruz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/dunyanin-en-buyuk-yuzen-gunes-enerji-santrali-artik-devrede/", "text": "Dünyanın En Büyük \"Yüzen Güneş Enerji Santrali\" Artık Devrede! Sıcak ve havadaki nem oranının yüksek olduğu bölgelerde güneş panellerinin verimlerinde düşüş meydana gelir. Yüzen güneş enerjisi santralleri, birçok uygulamada su buharlaşmasını azaltma kabiliyetleri nedeniyle Dünya genelinde giderek daha fazla popüler hale gelmektedir. Şimdiye kadarki yüzen güneş enerji santrallerinin en büyüğü 2021'de Çin'de devreye girmiştir. Fotovoltaik dönüştürücü sistemlerinin bir üreticisi olan Sungrow firması tarafından inşa edilen 40MW gücündeki santral, Huanian şehrine ve dolayısıyla Çin'in elektrik dağıtım ağına bağlanmıştır. Yüzen santralin kurulduğu alan, eskiden kömür madenciliği operasyonlarının yapıldığı bir yerdedir. Çünkü kömür madeni olan bir bölgedeki su, mineralize yapıda ve çoğunluğu kullanılmaz halde olacaktır. Santralin üzerinde bulunduğu, ismi bile olmayan bu göl insan yapımıdır. Yıllarca madencilik faaliyetlerinden dolayı zeminin çökmesi ve buraya yağmur sularının dolması ile meydana gelmiştir. Yüzen güneş enerjisi santralleri, işe yaramaz su ve toprağın tekrar değerlendirilebilmesi için kullanışlı olduklarından avantajlıdır. Santralin içinde bulunduğu su, doğal olarak sistemi ve ortam sıcaklığını soğuttuğu için uzun süreli ısınmadan dolayı meydana gelebilecek hasarları minimize etmektedir. Bununla birlikte yüksek nem seviyelerine karşı verimli çalışması için özelleştirilmiş, yüzen fotovoltaik panel dizileri tatlı suyun buharlaşmasını engeller. Kurucu ekip, yoğun nüfuslu bölgelerde yer kaplamaktan kaçınmıştır, ki bu durum özellikle Çin gibi bir ülkede mecburidir. Ülke şu anda her biri en az bir milyon kişiden oluşan yüzden fazla şehre ev sahipliği yapmaktadır. Her ne kadar bir zamanlar karbon emisyonları ve iklim değişikliği konusunda dünyadaki büyük suçlular arasında yer alsa da Çin ciddi bir atılımla yeni bir sayfa açmıştır. Şimdi daha yeşil, daha sürdürülebilir bir geleceğe yönelme arayışı ile yenilenebilir enerjilerin kullanılmasında bir dünya lideri haline gelmiştir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/egik-atis-hareketi-konu-ornek-soru-cozum/", "text": "Genel fizikte eğik atış hareketini, mekaniğin temellerini anlamada anahtar bir giriş noktası olarak görmek mümkündür. Fazlaca gözden kaçan bu konu, bazı konseptleri anlayacak bakış açılarını geliştirmemizde kilit bir rol oynuyor. Bu nedenle eğik atışları sadece formüller ve örnekler bağlamında incelemeyip, işin gerçekten fiziğini açıklayarak bu konuyu daha iyi kavramanızı sağlayacağız. - gg yer çekimi ivmesi hareket boyunca sabittir. - Hava sürtünmesinin etkisi ihmal edilmektedir. Birinci maddenin amacı şudur: Yer çekimi ivmesi, yüzeyden uzaklaştıkça azalır yani aslında sabit değildir. Fakat bu tür gündelik örneklerde bu miktar o kadar azdır ki, onu sabit kabul etmemek işleri karmaşıklaştırmaktan başka bir işe yaramaz. İkinci maddenin amacı ise eğrimizi daha pratik bir şekilde tanımlayıp karmaşadan kaçmaktır. Elbette bu ikisini de dahil ettiğiniz hesaplamalar yapabilirsiniz, fakat henüz ihmal ettiğimiz versiyonunun bile nasıl olduğunu bilmiyoruz! Her şey sırayla... Eğik atış hareketini aşağıdaki görselle ifade edebiliriz. Cisim belirli bir başlangıç hızı vi, belirli bir başlangıç açısı i _i ile fırlatılmaktadır. Burada dikkat etmeniz gereken ii alt indisidir, bu başlangıç değerini belirtmek için kullandığımız bir göstergedir . Bazıları \"00\" ile de gösterir. - Önce yukarıya doğru çıkacak, sonra aşağıya doğru düşecektir. - Bunu yaparken açıya bağlı olarak bir miktar da yatayda yol alacaktır. - Yukarı çıkıp aşağıya indiğine göre, bu hareketin durduğu bir tepe noktası olacaktır. - Eğer çok dik açıyla atarsak yatayda çok az hareket edecektir. - Eğer çok dar bir açıyla atarsak çabuk düşeceği için yatayda yine az hareket edecektir. - O halde bir \"ara açı\" değeriyle en ileri noktaya fırlatmak mümkün olmalıdır. Belki bunlar şu anda sizin sezgilerinizle tam örtüşmüyor olabilir, hepsine katılmayabilirsiniz. Lakin hepsinin doğru olduğunu ve en önemlisi neden öyle olması gerektiğini göstereceğiz. Öncelikle hareketi adım adım inceleyelim."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/elektrik-tellerindeki-kuslar-neden-carpilmaz/", "text": "Elektrik çarpması denen durum, üzerimizden elektrik akımı geçmesiyle gerçekleşir. Bu noktada, bir insanı öldürenin elektrik akımı mı yoksa voltaj mı olduğunu merak ediyorsanız buradaki yazımızı okuyabilirsiniz. 0.01 Amper'in üzerindeki akımlar, şiddetli ağrılara ve acıya sebep olabilmektedir. 0.1 Amper ile 0.2 Amper arasında akıma maruz kalmak ise, ölüme yol açabilir. 0.2 Amper'in üzerine kısa süreli maruz kalmak ise, ölümcül olmamakla beraber, yanıklara ve baygınlığa yol açar. Elektrik akımı, elektronların hareketiyle gerçekleşir. Bu akım her daim yüksek potansiyelden düşük potansiyele doğrudur. Bunu kafanızda netleştirmek için elektrik devrelerindeki güç kaynağını bir baraja benzetebiliriz. Baraj kapakları açıldığında , su , seviyenin yüksek olduğu taraftan düşük olduğu tarafa doğru akar. Eğer bir potansiyel fark yoksa, elektrik akımı gerçekleşmez. Elektrik akımına dair diğer bir önemli özellik ise, her daim daha düşük dirençli yolu tercih etmesidir. Bunu da bir örnekle pekiştirebiliriz. Evden okula gitmek için önümüzde iki yol olduğunu düşünelim. Bunlardan bir tanesi engebeli ve eğimli toprak yol olsun. Diğeri ise yepyeni asfalt bir yol. Hangisinden gitmeyi tercih ederdiniz? Kuşkusuz asfalt yolu tercih ederdiniz. Tabii eğer macera aramıyorsanız. Ne mutlu ki elektronlar bir macera arayışında değiller! Elektronlar da, tıpkı bizim asfalt yolu tercih etmemiz gibi, düşük dirençli yolu tercih ederler. Bu sebeple, düşük dirence sahip olan koldaki akım, yüksek dirençli koldaki akımdan her zaman daha yüksek olur. Eğer bir koldaki direnç sıfırsa ya da diğer koldaki dirence oranla göz ardı edilebilecek büyüklükteyse, akımın tamamının düşük direncin üstünden geçtiği kabul edilir . Elektrik akımının nasıl davrandığını anladığımıza göre, şimdi kuşların neden çarpılmadığını anlamaya hazırız. Ama önce, önemli ve yaygın bir yanlış inancı düzeltmemiz gerekmektedir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/elektromanyetik-dalgalar-gorunur-bolge/", "text": "Elektromanyetik spektrumda insan gözünün görebildiği aralığı tanımlayan \"görünür bölge\"nin dalga boyu aralığı yaklaşık 380-700 nanometredir. 380 nm tarafı yüksek enerjili bölge olan mor-mavi ışığa, 700 nm tarafı ise düşük enerjili bölge olan kırmızı ışığa karşılık gelir. Görünür bölgede gördüğümüz renkler, sırasıyla gökkuşağında gördüğümüz renklerdir. - Görünür ışığın dalga boyu 380-700 nanometre arasındadır. - Görünür ışık için dalga boyu en büyük olan renk kırmızıdır (700 nanometre tarafı). - Görünür ışık için dalga boyu en küçük olan renk mor-mavidir (380 nanometre tarafı). - Görünür ışık için dalga boyları sıralaması küçükten büyüğe; mor, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızıdır. Elektromanyetik radyasyonu oluşturan elektromanyetik spektrumun tüm bölgeleri ışık olarak adlandırılabilir. Ancak bizler bunun çok küçük bir bölümünü görebiliriz, bu bölgeyi de görünür bölge olarak adlandırırız. Çünkü gözlerimizdeki fotoreseptör hücrelerden olan koni hücreleri sadece küçük bir bant aralığına duyarlıdır. Spektrumun diğer bölgeleri, görsel anlamda, biyolojik algı limitimizin dışında kalmaktadır. Bu nedenle insan gözü, elektromanyetik spektrumun yaklaşık %0.0035'lik bir kısmını görebilmektedir. İnsanın görüş yeteneğinin neden bu aralığın dışına çıkılamamasının nedeni, evrimsel açıdan bu yönde bir seçilim baskısı ve/veya tür içi varyasyon bulunmamasıdır. Keza etrafımızda görünür bölge ışınları Güneş nedeniyle oldukça fazla bulunmaktadır. Oysa ki mikrodalga, X-ışını gibi ışınlar neredeyse hiç yoktur, dolayısıyla bunları görebilmek evrimsel açıdan da neredeyse hiçbir anlam ifade etmez. Hominid atalarımızın besin kaynakları olan meyveler görünür bölge dalga boylarında ışığı yansıtmaktadırlar ve türümüzün göz evriminin bu doğrultuda gerçekleştiği düşünülmektedir. Bununla birlikte görünür bölgeleri bizden farklı olan bazı kuş türlerinin besin kaynakları morötesi ışığı yansıtmaktadırlar. Keza katarakt gibi durumlarda gözdeki lensin ameliyatla aldırılması durumunda, eğer yerine yenisi konmayacak olursa, göz mor bölge tarafında daha çok ışık görmeye başlar. Bu durum gördüğümüz nesnelerin rengini algılayış şeklimizi değiştirir, onları daha mavi-mor tonlarda yapar. Büyük ressam Claude Monet bu durumu tecrübe etmişti ve tablolarındaki farklılık durumu özetler nitelikteydi. Tüm görünür bölgeyi barındıran bir beyaz ışık demeti prizmadan geçerse, farklı dalga boyları farklı açılarla kırılarak ayrılırlar ve renkleri oluştururlar. Çıplak gözle algılayabildiğimiz tüm renklerden oluşan görünür bölge, en küçük dalga boyuna sahip olan mor (380 nm) ve en büyük dalga boyuna sahip olan kırmızı (700 nm) renkleri arasındadır. Burada resimlerden, boyalardan alışık olduğumuz renk kavramı kafanızı karıştırmamalı. Gökkuşağını oluşturan tüm renklerin birleşimi aslında beyaz renktir, fakat boyaların hepsini birleştirecek olursanız koyu bir ton ortaya çıkar. Bu, yansımanın ve soğurmanın doğasıyla alakalıdır. Görebildiğimiz ışığın doğal kaynağı, yıldızımız olan Güneş'tir. Güneş'in rengini çoğunlukla sarımsı olarak tanımlarız ve bu durum onun yüzey sıcaklığı ile doğrudan ilişkilidir. Bu durum ışımanın doğasıyla ilgilidir, bir başka deyişle cisimler sıcaklıklarından ötürü bir ışıma yaparlar. Fakat insan gibi göreli olarak soğuk cisimler, görünür bölgede ışık yayacak kadar sıcak değildir. Bu nedenle geceleri insan gibi nesneleri gözleyebilmek için kızılötesi frekanslarda çalışan gece görüş kameraları geliştirilmiştir. Fakat Güneş'in yüzey sıcaklığı yaklaşık 5780 Kelvin (5500 C) dolaylarındadır ve böyle bir cisim görünür bölgede oldukça fazla ışıma yapar. Bir demirin ısındıkça kızarmasının nedeni de budur."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/elektromanyetik-dalgalar-mikrodalga/", "text": "Mikrodalgalar hava durumlarını izlerken gördüğümüz durağan veya hareketli haritalardan, yemek pişirdiğimiz fırınlarımıza kadar, hatta evrenin erken dönemlerinden bize ulaşan sinyallere kadar, fark edilir bir şekilde günlük hayatımızdadır. Yaklaşık 12.24 cm dalga boyunda (yaklaşık 2.45 GHz frekans) elektromanyetik radyasyon yollayan mikrodalga fırınlar, yiyeceklerin içindeki su ve yağ moleküllerini titreştirirler. Mikrodalga mertebesindeki elektromanyetik radyasyon ile harekete zorlanan moleküller sıcaklığı arttırır ve yiyecek pişirilmiş olur. Mikrodalgalar, radyo dalgaları bölgesinin yüksek frekans ucunda bulunan bir kısımdır ve kullanılan teknolojik yöntemler nedeniyle radyo dalgalarından ayrılırlar. Yukarıdaki şekilde görüldüğü gibi mikrodalgaların farklı dalga boyları farklı bilgiler sağlar. Mesela orta uzunluktakiler bulut, toz, duman, kar ve yağmurdan etkilenmeden Dünya yüzeyini gösterirler. Küresel konumlama sistemi için gerekli olan L-bandı ormanların gölgede kalan bölgesine de nüfuz ederek yağmur ormanlarının toprak nemini ölçebilir. Çoğu haberleşme uydusu C, X ve Ku-bantlarını yerdeki istasyonlara sinyal göndermede kullanmaktadır. Hangi alt bandında olursa olsun temelde mikrodalgalar bulut, yağmur, kar ve dumandan etkilenmez, bu nedenle uydu iletişimi ve Dünya'nın uzaydan incelenebilmesinde büyük fayda sağlar. Quick Scatterometer uydusu üzerindeki SeaWinds cihazı , mikrodalga spektrumunun Ku-bandındaki radar atmalarını kullanmaktadır. Mikrodalga atımlarının enerjisindeki değişimleri ölçer ve okyanus yüzeyine yakın rüzgarın hızını ve yönünü belirleyebilir. Mikrodalgaların bulutlardan geçebilmesi, bilim insanlarının bir kasırganın altındaki koşulları izlemesini sağlar. Radar teknolojisi etkin bir uzaktan algılama sistemi olarak düşünülebilir, çünkü aktif olarak bir mikrodalga atması gönderir ve geriye yansıyan enerjiyi algılar. Doppler radarı, saçılım-dağılım ölçüm cihazları ve radar yükselti ölçerleri mikrodalga frekansları kullanan aktif uzaktan algılama araçlarına örnektir. NASA/CNES Okyanus Yüzey Topografyası Misyonu 'na ait Jason-2 uydusu üzerindeki radar yükselti ölçer cihazı deniz seviyesinin yüksekliğini belirleyebilir. Bu radar yükselti ölçeri, mikrodalgaları deniz yüzeyine iki farklı frekansta (13.6 ve 5.3 GHz) gönderir ve atımların uzay aracına geri dönmesi için gereken zamanı ölçer. Uzay aracının yüksekliğini ölçen ve atmadaki su buharı etkisini düzelten diğer ölçüm cihazlarından elde edilen verileri kendi verileri ile birleştirerek, deniz seviyesi yüksekliğini santimetre duyarlılığında ölçebilir. Pasif uzaktan algılama, uydudan veya enstrümandan kaynaklanmayan elektromanyetik dalgaların algılanmasını işaret eder. Sensör elektromanyetik radyasyonu toplayan pasif bir gözlemcidir. Üzerlerinde pasif uzaktan algılama cihazları bulunan uydular, hava durumu grafikleri ve yüzey sıcaklıklarının incelenmesine getirdikleri yeniliklerle hava tahmininde devrim yaratmışlardır. NASA'nın Tropik Yağış Ölçüm Misyonu'nda bulunan bir mikrodalga görüntüleyici fırtına bulutlarının altından gelen verileri yağmurun yapısını ortaya çıkarmak için yakalayabilmektedir. 1965 yılında, Bell Laboratuvarından Arno Penzias ve Robert L Wilson L-bandındaki mikrodalgaları kullanarak beklemedik bir keşif yapmışlardır. Özel düşük gürültü antenini kullanarak arka plandaki gürültü sinyallerini tespit ettiler. Gürültüyle ilgili garip olan şey ise, her yönden gelmesi ve şiddetinde fazla miktarda değişimlerin gözlenmemesiydi. Bu statik durum, tıpkı havaalanı kontrol kulesi tarafından yapılan radyo yayınları gibi, gezegenimizdeki bir şeyden kaynaklansaydı; tek bir yerden gelmesi gerekirdi, her yönden değil. Bilim insanları rastlantı eseri, evrenin yaklaşık 380.000 yıl yaşından ortaya salınan fotonlar kaynaklı kozmik mikrodalga arka plan ışımasını bulduklarını anladıklarında, tüm evreni dolduran bu radyasyonun evrenin başlangıcı ile ilgili en geçerli modele, yani Büyük Patlama'ya işaret ettiğini de anlamışlardı."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/elektromanyetik-dalgalar-morotesi-ultraviyole/", "text": "Morötesi ışınlar, elektromanyetik spektrumun görünür bölgesindeki en küçük dalgaboyuna sahip olan mor renkten sonra başlamaktadır. Görünür bölgenin dışına çıktığı için insan gözüne görünmez olmasına rağmen, yabanarısı gibi böcekler tarafından görülebilirler. Bu durum, duyma aralığı insanlardan çok daha geniş olan köpeklerin bizim işitme menzilimizin hemen dışındaki bir ıslık sesini duymasına benzer. Sinek öldürücü olarak bildiğimiz lambalar da, özellikle yaz gecelerimizin baş belası olan sivrisinekleri bu şekilde çekerler. 1801'de, Johann Ritter görünür bölgenin mor ucunun ötesindeki olası bir dalga boyunun varlığını araştırmak için bir deney yapmıştır. Fotoğraf kağıdının mavi ışığa maruz kaldığında kırmızı ışıkta olduğundan daha hızlı bir şekilde siyahlaşacağını bilerek, kağıdın daha da yüksek enerjili bir ışıkta, daha hızlı siyahlaştığını gözlemlemiştir. Böylece morötesi ışınların varlığı ispatlanmıştır. Morötesi ışınların dalga boyları 100-400 nm arasındadır. Güneş, ultraviyole radyasyonun tüm türlerinin kaynağıdır. UV-A, UV-B ve UV-C ultraviyole radyasyonun tam spektrumunu oluşturur. UV-C ışınları en yüksek enerjili dolayısıyla en zararlı olanlardır ancak, neredeyse tamamen atmosferimiz tarafından soğurulmaktadır. UV-B ışınları güneş yanığına neden olan yine zararlı ışınlardır ki uzun süre maruz kalınması canlılarda DNA ve diğer hücresel hasar riskini artırır. Bir kaç saat güneşe maruz kalan bir kişide meydana gelebilen güneş yanığı, UV ışınlarını soğurmak ve ısı olarak dağıtmak için deride toplanan melanin pigmentinin sonucudur. Güneş kremi, özellikle açık renkli ciltlerde UV ışınlarına karşı gerekli bir önlemdir. Çünkü UV-A ve UV-B ışınlarını soğurabilecek koruyucu bir tabaka sağlar. Güneş ışığına korunmadan uzun süre maruz kalması durumunda, bir kişinin cilt kanseri ve diğer tehlikeli hücresel rahatsızlık riski büyük ölçüde artar. Bununla birlikte gözler de UV-A ve UV-B ışınlarını engellemek için tasarlanmış güneş gözlüğü takarak korunmalıdır. Aksi takdirde photokeratitis gibi kısa süreli etkiler ya da direk görme kaybına yol açabilen katarakt gibi uzun süreli etkiler ortaya çıkabilir. Dünyanın atmosferi yüksek enerjili morötesi ışınımın çoğunu emdiği için bilim insanları, Güneş'ten ve diğer astronomik cisimlerden gelen UV radyasyonu algılamak için Dünya'nın yörüngesindeki uydulardan gelen verileri kullanırlar. Yıldız oluşumunu morötesi dalga boyunda inceleyebilirler. Çünkü genç yıldızlar ışıklarının çoğunu bu dalga boylarında verirler. NASA'nın Galaxy Evolution Explorer uzay aracından alınan yukarıdaki görüntü, M81 gökadasının sarmal kollarındaki yeni genç yıldızları ortaya koymaktadır. Atmosferin üst katmanlarındaki kimyasal süreçler, Güneş'in zararlı UV radyasyonunun çoğundan bizi koruyan atmosferik ozon miktarını etkileyebilir. Atmosferik ozon incelmesi ile meydana gelen bir delik Güney Kutbu üzerinde genişlemektedir. Ozon tabakasındaki bu delik, bazen Güney Amerika'nın yüksek nüfuslu bölgelerine uzanır ve zararlı morötesi ışınlarının seviyesini artırır. NASA'nın Aura uydusunda bulunan Ozon İzleme Cihazı'ndan elde edilebilen bu tip görüntüler, atmosferik ozon miktarını göstermektedir ve bu renk haritasında mavi ve mor bölgeler ozon tabakasının çok inceldiği yerleri göstermektedir. Bu veriler, Dünya yüzeyine ulaşan morötesi radyasyon miktarınının tahmin edilmesini ve halk sağlığı bilinci için yüksek UV-indeksi içeren günlere dair uyarıların yapılmasını sağlar."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/elektromanyetik-dalgalar-radyo-dalgalari/", "text": "Radyo dalgaları, elektromanyetik spektrumda en büyük dalga boyuna, yani en küçük frekansa sahip elektromanyetik dalgalardır. Öyle ki Dünya'nın boyutuyla kıyaslanabilecek ölçüde büyük bir dalga boyuna sahip olabilirler. Radyo dalgalarının frekans aralığı 300 gigahertz ile 30 hertz arasındadır. Bu değerler dalga boyu olarak 1 milimetre ile 10,000 kilometre aralığına karşılık gelir. Radyo dalgaları ivmelenmekte olan yüklü parçacıklar tarafından üretilir. Her ne kadar radyo kelimesiyle özdeşmiş olsa da sadece yapay olarak üretilmezler. Yıldırımlar ve bazı astronomik olaylar da doğal radyo dalgası kaynağıdır. Radyo dalgası mekanik dalga değil, tıpkı görünür ışık gibi bir elektromanyetik dalgadır. Bu nedenle ışık hızında ilerlerler. Yalnızca dalga boyları çok daha büyüktür . Radyo dalgaları ilk olarak 1867 yılında İskoç matematiksel fizikçi James Clerk Maxwell tarafından teorik olarak öngörülmüştür. Günümüzde Maxwell denklemleri olarak da bilinen bu teori, ışığın bir elektromanyetik dalga olduğunu göstermiştir. 1887 yılında Alman fizikçi Heinrich Hertz, laboratuvarında deneysel olarak radyo dalgaları üreterek, Maxwell'in teorisini doğrulamıştır. Bu deneyde radyo dalgalarının ışık ile aynı özellikleri taşıdığını göstermiştir. 1894-1895 yılları arasında İtalyan mucit Guglielmo Marconi, ilk radyo alıcı ve vericisini geliştirmeyi başarmış ve bu başarısıyla 1909 Nobel Fizik Ödülü'nü kazanmıştır. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Radyo dalgaları ivmelenen yükü parçacıklar tarafından oluşturulur. Yapay olarak bunu sağlamak için zamanla değişen elektrik akımları kullanılır. Bu amaçla özel olarak şekillendirilmiş metal iletkenler olan antenler icat edilmiştir. Radyo vericisi adı verilen elektronik aygıt, antene salınım yapan bir elektrik akımı gönderir. Böylelikle anten bu gücü radyo dalgaları olarak yayar. Yayıldıktan sonra bir radyo alıcı bu sefer tersi prensiple bu dalgaları yakalar. Radyo dalgaları antene çarptığı zaman metaldeki elektronları ileri geri hareket ettirir. Böylelikle alıcı tarafından tespit edilebilir bir osilasyona neden olur. Radyo dalgaları müzikleri, görüşmeleri, fotoğrafları ve veriyi görünmez olarak ve genelde milyonlarca kilometre öteye hava üzerinden iletirler. Bu her gün binlerce farklı yolda gerçekleşir. Radyo dalgaları görünmez ve insanlar tarafından tamamen fark edilmez olsa bile, hayatımızı tamamen değiştirmişlerdir. Özünde radyo, inanılmaz basit bir teknolojidir: Bir antene zamanla değişen bir elektrik akımı uygulanması sonucunda radyo dalgaları antenden yayılır. Alıcı bir antene çarpan bu dalgalar, elektronları titreştirerek tespit edilebilir bir osilasyona neden olur. Ardından bu dalgalar, radyo içerisinde çeşitli işlemlerle mekanik ses dalgalarına dönüştürülür. Bugün tüm radyolar bilgi iletmek için sinüs dalgaları kullanır. Binlerce radyo dalgası mevcuttur. TV, radyo yayınları, polis ve itfaiye radyoları, uydu aktarımları, cep telefonu görüşmeleri, GPS sinyalleri vb. Her bir farklı radyo dalgası, farklı bir sinüs dalga frekansı kullanır ve bu şekilde birbirinden ayrılırlar. Radyo, alıcı ve vericiden oluşur. Verici anten, bir çeşit mesajı veya bilgiyi alarak bunu bir sinüs dalgasına kodlar ve radyo dalgaları ile iletir. Alıcı radyo dalgasını alır ve aldığı sinüs dalgasındaki mesajı çözer. Bir antene elektrik verip bu elektriği keserseniz radyo dalgası oluşur. Elektriğin gücü kapsama alanını, kesme oranı frekansını oluşturur. Fakat buna bir bilgi yüklemek için ayarlayıcı kullanmalısınız. Ayarlayıcı, bilgiyi sinüs dalgası olarak radyo dalgasının üzerine bindirir, yani elektrik akımını kontrol eder. Bilgi bir çeşit telgraf gibi iletilir. Verici şifreler, alıcı çözer, tıpkı iki insanın konuşması gibidir. Elektronik cihazların çalışma şekli böyledir. Radyolarda istediğimiz kanalı dinlemek için frekans ayarı yaptığımızda aslında dalga boyunu da ayarlamış oluruz. Elbette radyoya ulaşan bu dalgalar birer elektromanyetik dalgadır ve insanlar tarafından tespit edilemez. Bu nedenle ona yüklenen veri dönüştürülmelidir. Radyolar, isimlerini radyo dalgalarından alırlar. Radyo dediğimiz cihazın anteni, havada ışık hızıyla hareket eden elektromanyetik dalgaları tespit ederek, onları ses hızında yayılan mekanik dalgalar olan ses dalgalarına çevirir. Dolayısıyla radyo isimli cihaz, iki farklı dalga tipi arasındaki bir dönüştürücü olarak da düşünülebilir. Aynı zamanda doğal radyo kaynakları da bulunur: Şimşekler bunun iyi bir örneğidir. Çünkü burada da ivmelenen yüklü parçacıklar söz konusudur. Bununla birlikte manyetik alanı değişen, astronomik cisimler de radyo dalgaları yayınlarlar. Wind uzay aracı üzerindeki bir radyo astronomi ölçüm cihazı olan Waves, Güneş'in koronası ve diğer gezegenlerden gelen radyo dalgalarını kaydetmiştir. Dünya dışı doğal radyo dalgası kaynaklarının bu özelliklerinden ötürü radyo teleskopları, gezegenlerin, kuyruklu yıldızların, dev gaz ve toz bulutlarının, yıldızların, galaksilerin, kara deliklerin ve daha birçok gök cisminin gözlemini yapmaktadır. Bu kaynaklardan gelen radyo dalgalarını inceleyerek cismin bileşenleri, yapısı ve hareketi gibi nicelikler belirlenebilmektedir. Radyo astronominin büyük bir avantajı, büyük dalga boyundan ötürü ölçümün Güneş ışığından, bulutlardan ve yağmurdan etkilenmemesidir. Radyo dalgaları, görünür bölgeden çok daha büyük oldukları için radyo teleskoplar, daha çok bilinen görünür bölge teleskoplarından yapısal olarak farklıdır. Öncelikle çok daha büyüktür ancak çanağı bir ölçüde hafifletebilmek için üzerine küçük delikler açılabilmektedir. Ancak görüntülemelerinde çözünürlük herhangi bir optik teleskoba göre bile küçüktür. İyi çözünürlüklü bir görüntüleme için genellikle tek bir teleskop gibi davranan daha küçük teleskopların dizilimli bir birleşimi kullanılır. Böylece çözünürlük teleskopların bulunduğu tüm alana göre olur. Bu teknikle New Mexico'daki VLA toplamda 36 km'lik bir genişliğe sahiptir. Yıllarca çok satan listelerinde kalan ve 35 dile çevrilen Bizsiz Dünya, yazarın pandemiden sonra güncellediği önsüzü ve gözden geçirilmiş yeni edisyonuyla tekrar okur karşısına çıkıyor. Alan Weisman, yayımlanmasının üzerinden on beş yıl geçmesine rağmen güncelliğini yitirmeyen ve pandemiyle birlikte daha da önem kazanan Bizsiz Dünya'da, insanlığın gezegenimize yaptığı etkiyi orijinal bir yaklaşımla irdeliyor. Bizim olmadığımız bir dünyada şu an kullandığımız gündelik eşyalar fosil olarak ölümsüzleşecek. Bakır borular ve teller birbirlerinin içine geçerek kırmızımsı kayalara dönüşecek. İlkel yapılarımız son mimari eserler olarak dünya yüzünde kalacak. Plastik, bronz heykeller, radyo dalgaları ve insan yapımı moleküller belki de sonsuza kadar evrene verdiğimiz son armağanlar olarak kalacak. Bizsiz Dünya insanlar yeryüzünden silindikten, New York metrosu sular altında kaldıktan, İstanbul dahi yok olduktan sonra gezegenin olası durumunu gözler önüne seren sıra dışı bir eser. Mesela 408 MHz'e ayarlanmış bir radyo teleskopla gökyüzüne bakarsak, görünür bölgenin bize göstereceklerinden daha farklı şeyler görürüz. Uzaklardaki yıldız oluşum bölgeleri, süpernova kalıntıları ve pulsarlar bunlara örnektir. Radyo teleskopları ile ayrıca kuazarları da gözlemleriz. Bu çok uzak gök cisimlerinin görünür bölge ışıkları aramızda kalan diğer gök cisimleri tarafından bloke edilir. Ancak radyo teleskoplar ile gözlendiklerinde daha net ve parlak görülürler. Astronomi gözlemlerinin belki de en önemlilerinden birisi, hidrojenin 21 santimetre çizgisidir. Frekans olarak 1420 MHz değerine karşılık gelen bu çizgi, hidrojenin 1s temel durumundaki iki farklı seviye arasındaki geçişten gelir. Bu durum elektron spini ve nükleer spin ile alakalıdır. Bu iki spinin aynı yönlü olduğu durumdan, zıt oldukları duruma geçişi sırasında 21 cm dalga boyuna karşılık gelen (1420 MHz) bir radyo dalgası yayınlanır. Evrende bolca hidrojen bulunduğundan, hidrojenin 21 cm çizgisi gözlemi birçok noktada aydınlatıcı veriler sunar. Şehir şebekesinden alınan elektriğin geçtiği her kablo da aslında bir radyo dalgası kaynağıdır. Unutmamak gerek ki ivmelenen yüklü parçacıklar bu dalgaları üretecektir. Bu nedenle radyo teleskopların sinyal-gürültü oranını yüksek tutmak için, bu tür kaynaklardan uzak ıssız yerler tercih edilir. Aksi takdirde arka plandan gelen parazit, veriyi daha anlaşılmaz kılacaktır. Bazı bilim kurgu filmlerinde görülebilen, Dünya'daki yayınların uzaya yayıldığı bilgisi tam olarak doğru değildir. Antenden çıkan dalgalar belirli bir açıyla çıktığı için, mesafe kat ettikçe daha büyük bir alana dağılırlar. Bu nedenle belirli bir mesafe sonra, birim alana düşen sinyal o kadar azalacaktır ki bir gürültü haline gelecek, hatta yok olacaktır. - Birer elektromanyetik dalgadır . - Mekanik dalga olmadıklarından, adlarının ima ettiği gibi ses hızında değil, ışık hızında hareket ederler. - Elektromanyetik dalga olduklarından dolayı yayılmak için bir ortama ihtiyaç duymazlar. - Elektromanyetik spektrumun en yüksek dalga boylu, en düşük enerjili bölümünde yer alırlar. - Frekansları 30 hertz ile 300 gigahertz arasında değişir . - Dalga boyları 1 milimetre ile 10,000 kilometre arasında değişir . - İvmelenen yüklü parçacıklar tarafından üretilirler. - Verici antenler zamanla değişen elektrik akımları aracılığıyla radyo sinyalleri yayar. Alıcı antene vuran bu dalgalar aynı şekilde elektronları osilasyona maruz bırakır ve bu dalga radyo tarafından analiz ederek çözümlenir. - Radyo dalgalarıyla aktarılan veriler, daha sonra uygulamaya göre diğer türlere dönüştürülür. Örneğin radyoda ses dalgalarına dönüştürülür. - Yıldırım ve şimşek gibi yüklü parçacıkların hareketini içeren doğa olayları sırasında üretilebilirler. - Yüklü parçacıkların ivmelenmesini içeren, özellikle manyetik alana sahip gök cisimlerindeki çeşitli süreçlerle üretilebilirler . - Radyo teleskoplar yapısal olarak optik teleskoplara benzer fakat farklılıkları bulunur. - Radyo teleskopların çözünürlüğünü artırmak için, dizi halinde birçok radyo teleskop bir arada kullanılır. - Hidrojenin 1s temel durumunda, nükleer spini ve elektron spiniyle alakalı geçiş sırasında 21-cm dalga boyuna (1420 MHz frekansa) denk düşen bir radyo dalgası üretilir. Evrende hidrojen en yaygın bulunan element olduğundan bunun gözlemi astronomide büyük bir öneme sahiptir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/elektromanyetik-dalgalar-x-isini/", "text": "X-ışınları, morötesine göre çok daha yüksek bir enerjiye ve çok daha kısa bir dalga boyuna sahiptir. Bilim insanları genellikle X-ışınlarının dalga boylarından ziyade enerjilerine atıfta bulunurlar. 0.03 ile 3 nanometre arasında değişen dalgaboyları çoğu elementin tek bir atomundan daha büyük değildir. Ancak 100 ile 100000 elektronvolt aralığında enerjilere sahip olmaları onları yüksek enerjili elektromanyetik radyasyon sınıfına sokmaktadır. Wilhelm Röntgen, Almanya'da Würzburg Üniversitesi'nde ışık ve dalga boyları üzerine çalışan bir bilim insanıdır. 1895 yılında bir kasım gecesinde, karanlık bir laboratuvarda çalışırken, yanlışlıkla tıbbın kaderini sonsuza dek değiştirecek olan ve nihayetinde 1901 yılı Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülen X ışınlarını keşfetmiştir. Röntgen'in X Işınlarını keşfetmesinden yıllar önce, katot ışınları keşfedilmişti. On dokuzuncu yüzyılda William Crookes, kendi tasarladığı Crookes Tüpü ile yaptığı deney sonucunda, insan gözüyle görülebilen dalgaboyunda bir ışın olan katot ışınlarını keşfetti. Crookes Tüpü'nde, iki elektrot arasında yüksek voltaj oluşturulması sonucunda, katot ışınları tarafından vakumlu bir tüp içerisinde yeşil-sarı bir ışıma meydana getirilir. Günümüzdeyse, Crookes Tüpü'nün daha modern hali olan Katot Işını Tüpleri kullanılmaktadır. Katot ışınları , vakum tüplerinde gözlemlenen elektron akımlarıdır. Boşaltılmış bir cam tüpe iki elektrot konulursa ve bir voltaj uygulanırsa, negatif elektrotun karşısındaki camın katottan yayılan elektronlarla parladığı gözlenir. Elektronlar da ilk olarak katot ışınlarının bileşenleri olarak keşfedilmiştir. Katot ışınları, bir vakum tüpünde negatif elektrot veya katot tarafından yayıldıkları için bu şekilde adlandırılır. Röntgen ise 1895 yılında bir gün Crookes Tüpü üzerinde, asıl amacı olan elektriğin etkilerini gözlemlemek için çalışıyordu. Ama deney sırasında elektrik açıkken hemen arkasındaki fosfor kaplı levha üzerinde bir parlama fark etti. Bunu gördükten sonra nasıl mümkün olduğunu merak edip, Crookes Tüpü'nün üzerini tamamen parlamayı emeceğini düşündüğü siyah bir kartonla kapladı. Ama yine de fosfor kaplı levha parlamaya devam ediyordu. İşte bu noktada, daha önceden bu deney üzerine çalışmış bilim insanlarından farklı olarak Röntgen, tüp içerisinde katot ışınlarından farklı bir ışının daha varlığını keşfetti. Wilhelm Conrad Röntgen'in X ışınları üzerine yaptığı çalışmalar, eşi Anna Bertha Ludwig'in desteği ve katılımıyla çok daha gelişti. X ışınını denemek için elini radyoaktif madde ve floresan plaka arasına yerleştiren Anna Bertha, 15 dakika boyunca o şekilde bekledi. Bu işlem sonucunda, elinde bulunan kemiklerin görüntüsüne ulaştılar. Böylece Anna Bertha, o andan itibaren milyonlarca kez hayat kurtaran bu yeni tıp disiplinini ilk tecrübe eden kişi olmuş oldu. Dünyanın ilk röntgen tetkiki uygulanan insan olan Wilhelm Röntgen'in eşi Bertha Röntgen'in el grafisi, tanısal amaçlı olmadığı, sadece X-ışınlarının etkilerinin gösterilmesi amaçlandığı için, el pozisyonu günümüz el grafilerinden farklılıklar göstermektedir. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Günümüzde el grafilerinde hastanın ön kolu ve eli kasete paralel olarak masaya ve kaset üzerine yerleştirilir. El ayası kasete bakan yüzde ve parmaklar aralık olacak şekilde yerleştirilir. Görüntüleme alanında yüzük, bileklik gibi yabancı objelerin olmamasına dikkat edilir. Üçüncü metakarpofalangial eklem santralize edilir. Tüp açısı kasete ve el arka kısmına dik olarak ayarlanır. Baş parmak oblik seyirde izlenir. Bertha Röntgen'in filminde yüzüğe ait olabilecek metalik yabancı cisim görüntü alanını kapatmaktadır. Parmaklar simetrik konumda değildir. El bileği orta hatta olmayıp, el bileği laterale deviyedir. Özellikle ikinci ve üçüncü distal falankslarda laterale deviasyon saptanmaktadır. Parmak araları nispeten eşit mesafeye gelmiş, ancak birinci falanks net olarak değerlendirilememektedir. Eldeki bütün kemik yapıları görüntü içerisinde değildir. Parmaklar ekstansiyon konumunda olmayıp, hafif öne esneme görülmektedir. Ancak üçüncü metakarpofalangial eklem santralize görünümdedir. Bu ve bunun gibi pek çok farklılıklar saptansa da bu tetkik hastalık tanısı amacıyla yapılmamış, X ışınlarının görüntülenmesi esası göz önünde tutulmuştur. Bu buluştan sonra insan vücudunu, kemikleri ve deri altını görüntülemek için artık neşterle kesmeye gerek kalmamıştı. X ışınlarının keşfi başta tıpta olmak üzere güvenlik, fizik vs. gibi birçok alanda hayatımızı kolaylaştırmıştır. Hatta Wilhelm Röntgen'in anısına medikal alanda genellikle hastaların iskelet sistemindeki kırık ve çatlakları görüntülemek için kullanılan röntgen cihazına da ismi verilmiştir. Halen Röntgen filmimiz çekildiği zaman vücudumuzun bir tarafına X-ışınına duyarlı bir film tabakası yerleştirilmekte ve ışın demeti direkt vücudumuzdan geçirilmektedir. Kemiklerimiz diğer dokularımıza göre daha yoğun olduğu ve daha fazla X-ışını soğurduğu için röntgen filminde görülen de aslında kemiklerimizin gölgesidir. X-ışınları tıbbi tanılarda 100 yıldan uzun zamandır kullanılmaktadır. Bu zaman zarfında çeşitli mitler ve yanlış bilgiler de işin içine girmiştir ki en yaygını X-ışınlarının kansere sebebiyet vermesidir. Elbette X-ışınları vücudumuzdan geçerken hücrelere ve DNA'ya zarar verebilir. Ancak tıbbi görüntüleme sırasında alınan doz, çevremizde her gün aldığımız radyasyon miktarı ile karşılaştırılabilecek düzeydedir. Öyle ki yapılan tek bir uçak yolculuğunda dahi yolcunun aldığı doz, röntgen filmi çekilen kişiden üç kat fazla olabilmektedir. Çünkü yükseldikçe incelen hava üzerimize gelen kozmik ışınları daha az engelleyebilir. Her sene bir kaç kez diş röntgeniniz çekilse bile kanser oluşumu riskiniz ihmal edilebilecek kadar düşük bir miktarda artmaktadır. Aynı durum bir çok yerin girişlerinde güvenlik amacı ile kullanılan vücut tarayıcıları için de geçerlidir. Tabii uçak örneğindeki gibi kozmik ışınlardan bahsedildiği zaman, bize en yakın kaynağa da değinilmesi gerekir. Güneş'in radyasyonu görünür bölgede epey yüksektir, ancak koronası çok sıcaktır ve çoğunlukla X-ışını yaymaktadır. Bilim insanları koronayı incelemek için yörüngede bulunan uydulardaki X-ışını dedektörleri tarafından toplanan verileri kullanmaktadırlar. Japonya'nın Hinode uzay aracı, bilim adamlarının korona içindeki enerji akışlarını görmelerini ve kaydetmelerini sağlayan, Güneş'in X-ışını görüntüsünü oluşturmuştur. Bir nesnenin fiziksel sıcaklığı, yaydığı radyasyonun dalga boyunu belirler. Nesne ne kadar sıcak olursa, yayınlanan radyasyonun dalga boyu da o kadar kısa olur. X-ışınları, sıcaklıkları milyonlarca dereceyi bulabilen pulsarlar, süpernova kalıntıları ve kara deliklerin kütle aktarım diskleri gibi yerlerden, yüksek miktarlarda yayınlanır. X-ışını teleskopları, gökyüzünün belirli bir bölgesinden gelen fotonları toplar. Fotonlar, emildikleri dedektöre yönlendirilir ve enerjileri, süreleri, yönleri kaydedilir. Bu ölçümler uzak göksel bölgelerin bileşimleri, sıcaklıkları ve yoğunlukları hakkında ipuçları sağlar. Uçak örneğinde değinildiği gibi Dünya'nın atmosferi, en azından havanın yoğun olduğu deniz seviyesine yakın bölgelerde, X-ışını radyasyonunu engellemektedir. Bu nedenle X-ışını dedektörlü teleskoplar atmosferin üzerinde konumlandırılmalıdır. X-ışını verileri, patlamayla saçılan maddelerin çevrelerindeki gaz ve toza çarptığı zaman ortaya çıkan, milyonlarca derece sıcaklıktaki bölgeleri vermektedir. Yukarıdaki görselde X-ışını ve görünür bölge görüntülerinin beraber incelenmesiyle birlikte özel bir tür nötron yıldızı bulunmuştur. Günümüzde astronomlar çeşitli sistemlerden edinilen kızılötesi ve X-ışını görüntülerini de karşılaştırarak, X-ışını üreten sıcak gaz içindeki daha soğuk toz taneciklerinin nasıl bulunabileceği hakkında araştırmalar yapmaktadırlar."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/elektromanyetik-spektrum-nedir/", "text": "Elektromanyetik spektrum , bütün elektromanyetik dalgaları barındıran bir ölçektir. Işık dediğimizde, aklımıza ilk önce gözlerimizin gördüğü ışığın gelmesi oldukça muhtemeldir. Ancak ışık, sadece görünür ışıktan ibaret değildir. Aslında ışık dediğimiz olgu, bir elektromanyetik dalgadır. Daha teknik bir dille söyleyecek olursak, ışıktan bahsederken sıklıkla onu, taşıyıcı parçacığı olan foton ile ifade ederiz. Cep telefonlarımızdaki radyo dalgalarından, mikrodalga fırınlardaki mikrodalgaya, uzaktan kumandalardaki kızılöte LED'lerden, hastanelerdeki moröte sterilizasyon cihazlarına kadar elektromanyetik dalgalar , hayatımızın hemen hemen her yerinde, farklı şekillerde karşımıza çıkmaktadır. Dahası gözle gördüğümüz ışık, elektromanyetik dalgaların yalnızca ufak bir bölümünü oluşturur. Elektromanyetik spektrum da, oldukça farklı şekilde karşımıza çıkan ışığı sınıflandırma yöntemimizdir. Radyo dalgalarından gama ışınlarına kadar, evrende bulunan tüm elektromanyetik dalgalar, elektromanyetik spektrumda sınıflandırılır. Başka bir deyişle elektromanyetik spektrum, var olan tüm ışık aralığını barındıran bir ölçektir. Işık, periyodik olarak değişen elektrik alan ve manyetik alandan oluşmaktadır. Bu dalgaların frekansı , ışığın fiziksel özelliğini ve elekromanyetik spektrumdaki yerini belirler. Elektromanyetik dalganın spektrumdaki yeri, frekansı ya da dalga boyuyla belirlenir. Frekans bir saniye içerisinde herhangi bir noktadadan geçen dalga sayısını, dalga boyu ise iki dalga tepesi arasındaki mesafeyi ifade etmektedir. Bu sebepledir ki dalga boyu ve frekans, ters orantılıdır. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. şeklindedir. Öyleyse, elektromanyetik dalganın frekansı arttıkça enerjisi de artar diyebiliriz. Bir başka deyişle, frekans arttığında dalga boyu azalacağından, dalga boyu azaldığında da enerjinin arttığını söyleyebiliriz. Elektromanyetik spektrum, elektromanyetik dalgaları enerjilerine göre sınıflandırır. Yukarıdaki figürde, soldan sağa doğru gittikçe frekans artmakta yani enerji artmaktadır. - Yüksek frekanslı elektromanyetik dalgalar, düşük frekanslılara göre daha yüksek enerjiye sahiptir. Bu sebeple, yüksek frekanslı elektromanyetik dalgalar, cisimlerin daha derinlerine işleyebilir. - Yüksek frekanslı elektromanyetik dalgalar, birim zamanda daha fazla bilgi taşıyabilirler. - Dalga boyu ne kadar kısaysa , elektromanyetik dalga, düştüğü yüzeyin detaylarını o kadar iyi gösterir. Bu üç maddeden de görebileceğimiz gibi, farklı frekansa sahip elektromanyetik dalgalar, farklı fiziksel özelliklere sahiptir. Benzer şekilde, bu özelliklerin farklılığı sebebiyle kullanım alanları da değişmektedir. - Radyo dalgaları: Radyolarımızda dinlediğimiz müziği bize getiren elektromanyetik dalgalar, radyo dalgalarıdır. Özellikle letişimde kullanılan bu dalgalar, aynı zamanda evrendeki yıldızlardan ve gaz bulutlarından da yayılmaktadır. - Mikrodalga: Yukarıda bahsettiğimiz gibi, frekans arttıkça birim zamanda taşınan bilginin arttırılması mümkündür. Bu sebeple, mikrodalgalar uydularla iletişimde kullanılmaktadır. Benzer şekilde, radar teknolojileri de mikrodalgalar kullanılarak geliştirilmiştir. Tüm bu bilimsel ve teknolojik kullanımların yanı sıra, evimizdeki mikrodalga fırınlar da, mikrodalga kullanarak yemeklerimizi ısıtır. - Kızılötesi : Mikrodalgaların sonundan, görünür bölgenin düşük enerjili kısmına kadarki alanı kaplayan kızılötesi bölgedeki elektromanyetik dalgalar, atmosferde bulunan CO2 ve H2O molekülleri tarafından yakalanmaktadır. Bu da, atmosferin sıcaklığının artmasına sebep olmaktadır. Kızılötesi görüntülemeye sahip teknolojiler, bedenimizden ve cisimlerden saçılan kızılötesi ışınları kullanarakgörüntüleme yapmaktadır. - Görünür Bölge: 400 nm ile 750 nm arasında dalga boyuna sahip olan elektromanyetik dalgaların oluşturduğu bu bölge, insan gözünün gördüğü aralıktır. Spektrumun, bizim için yaşamı \"renkli\" kılan kısmı bu bölgedir. - Moröte Bölge: 400 nm ile 10 nm arasında dalga boyuna sahip elektromanyetik dalgaların oluşturduğu bu bölge, 1801 yılında Johann Ritter tarafından, Güneş'in tayfını incelerken keşfedilmiştir. Güneş'in cildimizi bronzlaştırmasının sebebi, morötesi ışınlardır. - X-ışınları: Oldukça yüksek frekansa sahip olan bu elektromanyetik dalgalara X-ışını denmesinin sebebi, özelliklerinin ve doğasının bilinmemesindendir. 0.01 nm'den daha küçük dalgaboylarını da içinde barındıran bu bölge, havaalanlarındaki güvenliğin kullandığı cihazlardan kristal yapılarını görüntüleyen yüksek teknoloji ürünlerine kadar, pek çok farklı görüntüleme teknolojisinde sıkça kullanılmaktadır. - Gama ışınları: En tehlikeli ve delici radyoaktif bozunumlardan birisi olan gamma ışınları, 1890'lı yıllarda, radyoaktivite keşfedildikten hemen sonra keşfedildi. Gıda sterilizasyonundan görüntülemeye kadar pek çok alanda kullanılan bu ışınlar, Elektromanyetik spektrumdaki en yüksek enerjili dalgalardır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/elektromanyetik-teori-gauss-yasasi/", "text": "Herhangi bir elektromanyetik teoriye giriş kitabını elimize aldığımızda, konu akışı çoğunlukla noktasal parçacıkların, Coulomb yasası yardımıyla elektrik alanının bulunmasıyla başlar. Ardından, aynı yasa, integral kalkülüsü kullanılarak 2 ve 3 boyutlu objelere de uygulanır. Lakin, bu işlemler çoğu zaman hayli uzun matematiksel adımlardan oluşur. Ne mutlu ki, biraz sonra bahsedeceğimiz matematiksel yöntemler yardımıyla, küresel ya da silindirik simetrinin söz konusu olduğu durumlarda, bu uzun adımlardan kurtulmak ve komik sayılabilecek kadar kısa bir sürede aynı sonuca ulaşmak da mümkündür. Gauss TeoremiBu isimler gözünüzü korkutmasın. Fiziğin her alanında olduğu gibi, tüm matematiksel ifadelerimiz, fiziksel bir anlam ifade eder. Gauss teoremi söz konusu olduğunda bu fiziksel anlam, bir noktadan saçılan madde miktarı ile bu noktayı kapsayan herhangi bir yüzeyden çıkan madde miktarı arasındaki ilişkiyle özetlenebilir. Daha anlaşılır olması adına bir örnek ele alalım. Uzayda bir yerde bir ışık kaynağı düşünelim. Bu ışık ne kadar parlaksa, saçılan foton miktarı o kadar fazladır diyebiliriz. Şimdi, bu ışık kaynağını içinde barındıran çeşitli boyda küreler çizelim. Rastgele bir yapıdaki, farklı bir üç boyutlu cisim de çizebilirdik. Küre seçmemizin sebebi, küresel simetri kavramının, işlerimizi hayli kolaylaştırmasıdır. Kürenin boyutu ne olursa olsun, kürenin toplam yüzey alanından çıkacak olan foton miktarı, ışık kaynağından çıkan foton miktarıyla aynı olacaktır. Bu kürelerimizin dışında herhangi bir ışık kaynağı varsa, bu ışık kaynağı toplam saçılmada bir değişime yol açmaz. Bunun sebebi de, tahmin edebileceğiniz üzere, kürenin bir yüzeyinden giren fotonların, diğer yüzeyden çıkacak olması ve foton sayısına bir katkı sağlamamasıdır. Buradaki d hacim, d ise alan anlamına gelir. Bir vektörün diverjansının, onun herhangi bir yöndeki saçılma miktarını verdiğini biliyoruz. Öyleyse, eşitliğin sol tarafının, verilen hacimdeki saçılma miktarını ifade ettiğini söyleyebiliriz. Sağ taraf da benzer şekilde, yüzey alanının dışına doğru olan akışı temsil eder. Noktasal Yük ve Gauss YasasıAz önce noktasal ışık kaynağı ile verdiğimiz örnekte, noktasal ışık kaynağı değil, noktasal bir yük düşünelim. Bu sefer noktasal yükü pek çok küre çizmek yerine, yarı çapı r olan hayali bir kürenin merkezine yerleştirelim. Elektrik potansiyeli yazmayı da küresel koordinatlarda birim alan vektörünü yazmayı da biliyoruz. İkisini de yukarıdaki integrale yerleştirelim ve ne sonuç çıkacağına bakalım. Böylece Gauss yasasını türetmiş olduk. İspatımız sırasında en dikkat çekici kısım, yarıçap ifadesinin yok olmasıdır. Bu da demek oluyor ki noktasal yükümüzü çevreleyen kürenin yarıçapı ne olursa olsun, çıkan sonuç aynı olacaktır. haline gelir. Bu ifadenin doğruluğunu, elektrik alanın diverjansını hesaplayarak gösterebiliriz. Bu sayede, Gauss yasasının diferansiyel formunu ifade etmiş olduk. İfadeyi düzenleyelim. Şimdi, Gauss teoremindeki ifadeye benzetmek için, bu diferansiyel formun integralini alalım. Böylece denklem, halini alır. İfadenin sağ tarafındaki d , integralin alındığı hacimdeki toplam yük anlamına gelmektedir. Öyleyse, Böylece Gauss yasası yardımıyla, Gauss teoremini ispat etmiş olduk."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/en-hizli-canlilar/", "text": "Doğada hız, çoğu zaman bir ölüm kalım meselesidir. Herhangi bir avcının daha hızlı hareket etmeye başlaması demek, onun avladığı türün de hızlanmak zorunda olması demektir. Öyle ki, bu rekabet sonunda bugün vahşi yaşamda gördüğümüz inanılmaz hız makinelerini ortaya çıkarmıştır. Dünya üzerindeki en hızlı canlı türünün hangisi olduğu sorusuna yanıt bulmaya çalıştığımızda bütün türlerin aynı kulvarda yarışmadığı gerçeğini dikkate almamız gerekir. Karada yaşayan bir tür olduğumuz için hız dediğimizde genelde koşan bir organizma aklımıza gelir hemen. Ne var ki, bir yere süratle gitmek için uçmayı ve yüzmeyi tercih eden türler de vardır. Her kulvarın farklı bir rekortmeni mevcuttur. Örneğin küçük bir kene türünün bile birinci olduğu bir hız kulvarı bulunur. Bu durumun nasıl mümkün olduğuna daha sonra değineceğiz. Şimdi isterseniz ilk olarak adı hızla özdeşleşmiş bir kedigiller üyesini sahneye alalım. Karada yaşayan organizmalar söz konusu olduğunda altın madalyayı çitaya vermemiz gerekir. Çitaların saatte 120 kilometre hıza ulaşabildikleri bilinmektedir. Ağırlıkları 21 ile 72 kg arasında değişen çitaların avlanabilme konusunda en büyük avantajı bu yüksek hızlara sadece 3 saniye gibi bir sürede çıkabilmeleridir. Ancak çita bir kez hızlandığında avını yakalayabilmesi çok önemlidir. Çünkü bu türün bireyleri maksimum hızlarında en fazla 20 saniye civarında kalabilirler. Bir çita kovaladığı avı yakalayamadığı takdirde 3 saniyede 100 km/saat hıza çıkmak için harcadığı önemli miktarda enerji boşa gitmiş demektir. Çitaların bu enerji tüketimi ayrıca, avlarını yakaladıktan sonra halsiz kalmalarını fırsat bilen büyük kedi türlerinin de iştahını kabartır. Bu yüzden avlarını kaptırmamak için de dikkatli olmak durumundadırlar. Koşmak yerine gökyüzünde süzülmeyi tercih eden türler arasında ise şampiyon yere doğru dalışa geçtiğinde saatte 389 kilometre hıza ulaşabildiği kaydedilen ala doğandır. Ala doğan, bu denli hızlı bir şekilde hareket etmek için yer çekimini kullanır ve kendisini kontrollü bir biçimde serbest düşmeye bırakır. Ancak yatay şekilde yol alırken bu kadar hızlı değildir. Bu kategoride,saatte 170 km hıza ulaşabilen iğne kuyruklu ebabiller birincilik ipini göğüslemektedir. Bu kuşlar hemen hemen bütün yaşamlarını havada geçirirler ve nadiren yere konarlar. Denizler ve okyanuslar, diğer yaşam alanlarına göre hız açısından daha zorlu bölgelerdir. Çünkü su ortamı, havaya göre çok daha yoğundur. Bu yoğun ortamı yararak ilerleyen türler bu açıdan saygıyı hak etmektedir diyebiliriz. Suyun içinde hız rekorunun sahibi 130 km/saat ile Istiophoridae familyasına mensup siyah marlin adlı bir türdür. Peki daha adil bir karşılaşmaya ne dersiniz? Hayvanlar çok farklı cüsselere sahip olabilirler ve bir hız karşılaştırmasında aslanlar ile karıncaları yarıştırmak çok da sağlıklı olmayabilir. O yüzden vücut büyüklüklerine göre alınan yolu hesaplamak ufak vücutlu türleri biraz olsun rekabetin içine sokabilir. Böyle bir kategoride ne çitanın, ne de ala doğanın esamesi okunmaz. Zira bir kene türü olan Paratarsotomus macropalpis saniyede vücut uzunluğunun 322 katı kadar yol alacak şekilde zıplayabiliyor. Bunun ne kadar büyük bir hız olduğunu kavramak için saatte 100 km hızla yol alan bir çitanın her saniye için vücut uzunluğunun 16 katı yol aldığını anımsamak yeterlidir. Bizler insan türü olarak Paratarsotomus macropalpis gibi saniyede vücudumuzun 322 katı kadar gidebilseydik bu durumda hızımız 2100 km/saat olurdu. Görüldüğü üzere çoğu karşılaştırma gibi kim daha hızlı sorusu da hangi açıdan baktığınıza göre değişiklik gösteriyor. Bu durumda her kulvarın şampiyonunu ayrı ayrı tebrik etmekten başka çaremiz yok. Bu arada belki kendi türümüzü de kutlamaya zaman ayırabiliriz. Çünkü sadece vücudumuz söz konusu olduğunda bir hız şampiyonu olmasak da vücudumuzun bir parçası olan beynimizin tasarladığı araçlar doğanın limitlerine meydan okuyor."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/endustriyel-tarimin-gunah-kecisi-genetigi-degistirilmis-organizmalar/", "text": "Sırasıyla, bütün bu sorulara yer vermeye çalışalım. Nedir? Ne Değildir?Genetiği değiştirilmiş organizmalar ya da kısaca GDO'lar , adından da anlaşılacağı üzere, genetiği yapay olarak değiştirilen ve çoğunlukla doğada bulunmayan özelliklere sahip organizmalara denir. Genel tabiriyle tarım ve yiyecekler başlık altında anılsa da, GDO'ların kullanıldığı alanlar pek de soframızdaki besinler ile sınırlı kalmamakta. Bunlardan önemli bir tanesi, biyomedikal GDO'lardır. Mikrop, bitki ve hayvanların genetiklerinde değişim yapılarak geliştirilerek daha ucuz ve kolay üretilen ilaçlar, aşılar; özellikle parazitik hastalıklarla savaşmak adına kullanılan genetiği değiştirilmiş böcekler gibi yöntemler, bu alanda sıkça kullanılmaya devam edilmekte. Henüz test aşamasında olsa bile yakın gelecekte \"yenilenebilir aşı\" gibi yeni yöntemler de hayatımızın bir parçası haline gelebilir: Böylelikle, modern hayatın önemli bir parçası haline gelen aşıların sadece daha kolay yollarla uygulanması değil, aynı zamanda belirli tıbbi malzemelere erişimi olmayan insanların da bu aşılara erişimi sağlanabilecek. GDO karşıtı argümanlar ise çoğunlukla onun tıbbi yönlerini gözardı eden, daha çok tarımsal faaliyetlerine odaklanan bir yol izliyor. Bu tip argümanlar altındaki genel kanı, GDO'ların insan sağlığına büyük oranda etki ettiği, kanserojen ve çeşitli hastalıklara yol açtığı ve dolayısıyla yasaklanması gerektiği yönünde. Her ne kadar biyomedikal GDO'ların, tarımsal GDO'lardan herhangi bir farkı bulunmasa da, halk arasında pratikte aynı olan bu iki konuya farklı tepkiler vermesinin, en nihayetinde GDO'lara karşı sürülen endişelerin asılsız olduğunu söylemek, sanırız ki yersiz bir iddia olmaz. Son 15 yılda GDO'lar üzerinde yapılan sayısız araştırmaların, GDO'lu yiyeceklerin GDO olmayanlardan daha sağlıksız olduğunu sunan bir belirti göstermemesi ise, hiç şüphesiz böylesine bir iddiayı destekler nitelikte olacaktır. Ne var ki, GDO karşıtı her iddia ve argümanı bilim düşmanı diye etiketlemek, kolaya kaçmak olurdu. Olayın bu denli siyah/beyaz bir çerçeve altında bulunmaması, neticede onun birkaç sektörel yönünden kaynaklanmakta. Bunlardan bir tanesi, tarımın olmazsa olmazı pestisitlerdir. Pestisitler\"Kimyasal\" kelimesini sürekli duyarız: Soframızdaki kimyasallar, soluduğumuz kimyasallar, çevremizdeki kimyasallar... Yapay olan her şeyin koşulsuz, şartsız tehlike teşvik ettiği fikriyle eş anlamlı hale gelen bu sözcüğün, anlamı açısından fazlasıyla suistimal edildiğini iddia etmek çok da tuhaf olmasa gerek. Soluduğumuz havadan içtiğimiz suya; anatomimizin her yapısını oluşturan etmene kadar her şeyin kimyasallardan oluştuğunu belirtmek ise, nitekim geçersiz bir karşı argüman olmaz. Pestisitler , tarımda önemli boyutta kullanılan ve korunması planlanan bitkilere zarar verebilecek böcekleri, kemirgenleri ve vahşi bitkileri öldürmek için tasarlanmış kimyasal bileşimlere denir. Doğası gereği, pestisitler birçok organizma için zararlı bileşimlerden oluşur ve sırf bu yüzden de sorumluca ve dikkatlice kullanılması her daim vurgulanan bir araçtır. Genetiği değiştirilmiş organizmaların özellikle kullanıldığı endüstrilerde pestisitler, kullanımı sınırlanmaya çalışılan bir yöntem olsa dahi, kimi zaman, örneğin BT'li ekinler gibi, kendi pestisitini oluşturan tohumlar da kullanılabiliyor. Pestisitlerin özellikle insanlar üzerindeki toksiklik, miktarı onların nasıl kullanıldığı ile ilgili olduğu kadar, konunun hangi yönünden bahsettiğimizle de alakalıdır. Bir diğer deyişle, pestisitlerin toksisiteliği, göreceli bir kavramdır. Örneğin glifosat. Tarımda en yaygın kullanılan pestisittir. Genellikle kullanım aşamaları, asıl hasatın yanında bulunan ve istenmeyen geniş yapraklı bitkileri ile otları öldürmektir. Glifosatın sodyum tuz formu ise yetiştirilen bitkinin büyümesini ve olgunlaşmasını regüle etmek için kullanılır. Tıpkı diğer pestisitlerde olduğu gibi, glifosat insan sağlığına zararlıdır her ne kadar piyasada bulunan diğer pestisitlere nazaran bir hayli güvenli olsa da. Pür glifosatın insan sağlığına zararı minimum olsa da, pestisit olarak kullanılması onun farklı içeriklerle kullanılmasını gerektirir. Böylesine bir bileşenin bulaşması sonucu semptomlar arasında; üzerinde glifosatın bulunduğu ürünler tüketildiğinde göz ve ağız tahrişi, serpinti haline maruz kalındığında burun ve boğaz tahrişi bulunur. Glifosatlı ürünleri yutmak salya seviyesinin artması, ağızda ve boğazda yanma, mide bulanması, kusma ve ishal gibi sonuçları doğurabilir. Evinizde bulunan evcil hayvanlar da üzerine yeni püskürtülen glifosat ürünlerini tükettiğinde benzeri semptomlar gösterebilir. Elbette bu tip yan etkileri önlemek mümkün. Birçok pestisit, üzerinde bulunan ürünün yıkanılmasıyla önlenebilir. Kalan semptomların oluşmaları ise pestisitlerin tarımcılar tarafından sorumsuzca, belirli önlemlerin alınmamasıyla yaşanmakta. Kendi pestisitlerini oluşturan genetiği değiştirilmiş tohumlarda ise önlem açısından durum pek farklı değil. Bu ekinler, basit bir sudan geçirmeyle kurtulanamadığı gibi, pratikte yediğimiz ürünlerle bir olarak nitelendirilebilir. Bu durum, halk arasında BT'li ekinlerin insan sağlığına zararı konusunda endişeler yaratıp, pestisitli yiyeceklerin sağlığımız açısından etkileri hakkında kafalarda soru işareti bıraktı. Ancak, BT'li ekinlerin sunduğu toksikitenin insan sağlığına olan zararları neticesinde, en azından alternatife oranla, endişelenmemiz gerektiğini gösteren herhangi bir çalışma bulunmuyor. Aksine, zamanla uygulanan ezici miktardaki araştırmalar ise, BT'li ekinlerin tarımdaki geleneksel ve riskli pestisit kullanımını azalttığı yönünde sonuçlar göstermekte. Bunun ana sebeplerinden biri, bu ekinlerin içerisinde bulunan pestisitlerin yapay olarak belirli organizmalara zararlı kılınmasından kaynaklı. Yani kullanılan aynı pestisit, ekini tehdit eden yabancı organizmalara ölümcül iken, insanlara ve benzeri hayvanlara karşı nötr kalabiliyor. Herhangi bir toksik için de bunu söyleyebiliriz. Çünkü kimyasalların zarar/yarar karşılaştırması göreceli bir kavramdır. Bir türe ölümcül olan aynı kimyasal, diğeri için besleyici nitelikler taşıyabilir. Alkol, örneğin, bir çay kaşık kadarı özellikle kedilerde ciddi hastalıklar yaratırken, insanlar için nispeten zararsız olarak görülür. Aynı şekilde tuz, birçok anlamda yiyeceklerimizi leziz kılan bir unsurken, salyangozlar için en ufak bir temasta ölümcül sonuçlar doğurmakta. GDO'lu yiyeceklerin pestisit kullanımındaki rolleri, pestisitlerin ağır ve vurdumduymaz kullanımlarını cesaretlendirmektense, bilakis isminin de önerdiği şekilde, genetiği değiştirilen organizmalarla sınırlandırmayı amaçlar. Söz konusu pestisitler olduğunda ise, endişelenmemiz gereken şey, kimyasalların kendilerinden ziyade, onun kullanım sorumluluğu. Bu ise bizi, sorumluluğu ve işlevselliği uygulamakta başarısızlığa uğrayan sektöre yönlendiriyor: yani endüstriyel tarım sistemimize. Endüstriyel TarımEndüstriyel tarım hakkında konuşulacak çok fazla konu bulunmakta. Hiç şüphesiz, genetiği değiştirilmiş organizmaların sıklıkla kullanıldığı bir sektör olan endüstriyel tarım, aynı zamanda GDO karşıtı argümanları besleyen en büyük faktörlerden biri. Sanayi devriminin seri üretimiyle iç içe bir tarihe sahip olan endüstriyel tarım, paralel olarak diğer sektörlerden beslenerek günümüz standartlarının karakteristiklerine ulaşabildi. Bu gelişmeler, tarımsal anlamda bize daha organize ve seri faaliyetleri sunarak soframızı daha besleyici ve çeşitli yiyeceklerle dolmasına yardım etmesiyle birlikte, çoğu zaman bizim onu sorumsuz ve işlevsizce kullanmamızla da sonuçlanabiliyor. Endüstriyel tarıma \"alternatif\" olarak ele alınan tarımsal yöntemler aslında bulunur. Bunlardan belki de en önemlisi organik tarım olarak bilinir: Suni gübrelemeden biyolojik haşere kontrollerine kadar daha organik yöntemler kullanarak \"sağlıklı ve çevreci\" faaliyetler pekiştirdiğini iddia eden tarım yöntemi. Ancak özellikle çevresel olarak düşünüldüğünde, organik tarımın endüstriyel tarıma bir çözüm olarak kullanılması daha büyük felaketler yaratabildiği son zamanlarda fark edilen bir şey. Almanya'da yapılan bir araştırmaya göre, organik tarım alanlarının işletilme yönünde, endüstriyel tarıma nazaran %40 oranında daha fazla karbon ayakizi yarattığına rastlandı. Bu, çoğunlukla organik tarımın daha fazla tarım alanına ihtiyaç olması ve bu vesileyle ormansızlaşmaya yer açması, daha çok su kullanımıyla sonuçlanıp kaynak tasarrufunu denklemin dışına çıkması gibi sebeplerden gelmekte. Yani uzun vadede gerek çevresel, gerekse ekonomik anlamda organik tarım, şimdiki ziraat sistemimize rakip olacak bir alternatif değil. Bu ise bizi endüstriyel tarımın yarattığı ilk sorunlara döndürüyor. Pestisitleri ele alalım. Pervasızca kullanımları sonucu belirli sorunlara zemin hazırlayan pestisitlerden yukarıda bahsetmiştik. Özellikle çeşitli pestisitlere dayanıklı GDO'lu ekinlerin sunulmasıyla birlikte, çiftçilerin kendi ekinleri pestisitler tarafından mahvolma kaygısı olmaksızın kullanımlarına yol açıyor. Sonuç? İşe yaradığı için bir tek bu yönteme başvurarak tarımcılık faaliyetlerine girişen çiftçiler... Salt bu yöntemin herhangi bir alternatif sunulmaksızın sürdürülmesi ise çiftçi ve ziraatçileri pestisit sektörünün tekeline sokuyor. GDO'lara karşı yapılan eleştirilerin kayda değer bir kısmı da işte buradan gelmekte! Sorun, GDO'ların tarıma ve insan sağlığına olan sözde zararları değil. Asıl sorun, tarımsal faaliyetlerimizi bilimsel gelişmeler doğrultusunda en işlevsel yöntemlere evrilme vaadiyle kullanmaktan çok, onu büyük bir sektör gibi düşünüp bu doğrultuda kar gütmek için işleten ziraat sistemimiz ile alakalı. GDO'ların bahsi geçen vaadi gerçekleştiremeyip adeta bir günah keçisi olarak kullanılması ise nitekim onu problemin değil; çözümün bir parçası haline getirir. Bir sorunu çözmedeki ilk adım genellikle onu kabul etmekten geçer. İkinci adım ise, problemi çıkaranın kim veya ne olduğunu doğru teşhis edebilmektir. Bilimsel gelişmelerin her geçen gün daha fazla münakaşalara konu olması, onların gitgide laboratuvarların soğuk odalarından uzaklaşıp, günlük hayatımız ile iç içe geçmesinin kaçınılmaz bir sonucu olsa gerek. İster genetiği değiştirilmiş organizmaların kötü amaçlı bir silah olduğunu düşünün, ister gelecek için umut vaad eden bir araç; konunun çevresinde dolanan münakaşalar, doğal olarak tek bir tarafın bütünüyle haklı olmadığını itiraf edebilmesi kadar karmaşık bir yapıya sahip. GDO'ların bir öcü yahut insan açgözlülüğüne bir örnek kılarak günah keçisi olarak kullanılması, her iki tarafın yakındığı dertlere herhangi bir çözüm getirmemekte. Asıl önemli olan, problem kaynağını doğru teşhis edebilmektir. Hiç şüphesiz, bunu başaramadığımız her geçen gün, çözüm de bir o kadar erişilemez kalacak. İklim değişikliği, aşırı nüfus, küresel açlık krizi... Bunlar, türümüzü ve bu gezegendeki hayatı tehdit eden dolayısıyla üstesinden gelmemiz gereken büyük problemlerden yalnızca birkaçı. Gelecekte baş etmemiz gerekecek nice zorluklara karşı bilimsel ilerlemelerin bahşettiği nimetlerden yararlanmak, bir lüks değil, çözümün kaçınılmaz bir parçası diye düşünülmelidir.GDO'ların sayılan bu problemlere karşı çok güçlü bir müttefik olması ise, ne var ki, onu rafa kaldırabileceğimiz bir teknoloji değil; pragmatik bir çözüm kılıyor. Nitekim, önümüzdeki seçenekler gayet açık. Kararı da, sonuçları da akıllıca değerlendirmemiz yararımıza olacaktır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/enzim-nedir/", "text": "Enzim, canlıda meydana gelen biyokimyasal reaksiyonları katalize eden ve genelde protein yapılı biyolojik katalizödür. Onlarsız gerçekleşen az sayıda ve spesifik reaksiyonlar olmasına rağmen, canlı vücudundaki tüm reaksiyonlar genelde bunlar sayesinde yürür. Gündelik hayatımızda karşılaştığımız birçok ürünün içerisinde ya da üretiminde de yer alırlar. Örneğin antibiyotiklerin sentezlenmesi sırasında kullanılabilirler. Ya da evlerimizde çamaşır deterjanlarında belirli yağ, protein ve nişasta parçalama amacıyla yer almaktadırlar. Tarihçe17. yüzyılın sonlarında etin mide salgısıyla sindirimi, nişastanın bitki özleri ve tükürük tarafından şekere dönüştürülmesi aslında biliniyordu. Fakat bunun mekanizma ilk defa Anselme Payen tarafından 1833 yılında diastase enziminin keşfiyle açıklanabildi. Diastase, nişastanın maltoza dönüşümünden sorumluydu. Takip eden yıllarda mayanın şekeri alkole fermente etmesini incelerken Louis Pasteur tarafından, maya hücrelerinde bunu gerçekleştiren \"fermente edici\" bir şeyler olması gerektiği düşünüldü. Bu gözlemden dolayı bunun, sadece canlı hücrelere özgü olduğu fikri ortaya çıkmıştı. İlk defa 1877 yılında Wilhelm Kühne tarafından \"enzim\" tanımlaması kullanıldı. Bu kelime Yunanca \"mayanın içinde\" anlamı taşıyordu. Pasteur tarafından ifade edilen \"fermente edici\" ifadesi ise sadece canlı organizmalar tarafından üretilen kimyasal aktiviteyi tanımlamak için kullanılmaya başlandı. Ne oldukçları fark edilmiş olmasına rağmen, biyokimyasal olarak nasıl bir şey oldukları uzun süre belirsiz kaldı. Bilim ve teknolojinin gelişimiyle ilk defa 1926 yılında James B. Sumner tarafından üreazın bir protein olduğu, kristalize edilerek gösterildi. Keza 1937 yılında da catalase için bunu yaptı. Fakat tam olarak, proteinlerin birer enzim olabileceği kesin olarak John Howard Northrop ve Wendell Meredith Stanley tarafından 1930 yılında pepsin üzerinde gösterildi. Keza trypsin ve chymotrypsin için de bunun gösterilmesi bu üç kişiye 1946 Nobel Kimya Ödülü'nü getirdi. İsimlendirme ve Örneklerİsimleri genellikle substratından ya da kataliz ettiği kimyasal reaksiyondan gelir ve sonuna -ase eklenmesiyle oluşturulur. Örneğin süte tatlığını veren laktozun sindirimi için laktaz gerekir. Laktaz eksikliği durumunda laktoz intoleransı dediğimiz durum gerçekleşir. - Alkol dehidrogenaz - DNA polimeraz - Amilaz - Maltaz - Ribonükleaz - Lipaz - Fumarase - Trypsin - Arginase - Urease - Cellobiase Enzimlerin GöreviEnzimlerin görevi temelde, reaksiyonların aktivasyon enerjisini düşürerek tepkimenin daha hızlı gerçekleşmesini sağlamaktır. Aktivasyon enerjisi, kimyasal bir reaksiyonun gerçekleşebilmesi için gereken minimum enerji miktarıdır. Reaksiyona girecek moleküller reaksiyonun gerçekleşmesi için bu enerji seviyesini aşmak zorundadırlar. Aktivasyon enerjisi ne kadar büyük olursa, reaksiyonun gerçekleşme hızı o kadar yavaş olur. Bir kimyasal reaksiyonun enerji durumları. Kesikli çizgiyle gösterilen durum, substratların geçiş durumuna ulaşıp daha düşük enerjili ürünlere ayrışabilmesi için gereken fazlaca enerjiyi göstermektedir. Düz çizgiyle gösterilen ise enzim katılarak kataliz olduğunda: Substrata bağlanması , enerjiyi düşürerek geçiş durumunu stabilize etmesi ve gerekli ürünleri üretmesi . Enzimlerle katalizlenen reaksiyonlar, katalizörsüz gerçekleşen reaksiyonlarla karşılaştırıldığında; enzimatik reaksiyonların 105 ila 1017 kat daha hızlı gerçekleştiği görülmüştür. Enzim Substrat İlişkisiEnzimlerin bir diğer özelliği de özgül moleküller olmalarıdır. Yani yalnızca belirli reaksiyonları katalizlerler ve kendi yapılarına uygun substratlarla etkileşime girerler. Yani her enzim, her substratla bir etkileşime girmez. Bunlar birbirlerine özgüdürler. Üzerinde bir aktif merkez barındırır. Ancak kendisine özgü substrat bu aktif merkeze bağlandığı zaman reaksiyon gerçekleşebilir. Bu merkez her enzimde yapıca farklılık gösterebildiğinden ötürü, her biri yalnızca belirli substratlarla çalışabilir. Ayrıca canlının amacına uygun olarak görev yerlerine göre kompartmanlaşmıştır. Yani farklı enzimler farklı hücre organellerinde bulunabilirler. Örneğin glikoliz enzimleri hücre sitoplazmasında yer alır. Bunun amacı mitokondri taşımayan ve enerjisini üretecek yeteneğe sahip olmayan hücreler için enerji sağlanmasına aracı olmaktır. DenatürasyonProtein yapılı katalizörler oldukları için yüksek sıcaklıklarda denatüre olabilirler. Yani konformasyonel yapısı bozularak işlevini kaybedebilir. Yüksek ateşli hastalıkların tehlikeli olmasının bir nedeni de budur. Ateşin yükselmesinden etkilenip, vücutta gerçekleşen temel ve önemli reaksiyonların aksamasına sebep olurlar. Bir reaksiyonda katalizör olarak kimyasal katalizörler de aynı amaçla kullanılmaktadır. Fakat %100 verimli olmaları açısından kimyasal katalizörlere göre çok daha avantajlıdırlar. Burada %100 verimden kasıt, enzimin belirli bir substratı katalizlemesinden ötürü hiç kayıp olmaması ve tüm substratın ürüne dönüşmesidir. Kimyasal katalizörler spesifik olmadığı için ve ortam şartlarının değişmesinden dolayı bunu sağlayamazlar. Ayrıca, kimyasal katalizörlere göre daha hızlı çalışırlar. Bu sebeple artık pek çok alanda kullanılmaktadırlar. Fakat genelde pahalı olmaları nedeniyle, kimyasal veya biyolojik katalizör seçiminde önemli bir parametreyi oluşturmaktadır. - Jan Koolman & Klaus-Heinrich Roehm - Biyokimya Atlası - - - 1946 Nobel Kimya Ödülü, "} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/erken-evrendeki-lityum-yoklugu-yeni-parcacik-varligina-isaret-ediyor-olabilir/", "text": "Tüm bilim dalları ilgi çekici olsa da evrenbilim tümünden farklı bir dikkati hak ediyor. Çünkü varlığımıza ilişkin en temel soruları soruyor: Evren nasıl ortaya çıktı? Nasıl şu anki duruma gelebildi? Elbette bu sorular geçmişe yönelik. Dolayısıyla günümüzde, geçmişe ilişkin elimizde ne gibi izler kaldığı çok önemli. Bu izlerin her ayrıntısı, evrenbilimciler için son derece önemli. Söz konusu ayrıntılardan biri nükleosentez; yani atom çekirdeklerinin oluşumu. Büyük Patlama Kuramı, erken evrenin hangi elementleri içerdiğine ilişkin yüksek doğruluklu öngörüler yapıyor; lityum dışında. Lityum ya bir şekilde saklanıyor ya da ortada lityum yiyen bir şeyler var. Bilimciler lityumu tüketen bir şey olduğuna ilişkin kanıt bulmaya çalışmak yerine, öncelikle lityum oluşumunu neyin baskılamış olabileceğini araştırıyordu. Görünüşe bakılırsa yeni bir parçacık, bu sorunun yanıtı olabilir. Evrenin başlangıç evrelerinde, bugün bildiğimiz anlamda atom ve moleküller yoktu. Evren, birbirlerine bağlanamayacak kadar fazla enerjiye sahip olan proton ve elektronlar ile doluydu. Bunlar birbirlerinin çevresinde akıp karışarak, bir nevi sıvı oluşturuyorlardı. Fakat evren genişledikçe bu sıvı benzeri ortam soğudu ve protonlardan bazıları birbirlerine bağlanmaya başladı. Ardından bir ya da iki nötron yakalayarak, biraz daha ağır olan ilk elementleri oluşturmaya başladılar. Yani tek bir protondan ibaret olan hidrojenin yanı sıra, bir proton ve bir nötrondan oluşan döteryum da arada-sırada oluşuyordu. Peki ne sıklıkta? Yaklaşık olarak 1 milyon hidrojene karşılık 25 döteryum düzeyinde gerçekleşiyordu. İnanılmaz olan şu ki sadece Standart Model'i ve sıradan maddenin fotonlara oranını alarak, evrenbilimciler bu oranı öngörebiliyor. Gözlemler bu öngörünün %1,6 oranında doğru olduğunu gösteriyor. Evrenbilimciler başka elementlerin oranlarını da öngörebiliyor. Ancak bunlar için yapılan gözlemler biraz kuşkulu; çünkü ağır elementlerin yıldızlarda da üretilme ve tüketilme olasılığı var. Dolayısıyla onların ne kadarının Büyük Patlama kaynaklı olduğunu söylemek güç. Örneğin Büyük Patlama Kuramı, her 10 milyar hidrojen atomuna karşılık 5 lityum atomunun (burada sadece Li7izotopundan söz ediyoruz; üç proton ve dört nötrondan oluşan en yaygın lityum izotopudur) oluşmasını öngörüyor. Fakat yapılan gözlemler her 10 milyar hidrojen atomuna karşılık en fazla 2 lityum atomunun oluştuğunu gösteriyor. Evrenbilimcilerin bu tutarsızlıktan kendilerini sorumlu tutmamalarının nedeni, gözlemleri suçlayabilmeleriydi. Yakın zamana kadar lityumun yıldızlarda sanılandan daha fazla tüketiliyor olma olasılığından söz ediliyordu. Ya da döteryumun hidrojene oranı öngörülenden biraz farklı olabilirdi. İşte kayıp lityum konusu bu nedenle askıda kalıyordu. Ne yazık ki hidrojenin döteryuma oranı artık oldukça doğru biçimde biliniyor. O yüzden hem hidrojen-döteryum oranını, hem de hidrojen-lityum oranını açıklayabilecek olan tutarlı bir fiziksel yasalar ve sabitler kümesi bulmak hiç kolay değil. Bu heyecan verici olurdu. Ortalıkta dolaşan söylentileri duymuşsunuzdur: Yeni Fizike ilişkin kanıtlar olabilir mi? Evet, belki de olabilir. Andreas Goudelis, Maxim Pospelov ve Josef Pradler adlı üç araştırmacıya göre, sadece yeni fizik değil, yeni bir parçacık da söz konusu olabilir. Düşüncenin temeli şu: Lityum izotopunun kaynağı, kararsız bir berilyum izotopudur. Dolayısıyla, şayet berilyum oluşumunu baskılayan bir parçacık varsa, lityum sorunu da kendiliğinden çözülmüş demektir. Araştırmacılar birkaç aday parçacık öneriyor. Aslında konu, berilyumun nasıl oluştuğu ile ilgili. Kurama göre iki helyum izotopunun füzyonu sonucunda berilyum oluşuyor. Bu da oldukça yavaş gerçekleşen bir süreç. Olasılıklardan biri, berilyum ile tepkimeye giren bir parçacık olması ve berilyumun yeniden iki helyum izotopuna bozunmasına neden olduğu yönünde. Durum böyleyse, hidrojen-döteryum oranı değişmeden lityum bolluğunda düşüş gerçekleşmesi mümkün. Üstelik böyle bir parçacık, helyum bolluğunu sadece çok ufak bir miktarda yükseltir. Biraz daha karmaşık olan ikinci bir çözüm var: Döteryumdan bir nötronu dışarı atan bir parçacık. Bu fazlalık nötronlar çevrede dolaşarak, berilyum oluşumunu baskılamış olabilir. Bunun tam olarak nasıl gerçekleştiğini anlamak güç, fakat fazlalık nötronların iki helyum izotopu arasındaki dengeyi değiştirdiği ve böylece berilyum oluşumunu yavaşlattığı düşünülebilir. Normalde nötron eklemek durumu kötüye götürürdü; çünkü nötronlar aynı zamanda daha fazla döteryum yaratır. Bununla birlikte, bu nötronlar döteryumun parçalanmasından geliyor ve çoğu yeniden döteryum yapmaya gidiyor. Böylece denge yine kurulabiliyor. Araştırmacıların önerdiği çözümün geçerli olabilmesi için, sözü geçen yeni parçacığın kısa ömürlü olması gerekiyor. 1 saat mertebesindeki yaşam süreleri için herşey yolunda gibi görünüyor. İyi ama bu yeni parçacık nerede? Halen kayıp! Aslına bakarsanız, Standart Model'in ötesinde olduğu söylenen modellerin büyük bir bölümü, ekibin gereksinim duyduğu özelliklere sahip bir parçacığın varlığını kabul etmiyor; aksiyonlar dışında. Aksiyonlar pek çok grup tarafından yoğun biçimde inceleniyor. Şu anda işletilmeyen eski bir deney düzeneğinin, bu yeni parçacıklara duyarlı olabileceği düşünülüyor: Sıvı Sintilatör Nötrino Algılayıcı . Belki de yeni parçacık, zaten elde edilmiş olan eski verilerin içinde keşfedilmeyi bekliyor olabilir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/eskenar-dortgen-ozellikleri-formulleri/", "text": "Eşkenar dörtgen, dörtgenlerin özel bir halidir. Bunu anlamak için öncelikle dörtgenleri nasıl ele aldığımızı irdeleyelim. - Yamuk - Paralelkenar - Kare - Dikdörtgen - Deltoid - Eşkenar dörtgen Dörtgenleri basitve karmaşıkşeklinde iki gruba ayırabiliriz. Basit dörtgenlerde komşu olmayan iki kenar kesişmezken, karmaşık dörtgenlerde durum tam tersidir. Karmaşık dörtgen, kelebekşeklini de andırdığı için bazen bu şekilde anılır. Basit dörtgenler kendi içlerinde dışbükey ve içbükey olarak ikiye ayrılır. İçbükey dörtgenlerde 180 'den daha büyük bir açı mutlaka vardır, dışbükeylerde ise böyle bir durum söz konusu değildir. Eşkenar dörtgen, dışbükey bir dörtgendir ve aynı zamanda bir tür paralel kenardır. Yani karşılıklı kenarları muhakkak birbirine paralel olmak zorundadır. Ancak sıradan bir paralelkenardan onu ayıran özelliği, aynı zamanda bütün kenarlarının uzunluklarının da birbirine eşit olmasıdır. Bu size bir yerden tanıdık geldi mi? Evet, karede de böyle bir durum söz konusu. Kare için eşkenar dörtgenin özel bir durumu diyebiliriz. Yani tüm kareler, bir eşkenar dörtgendir fakat tüm eşkenar dörtgenler kare değildir. Matematikte aynı zamanda kareleri, eşkenar dörtgenlere dahil etmeyen bir eşkenar dörtgen tanımı daha bulunur. Buna harici tanımlama, diğerine ise dahili tanımlama denir. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Buradan anlayabiliriz ki, bütün eşkenar dörtgenler aynı zamanda paralel kenardır, ancak tersi her zaman doğru değildir. Benzer biçimde, bütün kareler de birer eşkenar dörtgendir ve tersi geçerli değildir. Köşegen, bir çokgende ardışık olmayan iki köşeyi birleştiren doğru parçasıdır. Eşkenar dörtgenin köşegenlerinin, onları düzgün olmayan diğer dörtgenlerden ayıran özelliği her zaman dik kesişiyor olmalarıdır. Dik kesişmelerinin yanında bu iki köşegen birbirini iki eş parçaya böler. Eşkenar dörtgenin köşegenlerini çizdiğimizde aynı zamanda açıortaylarını da çizmiş oluruz. Açıortay, bir açıyı ölçüleri birbirine eşit olan iki açısal bölgeye ayıran doğru parçası demektir. Çizdiğimiz bu köşegenler de her bir köşedeki açıyı iki eş parçaya ayırır. Köşegenler yalnızca açıları değil, dörtgenin alanını da eş parçalara böler. Yukarıdaki şekilde gösterilen renkli alanların her biri, birbirine eş dik üçgenlerdir. Buradan şöyle bir sonuç da çıkarabiliriz: Bir eşkenar dörtgenin iki köşegeni de onun alanını iki eş parçaya böler. Ancak burada dikkat etmelisiniz ki alanını iki eş parçaya bölmesi köşegenleri, şeklin simetri ekseni yapmaz! Geometride Çevrel çember ve İç teğet çember diye adlandırılan iki terim bulunur. Çevrel çember, bir çokgeni çevreleyen ve tüm köşelerini üzerinde bulunduran çembere denir. İç teğet çember ise bir çokgenin içinde bulunan ve çokgenin tüm kenarlarına teğet olan çemberin adıdır. Tüm üçgenlerin, düzgün çokgenlerin ve bazı düzgün olmayan çokgenlerin çevrel çemberi ve iç teğet çemberi vardır. Her ne kadar tüm kenar uzunlukları aynı olsa da tüm açıları birbirine eşit değildir. Bu nedenle geometrik olarak düzgün sayılmayan şeklimizin etrafına çevrel çember çizmek de, içine iç teğet çember oturtmak da mümkün değildir. 1.Dörtgenimizi herhangi bir kenarı etrafında döndürdüğümüzde bir ucu içbükey , bir ucu dışbükey koniler olan silindirik bir yüzey elde ederiz. 2. Bu dörtgenin iki karşı kenarının orta noktalarını birleştiren doğru parçası etrafında döndürdüğümüzde ise iki ucu da içbükey koniler olan silindirik bir yüzey elde ederiz. Kesit görünümü aşağıdaki gibi olur. 3.Dörtgenimizi köşegenlerinden biri etrafında döndürdüğümüzde ise tabanlarından birbirine yapışık iki koni elde ederiz. Bu konilerin çapı ise hangi köşegeni seçtiğimize bağlı olarak değişir. Uzun olan köşegeni seçtiysek çap, kısa olan köşegen kadar olacaktır ve tam tersi de geçerli olur. Dikdörtgenlerde alan bulurken iki dik kenarı çarparız; dik üçgende alan bulurken de birbirine dik kenarları çarpar bu kez sonucu ikiye böleriz. Benzer biçimde eşkenar dörtgende de alan bulurken yine bir diklikten yararlanılır ama hangi diklikten? Bildiğiniz üzere şeklimizde herhangi bir dik açı bulunmuyor, tabii köşegenleri çizene kadar! Daha önce de belirttiğimiz gibi bu dörtgenlerin köşegenleri her daim dik kesişir. Köşegenlerin uzunluklarını çarpıp sonucu ikiye böldüğümüzde ise şeklimizin alanını elde etmiş oluruz. Alanı bulmanın tek yolu köşegenlerden yararlanmak değildir. Aşağıdaki şekilde gösterildiği gibi bir köşeden karşı kenara dikme indirip bu dikmenin uzunluğu ile indirdiğimiz kenarın uzunluğunu çarptığımızda da şeklimizin alanını bulmuş oluruz. Bu aslında herhangi bir paralelkenarın alanını bulmak için kullanılan bir yöntemdir. Belirttiğimiz gibi eşkenar dörtgen de bir paralel kenar olduğundan, bu yöntem burada da kullanılabilir. Dave Saunders'ın belgesel sinemaya giriş niteliği taşıyan bu eseri kurgusal olmayan sinemanın tarihini, kültürel bağlamını ve gelişimini, yaklaşımlarını, anlaşmazlıklarını ve işlevlerini sunuyor. Saunders bir taraftan belgeselin anlam aktarmada kullandığı yöntemleri incelerken, diğer taraftan sahip olduğu farklı toplumsal amaçları açımlıyor. Erken dönem tek makaralık gerçekliklerden son yıllardaki büyük gişe başarısı yakalayan örneklerine kadar, sanatsal karmaşıklıklar kurgusal olmayan sinemanın her daim bir parçası olmuştur ve bu kitabın amacı bu konulara bir açıklık getirebilmektir. Yazar, uluslararası belgesel film üretiminin tarihini değerlendirdikten sonra kurgusal olmayan sinemanın üretimi, dağıtımı ve seyri üzerinde etkili en son teknolojik gelişmeleri inceliyor. Bunun yanı sıra, anlaşılması gittikçe zorlaşan gerçekçi ve dramatik belgesel formatlarının farklarını realite TV, belgedrama, animasyon ve gerçekliğin fantastik yorumları gibi alışılmışın dışındaki yaklaşımları tartışarak ortaya koyuyor. Belgesel, okuyucunun belgesel sinemanın en büyük yönetmenleri, önemli uzmanları, odaktaki tartışmaları ve kritik öneme sahip fikirleriyle tanışmasını sağlayarak kurgusal olmayan sinema hakkında geniş çeşitlilikte bir akademik söylemi bünyesinde barındırıyor. Bu kapsamlı rehber 1920'lerden 2009'a kadar uluslararası alanda gösterime girmiş Nanook of the North (1922),The Man with the Movie Camera (1929),Night Mail(1936),Night and Fog (1955),Roger and Me (1989),Tarnation (2003),My Winnipeg (2007),Sicko (2007),Waltz with Bashir (2008),Say My Name (2009),Anvil: The Story of Anvil (2009) gibi birçok filme yer veriyor. Eşkenar dörtgenin alanını bulmak için kullanabileceğimiz bir yöntem daha mevcuttur: Sinüslü alan teoremi. Birbirini 180 'ye tamamlayan açıların, diğer bir deyişle birbirinin bütünleri olan açıların, sinüs değerleri eşittir. Ve eşkenar dörtgendeki komşu iki açı birbirinin her zaman bütünleridir. Bu nedenle yine yukarıdaki görsele göre şu şekilde de alan bulabiliriz:|CD| . sin ya da |CD| . sin . Eğer bir kenar uzunluğunu biliyorsanız çevresini bulmak için yapmanız gereken şey oldukça kolay olacaktır; bu sayıyı dörtle çarpmak. Ancak bir kenarı yerine iki açıortayının uzunluğunu biliyorsanız korkmayın, işiniz yine de çok zor değil. Bu sefer kullanmanız gereken şey Pisagor teoremidir. Aşağıdaki görseli inceleyerek ne demek istediğimizi daha rahat anlayabilirsiniz. Köşegenlerin uzunluklarını biliyorsak \"x\" ve \"y\" bu uzunlukların yarısına eşit olacaktır. Pisagor teoreminin bize söylediğine göre bu duurmda şeklin bir kenarının uzunluğu y + x eşitliğini kullanarak buluruz. sonra da bulduğumuz sayıyı 4 ile çarpmak yeterli olacaktır ya da bu noktada yine üçgenin alanından faydalandığımız yöntemi de kullanabiliriz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/eskenar-ucgen-nedir-formulleri-ozellikleri/", "text": "Üç kenarı bulunan ve tüm kenar uzunlukları ile açıları birbirine eşit olan geometrik şekle eşkenar üçgen denir. Tüm üçgenlerin iç açıları toplamı 180 derecedir . Buradan hareketle diyebiliriz ki eşkenar üçgenin her iç açısı 60 'ye eşittir. Eşkenar dörtgen ile kare ve dikdörtgen ile kare arasında gördüğümüz birinin diğerini kapsamasıyla ilgili bağlantı, üçgenler arasında da mevcuttur. Her ne kadar bu yazımızın konusu olmasa da birazdan bahsedeceğimiz bağlantıyı anlamak adına kısaca ikizkenar üçgenin ne olduğundan bahsetmekte yarar var. İki kenarı ve ilgili iki iç açısı birbirine eşit olan üçgenlere ikizkenar üçgen denir. Bu tanımdan yola çıkarak her eşkenar üçgenin aynı zamanda bir ikizkenar üçgen olduğunu söyleyebiliriz. Tabii tersi geçerli değildir, yani her ikizkenar üçgen bir eşkenar üçgen değildir. Köşegen, bir çokgende ardışık olmayan iki köşeyi birleştiren doğru parçasıdır. Herhangi bir üçgene baktığımızda ise ardışık olmayan, yani bir kenar ile birbirine bağlanmamış olan, iki köşe bulunmadığını görürüz. Yani eşkenar üçgen de dahil olmak üzere hiçbir üçgenin köşegeni yoktur. Bir açıyı, ölçüleri birbirine eşit olan iki açısal bölgeye ayıran doğru parçasına açıortay denir. Benzer şekilde bir çokgenin bir kenarını iki eş parçaya ayıran doğru parçasına ise kenarortay denir. Eşkenar üçgenin herhangi bir köşesinden karşı kenara çizeceğiniz açıortay, aynı zamanda o kenarın kenarortayı olacaktır. Şekilde de görüldüğü üzere herhangi bir köşeden çizdiğimiz açıortay, karşı kenarı iki eş parçaya ayırmakla kalmaz, aynı zamanda bu kenara dik iner. Bu özel üçgenin tüm açıortaylarını çizdiğimizde bunların hepsi tek bir noktada kesişir ve birbirlerini 1:2 oranında bölerler. Aşağıdaki şekli inceleyerek ne demek istediğimizi daha net anlayabilirsiniz. Eşkenar üçgende açıortayın özellikleri bu kadarla da sınırlı değil. Kendisi aynı zamanda üçgenimizin simetri eksenidir. Yani elinizde eşkenar üçgen şeklinde bir kağıt varsa ve bunu açıortay doğrusu boyunca katlarsanız her iki tarafın tam birbirinin üstüne geldiğini göreceksiniz. Bu durum üç açıortay doğrusu için de geçerlidir. Burada bu özel üçgenin 60 'lerde oluşturduğu simetrilere dikkat etmek isteyebilirsiniz. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Eşkenar dörtgen yazımızda bahsettiğimiz gibi, çevrel çember, bir çokgeni çevreleyen ve tüm köşelerini üzerinde bulunduran çembere denir. İç teğet çember ise bir çokgenin içinde bulunan ve çokgenin tüm kenarlarına teğet olan çemberin adıdır. Tüm üçgenlerin, düzgün çokgenlerin ve bazı düzgün olmayan çokgenlerin çevrel çemberi ve iç teğet çemberi vardır. Üçgenimizin açıortaylarının tek bir noktada kesiştiğinden bahsetmiştik. Bu nokta aynı zamanda üçgenimizin hem çevrel hem de iç teğet çemberlerinin merkezi olur. Eğer ki üçgenin bir kenar uzunluğu biliniyorsa bu çemberlerin yarıçaplarını ve alanlarını bulmak mümkündür. Tabii bu noktada işin içine biraz da trigonometri karışıyor. Bir kenarı bilinen eşkenar üçgenin alanını bulmak için bir de yüksekliğe ihtiyacımız vardır. İhtiyacımız olan yükseklik, kenar uzunluğu kullanılarak elde edilebilir. Pisagor teoreminden veya basit trigonometri bilgimizden faydalanarak, bir kenar uzunluğu a olan eşkenar üçgende yükseklik aşağıdaki şekilde bulunur. Daha sonra alan , taban çarpı yüksekliğin yarısı olarak aşağıdaki şekilde bulunur. Burada yükseklik 'yi yerine yazdığımızda oldukça sıradan bir alan formülüyle karşılarız. Eşkenar üçgende alan formülü bu şekilde tanımlanır. Keza eşkenar üçgende çevrenin hesabı oldukça basittir. Hemen göreceğiniz üzere, bir kenara a dersek, toplam çevre 3a olacaktır. Çünkü bu üçgende tüm kenarlar birbirine eşittir. Hiç kuşkusuz bu özel üçgenle ilgili birçok şey söylenebilir, özellikle simetrilerinden ötürü tanımlanabilecek bir sürü özelliği bulunur. Lakin bunlar bu yazının amacı dışında kaldığından, bunlara henüz değinmiyoruz. Yine de tüm bu bilgiler ışığında, sizin buna biraz kafa yormanızı ve farklı neler görebileceğinizi sorgulamanız önemli!"} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/evren-isik-hizindan-hizli-mi-genisliyor/", "text": "Evren'in nereden geldiğini düşündüğünüzde, muhtemelen sıcak bir Büyük Patlama'nın başlangıç noktamız olduğunu varsayarsınız. Büyük Patlama'ya göre her şey, sonradan genişleyecek, soğuyacak ve içinde yaşadığımız Evren'i oluşturmak üzere bir araya gelecek olan yüksek enerjili madde ve radyasyonun erken, yoğun ve sabit durumuyla başladı. Fakat Büyük Patlama'dan önce Evren, şimdiki evrenimizin beraberinde oluştuğu başlangıç koşullarını düzenleyen bir Kozmik Enflasyon Dönemi geçirdi . Bu süreç sırasında Evren, uzaydaki küçük bir alanın yapısının saniyenin yalnızca küçük bir biriminde günümüzdeki Gözlenebilir Evren'den çok daha büyük olmasını sağlayacak şekilde, katlanarak genişledi. Bu durumda, herhangi iki parçacıktan biri, diğerinin kendisinden ışık hızından daha büyük bir hızla uzaklaştığını görürdü - ki bu da bir paradoks yaratıyor: Hiçbir şey ışık hızını geçemediğine göre, kozmik enflasyon nasıl gerçekleşiyor? Bunun yanıtı, tam anlamıyla Evren'e bakış açınızı değiştirecek. Genişlemeyi anlatmadan önce, bugünkü Evren'imizde gördüğümüz benzer bir etkiyi, kozmik genişlemeyi anlatalım. Az sonra daha detaylıca anlatacağımız gibi, uzak galaksilere baktığımızda, daha uzakta olan galaksilerden gelen ışıkların, daha yakındaki galaksilerden gelen ışıklara oranla daha fazla kırmızıya kaymış olarak bize ulaştığını görürüz. Günümüzde, cisimler bizden uzaklaşıyorlarsa, onlardan gelen ışığın da Doppler Etkisi'nden ötürü kırmızıya kayabileceğini biliriz. Bu sebeple, galaksilerden gelen ışığın kırmızıya kaymasına bakarak, bu galaksilerin bizden uzaklaştığını ileri süreriz. - İlk tür kırmızıya kayma Özel Görelilik Teorisi'nin bir özelliğidir ve uzaydaki cisimlerin göreli hareketinden kaynaklanır. - İkinci tür ise Genel Görelilik Teorisi'nin bir özelliğidir, uzayın genişlemesinden kaynaklanır. - Eğer ki kırmızıya kayma, cisimlerin birbirine göre hareketinden kaynaklanıyorsa, uzak galaksilerden gelen ışık, galaksiyi terk ederken kırmızıya kayar; dolayısıyla ışık bize ulaştığında aynı zamanda daha soluk da olur. - Eğer ki kırmızıya kayma kozmik genişlemeden kaynaklanıyorsa, ışık o uzak galaksiyi kırmızıya kayma gerçekleşmeden terk eder, dolayısıyla soluklaşmaz. Ancak sonradan, uzayın genişlemesinden ötürü kırmızıya kayarak bize ulaşır. Bu da, uzaktaki süpernovalardan gelen ışıkların parlaklığını birbiriyle kıyaslayarak şiddet-kırmızıya kayma ilişkisi olarak bilinen değeri hesaplayabilirsiniz. Bu ilişkiyi hesapladığımızda zaman gördüğümüz şey, bu ilişkinin kozmik genişlemeyle harika bir şekilde uyumlu olduğudur. Bu değer, göreli hareket modeliyle tamamen uyumsuzdur. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Kozmik genişleme, Hubble Sabiti olarak bilinen bir değer ile ifade edilir. Bugüne kadar bu sabitle ilgili yapılan en isabetli ölçüm, 1 milyon ışık yılı başına saniyede 20 kilometredir. Bu, şu anlama gelir: Uzayda birbirinden 1 milyon ışık yılı uzaktaki iki nokta, uzayın genişlemesinden ötürü birbirinden saniyede 20 kilometre hızla uzaklaşır. Tüm uzay genişliyor olduğundan, noktalar arasındaki mesafe arttıkça, birbirinden uzaklaşma hızı da artmaktadır. Yani birbirinden 10 milyon ışık yılı uzaktaki iki nokta, birbirinden saniyede 200 kilometre uzaklaşmaktadır. Bu sebeple, eğer ki birbirinden yeterince uzak iki noktayı ele alacak olursanız, nihayetinde birbirlerinden ışık hızında uzaklaştıklarını görürsünüz. Işık hızı saniyede sadece 300.000 kilometredir; dolayısıyla elimizdeki Hubble Sabiti'ne göre, birbirinden 15 milyar ışık yılı uzaktaki iki nokta, birbirinden ışık hızında uzaklaşmaktadır (şu anda Gözlenebilir Evren'in çapının 93 milyar ışık yılı olduğu hesaplanmaktadır; konuyla ilgili bilgileri buradaki yazımızdan alabilirsiniz). Bu durumda şunu düşünebilirsiniz: \"Öyleyse birbirinden örneğin 16 milyar ışık yılı uzaktaki cisimler, birbirlerinden ışık hızından daha hızlı uzaklaşmaktadır!\" Yani bir galaksinin ışıktan daha hızlı hareket ettiğini iddia edebilirsiniz. Burada çok dikkatli olmak gerekir: Newton fiziğinin aksine, görelilik fiziğinde mutlak hız diye bir kavram yoktur; bütün hızlar, bir referans çerçevesine göre belirlenmek zorundadır. Dolayısıyla her hız, bağıl hız, yani göreli hız olmak zorundadır. Bir diğer deyişle, her cismin hızını bir başka cisme/gözlemciye göre söylemek zorundasınız. Buna göre, birbirinden 15 milyar ışık yılından daha uzak olan cisimlerin, birbirine göre \"ışık hızı\" dediğimiz saniyede 300 milyon metreden daha hızlı uzaklaştıkları doğrudur! Ancak \"ışık hızında gitmek\" derken çoğumuzun kastettiği bu tür bir göreli hız değildir. Örneğin siz de şu anda Evren'deki bazı galaksilere göre ışık hızından hızlı uzaklaşıyorsunuz! Ama böyle bir hıza sahip olduğunuzu hissetmiyorsunuz ve sizin için zaman, örneğin gerçekten ışık hızında giden bir cisimde olacağı gibi, o galaksiye nazaran daha yavaş akmıyor. Çünkü ışığın mutlak olarak ışık hızında gitmesi ile, sizin göreli olarak ışık hızından hızlı gitmeniz farklı şeylerdir: Odanızdaki lambadan çıkan ışık, sadece size göre saniyede 300 milyon metre hızla ilerlemez; bütün gözlemcilere göre bu hızda ilerler. Bu, Özel Görelilik Teorisi'nin iki temel postülatından ikincisidir. Dolayısıyla ışık, vakumda ilerlerken, her şeye göre Evren'in mutlak hız sınırında ilerler. Bu, \"mutlak hızların var olmadığı\" ilkesinin bir ihlalidir ve kütlesiz fotonlar gibi elektromanyetik yayılımın vakumdaki hızına özel bir durumdur. Ve kütleli hiçbir cisim, lokal olarak bu hızı aşamaz. Dolayısıyla Evren'in hiçbir parçası, lokal olarak ışık hızında genişlemez. Sadece göreli olarak bazı parçaları diğerlerine nazaran ışık hızında ve hatta ötesinde ilerleyebilir. Bu hız limitinin göreli olarak aşıldığı noktaya Hubble Küresi denir. Yani söz genişleme, kozmik bir genişlemedir, galaktik bir hareket değil! Ve kozmik genişlemenin kendisi ışıktan hızlı değildir; yukarıda da söylediğimiz gibi, 1 milyon ışık yılı başına saniyede 20 kilometre civarındadır. Ama yeterince uzak galaksileri ele aldığınızda, söz konusu hız ışıktan hızını aşıyor gibi gözükür. Bunu daha iyi anlamak için, Özel Görelilik Teorisi ve Genel Görelilik Teorisi'ne biraz daha giriş yapalım ve oradan Enflasyon Teorisi'ne geçerek, Evren'in bu temel özelliğini daha iyi anlayalım. Özel Görelilik Teorisi: Işık Hızı, \"Yerel Olarak\" Aşılamaz! Einstein'ın Özel Görelilik Teorisi, 20. yüzyılın en önemli buluşlarından biridir. Teori, Evren'de bir hız sınırının olduğunu öne sürmektedir: ışık hızı. Ve kütlesiz olsa bile hiçbir iki parçacık, birbirine göre bundan daha hızlı hareket edemez. Ancak insanların birçoğu, bu \"birbirine göre\" kısmının tam olarak ne demek olduğunu anlamamaktadır. Einstein'ın teorisinin asıl öne sürdüğü, uzay-zamanda aynı olaydaki herhangi iki gözlemcinin birbirine göre vakumdaki ışığın hız değeri olan cc'den daha hızlı hareket edemeyeceğidir. Peki, \"olay\" ne demektir? Bu, hem uzay hem zamandaki aynı konumu ifade etmektedir. Başka bir deyişle, cc'nin evrendeki hız sınırı olduğu gerçeği, yalnızca aynı anda, aynı noktada bulunan iki cisim için geçerlidir. Elbette bu, cisimlerin kozmik hız sınırını geçebilecekleri anlamına gelmez. Fakat, aynı anda aynı konumda bulunmadıkları sürece, farklı gözlemcilerin cisimlerin ne hızla hareket ettiği konusunda aynı görüşte olmayacakları anlamına gelir. Eğer iki roketten biri solunuzda diğeri sağınızda olmak üzere, roketler sizden ışık hızının %60'ı hızla uzaklaşırsa, siz onların ışık hızının %120'si hızla birbirlerinden uzaklaştıklarını gözlersiniz. İkisi de, sizin kendilerinden ışık hızının %60'ı hızla uzaklaştığınızı, diğer roketin ise yalnızca ışık hızının %88'i ile uzaklaştığını görür. Ama işte, eğer ki genişleyen bir evrende yaşıyorlarsa, her şey daha da garipleşir. Hız sınırları, yalnızca aynı uzay-zamandaki iki cisim için geçerli olduğundan, birbirinden -örneğin, uzaysal açıdan- ayrılan cisimler, uzayın yapısının değişmesi nedeniyle meydana gelebilecek ek hareketlere tabidir. Sizinle, gözlemlediğiniz cisim aranızdaki uzay genişliyorsa , sizden daha hızlı uzaklaşıyormuş gibi görünecektir: Göreli hareket , sizin özel göreli hareketiniz ve gelişen uzayın genel görelilik fenomeninin bir birleşimidir. Uzay hangi hızda genişliyorsa , bu ondan gelen ışığın belirli bir miktarda kırmızıya kaymasına neden olacak ve bu cismin özel göreceli hareketi sıfır olsa bile sizden uzaklaşıyormuş gibi görünmesine yol açacaktır. Bugün Evren'de uzak bir galaksiden gelen ışık, Evren genişlediği için kırmızıya kaymaktadır. Genişleme hızı geçmişte daha büyük olduğundan, daha uzaktaki cisimler, genişleme hızının gözlem ötesi tahminlerinin göstereceğinden çok daha hızlı bir şekilde uzaklaşıyor gibi görünüyor: Bunun nedeni, Evren'imizin sadece madde ve radyasyonu değil, karanlık enerjiyi de içermesidir. Genişleme hızının zaman içinde değişme şekli, Evren'in neyden oluştuğu tarafından belirlenir. Büyük Patlama'dan sonraki ilk birkaç bin yıl boyunca Evren'e en çok radyasyon hakim olmuştu. Bundan milyarlarca yıl sonra, onun yerini madde aldı. Günümüzde ise maddenin yerini, karanlık enerji almış durumda. Fakat Büyük Patlama'dan önce uzay, katlanan bir hızla genişledi, bu da Evren'i düz bir şekilde gerdi ve ona her yerde sabit özellikler verdi. Tüm bunlar, kozmik enflasyon döneminde oldu. Aşınmış bir baston, gözden kaçmış bir aile portresi, firari bir katil ve bir hayalet köpek üzerine kurulu eski bir lanet... Sherlock Holmes'un karşısına çıkmış en meşhur, en karmaşık dava. Her bir yeteneğini sergilemek ve sadık dostu Dr. Watson'ın koşulsuz desteğini almak zorunda. İngiltere'nin çizgi roman dünyasındaki önemli temsilcilerinden Ian Edginton ve I.N.J. Culbard tarafından uyarlanan bu dört Arthur Conan Doyle klasiğinden üçüncüsü Baskerville Laneti Kutlukhan Kutlu çevirisiyle karşınızda. Evrenin katlanarak genişlemesi, zaman geçtikçe genişleme hızının yavaşlaması ve uzak noktaların giderek daha yavaş hızlarda birbirinden uzaklaşması yerine, genişleme hızının hiç düşmediği anlamına geliyor. Sonuç olarak, uzak cisimler -zaman adım adım geçtikçe- önce iki kat, sonra dört kat, sonra sekiz, on altı, otuz iki kat vb. kat uzaklaşır. Genişleme sadece üssel değil, aynı zamanda son derece hızlı da olduğu için, \"ikiye katlama\" yaklaşık 10-35 saniyelik bir zaman ölçeğinde gerçekleşir. Yani 10-34 saniye geçtiğinde, evren başlangıç boyutunun yaklaşık 1000 katı; 10-33 saniye geçtiğinde başlangıç boyutunun yaklaşık 1030 (veya 100010) katı; 10-32 saniye geçtiğinde ise boyutunun yaklaşık 10300 katı büyüklüğünde olacaktır. Bu üssel genişleme, hızlı olduğundan değil, aralıksız olduğundan çok etkilidir. Kozmik enflasyon durumda iki cisim birbirine çok yakın konumlarda oluşsa bile, yine özel görelilik kurallarına uymaları gerekir: Birbirlerine göre ancak ışık hızından daha düşük hızlarda hareket edebilirler. Ama aralarındaki uzay da, evrenin belirlediği oranda genişleyebilir. Eğer bu, göreli hareketin ve genişleyen uzayın etkilerini birleştirerek, cisimlerin göreli hızlarının ışık hızından daha büyük olduğu sonucuna varacağınız anlamına geliyorsa, var olan teorilerimiz bu sonucunuza karşı gelmezdi: Evet, o cisimlerin, göreli olarak ışık hızından hızlı hareket ettiklerini söyleyebilirdiniz. Yalnızca, görünen kozmik hareketin tamamını özel göreliliğe yorarak hata etmiş olurdunuz. Ve bu tür bir problemle karşılaşmak için kozmik enflasyon durumuna gitmenize bile gerek yoktur! Günümüzde de Bizden Işık Hızından Hızlı Uzaklaşan Galaksiler Var! Bugün evrenimizdeki galaksilere bakarsanız, yaklaşık 15 milyar ışık yılı ötesindekilerin bizden zaten ışık hızından daha büyük bir hızla uzaklaşıyor gibi göründüklerini fark edersiniz. Bugün bir uzay gemisine binip ışık hızıyla onlara doğru yola çıksanız, onlara asla ulaşamazsınız. Evren'in genişlemesi bize uzay \"dokusunun\" esneme hızının, ışık hızında bile katedebileceğimiz mesafeden daha büyük olduğunu gösteriyor. Aramızdaki mesafe, her geçen yıl, 1 ışık yılından fazla artıyor. Evren'de kritik bir mesafenin ötesinde bulunan tüm galaksiler de zaten sonsuza kadar erişilemez durumda. Genişleme hızı üzerinde teorik bir sınır yok, çünkü kendisi bir hızdan çok, Evren'in, içerdiği enerji miktarı tarafından belirlenen bir özelliği. Bugün bu hız yaklaşık 70 km/s/Mpc değerinde, ancak kozmik enflasyon sırasında bu değer muhtemelen bundan 1050 kat daha büyüktü. Kozmik enflasyon evreninde, herhangi iki parçacık, saniyenin küçücük bir parçasında diğerinin ışıktan hızlı görünen hızlarda kendisinden uzaklaştığını görecektir. Ancak bunun nedeni, parçacıkların hareket etmesi değil, aralarındaki uzayın genişlemesidir - ve Evren, istediği hızda genişleyebilir; Evren'in içindeki cisimler için geçerli olan hız sınırına tabi değildir! Parçacıklar artık uzay-zamanda aynı konumda olmadıklarında, genişleyen Evren'in, kendi hareketlerinin özel görelilik etkilerine ağır basan genel görelilik etkilerini deneyimlemeye başlayacaklar. Yalnızca genel göreliliği ve uzayın genişlemesini unuttuğumuzda ve bunun yerine uzaktaki bir parçacığın hareketinin tamamını özel göreliliğe bağladığımızda, kendimizi onun ışıktan daha hızlı hareket ettiğine inandırırız. Halbuki Evren'in kendisi statik değildir. Bunu fark etmek kolaydır; asıl zor olan, bunun nasıl gerçekleştiğini anlamaktır. Burada yapılan bir hata, Evren'in genişlemesini bir \"hız\" gibi düşünmektir. Fakat evrenin genişleme hızı derken, aslında bildiğimiz hız kavramından söz etmeyiz. Hız dediğimiz şey, bir noktadan diğer bir noktaya ne kadar sürede gidildiğinin bir ölçütüdür. Halbuki evren bir hareket yapmamaktır, sadece genişlemektedir ve bu genişleme bir noktadan değil, her noktadan gerçekleşir. Dolayısıyla bir noktada göreceğiniz genişleme hızı, bir diğer noktada göreceğinizden farklı olacaktır. Hızı, genellikle km/s birimiyle ifade ederiz. Bu tanım, bir cismin bir saniyede kaç kilometre ilerlediğini bize söyler. Fakat evrenin genişlemesi söz konusu olduğunda bu birim km/s/Mpc'dir. Yani bir megaparsek (kısaca \"Mpc\", yani 3.26 milyon ışık yılı) uzaklıktaki bir cismin bir saniyede kaç kilometre ilerlediğini bize söyler. Aramızdaki evren genişlediği için, bizden bir Mpc uzaklıktaki bir cisim, hiçbir hareketi olmasa dahi sırf aradaki evrenin genişlemesinden ötürü, bizden yaklaşık 70 km/s hızla uzaklaşır. Eğer 2 Mpc uzaklığa bakarsanız bu değer 140 km/s, 3 Mpc uzaklığa bakarsanız 210 km/s olur; bunu yukarıda da anlatmıştık. Hubble Küresi'nin ötesine geçtiğinizdeyse, ışık kaynaktan çıkar, fakat bu sürede aramızdaki evren sürekli genişlediği için, ışık sürekli olarak yoluna devam eder. Bir diğer deyişle, ışığın önündeki yol bitmez. Bu tıpkı koşu bandı üzerinde koşmak gibidir. Sabit bir hızınız vardır, fakat altınızdaki bant kaydığı için asla hedefe ulaşamazsınız. Bu durumu anlatmak için hoş bir analoji olması bir yana, esas olay evren genişlerken gelen fotonun kırmızıya kaymasıdır. Dolayısıyla enerjisini sürekli olarak kaybeder. Bu yüzden, evrenin genişleme hızı, aslında bir hız olmadığı için, ışık hızı ile kıyaslama yapmak fiziksel olarak anlamsızdır. Bu tıpkı bir arabanın hızını santigrat derece ile ifade etmek gibidir, birimler uyumsuz olduğu için bir karşılaştırma yapılması doğru değildir. Fizikte, sayıların değerinden çok anlamları önemlidir. Burada Hubble sabitinin birim saniyede gerçekleşen bir şeyi ifade ettiğini görüyoruz. Örneğin ışığın frekansı da bir saniyedeki toplam dalga sayısını verir. Bu durumda Hubble sabiti, bir saniyedeki dalga sayısı gibi bir fiziksel durumu mu ima etmektedir? Elbette hayır. Çünkü genişlemeyi izah eden bir tanımı olması gerektiğini biliyoruz. Bu yüzden onu bu şekilde yorumlamak pek doğru olmayacaktır. Aslında bakarsanız Hubble sabitinin bu değeri, evrende aldığımız birim bir alanın, boyutunun bir saniyede %2.2x10-16 kadar büyüyeceğini söyler. Yani Evren'in kaç saniye sonra, boyutunu kaça katlayacağını bu şekilde hesaplayabiliriz. Özetle, Evren'in herhangi bir anındaki genişlemesini, bir hız ile kıyaslamak hatalıdır. Evet, Evren gerçekten de saniyeden de küçük bir zaman diliminde şu anki boyutlarına genişlemiştir. Fakat bu muazzam genişlemeyi, bir hız ile ifade etmek doğru değildir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/evren-kac-yasindadir-nasil-hesaplanir/", "text": "Evren, yaklaşık olarak 13.77 milyar yaşındadır. Daha teknik olarak, Evren'in yaşının 13.772 0.020 milyar yıl (yani en az 13.77 milyar, en fazla 13.774 milyar yıl) olduğu düşünülmektedir. Kıyas olması bakımından Güneş Sistemi'nin yaşı 4.6 milyar yıl, Dünya'nın yaşı 4.53 milyar yıl, canlılığın yaşı 3.9 milyar yıl, çok hücreli yaşamın yaşı 1 milyar yıl, ilk karasal omurgalıların yaşı 375 milyon yıl, ilk primatların yaşı 47 milyon yıl, ilk insansının yaşı 6 milyon yıl, ilk insan cinsinin yaşı 2-3 milyon yıl, türümüzün yaşı ise 300.000 yıl kadardır. Yıllar içerisinde \"Evren kaç yaşındadır?\" sorusuna cevap bulabilmek için çeşitli yöntemler geliştirilmiştir ve günümüzde bunu ölçmenin dört bağımsız yolu vardır. Bu yolların hepsinin birbirininden bağımsız olması, yaptığımız ölçümlerin doğruluğunu test etmemize olanak sağlar. Eğer bu dördü birden uyum gösteriyorsa, Evren'in yaşı hakkında hatalı bir çıkarım yaptığımızı düşünmek için yeterli bir gerekçe yoktur. - Evren'imizin bir başlangıcı vardır. Eğer Evren'in bir başlangıcı varsa, bir yaşı da olmalıdır. - Evren, genişlemektedir. Bu, elimizdeki bütün gözlemlerle uyumlu bir iddiadır ve Hubble Yasası gereği galaktik kümelerin birbirinden uzaklaşıyor olması da bunu doğrudan ispatlamamızı sağlamaktadır. Ayrıca bu bilgi parçası, Evren'imizin geçmişte bugün olduğundan çok daha küçük olması gerektiğinin de göstergesidir. Bu önemlidir, çünkü hesaplarımızı buna dayandırmak durumundayız. - Evren'in günümüzdeki genişleme hızı Evren'in tarihi boyunca sabittir. Elbette ki aslında bu doğru değildir ve böyle bir varsayım, hesabımıza bir miktar hata payı katacaktır; ancak yine de hesapları kolaylaştırması açısından kullanışlı bir varsayım olduğunu söyleyebiliriz. Zaten göreceğiniz üzere, sonucu da öyle aman aman değiştirmeyecektir. Eğer ki galaksi kümelerinin birbirinden uzaklaşma hızını Evren'in genişleme hızı olarak kabul edersek, galaksilerin birbirinden ne kadar süre önce ayrılmaya başladığını da hesaplayabiliriz; zira aralarında mesafeyi de net olarak bilebilmekteyiz. Bu da, \"ilk genişleme\"nin ne zaman başladığını, dolayısıyla Büyük Patlama'nın ne zaman yaşandığını, dolayısıyla Evren'in yaşını verecektir. Elbette ki, Evren'in genişleme hızı, onun yaşına da doğrudan etki etmektedir: Eğer ki Evren çok hızlı bir şekilde genişliyorsa, günümüzdeki genişliğine göreceli olarak kısa bir sürede ulaşabilecek ve daha genç bir Evren'de yaşıyor olmamıza neden olacaktır. Ancak eğer ki genişleme göreceli olarak yavaşsa, muhtemelen çok yaşlı bir Evren içerisinde yaşıyoruz demektir; çünkü günümüzde gözlediğimiz galaksiler arası mesafelerin oluşumu için aşırı uzun bir süre gerekecektir. Hubble Teleskobu'ndan elde ettiğimiz görsel veriler ile kozmologlar tarafından yapılan analizler sayesinde Evren'in genişleme hızının Hubble Sabiti (H0) ile ilişkili olduğunu bilmekteyiz. Bu sabit, birbirinden uzaklaşan galaksilerden birinden diğerine gelen ışığın \"kırmızıya kayma\" miktarına bağlı olarak belirlenmektedir. Bu olay, belli bir dalga boyuna sahip olan ışığın alması gereken yolun Evren'in genişlemesi dolayısıyla \"uzaması\", dolayısıyla dalganın adeta bir spagetti gibi uzayarak frekansının düşmesi ve bu nedenle daha \"kızılımsı\" bir dalga boyuna kaymasına verilen isimdir. Bunun ne kadar hızlı yaşandığına bağlı olarak, Evren'in genişleme hızını tespit edebilmekteyiz. İşte Hubble Yasası'nı kullanarak, Evren'in yaklaşık yaşını hesaplamak mümkündür. Diyelim ki, gözlediğimiz iki galaksi arasındaki mesafe DD olsun. Bu ikisinin birbirinden görünen uzaklaşma hızı vv olsun. Bu durumda, bu galaksiler bir zamanlar birbirlerine \"değecek kadar\" yakın mesafede iken, Evren'in genişlemesi sebebiyle günümüzde birbirlerinden vv hızıyla, DD kadar uzaklaşmışlardır. Eğer ki basit bir şekilde DD'yi, vv'ye bölersek, bu uzaklaşmanın ne kadar sürede yaşandığını belirleyebiliriz - ki bu da bize Evren'in yaşını verecektir! Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. karşımıza çıkmaktadır. Buna Hubble zamanı denmektedir. Burada bir parantez açmakta fayda var: Hubble Sabiti konusundaki kozmoloji camiasında henüz bir anlaşmazlık bulunmaktadır . Bu durumu gözeterek, bu sabiti 69 km/s/Mpc yerine 73 km/s/Mpc de alabilirsiniz. Bu durumda H0=2.17 10 181sH_0=2.1710^ {\\frac } olacaktır ve Hubble zamanı da 13.4 milyar yıl olacaktır. Fakat buna bağlı olarak, az sonra göreceğimiz düzeltme terimi de değişecek ve sonucu değiştirecektir. Şimdilik biz konuyu basit tutalım ve yukarıdaki sayıyla yolumuza devam edelim. Görülebileceği gibi bu sayı, kabul edilen 13.8 milyar yıldan 800 milyon yıl fazladır; çünkü buraya kadar yaptığımız, bu hesabın ilk adımı ve en basit kısmıdır. Lakin eğer ki hem Hubble Sabiti'nin gerçekte bir \"sabit\" olmadığı ve zaman içinde değiştiği gerçeğini hesaba katar, hem de Evren'in yaşını etkileyen en önemli faktörün bünyesinde bulunan madde, radyasyon ve karanlık enerji miktarı olduğu gerçeğini gözetirsek, hesabın ilk evresinin sonucunun doğru olmadığını görebiliriz. Bu kitapta yer alan her şey gerçek; aynen olduğu gibi yazıldı. Onu yazmak ölü toprağını üzerimden çekip aldı; umarım bir ölçüde okurun da içini nedensiz bir neşeyle doldurmayı başarır. Çocukken ne mutluyuzdur. Işık, mantığın sesiyle nasıl da körelir. Bu hayatta taşı düşmüş yüzükler gibi dolanıyoruz. Hayalperestler, Patti Smith tarafından 45. doğum gününde Michigan'da tamamlanmış ve ilk kez Hanuman Books tarafından ince bir kitap halinde basılmıştı. Bu kitabı yirmi yıl sonra, orijinal basımda yer almayan metin, fotoğraf ve illüstrasyonlar içeren yeni tasarımıyla sunmaktan mutluluk duyuyoruz. - m\\Omega_m, Evren içindeki madde yoğunluğunu, - r\\Omega_r, Evren içindeki radyasyon yoğunluğunu, - \\Omega_ ise kozmolojik sabitin etkisini ifade etmektedir. Bunlar Friedmann Denklemi üzerinden Hubble Sabiti'ne bir düzeltme faktörü olarak etki etmektedir. Bu nedenle o parametrelerin en güncel değerlerini Friedmann Denklemi'ne sokup, aldığımız sonucu, yukarıda hesapladığımız 1H0\\frac değeriyle çarpmamız gerekmektedir. İşte buna, Hubble Sabiti'nin bir sabit değil de bir parametre olduğu, dolayısıyla Büyük Patlama'dan bu yana değiştiği gerçeğini de eklediğimizde, 13.8 milyar yıl seviyesine ulaşmaktayız. Daha farklı bir hesap, madde baskın bir Evren modeli kullanılarak yapılabilir. Her ne kadar Evren'in farklı dönemlerinde radyasyon ve karanlık enerji baskın olsa da, Evren'in kayda değer bir bölümünde madde baskındı. Dolayısıyla yine kaba bir şekilde yaş, madde baskın düz bir evren için hesap yapılarak bulunabilir. Böylesi bir model için yaş aşağıdaki gibi bulunur. Fakat 9.57 milyar yıl değeri, ilk kaba yaklaşım olan 13.4 milyar yıldan ve evrenin yaşının gerçek değeri olan 13.77 milyar yıldan oldukça uzaktır. Bu da madde baskın bir evren modeliyle bir genelleme yapamayacağımız anlamına gelir. Yani evren madde baskın değil gibi görünmektedir. Yukarıdaki grafikte farklı yoğunluk parametresi ve Hubble sabiti değerlerine karşılık yaş eğrileri verilmiştir. Düz bir evren için yoğunluk parametresi 1 olmalıdır. Planck uydusunun ölçtüğü Hubble sabiti değeri ile bu karşılaştırıldığında 9.5 ile 10.5 arasındaki bir eğriye karşılık geldiği görülmektedir. Yoğunluk azaldıkça, aynı Hubble sabitine karşılık gelen yaş değerleri azalmaktadır. Daha iyi bir hesaplama, yoğunluk parametreleri hesaba dahil edilerek yapılabilir. Madde yoğunluğu ve karanlık enerji yoğunluğu ayrı ayrı hesaba dahil edildiğinde aşağıdaki grafik elde edilir. Grafikte mevcut madde yoğunluğu (~0.31) ile mevcut karanlık enerji yoğunluğunun (~0.69) kesişim noktasının sol üst köşede içi boş kare ile verildiğini görüyoruz. Bu aynı zamanda düz bir evren çizgisi ile kesişiyor çünkü yoğunluk parametremiz bu durumda 1 olmaktadır (0.31+0.69). Karşılık gelen yaş eğrisinin 1.0 ile 0.9 arasında kaldığını görüyoruz. Grafikte bu değer, \"yaş çarpı Hubble parametresi\" olarak verilmiştir. Yani 14.4 milyar yıldan biraz daha az olması gerektiğini söyleyerek, 13.8 milyar yılı işaret etmektedir. Bir önceki modelde ise madde baskın bir hesaplama yapmıştık. Madde yoğunluna 1, karanlık enerji yoğunluğuna 0 değeri verilmesi durumuyla grafikte sağ altta yıldız ile gösteriliyor. Karşılık geldiği 0.667 değeri Hubble sabiti ile oranlandığında, az önceki bulduğumuz değerin elde edildiğini görüyoruz. Bu nedenle evren kaç yaşındadır sorusuna teorik bir hesaplamayla karşılık verebilmek için, Evren'deki gözlenebilir diğer parametrelerin iyi bilinmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Evren'in kaç yaşında olduğunu ölçmenin yollarından bir diğeri yıldızların yaşından yola çıkmaktır. Küresel yıldız kümeleri, galaksimizde bulunan en yaşlı gök cisimleridir ve bu kümeler üzerinde yapılan metal bolluk analizleri, Güneş'teki metal bolluğundan yüz kat az metal bolluğu olduğunu göstermektedir. Bu da burada yer alan yıldızların çoğunun, Güneş gibi ikinci nesil bir yıldız olmadığını göstermektedir. Dolayısıyla küme üzerinden yapılan yaş tayini, evrenin yaşının tayini üzerinde önemli bir kısıtlamaya sahiptir. Örneğin, bir küresel kümeden yapılan yaş tayini ile kümenin yaşı 20 milyar yıl gibi bir süre bulunsaydı ya küme üzerinde yaptığımız ölçümde bir hata olacaktı ya da teorik modellerimizde bir sıkıntı olduğunu anlayacaktık. Fakat şu anda kümeler üzerinde yapılan yaş tayinleri, evrenin yaşını hesaplayan diğer yöntemlerle uyumluluk göstermektedir. Yukarıdaki grafikte, küresel küme içerisinde yer alan yıldızların HR diyagramı çizilmiştir. Yıldızların anakoldan ayrıldığı, dönüm yaptığı nokta, doğrudan kümenin yaşıyla ilgilidir. Çünkü HR diyagramında anakol üzerinde sol üstte büyük kütleli, sağ altta küçük kütleli yıldızlar yer alır. Önce büyük kütleli yıldızlar evrimleşerek anakolu terk eder. Ardından daha düşük kütleye doğru bu durum ilerler. Yani kümeyi terk eden yıldızların dönüm yaptığı nokta, anakol ayrılma yaşı, bize kümenin yaşını verir. Bu eğri ne kadar yukarıda yer alıyorsa, küme o kadar genç, ne kadar aşağıda yer alıyorsa o kadar yaşlıdır. Grafikte verilerle uyumlu teorik olarak oturtulmuş yaş eğrileri görülmektedir. Bu küme üzerine yapılan gözlem, kümenin yaşının 12-15 milyar yıl aralığında bir değere sahip olduğunu göstermektedir. Günümüzde daha hassas ölçümleri yapılabilse de ne yazık ki CMB kuvvet tayfı ölçümleri kadar hassas ölçümler bu yöntemle elde edilememektedir. Fakat sonuçların uyum içerisinde kaldığını görmek açısından, tamamen bağımsız bir yol olması onu oldukça önemli kılmaktadır. Beyaz cüceler, Güneş benzeri kütleye sahip yıldızların ömürlerinin sonlarında gezegenimsi bulutsu geçirerek geriye bıraktıkları sıcak ve çekirdeklerinde nükleer füzyon gerçekleştirmeyen sıkışık gök cisimleridir. Yeni bir enerji üretimi olmadığı için mevcut sıcaklıklarından dolayı bir ışıma yaparlar ve ışıma yaptıkça, saldıkları fotonlar sebebiyle enerjilerini zamanla kaybeder, yani soğurlar. Beyaz cücelere dair elimizdeki modeller, onların zamanla ne şekilde soğuyacaklarının bilgisini bize veriyor. Dolayısıyla bir beyaz cücenin gözlemi yapılarak, başlangıçtan bu yana ne kadar soğuduğu bulunursa, yaşı da bulunabilir. Bir küme içerisinde yer alan beyaz cücenin yaşı ya da mevcut gözlemlerimizle elde ettiğimiz en yaşlı beyaz cüce gözlemi, bize evrenin yaşı hakkında iyi bir fikir verecektir. Şu ana kadar yapılan gözlemler, 13.8 milyar yıl değeriyle uyum göstermektedir. Aynı şekilde, çok zor da olsa yıldızların yaşlarının tespitinden de benzeri bir sonuca ulaşmak mümkündür. Şu ana kadar yapılan gözlemler, 13.8 milyar yıldan yaşlı bir yıldızın varlığını göstermemiştir. Bu da evrenin yaşına dair hesapları güçlendirmektedir. Güneş sisteminin, galaksimiz oluştuktan ne kadar süre sonra oluştuğu ve galaksimizin evrenin başlangıcından ne kadar süre sonra oluştuğu bilgisini elde edebilirsek, Güneş sisteminin yaşını bu ikisiyle toplayarak evrenin yaşı hakkında bilgi edinebiliriz. Güneş sisteminin yaşını hesaplamak, nükleer bozunmaları kullanarak oldukça kolaydır. Güneş sisteminde yer alan uranyum izotopları, Güneş'i oluşturan yıldızın süpernova patlamasından arta kalmıştır. Dolayısıyla bu uranyumun yaşı, kabaca Güneş'in yaşına eşittir. Eğer uranyumun, kurşuna olan bolluk oranı incelenebilirse, uranyum zamanla bozunacağından, ne kadar miktarda bozunmuş olduğu bilgisi kullanılarak, Güneş sisteminin yaşı hesaplanabilir. Bu hesaplarla Güneş sistemi için elde edilen yaş değeri 4.6 milyar yıl olarak bulunur. Evrenin yaşı ise 6-15 milyar yıl aralığına işaret ederek, diğer sonuçlarla uyumluluk göstermektedir. Görülebileceği gibi Evren'in yaşını verme potansiyeli olan yöntemlerin hepsi, az çok aynı zaman dilimine işaret etmektedir. Bunlar arasından en güvenilir olan ve modern kozmolojik modellere dayanan yöntemler, Evren'in 13.77 milyar yaşında olduğunu göstermektedir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/evrende-karmasik-molekullerin-varligi/", "text": "Evreni gözlerken, çoğu zaman optik yani gözümüzün gördüğü dalga boylarını inceleyebileceğimiz teleskopları kullanıyoruz. Bu teleskoplarla yalnızca evrendeki görüntülere değil, gök cisimlerinin iç yapılarına da bakabiliyoruz. Ayrıca, gözle göremediğimiz, ancak elektromanyetik spektrumun bir parçası olan radyo dalgalarını da radyo teleskop dediğimiz büyük çanaklara sahip gözlem araçlarıyla inceleyebiliyoruz. Özellikle bu radyo teleskoplarla yapılan gözlemlerle oldukça karmaşık, yani birçok atomun bir araya gelmesiyle oluşmuş moleküller gözlenmektedir. Bize en yakın yıldız olan Güneş'e baktığımızda, sıcak bir cisim olması nedeniyle kısa dalga boylu ışınımın çok fazla olduğunu, bu nedenle atomların genel olarak birbirinden ayrı halde bulunduğunu ve moleküllerin böylesi bir ortamda oluşmasının çok zor olduğunu görürüz. Elbette bu tüm yıldızlar için söylenemez. Bazı yıldızların yüzey sıcaklığı oldukça düşüktür ve böyle bir ortamda basit moleküller oluşabilir. Burada söz ettiğimiz sıcaklıkların yine de bizler için çok fazla ancak yıldızlar için düşük olduğunu belirtmekte yarar var. Örneğin Güneş'in yüzey sıcaklığı yaklaşık 5800 Kelvin iken, bu bazı yıldızlarda 3000 Kelvin değerlerine kadar düşebilir. Yüzey sıcaklıkları 4500 Kelvin'den daha düşük olan kırmızı yıldızların yüzey gazlarında bazı moleküller gözlenmektedir. Bunlar, alınan spektrumlarda karanlık bantlar biçiminde görülür. Bu moleküller metal oksitleridir. Bunlara örnek olarak; titanyum oksit, skandiyum oksit ve vanadyum oksit verilebilir. Orion takımyıldızında çok bilinen kırmızı dev yıldız Betelgeuse titanium oksit bantları gösterir. Yüzey sıcaklıkları 3000 Kelvin ve altındaki yıldızlarda baryum, itriyum ve zirkonyum gibi ağır metallerin oksitleri vardır. Bunlardan başka, karbon molekülleri nedeniyle karbon yıldızları olarak adlandırılan yıldızlar vardır. Bu moleküller, iki karbon atomundan oluşan C2, karbon ve azottan oluşan CN siyano grubu ve karbon ile hidrojenden oluşmuş CH metil grubu moleküllerdir. Bu yıldızlarda bu moleküllerin görülüyor olması oldukça ilginçtir çünkü karbon atomu, canlıları oluşturan tüm moleküllerin belkemiğidir. Kuşkusuz yaşamla ilgili moleküller bu moleküllerden çok daha karmaşıktır. Daha büyük moleküller için daha soğuk yıldızlara, yıldızlararası ortamlara ve gezegenlere bakılması gerekir. Daha da soğuk ortamlara örnek olarak Orion takımyıldızı bölgesindeki devasa bulutsu verilebilir. Burada yıldızların oluştuğu soğuk, karanlık alanlar ve molekül bulutları bulunur. Bu tür ortamlar galaksimiz Samanyolu'nun içerisinde birçok yerinde vardır. Öncelikle bize yakın yerlerdeki durumu inceleyelim. Zamanının çoğunu Güneş'ten uzakta, soğuk ortamlarda geçiren kuyruklu yıldızlardaki moleküllere bir bakalım. Bu gök cisimlerinin spektrumlarındaki bazı basit moleküllerin varlığı bilinmektedir. Bunlar CO2 , CO , N2 , H2O , NH3 amonyak ve CH4 metandır. H2 molekülünün varlığı da bilinmektedir ancak uzak moröte dalga boylarında olduğundan, atmosferde soğurulması nedeniyle ancak uydulardan gözlenebilmektedir. 1973'te Kohutek kuyruklu yıldızında radyo teleskoplarla ilk kez bu moleküllerin bazıları belirlenmiştir. Bu moleküllerin bazılarının, örneğin amonyak, metan ve sülfürik asidin diğer bazı gezegenlerde de bulunduğu bilinmektedir. Yıldızlararası uzayda, soğuk gaz bulutlarında bazı moleküller belirlenmiştir. İlk bulunanlar CN ve CH ve onun iyonudur. Karbon bileşiği olmaları, yaşamla ilişkili moleküllerin karbona dayalı olması nedeniyle önemlidir. Bu tür moleküllerle ilgili çalışmaların yapıldığı alan organik kimya olarak bilinir. Radyo astronomi çalışanlar, 1969'dan bu yana yıldızlararası madde üzerine yaptıkları çalışmalarda bazıları karbon bileşiği olan birçok molekül belirlemişlerdir. 1963'te ilk belirledikleri molekül, toz tanelerinin çarpışmaları sonucu, onların üzerlerindeki hidrojen ve oksijen atomlarından oluşan OH hidroksildi. Bu oluşum çok sık değildir ancak çok sayıda toz taneciği bulunduğundan, yeterli kuvvette radyo sinyali verecek kadar molekül oluşabilmektedir. Beş yıl sonra, su ve amonyak molekülü de belirlenmiştir. Fakat en büyük sürprizi 1968'de, iki ağır atomlu, C ve O atomlarını içeren temel bir karbon bileşiği olan H2CO yapmıştır. Formaldehit pek çok kimyasal tepkimede yer alan, özellikle protein denen, canlı maddenin oluşumunda rol oynayan organik bir maddedir. Bu bulgulardan sonra radyo astronomi çalışanlar diğer karmaşık molekülleri aramaya başlamışlardır. İlk önce beş atomlu HCOOH formik asit bulunmuştur. Bu asit yeryüzünde bazı bakteriler tarafından üretilmektedir. Farklı yollardan da üretilebildiği için, bulunmuş olması uzayda bakterilerin varlığını göstermez. En azından bu bulgu, karmaşık moleküllerin olduğunu gösteren bir kanıttır. Bir yıl sonra altı atomlu CH3CN ve sonra da yedi atomlu moleküller bulunmuştur. Bunların arasında HC5N , CH3CH2CN ve daha ilginci odun alkolü olarak bilinen CH3OH vardır. Körlük ve ölüme yol açabilen güçlü bir zehir olan metanolün önemi, onun tüm kimyasal madde türleri içinde bulunan temel bir molekül olmasıdır. Bu nedenle kimya endüstrisinde çok kullanılır. Metil alkolün varlığı astronomları, zararsız ve içilebilen CH3CH2OH var olup olmadığı konusunda meraklandırmıştır. Biraz daha karmaşık bir molekül olan etil alkol, radyo gözlemleriyle 1974'te belirlenmiştir. Büyük bir gaz bulutundaki miktarının, tanımlama çok bilimsel olmasa da, 1028 (10.000.000.000.000.000.000.000.000.000) şişeyi dolduracak kadar olduğu hesaplanmıştır. Bu bulgu, uzayda görülen moleküllerinden ne kadar karmaşık olabildiğini göstermektedir. Uzayda canlı maddeye benzer bulgular elde etmek için, yıldızlararası moleküllerin nasıl oluştuklarının belirlenmesi gerekmektedir. Moleküller gaz bulutlarında bulunmaktadır ve bu ortam soğuk olmalı, sıcak ve parlak yıldızlar tarafından aydınlatılmamış olmalıdır. Çünkü böyle yıldızların yüksek enerjili, yoğun morötesi ışınımı, var olabilecek büyük organik molekülleri daha küçüklere ayrıştırır ya da atomlarına ayırır. Kozmik ışınlar, X-ışınları ve gama ışınları çok daha yüksek enerjilere sahiptirler ve bu ışınımlar moleküllerin parçalanmasına çok daha kolay yol açarlar. Bu nedenle moleküllerin sağlam kalabilmesi için, bulundukları ortam düşük sıcaklıklı olmalıdır. Toz, moleküllerin önüne perdeleme yaparak onları ısı ve ışınımdan koruduğu için, bu moleküllerin bulunduğu yerlerin tozlu ve soğuk olması gerekir. Orion bulutsusu, içinde organik moleküller olan gaz bulutlarının bulunduğu yıldız oluşum ortamıdır. Benzer biçimde Sagittarius'da bulunan dev toz bulutu ve galaksimizin merkezine yakın olan bölgeler gibi bilinen 20'den fazla yer vardır. Bunların tümü benzer koşullardır. Evrende gözlediğimiz diğer sarmal kollara sahip galaksilerde de durumun benzer olduğunu söyleyebiliriz. Buradan, evrende her yerde organik moleküllerin bulunduğu sonucuna varabiliriz. Bu karmaşık moleküller nasıl oluşmuşlardır? Astronomlarca onaylanan yaklaşım, öncelikle toz parçalarında basit moleküllerin oluşması, daha sonra da toz parçacıkları çarpıştıkça bu küçük moleküllerden daha büyük moleküllerin oluşmasıdır. Bazı astronomlar, kuyruklu yıldızlardan kopmuş olan ve yeryüzüne düşen bazı gök taşlarında canlı maddeler olabileceğini düşünmektedirler. Bu düşünce 1864 yılında Fransa'da Orgenil Köyü'ne düşen gök taşının incelenmesinin akabinde karbon, hidrojen ve oksijen bulunmasıyla başlamıştır. Ayrıca bazı parçalar kömüre benzetilmiştir. 1962'de yapılan incelemede, gök taşının içinde gömülü olarak belirlenen kömür ve bitkinin gök taşı yere indikten sonra eklendiği anlaşılmıştır. Günümüzde, olanakların teknolojik olarak oldukça iyileşmesiyle çok daha duyarlı gözlemler yapabiliyoruz. Ancak yine de henüz gerçek anlamda, yeryüzü dışında bir yerlerde, yeryüzüne ait olmayan, canlı diyebileceğimiz bir bulguya henüz rastlanmamıştır. Bu yazı ilk olarak 7 Mayıs 2015 tarihinde yayınlanmıştır. Bilgilerin güncelliği kontrol edilmelidir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/evrendeki-en-buyuk-bosluk-dusundugumuz-gibi-olmayabilir/", "text": "Evrenin arka plan ışınımında, alışılmadık derecede soğuk bir bölge vardır. Büyük Patlama'nın hemen sonrasından bu zamana kadar varlığını sürdüren bu bölgeye soğuk leke adı verilmektedir. Büyük Patlama'dan yaklaşık 400.000 yıl sonradan gelen artık ışınıma kozmik mikrodalga arkaplanı ışınımı denir ve belirgin veya belirgin olmayan sıcaklık farklılıklarıyla doludur. Ancak soğuk leke, kendisinin neden çevresinden bu denli daha soğuk olduğunu henüz açıklayamayan bilim insanları için gizemli kalmaya devam etmiştir. Bu sıcaklık sapması ile ki çevresinden 0.00015 derece (0.00027 Fahrenheit) daha soğuk olduğu ölçülmüştür bilim insanları, soğuk lekenin 1.8 milyar ışık yılı büyüklüğünde ve barındırması gerekenden yaklaşık 10.000 daha az gökada barındıran dev bir süper boşluk olduğunu öne sürmüşlerdir. Yapılan önerme, soğuk lekenin evrenin diğer yerlerinden %20 daha az madde içermesiyle birlikte en büyük boşluk olduğunu gösteriyordu. Ancak İngiltere'nin Durham Üniversitesindeki astronomların gerçekleştirdiği çalışma, soğuk lekenin aslında bir süper boşluk olmayabileceğini gösterdi. Ekip, Anglo-Avustralyalı teleskobunu kullanarak 7.000 gökadanın kırmızıya kaymasını inceleyerek, evrenin genişlemesi sebebiyle Dünya'dan uzaklaşmakta olan ışık kaynaklarını inceledi. Bu yeni verilerle, standart kozmoloji teorisinde soğuk lekeyi açıklayabilecek bir süper boşluk konsepti olmadığını ortaya attılar. Onlara göre soğuk lekenin kendisi gökadalardan yoksun bir süper boşluk yerine, direkt gökada kümeleri tarafından çevrelenmiş küçük boşluklardan meydana gelmektedir. Bahsedilen yapıyı sabun köpüğüne benzeterek, küçük boşluklardaki tüm madde yoğunluğunun evrenin diğer bölgelerinde bulunan yoğunluklar ile hemen hemen aynı olduğunu söylemektedirler. Ekibin üyelerinden Ruari Mackenzie:Saptanan boşluklar soğuk lekeyi standart kozmoloji altında açıklayamaz. Gelecekte bazı standart dışı modeller ikisini bir araya getirmek için önerilebilir. Ancak verilerimiz şimdilik bunu sağlam bir şekilde engellemektedir diye belirtti. Araştırmacılar soğuk lekenin standart kozmolojideki rastgele değişkenlikler nedeniyle ortaya çıkmış olma ihtimalinin ellide bir olduğunu düşünmektedirler. Bunun haricinde ise soğuk lekenin oluşumu için daha egzotik açıklamalar aramamız gerektiğini de... Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Astronom Tom Shanks'in açıklaması: Belki de bunlardan en ilgi çekici olanı, soğuk lekenin evrenimiz ile başka bir evrenin çarpışması sonucu oluştuğudur. Çoklu evrenler fikri evrenimizin kendi kabarcığında bulunduğu ve diğer paralel evrenlerin de kendilerininkinde bulunduğu durum sadece teoridedir. Fakat bilim insanları bu teoriyi hipotetik olarak destekleyen bazı garip bulgulara her zaman dikkat çekmektedir. CMB'deki dalgalanmalar buna örnek gösterilmektedir. Araştırmacılar böyle bir durumun direkt kanıtı olmadığı konusunda elbette hemfikirler. Ancak alışılmadık da olsa boşluk fikrinin bir ihtimal olduğunu ve dengeyi standart dışı açıklamalara doğru götürdüğünü söylemekteler. Kısacası soğuk lekenin orada nasıl var olduğunu kesin bir şekilde bilemiyoruz. Hakkında daha fazla bilgi edindikçe ve yeni CMB verileri ile ileride mutlaka şaşırtıcı sonuçlar elde edilecektir. Bunun için sabırsızlanıyoruz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/evrendeki-en-soguk-yer/", "text": "- İletim: Metal bir cismin bir bölgesini ısıttığımızda diğer bölgenin de ısınması, ısının iletim yoluyla aktarılmasına bir örnektir. - Taşınım: Taşınım yoluyla ısı aktarımına; bir odadaki sıcak havanın hareket yoluyla odanın diğer tarafına taşınması örneği verilebilir. - Işınım: Işık parçacıkları olan fotonların enerjisini soğurarak ısınan bir nesne için, ışınım yoluyla ısı aktarımı örneği verilebilir. Aynı zamanda ışınım yoluyla ısı aktarımı, uzayda bahsedebileceğimiz tek ısı aktarımı türüdür. Prensip oldukça basittir: Eğer bir nesne, dışarı yaydığından daha fazla foton soğurursa ısınır. Tam tersi şekilde, nesne dışarıya yaydığından daha az foton soğurursa soğur. Ancak bunun elbette bir sınırı var. Eğer bir nesnenin sıcaklığı mutlak sıfır (-273.15 santigrat derece) ise bu nesneden daha fazla enerji soğurmanız mümkün değildir. Yukarıda anlatılan sebeplerden ötürü uzayda madde içermeyen bir bölgenin sıcaklığının -273.15 santigrat derece yani 0 Kelvin olduğunu söyleyebiliriz. Elbette maddeyi de göz önüne alırsak, evrende sıcaklık farklı bölgelere göre çok büyük değişiklikler gösterebilir. Örneğin evrendeki en soğuk yıldızsı yaklaşık 100 santigrat derece sıcaklığındaki CFBDSIR 1458+10B adındaki kahverengi cüceyken, bilinen en sıcak yıldızsı ise, yaklaşık 200,000 santigrat derece sıcaklığındaki HD62166 beyaz cücesidir. Evrende bilinen en soğuk ve en sıcak yıldızsı arasında 2,000 katlık bir sıcaklık farkından bahsediyoruz. Evrende bilinen en soğuk yer, bizden yaklaşık 5,000 ışık yılı uzaklıkta, Erboğa Takımyıldızı bölgesinde konumlanmış Bumerang Bulutsusu'nda bulunuyor. Fiyonk Bulutsusu adıyla da bilinen bu yapı, bir ön gezegenimsi bulutsu örneği. Ön gezegenimsi bulutsular, ilkel gezegenimsi bulutsu olarak da bilinirler ve bir yıldızın ölümü ile gezegenimsi bulutsu olma arasındaki evreyi temsil ederler. Bumerang Bulutsusu için bu evre, evrensel zaman diliminde göz açıp kapamak kadar kısa sayılabilecek bir zaman olan 1,000 yıl kadar sürecek. Yani aslında bulutsunun bu evresine tanık olabildiğimiz için kendimizi şanslı sayabiliriz. Yaklaşık 1 ışık yılı genişliğindeki bulutsu, ilk olarak Keith Taylor ve Mike Scarrott tarafından Bumerang Bulutsusu olarak adlandırılmış. 1995'te Şili'deki ALMA teleskobuyla yapılan gözlemlerle astronomlar, bulutsunun sıcaklığını ölçmeyi başarmış. PGC 3074547 olarak kataloglanan Bumerang Bulutsusu, şu an 1 Kelvin, yani -272.15 santigrat derecelik sıcaklığıyla evrende bilinen en soğuk yer olma unvanını taşıyor. Bu sıcaklık mutlak sıfır sıcaklığından yalnızca 1 Kelvin ya da 1 santigrat derece daha fazla! 1998'de Hubble Uzay Teleskobu ise bulutsuyu ilk kez ayrıntılı bir şekilde fotoğraflamayı başarmış. Bu gelişmelerle birlikte bulutsu üzerine bilgilerimiz ve merak ettiklerimiz de doğal olarak artmış. Bumerang Bulutsusu'nun sahip olduğu gaz ve toz, dış uzaya doğru saatte yaklaşık 600,000 kilometrelik muhteşem bir hızla ilerlemeye devam ediyor. Bulutsunun çok düşük sıcaklığının da bu hızlı genişlemeden kaynaklandığı düşünülüyor. Çünkü gazlar genişledikçe soğur. Ayrıca gazın hızlı bir şekilde genişletilmesi demek, daha fazla soğuması anlamına gelir. Bumerang Bulutsusu da hem hızlı genişleme anlamında, hem de sahip olduğu çok fazla gaz ve toz ile kozmik mikrodalga arkaplan ışımasından gelebilecek ısıyı engelleme anlamında, soğuk bir ortam için oldukça iyi şartlar sağlıyor. Bulutsunun yaklaşık 1,000 yıl boyunca devam edecek bu hızlı genişlemesi sırasında, merkezdeki yıldız da kütlesinin çok büyük bir bölümünü hızlı bir şekilde kaybetmeye devam ediyor. Bu kayıp, yıldızın benzer yıldızlarının kaybettiği kütleden yaklaşık 10 kat daha hızlı kütle kaybettiği anlamına geliyor. Bumerang Bulutsusu'nun merkezinde bulunan yıldızının etrafındaki gaz ve tozu aydınlatmasıyla, bulutsunun bir yansıma bulutsusu olarak sınıflandırıldığını bilmekte fayda var. Ayrıca bulutsu oldukça karmaşık sayılabilecek üç bölümden oluşuyor. Dış bölümde sürekli genişleyen, yuvarlak ve büyük moleküler gaz bulutu bulunurken, bulutsuya biraz daha yaklaşıldığında, merkezdeki yıldızı çevrelemiş halde daha yoğun ve yuvarlak şekilde bir toz bulutunun olduğu görülüyor. Biraz daha yakında ise, yine merkezdeki yıldızı çevrelemiş silindirik şekilde bir gaz ve toz yığının olduğu biliniyor. Bu silindirik yapının ise merkezdeki yıldızın kutuplarından yayılmış güçlü hidrojen ve helyum jetleri sebebiyle oluştuğu düşünülüyor. Ayrıca bu iç bölgelerde bulunan gaz ve tozların, saniyede 35 km gibi daha yavaş bir hızla yayıldığı gözlenmiş. Yani iç bölgelerde bulunan gazların sıcaklığı, dış bölgelerde yayılmakta olan çok soğuk gazlara oranla daha fazla. Oldukça büyüleyici bir görüntüsü olan Bumerang Bulutsusu'nun şu an için evrendeki en soğuk bölge olduğunu biliyor olmamıza rağmen, aynı zamanda onun hakkında pek çok bilgiden de mahrumuz. Örneğin Bumerang Bulutsusu'nun içerdiği gaz ve tozu nasıl saatte 600,000 kilometre gibi aşırı büyük bir hızla dışa doğru fırlattığını halen bilmiyoruz. Bu soğuk, güzel ve bir o kadar da gizemli bulutsu hakkında astronomlar araştırmalara ve gözlemlere devam ediyorlar. Çünkü Bumerang Bulutsusu hakkında cevaplanması beklenen sorularla gelecekte astronomlar, gezegenimsi bulutsuların ve hatta galaksilerin evrimi hakkında önemli ipuçlarına ulaşabilirler. Not: Ana görselde Bumerang Bulutsusu'nun Hubble Uzay Teleskobu tarafından sarı-yeşil filtre kullanılarak alınmış bir fotoğrafını görüyoruz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/evrenden-yasli-yildiz-mi-kesfedildi-methuselah-yildizi-hd-140283/", "text": "Aslında bu yeni bir mevzu değil, yıllardır evrenden yaşlı yıldız bulundu haberi ortalarda dolaşıyor. Ne yazık ki bu haber, evrenin yaşının dahi nasıl hesaplandığını bilmeyen kişilerce ortaya atılan zırvalıktan başka bir şey değil. Elbette evrenden yaşlı bir yıldız keşfedilmedi çünkü evrenin yaşını belirleme yöntemlerimizden birisi zaten evrendeki en yaşlı gök cisimlerini aramak. Nedenini anlamak da zor değil, evren oluşmadan yıldız oluşabilir mi hiç... Üstelik olay bununla da bitmiyor; bahsi geçen yıldızın yaş hesaplaması, evrenin yaşından fazla değil. Sadece hata aralığı büyük olduğu için, bu limitin üzerine çıkıyor fakat o yaşta olamayacağını biliyoruz. Nedenleriyle ele alalım. İkinci olarak, bahsi geçen Methuselah yıldızının (ya da katalog adıyla HD140283'ün), yaşıyla ilgili hesaplara baktığımızda şunu görüyoruz: 2013'de yayınlanan makalenin özet kısmında yıldızın yaşı 14.46 0.31 milyar yıl olarak bahsedilmiş! Fakat olay bununla bitmiyor, yazı devam ediyor ve özetle diyor ki: \"...diğer hatalar da dahil edildiğinde hata payı 0.8 milyar yıla çıkmaktadır. Bu da evrenin yaşıyla ilgili yapılan gözlemlerle uyuşmakta ve büyük patlamadan hemen sonra oluşmuş olabileceğini göstermektedir\". Yıldızların yaşlarıyla ilgili hesaplamaları yapmak oldukça zordur ve bu tür hesapların hata payı genellikle çok büyüktür. Methuselah için 2013 makalesinde biçilen yaş 14.46 0.80 milyar yıl düzeyinde yani yıldızın yaşı yapılan hesaplara göre 13.64 ile 15.36 milyar yıl arasında bir yerde olmalı. Evrenin yaşına dair yapılan diğer tüm gözlemler ki bunlar tek bir gözlem değil ve birbirinden bağımsız bir sürü gözlemden oluşuyor; yıldızın yaşının 13.64 milyar yıl değerine daha yakın olması gerektiğini gösteriyor. Zaten makaleyi yazanlar da bunun pekala bilincindeler çünkü hesapların nasıl yapıldığını en iyi onlar biliyor. Fakat, yazılan yazıları tıklanma alsın gibi nedenlerle gerçek dışı haber yapmaktan çekinmeyen kişiler, bunu \"evrenden yaşlı yıldız\" olarak lanse etmekten de çekinmemektedir. Halbuki yapılan bilimsel çalışma bunun böyle olmayacağını açıkça belirtiyor! Üstelik başlıklarında kocaman yazıyla! Hadi hepsini geçtim, çok sıradan bir düşünce süzgeciyle!"} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/evrenin-genislemesisinin-cok-hassas-olcumleri-yapildi/", "text": "Gökbilimciler evrenin genişlemesine dair en hassas ölçümlerden birini gerçekleştirdiler. NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu ile yapılan 6 yıllık ölçümlerden sonra gökbilimciler, evrenin genişleme oranını sadece %2.3 belirsizlikle hesapladılar. Uzayın genişlediğini biliyoruz. Bu genişlemenin arkasındaki güç ne olursa olsun onu ölçebiliyoruz ve buna Hubble sabiti adını veriyoruz. Tahmin edebildiğiniz gibi, bu ölçümü yaparken kullanılan araçlar ve yöntemler birbirinden farklı sonuçlar üretebiliyor. Çoğu, evrenin megaparsek başına saniyede 70 kilometre gibi bir hızla genişlediğini gösteriyor . Fakat bu araçlardan biri, önemli derecede farklı bir sonuç üretti. Plank uydusu, 13.8 milyar yıl önceki ışığın uzayda yayılan yankısını, yani kozmik mikrodalga arkaplanını inceleyerek 67.8 km/s/Mpcgibi bir değer elde etti. Üstelik bu değerin hata payı oldukça düşüktü! Bu pek büyük bir fark gibi gözükmese de gökbilimcileri durdurup düşündürmek için yeterli. Çünkü hata payları da hesaba dahil edildiğinde iki hesap arasında ufak bir uyuşmazlık bulunuyor. Yani burada bilmediğimiz bir şeyler dönüyor! Konu üzerine çalışmalarıyla bu camiada tanınan ve evrenin ivmelenerek genişlemesi keşfiyle Nobel ödülü alan Adam Riess, Komite, bu uyuşmazlığı anlamaya uğraşıyor dedi. Yine Nobel ödüllü Brian Schmidt ve Nicholas B. Suntzeff'in bu araştırmalarına göre, evrenin genişlemesi yavaşlamıyor, hatta hızlanıyor. Yani gelecekte, evren daha büyük bir oranla genişlemesine devam ediyor olacak. Bu da gelecekte, etrafımızdaki galaksilerin tümden bizden uzaklaşmış olacağı anlamına geliyor. Neyse ki endişeye yer yok, çünkü bu süreç yüz milyarca hatta trilyonlarca yıl sürecek. Fakat teorik fizikçi Lawrence Krauss bu durumu Gelecekteki uygarlıklar evren hakkında kaçınılmaz bir biçimde yanlış çıkarımlara ulaşacaklar, çünkü gözlemini yapabilecekleri bir galaksileri olmayacak diyerek özetliyor. Yine de, fizikçiler ve gökbilimciler ihtimaller üstüne bahis oynamaktan hoşlanmazlar. Bu yüzden, bu uyuşmazlığı çözmenin ya da kaçırdıkları bir şeyi bulmanın yollarını arıyorlar. Riess'in ekibi, Cepheid değişen yıldızları hakkında veri toplamak için Hubble'ı kullandı. Süpernovalardan gelen ışık gibi Cepheid yıldızlarının ışığının da galaktik bir ölçüm yapmak için yeterince güvenilir olduğu varsayılır. Hesapları daha da hassaslaştırmak adına yıllardır uğraşan Riess ve ekibi, Hubble teleskobunun sınırlarına ulaşıp 6,000 ila 12,000 ışık yılı uzaklıktaki Cepheid yıldızları hakkında hassas veri toplamanın bir yolunu buldular. Yapılan hesabın hassasiyetini 150 kilometre uzaklıktaki bir kum tanesini bulmaya benzetebiliriz. Bu insanüstü başarıyı, dört yıl boyunca her altı ayda bir dakikada bin defa her bir yıldızın pozisyonunu ölçerek gerçekleştirdiler. Riess, İki yıldız arasındaki mesafeyi sadece kamerada bir yerde değil, aynı zamanda binlerce kez, ölçümlerdeki hataları azaltarak ölçüyorsunuz dedi. Cepheid yıldızlardan buldukları verilerle, uzak galaksileri araştırdılar ve 73.45 1.66 km/s/Mpc gibi bir değer buldular, üstelik bu değerin belirsizliği yalnızca %2.3 ki bu değer böylesi bir hesapta oldukça hassas bir değerdir. Riess, başka 50 Cepheid yıldızından veri toplamayı ve bu hassaslığı daha da ileri götürmeyi planlıyor. Bütün bunlar evrenin yaşam süresi üzerinde yapılan ölçümlerdeki farklılılıkların neden kaynaklandığını zamanla ortaya koyacak. Fakat Reiss'a karşı olarak bazı bilim insanları da Cepheid yıldızlarındaki bazı bilinmeyen astrofiziksel süreçlerin bu hesaptaki hataya sebep olabileceğini düşünüyor. Reiss'ın ekibi ise, Planck uydusundan elde edilen verilerin karanlık ışıtma gibi çeşitli faktörlerden etkileniyor olabileceğini ve hatanın buradan kaynaklandığını iddia ediyor. İki taraftan kimin haklı olduğunu ise zamanla yapılacak keşifler gösterecek. Bahisleri hazırlayın millet! Çünkü fizik tuhaflaşmak üzere!"} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/evrenin-ilk-uc-dakikasi/", "text": "Evrenin şu anda genişliyor olduğu gözlemi bizi, evrenin geçmişte çok daha küçük, dolayısıyla yoğun ve sıcak bir hacimde sıkıştığı fikrine götürdü. Peki evren, böylesine ufak bir noktadan nasıl ortaya çıktı? Bu işin fiziği elbette ki inanılmaz karışık, fakat buradan elde edilen fiziği yorumlayarak, evrenin ilk üç dakikasında neler olduğunu ele alabiliriz . Burada yer alan bilgiler, orijinali Weinberg'e ait olan \"The First Three Minutes: A Modern View of the Origin of the Universe\" kitabından kısa bir derleme içerir ve Ege Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri bölümünde Prof. Dr. Can Kılınç tarafından verilen Kozmoloji ders notlarından oluşmaktadır. Evrenin oluşumundan 5x10-44 saniye öncesinde, yani neredeyse evrenin oluştuğu an diyebileceğimiz kadar küçük bir zaman değerinde , evren inanılmaz derece küçük bir hacme sıkışmış durumda. Enerji, sıcaklık ve yoğunluk muazzam seviyelerde. Öyle ki 1019 GeV enerji değeri, dört temel etkileşimin bir arada olduğunu düşündüğümüz seviyeye denk geliyor. Yani bu anda; güçlü etkileşim, elektromanyetik etkileşim, zayıf etkileşim ve çekim tamamen aynı şeymiş gibi davranıyor. Her şeyin teorisinin gerçekleştiği zaman... Artık enerjinin düşmesiyle birlikte, çekimsel etkileşim diğer dördünden ayrılıyor. Bu noktada üç etkileşim bir arada bulunuyor. Bunu büyük birleşme teorisi olarak tanımlıyoruz. Bu çıkarım basitçe şuna dayanır: Güçlü çiftlenim sabiti as kısa mesafelerde hızla azalır, aynı zamanda zayıf etkileşim çiftlenim sabiti aw'nin ona göre daha yavaş bir biçimde azalır ve elektromanyetik çiftlenim sabiti ae'nin ise artar. Bu durumda üç eğri bir noktada (1015 GeV düzeyinde) birleşir. Yani aslında üç temel etkileşim bu enerjilerde, aynı şeymiş gibi davranır. Aynı zamanda bu süreçte, 10-36 saniye ile 10-34 saniye arasında enflasyon gerçekleşir . Bu sürelerin inanılmaz kısa süreler olduğunu ve bir insan hayatı için hiçbir anlam ifade etmediğine dikkat edin. Sayılara bakınca bu başlık diğerinden çok uzak bir süre zarfıymış gibi görünebilir, fakat aslında saniyenin trilyonda birinden daha yakındır. Bu noktada elektrozayıf faz geçişi gerçekleşir, yani elektromanyetik ve zayıf etkileşim de artık birbirinden ayrılır. Bu şu demek: Artık bu noktadan sonra, dört temel etkileşim de birbirinden farklı, günümüzdeki gibi deneyimlenir. Bu sırada ortamda kuarklar, leptonlar ve bunların anti çiftleri bulunuyor. Sıcaklık giderek düştükçe, bozon ailesine ait olan W+, W- ve Z bozonları da oluşmaya başlıyor. Kuarklar 200 MeV'den sonra faz geçişine uğruyor. Yani bundan öncesinde serbest bir şekilde hareket edebiliyorlarken, artık hadronlar ve mezonlar içerisinde hapsoluyorlar. Hadronlar, üç tane kuarktan oluşurken; mezonlar ise bir kuark ve bir antikuarktan oluşuyor. Bu noktadan sonra tek başına bir kuark görmek mümkün olmuyor. Bu sebeple bu döneme kuark-hadron faz geçişi deniyor. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Hadronlardan ikisi yeterli kararlılığa sahip durumda: Proton ve nötron. Nötron 615 saniyelik yarılanma ömrüne sahip durumda, ardından bir proton, bir elektron ve bir anti elektron nötrinoya bozunuyor. Proton içinse bu süre 1033 yıl, yani evrenin şu anki yaşından dahi kıyaslanamayacak ölçüde fazla. Bu zamandan sonra madde ve antimadde arasındaki dengesizlik, var olanların birbiriyle yok olmasını tetikliyor. Maddenin daha üstün gelmesi durumundan dolayı, evrende şu anda gördüğümüz tüm yapılar oluşuyor. Bu da neden antimaddeyi görmekte zorlandığımızı bir nebze de olsun açıklıyor. Bu noktadan sonra baryon-foton oranı değişmiyor. Her bir baryon başına, 109 tane foton bulunuyor. Aynı zamanda bu protonlar ve nötronlar durağan değiller. Bir anti elektron nötrino ve proton birleşerek, bir nötron ve bir pozitron açığa çıkarabiliyor. Aynı şekilde bir elektron nötrino ve bir nötron birleşerek, bir elektron ve bir proton oluşturabiliyor. Bu her iki tepkime de çift yönlü çalışıyor . Evrenin yaşı 10-2 saniye olduğunda ortamda çok sayıda nötrino, antinötrino, elektron ve pozitron var. Nötrinonun sıcaklığı, baryonik maddenin sıcaklığı ve ışınımın sıcaklığı ile aynı. Yani birbirlerinden ayrışmamış durumdalar. t~10-2 saniye iken nn/np oranı yaklaşık olarak 0.9'a eşit. t~10-1 saniye olduğunda ise bu değer 0.65'e düşüyor. Evrenin yaşı yaklaşık 0.7 saniye iken, az önce bahsettiğimiz proton ve nötron işlemi sadece sağdan sola çalışıyor. Nötrino veya antinötrinonun bir diğer parçacıkla etkileşmesi, sıcaklık ve yoğunluğun azalmasıyla giderek düşüyor. Bunun bir sonucu olarak nötrinolar artık baryon-foton akışkanından ayrılarak serbest bir şekilde hareket etmeye başlıyor. Bu sebeple bu döneme nötrino ayrışması denir. Ayrışmadan sonra evrenin yaşı yaklaşık 1 saniyeye yakın iken, elektron-pozitron çifti de gözden kaybolmaya başlıyor. Var olanlar, birbirleri ile etkileşerek gama ışını oluşturmaya devam ediyor. Bu yüzden elektron ve pozitron sayısında dramatik bir düşüş gerçekleşiyor. Kalan negatif yüklü elektronların sayısıyla, pozitif yüklü protonların sayısı dengede, yani evren nötr. Elektron-proton bozunmasının en önemli etkisi; enerjinin foton, baryon ve kalan elektronlar arasında hızlı bir şekilde paylaşılıyor olması. Nötrinolar bu ortamdan ayrıştığı için, gerçekleşen bu süreçlerden enerji kazanamıyorlar. Bu sebeple kozmik nötrino arkaplan ışımasının sıcaklığı, kozmik mikrodalga arkaplan ışımasından daha düşük bir sıcaklık olarak 1.95 K düzeyinde. Evrendeki baryonik maddenin nötron ve proton formunda olması ve şartların da imkan vermesiyle, ilkel nükleosentez gerçekleşmeye başlıyor. Hidrojenden; helyum, lityum, berilyum gibi elementler türüyor. Bunlardan yalnızca çok hafif olan H, He ve Li kararlı. Burada bulunduğu ön görülen oranlar, evrende şu anda gözlediğimiz oranlarla kıyaslanarak, teorinin doğruluğu test edilebiliyor. Hafif elementlerin oluşmasından sonra, ciddi başka bir değişiklik olmadan yüz binlerce yıl geçiyor. Bu noktada gerçekleşen en önemli olay, şu anda gördüğümüz kozmik mikrodalga arkaplan ışımasını oluşturan rekombinasyon dönemi. Serbest halde dolaşan elektronlar, atomların yörüngelerindeki yerlerini rahat bir şekilde alabilmeye başlıyorlar. Eğer ortamdaki fotonların enerjisi çok yüksek olursa, elektronlar iyonlaşacağından sıcaklığın yeteri miktarda düşmesi gerekiyordu. 3000 K düzeyi bunun gerçekleşmesi için uygun bir sıcaklıktır. Aslında burada rekombinasyon talihsiz bir yanlış isimlendirmedir, çünkü \"re\" ifadesi \"tekrar\" anlamını taşır. Halbuki bu durum, ilk defa gerçekleşmektedir. Elektronların atom çekirdeği etrafındaki yerlerini edinmeleriyle, fotonlar ortamda serbest bir şekilde hareket edebilmeye başlıyorlar. Dolayısıyla bu andan itibaren ortaya çıkan fotonlar, evrende bir engelle karşılaşmadan rahatlıkla ilerleyebildiğinden, bu andan itibaren gelen fotonları görebiliyoruz. Son saçılmalar gerçekleşip bittiği için böylesi bir hayali yüzeye, son saçılma yüzeyi diyoruz ve buradan gelen fotonlar şu anda yaklaşık 2.73 K'lik kara cisim ışımasına karşılık gelen kozmik mikrodalga arkaplan fotonlarını oluşturuyor. 3000 K düzeylerinde başlayarak, 2.73 K'de neden göründüğünü merak edebilirsiniz. Bu durum tamamen, o andan bu yana evrenin genişleyerek fotonların enerji kaybetmelerine neden olmasından kaynaklanmaktadır. Yani CMB geçmişte daha sıcak görünüyordu, gelecekte ise daha soğuk görünecektir. Aynı zamanda fotonların ortamdan ayrışmadan önce baryonlarla birlikte olduğu ortam baryon-foton akışkanı olarak adlandırılır ve enerji transferlerinde önemli bir yeri vardır. Her bir ayrışma olduğunda, evrenin önemli bir faz geçişi yaşadığını fark etmiş olmalısınız. Belki de bu noktadaki en derin soru, bunların sayıları ve neden bu zamanlarda gerçekleştikleridir. Kozmoloji konularını detaylı olarak ele aldığımız başlıklara yazı dizilerimize giderek ya da aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/evrenin-urkutucu-sesi/", "text": "NASA, Hubble'ın çektiği bir fotoğrafı müziğe dönüştürdü ve sonuç gerçekten şaşırtıcı. Evren harikulade bir yer! Keşfedilecek uçsuz bucaksız gezegenlerle, henüz açığa kavuşturulmamış gizemlerle, ve hatta kara deliklerin üflediği süper baloncuklarla dolu. Fakat uzayın sahip olmadığı bir özellik var ki o da gürültü. Dünya'daki hava molekülleri, sesleri duymamızı sağlar fakat bu moleküller, uzayda bulunmuyor bundan dolayı da uzayda tam bir sessizlik hakim. Neyse ki bu sessizlik, NASA'nın uzayın sessizliğinden bir ses oluşturmasına engel olmamış. NASA, yukarıda Hubble Uzay Teleskobu tarafından çekilen görüntüyü sese dönüştürmüş. NASA'nın bu proje için kullandığı görüntü, Hubble'ın Gelişmiş Ölçüm Kamerası ile Geniş Alan Kamerası 3 tarafından geçen yılın Ağustos ayında çekilmiş. Evet! Artık müziğin, podcast'lerin veya sesli kitapların yanında dinleyebileceğiniz yeni şey daha var: Hubble görüntüleri. Hubble'la çalışan ekip, tüm görsele serpilmiş galaksi sayısından dolayı bu görüntüyü galaktik bir hazine sandığı olarak adlandırıyor. NASA, görüntüye ilişkin yaptığı bir açıklamada bir galaksinin görünen her noktasının, sayısız miktarda yıldıza ev sahipliği yaptığını söylüyor. Fakat görüntü her ne kadar güzel olsa da; ürkütücü bir müzik bestesine dönüştürüldüğü zaman, başka bir seviyeye geçiyor. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Sese dönüştürülen görüntüyü oluşturan ekip, görüntüdeki farklı bölge ve ögelerin farklı sesleri temsil ettiğini söylüyor. Yıldızlar ve galaksiler, kısa ve net seslerle temsil edilirken; sarmal şekildeki galaksiler daha karmaşık ve uzun notalar çıkarıyor. Ayrıca bu görüntünün 'sesi', en başta kulağa biraz ürkütücü gelse de; ses, orta kısma doğru yer alan ve RXC J0142.9+4438 olarak adlandırılan bir galaksi kümesine geldiğinde gayet güzel bir melodi ortaya çıkıyor. O halde işte size, evrenin keyfini çıkarmanın başka bir yolu daha!"} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/falcon-heavy-basariyla-firlatildi-siradaki-durak-mars/", "text": "Falcon Heavy, 6 Şubat tarihinde SpaceX tarafından başarıyla uzaya fırlatıldı. Doğu ABD saatiyle 03.45'de, Falcon Heavy; Florida'nın Kennedy Uzay Merkezi'ndeki Kalkış Kompleksi 39A'dan fırlatıldı. Aşama ayırma ve itici ayırma işlemleri başarılıydı ve iki yan çekirdek de SpaceX'in 1. ve 2. iniş alanlarına eş zamanlı güzel birer iniş gerçekleştirdiler. Ancak planlanılanın aksine, merkez çekirdek; şirketin Atlantik Okyanusu'nda yer alan Of Course I Still Love You isimli uzaktan kumandalı gemisine iniş yapamadı. SpaceX hala çekirdeğin kaybolduğunu teyit etmese de, roketin fırlatılış klibinde Merkez çekirdeği kaybettik diyen bir ses duyabiliyoruz. Şu an için Dünya'nın en güçlü roketi olan Falcon Heavy, yük olarak sınırlı sayıda üretilmiş ve Mars'a doğru Güneş çevresinde eliptik bir yörünge ile yol alacak bir Tesla Roadster taşıyordu. Evet, gerçekten. Ne kadar etkileyici olsa da, David Bowie'nin Space Oddity şarkısını çalan ve uzay giysisi giydirilmiş bir kukla ile tamamlanmış spor arabanın sizi asıl olaydan uzaklaştırmasına izin vermeyin. Uzay kirliliğine özgün bir şekilde katkıda bulunmanın yanı sıra, bu arabanın Mars'a olan yolculuğu; Falcon Heavy'nin Dünya'dan çok uzaklara oldukça etkileyici yükler taşıyabileceğini kanıtlıyor. Bununla birlikte Musk, BFR gelişimindeki beklenmedik gecikmelerin bunu değiştirebileceğini belirtti. BFR gelişiminin nasıl ilerleyeceğini göreceğiz dedi. Bu, beklenenden uzun sürerse, Ay'ın etrafına Falcon Heavy üzerinde bir Crew Dragon gönderme ve Falcon Heavy'de ekip ile farklı şeyler yapma fikrine geri döneceğiz dedi. Falcon Heavy ile ya da değil, ancak bir gün birimiz bir SpaceX gemisiyle Mars'a gidebiliriz. İnandırıcı gelmiyor mu? Düşününce milyarder bir girişimcinin, büyük bir roketi test etmek için kişisel arabasını uzaya gönderme fikri de kulağa pek inandırıcı gelmiyor. SpaceX dışında, insanlığın Ay ve Mars'a gidebilecek araç olanakları oldukça sınırlı. NASA şu anda Falcon Heavy'den daha güçlü ve yolcu taşıyabilecek düzeyde bir Uzaya Fırlatma Sistemi üzerinde çalışıyor. Tahminlere göre 2022'de hazır olacağı öngörülüyor ancak konu devasa roketler olunca gecikmeler oldukça yaygın. Görünen o ki, Falcon Heavy; daha ucuz olmasından dolayı diğer aracı kolayca geride bırakacak. Ağır fırlatmalarda, diğer araç için 500 milyon ile 1 milyar dolar arası masraftan söz edilirken Falcon Heavy ile yalnızca 90 milyon dolar masraf yapılacak. NASA'nın sınırlı bütçesi ve mevcut yönetimin Ay'a dönme konusundaki yoğun isteği göz önüne alındığında, SpaceX'in roketi Mars için cazip bir seçenek gibi görünüyor. Bu başarılı Falcon Heavy fırlatması, SpaceX'in uzay keşfi konusunda merak yaratmasına yardımcı olacak. Bu ilgi, insanlığın sıradaki durağı Mars'a ulaşabilmesi için gereken hırslı çalışmayı destekleyecek yeni ortaklıklara ve artan finansmana sebep olabilir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/falcon-heavy-sayesinde-asteroit-madenciligi-gerceklesebilir/", "text": "Falcon Heavy Sayesinde Asteroit Madenciliği Gerçekleşebilir! Uzay MadencileriSpaceX'in Falcon Heavy'si, 21. Yüzyılın Altın Telaşı'nı ancak madenciler batıya yönelmek yerine değerli mineralleri ve kimyasalları uzayda ararlarsa hafifletebilir. Güneş sistemimiz, boyutları birkaç adımdan başlayıp yüzlerce kilometre çapına kadar değişebilen taş dünyalarla, bir diğer değişle milyonlarca asteroit ile doludur. Yüzyılı aşkın bir süredir insanlar asteroitler ile madencilik fikrini birleştirmeyi düşündüler ancak önlerinde büyük bir engel vardı: Onlara ulaşabilmek. İlk adım olan bir asteroit üzerine inmek için, Alçak Dünya Yörüngesi'nden çıkıp asteroit'in yörüngesine girebilecek güçte bir araç gerekiyor. Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nde bir gökbilimci olan Martin Elvis'e göre bu araç Falcon Heavy olabilir. Martin Elvis, Amerikan Bilimin İlerlemesi Derneği 'ın Teksas, Austin'deki senelik toplantısında, Falcon Heavy'nin ulaşabileceğimiz asteroit sayısını 15 katı kadar arttırabilme potansiyeli olduğunu ve böylece asteroit madenciliğini gerçekleştirebileceğini söyledi. \"Elimizde birkaç yüz yerine binlerce cevher taşıyan asteroit var.\"Bu asteroitlerdeki minerallerin değerleri oldukça şaşırtıcı. Yalnızca 16 Psyche asteroitinde bulunan demir, tahminen 10$ kentilyon değerindedir ve NASA'ya göre, eğer Mars ve Jüpiter'in yörüngeleri arasındaki bütün asteroitlerdeki mineralleri çıkartabilseydik, dünyadaki her bir insana 100$ milyar verebilecek düzeyde bir servetle karşılaşırdık. Asteroit madenciliği, yalnızca başarılı madencileri milyoner hatta milyarder yapmaktan ziyade, insanlığın kozmosu kolonileştirmesini de kolaylaştırabilir. Bazı demir, kobalt, titanyum ve diğer maddeleri içeren asteroitleri, uzay istasyonu gibi yerler inşa etmek için kullanabiliriz. Bazı asteroitler, astronotların hayatta kalmaları için gereken oksijen ve suyu bol miktarda içerir ve bazıları ise uzay gemilerimizde kullanabileceğimiz roket yakıtına dönüştürebileceğimiz amonyak ve hidrojeni içermektedir. Elvis haklıysa ve Falcon Heavy bu dünya dışı kaynaklara ulaşmamıza yardımcı olabilirse, SpaceX'in lansman başına 90 milyon dolarlık maliyeti, modern madencilere kazanacakları miktarlarla karşılaştırıldığında sudan ucuz gelecektir. 21. Yüzyılın Altın Telaşı: 21st century Gold Rush, Huffington Post tarafından yayınlanan, birden fazla ödül kazanan, mülteci krizinin dünyanın ekonomisini resimlerle, kelimelerle nasıl değiştirdiğini anlatan bir yazı."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/faraday-kafesi-ya-da-ucaklar-yildirimdan-nasil-korunur/", "text": "Deneyde Ben Franklin figürü, bir elektroskop görevi görürken, van de Graaff jeneratörü ise ölçülmek istenen elektrik alanı sağlıyor. Deneyin ilk kısmında, henüz herhangi bir metal kutu yokken, Ben Franklin figürlü elektroskop, bize elektrik alanın varlığını gösteriyor. Deneyin ikinci kısmında ise metal kutu, Ben Franklin elektroskobunu içine alacak şekilde yerleştiriliyor. Ben Franklin elektroskobu, metal kutunun yani Faraday kafesinin içinde herhangi bir elektrik alan olmadığını gösterirken, Faraday kafesinin dışındaki elektrik alanın varlığı, kafesin dışındaki püsküllerle oluşan elektroskop ile tespit ediliyor. Daha önce uçak ile seyahat etmiş olanlarınızdan çoğu da, aslında bir Faraday kafesi deneyinin deneği olmuş olabilir. Bilindiği üzere, uçaklar yüksek irtifalardaki seyirleri süresince yıldırım çarpmasına uğrarlar. Ancak uçaklar birer Faraday kafesi gibi davrandıkları için, içindeki yolcuları ve tüm elektronik devreleri, yıldırımın yarattığı yüksek elektrik alan etkisinden korur. Faraday kafesi, sadece kafes dışındaki elektromanyetik dalgalara karşı bir kalkan görevi görmek dışında aynı zamanda da içerideki oluşan elektrik alanın veya elektromanyetik dalgaların yalıtımını da sağlar. Bunun en bilinen örneği ise, mutfaklarımızda kendine yer edinen mikrodalga fırınlardır. Fırının içindeki elektromanyetik dalgalar, Faraday kafesi görevi gören metal kaplama tarafından içeride tutulmaktadır. Mikrodalga fırının ön bölümünde yer alan boşluklar ise, metal kaplamanın yekpare metal olması gerekmediğini bize gösterir. Faraday kafesi etkisinin gözlemlenebilmesi için önemli olan, daha önce izlediğimiz deneyde olduğu gibi, metal kaplamanın belirli bir hacmi kaplamasıdır. Metal bir iletkende, atom başına bir ya da daha fazla elektron serbest bir halde bulunur. Bu sebepten ötürü, metal iletkenler, dışarıdan kaynaklanan elektrik alanlara karşı kendi serbest elektronlarının konumlarını değiştirerek, karşı bir elektrik alan oluşturur . Bu oluşturulan karşı elektrik alan, iletkenin içindeki toplam elektrik alanı sıfır yapar. Bu sayede, bir iletken eş potansiyeldir, başka bir deyişle, iletken içindeki potansiyel sabittir. Metalin içindeki elektrik alanın sıfır olmasından ötürü, kafesin kapsadığı herhangi bir boşlukta da elektrik alan sıfır olacaktır. Bu etki sayesinde, dışarıda oluşan herhangi bir elektrik alanın etkisi, kafesin içine nüfuz edemeyecektir. Artık asansöre binip, telefonunuzla konuşmaya çalıştığınızda telefonunuzun çekmediğini fark ederseniz, sebebinin Faraday kafesi etkisi olduğunu bileceksiniz. Uçakta uçarken dışarıyı izleyip, yıldırımlar olduğunu görseniz dahi rahat olacaksanız. Fiziğe ve Faraday kafesine güvenin."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/fenilketonuri-pku-hastaligi/", "text": "Proteinlerin hayatımızdaki öneminden zaten bahsetmiştik . Vücudumuzda gerçekleşen metabolik reaksiyonlarda enzimler görev alır. Enzimler; protein yapısında olup, reaksiyonların olağan sürelerinden daha hızlı gerçekleşmesini sağlayan biyokatalizörlerdir. Enzimlerin etki ettikleri maddelere, substrat denir ve enzimler substratlarına özgüdürler. Yalnızca o substratla bir kompleks oluştururlar. Bir enzimin yapısının bozulması, çalışmaması durumunda reaksiyon olması gereken yolağından sapıp başka yolaklara girerek farklı bileşikler oluşturabilir. Buna en önemli örnek de kalıtsal metabolik bir hastalık olan fenilketonüri hastalığıdır. Ülkemizde, özellikle akraba evliliklerinden ötürü, görülme oranı dünyadakine göre daha yüksek olan bu hastalıkta, fenilalanin hidroksilaz denen bir enzimin çalışmaması veya eksikliği sonucunda fenilalanin amino asidi, tirozin amino asidine dönüşemez. Fenilalanin, çeşitli yolaklar sonucunda fenil pirüvik asit, fenil laktik asit, fenil asetik asit gibi daha farklı bileşikler halinde birikmeye başlar ve idrarla atılırlar. Bebeklik döneminde bu bileşiklerin toksik düzeylerinin beyin omurilik sıvısına geçmesiyle, bebeğin beyin gelişimi etkilenir ve bu durumzeka geriliğine sebep olur. Bunun temel sebebi, aşırı fenilalanin amino asidinin kan-beyin bariyerini geçip, vücut için gerekli diğer amino asitlerle yarışarak onları engellemesi ve gerekli metabolitlerde eksiklik oluşturmasıdır. - Ciltte, idrarda veya nefeste küflü bir koku - Nöbet gibi nörolojik problemler - Ciltte kızarıklık/döküntü - Açık ten ve mavi göz - Anormal ufak kafa yapısı - Hiperaktivite - Zihinsel gelişim problemleri - Gelişimde gecikme - Davranışsal, duygusal ve sosyal problemler - Psikiyatrik bozukluklar Fenilketonüri Tanısı Nasıl Konur?Bu sebeple genelde bebekler doğduktan üç gün sonra, bebeğin topuğundan kan alınarak PKU tanı testi yapılır. Bu test Guthrie kartı aracılığıyla yapılır. Üç gün sonra olmasının sebebi, enzimin eksikliğinin ortaya çıkması için gereken beslenmenin gerçekleşebilmesidir. Fenil asetik asit bileşiğinin idrara özgün bir koku vermesi de eskiden beri PKU tanısında kullanılır. Ne Kadar Yaygın Bir Hastalık?Fenilketonuri, dünya genelinde 12,000 bebekten 1'inde görülürken bu oran Türkiye'de 4,200 bebekten 1'i gibi ortalamanın üzerinde bir değerdir. Avrupa'da 1/10,000, Amerika'da 1/13,000, Çin'de 1/11,000 - 1/25,000 arasında, Finlandiya'da 1/100,000 ve Tayland'da ise 1/200,000 gibi diğerlerine kıyasla oldukça düşük bir değerdir. Yani Tayland'da görülme olasılığı Türkiye'dekinden yaklaşık 50 kat daha azdır . Fenilketonüri Tedavisi Nedir?Fenilketonuri hastalığı, aile üyelerinden geçen kalıtsak bir hastalık olması nedeniyle kalıcı bir tedavisi yoktur, ancak hastalığın yarattığı zeka geriliği gibi sonuçlar, sıkı bir diyetle önlenebilir. Fenilalanin amino asidi oranı düşük gıdalar kullanılır ve proteince zengin gıdaların tüketimi kısıtlanır. Amaç kandaki fenilalanini normal düzeyde tutmaktır, fakat büyüme için gereken tüm besin öğeleri eksiksiz verilir. Fenilketonüri Diyeti Nasıldır?Düşük miktarlarda fenilalanin içeren gıdalar seçilmelidir, bunun için iyi bir araştırma yapılmasını ve doktorunuza danışmanızı muhakkak öneririz. Genel olarak yüksek protein içeren süt ve süt ürünleri, et, balık, tavuk, yumurta, fasulyeler ve kuruyemişler önerilmez. Bu yiyecekler, fenilketonuri hastalarında yüksek fenilalanin kan değerlerine neden olabilir. Fenilalanince fakir sebzeler, meyveler, makarna, ekmek ve gevrekler tüketilebilinir. Fakat bu besinlerin bazıları farklı tiplerde olabilir ve bazıları proteince zengindir. Bu nedenle tüketilen ürüne dikkat edilmesini öneriyoruz. Görüldüğü üzere, vücuttaki bir enzimin çalışmaması, tüm metabolizmayı kısıtlar. Bu yüzden genetik açıdan bir proteinin doğru kodlanması, doğru üç boyutlu yapıda olması büyük önem taşır. ÖNEMLİ: Bu yazı, genel bilgilendirme amaçlıdır ve bir sağlık tavsiyesi içermez. Böyle ciddi durumlarda lütfen uzmanınıza danışıp, onun fikirlerini önemseyiniz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/filogeni-ve-filogenetik-agaclar/", "text": "Üzerinde yaşam barındıran ve henüz bu kapsamda bildiğimiz tek gezegen olan Dünya'daki yaşam formlarının tüm varyasyonları, biyoçeşitliliği oluşturur. Milyarlarca yıl önce, ilk yaşam belirtileri oluştuktan sonra meydana gelen primitif canlılar, zaman içerisinde birbirlerinden büyük bir farklılaşmaya uğramış ve 2 milyon-2 trilyon gibi büyük bir tahmin aralığında türlere yayılmıştır. Bu kadar büyük bir global çeşitlilik sisteminde de, yakınlık ve benzerlik ilişkilerinden ötürü bir sınıflandırma bilimi olan taksonomi doğmuştur. Taksonomik birimler arasında benzerlik ve yakınlık sayısal olarak değerlendirildiği zaman filogenetik sınıflandırma metoduna ulaşılır. Filogeni, organizmalar arasındaki evrimsel ilişkilere verilen addır ve bunu inceleyen bilim dalı da filogenetiktir. Filogenetik sınıflandırma, canlıların DNA benzerliği, hücre yapısı benzerliği, enzim benzerliği, protein benzerliği, anatomik benzerlik, embriyolojik benzerlik, homolog organ benzerliği gibi özelliklerine göre yapılır. İçlerinde en çok kullanılanlardan biri ise DNA benzerliğidir. DNA bazlı filogenetik çalışmalardaki canlı benzerlikleri ve farklılıkları belli genlerin nükleotit sekanslarının karşılaştırılması ile gösterilir. Sekanslardaki uyumluluk evrimsel yakınlığı, farklılık ise uzaklığı gösterir. Peki, canlılarda çok fazla sayıda gen ve hele ki türler arasında bu kadar çeşitlilik varken; bu belli genler, yani DNA bölgeleri nasıl seçilebilir? rDNA yani ribozomal DNA ile. rDNA'lar tüm organizmalarda mevcuttur ve canlılığın ortak bir başlangıcına sahiptir. Diğer bir deyişle, evrimsel yönden ortak bir bölgeyi işaret eder. Bu nedenle türler arasında bir filogenetik ağaç oluşturulacaksa belli genler olarak bahsedilen incelenecek bölge, rDNA bölgesi ve buradaki genlerdir. Sol üstten başlayarak satır satır ilerleyen uzun bir sekansın gösterimi. Türlerin Kökeni adlı eserin ilerleyen zamanlardaki takibinde, organizmaların evrimsel kökenlerini şematik olarak göstermenin en iyi metodu ağaç grafikleri olarak gelenekselleşmiştir. Türlerin sekansları arası uyum ile ağaç dallarının uzunluğu ters orantılı olacak şekilde, bir ölçek parametresi ile birlikte hazırlanır. Yakınlığı bulunan türlerin ağaç üzerinde gösterimi, bunlara nispeten uzak olan bir dış grup ile pekiştirilir. Farklı bal arısı türlerinin filogenetik ağacı. Sekans uyumları (PTP1 adlı gene göre bakılmış) dal ayrımlarında yüzdeler ile verilmiştir ve altta yer alan E. cuniculi türü sistemin dış grubudur. - Darwin C. On the Origin of Species by Means of Natural Selection 1859; J. Murray, London. - Dahlgren, L.P., R.M. Johnson, M.D. Ellis & B.D. Siegfried Varroacide Toxicity to Honey Bee Queens - https://sites.google.com/site/abillionlivesintheworld/ - http://www.illumina.com/techniques/sequencing/dna-sequencing.html"} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/finlandiyada-beyaz-aurora-goruldu-mu/", "text": "Finlandiya'da Beyaz Aurora Hiçbir Zaman Görülmedi; ama Sahte Bilim Sayfaları Aynı Zırvayı Paylaşıp Duruyorlar! Finlandiya'da sınırları çok keskin olan, perde şeklinde, beyaz aurora gözlendi. Fotoğraflar aurorayı değil, uzun pozlamayla çekilmiş flüorasan lambaları göstermektedir. Yukarıdaki gibi bir dizi fotoğraf, \"Yaplakal\" isimli bir sitedeki NeverSmile isimli bir kullanıcı tarafından üretilmiştir; ancak paylaşımların hiçbirinde auroralardan söz edilmemektedir. Sosyal medyada bunu \"Finlandiya'daki beyaz aurora\" olarak paylaşanlar, bu fotoğraflar arasından aurora isimli ışık olayına benzer olanları cımbızlayarak, prim yapma ve insanları kandırma amacıyla paylaşmışlardır. - ABD, Ay'a Kaç İnsanlı İniş Gerçekleştirdi? Hepsi Başarılı Mı Oldu? Şu Anda Neden İnsan Gönderilmiyor? - Finlandiya'da Beyaz Aurora Hiçbir Zaman Görülmedi; ama Sahte Bilim Sayfaları Aynı Zırvayı Paylaşıp Duruyorlar! - Forer Barnum Etkisi: Astroloji ve Fallar Neden Bize Uyuyor? Astrolog ve Falcılar Kişiliğinizi Nasıl Tahmin Ediyorlar? Auroraların beyaz renkte ve bu formda olmadığı bilinmektedir. Güneş, aktif dönemlerinde koronal kütle atımlarıyla yüklü parçacıkları etrafındaki uzaya yüksek bir hızda fırlatır. Bazen bu atımlar, Dünya'nın doğrultusunda olur ve bu yüklü parçacıklar manyetik alanı takip ederek kutup bölgelerinden itibaren atmosfere girer. Bu da orada bulunan atomların uyarılmasına ve foton salınmasına neden olur. Bu olay işin fiziği gereği tek bir dalga boyunda gerçekleşir. Oysa ki beyaz ışık dediğimiz, tüm dalga boylarını bir arada barındıran bir ışıktır . Bu nedenle herhangi bir auroranın beyaz olarak görülmesi mümkün değildir. Aynı Twitter hesabının bu paylaşımdan birkaç gün önce de APOD olarak seçilmiş bir görseli ne APOD'a ne de fotoğrafı çekene atıf vermeden, hatalı bir bilgiyle paylaştığı görülebiliyor . Hesabın gelen sayısız yorumlara kayıtsız kaldığı ve aynı şekilde hatalı paylaşımları sürdürdüğü görülebiliyor. Günümüzde sosyal medyanın körüklediği popülerlik ve ünlü olabilme arzusu, bilimsel bilgilerin az ilgi görmesiyle harmanlanınca birçok sözde bilim platformunun hatalı ama dikkat çekici içerikler paylaştığı görülüyor. Bu hesaplardan bazıları tamamen ticari amaçlı oluşturuluyor ve yeterince takipçiye ulaştıktan sonra isim değiştirerek satılıyor. Bu tür bir iş modeline dönen sistemde, insanların hangi türden dezenformasyonlara daha fazla tepki vereceği bilindiği için kasıtlı olarak hatalı bilgiler paylaşılıyor ve bu, bilim kültürünü önemli ölçüde olumsuz bir şekilde etkiliyor. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Bu tür hesapların genellikle fotoğrafın kaynağına da atıfta bulunmayarak etik ihlal yaptığı gözleniyor. Bir bilginin kaynağının paylaşılmasının, bilimsel paylaşımlar yapan platformlarda ne kadar hayati olduğunun da bir göstergesidir bu. Çünkü çoğu zaman kaynağın paylaşımı, söz konusu iddianın doğru olup olmadığı hakkında bu örnekte olduğu gibi net bir bilgi veriyor. Örneğin Aurora görselinde bunu direkt görürken, APOD olan görselde açıklamaya baktığımızda, \"aynı saat\" ifadesinin hiç geçmediğini görebiliyoruz. Bu tür durumlarda okuyucu olarak yapılabilecek en iyi şey, şaşırtıcı görünen bilgiyi yaymadan önce doğruluğundan emin olmaya çalışmaktır. Özellikle kaynağa ve eser sahibine atıfta bulunmayan bir hesapta bu konuda çok daha hassas olunmasını öneriyoruz. Burada dezenformasyon kadar etik ihlallerin de öneminin altını çizmemiz gerek. Eser sahibine atıfta bulunmadan, birilerinin eser sahibinden daha çok atıf almasını sorgulamamız gerekiyor. Elbette, bilimsel gerçeklerin bilim iletişimi konusundaki rüştünü ve güvenilirliğini ispat etmiş sayfalardan edinilmesi de büyük önem taşıyor. Sosyal medyayı dolup taşıran bu tür ticari sahtebilimcilere geçit vermemeniz ve prim yaptırmamanız dileklerimizle..."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/fizikciler-gozlemlenmemis-kuantum-parcaciklarini-izlemek-icin-bir-yol-buldu/", "text": "Fizikçiler Gözlemlenmemiş Kuantum Parçacıklarını İzlemek İçin Bir Yol Buldu! Kuantum teorisininin altında yatan temel prensiplerden biri, kuantum nesnelerin dalgalar veya parçacıklar olarak var olabilmesidir. Ancak ölçülene kadar \"var\" olarak kabul edilemeyen kuantum nesnelerin, gözlemlenmedikleri zaman tanımlanmaları ve izlenmeleri mümkün olmamaktadır. Fakat son zamanlarda fizikçiler bu konuyla yüzleştiler ve gözlemlenmemiş kuantum parçacıklarının izlenmesinin imkansız olmadığını kanıtladılar. Yapılan çalışmanın başındaki isim ve Cambridge'in Cavendish Laboratuvarı'nda doktora öğrencisi olan David Arvidsson-Shukur, fiziğin temel taşlarından dalga fonksiyonu üzerine eğilmiş bir bilim insanıdır. Arvidsson-Shukur dalga fonksiyonunun, zengin bilgiler içeriyor gibi görünse de, gerçek kuantum parçacıklarının bir gösteriminden ziyade matematiksel bir araç olarak kullanıldığını açıklamıştır. \"Bu yüzden, kuantum parçacıklarının gizli hareketlerini izlemenin bir yolunu bulma zorunluluğu hissettik.\"Cambridge Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, Physical Review A dergisinde yayınlanan bu yeni çalışma ile bir kuantum nesnesinin kendisini ölçmek yerine kendi çevresi ile nasıl etkileşim kurduğunu inceleyerek, gözlemlenmemiş kuantum parçacıklarını izleyebildiğini göstermiştir. Parçacıklar hareket ettikçe kendi çevrelerinde iz bırakırlar, bir nevi çevrelerini etiketlerler.Her bir \"etiket\" veya çevreleriyle etkileşim, parçacıklar içindeki bilgileri kodlar. Arvidsson-Shukur ve arkadaşları bu \"etiketleme\" etkileşimlerini doğrudan gözlemlemeksizin haritalamak için bir yöntem geliştirdiler. Bununla birlikte bu \"etiketleri\" takip eden araştırmacılar, parçacıkların gözlemlendiği bir deneyin sonunda parçacıklardan alınan bilgiyi çözebileceklerini keşfettiler. Bu, bilim insanlarının kuantum parçacıklarının hareketlerini takip edebilmelerini sağlayarak; davranışları hakkında, bilim insanlarına çok daha fazla bilgi vermektedir. Gözlemlenmemiş kuantum parçacıklarını izlemenin bu yeni yolu, bilim insanlarının kuantum mekaniğindeki eski tahminlerin doğruluğunu test etmelerini sağlayabilir. Bunların arasında, \"bir parçacığın aynı anda iki yerde var olabilmesi\" ve \"aralarında herhangi bir parçacık transferi olmayan iki insanın telepatik bağlantı kurabilmesi\" gibi önermeler de vardır. Dolayısıyla bu araştırma, bir zamanlar fiziksel olarak imkansız olduğu düşünülen şeylerin gerçekte mümkün olabileceğini gösterdiği gibi, araştırmacıların da telepatinin potansiyel gerçekliğini doğrulamasına olanak tanıyor olabilir. Ancak belki de daha önemlisi, bu deney fizikçilerin dalga ve parçacık özelliklerini birlikte anlamalarını sağlamıştır. Daha önce, yalnızca kuantum deneylerinin sonucunu tahmin etmek için kullanılan nümerik hesaplama araçları olduğu düşünülüyordu. Ancak araştırmacılar, kuantum parçacıklarının her bir \"etiketleme\" işleminin doğrudan dalga fonksiyonu ile ilişkili olduğunu bulmuşlardır. Bu araştırma, kuantum parçacıklarının ve dalga parçacıklarının hareket ve davranışlarını anlamaya yönelik çabaları destekler niteliktedir. Kuantum fiziğinin temel gerçekleri bu tip yeni bilgiler vasıtasıyla test edilebilir ve heyecan verici yeni bulgular, insanoğluna yeni yollar açacaktır. - ScienceAlert, \"Physicists Just Discovered a Way to Track Unobserved Quantum Particles\""} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/flamingolar-ne-kadar-dost-canlisi/", "text": "Flamingoların, yırtıcı alışkanlıkları ve kümelenmeleri bilinse de sosyal ilişkilerinin arkasındaki mekanizmalar hala gizemini koruyor. Beş yıl süren yeni bir çalışma, flamingoların sürülerinin bir parçası olarak son derece sosyal varlıklar olduğunu, sürekli olarak yakın arkadaşlarıyla zaman geçirdiğini ve tıpkı insanlar gibi sevmedikleri bireylerden kaçındıklarını ortaya çıkardı. Exeter Üniversitesi Hayvan Davranışları Araştırma Merkezinden araştırmacı Dr. Paul Rose flamingoların uzun ömürlerinin olduğunu ve arkadaşlıklarının yıllar boyunca sürdüğünü belirtiyor. Rose, Görünüşe göre flamingolar da tıpkı bizim gibi çeşitli nedenlerle sosyal bağlar kuruyorlar ve bu ilişkilerin uzun ömürlü olması, vahşi yaşamda hayatta kalmak için önemli bir rol oynuyor.\" sözlerini de ekliyor. Rose ve meslektaşı, Exeter Üniversitesi Profesörü Darren Croft, Wildfowl & Wetlands Trust Slimbridge Sulak Alan Merkezi'nde dört flamingo türünü inceledi. Flamingolar sosyal bağlarını; evli çift, aynı cinsiyetten arkadaşlıklar ve hatta üç-dört kişilik yakın arkadaş grupları olarak kuruyor. Araştırmacılar Karayipler, Şili, And ve Küçük Flamingo sürülerini incelediler. Sürülerin nüfusu 20 üyeden 140'a kadar değişiyor ve bulgular daha büyük sürülerde daha çok sosyal etkileşim olduğunu gösteriyor. Bu etkileşimlerde, mevsimlerin de oldukça büyük rolü var. İlkbahar ve yaz aylarında ve üreme mevsiminde daha fazla bağ oluşuyor. Dr. Rose ayrıca flamingoların bir hayvanat bahçesinden diğerine taşırken, birbirine sıkıca bağlı flamingoları ayırmamaya dikkat edilmesi gerektiğini de vurguluyor."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/galaksi-kumeleri-kahraman-perseus-kumesi/", "text": "Kahraman Takımyıldızı, adını Yunan mitolojisindeki kahraman Perseus'tan alır. Hikayeye göre Perseus, Gorgon kardeşlerden Medusa'nın kafasını Graeae'nin Perseus'a verdiği ayna yardımıyla kesmiştir. Zaten gökyüzünde tasvir edilen hayali çiziminde, Perseus'un bir elinde Medusa'nın kesik kafası, diğer elinde ise kılıcı vardır. Kahraman Takımyıldızı'nı Kraliçe, Arabacı, Zürafa, Boğa ve Üçgen takımyıldızları çevreler. Ayrıca Kahraman Takımyıldızı, her sene Ağustos ayında gerçekleşen Perseid Göktaşı Yağmuru'nun saçılım noktası olma özelliğini de taşımaktadır. Ancak bu yazımızda bunlardan biraz farklı olarak, Kahraman Takımyıldızı'nın sınırları içerisinde bulunan muhteşem bir galaksi kümesinden bahsedeceğiz. Abell 426 olarak da adlandırılmış olan Kahraman Kümesi, içerisinde binlerce galaksi içeren zengin bir kümedir. Öyle ki bu bölge, milyonlarca derecelik gaz kütleleri ile birlikte evrenin bilinen en ağır bölgelerinden biridir. Dilerseniz kümenin en baskın üyelerinden biri olan NGC 1275'e bir göz atalım. NGC 1275 bizden 237 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan ve Kahraman A, Perseus A veya Caldwell 24 isimleriyle de bilinen 1.5 Tip bir seyfert galaksidir. Seyfert galaksiler ise kısaca, yüksek yüzey parlaklığına ve güçlü tayf yayılımına sahip aktif galaksilerdir. Bu yüzden NGC 1275 aynı zamanda inanılmaz güçlü bir X-ışını ve radyo dalgası kaynağıdır. Aslında NGC 1275, Tip-cD galaksisi adı verilen bir tip merkezi galaksiden ve HVS adı verilen bir başka yüksek hızlı galaksiden oluşmaktadır. HVS'nin merkezi galaksiye karşı saniyede 3.000 kilometrelik bir hızla ilerlediği tahmin edilmektedir. HVS galaksisi, Tip-cd galaksisinden yaklaşık 200 bin ışık yılı uzaklıkta bulunduğundan Tip-cd'yi direkt olarak etkilemez. Ancak yine de aralarındaki gel-git etkisi nedeniyle şekil alan gazların, bölgedeki yıldız oluşumlarını tetiklediği biliniyor. NGC 1275, galaksinin aktif çekirdeğini besleyen ve yıldız oluşumlarına da zemin hazırlayan yaklaşık 13 milyar Güneş kütlesine eşit kütlede moleküler hidrojen barındırıyor. Oldukça büyük bir karadeliğe sahip NGC 1275'in merkezinin kütlesi, 340 milyon Güneş kütleli bir karadeliğin kütlesine eşit. Son olarak NGC 1275'in bir eliptik galaksi olduğunu da ekleyelim ve galaksi kümemiz Abell 426 ile devam edelim. 240 milyon ışık yılı uzaklıktaki Abell 426 yani Kahraman Kümesi, galaksi kümeleri arasında en parlak X-ışını kaynaklarından biri ve aynı zamanda binlerce galaksi içeren, bize en yakın, en verimli galaksilerden ikincisi. Birinci galaksi kümesi ise Abell 3627 ve ACO 3627 isimleriyle de bilinen Cetvel Kümesi. Ancak Cetvel Kümesi'ne baktığımızda Samanyolu düzlemi tarafından örtüldüğü için pek de bir şey göremiyoruz. Bu nedenle her ne kadar Kahraman Kümesi en verimli küme olmasa da, gözlemlenebilirliği nedeniyle bizim için daha değerlidir diyebiliriz. Aynı zamanda Kahraman Kümesi, evrenin tanımlanmış en ağır objelerinden biri olma özelliğini de taşımakta. İlginç bir şekilde 2003 yılında Cambridge Üniversitesi'nde Dr. Andrew Fabian öncülüğündeki bir ekip, Chandra X-Işını Gözlemevi'nde yaptıkları 53 saatlik gözlemler sonucu Kahraman Kümesi'nde B notası tespit ettiler. Ancak bu nota bir piyano tuşunun 57 oktav ses altında olduğu için hiçbir insan tarafından algılanamıyor. Ses dalgalarının ise az önce bahsettiğimiz NGC 1275 galaksisinin merkezindeki aktif galaktik çekirdekte gerçekleşen plazma şişmelerinden kaynaklandığı düşünülüyor. Bu şişmeler x-ışını filtresi kullanılarak çekilen fotoğraflarda rahatlıkla görülebiliyor. Süper kümeler, Abell 426 veya Abell 3627 gibi galaksi kümelerinin birleşip çok daha büyük galaksi kümeleri oluşturmalarıyla oluşan devasa galaksi topluluklarıdır. Başka bir deyişle süper kümeler, evrende gözlemleyebildiğimiz en büyük yapılardır. İşte Kahraman Kümesi ve diğer pek çok galaksi kümesi de birleşip Kahraman Balıklar adı verilen muazzam bir süper küme oluşturuyorlar. Öyle ki, bu süper küme 300 milyon ışık yılına kadar uzanıyor. Kahraman Kümesi ise bu süper kümenin baskın ve en zengin galaksi kümesi olarak kabul ediliyor. Son olarak yukarıda bahsettiğimiz galaksiler, kümeler ve süper kümeler birleşirken evrende devasa genişlikte boşluklar oluşabiliyor. İşte Kahraman Balık Süper Kümesi ile bir başka süper küme olan Başak Süper Kümesi arasında da 100 milyon ışık yılı çapında devasa bir boşluk bulunuyor. Bu boşluğa ise Boğa Boşluğu adı veriliyor. Boğa Boşluğu gibi devasa büyüklükteki boşlukların nasıl ve neden oluştuğu hakkında belli başlı bazı bilgilerimiz olsa da, bilim insanları evrenin yapısını daha iyi anlayabilmek adına galaksi kümelerini ve bu boşlukları incelemeye devam ediyorlar. Not: Ana görselde Kahraman Kümesi bölgesindeki galaksileri görüyoruz. Fotoğraftaki galaksiler hakkında çok daha detaylı bilgilere ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/galaksi-nedir-tipleri-olusumu-ve-evrimi/", "text": "Galaksi birbirine kütle çekimsel olarak bağlı yıldız, yıldız kalıntıları, yıldızlararası gaz, toz ve karanlık madde barındıran büyük yapılardır. Morfolojik özelliklerine göre farklı tiplere ayrılırlar. Bunlar yine kütle çekimin etkisiyle bir araya gelip daha büyük galaksi kümelerini oluşturabilirler. Evrendeki ilk yıldızların büyük patlamadan yaklaşık 180 milyon yıl sonra oluştuğu düşünülmektedir. İlk yıldızlar meydana geldikten sonra galaksilerin oluşumu ise büyük patlamadan yaklaşık olarak 400 milyon sonraya karşılık gelir. Her ne kadar 400 milyon yıl çok uzun bir zaman gibi görünse de, bu zaman zarfı evrenin şu anki yaşının (13.8 milyar yıl) %3'ü kadardır. Galaksilerin ne zaman oluşmaya başladıklarına dair iyi bir fikre sahibi olsak da nasıl oluşmaya başladıkları hala kesin bir cevaba sahip değil. Bazı bilim insanları galaksilerin, küresel kümeler olarak bilinen ve bir milyon civarı yıldız barındırabilen görece küçük yıldız kümelerinin bir araya gelmesiyle oluştuğunu düşünürken; diğerleri, ilk önce galaksilerin oluştuğunu ve daha sonra küresel kümelerin doğduğunu savunmaktadır. Galaksi tipleri, morfolojik yapılarına göre sınıflandırılmıştır. Bu sınıflandırma zaman içerisinde değişse de bazı kavramlar günümüzde halen ilk günkü gibi anılmaktadır. Bunun için tarihte geriye yolculuk edip, ilk keşfi yapanların neler gördüğünü anlamaya çalışmakta yarar var. 20. yüzyıldan önce Samanyolu dışında galaksilerin var olduğu bile bilinmiyordu. Aslında bu galaksiler, bulanık bulutları andırdığından astronomlar onları bulutsu, ya da daha bilinen adıyla nebula olarak adlandırmışlardı. Yani gökyüzünde böyle yapılar olduğu pekala biliniyordu ama onlar Samanyolu'nun bir parçası sanılıyordu. Tıpkı Samanyolu gibi ayrı ve çok uzakta yer alan yapılar olduklarına dair hiçbir fikrimiz yoktu. Daha sonra 1920'lerde astronom Edwin Hubble Andromeda'nın bir bulutsu değil galaksi olduğunu gösterdi. Andromeda, Samanyolu içerisinde olamayacak kadar uzaktaydı. Neredeyse tüm mevcut galaksi sınıflandırma sistemleri, 1926'da Hubble tarafından önerilen ilk şemanın sonucudur. Bu şemayı Hubble çatal diyagramı olarak adlandırmaktayız. Hubble çatal diyagramında morfolojik yapılarına göre galaksiler dört ana gruba ayrılır; spiral galaksiler , eliptik galaksiler, merceksi galaksiler ve düzensiz galaksiler. Hubble çatal diyagramı, Edwin Hubble'ın 1926 yılında geliştirdiği ve galaksilerin zamanla geçirdiği değişimi gösteren bir diyagramdır. O zamanlar Hubble bu diyagramda soldaki galaksilerin erken tip , sağdakilerin ise geç tip olduğunu düşünüyordu. Ancak günümüzde bu diyagramın galaksilerin evrimi hakkında yanlış bir yorum olduğu bilinmektedir. Lakin yine de erken tip ve geç tip isimlendirmesi astronomide halen kullanılmaktadır. Bu diyagrama göre galaksiler ilk olarak küre benzeri bir şekle sahip eliptik galaksi olarak doğmakta ve zamanla bu daire basıklaşmaktadır. Eliptik galaksiler de kendi içinde basıklıklarına göre sınıflandırılmıştır. Bu sınıflar görselde E0, E3 ve E7 olarak gösterilmektedir. Bu sınıflandırmayı yaparken kullanılan formül aşağıdaki gibidir. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Bu denklemde a elipsin yarı büyük eksenini, b ise elipsin yarı küçük eksenini ifade etmektedir. Diyagramda eliptik galaksilerden sonra gelen ve çatalın hemen başlangıcında bulunan S0 tipi galaksiler ise günümüzde merceksi galaksiler olarak adlandırılan galaksi tipidir. Daha sonra gelen ve çatalı oluşturan her iki grup da sarmal galaksilerin çeşitli alt sınıflarıdır. Üst kısımdaki sarmal galaksilerin sarmal kolları direkt merkezdeki şişkinlikten başlarken alt tarafta SB ile gösterilen sarmal galaksilerin kolları direkt merkezdeki şişkinlikten değil, yıldızların oluşturduğu merkezden geçen bir çubuktan itibaren başlar . Bir de şekiller tamamen tuhaf, hiçbir özel geometriye benzemeyen ve tamamen farklı biçimlerde olabilen, biçimsiz galaksiler tipi vardır. Sarmal galaksiler , merkezinde yoğun yıldız içeriğinden dolayı daha parlak ve şişkinbir bölge ve bu bölgeyi çevreleyen sarmal kollardan oluşur. Sarmal kollar görece düz bir diskoluşturacak biçimde hizalanmıştır, fakat bu disk az da olsa bir kalınlığa sahiptir. Bunlara ek olarak sarmal galaksileri çevreleyen bir de hale mevcuttur. Galaksi halesi, galaksinin etrafında yer alan ve onu yaklaşık olarak küresel bir biçimde sarmalayan, çoğunlukla da gaz ve tozdan oluşan, yoğunluğu oldukça düşük bir yapıdır. Bu hale ve az önce bahsettiğimiz merkezdeki şişkin bölge daha çok yaşlı yıldızlardan oluşurken, sarmal kollar genellikle toz, gaz ve görece daha genç yıldızlardan oluşmaktadır. Yukarıdaki görsel sarmal galaksilerin yapısını şematik olarak özetlemektedir. \"Bulge\" olarak gösterilen kısım daha yaşlı yıldızlardan oluşan şişkin bölgeyi temsil etmektedir. Tüm galaksiyi içine alan, daha flu sarı renge sahip bölge galaksinin halesini; bu bölgenin içinde \"globular clusters\" olarak adlandırılan minik benekler ise bu bölgeye yayılmış küresel yıldız kümelerini temsil etmektedir. Aşağıdaki görselde bir sarmal galaksi olan Fırıldak galaksisi (M101) görülmektedir. Bu galaksi bizim bakış doğrultumuza göre neredeyse tam dik olduğu için, sarmal kol yapıları belirgin bir şekilde görülmektedir. Eliptik galaksiler yuvarlak ya da oval biçimli olabilirler. Bu tip galaksilerde yıldızlar genel olarak galaksi içine düzgün dağılmıştır, yani galaksinin yıldız yoğunluğu her yerinde yaklaşık olarak aynıdır. Tıpkı sarmal galaksiler gibi bir haleye ve merkezlerinde daha yoğun yıldız bulunduran şişkin bir bölgeye sahiplerdir. Ancak sarmal galaksilerin aksine düz bir disk görünümünde değillerdir. Bu tip galaksideki yıldızlar görece daha yaşlı yıldızlardır. Evrende bilinen en büyük eliptik galaksiler bir trilyona kadar yıldız barındırabilmekte ve iki milyon ışık yılı çapında olabilmektedirler. Bu galaksiler dev eliptik galaksiler olarak adlandırılır. Ancak elbette bütün eliptik galaksiler, dev eliptik galaksi değildir. Bunların yanında çok daha küçük boyutta olanları da mevcuttur ve boyutlarına göre bazıları cüce eliptik galaksi olarak adlandırılır. Merceksi galaksilerin şekli, sarmal ve eliptik galaksiler arasında yer alır. Tıpkı sarmal galaksiler gibi ince ve döner bir diske ve merkezlerinde şişkin bir bölgeye sahiplerken sarmal kolları yoktur; eliptik galaksiler gibi de az miktarda toz ve yıldızlararası malzeme barındırırlar. Bu tip galaksiler daha çok evrenin kalabalık bölgelerinde oluşurlar. Aşağıdaki görselde gördüğünüz Sombrero galaksisi, merceksi galaksilerin en bilinen örneklerinden biridir. Ayrıca bu tür galaksilerin nasıl bir görünüme sahip olduğunu da net bir biçimde göstermektedir. Düzensiz galaksiler, belirgin bir şekle sahip olmayıp, farklı farklı şekillerde bulunabilen, biçimsiz galaksilerdir. Bu tür bir biçimsizliğin nedeni genellikle kütle çekimsel tedirginlikler ya da çarpışmalar . Aşağıdaki görselde de yer alan Anten galaksileri (NGC 4038/4039) aslında birleşmektedir ve tek bir galaksi oluşturacaktır. Tahmin edileceği üzere aslında öncesinde spiral ya da eliptik olanlar, bu tür bir etkileşim sonucu düzensiz hale gelebilir. Çarpışmanın da etkisiyle farklı süreçler de devreye girebilir. Anten galaksileri örneğinde bu durum, gaz ve toz bulutunun, manyetik alanlarla birlikte karışarak hızlı bir yıldız oluşum sürecini tetiklemesi şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Galaksi oluşumunu ve evrimini açıklayan birçok model, evrenin ilk zamanları hakkında bildiklerimize; evrenin ilk zamanları hakkındaki bilgimiz ise büyük patlamanın artıkları olan kozmik mikrodalga arka plan ışıması hakkındaki modellere dayanmaktadır. Evrenin ilk zamanlarında yüksek sıcaklıktan dolayı maddenin yoğunlaşıp öbekler oluşturması mümkün değildi. Ancak zamanla evrenin genişleyerek soğumasıyla birlikte gaz ve toz kümeleri oluştu. Bu büyük kümeler zamanla yoğunlaşıp kendi kütle çekim alanları altında çökerek galaksileri meydana getirdiler. Galaksi oluşumunu açıklayan iki önemli model mevcuttur. Bunlar; yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya modelleridir. İlk model galaksilerin, çok büyük gaz bulutlarının kendi içine çökmesiyle oluştuğunu savunurken; ikinci model ise galaksilerin, daha küçük boyuttaki gaz bulutlarının çarpışarak birleşmeleri sonucunda oluştuğunu savunmaktadır. Galaksilerin oluşumu her ne kadar birbirine benzese de oluştuktan sonraki görünümleri farklıdır. Farklı tipte galaksi oluşumunun, ilk başta onu oluşturan gaz bulutunun ya da bulutlarının açısal momentumuna bağlı olduğu düşünülmektedir. Çarpışmadan ya da çöküşten sonra oluşan bu ilkel galaksi eğer büyük bir açısal momentuma sahipse oluşan galaksi düz bir yapıya sahip, hızla dönen bir sistem oluşturma eğiliminde olurken; görece daha küçük açısal momentuma sahip olduğunda ise daha küresel bir sistem oluşturma eğiliminde olmaktadır. Günümüzde de galaksi oluşumu ve evrimi konusu hala tartışmalara sahiptir ve açığa çıkarılmayı bekleyen birçok soru ve model barındırmaktadır. Çocuklarınıza bilimi sevdirecek, bilimsel kavramları öğretecek kitaplar arıyor ama bulamıyor musunuz? Bu seri tam size göre! Mistik Yerler ve Çözülmemiş Gizemler tam size göre! Bu kitaptaki haritaları inceleyerek yeryüzünün en esrarengiz yerleri ve en fantastik canlılarıyla tanışacak, kaşiflere ve korsanlara maceralarında eşlik edeceksiniz. Kıtaları, okyanusları, yüksek dağları, derin çukurları, yeraltının gizemlerini, kısacası gezegenimizi keşfedeceksiniz. Galaksiler oluşumlarından sonra sonsuza dek aynı kalmayabilirler. Belli bir süre sonra onları oluşturan yıldızların hayatlarının son bulması, başka bir galaksiyle çarpışma ya da başka bir galaksinin çekim alanından etkilenme gibi sebeplerle form değiştirebilir, yani evrimleşebilirler. Galaksi evrimini üç sınıfa ayırabiliriz; pasif evrim, diğer galaksilerle etkileşim sonucu evrim ile seküler evrim. Galaksinin başka galaksilerle çarpışmayarak ya da etkileşime girmeyerek bozulmadan kaldığı, sürekli yeni yıldız oluşumlarından yoksun bir evrimleşme türüdür. Bu galaksilerdeki oldukça parlak ve yüksek kütleli yıldızlar zamanla ana kol evresinden çıkıp kırmızı dev olurlar ve bu da galaksinin git gide daha sönük, kırmızımsı bir görünüm almasına neden olur. Evrende izole halde kalmış, erken tip eliptik galaksiler bu şekilde evrimleşirler. Galaksilerin başka galaksilerle etkileşime girmesi yeni yıldız oluşumlarının tetiklenmesine sebep olabilir. Böyle bir durumda galaksinin yapısı, rengi ve parlaklığı değişecektir. Yeni yıldız oluşumları galaksinin parlaklığını artırırken aynı zamanda daha genç ve büyük kütleli yıldızların varlığı daha mavimsi bir renge sahip olmasına neden olur. Tabii zamanla, tıpkı pasif evrimde de olduğu gibi, bu yeni yıldızlar ana kol evresinden çıkacak ve galaksinin özellikleri çarpışmadan önceki haline geri dönecektir. Fakat bu etkileşimin yıldız oluşumlarıyla sonuçlanmaması da mümkündür. Böyle bir durumda galaksinin rengi ve parlaklığı aynı kalırken yalnızca yapısı değişir. Yani sarmal bir galaksi merceksi galaksiye; merceksi galaksi ise eliptik galaksiye dönüşebilir. Seküler evrim, yavaş ve istikrarlı bir evrimdir. Böylesi bir evrim, galaksilerin etraflarındaki maddeyle uzun sürede etkileşmesi sonucu gerçekleşir. Ya da bu süreç spiral kolların veya çubukların neden olduğu iç yapı süreçleriyle şekillenir. Bu nedenle seküler evrim, özellikle disk yapısına sahip galaksilerin evriminde önemli bir role sahiptir ve eliptik galaksilerin oluşumunu göreli olarak daha az etkilediği düşünülmektedir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/galaksilerin-uzakliklarini-nasil-olcuyoruz/", "text": "Aslında bunun için çok sayıda yöntem var. Biz şimdilik, fazla detaya boğulmadan en sık kullanılan üç yöntemi ele alalım: Tip Ia süpernovalar, Cepheid değişen yıldızları ve Tully-Fisher ilişkisi. Eğer daha detaylı bir inceleme istiyorsanız, şu yazımıza göz atabilirsiniz. Tip Ia SüpernovalarTip Ia süpernovalar, bileşenlerden birinin beyaz cüce olduğu çiftli sistemlerde gerçekleşir. Diğer bileşen herhangi türden bir yıldız olabilir. Beyaz cüce, eğer bu yıldızdan madde çalabilirse, kütlesi artmaya başlar ve bir eşik noktasına gelir. Bu noktada birden başlayan nükleer reaksiyonlar, beyaz cücenin belirli bir kütle değerinde aniden patlamasına neden olur. Bu patlama sırasında ortaya çıkan ışıma ise, standart bir mum görevi görür. Çünkü bu patlamalar evrenin neresinde olursa olsun, aynı mekanizma tarafından gerçekleştiğinden ötürü, aynı parlaklıkla ortaya çıkar. Fakat ne kadar uzakta olursa, bize o kadar sönük görünecektir. Bu da aslında tam istediğimiz şeydir, mesele onun salt parlaklığını belirleyebilmektir. 1 metre uzaktaki parlaklığının ne kadar olduğunu bildiğiniz bir el feneri düşünün, 10 metre öteye gittiğinde size ne kadar parlak görünmesi gerektiğini bilebilirsiniz. Burada da tam olarak bu ilişkiden faydalanılır. Tip Ia süpernovalar standart mumlar olarak kabul edilirler, belirli bir uzaklıktaki ışımaları bilindiğinden dolayı, gözlenen ışımaları ile hesap yapılarak uzaklıkları bulunabilir. Tip Ia süpernovaların galaksi ile ne alakası diye yerinde bir soru sorabilirsiniz. Aslında bu tam olarak ihtiyacımız olan şey, çünkü süpernova patlamaları, yıldızların olduğu yerde, yani galaksilerde gerçekleşir. Eğer süpernovanın uzaklığını ölçerseniz, galaksinin de uzaklığını ölçmüş olursunuz. Aradaki devasa mesafeye oranla, galaksinin boyutu çok önemsiz kaldığından, süpernova patlamasının galaksinin neresinde olduğu çok da bir şeyi değiştirmez, fakat bu da pekala hesaplanabilir. Tip Ia süpernovalar çok şiddetli patlamalar olduğundan dolayı , gözlenebilir evrenin en uç köşelerinden bile görünebilir. Bu sebeple Tip Ia süpernovalar, kozmolojik uzaklık ölçümlerinin vazgeçilmez aracıdır. Cepheid Değişen YıldızlarıCepheid adınızı verdiğimiz değişen yıldızlar, zaman içerisinde parlaklıklarında değişim gösterirler. Bunun sebebi yıldızın çeşitli astrofiziksel süreçler dolayısıyla şişip büzüşmesidir. Yıldız periyodik olarak genişler ve büzüşür. Bu da yıldızın parlaklığının periyodik olarak değişmesi demektir. Yapılan çalışmalar, Cepheid yıldızlarının zonklama dönemleri ile salt parlaklıkları arasında bir ilişki olduğunu ortaya çıkarmıştır. Salt parlaklık bizim tam olarak bilmek istediğimiz şey, çünkü elimizde olan, gözlemle elde ettiğimiz görünür parlaklık. Görünür parlaklık ve salt parlaklık biliniyorsa, uzaklık bilinebilir . Yani sadece yıldızın parlaklığının değişim periyodunun gözlenmesi, onun ne kadar uzakta olduğunu belirlememize olanak tanır. Müthiş bir fırsat! Fakat ne yazık ki Cepheid değişenleri Tip Ia süpernovalar gibi çok uzaklardan görünemez, bu yüzden yalnızca yakın galaksilerin uzaklıklarının ölçümünde kullanılabilir. Tully-Fisher İlişkisiBazen galaksilerin kendileri de bir uzaklık belirteci olarak kullanılabilir. Sarmal galaksiler, dönme hızları ile salt parlaklıkları arasında bir ilişki gösterirler. Bir sarmal galaksi ne kadar hızlı dönüyor ise, özünde o kadar parlaktır ve sarmal galaksinin dönmesi, ölçebildiğimiz bir niceliktir. Bu sayede galaksinin salt parlaklığını yaklaşık olarak belirleyebilir, yani uzaklığını ölçebiliriz. Eliptik galaksiler için ise durum biraz daha karmaşıktır, çünkü onlar belirgin bir dönme göstermezler. Elbette burada kısaca bahsettiğimiz durumlar, uygulaması o kadar da kolay durumlar değildir. Çok karmaşık analizler gerektirir ve hala bazı noktaları ciddi tartışmalar barındırmaktadır. Fakat elimizdeki tek yöntem bunlar olmadığı için, aynı galaksinin uzaklığını farklı yöntemlerle ölçüp, yöntemler arasındaki uyuşmazlığı da test edebiliriz. Bunun gibi çeşitli bilimsel yöntemler izlenerek, günümüzde birçok uzaklık ölçümü hassas bir biçimde yapılabilmekte, olası sorunlar tespit edilebilmektedir. Bu yazı konuyu basit düzeyde merak edenler için çok yüzeysel olarak ele alınmıştır. Eğer daha çok detay merak ediyorsanız, yazının içerisinde verdiğimiz bağlantılara tıklayarak daha detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz. Eğer bunlar da sizi tatmin etmiyorsa, size çok daha kapsamlı olan şu yazımızı öneriyoruz. Keyifli okumalar."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/galapagos-adalari-evrimin-laboratuvari/", "text": "Etkileyici bir jeolojik tarihe sahip olan Galapagos Adaları, eşsiz bitki ve hayvan yaşamı örnekleriyle karmaşık bir ekosisteme ev sahipliği yapmaktadır. Adadaki bitkiler ve hayvanlar, meşhur doğabilimci Charles Darwin'e evrim teorisini ortaya koymada ilham kaynağı olmuştur. Binlerce turist ve bilim insanı her yıl buradaki vahşi yaşamı incelemek amacıyla adalara akın etmektedir. 13 büyük ada, 7 daha küçük ada ve yaklaşık 125 adacık ve kayalıktan oluşan Galapagos Adaları Ekvador'un Pasifik Okyanusu kıyısında yaklaşık 1000 km boyunca uzanır. Ekvatorun üzerinde olmalarının bir sonucu olarak adaların bir kısmı güney, bir kısmı ise kuzey yarımkürede yer almaktadır. En büyük ada olan Isabela 4670 kilometrekarelik bir alanı kaplar ve rakımı 1707 metreye kadar ulaşır. Ana adaların en küçüğü olan South Plaza'nın yüzölçümü ise 0,13 kilometrekaredir, yani yaklaşık 20 apartman sitesi alanı kadar. Galapagos Adaları, Güney Amerika levhası boyunca doğu-güneydoğuya doğru hareket eden Nazca levhası üzerinde yer alan volkanik adalardır. İki tektonik levhanın buluşmasıyla Nazca levhası Güney Amerika levhasının altına kayarak bir dalma zonu yaratmıştır. Bu olayın sonucu olarak And Dağları oluşmuştur. Nazca levhası Galapagos kızgın noktasının -magmanın kabuğa ulaştığı nokta- üzerinden geçerken yanardağlar patladı ve bunun neticesinde Galapagos Adaları biçimlendi. Kızgın noktanın en azından 20 milyon yıldır aktif olduğu ve bugün gördüğümüz haliyle adaların son 3 ila 4 milyon yılda oluştuğu tahmin ediliyor. Kızgın nokta üzerinde çağlar boyunca belirgin olan hareket kabaca aynı doğrultuda artmaya devam ediyor. En yaşlı adalar Isla Espanola ve South Plaza 3-4 milyon yaşında. Darwin Adaları, Fernandina, Genovesa, Isabela, Marchena ve Santiago ise yaklaşık 700.000 yıllık adalar. Yanardağların çoğu hala aktif durumda. Philadelphia'daki Drexel Üniversitesinden yanardağ bilimci Loyc Vanderkluysen'in belirttiğine göre Isabela'yı altı farklı yanardağ oluşturuyor. 1990 yılından bu yana Galapagos'un üç farklı adasındaki altı yanardağda patlamalar oldu. Tropiklerde bulunmalarına karşın Galapagos Adalarında gür yağmur ormaları yoktur. Cornell Ünivesitesinin verdiği bilgiye göre adaların konumu kesişen üç okyanus akıntısının yolu üzerindedir. Humboldt Akıntısı Antarktika'dan soğuk suları getirir, kuzeyden gelen Panama Akıntısı daha sıcaktır ve Cromwell Akıntısı ise derindeki soğuk suların yüzeye çıkmasına neden olur . Daha soğuk sular iklimi ılıman ve kuru tutar. Adalar her yıl iki mevsim yaşar. Kuru mevsim temmuz ayından aralık ayına kadardır. Bu zamanda sıcaklıklar 20 oC derecelerin ortalarında seyreder ve yağış miktarı ortalamaları aylık 1 cm'den biraz fazladır. Kuru mevsim boyunca yüksek kesimlerde sıklıkla sis görülür ama yağmur çok azdır. Sıcak mevsim ocaktan hazirana kadar sürer. Bu mevsimde sıcaklık 30 oC civarındadır ve aylık yaklaşık 3 cm yağış miktarına ulaşılır. Mart ve Nisan volkanik kayalara ve toprağa karışan yağmurlarla birlikte en yağışlı aylardır. El Nino, iki ila sekiz yılda bir daha sıcak, besleyicilik açısından daha fakir suları getirir. Çoğu tür, besin zincirinin aksadığı bu zaman boyunca sıkıntı yaşar. 1982-1983 ve 1997-1998'in El Nino vakaları oldukça yıkıcı geçmiş, deniz iguanaları popülasyonu yaklaşık yüzde 90 azalmış ve penguen popülasyonu yüzde 75'ten fazla düşmüştür. Deniz aslanı popülasyonu yüzde 50 civarında azalırken 3 yaşın altındaki bütün deniz aslanları yok olmuştur. İklim değişikliğinin El Nino vakalarının şiddetini ve sıklığını etkilemesiyle birlikte yeni normalin, tüm yıl boyunca daha sıcak hava, daha çok su ve artan yağış miktarıyla El Nino dönemlerine benzer olacağının tahmin edildiği doğal Hayatı Koruma Vakfı tarafından belirtiliyor. İklim değişikliği aynı zamanda deniz seviyelerini ve asitlik oranlarını arttırabilir. Galapagos'a özgü 600 bitki türü vardır ve bunların en azından yüzde 30 kadarı endemiktir; yani dünyanın başka bir yerinde bulunmaz. Ayrıca yaklaşık 800 kadar dışarıdan gelmiş tür bulunur ki bunların bazıları işgalci türler olup çevrelerindeki yerli bitki ve hayvanlara zarar verir. Kinin, guava ve böğürtlen bunlar arasındadır. Plantwise'ın bildirdiğine göre tropikal japonsarmaşığı gibi birkaç işgalci tür başarıyla ortadan kaldırılmıştır. Galapagos'ta üç temel bitki örtüsü bölgesi vardır: kıyı, kurak topraklar ve nemli yüksek araziler. Kıyı bölgesi adaların sahil şeridini takip eder ve burada yetişen mangrov ağaçları birçok kuş, iguana, deniz aslanı ve deniz kaplumbağasına korunak ve gelişme alanı sağlar. Ağacın kökleri karides, yengeç ve küçük gibi balıklar gibi deniz canlıları için güvenli bir ortam temin eder. Bu bölgede yetişen diğer bitkiler tuzçalısı ve sahil gündüzsefasıdır. Kurak bölge, adalarda en büyük alanı kaplar ve buralarda daha ziyade kaktüsler, sukkulentler ve yapraksız çalılar gibi çöle özgü bitkiler yetişir. Bu bölge sahil şeridinden başlayıp 60 m yüksekliğe kadar uzanır. Kurak bölge ile nemli yüksek araziler arasında bir geçiş bölgesi yer alır. Burası, küçük ağaçlar ile çeşitli türlerden eğrelti otlarının egemen olduğu yoğun bitki örtüsüyle hem kurak hem de nemli bölgelerin özelliklerine sahiptir. Yaklaşık 300 m yükseklikten itibaren nemli yüksek araziler yer alır. Burada yetişen scalesia ağacı ile Miconia robinsoniana çalısının adalardaki soyu en fazla tehlike altındaki bitki türleri oldukları düşünülmektedir. Bu alanlar adalardaki en verimli topraklara sahiptir ve büyük kısımları adalarda yaşayan insanlar için tarıma açılmıştır. 600 m yüksekliği aşan birkaç adada ağaçsı eğrelti otları egemen bitki örtüsüdür. Galapagos birçok eşsiz hayvanlarıyla ünlüdür. Bunlar arasında dev kaplumbağalar, iguanalar, Darwin'in ispinozları ve Galapagos penguenleri sayılabilir. Adalardaki kuşların yüzde 80'i, sürüngenlerin ve kara memelilerinin yüzde 97'si ve deniz canlılarının en az yüzde 20'si sadece bu adalara özgü endemik türlerdir. 1,8 m'ye varan uzunlukları ve 250 kg'dan fazla ağırlıklarıyla dünyanın en büyük kaplumbağaları Galapagos'tadır. 100 yılı aşkın süre yaşayabilen bu hayvanların en yaşlı üyesi 170 yaşına kadar ulaşmıştır. Galapagos Conservancy tarafından belirtildiği üzere vahşi doğada WWF tarafından tehlikede olduğu kabul edilen türlerden yaklaşık 20.000 ila 25.000 kadar Galapagos kaplumbağası vardır. Dört türün soyu tükenmiştir. Pinta Adasına özgü Chelonoidis abingdoni türünün yaşayan son üyesi 2012 yılında ölmüştür. Dev kaplumbağaların yaşamına yönelik tehditler arasında işgalci türler ve iklim değişikliği bulunur. Dünyadaki tek deniz iguanaları -ayrıca karada yaşayan üç türle birlikte- Galapagos'a özgüdür. Deniz iguanalarının 1,2 m uzunluğa ulaşabildikleri bilinmektedir, kara iguanaları da 1 m'yi aşabilir. Hem denizde hem de karada yaşayan deniz iguanaları beslenmek için suda, dinlenmek ve çiftleşmek için ise karada bulunurlar. Denizde görece daha az avcıyla karşı karşıya iken karada hem deniz hem de kara iguanaları şahinler, balıkçıllar ve kedilerle köpekler gibi yabancı türler tarafından avlanırlar. Bazı bölgelerde yabancı türler nedeniyle sayıları fark edilir ölçüde azalmıştır. Bununla birlikte koruma çalışması neticesinde popülasyonlarının arttığı ve sağlıklı oldukları düşünülmektedir. Galapagos Adalarının yerlisi olan sadece birkaç memeli türü vardır: Galapagos deniz aslanları , Galapagos kürklü fokları , dört pirinç sıçanı türü ve iki yarasa türü . Yunuslar ve balinaların da adaları ziyaret ettikleri görülmektedir. Galapagos deniz aslanı adaların en büyük hayvanıdır, erkeklerinin ağırlığı 250 kg'a kadar çıkabilir. Bu hayvanlar sıklıkla sahillerde ve rıhtımlarda uzanırlarken görülmektedir. Deniz aslanları, baskın bir erkeğin birden fazla dişiyle harem kurduğu ya da bekarların oluşturduğu koloniler halinde yaşar. Galapagos kürklü fokları -ki aslında bir deniz aslanı türüdür- yüzmedikleri zamanlarda kayalık ve gölgeli sahilleri tercih ederek buralarda dinlenir. 1800'lerde kürklü foklar yalıtkan kürkleri için neredeyse yok olmalarına neden olacak derecede avlanıldı. Bugün ise deniz aslanlarına sayısına yakın olacak şekilde popülasyonlarının geri dönüş yaptığı gözlemleniyor. Adalarda karada 29 kuş türü bulunuyor ve bunların 22 tanesi endemik türler, 4 tanesi de endemik alttürler. Darwin'in ispinozlarının çeşitleri, endemik türlerin 13 tanesini oluşturuyor, bunun yanında 4 adet alaycı kuş türü mevcut. 22 endemik türden 8'inin tehlike altında olduğu düşünülmekte. Galapagos Conservancy'nin bildirdiğine göre özellikle 2 türün soyu -mangrov ispinozu ve floreana alaycı kuşu- büyük tehlike altında. Darwin'in ispinozları adadaki en büyük popülasyon grubunu oluşturuyor. Darwin'in belirttiği üzere her bir tür, beslenme şekillerine bağlı olarak kendine özgü şekil ve büyüklüğe sahip gagalara sahip. Yiyecekleri; tohum, çiçek ve yapraklardan böceklere, kaplumbağa ve iguanaların üzerinde buldukları kenelere, deniz kuşlarının kanına kadar çeşitlilik gösteriyor. Darwin'in, ispinozların arasındaki farklara dair çalışmaları ona doğal seleksiyon ve evrim teorilerini geliştirmede yardım etmiştir. 6 endemik deniz kuşu türü vardır: Galapagos pengueni , uçamayan karabatak , dalgalı albatros , en büyük kuşlar; Galapagos fırtına kuşu , lav martısı ve kırlangıç kuyruklu martı . Bunlara ek olarak adalar; üç farklı sümsük kuşu türüne, büyük ve görkemli fregat kuşlarına ve kırmızı gagalı tropik kuşlarına ev sahipliği yapar. Galapagos pengueni ekvatora yakın yaşayan tek penguen türüdür. 2000 penguenin büyük çoğunluğu Fernandina ve Isabela adalarında yaşar. Bu penguen El Nino yıllarında dalgalanan küçük popülasyonu nedeniyle Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliğinin hazırladığı Tehlike Altındaki Türlerin Kırmızı Listesinde yer almaktadır. Biological Conservation dergisinde 2005 yılında yayımlanan bir makaleye göre artan El Nino vakalarından dolayı sayıları azalmaya devam etmektedir. El Nino vakaları penguenlerin bulabildikleri kadar besini depoladıkları üreme mevsiminin başında, besin kaynaklarında şiddetli düşüşlere neden olmaktadır. Galapagos çevresindeki sularda yaşayan büyük deniz yaşamı popülasyonları arasındaki türlerin yaklaşık yüzde 20'si endemiktir. 2016 itibariyle adaların korumalı sularında 544 balık türü tanımlanmıştır. Bunların 79'u endemik ve 452 tanesi de Galapagos'un yerli türleri olup başka yerlerde de bulunabilen türlerdir. Bur türlerden 30 kadarı köpekbalığıdır. Bunlardan balina köpekbalığı -dünyadaki en büyük balık- 12 m uzunluğa ve 20 ton ağırlığa ulaşabilir. Ayrıca çeşitli vatoz türleri (yaklaşık 6 m genişliğindeki büyük manta vatozu gibi) ve birçok tropik balık türleri de bu sularda bulunmaktadır. Kaşif Thor Heyerdahl 1950'lerde Galapagos'ta çömlekler ve başka eserler buldu. Güney Amerika'dan insanların Kolomb döneminin öncesinde adayı ziyaret ettiğini öne sürdü. Galapagos'u ziyaret eden ilk Avrupalı o zamanın Panama piskoposu olan İspanyalı Fray Tomas de Berlanga idi. Mart 1535'te gemisinin rotasını kaybetmesi ile yanlışlıkla adalara ulaştı. De Berlanga tatlı su kaynağı bulma zorluğu ve kullanılabilecek hayvan ve bitki sayısının kısıtlı olması nedeniyle burasının değersiz olduğu kanısına vardı. Adalar dünya haritalarında ilk kez 1570 yılında Gerardus Mercator ve Abraham Ortelius tarafından yapılan haritalarda Insulae de los Galopegos olarak yer aldı. İspanya İmparatorluğunun yükselişte olduğu yıllarda korsanlar, adaları Avrupa'ya giden İspanyol gemilerine yaptıkları saldırılar için üs olarak kullandılar. Korsanlık eğilimlerine karşı İngiltere tarafından görevlendirilmiş olan kaşif Sör Francis Drake 1578 yılında adaları bu yönde kullanan ilk kişi oldu. 18. yüzyılın sonundan itibaren balina avcıları korsanların yerini almaya başladı. Balina avcıları sadece balinaları değil kaplumbağaları, kuşları ve kürklü fokları da soylarını tehlikeye atacak ölçüde avlıyorlardı. Sadece 19. Yüzyılda tahminen 200.000 kaplumbağa avlanmıştır ve yüzyılın sonuna kadar kürklü foklar neredeyse tükenme seviyesine gelmiştir. 1812 Savaşı sırasında Kaptan David Porter tarafından kumanda edilen USS Essex adalara ulaşmış Britanyalı balina avcılarının filosunun büyük kısmını yok etmiştir. Porter aynı zamanda Floreana yanardağının patlayışının betimlemelerini, çeşitli dev kaplumbağaların bazı farklılıklarını ve ayrıca adaların kıyıları gösteren çizimleri içeren ayrıntılı notlar yazmıştır. Galapagos'un ilk Avrupalı yerleşimcisi Floreana adasına 1805 yılında varan ve orada kaldığı süre boyunca şarhoş halde yaşayan Patrick Watkins adlı bir İrlandalıydı. Watkins, adalarda kalmaları için tuzağa düşürdüğü bir avuç insanla birlikte 1809 yılında bir gemi çalarak Ekvador'a kaçtı. Ne var ki büyük olasılıkla gemidekileri yolculuk boyunca öldürdüğü için karaya yalnız indi. Adalara geri dönmeyi planlasa da söylentilere göre gemisi varır varmaz hapse atıldığı için bunu muhtemelen hiç yapamadı. Moby Dick'in yazarı Herman Melville, ki kendisi de yıllarca balina avcılığı yapmıştır, 1841 yılında adaları ziyaret etmiş ve Watkins onun 1854 yılında yayımlanan Las Encantadas adlı öyküsüne ilham kaynağı olmuştur. Adaların kolonizasyonu 1830'larda başlamıştır. Kolonicileri buraya Ekvadorlu General Jose Maria de Villamil getirmiştir. Floreana adasına getirilen bu koloniciler öncelikle askerlerdi. 15 yıl sonra bu yerleşim başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun ardından Floreana'da 1858 ve 1893 yıllarında iki kolonileşme denemesi daha oldu. 1920'lerde Norveçli yerleşimciler Floreana, San Cristobal ve Santa Cruz adalarına ayak basmışlardır. Aslında balinacılık tesisi kurmayı planlarlarken bunu balıkçılık ve konservecilik işiyle değiştirmişlerdir. 1929'da Alman koloniciler, Norveçli çiftçi ve balıkçılarla çalışmak üzere bölgeye ulaşmaya başlamışlardır. 19. yüzyılın ortalarında Floreana ve San Cristobal'de, 1940'larda da Isabela'da ceza kolonileri kurulmuştur. Isabela hapishanesinde 1958 yılında çıkan bir isyanın ardından 1959 yılında ceza kolonileri kapatılmıştır. UNESCO'nun bildirdiğine göre, kara alanlarının çok büyük kısmı -%97'si- 1959 yılında koruma altında ulusal park yapılmıştır. Adaların dördü, -Floreana, Isabela, San Cristobal ve Santa Cruz- toplam 25.000 civarı sürekli insan nüfusuna sahiptir. Kalacakları yerler adalardaki toplam kara alanlarının yüzde 3'ü ile kısıtlanmıştır. Evrimin babası olarak bilinen Darwin aslında eğitimli bir jeologtur. Darwin 1835'te Galapagos'a varmadan önce yaklaşık dört yıldır Güney Amerika etrafında seyahat ediyordu. Bu zaman boyunca Darwin anakaradaki çeşitli iklimlerde ve geminin yolu üzerinde ziyaret ettiği Atlantik Okyanusu üzerindeki adalarda birçok bitki ve hayvanın yaşamına yakından tanıklık etmiştir. Darwin HMS Beagle ile yolculuğuna başladığında bir yaratılışçıydı ama yolculuk boyunca fikirleri yavaş yavaş değişti. Özellikle Galapagos ve çevresindeki yaşam üzerine çalışmaları bu değişimi tetikledi. Darwin çeşitli büyüklüklerde, birbirine yakın ve jeolojik olarak genç birçok adada benzer ama birbirinden farklı hayvan ve bitki türlerinin yaşamını gördü. Darwin, Galapagos'taki yaşamın, yaratılışçılığın mevcut görüşleri ile mantık çerçevesinde uyuşmadığı sonucuna vardı. Darwin'in yolculuktan eve dönüp evrimi ve doğal seçilimi destekleyen bu yapbozu tamamlaması 23 yılını aldı. Evrimin gelecek nesillere belli özelliklerin nasıl geçtiğini açıkladığını biliyoruz. 1859 yılında yayımlanan Darwin'in meşhur Türlerin Kökeni kitabı, ondan önceki çalışmalar ve onun üzerine koydukları ile beraber evrime dair çalışmaların temelini oluşturdu. Bu evrimi destekleyen kanıtları ortaya koyan belirleyici bir çalışma idi. Teorinin ortaya konulmasından sonra bilim çevreleri 10 yıl içerisinde yaratılışçılık yerine evrim ve doğal seçilimi kabul ettiler ve bu dünyayı dönüştüren fikirler yaklaşık 160 yıl sonra bugün hala canlı ve gündemde. UNESCO'ya göre Galapagos açısından öncelikli tehditler; işgalci bitki ve hayvan türleri, artan turizm, demografik büyüme, yasadışı balıkçılık ve denetim sorunlarıdır. Küresel ısınma adaları etkilemeye başlayan bir başka tehdittir. Adalar gibi yalıtılmış yaşam alanlarında bir denge vardır ki bu da tür tiplerinin, popülasyonların ve yok oluşların arasında varlığını sürdüren tür çeşitliliğini etkiler. İşgalci hayvan ve bitki türleri çevreye insanlar, hava ya da su aracılığıyla ulaşır. İşgalciler doğal dengeyi allak bullak edebilir ve böylece soyları yok olan yerli hayvan ve bitki türlerinin soylarının tükenmesinde büyük bir artış ortaya çıkabilir. İşgalci türlerin yayılması önleyici önlemlerle yavaşlatılır. Yerel halkın ve adaya gelen gezginlerin eğitilmesi, yerel ekosistemi eski doğal dengesine getirecek bilinçli kararlar verilmesinde kilit faktördür. Yerel ekosisteme bir başka büyük tehdit yasadışı balıkçılıktır. Örneğin köpekbalıklarının yüzgeçleri için avlanılması ekosistemde bir dengesizlik yaratmaktadır. Deniz aslanları gibi diğer avcı türleri popülasyonları artacaktır, bu da birçoğu ticari olarak değerli balık türlerinin tükenişinde bir artışla sonuçlanacaktır. Dengesizlik sonunda hem av hem de avcı için sürdürülemez bir ortama neden olacaktır. Araştırmacılar adalar çevresinde balıkçılığı denetleme konusunda var olan kuralların daha da güçlendirilmesinin ve köpekbalıklarını belirli durumlarda avlamaya izin verilmesi gibi bazı yasal boşlukların doldurulmasının adanın doğal biyoçeşitliliğinin ve sağlığının sürdürülmesi açısından gerekli olduğu kanaatindeler. Carthage Üniversitesinden Dr. Jeffrey Roberg, adalardaki doğal dengeyi aksatmada en başta gelen işgalci türün turistler olduğuna inanıyor. Mümkün olduğunca dikkatli olsalar bile turistler, çevre üzerinde negatif etkiler bırakabilirler. Bir yandan koruma çabalarının para kaynağı olan turistler konusunda böyle bir sıkıntı söz konusu. Belirli kurallar dahi olsa Roberg'e göre daha fazla insan bu kuralların daha fazla çiğnenmesini beraberinde getirebilir. Adalardaki oteller, gemiler ve diğer kalacak yerler 2015 yılında 250.000 kadar turisti ağırladı. Herhangi bir limiti olmayan bu sayının gerekli yasal önlemler alınmazsa çok daha artacağı tahmin ediliyor. Artan turizm, artan yaya trafiğini ve turistlerin kendileri için belirlenen yollardan ayrılma potansiyelini de beraberinde getiriyor. Daha fazla malzeme ve su kullanımı ve ayrıca 2001 yılındaki petrol sızıntısı kazası benzeri vakaların artma ihtimali de cabası. Artan çöp miktarları da çevre için bir başka tehdit olarak karşımıza çıkmakta. Turistler öncelikli olarak gemilerde yatıp kalksalar da gemilerin ışığı geceleri böcekleri çekebilir ve bu böcekler başka adalara, kendilerine ait olmayan ortamlara taşınarak buralarda yıkım yaratan işgalci türler haline gelebilir. Sonuç olarak adaların görece saf durumunu korumak için kurallara uymak çok önemli. Bir Galapagos yolculuğu her zaman yunuslarla, köpekbalıklarıyla, dev kaplumbağalarla ve sümsük kuşlarıyla geçecek bir macera demek. Bunun yaşatılmasının sorumluluğu da biz insanların üzerinde."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/galileo-gorelilik-ilkesi-ve-donusumleri/", "text": "Göreli ifadesi açıkça, birbirine göre değişim gösteren, başkaları için farklı yorumlanabilen anlamına gelir. Fakat fizik yasaları kişiden kişiye göre değişim göstermez. Herkes aynı fizik yasasını, farklı şekillerde yorumlayabilir. Fakat buradaki olay, gerçekten birbirine göre göreli bir durum olduğudur. Bu durum, aslında fiziğin en temel noktasından başlar: Referans sistemleri ya da başka bir deyişle, koordinat sistemleri. Bir hareket tarif edileceği zaman, hareketin tarif edileceği bir nesne ve bu hareketi gözleyen bir gözlemci vardır. Örneğin; siz dışarıda sabit bir şekilde durmaktasınız ve size bir araba 50 km/sa hızla doğrudan yaklaşıyor. Arkanızdan size doğru gelen 40 km/sa hıza sahip bir araç daha var. Siz, önünüzdeki arabanın, size 50 km/sa hızla yaklaştığını görüyorsunuz, fakat arkanızdaki araç, iki aracın hızının toplamını 90 km/sa olarak görecektir. Bu hareketlerin tümü, hareketliler ve gözlemciler için referans sistemleri oluşturularak ifade edilir. Galileo Görelilik İlkesiEinstein'ın özel göreliliğini anlayabilmek için öncelikle, algılarımızın temelini oluşturan Galileo görelilik ilkelerini ve dönüşümlerini anlamamız gerekiyor. olduğundan, cismin bir ivmesi de yoktur. Bu nokta oldukça önemlidir. Özel göreliliği, genel görelilikten ayıran en temel şey, birinin hız, diğerinin ivme ile ilgileniyor oluşudur. Özel görelilikte referans sistemleri, kesinlikle eylemsizdir. Eylemsiz deniyor olmasının ardındaki temel mantık da, ivme kazandığınızda bir eylem hissetmenizden kaynaklanır. Tıpkı hızlanan bir arabada koltuğa yapışmak gibi. Bu durumda, sabit hızlı bir hareketin de eylemsiz referans sistemi sayılacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü hız sabitse, ivme yoktur. Başta da belirttiğimiz gibi, bütün mekanik yasaları, tüm eylemsiz referans sistemlerinde geçerli olmalıdır. Asla, birbirlerine göre bir değişim yoktur. Şimdi bir düşünce deneyi yapalım. Sabit hızla hareket etmekte olan bir kaykayın üzerinde, bir çocuk olduğunu düşünelim. Bu çocuk, hareketi sırasında, elindeki topu havaya doğru fırlatsın. Gözleyeceği şey, topun, başladığı noktaya geri düşeceğidir. Top, dikey bir çıkış yapıp, serbest düşmeyle aynı noktaya düşmüştür. Fakat, dışarıdan bir gözlemci bu hareketi izlediğinde gördüğü şey; topun bir eğri izleyerek ilerlediğidir. Çünkü top, kaykaydan gelen, yatay bir hız bileşenine daha sahiptir. İki gözlemci her ne kadar farklı şeyleri görseler ve gördüklerinde fikir birliğine varamasalar da; enerjinin korunumu, momentumun korunumu ve Newton yasaları gibi ilkelerin geçerli olduğu konusunda fikir birliğine varacaklardır. Bu iki farklı durumun, hiçbir mekanik yasasıyla ifade edilemiyor oluşu, ortada göreli bir durum olduğunu gösterir. Spesifik bir referans sistemi yoktur ve mutlak hareket kavramını düşünmek anlamsızdır. Fizik, yerel olarak incelendiğinde basittir. Olayın matematiğine girmeden önce, bazı okuyucularımızı sıkmamak adına, bu durumun sonuçları üzerine yorumları açıklamak istiyorum. Tüm bu bahsettiklerimiz, özel göreliliğin başlangıç noktasıdır ve referans sistemlerinin, çok basit bir yaklaşımla, göreliliği nasıl doğurduğunu gösterir. Aslında gözler önünde olup da fark edemediğimiz şey, basit bir şekilde hızların toplanmadığıdır. Örneğin, 300 km/sa hızla giden bir uçaktan 200 km/sa hızla aynı yönde fırlatılan bir kapsül, 500 km/sa hızla gitmemektedir! Standart olarak hayatımızda kullandığımız bu basit işlem, aslında doğru bir hesaplama değildir. Fakat, hızlar ışık hızına kıyasla o kadar küçüktür ki, bu yüzden bu değer 500 km/sa değerine oldukça yakındır. Aslında gerçek değeri 499.9999999753274 km/saattir. Fakat biz bu küçücük farkı hissetmeyiz. Özetle, hızlar doğrudan toplanmaz. Her ne kadar garip gelse de, bu ifade daha farklı bir formülle ifade edilir ve hızlar ışık hızına yaklaştığında, toplam hiçbir zaman ışık hızını aşmayacak şekilde çıkar. Dolayısıyla, ışık hızına yakın bir hızda giderken, ışık hızına yakın bir hızla aynı yönde çıkan herhangi bir şey, sadece ışık hızına daha yakın bir hızla hareket eder. Asla ışık hızını geçmez. Galileo Dönüşüm EşitlikleriR ve R' adını verdiğimiz iki adet eylemsiz referans sistemi tanımlayalım. R' sistemi, R sistemine göre xx' ekseni boyunca sabit bir v hızıyla hareket ediyor olsun. Burada, tanımlama kolaylığı açısından, bir noktada gerçekleşen eylemi olay olarak adlandıracağız. Diyelim ki, bir olay gerçekleşti. Bu olayın yerini ve zamanını R referans sistemi için ile ifade edebiliriz. Benzeri şekilde, R' sistemi için de aynı olayın yeri ve zamanı olsun. Eğer t=0 anında, iki referans sisteminin orijinlerini aynı kabul edersek, bu iki referans sistemi arasındaki dönüşüm bağıntıları aşağıdaki gibi olacaktır. Burada dikkatleri çekmesi gereken, iki zamanın da aynı olduğu postülatıdır. Bu durum, her ne kadar klasik mekanikte geçerli olsa da, hızlar ışık hızına yaklaştığında problem olacaktır. Şimdi, bir cismin R sistemindeki bir gözlemciye göre, dt süresi boyunca dx kadar hareket ettiğini düşünelim. Bu durumda, yukarıdaki Galileo dönüşüm bağıntılarına göre, R' sistemindeki gözlemcinin ölçeceği hareket dx'=dx-vdt kadar olur. R' sistemi R'ye göre v hızıyla hareket ettiğine ve dt'=dt olduğuna göre, sonucu ortaya çıkar. Bu formül, tam olarak gündelik hayatta kullandığımız formüldür. Oldukça yavaş hızlar içerisinde gerçekleşen gözlemlerimiz, sezgisel olarak bunun doğru olduğunu söyler. Fakat söz konusu hızlar ışık hızına yaklaştığında, durum farklı olacaktır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/galvanometre-nedir-nasil-kullanilir/", "text": "Keskin ölçümler yapmak, bilim söz konusu olduğunda en önemli niteliklerden birisidir.Elektrik ve manyetizma söz konusu olduğunda da, galvanometreler tarihsel olarak son derece önemli ölçüm cihazlarıdır. Geçmişi 1870'lere kadar dayanan galvanometrelerin ilk örnekleri, Hans Christian Orsted tarafından geliştirilmiştir. Galvanometreler, adını Luigi Galvani'den almaktadır. Her ne kadar pek çok farklı amaç için farklı tasarımlar söz konusu olsa da, modern galvanometreler ise, Jacques-Arsene d'Arsonval tarafından 1881'de geliştirilen tasarıma sahiptir. Galvanometreler, elektrik akımı taşıyan bir kablonun yanına yerleştirilen pusulanın iğnesinin sapması konseptinden esinlenilerek geliştirilen; bir devredeki akımı tespit etmek için kullanılan cihazlardır. Gerekli ekipmanlar yardımıyla, voltmetre ve ampermetre olarak kullanılabilirler. - Sabit bir merkez etrafında dönebilen, yüksek sayıda sargı içeren dikdörtgen şeklinde bir bobin - Düzgün ve radyal manyetik alan oluşturan bir mıknatıs Manyetik alan kuvvetini güçlendirmek için, sabit bir merkez etrafında dönebilen bir silindire, 1 numaralı figürde görüldüğü gibi sarılan bobin, düzgün ve radyal manyetik alanın içerisine yerleştirilir. Sarılı olan bobinden akım geçtiğinde, bobine etki eden manyetik alan sebebiyle tork oluşur. Oluşan bu torku dengelemek için, silindirin üzerine bir yay bağlanmıştır. Bobinden geçen akım arttıkça, bobine etki eden tork da yükselir. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. diyebiliz. Hatırlayacak olursanız, düzgün manyetik alanın radyal olduğunu söylemiştik. Manyetik alanın bu özelliği bize, bobine etki eden torkun, bobinin açısından bağımsız olmasını kazandırmaktadır . Yukarıdaki işlemlerden görebileceğimiz gibi, galvanometredeki sapma, üzerinden geçen akımla doğru orantılıdır. Bu özelliği, onunla çeşitli ölçümleri yapmamızı mümkün kılar. - Düşük değere sahip bir dirence paralel bağlayarak, galvanometre yardımıyla akım ölçümü yapabiliriz. - Yüksek değere sahip bir dirence seri bağlayarak, galvanometre yardımıyla voltaj ölçümü yapabiliriz. Eğer ki, galvanometrenizin kaç amperlik akımda maksimum sapmayı gösterdiğini ve ampermetrenin iç direncini biliyorsanız, yukarıdaki formül yardımıyla, istediğiniz aralıkta ölçüm yapabilen ampermetreyi oluşturabilirsiniz. Örneğin, maksimum sapması 0.1A'de gerçekleşen ve iç direnci 50 olan bir galvanometre ile, 1A'e kadar okuma yapmak için, Rs değerini hesaplayalım. Rg değeri 50 , galvanometrenin sapmasının maksimum olduğu akım değeri 0.1 A olduğu için Ig değeri de 0.1A'dır. Öyleyse: 0.1A x50 =(1A-0.1A)xRs olduğundan, Rs değerini yaklaşık olarak 5.56 ohm olarak hesaplarız. Ampermetreye benzer şekilde, iç direncini bildiğimiz galvanometremizi yapacağı ölçüm aralığına uygun dirence seri olarak bağlayarak, voltmetreyi oluşturabiliriz. Voltmetrenin ölçeceği maksimum voltaj değerini belirledikten sonra, galvanometrenin maksimum sapmaya ulaştığı amper değerine o voltajda ulaşmak için gereken direnç, yukarıdaki eşitlikle kolaylıkla hesaplanabilir. İnsan biyolojisine yapacağınız bu büyüleyici yolculuğun her aşamasında size ben eşlik edeceğim. Önce sahneye bir iskelet olarak çıkacağım ve her bölümde kostümüme yeni bir katman eklenecek, ta ki vücudum tamamen oluşana kadar. Bu anatomik yolculukta konunun kalbine kadar ineceğiz. Oyunumuz eğlenceli, hatta o kadar eğlenceli ki bedenimiz hakkında bunca şeyi ne ara öğrendiğinize şaşıracaksınız. İnsan Vücudu Tiyatrosu, çocukların vücudumuzun işleyişini derinlemesine ve keyif alarak öğrenebilmesi için harika bir kaynak. Benzer bir örneği de voltmetre için yapacak olursak, maksimum sapmayı 0.01A'da gösteren ve iç direnci 50 olan galvanometremizin maksimum 5V ölçüm yapması için gereken R değeri, 5=50x0.01+Rx0.1'den, 45 olarak hesaplanır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gelecegin-ayak-sesleri-nanoteknoloji/", "text": "Daha önce yörüngeye uzanan bir asansör hayal etmiş miydiniz?Yuri N. Artsutanov bunu düşledi. Hem de 1960'lı yıllarda. Peki böyle bir şey gerçekten mümkün mü? Şimdilik teoride olsa da konuyla ilgili çalışmalar çoktan başladı. Bu hayali gerçekleştirmek için en önemli aşama, belki de insanlığın bildiği en sağlam malzemeyi üretebilmekte. Bunun yolu da nanoteknolojiden geçiyor. Bilimle ilgisi olsun olmasın hemen herkes, nanoteknoloji sözcüğünü bir yerlerden duymuştur. Her geçen gün hayatımıza daha fazla giren bu kavramın ne olduğunu hiç merak ettiniz mi? Gözlerinizin göremeyeceği kadar küçük bir dünyanın içinde, kısa bir yolculuğa çıkalım. Nano sözcüğü etimolojik olarak Yunanca kökenli ve aslında \"cüce\" anlamına geliyor. Bugün bu sözcüğü, metrenin milyarda biri ölçülerine denk gelen fiziksel boyutları tanımlamakta kullanıyoruz. \"Boyutları 1 ile 100 nanometre arasında değişen maddeler üzerinde yapılan çalışmalar da nanobilim ve nanoteknoloji dediğimiz alanları oluşturuyor.\" Başka bir deyişle, maddenin atomik ve moleküler düzeyde işlenmesi... 1959 yılında ünlü fizikçi Richard Feynman, There's Plenty Of Room at the Bottom adlı bir konuşma yaptı. Bu meşhur konuşmada Feynman, gelecekte çok küçük boyutlarda maddelerin kontrol edilip bunların üzerinde çalışmalar yapılabileceğini öngörüyordu. Bu ilham verici tahminler, yıllar sonra gerçeğe dönüşmeye başladı. Aslında nanoteknoloji sözcüğü 1974'e kadar hiç kullanılmamıştır. Japon bilim insanı Norio Taniguchi'nin bu tarihte bir konferansta nanoteknoloji teriminden bahsettiğini görüyoruz. Ancak bu terimin popülerleşmesi başka bir isim sayesinde oldu: K. Eric Drexler, 1976 yılında yayımlanan Engines of Creation: The Coming Era Of Nanotechnology adlı kitabında bu yeni dünyaya adeta hoş geldin diyordu. Bugün, canlı vücuduna enjekte edilebilecek nanorobotlar üzerine araştırmalar yapılıyorsa; tüm bu gelişmelerde, yıllar önce yaşamış öncülerin payları yadsınamaz. İnsanlık, onların gösterdiği yol boyunca, uzay araştırmalarından gıda endüstrisine, savaş sanayinden sağlık sektörüne, pek çok alanda yeni keşiflere imza attı. Yıllar önce geçirdiği bir trafik kazası sonucunda felç geçirerek uzuvlarının kontrolünü yitiren Ian Burkhart adlı bir hasta; beynine yerleştirilen nanoteknoloji ürünü küçük bir mikroçip sayesinde artık kollarını kullanabiliyor. Nanoteknoloji her yıl daha parlak fikirlerle gelişiyor. İlerleyen yıllarda bizleri çok büyük sürprizlerin beklediğinden şüphemiz yok. Yazının başında değindiğimiz uzay asansörü fikri, uzay yolculukları ve yörüngeye nakliye maliyetleri açısından büyük önem taşıyor. Bunun gibi olağanüstü projeler belki nanorobotlar sayesinde gelecekte sıradanlaşacak. Vücudunuzda, hücreleriniz gibi uyum içinde çalışan küçük robotların bulunduğunu hayal edin. Hastalıklarınızı erkenden algılayıp tedavi edebilecek minik doktorlar. Besin ihtiyacınızı minimalize etmek için çabalayacak mikro aşçılar. İletişim gereksiniminizi cihaz ve aksesuarlardan arındıracak küçük asistanlar... Daha iyi bir dünya için, hayal etmekten vazgeçilmemeli. Zira, dünün hayalleri günümüzü şekillendiriyor. Nanoteknoloji şu an için büyük bir geleceğin küçük ayak sesleri olsa da, bu sese kulak verilmeli."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gen-duzenleyici-aglar/", "text": "Hücre, tüm yaşam formlarının en küçük ve ortak birimidir. Hücre, aynı zamanda, canlılığın belli çevresel koşullar altında metabolik olarak sürdürülebilmesini ve nesilden nesile aktarılabilmesini sağlayan dinamik bir sistemdir. Sistemin sürekliliği ve dinamik yapısı, temelde genetik materyalin kendini eşleyebilmesinin yanında, hücre bölünmesi gibi süreçlerin bir fonksiyonu olarak ortaya çıkar. Genel olarak tüm hücreler, nükleik asit yapısında genetik materyale sahip olmalarına rağmen, prokaryot ve ökaryot organizmalar, genetik materyalin hücresel organizasyonu açısından önemli ölçüde farklıdır. Bakteri ve arkealar gibi tek hücreli prokaryotik canlılarda genetik materyal, hücrenin sitoplazması içinde bulunur. Buna karşın, bizi de içeren ve çok daha büyük çeşitlilik gösteren canlı gruplarını kapsayan tek ya da çok hücreli ökaryotik organizmalarda, genetik materyal ayrı bir membranla çevrilmiş olarak çekirdek içinde bulunur. Bu temel yapısal farklılıklara bağlı olarak, prokaryot ve ökaryot organizmalarda, hücre bölünmesi gibi biyolojik süreçlerin işleyişinde önemli ölçüde farklılıklar bulunur. Hücre bölünmesi sırasında, milyonlarca baz çifti uzunluğundaki DNA molekülünün, eksiksiz ve hatasız olarak yeni hücrelere aktarılabilmesi açısından, kromozomal düzenlenme önemli bir adımdır. Mesela ökaryotik kromozomlar, hücre bölünme sinyali ile 2 nm çapındaki uzun DNA molekülünün kendini eşlemesi ve her iki DNA zincirinin histon proteinleri etrafında ve kendi üzerinde 1400 nm çapında lineer bir yapı oluşturacak şekilde katlanmasıyla oluşur. Hücre içinde temel metabolik olayların ve hücreye özel fonksiyonların gerçekleştirilmesi, hücrenin iç ve dış uyaranlara karşı adaptif yanıtlar üretebilmesi, diğer hücrelerle iletişim ve hücre bölünmesi süreçleri, DNA'nın kontrolü altında gerçekleşir. DNA, hücre içerisindeki bütün görevlerden sorumlu ana mekanizmadır. Peki, tüm bu görevler düşünüldüğünde, DNA kendi içerisinde nasıl organize olmaktadır? Tek başına bir karar mercii midir, yoksa yetkili elemanlardan oluşan bir yönetim kurulu mu? Cevap ikincisidir. DNA, gen adı verilen her bir elemanın oluşturduğu bir yönetim kuruludur. Genler, DNA üzerindeki belli nükleotit dizilerine verilen addır (Şekil 1). Organizmaların tüm özellikleri genler tarafından belirlenir. Her bir genin, ayrı bir görevi vardır ve gen ifadeleri hücre içerisindeki biyokimyasal parametrelerin durumlarına ve üzerilerindeki etkilerine göre aktif veya inaktif durumlarda bulunurlar. Hücrelerin karmaşık fonksiyonlarının gerçekleşmesinde birbiri üzerine aditif olarak etki eden bir çok gen ürününün bir arada çalışması söz konusudur. Gen ifadesi, DNA'da saklanan genetik bilginin bir mRNA molekülü şeklinde kopyalanması ve yazılması transkripsiyon ve mRNA dizisinin yapısal veya enzimatik bir protein zincirine dönüştürülmesi- translasyon süreçleriyle gerçekleşir (Şekil 2). Ökaryotik organizmalarda gen ifadesinin düzenlenmesi, hem transkripsiyon hem de translasyon seviyesinde gerçekleşir. Bu durumda bazı spesifik transkripsiyon faktörleri gen dizisi içinde ya da dışında, bazı özel tekrar dizilerine bağlanarak gen transkripsiyonunun aktivasyonunu ya da engellenmesini sağlayarak, ilgili geni aktif veya inaktif hale getirirler. Ayrıca, gen transkripsiyonunun gerçekleşmesi sonrasında, hücre içinde spesifik faktörlerin varlığına bağlı olarak gerçekleşen mRNA prosesi, molekülün yarılanma ömrünün belirlenmesi ve gen fonksiyonunun ortaya çıkmasında etkili proteinlerin sentezlenmesini sağlar. Bu genetik düzenlenme mekanizmasının temel tanımıdır. Genetik düzenlenme, gelişimin ya da hayat döngüsünün herhangi bir zamanında, bir hücrede ifade edilen gen ürünlerinin miktar ve ifade zamanlarının geri döndürülebilen mekanizmalarla kontrolüdür. Düzenlenme sistemi; genler, genlerin ifadelerini kontrol eden gen dışı DNA bölgeleri olan cis-elemanları ve regülatörleri içerir. Genler, düzenleyiciler ve düzenleyiciler arası bağlantılar, canlının genotip kavramını, yani gen düzenleyici ağlarını oluşturur (Şekil 3). Eğer bu mekanizma olmasaydı, hepimiz tek tip hücreden oluşurduk; yani dokularımız olmazdı. Karaciğer hücremizin karaciğer, deri hücremizin deri, kemik hücremizin kemik, sinir hücremizin sinir, kan hücremizin kan vs. olmasını sağlayan gen düzenleyici ağlardır. Bir hücre içerisindeki genlerin ifadeleri ile gerçek deneysel veriler doğrultusunda hangi fonksiyondan sorumlu olduğu ve gen düzenleyici ağın etkileşim yönelimlerinin, ilgili zamanda nasıl olduğu tam olarak ortaya çıkarılabilirse, bunlarla birlikte kararlılığı doğrulanırsa; kanser ve kalıtsal hastalıklar dahil hemen her durumun kolayca açıklanabilmesi olasıdır. Bilgi ve teknoloji, teori ve deneysel altyapı doğru orantılı olarak geliştiği için yapılacak her çalışma bu uzun yolculuğa katkıda bulunacaktır. 1) Watson, J. D., Baker, T. A., Bell, S. P., Gann, A., Levine, M. and Losick R., 2004, Molecular Biology of the Gene, Pearson, New Jersey, 244p. 2) Lodish, H., Berk, A., Kaiser, C. A., Krieger, M., Scott, M. P., Bretscher, A., Ploegh, H. and Matsudaria, P., 2008, Molecular Cell Biology, W. H. Freeman and Company, New York, 323p. 3) Mayr, E., 1982, The Growth of Biological Thought, Harvard University Press, London, 851p. 4) Aluru, S., 2006, Handbook of Computational Molecular Biology, Chapman & Hall/CRC, Florida, 27p."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gen-nedir/", "text": "Gen, RNA sentezi için gerekli bilgiyi taşıyan DNA bölümüdür. Her kromozom DNA'dan oluşur ve bunun spesifik bölümleri gen adını alır. Bir organizmanın tüm DNA'sı ise genom olarak adlandırılır. Genler, kodlayan bölgelerin yanı sıra regülasyon için de bölümler içerirler . Bunun yanında ökaryotik genler, doğrudan bilgi içeriği sunmayan intronları da içerir. Basit bir deyimle gen, kalıtımın fiziksel ve fonksiyonel bir birimidir. Prokaryotik genlere sahip olan mikroorganizmalar, küçük genoma sahiptirler. Buna rağmen, büyük genoma sahip olanlara kıyasla görece fazla protein içerirler. Bakteriyel genler ise intron içermezler ve sıklıkla gruplar halinde düzenlenirler. İnsanlarda genler boyut olarak, birkaç yüz DNA bazından, 2 milyondan fazla DNA bazına kadar farklılık gösterebilir. İnsan Genom Projesi , insanların 20.000 ile 25.000 arasında gene sahip olduğunu hesaplamıştır. İnsanlar arasında çoğu gen birbirinin aynısıdır, fakat %1'den daha küçük bir birim olarak birbirimizden farklılık gösteririz. Alleller ise DNA baz dizilimlerinde ufak farklılıklar olan aynı genin farklı bir formudur. Bu ufak farklılıklar her bir bireyin kendine özel fiziksel farklılıklarına katkıda bulunur. Bilim insanları genleri tanımak için onlara özel isimler verir. Gen isimleri uzun olabileceğinden genlere, ayrıca harflerin ve sayıların kısa kombinasyonları olan semboller atanır. Örneğin kromozom 7 üzerindeki kistik fibroz ile alakalı olan gene, kistik fibroz transmembran iletim regülatörü adı verilmiştir, sembolü ise CFTR'dır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/genel-gorelilik-einstein-alan-denklemleri/", "text": "Einstein 1915 yılında yılında yaptığı yayınla, enerji-momentum ile uzay-zaman eğriliği arasında bir ilişki olduğunu ortaya koydu. Yani daha basit bir ifadeyle, madde ile geometri arasında sıkı bir ilişki bulunuyordu. Wheeler'ın sözünde olduğu gibi; madde, uzay-zamanı büküyor ve bükülmüş uzay-zaman da maddeye jeodezikler boyunca hareket etmesi gerektiğini söylüyordu. Bugün bunu ifade eden denklem setine, Einstein Alan Denklemleri diyoruz. Denklemin sol tarafında yer alan Gik ifadesi, Einstein tensörünü ifade ederken, sağ tarafta yer alan Tik ifadesi stres-enerji tensörünü ifade eder. Yani denklemin sol tarafı geometriyi, sağ tarafı ise maddeyi ifade etmektedir. Denklem sıklıkla aşağıdaki gibi yazılır. Burada sol taraf Gik'nın açık halini ifade eder. Rik terimi Ricci eğrilik tensörü, gik metrik tensör, Reğrilik skaleri, ise kozmolojik sabittir. Bazen Einstein alan denklemlerinin kozmolojik sabitsiz halini de görebilirsiniz. Burada i ve k alt indisleri, kaç boyutlu uzayda-zamanda çözüm yaptığınıza göre değerler alır . Sıklıkla çözümler dört boyutlu uzayda-zamanda ele alınır ve bunlardan biri zaman, diğer üçü ise uzay bileşenidir. Örneğin kartezyen koordinatlarda koordinatları kullanılır. Bu da i ve k'nın (0,1,2,3) değerlerini alacağını gösterir (bazı yerlerde (1,2,3,4) şeklinde de görebilirsiniz). Bazı kitaplarda notasyon farklı olsa da sıklıkla 0 koordinatı t'ye karşılık gelir, biz de öyle alacağız. Burada bir diğer dikkat edilmesi gereken nokta, zaman bileşeninin işaretinin uzaya göre zıt işaret aldığıdır. Yani eğer (0,1,2,3) notasyonunu kullanıyorsak işaret ya da olarak alınır. Tek bir denklem gibi görünen bu denkleme neden Einstein alan denklemleri dendiğini indislerden anlayabilirsiniz. i ve k için dörder tane seçenek olduğundan, 4x4=16 farklı denklem olduğu ortaya çıkar. Bunları aşağıda daha açık bir şekilde görebilirsiniz. Fakat bunlardan altısı birbirinin aynıdır. Yani toplamda 16 denklem olması gerekirken, simetriden ötürü , Einstein alan denklemlerinde yalnızca 10 tane farklı bileşeni bulunur. Seçtiğinizi metriğe göre ise, elde ettiğiniz denklem sayısı azalır. Örneğin Schwarzschild çözümünde yalnızca 4 tane denklem ortaya çıkar. Bazen i ve k alt indisleri sayılar yerine, koordinatları ifade eden terimlerle de kullanılabilir. Örneği R00 yazmak yerine, Rtt yazmak tercih edilebilir. Notasyon tercihi size kalmış. Bazen bunlar bir takım kurallara göre kullanılır. Aslında Einstein alan denklemleri, bize bir diferansiyel denklem seti verir. Mesele bu diferansiyel denklem setini çözerek, tıpkı Newton'ın F=ma'sında olduğu gibi, bir hareket denklemi elde etmektir. Yani Einstein alan denklemlerinin çözümünden, çözümü yapılan geometride maddenin davranışının ne olması gerektiği bulunur. Örneğin boş bir uzayda, dönmeyen, küresel simetrik, yüksüz bir karadelik için Schwarzschild çözümünü elde ederiz. Bu da böyle bir karadeliğin etrafındaki uzay-zamanı nasıl etkilediğini bulmamızı sağlar. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Elde edilen çözüm, koordinat tercihinizden bağımsızdır. Yani kartezyen koordinatları kullanarak yaptığınızda elde ettiğiniz çözüm ile, küresel koordinatları kullanarak yaptığınızda elde ettiğiniz çözüm aynıdır. Dilerseniz başlangıçta koordinat dönüşümü yaparsınız, dilerseniz sonuçta dönüşüm yaparsınız. Aynı sonucu verecektir. Yalnızca burada seçtiğiniz metriğin matrisinin daima tersinin bulunuyor olması gerekir. Einstein alan denklemlerinde yer alan Rik, Ricci eğrilik tensörü, aşağıdaki şekilde ifade edilir. Burada Rlijk Riemann tensörüdür ve Rik'nın hesaplanabilmesi için Rjijk'nın hesaplanması gerekir. Burada i ve k değerleri bizim seçimimiz iken j ve p değeri seçimimizde yoktur. Bunun hesaplanabilmesi için j değerlerinin tümü için toplam alınır. Bu hesaplandığında seçilen i ve k'lar için Rik hesaplanmış olur. Burada oldukça fazla parametre bulunması sebebiyle fazla miktarda sonuç olduğu görülür. i, j ve k değeri için dörder değerden toplamda 64 ifade gelir. Ayrıca her birinin içerisinde dört değer daha alan p değeri üzerinden toplam alınmalıdır, bu da 256 değer yapar. Fakat bunların çoğu sıfırdır. Özellikle Schwarzschild ve Friedmann çözümlerinde hatta çoğunda 10 bileşenin tamamı bulunmaz. Genellikle Rtt, Rrr, R , R bileşenleri sıfırdan farklıdır. Böyle bir durumda i=k olduğu görülür, bu da hesabı tekrar 64 parametreye düşürür. Fakat, dönen bir karadelik için tanımlı metrik olan Kerr metriğinde, dönmenin sebep olduğu açılar da devreye girerek bu sayıyı artırır. Bu yüzden metriğin davranışını anlamak, hesabı anlamak adına önemlidir. Yukarıda Riemann tensöründe yer alan ifade olan Gamma ikl ise Christoffel sembolüdür ve kabaca metrik bağlantıyı inceler. Bağıntısı aşağıdaki gibi verilir. Burada m değeri üzerinden toplam alınır. Her bir parametre eğer tek tek denenirse; i, k, l ve m değerlerinin her biri için 4 değer bulunduğundan, toplamda 4x4x4x4=256 tane Christoffel sembolünün hesaplanması gerektiği görülür. Fakat bunların da bazıları simetriktir ve aynı değeri verir . Ayrıca seçilen metriğe göre, çoğunun değeri sıfır çıkacaktır. Örneğin metriğiniz sadece Rtt, Rrr, R , R değerlerini barındırıyorsa, gim değerinde i=m olmalıdır. Bu da Christoffel sembölünde i=m için çözüm yapmanızın yeterli olduğunu, gerisinin zaten sıfır çıkacağını gösterir. Bu gibi çıkarımlarla yapılan hesap sayısı oldukça aşağıya çekilebilir. Özetle göz korkutuyor gibi görünse de çoğu değer bu şekilde sıfır çıkmaktadır. Basit yaklaşımlarla ve dikkatli bir hesaplamayla diferansiyel denklem setine ulaşılabilir. Mesele diferansiyel denklemleri çözebilmektir ya da seçtiğiniz metriğin zorluğuna göre bunu düzenleyebilmektir. Elbette günümüzde bunları elle tek tek çözmek yerine, Mathematica gibi programlama dilleriyle kolaylıkla gerekli denklemlere ulaşabiliyoruz. Fakat bunlar işin sadece hamallık kısmını ortadan kaldırıyor. Eğrilik skaleri ise, adından anlaşılacağı üzere herhangi bir vektörel bileşene sahip değildir, yani sıfırıncı mertebeden bir tensördür. Birinci mertebeden bir tensörün ise bir vektör olduğunu hatırlayın. Eğrilik skaleri aşağıdaki gibi ifade edilir. Metrik tensör , seçtiğiniz uzay-zaman koordinatlarının geometrik yapısını ifade eder. Daha basit bir deyişle, tanımladığınız uzay-zamanda iki nokta arasındaki geometrinin nasıl olduğunu anlatır. Örneğin Schwarzschild metriği aşağıdaki gibi tanımlıdır. Bu metrikte verilen uzay-zamanda iki nokta arasındaki ayrılığın ; dtdt, drdr, d d ve d d bileşenleri ile ifade edildiğini görüyoruz. Dolayısıyla metrik tensörümüz aşağıdaki gibi olur. Metrikte dtdr gibi bir ifade olmadığından g01 0'a eşittir. Yalnızca köşegen elemanlarının sıfırdan farklı olduğunu görüyoruz. Fakat bu her zaman böyle değildir. Örneğin Kerr metriğinde dtd terimi de bulunur, yani g03'ün bir değeri vardır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/genel-gorelilik-esdegerlik-ilkesi/", "text": "Genel görelilik kelimesi, özel göreliliğin genelleştirilmesini ima eder. Özel görelilikte; ışık hızının tüm eylemsiz sistemlerde sabit olduğunu kabul ederseniz, mutlak bir zaman kavramı olmadığı sonucuna varırsınız. Zaman gözlemciden gözlemciye göreli olarak değişecektir. Benzer şekilde üç boyutlu uzayda iki nokta arasındaki mesafe de gözlemciden gözlemciye farklı ölçülecektir. Einstein kütle çekimi tanımlarken oldukça önemli anlama gelen bir şey fark etti. Aslında kütle çekim ile ivme temelde aynı şeydi. Bunu anlamak için, temellerinin bulunduğu eşdeğerlik ilkelerine bakmalıyız. denklemi ile eşitliği sağladığımızda aşağıdaki sonuca varırız."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/genel-gorelilik-teorisinin-gozlemsel-testleri/", "text": "Merkür'ün Enberi Noktasının PresesyonuDiğer gezegenlerin aksine Merkür, ilginç bir yörünge hareketine sahipti. O zamanlar Newton mekaniği ile yörünge hareketleri gayet başarılı bir şekilde açıklanabiliyordu, lakin Merkür'ün bu garip hareketini açıklamak o kadar kolay değildi. Çünkü denklemler, normal koşullarda böyle bir hareket olmasını mümkün kılmıyordu. Belki de henüz fark edilememiş başka bir gezegen, Merkür'ün yörüngesinde değişimlere sebep oluyordu diye düşünüldü. Bu gezegenin bulunması çok kolaydı, fakat ortada bir gezegen yoktu. Yörüngenin yaptığı bu kayma hareketini Einstein'ın genel görelilik teorisi kusursuz bir biçimde açıklıyordu. Çünkü bu hareket sebep olan şey, cisimlerin birbirine uyguladığı çekim değil, bükülen uzay-zamanda yaptıkları hareketti ve böylesi bir fizikte, böyle bir yörünge hareketi öngörülebiliyordu. Hatta diğer gezegenler de bu hareketi yapıyordu, yalnızca bu durum Merkür'de daha barizdi. Gözlemler, genel görelilik teorisinin öngördüğü kayma miktarını kusursuz bir biçimde örtüşüyordu. Çekimsel Alanda Işığın SapıncıGenel görelilikte, eğer cisimler uzay-zamanı büküyorsa ve cisimler yine bu bükülen uzay-zamanda hareket etmek zorundalarsa; ışık, çekimsel bir alandan geçerken yönünü değiştirmelidir ve bu ölçülebilirdir. Nitekim Eddington 1919 yılında, bir Güneş tutulması sırasında arka plan yıldızlarının görüntüde ne kadar yer değiştirdiklerini inceledi. Böylece ışıklarının, Güneş'in oluşturduğu çekimsel alan tarafından saptırılıp saptırılmadığını görebilecekti. Sonuçlar, gerçekten de ışığın bir sapınca uğradığını gösteriyordu. Üstelik miktar da, tam olarak teorinin öngördüğü miktardı. Bu gözlem genel görelilik teorisini doğrulayan ilk güçlü keşif oldu. Bugün bu olaydan faydalanarak, galaksi kümelerinin, arkaplanlarında kalan cisimlerin görüntülerini merceklemesinden faydalanarak, kümenin kütlesi gibi önemli ölçümler yapabiliyoruz. Bu sebeple çekimsel merceklenme, hala güncel ve önemli bir çalışma alanı. Aynı zamanda eğer teorinin küçük mertebelerde kaçırdığı bir detay varsa, teknolojinin de gelişmesiyle bunun da sınanmasına imkan tanıyacak harika bir araç konumunda. Kütle Çekimsel Kırmızıya KaymaÇekimsel bir alandan bir foton fırlatıldığını düşünelim. Foton, kütle çekimsel alandan kurtulduğu sırada, enerjisinin bir kısmını buraya harcar. Enerjisinin azalması, dalga boyunun kırmızıya kayması demektir. Yani farz edelim ki güçlü bir kütle çekimsel alandan mavi bir foton bırakılıyor. Dışarıdaki bir gözlemci bu fotonu kırmızı olarak görebilir. Çünkü yolculuğa mavi bir şekilde başlayan foton, enerjisini bir miktar kaybederek, yoluna kırmızı devam etmiştir. Bu durum da pek ala ölçülebilirdir ve ilk olarak 1971 yılında Greenstein tarafından Sirius B yıldızında ölçülmüştür. Bu da genel görelilik teorisinin önemli sonuçlarından birini doğrulamaktadır. Radar Yankılanması Uzayda yer alan bir uyduya gönderilen sinyalin gidiş geliş süresi düz bir uzay için kolaylıkla hesaplanabilir. Yapılan denemeler, gelen-giden sinyal arasında bir zaman farkı oluştuğunu göstermiştir. Bu durum, kütle çekimsel etkiler sebebiyle arada kalan uzay-zamanın bükülmesiyle genel görelilik teorisi tarafından açıklanabilir. Daha ilginç bir deneme, çok hassas iki saatten birini yüksek bir zirveye çıkarıp, diğerini deniz seviyesinde bırakarak yapılabilir. Deniz seviyesine yakın olan, çekimsel alandan daha çok etkilendiği için, zaman onun için çok az bir miktar da olsa daha yavaş akacaktır. Her ne kadar bu miktar kara delik gibi sıkışık cisimler için oldukça fazla olabilse de Dünya için bu değer, milyar yıllık yaşı süresinde çekirdek bölgesinin, yüzeyinden yalnızca 2.5 yıl daha yaşlı olduğunu söyler. Genel Görelilikte Çekimsel DalgalarEinstein'ın genel görelilik teorisinden tam 100 sene sonra, varlığını öngördüğü çekimsel dalgalar gözlemsel olarak 2015 yılında doğrulandı. Biri 39 Güneş kütleli, diğeri 29 Güneş kütleli olan iki karadeliğin birleşmesi sonucunda, 62 Güneş kütleli bir kara delik ortaya çıktı. Geriye kalan 3 Güneş kütlesi ise, çekimsel dalga olarak ortama yayıldı ve Dünya'ya ulaştı. Bize ulaşan bu dalga, bir atom çekirdeğinden daha küçük bir ölçekte Dünya'nın büzülüp genişlemesine neden oldu ve bu dalga, LIGO tarafından tespit edildi. Teori, böylesi dalgaları öngörüyordu ve teknolojinin gelişmesiyle bu ilk defa 2015 yılında mümkün oldu. Böylelikle genel görelilik teorisi bir kez daha doğrulanmış oldu. Kozmoloji konularını detaylı olarak ele aldığımız başlıklara yazı dizilerimize giderek ya da aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/geometrik-optik-fermat-prensibi-ve-snell-yasasi/", "text": "Işığın doğasını ve çevresiyle olan etkileşimini anlamaya çalışacağımız bu yazı dizimize, milattan önce 2.yüzyılda yaşamış olan İskenderiye'li Heron'un görüşleri ile başlayacağız ve ardından, 17. yüzyıla atlayıp Fermat prensibini konuşacağız. Son olarak da Fermat prensibini kullanarak Snell yasasını türetmeye çalışacağız. Heron'a göre, ışık iki nokta arasında ilerlerken en kısa yoldan ilerler. Eğer ortamlar aynıysa, ışığın takip edeceği yol bu iki noktayı birleştiren doğru parçasıdır. Benzeri bir yorumu yansıma için yaparsak, aşağıdaki figürde A noktasından çıkan ışığın hangi yolu takip ederek B'ye ulaşacağını bulabiliriz. A'dan çıkıp yansıyan ışığın B'ye nasıl ulaşacağını bulmak için, A noktasının yansımasını alabiliriz. Bu noktaya A' diyelim. A'den B'ye giden en kısa yol, bize yansıyan ışığın izleyeceği yolu verecektir. Öyleyse ışık, ADB yolunu izleyerek yansımayı gerçekleştirir. Görünen o ki durum pek de öyle değil. Çünkü yukarıdaki görselde en kısa mesafe kesik çizgilerle gösterilmişken; gözlemlerimiz bize ışığın AOB'yi takip ettiğini söyler. Şimdi, bu probleme cevap bulmak için zamanda biraz daha ileriye, 17. yüzyıla gidelim. Pierre de Fermat isimli Fransız matematikçi, Heron'un bu fikrini genelleştirir ve kırılma olayını da açıklayabilir hale getirir. Ancak, ne yazık ki tıpki Heron prensibinde olduğu gibi, Fermat prensibinin de doğru sonucu vermediği örnekler vardır. Fermat prensibinin daha geniş bir uygulama alanına sahip olması için, tanımda ufak değişiklikler yapılması gerekir. Fermat'ın ortaya attığı prensibe geri dönecek olursak; Fermat, Heron'un prensibini daha özel bir hale getirerek, ışık, iki nokta arasındaki en kısa yolu takip etmez. Işık, iki nokta arasını en kısa sürede alacağı yolu takip eder der. Yani, eğer ki ışık ikinci bölgede daha yaval hareket etmekteyse; ışık, en kısa sürede diğer noktaya ulaşacağı şekilde bükülür. Bu sayede A ve B noktası arasındaki toplam süre minimuma indirgenmiş olur. Yazımızın bu kısmında ise, bu prensibi kullanarak Snell yasasını türetmeye çalışacağız. Işığın minimum sürede diğer noktaya ulaşması fikrini matematiğe uyarlamak istersek, her iki bölgede de bunu mümkün kılmak için ayrı ayrı alınan yolu minimum hale getirmemiz gerektiğini söyleyebiliriz. Bu da, aslında yola göre türev alıp bunu sıfıra eşitlemekten başka bir şey değildir . Öyleyse, yukarıdaki ifadenin yola göre türevini almamız ve sıfıra eşitlememiz, bizlere minimum süreyi verecektir. Biraz kalkülüs kullanarak, yukarıdaki denklemden aşağıdaki denklemi elde edebiliriz. Şimdi, yukarıdaki figürde verilen açıları için sinüs ifadelerini yazalım. Görebileceğimiz gibi, bu sinüs ifadeleri, eşitliğimizin sağ kısmıyla birebir aynıdır. Öyleyse, yukarıdaki denklemimize ufak bir düzenleme yapabiliriz. Bu eşitliği basitleştirirsek, Biliyoruz ki, v dediğimiz şey; ışık hızının, ortamın kırıcılık indisine bölümü. Yani v=c/n. Bunu da yerine yazarsak, Snell yasasını elde etmiş oluruz. Bu sayede, ışığın geliş açısı ve çıkış açısı arasındaki ilişkiyi veren Snell yasasını türetmiş olduk."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gercekligin-biz-onu-olcene-kadar-var-olmadigi-dogrulandi/", "text": "Gerçekliğin Biz Onu Ölçene Kadar Var Olmadığı Doğrulandı! Elinizde hem parçacık hem de dalga gibi davranabilen bir cisim varsa, cisim nasıl davranacağına hangi noktada karar verir?Genel kanaatimize göre nesne, doğası gereği hem dalga hem de parçacık gibi davranamaz ve ölçümün, sorunun yanıtıyla alakası yoktur. Fakat kuantum teorisi, cevabın yolculuğun sonunda cismin nasıl ölçüldüğüne tamamen bağlı olduğuna öngörüyor. Australian National University'den bir grup araştırmacının ispatladığı şey de tam olarak bu! Çalışmayı gerçekleştiren grubun başındaki isim olan fizikçi Andrew Truscott basına verdiği bir demeçte Deney, ölçümün her şey demek olduğunu kanıtlıyor. Kuantum ölçeğinde gerçeklik siz ona bakmıyorsanız var olamaz diyor. John Wheeler'ın gecikmiş seçim deneyi olarak bilinen bu ünlü düşünce deneyi ilk kez aynalardan yansıtılan fotonların kullanılması planlanarak 1978 yılında öne sürüldü ancak teknolojik yetersizlikler nedeniyle deney bugüne kadar asla gerçekleştirilemedi. Avustralyalı ekip, ortaya atıldığı tarihten neredeyse 40 yıl sonra lazer ışınlarının saçtığı helyum atomlarını kullanarak deneyi tekrarlamayı başardı. Çalışmada yer alanlardan doktora öğrencisi Roman Khakimov Kuantum fiziğinin girişime ilişkin öngörüleri ışığın üzerinde uygulandığında ışığın hem dalga hem de parçacık gibi davranması zaten yeterince tuhaf yetmezmiş gibi, deneyin hem kütleye sahip olma hem de elektrikli alanlarla etkileşime girme gibi karmaşık özellikler barındıran atomlarla yapılması olaya daha da fazla tuhaflık katıyor dedi. Prof. Truscott'ın ekibi ilk olarak maddenin Bose-Einstein yoğuşumu olarak bilinen haline inerek askıda bulunan helyum atomlarını hapsetti. Ardından ortamda tek bir atom kalana kadar enjeksiyon uyguladı. Sonrasında bu seçilen atom ters yayınım yapan lazer ışını çiftlerine doğru düşürüldü. bu sayede katı/opak bir ızgaranın ışığı saçmasına benzer şekilde kavşak gibi davranan ızgara deseni oluşturuldu. Atomun yalnızca ilk ızgaradan geçmesi durumunda yolları tekrar birleştirmek için rastgele ikinci bir ızgara eklendi. Ancak bu kez atom her iki yolda da ilerliyormuş gibi yapıcı ve yıkıcı girişimlere neden oldu. İkinci ızgaranın eklenmediği durumdaysa atom sanki tek bir yolu seçmiş gibi, herhangi bir girişim gözlemlenmedi. Atomun ilk kavşağın içinden geçmesinin ardından ikinci ızgaranın eklenmesi, ikinci kere ölçülmeden önce atomun doğasının henüz belirli olmadığını ortaya koyar. Eğer biri o atomun gerçekten belirli bir yol veya yollar izlediğine inanırsa, o atomun geçmişinin gelecek ölçümünü etkileyeceğini kabul eder diyen Trusscott, Atomlar A'dan B'ye hareket etmezler. Onlar, dalga veya parçacık hareketini ortaya çıkaran hareketin sonunda ancak ölçülebilirşeklinde de ekliyor. Tüm bu anlatılanlar kulağa oldukça garip gelmesine karşın hepsi çok küçük ölçekteki evreni hükmeden kuantum teorisinde geçerli olan kavramlar. Bu teoriyi kullanarak bizler şimdiye kadar LED'leri, lazerleri ve bilgisayar yongalarını geliştirmeyi başardık. - ScienceAlert \"Reality Doesn't Exist Until We Measure it Quantum Experiment Confirms\" - ScienceDaily \"Experimet Confirms Quantum Theory Weirdness\" "} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gezegen-nedir/", "text": "- Kendi kütle çekimi sayesinde küresel yapı oluşturacak kadar ağır olmalıdır. - Termonükleer füzyona sebebiyet vermeyecek kadar da hafif olmalıdır. - Çevresini gezegen oluşumundan kalan gaz ve tozlardan temizlemiş olmalıdır. - Kayalık Gezegenler - Gaz Devi Gezegenler Ayrıca gezegenlerin, yörüngeleri üzerinde bulunan artıkları süpürüp süpürmediği de önemlidir. Bunun yanında bir de yörünge eğikliği önem teşkil ediyor. Tüm bu gelişmeler ışığında Plüto'nun da bir cüce gezegen olduğu konusunda fikir birliği sağlandı. ÖtegezegenlerGüneş Sistemi dışında yer alan başka yıldız sistemlerindeki gezegenleri ötegezegen adıyla tanımlıyoruz. 2009'da NASA, başka yıldızların yörüngelerindeki Dünya benzeri gezegenleri keşfetmek için, yörüngeye Kepler Uzay Teleskobu'nu yerleştirdi ve araştırmalar derhal sonuç verdi. Keşfedilen ötegezegen sayısı, günümüzde binleri buluyor ve bu sayı her geçen gün artıyor. Evrende milyonlarca gökada, bu gökadalarda milyonlarca yıldız ve bu yıldızların bir nevi uydusu olan onlarca gezegen olduğu düşünülürse keşfettiğimiz ötegezegen sayısı eksponansiyel bir şekilde artacak gibi gözüküyor."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gezegenimiz-100-000-yilda-bir-buzul-cagi-yasiyor/", "text": "Cardiff Üniversitesi'nden uzmanlar, gezegenimizin her 100.000 yılda bir buz devrine girip çıkmasına bir açıklama getirdi. 100.000 Yıl Sorunu olarak adlandırılan bu gizemli olay, geçmiş milyonlarca yılda meydana gelmiş ve Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya'yı kapsayan geniş buz tabakalarını oluşturmuştur. Şimdiye kadar bilim insanları bunun neden gerçekleştiğini açıklayamamıştı. Gezegenimizin buzul çağları, her 40.000 yılda bir meydana gelir ve Dünya'nın mevsimi tahmin edilebilir şekilde değiştiği için bu durum bilim insanlarına mantıklı gelirdi. Bu dönemlerin ardından her seferinde biraz daha soğuk yazlar yaşanırdı. Ancak, milyonlarca yıl önce Orta-Buzul Çağı Geçişleri diye adlandırılan bu dönemlerin aralıkları 40.000 yıldan 100.000 yıla kadar değişti. Geology adlı dergide yayımlanan yeni araştırma, bu değişimden okyanusların sorumlu olduğunu ve bunu özellikle atmosferden karbondioksit emerek yaptıklarını öne sürüyor. Ekip, okyanus tabanlarındaki küçük fosillerin kimyasal makyajını inceleyerek, düzenli aralıklarla 100.000 yılda bir yaşanan buzul dönemlerinde okyanus diplerinde karbondioksit miktarının daha fazla olduğunu keşfettiler. Bu, şu anlama geliyor: Okyanus diplerindeki bu fazla karbondioksit önceden atmosferde bulunuyordu ama şu an okyanuslarda bulunuyor. Okyanuslar Dünya'nın sıcaklığını sonradan düşürerek geniş buzul tabakasına sahip kuzey yarıküreyi içine çekiyor. Okyanusların karbondioksidi emip, tekrardan saldığını düşünebiliriz. Okyanuslar atmosferden karbondioksidi emdiğinde buzul levhalar genişler, gezegeni daha soğuk hale getirir. Okyanuslar karbondioksidi atmosfere saldığında buz levhaları küçülür ve atmosferdeki karbondioksit miktarı artar. Atmosferdeki artan karbondioksit ısıyı emerek havanın ısınmasına neden olur. Deniz yosunları fotosentezin vazgeçilmez bir unsuru olduğundan, atmosferden karbondioksit çekilmesinde kilit rol oynarlar. Derin okyanus suları yükselme adı verilen işlemle yüzeye çıktığında karbondioksidi atmosfere tekrardan verir. Ama yüzeyde çok miktarda deniz buzu bulunduğunda, bu tabaka karbondioksidin salınımını önler ve buz tabakalarının daha da büyümesine neden olur. İşte bu durum, buzul çağını uzatan etmendir. Okyanusların karbondioksidi emdiğini ve saldığını düşünürsek, yüzeyde büyük miktarlarda buzun varlığı bir kapak gibi davranır. Okyanusun yüzeyindeki dev bir kapak... diye devam ediyor sözlerine, Prof. Lear. Dünya'nın iklimi şu an buzul dönemleri arasındaki sıcak bir dönemdedir. Son buzul çağı 11.000 yıl önce sona ermişti. O zamandan bu yana sıcaklıklar ve deniz seviyeleri yükselmiş, buzullar ise kutuplara doğru çekilmiştir. Bu doğal döngülere ek olarak, insan kaynaklı karbon emisyonları da iklimin ısınmasında büyük bir etki yaratmaktadır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gezegenler-merkur/", "text": "Merkür, Güneş sisteminin 1. gezegenidir. Güneş'e en yakın gezegen olan Merkür aynı zamanda Güneş sisteminin en küçük gezegenidir ve görsel olarak uydumuz Ay'a oldukça benzer. Ayrıca bu gezegenin bir günü, bir yılından daha uzundur. İnce bir atmosfere sahip olan gezegende gece ve gündüz arasındaki sıcaklık farkı son derece yüksektir. Kayaç bir gezegen olan Merkür'ün uydusu ise bulunmamaktadır. Merkür, adını Yunan tanrısı Hermes'ten almıştır. Merkür gezegeninin yörüngesi hakkında söylenebilecek ilk şey, onun tuhaf gün ve yıl kavramıdır. Gezegenin kendi etrafındaki bir tam turu yaklaşık 59 gün sürerken, Güneş etrafındaki dolanması yaklaşık 89 gün sürer. Yani Güneş etrafında 2 tam tur atarken kendi etrafında 3 tam tur atmış olur. Bir başka deyişle Dünya için 1:365 olan oran, burada 2:3'tür. Bu durum Merkür'ün bir yılı kavramına farklı bir durum ekler. Gezegen kendi ekseni etrafında dönerken, Güneş etrafında da kayda değer miktarda yol aldığı için, bir günün süresi beklenenden biraz daha uzundur. Normalde gezegen 59 günde kendi ekseni etrafında dönse de bir Güneş günü 176 Dünya günü sürmektedir. Yörüngesiyle ilgili bir diğer ilginç sonuç, basıklığınındiğer gezegenlerin yörüngesinin basıklığından dikkat çekici miktarda fazla olduğudur. Basıklığın bu denli fazla olmasından dolayı gezegenin Güneş'e olan uzaklığı, Güneş'e en yakın olduğu konumda yaklaşık 47 milyon kilometre, en uzak olduğu konumda ise yaklaşık 70 milyon kilometredir . Venüs'ün yörüngesinin basıklığı 0.006, Dünya'nın yörüngesinin basıklığı ise 0.016 iken, Merkür'ün yörüngesinin basıklığı yaklaşık olarak 0.20'dir (Dünya'nınkinin neredeyse 13 katı). Eksen eğikliğine bakıldığında gezegenin, Güneş etrafındaki dolanma düzlemine neredeyse dik olduğu görülür. Eksen eğikliği yalnızca 2 derecedir. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Gezegenlerin yörünge hızı, Güneş'e yaklaştıklarında, Kepler yasalarının bize söylediği gibi artmaktadır. Yörünge hızındaki bu değişim, zaten kendi etrafında düşük bir hızla dönen Merkür'ün gün kavramının, Dünya'dakinden farklı olmasına yol açmıştır. Dünya'nın kendi etrafındaki bir tam turu, Güneş'in doğuşu ile batışı arasında geçen süreyle tanımlanabilir. Merkür'de ise, özellikle gezegenin yörünge hızı arttığında, gezegen kendi etrafında henüz bir tam tur atmamışken, gezegenin bazı yerlerinde doğan Güneş hızlıca batıp sonra tekrar doğabilmektedir . Merkür boyut olarak, Dünya'nın yalnızca 3'te 1'i kadardır. Ekvatoryal yarıçapı kutupsal yarıçapına neredeyse eşit olan gezegeninyarıçapı2440 km'dir. Bu sebeple basıklaşma değeri 0 olarak alınır. Merkür'ün kütlesi3.3x1023 kilogramdır, bu değer Dünya'nın kütlesinin yalnızca %5'ine karşılık gelir.. Gezegenin ortalama yoğunluğu5.427 g/cm3olarak hesaplanabilir. Bu yoğunluk değeri onun en yoğun ikinci gezegen olduğunu bize gösterir (en yüksek yoğunluğa sahip gezegen 5.514 g/cm3ile Dünya'dır). Ay'dakilere benzer pek çok kratere sahip olan gezegenin yüzeyindeki yapılara, hayatını kaybetmiş ünlü sanatçıların isimleri verilmiştir . Yalnızca krater yapılarıyla değil, aynı zamanda rengiyle de Ay'a benzeyen gezegenin yüzeyinde düzlükler olduğu kadar birkaç kilometre derinliğe ulaşabilen uçurumlar da bulunmaktadır. Merkür Güneş'e en yakın gezegen olduğu için, sezgisel olarak Güneş sisteminin en sıcak gezegeninin o olduğu düşünülebilir. Ancak hatırlayacak olursak, Venüs'ün atmosferinin çok kalın olduğunu ve bu yüzden, gezegendeki ısının önemli bir miktarının sera gazlarınca hapsedildiğini anlatmıştık. İşte tam olarak bu durum sebebiyle, Güneş sistemindekien sıcak gezegen Merkür değil Venüs'tür. Merkür'ün oldukça ince olan atmosferi, ısıyı hapsetmede son derece başarısızdır. Öyle ki, Güneş ışınlarının vurduğu bölgelerde sıcaklık 430 C'ye ulaşabilirken, Güneş ışığının vurmadığı bölgelerde -190 C'ye düşebilmektedir. Merkür'ün çok ince atmosferi, Güneş rüzgarlarının ve çarpan meteorların gezegenin yüzeyinden koparttığı materyallerden oluşmaktadır. Aslında tam olarak bu sebepten, atmosfer yerine egzosfer demek daha doğru olacaktır. Bu yapı, ağırlıklı olarak oksijen, sodyum, hidrojen, helyum ve potasyumdan oluşmuştur ve atmosfer basıncı neredeyse sıfırdır. Gezegenin çekirdeği, yaklaşık 2074 km'lik yarıçapa sahiptir. Başka bir deyişle, Merkür'ün yarıçapının %85'lik kısmı, gezegenin çekirdeğine karşılık gelmektedir. Alice Harikalar Diyarında hikayesi hiç bu kadar eğlenceli olmamıştı! Haydi en sevdiğin boya kalemlerini al, hayal gücü şapkanı tak. Noktaları birleştir, aradaki farkları bul, bulmacaları çöz, ilginç bilgiler öğren! Ayrıca boyanacak birçok resim de seni bekliyor. Alice'in meşhur macerasını yeniden keşfet ve eğlenceli aktivitelerin tadını çıkar. Merkür'ün manyetik alan şiddeti, Dünya'nınkinin yaklaşık %1'i kadardır. Her ne kadar oldukça küçük bir gezegen olsa da Merkür manyetik alana sahiptir. Gezegenin manyetik alanı, kısmi olarak eriyik haldeki ve demir zengini çekirdeğinin hareketi sebebiyle oluşmaktadır. Bu etkiye dinamo etkisi de denmektedir. 1900'lü yılların başlarında Newton mekaniği ile gezegenlerin hareketi oldukça iyi bir şekilde açıklanabiliyordu, fakat Merkür için durum biraz farklıydı. Bu gezegen, Newton mekaniğinin öngörmediği bir presesyon hareketi yapıyordu. Başlarda bunun, henüz gözlemi yapılmamış bir başka gezegenin olası kütle çekimsel etkisi nedeniyle olabileceği düşünülse de bu gözlenmemiş gezegen asla bulunamadı. - Merkür gezegeni Güneş sisteminin birinci gezegenidir. - Yarıçapı 2440 kilometredir. - Kütlesi 3.3x1023 kilogramdır. - Ortalama yoğunluğu 5.427 g/cm3'dür. - Yüzey yapısı Ay ile oldukça benzerdir. - Uydusu yoktur. - Atmosferi yok denecek kadar incedir. - Geceleri -190 C'ye düşebilirken gündüzleri 430 C'ye çıkabilir. - Manyetik alanı Dünya'nınkinin %1'i kadardır. - Eksen eğikliği yaklaşık 2 'dir. - Güneş etrafında 2 tam tur attığında kendi etrafında 3 tur atmış olur (2:3 oran). - Kendi ekseni etrafında 59 günde dönse de bu sıradaki yörünge hareketi nedeniyle bir gün 176 Dünya günü sürer. - Yörünge basıklığı diğer gezegenlere göre oldukça fazladır (eliptik yörünge, e=0.206) - Belirgin şekilde farklı yörünge hareketi, genel göreliliğin gözlemsel ispatı olmasını sağlamıştır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gizemli-mega-uzayli-yapisi-yildizina-yeni-bir-cozum-onerisi/", "text": "Evrimlerinin sonlarına yaklaşan yıldızların parlaklıklarında dramatik değişimler meydana gelebiliyor, fakat KIC 8462852 yıldızı henüz yaşamının ortalarında bulunan F tayf türünden bir yıldız. Daha önce bu tür cisimlerin, bu kadar kısa dönemlerle parlaklıklarında böylesi değişimler gösterdiği görülmemişti. Sonuç olarak, Kepler Uzay Teleskopu KIC 8462852 yıldızının parlaklığında böylesi büyük düşüşler gözlediğinde, bizimle yıldızın arasına giren bir şey olduğu öne sürüldü. Ortaya atılan teoriler uzaylılar tarafından inşa edilmiş mega yapılardan, yoğun kuyrukluyıldız geçişine ve yıldızın Galaktik gaz bulutlarından geçişine kadar çeşitlilik gösteriyordu. Bu önerilerin tümü devam eden süreçte gözlenen uzun dönemli bir parlaklık düşüşü nedeniyle sürdürülebilir öneriler değiller. Illinois Üniversitesi Fizik Bölümü'nden bir grup fizikçi yıldızda meydana gelen parlaklık değişimlerinin yıldızdan kaynaklanabileceği ile ilgili bir teori ve birkaç da kanıt ortaya attılar. Physical Review Letters'da yayınlanan makalede, Tabby'nin yıldızını ünlü yapan derin parlaklık değişimlerinin yanısıra, yıldızda aynı zamanda küçük değişimlerin de meydana geldiği belirtiliyor. Bu değişimler bir bütün olarak, kuvvet yasası adı verilen, gerçekleşen olayların sayısının olayların büyüklüğüne göre azaldığı bir yasayla uyumluluk gösteriyor. Küçük değişimler, büyük değişimlere kıyasla daha sık gerçekleşiyorlar. Çok sayıda farklı kuvvet yasası bulunmakta, fakat makalenin yazarları KIC 8462852'nin durumunun bir çığ düşmesinden önce karın erimesi, hassas malzemenin kırılmak üzere olduğu andaki durumu ve beyindeki nöronların bir nöbetten hemen önceki haline benzer bir yapıda olduğunu söylüyorlar. Bunların tümü önemli bir değişimin meydana gelmek üzere olduğu, bir evre geçişine yakın sistemlerde çığ istatistiği adı verilen bir istatistiksel sonuçla uyumluluk gösteriyor. Çığ istatistiği ayrıca Güneş ve Gama-ışın patlamaları gibi olgularla da uyumluluk gösteren bir yapıya sahip. Bu bağlamda Tabby'nin yıldızının katı, sıvı, gaz veya plazma gibi maddeler arasındaki geçişlerdekine benzer bir evre geçişi gösterdiği düşünülüyor. Bu evre geçişininse Güneş patlamaları ve Güneş rüzgarları gibi oglularla ilişkili olabileceği düşünülmekte. Sonuç itibariyle KIC 8462852 yıldızı dışa attığı madde nedeniyle kendi ışığını engellemiş oluyor. Başka türlü ifade edecek olursak, bu yıldız henüz nedeni tam olarak anlaşılamamış şekilde büyük bir manyetik aktivite gösteriyor. Ve sonuç olarak dışa atılan madde yıldız ışığının sönümlenmesine neden oluyor. Bu yazı ilk olarak 23 Aralık 2016 tarihinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gocmen-kuslar-nasil-yon-bulur/", "text": "Göçmen kuşlar, göç ederken binlerce kilometre yol kat edebilirler. Bunu yaparken de her yıl yaklaşık olarak aynı rotayı takip ederler. Peki göçmen kuşlar nasıl yönlerini buluyorlar? Bu konu tam anlamıyla açıklığa kavuşturulamamış olsa da, çeşitli hipotezler ve yapılan deneyler sonucunda elde edilmiş önemli fikirler var. Bu nedenle her birini ayrı ayrı ele alıp, karşılaştırmasını yapmak gerek. Aynı rotayı takip edebilmek için gerekli yön bilgisini nasıl edindiklerine dair yapılan deneyler, işin içinde birden fazla etmenin olduğunu ortaya koymuştur. Bunlar; coğrafi işaretler, dünyanın manyetik alanı ve gök cisimleri olarak listelenebilir. Kuşların belli bir mesafeden yuvalarına geri dönebilmeleri üzerine yapılan deneyler, onların bulundukları bölgedeki yer şekillerinden yararlanarak yönlerini saptayabildiklerini göstermiştir. Bu deneylerde, hayvanlar belirli bir noktadan uzaklaştırılıp çeşitli mesafelere götürülmüş, geri ne hızda döndükleri ve başarı dereceleri incelenmiştir. Aşağıdaki tabloda bu deneyler sonucunda hangi tür kuşun hangi mesafeden yuvasına geri dönebildiğini görebilirsiniz. Tabloda gösterilen kuşlarla yapılan deneylere ek olarak sümsük kuşlarıyla da benzer deneyler gerçekleştirilmiş ve benzer sonuçlar elde edilmiştir. Sümsük kuşlarıyla yapılan bu deneyde de kuşların belli bir mesafeden serbest bırakıldığında bölgeyi inceledikleri ve belirli coğrafi yer işaretleri aradıkları gözlemlenmiştir. Bu yer işaretleri topoğrafik , ekolojik ya da iklimsel olabilmektedir. Yapılan bu deneyler her ne kadar bölgenin coğrafyasının, kuşların göçündeki yeri hakkında önemli bilgiler sağlasa da binlerce kilometrelik bir göç güzergahını tek başına açıklayamamaktadır. Bunun için kuşların dünyanın manyetik alanından yararlandığına ya da Güneş'i ve yıldızları izleyerek yön bulduklarına dair hipotezler mevcuttur."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gok-atlasi-nedir/", "text": "Atlas, Türk Dil Kurumu tarafından iki ayrı tanımla veriliyor. İlki coğrafya ile ilgili ve Dünya'nın, bir ülkenin, bir bölgenin fiziksel ve siyasal coğrafyası ile ekonomi, tarih vb. konularda toplu bilgi vermek için bir araya getirilmiş coğrafya haritaları derlemesi olarak tanımlanıyor. Gök atlası, ikinci tanıma uymaktadır. İkinci anlamı ise, Bir konuyu açıklamak için hazırlanmış resim veya levhalardan oluşmuş kitap biçiminde tanımlanıyor. Gök atlası temel olarak gökyüzünü tanımak ve gökyüzünde belirli bir zamanda nelerin görülebildiğini belirleyebilmek için kullanılan, özellikle de gözle bakıldığında gökyüzünü daha iyi tanıyabilmek için hazırlanmış görsel bir bilgi levhasıdır. Genellikle kartondan yapılır ve iki parça olarak kullanılır. Birinci parça, yeryüzünde belirli bir yerde, tüm yıl boyunca görülebilen gökyüzünü, özellikle takımyıldızları da işaretleyerek hazırlanmıştır. İkinci parça ise tüm yıldızları içeren ilk parçanın üzerine konur ve böylece yalnızca belirli zamanda görülebilen yıldızları gösterecek, diğerlerini örtecek biçimde olan saydam bir malzemeden üretilir. Temel olarak gök atlası, yeryüzünde belirli bir yerde bulunan bir gözlemci için, yılın belirli bir gününde ve belirli bir saatinde, o gözlemcinin ufku üzerinde kalan gökyüzünün belirlenmesi için kullanılır. Gök atlasını kullanarak istenen zamanı ayarladığınız zaman, o zamanda gökyüzünde gördüklerinizi atlasta görülen gökyüzü ile karşılaştırarak gökyüzünü daha iyi tanıyabilirsiniz. - Gece gökyüzünü daha iyi tanımaya yardımcı olmak. - Gök küresi ile ilgili tanımlamaları öğrenmek. - Yıldızların gece boyunca olan hareketlerini anlamak. - Belirli bir tarihte hangi takımyıldızların görülebildiğini belirlemek. - Kutup yıldızına yakın yıldızların hareketlerini anlayabilmek. - Yılın belirli zamanlarında aydınlık saatleri belirleyebilmek. Çağımızda akıllı cep telefonlarının çoğuna yüklenebilen yıldız haritası yazılımlarıyla gökyüzünü tanımak artık oldukça kolaylaşmış durumdadır. Bu yazılımlar, telefonlarda bulunan konum ve zaman belirleyici ile yön ve yer çekimi algılayıcılarını kullanarak, kullanan kişinin telefonunu gökyüzüne kaldırmasıyla o anki gökyüzü ile ilgili anlık bilgi verebilmektedir. O sırada gözle görülebilen ya da teleskopla görülebilecek parlaklıkta olan gezegenlerin ve Güneş sistemi cisimlerinin yeri bu yazılımlarla öğrenilebilmektedir. Yine de bu programları kullanabilecek özellikte telefona sahip olmayan, ya da kullanmak istemeyenler gök atlası kullanabilirler. Gök atlaslarında gezegenler ve Güneş, yıldızlara göre hareketli cisimler oldukları için işaretlenmezler. Yine de bulundukları bölgeyi kabaca belirlemek mümkündür. Gök atlası ile görülen gökyüzü karşılaştırılarak gezegenlerin bazılarını belirleyebilirsiniz. 4 Aralık günü, her yıl olduğu gibi ölüm yıl dönümünde andığımız, Ege Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü ve Gözlemevinin kurucusu Prof. Dr. Abdullah Kızılırmak'ın pek çok eserinden biri de, gök atlasıdır. Onun hazırlamış olduğu gök atlası, genel olarak ülkemizin her yerinde kullanılabilmekteydi. Bu gök atlası, pek çok öğrenci için gözlemsel uygulamalarda yol gösterici olmasının yanında, aslında astronomiye ilgi duyan pek çok kişinin de gökyüzünü daha iyi tanımasını sağlamıştır. Uzun yıllar sonunda baskıları tükenince bu gök atlası güncellenmiş ve görsel olarak çok daha iyi bir yapıda kullanıma sunulmuştur. Şu anda bu yeni baskısı da tükenmiştir. Yine de bunları yabancı kaynaklardan ücretsiz bir şekilde indirerek kendiniz yapabilirsiniz. Bunun için Planisphere ya da Sky Atlas olarak arama yapmanız yeterlidir. Fakat günümüzde birçok kişi bunlar gibi basılı materyaller yerine Stellarium, SkyView gibi bilgisayar ve telefon programlarını tercih etmektedir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gok-cisimleri-neden-eliptik-yorungelerde-dolanirlar/", "text": "Gezegenler gibi diğer bütün gök cisimleri, kusursuz olarak gördüğümüz çember yerine, eliptik yörüngelerde dolanmaktadır. Hiçbir ama hiçbir gök cismini, ne çift yıldızları ne de gezegenleri, diğer bir gök cisminin etrafında çembersel bir yörüngede dolanırken göremezsiniz. Çember olmaya çok yakın bir elips olabilir, fakat asla bir çember olmaz. Yörüngelerin eliptik olması gerektiğini Kepler yasaları sayesinde biliyoruz. Fakat bu yasalar yörüngenin nasıl olduğunu söylüyor, neden böyle olduğunu değil. Dolayısıyla neden çember yörüngelerle karşılaşmadığımızı anlamak için bu yasaların kökenini incelememiz gerekiyor. Daha basit bir yaklaşımda bulunarak örnekler üzerinden de gidebiliriz. Bazı kuyruklu yıldızların yörüngesi açıktır. Bir başka deyişle Güneş'in yanından bir kez geçip bir daha dönmemek üzere giderler. Bir dolanma hareketi yapmazlar. Gezegenlerin hareketini ise kapalı yörüngelerle tanımlarız, çünkü belirli bir dolanma hareketi yaparlar. Sınır da tam olarak burada başlar. Geometrik olarak bu iki yörüngeyi tanımlamak için basıklık adını verdiğimiz bir parametre tanımlarız. Eğer e=0 ise bu bir çemberi, eğer 01 ise bu bir hiperbolü temsil eder. İddiamız açıkça e=0 şeklinde. İlk aklımıza gelen düşünce, e değerini belirleyen denklemde sıfırın bir şeyleri karıştırıp tanımsız yaptığı ya da daha doğrusu fiziken anlamsız kıldığı bir nokta olabileceğidir. Bu yüzden denklemi incelemekte fayda var."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gok-tasi-meteor-meteoroit-meteorit-nedir/", "text": "Gök taşıve hatta meteorhepimizin duyduğu kavramlardır. Bunun yanında bir de asteroit, meteoroitve meteoritgibi kelime olarak birbirine çokça benzeyen, fakat bir takım farklılıkları bulunan tanımlar da vardır. Elbette bir de kuyruklu yıldızlar... Bunları anlamak için önce Güneş sistemine bakalım. Evet asteroitlerden, gök taşlarından ve kuyruklu yıldızlardan bahsediyoruz. Kimi zaman ıssız bir yerde gökyüzünü izlerken görebileceğimiz yıldız kaymalarına konu olan, kimi zamansa haber sitelerinde ilgi uyandırmak için kullanılan gök taşları, asteroitlerle ve kuyruklu yıldızlarla çoğu zaman karıştırılmaktadır. - Meteoroit ile gök taşı, eş anlamlıdır. - Meteorlar, atmosfere girerek hava sürtünmesi sonucu yanarak iz bırakan gök taşlarıdır. - Meteorit, yeryüzüne düşen gök taşlarıdır. Yukarıda meteorları tanımlarken, \"atmosfere giren gök cisimleri\" ifadesini kullandık. Bunun sebebi, gerçekten de herhangi bir gök cisminin atmosfere girerek bu etkiyi yaratabilecek olmasıdır. Ancak çoğu zaman bu gök cismi bir gök taşıdır. Bunun sebebi gök taşlarının, kuyruklu yıldızlara ve asteroidlere göre oldukça yaygın olmasıdır. Bu sebepledir ki Türkçede hem \"göktaşı yağmuru\" ifadesiyle hem de \"meteor yağmuru\" ifadesiyle karşılaşabiliriz. Gök taşları, asteroitlere göre nispeten daha küçük kaya parçalarıdır. Genel olarak, 100 metreden daha küçük çapa sahiptirler. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Gök taşlarını iki başlıkta inceleyebiliriz: Küçük gök taşları ve büyük gök taşları. Oluşumları açısından, bu iki tür gök taşı çoğunlukla birbirinden farklıdır. Oluşumlarındaki söz konusu bu farklılık, yoğunluk karşılaştırılmalarında da görülebilir. Küçük gök taşları bir kuyruklu yıldızın, çoğunlukla Güneş yakınından geçerken parçalanmasıyla oluşur. Kopan bu parçalar, kuyruklu yıldızın yörüngesinde hareketlerine devam ederler. Zaman geçtikçe daha geniş bir alana yayılan bu gök taşı sürüsü, yörüngesindeki hareketi sırasında Dünya ile karşılaşırsa, nefes kesici bir olayın gerçekleşmesine sebep olur: Gök taşı yağmuru! Söz konusu bu karşılaşma bir yılda en fazla 2 kere gerçekleşebilir. Bu gök taşı yağmurlarıyla ilgili asıl ilginç olay ise yılın aynı döneminde gerçekleşiyor olmalarıdır . Hızları ve geldikleri yön, bize hangi kuyruklu yıldızın kalıntıları olduklarını söyleyebilir. Aşağıdaki tabloda, bazı göktaşı yağmurlarını, kaç gün sürdüklerini ve hangi kuyruklu yıldızdan saçılan parçalardan kaynaklandıklarını görebilirsiniz. Boyut olarak daha büyük olan gök taşları ise genellikle kuyruklu yıldız kaynaklı değildir. Bu gök taşları, çoğunlukla asteroit kuşağındaki asteoridlerin birbiriyle çarpışması sonucu oluşur. Oluşan bu büyük gök taşlarının gözle görülür en büyük etkisi, Ay'ın yüzeyindeki kraterlerdir. Ay'ın atmosferi olmadığı için, bu çarpışmalar sonucunda oluşan kraterler günümüze kadar aşınmadan gelebilmiştir. Dünya atmosferine girip, artık bir meteor adını alan bu gök taşları, oldukça yüksek hızlara sahiptir (saniyede ortalama 20 km). Bu yüksek hız, meteorların yüzeyinin oldukça yüksek sıcaklıklara ulaşmasına sebep olur ve onlara bir alev topu görüntüsü kazandırır. Boyut olarak nispeten büyük olan gök taşlarının bazıları, atmosferin sürtünme kuvvetine rağmen, Dünya yüzeyine ulaşmayı başarır ve oldukça büyük kraterlerin oluşmasına sebep olur. Oluşan kraterlerin boyutu, çarpan gök taşı hakkında bilgi vermektedir. Nispeten yakın zamanda gerçekleşmiş olan ve Sibirya'da bulunan Tunguska'ya düşen gök taşı , yaklaşık 30 metre genişliğe sahipti ve bölgedeki etkisine bakılacak olursa, yüzeye çarpmadan birkaç kilometre önce patlamıştı. Düşen bu gök taşı, 10 megatonluk nükleer patlama ile eşdeğer bir güce sahipti. Bu olay tam olarak çözülememiş ve alternatif fikirler olsa da en çok kabul gören fikir budur. Çünkü ne yazık ki hiçbir zaman gök taşının kendisi bulunamadı, çarpmaya yakın inflak ettiği ve şok dalgasıyla ağaçları yere yatırdığı düşünülüyor. Büyük ve küçük gök taşları, fiziksel ve kimyasal açıdan ciddi farklılıklar gösterirler. Çoğunlukla buz ve kozmik tozdan oluşan küçük gök taşlarının yoğunluğu 500-1000 kg/m mertebesindeyken, büyük yapılı olan ve asteroit temelli göktaşlarının yoğunluğu, 5000 kg/m 'e kadar ulaşabilir. Fiziksel özellikleri bakımından meteoritleri iki alt başlıkta değerlendirebiliriz. Kaya yapılı meteoritlerin yapısı, kaya yapılı gezegenlerle oldukça benzerlik gösterir. Bu meteoritler silisyum bakımından da zengindir. Gök taşının atmosfere girişi sırasında bu silisyum erir ve meteorit koyu renkli bir dış kabuğa sahip olur. Demir yapılı meteoritler ise isimlerinden de anlaşılabileceği gibi demir ve nikel barındırırlar. Lakin demir yapılı meteoritlere nispeten daha az rastlanır. Hayvanlar aleminin coğrafi dağılımını gösteren küremiz, sevimli grafikleri ile çocuklarımıza yaban hayatın hayvanlarını eğlenceli bir şekilde öğretmektedir. - Harita Türü: Çocuklar İçin Hayvanlı - Çap: 20 santimetre - Işık Durumu: Işıklı Yoğunlukları ve içerdikleri materyaller üzerine yaptığımız incelemeye ek olarak, yapılan radyoaktif tarihlemeye göre, meteoritler ortalama 4.5 milyar yıl yaşındadır. Bu yaş hiç kuşkusuz, Güneş sisteminin yaşı hakkında bize önemli bilgiler vermektedir.Dünya'da milyonlarca yıl hüküm süren dinozorların neslini tükettiği var sayılan meteor aslında bir gök taşı değil, bir asteroittir. Çünkü boyut olarak son derece büyük olduğu (10-15 km genişlikte) düşünülmektedir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gokuyuzunde-aniden-kaybolan-yildizlar/", "text": "Uluslararası bir araştırma ekibi tarafından yürütülenVASCO projesinde, gökyüzünde zaman içinde kaybolan yıldızların tespit ve analizi için, halka açık ve en eskisi 1950'lere kadar uzanan gökyüzü görüntü verileri kullanıldı. Yüzyıllık Gözlemler Süresince Kaybolan & Görünen Işık Kaynakları projesi çerçevesinde, 1950'lere ait askeri gökyüzü kataloglarında bulunurken günümüz gökyüzü incelemelerinde görülmeyen cisimler özellikle aranıldı. Ekibin bu projede aradığı fiziksel göstergeler arasında Samanyolu'nda kaybolan yıldızlar vardı. Bir yıldız, ömrü dolduğunda ya çok yavaş bir değişimle beyaz cüceye dönüşür ya da süpernova olarak bilinen ani bir patlama ile parçalanır. Bir yıldızın aniden kaybolması ise ya yeni bir astrofizik olgusuna ya da Dünya dışı akıllı yaşam faaliyetlerine bağlanabilir. Gerçekten de böyle bir durumun, Dünya dışı akıllı yaşamile ilgisi olmayan tek açıklaması, aşırı nadir görülen başarısız süpernova olayı olabilir. Başarısız süpernova, devasa kütleli bir yıldızın herhangi görünür bir patlama olmadan karadelik oluşturması olayıdır. Araştırmacıların Dünya dışı akıllı yaşama ait aradıkları diğer fiziksel göstergeler ise yıldızlar arası iletişim lazerleri ve Dyson küreleridir. Dyson küresi kavramı, bir yıldızın enerjisini toplamak için onun etrafına örülen dev bir yapıya dair bir tahmindir . Araştırmacılar mevcut verilerdeki 150.000 aday gök cisminin %15'ini dikkatle incelediler ve yaklaşık 100 kırmızı geçişken buldular. Bu cisimlerden bazıları çok kısa sürede yaklaşık 8-9 kadirlik bir parlama (1000 katlık bir parlaklık değişimi) gösteriyordu. Şu an araştırmacılar yapay zekadan faydalanan bir halk destekli bilim projesi düzenlemenin mümkün olup olmadığını değerlendiriyorlar. Eldeki verilerden tespit edilen 150,000 aday cismin tamamının incelenebilmesi için, görsellerdeki anomaliliklerin tanımlama sürecini hızlandırmak zorundalar. 1) Tespit edilen obje 69 yılda 4-4.5 kadirlik değişim geçiren bir değişen yıldız olabilir. 2) 1950'deki pozlama sırasında flare geçiren bir M yıldızı olabilir. 3)Plakadaki çizikten kaynaklanabilir ama noktasal olduğundan pek olası görünmüyor. VASCO projesi, SETI ile benzer amaçlar güdülerek başlatılmış. Fakat henüz bu konuda elde bir şey olmadığını da kendileri belirtmişlerdir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gokyuzu-neden-mavidir/", "text": "Bulutsuz ve güneşli bir bahar gününde, doğanın her parçası gibi gökyüzü de nefes kesici bir güzelliğe sahiptir. Kuşkusuz, gökyüzüne bu güzelliği bahşeden şey rengidir. Bu nedenle hemen hemen herkes hayatının bir döneminde gökyüzünün güzelliği karşısında büyülenirken \"Gökyüzü neden mavidir?\" sorusunu kendine sormuştur. Oldukça temel bir soru olmasına karşın, gökyüzünün neden mavi olduğu 19. yüzyıla kadar tam olarak anlaşılamamıştır. Kısa cevap: Rayleigh saçılması nedeniyle Dünya'nın atmosferindeki moleküller, ışığın her yönde saçılmasına sebep olur. Bu saçılma sırasında en fazla kırılma mavi dalga boyunda görüldüğü için, gökyüzü mavi renkte görülür. Pek çoğumuz, beyaz ışığın renklerine ayrılması deneyini bir yerlerden hatırlarız. Ünlü İngiliz müzik grubu Pink Floyd'un Dark Side of the Moon albümünün kapak fotoğrafı olarak da karşımıza çıkan bu deneyde, prizmaya gönderilen beyaz ışık saçılır ve onu oluşturan renklere ayrılır. Yukarıdaki görselde de görebileceğimiz gibi, bu saçılma sonucunda beyaz ışığı oluşturan renkler farklı miktarlarda kırınıma uğrar. En az kırılan ışık kırmızı, en çok kırılan ise mordur. Bir ışığı diğerinden ayıran özellik enerjisidir. Planck-Einstein ilişkisine göre, ışığın enerjisini E=hf ya da E=hc/ ifadesiyle hesaplayabiliriz. Bu ifadedeki h Planck sabitini, c ışık hızını, f frekansı, ise dalga boyunu temsil etmektedir. Yani, ışığın dalga boyu, bize enerjisi hakkında bilgi verir. Başka bir deyişle, bir elektromanyetik dalgayı diğerinden ayırmak için onun dalga boyuna bakabiliriz. İnsan gözünün görebileceği en yüksek enerjili ışığın dalga boyu 380 nm'dir. Bu dalga boyu mor renge karşılık gelmektedir. Benzer şekilde, görebileceğimiz en düşük enerjili ışığın dalga boyu ise yaklaşık 800 nm'dir. Bu dalga boyu da kırmızı renge karşılık gelmektedir. 380 nm ile 800 nm arasındaki bu bölgeye görünür bölge adı verilir. Elektromanyetik spektrum ve elektromanyetik dalgalar hakkında daha detaylı bilgi için, bu konuda hazırladığımızyazı dizisiniinceleyebilirsiniz. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Güneş'ten gelen ışığın spektrumuna baktığımızda, görünür bölgedeki tüm renkleri kapsadığını görebiliriz. Yani, beyaz ışık yerine Güneş ışığı kullandığımızda da yukarıdakine benzer bir görüntüyle karşılaşırız. Prizmalarla yapılan deneyler oldukça eskiye tarihlenebilir. Yani yüzlerce yıldır kırmızı ışığın mor ışıktan daha az kırıldığını biliyoruz. Bu noktada, bu deneyi yapan tüm bilim insanları, kırmızı ışığın neden daha az kırıldığını düşünmüş olsa gerek. Ancak ne yazık ki, böylesine basit bir gözlem için bile, \"neden\" sorusuna cevap vermek kolay olmayacaktı. Gökyüzü neden mavidir sorusuna cevap verebilmek için, bizim de bu keşif sürecinden geçmemiz gerekiyor. Neden sorusuna cevap verişimizin hikayesi, John Tyndall ile başlıyor. Tyndall, 1859 yılında yaptığı çalışmalar sırasında, süspanyon durumundaki karışımdan geçen ışığın düşük dalga boyuna sahip kısmının daha fazla, yüksek dalga boyuna sahip kısmın ise daha az kırınıma uğradığını keşfetti. Bu durumu, suyu az miktarda süt ile karıştırıp, ardından bu karışımı beyaz ışık ile aydınlarak gözlemleyebiliriz. Örneğin, kabı yan tarafından aydınlatmış olalım. Eğer bu kaba kenarlardan bakarsak, mavi ışık saçılacağından, göreceğimiz renk maviye yakın olacaktır. Benzer şekilde, ışığı tuttuğumuz bölgenin tam karşısından kaba baktığımızda göreceğimiz renk ise, kırmızıya yakın olacaktır. 1871'e geldiğimizde ise, hikayemizin baş kahramanı Lord Rayleigh, Tyndall etkisi denen bu durumu, su damlacıkları üzerinden göstedi ve matematiksel olarak inceledi. İşte tam olarak bu çalışma, \"neden\" sorusuna cevap vermemizi mümkün kıldı. \"Işığın elektromanyetik teorisi üzerine\" isimli makalesinde, bulgularını elektromanyetik teori perspektifinden de destekleyen Rayleigh, ışığın rengi ve polarizasyonu hakkında oldukça detaylı açıklamalar yaptı. Yazımızda her ne kadar Lord Rayleigh'nin çalışmalarının detayına girmeyecek olsak da, bu çalışmaların önemli bir sonucunu, \"gökyüzü neden mavidir?\" sorusunu cevaplamak için kullanacağız. Rayleigh saçılmasına göre ışığın kırılma miktarı, dalga boyunun dördüncü kuvvetiyle ters orantılıdır (I= 1/ 4). Başka bir deyişle, daha küçük dalga boyuna sahip olan mor ışık çok daha fazla kırılmaktadır. Işığın kırılma miktarıyla dalga boyu arasındaki ilişkiyi de öğrendiğimize göre, \"gökyüzü neden mavidir?\" sorusuna cevap vermeye hazırız. Biyoloji bilgilerimizi yoklarsak görme olayının, ışığın herhangi bir cismin üzerinden yansıyarak ya da doğrudan gözümüze gelmesiyle gerçekleştiğini hatırlayabiliriz. Şimdi, bu bilgiyi kenarda tutalım ve Dünya'nın atmosferinde olup biteni anlamaya çalışalım. Dünya'ya ulaşan Güneş ışınları atmosfere girdiğinde, atmosferdeki moleküllerle etkileşmeye başlar. Bu etkileşim sonucunda, Rayleigh saçılması sebebiyle, kırmızı ışık daha az kırılmaya uğrayarak yoluna devam eder. Daha düşük dalga boyuna sahip olan mavi ışık ise, yine aynı sebepten, daha fazla kırılır. Başka bir deyişle mavi ışık daha fazla saçılmış olur. Saçılan mavi ışığın bir kısmı gözümüze geleceğinden, gökyüzünü mavi renkte görmüş oluruz. Rayleigh ve Tyndall, bu saçılmaya toz ve su moleküllerin sebep olduğunu düşünüyordu. Ancak eğer bu doğru olsaydı, havanın nem miktarı değiştiğinde, gökyüzünün renginin, gözlemlenenden daha fazla değişmesi gerekirdi. Bu sebeple, atmosferdeki azot ve oksijenin saçılmaya sebep olduğu düşünülmeye başlandı. Albert Einstein 1911 yılında, saçılmayı oldukça detaylı bir hesapla açıkladı. Çalışmaları, deneysel verilerle de örtüşüyordu. Şu an biliyoruz ki, elektromanyetik dalgalar , oksijen ve azot moleküllerine çarptığında elektrik dipol momenti indüklemektedir. Bu durum sebebiyle, bu moleküllere çarpan elektromanyetik dalgalar saçılmaktadır. Başka bir deyişle, gökyüzünün mavi olmasından oksijen ve azot molekülleri sorumludur. Gökyüzü neden mavidir sorusunun cevabını Rayleigh saçılmasıyla açıklarız, lakin bu yeterli değildir. Rayleigh saçılması birçok yerde olabilir, ama gökyüzünü illa mavi yapmak zorunda değildir. Baskın gelebilmesinin nedeni, Dünya'nın atmosferinde yer alan azot ve oksijen molekülleridir. Başka bir gezegende durum farklı olabilir. Gökyüzü neden mavidir sorusuna cevap vermeye başlamadan önce, en çok kırılan ışığın mor ışık olduğunu söylemiştik. Bu noktada, mor ışık mavi ışıktan daha da fazla kırıldığı için, gökyüzünün neden mor yerine mavi olduğunu merak etmiş olabilirsiniz. Yaptığınız çıkarımlar aslında oldukça doğrudur. Ancak, Güneş ışığının spektrumuna baktığımızda mor ışığın yoğunluğunun, maviye kıyasla düşük olduğunu görebiliriz. Yani, Güneş'ten gelen ışık daha fazla mavi, daha az mor ışık içermektedir. Bunun yanı sıra, gözümüz, mor ışığa, maviye olduğu kadar duyarlı değildir. Bu iki durum sebebiyle, gökyüzünü mor yerine mavi renkte görürüz. - Boyut: 20,025,0 - Sayfa Sayısı: 549 - Basım: 1 - ISBN No: 9786053556480 Gökyüzü neden mavidir sorusuna verilen cevaplarda atlanan bir diğer nokta, gökyüzünün neden mor olmadığıdır. Çünkü açıklama gereğince mor daha çok kırılmaktadır. Gökyüzünün mor olmama nedeni, Güneş'ten gelen mor ışığın maviye göre daha az olması ve maviyi daha iyi algılamamızdan kaynaklanır. Böylece, gökyüzü neden mavidir sorusuna tam teşeküllü bir cevap vermiş olduk. Bu noktada aklımıza benzer bir soru gelmesi kaçınılmazdır. \"Peki ya gökyüzü Güneş batarken neden kırmızılaşıyor?\" Bu sorunun cevabı da Rayleigh saçılmasıyla ile verilebilir. Güneş ufka yakın konumdayken Güneş ışınlarının aldığı mesafe, dik konumdakinden çok daha fazladır. Bu da, mavi ışığın, Güneş ufuktayken çok daha fazla kırılması ve bize ulaşamaması anlamına gelir. Öte yandan, kırmızı ışık ise çok daha az kırılacaktır. Bu durumda, gözümüze ulaşan ışık kırmızı olacaktır. Böylece, Güneş batarken gökyüzü gözümüze kırmızı görünmeye başlar ."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gokyuzundeki-en-parlak-yildiza-69-yil-icinde-ulasabiliriz/", "text": "Nano Roketler Sayesinde, Gökyüzündeki En Parlak Yıldız Olan Sirius'a Sadece 69 Yıl İçinde Ulaşabiliriz! Bu haber 2 yıl öncesine aittir. Haber güncelliğini yitirmiş olabilir; ancak arşivsel değeri ve bilimsel gelişme/ilerleme anlamındaki önemi dolayısıyla yayında tutulmaktadır. Ayrıca konuyla ilgili gelişmeler yaşandıkça bu içerik de güncellenebilir. Eğer enerjisini fotonlardan alan nano boyutlarda bir uzay aracı tasarlıyorsanız -hele bir de onu ışık hızına yakın hızlara çıkartmayı hedefliyorsanız- onu nasıl yavaşlatabileceğinizi bilseniz iyi edersiniz. Bu endişe, küçük bir yıldızın etrafında dönen ufacık bir gezegende yaşayan, bizden 4.36 ışık yılı uzaktaki Alfa Centauri'ye ulaşacak uzay araçları yapmayı hedefleyen hırslı astrofizikçilerin kafasında yer alıyor. Bu bilim insanlarının yapmayı hedefledikleri temel şey, nano büyüklükte ve itkisinin lazer ile sağlandığı bir uzay aracı... Tabii Alfa Centauri bize en yakın yıldız sistemi olmasına rağmen, Max Planck Enstitüsünde Güneş sistemi araştırmaları çalışan Rene Heller'a göre, insanlığın nano elçisinin yapacağı bu seyahat, en kısa süreli seyahatimiz olmayabilir. Heller ve ekibi, gökyüzündeki en parlak yıldız olan Sirius'a yapılacak bir yolculuğun (bize uzaklığı Alfa Centauri'nin uzaklığının 2 katı olsa da) çok daha kısa süreceğini öne sürüyor. Peki ya gerçekten, nasıl bize çok daha uzak olan bu yıldıza daha kısa sürede gidebileceğiz? Cevap nano elçimize nasıl itki sağlayacağımızı ve ardından da onu nasıl yavaşlatacağımızı açıklayan hipotezlerde yatıyor. - İnsan Bedeni ve Zihni, Mars Yolculuğuna Hazır mı? Mars'a Gitmek İstiyorsak, İnsan Bedenin Aşması Gereken Engeller Nelerdir? - Rusya'nın Ukrayna İşgali ve Sonrasında Gelen Yaptırımlar, Avrupa Uzay Ajansı'nın \"Rosalind Frankin\" Mars Rover Projesi'ni Erteleyecek! - Işık Yelkenlisi: Yelkenli Uzay Araçları Sayesinde Mars'a 20 Günde, Alpha Centauri'ye 20 Yılda Gidebiliriz! Dünya konuşlu lazerler ile uzay aracının yelkenleri hedef alınarak itki sağlamayı hedefleyen bu sistemin, aşağıdaki videoda animasyon halini görebilirsiniz. Üretilmesi planlanan nano uzay aracının, ışık hızının %20'sine kadar hızlandırılması ve Alfa Centauri'ye 20 yıllık bir sürede ulaşması planlanıyor. Ancak, bu düşüncedeki problem, böylesine yüksek hızlara kadar hızlandırdığımız uzay aracını yavaşlatmanın neredeyse imkansız olması. Yani şu anki öngörülerimize göre, yapılacak bu yolculuk, uzay aracımızın sahip olduğu hızdan dolayı hiçbir şeye bağlanmaya zaman bulamamasıyla, bu sebepten ötürü de yıldız sisteminden geçip gitmesiyle sonlanacak. Alfa Centauri dünya benzeri gezegenlerden biri olan Proxima-b'ye ev sahipliği yapıyor. Bu yüzden, bu çalışmanın önemi göz önünde bulundurulduğunda, uzay aracımızın başarısız olası çok utanç verici bir şey olur. Elçimizin Alfa Centauri'ye yaklaşırken yeteri kadar yavaşlaması ve Alfa Centauri'yi gözetlemesi için çalışan Heller ve ekibi, farklı gemi tasarımı içeren bir alternatif ile karşımıza çıktı. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Yukarıda bahsettiğimiz, itkisi lazer ile sağlanan bir uzay aracı yerine; Güneş'ten gelen fotonların onu Alfa Centauri'ye göndermesi için, Güneş yelkenlerine sahip bir gemi tasarladılar. Planlarına göre, gemi hedefine doğru ilerlerken, Alfa Centauri'den gelen fotonlar sayesinde yavaşlayacak. Bu gerçekten etkileyici bir fikir, ancak minimum hızını hesaba katarsak -yavaşlama süresini hesaba katmadan- yolculuğu yaklaşık 140 yıl sürecek. Tabii tahmin edebileceğiniz gibi, 20 yıl içerisinde Alfa Centauri'ye gitmeyi planlayan astrofizikçiler için, 120 yıllık bir gecikme, oldukça büyük bir gecikme. Bu konseptte bir uzay aracını tasarlarken odaklantığımız temel nokta, kendi yaşam süremizce Alfa Centauri'yi ziyaret edebilmek. Bu programın başındaki astrofizikçi Avi Loeb'in National Geographic'e verdiği röportajdaki sözleri göz önünde bulundurulduğunda, gecikmenin, projenin temel amacına aykırı olduğu anlaşılıyor. Şimdi ise Heller ve ekibi, Loeb'in endişesini dindirecek bir çalışmaya imza attı. Yeni bir çalışmayla, hipotezlerini düzenlediler ve yeterli miktarda hızlanma ve yavaşlama ile yıldızlararası bir yolculuğu modellediler. Alfa Centauri'den tam 16 kat daha parlak olan Sirius'a yapılacak bir yolculuk bunu sağlayacak özelliklere sahip. Hesaplarına göre yalnızca 69 yıl içerisinde Sirius'a gitmek mümkün. Ortaya koyulan çalışmalar henüz diğer bilim insanları tarafından değerlendirilmemiş olsa da Avi Loeb, çalışmaların yenilikçi ve ilgi çekici olduğunu düşünüyor. Loeb, ayrıca çalışmaların uygulanması için oldukça dikkatli şekilde işlenilmesi gerektiğini de ekliyor. Eğer bu fikir uygulanabilirse, yıldızlararası yolculuğa çıkmaya çok yaklaşacağız."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gokyuzundeki-parlak-yildiz-en-parlak-25/", "text": "Gökyüzüne bakan herkesin ilk fark ettiği şeylerden biridir bu parlak yıldız. Çünkü baktığınız zaman diğerlerine kıyasla belirgin bir şekilde daha parlak görünür. Bu nedenle halk arasındaki genel bir yaygın kanıdan dolayı, birçok kişi onun kutup yıldızı olduğunu düşünür. Fakat aslında kutup yıldızı oldukça sönük bir yıldızdır, hatta metropoller gibi ışık kirliliğinin aşırı olduğu yerlerde onu görmek neredeyse imkansızdır. Gökyüzünde gördüğünüz bu parlak yıldız ise aslında muhtemelen bir yıldız değil, bir gezegendir. Pek muhtemelen de ya Venüs ya da Jüpiter'dir. Muhtemelen diyoruz, çünkü tam olarak ayırt etmek için ufak ayrımlara dikkat etmemiz gerek. Bunu anlayabilmek için de birkaç ufak şey bilmemiz gerekiyor. Bunları bir kere öğrendiğinizde gökyüzündeki parlak yıldızın ne olduğunu kolaylıkla anlayabilirsiniz. Gökyüzünde gördüğünüz parlak yıldız, muhtemelen bir yıldız değil, Venüs ya da Jüpiter'dir. Güneş ve Ay'ı hepimiz çocukluğumuzdan itibaren rahatlıkla tanıyabildiğimiz için bunları liste dışı bırakacak olursak, gökyüzündeki en parlak yıldız ve en parlak diğer gök cisimlerinin sıralaması şu şekildedir. Bu noktada yıldızların parlaklıkları ile ilgili kısa birkaç noktaya dikkat çekmek gerek. Eğer listeye bakacak olursanız görünür parlaklık sıralamasının negatiften, pozitife gittiğini göreceksiniz. Yani sayı değeri daha düşük olanlar, aslında daha parlaklar. Bu biz astronomların, kadir değerini tanımlayış biçiminden kaynaklanan bir durum . Eğer listedeki yıldızların teknik isimlerine dikkatlice göz gezdirecek olursanız çoğunun harfi ile başladığını göreceksiniz. Alfa harfi, Yunan alfabesinin ilk harfi olduğundan dolayı, o takım yıldızın en parlak yıldızına bu harf verilir. Örneğin Betelgeuse , Orion takım yıldızının en parlak üyesidir. Bir diğer dikkat çekici nokta, bu parlaklıkların bazılarının bir minimum bir de maksimum değeri olması. Bu durum bazı yıldızların değişen yıldızlar dediğimiz sınıfa ait olmasından kaynaklanır. Gerek bir çiftli yıldız sisteminin birbirini örtmesi durumunda parlaklığın değişmesi, gerekse astrofiziksel süreçlerden dolayı yıldızın periyodik olarak şişip büzüşmesinden kaynaklanır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gorsel-bolge-disi-astronomi-atmosferik-sogurma/", "text": "Dünya'nın atmosferi; çeşitli atomları, molekülleri ve toz parçacıklarını barındırır. Bildiğimiz üzere, yeterli enerjiye sahip her foton, uygun atomun bir elektronunu uyartabilir. Bu durumda foton, enerjisinin bir kısmını kaybederek yoluna devam edecektir. Eğer algılayıcılarımız bu fotonu ölçerse, aslında kaynaktan çıkan değerine sahip olmayan bir değer ölçecektir. Bu durum, atmosferik soğurma olarak adlandırılır. Eğer yer konuşlu bir teleskoptan gözlem yapıyorsak, atmosferik soğurmayı hesaba katmalıyız. Esas soru, hangi enerjiye sahip fotonların, atmosferden ne kadar etkilendiğidir. Atmosferde bulunan maddeleri bildiğimize göre, onları uyartabilecek fotonların sahip olması gereken enerjileri de bilebiliriz. Böylelikle atmosferin, bize hangi dalga boylarında gözlem yapma imkanı sunduğunu anlamış oluruz. Bu yüzden bazı gözlemleri, yalnızca atmosfer dışından yapabiliyoruz. Çünkü atmosferimizde bulunan maddeler, belirli dalga boyları için hiç geçirgen değil . Figür 1, kabaca atmosferik soğurmanın hangi dalga boylarında gerçekleştiğini gösteriyor. Bu görsel, elektromanyetik spektruma çok geniş bir açıyla baktığı için, detaylar görünmüyor. Eğer aralıklara yaklaşacak olursanız, bunların da kendi içerisinde kısmen geçirgen olduğu bölgeler görebilirsiniz. Özellikle kızılöte bölgesinde böyle bantlar vardır. Gama, X-Işını ve moröte gibi yüksek enerjili dalga boyları, yer konuşlu teleskoplarla gözlenemez. Bu fotonların enerjileri çok fazla olduğu için, çok kolay etkileşime girerler. Aslında böyle bir durum olduğu için şanslıyız, çünkü bunlar bizim için oldukça zararlı ışımalar. Zararlı olması beklendik bir şeydir, çünkü doğal olarak maruz kalmak zorunda olduğumuz ışımalar değil. Doğal ortama göre evrimleştiğimiz için, dolayısıyla bunların tehlike teşkil etmesi beklendik bir şeydir. Görünür bölge ise atmosferden kısmen geçer. Kısmen aslında biraz abartılmış bir kelime olabilir. Görünür bölge büyük ölçüde atmosferden sorunsuzca geçer, fakat görünür bölge derken, tıpkı diğerleri gibi bir aralık, bir bant belirtiriz. Yani belirli bir enerji aralığı söz konusudur. Dolayısıyla bandın bir ucuyla diğer ucu durumdan farklı bir şekilde etkilenebilir. Özellikle, yüksek enerjili mavi dalga boyları bu durumdan daha çok etkilenir. Bu yüzden; UBV fotometrik filtrelerini kullanırken, görsel bölgenin ortalarına denk düşen V filtresiyle elde ettiğiniz görüntüler oldukça temizken, B filtresinde görüntüdeki gürültü artar. U filtresinde ise gürültü oldukça fazladır. Uzun radyo dalga boylarında atmosferin opak olmasının sebebi, özellikle 10 MHz'in altındaki dalgaların, iyonosferdeki elektron yoğunluğundan etkilenmesinden kaynaklanır. Bu frekansa sahip dalgalar, iyonosferden geriye yansıtılır. Fotonların maddeyle etkileşimi, oldukça kapsamlı bir konudur. Bir foton; bir atomun elektronunu bir üst enerji seviyesine atlatabilir, Compton veya Rayleigh saçılması gerçekleşebilir, fotoelektrik olay gerçekleşebilir, molekülleri titreştirebilir veya döndürebilir. Bu etkileri ayrıca incelemenizde fayda var. Burada basitçe, bazı temel dalga boylarının madde ile nasıl etkileştiğini ele alarak, atmosferde ne gibi durumlarla karşılaşabileceğini anlamaya çalışacağız. Kızılötesi ile moleküller üzerinde titreşimler oluşmasına neden olabilir. Kızılöte, mikrodalgalara göre daha çok, görünür bölgeye göre daha az soğurulur. Kızılötesi soğurulma, moleküllerde titreşimlere sebep olduğu için, günümüzde kızılötesi ısıtıcılar kullanabiliyoruz. Aynı zamanda deriye görünür bölgeden daha çok işlediği için, cilt altı damar yapılarının görüntülenmesinde de kullanılabilir. Görünür bölgedeki elektronlar ise çoğunlukla uyartılmalardan sorumludur. Birçok farklı atomun elektronunu bir üst enerji seviyesine geçirmek için uygun enerji aralığına sahiptir. Dolayısıyla görünür bölge için, elektron geçişlerinden sorumludur demek iyi bir yaklaşımdır. Moröte ise, atmosfer tarafından önemli ölçüde engellenen, moleküler bağları bozabilecek ve atomları iyonlaştırabilecek potansiyele sahiptir. Bu yüzden doğrudan moröte ışınıma maruz kalmak, cilt üzerinde ciddi olumsuz etkilere sahiptir ve kanser riskini artırır. Hatta gözdeki lens üzerinde de etkili olduğundan, katarakta sebep olur. Atmosferimizde bulunan ozon tabakası, moröte için güçlü bir bariyerdir. Ozon (O3) tabakasında moröte büyük ölçüde kullanılır. Bu yüzden, ozon tabakasının varlığı, bizim için hayati bir öneme sahiptir. X-ışınları ise oldukça yüksek enerjili fotonlar olduklarından, elektronu atomun yörüngesinden fırlatıp iyonlaştırmak için gerekli enerjiden fazlasına sahiptirler. Bu yüzden X-ışınları iyonize edici radyasyon kategorisinde değerlendirilir. Atomu iyonlaştırmak için gerekli enerjiden fazlasına sahip olması durumunda, elektronu atomdan kopardıktan sonra, belirli bir saçılma açısıyla, yoluna daha düşük enerjili bir foton olarak devam eder . Atmosferik soğurulmadan sorumlu başlıca moleküller; ozon (O3), su buharı (H2O), karbondioksit (CO2), karbonmonoksit , azot (N2) ve oksijendir (O2)."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gorsel-bolge-disi-astronomi-giris/", "text": "Astrofiziksel herhangi bir kaynak hakkında edinebileceğimiz bilgiler, onlardan gelen ışığı inceleyerek başlar. Elektromanyetik spektrumda , ışığın görünür bölgesi, devasa bir okyanusta bir bardak su kadar bir alanı ifade eder. Bu yüzden yalnızca görsel bölgede çalışmak, elde edebileceğimiz bilgilerin de çok ufak bir miktarına ulaşabileceğimiz anlamına gelir. Bu yüzden astronomlar ve astrofizikçiler için görsel bölge dışı astronomi büyük bir önem teşkil ediyor. Işık, bir elektromanyetik radyasyon olduğundan, ışığın doğasını anlamak, gözlemlediğimiz kaynağın özelliklerini anlamak için oldukça önemlidir. Bazen koşullar, istenilen gözlemin yapılmasına engel olur. Bu yüzden alternatif yeni metotlar geliştirmek gerekir. Bu gözlem metotları foton kaynaklı olabileceği gibi, foton kaynaklı olmayanlar da vardır. Foton kaynaklı yaptığımız gözlemler, elektromanyetik spektrumdan da bildiğimiz üzere herhangi bir dalga boyunu ifade eden seviyelere karşılık gelir: Radyo dalgaları, mikrodalga, kızılöte, görünür bölge, moröte, X-ışını ya da Gama ışını. Bunun yanında foton kaynaklı olmayanlar: Gravitasyonel dalgalar ve nötrinolardır. Her dalga boyundan foton, farklı bir enerjiye sahip olduğu için, farklı maddeler üzerinde farklı etkilere sahiptir. Kaynaktan çıkan bir foton, yolculuğu sırasında bir atom veya molekülle karşılaşıp onu uyartabilir ya da molekülün ayrışmasına sebep olabilir veya kırılım ya da saçılıma uğrayabilir. Yaptığımız gözlemin, her şeyi barındıran kozmos içinde yapıldığını hatırlayın, dolayısıyla tüm çeşitliliklerle karşılaşmamız kaçınılmaz. Görsel bölge, en basit gözlemsel metotları barındırır. Görsel bölgeyi biz kendi içerisinde parçalara böleriz. Hatta bu parçalama şekli yalnızca bir tane değildir ve araştırdığımız özelliğe göre değişir. Genellikle UBV fotometrik sistemi kullanılır. Burada U moröte , B mavi , V ise görünür kelimelerine karşılık gelir. Moröte her ne kadar görünür bölge dışında olsa da, burada görünür bölgenin moröte ile olan sınırından bahsediyoruz. Aynı zamanda bu sistem UBVRI olarak da genişletilir . Buradaki R kırmızı , I ise kızılötedir . Yine buradaki kızılöte, hemen kırmızı dalga boylarının sınır bölgesine gelir. Görsel bölgede yaptığımız bu parçalama sayesinde, kullandığımız UBVRI filtreleri, ışığın sadece belirli dalga boylarını geçirerek, cismin o bölgede ne kadar parlak olduğuna bakar. Örneğin B filtresinde elde ettiğimiz parlaklık değerini V parlaklığından çıkararak B-V parlaklığını tanımlarız. Bu bir yıldızın rengi hakkında önemli bilgiler verir. Eğer B-V değeri pozitifse, B'nin sayısal değeri, V'den daha büyüktür. Astronomide parlaklıklar ters sayısal değerlere sahip olduğu için, kadir değeri yüksek olan B demek, B bölgesinde daha sönük bir cisim demektir. Örneğin B=13.2 kadir, V=12,7 kadir olsun. Bu durumda cisim V bölgesinde daha parlaktır. Böylelikle mavi bir yıldız için B-V'nin negatif olması gerektiğini görürüz. Bu sistemin getirdiği bilgiler bu konunun kapsamı dışında olduğundan, ayrıca bir başlık altında inceleyeceğiz. Görsel bölgenin dışındaki alanlar ise, bilgi bakımından oldukça doludur. Örneğin kızılöte, görsel bölgeye göre daha büyük dalga boylarına sahip olduğundan, yıldızlararası gaz ve toz ortamından etkileşmeden rahatlıkla geçebilir. Böylelikle, görsel bölgede ışık alamadığımız yeni yıldız oluşum bölgelerini, kızılötede gözleyebiliriz. Bazı kaynaklarda doğal olarak mikrodalga yayarlar . Bu yapıların fiziksel özellikleri, bize oradan olan biten hakkında bilgi verirken, aynı zamanda bu yapının spesifikliği sayesinde kozmolojik uzaklık ölçümleri yapmak mümkün olur. Benzeri bir şekilde kozmik mikrodalga arka plan ışıması de, 2.7 Kelvin sıcaklığındaki bir ışıma olduğundan, gözlemleri mikrodalga bölgede yapılır. Tüm bunlarla ve diğer bölgelerle ilgili detayları, ayrıca kendi başlıkları altında inceleyeceğiz. Geçtiğimiz yıllarda, Einstein'ın 100 yıl kadar önce öngördüğü gravitasyonel dalgaların keşfi, astronomide yepyeni bir alanın doğmasına sebep oldu. Özellikle karadelikler gibi, ışık elde edemediğimiz astrofiziksel cisimler, gravitasyonel dalgalar yaymaktadır. Bu sayede, foton kaynaklı gözlem yapamadığımız, haliyle hakkında bilgi edinmekte çok zorlandığımız cisimlerle ilgili bilgi edinmemiz mümkün olmaya başladı. Bunun yanında uzun zamandır bildiğimiz, nükleer tepkimeler sonucunda ortaya çıkan ve maddeyle neredeyse hiç etkileşmeyen nötrinolar da ayrı bir gözlem alanıdır. Bunlar madde ile çok az etkileşime geçtiklerinden, sürekli içimizden geçip gitmekte ve bu yüzden hayalet parçacıklar olarak adlandırılmaktadır. Fakat ender de olsa etkileşirler ve bunları da yakalayıp gözlemlerini yapmak için çeşitli gözlem araçları kurmuş durumdayız. Hangi enerjiye sahip, hangi türden nötrinoların, hangi nükleer tepkimeler sonucunda açığa çıkacağını laboratuvarlarımızdan bildiğimiz için, yaptığımız nötrino gözlemleri bize, gerçekleşen nükleer tepkimeler hakkında bilgi verirler. Hatta bu yüzden başlangıçta Güneş için öngördüğümüz modellerin, Güneş'ten gelen nötrino kaynaklı gözlemlerle uyuşmadığını fark ettik ve bu durum nötrino problemi olarak anılmaya başlandı. Bu problem 2002 yıllarında çözülerek bir Nobel ödülü getirdi."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gorsel-bolge-disi-astronomi-morote-uv-ultraviyole/", "text": "GüneşGüneş'ten gelen ışımanın yalnızca %8'den az bir bölümü 150-400 nanometre aralığındadır. 300 nanometreden küçük dalga boylarında Güneş'in yaptığı ışıtma ise, toplam ışımasının yalnızca %1'i kadardır. Moröte aralığında 200 nanometreden büyük dalga boylarında, fotosferik süreklilik, esas soğurma çizgileri üzerine biner. Hidrojenin Balmer (365 nm) ve Lyman (91.2 nm) serileri, sürekli soğurmaya katkıda bulunur. Güneş'e ait moröte gözlemlerin çoğu, sıcaklığın yükseldiği kromosfer tabakasında başlar, Güneş'ten gelen moröte ışımanın çoğu bu katmandan gelir. Diğer yandan, Güneş lekeleriyle ilişkili parlak yapılar olan fakülaların gözlemi yakın morötede yapılır. Bununla birlikte, özellikle Güneş tutulması sırasında koronaya kadar ulaştığı gözlenebilen, parlak yapılar olan fışkırmaların gözlemleri de moröte bölgelerde yapılır. Biliyoruz ki, moröte nispeten yüksek enerji bölgesinde yer alan bir dalga boyu aralığıdır. Her cisim sıcaklığından ötürü bir kara cisim ışıması yaptığından, sıcaklığı fazla olan bölgelerin morötede ışıma yapmasını bekleriz. Güneş'in en dış katmanı olan koronasında sıcaklık 106 Kelvin derecelere ulaştığı için bu bölgenin gözlemi de moröte ve X-ışını bölgesinde yapılabilir. Aynı zamanda koronanın şekli, Güneş'teki aktivite çevrimine oldukça bağlıdır. Maksimum dönemindeyken korona, Güneş diskinin etrafında daha simetrik bir yapı gibi görünürken, minimum döneminde ise daha çok Güneş'in ekvator düzlemi üzerine yayılmış biçimdedir. Enerjik olaylardan söz ederken, Güneş'te gerçekleşen parlamaları es geçmek olmaz. Bu parlamalar saniyede 1027 ile 1032 erg düzeyinde enerji açığa çıkarabilir. Neredeyse tüm dalga boylarında gözlenen parlamalar, moröte bölgede de genellikle 1-103 nm aralığında çalışılır. - Ortamdaki aerosoller tarafından fotonların saçılması, - Atmosferde morötede ışığın soğurulması, - Atmosferde bulunan gazın uyartılması ve bunu takiben floresans ile salma işleminin gerçekleşmesi, - Kimyasal reaksiyonlara sebep olan fotoiyonizasyon ve fotoayrışma işlemlerinin gerçekleşmesi. Aynı zamanda moröte, H2O'yu H ve OH'a ayırabilir. Bunun yanında CO de karbon ve oksijene ayırılabilir. Yani en basit yaklaşımla moröte, moleküller üzerinde oldukça önemli bir etkiye sahiptir. Bunun yanında Güneş'te maksimum sırasında Venüs'ün iyonosferi, yüksekliğini artırır ve elektron sıcaklığı da neredeyse iki katına çıkar. Güneş'ten gelen moröte fotonlar, Dünya'nın atmosferinin orta ve üst katmanlarını etkileyecek yeterlilikte enerjiye sahiptir. Özellikle Güneş'in aktivitesi sırasında meydana gelen iyonosferik elektron yoğunluğu değişimleri, EUV dalga boyu aralığında gözlenir. Morötenin Dünya atmosferi üzerine en önemli etkisi, ozonun oluşum sürecidir. O2 ile etkileşime giren moröte ışınlar, bu molekülü oluşturan oksijen atomlarını birbirinden ayırabilir. Aynı zamanda bir oksijen molekü (O2) ile bir oksijen atomunu birleştirerek ozonun (O3) oluşmasına sebep olur. Bu reaksiyon sırasında araya katalizör görevi gören başka moleküller de girer, fakat onlar değişmeden çıkar. Bu yüzden Dünya'nın atmosferinde bulunan ozon miktarı, doğrudan Güneş'ten gelen moröte ışınımın miktarıyla bağlantılıdır. Mars'ın atmosferinin çoğu CO2 oluşur. Mars, her ne kadar ince bir atmosfer tabakasına sahip olsa da, atmosferinde bulunan yüksek oranda karbondioksit, moröte ışınımın yüzeye ulaşmasını önemli ölçüde engeller (özellikle 200 nanometreden kısa dalga boyuna sahip moröteyi). Atmosferdeki CO2 ile etkileşen moröte ışınım, aynı zamanda atmosferik parlamaya da sebep olur. Bu parlamadaki gözlemden yola çıkarak, buna sebep olan hidrojenin kaçma miktarı ile ilgili hesaplamalar yapılabilir. Merkür, Güneş'e yakın olması sebebiyle, Güneş'ten oldukça etkilenir. Yapılan çalışmalar, genç Güneş'in (0.5 - 1 milyar yıl) sebep olduğu güçlü Güneş rüzgarları ve EUV ışınımının, Merkür'ün erken atmosferini süpürdüğünü öne sürmektedir (Ribas et al. 2004). Bu yüzden Merkür'ün oldukça kararsız, ince bir atmosferi bulunur. Güneş rüzgarlarının Merkür'e uyguladığı basınç, Dünya'ya uyguladığından 7 kat daha fazladır. Gaz devi olan gezegenlerin, kayaç yapılılara göre oldukça büyük olduklarını biliyoruz. Bunun yanında aynı zamanda özellikle Jüpiter, oldukça ilginç renk dağılımları da gösteriyor. Atmosferinin çoğu, hidrojen ve helyumdan oluşuyor fakat bunun yanında metan, amonyak, H2S ve su da bulunuyor. Jüpiter, Güneş'e uzak olmasından dolayı, çok az Güneş ışınına maruz kaldığından oldukça soğuk bir gezegendir. Bu sebeple yalnızca uçucu olan moleküllerin atmosferin üst katmanlarında bulunup, gelen moröte ışınımla etkileşmesini bekleriz. Zaten Güneş'ten uzak olması sebebiyle az bir ışınım alan Jüpiter, bir de düşük oranda yayınlanan moröteden yine de oldukça etkilenir. Sıcak ve Büyük Kütleli YıldızlarYıldız oluşumlarındaki dinamikler ve yıldızların çeşitli fiziksel özellik dağılımları, aynı zamanda farklı çeşitlilikte olayların vuku bulmasına neden olur. Bunlardan biri de Be yıldızlarıdır. Be yıldızları, 10,000 K ile 30,000 K etkin sıcaklığa sahip olan, saniyede 200 kilometre gibi oldukça yüksek dönüş hızına sahip, ışıtma sınıfları III ile V arasında değişen yıldızlardır. Şiddetli yıldızlar rüzgarları gösterirler ve önemli ölçüde kütle kaybı yaşarlar. Bu sebeple, yıldızın etrafını saran bir gaz diski bulunur. Bildiğimiz üzere bir yıldız için oldukça sıcak olan bu yıldızlar, yüksek enerjili ışımaları Güneş'ten çok daha fazla yapacaktır. Özellikle etrafını saran bir gaz diski de bulunduğundan, salınan bu yüksek enerjili ışımanın diski etkilemesini bekleriz. Gerçekten de bu durum öyledir ve Be yıldızları, etraflarındaki yıldızlararası ortamı, saldıkları moröte ışınımla iyonize ederler. Bu etkileri birkaç yüz parseğe kadar erişebilir. Bu yüzdendir ki Be yıldızları, galaksilerin kollarındaki gazı ısıtmada oldukça önemli bir rol oynarlar. Yıldız rüzgarlarıyla kütle kaybı oldukça önemlidir. Büyük kütleli yıldızlar, kütlelerin neredeyse yarısını bu şekilde kaybedebilirler. Bu yüzden galaksi evrimi üzerinde oldukça önemli bir role sahip olacakları açıktır. Beyaz CücelerBeyaz cüceler, Güneş benzeri kütleye sahip yıldızların, ömürlerinin sonunda dış katmanlarını uzaya salarak gezegenimsi bulutsu geçirdikten sonra geriye bıraktıkları, sıcak bir çekirdekten oluşan yıldız artıklarıdır. Beyaz cüceler, ömürleri boyunca soğumaya devam ederler, herhangi bir gelişim göstermezler. Bu yapılar oldukça sıcak olduklarından, morötede onları incelemek bize önemli bilgiler verir. Beyaz cüceler üzerinde yapılan moröte araştırmalar sayesinde; hidrojence zengin, 40,000-50,000 K sıcaklığa sahip DA yıldızlarında, ağır elementlerin varlığı gözlenmiştir. Bunun yanında birçok yıldız sisteminin çiftli sistemler halinde bulunduğunu biliyoruz. Bu bileşenlerden birinin kütlesinin farklı olması durumunda, kütlesi fazla olan bileşen önce evrilir ve beyaz cüce aşamasına gelebilir. Yine moröte gözlemler sayesinde, beyaz cüce bileşene sahip olduğundan şüphelenilen çift sistemlerin gözlemleri gerçekleştirildi. Bunun yanında, ortaya çıkan EUV akısı, etkin sıcaklığın ve yüzeydeki kütle çekimin güçlü bir fonksiyonu olarak ifade edilebilir. Bu sayede EUV bölgede gözlenen akı, bu parametreler hakkında önemli ölçüde bilgiler verecektir. Yüzeydeki kütle çekimin ölçülmesi, kütlesi bilindiği takdirde yarıçapın belirlenmesi; yarıçapın bilinmesi takdirinde kütlenin belirlenmesi anlamına geldiğinden oldukça önemlidir. SüpernovalarSüpernovalar, büyük kütleli yıldızların ömürlerinin sonlarında geçirdikleri şiddetli patlamalardır. Yıldızda gerçekleşen nükleer reaksiyonlar sonucu hidrojenden başlatılan türetmeyle gelişen tüm elementler, bu patlamayla galaksi ortamına yayıldığından, yıldızlararası ortamın metalce zenginliğinden sorumludurlar. Tip Ia süpernovalar, spektrumlarındaki hidrojen eksikliği ile karakterize olmuşlardır. Bir beyaz cüce bileşenin etrafında oluşan toplanma diskiyle, beyaz cüceye madde aktarımı sonucunda ortaya çıkarlar. Tip Ia süpernovalar, kozmoloji açısından oldukça önemlidir. Çünkü, spesifik bir ışıtma profiline sahiptirler. Eğer bir gök cisminin, evrenin herhangi bir yerinde aynı ışımayı göstereceğini bilirseniz, ölçtüğünüz ışımadaki azalmadan onun uzaklığını bulabilirsiniz. Bu sayede Tip Ia süpernovalar, kozmolojide standart mumlar olarak kullanılır. Çok parlak olmaları sebebiyle, çok uzaklardan görünebilmeleri de ayrı bir avantaj sağlar. Tip Ia süpernovalarla ilgili önemli bir durum da, moröte spektrumlarının frekansla hızlı bir şekilde düşmesidir. Bu sebeple kısa dalga boylarında (<250 nm) Tip Ia süpernova gözlemi oldukça zordur. Tip II süpernovalar ise, 8 Güneş kütlesinden büyük kütleli yıldızların ömürleri sonunda gerçekleşir. Tip Ia süpernovaların aksine, spektrumlarında hidrojen çizgileri gösterirler. Aynı zamanda süpernova öncesi oluşan çevresel materyal ile etkileşime giren püskürük, güçlü salma çizgileri oluşturur. Örneğin 124 nanometrede N V ve 155 nanometrede C IV. Aynı zamanda Tip II süpernovalar, güçlü sürekliliğe sahip, öne çıkan hidrojen çizgileri ve geniş P-Cygni çizgileri ile üst üste gelir. Yıldızlararası Ortam Yıldızlararası ortama dair gözlemler oldukça önemlidir. Her şeyin başında, galaksi içerisindeki gaz ve toz dağılımını ifade ettiğinden, galaksinin evrimi, yıldızların yaşamları hakkında oldukça önemli bilgiler taşır. Yıldızlararası maddeye dair yapılan moröte gözlemleri sayesinde büyük miktarlarda H2 molekülleri keşfedildi. Ağır element bolluklarının sanılandan daha az olduğu bulundu. Eksik olan elementler ise, yıldızlararası toz parçacıkları tarafından tutulmuş durumdalar. Aynı zamanda nükleer süreçlerle ilgili araştırmalarda kilit rol oynayan döteryum bolluğu belirlendi. Bunun, büyük patlamadan kalan döteryum olduğu düşünülmektedir. Bu yazı, Ege Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü'nde, Melike Afşar hocamız tarafından verilen Non-Optical Astronomy dersi için hazırladığı ders notlarından derlenerek hazırlanmıştır. İçerisindeki bilgileri, fazla detaya girmeden ayıklamaya çalıştım. Bunlara ek olarak olabildiğince, konuyla alakası olabileceğini düşündüğüm kaynakları da ilgililer için ekledim."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gozlem-yapmak-amator-astronomiye-basit-bir-giris/", "text": "Işık kirliliğin olmadığı bir yerde, temiz bir gökyüzünün altında yıldızları izleyip de sonsuzluk hissine kapılmayanımız yoktur herhalde. Yıldızların titreşerek parladığı, Samanyolu'nun kemer gibi uzandığı bir manzaraya tanıklık etmiş pek çok kişi, tam da o an gökyüzü hakkında daha çok şey öğrenmek istediğini fark edecektir. Çoğu kişi; yıldızları, gezegenleri, bulutsuları veya galaksileri daha iyi tanımak için mutlaka bir teleskoba sahip olmak gerektiğini düşünür. Ancak tam aksine, çıplak gözle gökyüzünde çok daha fazla nesneyi gözlemleyebilir, tanıyabilir ve gökyüzünü daha iyi öğrenebilirsiniz. Üstelik elinize bir dürbün veya teleskop aldığınızda ekipmanınızı verimli kullanabilmeniz için öncesinde mutlaka çıplak gözle gökyüzünü çok iyi tanımış olmanız gerekir. Çıplak gözle gökyüzünde en azından bir miktar gökcisminin, nerede olduğunu bilmeden, hemen ekipmanlarla gözleme girişiyorsanız, muhtemelen gökyüzünde dikkate değer pek bir şey göremezsiniz. Gökyüzünde çıplak gözle takımyıldızlarını, gezegenlerin hareketlerini, Ay'ın evrelerini, yıldız kümelerini, ikili yıldızları, bazı bulutsuları, Samanyolu'nun bulutsu yapısını ve hatta Andromeda galaksisini bile gözleyebilirsiniz. Fakat bunların bir kısmı için, şehirden uzak bir yerlere gitmeniz gerekebilir. Eğer işe takımyıldızların konumlarını öğrenerek başlarsanız; bu sizin bulutsuların, galaksilerin veya diğer pek çok gökcisminin konumunu kolayca bulmanızı sağlayacaktır. Ne kadar da mühim bir şey deyip geçmeyin, gökyüzü devasa bir alandır ve özellikle büyük yakınlaştırmalar yapıyorsanız, hedefe nişan almak gerçek bir problem haline dönüşebilir. Takımyıldızlar sayesinde gökyüzü oldukça basit ve gözlemler için de kullanışlı bir şekilde haritalandırılmış haldedir. Takımyıldızlarının konumlarını, hayali sınırları içerisinde neler barındıklarını öğrenmek için gök atlasları veya dijital ortamda ücretsiz bir şekilde kullanabileceğimiz gökyüzü görüntüleme uygulamalarını kullanabiliriz. Örneğin masaüstü bilgisayarlarda ücretsiz olarak erişebileceğiniz Stellarium programı, bu iş için kuşkusuz en iyi çözümlerden biridir. Gökcisimlerinin konumlarını bilmeyen pek çok kişi, Andromeda galaksisinin gerçekten de çıplak gözle gözlenebileceğinin farkında değildir. Çünkü bu galaksi, bakılması gerekilen noktaya odaklanılmadığı sürece gökyüzünde çok da belirgin değildir. Ancak gökyüzünde büyük bir alan kaplayan Andromeda takımyıldızındaki yıldızların konumlarını bildikten sonra bu galaksiyi bulmak ve gözlemek çok kolaydır. Andromeda galaksisini çıplak gözle gözlemek, özellikle onu ilk defa fark eden bir gözlemci için son derece etkileyici ve muhteşem bir deneyimdir. Elbette Andromeda galaksisini görebilmemiz için, ışık kirliliğin çok düşük olduğu bir yerde gözlem yapıyor olmamız gerekir. Gökyüzünü iyice tanıdıktan sonra, dilerseniz bu aşamada bir dürbün satın alıp yavaş yavaş ekipman kullanımına alışmaya başlayabilirsiniz. Dürbün de neyin nesi deyip geçmeyin. Gerek amatör, gerek profesyonel; astronomiye ilgi duyan herkesin olmazsa olmazıdır. En büyük avantajı geniş bir açıyla, pratik bir şekilde size ortamı görme imkanı sağlamasıdır. Böylelikle hedefinizi daha kolay bulabilirsiniz. Bir dürbün sayesinde çıplak gözle gördüğünüz nesneleri daha detaylı görebilirsiniz. Dürbün sayesinde görünmeyen yıldızlar görünür hale gelir. Çıplak gözle orada varlığını hiç hissetmediğiniz bulutsuların bir anda görüntüde belirdiğini fark edersiniz. Tek yıldız gibi görünen yıldızların aslında çift yıldız olduğunu hatta birer küresel yıldız kümesi olup yüzlerce yıldızın o noktada olduğunu görerek büyülenebilirsiniz. Üstüne üstlük yeni başlayanların en sık yaptığı hata yakınlaştırmaya önem vermektedir. Eğer derin uzayla ilgileniyorsanız, yakınlaşmayı aklınızdan atmalısınız. Öyle ki çoğu kişi, daha az yakınlaştırma yapabilmek için ekipmanlarını buna göre seçer. Çünkü yakınlaştırma yaptıkça, ışığı kaybedersiniz. Yani görünen cisim sayısı azalır. Bütün mesele açıklıktadır . Bunu yağmurda bir bardak suya veya bir bardak kovaya su doldurmak olarak düşünebilirsiniz. Kovanın ağzı daha büyük olduğu için daha fazla su toplayacaktır. Yani daha büyük açıklık, daha fazla ışık, daha fazla gökcismi demektir. Örneğin, 8x40 gibi mütevazı bir büyütme oranına sahip dürbünle neleri gözleyebileceğimizden biraz bahsedelim. Gerçekten sabırlı ve istekli bir gözlemciyseniz 8x40 dürbün ile Galileo uyduları olarak da bilinen Jüpiter'in dört büyük uydusunun Jüpiter etrafındaki hareketlerine tanıklık edebilirsiniz. Evet, bu dört uydunun hareketi gece boyunca fark edilebilirdir! Her baktığınızda yerleri değişebilir. Hatta bunları not ederek hangisinin gezegene daha yakın olduğunu bulabilirsiniz. Avcı takımyıldızındaki Orion bulutsusunu, Andromeda takımyıldızındaki Andromeda galaksisini gözleyebilir, Ay yüzeyinde çıplak gözle görülmesi son derece zor olan bazı büyük kraterlerin yerlerini ve Ay denizleri adı verilen bölgeleri öğrenebilirsiniz. Bunun yanında çıplak gözle de bulutsusu belli olabilen Ülker açık yıldız kümesinin elemanlarını tek tek seçebilir ve bulutsu manzarasının keyfini çıkarabilirsiniz. Bunlar gibi pek çok bulutsuyu, açık veya küresel yıldız kümelerini ve galaksileri görebilirsiniz. Çıplak gözle yerlerini öğrendiğiniz takımyıldızlarına bu dürbünle baktığınızda, daha önce göremediğiniz çok fazla yıldızı da gözleme ve öğrenme şansı bulabilirsiniz. Dürbün seçerken şunu unutmayın, yakınlaştırması az açıklığı çok bir dürbün sizi uzayın derinliklerine götürür. Yakınlaştırması çok bir dürbün alırsanız, titreşimin önüne geçmek için ellerinize değil harici bir tripoda ihtiyacınız olacaktır. Genellikle 10x'den sonrası için bir tripod gerekir. Aksi takdirde en ufak titreşimde görünen cisimler görünmez hale gelebilir. Gökyüzünü iyice tanıdıktan sonra gezegenleri yakından görmek ve daha detaylı gözlemler yapmak konusunda ısrarcıysanız, bu aşamada bir teleskop almayı tercih edebilirsiniz. Ancak unutmayın, 5.000 10.000 TL civarında bir teleskopla dahi yapabileceğiniz gökyüzü gözlemleri oldukça sınırlı ve zahmetlidir. üpiter'in kuşakları, Satürn'ün halkası ve Venüs'ün evrelerini gözlemlemek dışında gözlemeye değer başka bir gezegen bulamazsınız. Örneğin, Mars'ı bile ancak küçük, kırmızı bir nokta şeklinde izleyebilirsiniz ki bu pek de keyifli bir gözlem olmayacaktır. İleri fotoğrafçılık teknikleriyle detaylar birazcık belirgin hale getirilebilir. Elbette böyle bir teleskopla pek çok galaksinin, bulutsunun ve yıldız kümesinin gözlemini de yapabilirsiniz. Ancak teleskobunuzla istediğiniz gökcismini gözlemek öyle kolay değildir. Teleskop kullanmayı öğrenmiş olsanız dahi tek bir gökcismini gözlemek için bile saatlerinizi harcamanız gerekebilir. Tabii ki bütçeden biraz daha fedakarlık edip, bir go-to kundağa sahip teleskop da alabilirsiniz. Özetle, teleskop satın almaya karar vermeden önce verdiğiniz paranın karşılığını alabilmek için gökyüzünü ne kadar iyi tanıdığınızı, kullanımı son derece zahmetli olan teleskobunuza ne kadar vakit ayırabileceğinizi mutlaka gözden geçirip, muhakemesini iyi yapmanızda fayda vardır. İyi bir teleskop satın almak için gerekli bütçeye sahipseniz ve astronomiye gerçekten hevesli olduğunuzu düşünüyorsanız zaten teleskop kullanmanın zorluğu ve zahmetleri sizi durduramayacak, tam aksine teleskop başında sabırla geçirdiğiniz saatler ve sabahladığınız o günler size keyif verecektir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gozleri-teleskop-gibi-calisan-canli/", "text": "Okyanusta yaşayan canlılar genelde tuhaf göz yapıları ile bilinir. Bunlar arasında deniz tarağı, en ilginç görüş sistemlerinden birisine sahiptir. Çift kabuklu yumuşakçalardan olan deniz taraklarının 200 gözü vardır. Bu gözlerin her birisi ışığı odaklayan bir lens yerine ayna kullanır. Biyologlar 1960'dan beri bu içbükey aynaların guanin kristalinden yapıldığını biliyor. Guanin kristali, balık pulundan deve derisine kadar birçok yerde görülen çok yüksek yansıtıcı özelliğe sahip bir maddedir. Bilim insanları, incelenecek örnekleri hızlıca donduran ve şeklinin bozulmadan kalmasını sağlayan bir mikroskop sayesinde deniz tarağının gözüne daha yakından bakma fırsatı buldular. Elde edilen sonuç küçük aynaların ve kristallerin mozaiğini ortaya koyuyor. Her ayna tabakalı bir yapıya sahip ve ışığın dalga boylarını ortama yansıtıyor ve onlara çevrelerinin mekansal bir görüntüsünü veriyor. Bizim gözlerimiz bir kamerayı andırır. Işığı retinaya odaklayan bir lens kullanır. Deniz tarakları ise araştırmaya bakılırsa başka bir teknolojiyle benzerlik gösteriyor: Newton tarafından üretilen türünün ilk örneklerinden yansıtıcı bir teleskopa. Kendisi araştırmaya dahil olmayan nörobilimci Gaspar Jekely biyoloji ve optiğin buluşmasını, Bu gözlerde bana göre Newton ve Darwin bir araya gelmiş. diyerek açıklıyor. Bir deniz tarağının dünyayı nasıl gördüğünü tam olarak bilmemiz hala zor ancak bilim insanlarına göre bu deniz taraklarının yüzerken hareketlerini kontrol etmelerini sağlayan keskin bir kenardan görüş olmalı. Tek retina önümüzdeki manzaranın net görüntüsünü verirken deniz tarağının çift retinası kenarların daha iyi bir görüntüsünü elde etmeyi mümkün kılar. Bu periferik görüş etraflarında neyin durgun neyin hareket halinde olmalarını sağlar. Sonuç olarak deniz tarağı kendi eşsiz göz yapısıyla evrimleşmiş görünüyor ve bizler de bunu kullanarak görüntüleme ve algılama uygulamalarındaki optik cihazlar için yeni teknolojiler geliştirebiliriz. Söz konusu araştırma Science dergisinde yayımlandı. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gregor-mendel-mendel-genetigi/", "text": "22 Temmuz 1822 tarihinde, Habsburg hanedanlığına bağlı Silezya eyaletindeki Hyncice köyünde yaşayan çiftçi Anton Mendel ve karısı Rosine'in bir erkek çocukları oldu. Ona Johann adını verdiler. Tek erkek çocuk olan Johann, ileride kalıtım biliminin öncüsü olan bir botanikçi, doğa bilgini ve din adamı Gregor Mendel olacak ve Mendel Kalıtım Yasaları ile genetik bilimini yeni bir boyuta taşıyacaktı. Anton Mendel, oğlu dünyaya geldiği sıralar küçük bir toprak parçasını ekip biçiyor, kendi ağaçlarında meyve yetiştiriyor ve arıcılık yapıyordu. Johann da küçük yaşta bahçe işleriyle ilgilenmeye başlamıştı. Bu okulda öğrenciler aynı zamanda meyve ağaçlarından binlerce tohum toplayarak nesli iyileştirecek fideler elde etmek üzerine görevlendiriliyor, bunlar üzerinde dersler görüyorlardı. Böyle bir ortamda yetişen Johann, çoktan botaniğe merak salmıştı ama onu asıl heyecanlandıran ve meraklandıran şey, aynı bitkinin farklı renkte veya şekilde türlerinin olmasıydı. Bunu gözlemledikçe Johann'ın botaniğe olan ilgisi artmaya başlamıştı. Öğretmenleri, Johann'ın ilgisini ve zekasını fark edince, onun Lipnik'te daha iyi bir okula gönderilmesini sağladılar. Johann orada da çok başarılı olunca bir sonraki yıl Opava'da daha ileri düzeydeki Gymnasium'a gönderildi. Mendel'i Gymnasium'a göndermek, ailesi için bir hayli zor oldu. Borçları vardı ve okulun masrafını ödeyemiyorlardı. Ama Mendel'in başarısı ailesini ikna etmişti ve babası, yaşlanmış olmasına rağmen, oğlunun tarlada çalışmasını istemek yerine kendisi çalışmaya devam ederek Johann'ın eğitimine daha fazla katkı sağlamaya çalıştı. Johann, kendi harçlığını çıkarmak için arkadaşlarına özel ders bile vermeye başlamıştı. Mendel'in Gymnasium'daki eğitimi 6 yıl sürdü. Gymnasium'dayken yazdığı bazı dizeler ise bugün hala elimizde. Mendel bu satırlarda, yazıya dökülmüş sözün gücünden övgüyle söz ediyor ve bilimsel bilginin dünyayı boş inançtan kurtaracağı inancını dile getiriyor. Mendel 7 Eylül 1843 tarihinde, 21 yaşındayken rahip adayı olarak manastıra girdi ve geleneğe uygun olarak kendine yeni bir ad seçti: Gregor. Bugün de onu bu adla tanıyoruz. Kendini dine adamanın bazı işleri yoluna sokacağına dair umudu vardı. Günümüzde çoğu kişi, rahip olarak manastıra giren birinin dünya işlerinden elini eteğini çektiğine inanır. Oysa Mendel, doğa bilimleriyle daha yakından ilgilenmeye başladı. Çünkü bu manastır doğa bilimlerine gereken önemi veriyor, tüm imkanları sağlayabiliyordu. Manastırdaki ilk yılında üstlerinin istekleri doğrultusunda klasik dersleri okudu. Daha sonra zamanının çoğunu doğa bilimlerine ayırma fırsatı buldu. Bu alana, tanıdıkça daha da derinleşen bir ilgi duyduğunu söylüyordu. Öğretmen olmak istediği için devletin sınavlarına girme kararı almıştı ama yeterince teorik eğitim alamamıştı. Bu sebeple sınavı geçmesi zor oldu. Girdiği sınavın birinde jeolojiyle ilgili bir yazı yazmış, ancak önemli konuları yeterince ayrıntılı anlatmadığı için reddedilmişti. Charles Darwin'in evrim kuramını ortaya atmadan 8 yıl önce yazdığı bu yazıda dünyanın ilk zamanları hakkında şunları yazmıştı; Bitkiler ve hayvanlar çoğaldı, yaşam çeşitlendi; ilk canlıların bir kısmı yenilere ve daha kusursuz olanlara yer açılması için yok oldular. Bir başka yerde de; Ateşi yanmaya ve atmosferi hareket etmeye devam ettiği sürece yaratılışın tarihi de sona ermeyecektir. şeklinde anlatıyordu. Mendel üniversitede, bitki fizyolojisi ve hücre bilim konularında uzman olan bilim insanlarıyla tanışma fırsatı yakaladı. Sonraki yıllar uzun uzun yazıştığı Karl Nageli'yi de bu sıralar tanımıştı. Mendel hakkında bildiğimiz bilgilerin en büyük kaynağı bu yazışmalardır. Mendel bu dönemle aynı zamanda fizik profesörü ve Doppler Etkisi'nin kaşifi Christian Doppler ile de tanıştı. Doppler ve Fizik Enstitüsü'ndeki diğer öğretmenlerle olan tanışıklığı onun doğa olaylarının matematiksel analiziyle de tanışmasını sağladı. Mendel, Viyana Üniversitesi'nde eğitimini sürdürürken bitki melezleme çalışmalarına başlamıştı. Başlangıçta, tartışmalı sonuçlara varmak istemiyorsak bu çeşit deneylerde kullanacağımız bitki grubunu çok dikkatli seçmeliyiz diye yazmıştı. Araştırmalarına çok önemli bir bulguyla başlamış ve ondan yararlanmıştı. Bu bulgu, bitkilerin de bir cinsiyeti olduğuydu. O zamana kadar insanlar, bitkilerde üreme ve çiçeklenmenin kendiliğinden olduğunu düşünüyordu. Mendel öğrencilerine bu olayı anlattığında bazıları kıkırdardı. O ise, Aptalca davranmayın, bunlar son derece doğal şeyler derdi. Mendel araştırmasının amacını açıklamak istiyordu. Daha sonraları bu amacı şu şekilde belirtti; Özelliklerin bir kuşaktan diğerine nasıl geçtiğini kesin olarak belirlemek. Bunun, organik varlıkların gelişim tarihi açısından asla küçümsenmemesi gereken bir soru olduğunu yazmıştı. İlk deneylerinde seçtiği bitkiler Pisum cinsinden bezelye çeşitleriydi. Bu seçiminin sebepleri; Pisum'dan birbirinden rahatlıkla ayırt edilebilen kısır olmayan melezler elde edilebilmesi, bu bitkide çapraz döllenmenin kolaylıkla önlenebilmesi ve hem bahçede hem de serada kolaylıkla yetiştirilebilmesiydi. Ayrıca çok hızlı yetişen bir bitki türüydü. Mendel, deneylerinde iki alışılmadık yaklaşım benimsedi. Öncelikle, bitkileri, araştırdığı özelliklerin sabit olduğundan, yani kuşaktan kuşağa geçtiğinden emin olmak için iki yıl süreyle sınadı. Daha önce melezleme deneyleri yapan botanikçiler böylesi süreklilik testleri uygulamamıştı. İkincisi, Mendel özellikleri kuşaklar boyu değişmeden kalan sabit melezlerle, atasal özelliklerin bazı kuşaklarda değişiklik gösterdiği değişken melezleri birbirinden özenle ayırıyordu. Mendel, Pisum bitkisinin değişik soylarının 7 özelliğini araştırdı. Bunlar arasında çiçeklerin sap üzerindeki konumu, sap boyları arasındaki farklılıklar, olgunlaşmamış kapçığın rengi, olgun tanenin biçimi ve tohum kabuğunun rengi vardı. En çok dikkat çeken çalışması, tanenin biçimi üzerindeki çalışmaları oldu. Klasik bir deneyde Mendel, düzgün yuvarlak taneleri olan bir Pisum'u buruşuk taneli bir çeşitle çaprazladı. İlk kuşak ürünün (F1) tamamı düzgün taneliydi. Mendel ardından bu düzgün bezelyeleri tohum olarak kullandı ve bunlardan yetişen (F2) kuşağı bitkilerini inceledi. Sonuç olarak 5474 düzgün tane ile 1850 buruşuk tane elde etti. Bu yaklaşık olarak üçte birlik bir orandı. Mendel F2 kuşağının tohumlarını ektiğinde buruşuk tanelerden yetişen bitkilerin tamamının buruşuk olduğunu gördü. Düzgün tanelerden yetişenlerin ise üçte biri düzgün taneli, geriye kalan üçte ikisi buruşuk taneliydi. Bunların oranı da ilki gibi 3'e 1 şeklindeydi. Mendel her seferinde dikkate değer ölçüde benzer sonuçlar elde ediyordu. Buraya kadar, Mendel'in çalışmalarının farklı bir yanı yoktu. Mendel'in asıl önemli çalışması bu bulguları matematiksel olarak analiz edip, yazıya dökebilmesi olmuştu. İşte tam bu noktada, Gregor Mendel genetik biliminin temelini atmıştı! Düzgün tane özelliğine Mendel, baskın olan dedi. Bu terim sonra dominant, baskın olarak değişti. Pisum bitkisinin F1 kuşağında kaybolan ancak sonraki kuşaklarda yeniden ortaya çıkan buruşuk tane özelliğine ise çekinik dedi. Mendel, baskın özelliği büyük harfle, A şeklinde gösterdi. Çekinik özelliği de küçük a ile gösterdi. Böylece, iki baskın öğesi olan AA, bir baskın öğesi olan Aa, iki çekinik öğesi olan da aa şeklinde gösteriliyordu. Genetikçiler bugün de bu gösterimi kullanır. Mendel deneyler sonucunda anne babaların ve döllerin her farklı özelliğinin ayrı ayrı öğeler tarafından belirlendiğini buldu. Bugün bunlara gen diyoruz. Her özellik için belirli bir öğe vardı. Bu saptama Birinci Mendel Yasası'nı, yani Ayrışma İlkesi'ni oluşturdu. Mendel'in vardığı bir başka sonuç, genlerin ayrı ayrı, birbirini etkilemeden bir kuşaktan sonraki kuşağa aktarılıyor oluşuydu. Bu olgu da Bağımsız Kalıtım Yasası olarak, İkinci Mendel Yasasını oluşturdu. Melez bir bitkideki her bir farklı özellik, anne baba bitkilerdeki diğer tüm farklılıklardan bağımsızdır diyordu. Örneğin; saç rengiyle ilgili gen ile göz rengiyle ilgili gen birbirinden bağımsız olarak sonraki kuşağa aktarılır. Bu yasa daha sonra Amerikalı biyolog Thomas Hunt Morgan'ın gen bağlantısı adı verilen olguyu keşfetmesi sonucunda geliştirildi ve iki ya da daha çok genin, aynı kromozomun üzerinde birbirine çok yakın yer alması durumunda gen bağlantısının ortaya çıkabileceği ve yakın genlerin birlikte alınabileceği sonucu ortaya çıktı. Mendel'in elde ettiği üçüncü sonuç, bir ögenin her zaman bir diğerine baskın olduğuydu. Göz rengi gibi atadan alınan bir özellik, biri anneden biri babadan gelen o özellikle ilgili iki genin etkileşimiyle belirleniyordu. Baskın olan gen, kendini dış görünüşte gösteriyordu. - Kalıtım yoluyla geçen her özellik bir gen tarafından belirlenir. Belirli bir özellikle ilgili farklı genler allel olarak adlandırılır. Örneğin; göz rengini belirleyen gen için anneden mavi göz alleli, babadan kahverengi göz alleli alınabilir. Baskın olan allel, gene baskın olarak etki eder ve yavrunun bu özelliği taşımasını sağlar. - Her birey, bitki veya hayvan; her özellik için birini annesinden ve birini babasından aldığı iki dizi gene sahiptir. - Genler, mutasyona uğramadığı sürece bir sonraki kuşağa olduğu gibi aktarılır. Her kuşağın özellikleri önceki kuşağın gen bileşimlerinin karışarak yeniden düzenlenmesi sonucu oluşur. - Gen allelleri baskın ya da çekinik olabilir. Bir özellikle ilgili iki baskın allel ya da tek baskın allel alan bireyde o baskın özellik ortaya çıkacaktır. Çekinik bir özelliğin ortaya çıkması için bireyin iki çekinik allel alması gerekir çünkü ortamdaki baskın allel, çekinik özelliğin hükmetmesine izin vermeyecektir. Çekinik özellik ancak ve ancak sadece çekinik allelerin bulunması durumunda ortaya çıkabilir. Mendel'in durumu 4 Ocak 1884 günü ağırlaştı ve iki gün sonra sabahın erken saatlerinde öldü. Ölüm sebebi ise kronik böbrek iltihabı ve aşırı kalp büyümesi olarak kayda geçmişti."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/guillaume-le-gentil/", "text": "\"Talihsiz astronom\" olarak anılan Guillaume Le Gentil'nin hikayesi; kendisinden çok daha eskilere, 1677 yılına dayanmaktadır. 1677 yılında ünlü İngiliz astronom Edmond Halley, Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığını hesaplamak için ilginç bir metot önerdi. Metot; Dünya ile Güneş arasındaki uzaklığı hesaplamak için yaklaşık yüz yılda bir sekiz yıl aralıklarla iki kez gerçekleşen Venüs geçişini, Dünya'nın farklı noktalarından gözlemlemeyi gerektiriyordu. Birçok bilim insanı bu geçişin gözlemlenebileceği dünyanın çeşitli yerlerine yolculuklar düzenledi. Bu deneme genel anlamda bir hayal kırıklığı ile sonuçlansa da sanıyoruz ki hiçbir bilim insanı, Le Gentil kadar hüsrana uğramamıştı. Çünkü Le Gentil, büyük fedakarlıklarına ve azmine rağmen gözleme tam anlamıyla katkıda bulunmayı başaramamıştı. Her ne kadar Venüs'ün geçişini gözlemlemek için çıktığı yolculukta Le Gentil'in başına pek çok felaket gelse de kendisi; M32, M36 ve M38 olarak bilinen Messier gök cisimleri ile Guillaume Le Gentil 3 olarak anılan karanlık bulutsuyu kataloglayan astronomdur. Guillaume Le Gentil; Fransız Bilim Akademisi tarafından 1761 yılında gerçekleşecek olan Venüs geçişini gözlemlemek üzere atanmıştır. Le Gentil, Hindistan'da bulunan Pondicherry Adası'na gitmek üzere yola koyulur. İlk olarak şu anki adıyla Mauritius Adası'na varır. Bu sırada Yedi Yıl Harbi sürmektedir ve Büyük Britanya ile Fransa arasındaki sömürge yarışı dolayısıyla savaş patlak vermiştir. Bu sebeple Le Gentil, daha da doğuya gitmenin pek mümkün olmadığını öğrenir. Mauritius Adası'nda yaklaşık bir yıl kaldıktan sonra nihayet Pondicherry'ye geçmenin güvenli olan bir yolu bulunur. Ancak bu kez de muson ikliminin azizliğine uğrar ve dinmek bilmez rüzgarlardan dolayı yaklaşık beş hafta boyunca okyanusta salınıp dururlar. En sonunda Hindistan'a vardıklarında adanın İngilizler tarafından işgal edildiğini ve bu sebeple adaya çıkmanın mümkün olmadığını öğrenirler. Bunun üzerine Le Gentil, gözlemi gemiden yapmaya karar verir. Bu karar, astronomik anlamda pek yerinde değildir çünkü suyun üstünde duran bir gemide sabit durmak mümkün değildir. Bu sallantılı ortam, gözlemlerin düzgün bir şekilde yapılmasını ve olumlu veriler toplanmasını oldukça zorlaştırmaktadır. Yılmak bilmeyen Le Gentil, 8 yıl sonra yeniden gerçekleşecek olan Venüs geçişini gözlemlemeye karar verir ve Fransa'ya dönmek yerine uzunca bir süre Madagaskar'da kalarak bu bölgenin doğu kıyısını inceler. Burada, bölgenin haritasını çıkarmak için zaman harcar. Le Gentil, 1769 yılına yaklaşırken ikinci geçişi gözlemlemek üzere Manila'ya geçmek ister. Ancak Manila'nın Le Gentil'in casus olduğunu düşünen İspanyol yöneticisi yüzünden burayı da terk etmek zorunda kalır. Savaş, 1763 yılında sona ermiştir ve Pondicherry yeniden Fransa'nın hakimiyetine geçmiştir. Bu nedenle Le Gentil, bir Portekiz gemisiyle kaçarak Pondicherry Adası'na doğru yola koyulur. Gözlemden yaklaşık bir yıl önce Pondicherry'ye varır. Buradaki yönetici, Guillaume Le Gentil için bir ziyafet verir, daha sonra ise gözlemevi kurulması için yer seçmesini ister. Gözlemevini kuran Le Gentil, gözlem gününe kadar vakit geçirmek için bu kez şaşırmayacağınız bir uğraş seçer ve Hint astronomisi çalışır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gunes-batarken-neden-kirmizi-gorunur/", "text": "Aslında sadece akşamlara özgü değildir bu durum. Güneş ufka kavuştukça, giderek kızıllaşır. Sabahları ufkun altında doğarken de aslında aynı kızıllık vardır. Fakat mevcut alışık olduğumuz hayat, bizlere çoğunlukla gün batımlarını görme fırsatını tanıyor. Gündüz Güneş'in doğuşuyla uyansak da, muhtemelen hazırlık telaşesinde oluyor ve manzaranın güzelliğini kaçırıyoruz. Bazen sabahın o erken saatlerinde yürürken, yeni bir günü aydınlatan Güneş'in o içimizi ısıtan ışığıyla aydınlanma şansını yakalıyoruz. Bu durum Güneş'e özgü bir olay değildir. İşin dramatik yanını bir kenara bırakıp, bu güzel sanatın ardındaki bilimi inceleyecek olursak, aslında olayın basit bir açıklaması olduğunu görüyoruz. Ufka yaklaşan her gök cismi, aslında olduğundan biraz daha kırmızı görünür. Bunun iki önemli sebebi vardır. Birisi bu olaya sebep olan bir fizik yasası, diğeri ise bunu hissetmemizi sağlayacak koşulların gerçekleşiyor olması. Burada bilinmeyen ve kafa karışıklığına neden olan şey, gök cisimlerinin rengini \"tek renk\" olarak gibi düşünmektir. Aslında Güneş, bütün dalga boylarında ışıma yapar. Bunu kara cisim ışıması olarak ifade ederiz . Onlara rengini veren şey yaydığı farklı dalga boylarında ve farklı miktarlardaki ışığın karışımıdır. Bu nedenle hiçbir zaman yeşil yıldız görmeyiz . Bunun bu kadar belirgin olmasını sağlayan koşul ise Dünya'nın küresel olmasıdır. Dünya küresel olduğu için, ufka baktığımızda önümüzde yer alan atmosfer katmanı, başucu noktasına baktığımızda gördüğümüz katmandan çok daha kalındır. Bu sebeple ufka yakın cisimlerden gelen ışık, daha kalın bir atmosfer tabakasından geçmek zorunda kalır. Dolayısıyla ufka yakın bir cismin ışığı, mavi ışığını daha çok saçar, bu yüzden daha kırmızı görünür. Açıkça anlaşılıyor ki, olayın gün batımı ya da gün doğumu olmasıyla bir alakası yok. Cismin ufka yaklaşması, kırmızı görünmesi için yeterlidir. Bu sebepledir ki, çok parlak bir yıldız gibi görünen Venüs de bundan etkilenir ve oldukça kırmızı bir şekilde görünebilir. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Rayleigh Saçılması, gelen fotonun dalga boyu, atmosferde bulunan parçacıkların boyutundan en az 10 kat büyükse baskın olarak gerçekleşir (parçacık boyu <1/10 ). Eğer parçacıkların boyutu, dalga boyundan büyük olursa Mie Saçılması gerçekleşir. Bu durumdan dolayı, dalga boyu düşük olan yüksek enerjili mavi ışık, dalga boyu büyük olan kırmızı ışığa göre daha çok saçılır. Rayleigh Saçılımı sırasında fotonlar enerji kaybetmediğinden, bu bir elastik çarpışma olarak düşünebilir. Eğer saçılan fotonun enerjisi, ilk enerjisine göre daha fazla veya az ise bu Raman Saçılımı olarak adlandırılır. olduğundan, dalga boyu azaldıkça, saçılmanın etkisi de üssel olarak artar. Eğer kırmızı dalga boyu ile mavi dalga boyu arasındaki farkı buraya koyacak olursak, aradaki orantıyı yaklaşık olarak elde edebiliriz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gunes-iletisimimizi-engellediginde-curiosity-mars-turuna-cikacak/", "text": "Güneş İletişimimizi Engellediği İçin Curiosity Mars Tatiline Çıkacak! Dikkatli bir şekilde, o dönemde Mars araçlarımızla iletişim kurmayacağız, çünkü iletişim bağlantısında önemli bir düşüş bekliyoruz ve uzay araçlarımızdan birinin bozuk bir emri uygulamasını istemiyoruz.Evet, kesinlikle pahalı Curiosity ve Opportunity araçlarını yanlışlıkla bir Mars hendeğine yöneltmek istemiyoruz. Güneş, Mars görüşümüzü tam olarak engellemeyecek olsa da, verilerin gezegene ulaşması zorlaşacak, çünkü yıldızın yüzeyinden çıkan hale - kavurucu iyonize gazlar - sinyali karıştırmak için yeterlidir. Ancak bu, Güneş'in aradan çıkmasını beklerken araçların da oldukları yerde bekleyeceği anlamına gelmiyor. Sonunda radyo sessizliği olsa bile, kilitlenmeden önce Mars ekibi bir dizi komut hazırlayıp gönderecek. NASA'nın Jet İtki Laboratuvarı'dan Mars Programı'nın baş mühendisi Hoppy Price, \"Yörünge araçları bilimsel gözlemlerini yapıyor ve veri iletiyor olacak\" diyor. \"Yüzey araçları ise sürülmeyecek, ancak gözlem ve ölçümler devam edecek.\" Ve veriler bize geri gönderilecek, böylece ekipler tüm Mars keşif görevlerinin nasıl geçtiğini kontrol edebilecekler. \"Telemetri almaya devam edeceğiz, bu nedenle araçların durumu hakkında her gün bilgi sahibi olacağız\" diyor Edwards.Ancak, yer ekipleri kesinlikle iletişimde de büyük tasarruf sağlıyorlar. Curiosity ekibi, hafta sonu operasyonları durdurdu ve aracı şu anki arama hedefi olan Vera Rubin Ridge'deki bir yamaca park etti. Bu arada büyük kardeş Opportunity, Endeavor Kraterinin yakınında dinleniyor. Mars'ın Güneş tarafından yaklaşık 26 ayda bir bloke edildiği göz önüne alındığında bu, araçların tekerleklerini silkelediği ve mavi gün batımını seyrettiği ilk keyif çatma olayı değil. Aslında bu, araçların verdiği en uzun ara bile değil. 2013'te Curiosity neredeyse bir ay kendi başının çaresine bakmıştı. Tıpkı şimdiki gibi, Mars yüzeyinden hiç denetimsiz geçiş yapmamıştı. Araştırmacılar yaklaşık 400 milyon kilometre uzaktaki kontrol merkezlerinden her şeyi yakından izlediği halde araçların başını belaya sokabileceğini düşünürsek Curiosity'nin yaptığı kesinlikle akıllıcadır. Ama nihayetinde, yalnızca Mars'ta dolaşmakla bir yere varılmaz, önemli olan topladığımız bilgiyle ne yapacağımızdır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/gunese-bir-metre-yakin-veya-uzak-olsaydik-ne-olurdu/", "text": "Dünya, Güneş'e 1 Metre Daha Yakın veya Uzak Olsaydı Donmaz veya Yanmazdık! Dünya, Güneş'e 1 santim/metre/kilometre bile daha yakın olsa sıcaktan kavrulur, 1 santim/metre/kilometre uzak olsa soğuktan donardı. Dünya Güneş'e şu anda olduğundan biraz daha yakın veya daha uzak olsa, dikkate değer herhangi bir değişim yaşanmazdı. Zaten Dünya, Güneş etrafındaki yörüngesi boyunca Güneş'e milyonlarca kilometre yaklaşıp uzaklaşmaktadır. İddia, tamamen hatalıdır. Kozmolojiye yönelik teolojik bir argüman olarak kusursuzluk argümanının ve hassas ayar argümanının bir uzantısı olarak, Dünya'nın \"kusursuz bir dengede\" olduğu iddiasını kullanmak isteyenlerce geliştirilmiş bir iddiadır. Dünya yörüngesinin kusursuz bir noktada olduğunu, eğer bu yörüngenden başka herhangi bir yörüngede olacak olsaydı yaşamın başlayamayacağına yönelik hatalı varsayımdan ileri gelmektedir. Yaygın kanının aksine, Dünya ile Güneş arasındaki mesafe sabit değildir. Bırakın 1 metre yakınlaşmayı, eliptik yörüngesi nedeniyle yıl içinde Dünya Güneş'e birkaç milyon kilometre yakınlaşır ve tekrar uzaklaşır. Her yıl kış mevsiminin başlangıcında Güneş'e uzaklığımız 147.500.000 kilometre iken, yaz başlarken 152.500.000 kilometredir. Aradaki fark 5 milyon kilometredir! Bu uzaklık iddia edilen 1 metrelik değişimin tam 5.000.000.000 (5 milyar) katıdır! Dahası, Dünya'nın yörüngesi Güneş etrafında kusursuz bir elips de değildir. Dünya, eliptik olarak çizilen yörüngesi üzerinde bir o tarafa, bir bu tarafa durmaksızın yalpalar. Bu yalpalama hareketi, buradaki yazımızda net olarak gösterilmektedir. Birkaç metreyi bulabilen bu yalpalama, kısa süreli yakınlaşma ve uzaklaşmaların da herhangi bir etkisi olmadığını doğrulamaktadır. Yani Güneş'in Dünya üzerindeki asıl yakıcılığını belirleyen şey, Dünya'nın mesafesinden ziyade, Güneş ışınlarının gezegene düşüş açısıdır. Zaten bu nedenle Hayat Bilgisi derslerinden itibaren birçok temel bilim dersinde mevsimlerin ana nedeninin Dünya'nın Güneş'e olan yakınlığı/uzaklığı değil, eğikliği olduğu vurgulanır. Buna ek olarak, lisedeki coğrafya derslerini dikkatlice dinleyen biri, Güneş ışınlarının daima dik ya da dike yakın açılarda geldiği yerlerin \"tropikal kuşak\" olarak adlandırıldığını ve bu bölgelerin ne kadar sıcak olduğunu bilecektir. Öte yandan yıl boyunca yataya çok yakın açılarla ulaştığı her iki kutup dairesinin de buzullarla kaplı olduğunu da anımsayacaktır. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. - % 25'i bulutlar ve atmosferden uzaya yansır, - % 25'i dağılır, - % 15'i atmosfer tarafından emilir, - % 8'i yerkabuğundan uzaya yansır, - % 27'si yeri ısıtır. Işınların geliş açısı konusuna dönersek: Dik ya da dike yakın açılarla geldikleri tropikal kuşakta yansıma, dağılma ve emilim etkileri - atmosferin dikine katedilmesi daha kısa süre süreceği için - çok fazla olmayacağından, güçlerini fazla kaybetmeden yer kabuğuna ulaşır ve daha fazla ısıtırlar. Öte yanda ise kutup enlemlerine yaklaştıkça, ışınlar atmosfer içinde yataya yakın bir açıyla daha uzun mesafe katettikleri için daha fazla dağılır ve emilirler. Ayrıca atmosferin dış katmanlarına çok dar bir açıyla girdikleri için yansıma etkisi de fazla olur. Tüm bu etkiler bir araya gelince, dik gelen bölgeler ile yatay geldiği bölgeler arasında aşina olduğumuz majör sıcaklık farkları oluşur. Bu noktada; Güneş'e 1 metre değil, 1 milyon kilometre yaklaşsak bile kavrulmayacağımızı, aslolanın Güneş ışınlarının dünyaya geliş açısı olduğunu öğrendiniz. Dünya'nın Güneş'e biraz daha yakın veya uzak olmasının her şeyi sonlandıracağına yönelik sahte iddiayı diğer birçok mitten ayıran bir özellik, aslında kısmen \"deneysel\" olarak iddianın hatalı olduğunu rahatlıkla ispatlayabiliyor olmamızdır. Mart 2011'de meydana gelen 9.0 büyüklüğündeki deprem öylesine güçlüydü ki Dünya'nın dönüş hızını arttırarak günleri 1.8 mikrosaniye kısaltmakla kalmadı, gezegenimizin kendi etrafında dönerken eksen eğikliği nedeniyle yalpalama miktarına tam 17 santimetre ekleme yaptı! Bu da, Dünya'nın Güneş etrafındaki hareketi sırasında kendi etrafındaki her bir dönüşünde Güneş'e fazladan 8.5 santimetre yaklaşıp, fazladan 8.5 santimetre uzaklaşması demektir. Hepimiz halen burada olduğumuza göre, iddia uydurmadır. Bu kadar basit. Üstelik bu, ilk defa da olmuyor. 2004'te Hint Okyanusu ve Sumatra bölgesinde meydana gelen 9.1 büyüklüğündeki deprem gibi diğer birçok deprem Dünya'nın yalpalamasına değişen miktarlarda eklemeler yapar (örneğin bu sözünü ettiğimiz son deprem 9 santimetre kadar ekleme yapmıştır). Mitin, yukarıda verilen bilgiler ışığında güncellenerek yayılan halinde, Dünya'nın genel yörüngesindeki değişimlerin söz konusu yıkıcı etkilere sahip olacağı iddia edilmektedir. Yani Dünya Güneş'e 5 milyon kilometre yaklaşıp uzaklaşabilir. Ancak 5 milyon kilometre değil de, 5.000.001 kilometre yaklaşacak olsa yanacağı, benzer şekilde 1 kilometre fazladan uzaklaşacak olsa donacağı iddia edilmektedir. Bu da tamamen hatalıdır. Her yıldızın kütlesine ve parlaklığına göre değişen, suyun yüzeyde sıvı halde kalmasının mümkün olduğu bir \"yaşam kuşağı\" bulunur. Buna Goldilocks Bölgeleri adı verilir. Güneş'in yaşam kuşağı, ortalama tahminlere göre, kendisine yaklaşık olarak 108 milyon kilometre (0.725 Astronomik Birim, AB) uzaktaki bir yörüngeden başlayıp 448 milyon kilometreden (3 AB'den) biraz daha uzak bir yörüngeye kadar devam eder. Garanti olması adına, en güncel verilerle 2013 yılında yapılan çok daha tutucu tahminler, dış aralığı 250 milyon kilometre (1.67 AB) kadar uzağa çekmektedir. Kabaca 140 milyon kilometre genişliğe sahip bu yörünge aralığında, Dünya gibi uygun fiziksel ve kimyasal yapıya sahip gezegenler üzerinde yaşam için gerekli şartlar sağlanabilir. Dünya'yı alıp Güneş'ten şu anda olduğuna kıyasla 20 milyon kilometre uzaklaştırsanız bile donmayız. Tabii ki bunun nasıl yapıldığı önemlidir. Bir anda Dünya'yı yerinden 20 milyon kilometre oynatacak olursanız, büyük ihtimalle canlılığın çoğunun soyu tükececektir, evet. Fakat arda kalanlar, bu ani değişime bile evrim sayesinde adapte olup hayatta kalabilirler ve canlı çeşitliliğini yeniden inşa edebilirler, bu ihtimal vardır. Ancak eğer ki Dünya'nın yavaş yavaş 20 milyon kilometre uzaklaşmasından söz ediyorsak (örneğin yılda 1 metre ilerlerse), yaşam bu kademeli değişime yine evrim sayesinde uyum sağlayacak; türlerin bir kısmı elense de çoğu evrimleşerek varlıklarını sürdürecektir . Bu mesafede ortalama sıcaklık daha az olacaktır, mevsimler farklılaşacaktır ama her şey donup veya yanıp da yok olmayacaktır. Dünya'mızın yörüngesindeki büyük bir değişim iklimlerimizi etkileyecektir ve birçok türün soyunu tüketecektir. Ancak Dünya üzerindeki yaşamı tamamiyle yok etmek için Dünya'nın yörüngesinin yüz binlerce kilometre değişmesi gerekir. Hatta bu bile yeterli olmayabilir! Ola ki Dünya'yı Güneş'e en uzak yörüngesinden 97.500.000 kilometre uzağa itecek olursanız, ya da Güneş'e en yakın yörüngesinden 37.500.000 kilometre yakınına getirirseniz... Yani Goldilocks Bölgesi dışına ulaşırsanız... Evet, artık bu noktadan sonra uzun vadede belki yaşamın sıkıntı çekmeye başladığını görürsünüz, çünkü gezegenimizde su, sıvı olarak var olamamaya başlar. Bu nedenle suya bağımlı olan yaşam, çok ciddi sıkıntılar yaşamaya ve kitlesel olarak kırılmaya başlar . Ancak artık bu verdiğimiz sayılar o kadar büyük aralıklardır ki, o \"1 santimetre\" ya da \"1 metre\" iddiasının verdiği \"mucizevi havayı\" katamaz. Dolayısıyla pek de dikkate değer bir anlamı yoktur. Eğer ki Dünya söz konusu yaşam kuşağı içerisinde olmasaydı, yaşam bir başka gezegende başlayacaktı ve o zaman o gezegenin \"mucizevi bir noktada\" olduğunu düşünecektir. Benzer şekilde, belki şu anda Evren içerisinde bize benzer şekilde zeki yaşam formları var ve kendilerinin tam da olması gereken yerde, özel olarak konumlandırıldıklarını düşünüyorlar. Bu, algıda seçicilik, az sayıda örnekten genellemeler yapma ve benmerkezciliğin ürünü olan hatalı ve çarpık bir görüştür. Goldilocks Bölgesi İçinde Olmak, Yaşamı Garanti Etmez: Dünya'nın Yörüngesi Özel Değildir! Bilim insanları, şimdiye kadar keşfedilmiş yüzlerce gezegenin çok azının, yıldızının yaşam kuşağı içinde olduğunu belirtiyorlar. Tabii burada bahsettiğimiz yaşam kuşağı dünyada yaşayan biz insanlar, hayvanlar, bitkiler ve mikroskobik canlıların yaşamasına izin veren yaşam şartlarını işaret ediyor. Yani referans biziz. Yoksa bilmediğimiz gök cisimlerinde, bizim yaşayamayacağız şartlarda yaşayan farklı yaşam formları olabilir. Motor sesinin büyüsüne kapılmış bir genç ve onun, dünyayı Şahlanan At efsanesi ile tanıştıran büyük tutkusunun hikayesi. Büyük ilgi gören Dahiler Sınıfı serisi ENZO FERRARİ: HIZIN EFENDİSİ ile devam ediyor. Bunlar, her biri kendi yöntemiyle; kelimeleriyle, icatlarıyla, seçimleriyle ve hatta kaderleriyle dünyayı değiştirmiş kadınların ve erkeklerin hayat hikayeleri; şaşkınlık ve hayranlık duymanızı sağlayacak, hayal gücü ve merak duygunuzu harekete geçirecek büyüleyici hikayeler. Dahiler Sınıfı serisi bu özel insanları çocuklarla (9 yaş ve üstü) tanıştırmak üzere tasarlandı. İlk olarak yayımlandığı İtalya'da büyük övgü toplayan ve ardından pek çok dile çevrilen Dahiler Sınıfı, minik ebadı, renkli illüstrasyonları, bilgiyi heyecan ve macerayla birleştiren anlatımıyla çocukların kolay okuyacağı, zor unutacağı, onlara öğrendiklerinden daha da fazlasını merak ettirecek bir seri. Ancak \"yaşam kuşağı\" tanımı sadece, bir gezegenin yüzeyinde sıvı su barındırabilme kriterini içermiyor. Bir gezegende bildiğimiz anlamda yaşamın gelişebilmesi için önemli bir kriter daha var: O da bir atmosfere sahip olması... Mesela Merkür'ün yörüngesini ele alırsak, Güneş'e çok yakın (ortalama 57.9 milyon km) olduğu için; Güneş rüzgarı diye isimlendirdiğimiz manyetik fırtınalardan korunamaz. Çok güçlü Güneş rüzgarları, Merkür'ün yüzeyinde atmosfer oluşturabilecek gazların varlığına izin vermez, silip süpürür. Merkür'ün bir atmosfere sahip olmamasının diğer bir sebebi ise çok küçük olmasıdır. Bu yüzden de, atmosferini Güneş rüzgarlarına dayanabilecek bir güçle tutmaya yeterli kütle çekimine sahip değildir. Son yıllarda epey gündemimizde olan Mars'a gelirsek... Dünya'nın yörüngesinin pek de özel olmadığının en güzel kanıtı, \"burnumuzun dibindeki\" Kızıl Gezegen Mars'ın varlığıdır. Mars da, Dünya gibi Güneş'in yaşanabilir bölgesinin içerisindedir. Ancak sorunu, bu bölgenin sınırlarında yer alıyor olmasıdır. Dolayısıyla daha riskli bir doğaya sahiptir. Buna rağmen, gerçekten de Mars'ta da muhtemelen bir zamanlar Dünya'dakine benzer yaşam bulunmaktaydı. NASA'nın gezegen üzerinde yaptığı her yeni keşif, bu olasılığı doğrulamaktadır. Fakat sonradan bir şeyler ters gitti ve Mars'ın üzerindeki yaşam yok olduğu gibi, gezegen de büyük oranda yaşanamaz bir hal aldı. Ayrıca hem Merkür hem Mars, küçüklükleri yüzünden çabuk soğumuşlardır ve sıcak bir çekirdekleri yoktur. Sıcak bir iç çekirdek ve eriyik bir dış çekirdeğin birbirlerinden farklı hızlarda dönerken yaratacağı dinamo etkisinden de yoksunlardır. Bu da Merkür'ün manyetik alanı olmadığı, Mars'ın manyetik alanının de çok zayıf olduğu anlamına gelir. Eğer Güneş rüzgarlarını saptıran ve etkisini azaltan bir manyetik alanınız yoksa, atmosferinizi koruyamazsınız. Ayrıca dikkatli olmak lazım: \"Yaşamın sıfırdan başlaması\" ile \"Var olan yaşamın zorlu değişimlere uyum sağlayarak evrimleşmesi\" arasında dağlar kadar fark vardır! Dünya'nın var olan yörüngesinden sapmasıyla, en başından beri farklı bir yörüngede var olması başka şeylerdir. Canlılığın en temel özelliği göreceli olarak yüksek miktarda evrimleşebilir olmasıdır; ancak biyokimyasalların söz konusu hızı, biyolojik varlıklara nazaran daha yavaş ve düşüktür. Dolayısıyla farklı bir Dünya yörüngesinde canlılık sıfırdan başlayamayabilirdi; ancak var olan canlılık evrim sayesinde değişimlere rağmen yaşama tutunabilirdi. Canlılığın sıfırdan başlamaması durumunda bile, daha önce dediğimiz gibi, bambaşka bir gezegende başlayabilir, kendilerinin özel olduklarını düşünebilir ve \"Evrim Ağacı\" gibi bir bilim oluşumu neden bunun özel olmakla hiçbir alakası olmadığını izah etmeye çalışabilirdi."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/hall-itki-sistemlerinde-kullanlmak-uzere-tasarlanan-elektron-kaynagi-oyuk-katot/", "text": "Elektrikli sistemler, kendi içinde farklı kaynaklarla desteklenir. Temelde hepsinin mantığı benzerdir. Bir şekilde iyonlaştırılan nötr gaz, genellikle iyonlaşma enerjisi yüksek bir soy gaz, elektrik alan ile hızlandırılarak atılır. Kullanılan tipe göre, sadece pozitif iyonlar atılır veya ısıtılan gaz, pozitif ve negatiflerle birlikte atılır. Yeni elektrikli sistemlerde \"iyodin\" de kullanılmaya başlanmıştır. İyodin katı halde depolanır, oda sıcaklığında gaz haline gelir ve iyonlaşma süreci benzer şekilde devam eder. İyonlaştırma süreci, elektrikli sistemlerde farklılık gösterir. İyon iticiler olarak adlandırılan tip, Amerika'da ve Rusya'da 1900'lerin başında neredeyse eş zamanlı olarak ortaya çıkmıştır . İlk elektrikli uzay aracı SERT-I, 1964'te Amerika tarafından denenmiştir . İyon iticilerde nötr gaz, bir oda içinde elektronlar ile bombardıman edilerek iyonlaştırılır ve oluşan pozitif iyonlar, odanın çıkışına konulan ızgaralara voltaj verilerek hızlandırılır. Elektronlar, bu ızgaralar tarafından itilirken, pozitifler dışarı atılır ve bu esnada araç Lorentz kuvveti ile hızlandırılmış olur. Radyofrekans iticiler ile nötr gazı iyonlaştırma ise, ilk olarak Almanlar tarafından denenerek; EUREKA ve ARTEMIS uzay araçlarında kullanılmıştır . Bu tipte, radyo dalgaları üretilerek, bir antenden odanın içindeki gaz iyonlaştırılır. Atomlara bağlı elektronlar, belli frekanslarda gazdan koparılır ve oluşan pozitif iyonlar iyon iticilerde olduğu gibi ızgaralar ile hızlandırılarak atılır. Mikrodalga iticiler, Japonlar tarafından denenmiştir ve Hayabusa görevi 2010'da başarıyla tamamlanmıştır . Çalışma mantıkları radyo frekans iticilerle benzerdir, bu kez daha yüksek frekanslı güç kaynakları dalga yayar ve bu dalgalar gaza yönlendirilir. İyonlaşan gazdaki pozitif iyonlar, ızgaralı yapı ile atılabilir veya ayrı bölmede ısıtılıp, basınç farkından yararlanarak nozülden nötr olarak atılabilir. Bu son tip, mikrodalga ısıtıcılı iticiler olarak adlandırılır . Son elektrikli itici tipi olarak manyetik alan yardımıyla gazı iyonlaştıran, elektrik alan ile hızlandırıp atan Hall iticiler tanıtılacaktır ve bu tip, günümüzde önemli uzay görevleri için en çok tercih edilen ve üzerinde çalışılan modeldir. Hall iticilerde ızgara bulunmaz, bu sebeple ızgaraların iyonlar tarafından tahrip edilmesi ve iticinin ömrünü azaltması sorunuyla karşılaşılmaz. Bu tip, ilk olarak 1970'lerde Sovyet Rusya'da denenmiştir. Sovyetler'in dağılması ile Amerika'ya gelen bilim insanları, bilgilerini de aktarmıştır ve 1990'dan sonra, önce Amerika'da sonra Avrupa'da Hall itici geliştirme süreçleri hızlanmıştır . Hall iticiler de iyon atar fakat iyonlaşma için gereken elektronlar, itici dışında bulunan bir elektron kaynağından sağlanır. Manyetik alana takılan elektronlar ortamdaki nötr gazla çarpışır ve gazı iyonlaştırır. Ortamdaki elektronlar, pozitif voltajlı anota doğru ilerlerken iyonlar itici dışına, düşük voltajlı bölgeye doğru hızlandırılır. İticinin içinde farklı fiziksel oluşumlar gözlemlenir ve bunların açıklaması başka bir yazıda yapılacaktır. Elektron kaynakları anlatılırken de genel kullanım alanları açıklandıktan sonra, oyuk katottan çıkan elektron hareketleri, Hall itici örneği üzerinden anlatılmaya devam edilecektir. Elektron kaynakları nötr gazı iyonlaştırmak ve atılan pozitif iyonları nötrleyerek uzay aracının yüklenmesini engellemek amacıyla kullanılır. Kaynaklar, iticilerin tipine bağlı olarak DC güç kaynaklarıyla, RF veya mikrodalga üreten güç kaynaklarıyla çalıştırılır. Bu elektron kaynaklarına katot adı verilir. Elektrik devresinin bir ucunda anot diğer ucunda katot var gibi düşünürsek katottan çıkan elektronlar anota doğru yol alır. Hall itki sistemlerinde, uzay aracının derin uzaya uzun süre seyahat etmesi amaçlanır. Bu sistemde kullanılan katot da aynı şekilde uzun ömürlü ve dayanıklı olmalıdır. Yolculuk süresince, az güç harcayarak uzun süre gitmek esas olduğundan,oyuk katot uzak görevler için idealdir. Oyuk katot, belli bir sıcaklık seviyesine geldikten sonra, içinde bulundurduğu yayıcı malzemeden fazla elektronlar koparmaya başlar. Bu süreç başladıktan sonra, dışarıdan güç vermeksizin kendiliğinden devam eder. Katotun malzemeleri yüksek sıcaklığa dayanmalıdır ve yayıcı malzemenin ne kadar süre elektron salmaya devam edeceği uzay görevlerinin süresini belirleyebileceğinden önem taşır. Elektron saçan malzeme olarak LaB6 daha çok tercih edilir. Bunun sebebi, daha düşük sıcaklıklarda elektron atmaya başlaması ve uzun ömürlü olabilmesidir. Şekil 2 ve 3'te farklı malzemeler karşılaştırılmıştır. LaB6 daha kullanışlı bir malzeme olarak öne çıkıyor. Bu malzemenin yüksek sıcaklıkta, yüzeyden kopan elektronları, katot içinde kendiliğinden ve sürekli bir yayılıma sebep olur. Bu fazla elektronlar katotun oyuk kısmında eşit yüklü bir plazma yaratır. Oluşan fazla elektronlar, tutucu yardımıyla hızlandırılarak dışarı atılır ve bu elektronlar Hall iticilerde iyonlaşmayı ve sonrasında hızlanmayı sağlar. Oyuk katottan çıkan elektronlar, Hall iticide bulunan anota doğru akarak devreyi tamamlarken, Hall iticiden yayılan nötr gazı da iyonlaştırır. Bu iyonlar ise Lorentz kuvveti ile itici dışına atılırken itki sağlanır. Katotun elektron atarken iç plazmasında ve tutucu yüzeyinde meydana gelen değişimler ise itici sisteminden bağımsız değildir, çünkü atılan katot elektronu miktarı, katotun karşısında gördüğü tutucu voltajına, anot voltajına ve akan nötr gazın debisine bağlıdır. İçteki plazma voltajının ve tutucu voltajının etkisi Şekil 4'teki gibidir. Soldaki nokta modunu simgeler ve ileride açıklanacaktır. Tutucu üzerinde iki tip kılıf oluşabilir: Birisi elektronları çekerken, birisi iter. Bu fark, eşit yüklü plazmadan gelen elektronların enerjisi ile alakalıdır. Elektron enerjisi, elektron sıcaklığı ile ifade edilir. Oluşan kılıf yapılarına göre, katot iki farklı modda çalışır. Uzayan modda katot plazmasının ileriye doğru parlak bir şekilde uzandığı görülür. Nokta modda ise, katot çıkışında daha az parlak bir nokta görülür. Şekil 5, kendi deneylerimizden aldığımız fotoğraftır. Üstteki nokta modu, alttaki diğeridir. Tel kafes pozitif voltaj vererek anotu taklit etmesi için konulmuştur. İki mod arasındaki geçiş katot plazması ile ilgilidir ve bu mod geçişleri gazın debisi değiştirilerek çok net gözlemlenir. Şekil 6, tasarlanan deney düzeneğini ve akışın miktarına göre katot çalışmasının değişimini gösteriyor. Şekilde anot voltajının ve akımının değişimi görülüyor. Anot akımının, elektron akımına eşitlendiği de gözden kaçmamalı, çünkü başta da belirtildiği gibi, katottan çıkan elektronlar,anota akar ve devreyi kapatır. Katotun karşısında, tutucudan daha yüksek voltajlı pozitif yüklü bir anot varken, elektron akımını belirleyen de bu anot olur. Anot tüm kapasite ile (Şekilde 1.2 A) elektron çekerken, tutucunun üzerinde kılıf oluşumu gözlenmez çünkü kılıf, pozitif yüklü tutucunun enerjisi düşük elektronları geri üzerine çekmesi ile oluşur. Kılıf olduğu sürece, tutucu potansiyeli artma eğilimindedir, çünkü tutucunun görevi, katot içindeki elektronları çekip dışarı fırlatmaktır. Bu elektronlar da yeterli enerjiye sahip olmalı ki; Hall iticiye doğru gittiklerinde nötr gazın iyonlaşma enerjisine sıcaklıkları yeterli gelsin. Kılıf yokken tutucu potansiyeli düşüktür. Eğer elektronlar kılıfta birikseydi; yarattıkları negatif voltaj tutucunun işlevini yerine getirmesine engel olurdu. İtici çalışması sırasında, tutucu devre dışı kalır, çünkü çekmek için gereken pozitif potansiyel anot tarafından sağlanır. Yukarıdaki deneyde de gözlemlendiği gibi, anot voltajı, yüksek elektron çektiği anda düşük ölçülür. Bu mod nokta modudur. Uzayan modda, yüksek tutucu voltajı ile hızlandırılan yüksek enerjili elektronlar, tutucu ile LaB6 arasında çok fazla pozitif iyon oluşumuna sebep olurlar. Bu iyonlar, katot iç duvarlarında oluşan ikili kılıf adı verilen başka bir oluşumla duvarlara doğru hızlanır ve çarparlar. Sonuç olarak; katot duvarlarında fazla aşınma gözlemlenir ve bu katot ömrünü azaltır. Katot iç duvarlarındaki ikili kılıf Şekil 7'deki gibidir. Hızlı hareket eden elektronlar iç duvarlarda birikir ve pozitif iyonları üzerlerine çekerler. Bunun sonucunda, hemen üstlerinde bir de pozitif kılıf oluşur. LaB6'ten kopan elektronlar, pozitif kılıfa çekilirken, pozitif yükler de duvardaki, negatif kılıfa çekilir. Katotun iç mekanizmalarını anlamak, onu daha iyi tasarlamak için önemlidir. Uzun ömürlü olmasını sağlamak için seçilen elektrik ve ısı yalıtkanı malzemelerin dayanıklılığı da başlıca tasarım etkenlerindendir. Katot, iyi çalıştığı sürece itki sisteminin iyileştirmesi yapılabilir. Özellikle amacımız ve hayalimiz uzaya gitmeye hazır bir sistem tasarlamak ise, çalışmanın teorik arka planına da hakim olmak gerekir. Bunları bilerek doğru malzemelerle katotu vakum tankında test etmek de; çalışmasını doğrulamanın bir aşamasıdır ve bu konuda yol almaya devam ediyoruz. Martinez-Sanchez, M. and Pollard, J. E., \"Spacecraft Electric Propulsion-An Overview,\" Journal of Propulsion and Power, Vol. 14, No. 5, 1998, pp. 688-699. Choueiri, E. Y., \"A critical history of electric propulsion: The first 50years (1906-1956),\" Journal of Propulsion and Power, Vol. 20, No. 2, 2004, pp. 193-203. Sommerville, J. D., \"Hall-Eect Thruster{Cathode Coupling: The Effect of Cathode Position and Magnetic Field Topology,\" Ph.D. Thesis, Michigan Technological University, Houghton, MI, USA, 2009. Yavuz, Burak, E. T. and Celik, M., \"Prototype Design and Manufacturing Method of an 8 cm Diameter RF Ion Thruster.\" Recent Advances in Space Technologies , 2013 6th International Conference on. IEEE, Istanbul, Turkey, June 2013. Arbor, MI, USA, September 2009, IEPC-2009-21. Yildiz, M. S. and Celik, M., \"Evaluation of Plasma Properties in a Microwave Electrothermal Thruster Resonant Cavity Using Two Fluid Global Model,\" 51st Joint Propulsion Conference, Orlando, FL, USA, July 2015, AIAA 2015-3926. Hofer, R. R. and Jacobson, D., \"Development and Characterization of High-Eciency, High-Specic Impulse Xenon Hall Thrusters,\" NASA/CR,2004-213099, USA, 2004. Courtney, D. G., \"Development and Characterization of a Diverging Cusped Field Thruster and a Lanthanum Hexaboride Hollow Cathode,\" M. S. Thesis, Massachusetts Institute of Technology, Cambridge, MA, USA, May 2008. Goebel, D. M., Watkins, R. M., and Jameson, K. K., \"LaB6 Hollow Cathodes for Ion and Hall Thrusters,\" Journal of Propulsion and Power, Vol. 23, No. 3, 2007, pp. 552-558."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/halley-metodu-ile-astronomik-birim-hesabi/", "text": "Dünyada bilinen ilk üniversiteyi Platon kurmuş ve kesin olmayan bir bilgiye göre girişine şöyle yazdırmıştı: Ageometretos medeis eisito!. Türkçe karşılığı Geometri bilmeyen giremez!. Böyle bir söz yazılı mıydı değil miydi bilinmez ama bu anlayışın antik yunan filozoflarında ve sonrası bilim insanlarında kabul gördüğü bir gerçek. Çünkü kendisinden önce ve sonra gelen filozoflar mantığın önemini iyice kavramış, düşünce sistemlerinin temeline oturtmuşlar ve bu sayede modern bilimin temelini atmışlardı. Pisagor, Euclid, Eratosthenes geometriyi kullanarak ellerindeki kısıtlı imkanlara rağmen harikalar yaratan bu matematikçilere yalnızca birkaç örnektir. Gelelim geometriyle dönemin teknoloji adına zor şartlarına meydan okuyan bir başka bilim insanına, Edmond Halley. Halley'i en çok adının verildiği kuyrukluyıldız ile tanıyoruz. Ancak tabii ki kendisi bundan çok daha fazlası. Kendisinin güney yıldızlarından Ay'ın çekim alanına, Dünya'nın manyetik alanından geometriye birçok konuda çalışması bulunuyor. Bunların hepsinden tek bir yazıda bahsetmek mümkün olmadığından, eski Yunan filozoflarından bu yana birçok insanın merak ettiği astronomik birimin yani Dünya ile Güneş arasındaki uzaklığın nasıl hesaplanabileceğine dair metodundan bahsedeceğiz . Halley metodu ile astronomik birim, yani Güneş ile Dünya arasındaki mesafenin hesaplanması aslında oldukça basit bir gözleme ve sıradan trigonometrik hesaplara dayanıyor. Bunun için öncelikle, yöntemimizin ne olduğunu inceleyip, ardından hesabımızı kuralım. Bu metot Venüs'ün Güneş önünden geçerken, Dünya'nın farklı yerlerinden aynı anda gözlemlenmesine dayanıyor . Şekilde görüldüğü gibi, kuzeyden ve güneyden aynı olayı gözlemleyen iki gözlemci, Venüs'ü farklı açılardan görecek ve bu nedenle Venüs'ün güneş üzerinden geçtiği süreyi ve Güneş üzerinde kat ettiği yolu farklı ölçeceklerdir. Bu bilgiye dayanarak 1 AB'yi metre cinsinden hesaplayabilmek için trigonometriden ve Kepler yasalarından yararlanmak gerekiyor. Kepler'in üçüncü yasasına göre, gezegenlerin yörünge periyodunun karesinin, gezegenin yörüngesinin yarı büyük eksen uzunluğunun küpüne oranı sabittir. Bu da bizim, gezegenlerin Güneş'e olan uzaklıklarını göreceli olarak bilmemizi sağlar. Örneğin Venüs'ün Güneş'e uzaklığı, Dünyanın Güneş'e uzaklığının 0.72 katıdır. Bu bilgiyi, iki gezegenden de Güneş'i kapsayan bir üçgen çizerek, üçgenleri oranlama için kullanabiliriz. Tabanları aynı olan bu iki üçgenlerdeki özdeşliği kullanabiliriz. Yüksek oranlarını biliyor olacağız (0.72). Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Aşağıdaki görsellerin gerçek ölçeğe göre olmadığına dikkat ediniz. Şimdi Kepler'in üçüncü yasasından yola çıkarak V açısının, D açısının 0.72'ye bölümüne eşit olduğu sonucuna varabiliriz. 1 AB'yi hesaplayabilmek için ayrıca A ve B gözlemcileri arasındaki mesafeyi de bilmemiz gerekiyor. İşte burada da devreye basit bir trigonometrik hesap giriyor. Buradaki gibi küçük açılar söz konusu olduğunda tan(1/2 A) = 1/2 tan demek mümkündür. Öyleyse, Burada V açısı gözlemsel olarak ölçülebilir bir açıdır, keza Dünya üzerindeki A ve B noktası arasındaki mesafeyi de ölçebiliriz. Bu nedenle Dünya ile Venüs arasındaki mesafe bu şekilde hesaplanabilir. Fakat ilgilendiğimiz şey Dünya ile Venüs arasındaki mesafe değildir, Dünya ile Güneş arasındaki mesafedir. Bir şekilde bunu dönüştürmemiz gerekir. Yine Kepler'in üçüncü yasasından yardım alarak Dünya-Venüs arası mesafenin, Dünya-Güneş arasındakinin 0.28 katı olduğunu bulabiliriz. Dünya Güneş arası mesafeye 1 AB demiş ve Venüs ile Güneş arasındaki mesafeyi 0.72 AB olarak bulmuştuk. Dolayısıyla Dünya ile Venüs arasındaki mesafe 1-0.72=0.28 AB olur. olarak, Dünya ile Venüs arası önceden ölçülen mesafe yerine konulduğunda, rahatlıkla bulunur. Halley bu metodu geliştirip 1742 yılında yaşamını yitirdi, yani 1761 yılında gerçekleşecek olan Venüs geçişini göremeden..."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/hanoi-kuleleri/", "text": "Hanoi kulelerinin çözümü için en basitten ilerleyelim ve yalnızca bir disk olduğunu düşünelim. Bu durumda yalnızca bir hamlede bu diski sağ tarafa alarak problemi çözebiliyoruz. Peki iki disk olduğu durumda ne oluyor? Amacım, sağ tarafa bu iki diski almak. Eğer küçük olanı sağ tarafa koyarsam, bu durumda büyük olanı ortaya koymak durumunda kalırım, bu da işleri uzatır. Oysa ki ben, en büyük olan diski sağ tarafa koymayı hedefliyorum. Bu durumda küçük diski ortaya koyar, ardından büyük olanı sağa koyar, ardından da ortaya koyduğum küçük diski, sağda bekleyen büyük diskin üstüne koyarım. Böylelikle üç hamlede problem çözülmüş olur. Bir disk için bir hamle, iki disk için üç hamle yeterli oldu. Hanoi kulelerinde üç disk için, yukarıdaki görselde çözüm gösteriliyor. Fakat bundan önce dikkatinizi çekmek istediğim nokta, çözdüğümüz iki soruda, yaptığımız hamlelerin nasıl olduğu? Bir diskte, ilk hamlemiz sağ sütuna oldu. İki diskte ise ilk hamlemiz orta sütuna oldu. Üç diskte ise ilk hamlemiz sağ sütuna olacak. Dikkat edin, problem aslında kendi içerisinde alt problemlere ayrılmış durumda. Güzel bir dinamik programlama örneği. İki diskte, iki diski de sağ tarafa almak istiyorum. Öyleyse önce bir disk için problemi çözmeliyim. Bir disk için problemi çözdüğümde, geriye fazladan olan ikinci disk kalacak. Bunu da hedef konum olan, sağ sütuna koyabilirim. Öyleyse bir disk için problemi, ortada çözmeliyim. Aynı mantığı üç disk için düşünelim. Üç diski sağ tarafa taşımak istiyorum. Öyleyse iki diski ortada toplamalıyım ki, fazladan olan en büyük disk sağ tarafa gelebilsin. İki diski ortada toplayabilmek için ise, bir üstteki adımın geçerli olduğunu göreceksiniz. Küçük olanı en sağa almalıyım ki, ikinci disk ortaya gelebilsin. Bu yüzden, üç diskli problemde, ilk hamle en sağa koyarak başlıyor. Üç diskli problemin çözümünde, ilk hamlenin, bir diskli problemin çözümü, üçüncü hamlenin de iki diskli problemin çözümü olduğuna dikkat edin. Üç disk problemi, yedi basamakta çözüldüğüne göre, dört disk problemini çözerken, yedinci basamakta üç disk problemini çözmüş olmalıyız. Dört Diskli Problemin ÇözümüHanoi kulelerinde dört diskli problemin çözümü de ele aldıktan sonra, konunun rahatça kavranacağını düşünüyorum. Daha önce bahsettiğimiz gibi, ilk önce yapmamız gereken hamleyi bulmalıyız. Bir diskte sağda, iki diskte ortada, üç diskte sağda başlamıştık. Öyleyse dört diskte ortada başlamalıyız. Çünkü en küçüğü ortaya alırsak, bir büyüğünü en sağa alıp, küçüğü de onun üstüne alarak, üç hamlede Hanoi kulelerinin iki disk problemini çözmüş oluruz. Bundan sonra işlem üç disk problemini çözmek olur. Orta kısım boş olduğuna göre, üçüncü disk buraya gelir. En sağdaki küçük disk sola geçer, ortanca ortaya gelir ve küçük tekrar ortaya gelir. Böylelikle üç disk problemi çözülmüş olur ve işte işin açıklaması. Üç disk problemini çözdük ve üç disk de ortada. Böylelikle dördüncü ve en büyük olanı sağa koyabilirim. İşte tam bu sebepten ilk hamleyi ortaya yaptık. Bu noktadan sonrası, sanki en sağda büyük bir disk yokmuş gibi düşünülerek çözülebilir. Amaç, ortadaki üç diski sağa almaktır. Küçük sağa alınır, ortanca sola, ardından küçük sola, büyük sağa. Böylelikle problem iki diske düşer. Küçük ortaya, büyük sağa, küçük sağa ve problem çözülmüştür. Hamle sayılarına dikkat etmenizi istiyorum. Birinci hamle ile bir disk problemini çözdük, üçüncü hamle ile iki disk, yedinci hamle ile üçüncü disk problemini çözdük. Toplamda 15 hamle ile, dört disk problemini de çözmüş olduk. İşin matematiğine inebiliriz. FormülasyonHanoi kulelerinde dört disk problemininin çözümü 15 hamlede gerçekleşti, üç diskin 7, iki diskin 3, bir diskin 1. Burada yakalayacağımız nokta, aslında yukarıdaki algoritmada geçiyor. Dikkatle inceleyelim. Üç diski ortada toplamamız 7 hamle almıştır, bundan sonraki 1 hamle, dördüncü diske sağa almaktır. Sonraki hamle ise, 7 hamlede üç diski, bu en büyük diskin üzerine almaktır. Yani yapılan işlem sayısı 7+1+7=15'tir. Benzeri şekilde üç disk problemini ele alalım. Üç disk probleminde, ilk 3 hamle ile iki disk problemi çözülür, 1 hamle ile büyük disk hedefe konulur, sonraki 3 hamle ile iki disk üstüne eklenir. Yani yapılan işlem sayısı 3+1+3 = 7'dir. Yani aslında daha alt problemlere ayrılmış şekilde yazacak olursak, dört disk problemi 7+1+7 şeklinden aşağıdaki şekle gelir. Aslında üç disk probleminin çözümü olan (3+1+3) de (1+(1)+1)+1+(1+(1)+1) şeklindedir. Böylelikle ifade, halini alır. Problemin nasıl iç içe olduğu, çok daha belirgin bir şekilde ortaya çıktı. Eğer bu sonuçları doğru şekilde formülize etmek istersek, $x$ disk sayısı olmak üzere, minimum hamle sayısı $m$ aşağıdaki şekilde hesaplanabilir. Böylelikle x=1 için m=1, x=2 için m=3, x=3 için m=7, x=4 için m=15, x=5 için m=31, x=6 için m=63... olarak bulunur. Hanoi kulelerinin mantığını bir kez kavradığınızda, fazla hamle sayısından ötürü sıkılmayacağınız kadar çok diskli problemini, sorunsuz bir şekilde tek seferde tamamlayabilirsiniz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/hantavirus-nedir-ardindaki-yalan-haberler/", "text": "Hanta virüs Nedir? Çin'deki Ölümlerin Ardından Yalan Haberler Halka Korku Salıyor! Korona virüse benzer yeni bir salgın hakkındaki yalan haberler, internette dolaşmaya devam ediyor. Hanta virüsvakalarının artışı ile ilgili yazılar, COVID-19 ile boğuşurken dünyanın başka bir hastalık tarafından tehlike altında olabileceği konusunda uyarıyor. Hantavirüs ciddi bir mesele ancak Koronavirüs ile karşılaştırılmamalı. Ancak yapılan uyarılar abartılmış durumda. Hantavirüsün tehlikeli bir virüs ailesinden olduğu düşünülse de yeni koronavirüs ile karşılaştırılması pek doğru değil. Ayrıca şu anda hiçbir bölge bu virüsün tehlikesi altında değil. Aslında Hanta virüs yeni keşfedilmiş bir virüs değil. On yıllardır biliniyor ve daha uzun süredir aktif halde. İnsandan insana kolayca geçmiyor, sadece kemirgenlerin vücut sıvılarının tüketilmesi yakalanmanıza yol açabilir. Dünya, Hanta virüsün üstesinden gelebilmek için aşılar da dahil olmak üzere Korona virüse göre çok daha hazır durumda. Yalan haberlerin yayılması, insanları korkutucu haberler paylaşmaya iterek koronavirüs salgını korkusunu daha da alevlendiriyor gibi görünüyor. Bu yüzden salgından dolayı endişeli olan kişilerde ne yazık ki gereksiz bir kaygıya neden olması oldukça muhtemel gibi duruyor. İnternette haberleri okuyan bir kişi, Tüm dünya halen COVID-19 ile uğraşırken, yeni bir virüs kapımızda algısına kapılıyor. Evet, ölümü göz önüne aldığımızda anlatılanlara hak veriliyor. Çin devlet gazetesi Global Times, bir adamın Shandong Eyaleti'ndeki işyerine giderken öldüğünü bildirdi ve ardından konuyla ilgili atılan bir tweet yalnızca Twitter'da yaklaşık 15.000 kez paylaşıldı ve örnek olması için birçok ekran görüntüsü alındı. Ayrıca buradan da tüm dünyaya yayıldı. Ölüm raporu doğru olmakla birlikte, bu virüsün koronavirüs salgını ile benzer olduğuna dair herhangi bir iddia şimdilik asılsız görünüyor. Hantavirüs şüphesiz çok ciddi bir hastalık ailesinden.Çok şiddetli semptomlar yaşanabilir ve bu semptomların da ne yazık ki ölüme neden olduğu bilinmektedir. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Çeşitli sendromlara neden olan bu virüsler, farklı kemirgenlerin yaydığı bir virüs ailesinden geliyor. Hanta virüs; Amerika, Avrupa ve Asya'da bulunsa da bölgelere göre farklı sendromlar ve semptomlar görülebiliyor."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/hayvanlara-eziyet-ve-antisosyal-davranis-arasindaki-iliski/", "text": "Evrim Ağacı Blog, Türkiye'deki bilimseverler tarafından kolektif ve öz denetime dayalı bir şekilde sürdürülen, özgür bir ortamdır. Her Evrim Ağacı üyesi, Evrim Ağacı Blog üzerinden kendi köşe yazılarını, denemelerini ve makalelerini özgürce yayınlayabilir. Evrim Ağacı tarafından yayınlanan makalelerin aksine, Evrim Ağacı Blog üzerinden yayınlanan blog yazılarının içeriği veya gerçek/doğru olup olmadıkları Evrim Ağacı yönetimi tarafından denetlenmemektedir. Evrim Ağacı, bu platformda yayınlanan blog yazılarını herhangi bir şekilde desteklememekte veya doğruluğunu garanti etmemektedir. Doğru olmadığını düşündüğünüz bilgiler içeren blog yazılarını, size sunulan denetim araçlarıyla işaretleyebilir, daha isabetli ve bilimsel değeri yüksek blog yazılarını kendiniz kaynaklarıyla girebilir ve oylama araçlarıyla platformun daha güvenilir bir ortama evrimleşmesine katkı sağlayabilirsiniz. Eleonora Gullone'un Palgrave Macmillan Hayvan Etiği Serisinin bir parçası olarak yayınlanan Hayvan Zulmü, Antisosyal Davranış ve Saldırganlık: Bağlantıdan Daha Fazlası adlı kitabı, farklı istismar türlerini bağlayan güçlü empirik kanıtların olduğunu gösteriyor. Günümüzde, hayvanlara ve insanlara yönelik davranışlar arasında büyük bir bağ olduğu düşünülüyor. Bu kitap ise hayvanlara ve insanlara olan istismar türleri arasındaki ilişki konusunda, birçok okuyucumuzun ilgisini çekebilecek oldukça kapsamlı bir kaynak. Melbourne'daki Monash Üniversitesi Psikoloji Bölümünde Doçent Doktor olan Eleonora Gullone, kitabını çok sayıda akademik araştırmayla destekliyor. Bu yaklaşım, hayvan istismarı ve antisosyal davranış arasındaki bağ konusunda bildiklerimizi ve bilmediklerimizi analiz edebilmemizi sağlıyor. Aradaki bağlantı, kişiler arası şiddetin sıklıkla hayvanlara şiddet ile birlikte veya birbirini takip ederek meydana geldiğini ve bunu bize gösterebilecek işaretleri de görmezden geldiğimizi anlatmaktadır. Gullone'un kitabı, \"Hayvana Şiddetin Tarihsel ve Güncel Olarak Kavramsallaştırılması\", \"Antisosyal Davranışın Gelişimi\", \"Biyolojik ve Bireysel Farklılığın Risk Faktörleri\", \"Çevresel Risk Faktörleri\" ve \"Hayvan Zulümünün Etiyolojik Hesapları\" gibi 10 başlıktan oluşuyor. Son bölümünde bazı genel sonuçlara ulaşıyor ve gelecekteki araştırmalarda nelerin gerekli olduğunu vurguluyor. Daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulan bir alan, hayvana şiddet davranışının gelişimidir. Bunun sebebi, hala hayvana şiddetin normatif gelişimini inceleyen bir çalışmanın olmamasıdır. Daha fazla kültürler arası çalışmaya gereksinim vardır çünkü \"Hayvana şiddetin sapkınlık olarak kavramsallaştırılması, kültürün hayvanlara olan davranış standartlarına göre her zaman geçerli olmayabilir.\" Hayvan zulmü hakkında daha fazla araştırmaya yapmaya ihtiyacımız var ve hayvanların yasal sistemlerdeki mülkiyet statülerini kaldırmamız da oldukça önemlidir. Şu anda hayvanlar da tıpkı bir bisiklet, sırt çantası gibi birer mülk olarak kabul edilmektedir. Sonuç olarak, Gullone'un hayvana şiddet ve diğer suçlar arasında güçlü ampirik bağlar olduğu fikri oldukça ciddiye alınması gereken bir konu olarak kendini göstermiştir. Gullone kitabını şu sözlerle noktalamıştır: ... yasalar, suçluları, işledikleri suçun ciddiyetine göre, belirli bir suçun hedef türüne dayalı ayrımcılık yapmadan cezalandırmalıdır. (Syf.139) Ona göre, farklı istismar ve şiddet türleri arasındaki sağlam bağlantı nedeniyle, bu konudaki bir algı farklılığından insanlar dahil olmak üzere bütün canlılar yararlanacaktır. Bu alana dair fazla bilgim olmamasına rağmen fazlasıyla okumaya değer bir kitap olduğunu düşünüyorum. Kitap, hayvanlara daha fazla yasal koruma sağlanmasının ve hayvana şiddetin olduğundan çok daha fazla ciddiye alınmasının gerekliliğini gözler önüne seriyor ve bu sayede, yazarın da dediği gibi yarar sağlayanlar yalnızca insanlar da olmayacaktır. - 0 - 0 - 0 - 0 - 0 - 0 - 0 - 0 - 0 - 0 - 0 - 0 İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı müddetçe izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş halleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz. Bu sayfa izin alınmaksızın düzenlenemez, Evrim Ağacı logosu, yazar/editör bilgileri ve içeriğin diğer kısımları izin alınmaksızın değiştirilemez veya kaldırılamaz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/helis-bulutsusu/", "text": "Bu yazıda gözün yapısına basit bir şekilde benzemesi, muhteşem görüntüsü ve şaşırtıcı simetrisi ile popüler kültürde Sauron'un ya da Tanrı'nın Gözü olarak da bilinen Helis Bulutsusu'nu inceliyoruz. Orijinal adı The Helix veya Helix Nebula olan bu bulutsu aynı zamanda NGC 7293 katalog adıyla da biliniyor. Güneş'imize yaklaşık 694 ışık yılı uzaklıkta konumlanmış olan Helis Bulutsusu, ayrıca bize en yakın gezegenimsi bulutsu olma özelliğine sahip. Kova Takımyıldızı sınırları içerisinde bulunan Helis Bulutsusu'nun Alman astronom Karl Ludwig Harding tarafından 1824'den önce keşfedildiği tahmin ediliyor. Helis Bulutsusu, görsel benzerlikleri nedeniyle sıklıkla Kedi Gözü Bulutsusu (NGC 6543) ve Halka Bulutsusu (M57) ile karıştırılabiliyor. Helis Bulutsusu da diğer gezegenimsi bulutsular gibi, Güneş benzeri düşük kütleli bir yıldızın yaşamının son evrelerinde dış katmanlarını uzaya püskürtmesiyle oluşmuş bir bulutsu. Bulutsunun merkezinde yer alan ölü yıldızın dışarıya püskürttüğü gaz ve tozlar da, bulutsunun muhteşem halkalarını meydana getiriyor. Yıldızın ölümü sırasında dışarıya doğru genişlemiş olan ve fotoğraflarda da kolayca görebildiğimiz ana halka, iç ve dış halka olmak üzere ikiye ayrılıyor. Bu iki halka, birbirlerine dik açıya yakın bir eğim ile konumlanmışlar (73 derecelik eğim). Eliptik şekilli halkalardan en içte bulunan halka, yaklaşık 1.7 ışık yılı çapında ve bundan 6560 yıl önce merkezden dışarı doğru itildiği tahmin ediliyor. Bu halka, yaklaşık 2.5 ışık yılı çapındaki dış halka tarafından çevrelenmiş. Dış halkanın ise iç halkadan yaklaşık iki kat daha önce, yani yaklaşık 12.100 yıl önce merkezden dışa itildiği düşünülüyor. Ana halkanın da dışında, yani en dışta gaz bulutları ile kaplanmış en geniş halka ise yaklaşık 5.7 ışık yılı çapında ve merkezdeki yıldızın kırmızı dev aşamasındayken yaydığı iyonize gazları temsil ediyor. Helis Bulutsusu'nun sahip olduğu en ilginç yapılardan biri de şüphesiz iç halkada bulunan devasa büyüklükteki gaz ve toz boğumları. Bu boğumlar, iç halkada kuyruklu yıldızlara benzer bir yapıda bulunuyorlar ve merkezdeki beyaz cüceyi işaret edermişçesine duruyorlar. Merkezden birkaç trilyon kilometre uzaklıkta bulunan bu boğumların uzunlukları ise birkaç milyar kilometre arasında değişiyor. Aynı zamanda birkaç milyar kilometre, içerisinde bulunduğumuz Güneş Sistemi'nin birkaç katı kadar anlamına geliyor. Yani Helis Bulutsusu'nun fotoğraflarında, iç halkada minik boğumlar şeklinde zorlukla görebildiğimiz bu yapılar bile aslında devasa büyüklükteler. Bu küçük boğumların arkalarında bulunan daha soluk, kuyruk benzeri yapılar 150 milyar kilometreye kadar uzanabiliyorlar. Dünya-Güneş arası mesafenin 150 milyon kilometre olduğunu düşünürseniz, herhalde bulutsunun ve boğumların ne kadar büyük olduğunu aklınızda biraz canlandırabilirsiniz. Bu ilginç, aynı zamanda da devasa büyüklükteki boğumlar, farklı sıcaklıktaki gazların Rayleigh-Taylor Dengesizliği adı verilen bir olay sonucu parçalanıp yoğunlaşması ile oluşuyor. Son olarak Helis Bulutsusu'nun bir başka gezegenimsi bulutsu olan Halter Bulutsusu'na karakteristik ve fiziksel özellikler bakımından oldukça benzediğini de ekleyelim."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/hem-fareler-hem-de-insanlar-icin-buyuk-bir-adim/", "text": "Hem Fareler, Hem de İnsanlar İçin Büyük Bir Adım! Mars'ta Nasıl Hayatta Kalabileceğiz? 20 Fare Bunu Çözebilmemiz İçin Uzaya Gidiyor!SpaceX tarafından, cuma sabahı Florida'nın Cape Canaveral Hava Kuvvetleri İstasyonundan hedefi Uluslararası Uzay İstasyonu olmak üzere bir Falcon 9 roketi fırlatıldı. İnsansız olmasına rağmen, roket bazı önemli yolcular taşıyor. Bu yolcular, 20 laboratuvar faresinden oluşuyor. Fareler, Northwestern Üniversitesi Uyku ve Günlük Biyoloji Merkezi tarafından yapılan bir çalışmanın bir parçası. On farenin 90 gün boyunca yörüngede kalarak rekor kırması, kalan on tanesinin de 30 gün sonrasında Dünya'ya geri gelmesi planlanıyor. Araştırmacılar, farelerin sirkadyen ritimlerini (24 saatlik devirlerde meydana gelen biyolojik süreçleri), mikrobiyomlarını ve diğer fizyolojik süreçlerini nasıl etkilediğini görecekler. Bu yeni çalışma, CSCB araştırmacılarının da üzerinde çalıştığı, NASA'nın İkizler Araştırmasına dayanıyor. Bu proje için astronot Scott Kelly bir yılını ISS'de geçirirken yine bir astronot olan ikiz kardeşi Mark yeryüzünde kalarak kontrol görevi yaptı. Bu yılın başlarında NASA çalışmanın ön bulgularını yayınladı ve Scott'un uzaydaki günlerinin genlerinin yüzde 7'sini etkilediğini belirtti. ISS'ye giden 20 farenin de, bir NASA araştırma tesisinde Dünya'da kalacak özdeş kardeşleri mevcut. Orada, yükseklerde uçan kardeşleri ile aynı koşulları, yani aynı aydınlatma, aynı sıcaklıklar ve çalışmaları sadece üç günlük bir fark ile yaşayacaklar. Fareler ve insanlar biyolojik olarak farklı olsalar da umut edilen şey; bu koşulların neredeyse aynı olan tekrarının, uzayın bedene olan etkisini anlamamız konusunda İkizler Araştırması'ndan daha iyi sonuçlar verebilmesidir. Sonuçta Scott ISS'de iken, erkek kardeşi yeryüzünde yaşamaktaydı ve çalışmanın sonucunu etkileyecek şeyler yapmış olma olasılığı var. Uzay'da kalmanın, görme kaybı, kanser, psikolojik rahatsızlıklar gibi sayısız sağlık sorunlarına yol açabileceği riskini zaten biliyoruz. Ancak uzayda uzun bir süre kalan bir insan bedeninin tam olarak nasıl etkileneceğini bilmiyoruz. Mars'a yapılacak bu yolculuğun birkaç yıl alacağı düşünülürse, komşu gezegenimize birilerini göndermeden önce bunu anlamaya ihtiyacımız var. 90 gün kulağa çok uzun gelmese de bu bizim hayatımızda 9 yıla denk bir süre. Bu yüzden bu küçük astronot fareler, yaşamımızın küçümsenemeyecek bir kısmını Dünya atmosferinin ötesinde geçireceğimizde ne olacağını bilmemizin birer anahtarı olabilirler."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/herbivor-nedir-herbivor-canlilar/", "text": "Diş yapılarının tüketilen materyalin et veya bitki olmasına göre değişim göstermesi, aynı zamanda paleontolojik çalışmalarda geçmişte yaşayan canlıların beslenme biçimleri hakkında da bilgi sağlamaktadır. Yalnızca bununla kalmaz, aynı zamanda herbivor canlılar onlarla mutualistik bir şekilde yaşayan bağırsak florasına da sahiptir. Bunun nedeni bitki materyalini sindirmenin, eti sindirmeye göre daha karmaşık olmasıdır. Genellikle bu bağırsak florası selüloz sindiren protozoalar veya bakterilerden oluşur. Herbivora, Latince küçük bitki ya da ot anlamına gelen herbakelimesi ile yemeyi ifade eden vorarekelimesinden türemiştir. Türkçede herbivor için otobur ya da otçul kelimesi de kullanılır. İki temel beslenme biçimi vardır. Bunlardan birincisi yer seviyesinde bulunan otların tüketilmesi , ikincisi ise yaprak, gövde ve ağaç kabuğu gibi materyallerin tüketilmesidir . Çoğunlukla canlılar bu ikisini birden yapabilir, bu nedenle ayrımı yapabilmek için diyetlerinin en az %90'ının bunlardan birinden oluşması tanımı yapılmıştır. Örneğin bu duruma göre inekler bazen yaprak gibi materyaller tüketebilse de çoğunlukla otlama yoluyla beslendiği için birinci gruba girer. İkisinin karışık olduğu durumda, canlının yaptığı bir seçim söz konusudur ve bu seçim genellikle canlının ağırlığıyla alakalıdır. Daha ağır olanlar daha fazla bitki materyali tüketmeye ihtiyaç duyduğundan, tükettikleri besin konusunda daha az seçici olma eğilimindedir. Bunun yanı sıra daha hafif olanlar ise öncelikle daha yüksek kaliteli besini tüketme eğilimi gösterirler. Bu beslenme stratejisini izah edebilmek için ortaya farklı fikirler atılmıştır. Bunlardan birisi hayvanın boyutuna göre beslenme biçimini açıklayan Kleiber yasasıdır. Bu yasaya göre hayvanın boyutu büyüdükçe küçük olan hayvanlara kıyaslandığında, birim kütle başına daha az besin tüketmeleri gerekir. Bir başka deyişle canlının ağırlığı, metabolizma hızından daha hızlı artmaktadır. Herbivorlar tükettikleri besinlere göre tıpkı karnivorlardakigibi alt gruplara ayrılırlar."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/hic-gozlenmemis-10-tuhaf-yildiz/", "text": "Gelin Sizi Kuark Yıldızları'ndan Tüytopları'na, Yıldızımsılardan Donmuş Yıldızlara Bir Yolculuğa Çıkaralım... Tarihin erken devirlerinden beri yıldızlar insanları etkilemiştir. Modern bilim sayesinde artık yıldızların yapısı ve türleri hakkında çok daha fazla bilgiye sahibiz. Bu alandaki bilgi birikimi gün geçtikçe artıyor ve astrofizikçiler evrende var olabilecek teorik yıldız türleri ileri sürüyorlar. Teorik yıldızlar esasen yıldız-benzeri yapılar olsa da yıldızların kimyasal yapısı ve füzyon enerjisi kaynağı ile ilgili standart karakteristik özelliklerini taşımaz. Bu listedeki yıldızlar fiziksel araştırmanın en uç noktasındadır ve doğrudan gözlemlenmemiştir. Tabii ki şimdilik... Ama gözleneceklerine dair de bir garanti veremiyoruz. Sadece kağıt üzerinde, fikirlerle var olduklarını düşünebiliriz. Bu fikirler bazen çok mantıklı görünse de, pekala bir gerçeklik ifade etmeyebilir. Hiç Gözlenmemiş 10 Tuhaf Yıldız Tipi! Ömrünün sonuna gelmiş bir yıldız, kendi üstüne çökerek bir beyaz cüce, nötron yıldızı ya da karadeliğe dönüşebilir. Eğer yıldız yeterince yoğunsa süpernova patlamasından önce, yıldızın kalıntıları bir nötron yıldızı oluşturacaktır. Bu durum meydana geldiğinde yıldız aşırı sıcak ve yoğun bir hal alır. Çok fazla madde ve enerjiyle kendi üzerine çökmeye başlar ve bir \"tekillik\" oluşturur. Ama merkezdeki fermiyonik parçacıklar Pauli dışlama ilkesine boyun eğer. Bu da nötronların aynı kuantum durumu içerisine sıkıştırılamayacağı anlamına gelir. Yani çöken maddeye karşı bir itme kuvveti uygulanarak dengeye ulaşılmış olur. On yıllar boyunca astronomlar, nötron yıldızının denge halinde kalacağını varsayıyorlardı. Ancak kuantum teorisi daha gelişmiş hale geldiğinde astrofizikçiler nötron çekirdeğinin dejeneratif basıncı başarısız olduğunda ortaya çıkan yeni bir yıldız türü önerdiler. Buna kuark yıldızı adı verildi. Yıldız kütlesinin basıncı arttıkça nötronlar parçalanarak bileşenleri olan kuarklara ayrılır. Bu parçacıklar, yoğun basınç ve enerji altında eşleşerek proton ve nötron gibi hadronlar oluşturmak yerine, bağımsızca var olabilir. \"Tuhaf madde\" olarak isimlendirilen bu kuark çorbası inanılmaz derecede yoğun olabilir. Astrofizikçiler halen bu yıldızların tam olarak nasıl biçimleneceği üzerine tartışıyorlar. Bazı teoriler, çöken yıldızın kütlesinin, karadelik oluşturmak için gerekli kütleyle nötron yıldızı için gerekli kütle arasında olduğunda ortaya çıktıklarını belirtiyor. Diğer araştırmacılar ise daha ilginç mekanizmalar öne sürüyorlar: Öne çıkan bir kurama göre; zayıf etkileşimli büyük kütleli parçacık içerisindeki tuhaf madde bir nötron yıldızı ile çarpıştığında kuark yıldızı oluşuyor. Buradaki çarpışma bir anlamda çekirdeğe tuhaf maddenin tohumunu atmış oluyor ve dönüşümü başlatıyor. Bu durum meydana gelirse, nötron yıldızı, bir yandan tuhaf madde çekirdeğine sahip olurken etkin bir şekilde nötron yıldızı olarak görünmesini sağlayan kabuğundaki nötron yıldızı malzemesini koruyacaktır. Kuark yıldızları bulunamamış olsa da gözlemlenen birçok nötron yıldızı belki gizli birer kuark yıldızı olabilir. Kuark yıldızı, bir yıldızın ömrünün ölmeden önceki son aşaması olarak görülüyorken, fizikçiler kuark yıldızı ve karadelik arasında var olabilecek bir başka kuramsal yıldız ileri sürdüler: \"Elektrozayıf yıldız\" olarak adlandırılan bu kuramsal tür, elektrozayıf kuvvet olarak bilinen; zayıf nükleer kuvvet ve elektromanyetik kuvvet arasındaki karmaşık etkileşimlerden dolayı dengeyi sürdürebilir. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Bir elektrozayıf yıldızda, yıldızın kütlesinden gelen basınç ve enerji, kuark yıldızının tuhaf madde çekirdeğini baskılar. Enerji şiddetlendiğinde elektromanyetik ve zayıf nükleer kuvvetler karışır ve iki kuvvet arasında ayrım kalmaz. Bu enerji seviyesiyle çekirdekteki kuarklar; elektronlar ve nötrinolar gibi leptonlarına parçalanır. Tuhaf maddenin çoğu nötrinolara dönüşür ve açığa çıkan enerji yıldızın çökmesini durduracak yeterli dışa doğru kuvveti sağlar. Araştırmacılar, bir elektrozayıf yıldız bulma konusunda hevesliler. Çünkü böyle bir yıldızın çekirdek özellikleri, evrenin Büyük Patlama'dan saniyenin milyarda biri kadar sonrasından farksız olur: Evren tarihinin o anında da zayıf nükleer kuvvet ve elektromanyetik kuvvet arasında ayrım yoktu. Üstelik, bahsi geçen zaman dilimiyle ilgili kuram geliştirmenin zorluğu da meşhurdur. Bu yüzden bir elektrozayıf yıldız bulmak, kozmolojik araştırmalar açısından müthiş bir destek olurdu. Bir elektrozayıf yıldızın evrenin en yoğun nesnelerinden biri olması beklenir. Elektrozayıf yıldızın çekirdeği bir elma büyüklüğünde olabilir ama dünyanın kütlesinin iki katını içerir; bu, bu yıldızları, daha önce gözlenen herhangi bir yıldızdan daha yoğun yapar. 1977'de Kip Thorne ve Anna Zytkow, \"Thorne-Zytkow Nesnesi\" adlı yeni bir yıldız türünü detaylandıran bir makale yayımladılar. TZN, bir kırmızı süperdev ve küçük, yoğun nötron yıldızının çarpışmasıyla oluşan bir hibrit yıldızdır. Bir kırmızı süperdev aşırı derecede büyük bir yıldız olduğundan bir nötron yıldızının onun iç atmosferine kadar bir gedik açması yüzlerce yıl alır. Yıldızın içine doğru oymaya devam ettikçe ağırlık merkezi denilen iki yıldızın yörünge merkezi, süperdevin merkezine doğru hareket edecektir. Nihayetinde iki yıldız, büyük bir süpernovaya ve sonunda ise bir karadeliğe yol açacak şekilde birleşecektir. Eğer gözlemlenirse, TZN, başlangıçta tipik bir kırmızı süperdev gibi görülecektir. Bununla birlikte TZN, bir kırmızı süperdeve göre çeşitli olağandışı özellikler taşır. Sadece kimyasal yapısı açıkça farklı olduğu için değil, aynı zamanda nötron yıldızının oyulması içeriden patlayan radyo dalgalarına neden olacağı için... Bir TZN bulmak aşırı derecede zordur. Çünkü özellikleri normal bir kırmızı süperdevden çok ince çizgilerle ayrılır. Ayrıca yıldızların daha sıkışık şekilde bir arada olduğu Samanyolu'nun merkezine yakın bölgelerde ortaya çıkması beklenmektedir. Yine de bu durum astronomların bir \"yamyam yıldız\" bulma konusunda çalışmasına engel olmadı. Ve 2014'te HV 2112 adlı süperdevin muhtemelen bir TZN olduğu duyuruldu. Araştırmacılar HV 2112'nin bir kırmızı süperdevde beklenenden çok daha yüksek miktarda metalik elementler içerdiğini buldular. HV 2112'nin kimyasal tertibi, 1970'lerde Thorne ve Zytkow'un ortaya koyduğu kuramla uyuşuyordu. Bu yüzden astronomlar onu ilk bulunan TZN için güçlü bir aday olarak değerlendiriyorlar. Daha fazla araştırma gerekiyor ancak insanlığın ilk kez bir yamyam yıldız keşfetmiş olması ihtimali heyecan verici. Standart bir yıldız, hidrojen yakıtını füzyonla helyuma dönüştürür ve kendisini bu işlemin dışa doğru basıncıyla destekler. Ancak hidrojen sonsuza kadar yetmez ve eninde sonunda yıldızın daha ağır elementleri yakması gerekir. Ne yazık ki bu daha ağır elementlerden açığa çıkan enerji hidrojen kadar fazla değildir. Böylece yıldız soğumaya başlar. Yıldız sonunda süpernova olduğunda evreni yeni yıldızlar ve gezegenlerin oluşmasında rol oynayan metalik elementler ile besler. Evrende zaman ileriye doğru aktıkça, daha fazla yıldız patlar. Astrofizikçiler evren yaşlandıkça toplam metal içeriğinin arttığını göstermişlerdir. Geçmişte, yıldızlarda neredeyse hiç metal yoktu ancak gelecekte yıldızlar fazlasıyla artan bir metal içeriğine sahip olacaklar. Evren yaşlandıkça, varsayımsal donmuş yıldız da dahil olmak üzere yeni ve alışılmadık türlerde metal yıldızları biçimlenecektir. Bu türde bir yıldız fikri 1990'larda öne sürüldü. Evrende metal bolluğu olursa yeni oluşan yıldızların cüce yıldız olmak için daha düşük bir sıcaklığa ihtiyacı olur. Böyle bir ortamda 0,04 Güneş kütlesi olan en küçük yıldızlar, nükleer füzyonu 0 C'de sürdürerek cüce yıldız olabilir. Bu yıldızlar donmuş ve buz bulutlarıyla kaplanmış olurdu. Uzak gelecekte bu türden donmuş yıldızlar, soğuk ve kasvetli bir evrende çoğu normal yıldızın yerini alacaktır. Karadeliklerin birçok kafa karıştırıcı özelliği ve paradoksları olması hiç şaşırtıcı değildir. Karadelik matematiğine ilişkin bu problemlerin üstesinden gelmek için kuramcılar, çeşitli yıldız benzeri nesneler öne sürdüler. 2003'te bilim insanları, genel kanının aksine karadeliklerin aslında tekillik olmadığını ama \"manyetosferik sonsuz çöken nesne\" adında bir tür tuhaf yıldız çeşidi olduğunu iddia ettiler. MSÇN, çöken bir karadeliğin ışık hızından daha hızlı hareket ediyor görünmesi kuramsal problemine bir çözüm getirme girişimiydi. MSÇN, aslında normal bir karadelik şeklindedir. Madde kütleçekimi tarafından alt edilmiştir ve kendi üzerine çökmeye başlamıştır. Ne var ki bir MSÇN'de çarpışan atomaltı parçacıkların yarattığı dışa doğru basınç tarafından üretilen radyasyon, bir yıldız çekirdeğindeki füzyondan kaynaklanan basınç gibi değildir. Bu durum MSÇN'nin nispeten kararlı kalmasını sağlar. Asla dış olay ufku olmaz ve tamamen çökmez. Karadelikler nihayetinde kendi üzerine çöker ve buharlaşır. Ancak bir MSÇN'nin çökmesi sonsuz zaman alır. Böylece ebedi bir çökme durumuna girer. MSÇN kuramları bilgi dahil karadeliklerin birçok problemini çözüyor. Çünkü bir MSÇN asla çökmez, karadelikler gibi bilgi yok olma problemleri yoktur. MSÇN kuramları heyecan verici olsa da fizik camiası bunlara şüpheci yaklaşıyor. Kuasarların ışık veren yığılma diski ile çevrelenmiş karadelikler olduğu düşünülür. Bu yüzden astronomlar MSÇN ile aynı manyetik özelliklere sahip bir kuasar bulmaya çalışıyorlar. Sonuç bulunamasa da yeni teleskoplar kuramsal olarak daha fazla ışık tutması gereken karadelikleri gözlüyor. Şimdilik MSÇN karadelik problemleri için ilginç bir çözüm ama en önde geleni değil. Dünyaca tanınmış dört düşünür günümüzün en sıcak tartışmalarından birini ele alıyor. Steven Pinker ve Matt Ridley geleceğin daha güzel günler getireceğine dair Alain de Botton ve Malcolm Gladwell'e meydan okuyor. -Steven Pinker -Malcolm Gladwell Evrenin sonunda, sıcak yıldızların oluşamayacağı kadar metalik olacağı zamanlarda ortaya çıkacak donmuş yıldızlardan bahsettik. Peki ama spektrumun diğer tarafındaki yıldızlar? Popülasyon III yıldızları dediğimiz bu yıldızlar, Büyük Patlama'dan arta kalan başlangıçtaki gazlarla oluşmuştur. Yani ilk oluşan yıldızlardır. Bu sebeple metallik içerikleri düşüktür. Yıldız popülasyon şeması, Walter Baade tarafından 1940'larda kurulmuştur ve bir yıldızın metal içeriği olarak tanımlanmıştır. Aslında uzun bir zaman için sadece iki yıldız popülasyonu vardı. Ama modern astrofizikçiler Büyük Patlama'dan hemen sonra var olması gereken yıldızlar üzerine ciddi bir araştırmaya başladılar. Bu yıldızlarda ağır elementler yoktu. Eser miktarda muhtemel lityumun yanında sadece hidrojen ve helyumdan oluşuyorlardı. Popülasyon III yıldızları, absürt derecede parlak ve devasaydı, şimdiki yıldızların çoğundan büyüktü. Çekirdekleri füzyon için sadece normal elementlerden değil karanlık madde yok olma reaksiyonlarından da yararlanıyordu. İki milyon yıl gibi aşırı derece kısa ömre sahiplerdi. Sonunda bu yıldızlar bütün hidrojen ve helyumlarını yakıyor, füzyonla daha ağır elementler üretmeye başlayıp patlıyor, ağır elementleri evrenin dört bir yanına saçıyordu. Evrenin bu erken döneminden kalan bir şey yok. Eğer geriye kalan yoksa onları neden önemsiyoruz? Astronomlar Popülasyon III yıldızları ile çok ilgililer çünkü onlar, Büyük Patlama'da neler olduğunu ve evrenin erken dönemindeki evrimini daha iyi anlamamızı sağlayabilir. Bu girişimlerde ışık hızı astronomların dostudur. Işık hızının sabit değeri sayesinde astronomların aşırı derecede uzak yıldızları bulmaları mümkün olur aslında bir nevi zamanda geriye doğru bakarlar. Astrofizik ve Uzay Bilimleri Enstitüsü'nden bir grup astronom, şimdiye kadar denenenden çok daha uzak galaksilere bakmaya çalışıyor. Bu galaksilerin ışığının Büyük Patlama'dan birkaç milyon yıl sonrasına ait olması gerekir ve popülasyon III yıldızlarının ışığını içerebilir. Bu yıldızları çalışmak astronomların zamanda geri bakmasını sağlar. Bunun ötesinde bu çalışmalar bize nereden geldiğimizi gösterir. Zira bu erken dönem yıldızlar evrene, insanın varolmasını sağlayan yaşam için gerekli elementleri vermiştir. Yıldız gibi görünen ama yıldız olmayan kuasarlarla karıştırılmaması gereken yıldızımsı , sadece evrenin erken döneminde var olabilecek kuramsal bir yıldız türüdür. Daha önce bahsedilen Thorne-Zytkow Nesnesi gibi, yıldızımsılar da yamyam yıldız özelliği taşıyordu. Ancak ortasında bir yıldız yerine bir karadelik vardı. Yıldızımsılar iri popülasyon III yıldızlarından oluşurdu. Normal yıldızlar çöktüğünde süpernova olup geride bir karadelik bırakır. Yıldızımsıda ise nükleer maddeden yoğun dış tabaka çöken çekirdekten infilak eden enerjiyi emiyor ve süpernova olmadan kalıyordu. İçeride bir karadelik oluşurken yıldızın dış kabuğu zarar görmeden kalıyordu. Sürdürmek için füzyon enerjisinden daha fazlası gerekse de modern füzyon-temelli yıldızlar gibi yıldızımsılar da bir dengeye ulaşırdı. Karadelik çekirdekten yayılan enerji dış basıncın kütle çekimsel çöküşe direnmesini sağlardı. Yıldızımsı, içerideki karadeliğe düşen madde ve açığa çıkan enerjiyle beslenirdi. Açığa çıkan yüksek enerji nedeniyle aşırı derecede parlak ve Güneş'ten 7000 kat civarı daha büyük olurdu. Bununla birlikte yıldızımsı, bir milyon yıl içerisinde dış çekirdeğini kaybederdi. Ve arkada sadece iri bir karadelik kalırdı. Astrofizikçiler, bizimki dahil birçok galaksinin merkezinde bulunan süper büyük karadeliklerin kaynağının bu antik yıldızımsılar olduğunu belirten bir kuram ortaya koydular. Samanyolu bu tuhaf ve olağandışı yıldızlardan biriyle başlamış olabilir. Çağlar boyunca filozoflar maddenin en küçük biriminin ne olduğunu tartıştılar. Proton, nötron ve elektronların gözlenmesiyle bilim insanları evrenin temel yapısını bulduklarını düşündüler. Ancak bilim ilerledikçe her birisi evren anlayışımızı yeniden şekillendiren daha küçük parçacıklar buldu. Varsayımsal olarak bu sonsuza kadar gidebilir. Ama bazı kuramcılar preonun evrenin en küçük parçası olduğunu öne sürüyor. Bir preon, uzaysal boyutu olmayan bir nokta parçacıktır. Genelde fizikçiler elektron gibi parçacıkları nokta parçacık olarak tanımlarlar. Ama bu sadece elverişli bir modeldir. Aslında elektronun boyutları vardır. Kuramsal olarak, bir preonun ise yoktur. En temel atomaltı parçacık olabilirler. Preon araştırması şu anda rağbet görmese de bilim insanları preonlardan oluşan bir yıldızın neye benzeyeceğini tartışmaya devam ediyorlar. Bir preon yıldızının aşırı küçük olması gerekirdi öyle ki bir bezelye ile futbol topu büyüklüğü arasında. Bu küçük cismin Ay'ın kütlesi kadar bir kütleye sahip olmasını beklerdik. Preon yıldızları astronomik standartlar açısından ışık olsa da, gözlenen en yoğun nesne olan nötron yıldızlarından daha yoğun olurdu. Bu küçük yıldızlar çok çok zor görülebilirdi ve ancak kütle çekimsel kırılma ve gama ışını radyasyonuyla gözlemlenebilirdi. Bazı kuramcılar, preon yıldızlarını tespit edilemez doğalarından dolayı karanlık madde adayı olarak öne sürüyorlar. Bununla birlikte parçacık hızlandırıcı araştırmacıları preonları aramak yerine Higgs bozonu parçacığına odaklanmayı tercih ediyorlar. Bu yüzden preonun varlığını ya da yokluğunu kanıtlamak uzun zaman alabilir. Preonlardan yapılma bir yıldız bulmak için ise muhtemelen çok daha fazla zaman gerekecektir. Karadelikler hakkında en ilginç sorulardan biri içeriden bakınca neye benzediğidir. Fantastikten yüksek bilimsel bakış açısına kadar; sayısız film, kitap ve makale bu konu üzerinde durmuştur. Fizik camiasında bu konuda bir fikir birliği yoktur. Sıklıkla bir karadeliğin merkezi sonsuz yoğunluğa sahip boyutsuz bir tekillik olarak tanımlanır. Ama bu aslında ne anlama gelir? Modern kuramcılar, bir karadeliğin içerisinde neler olduğunu gerçekten bularak bu belirsiz tanımı açmaya çabalıyorlar. Bütün kuramlar içerisinde en etkileyicisi; karadeliğin merkezinde aslında Planck yıldızı denilen bir yıldızın olduğu kuramı. Planck yıldızı önerisinin ardındaki motivasyon, karadelik bilgi paradoksunu çözme gerekliliği. Karadeliği sadece tekillik noktası olarak düşünürsek o zaman bunun talihsiz yan etkisi karadeliğe giren bilginin yok olması olur ki bu durum korunum yasasını ihlal eder. Ancak karadeliğin ortasında bir yıldızın varlığı bu problemi çözebilir ve karadeliğin olay ufku üzerine problemlerin üstesinden gelmekte yardımcı olabilir. Planck yıldızı nükleer füzyonla desteklense de, tahmin edebileceğiniz gibi tuhaf bir canavardır. İsmi Planck yoğunluğuna yakın bir yoğunluğa sahip olmasından gelir. Enerji yoğunluğu, uzayın bir bölgesinin içerdiği enerjinin ölçüsüdür. Planck yoğunluğu metreküp başına 5,15x1096 kilogram gibi büyük bir miktardır. Bu çok fazla enerji demektir. Kuramsal olarak Büyük Patlama'dan hemen sonra evrenin içerdiği enerji kadardır. Maalesef bir karadeliğin içerisinde Planck yıldızı olsa bile onu göremeyiz ancak çeşitli astronomik paradoksların çözümü için ilginç bir fikirdir. Fizikçiler karmaşık fikirlere eğlenceli isimler takmayı severler. Tüytopu, uzayın sizi anında öldürebilecek bir bölgesine verilebilecek en hoş isim olsa gerek. Tüytopu kuramı, karadeliği sicim kuramının kavramlarını kullanarak açıklamaya yönelik bir girişimdir. Aslında Tüytopu, termonükleer füzyonla desteklenen akkor plazma atmosferi anlamında bir yıldız değildir. Daha ziyade, kendi iç enerjisiyle desteklenen bir karışık enerji sicimleri bölgesidir. Yukarıda belirtildiği üzere karadelikler ile alakalı esas problem içerisinde ne olduğunu çözmektir. Bu derin problem hem gözlemsel hem de kuramsal olarak bir gizemdir. Standart karadelik kuramları çeşitli çelişkilere yol açar. Stephen Hawking karadeliklerin buharlaştığını göstermiştir ki bu da içerisindeki bilginin sonsuza dek kaybolması anlamına gelir. Karadelik modelleri yüzeyi, içeri giren parçacıkları buharlaştıran yüksek enerjili bir güvenlik duvarı olacak şekilde gösterir. En önemlisi kuantum mekaniği kuramları karadelik tekilliğine uygulandığında çalışmaz. Tüytopu bu endişelere yöneliktir. Bir tüytopunun ne olduğunu anlamak için bir kağıt parçası gibi iki boyutlu bir dünyada yaşadığınızı hayal edin. Biri kağıdın üzerine bir silindir koyarsa bunu üç boyutta var olsa bile iki boyutlu bir çember olarak algılardık. Evrenimizde daha yüksek boyutlarda yapılar olduğunu hayal edebiliriz. Sicim teorisinde bunlara brane adı verilir. Daha yüksek boyutlu bir brane varsa biz bunu dört boyutlu duyularımız ve matematikle idrak ederiz. Sicim kuramcıları, karadelik dediğimiz şeyin aslında dört boyutlu uzay zamanımızla kesişen daha yüksek boyutlu bir sicim yapısını daha düşük boyutlu algımızla duyumsamamız olduğunu ileri sürdüler. Böylece karadelik gerçekte bir tekillik olmak yerine sadece uzay zamanımızın daha yüksek boyutlu sicimlerle kesişimi olur. İşte bu kesişim tüytopudur. Bu biraz ezoterik görünebilir ama hala hevesle tartışılmaktadır. Bununla beraber karadelikler aslında tüytopu dediğimiz yapılarsa bu birçok paradoksu çözer. Karadeliklerden çok az farklılıkları vardır. Tek boyutlu tekillik yerine tüytopu belli bir hacme sahiptir. Ancak belli bir hacmi olsa da köşeleri saçaklı yapacak belirli bir olay ufku yoktur. Aynı zamanda fizikçilere karadeliği kuantum mekaniği ilkelerini kullanarak tanımlama fırsatı sağlar. Artı olarak tüytopu, bilimsel dilde sahip olduğumuz eğlenceli bir isimdir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/hidrojen-bagi-ilk-defa-dogrudan-tespit-edildi/", "text": "Fizikçiler ilk kez, tek bir molekül içinde direkt olarak bir hidrojen bağını tespit etmeyi başardılar. Yani artık, evrendeki en küçük ve en çok bulunan elementi, bilim insanlarının daha önce yalnızca teorik olarak çalışabildiği noktadan bir adım öteye taşıyarak, gözlemsel olarak da inceleyebiliyoruz. Deney, görüntüleme aygıtlarımızın ne kadar hassas hale geldiğini de gösteriyor. Hidrojen bağları kimyasal bağlardan daha zayıf ve şimdiye kadar onları görmek imkansızdı. Şimdi ise, bilim insanları atomik kuvvet mikroskobu kullanarak onları net bir şekilde görselleştirebiliyorlar ve kuvvetlerini tam olarak ölçebiliyorlar. Bilim insanlarının daha iyi bir şekilde anlamaya çalıştığı evrendeki tüm elementler arasında hidrojen, muhtemelen en üst sırada yer alıyor. Çünkü hidrojen, evrendeki görünür kütlenin %75'ini ve tüm atomların %90'ından fazlasını oluşturur. Periyodik tablodaki neredeyse tüm ametallerle kolaylıkla bileşik oluşturur. Hepimizin, hidrojenin oksijen ve karbon ile oluşturduğu bağlar sayesinde var olduğunu da unutmayalım. Ayrıca, çok kararlı DNA çift sarmal yapınız için de hidrojen bağlarına teşekkür edebilirsiniz. Milyonlarca hidrojen bağı DNA'nızdaki baz çiftlerinin bozulmadan durmasını sağlar ve bu da hidrojen bağının, hayatın temel yapı taşlarından biri olduğu anlamına gelir. Ancak, en saf haliyle hidrojen bağı ile çalışırken bilim insanları için iki büyük zorluk var: Hidrojen, çok küçük bir atomdur ve zayıf bağları çok kolay kırılır, özellikle tek moleküller üzerinde çalışılması söz konusu olduğunda. Basel İsviçre Nanoscience Enstitüsü'nden araştırmacılar, Hidrojen atomu en küçük ve en çok bulunan atom fizikte ve kimyada çok önemlidir. Bunun üzerine çalışmak için birçok analiz yöntemi uygulanmış olsa da, hidrojen atomlarının doğrudan tek bir molekülde gözlemlenmesi büyük ölçüde keşfedilmemiş durumda. diyor. Pervaneye benzeyen konfigürasyonlarda propellane adı verilen hidrojen bileşiklerini kullanarak, İsviçre ekibi bir oksijen atomu ile iki hidrojen atomu arasındaki kuvveti ve mesafeyi başarıyla ölçtü. Araştırmacılar Hesaplamalarımız, çok zayıf hidrojen bağının karakteristik olan yönlü bağlantısının işaretini doğruluyor. Bir hidrojen atomuyla olan etkileşimin doğrudan ölçümü, DNA ve polimerler gibi üç boyutlu moleküllerin tanımlanmasının yolunu açıyor. diye anlatıyor. İki hidrojen atomunun her zaman yukarıya doğru bakacağı şekilde düzenlenmiş hidrokarbon bileşiklerini seçtiler. Ekip daha sonra bu molekülü, ufak kuvvetleri görselleştirip ölçebilen çok yüksek çözünürlüklü tarama sistemi mikroskopisi olan atomik kuvvet mikroskobuna tabi tuttu. Karbonmonoksit ile mikroskop ucunu büyüttüler ve mikroskop böylelikle hidrojene son derece hassas hale geldi. Ardından mikroskop ucu hidrojen atomlarına yeterince yaklaştığında hidrojen bağları doğrudan incelenebilecek şekilde oluşturulmuş oldu. Yukarıdaki örnekte, karbonmonoksit ucun alttaki propellan bileşiği arasındaki hidrojen bağı oluşumunu görebilirsiniz. Araştırmacılar, bu tür bir molekülde bulunan hidrojen bağlarının teorik hesaplamaları ile araştırmadan elde ettikleri sonuçları karşılaştırdıklarında, tam olarak eşleştiğini gördüler. Araştırmacılar Karbohidratlar; mühendislik, kimya ve yaşamın kalbinde bulunan en çeşitli ve işlevselleştirilmiş ürünlerden biridir ve hidrojen bu işlevlerinde kritik bir önem taşır. diyerek, hidrojenin önemine dikkat çekiyor. Artık hidrojen bağlarını doğrudan ölçebiliyoruz. Evrenin en temel yapı taşlarından birini yepyeni bir ışıkla görmek üzereyiz ve bu üst seviye fiziğin bizi nereye götüreceğini görmek için sabırsızlanıyoruz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/hipertonik-ortam/", "text": "Bazı canlılar, hipertonik ortamda yaşayacak şekilde evrimleşmişlerdir. Tıpkı hipotonik ortamda, içerisine giren fazlalık suyu kontraktil kofulu sayesinde dışarı atan bazı protistalar gibi, balıklar da solungaçları sayesinde, kendilerine göre hipertonik ortam oluşturan tuzlu suda yaşayabilirler. Osmotik basınç sebebiyle solungaç hücrelerinden su kaybettiklerinden dolayı, gaz alışverişini gerçekleştirebilmek için deniz suyuyla temas eden büyük solungaçlara ihtiyaçları vardır. Bu su kaybını, bolca su içerek tolere ederler. Bu sırada aldığı fazlalık tuzu aktif olarak dışarıya atarlar. Bu olaya osmoregülasyon denir. Bitkilerde su ve çözünen maddelerin doğru şekilde ayarlanması bitkinin sağlığı için oldukça önemlidir. Eğer bitki yeterince su almasa, hücre dışı sıvı izotonik ve hipertonik hale gelir ve bitki hücresinin su kaybetmesine neden olur. Bu nedenle turgor basıncının da kaybedilmesiyle özellikle yapraklarda büzüşmeler başlar. Hipotonikortamda ise durum tam tersidir. Bu sefer konsantrasyon hücre dışında, hücre içine göre daha düşüktür. Dolayısıyla yarı geçirgen zar, ozmoz dolayısıyla hücre içerisine su dolarak hücrenin şişmesine neden olur. Bu hayvan hücrelerinde hücre membranın yırtılarak hücrenin ölmesine neden olabilir. Bitkilerde ise turgor basıncıyla sonuçlanır. İzotonikortamda ise iki konsantrasyon da birbirine eşittir. Bu nedenle hücre içinden dışarıya fark hücre üzerinde fark yaratacak bir geçiş olmaz. Fakat bu noktada hala yarı geçirgen hücre zarı su alıp verebilir, bu noktada sadece dengenin sağlanıyor olduğuna dikkat etmek gerek. Ozmoz, yarı geçirgen bir zar ile ayrılmış konsantrasyonu farklı iki ortamdan, konsantrasyonu düşük olandan yüksek olana çözücü moleküllerinin geçişidir. Ozmoz sayesinde iki ortamın konsantrasyonu eşitlenebilir. Burada yarı geçirgen zarın çözünmüş tüm maddeleri geçiremiyor olması önemli bir rol oynar. Bu nedenle konsantrasyonda eşitliğin sağlanabilmesi için, geçebilenlerin hareketiyle bu sağlanmak zorundadır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/hipotonik-ortam/", "text": "Eğer bir bitki hücresi hipotonik ortama konulursa, hücre şişerek turgor durumuna geçer. Hayvan hücresi ise aşırı su alımına bağlı olarak patlayabilir. Bu olaya hemoliz adı verilir. Hayvan hücrelerinin yoğunluğu, saf suyun yoğunluğundan fazla olduğundan, saf su içerisine konması durumunda da hemolize uğrayabilir. Bu sebeple insanlar ve çoğu hayvan hücresi, mikroskop altında incelenirken izotonik ortamı sağlayan %0.9 NaCl çözeltisiyle beraber incelenir. Amip, öglena, paramesyum gibi bazı canlılarda kontraktil koful bulunur. Bu sayede canlı, içerisinde bulunan fazlalık suyu, hücrenin dışarısına çıkarabilir. Bu durum, kontraktil kofula sahip canlıların hipotonik ortamlarda yaşamalarını mümkün kılar. Bitkilerde su ve çözünen maddelerin doğru şekilde ayarlanması bitkinin sağlığı için oldukça önemlidir. Eğer bitki yeterince su almasa, hücre dışı sıvı izotonik ve hipertonik hale gelir ve bitki hücresinin su kaybetmesine neden olur. Bu nedenle turgor basıncının da kaybedilmesiyle özellikle yapraklarda büzüşmeler başlar. Hipertonikortamda ise durum tam tersidir. Bu sefer konsantrasyon hücre dışında, hücre içine göre daha yüksektir. Dolayısıyla yarı geçirgen zar nedeniyle hücre içindeki su dışarıya çıkarak hücrenin su kaybederek büzüşmesine neden olur. İzotonikortamda ise iki konsantrasyon da birbirine eşittir. Bu nedenle hücre içinden dışarıya fark hücre üzerinde fark yaratacak bir geçiş olmaz. Fakat bu noktada hala yarı geçirgen hücre zarı su alıp verebilir, bu noktada sadece dengenin sağlanıyor olduğuna dikkat etmek gerek. Ozmoz, yarı geçirgen bir zar ile ayrılmış konsantrasyonu farklı iki ortamdan, konsantrasyonu düşük olandan yüksek olana çözücü moleküllerinin geçişidir. Ozmoz sayesinde iki ortamın konsantrasyonu eşitlenebilir. Burada yarı geçirgen zarın çözünmüş tüm maddeleri geçiremiyor olması önemli bir rol oynar. Bu nedenle konsantrasyonda eşitliğin sağlanabilmesi için, geçebilenlerin hareketiyle bu sağlanmak zorundadır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/iki-hafta-icerisinde-dev-bir-asteroid-dunyaya-yakin-gecis-yapacak/", "text": "NASA'nın 1998'de kurulan Yakın Dünya Gözlemleri programı, Dünya'ya yakın bir geçiş yapacak olan, 4.4 kilometre çapındaki dev bir asteroidi farketmiştir. Bu asteroid, 1 Eylül'de astronomik fırçalama olarak tabir edilen yakın geçişi yapacaktır. Tabii bu geçiş yakın tabir edilen bir geçiş olsa da üzerimizde tehlike oluşturacak nitelikte değildir. Çünkü asteroidin en yakın olacağı andaki mesafesi dahi Dünya ve Ay arasındaki mesafenin 18 katıdır. Yine de astronomların çalışmaları için eşsiz bir fırsattır. 1981'de Schelte John Bus tarafından Avustralya'daki Siding Spring Gözlemevi'nde keşfedilen asteroid, ismini 19. yüzyılın ünlü hemşiresi Florence Nightingale'den almıştır. Asteroid Florence'ın büyüklüğü haricinde korkulacak bir şeyi yoktur. Çünkü 7 milyon kilometreden daha fazla yaklaşabilmesi mümkün gözükmemektedir. Dünya'ya en son yaklaşması 1890'da gerçekleşmiştir. 2500'lü yıllara kadar da yeni bir yaklaşma beklenmemektedir. Dünya'ya mesafesi ile ilgili yaklaşık bir gösterim aşağıdadır (Şekil 1). Bu yılın başlarında 2017 AG13 adında bir asteroid, Dünya-Ay uzaklığının yarısı kadar bir uzaklıkla geçiş yapmıştır. Ancak büyüklüğü 15 ila 34 metre arasındadır. 15 Şubat 2013'te Rusya'dan atmosfere giriş yapan asteroid ise yaklaşık 20 metre çapındaydı. Bunlarla birlikte Dünya'ya en yakın geçişlerden birini yapan ve büyüklüğü diğer ikisi ile hemen hemen aynı olan 2012 TC4, 50.000 kilometre yakından (Dünya-Ay arası mesafenin %13'ü) geçmişti. Ancak üçü de Florence ile kıyaslayınca çok küçük kalmaktadır. Bugüne kadarki yaklaşan tüm asteroidler içerisinde Florence en büyük olanıdır. Yakın Dünya Gözlemleri'nin yöneticisi Paul Chodas, Dünya'ya yakın geçtiği bilinen asteroidlerin Florence'a göre küçük olduğunu tahmin ediyoruz. NASA, bu programı başlattığından beri yaklaşan en büyük asteroid Florence'dır şeklinde bir açıklama yapmıştır. Eğer bu büyüklükte bir asteroid Dünya'mıza çarparsa bir şehri yok edebilir ve hatta iklim değişikliğine yol açabilir. Tıpkı dinozorları yok ettiği düşünülen Meksika Yucatan çarpışmasının toz bulutları kaldırıp güneş ışınlarını engellemesi gibi (Şekil 2). İleride bu tip bir çarpışmanın geleceğini biliyor olabilsek bile, ne yapılacağına dair kesin bir strateji henüz yoktur. Örneğin şu an Florence'ın rotası Dünya olsa, çarpmasını önlemek hiç kolay olmayacaktır ve hatta büyük ihtimalle çarpacaktır. Florence bir tehdit olarak gözükmemekte ancak güzel bir araştırma fırsatı olarak görülmektedir. Mesela Porto Riko'daki Arecibo Gözlemevi, 10 metreye kadar detaylı yüzey incelemesi yapacaktır. Asteroidin şekli, boyutu ve bileşenleri hakkında daha fazla şey bilmek, yörüngesel hareketini daha iyi çözümleyebilir. Böylece gelecekteki olası çarpışma felaketleri için stratejiler belirlenebilir. En azından hali hazırdaki stratejiler geliştirilir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/iki-yeni-jupiter-uydusu-kesfedildi/", "text": "Jüpiter'in etrafında bildiklerimizden başka iki uydu daha olduğu bulundu ve böylece toplamda bu dev gezegenin etrafında bugüne kadar keşfedilen uydu sayısı 69'a yükseldi. Bu uydular şimdilik özel bir isme sahip değiller. Bunun yerine keşif tarihlerine göre S/2016 J 1 ve S/2017 J 1 olarak etiketlendiler. Buradaki S uydu anlamına gelirken, J ise Jüpiter'i ifade ediyor. Keşifleri, Carnegie Bilim Enstitüsü'nden Scott Sheppard tarafından yönetilen bir ekip gerçekleştirdi. İki uydunun da 1 ila 2 kilometre arasında büyüklüğe sahip olduğu düşünülüyor. Yörüngeleri ise Jüpiter'den sırasıyla 21 milyon ve 24 milyon kilometre uzaklıkta. Sheppard, uyduların ilk olarak Mart 2016 ve Mart 2017 tarihlerinde gözlendiğini ve konumlarının Hawaii'deki Mauna Kea'da bulunan Subaru teleskobu tarafından doğrulandığını açıkladı. Bu gök cisimleri Güneş Sistemi dışında dokuzuncu gezegeni bulmak için yapılan bir araştırma sırasında bulundu. Üstelik belki daha fazlasının da bulunabileceği düşünülüyor. Sheppard, Aslında 2017 gözlemlerinde birkaç yeni uydu daha gördük ama bunların 2003'ten beri görülmeyen eski uydular mı yoksa yeni mi olduğuna karar vermek için tekrar gözlem yapmamız gerek. Bizi izlemeye devam edin. diye yazıyor blog gönderisinde. S/2016 J 1'in gezegen etrafında dönüşü 1,65 yıl sürerken S/2017 J 1'inki ise 2,01 yıl alıyor. Gezegenin çoğu uydusu gibi bunlar da Jüpiter'in döndüğü yönün tersine bir yörüngeye sahip. Eğimleri oldukça fazla, Sky&Telescope'a göre 140 ve 149 derece arasında. Jüpiter'e çok yakın hareket ederken gezegenin çekimine yakalandıkları düşünülüyor. Uyduların gezegen çevresindeki yörüngeleri oldukça eliptik bir yol izliyor. Uyduların boyutu Jüpiter'in küçük uydularına yakınlık gösteriyor. Galileo Uyduları olarak bilinen Ganymede, Callisto, Io ve Europa ise diğerlerine göre çok daha büyük (3000 5000 km). Bulunan iki uydu, en son yine Sheppard'ın ekibinin iki uydu keşfettiği 2011 yılından bu yana Jüpiter'in etrafında keşfedilen ilk uydular. Güneş Sistemi'nin en büyük gezegeni olan Jüpiter aynı zamanda en çok uyduya sahip gezegen. Onu 62 uydusuyla Satürn takip etmekte."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/ikizkenar-ucgen-nedir-formulleri-ve-ozellikleri/", "text": "İkizkenar üçgen, en az iki kenar uzunluğu eşit olan üçgenlere verilen addır. Aslında Öklid, ikizkenar üçgenleri \"iki kenarı eşit olan üçgen\" olarak tanımlamıştır; ancak modern geometride üç kenarı da birbirine eşit olan eşkenar üçgenler de ikizkenar üçgenler altında \"özel bir vaka\" olarak görüldüğü için, ikizkenar üçgenler \"en az\" iki kenarı eşit olan üçgenler olarak tanımlanmaktadırlar. Bir diğer deyişle, eşkenar üçgen yazımızda da bahsettiğimiz üzere, her eşkenar üçgen aynı zamanda bir ikizkenar üçgendir; ancak her ikizkenar üçgen bir eşkenar üçgen değildir. İkizkenar üçgenin en az iki kenarının eşit olması, aynı zamanda üçgenin en az iki iç açısının da birbirine eşit olmasını gerektirir. Yani kenar uzunluklarını bilmediğimiz ancak iki içi açısının aynı olduğunu bildiğimiz üçgenlerin de ikizkenar üçgen olduğunu söyleyebiliriz. İkizkenar üçgenin eşit olan iki kenarına \"bacak\" denir; üçüncü kenara ise \"taban\" denir. İkizkenar üçgenlerin yükseklik, alan ve çevre gibi özellikleri, eşit olan iki kenar ve taban kullanılarak kolaylıkla hesaplanabilir. Aşağıda bu formülleri görebilirsiniz. Bir üçgenin alanı bir köşeden karşı kenara indirilen dikmenin uzunluğuyla, o kenarın uzunluğunun çarpımının yarısıdır. Bu durumda, yukarıdaki formülü de dikkate alırsak, üçgenin alanını aşağıdaki gibi bulabiliriz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/iklim-degisikligi-nedir-nedenleri-sonuclari/", "text": "20. yüzyılın son çeyreğinden günümüze, yani 21. yüzyılın başına kadar iklim değişikliği hayli dile getirilen bir konu olmuştur. Mevcut durumdaki bu tartışmalar, ne yazık ki her zaman akademik çevrelerde ve konu üzerinde tutarlı araştırmalarda bulunan insanlar arasında yapılmadığından; iklim değişikliği kavramı halk arasında nice yersiz komplo teorileri, asılsız iddialar ve hatta sözde-bilimsel savlarla kendine bir altyapı oluşturmuştur, oluşturmaya da devam etmektedir. Başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere gezegenin birçok ülkesinde gırla giden bu tip safsataların boyutu, artık kapıdaki düşman niteliğindeki bir tehlike olan iklim değişikliği hususuna karşı alınan önlemleri zedelediği gibi; onun hakkındaki tutarlı ve dayanıklı bilgilerin de yayılmasını önlemektedir. Özellikle son zamanlarda Türkiye'de de yayılmaya başlayan bu tip safsataları önleyip, insanları konu hakkında bilgilendirip, bireysel ve toplumsal önlemlerin alınma vakti geldi de geçiyor. Bu yüzden, iki bölüm olacak bu yazı dizisinde iklim değişikliğinin ne olduğuyla ve ne olmadığıyla ilgileneceğiz. Öncelikle ne olduğuyla başlayacağız. Basit bir girişle başlayalım, öyleyse: Nedir bu iklim değişikliği denen şey? İklim her zaman değişmiyor mu? Niye böyle bir şeyi belirtme ihtiyacına girdik? Bunun adı küresel ısınma değil miydi, niye iklim değişikliği deyip duruyoruz? İklim değişiyorsa, bundan bize ne? Bu tip sorulara odaklı ilerleyelim. İklim değişikliği, adından da anlaşılacağı üzere, bilhassa son iki yüzyılda yaşanmakta olan iklimsel değişiklikleri ve bu değişimleri oluşturan etkenleri öne çıkaran bir tabirdir. Geçtiğimiz yıllarda yapılan çeşitli araştırmalar, 19. yüzyılın sonlarından itibaren gezegenimizin yüzeyinin dramatik bir şekilde ısındığını defalarca kanıtlamıştır. Dünya'nın iklimi, gezegenin kadim varlığından bu yana sürekli olarak değişmektedir. Bahsi geçen bu küçük değişimler genellikle gezegenimizin yörüngesel farklılıklarından veya Güneş'in yaşadığı nice değişimlerden oluşsa da, iklim değişikliği adı altında toplanan bilgilere göre son yaşanan değişiklikler, bu tip farklılıkların aksine atmosferin gitgide ısındığını ve bu ısınma oranının da yükseldiğini gösteriyor. Geçtiğimiz son 13 yıldan 10'u, bu ısınma oranının en yoğun görüldüğü yıllar arasına girmişti. Bununla birlikte, konu üzerindeki araştırmacıların %97'si, atmosferde yaşanan bu sıcaklık artışının, bir önceki değişkenlere nazaran yörüngesel farklılıklar yahut Güneş'in yarattığı bir durumdan değil de beşeri aktivitelerden kaynaklandığı konusunda hemfikir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/irvine-ciftligi-isik-hizini-olcen-boru-hatti/", "text": "Işık hızı saniyede yaklaşık 299,792.458 kilometrelik bir değere sahiptir. Işığın hızının tam ve doğru olarak bilinmesi, adeta evreni anlamamızın kapısını açan temel anahtardır. Bulunduğunuz konumun başka bir yıldıza olan net uzaklığının hesaplanmasından, GPS sayesinde bulunduğunuz konumun saptanmasına kadar birçok uygulama, sahip olduğumuz bu bilgi sayesindedir. Işığın bir hızının olup olmadığının anlaşılması için ilk adımlar Galileo tarafından 1638'de atıldı. Galileo, iki tepe arasında, bir fener yardımıyla ölçümler yapmaya çalıştı. Galileo başarısız olsa da, farklı bilim insanları, çeşitli metotlar geliştirerek ışığın hızını hesaplama çalışmalarına devam ettiler. Yıllar geçtikçe denenen metotlar artıyordu. Ancak Albert A. Michelson, Galileo'nun çalışmalarına çok benzer şekilde, deneysel şekilde ışığın hızını ölçmeye kararlıydı. Yapacağı çalışmalarla yalnızca ışığın hızını keşfetmeyecek, aynı zamanda deneysel fizikte de çok önemli adımlar atmamızı sağlayacaktı. Bu adımlar öyle önemliydi ki; hala CERN'de, Michelson'un yaptığı gibi, boru hatlarında gönderdiğimiz parçacıklarla evreni anlama serüvenimize devam ediyoruz. 1926'da Nobel ödülü kazanan ilk Amerikan vatandaşı olduktan yaklaşık 20 yıl sonra, Wilson Dağı Gözlemevi'yle, 35 kilometre ilerideki bir dağ arasında, ark lambası ile deneyler yaptı. İki nokta arasındaki havanın hatalara sebep olabileceğini fark etti ve havasız bir deney ortamına ihtiyacı olduğunu düşündü. 1931'de, ışığın hızını ölçmek için yaklaşık 2 kilometre uzunluğunda, havası alınmış, oluklu ve çelik bir boru hattı inşa etmeye karar verdi. Yerel yönetimler ona bu konuda yardım etmeyi reddedince, boru hattını kendisi inşa etmeye başladı. Bolca bant, halat, tutkal ve şambrel ile sızdırmaz hale getirmeye çalıştığı boru hattının inşaatı epey yıpratıcıydı. Tüm bu emeklerin sonunda ortaya çıkan şey özensiz bir kamu çalışması gibiydi. Ancak, tahta iskeleler üzerindeki derme çatma bu boru hattının içerisindeki pompalar, hava basıncını 1.27 cm/hg'ye (yerden 33 km yüksekteki hava basıncına denk) kadar düşürebiliyordu. Mütevazi bir çiftlikteki bu boru hattı, oldukça etkili bir derin uzay simulasyonuydu. Her çalışmada, ark lambasından çıkan Güneş gibi parlak ışık, dönmekte olan 16 kenarlı bir çokgen ayna düzeneğinden gider ve ardından diğer 5 farklı aynadan geçerek başlangıçtaki çokgen ayna yardımıyla, gözlemciye gider. Çokgen aynanın yaptığı dönme hareketinden dolayı, yalnızca eğer dönme frekansı doğru değerde ise ışık gözlemciye ulaşır. Eğer dönme frekansı çok az dahi farklıysa, ışık aynadan farklı bir yere yansır ve gözlemciye ulaşamaz. Işığın, kısa bir tüpte daha uzun yol alması için diğer 5 aynayı kullanan Michelson, bu sayede yalnızca 2 km'lik boruda ışığa 20 km'ye yakın bir yol aldırmayı başarır. Yaptığı çalışmaların sonuçlarının haber olarak yayınlanması, kamuoyunda öyle bir etki uyandırır ki, insanlar akın akın deneyini görmek için Michelson'un çiftlik-laboratuvarına gelirler. 1931 yılının Mart ayında, Albert Einstein da deney alanını ziyaret eder. Deney ilerledikçe, gelgitlerin ve tektonik hareketlerin deneye zarar vereceği düşüncesi Michelson'u endişelendirmiştir. Çalışmalarını, sıcaklıktan dolayı boru hattının etkilenmemesi için geceleri yapmaya başlar. Geceleri çalışmanın verdiği yorgunluğa rağmen, usanmadan 2 yıl boyunca deneylerini sürdürür. Çalışmayla geçen yılların ardından, 79 yaşındaki Michelson'ın, güzel takıntım olarak tanımladığı çalışmalarını doktorlar, sağlığını olumsuz etkileyeceğini düşündüğü için bırakmak zorunda kaldı. Birkaç ay içerisinde hasta yatağına düşen Michelson, çalışmaların raporlarını yazmaya başlamıştı ancak ömrü, raporlarını bitirmeye yetmedi. Ölümünden sonra derlenen çalışma sonuçları Astrophysical Journal'da yayınlandı. Makalesinde, ışığın hızının bugün bizim kabul ettiğimiz değerden yalnızca çok az bir farklılıkla, 299,774.116224 km/saniye olduğu yazıyordu. 1933 yılında meydana gelen bir deprem sonucu proje hasar gördü. Bölgede yaşayan halk da bu eşsiz esere sahip çıktı. Halk tarafından satın alınan ve tekrar kullanılan borular şu an Güney Kaliforniya'nın tarlalarının ve bataklıklarının altında, çürümeyi bekliyor."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/is-nedir-konu-anlatimi-formuller-ornek-soru/", "text": "Fizikte iş nedir sorusu, diğer konularla karşılaştırıldığında belki de en çok kafa karıştıranıdır. Gündelik hayattaki iş kavramımıza oldukça ters düşmesi nedeniyle, çoğunlukla yanlış anlaşılır. Fakat aslında oldukça basit bir tanımı vardır. Bu tanımdaki en büyük zorluk, gündelik hayattaki işi düşünmekten kaynaklanır. O nedenle gündelik algınızdan kopup, fizikte iş nedir sorusuyla gelen tanıma odaklanmaya çalışın. Kafanızda yeni bir iş tanımı oluşmalı! Fizikte bir kavramını anlarken başlangıçta, onun biriminin ne olduğuna bakmak, neyle karşı karşıya olduğunuz hakkında iyi bir ön yargı oluşturabilir. Eğer işin birimine bakacak olursak N.m yani Joule olduğunu görürüz. Bu aslında enerjinin birimidir! Dolayısıyla işin, enerjiyle ilgili olacağı açıktır. Birim analizinden hatırlayacak olursanız, aynı birimler birbirinden çıkarılabilir ya da toplanabilirdi. Bunu aklımızın bir kenarında tutup, işin matematiksel tanımına gelelim. Hiç kuşkusuz en kafa karıştırıcı örnek, yerden alınıp belirli bir yüksekliğe çıkarılan çanta örneğidir. Bariz bir şekilde bunu yapmak için bir miktar enerji harcarsınız. Hatta defalarca tekrarlarsanız yorulacağınız oldukça aşikardır. Ama bu hareket yer çekimi üzerinde hiçbir iş yapmaz! İş nedir sorusunu iyi anlamak bu nedenle önemlidir. Öncelikle bu klasik iş algınızı yok edin ve ilk defa öğreniyormuş gibi düşünün. Bunların neden böyle olduğunu birazdan göreceğiz. İş nedir sorusuna iyi bir cevap getirmek için öncelikle bir boyuttaki bir hareketi ele alalım, bu x-ekseni olsun. Eğer cisim bir F kuvveti altında a noktasından b noktasına giderek bir yer değiştirme yapıyorsa, bu durumda iş aşağıdaki gibi tanımlanır. Bu durumda iş, skaler bir nicelik olacaktır. Sıfırdan küçük, sıfıra eşit ya da sıfırdan büyük olabilir. Bunun nasıl olabileceğini, hangi durumlarda hangisinin olacağını bir duruk düşünmekte fayda var. Çünkü bu basit yorum bile, karşımıza çıkan örnekler hakkında iyi bir fikir vermek için yeterlidir. - İş sıfırdan büyükse, kuvvet ile yer değiştirme aynı yönlüdür. - İş sıfırdan küçükse, kuvvet ile yer değiştirme zıt yönlüdür. - İş sıfır ise ya net kuvvet sıfırdır ya da kuvvet bir yer değiştirmeye neden olamamıştır. Bu yukarıdaki yorumların, hangi yönü pozitif hangi yönü negatif olarak tanımlamamızdan bağımsız olduğuna dikkat etmelisiniz. Burada mühim olan birbirlerine zıt olup olmamalarıdır ki çarpım sıfırdan küçük olabilsin. Keza kuvvetin var olduğu durumda, yer değiştirme olsa bile net kuvvetin sıfır olması sebebiyle, işin de sıfır olabileceğine dikkat edin . Yukarıdaki denklemi biraz açarak, anlamını daha iyi kavramaya çalışalım. Kuvvet kavramından bildiğimiz üzere F=ma'dır. Bunu F=m şeklinde yazabiliriz . Yine hız için de dx=vdt olduğunu biliyoruz. Bunları yerine yazacak olursak, denklem aşağıdaki hale dönüşür. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Burada dt terimleri birbirini götürür ve integralda mvdv terimi kalır. Dolayısıyla konuma bağlı integrali hıza bağlı integrale dönüştürmüş oluruz. Hıza göre yeniden düzenlendiğinde aşağıdaki gibi olacaktır. Burada karşımıza çıkan 1/2 mv2ifadesi, kinetik enerjidir. Bu sayede iş enerji teoremi adını verdiğimiz formülü bulmuş olduk. Daha şık görünmesi için kinetik enerji terimine KE yazıp yeniden düzenleyelim . - Eğer bu süreçte kinetik enerji artıyorsa, yapılan iş pozitiftir. - Eğer bu süreçte kinetik enerji azalıyorsa, yapılan iş negatiftir. - Eğer bu süreçte kinetik enerji değişmiyorsa, iş yapılmıyordur. Örneğin bir cismi hareket ettiği doğrultu boyunca iter ve ona kinetik enerji kazandırırsanız, pozitif bir iş yapmış olursunuz. Fakat karşıdan hızla gelmekte olan bir cisme kuvvet uygulayarak onu yavaşlatıyorsanız , negatif bir enerji uygulamış olursunuz. Eğer bir duvarı itiyorsanız, duvar olduğu yerde duracağından kinetik enerjisi artmaz, bu durumda iş sıfırdır. Farz edelim ki yerden belirli bir hızla, dikey olarak yukarıya top atıyoruz. Bu harekete a noktasından başlayan top, b noktasında maksimum yüksekliğe ulaşıp duruyor. Burada kütle çekim tarafından yapılan iş nedir ve cisim ne kadar yüksekliğe çıkar? Bu yüksekliği daha önce hız ve ivme ilişkilerini kullanarak şurada türetmiştik. Şimdi bunlara gerek duymadan iş enerji teoremiyle bunu elde etmeye çalışalım. Burada kütle çekimin uyguladığı kuvvet -mg'dir . Dikey ekseni y-ekseni olarak almak bir alışkanlık olduğu için burada da öyle yaptık, y'nin üzerindeki şapka bunu belirten birim vektördür . Kütle çekim kuvveti h mesafesi boyunca uygulandığı için iş -mgh olur. Top zirveye ulaştığında durduğu için herhangi bir hızı yoktur, dolayısıyla kinetik enerjisi 1/2 mv2 gereğince sıfır olur. O halde denklemi aşağıdaki gibi ifade edebiliriz. Böylelikle daha önce kullandığımız hız ve ivme ilişkilerini kullanmadan, maksimum yükseklik değerini bulmuş oluruz . Şimdi olaya biraz daha farklı yaklaşalım ve maddeler halinde ifade ettiğimiz sonuçları test edelim. Fizikte, bu tür çıkarımları çeşitli deney düzenekleri tasarlayarak test etmek, onları daha kapsamlı bir şekilde anlayabilmemizi sağlar. O nedenle burada bir kuvvetin var olduğu ama kütle çekime karşı iş yaptığı senaryoyu ele alıp neler olduğuna bakalım. Kütle çekime karşı yapılan iş nedir? Bu durumda başlangıç ve bitiş hızı sıfır, dolayısıyla başlangıç ve bitiş kinetik enerjileri yok. Sadece buradan işin sıfır olacağını görmek mümkün ama devam edelim. Örneğin yerde duran bir çantayı aldık ve bir masanın üzerine taşıyıp bıraktık. Bu durumda yapılan iş nedir? Yine buradaki şapkalı y harfi kafanızı karıştırmasın, o sadece hareketin y-ekseni doğrultusunda olduğunu belirtmek için kullandığımız bir vektör gösterimi. Burada F kuvvetine karşılık, -mg kuvvetinin olduğunu görüyoruz. F kuvveti buna karşı +mgh işini yapar, bu sırada kütle çekim de -mgh işini yapmaktadır. Böylelikle toplam işin sıfır olduğunu görürüz. Bu durum çok sık kafa karıştırmaktadır ve bunun aslında tek nedeni \"gündelik hayattaki iş\" kavramıdır. Söz konusu bir eylem vardır, çanta yerden masaya taşınmıştır. Nasıl olur da iş sıfır olur! Olur, çünkü iş nedir sorusunun fizikteki cevabı bu değildir. Dolayısıyla böyle bir isyan anlamsızdır. O nedenle bu konuları anlarken gündelik düşünceleri bir kenara bırakıp, yeni temeller oluşturma yoluyla hareket etmelisiniz. Aksi takdirde doğacak çelişkiler sizi hataya götürecektir. Şimdi durumu biraz daha genelleştirmeye çalışalım. Yine kolaylık olması açısından kartezyen koordinatları seçeceğiz. Bu durumda kuvvet ve birim yer değiştirme vektörü, bileşenleri cinsinden aşağıdaki gibi ifade edilir. Belki vektör gösterimi yine kafanızı karıştırabilir, fakat buna aşina hale gelmenizde yarar var. Burada Fx ifadesi F kuvvetinin x-ekseni yönündeki büyüklüğünü, şapkalı x ise x-eksenindeki birim vektörü ifade ediyor. Böylece ikisinin çarpımı x-ekseni yönündeki kuvvet vektörünü bize veriyor. Bunu y-ekseni ve z-ekseni için yaptığımızda, vektör toplamından da hatırlayacağınız üzere, kuvvetin kendisini elde ediyoruz. Aynı durum yer değiştirme vektörü için de geçerli elbette. Bu durumda işin tanımını üç boyuta genelleyecek olursak, aşağıdaki ifadeyle karşılaşırız. Franz Kafka'nın eserleri üzerine yapılan çalışmalar son on yıllarda giderek genişleyen bir ilgiyle sürekli arttı. Kaynaklarının genişliği ve yorumunun cesaretiyle elinizdeki İktidar Anatomicisi: Franz Kafka ve Otorite Eleştirisi kitabı yirminci yüzyılın en büyük yazarlarından biri hakkında gayet etkileyici ve yeni bir bakış sunuyor. Genel okuyucu kadar akademik okuyucunun da ilgisine hitap eden eser edebiyattan cinsiyet çalışmalarına, Yahudi çalışmalarına, modern tarihe ve siyasal teoriye kadar birçok disiplini kapsıyor.Her ne kadar Kafka uzun yıllardır Batı edebiyatının parlayan yıldızı olsa ve yazılarına ilgi giderek artsa da henüz onun eserlerindeki iktidar eleştirisini yeterince odağına alan bir çalışma yapılmamıştır. Kafka eserlerinin kurumsal eleştiride uzun süredir sessizlikle karşılanan anti-otoritaryen boyutu ilk defa bu kitapta inceleniyor. Elinizdeki kitap, günlüklerinin dikkatli bir okumasının iskeletinde Kafka'nın 1909-1912 yılları arasında Praglı anarşist çevrelere aktif katılımını yeniden canlandırıyor. Onun anarşist yazarlara yönelik derin ilgisini, Rus Devrimi'ne yönelik şüpheciliğini ve Ütopyacı Siyonizm ile ikircikli ilişkisini ele alıyor. Bunu biraz genişletip, neyi ifade ettiğini daha iyi anlamaya çalışalım. Yukarıdaki F ve dr ifadelerini yerine koyacak olursak, denklemine ulaşırız. Bu bir boyuttaki formun birebir aynısıdır. Burada v2 = vx2+ vy2+ vz2olduğuna dikkat edin, tüm sadelik buradan geldi. Şimdi hareketin biçimine olan bağlılığı irdeleyelim. Bunun için üç boyutta aşağıdaki gibi bir yol izleyen parçacığın yaptığı işe bakalım. Bu örnekte zb- za= h olsun, bu tamamen keyfi bir isimlendirme. Potansiyel hesaplarında zemini nasıl sıfır kabul ediyorsak burada da a noktasını bir nevi sıfır noktası kabul ediyoruz ve ne kadar yükseldiğine bakarak buna h kadar diyoruz. Bu durumda yapılan iş aşağıdaki gibi olur. Buradan görülmektedir ki sonuç, parçacığın izlediği yola bağlı değildir. İstediği şekilde hareket ederek bir noktadan diğerine ulaşabilir, mühim olan başlangıç ve bitiş noktası arasındaki yükseklik farkıdır. Çünkü iniş ve çıkışta yapılan işler birbirini götürür . Dolayısıyla tek fark, başlangıç ve bitiş konumları arasındaki farktan gelir. Kütle çekime karşı yapılan işi belirleyen budur. Eğer kuvvetin uyguladığı iş yoldan bağımsızsa ve yalnızca başlangıç ve bitiş ile ilişkiliyse, bu kuvvet için aynı zamanda korunumlu bir kuvvettir deriz. Bu nedenle yer çekimi, korunumlu bir kuvvettir. Parçacığın ne şekilde h yüksekliğine çıktığından bağımsız olarak aynı değerleri verir. Bir başka deyişle parçacığın izlediği yoldan bağımsız, sadece başlangıç ve bitiş noktalarıyla ilişkilidir. Bu sırada parçacığı h kadar yüksekliğe taşımak için kuvvetin yaptığı iş +mgh olduğu için, yine toplam işin sıfır olduğunu görebiliriz. Burada altının çizilmesi gereken bir başka nokta, \"neye karşı\" iş yaptığımızdır. Bu örnekte kütle çekime karşı bir iş yapılmaktadır. Eğer burada rüzgar gibi bir sürtünme faktörü olsaydı, bu sonuçları etkilerdi. Aynı zamanda bu kısa h mesafesi boyunca yer çekimi ivmesi g'nin sabit olduğunu kabul ettiğimizi de unutmayın. Bildiğiniz üzere yer çekimi ivmesi g, aslında yüksekliğe bağlıdır ve yerden yükseldikçe azalır. Lakin pratik ölçeklerde bu etki çok az olduğundan ihmal ederiz. Eğer edemeyeceğimiz düzeyde olsaydı nasıl bir durumlarla karşılaşırdık sorusunu sizlere bırakıyoruz. Özellikle eğer lise öğrencisiyseniz ve bu içeriği okuyorsanız, yukarıdaki açıklamalar sizin çözdüğünüz sorulardan çok uzak görünmüş olabilir. Fakat işin temelinin nereye dayandığını anlarsanız problemin çözümü de oldukça basit bir hal alır. Pek muhtemelen iş formülü sizin için aşağıdaki gibi gösterilmiştir. Bu aslında zaten tanımladığımız ifadedir. F vektörü ile yer değiştirme vektörünün skaler çarpımı sonucunda cos açısı gelir. Bu açısı iki vektör arasındaki açıdır . Bunun neden mantıklı olduğuna dikkat edin. Çünkü bizi ilgilendiren, tanım gereği, kuvvetin yer değiştirme doğrultusu boyunca yaptığı \"şey\" idi. Dolayısıyla bu işlemle kuvvetin o doğrultudaki bileşeninin ne kadar iş yaptığını buluruz. Yer değiştirme yatayda olduğuna göre, kuvvetin yalnızca yatay bileşeni iş yapmıştır. Kuvvetin yatay bileşeni de 50.cos(30)'dan yaklaşık 43.3 N eder. Bunu 4 metre boyunca uygulayınca da yukarıdaki formülden de görüleceği üzere W = 50.cos(30).4 = 173.2 Joule'lük bir iş olarak bulunur. Burada kuvvetin aynı zamanda bir de dikey bileşeni olduğuna dikkat ediniz. Bu 50.sin(30)=25 N'luk bir kuvvettir. Fakat cisim sadece yatayda yer değiştirmiştir. Dolayısıyla bu kuvvet cisim üzerinde hiçbir iş yapmamıştır! Her ne kadar onu zorlamış olsa da iş tanımının artık bu gündelik algımızla tanımlanmadığını biliyoruz. Genel fizik konuları ele aldığımız yazı dizisinin diğer bölümlerine aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/isigin-dogasi-elitzur-vaidman-bomba-testi/", "text": "Bu yazımızda, Avshalom Elitzur ve Lev Vaidman adında iki fizikçinin 1993 yılında öne sürdüğü bir düşünce deneyinden bahsedeceğiz. Yani kuantum fiziğinin sağduyumuza meydan okuyan olgularına, dalga-parçacık ikiliğine ve süper pozisyona dayanan bir deneyden. Yani Elitzur-Vaidman bomba testinden. Bu soruyu soran Elitzur ve Vaidman, çözüm olarak da Mach-Zehnder interferometresi kullanılan meşhur düşünce deneylerini önerdiler. Öncelikle belirtmekte fayda var, Girişimölçer ya da İnterferometre, ışığın girişim özelliğinden faydalanılarak mesafelerin ve maddelerin kırılma indislerinin ölçümünde, saydam cisimlerin yüzey düzgünlüğünün kontrolünde, çok küçük hareketlerin ölçülmesinde ve yıldızların yarıçaplarının belirlenmesinde kullanılan, çok hassas ölçüm yapan bir ölçü aletidir ve birçok çeşidi vardır. Yukarıda gördüğünüz resim, bir Mach-Zehn interferometresi temsilidir. \"Beam splitter\" , \"Işın Ayırıcı anlamına gelir, yani üzerine gelen ışığın %50'sini geçirirken, %50'sini yansıtır. Ortadakiler ise üzerine gelen ışığın tamamını yansıtan mükemmel aynalardır. A ve B yollarında hiçbir engel yokken (figür 1.a), ışık şekildeki yolu takip eder ve ikinci ışık ayırıcıya geldiğinde girişim oluşturur. Böylelikle ışığın tamamı D2 dedektörüne gönderilir. Hal böyleyken, D2 hep aydınlık, D1 hep karanlık kalır. Milyarlarca fotondan oluşan bir ışık hüzmesi kullanarak bombaları ayırt etmek pek de mümkün değil. Bu yüzden, ışığı çok yavaşlatıp, tek seferde tek foton gönderiyoruz ve yine aynı sonucu elde ediyoruz. İyi ama fotonların sürekli D2'ye yönlenmesi için girişim oluşturmaları gerekiyordu şimdi ise tek bir fotondan bahsediyoruz. Foton, kendisiyle mi girişim oluşturuyor? Evet. İşte burada süper pozisyon denen durum gerçekleşiyor ve foton kendisiyle girişim oluşturuyor. Sonuç olarak gönderdiğimiz bütün fotonları D2 dedektörü algılıyor. Burada işler biraz tehlikeli ve karmaşık bir hal alıyor. Foton, altta kalan B yolunu takip ederse dedektör fotonu algıladığı an bomba patlar. Bu kısım pek eğlenceli değil, o yüzden işlerin yolunda gittiğini ve fotonun A yolunu tercih ettiğini varsayalım. İkinci ışın ayırıcıya geldiğinde B yolunda fotonu algılayan bir dedektör olduğundan fotonumuz soğurulur ve kendi kendiyle girişim oluşturmaz, yani D2'ye yönlendirilmesi için hiçbir sebep yoktur."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/isigin-dogasi-saydamlik/", "text": "Bir maddeyi görebilmemiz için o maddeye çarpan ışınların gözümüze ulaşması gerekir. Işık bu maddeye çarptığında, fotonlar ile elektronlar etkileşime girer. Foton, enerjisini elektrona aktararak elektronu bir üst enerji seviyesine çıkarır ve bunu sonucunda elektron, enerji yayar. Gelen foton soğurulmuş olur ve yayılan fotonun gözümüze ulaşması ile de görme olayı gerçekleşir. Bu konseptin ardındaki fiziği anlamak için, fotoelektrik olay hakkında yazdığımız yazıyı inceleyebilirsiniz. Cam benzeri saydam maddelerde ise işin rengi biraz değişiyor. Yine foton ile elektron etkileşime girer ve fotondan aldığı enerjiyle elektron, bir üst enerji seviyesine çıkmak ister ancak bu sefer camı oluşturan atomların elektronları için bu enerji yeterli değildir, çünkü iki seviye arasındaki enerji farkı, görünür ışıktaki fotonların enerjisinden yüksektir. Elektronlar iki seviye arasında bir yerde bulunamayacağı için de foton soğurulamaz ve yoluna saçılmadan, emilmeden devam eder. İşte bu şekilde cam gibi saydam nesnelerin arkasını görebiliriz. Peki ya dünyayı görülebilir ışık olarak adlandırdığımız, dalga boyu 380 nm ile 800 nm arasına sıkışmış elektromanyetik dalgalarla değil de, morötesi algılıyor olsaydık? Yine cam vb. maddeler şeffaf olur muydu? Yanıt kısmen hayır. Çünkü morötesi ışınların enerjisi, görülebilir ışıktan fazla olduğundan, camdaki elektronları seviye atlatmaya yetecek ve fotonları, bu elektronlarca soğurulacaktı. Camın arkasından bize foton ulaşmayacağı için de cam artık bizim için opak bir madde olacaktı. İyi ama bu, saydamlığın ortadan kalkması mı demek? Yanıt yine hayır. Enerji seviyeleri arasındaki fark, morötesi ışınları taşıyan fotonlarınkinden daha yüksek olan maddeler, gelen fotonları soğuramayacak ve bu tür maddeler bizim için hala saydam olacaktı. Günlük hayatta ve bilimde işimizi oldukça kolaylaştıran saydamlığın doğada ise yaşamsal bir önemi var: Kamuflaj. Saydamlık, hem karada hem de suda yaşayan havanlarca geliştirilmiş harika bir kamuflaj yöntemidir. Örneğin okyanuslarda, alaca karanlık bölgesinde yaşayan hayvanların saklanacak yer bulmaları oldukça zordur ve bu nedenle hem bu bölgede hem de denizlerin ve okyanusların daha üst katmanlarında yaşayan birçok hayvanın bedenlerinin büyük bir kısmı saydam yapıdadır. Karada yaşayan hayvan ve bitkilerde ise saydamlık görece daha seyrek rastlanan bir durum. Bunun en önemli nedenlerinden biri ise suya görece daha fazla maruz kaldıkları morötesi radyasyondan kendilerini koruyabilmek için pigmentlere ihtiyaç duymaları. Orta Amerika'da yaşayan Greta Oto, karada yaşamasına rağmen saydam vücut kısımlarına sahip canlılara güzel bir örnek. Kanatlarının büyük bölümünün saydam oluşu, uçarken yırtıcı kuşlara karşı büyük bir avantaj elde etmesini sağlıyor."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/isik-bir-elektromanyetik-radyasyon/", "text": "Işık, görünür olsun veya olmasın, herhangi bir dalgaboyunda yayılan elektromanyetik radyasyondur. Bu bağlamda radyasyon , enerjinin yayılım ve taşınması anlamına gelen bir terimdir. Elektromanyetik radyasyon da elektromanyetik dalgaların; boşlukta ışık hızıyla, diğer ortamlarda ise ışık hızından düşük hızlarla hareketiyle oluşur. Halk arasında \"ışık\" dendiğinde genellikle \"görünür ışık\" kastedilir. Genellikle 400-700 nanometre dalgaboyu (veya 750-420 terahertz frekans) arasında kabul edilen görünür ışık, elektromanyetik spektrumun daracık bir bölgesidir ve fiziksel anlamda \"ışık\" kavramının çok küçük bir kısmını oluşturur (yaklaşık %0.0035). - Şiddet, - Yayılım yönü, - Frekans spektrumu - Polarizasyon Işığın hızı vakumda her zaman 299.792.458 m/s'dir ve bu sayı, doğanın temel sabitlerinden biridir. Bütün elektromanyetik dalgalar, kütlesiz temel parçacıklardan olan fotonlar aracılığıyla yayılır. Fotonlar, elektromanyetik alan kuantumlarıdır ve hem dalga hem parçacık olarak analiz edilebilirler. Işığı ve ışığın özelliklerini araştıran bilim dalına optik adı verilir. Dünya'nın ana doğal ışık kaynağı Güneş'tir. Ancak tarihsel olarak ateş de insanlar için önemli bir ışık kaynağı olmuştur. Elektriğin keşfi ve elektronik sistemlerin icadıyla, elektrik ışıklandırma teknolojileri ateşin yerini almıştır. Fiziksel anlamıyla ışığı anlamak için, elektromanyetik spektrumun tamamı düşünülmelidir. Bu spektrumu dalga boyu ve enerji parametrelerine göre sürekli değişim gösteren bir yelpaze olarak düşünebiliriz."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/isik-ve-renk-ara-renkler-ve-ana-renkler/", "text": "Renk, cisimler tarafından yayılan ve/veya yansıyan ışığın gözde oluşturduğu duyumdur. Buradan anlıyoruz ki bir şeyin renkli algılanabilmesi ondan gözümüze bir ışık gelmesine bağlıdır. Özellikle de farklı boyaları karıştırınca farklı renkler çıkması ya da Newton çarkını çevirince tüm renklerin beyaz rengi vermesi, ara renklerin oluşumu konusunda kafanızı karıştırmış olabilir. Peki ama ışık nedir, renkleri nasıl oluşturur? Herkes renkleri aynı mı algılar? Bu sorulara yanıt verebilmek için ışığın ve rengin ne olduğunu iyi tanımlamak gerekir. Işık dediğimiz zaman aklımıza hiç kuşkusuz, görmemizi sağlayan \"şey\" gelir. Bu aslında fotonlar tarafından temsil edilen bir elektromanyetik dalgadır ve ışık sadece gözümüzün gördüğü aralıkla sınırlı değildir. Bu tanım elektromanyetik spektrumdaki tüm dalgalar için kullanılabilir. Görünür ışığı diğer elektromanyetik dalgalardan ayıran özelliği onu taşıyan fotonların sahip olduğu dalga boyudur. Dalga boyu aynı zamanda frekansla, dolayısıyla enerjiyle de ilişkilidir. Dalga boyu arttıkça onunla ters orantılı olarak frekans da azalır. Frekans azaldıkça onunla orantılı olarak enerji de azalır . Dolayısıyla bu tanımı dalga boyu, frekans ve enerji çerçevesinde farklı şekillerde görebilirsiniz ama hepsi aynı durumu ifade ederler. Fotonun dalga boyunun yaklaşık 400-700 nanometre arasında olması onu gözle görebilmemizi sağlar. Gözümüze gelen ışığı farklı renklerde algılıyor olmamızın nedeni yine ışığın dalga boyuyla ilgilidir. Dalga boyu, 400-700 nm aralığında, ne kadar büyükse o kadar kırmızıya yakın renkler görürken ne kadar küçükse o kadar mora yakın renkler görürüz. Bu skalayı aynı zamanda bir gökkuşağında da görebilirsiniz. Mora ve kırmızıya yakınlıktan kasıt, rengin yalnızca mor ya da kırmızı benzeri renkler biçiminde görünmesi değil. Her rengin bir dalga boyu vardır ve bu dalga boyları mor ile kırmızı arasında yer alır. Aşağıdaki spektrumda da görüldüğü üzere yeşil ve mavi görece mora daha yakın ve daha küçük dalga boylarına sahipken sarı ve turuncu kırmızıya daha yakın ve daha büyük dalga boylarına sahiptir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/istatistikte-7-olumcul-hata/", "text": "Kişi ve Kurumlar, Sizi Kandırmak İçin Bu 15 İstatistiki Yalan ve Çarpıtma Yöntemini Kullanıyor; Onları Tanıyın! Yalan söylemenin 2 yolu vardır: Birincisi, gerçeği söylememek... İkincisi ise istatistik uydurmak. Hayatta üç çeşit yalan vardır: yalanlar, lanet olası yalanlar ve istatistik. Dolayısıyla istatistiki bilgileri değerlendirirken son derece dikkatli analiz etmek ve konu hakkında yeterli donanım ve arka plana sahip olduğumuzdan emin olmamız gerekir. Yoksa aşağıdaki görseldeki kadar apaçık olmasa da, en az onun kadar saçma olan istatistiklere kolayca kanmamız kaçınılmaz olacaktır. Bir grafiği okurken, grafiğin ne anlattığına bakmadan önce eksenlere bakmanız büyük önem arz etmektedir. Çünkü iki boyutlu bir grafikte, hem yatay hem de düşey eksende tam olarak hangi değişkenlerin yer aldığını ve bunların hangi aralıklarda grafiğe döküldüğüne bakacak olursanız, olası bir aldatmacayı kolaylıkla tespit edebilirsiniz. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Eğer istatistikte hinlik arıyorsanız, sınırlandırılmış veriler tam size göre! Aslında her iki dikdörtgenin de alanı birbirine eşittir; ancak eğer ki bir grafik, daha uzun gösterimin daha büyük olduğu algısını yaratmaya çalışıyorsa, aynı büyüklükteki bir değişkene karşılık gelen çubuğu daha ince ama uzun çizerek algılarınızı yanıltabilir. Dolayısıyla grafiklerin doğru ve tutarlı olduğundan emin olmalısınız. Eldeki veriler 0-10 arasında değişiyor olsun. Bu değerleri 0-1 aralığı ve 1+ aralığı olarak göstermek mümkündür. Ancak bu, isabetli bir gösterim midir? Duruma göre değişir! Ve o \"uygun durumu\" bilmek, deneyim ve konu hakkında bilgi gerektirir. Ama şunu unutmayın: Eğer ki veriler 0-10 arasında değişiyorsa, onları birbiriyle eşit 10 kategoride sunmak çok daha dürüst olacaktır. Bunun yapılmadığı durumlarda nedenini sorgulamak sağlıklı olacaktır. The Coffee Belt House Blend Filtre Kahve 1000 gr. The Coffee Belt House Blend çok sevilen 4 farklı ve seçkin kahve çekirdeğinin orta derecede kavrulup titizlikle harmanlamasıyla elde edildi. Tadım notalarında bitter çikolata, fındık ve karamel tatlarına portakal çiçeği aroması eşlik eder. Kahveniz sıcakken ve hafif soğuduğunda değişen tatları hissedersiniz. %100 Arabica çekirdeklerinden harmanlanan The Coffee Belt House Blend Kahve içerdiği daha az kafein oranı sayesinde günün her saatinde tercih edilebilir. Kahve, kuzeyde yengeç, güneyde oğlak dönencesi boyunca uzanan ve Ekvator'a paralel bir kuşak oluşturan bölgede yetişir. Buna kahve kuşağı denir. Onlarca farklı ülkenin sıralanarak oluşturduğu bu kuşakta, en seçkin kahveleri sizin için seçip titizlikle kavuruyoruz. The Coffee Belt yüksek kaliteli %100 orijin kahve çeşitleri ve blend kahveleri ile her zaman seçkin, her zaman taze. The Coffee Belt kahve çeşitlerimizde %100 o bölge ve ülkeye ait yüksek kaliteli kahve çekirdeklerini seçtik. Daha temiz ve lezzetli bir kahve deneyimi için çiğ çekirdek kahvelerde belli oranda bulunan kusurlu kahve çekirdeklerini ayıkladık. Her ülke ve bölgenin kahve çekirdekleri farklı karakteristik özelliklere sahiptir. Kahvenin içerisinde yer alan aromaları daha iyi ortaya çıkartmak için çekirdeğin karakteristik özelliğine, ülkenin ve bölgenin yapısına göre en iyi kıvamda taze taze kavurduk. The Coffee Belt markalı kahvelerimizi The Coffee Belt Roastingde haftalık olarak kavurup sipariş anında taze taze paketliyoruz! İçtiğin her yudum kahve nefis keşiflere dönüşsün diye. - Çekirdek - Filtre Kahve Makinesi, - Espresso , - French Press, - Moka Pot, - Hario V60, - Aeropress, - Metal Filtre, - Chemex Pour Over. Tercih belirtilmemesi halinde öğütülmemiş çekirdekler gönderilecektir ve tarafınızdan öğütülmesi veya değirmen olan bir yerde öğüttürülmesi gerekecektir. Görebileceğiniz gibi, istatistikte yalan söylemenin en kolay yollarından birisi verinin \"boyutu\" ile oynamaktır. Kimi zaman daha havalı gözükmesi için yapılan tercihler bile aslında algı manipülasyonunun bir parçası olabilir. Bir veri, mümkün olan en sade görselleştirme yöntemini kullanmalıdır. Eğer kullanmıyorsa, bunun nedenini sorgulamak gerekir. Örneğin yukarıdaki grafikte çizelgenin yüksekliğinin olmasına hiç gerek yoktur! İki boyutlu bir dairesel çizelge fazlasıyla yeterli olacaktır. Hele ki dilimlerin büyüklüklerinin sayısal olarak da belirtilmemiş olması, bir algı yanılgısı fikri doğurmaktadır; özellikle de perspektife bağlı olarak bazı dilimlerin olduğundan daha büyük veya daha küçük gözükebileceği düşünülecek olursa... Son olarak, özellikle de politik ve sosyal veri görselleştirmelerinde çok sık yapılan bir hata, harita üzerinde renklendirme yaparak sosyopolitik görüşleri görselleştirmektir. Aslında bu yöntemde kendi başına bir hata yoktur; ancak hata, bu harita üzerindeki yaşam alanlarının popülasyonu bilinmeden herhangi bir anlamlı sonuç çıkarmanın mümkün olmamasındadır! Örneğin yukarıdaki ABD haritasında farklı noktalar boyanmıştır ve muhtemelen belirli görüşlerin dağılımını göstermek için kullanılacaktır. Ancak bu alanlardan kimisinde nüfus birkaç bin kişiyken, bazılarında birkaç milyondur! Dolayısıyla genelin fikrini bu işaretlendirmelerden çıkarsamak isabetli olmayacaktır. Benzer şekilde, bu grafiklerde olaylar ile ilgili de hatalı yargılar oluşturmak mümkündür. Örneğin bir şehirde 20, diğerinde 10 cinayet işlenmiş olsun. 20 cinayetin işlendiği şehir, 10 cinayetin işlendiğinden 2 kat daha mı tehlikelidir? Bu kadar bilgi ile bu kanaate varamayız. Ya 20 kişinin öldürüldüğü şehir 5 milyon nüfusa, 10 kişinin öldürüldüğü şehir 10.000 kişilik nüfusa sahipse? Dolayısıyla bu grafikleri dikkatli okumak gerekiyor! Borsadaki günlük dalgalanmaların birçoğu herhangi bir anlam taşımaktan ziyade tamamen rastlantısaldır. Bir partinin ankette bir tık daha önde görünmesi, çoğunlukla hata aralığı içerisinde kaybolan anlamsız bir farktır. Her ölçümde olduğu gibi anketlerde de bir hata payı bulunur. Hata payınız +-%5 ise, iki sonuç arasında %2'lik bir fark olduğunu söylemek hatalı olacaktır. Çünkü ölçümünüzdeki hata bundan daha büyüktür. Yukarıdaki grafiği inceleyecek olursak, soldaki grafikte beyaz ile siyah arasında bariz bir fark olduğu görülür. Fakat bu fark anlamlı mıdır? Ölçümün herhangi bir hata aralığı verilmemiş . Fakat eğer grafik gerçekte sağdaki gibi bir hata aralığına sahipse. Beyaz siyahtan fazla bir değere sahip olabilir demektir. Bu sebeple sadece en olası görünen değere bakarak, bir kıyaslama yapmak ciddi bir hata olabilir. İstatistikte özellikle iki grup arasında kıyaslama yapmak adına araştırmalar yapılır. Bunlardan sıklıkla duyduğumuz ve toplum içerisinde yanlış anlaşılmalara sebep olabilecek örneklerden biri olan erkeklerin kadınlardan daha güçlü iken kadınların erkeklere göre daha yetiştirici olduğudur. İnsanlık kendi içinde çeşitliliğe sahiptir, tek bir kalıbı yoktur ve özellikleri kültürden kültüre, coğrafyadan coğrafyaya çeşitli değişiklikler gösterebilir. Eğer dünya üzerinde gidip rastgele bir bölgeden rastgele iki erkek ve rastgele iki kadın seçerseniz, bu iki erkeğin iki kadından da güçsüz olma ihtimali vardır. Hatta belki de bu erkekler kadınlara göre daha yetiştiricidir. Fakat dünyanın geri kalanına baktığınızda böyle bir genelleme olmadığını görebilirsiniz. Bu noktada yaptığınız araştırmada kaç kişinin dahil edileceği önemlidir ve kültür, coğrafya gibi detaylar verilmelidir. Afrika'da ilkel bir kabile üzerinde, tüm kabile popülasyonu üzerinde bir araştırma yapmış olabilirsiniz. Dolayısıyla sonuca varmak için elinizdeki tüm popülasyonu değerlendirmişsinizdir. Fakat buradan elde ettiğiniz sonucun, İsviçre'de şehir merkezinde yaşayan insanlarla benzerlik göstermesi beklenemez. Bu sebeple yapılan araştırma sadece sayıya dayanmaz ve diğer parametreler de göz önünde bulundurmalıdır. Bulundurulduğunda dahi, araştırma yapılan kesimin, genellenecek tüme olan yüzdesi oldukça önemlidir. Bir diğer problem de normal dağılımda ortaya çıkıyor. Böyle bir dağılım aşağıdaki grafikteki gibidir. Eğer dikkat ederseniz, büyük bir çoğunluğun ortalama değerde toplandığı görülür. Fakat grafiğin uç kısımlarında en yüksek ve en düşük değerler yer alır. Örneğin toplumdaki IQ dağılımının böyle bir dağılım olduğunu düşünelim. Bu durumda insanların çoğu belirli bir IQ değerine sahip olacaktır. Düşük ve yüksek IQ'ya sahip olanlar ise grafiğin uç kısımlarındadır ve az sayıda insan bu değerlere sahiptir. Şimdi grafiğin birazcık ötelendiğini düşünelim. Bu durum ortalamada yer alan insanlar üzerinde pek fazla bir değişime sebep olmaz. Grafikte ortadaki dairede gördüğünüz yerde, yine mevcut alanlarının içerisinde kalırlar. Lakin uç noktalardaki değişim ise çok daha barizdir. Toplumda düşük IQ'lu insan sayısı kayda değer miktarda azalırken , yüksek IQ'lu insan sayısı ise kayda değer miktarda artmıştır. Yani farklar, uç bölgelerde daha barizdir. Bu sebeple yorumun ne üzerinden yapıldığı oldukça önemlidir. 1999 ve 2009 yılları arasında ABD'de havuza düşerek boğulan insan sayısı ile çekilen Nicholas Cage filmlerinin sayısı arasında bir korelasyon olduğunu biliyor muydunuz? Görünen o ki Nicholas Cage ne kadar film çekerse, o kadar çok insan havuza düşerek boğuluyor! Elbette ki bu doğru değil. Çünkü ikisi arasında hiçbir fiziksel bağlantı yok, dolayısıyla bu durum bir nedensellik içermiyor. Yani sadece grafiğe bakarak, eğriler arasında bir uyum görmek, bu ikisi arasında bir ilişki olduğunu ortaya koymaz. En nihayetinde çizilen eğriler birçok parametrenin, farklı şekillerde dağılımının bir sonucu. Çevremizde birçok olay gerçekleştiği için, benzeri eğrilerin alakasız bir biçimde birbirine benzemesi gayet sıradan bir durum. Hatta bu yazının baş görselinde Kentucky'deki evlilik oranı ile balıkçı botundan düşerek boğulan insanlar arasındaki ilişkiyi görebilirsiniz . Bu hatadan kaçınmak için daha fazla veri gelmesini beklemek gibi bir kaba yaklaşımda bulunabilirsiniz. Lakin bu her zaman mümkün değildir. Bunun yerine bu istatistiğe sebep olabilecek fiziksel bir açıklama ortaya koymak daha etkili ve gereklidir. Bazen iki durum birbiri ile bir ilişki içerisinde olduğunda, örneğin işsizlik ve akıl sağlığı sorunları, yapılacak çıkarım akıl sağlığı sorunlarının işsizliğe sebep olduğunu söyleyebileceği gibi, işsizliğin akıl sağlığı sorunlarına sebep olduğunu da söyleyebilir. Bu durumda hangisinin doğru olduğunun araştırılması ve temellendirilmesi gerekir. Örneğin akıl sağlığı yerinde olmayan insanların işe özellikle alınmadığı yönünde bir eğilim tespit edebilirsiniz. Benzer şekilde daha önceden çalışan fakat akıl sağlığı yerinde olan insanların, işlerini kaybetmeleri durumunda akıl sağlıklarını kaybettiklerini de tespit edebilirsiniz. Hatta yalnızca ikisinden biri olmak zorunda değildir, bazen ikisi bir arada da bulunabilir. Bu sebeple tek bir istatistik, her zaman yeterli sonucu vermez. Bazen iki durum arasında bir ilişki olduğunda, bu ikisi doğrudan birbiri ile alakalı olmayabilir. Böyle bir durumda dolaylı yoldan ilintili olmalarına sebep olan üçüncü veya daha farklı faktörler bulunabilir. Örneğin restoranlarda yemek yiyen insanların daha iyi bir kalp sağlığına sahip olduğunun görüldüğünü farz edelim. Bu durum aslında restoran yemeklerinin daha iyi bir kalp sağlığı sağladığına işaret etmiyor olabilir. Esas etmen, restoranda yemek yiyen insanların ekonomik durumunun iyi olması sebebiyle aynı zamanda iyi bir sağlık bakımına sahip olmaları olabilir. Böyle bir durumdan kaçınmak için, her zaman dış faktörlerin de olaya dahil olabileceği hatırlanmalı ve olası ihtimaller değerlendirilmelidir. Örneğin yukarıdaki gibi bir ilişki, kalp sağlığı bozuk olan ve sağlıklı olan insanların ne sıklıkla sağlık bakımı yaptıkları kıyaslanarak tespit edilebilir. İstatistik, doğru bir şekilde kullanılıp, doğru eğitimi almış kişilerce tüketildiğinde muhteşem bir güce ve öğreticiliğe sahip bir araçtır. Öyle ki, sadece istatistiki verilerden yola çıkarak toplumları kökünden değiştirmek, doğru adımları atmak ve akıllıca hareket etmek mümkün olabilir. Ancak yanlış ellerde ve bilinçsiz zihinlere sunulduğunda istatistik aynı güçte bir algı yönetim aracına dönüşmektedir. Bu nedenle istatistiği nasıl okumamız gerektiğini öğrenmeli ve çeşitli kaynakların kullandığı algı yönetim yöntemlerinden haberdar olmalıyız."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/izotonik-ortam/", "text": "Hücrenin içerisine giren su miktarıyla, hücre dışarısına çıkan su miktarı eşit olduğu için hücre ne şişer ne de büzüşür. Bu duruma aynı zamanda osmotik denge de denir. Burada genel bir yanılgı, hipertonik ve hipotonik ortamlardaki geçişin hiç olmayacağının düşünülmesidir. Yarı geçirgen zar, izotonik ortamdayken de hala suyun geçişine olanak tanır. Fakat iki ortam arasında denge olduğundan, girişle çıkış aynı miktarlarda gerçekleşir. Bu nedenle hücre bundan olumsuz etkilenmez. Bitkilerde su ve çözünen maddelerin doğru şekilde ayarlanması bitkinin sağlığı için oldukça önemlidir. Eğer bitki yeterince su almasa, hücre dışı sıvı izotonik ve hipertonik hale gelir ve bitki hücresinin su kaybetmesine neden olur. Bu nedenle turgor basıncının da kaybedilmesiyle özellikle yapraklarda büzüşmeler başlar. Hipotonikortamda konsantrasyon hücre dışında, hücre içine göre daha düşüktür. Dolayısıyla yarı geçirgen zar, ozmoz dolayısıyla hücre içerisine su dolarak hücrenin şişmesine neden olur. Bu hayvan hücrelerinde hücre membranın yırtılarak hücrenin ölmesine neden olabilir. Bitkilerde ise turgor basıncıyla sonuçlanır. Hipertonikortamda ise durum tam tersidir. Bu sefer konsantrasyon hücre dışında, hücre içine göre daha yüksektir. Dolayısıyla yarı geçirgen zar nedeniyle hücre içindeki su dışarıya çıkarak hücrenin su kaybederek büzüşmesine neden olur. Ozmoz, yarı geçirgen bir zar ile ayrılmış konsantrasyonu farklı iki ortamdan, konsantrasyonu düşük olandan yüksek olana çözücü moleküllerinin geçişidir. Ozmoz sayesinde iki ortamın konsantrasyonu eşitlenebilir. Burada yarı geçirgen zarın çözünmüş tüm maddeleri geçiremiyor olması önemli bir rol oynar. Bu nedenle konsantrasyonda eşitliğin sağlanabilmesi için, geçebilenlerin hareketiyle bu sağlanmak zorundadır."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/james-webb-teleskobu/", "text": "2017 Ağustos ayı içinde benim de çalışmasında yer aldığım uluslararası bir projede belirlenen ötegezegen haberleri oldukça ilgi çekti. Biz de ekip olarak böyle bir bulgudan dolayı çok sevinçliyiz. Bu çalışma, ülkemizin olanaklarıyla gerçekleştirildi ancak Avrupa Birliği üyesi olabilseydik, pek çok farklı yerde bulunan pek çok farklı teleskop ve aleti kullanarak belki de ülke bilim insanları çok daha önce böyle bir buluşu gerçekleştirebilirdi. Hatta bu gezegenden başka, aynı yıldız etrafında başka gezegenler de olup olmadığı bile belirlenebilirdi. Dahası, uzayda gökbilim amaçlı olarak kullanılmakta olan bazı uydularda da ortak olarak çalışmalar yapma hakkımız olabilirdi. Bunlar ülke gökbilimi açısından çok önemli olanaklar. Bunları kazanmak için ya çok yatırım yapılarak ülke bilim insanlarının bu olanaklarla çalışmasının önünü açmak ya da böylesi, çok sayıda ülkenin katılımıyla gerçekleştirilen gözlemsel projelere ülke olarak katılabilecek kaynakları ayırmak gerekiyor. Umuyoruz ki gelecekte bu konularda yeni adımlar atılmaya başlanabilir. Bugünkü yazımızda, uzun yıllardır Dünya'nın Gözü olan ancak artık yaşlanan Hubble Uzay Teleskobunun görevini üstlenip daha da ileri götüreceği düşünülen James Webb Uzay Teleskobunu anlatmaya başlayacağız. James Webb Uzay Teleskobu , 6,5 metrelik birincil aynası ile büyük bir kızılötesi teleskop olarak tasarlanmıştır. 131,4 metrelik odak uzaklığına sahip bu teleskobun maliyeti 2016 yılı açıklamasıyla 10 milyar dolardır. Fırlatılması uzun süredir ertelenen James Webb Teleskobu için güncel fırlatma tarihi 31 Ekim 2021 olarak belirlenmiştir. James Webb Teleskobu, Hubble'ın öncü olduğu çalışmaları, bayrağı ondan devralarak daha ileriye götürecek. JWST'nin önümüzdeki on yılın en önde gelen gözlemevi olacağı ve dünya çapında binlerce gökbilimciye hizmet edeceği düşünülüyor. Teleskobun çalışma alanının ise evrenimizin tarihindeki her aşama ile ilgili olması planlanıyor. Büyük Patlama'dan sonraki ilk parlak ışıklardan, Dünya gibi gezegenlerde yaşamı destekleyebilen Güneş sistemlerinin oluşumuna ve kendi Güneş sistemimizin evrimine kadar bir çok aşamayı inceleme fırsatı sunacak. JWST, daha önceleri Yeni Nesil Uzay Teleskobu olarak adlandırılıyordu. Sonradan eski NASA yöneticisi James Webb'e ithafen, Eylül 2002'de yeniden adlandırıldı. JWST; NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve Kanada Uzay Ajansı arasındaki uluslararası bir işbirliği sonucu başlamış bir projedir. Geliştirme ile ilgili işler, NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezi tarafından yönetiliyor. Uzay Teleskobu Bilim Enstitüsü ise, teleskop gönderilip çalışmaya başladıktan sonra JWST'yi çalıştıracak. JWST için çeşitli yenilikçi teknolojiler geliştirilmiştir. Bunların içinde, teleskop fırlatıldıktan sonra açılıp son biçimini alacak olan 18 ayrı altıgen parçadan oluşan bir birincil ayna da bulunuyor. Aynalar aşırı hafif berilyumdan üretilmiş. JWST'nin en büyük özelliği, bir tenis kortu boyutlarında olan 5 katmanlı ve Güneş'ten gelen ışığı bir milyon kattan fazla zayıflatan Güneş siperliğine sahip olması. Teleskopla kullanılacak kameralar ve tayfçekerler olarak dört ayrı alet, aşırı derecede zayıf sinyalleri kaydedebilecek algılayıcılara sahiptir. JWST ayrıca, kızılötesi algılayıcıları 7 Kelvin'e kadar soğutacak bir soğutucuya sahiptir. JWST, kapsadığı uzun dalga boyu aralığı ve büyük ölçüde geliştirilmiş duyarlılığı sayesinde, Hubble Uzay Teleskobu'nun buluşlarını tamamlayacak ve geliştirecek olan, yörüngede dolanan bir kızılötesi gözlemevi olacak. Uzun dalga boyları, JWST'nin zamanın başlangıcına çok daha yakın zamanlara bakmasına ve ilk galaksilerin şimdiye dek gözlenmemiş oluşumlarının yakalanmasına ve günümüzde yıldızların ve gezegen sistemlerinin oluşmakta olduğu toz bulutlarının içine bakmasına olanak sağlayacak. Çalışma süresinin 5 ile 10 yıl aralığında olması düşünülen JWST, tümüyle ortalama 6500 kg ağırlığında olacak. 6,5 m çapındaki aynasının görüş alanı 25,4 metrekare kadar olacak. Altınla kaplanmış berilyumdan yapılmış parçalı birincil aynasının ağırlığı bile yalnızca 705 kg tutuyor. 18 adet olan parça parça aynalarının her birinin ağırlığı 20,1 kg ancak tutucu ve hareketi sağlayan parçalarıyla birlikte 39,5 kg'ı buluyor. Dünya-Güneş ikilisinin ortak çekim alanının özel bir noktası olan ve L2 noktası olarak adlandırılan noktaya yerleşecek olan teleskop, Dünya'dan 1,5 milyon km uzaklıkta Dünya'ya göre sabit bir noktada bulunacak. Uzayla ilgili kullanılan teleskop ya da uydular, genellikle bu konuda yenilik getirmiş, adıyla anılan yasaları tanımlamış tarihi bilim insanlarının adlarıyla anılıyor. Ancak James Webb bu konuda bir ayrıcalığa sahip. James Webb, Apollo Ay programı ile bağlantılı bir NASA yöneticisi. 1961 ile 1968 yılları arasında NASA'da yöneticilik yapan James Webb, birçok devlet görevlisinden çok daha fazla bilime katkı sağlamış olan bir devlet görevlisi. Zamanın ABD Başkanı John Kennedy yalnızca Ay'a ayak basma konusuyla ilgilenirken, James Webb uzay çalışmaları kadar bilimsel çalışmalara da önem verilmesi gerektiğini, bunun yapılması halinde de hem üniversitelerin hem de uzay endüstrisinin gelişeceğini savunmuştur. NASA yöneticisi olması teklif edildiğinde de tek bir amaca hizmet etmek yerine dengeli bir planlama yapılmasının kabulü halinde, verilen görevi kabul edebileceğini hükümetine bildirmiştir. Bu görüşü kabul gören James Webb'in zamanında NASA robotic uzay aracı geliştirme için destek sağlamış, bu araç sayesinde Ay yüzeyi incelenebilmiş ve Mars ile Venüs'e bilimsel amaçlı sondalar gönderilebilmiş, böylece de ABD bu konuda ilkleri gerçekleştirebilmiştir. 1965'lerde James Webb, büyük bir uzay teleskobunun kurulmasının NASA'nın ana amaçlarından biri olması gerektiğini vurgulamıştır. 1969 Temmuz ayında Ay'a ilk gidişten bir kaç ay önce emekli olan James Webb'den sonra NASA; yıldızları, galaksileri ve Güneş'i incelemek, Dünya atmosferinin ötesindeki uzay ortamında henüz bilinmeyenleri incelemek için 75'ten fazla uzay aracı göndermiştir. James Webb zamanında Apollo programına bağlı olarak NASA'da 35.000 kişi çalışmış, ABD'de binlerce firma ve üniversitede 400.000'den fazla kişiyle iş yapılmıştır. James Webb'in özellikle bilime katkılarından dolayı bu uzay teleskobuna onun adı verilmiştir. James Webb Uzay Teleskobu gönderilip çalışmaya başladığında, büyük olasılıkla bilimde ve gökbilimde çığır açacak çok önemli gözlemlere imza atacaktır. Böylece insanlık tarihinde, gökbilimde en ileri aşamaya ulaşmış olacağız. Bunda payı olan biliminsanları ise bu olanakların kendilerine sağlandığı ABD gibi gelişmiş ülkelerde bilimle uğraşanlar olacak. Umuyoruz ki bizler de ülkemizin bugüne göre biraz daha bilime yatırım yapması ve katkı sağlamasıyla, yakın gelecekte çok daha iyi yerlerde oluruz. Hatta bazı yeni bulguların ilk öncüsü olabileceğimiz bulgulara Türk bilim insanları olarak imza atabiliriz. Bu konuda asıl çaba, yetiştireceğimiz genç bilim insanlarına düşüyor."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/japon-baliklari-akvaryumda-yasayabilmek-icin-alkol-uretiyor/", "text": "Japon balıkları ve yabani havuz balığı akrabalarının, oksijen solumadan beş ay boyunca yaşayabildiklerini biliyorduk. Şimdi ise bunu nasıl başardıklarını çözdük. Balık, oksijen seviyesi düştüğünde, karbohidratları anında alkole çeviren ve ardından solungaçlarından dışarıya salan bir takım enzimler geliştirmiş. Bir çok hayvan için , oksijen yoksunluğu dakikalar içerisinde ölümle sonuçlanabilir. Bizler de karbohidratları oksijen olmadan metabolize edebiliyoruz, fakat bu işlem toksik olan laktik asitin vücudumuzda üretilmesine sebep olur. Bu sebeple bu durum, havuz balıkları için önemli bir problem olmalıdır. Çünkü bu balıklar Kuzey Avrupa ve Asya'nın dondurucu soğuğuyla yüzleşen göletlerde ve göllerde yaşar. Kışın bu göletlerin yüzeyi donduğundan, yüzeydeki buz ilkbahar aylarında eriyene kadar balıklar oksijensiz bir biçimde buzun altında aylarca yaşamak zorundadır. Fakat havuz balıkları ve yakın akrabaları olan Japon balıkları, bu duruma bir çözüm üretmiş durumdalar. Karbohidratları oksijensiz bir biçimde tükettiklerinde toksik laktik asit yerine, vücutlarından daha kolay bir şekilde atılabilen alkole dönüştürüyorlar. University of Liverpool'dan Michael Berenbrink, bu adaptasyonun hayvanlar arasında çok nadir olduğunu vurguluyor. Araştırmacılar balıkların, kendilerine özel bir alkol üretim mekanizmasına sahip olduklarını keşfetti. Bu durum, hücrenin enerji üretiminden sorumlu organel olan mitokondriye, enerji açısından zengin karbohidratları kanalize eden bir takım enzimlerin modifikasyonunu içeriyor. Evrimleri sırasında bu balıklar, oksijen seviyesi düştüğünde metabolik ürünleri alkole çeviren, ikincil bir takım enzimler geliştirmiş. Bu enzimler ise tıpkı bira mayasında çalıştığı gibi çalışıyor. Elbette Japon balıkları akvaryumda evrimleşmediklerinden ötürü, akvaryum şartları sebebiyle böyle bir özellik geliştirmiş değiller. Fakat bu canlıların varoluş sebebinin bizim keyfimiz için olmadığı da bir o kadar açık. Her ne kadar bu araştırma onların akvaryum psikolojisi sebebiyle bunu yaptığını göstermese de, zorlu bir şartın içerisinde bulunduklarından dolayı bunu yaptığını gösteriyor ve hayır, balığın alkol üretip saldığı bu suyu alkol yerine tüketmenin iyi bir fikir olduğunu sanmıyoruz. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın!"} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/jeodezik-egri/", "text": "Kütleler, uzay-zamanı kütleleri ile orantılı olarak bükerler. Bu eğri üzerinde bulunan herhangi bir gök cisminin rotası, yani evren çizgisi, bir jeodezik eğridir. Özetle, kütle çekimsel alanda hareket eden bir cisim, jeodezik olan bir evren çizgisini takip eder. Bu durum gündelik yaşantımızda uçaklarda karşımıza çıkar. Haritalar, üç boyutlu olan Dünya'nın, iki boyuta indirilmiş hali olduğundan, topolojik olarak bir aldatma yaşatır. Harita üzerinde uçak rotalarını incelediğimizde, uçakların dümdüz gitmek yerine, bir eğri izlediğini görürüz. Aslında bu durum, haritanın iki boyuta indirgenmesinden kaynaklanır. Rotayı Dünya üzerinde düşündüğümüzde, aslında bu eğri, iki nokta arasındaki en kısa mesafe olan jeodezik bir eğridir. Eğer bu haritayı bir küre üzerine yerleştirecek olursanız, bu eğriye dik ve bakış doğrultusu Dünya'nın merkezini hedef alan bir açıda baktığınızda, jeodezik eğriyi, bir doğru şeklinde görürsünüz. Çünkü bükülmenin olduğu yön, bakış doğrultunuzla aynı yöndedir. Bu sebeple, eğriliği fark edemezsiniz. Fakat bakış açınız biraz değiştiğinde, eğrilik fark edilir olur. Merkezi kürenin merkezi olup, bu iki noktadan geçen çembere, büyük çember diyoruz. Uçak rotalarına dikkatle bakacak olursanız, aynı boylam üzerinde bulunan rotalarda bir eğrilik yoktur. Çünkü küre, iki boyuta indirgenirken boylamlar bu durumdan etkilenmez. Benzeri şekilde, Ekvator çizgisi de bir büyük çember olduğundan, rota yine kendisidir. Diferansiyel Geometride Jeodezik EğriJeodezik eğri kavramı, diferansiyel geometride karşımıza çıkar. Bir eğri, üç boyutlu uzay için, burulma ve bükülme ile ifade edilir. Bir düzlem üzerindeki eğriliği bükülme, bu düzleme dik olan diğer düzlemdeki eğriliği ise burulmadır. Doğru üzerinde yaptığımız bu bükme ve burma işlemi sonucu elde ettiğimiz eğri, değişimi ifade eden diferansiyeller ile kolayca ifade edilebilir. Bir yüzey üzerindeki birim hız eğrisi için, ivmenin yüzey-tanjant bileşeninin uzunluğu, , jeodezik eğridir. =0 olan eğriler, jeodezikler olarak adlandırılır. Parametre gösterimi olan bir eğri için, jeodezik eğri aşağıdaki şekilde ifade edilir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/jupiter-gezegeni-ozellikleri/", "text": "Jüpiter Gezegeni | Özellikleri, Atmosferi, Uyduları, Lekesi... Jüpiter, Güneş sisteminin beşinci gezegenidir. Güneş sistemindeki ilk 4 gezegen, kayaç yapılı gezegenlerdir. Bu ilk dört gezegenin ilerisindeki gezegenlerde, işler oldukça değişir. Gaz devleri olarak adlandırılan bu gezegenlerin ilki, Güneş sisteminin hem boyut hem de kütle açısından en büyük gezegeni olan Jüpiter gezegenidir. Kütlesi Dünya'nın neredeyse 320 katı olan gezegenin ekvator çapı, 12 Dünya genişliğindedir. Jüpiter gezegeni, Galileo Galilei tarafından keşfedilen 4 uyduya ev sahipliği yapmaktadır. Bunlar, Dünya'nın ötesinde keşfedilen ilk uydular olduğu için, astronomi tarihi açısından büyük öneme sahiptir. Ağırlıklı olarak hidrojen ve helyumdan oluşan Jüpiter'in uydu sayısı ise 75'in üzerindedir! Dev gezegenin en karakteristik özelliklerinden birisi de büyüklüğü neredeyse Dünya'nın 2 katı olan kırmızı lekesidir. Bir fırtına olan ve büyük kırmızı lekeolarak bilinen bu yapı, bir asırdan daha uzun süredir Jüpiter'in altını üstüne getirmektedir. Ay ve Venüs'ten sonra, gökyüzündeki en parlak gök cismi olan Jüpiter gezegeni, iç gezegenler olan Merkür, Venüs, Dünya ve Mars'tan oldukça farklı özelliklere sahiptir. 1610 yılında, Galileo Galilei tarafından keşfedilen 4 uydunun hareketini çalışan astronomlar sayesinde, Jüpiter'in kütlesini oldukça yüksek hassiyetle bilebiliyoruz. Yaklaşık 1.9x1027 kilogramlık bu dev gezegen, her ne kadar geri kalan tüm gezegenlerin kütlesinin toplamından daha fazla kütleye sahip olsa da, kütlesi Güneş'in kütlesinin yalnızca binde biri kadardır. Eğer Jüpiter'in kütlesi, şu anki kütlesinin 80 katı olsaydı, bir yıldız olmaya aday olurdu! Gezegenin yarıçapını, Dünya'ya olan uzaklığını ve açısal büyüklüğünü kullanarak bulabiliriz. Basit bir oran orantıya karşılık gelen bu işlem sonucunda, Jüpiter'in yarıçapı yaklaşık 71.500 km olarak bulunabilir. Kütleyi ve yarıçapını bildiğimize göre, oldukça kolay şekilde yoğunluğunu da hesaplayabiliriz. Venüs yazımızdan hatırlayacak olursanız, Venüs'ün yoğunluğunun yaklaşık 5500 kg/m3 olduğunu söylemiştik. Jüpiter için bu hesabı yaptığımızda ise, yoğunluğunun yalnızca 1300 kg/m3 olduğunu görürüz. Yalnızca bu farklılık bile , Jüpiter'de farklı bir şeylerin olduğunu söylemeye yeter. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Jüpiter bir basketbol topu büyüklüğünde olsaydı, Dünya yaklaşık olarak bir üzüm tanesi büyüklüğünde olurdu. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki bu yoğunluk farkının sebebi, gezegenin %90'ının evrendeki en basit atom olan hidrojenden, kalan %10'un ise ciddi bir kısmının helyumdan oluşmasıdır. Bu iki elementin Dünya'da deniz seviyesindeki yoğunluğunun, Jüpiter'in hesapladığımız yoğunluğundan çok daha düşük olduğu bilgisi akıllara gelebilir. Hidrojenin ve helyumun, deniz seviyesindeki yoğunluğu sırasıyla yaklaşık olarak 0.08 km/m3 ve 0.16 km/m3'tür. Bu iki elementin oluşturduğu Jüpiter'in yoğunluğunu neredeyse 10.000 kat arttıran şey ise, gezegenin akıl almaz kütle çekimi ve bu sayede oluşan basınç kuvvetidir. Kayaç gezegenlerde olduğu gibi, gaz devleri için de kendi eksenleri etraflarındaki dönüş hızını belirleyebiliriz. Ancak gaz devlerinde bir yüzey bulunmadığı için, bu hesabı yapmak kayaç gezegenlere göre oldukça zordur. Bunun en büyük sebebi, atmosferin belirli kısımlarının, diğer bölgelere göre farklı hızda dönmesidir. Yapılan gözlemler, tahmin edildiği üzere, gezegenin ekvator bölgesindeki dönüş hızının, yüksek enlemlere göre daha fazla olduğunu göstermiştir. Ekvatordaki dönüşün periyodu 9 saat 50 dakika iken, kutuplara gidildiğinde bu süre 9 saat 55 dakikaya çıkar. Aradaki fark \"yalnızca\" 5 dakika gibi gözükse de, enlem arttıkça, bir tam tur için alınması gereken yolun azaldığını hesaba katarsanız, ekvatordaki dönüş hızının ne kadar yüksek olduğunu tahmin edebilirsiniz. Daha keskin ölçümler için, gezegenin manyetik alanının değişiminin periyodunu inceleyen astronomlar, değişimin periyodunu 9 saat 55 dakika olarak bulmuşlardır. Bu bilgiden yola çıkarak, gezegenin çekirdeğinin dönüş periyodunun 9 saat 55 dakika olduğu söylenebilir. Dünya için bu sürenin 24 saat olduğu düşünülürse, gezegenin kendi etrafında oldukça yüksek bir hızla döndüğü rahatlıkla söylenebilir. Gezegenlerin atmosfer yapısını anlamak için, ya yansıttığı Güneş ışığının spektrumuna bakarız, ya da radyo dalgalarının yardımına başvururuz. Söz konusu bu iki ölçüm, yukarıda da bahsettiğimiz gibi, hidrojen (H2 formunda) ve helyumun, gezegenin atmosferinin %99'unu oluşturduğunu bize gösterdi. Gezegenin atmosferinde bu iki elementin yanı sıra; metan, amonyak ve su bulunduğu da bilinmektedir. Her ne kadar, tüm bu veriler Jüpiter'in dış katmanları hakkında bilgi veriyor olsa bile, çekirdek yapısının da dış katmanlarla benzerlik gösterdiği düşünülmektedir. Pek çok gökyüzü meraklısı gibi, eğer teleskobunuzu gökyüzüne çevirir ve Jüpiter gezegenine bakarsınız, tıpkı yukarıdaki görseldeki gibi, ekvatoruna paralel şekilde uzanmış şeritleri ve kuşkusuz \"büyük kırmızı lekeyi\" görürsünüz. Bu şeritler ve kırmızı leke, gezegenin atmosfer yapısı hakkında bize pek çok şey söylemektedir. Şeritlere detaylı olarak bakacak olursak, bazılarının açık renkli, bazılarının ise koyu renkli olduğunu görebiliriz. Bu renk farklılığı, konveksiyon akımları sebebiyle oluşmaktadır. Voyager uzay aracıyla yapılan araştırmalar göstermiştir ki, açık renkli şeritler, yukarı yönlü konveksiyon akımının, koyu renkli şeritler ise çekirdeğe yönelen konveksiyon akımının sonucudur. Bu konveksiyon akımlarının oluşturduğu şeritlerin yüzeyinde ise doğu ve batı yönlerine doğru yönelen akımlar vardır. Jüpiter gezegeni, üzerindeki açık ve koyu renkli şeritlerin yanı sıra, oldukça büyük bir fırtına sistemine de sahiptir. Büyük kırmızı leke olarak bilinen bu fırtına sistemi, 1600'lü yıllarda keşfedilmiştir. Bu fırtına Dünya'yı içine alabilecek kadar büyüktür. Hücrelerin ufak dünyası, uçsuz bucaksız gizemlerle dolu. Becker'ın bu eşsiz eserinde, hücrelerin dünyasının tüm detaylarına bakış atmanız mümkün olacak! - Bu kampanya, Palme Yayıncılık tarafından Evrim Ağacı okurlarına sunulan fırsatlardan birisidir. 1979'daki Voyager geçişleri sırasında fırtınanın uzunluğu 23,300 kilometre ve genişliği 13,000 kilometre olarak ölçülmüştür. 1995'teki Hubble gözlemleri 20,950 kilometreye ve 2009'daki gözlemler 17,910 kilometreye düştüğünü göstermiştir. 2015'teki gözlemlerde ise 16,500 e 10,940 kilometre ölçülerinde olduğu ve yılda 930 kilometre kısaldığı gözlenmiştir . Kendi etrafındaki dönüşünü 6 günde tamamlayan bu fırtına sisteminin, rengine sebep olan kimyasal süreç henüz bilinmemektedir. Yapılan son çalışmalara göre, leke gün geçtikçe küçülmektedir. Atmosfer yapısı incelenirken karşımıza çıkanilk problem, yükseklik için referans alınacak bir sıfır noktası bulunmamasıdır. Bu sebeple, referans olarak tüm hava olaylarının gerçekleştiği troposfer,sıfır km olarak alınır. Bu sebeple, gezegendeki tüm bulut sistemleri, bu sıfır km noktasının altında yer alır. Troposferinhemen altında, yaklaşık 40 km derinlikte, amonyak buzlarından oluşan bir bulut tabakası yer alır. Bu bölgenin sıcaklığı, 125-150 K arasındadır. Bu bölgenin altına inildikçe, sıcaklık daha hızlı artmaya başlar. Amonyak buzlarındanoluşan bulut tabakasının hemen altında, amonyak ve hidrojen sülfat'ın kimyasal tepkimesiyle oluşan amonyum hidrosülfür buzlarından oluşan bir bulut tabakası vardır. Amonyum hidrosülfür bulutlarını takiben, yaklaşık 80 kilometre derinlikte ise artık sudan oluşan bulutlar karşımıza çıkmaya başlar. Sülfür ile ilişkili pek çok bileşiğin rengi kırmızı, kahverengi ve yeşil ile ilişkilendirilebileceğinden, Jüpiter gezegeninin üzerindeki şeritlerin renginin, sülfür ve fosfor içeren bileşikler tarafından oluşturulduğu düşünülmektedir. Katı ve sıvı haldeki sudan oluşan bölgeyi de geçtiğimizde, artık sıcaklık 400 Kelvin'e yaklaşmaya başlar ve gaz haldeki hidrojen, helyum, metan ve amonyak ile karşılaşırız. Gezegenin Güneş'e olan uzaklığı göz önünde bulundurulduğunda, yapılan sıcaklık ölçümlerinin yaklaşık 105 K'lik sıcaklığı göstermesi bekleniyordu. Lakin Jüpiter'in spektrumuna bakıldığında hesaplanan sıcaklık, bundan tam 20 K daha fazlaydı. Bu her ne kadar ufak bir fark gibi dursa da olması gerekenden tam olarak 4x1017 Watt daha fazla enerjiye karşılık gelmektedir. Astronomlar, bu enerji farkından sorumlu olan şeyin, Jüpiter gezegeni oluşurken, gezegenin çekirdeğinde biriken ve ısıya dönüşenkütle çekimsel enerji olduğunu farkettiler. Çekirdekte biriken enerji, çeşitli mekanizmalar yardımıyla önce atmosferin üst tabakalarına, oradan da dışarıya sızmaktaydı. Bu enerji çıkışı da Jüpiter'in ortalama sıcaklığını, beklenenden daha yüksek hale getirmeye yetiyordu. Troposferden derinlere indikçe, hem sıcaklık hem de yoğunluk artar. Birkaç bin kilometre aşağıya indiğimizde, gaz yapıdaki elementler ve bileşikler, artan basınç sebebiyle sıvılaşmaya başlar. Çekirdeğe ulaştığımızda, toplam basınç Dünya'nın yüzeyindekinin 30 milyon katına ulaşır. Bu sebeple, çekirdek son derece yüksek bir yoğunluğa sahiptir. Yaklaşık olarak 20.000 km'lik çapa sahip olduğu düşünülen çekirdeğin sıcaklığı, yaklaşık olarak 25,000 K'dir (bazı kaynaklarda 35,000 K düzeylerine çıkmaktadır). Bu basınç ve sıcaklık sebebiyle, metalik özellikleri baskın gelen hidrojen, tıpkı Dünya'nın çekirdeğinde bulunan sıvı haldeki metaller gibi davranır. Son derece iyi bir iletken haline gelen bu yapı, Jüpiter'in manyetik alanının oluşmasına katkı sağlar. Hatırlayacak olursanız, yıldızlar da hidrojence zengin ve oldukça yüksek sıcaklığa ve basınca sahip çekirdeklere sahiptir. Jüpiter, eğer şu anki kütlesinin 80 katı daha fazla kütleye sahip olsaydı, Jüpiter'in çekirdeği de nükleer füzyon yapabilir hale gelecekti. Yani Jüpiter de bir yıldız haline gelecekti. Radyo teleskobu gözlemleri, gönderdiğimiz uzay sondaları ve çeşitli uyduların yaptığı yaklaşmalar sonucunda, Jüpiter'in manyetik alanına dair veriler elde etmiş olduk. Bu veriler bize gösterdi ki Jüpiter de tıpki Dünya gibi bir manyetik alana sahip. Bu manyetik alanın kuyruğu öylesine uzun ki, neredeyse Satürn'ün yörüngesine kadar uzamakta. Dahası, Dünya'nın manyetik alanında olduğu gibi , Jüpiter de manyetik alanı dolayısıyla yüksek enerjili parçacıklarla çevrili! Yapılan ölçümler, Jüpiter'in manyetik alanının Dünya'nın manyetik alanından yaklaşık 20,000 kat daha büyük olduğunu bize gösterdi. Bu manyetik alan, kuşkusuz sıvı haldeki iç yapısının, Jüpiter'in oldukça yüksek dönüş hızı sebebiyle bir dinamo haline gelmesiyle oluşmakta. Jüpiter'in, 75'i aşkın uydusu bulunmaktadır. Bunların en popülerleri, 1610 yılında Galileo Galilei tarafından keşfedilen ve Galileo'nun adıyla anılan 4 uydudur. Bu dört uydunun adı, Ganymede, Io, Europa ve Callisto'dur. Jüpiter'in geri kalan uydularının çapı, 300 km'den daha küçüktür. Bu sebeple, gezegenin nispeten daha büyük olan uydularını kapsayan Galileo uydularınıincelemek yeterli olacaktır. Donmuş bir kabuğa sahip olan Europa, sudan oluşan bu kabuğunun altında, Dünya'nın sahip olduğunun iki katı kadar suya sahip olabilir. Callisto, 4 Galileo uydusunun en sönük görünümlü olanıdır. koyu renkli kayalardan oluştuğu düşünülmektedir. Güneş sistemindeki en büyük uydu olan Ganymede, Merkür ve Plüto'dan daha büyüktür. Kendi manyetik alanı olan tek uydu olan Ganymede, buz katmanları arasında bir okyanusa da sahiptir. Io, Güneş sistemindeki volkanik olarak en aktif gök cismidir. Volkanlarından püskürdüğü sülfür, gezegene sarı-turuncu arası bir görünüm kazandırmıştır. Halka yapısı denildiğinde, pek çoğumuzun aklına Satürn geliyor ancak 1979'da gerçekleştirilen Voyager görevinde, Jüpiter gezegeninin zayıf da olsa bir halka yapısına sahip olduğu keşfedildi. Yalnızca birkaç bin kilometre genişliğe sahip olan halka yapısı, Jüpiter'in bulut yapısından yaklaşık 50.000 kilometre yüksekte bulunmaktadır. - Güneş sisteminin beşinci gezegenidir. - Güneş'ten ortalama 780 milyon kilometre uzaktadır (5.2 AB) - Satürn, Uranüs ve Neptün gibi bir gaz devidir, üzerinde adım atılacak kayaç bir yüzeyi yoktur. - Güneş sisteminin hem boyut hem de kütlece en büyük gezegenidir. - Dünya'nın kütlesinin 320 katı kütleye sahiptir (Güneş'in kütlesinin 1000'de 1'i). - Eğer kütlesi 80 kat fazla olsaydı bir yıldız olmaya aday olurdu. - Ekvator çapına 12 Dünya dizilebilir (yarıçap 71.500 kilometre). - Kendi ekseni etrafında 9 saat 50 dakikada döner . - Bir yılı 4333 gündür. - Kuyruğu Satürn'e kadar uzanan bir manyetik alana sahiptir. - Tıpkı Dünya'daki gibi kutup ışıkları gözlenir . - Konveksiyon akımlarından dolayı açık ve koyu kahverengi tonlarında şeritleri vardır. - Dünya'yı içine alabilecek kadar büyük olan, büyük kırmızı leke adında fırtınaya sahiptir. - Dünya'daki amatör teleskoplar tarafından bile bu şeritler ve büyük kırmızı leke görülebilir. - 75'i aşkın uydusu bulunur. - Galileo uyduları denilen 4 adet küresel uydusu vardır ."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/kafein-sagliga-etkileri-faydalari-zararlari/", "text": "Kafein dünya üzerinde en çok tüketilen besin maddelerinden bir tanesidir. Akşamüzeri balkonda keyifle içilen kahveler ve kahvaltılara eşlik eden çaylar aracılığıyla birçok insanın yaşamına düzenli olarak dokunur. Gündelik rutinlerimizle bu denli iç içe girmiş bir maddenin birçok tartışmaya yol açması da elbette kaçınılmaz olmuştur. Kafeinin insan vücuduna etkileri üzerine çokça şey söylenmiş ve konuyla ilgili birçok araştırma yapılmıştır. Bu bilimsel araştırmalar ışığında, kafeinin sağlığımız üzerinden ne tür faydaları ve zararları olduğunu ele alalım. Kafein, her gün milyarlarca kişi tarafından çoğunlukla uyku açması için tüketilen doğal bir uyarıcıdır. Beyni ve merkezi sinir sistemini uyararak, alarmda olmanıza yardımcı olur. Bu da sizi yorgunluk hissiyatına karşı korur. Ünlü yazar Goethe'nin, kimyasal bileşenlerini araştırmanın ilginç olacağını belirterek Alman kimyacı F. F. Runge'ye kahve çekirdekleri verdiği söylenir. Runge de bu öneriyi uygular ve sonuç olarak kafeini keşfeder. Aynı dönemde başka birçok araştırmacı da birbirlerinden bağımsız olarak bu maddeyi ayrıştırmayı başarmışlardır. İlerleyen yıllarda çay yaprağında, kola cevizinde, mate yaprağında ve kakao çekirdeklerinde kafeini tespit eden başka çalışmalar yapılmıştır. Araştırmacılar bu maddeyi; kristal iğne yapısı, hafif acı tadı ve sıcak suda çözünmesi gibi özellikleriyle etraflıca tanımlamışlardır . Kafein alkaloid ailesine mensup bir kimyasaldır. Molekül formülü C8H10N4O2 şeklindedir. Moleküler ağırlığı ise 194,19 g/mol'dür . Kimyasal yapısı ise soldaki şekilde görüldüğü gibidir. Kafein hem hidrofilik hem de lipofilik yapıdadır. Böylece biyolojik zarlardan kolayca geçebilir . Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir. Kafein çoğunlukla kahve, çay ve kakao ürünlerinde bulunur. Vücuda alındıktan sonra, bağırsaklar tarafından emilerek kana karışır. Buradan sonra karaciğerde, vücudumuzda bildiğimiz etkilere yol açacak olan bileşenlere ayrılır. Elbette bahsini ettiğimiz üzere esas etkisi beyin ve merkezi sinir sistemi üzerine. Bunu gün içerisinde zamanla biriken, beynimizi gevşeten ve bizi yorgun hissettiren adenozinin etkilerini inhibe ederek yapmaktadır. Kafein, beyindeki adenozin reseptörlerine bağlanır, fakat onları aktive etmez. Böylelikle adenozinin etkisini azaltarak, yorgunluğun önüne geçmemize yardımcı olur . Bu uyarıcı etkiyle uyumlu şekilde tepki zamanını hızlandırdığı, uyanıklık ve konsantrasyonu arttırdığı, atiklik ve enerjiklik duygularını yükselttiği bulunmuştur . Kafein, tüketildiğinde çok kısa bir süre içerisinde etkisini göstermeye başlar. Yapılan araştırmalar, içilen 1 bardak kahvenin içerisindeki kafeinin %90'ının 20 dakika içerisinde mideden çıktığını ve en yüksek plazma konsantrasyonuna 1 ila 1.5 saat içinde çıktığını göstermiştir . - Espresso: 240-720 mg - Kahve: 100-200 mg - Yerba mate: 65-130 mg - Enerji içeceği: 50-160 mg - Demlenmiş çay: 40-120 mg - Alkolsüz içki: 20-40 mg - Kafeinsiz kahve: 3-12 mg - Kakaolu içecek: 2-7 mg - Çikolatalı süt: 2-7 mg Değerler 240 mL içecek başına olan değerlerdir. Burada yer alan içecekler, yapımdan yapıma, markadan markaya içerik olarak değişiklik gösterebilir. Yürütülen araştırma sonucu elde edilen bu değerler, sadece genel bir fikir vermesi amacıyla paylaşılmıştır . Alkolsüz içki olarak tanımlanmıştır, genel olarak gazlı içecekler grubunu içerir. Kafeinin belli limitlerde olmak kaydıyla besin maddesi olarak kullanımı dünyada birçok kuruluş tarafından onaylanmakta ve normal miktarda kahve tüketiminin güvenli olduğu belirtilmektedir . Aynı zamanda bilinen bazı yan etkileri sebebiyle bu tür sorunlar çeken kişiler tarafından tüketimi önerilmeyebilir. Özellikle anksiyete, uykusuzluk ve düzensiz kalp ritmi bunlardan en önde gelenleridir. Ayrıca bazı ilaçlarla etkileşimi olduğu bilinmektedir, bu ilaçların tüketiminde kafein alımına dikkat edilmesi gerekmektedir . Ancak her insanda kafein duyarlılığı farklı bir seviyede olabildiği için bazı insanlarda düşük miktarda kafein dahi istenmeyen etkilere yola açabilir. Bu nedenle bu konuda dikkatli davranılmasını ve böyle bir şüpheniz varsa bir uzmana görünmenizi önemle tavsiye ediyoruz. Günde 400 miligram kafein tüketimi çoğu yetişkin için güvenli kabul edilmektedir. Bu miktar yapımına ve türüne göre değişse de 2-4 bardak kahve, 10 kutu kola veya 1-2 enerji içeceğindeki miktara eş değerdir. Tam değerleri bilmek için, ürünün içerikler kısmını incelemenizi tavsiye ediyoruz. Hamilelikte veya hamile kalmaya çalışan kadınlarda kahve tüketiminin günde 200 mg değerinin altında kalması için doktorlarıyla görüşerek uzman görüşü almaları önerilir . Eğer önerilen dozun üzerinde yani günde 4 bardak kahveden fazlasını içerseniz, aşağıdaki yan etkilerden birini yaşayabilirsiniz. - Baş ağrısı - Insomnia - Tedirginlik hali - Sinirlilik hali - Sık idrara çıkma veya kontrolünde sorun yaşama - Hızlı kalp ritmi - Kas titremesi Her insanın vücudu için kafein toleransı farklı olabilmektedir. Bunun genlerle bağlantılı bir durum olduğu araştırmalarla gösterilmiştir. Bazı insanlar negatif etkilerini görmeden çok fazla kahve tüketebilirler. Ancak bazılarında ise bu eşik çok daha düşüktür . Düşük dozlarda vücudun olumlu tepkilerle karşıladığı kafein, çok fazla tüketildiğinde bulantı, kaygı, titreme ve sinirlilik gibi olumsuz sonuçlar doğurabilir. Uyumadan önce fazla miktarda kafein tüketilirse bu uykunuzu kaçıracak bir etki yapacaktır. Birçok araştırma kafeinin uykuya dalış süresini uzattığını ve uyku süresini kısalttığını göstermektedir . Çok miktarda kafein kullanan, az kullanan ve hiç kullanmayanların olduğu bir araştırmada sadece çok miktarda kullananların kafeinle ilgili sözlerden etkilendikleri ve güçlü kafein arzusu duydukları görülmüştür. Araştırmada kafeinin bağımlılık yapma riski olmakla birlikte bu riskin diğer bağımlılık yapan maddelere oranla çok daha düşük olduğu sonucuna varılmıştır . Beyin sağlığı: Adenozinin etkilerini engellediği için dopamin ve norepinephrine değerlerini artırarak ruh halinizin yükselmesini sağlar . Bir gece Commendatore, Don Juan'ı kızını zorla öpmeye çalışırken yakalar ve onu düelloya davet eder. Don Juan galip gelir fakat bu, hazin bir sonunun başlangıcıdır. On kitaplık HEPSİ SANA MİRAS serisinin sonuncu kitabında Don Juan'ın eşsiz hikayesini, Alessandro Baricco yeniden anlatıyor, Alessandro Maria Nacar resimliyor. Yağ yakımını artırır: Merkezi sinir sistemini uyarabilmesi sayesinde metabolizması %11 ve yağ yakımını %13 kadar artırabildiği gösterilmiştir . Kalp hastalıklarına karşı korur: Çoğunlukla kalp hastalıklarını artırdığına inanılsa da durum tam tersidir. Günde 1-4 bardak kahve içenlerde kalp hastalığı riskinin %16-18 oranında azaldığı gözlenmiştir . Fakat yüksek tansiyon hastalarında tansiyonu artırdığı bilinmektedir, lakin bu genellikle düzenli kahve tüketimi durumunda zayıf bir etki olarak kalmaktadır . Yine de böyle bir durumunuz varsa, tüketmeden önce doktorunuza danışmalısınız. Çay dünya genelinde daha çok tüketilen bir içecek olsa da en büyük kafein kaynağı kahvedir. Amerika Birleşik Devletleri'nde tüketilen kafeinin %75 kadarı kahveden gelmektedir. Geriye kalan %25 ise çay ve kakao ürünleri aracılığıyla tüketilir. Kahvenin içerisinde çaya göre %50-70 kadar daha fazla kafein bulunmaktadır . Fakat şunu da göz önünde bulundurmak gerekir; kahveyi genellikle çay kadar çok içmeyiz ve bazen çokça çay tüketimi, kahve ile arasındaki kafein açığını fazlaca kapatabilir. Günümüzde dünyanın %80-90'lık bir kısmı her gün kafein içerikli gıdalar tüketmektedir. Zihinsel ve fiziksel performansı arttırma konusunda başarılı bir madde olan kafein; egzersiz performansını, odaklanmayı ve yağ yakımını arttırır . Sporcular tarafından tüketimine belirli limitler altında NCAA tarafından izin verilmektedir. İdrar konsantrasyonu 15 mcg/ml değerinin üzeri yasaklanmıştır. Bu değer çoğu insan için bardak başı 100 mg katkı sağlayan toplamda 8 bardak kahve tüketimine eş değerdir . Burada yer alan bilgiler yalnızca bilgilendirme amaçlıdır ve hiçbiri sağlık tavsiyesi değildir. Eğer sağlığınızla ilgili bir durum söz konusuysa, muhakkak sağlık uzmanına danışınız."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/kafeinin-aciligina-duyarlilik/", "text": "Kafeinin Acılığına Duyarlılığı Olan Kişiler Daha Fazla Kahve İçiyor! Scientific Reports dergisinde yayınlanan yeni bir çalışma, kafeinin acı tadına hassasiyeti olan kişilerin daha çok kahve içtiğini ortaya koydu. Cornelis ve diğer yazarlar, 438.870 İngiltere Biobank katılımcısının kahve, çay ve alkol tüketimini değerlendirmek için üç acı maddenin (kafein için rs2597979, propiltiyourasil için rs1726866 ve kinin için rs10772420) kullanıldığı genetik varyantlar ile Mendel rastgeleleştirmesi analizleri yaptılar. Cornelis, kafeine daha duyarlı ve çok kahve içen kişilerin daha az çay içtiklerini, ancak bunun sadece kahve içmekle meşgul oldukları için olabileceğini söylüyor. Ekip ayrıca kinin ve propiltiyourasinin acı tadına duyarlı olan kişilerin kahve içmekten kaçındığını belirtiyor. Cornelis, Bulgular, genetiğimize göre kodlanan acı tat algımızın; kahve, çay ve alkol tercihimizi etkilediğini gösteriyor sözlerini de ekliyor. Kreosus'ta her 10 'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar. Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar. YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.Giriş yapmayı unutmayın! Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir."} {"url": "https://rasyonalist.org/yazi/kalkulus-ortalama-deger-teoremi/", "text": "Ortalama değer teoremi matematiksel olarak bir eğri üzerinde alınan bir aralıkta, fonksiyonun uç noktalarını birleştiren doğruya paralel, fonksiyonun en az bir teğet doğrusu olduğunu ifade eder. Bu teorem, özellikle nümerik analiz gibi alanlarda, uygulanan metodun çalışması için gerekli koşulları belirtmede sıklıkla kullanılır. Gündelik bir örnekle ortalama değer teoremini açıklamak daha kolaydır: Bir araçta olduğunuzu ve uzun bir yolculuğa çıktığınızı düşünün. Yolculuk boyunca aracınız hızlanacak ve yavaşlayacaktır. Dolayısıyla zaman içerisinde farklı hız değerlerinde olacaksınız. Fakat bir saatin sonunda eğer 50 kilometre yol aldıysanız ortalama değer teoremi, yolculuk sırasında en az bir kere saatte 50 kilometre hıza ulaşmış olduğunuzu söyler. Figür 1, yukarıda verdiğimiz matematiksel ifadeyi bize görsel olarak açıklar. aralığında bulunan bir eğri için ortalama türev, fonksiyonun uç noktalarını birleştiren doğrudur. Yani f ve f arasında çizdiğimiz doğru, ortalama bir değişimi ifade eder. Teoremin bize dediği şey ise bu eğrinin en az bir teğet doğrusunun , bu doğruya paralel olması gerektiğidir. Burada matematiksel olarak teğet olan bu noktanın yatay eksendeki değeri c'nin aralığına düşmesi gerektiğini görürüz. Bu da kullanacağımız teoremlerde belirlediğimiz bir aralık içerisinde istenen bir değerin, bu aralıkta kalmasını sağlayan koşulu bize sunmuş olur. Burada fonksiyonun sürekli bir fonksiyon olması gerektiğine dikkat ediniz. Eğer belirli aralıkta fonksiyon sürekli değilse o aralıkta bu değere en az bir kere ulaşacağını garantileyemez. Daha teknik bir ifadeyle ortalama değer teoremi, eğer f fonksiyonu kapalı aralığında sürekli bir fonksiyonsa ve açık aralığında diferansiyellenebiliyorsa; o halde açık aralığında öyle bir c noktası vardır ki c noktasının tanjantı, (a, f ve (b, f noktalarının sekant doğrusuna paraleldir. Bunu biraz daha anlaşılır bir biçimde açıklamaya çalışalım. Eğer f fonksiyonu kapalı aralığında sürekli ve a