{"url": "https://www.onlinefizik.com/1-agustosta-gunes-tam-tutulacak/", "text": "Bilim adamlarının açıklamasına göre, olimpiyatlardan bir hafta önce Çin'i alacakaranlığa gömecek olan güneş tutulması, cuma günü TSİ 12.30'da Kanada'nın kuzeydoğusundan başlayıp Grönland'ın kuzeybatısı, Kuzey kutbu denizi, Sibirya'nın kuzeyi, Moğolistan'ın batısı ve Çin güzergahını takip edecek. Tutulma Çin'de TSİ 14.20'de sona erecek. Tutulma en fazla 2 dakika 27 saniye sürecek. Güneş tutulması; güneş, ay ve dünyanın aynı hizaya gelmesinden kaynaklanıyor. Güneş aydan 400 kat büyük, ama aynı zamanda 400 kat uzak. Ay, güneşle dünyanın arasına girdiğinde güneşi kapatıyor. Güneş ayın çevresinde hare oluşturuyor. Tutulma buna deniyor. Bu esnada yeryüzü sanki alacakaranlığa gömülüyor, kuşlar ötmeyi kesiyor. Çoğu Asya'da olmak üzere yaklaşık 1 milyar kişi, cuma günü güneş tutulmasının alacakaranlığında kalacak. 11 Ağustos 1999'daki tutulma hadisesi, batı Avrupa'dan Hindistan'a uzanan geniş ve kalabalık nüfusa sahip bir bölgeden izlenebilmişti. 2009'un 22 Temmuz'unda meydana gelecek tam tutulma ise Hindistan'dan Çin'e çok daha fazla insan tarafından seyredilebilecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/10-bin-nufuslu-uzay-kentleri-dusleri-ne-oldu-ii-2/", "text": "Uzay aracı yavaş yavaş hedefine yaklaşırken, uzay sakinleri üzerinde dev bir aynanın asılı olduğu bir tekerleği görüyorlar. Yansıtıcı, güneş ışığını evlere, fabrikalara ve bahçelere taşıyor. Kozmik halka olarak biçimlendirilen tüpün uzunluğu neredeyse altı kilometre, çapı ise 130m kadar. İşte bu ve buna benzer tasarımlar yetmişli yıllardaki Nasa araştırmalarıyla doğmuştu. Uzay ajansının, uzay yolculukları enstitüsü ve üniversitelerin bilim adamları bir araya gelerek müthiş projeler üzerinde çalışıyorlardı. Üstelik bu projeler sadece uzay istasyonlarıyla da sınır değildi. Bilim adamları 10.000 nüfuslu uzay kentlerinin hayaliyle yaşıyordu. Uzayda yaşam fikri özellikle de altmışlı yılların sonunda Amerika'nın Ay yolculuklarıyla elde ettiği başarılardan sonra heyecan yaratmaya başladı. Anlaşılan bu başarı bilim adamlarını o kadar yüreklendirmişti ki bilim kurgu romanlarında bile görülmeyecek tasarımlar çıkmıştı ortaya. Onlarca projeden sadece biri gerçek oldu. Uluslararası Uzay İstasyonu'nda günümüzde dönüşümlü olarak iki astronot kalıyor, onlar da sadece bilimsel araştırmalarla ve istasyonun bakımıyla uğraşıyorlar. Oysa neler neler hayal edilmemişti ki? Mesela traktörler uzay istasyonundaki tarlaları bile işleyecekti. Düşlerdeki uzay kentleri gerçekten de çok ilginç. Nasa'nın Virginia'daki Langley Araştırma Merkezi'nde altmışlı yıllarda şişirilebilir uzay tekerlerleri tasarlandıktan sonra bu tekerlek kent için gerekli malzemeleri bile test ettiler Nasa mühendisleri. Uzay kentlerinin enerjisi, güneş enerjisi santrallerinden elde edilecekte. Bilim adamları eski vatanla sürdürülecek sıkı ekonomik ilişkilerin, uzay kolonileri için önemli olduğunu düşünüyorlardı. Fakat gıda üretimi için Dünyadan bağımsız bir endüstri fikri biçimlenmişti. 63 hektarlık bir tarım alanı uzay sakinlerini doyurabilirdi. Uzay, yaşam, çalışma hayatı ve aile kurma çabası açısından Dünyadan farklı olmamalıydı. Rotasyonlar sayesinde dev tekerlekte yaratılacak yapay yerçekimiyle bilim adamları kemik ve kas erimesinin önlenebileceğini hesapladılar. Ve uzay tekerleğinin dış yüzeyine yerleştirilen Ay taşları, Dünyadan göçen uzay sakinlerini kozmik ışınlardan koruyabilirdi. Yetmişli yılların tasarımcıları, içi boş tekerlek biçimindeki uzay kentlerini 21.yy'da gerçekleşecek vizyonlar olarak görülüyordu. Hiç kimse yer kıtlığı konusunda endişeli değildi, dört katlı yapılarda herkese 49 metrekarelik özel yaşam alanı kalacaktı. Spiegel Online'dan özetlediğimiz bu habere göre, uzayda yaşam projesi aslında hiçbir zaman NASA'nın resmi programı olmamıştı. Fakat bilim adamları uzayda yaşamın günün birinde insanlar için bir alternatif olabileceğine inanıyorlar. Ve Stanley Kubrick 1968 yılında çevirdiği \"2001 Ğ Uzay Yolu Macerası\" filminde, dairesel körük biçiminde bir uzay istasyonu modeli kullandı. Yetmişli yılların tasarımcıları böylece iş başına koyuldular. Uzay kentler, Ay gibi dünyanın etrafındaki yörüngede dönmeliydi ve her iki gökcismine de aynı uzaklıkta bulunmalıydılar. Fransız matematikçi Joseph Lagrange tarafından keşfedilen Dünya/Ay sistemindeki L4 ve L5 noktaları sağlam denge durumlarıdır ve bu nedenle de yörünge yerleşmeleri için uygun yerlerdi. Yapı malzemeleri Ay'dan temin edilebilirdi. Bilim adamları malzeme nakli için ilginç bir araç tasarladılar. Atomla çalışan dev bir top, malzemeleri silindir mermiler şeklinde inşaat yerine fırlatacaktı. Dev bir hava silahı ilkesine göre geliştirilen bu kozmik nakil aracı 30 saniyede bir yaklaşık 50 tonluk yükü uzaya taşıyabilirdi. 1975 yılında yapılan hesaplar böyleydi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/10-bin-nufuslu-uzay-kentleri-dusleri-ne-oldu-ii-3/", "text": "Uzay aracı yavaş yavaş hedefine yaklaşırken, uzay sakinleri üzerinde dev bir aynanın asılı olduğu bir tekerleği görüyorlar. Yansıtıcı, güneş ışığını evlere, fabrikalara ve bahçelere taşıyor. Kozmik halka olarak biçimlendirilen tüpün uzunluğu neredeyse altı kilometre, çapı ise 130m kadar. İşte bu ve buna benzer tasarımlar yetmişli yıllardaki Nasa araştırmalarıyla doğmuştu. Uzay ajansının, uzay yolculukları enstitüsü ve üniversitelerin bilim adamları bir araya gelerek müthiş projeler üzerinde çalışıyorlardı. Üstelik bu projeler sadece uzay istasyonlarıyla da sınır değildi. Bilim adamları 10.000 nüfuslu uzay kentlerinin hayaliyle yaşıyordu. Uzayda yaşam fikri özellikle de altmışlı yılların sonunda Amerika'nın Ay yolculuklarıyla elde ettiği başarılardan sonra heyecan yaratmaya başladı. Anlaşılan bu başarı bilim adamlarını o kadar yüreklendirmişti ki bilim kurgu romanlarında bile görülmeyecek tasarımlar çıkmıştı ortaya. Onlarca projeden sadece biri gerçek oldu. Uluslararası Uzay İstasyonu'nda günümüzde dönüşümlü olarak iki astronot kalıyor, onlar da sadece bilimsel araştırmalarla ve istasyonun bakımıyla uğraşıyorlar. Oysa neler neler hayal edilmemişti ki? Mesela traktörler uzay istasyonundaki tarlaları bile işleyecekti. Düşlerdeki uzay kentleri gerçekten de çok ilginç. Nasa'nın Virginia'daki Langley Araştırma Merkezi'nde altmışlı yıllarda şişirilebilir uzay tekerlerleri tasarlandıktan sonra bu tekerlek kent için gerekli malzemeleri bile test ettiler Nasa mühendisleri. Uzay kentlerinin enerjisi, güneş enerjisi santrallerinden elde edilecekte. Bilim adamları eski vatanla sürdürülecek sıkı ekonomik ilişkilerin, uzay kolonileri için önemli olduğunu düşünüyorlardı. Fakat gıda üretimi için Dünyadan bağımsız bir endüstri fikri biçimlenmişti. 63 hektarlık bir tarım alanı uzay sakinlerini doyurabilirdi. Uzay, yaşam, çalışma hayatı ve aile kurma çabası açısından Dünyadan farklı olmamalıydı. Rotasyonlar sayesinde dev tekerlekte yaratılacak yapay yerçekimiyle bilim adamları kemik ve kas erimesinin önlenebileceğini hesapladılar. Ve uzay tekerleğinin dış yüzeyine yerleştirilen Ay taşları, Dünyadan göçen uzay sakinlerini kozmik ışınlardan koruyabilirdi. Yetmişli yılların tasarımcıları, içi boş tekerlek biçimindeki uzay kentlerini 21.yy'da gerçekleşecek vizyonlar olarak görülüyordu. Hiç kimse yer kıtlığı konusunda endişeli değildi, dört katlı yapılarda herkese 49 metrekarelik özel yaşam alanı kalacaktı. Spiegel Online'dan özetlediğimiz bu habere göre, uzayda yaşam projesi aslında hiçbir zaman NASA'nın resmi programı olmamıştı. Fakat bilim adamları uzayda yaşamın günün birinde insanlar için bir alternatif olabileceğine inanıyorlar. Ve Stanley Kubrick 1968 yılında çevirdiği \"2001 Ğ Uzay Yolu Macerası\" filminde, dairesel körük biçiminde bir uzay istasyonu modeli kullandı. Yetmişli yılların tasarımcıları böylece iş başına koyuldular. Uzay kentler, Ay gibi dünyanın etrafındaki yörüngede dönmeliydi ve her iki gökcismine de aynı uzaklıkta bulunmalıydılar. Fransız matematikçi Joseph Lagrange tarafından keşfedilen Dünya/Ay sistemindeki L4 ve L5 noktaları sağlam denge durumlarıdır ve bu nedenle de yörünge yerleşmeleri için uygun yerlerdi. Yapı malzemeleri Ay'dan temin edilebilirdi. Bilim adamları malzeme nakli için ilginç bir araç tasarladılar. Atomla çalışan dev bir top, malzemeleri silindir mermiler şeklinde inşaat yerine fırlatacaktı. Dev bir hava silahı ilkesine göre geliştirilen bu kozmik nakil aracı 30 saniyede bir yaklaşık 50 tonluk yükü uzaya taşıyabilirdi. 1975 yılında yapılan hesaplar böyleydi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/10-bin-nufuslu-uzay-kentleri-dusleri-ne-oldu-ii/", "text": "Uzay aracı yavaş yavaş hedefine yaklaşırken, uzay sakinleri üzerinde dev bir aynanın asılı olduğu bir tekerleği görüyorlar. Yansıtıcı, güneş ışığını evlere, fabrikalara ve bahçelere taşıyor. Kozmik halka olarak biçimlendirilen tüpün uzunluğu neredeyse altı kilometre, çapı ise 130m kadar. İşte bu ve buna benzer tasarımlar yetmişli yıllardaki Nasa araştırmalarıyla doğmuştu. Uzay ajansının, uzay yolculukları enstitüsü ve üniversitelerin bilim adamları bir araya gelerek müthiş projeler üzerinde çalışıyorlardı. Üstelik bu projeler sadece uzay istasyonlarıyla da sınır değildi. Bilim adamları 10.000 nüfuslu uzay kentlerinin hayaliyle yaşıyordu. Uzayda yaşam fikri özellikle de altmışlı yılların sonunda Amerika'nın Ay yolculuklarıyla elde ettiği başarılardan sonra heyecan yaratmaya başladı. Anlaşılan bu başarı bilim adamlarını o kadar yüreklendirmişti ki bilim kurgu romanlarında bile görülmeyecek tasarımlar çıkmıştı ortaya. Onlarca projeden sadece biri gerçek oldu. Uluslararası Uzay İstasyonu'nda günümüzde dönüşümlü olarak iki astronot kalıyor, onlar da sadece bilimsel araştırmalarla ve istasyonun bakımıyla uğraşıyorlar. Oysa neler neler hayal edilmemişti ki? Mesela traktörler uzay istasyonundaki tarlaları bile işleyecekti. Düşlerdeki uzay kentleri gerçekten de çok ilginç. Nasa'nın Virginia'daki Langley Araştırma Merkezi'nde altmışlı yıllarda şişirilebilir uzay tekerlerleri tasarlandıktan sonra bu tekerlek kent için gerekli malzemeleri bile test ettiler Nasa mühendisleri. Uzay kentlerinin enerjisi, güneş enerjisi santrallerinden elde edilecekte. Bilim adamları eski vatanla sürdürülecek sıkı ekonomik ilişkilerin, uzay kolonileri için önemli olduğunu düşünüyorlardı. Fakat gıda üretimi için Dünyadan bağımsız bir endüstri fikri biçimlenmişti. 63 hektarlık bir tarım alanı uzay sakinlerini doyurabilirdi. Uzay, yaşam, çalışma hayatı ve aile kurma çabası açısından Dünyadan farklı olmamalıydı. Rotasyonlar sayesinde dev tekerlekte yaratılacak yapay yerçekimiyle bilim adamları kemik ve kas erimesinin önlenebileceğini hesapladılar. Ve uzay tekerleğinin dış yüzeyine yerleştirilen Ay taşları, Dünyadan göçen uzay sakinlerini kozmik ışınlardan koruyabilirdi. Yetmişli yılların tasarımcıları, içi boş tekerlek biçimindeki uzay kentlerini 21.yy'da gerçekleşecek vizyonlar olarak görülüyordu. Hiç kimse yer kıtlığı konusunda endişeli değildi, dört katlı yapılarda herkese 49 metrekarelik özel yaşam alanı kalacaktı. Spiegel Online'dan özetlediğimiz bu habere göre, uzayda yaşam projesi aslında hiçbir zaman NASA'nın resmi programı olmamıştı. Fakat bilim adamları uzayda yaşamın günün birinde insanlar için bir alternatif olabileceğine inanıyorlar. Ve Stanley Kubrick 1968 yılında çevirdiği \"2001 Ğ Uzay Yolu Macerası\" filminde, dairesel körük biçiminde bir uzay istasyonu modeli kullandı. Yetmişli yılların tasarımcıları böylece iş başına koyuldular. Uzay kentler, Ay gibi dünyanın etrafındaki yörüngede dönmeliydi ve her iki gökcismine de aynı uzaklıkta bulunmalıydılar. Fransız matematikçi Joseph Lagrange tarafından keşfedilen Dünya/Ay sistemindeki L4 ve L5 noktaları sağlam denge durumlarıdır ve bu nedenle de yörünge yerleşmeleri için uygun yerlerdi. Yapı malzemeleri Ay'dan temin edilebilirdi. Bilim adamları malzeme nakli için ilginç bir araç tasarladılar. Atomla çalışan dev bir top, malzemeleri silindir mermiler şeklinde inşaat yerine fırlatacaktı. Dev bir hava silahı ilkesine göre geliştirilen bu kozmik nakil aracı 30 saniyede bir yaklaşık 50 tonluk yükü uzaya taşıyabilirdi. 1975 yılında yapılan hesaplar böyleydi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/10-bin-nufuslu-uzay-kentleri-dusleri-ne-oldu/", "text": "Uzay aracı yavaş yavaş hedefine yaklaşırken, uzay sakinleri üzerinde dev bir aynanın asılı olduğu bir tekerleği görüyorlar. Yansıtıcı, güneş ışığını evlere, fabrikalara ve bahçelere taşıyor. Kozmik halka olarak biçimlendirilen tüpün uzunluğu neredeyse altı kilometre, çapı ise 130m kadar. İşte bu ve buna benzer tasarımlar yetmişli yıllardaki Nasa araştırmalarıyla doğmuştu. Uzay ajansının, uzay yolculukları enstitüsü ve üniversitelerin bilim adamları bir araya gelerek müthiş projeler üzerinde çalışıyorlardı. Üstelik bu projeler sadece uzay istasyonlarıyla da sınır değildi. Bilim adamları 10.000 nüfuslu uzay kentlerinin hayaliyle yaşıyordu. Uzayda yaşam fikri özellikle de altmışlı yılların sonunda Amerika'nın Ay yolculuklarıyla elde ettiği başarılardan sonra heyecan yaratmaya başladı. Anlaşılan bu başarı bilim adamlarını o kadar yüreklendirmişti ki bilim kurgu romanlarında bile görülmeyecek tasarımlar çıkmıştı ortaya. Onlarca projeden sadece biri gerçek oldu. Uluslararası Uzay İstasyonu'nda günümüzde dönüşümlü olarak iki astronot kalıyor, onlar da sadece bilimsel araştırmalarla ve istasyonun bakımıyla uğraşıyorlar. Oysa neler neler hayal edilmemişti ki? Mesela traktörler uzay istasyonundaki tarlaları bile işleyecekti. Düşlerdeki uzay kentleri gerçekten de çok ilginç. Nasa'nın Virginia'daki Langley Araştırma Merkezi'nde altmışlı yıllarda şişirilebilir uzay tekerlerleri tasarlandıktan sonra bu tekerlek kent için gerekli malzemeleri bile test ettiler Nasa mühendisleri. Ve Stanley Kubrick 1968 yılında çevirdiği \"2001 Ğ Uzay Yolu Macerası\" filminde, dairesel körük biçiminde bir uzay istasyonu modeli kullandı. Yetmişli yılların tasarımcıları böylece iş başına koyuldular. Uzay kentler, Ay gibi dünyanın etrafındaki yörüngede dönmeliydi ve her iki gökcismine de aynı uzaklıkta bulunmalıydılar. Fransız matematikçi Joseph Lagrange tarafından keşfedilen Dünya/Ay sistemindeki L4 ve L5 noktaları sağlam denge durumlarıdır ve bu nedenle de yörünge yerleşmeleri için uygun yerlerdi. Yapı malzemeleri Ay'dan temin edilebilirdi. Bilim adamları malzeme nakli için ilginç bir araç tasarladılar. Atomla çalışan dev bir top, malzemeleri silindir mermiler şeklinde inşaat yerine fırlatacaktı. Dev bir hava silahı ilkesine göre geliştirilen bu kozmik nakil aracı 30 saniyede bir yaklaşık 50 tonluk yükü uzaya taşıyabilirdi. 1975 yılında yapılan hesaplar böyleydi. Uzay kentlerinin enerjisi, güneş enerjisi santrallerinden elde edilecekte. Bilim adamları eski vatanla sürdürülecek sıkı ekonomik ilişkilerin, uzay kolonileri için önemli olduğunu düşünüyorlardı. Fakat gıda üretimi için Dünyadan bağımsız bir endüstri fikri biçimlenmişti. 63 hektarlık bir tarım alanı uzay sakinlerini doyurabilirdi. Uzay, yaşam, çalışma hayatı ve aile kurma çabası açısından Dünyadan farklı olmamalıydı. Rotasyonlar sayesinde dev tekerlekte yaratılacak yapay yerçekimiyle bilim adamları kemik ve kas erimesinin önlenebileceğini hesapladılar. Ve uzay tekerleğinin dış yüzeyine yerleştirilen Ay taşları, Dünyadan göçen uzay sakinlerini kozmik ışınlardan koruyabilirdi. Yetmişli yılların tasarımcıları, içi boş tekerlek biçimindeki uzay kentlerini 21.yy'da gerçekleşecek vizyonlar olarak görülüyordu. Hiç kimse yer kıtlığı konusunda endişeli değildi, dört katlı yapılarda herkese 49 metrekarelik özel yaşam alanı kalacaktı. Spiegel Online'dan özetlediğimiz bu habere göre, uzayda yaşam projesi aslında hiçbir zaman NASA'nın resmi programı olmamıştı. Fakat bilim adamları uzayda yaşamın günün birinde insanlar için bir alternatif olabileceğine inanıyorlar."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/10-saat-enerji-saglayabilen-piller-geliyor/", "text": "Elektriğe ihtiyaç duymayan Direkt Metanol Yakıt Hücreleri, pille çalışan aletlerde pillerin yerini kapmaya geliyor. Taşınabilir cihazların, kullanıcıya sürekli priz aratarak \"taşınabilirlik\" kavramını sorgulatan yetersiz pilleri, tarihe karışmaya hazırlanıyor. Geçtiğimiz onyıl boyunca sürekli \"çıktı, çıkacak, çıkıyor\" diye şaibelere konu olan Direkt Metanol Yakıt Hücreleri , 2009 yılı içinde bazı tanınmış pil üreticilerinin hamiliğinde piyasaya çıkıyor. DMFC'lerin en büyük özelliği, bir yüksüğü dolduracak kadar metanolle 10 saat boyunca enerji sağlayabilmeleri (ki hatırlayalım, ortalama düzeyde güç harcayan çoğu dizüstünün şarjı 2-3 saatte biter). En büyük avantajları ise, enerjileri bittiğinde şarj edilmek yerine yakıt ikmali yapmaları ya da içlerine yeni kartuş takılması. Bu da taşınabilir cihazınızın şarjı bittiğinde prize takabilmek için medeniyet civarlarında olmayı ümit etmek yerine, çantaya küçük bir şişe metanol ya da yedek bir DMFC kartuşu atarak dağa bayıra vurabilmek demek oluyor. İlk çıktığında elbette ki hiper pahalı olacak hücrelerin başlıca sakıncası ise yakıt olarak kullandıkları metanolün zehirli ve kolaylıkla alev alabilen bir madde olması."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/10uncu-gezegen-super-parlak-cikti/", "text": "Bilim insanları geçen yıl Pluton'un da dahil olduğu Kuiper Kuşağı'nda yeni bir gezegen adayı gözlemlemişti. Yeni gezegen adayının en uç gezegen Pluton'dan yüzde 30 daha büyük olduğu düşünülmüştü. Ancak, son gözlemler gezegen adayının büyüklüğünün Pluton'a hemen hemen eşit olduğunu ortaya koydu. Gezegenin büyüklüğünün tahminlerden küçük çıkması bir başka özelliğine işaret ediyor; Xena, şahsına münhasır bir şekilde Güneş Sistemi'ndeki diğer tüm göktaşlarından çok daha parlak. Resmi gözlem adıyla 2003 UB313, Güneş'e Pluton'dan üç kat daha uzak. Astronomlar bu nedenle, gezegen adayının Pluton'dan daha büyük olması gerektiğine kanaat getirmişti. Ancak büyüklüğünün Pluton kadar olduğunun anlaşılmasıyla gezegenin normalden çok daha parlak olması gerektiği fikri öne çıktı. Xena'yı keşfeden California Institute of Technology profesörü Mike Brown, göktaşının yüzeyinin Pluton'a benzediğini savunuyor. Pluton, Güneş ışınlarının yüzde 60'ını geri yansıtıyor. Hubble'ın gözlemlerine göre Xena'nın çapı, 2 bin 400 kilometre; Pluton'un ise 2290 km. Aradaki fark sadece yüzde 5. Gezegenlerin çapları belli olduktan sonra parlaklık hesabı yeniden yapıldı. Yeni durumda Xena'nın Güneş ışınlarını yüzde 86 oranında geri yansıttığı ortaya çıktı. Bu oran Xena'yı, Satürn'ün buz izine rastlanan uydusu Enceladus'tan sonra ikinci en parlak göktaşı yapıyor. Gözlemler ayrıca, Xena'nın yüzeyinin donmuş metanla kaplı olduğunu gösteriyor. Astronomlar, Xena'nın yüzeyinin parlak yapısının nedenlerini araştıracak. Birçoklarına göre, gezegendeki özel bir süreç bu parlaklığa neden oluyor. Astronomlar Xena yüzeyinin sürekli olarak kabuk değiştirdiğini öne sürüyor. Xena'nın Güneş etrafında izlediği rota 38 ila 97 Astronomik Birim arasında değişiyor. Tahminlere göre, Xena, Güneş etrafındaki 560 yıllık turunda yıldıza yaklaştığında atmosferi gaza dönüşüyor. Gezegen, Güneş'ten uzaklaştığında atmosferi yüzeye düşerek donuyor. İşte bu süreç gezegenin sürekli kabuk değiştirmesi olarak yorumlanıyor. |Xena, Güneş'in etrafında 560 yılda dönüyor. Benzer bir süreç Güneş etrafında 30 ila 50 Astronomik Birim'lik eliptik bir yörüngede 250 yılda dönen Pluton'da da yaşanıyor. Ancak Pluton, hiçbir şekilde Xena kadar parlak gözlemlenmiyor. Xena'yı keşfeden Mike Brown'e göre, Gezegende derinden yüzeye metan çıkışı olabilir. Metanın yüzeye çıkış şekli ve nedeni ise, şimdilik bir soru işareti. Xena'nın 10'uncu gezegen olarak kabul görmesi için, gezgenlerin tesdikinden sorumlu The International Astronomical Union tarafından onaylanması gerekiyor. Kaynak: Hubble Uzay Teleskobu'nun gözlemleri Astrophysical Journal dergisinde yayımlanıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/11-boyut/", "text": "Şu sırada, siz bu cümleleri okurken, paralel evrenlerdeki eşizleriniz de bu cümleleri okuyor olabilirler. Onlar da, bu teoriyi okuyunca, büyük olasılıkla sizin gibi inanmayacak ve başlarını sallayacaklardır. İlk bakışta çılgınlık ya da bir bilimkurgu fantezisi gibi görünse de, bu teori tamamen matematiksel temellere dayanıyor. Stephen Hawking, \"Sonsuz sayıda eşiz evrenler var\" diyor. Hawking, Cambridge Üniversitesi'nin Matematik Bilimleri Merkezi'nde profesör olarak görev yapıyor. \"Amyotrofik lateral skleroz\" adı verilen bir sinir hastalığı nedeniyle, ünlü fizikçinin vücut kasları her geçen gün biraz daha eriyor. 1986'da bir soluk borusu ameliyatı sonucu sesini de kaybetti. O günden bu yana bilgisayar aracılığıyla iletişim kuruyor. Şu anda tamamen felçli, ancak zihni, inanılmaz bir hareketliliğe sahip. 59 yaşındaki astrofizikçi, evrenin var oluşunu açıklamak amacıyla yıllardır üstünde çalışılan \"Her Şeyin Teorisi\"sinin formülünü oluşturmayı başardı ve buna \"M-teorisi\" adını verdi. Buradaki \"M\" büyülü, esrarengiz ya da her şeyin anası olarak değerlendirilebilir. Teori, uzayı, içlerinde bizim eşizlerimizin bulunduğu başka evrenlerden oluşan çok boyutlu bir labirent olarak görüyor. Hawking, bu \"kobold evrenler\"in yaşayanlarını \"gölge insanlar\" olarak nitelendiriyor. Yani, bizim evren olarak tanımladığımız belki de, gerçekte iç içe geçmiş, birbirini şekillendiren ve hatta belki birbiriyle iletişim halinde olan, birbirine paralel çok sayıda evrenlerin bulunduğu sonsuz bir uzayın minik bir kesiti. Genç iş adamı, her pazar sabahı eşiyle birlikte tenis oynuyordu. O gün de, bütün diğer pazar sabahları gibiydi. Daha farklı geçeceğini gösteren en ufak bir belirti yoktu. Ancak, bir süre sonra iş adamı oyunu savsaklamaya başladı. Servis atışları hep fileye takılıyordu. Konsantrasyonu tamamen dağılmıştı. Huzursuzluğu giderek arttı. Birden aklına annesi geldi ve bu düşünceyi bir türlü kafasından silemedi. Eve döndüklerinde telefonları çaldı, arayan babasıydı. Öğlene kadar her yerde onu aramıştı. Annesi bir kalp krizi geçirmiş ve hastaneye kaldırılmıştı. İş adamının konsantrasyonu, bu olayı sezinlediği için mi dağılmıştı? Peki nasıl sezmişti bunu? Böyle bir olaya, şimdiye kadar sadece parapsikoloji uzmanları açıklama getiriyorlardı. Bilim adamları, ciddiyetsizlikle suçlanmamak için böyle konuların üstünde durmamayı tercih ettiler. |Uzay-zamanın bükülmesiyle oluşan \"solucan delikler\"in zaman yolculuğunu mümkün kılabileceği düşünülüyor. Stephen Hawking'in geliştirdiği evren teorisi, hesaplamalara dayalı yepyeni bir açıklama getiriyor. Hawking, mantıksal olarak, beynimizde hiçbir şeyin bir bütünden bağımsız gerçekleşmediğini ileri sürüyor. Yani, tenis kortundaki olayları şöyle açıklayabiliriz: Görülebilir evrenimizin dışında, iç içe geçmiş ve eşizlerimizin bulunduğu, görülemeyen daha çok sayıda evren var. İş adamı, annesinin geçirdiği kalp krizini telefonla öğrenmediğine göre, dolaylı yollardan öğrendi; yani eşizlerinden biri aracılığıyla. Bilim adamı, böyle bir evren teorisine nasıl ulaştığını, \"Ceviz Kabuğundaki Evren\" adını verdiği son kitabında açıklamış. Bu adı verirken İngiliz oyun yazarı William Shakespeare'in \"Hamlet\"inden esinlenmiş. Eserde Hamlet, \"Ey Tanrım, ceviz kabuğunun içine hapsolsam da, kendimi bütün alemlerin kralı gibi görebilirdim, keşke şu kötü rüyalarım olmasaydı...\" diyordu. Hamlet'in bu derin iç çekişi, sanki düşünür Hawking'i tarif ediyor. Hastalığı onu, ceviz kabuğu olarak nitelendirilebilecek hareketsiz vücudunun içine hapsetmiş. Ancak, o aklıyla, sonsuzluğa, yani evrene hakim olmak istiyor. Hawking, Hamlet'in sözlerini şöyle yorumluyor; bütün fiziksel engellere karşın, sadece beynimizin gücüyle uzayı araştırabilir ve teknik açıdan ulaşılması mümkün olmasa da, teorik olarak, ilginç bölgelerin kapılarını aralayabiliriz. Bugün 59 yaşında olan fizikçi, bazı basın organları tarafından Albert Einstein ile bir tutuluyor. Ancak birçok meslektaşı, bu karşılaştırmanın Einstein için bir haksızlık olduğunu belirtiyor. Ne de olsa bilim adamı, evreni açıklamaya yönelik geliştirdiği \"görelilik teorisi\"yle, tam bir devrim yaratmıştı. Ama Hawking yeni bir teori kurmamış, Einstein'ın kuramını temel alan bir teori geliştirmişti. Bilim olimpiyatında Hawking, 1974'te keşfettiği ve kendi adını verdiği ışınım ile ön plana çıktı: Fizikçi, temel parçacık demetinin bir kara delik yakınında bulunduğunda, nasıl davranacağını hesapladı. Belirli kütleye sahip bir yıldız, ömrünün sonunda, kendi çekim kuvvetinin etkisiyle çöküyor ve uzay ile zamanın anlamını yitirdiği, yani kaybolduğu, sonsuz yoğunluğa sahip bir yapıya, yani kara deliğe dönüşüyor. Kara deliğin çekim alanı o kadar güçlü ki, ışın da dahil hiçbir şey çekim alanından kurtulamıyor. Fizikçiler bu duruma \"tekillik\" adını veriyorlar. Hawking, çevresindeki her şeyi yutan bu tuzakların tamamen karanlık olmadıklarını, ışın yaydıklarını gösterdi. İçinde yaşadığımız evrenin de, \"tekillik\" durumundayken, Büyük Patlama ile birlikte şekillenmeye başlaması, Hawking'in buluşunu daha da önemli kıldı. Bu sayede bir gün, belki de yaratılış hikayesinin sıfırıncı saniyesine ulaşılabilirdi. Hawking, \"hiçlik\" ile \"varlık\" arasındaki geçiş anının aydınlatılmasının, \"Tanrı'nın planı\"nı ortaya çıkarmak anlamına geldiğini düşünüyor. Bilim adamları, bir \"tekillik\" durumunun olup olmadığını; bir büyük patlamanın yaşanıp yaşanmadığını; zaman ve uzay boyutlarının bu patlama sonucu ortaya çıkıp çıkmadığını uzun süre tartıştılar. Çünkü, İngiliz fizikçi Isaac Newton'ın 300 yıl önce kabul ettiği gibi, zamanın sonsuz bir geçmişten sonsuz bir geleceğe uzandığına inanıyorlardı. Newton'ın teorisi, Albert Einstein tarafından geliştirilen \"Genel Görelilik Teorisi\"yle geçerliğini kaybetti. Yeni teori, zaman, uzay ve maddeyi bir birinden ayrılamaz bir bütün olarak düşünüyordu. Bütün kütleler, ister dev gökadalar ister küçücük asteroitler, uzay-zamana şekil veriyorlar. Bu şekillenme, madde ve ışığın uzaydaki hareketini belirliyor. Önce Roger Penrose, sonra da Hawking, 1969'da Büyük Patlama'nın gerçek olduğunu ispatladıktan sonra, çekim kuvvetine dayalı teoriyi daha da geliştirdiler. Yoğunluk, Büyük Patlama sırasında kuşkusuz çok daha fazlaydı; ne de olsa, evrendeki bütün kütleler bir aradaydı. Patlama gerçekleşince, çevreye hayal edilmesi güç büyüklükte bir enerji yayıldı. Bu ilk enerji, temel parçacıklara ve maddenin kaderini belirleyen dört kuvvete dönüştü. Kozmologlar asıl sorunu, işte bu dört kuvvet konusunda yaşıyorlar. Bir evren formülü, bütün zamanlar ve evrendeki bütün olaylar için geçerli olmalı; yani son bir denklem, mikrokozmoz ve makrokozmozda etkili bütün kuvvetleri içermeliydi. Bugüne kadar yapılan matematiksel hesaplamalar, sadece üç kuvveti kapsıyordu: elektromanyetik kuvvet , \"güçlü kuvvet\" ve \"zayıf kuvvet\" ... Buna karşılık, bütün çabalara rağmen, dördüncü kuvvet olan kütle çekimi, bir türlü \"Her Şeyin Teorisi\" ne dahil edilemedi. Nedeni ise, çekim gücünün sadece maddelerde bulunması. Büyük Patlama sırasında kütle, maddesel olmayan bir nok-tada, \"hiçlik\"i ifade eden bir kuvantumda yoğunlaşmıştı. Araştırmacıların, \"tekillik\" durumunu daha iyi anlayabilmeleri için her iki teoriyi \"Kuvantum Çekim Kuvveti\"nde birleştirmeleri, yani \"Çekim Kuvvetinin Kuvantum Teorisi\"ni geliştirmeleri gerekiyordu. Ancak, bunu bir türlü başaramıyorlardı. \"Her Şeyin Teorisi\"ne giden yolda başka bir sorun da, atomun standart modelinde yaşanıyordu. Parçacıklar, bazı matematiksel işlemlere tabi tutulduklarında, ortaya anlamsız ve sonsuz değerler çıkıyordu. Ayrıca standart model, ne parçacık kütlelerini ne de doğal kuvvetlerin şiddetini açıklıyordu. Bunlar formülde sabit değerler olarak yer alıyordu. 80'li yılların ortalarında, fizik uzmanları John Schwarz ve Michael Green'in uğraşıları sonucu bir çözüm yolu bulundu. Onlara göre anlamsızlıklar, parçacıkların, denklemlerde sonsuz küçük noktacıklar olarak ele alınmasından kaynaklanıyordu. Peki ama, parçacıkların iplikçikler gibi esneme yetenekleri olsaydı ne olurdu? Yaklaşık 10 yıl önce geliştirilen, ancak daha sonra hesapları çıkmaza sokan \"sicim teorisi\", atomaltı parçacıkları nokta şeklinde değil, iplik şeklinde tanımlıyordu. Sicimler, bir kemanın telleri gibi salınan, 10 (üzeri -33) santimetre uzunluğunda, minicik iplikçiklerdi. Sicimler şimdiye kadar gözlenemedi; ancak, büyüklüğü matematiksel olarak hesaplanabiliyor: Bir sicimin bir atomun büyüklüğüne olan oranı, bir atomun bütün Güneş Sistemi'ne olan oranına eşit. Ayrıca, belirli bazı sicimlerin, kütle çekimine sahip olduğu ve sicimlerin, aynı zamanda kuvantlar oldukları da bilinenler arasında. Hawking, buradan yola çıkarak \"kütle çekiminin kuvantum teorisi\"ni geliştirdi. Stephen Hawking, sicimlerle ilgili çok sayıda hesaplama yaptıktan sonra şu sonuca ulaştı: Evreni üç veya dört boyutlu kabul ettiğimiz sürece, geliştirilen \"Kütle Çekiminin Kuvantum Teorisi\" bizi tek bir evren formülüne götürmüyor. Dolayısıyla çözümü, çok boyutlu alanlarda aradı. Bu nedenle de sicimde takılıp kalmadı ve hesaplar yaparak, sicimlerden çok boyutlu kuvantlar elde etti. Bunlara \"membran\" adını verdi ve daha da kısaltarak \"bran\" olarak kullandı. Bu bran'lar, birden fazla boyutta varlık gösteriyorlardı. Hesaplamalarına devam ederek bir sınıra ulaştı: Evrende on bir boyut vardı. Peki bütün o boyutları neden algılayamıyoruz? Hawking nedenini şöyle açıklıyor: Büyük Patlama'nın ardından, zaman boyutu ile üç tane uzaysal boyut açılarak kozmik büyüklüğe dönüştü. Kalan yedi boyut, konumlarını değiştirmeden, yani sicim kadar bir alanı kaplayacak büyüklükte, bir gonca gibi sarılı olarak kaldılar. Bilim adamına göre, böyle yedi boyutlu bir yumak, evrenin her noktasında mevcut. MTeorisi'ne göre, evren iki boyutlu bran'larla kaplı. Bu branlar için üçüncü boyut, bran'ların frizbi plakları gibi, içinde oradan oraya uçtukları ve hiç birbirlerine çarpmayacakları büyüklükte bir \"hiper uzay\". \"Üç boyutlu kütlecikler\" hiç fark edilmeden dört boyutlu bir uzaya, \"dört boyutlu kütlecikler\" beş boyutlu bir uzaya vb. giriyorlar. Hawking, bu noktada kendi kendine şu soruyu sormuş: \"Üstünde yaşadığımız Dünya nasıl yorumlanmalı?\" Yanıtını ise şöyle vermiş: \"Bizim gözlemleyebildiğimiz evren, belki de hiper uzayda süzülen üç boyutlu bir bran'dan öte bir şey değil. Ve evrenimiz bu uzayın içinde yalnız değil. Çünkü, sürekli yeni evrenler, yeni bran'lar doğu-yor. Fizikçiler, bu olaylara \"kuvantum fluktuasyonu\" adı veriyorlar. Hawking, böyle bir kuvant oluşumunu, kaynayan sudaki hava kabarcığı oluşumuna benzetiyor. Bu kabarcıklardan bazıları patlıyor, bazıları da içinde bulunduğumuz evren gibi esneyerek genişliyor. Hawking'e göre bu soruların yanıtı evet! Yaşamımız, dünyalı olmayan yaratıklar tarafından oynanan bir bilgisayar oyunu, biz de bilgisayarlarla üretilmiş oyuncular olabiliriz. Belki de, sadece bakıp eğlendikleri hologramlarız. Hawking'in teorisiyle, kehanet ve telepati gibi metafizik konular da belki daha doğru yorumlanabilir: Bir hologramda, üç boyutlu bilgiler, iki boyutlu yüzeyin her noktasında kodlanmış olarak bulunuyor. Hologram levhasını kırdığınız ve parçalardan birini ışık altında incelediğiniz zaman, içinde kodlanmış olan üç boyutlu nesnenin yine tamamını görürsünüz. Çünkü, nesneye ait üç boyutlu bilgilerin tamamı, yüzeyin her noktasında ayrı ayrı kodlanmış bulunuyor. Dünyamız eğer bir hologram ise, bütün bilgiler, yine Dünya'nın her yerinde ayrı ayrı bulunuyor olmalı. Bu açıdan bakıldığında, bu matris bütününün bir parçası olan kişinin, normalde görülemeyen bilgileri bazen fark etmesi çok da olağanüstü sayılmaz. Belki de kahinler, böyle bilgileri algılayabilen ve okuyabilen insanlardır. Hawking bu düşüncesinde yalnız değil. Bu varsayımı geliştirirken Hawking'e eşlik eden evrenbilimci Alexander Vilekin, \"Uzayda, Al Gore'un ABD başkanı olduğu ya da Elvis Presley'nin hala yaşadığı paralel evrenler olabilir\" diyor. Hawking daha da ileri giderek paralel başka bir evrene geçmeyi hayal ediyor. Fizikçi, bilimkurgu dizisi \"Star Trek\"e, konuk sanatçı olarak katıldığı bölümünde, Isaac Newton ve Albert Einstein ile poker oynamış, Marylin Monroe da dizinde oturarak ona şans dilemişti. Bilim adamı \"Her türlü hikaye gerçek olabilir; bir evrende Marylin Monroe, diğer evrende de Kleopatra ile evli olabilirim. Böyle olduğuna dair elimizde bir kanıt yok. Keşke olsaydı, o zaman poker oyununda çok para kazanabilirdim\" diyor. Sicimler ve branlar'dan oluşan bu fantastik bakış açısı gerçek olabilir mi? Hawking, evrenin varlığını tek bir formülle açıklayacak \"Her Şeyin Teorisi\" nin henüz tamamlanmadığını, bunun belki de ancak 21. yüzyılın sonuna doğru mümkün olacağını belirtiyor. Ancak formül tamamlandığında da Tanrı'nın evren formülüne ulaşmış olacaklarını, bu noktanın da insan aklının nihai zaferi olacağını belirtiyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/118-element-nihayet-olusturuldu/", "text": "118. Element Rus bilim adamları tarafından ortaya çıkarıldı. Teorik olarak element tablosuna eklenmiş olan 118. element, laboratuvar ortamında ilk kez yaratılmış oldu. Glenn T. Seaborg tarafından 1969 yılında teorik olarak keşfedilen ancak laboratuar ortamında bugüne dek elde edilemeyen 118. Element Rusya'da oluşturuldu. Söz konusu başarı, 9 Ekim tarihinde Uluslararası Fizik Günlüğünde yayınlanarak bilim dünyasına duyuruldu. Bilinen en ağır element olan Element 118, Dubna'da Russia Rusya Ortak Nükleer Araştırmalar Enstitüsü ve Amerikan LL Ulusal Laboratuvarının ortak çalışması ile yapıldı. Physical Review on Nuclear Physics sitesinde yer alan habere göre yaratılan yeni element Californium (Element 98) ve Calcium atomlarının füzyonu ile elde edildi. Bu büyük başarı beş yıl önceki bir skandalı akla getirdi. Califıornia'daki Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuarı 5 yıl önce bu elementi oluşturduğunu iddia etmiş ama yapılan denetimler sonucu bu bulgunun yalan olduğu belirlenmişti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/12-agustosta-yildiz-yagmuru-var/", "text": "ÇANAKKALE Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Ulupınar Gözlemevi Müdürü Prof.Dr. Osman Demircan, yaptığı açıklamada, 17 Temmuzda başlayıp 24 Ağustosa kadar devam edecek olan Perseid Yıldız Yağmurunun en yoğun görüneceği 12 Ağustos gecesinde, Ulupınar Gözlemevinin halka açılacağını söyledi. Kayan yıldızların, gerçek yıldızlarla ilgilerinin olmadığını anımsatan Prof. Dr. Demircan, Onların yer atmosferine girerek yanan hatta ufalanıp toz olarak yere dökülen taş, toprak ve kaya parçaları olduğu bilinir. Aslında bunlar yani kayan yıldızlar uzayda yörüngesi üzerinde parçalanmış küçük kuyruklu yıldız parçalarıdır dedi. Prof. Dr. Demircan, Perseid'lerin atmosfere giren küçük taş, toprak ve kaya parçaları şeklinde sürtünmeyle ısınıp parçalandıklarını, ancak yol üzerinde de atmosferi iyonize edip ışınım yayılmasına neden olduğunu, bu ışınımın da yıldız kayması olarak algılandığını söyledi. Prof. Dr. Demircan, Perseid Yıldız Yağmurunun bir sonraki geçişinin 14 Ağustos 2126 tarihinde olacağını kaydetti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/150-yillik-teoremi-kanitlayan-matematikciye-odul/", "text": "Fourier'in 19'uncu yüzyılda ortaya attığı Harmonik Analiz Teorisi'ni kanıtlayan İsveçli matematikçi Lennart Carleson, Norveç hükümetinin verdiği Abel Ödülü'ne layık görüldü. Dr. Carleson, Harmonik Analiz Teoremi'nin temelinde matematiksel ilke olarak 'Fourier Serileri'nin yattığını kanıtlamıştı. Fransız matematikçi Jean Baptiste Fourier 1807'de, elektrik akımı veya ses dalgası gibi periyodik yapıların aslında birimsel matematiksel yapıtaşlarının toplamından oluştuğunu ortaya atarak, matematikte 'harmonik analiz' olarak bilinen branşı başlatmıştı. Örnek olarak, bir borazan sesinin ses dalgası olarak tüm karmaşık yapısının, aslında kolayca algılanabilecek temel sinus ve kosinus dalgalarından oluştuğunu öne sürmüştü. Bu tezi sürdüren matematikçiler doğadaki tüm periyodik fenomenlerin, temel sinus ve kosinus dalgalarına bölünerek veya indirgenerek basitleştirilebileceğini vurgulamışlardı. Ancak bu teorem, 1966 yılında Dr. Carleson'un yazdığı bir makaleye kadar 150 yıl kanıtlanamadı. Dr. Carleson harmonik analize konu olan doğal olayları dinamik sistemler olarak adlandırılan, zaman içinde değişime uğrayan sistemlerle birlikte ele almıştı. İsveçli matematikçinin geliştirdiği yöntemler, bugün diğer branşlarda da kullanılır hale geldi. Ödül komitesi tarafından yapılan açıklamada, İsveç Kraliyet Teknoloji Enstitüsü uzmanı Dr. Carleson'a 6 milyon kuron (yaklaşık 1 milyon bin dolar) para ödülü verileceği belirtildi. Ödül komitesi açıklamasında, Dr. Carleson'un teoremleri kanıtlarken kullandığı metotların, başlıbaşına teoremler kadar önemli olduğu belirtildi. Komite ayrıca, Dr. Carleson'un İsveç okullarında matematiği sevdirme yönündeki çalışmalarını övdü."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/17-yasinda-nukleer-fuzyon-yapti/", "text": "Michigan eyaletinin Rochester Hills kentindeki Stoney Creek lisesi son sınıf öğrencisi Thiago Olson'ın, ailesinin evinin bodrumunda küçük ölçekli bir nükleer füzyon yaratabilmesi iki yıldan uzun zamanını aldı. Hidrojenin bir şekli olan \"deuterium gazı\"nı vakum bölümüne enjekte ettikten sonra 40 bin volt elektriği eski bir mamogram makinesinden yapılan füzyon odasına yükleyerek nükleer füzyonu gerçekleştiren Olson, bunun için 1000 saati aşkın araştırma ve çalışma yaptı. İlk füzyonu Eylül'de yaptığını ve küçük yoğun enerji topları oluşturduğunu anlatan Thiago Olson, Siemens Vakfı'nın düzenlediği ulusal araştırma yarışmasının bu yılki yarı finalisti. Arkadaşları tarafından \"çılgın profesör\" olarak çağrılan Olson, Mart ve Mayıs aylarında Detroit ve New Mexico'da düzenlenecek iki uluslararası bilim fuarına da katılmayı planlıyor. Nükleer silahlarda ve elektrik santrallerinde kullanılan, atom çekirdeğinin parçalanmasıyla enerji elde edilen nükleer fizyon yöntemine alternatif olarak düşünülen nükleer füzyon , güneşin içinde olup bitenlerin meydana gelişi sırasındaki yolu izlemeyi amaçlıyor. Nükleer füzyonda , birleşen çekirdeklerin, küçük atom numaralı elementlerin çekirdekleri olması durumunda önemli ölçüde enerji açığa çıkıyor. Alman asıllı fizikçi Hans A. Bethe, 1939'da Güneş ve benzeri yıldızların saldığı enerjinin, 4 hidrojen çekirdeğinin birleşerek bir helyum çekirdeği oluşturması biçimindeki bir ısıveren kaynaşma tepkimesinden kaynaklandığını keşfetmişti. ABD, İngiltere ve eski SSCB'de 1950'lerin başlarında, kontrollü çekirdek birleşmesinden enerji üretilmesi konusunda çalışmalar başladı. Nükleer silah ve santrallerde elektrik üretiminde kullanılan ve atom çekirdeğinin bölünmesiyle enerji elde edilen nükleer fizyon yöntemine karşılık, hidrojenin kullanıldığı çekirdek birleşmesi sonrasında, bölünmedeki gibi yüksek radyasyon açığa çıkmıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/2003-el61-ve-5-kucuk-gokcismi-tek-gezegen/", "text": "ABD'li gökbilimciler, 2003 EL61 adlı ve Noel'den üç gün sonra keşfedildiği için takma ismi 'Noel Baba' olan cüce gezegen ile diğer 5 küçük gökcisminin aslında tek ve aynı gezegen olduğunu açıkladı. Güneş Sistemi'nin dış sınırlarında Neptün gezegenin de ötesinde keşfedilen gökcisimlerinin en büyüklerinden birinin, uzak geçmişte buzdan mantosunu yitirmesine yol açan şiddetli bir çarpışmaya maruz kaldığı belirtildi. California eyaletinin Pasadena kentindeki California Institute of Technology'den Prof. Mike Brown ve ekibi, Nature dergisinde yayımlanan çalışmalarında, 1500 kilometrelik çapıyla Kuiper kuşağının bilinen en büyük üçüncü gökcismi olan ve cüce gezegen olarak tabir edilen 2003 EL61'in, çapları 10-400 kilometre arasında değişen eşlikçileri veya uyduları bulunduğunu açıkladı. Bilimadamları, bu küçük ailenin, çapı yaklaşık 1000 kilometre olan bir başka gökcismiyle çarpışma sonucu oluştuğunu düşünüyor. Fransa'nın Cote d'Azur gözlemevinden Alessandro Morbidelli, bugünkü kavram dahilinde böyle bir çarpışma şansının 2 binde bir olduğunu belirterek, \"Bu çarpışma, Kuiper kuşağının bugünkünden çok daha büyük gökcisimleriyle dolu olduğu çok uzak bir zamanda meydana gelmiş olmalı\" yorumunu yaptı. Prof. Dr. Brown ve ekibi, araştırmalarında, Hawai'deki Keck teleskobunu kullanarak ve Kuiper kuşağındaki 50 gökcismini inceleyerek bu sonuçlara ulaştı. Bu yığın içinde sadece 2003 EL61 ve eşlikçilerinin donmuş su ve aynı gri renk karakterini taşıdıklarını, altı gökcisminin son derece küçük bir ortamda yoğunlaştıklarını tespit etti. Kuiper kuşağı konusunda uzman olan Prof. Brown ve ekibi, iki ay önce, Güneş Sistemi dışında keşfedilen bu olağan dışı cüce gezegenin, bilinen en parlak kuyruklu yıldız olma yolunda bulunduğunu belirtmişlerdi. Bu cüce gezegenin, geniş, yoğun ve bir ragbi topu biçiminde bir kaya yığını olduğunu, çok hızlı ve değişken bir yörüngesi bulunduğunu belirten bilimadamları, hesaplara göre, cüce gezegenin Neptün'ün yakınından geçeceğini kaydetmişlerdi. Neptün'ün çekim gücünün bu karşılaşma sırasında bu gökcismini Güneş Sistemi'nin içine çekebileceğini belirten Brown, \"2 milyon yıl sonra gelirseniz, 2003 EL61'in bir kuyruklu yıldız durumuna geldiğini görebilirsiniz. Kuyruklu yıldız olduğunda, görüp göreceğimiz en parlağı olacak\" demişti. Plüton kadar büyük ve Güneş Sistemi dışında Kuiper Kuşağı diye bilinen bölgedeki buz gökcisimleri topluluğunun en büyüklerinden olan 2003 EL61, kendi ekseni çevresinde her dört saatte bir dönerek uzayıp kısalan bir biçim oluşturuyor ve son derece olağan dışı bir gökcismi olduğunu ortaya koyuyor. Yüzeyi su ve buz tabakasıyla kaplı kaya yığını olan ve uyduları bulunan cüce gezegenin, 4.5 milyar yıl önce Plüton gibi yarı buz ve yarı kaya durumda olduğu tahmin ediliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/2004-nobel-fizik-odulu-3-abdli-bilim-adamina-verildi/", "text": "Nobel fizik ödülünün bu yılki sahibi, Amerikalı bilim adamları David Gross, David Politzer ve Frank Wilczek oldu. İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'nin açıklamasına göre California Üniversitesi'nden David J. Gross, California Institute of Technology'den H. David Politzer ve Massachusetts Institute of Technology'den Frank Wilczek, maddenin mümkün olan en küçük parçası üzerinde yaptıkları çalışmalar göz önüne alınarak 1.36 milyon dolarlık ödüle layık görüldü. Bilim adamlarının ödüle hak kazanan 'parçacıkların çevremizde gördüğümüz her şeyi nasıl oluşturdukları ve işlevleri' hakkındaki çalışmaları, yerçekimi dahil, 'her şeyi açıklayabilecek teori' rüyasına yaklaştırdı. Çalışma, proton ve nötron içindeki kuarklar arasında hareket eden atom çekirdeğindeki güce dair önemli bir kuramsal buluş olarak niteleniyor. Teori, elektromanyetik kuvvet, güneşin enerji üretimi açısından önem taşıyan zayıf kuvvet ve kuarklar arasında hareket eden kuvvetle bağlantılı tüm fiziksel kuramları açıklayan Standart Model teorisine destek veriyor. Standart Model Teorisi, dünyanın çekirdeğini, kuark, gluon ve lepton olarak tanımlanan yapı taşlarından oluşan hareketli bir yapı olarak tanımlıyor. Kuarklar sadece ikili ya da üçlü gruplar halinde bulunuyor ve bünyelerinde gizemli renkler taşıyor. Gluonlar ise proton ve nötron gibi parçacıkların içinde yaşıyor. Bütün hepsi bir araya geldiğinde aşırı çekingen bir yapı sergiliyor, insanın onu gözlediğini fark edince yapısını değiştiriyor. Nobel Fizik Ödülü, dünyamızı ve yaşadığımız evreni anlamaya çalışan araştırmaların altını çiziyor. İlk Nobel Fizik Ödülü, 1901 yılında 'X Işınları' çalışması ile Almanya'nın Münih Üniversitesi'nden Wilhelm Röntgen'e verildi. Daha sonraları, iletişim teknolojisi, radyasyon, süper iletkenler ve maddenin yapısı üzerine birçok araştırma ve keşif de Fizik Ödülü'ne değer görüldü. Nobel Ödülleri haftası dün Tıp Ödülü'nün açıklanmasıyla başladı. ABD'li bilim adamları Richard Axel ile Linda B. Buck, koku alma duyusuna ilişkin çalışmaları ile 2004 Nobel Tıp Ödülü'ne layık görüldü. 1896'dan beri verilen Nobel Ödülleri'nde bu yıl, Kimya Ödülü yarın, Edebiyat Ödülü perşembe günü, Barış Ödülü cuma günü ve Ekonomi Ödülü pazartesi günü açıklanacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/2004un-en-ilginc-teknolojik-buluslari/", "text": "Bitmeyen piller: Yanımızda taşıdığımız cihazlar arttıkça pil ömrünün önemi de artıyor. Bu alandaki en ilginç gelişme Japon NEC firmasından geldi. Organik radikal pil adı verilen teknolojiyle bir MP3çaların 80 saat kesintisiz müzik çalması sağlandı. Toshiba ise sadece 2 santimetreküpte 20 saat güç sağlayan alkol tabanlı bir pil geliştirdi. DVD savaşları kızıştı: Sony ve Toshiba arasında yaşanan Beta ve VHS savaşının bir benzeri 2004 yılında 25 gigabayt kapasiteye sahip olacak yeni nesil DVD alanında yaşandı. Sony firması blue-ray, Toshiba ise HD-DVD adlı teknolojiyi kabul ettirmek için kıyasıya lobi faaliyetleri yürüttü. İşin galibiyse 2005 senesinde belli olacak gibi. Büyük film stüdyolarıysa şimdiden Toshiba tarafında saf tutmuş durumda. Yeni formatın ticari olarak pazarlanacağı yılsa 2006 olarak belirlendi. Britanya'daki bir çalışmanın sonucundaysa tek CD'ye 118 DVD büyüklüğünde veri yazan bir teknoloji geliştirildi. Bu da yaklaşık 478 saatlik görüntü anlamına geliyor. Yani bir dizinin 18 yıl boyunca tüm bölümlerine tek CD'de sahip olmak mümkün. Havada uçan mesajlar: Cep telefonlarıyla yapmak istediğiniz her şeyi yapabildiğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Telefon üreticilerinin hayal gücünün sınırı yok. Bu alandaki en ilginç telefonsa Nokia'nin 3220 modeli oldu. Üstündeki LED ışıklar sayesinde 12 karakterlik mesajları havaya yazıyor. Kullanım alanlarıysa size kalmış. Dilin ucundaki şarkı: İlk defa Almanya Cebit fuarında tanıtılan Shazam teknolojisi, arşivindeki 1 milyon 600 binden fazla şarkılık arşivini 'dinlediği' melodilerle karşılaştırma yeteneğine sahip. Türkiye'deyse gündeme Turkcell tarafından 'Ne bu çalan' adıyla girdi. İsmini öğrenmek istediğiniz şarkıyı cep telefonunuzdan 7505'i arayıp dinletiyorsunuz. Karşı taraf şarkıyı dinleyip tanıyor ve ismini kısa mesajla yolluyor. Hizmet bedeli 8 SMS, kimi zaman bulamıyor, kimi zaman saatler sonra yolluyor ancak zamanla gelişeceği ve ucuzlayacağı kesin. Arka planda epey karmaşık bir sistem kullanan bu yapı 2004'ün en ilginç teknolojilerinden oldu. Tescilli vücutlar: Temmuz ayında dünyanın en büyük bilişim şirketlerinden Microsoft, vücudun iletkenliğini kullanarak deri üstünden enerji ve veri transferi yapmanın patentini satın aldı. Patent aynı zamanda insanların el sıkışarak ya da dokunarak veri değişimi yapmasını da kapsıyor. Şu an kullanım alanı belli değil. Polisin koca kulağı: ABD'de suç oranının yüksek olduğu mahallelere silah sesine duyarlı mikrofonlar yerleştirilmeye başlandı. Menzili dahilinde silah sesi duyduğunda cihaz sesin geldiği yönün görüntülerini kaydetmeye başlıyor. Böylece suça karışan kişiler de kaydediyor. Bu görüntüler aynı zamanda canlı olarak olay ye- rine ulaşmaya çalışan polis ekiplerinin araçlarındaki internete bağlı monitörlere de yansıtılıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/2005-hidrojen-motorlarin-yili-olacak/", "text": "Yakıt hücresi teknolojisinin otomobillere geçişi tahmin edilenden de hızlı ilerliyor. 2005 yılında ABD ve Avrupa pazarlarında hidrojenli otomobiller satışa çıkıyor. Hidrojen teknolojisindeki gelişmeler, çevreci otomobillerin sanıldığından da daha önce yollara çıkacağını gösteriyor. Şimdi sıra hidrojen istasyonlarının yaygınlaşmasında. Araştırma kuruluşu Allied Business Intelligence hidrojen teknolojileri uzmanı Atakan Özbek, hidrojenli otomobillerin ancak büyük markaların bu işe soyunmasıyla yaygınlaşacağını, bunun için de istasyonlar ile otomobil sayısının beraber artması gerektiğini vurguluyor. Hidrojen teknolojileri üzerine uzmanlaşan Zap firması 2005'in ikinci yarısından itibaren Smart marka otomobillerin motorlarını hidrojene dönüştüreceklerini açıkladı. Farklı markaların hidrojenli otomobillerini basına tanıtarak test sürüşlerine başlaması da iyi bir sinyal olarak algılanmalı. Kimi üreticiler hidrojenli araçları büyük kurumlara satarak denemelerini ve sonuçlarını paylaşmalarını istiyor. ABD'de ve Avrupa bu tür hidrojen işbirlikleri yapılmaya başlandı. Yakıt hücresi teknolojileri konusunda uzman Fuel Cell Today, halen dünyada 800'den fazla hidrojenli aracın deneme sürüşüne çıktığını yazıyor. Otomotiv devi DaimlerChrysler yıl sonuna dek 100'den fazla aracın deneme sürüşünü tamamlayacağını duyurmuştu. Hidrojeli otomobillerin önündeki iki engel maliyet yüksekliği ve soğuğa karşı dayanıksızlık. ABD'li PolyFuel şirketinin geliştirdiği polimer membranlar motorun 95 dereceye kadar çıkmasına olanak veriyor. Hidrojen motorlarında membran bilgisayarlardaki CPU'ya benzer bir şekilde hücrenin performansında temel görev üstleniyor. Hidrojene ciddi yatırımlar yapan bir diğer dev Honda ise, New York ve Japonya'da eşzamanlı yürüttüğü çalışmalarda otomobilleri kış şartlarında sınıyor. Hidrojenli motorların maliyeti sektörün gelişmesinin önünde ciddi bir engel olarak algılanıyor. Teknolojinin ticarileşmesi için maliyetin düşürülmesi gerekiyor. Özbek hidrojenli otomobillerin yaygınlaşmasının önündeki en sorun olarak maliyet yüksekliğini görüyor. Özbek, membran üretiminin toplam maliyetin yüzde 35'ine, katalizatörlerin de yüzde 40'ına denk düştüğünü belirterek, katalizatör olarak kullanılan platinyuma mutlaka bir alternatif bulunması gerektiğini söylüyor. Platinyum alternatifleri konusunda uzmanlaşan QuantumSphere firması, katalizatör işlevi gören nano-nikel geliştirdi. Yarım kilogramı 10 bin dolar olan platinyuma göre nikel çok daha ucuz bir materyel ve bu açıdan hidrojenli otomobillerin geleceği için bir umut. Nano-nikel önce eritiliyor, sonra da sıkıştırılarak yeniden katılaştırılıyor. Katılaştırma esnasında nikel eriyiği 20 nanometre'lik parçalara bölüştürülüyor. QuantumSphere'in ürettiği nano-nikel, platinyuma benzer fiziksel özellikler gösteriyor ve yakıt hücresinde aynı işlevi görebiliyor. Şirket, nano-nikeli 10 yıl içinde ticari bir ürüne dönüştürmeyi düşünüyor. Nano-nikel halen California Institute of Technology'de test ediliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/2005in-genc-bilim-adami-bir-turk/", "text": "Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü'nden mezun olduktan sonra, kazandığı bursla ABD'ye giderek, California Üniversitesi'nde, insan hücresindeki motor proteinlerin nasıl yürüdüğü' konusunda doktora tezi hazırlayan Yıldız, yaptığı çalışmayla, hem doktor unvanı aldı, hem de Science tarafından Dünyada 2005 yılının en genç bilim adamı seçildi. Sakarya'da Arifiye Beldesi'nde emekli bir ailenin çocuğu olan Dr.Yıldız'ın başarısı, bayram tatili dolayısıyla eşiyle birlikte geldiği memleketinde de sevinçle karşılandı. Dr. Yıldız, ülkedeki bilimsel olanakların yetersizliği nedeniyle yurtdışında eğitim gördüğünü söyledi. Dr. Yıldız, Yapacağım araştırmalar için burada imkanlar yeterli olursa, tabi ki ülkemde çalışmak isterim. Ancak bu başarıma rağmen Yüksek Öğrenim Kurumu ve Türkiye Bilimsel Araştırma Kurumu'ndan bir kez bile aranmadım dedi. Bilimsel buluşuyla insan hücresindeki motor proteinlerinin nasıl yürüdüğünü ortaya çıkaran ve çalışmasının felç, alzheimer, kanser, sağırlık ve körlük gibi hastalıkların tedavisi için hayati önem taşıdığını kaydeden Dr. Yıldız, şöyle konuştu: Buluşum bu alanda çalışan insanları meşgul eden bir konuydu. Fakat teknik yetersizlikten dolayı bulunamıyordu. Teknik yetersizliği şöyle anlatabilirim; bu proteinler hücrenin içinde metrenin milyarda bir boyu kadar adım atıyorlar. Günümüzde metrenin milyarda bir boyunu ölçecek teknik imkan sayısı bir ya da ikidir. Bu teknikler bizim çalışmalarımıza uygun değildi. Türkiye'deki bilimsel olanakların yetersiz olduğunu ifade eden Dr. Yıldız sözlerini şöyle sürdürdü: Ama imkanların yeterli olduğuna inandığım an döneceğim. Beyin göçü bazı ülkelerde de yaşanmaktadır, ancak Türkiye'de daha fazla yaşanıyor. Türkiye dokuz nesildir beyin göçünü geri getirememiş. En azından bundan sonra beyin göçünün yüzde 40'ı geriye getirilebilmeli. Ayrıca oradaki teknolojiyi kendisine geri getirmiş olacak. Yaptığım araştırmayı buradaki imkanlarla sonuçlandıramazdım. Proteinlerle ilgili çalışmalarını sürdüreceğini ifade eden Dr. Yıldız, Bu çalışmam bittikten sonra felç üzerine çalışmalar yapmak istiyorum. Bazı proteinler felce sebep oluyor. Örnek olarak felç olmuş bir solucanla çalışarak, 'onu tekrar nasıl yürütebilirim, felçten nasıl kurtarabilirim'i araştıracağım diye konuştu. Şu anda Dainin proteini ile ilgili çalışma yaptığını, bu proteinin çok büyük olduğu için, biyokimyacılar tarafından incelenemediğini belirten Dr. Yıldız, bu proteinin hücre bölünmesinde çok önem taşıdığını ve hücre bölünmesinin de doğrudan kanser hastalığıyla ilgisi olduğunu söyledi. İstanbul Fen Lisesi'ni bitirdikten sonra fizikçi olmaya karar verdiğini ve 1996 yılında Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü'nü kazandığını kaydeden Dr. Yıldız, 2001 yılında üniversiteyi bittirdikten sonra master yapmak için özel burs kazanarak ABD'ye gittiğini söyledi. Proteinlerle ilgili çalışmasını İllinois Üniversitesi Paul Selvin Laboratuvarı'nda yaptığını söyleyen Dr. Yıldız, 18 Şubat'ta Nobel ödüllü bilim adamlarının da katılacağı törende, buluşundan dolayı 25 bin dolarla ödüllendirileceğini belirtti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/2007-kara-isisinda-en-sicak-yil/", "text": "Japon Meteoroloji Kurumu'nun raporunda, kara yüzeyi ısısı açısından bu yıl Ocak'la Kasım arası dönemin, Güney Amerika hariç dünyanın tüm bölgelerinde, 1880'de ölçümlerin alınmaya başlamasından beri en sıcak dönem olduğu belirtildi. Buna göre, 2007'de ortalama küresel kara ısısı, 1971-2000 arasındaki 30 yıllık dönemin ortalama ısısının 0,67 santigrat derece üzerinde çıktı. 2005 ve 2006 yıllarında ise kara ısısı 30 yıllık ortalamanın 0,58 santigrat derece üzerinde olmuştu. Okyanus yüzeyi ısısı ise doğu Pasifik okyanusunun Ekvator civarındaki bölgesi hariç diğer bölgelerde önceki yıllara oranla yüksek çıktı. Kurumun raporunda, sera gazları emisyonuyla doğal iklim dalgalanmalarının ısı artışına katkıda bulunduğu kaydedildi. Bilim adamları, sera gazları emisyonu yüzünden küresel ısının 1,8 ila 4 derece artacağını söylüyorlar."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/2014de-bilim-adina-gerceklesen-ilkler/", "text": "Hiç kuşkusuz 2015 yılı için geride bıraktığımız 2014 yılı, pek çok yeni çalışma alanı ve araştırma konusu bırakıyor. ScienceMag dergisi tarafından yapılan oylamada 2014 yılı için seçilen en iyi beş çalışmaya aşağıda göz atabilirsiniz. Bu çalışmalar arasında DNA zincirini genişleterek yeni Amino Asitler sentezleme, Hepatit C için kolay tedavi yöntemi, Diyabet tedavisinde kullanılacak kök hücreler, Genç donör ile yaşlıyı iyileştirme ve kuyruklu yıldıza inme gibi önemli konular yer alıyor. Normalde DNA zincirinde dört nükleotit bulunmaktadır. Guanin Sitozin, Adenin Timin çiftleri doğada yer alıyor olsa da bilim insanları X ve Y ismi verilen iki yeni baz ekledi. E.koli bakterisi kullanılarak alınan DNA alfabesi, genişletilerek yarı sentetik mikropta altı farklı baz kullanıldı. Bu yeni sentetik mikrop, bağlanan bazlar ile eşsiz bir hale gelirken bir sonraki adımda DNA bazları kullanılarak organizmalarda olmayan proteinlerin sentezlenmesi amaçlanıyor. 2011 yılı Mayıs ayına kadar Hepatit C virüsü için uygulanan tek tedavi 48 haftalık ribavirin hapları ve haftalık interferon enjeksiyonlarıydı. Bu tedavi çoğunlukla rahatsız edici yan etkileri ve yeterli yararı sağlayamaması ile biliniyordu. Bu ay piyasaya sürülen yeni bir ilaç ile doğrudan HCV'ye karşı savaşılmakta ve yan etkiler en aza indirilmektedir. 8 haftalık süre sonunda tedaviye cevap veren ilacın bedeli ise hap başına 1000 dolar. Yıllar süren araştırmalar sonucunda yapılan pek çok deneme insan kök hücrelerinin insülin hormonu salgılayan pankreatik hücrelerine dönüşmesini sağladı. Tedavi için oluşturulan rehber ise hücrelerin embriyonik kök hücrelerden ya da yeniden programlanmış yetişkin hücrelerden üretilmesi. Bu çalışma sayesinde şeker hastalığı tedavisine bir adım daha yaklaşılmış oluyor. Çalışma, genç ve yaşlı farelerde dolaşım sistemlerinin incelenmesi, genç farelerden alınan kanın yaşlı farelere verilmesi durumunda beyin kas hücrelerinin gençleşmesi yönünde ilerliyor. Uzmanlara göre genç donörlerden alınan kan plazmaları ile belki de Alzheimer gibi hastalıklar tedavi edilebilecek. Hiç kuşkusuz Kasım 2014, geride bıraktığımız yılın en ilgi çekici ve merak uyandırıcı gelişmesine sahne oldu. ESA için Rosetta Philae uzay araçlarının 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızına inmesi, büyük bir ilerleme kaydedilmesini sağladı. Yaklaşık 10 yıl süren proje ile çamaşır makinesi büyüklüğünde bir uzay aracı birkaç başarısız denemeye rağmen kuyruklu yıldıza inmeyi başardı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/2050de-su-krizi-geliyor/", "text": "Konya Jeoloji Mühendisleri Odası Başkanı Yrd. Doç. Dr. Tahir Nalbantçılar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, dünyanın yüzde 70'ini kaplayan suyun sadece yüzde 0.3 gibi küçük bölümünün kullanılabilir ve içilebilir durumda olduğunu söyledi. İnsanoğlunun su ihtiyacını yeryüzü ve yeraltı su kaynaklarından karşıladığını ifade eden Nalbantçılar, insanın doğaya müdahalesi nedeniyle ekolojik dengenin bozulmasına bağlı olarak su kaynaklarının giderek yok olduğunu ve kirlendiğini kaydetti. Su potansiyeli açısından kıyaslandığında birçok ülkeye oranla su fakiri olan Türkiye'nin, UNESCO'nun hazırladığı Dünya Su Gelişme Raporunda, su potansiyeli bakımından 45. sırada yer aldığını vurgulayan Nalbantçılar, dünyada su zengini ülkelerde kişi başına düşen su miktarı ortalama 10 bin metreküpün üzerinde iken Türkiye'de bu rakamın bin 570 metreküpte kaldığını bildirdi. Dünya genelinde olduğu gibi Türkiye'de de suyun en fazla tarımsal sulamada kullanıldığını dile getiren Nalbantçılar, kontrolsüzlük nedeniyle Türkiye'de tarımsal sulama yüzünden su kaynaklarının giderek yok olduğunu anlattı. Son yıllardaki yağışların azlığı ve kuraklığın etkisiyle özellikle tarımsal sulamanın artmasıyla yeraltına inenden daha fazla suyun çekildiğini vurgulayan Nalbantçılar, Sadece Konya Kapalı Havzası ele alındığında sorun çok net ortaya çıkıyor. Yeryüzü kaynaklarına bakıldığında ise Beyşehir Gölü'nün adeta yok olma sürecine girdiğini, Tuz Gölü'nün 35 yılda yarı yarıya küçüldüğünü, Eşmekaya ve Ereğli sazlıklarının artık yok olduğunu belirten Nalbantçılar, diğer sulak alanların da yok olma tehdidiyle karşı karşıya bulunduğunu bildirdi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/2100e-kadar-iklim-bolgeleri-yok-olabilir/", "text": "Dünyadaki iklim bölgeleri, küresel ısınma yüzünden 2100 yılına kadar tamamen yok olabilir. CHİCAGO Amerikan Bilimler Akademisi'nce yayımlanan bilimsel araştırmaya göre, küresel ısınma nice bitki ve hayvan türünü de tehdit ediyor. Wisconsin üniversitesi uzmanlarının araştırması, özellikle Amazon ve Endonezya ormanlarını kapsayan nemli tropikal bölgelerin, iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek yerler olduğunu gösteriyor. Araştırmaya göre, buralarda yaşayan hayvan türleri iklim değişikliğine ayak uydurmakta çok zorlanacak. Uzmanlar, bu alt üst oluşun insanları da büyük göçlere zorlayacağını tahmin ediyor. Araştırmaya göre, iklim Andlar, Sibirya ve Avustralya'nın güneyinde bugünkünden tamamen farklı hale gelebilecek. En karamsar tahmine göre, yeryüzünün yüzde 39 ila 48'i 2100'e kadar ciddi iklim değişikliğine uğrayacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/3-d-yazicilar-ve-bioprinting/", "text": "American Chemical Society dergilerinden biri olan Langmuir dergisinde 8 Temmuz 2014 tarihinde yayınlanan araştırma gelecekte 3-D yazıcıların kullanım alanlarının ne denli ilgi çekici olacağını bir kez daha gösterdi. Geçtiğimiz günlerde yayınladığımız Geleceğin metalleri 3D yazıcılarla üretilebilir başlıklı haberde 3-D yazıcıların uzay teknolojisinde kullanımına yönelik yapılan bir araştırmanın sonucunu paylaşmıştık. Bu haberde bahsedeceğimiz uygulama alanı ise oldukça farklı: 3-D bioprinting. Yep yeni bir organı yazdırmak bilim kurgu filmlerinden çıkma bir söz gibi dursa da, teknoloji sayesinde hastaların çaresizlikle beklediği çeşitli organların üretilmesi olanaklı hale gelebilecek gibi duruyor. Yong Huang ve arkadaşları organ ve dokuların oluşturulması ya da biofabricating fikrinin organ bağışı eksikliğini giderebilecek bir fikir olduğunun farkında olarak çalışmalarını yönlendirdiler. Günümüzde çeşitli biofabricating yöntemleri kullanılmaktadır ancak bunların en önde geleni inkjet tekniğidir. Bu teknik kullanılarak hamster yumurtalık hücrelerinden insan fibroblastlarına kadar çeşitli hücreler yazdırılabilmiştir. Fakat şuana kadar, yazıcı uçlarında dağıtılan biyolojik mürekkeplerin nasıl davrandığına yönelik herhangi bir çalışma yapılmamıştı. Hang'ın takımı yaptıkları çalışma ile bu boşluğu doldurdular. Çalışmada farklı konsantrasyonlarda fare fibroblast bioinkleri kullanıldı. Çalışmanın bulguları arasında, fazla hücre eklenmesinin damlacık boyutunun küçülmesine ve yayılımın hızının azalmasına yol açtığı gözlendi. Çalışmanın sonuçları bilim adamlarına bu önemli alanda yön verecek gibi görünüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/458-milyon-once-cift-asteroit-dunyaya-carpti/", "text": "Uzay bilimcileri tarafında yapılan çalışmalara göre 458 milyon yıl önce Dünya'ya çarpan çift asteroit, Güneş sisteminde ki en büyük felaketler arasında gösteriliyor. Bugün İsveç üzerinde halen görülebilen kraterler 12 milyon yıl öncesine dayanan asteroit kuşağında ki devasa çarpışmanın izlerini yansıtıyor. Çarpışma etkisinde 200 km'lik asteroit parçalanarak oldukça büyük kaya parçalarına bölünürken bu parçaların bir kısmı dağılarak Dünya yörüngesine geçti. Dünya yörüngesine giren göktaşlarından ikisi İskandinavya'yı çevreleyen sığ denize düşerken izleri, Oestersund'un 20 km güneyinde 7.5 km'lik kraterde ve Malingen'in yakınlarında yer alan 700 metre boyutlarında ki kraterde görülebiliyor. Scientific Reports dergisinde yayınlanan araştırma raporlarına göre birbirine 16 km uzaklıkta yer alan bu iki krater hakkında oldukça nadir olarak görülen ikili gök taşlarından olduğu şüphesi vardı. Madrid'de yer alan Astrobiyoloji Merkezi'nde bulunan Jens Ormoe ve ekibi kraterlerin üzerinde delerek aldıkları örnekleri ve darbe sonucunda değişen sediment izlerini inceledi. Yine çarpma etkisinde oluşan volkanik püskürme haritalandırılarak iç kraterin oldukça derinlerde yer aldığı görüldü. Uzmanlar tarafından verilen bilgilere göre Lockne kraterinin 600 metre, Malingen kraterinin ise 150 metre uzunluğunda bir göktaşı tarafından oluşturulduğu düşünülüyor. Uzun süredir astrofizikte tartışılan eşdeş göktaşları Dünya'ya yakın geçen asteroitlerin %16'sının çiftler halinde olduğunu gösteriyor. Çift asteroit darbesinin 458 milyon yıl önce ana asteroit kuşağında oluşan büyük bir kopma sonucunda oluştuğu düşünülmekte. Uzmanlara göre bu çarpışma sonucunda Dünya'nın iklimi ve ekosisteminde meydana gelen önemli değişimler nedeniyle, türlerde artışa etki eden Büyük Ordovisiyan Biyoçeşitlilik olayına etki edebileceği düşünülüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/5-gezegenli-yildiz-sistemi-kesfedildi/", "text": "Bu temsili resimde, 55 Cancri etrafında döndüğü artık bilinen 5 gezegenin, 4'ü resmedilmiş. Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi'nden bilimadamları, güneş sistemi dışında, bir yıldızın yörüngesinde dönen 5. gezegenin keşfedildiğini bildirdi. Gökbilimciler, keşfedilen yeni gezegenin, Dünya'dan çok daha büyük, ancak kendi güneşi olan 55 Cancri olarak adlandırılan yıldızdan Dünya ile benzer uzaklıkta olduğunu açıkladı. San Francisco Üniversitesi'nden gökbilimci Debra Fischer, bu yıldızın çevresindeki 4 gezegenin daha önceden bilindiğini, ancak yörüngedeki beşinci gezegenin keşfinin, ilk kez 8 gezegenin bulunduğu güney sistemi dışında bir yıldızın yörüngesinde 5 gezegen olduğunu ortaya koyduğuna işaret etti. Fischer, gazetecilere açıklamasında, yörüngesinde 5 gezegen belirlenen yıldızın kendi güneşimize çok fazla benzediğini, yaklaşık aynı boyutta ve yaklaşık aynı yaşta olduğunu belirterek, Gezegenlerle dolu bir sistem gibi görünüyor dedi. Yeni keşfedilen gezegenin, Dünya'nın 45 katı ve Satürn'e benzer büyüklükte olduğunu belirtildi. Gökbilimcilerin, bu 5 gezegeni keşfinin 18 yıl aldığı kaydedildi. Yengeç takımyıldızı içindeki 55 Cancri yıldızının, 41 ışık yılı uzaklıkta olduğu bildiriliyor. Işığın 1 yılda katettiği mesafe olan ışık yılı, 9.4 trilyon kilometreye karşılık geliyor. Araştırmacılar, yeni keşiflerin, gezegenlerle dolu bizimki gibi bir sürü güneş sistemi olabileceğini ortaya koyduğunu düşünüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/5-saatte-avrupadan-avustralyaya/", "text": "İngilizler, saatte 6 bin km hızla gidecek yolcu uçağı yapıyor. Uçak, 300 yolcusuyla 4 saat 40 dakikada İngiltere'den Avustralya'ya varabilecek. Bu mesafeyi uçaklar molayla birlikte halen 22 saatte alıyor. LONDRA İngilizler, Avrupa'dan binlerce kilometre ötedeki Avustralya'ya 5 saatten kısa sürede uçabilecek uçak projesi için kafa yoruyor. Abingdon'daki Reaction Engines adlı şirketin uzmanlarınca 25 yıla kadar hayata geçirilmesi tasarlanan projeye göre, Mach 5 hızında (saatte 6 bin 125 km) yol alabilecek A2 uçağı, 300 yolcusuyla 4 saat 40 dakikada İngiltere'den Avustralya'ya varabilecek. (Mach 5'ten itibaren uçaklara hipersonik jet deniyor.) Bu mesafeyi uçaklar molayla birlikte halen 22 saatte alıyor. Dünyanın en hızlı uçağı Concorde, Mach 2 ile uçuyordu. Müstakbel uçağın bileti 3500 sterlin (yaklaşık 8 bin YTL) civarında olacak. Uçak kısaca LAPCAT olarak adlandırılan proje çerçevesinde geliştiriliyor. 7 milyon Euro'luk proje finansmanının yarısı AB'den geliyor. Avrupa Uzay Kurumunun da katkı sağladığı projenin, uzay çalışmalarında elde edilen bilgi birikimi ve teknolojinin, hava yolu şirketlerince hayata sokulmasını teşvik etmeye yönelik olduğu belirtiliyor. Hipersonik uçak A2, 143 metre boyunda olacak. Mühendisler, uçağı sıvı hidrojenle çalışan Scimitar motoruyla donatmayı tasarlıyor. Motor geliştirme çalışmaları da sürüyor. Şirket yöneticilerinden Alan Bond'un verdiği bilgiye göre, A2, Kuzey Atlantik'i 0,9 Mach hızıyla sessizce geçtikten sonra Kuzey kutbunun üzerine geldiğinde hızını 5 Mach'a yükselterek Avustralya'ya yönelecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/50-yil-once-uzaya-cikan-ilk-canli-laykaydi/", "text": "Layka adı verilen sokak köpeği, bundan 50 yıl önce Sovyet kapsülüyle uzaya çıkan ilk dünyalı oldu ve insanoğluna yıldızlara giden yolu hayatı pahasına açtı. SSCB, 1917 Ekim devriminin 40. yıl dönümünde ABD'lilerden üstün olduğunu göstermek için 3 Kasım 1957'de Sputnik-2 adlı yapay uyduyu, içindeki köpekle uzaya yolladı. Sovyetlerin amacı, canlı organizmanın uzay şartlarına dayanıp dayanamayacağını görmekti. Moskova sokaklarında başıboş gezen köpeklerin arasından seçilen ve Layka adı takılan fox terrier cinsi dişi köpek, kalp ritmini, kan basıncını ve nefesini ölçecek sensörlerle donatılmış bir giysi giydirilerek uzay kapsülünde kameranın karşısına oturtuldu ve dönüşü olmayan bir yolculuğa uğurlandı. Resmi açıklamalara göre, Layka 1600 km irtifada yörüngeye oturan kapsülde görevini hakkıyla yerine getirdi. Ancak hayvancağızın son demlerinin nasıl geçtiği belli değildi. Bazıları, köpeğin son yemine katılan zehirle huzur içinde sonsuz uykuya daldığını söylüyor, bazıları ise Laykanın kapsülde oksijen bittiği için öldüğünü iddia ediyordu. Velhasıl, Laykanın hayatının nasıl sona erdiği belli değildi. Laykanın akıbetini öğrenmek için 45 yıl beklemek gerekti. 2002 yılında ABD'de düzenlenen bir uzay konferansında, o dönemdeki Sovyet uzay çalışmalarının önde gelen isimlerinden Dimitri Malaşenkov, Laykanın füzenin fırlatılışıyla ortaya çıkan rahatsızlık ve acılar sonucu birkaç saat içinde öldüğünü açıkladı. Müthiş gürültü ve sarsıntının serseme çevirdiği hayvanın kalbi yerinden fırlayacakmış gibi normalden üç kat fazla çarpıyordu... Neden sonra gürültü kesilip kapsül sessizliğe gömülünce Layka huzura kavuşmuştu, ama çok geçmeden bu kez aşılması imkansız teknik problemler baş gösterecekti. Kapsülün ısı kalkanı fırlatılış esnasında zarar görmüştü. 4 saat geçtikten sonra kapsül içindeki sıcaklık 15 derece olması gerekirken, 41 dereceye fırlamıştı ve termometrenin civası durmadan yükseliyordu. Layka, uzay yolculuğuna başladıktan 5 saat sonra hiçbir hayat belirtisi vermiyordu. Uzaya çıkan ilk canlı olarak tarihe geçen dişi köpeğe mezar olan kapsül, 14 Ağustos 1958'e kadar Dünya'nın tepesinde dolandı durdu ve nihayet o gün atmosferin yoğun katmanlarında yok oldu. Laykanın katıldığı uzay yolculuğundan elde edilen bilgiler, daha sonra uzaya gönderilen köpeklerin salimen geri getirilmesine imkan sağladı. Yuri Gagarin de 12 Nisan 1961'de uzaya çıkan ilk insan oldu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/6-uluslararasi-balkan-fizik-birligi-ogrenci-konferansi/", "text": "Türk Fizik Derneğinin, TAEK, Yıldız Teknik Üniversitesi, Muğla Üniversitesi, Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Erzincan Üniversitesi, Rize Üniversitesi, Harran Üniversitesi ve Aksaray Üniversitesinin destekleri ile düzenleyeceği ISCBPU-6 , Sixth İnternational Student Conference of the Balkan Physical Union (6. Uluslararası Balkan Fizik Birliği Öğrenci Konferansı) bilimsel toplantısı 21 24 Ağustos 2008 tarihleri arasında Bodrum Belediyesi Nurol Kültür Merkezi / Bodrum'da gerçekleştirilecektir. 2008 yılında 6. si gerçekleştirilecek ISCBPU 6, Sixth International Student Conference of the Balkan Physical Union bilimsel toplantısının Danışma Kurulu Başkanı Prof.Dr.Nikolai Tonchev Uluslararası Bilim Kurulu Başkanı Prof.Dr.Angelos Angelopoulos ve Organizasyon Komitesi Başkanı Araş.Gör.R.Burcu Çakırlı dir. Daha önce gerçekleştirilen BPU Öğrenci konferansları, 1994 yılında İzmir / Türkiye ' de , 1996 yılında Bansko / Bulgaristan'da, 1997 yılında da Cluj Napoca / Romanya' da 2006 ve 2007 yıllarında Bodrum / Türkiye'de düzenlenmiştir. ISCBPU 6, Sixth International Student Conference of the Balkan Physical Union Avrupa ve Balkan ülkelerinden Lisans, Yüksek Lisans ve Doktora öğrencilerine açıktır. Konferansın amacı, öğrenciler arasında gerçek bir arkadaşlık ve bilim atmosferi yaratmaktır. Fiziğin tüm disiplinlerinde gerçekleşmiş en son bilimsel çalışmaları öğrencilerin anlayacağı basit bir şekilde aktaracak çok sayıda konusunda tanınmış yerli ve yabancı çağrılı konuşmacılar yer alacaktır. Konferansta öğrenciler fiziğin tüm disiplinlerindeki konuları içeren bilinen veya orijinal konularda yaptıkları araştırmaları sözlü sunum veya poster şeklinde sunabileceklerdir. Sözlü ve poster sunumların amacı, öğrencileri araştırma yapmaya teşvik etmek, fiziği sevdirmek ve bir sunum yapmalarını tevsik ederek pratik yapmalarını sağlamaktır. Konferansın dili İngilizce'dir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/65-milyon-yillik-dinozor-yumurtasi-ii/", "text": "boyunda ve 6 ila 8 cm eninde. Rahminde yavrusunun yumurtasını taşıyan bir anne dinozor fosili bulundu. 65 milyon yıllık fosil yumurtanın kabuk bağlama sürecinde olduğu düşünülüyor. Çin'de bulunan 65 milyon yıllık anne dinozor fosilinin karnından çıkan kabuklu yumurta, dinozorların nasıl üredikleri ile ilgili son derece önemli ipuçları veriyor. İlk belirlemelere göre, anne dinozor bugünkü kuşları andıran bir şekilde kuluçka evresini yumurtanın üstünde oturarak geçiriyor. Dinozorların yaşayan en yakın akrabaları kabul edilen kuşlar ve timsahlar yumurtalarını birbirlerinden farklı şekillerde çıkarıyor. Bilim insanları dinozorların yumurtlama sistemlerinin hem timsahlar hem de kuşlarla benzerlik gösterdiğini vurguluyor. Timsahlar ve benzeri sürüngenlerin iki rahmi olduğundan tek seferde birkaç yumurta çıkarabiliyor. Kuşlar ise tek rahimli olduğundan her bir seferde tek yumurta çıkarıyorlar. Modern timsahlarda yumurta kabuğunun oluşması 3 hafta sürüyor, kuşlar da ise yumurtanın kabuk bağlaması 1 ila 2 gün sürüyor. Fosili bulunan dinozorun Oviraptor türüne ait olduğu saptandı. Oviraptor türü, bugünkü kuşların da atası sayılan bir çok antik canlıyı kapsayan Teropot türünün bir alt grubu. Çin'de bu türlere ait birçok fosil çıkarılıyor. Çalışmayı yapan bilim insanları fosil yumurtaların kuluçkaya hazır vaziyette olduğunu belirtiyor. Oviraptor'un iki yumurtalık kanalı olduğunu düşünülüyor, bu durumda da dinozorun her bir rahimden birer yumurta çıkarıyor olması gerek. Buna göre, dinozor her bir rahim kanalından bir yumurta esasıyla birden çok yumurta çıkarabiliyor. Fosil yumurta 20 cm boyunda ve 6 ila 8 cm eninde. Yetişkin dinozorların boyunun ise 4 metre'yi aştığı düşünülüyor. Çin'in Ciangşi bölgesinde gün ışığına çıkarılan fosilin leğen kemiği ve omurları sağlam çıktı. Fosilin bilim dünyası için önemi dinozorun yumurtası için belli bir özen gösterdiğini kanıtlaması. Daha önce bulunan dinozor yumurtaları, annelerin yavruları ile ilişkilerini detaylandıracak nitelikte değildi. Bulgulardan oviraptorun bugünkü timsahlar ve kuşlar arasında bir yapıya sahip olduğu ortaya çıkıyor. Bu sonuç kuşların oviraptorlardan türediği tezini destekliyor. Bilim insanları kuşların erken evrim sürecinde uçmayı öğrenmeden önce birkaç yumurta bırakabildiklerini, uçmayı öğrenmeleriyle ise tek rahim kanalının kaldığını vurguluyor. Her bir seferde tek yumurta yapıyor olmaları, kuşların ağırlığını azaltarak uçmalarını kolaylaştırıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/67p-uzerinde-organik-molekul-izleri/", "text": "2004 yılında 67P ismi verilen Kuyruklu Yıldızda inceleme yapmak üzere uzaya fırlatılan Rosetta Philae uzay araçları bilindiği gibi geçtiğimiz haftalarda kuyruklu yıldız yüzeyine iniş yapmış ve ilk verileri ESA merkezine göndermeye başlamıştı. Gönderilen ilk veriler arasında kuyruklu yıldızın yüzey yapısı fotoğraflanırken yalnızca üç gün çalışabilen Philae sondası görevinin önemli bir kısmını tamamlayarak uyku moduna geçmişti. Uyku moduna alınmadan önce yaklaşık 35 derecelik bir açıyla güneş panelleri oynatılan ve ilerleyen dönemde Güneş ışınlarını alması durumunda tekrar çalışması beklenen Philae son verileri ESA'ya ulaştırmıştı. ESA tarafından yapılan açıklamada Philae'den elde edilen verilerin kuyruklu yıldız üzerinde organik moleküller olabileceğine işaret ettiği söylendi. Bilim adamları tarafından yapılan açıklamalarda Philae'nin yıldız yüzeyinde organik moleküller bulduğu söylendi. Uzay aracı tarafından tespit edilen moleküllerin hangileri ya da ne kadar komplike olduğu konusunda net bir açıklamada yapılmadı. Organik Moleküllerin bu denli önemli olmasında aslında pek çok detay yer alıyor. Bazı bilim çevrelerine göre Dünya'da bugün tükettiğimiz su ve yaşamın temellerinin yıldızlarda gelmiş olabileceğine inanılıyor. Yaşamın temelini de oluşturan karbon içerikli organikler, bu bağlamda büyük önem taşıyor. Yine Philae'den elde edilen verilere göre kuyruklu yıldızın yüzeyinde büyük oranda toz tabakasıyla kaplı olan buzun yer aldığı görülüyor. İlerleyen dönemde ESA elde ettiği verileri analiz ederek daha farklı bulgulara ulaşabilir. ESA'ya ait modül bilindiği gibi 10 yıl önce fırlatılmış 12 Kasım tarihinde 67P kuyruklu yıldızına konmuştu. Yaklaşık 60 saatlik görev süresi boyunca Dünyaya pek çok veri gönderen Philae, enerjisi tükendiği ve yeteri kadar güneş ışığı alamadığı için uyku moduna geçmişti. Hedeflenen alanın yaklaşık 1 km kadar uzağına inen Philae, bir kayanın gölgesinde olması nedeniyle yeteri kadar güneş ışığı alamamıştı. Uzmanlara göre kuyruklu yıldızın güneşe yaklaşmasıyla birlikte Philae'nin de yeniden çalışabileceğine inanılıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/7-5-milyar-isik-yili-otedeki-patlama-goruldu/", "text": "ABD'li astronomlar, 7,5 milyar ışık yılı uzakta olmasına rağmen dünyadan çıplak gözle dahi görülebilecek parlaklıkta patlama tespit etti. ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi uzmanlarından Stephen Holland, bilinen herhangi bir cisim veya patlama türü, bu kadar uzak mesafeden çıplak gözle görülemez dedi ve gözlemlerinin heyecan verici olduğunu belirtti. Holland, herhangi biri doğru zamanda doğru yere baksaydı, şimdiye kadar gözlemlenen bu en uzak nesneyi optik cihaz kullanmadan çıplak gözle görebilirdi ifadesini kullandı. Şimdiye kadar çıplak gözle görülebilecek en uzak cisim, sadece 2,9 milyon ışık yılı mesafedeki M33 adlı galaksiydi. NASA'nın Swift adlı uydusunca gözlemlenen gamma ışını patlaması, evrende meydana gelen en şiddetli patlamalardan biri sayılıyor. NASA yetkilisi Neil Gehrels de, çarşamba günü tespit ettikleri patlamanın, daha önceki bütün gamma patlamalarını silip süpüren şiddette olduğunu vurguladı. Bu tür patlamalar, genellikle büyük kütleli yıldızlar nükleer yakıtlarını tüketip kendi içlerine çöktüklerinde meydana geliyor. Swift uydusu, aynı gün bir de rekora imza attı ve bir gün içinde 4 gamma patlaması tespit etti. Dahası bu rekor, Stanley Kubrick'e 2001 Uzay Macerası filmini çekmesi için ilham veren bilimkurgunun öncü ismi Arthur C.Clarke'ın öldüğü gün kırıldı. Swiftten sorumlu ekipten Judith Racusin, Arthur Clarke'ın ölümü, evreni gamma patlamalarıyla aydınlattı sanki... dedi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/85-milyon-bilinmeyenli-denklemi-cozduler/", "text": "problemini çözerek bir dünya rekoruna imza attılar. az zarar verecek cep telefonu, bilgisayar gibi cihazların yapımından, dünya rekorunu bu yıl iki katına çıkardıklarını anlattı. konferanslarda da ilgili meslektaşlarımıza duyuruldu dedi. bilinmeyeni bulunan bir denklemi çözebildiklerini söyledi. Gürel, GB bellek içeren süper bilgisayarlarımız var. Fakat bu bilgisayarlar, dünyadaki ilk 500, hatta ilk 5 bin bilgisayarın arasına bile girmiyor. dünyanın en büyük matris denklemlerinin çözülmesinin sırrı, algılama gibi alanlarla tıbbi görüntüleme, optik, nanoteknoloji, metamalzemeler gibi pek çok disipline yarar sağladığını ifade etti. araştırma çalışmalarının, Savunma Sanayi Müsteşarlığı , ASELSAN, çalışmanın pek çok alanda uygulaması var. Örneğin, uzaktan algılama, azaltacaklardır. Bu şekilde sağlık riskini azaltma şansımız var. Küçük, Vestel, IBM ve Intel gibi firmaların ilgi gösterdiklerini dile getirdi. karşılamaya yönelik olarak kullanılmasının planlandığını vurgulayarak,"} {"url": "https://www.onlinefizik.com/abd-denizde-metan-hidrat-arayacak/", "text": "ABD, fosil bazlı metan hidratı yeni enerji kaynağı olarak seçti. Keşif gemisi Meksika Körfezi'nin altından metan hidrat çıkarmak üzere bu hafta ilk sondajı yapacak. Dünyada petrol tükenirken, ABD yeni enerji kaynaklarına yöneliyor. Washington, Meksika Körfezi'nin altında sıkışmış halde bulunan fosil yakıt metan hidratı, enerjiye dönüştürmeyi seçti. Fosil bazlı olan metan hidratın 10 yıl içinde ticarileşmesi bekleniyor. Çevreciler ise, bu fosil yakıtın dünyayı petrolden daha da kirleteceği uyarısında bulunuyor. Dünyanın enerji ihtiyacını büyük ölçüde karşılayan petrol, doğalgaz ve kömür gibi fosil yakıtlara bir yenisi daha ekleniyor; metan hidrat. ABD, Japonya, Güney Kore ve Hindistan gibi ülkeler enerji açıklarını karşılamak için fosil yakıt metan hidratı gündeme aldılar. Kimi çevreler, deniz yataklarında ve Kuzey Kutbu'nun altında, dünyadaki petrol rezervlerinden daha fazla metan hidrat bulunduğunu düşünüyor. Bu görüşe göre, karbon temelli olan bu değerli gaz keşfedilmeyi bekliyor. Metan hidratın 10 yıl içinde ticari kullanıma sunulabileceği belirtiliyor. ABD bu hafta içinde yapılacak ilk sondaj ile, 10 yıl sonra yeni enerji kaynağı olarak ekonomisini çevirecek metan hidratı çıkarmaya başlayacak. Halen Meksika Körfezi'nde bulunan keşif gemisi metan hidratın nasıl yeryüzüne çıkarılacağı ve depolanacağı ile ilgili ön incelemeler yapacak. Metan hidrat, su ve gazın deniz yatağının altında yüksek basınçla birbirleriyle karışmasından meydana geliyor. Çevreciler fosil yakıt olduğu için metan hidrata karşı. Fosil bazlı yakıtların küresel ısınmaya neden olduğunu belirten çevreciler, dünyanın bunlardan yeterince zarar gördüğünü savunuyor. Çevreciler, metan hidrat çıkarılmasının ayrıca deniz yataklarına ve buradaki ekosistemlere zarar vereceğini vurguluyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/abd-japonya-uydu-agi-kuruyor/", "text": "NASA ve Japon uzay dairesi JAXA, küresel yağmur rejimini ölçümlemek için Dünya yörüngesinde bir uydu ağı oluşturacak. İngilizce adıyla The Global Precipitation Measurement projesi, her üç saatte bir yağmur sayımları verecek. Uydu ağı meteorolojik tahminlerin yanı sıra küresel buharlaşmanın iklim değişimlerine etkisini araştıracak. Proje 2011 yılında hayata geçtiğinde 1.1 milyar dolara mal olacak. Projenin NASA tarafından sorumlu Arthur Hou, uydu ağının şimdiye dek kurulan en gelişmiş ve kapsamlı yağmur gözlem aracı olacağını vurguladı. Uydu ağının bilimsel ve meteorolojik amaçlı olacağını belirten Hou, bu sayede yağmur rejimi ve topraktaki nemin iklime etkisinin ölçüleceğini söyledi. Toplam 8 uydudan oluşan ağın merkezindeki ana uydular, yağmur rejimini çift-frekanslı radar ve pasif mikrodalga radyometre yöntemiyle ölçüm yapacak. Çevredeki uydular ise, merkezden aldıkları koordinatlar uyarınca yeryüzünden veri toplayacak. Uydu ağı özellikle yerinde ölçümün en zor olduğu okyanus yüzeylerinden veri toplayacak. Uydulardan gelecek yüksek çözünürlüklü haritalardan sel baskını ve heyelan tahminleri de yürütülebilecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/abd-ordusu-isinlama-ile-ilgileniyor/", "text": "ABD ordusunun, Uzay Yolu dizisiyle özdeşleşen ışınlama tekniğini araştırdığı ortaya çıktı. Uzay Yolu dizisinde mürettebatı bir noktadan bir noktaya transfer etmek için kullanılan teleportasyon, gelecekte tankların ve askerlerin ışınlanmasında mı kullanılacak? Daha önce radara yakalanmayan uçak ve lazer teknolojilerini ABD ordusuna kazandıran Ohio'daki Wright-Patterson Üssü laboratuvarları, ışınlama teknolojilerinin askeri uygulamalarını inceliyor. ABD Hava Kuvvetleri ışınlama teknolojilerinin geliştirilmesi için bu konuda uzmanlaşan Warp Drive Metrics şirketi ile bir anlaşma yaptı. Şirketin ordu için hazırladığı 78 sayfalık raporda, Mevcut teknoloji insanları ve nesneleri ışınlamaktan uzaktır. Bu konuda kaydedilmesi gereken birçok gelişme var deniliyor. Laboratuvarın direktörü Kurmay Albay Mike Heil, raporu 'ışınlamanın şimdi ve gelecekte ordu için pratik bir çözüm olmayacağı' şeklinde yorumluyor. Albay Heil ışınlama çalışmasını şu sözlerle tanımlıyor: Geleceğe bakmak zorundayız, sadece bugünün değil, geleceğin ihtiyaçlarına göre de donanım hazırlıyoruz, diyelim ki 30 yıl sonrasının. ABD ordusunun, Uzay Yolu dizisiyle özdeşleşen ışınlama tekniğini araştırdığı ortaya çıktı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/abdde-yasayan-turk-bilim-adamlari-toplandi/", "text": "New York'ta, Türk Amerikan Bilimadamları ve Akademisyenleri Derneği bir tanıtım toplantısı düzenledi. TASSA'nın Türkevi'nde düzenlediği toplantının öncesinde konuşan Başkan Banu Onaral, TASSA'nın 2004 yılında ilk faaliyetlerine başladığını ve 2005 yılında da resmi dernek olarak yıllık konferanslar düzenleme sürecine girdiğini söyledi. Onaral, TASSA'nın kısa süre içinde üye sayısının 3 bin 300'e yükseldiğini de belirtti. TASSA'nın kurucu başkanı Sülayman Gökoğlu'nun ardından başkanlığa yeni seçildiğini belirten Onaral, derneği daha sağlam temellere oturtur oturtmaz idaresini daha genç nesile devretmek olduğunu bildirdi. Onaral \"biliminsanları\" yelpazesini çok geniş tuttuklarını belirterek sosyal bilimler, sanat, beşeri bilimler, doğa bilimleri, tıp, mühendislik, yönetim, finans, ekonomi dallarında çalışan tüm Türk-Amerikan toplumu üyelerini derneklerine almayı istediklerini anlattı. Onaral, 4'üncü yıllık toplantılarını bu yıl Boston'da Harvard Tıp Fakültesinde yapacaklarını bildirerek, bu yılki konunun \"Yenileşim: Sosyal Değişim ve Ekonomik Gelişimin Sürükleyicisi\" olduğunu ifade etti. Onaral, TASSA'nın Amerika'da yaşayan Türk beyin gücünü, Türk sanat gücünü ve Türk bilginlerini bir araya getiren bir dernek, amacının da Türkiye ile ABD arasında \"sürdürülebilir bilim ve sanat köprüsü kurabilmek\" olduğunu söyledi. Türk-Amerikan bilim adamlarının tek vücut olarak gücünü ABD'de göstererek somut projeler yapabilmesinin son derece önemli olduğunu anlatan Onaral, hem ABD'deki diğer Türk-Amerikan dernekleriyle hem de Türkiye'de \"TÜBİTAK, Ulusal İnovasyon Girişimi\" gibi kamu ve sivil toplum kurumlarıyla işbirliği yaptıklarını dile getirdi. Onaral derneklerinin bir \"beyin ağı\" olduğunu anımsatarak \"bu beyin ağının yaratacağı pek çok somut proje var. Bu projelerin büyük kısmı gelecek nesillerin daha uygun ortamlarda yetişebilmesini sağlamak. TASSA'nın amacı hem ABD'de hem de Türkiye'de bilime katkıda bulunmaktır. ABD'deki Türk kökenli bilim adamlarının Türkiye'nin çok önemli bir insan cevheri olduğunu vurgulayan Onural, \"biz bu beyin gücünün hem Türkiye'deki toplumsal dönüşümde nasıl değerlendirilebileceği sorusuna hem de evrensel bilime nasıl katkıda bulunacağına odaklanmış durumdayız. Bizim için asıl olan insan ve gelecek nesil\" dedi. Tanıtım toplantısında ise yine Başkan Onaral ve Özdinler TASSA'nın faaliyetlerine ve tanıtımına yönelik katılımcılara detaylı bilgi verdi. Toplantıda konuşan New York Başkonsolos Yardımcısı Zeynep Kızıltan, TASSA'nın Türkiye ile ABD arasında önemli bir köprü kurduğunu belirterek, New York Konsolosluğu olarak TASSA'ya her türlü yardımı yapmaya hazır olduklarını söyledi. Toplantı sonunda gazetecilerin soruları üzerine Başkan Onaral, New York bölgesinde çok zengin bir beyin ağı olduğunu kaydederek, TASSA'nın amacının bu cevheri harekete geçirmek ve \"her yere adapte olabilen çok dünyalı gençler yetiştirmek\" olduğunu söyledi. \"Beyin göçüne inanmıyorum. Bizim Amerika'da olmamız Türkiye için bir kayıp değil, bence çok önemli bir kazanç. Sonuçta insan ülkesini seviyorsa nerede olursa olsun ülkesi için çalışacaktır. Toplantıya Türk-Amerikan toplumundan geniş bir kitle katıldı. TASSA'nın \"www.tassausa.org\" adresli internet sitesinden kuruluşla ilgili bilgiler alınabiliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/abden-iklim-degisikligi-icin-yeni-strateji/", "text": "AB Komisyonu'nun çevreden sorumlu üyesi Stavros Dimas tarafından sunulan strateji kağıdı, Avrupa'yı bekleyen sel, kuraklık, aşırı sıcak hava dalgaları gibi tehlikelere dikkat çekiyor. Önlem alınmazsa Türkiye'nin de içinde bulunduğu güney bölgelerinde yaz aylarında sıcakların dayanılmaz bir seviyeye geleceği, bunun da su kaynaklarını tüketerek, yıllık yüzde 10 ila 30 civarında ürün kaybına yol açacağını belirtiliyor. Strateji kağıdında ayrıca aşırı sıcakların binlerce insanın ölümüne neden olacağı da yer alırken, Karadeniz Bölgesi'nde ısı artışının yıllık yaklaşık 5 dereceye yaklaşacağı uyarısı yapılıyor. Komisyon, hazırladığı raporda bu kötü senaryoyunun gerçekleşmesini önlemek için acil önlemler alınması gerektiğine dikkat çekiyor. AB'nin başta tarım, balıkçılık, bio çeşitliliğin korunması ve su yönetimi gibi politikalarına iklim değişikliğine uyum hedefleri eklenmesini öneriliyor. Ayrıca uyum stratejileri geliştirmek için erken hareket etmek, dünyanın iklim değişikliğine uyum ihtiyaçlarını AB'nin dış ilişkiler politikalarına entegre etmek ve bu alanda yeni ittifaklar yaratmak da komisyonun önerileri arasında yer alıyor. Strateji ve eylemleri analiz etmek üzere Avrupa iklim değişikliği danışma grubu oluşturmayı da planlayan AB Komisyonu, bu çalışmaların ilk adımı olarak 3 Temmuz'da Brüksel'de kapsamlı bir konferans düzenleyecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/abdusselam/", "text": "Nobel armağanı alan ilk müslüman ilim adamı olan Abdüsselam, 1926 yılında Pakistan sınırları dışında kalan Jhanga'da doğdu. Pakistanlı fizik bilgini Abdüsselam, Pencap ve Cambridge üniversitelerinden matematik ve fizik dallarında birinci olarak mezun oldu. 1951 yılında hazırladığı doktora teziyle kuvantum elektrodinamiğinde temel olacak bir çığır açtı ve aynı yıl Pencap Üniversitesi'ne profesör oldu. 1954 yılında Cambridge Üniversitesi'ne okutman tayin edilince, Pencap Üniversitesi'nden ayrıldı. 1957 yılında, Londra Üniversitesi'ndeki İmperal College'e teorik fizik profesörü olarak tayin edildi. Bundan sonra, Abdüsselam, dünya çapında pek çok akademi, çeşitli komisyon, ilmi dernek ve ilmi heyet üyeliklerinde bulundu. Aynı zamanda pek çok ilmi kuruluşun başkanlığına getirildi. 1970-1973 yılları arasında Birleşmiş Milletler Üniversitesi'nin Birleşmiş Milletler Kurucu Kurulu ve Vakıf üyesi oldu. 1971-1972'de Birleşmiş Milletler İlim ve Teknolojisi İstişari Komitesi'ne başkanlık etti. 1972-1978 arasında Milletlerarası Sırfi ve Tatbiki Fizik Birliği nin ikinci başkanlığını yaptı. 1976 yılında Guthire Madalyası Armağanı, 1978'de Accedamia Nazionale di XL'nin Malteuecci Madalyası, 1978'de Amerikan Fizik Enstitüsü'nün John Terrance Tate Madalyası, yine 1978'de İngiliz Kraliyet Akademisi'nin Kraliyet nişanını aldı. 1979'da, ABD Milli Eğitim Akademisi ve İtalyan Milli Lincei Akademisi'ne yabancı üye seçildi. Aynı yıl kendisine Nobel Fizik Armağanı verildi. Ayrıca, biri 9 Eylül 1981'de İstanbul Üniversitesi tarafından olmak üzere, dünyanın çeşitli üniversitelerinden 15'i aşkın fahri fen doktorluğu payesi vardır. Bugün bir taraftan Londra Ünivetsitesi İmperial College'de teorik fizik profesörlüğünü (1957'den beri) sürdürürken, diğer taraftan da Trieste'deki \"Milletlerarası Fizik Merkezi\"nin direktörlüğünü ifa etmektedir. Görüldüğü gibi, hayatının bütün devreleri milletlerarası başarılarla dolu olan Pakistanlı fizik ilim adamı Prof. Abdüsselam, ender yetişen İslam alimlerinden birisidir. Prof. Abdüsselam, 230'dan fazla orijinal çalışma yaptı. Bunlardan bir kısmını, aralarında birçok Türk fizikçilerinin de bulunduğu mesai arkadaşları ve öğrencileri ile hazırladı. Prof. Abdüsselam, bu çalışmalarında, İslamiyetin ilme verdiği önemi bilen ve bütün ilimlerin kaynağı olduğuna inanan, keşiflerini ona dayandıran bir müslümandır. savunur ve ilmi, Allah'ın sanatını anlama gayreti olarak tarif eder. Hatta ona Nobel armağanı kazandıran teorisini bile, ilahi sanatın bir kısmını anlayabilme lütfuna bağlar. Teorik fizikçiler, 1918'den beri, bu etkileşmelerden en az ikisinin veya hepsinin menşeinin aynı olduğunu isbat etmeye çalıştılar. Bu konuda çalışmalar yapan Einstein, bu işe 35 yılını verdiği halde tatminkar ve gözlemlere uygun düşen bir netice elde edememişti. Einstein'in gerçekleştiremediği bu teoriyi Profesör Abdüsselam gerçekleştirdi: İki ayrı tipten etkileşme aynı bir teorik model içerisinde deneylere uygun ve tatminkar bir şekilde izah ve tasvir edilebiliyordu, zayıf etkileşmeler ile elektromagnetik etkileşmeler aynı bir teorik çatı altında birleştirilebiliyordu. İşte Selam-Weinberg Teorisi'nin özü buydu. Abdüsselam, sadece fizikteki çalışmaları ile değil, idarecilik ve yöneticiliği ile de örnek gösterilecek bir şahsiyettir. Abdüsselam'a göre, müslümanlar ne zaman bu ayetlerin ışığında çalışmalar yaptılarsa büyük başarılar kazandılar ve sahalarında çığırlar açtılar. bulunduğunu belirtir ve bu ayetlerin müslümanları araştırmaya, tefekküre, akıllarının iyi bir şekilde kullanmaya çağırdığını söyler. Bunun için bütün müslümanları, bu gerçekler ışığında ilme gereken önemi vermelerini ve bugünkü geri kalmış durumlarından kurtulmaları gerektiğini söyler. Prof. Abdüsselam, milletlerarası ilmi kuruluşlarda iyi bir yönetici ve etkili bir organizatör olarak da görev yaptı. Bu konudaki en büyük eseri ve 19 yıl kesintisiz olarak direktörlüğünü yürüttüğü Teorik Fizik Merkezi'nin kurulmasıdır. Yine 1964 yılında, Milletlerarası Atom Enerjisi Ajansı'nın kurulmasını sağladı. Bu merkezin direktörlüğüne de Prof. Abdüsselam getirildi. Direktörlüğünü yürüttüğü Teorik Fizik Merkezi kanalıyla çeşitli ülkelerin, özellikle gelişmekte olan ülkelerin fizikçilerine büyük imkanlar sağlamaktadır. Bilhassa Türk fizikçilerine gösterdiği özel ilgi ve imkanlar oldukça geniştir. Türk fizikçiler, yaptıkları 80 civarında orijinal çalışmayla bu desteğe layık olduklarını göstermişlerdir. Profesör Abdüsselam, milletlerarası ilmi kuruluşlarda tesirli bir organizatör ve idareci olarak da görev yaptı. Bu konuda en büyük eseri hiç şüphesiz Trieste'deki Teorik Fizik Merkezi'nin kurulması hususunda oldu. 1960'ta Milletlerarası Atom Enerjisi Ajansı'nın Genel Konferansına Pakistan guvernörü olarak katıldı. Bu merkezin kurulması gerektiği fikrini ilk defa ortaya attı ve ilgilileri, dört sene boyunca ikna etmeye çalıştı. 1964'te de merkezin kurulmasını sağladı. Bu merkez İtalyan hükümetiyle Milletlerarası Atom Enerjisi Ajansı'nın patronajı altında kuruldu ve direktörlüğüne Prof. Abdüsselam getirildi. Profesör Abdüsselam, fizik alanında büyük hizmetler yaptı. O fiziği, milletleri yaklaştırıp kaynaştırmada güçlü bir faktör olarak kullanmasını bildi. Türk fizikçilerine de fazlasıyla ilgi gösterdi ve maddi-manevi yardımlarda bulundu. Türk fiziğinin gelişmesine çalıştı. İstanbul Üniversitesi, bu hizmetlerinden dolayı Prof. Abdüsselam'a 9 Eylül 1981'de, Fahri Fen Doktoru payesi verdi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/acayip-kaynama/", "text": "Birkaç yıl öncesine kadar bu soruların cevabını hiç kimse bilmiyordu. Açıkçası, burada bile, yani dünyada, fizikçiler kaynayan sıvıların komplike davranışlarını açıklamakta zorluk çekiyor. Belki uzayda kaynama çok daha şaşırtıcı çıkabilir. Bunlar çok önemli sorular çünkü kaynama sadece kahve fincanında değil, aynı zamanda uzay araçlarının soğutma ve güç ünitelerinde de gerçekleşiyor. Bu yüzden mühendisler uzayda kaynamanın nasıl gerçekleştiğini bilmek istiyorlar. 1990'ların başında Michigan Üniversitesi ve NASA'dan bir grup bilim adamı ve mühendis bunu bulmaya karar verdi. Sıvı olarak freon soğutucusu kullanarak; 1992-1996 yılları arasında 5 görev boyunca, bir uzay mekiğinde, bir seri kaynama deneyi yürüttüler. Böylece dünyada kaynayan sıvılar ile yörüngede kaynayan sıvılar arasında şaşırtıcı farklılıklar buldular. Örneğin; ağırlıksız ortamda kaynayan sıvı binlerce köpüren baloncuk üretmek yerine küçük olanları yutan bir, dev, dalgalı baloncuk yarattı. Eğlence değerinin yanı sıra, bu deney basit bir meraktan çok daha fazlasıydı. Sıvıların uzayda nasıl kaynadığını öğrenmek; uzay için daha uygun soğutma sistemlerinin tasarlanması gibi pek çok önemli konuya önderlik etti. Ve belki bir gün bu bilgi, güneşin sıvıları kaynatması prensibine dayalı dizayn edilen güç ünitelerinin uzay istasyonlarında kullanılmasını sağlar."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/agir-cisimlerde-serbest-dusme-hareketi/", "text": "Bu soru farklı farklı şekillerde karşınıza çıkabilecek sorulardan birisidir. Örneğin 'aynı yükseklikten bırakılan 1000 kg kütleli demir mi yoksa 100 gr kütleli elma mı yere daha çabuk ulaşır?' şeklinde de bu soruyu ifade edebiliriz. Hayır. Bir cismin kütlesinin veya ağırlığının cismin düşüş süresi üzerinde bir etkisi yoktur. Eğer bir cismin daha ağır olduğu söyleniyorsa, bu o cisme dünya tarafından etki ettirilen kütle çekim kuvvetinin daha fazla olduğu anlamına gelir. Ağırlık arttıkça kütle artacak, ancak yerçekimi ivmesi sabit kalacaktır. Ağırlık = m.g ifadesinden de görebileceğimiz üzere G/m oranı daima g olarak gösterilen yerçekimi ivmesine (yaklaşık olarak 9,8 m/s2) eşit olacaktır. Bu ise düşen cismin kütlesi ne olursa olsun her saniye de hızını 9,8 m/s kadar arttıracağını söylemektedir. Yani aynı anda serbest bıraktığımız cisimler kütleleri ne olursa olsun aynı zaman aralığında aynı miktarda yer değiştireceklerdir . Ancak cisimlerin içinde yer aldığı ortamın cisimler üzerinde oluşturacağı direnç kuvvetleri cismin geometrisine bağlı olarak değişiklik gösterebileceğinden ötürü uzun mesafe düşüşlerinde bu dirence bağlı olarak düşme sürelerinde farklılıklar oluşmasına neden olabilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/akan-sulari-egin/", "text": "Size harika bir gösteri daha. Saçınızın kuru olduğuna emin olun bu gösteriye başlamadan 🙂 Bu gösteri için saçınız ve saçınızı taramakta kullanacağınız bir tarağa ihtiyacınız olacak. 1. Bu gösteriyi bir lavaboda yapacaksınız. Musluğun altına bir kap koyun ki suyu boşa harcamayın. 2. Musluktan ince bir su akıntısı elde edecek şekilde musluğu ayarlayın. 3. Musluktan akan suyu ayarladıktan sonra suyu öylece bırakın ve plastik tarağınız ile saçınızı taramaya başlayın. Bir dakika civarı saçınızı tarayın. 4. Şimdi tarağınızı akan suya yaklaştırın ama kesinlikle suya dokundurmayın. Su akışını izleyin. Nasıl, şaşırdınız mı?. Su akışının eğildiğini göreceksiniz, bunun sebebi elektriksel kuvvettir. Evet doğru duydunuz elektriksel kuvvet. Tarak ile saçınızı taradığınızda tarak elektron kazanarak negatif elektrikle yüklenir. Böylece statik elektrikle yüklü bir cisim elde etmiş oluruz. Bu tarağı su akışına yaklaştırdığımızda elektrostatik bir çekme kuvveti oluşur ve su akışı tarağa doğru yaklaşır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/akilli-materyal-ile-cigneme-sonucu-enerji-uretimi/", "text": "Kanada'da bir grup araştırmacı çene hareketleri ile elektrik enerjisi üretebilen bir çene kemeri geliştirdiler. Bu araç yardımı ile yeme, çiğneme ve konuşma gibi olaylar sırasında elektrik enerjisi üretilmesi ve üretilen enerjinin işitme cihazları ve iletişim araçları gibi giyilebilir çeşitli elektronik cihazlarda kullanılması ümit ediliyor. Geliştirilen aracın performans sonuçları bugün yani 17 Eylül tarihi itibari ile Smart Materials and Structures dergisinde yayınlandı. Çene hareketlerinin insan vücudunda elektrik üretim amacı ile kullanılabilecek hareketlerden en çok ümit vaat eden hareket olduğunu belirten araştırmacılar bu sayede ortalama 7 mW gücün sadece yemekler sırasında elde edilebileceğini öne sürmekteler. Montreal Kanada'da bulunan Sonomax-ETS Industrial Research Chair in In-ear Technologies 'da geliştirilen bu araçta piezoelectric fiber composites kullanıldı. PFC esnetildiğinde elektrik üretebilen bir tür piezoelectric akıllı materyal olup bütünleşik elektrotlar ve yapışkan bir polimer matristen oluşmaktadır. Yapılan testlerde, katılımcı kişi 60 saniye boyunca sakız çiğnediği ve bunun sonucunda 18 W güç elde edilebildiğini belirten araştırmacılar bunun ise hala bu konuda alınması gereken çok yol olduğunu göstermekte olduğunu söylemekteler. 7 mW gibi bir rakamı düşününce çalışmanın daha henüz çok temel aşamalarda olduğunu söyleyebiliriz ancak bu konuda ilk gelişmelerden biri olduğu için de dikkate alınması gerektiğini düşünüyoruz. Çalışma ile ilgili detaylı bilgilerin yer aldığı basın bültenine http://www.eurekalert.org/pub_releases/2014-09/iop-mc091514.php adresinden erişebilirsiniz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/akilli-yuzeyler/", "text": "Evet bu da oldu. Araştırmacılar, üstlerinde bulunan sıvı ve parçacıkların ne olduğunu anlayıp aktif olarak onları kontrol edebilen yüzey geliştirdiler. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü ve Suudi Arabistan'dan araştırmacılar, üstlerinde bulunan sıvı ve parçacıkların hareketlerini aktif olarak kontrol edebilen yüzeyler oluşturabilmek için yeni bir yöntem geliştirdiler. Bu çalışma, yeni biomedikal yüzeyler veya üstlerinde bulunan kiri ve tozu kendi kendine temizleyebilen güneş panelleri üretilmesinin yolunu açabilecek. Çalışmanın sonuçları Applied Physics Letters dergisinde yayınlandı. Araştırmacılar, önceki çalışmalarda geliştirilen yüzeylerin çoğunlukla pasif olduğunu ve üstlerindeki parçacıkları genel olarak yer çekiminden faydalanarak üstlerinde bulunan parçacık ve sıvıları hareket ettirdiklerini belirtirken, kendi geliştirdikleri yöntemde manyetik alan gibi dış alanların kullanılarak yüzey üzerinde bulunan şeyleri daha hassas bir şekilde tam olarak kontrol edebileceklerini söylüyorlar. Yüzey üzerinde kullanılan ince manyetik örtü damla ve parçacıkları tabaka boyunca manyetik olarak hareket ettirmektedir. Yaklaşık olarak 10 nanometre çapındaki ufak ferromanyetik parçacıklar, gerektiğinde oldukça hassas bir kontrol mekanizması sunmaktadır. Farklı araştırmalarda geliştirilen ve yine manytiklik özelliğini kullanan aktif yüzeylerin üzerlerinde hareket edecek parçacıkların da manyetik özelliklere sahip olmasını gerektirdiği ve oldukça yüksek manyetik alanlar yardımıyla bu parçacıkların yüzey üzerinde hareket ettirilebildiğini belirten araştırmacılar, kendi çalışmalarında geliştirilen yöntemde ise neredeyse sürtünmesiz süper kaygan bir yüzeyde çok daha az kuvvetle yüksek hızlarda hareketin sağlandığını söylemekteler. Çalışma ile ilgili detaylara http://newsoffice.mit.edu/2014/surfaces-can-control-how-fluids-particles-move-0801 adresinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/aksemseddin/", "text": "Osmanlılar zamanında yetişen büyük evliya ve İstanbul'un manevi fatihi. İsmi, Muhammed bin Hamza'dır. Saçının sakalının ak olması veya beyaz elbiseler giymesinden dolayı Akşeyh veya Akşemseddin lakaplarıyla meşhur olmuştur. Evliyanın büyüklerinden Şihabüddin Sühreverdi'nin neslinden olup, soyu hazret-i Ebu Bekr-i Sıddik'a kadar ulaşır. 1390 (H. 792) senesinde Şam'da doğdu. 1460 (H.864)da Bolu'nun Göynük ilçesinde vefat etti. Küçük yaşta ilim tahsiline başlayan Akşemseddin Kur'an-ı kerimi ezberledi. Yedi yaşında babası ile Anadolu'ya gelip, o tarihte Amasya'ya bağlı olan Kavak nahiyesine yerleşti. Alim ve veli bir zat olan babası vefat edince, tahsiline devam etti. Genç yaşta akli ve nakli ilimlerde akranlarından daha üstün derecelere ulaştı. İlim tahsilini tamamladıktan sonra, Osmancık'a müderris oldu. İlim öğretmekle ve nefsinin terbiyesiyle meşgulken, tasavvufa yönelip, Ankara'da bulunan zamanın büyük velisi Hacı Bayram-ı Veli'ye talebe olmak üzere gitti. Fakat ona talebe olamadı. Halep'te bulunan Şeyh Zeynüddin'e talebe olmak için Halep'e giderken, gördüğü bir rüya üzerine Hacı Bayram-ı Veli'ye talebe olmak üzere Ankara'ya geri döndü. Hacı Bayram-ı Veli tarafından kabul edilip, onun sohbetinde tasavvuf yolunun bütün inceliklerini öğrendi ve Hacı Bayram-ı Veli'den icazet aldı. Aynı zamanda tıp ilminde de kendini yetiştiren Akşemseddin, bulaşıcı hastalıklar üzerinde çalıştı. Araştırmalar sonunda Maddet-ül-Hayat adlı eserinde: \"Hastalıkların insanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalıklar insandan insana bulaşmak suretiyle geçer. Bu bulaşma gözle görülemeyecek kadar küçük fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur.\" diyerek, bundan beş yüz sene önce mikrobun tarifini yaptı. Pasteur'un teknik aletlerle Akşemseddin'den dört asır sonra varabildiği neticeyi dünyada ilk defa haber verdi. Buna rağmen mikrop teorisi yanlış olarak Pasteur'a mal edilmiştir. Aynı zamanda ilk kanser araştırmacılarından olan Akşemseddin, o devirde seratan denilen bu hastalıkla çok uğraştı. Sadrazam Çandarlı Halil Paşanın oğlu Kazasker Süleyman Çelebi'yi tedavi etti. Ayrıca hangi hastalıkların hangi bitkilerden hazırlanan ilaçlarla tedavi edileceğine dair bilgiler ve formüller ortaya koydu.rnrnAkşemseddin, zahiri ve batıni ilimleri bilen birçok alim yetiştirdi. Oğulları Muhammed Sa'dullah, Muhammed Fazlullah, Muhammed Nurullah, Muhammed Emrullah, Muhmmed Nasrullah, Muhammed Mir-ul-Huda ve Muhammed Hamdullah ile Harizat-üş-Şami Mısırlıoğlu, Abdurrahim Karahisari, Muslihuddin İskilibi ve İbrahim Tennuri bunlardan bazılarıdır.rnrnFatih Sultan Mehmed Han muhteşem ordusuyla İstanbul'un fethine çıktığında, Akşemseddin, Akbıyık Sultan, Molla Fenari, Molla Gürani, Şeyh Sinan gibi meşhur veliler ve alimler de talebeleriyle birlikte orduya katıldılar. Akşemseddin hazretleri savaş esnasında Sultan'a gerekli tavsiyelerde bulunarak, yeni müjdeler veriyordu. Kuşatmanın uzaması ve Sultan'ın ısrarı üzerine ve Allahü tealanın izni ile fethin ne gün olacağını bildiren Akşemseddin, Sultan şehre girerken yanında yer aldı. Fetih ordusu İstanbul'a girdikten sonra İslamiyetin harple ilgili hukukunun gözetilmesini genç Padişah'a hatırlattı ve buna göre hareket edilmesini bildirdi. Sultan'ın Eshab-ı kiramdan Ebu Eyyub el-Ensari'nin kabrinin bulunduğu yeri sorması üzerine:rnrn\"Şu karşı yakadaki tepenin eteğinde bir nur görüyorum. Orada olmalıdır.\" cevabını verdi.rnrnDaha sonra orası kazıldı ve Eyyub Sultan'ın kabri ortaya çıktı. Fatih Sultan Mehmed Han, Ebu Eyyub el-Ensari'nin kabr-i şerifinin üzerine bir türbe,yanına bir cami ve ilim öğrenmek için gelen talebelerin kalabileceği odalar inşa ettirdi. Sultan, Akşemseddin'den İstanbul'da kalmasını istediyse de, Akşemseddin Padişah'ın bu teklifini kabul etmedi.rnrnAkşemseddin, İstanbul'un fethinden sonra, Göynük'e yerleşti ve vefatına kadar orada kaldı. Göynük'e yerleştikten sonra, bir taraftan ahiret hazırlığı yapıyor, diğer taraftan da küçük oğlu Hamdullah'ın ilim ve terbiyesi ile meşgul oluyordu. Bu küçük oğlum, yetim, zelil kalır, yoksa, bu zahmeti çok dünyadan göçerdim. derdi. Bir gün hanımının; Göçerdim dersin yine göçmezsin! demesi üzerine; Göçeyim! deyip mescide girdi. Akrabasını ve evladını toplayıp, vasiyetini yaptı. Helalleşip veda etti. Yasin-i şerifi okumaya başladı. Sünnet üzere yatıp temiz ruhunu teslim etti (1460). Göynük'teki tarihi Süleyman Paşa Caminin bahçesine defnedildi. Daha sonra oğullarının kabri ile beraber bir türbe içine alındı. 1) Risalet-ün-Nuriyye: Tasavvufa ve tasavvuf ehline dil uzatanlara cevab mahiyetindedir. Arapça olup, kardeşi Hacı Ali tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir. 4) Risale-i Şerh-i Ahval-i Hacı Bayram-ı Veli,"} {"url": "https://www.onlinefizik.com/alan-turing-ii/", "text": "çözerek, İngiltere'nin II. Dünya Savaşı'ndan kayıpsız çıkmasını sağladı. buydu. Turing'in yaşamı, bir dehanın hayret veren yaratıcılığının, ve toplumdan uzak bir genç olarak amatör fen projelerine ilgi duydu. Çocuğun Bilmesi Gereken Doğa Mucizeleri) adlı kitabı okudu ve bu, gizemleri keşfetti. Örneğin, canlıların tek bir hücreden oluşması gibi. 1934 te, sınıfını birincilikle bitirerek mezun oldu. Bu başarısı, kazanmasına yol açmış ve ömür boyu araştırma yapma fırsatı doğurmuştu. yaşadığı beyin fırtınası, yaşamını ve 20. yüzyılı değiştirecekti. çıkarak, matematik problemlerini çözebilecek bir yöntem aradı. matematikçilerinden Max Newman'ın derslerinde duymuştu. Max Newman, ediyordu.Matematikçiler için mekanik yöntem zahmetli bir yol. Örneğin, özünü yakalayabilmeliydi. Turing, Decidability Problemın çözümünün, bu düşünceleriyle, dünya çapında bir matematikçi olarak kabul ediliyor. etti. Sözgelimi, A harfi G, G de A şeklinde çözülüyordu. Bu harika bir adımdı ve Turing'in bu fikrinden hareketle İngiltere, kullandıklarını saptadı. Henüz 29 yaşındaki Turing ile meslektaşları, başlayan elektronik teknolojisini denemeye karar verdiler. Sonuç, Clossus adlı bir makineydi. Bir oda büyüklüğündeki cihaz, girmelerini sağlamış ve bu da Hitler'in mağlubiyetiyle sonuçlanmıştı. bağlı olarak sayısız yaşam kurtardığını belirtiyorlar. Ayrıca cihaz, düşünebilir mi? sorusunun yanıtını bulmak için testler yapmıştı. göre, hücrelerin bunu nasıl gerçekleştirdiği biraz gizemliydi. Turing, seçeneği vardı: hapis ya da hormon tedavisi. çözme merkezi GCHQ'a yürüttüğü danışmanlığına son verildi. Ayrıca,"} {"url": "https://www.onlinefizik.com/albert-abraham-michelson/", "text": "Albert Abraham Michelson Strelno 'da 19 aralık 1852'de doğdu. Doğumundan iki yıl sonra ailesi Virginia City 'ye taşındı. Fakat daha sonra San Francisco'ya gittiler. Michelson burada 1969 yılında liseyi bitirdi. Başkan Grant tarafından U.S. Naval Academy 'ye çağrıldı. Teğmen olarak mezun olduktan sonra iki yıl gemiyle gezdi. Daha sonra Amiral Sampson'un yanında akademide fizik ve kimya öğretmenliği yaptı. 1879'da Denizcilik almanak ofisinde çalıştı. Avrupa'ya gitti, orada Berlin Universite'si, Heidelberg, ve Paris' teki College de France and Ecole Polytechnique okullarını ziyaret etti. 1883 'de deniz kuvvetlerinden istifa etti. Cleveland, Ohio' da uygulama okulu fizik profesörü oldu. 1890 da Clark University' Worcester, Massachusetts de aynı pozisyondaki görevi kabul etti. Ve 1892'de yeni kurulan Chicago Universite'sinde fizik profesörü ve bölüm başkanı oldu. I. dünya savaşı sırasında Deniz kuvvetlerine tekrar katıldı. 1918'de Chicago'ya geri döndü. Michelson, 1929 yılında Mount Wilson Observatory' de çalışmak üzere istifa etti. Kariyeri boyunca fiziğin çeşitli dallarıyla ilgilendi. Onun özel bir yeteneği olduğu anlaşılan optikte başarı sağladı. Işığın hızını ilk olarak 1881 'de inanılmaz bir duyarlılıkla ölçtü. Dünyanın hareketinin, ışık hızının ölçümündeki etkisini ölçen interferometre'yi keşfetti. Profesör E. W. Morley' le birlikte interferometre'yi kullanarak ışığın bütün dahili sistemlerde aynı hızda ilerlediğini gösterdi. Interferometre ayrıca istenilen mesafeyi dalgaboyu cinsinden büyük bir duyarlılıkla ölçmek içinde kullanılıyordu. Uluslararası ağırlık ve ölçü birimleri komitesinin isteği üzerine standart metreyi Kadmiyum ışığının dalgaboyu cinsinden ölçtü. Echelon spectroscope'unu buldu ve savaş yıllarında deniz kuvvetlerindeki çalışmalarıyla burası için aletler geliştirdi. U.S. deniz kuvvetleri araç gereçleri arasında yer alan mesafe ölçeri bunlardan biridir. Sivil yaşama döndüğünde daha çok astronomi ile ilgilendi. 1920'de ışık girişimini kullanarak ve interferometre'nin gelişmiş şekliyle, Betelgeuse yıldızının çapını ölçtü. Bu ölçüm aynı zamanda ilk defa bir yıldızın büyüklüğünün doğru olarak tesbitidir. Michelson'un birçok bilimsel dergide yazıları yayımlandı. Bunlardan bazıları Velocity of Light (1902) Light Waves and their Uses (1899-1903), ve Studies in Optics (1927) dir. Michelson Amerika ve on Avrupa ülkesinde birçok etkili topluluğa üye olmuştur. O American Physical Society (1900) 'nin , American Association for the Advancement of Science (1910-1911)'ın, ve National Academy of Sciences (1923-1927) 'ın başkanlığınıda yaptı. Ayrıca Royal Astronomical Society, the Royal Society of London ve the Optical Society, an Associate of l'Academie Française'ninde bir üyesiydi. Aldıkları birçok ödül arasında Matteucci Medal , 1904; Copley Medal , 1907; Elliot Cresson Medal , 1912; Draper Medal , 1916; Franklin Medal , Medal of the Royal Astronomical Society, 1923; ve Duddell Medal , 1929 yer alır. Michelson Edna Stanton ile 1899'da evlendi. Bir oğlu ve 3 kızı vardı. 1931'de öldü."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/albert-einstein/", "text": "Sık sık karşılaştırıldığı Newton gibi gençliğinde hiç bir olağanüstülük yoktu.Tam aksine öğrenmesi ve konuşması çok yavaş geliştiğinden geri zekalı sanılmıştı. İşleri bozulan babası 1894 yılında İtalya'nın Milano kentine taşındı.Einstein,liseyi bitirmesi için Münih'de bırakıldı.Lisede yabancı dilleri,tarihi ve coğrafyayı hiç sevemedi.Öğretmeninin;Einstein,senin adam olacağın yok,ayrılırsan hem senin hem bizim için iyi olursözleri üzerine okulu bıraktı.Aslında, O da öğretmenleri çavuş ve onbaşılar olarak görüyor,okulun katı disiplin havasından sıkılıyordu. İtalya'da kısa bir tatilden sonra liseyi İsviçre'de bitirmeye girişti matematik ve fizik derslerinden başka hiçbir dersi yeterli bulunmadığı için komşu bir kentte dersler alıp sınavları başaracak düzeye gelmesi istendi. Bir arkadaşının çok iyi tutulmuş ders notlarından yararlanarak sınavları başaracak düzeye gelmeye çalıştı. Sonunda liseyi bitirip Teknik Üniversiteye girdi.Derslerin çoğunu izlemiyor bütün zamanını kuramsal fiziğe ayırıyordu. Sınavları, tıpkı lisede olduğu gibi ancak bir arkadaşının çok iyi tutulmuş ders notlarından yararlanarak başarıyordu. Üniversiteyi bitirdikten sonra bir süre özel dersler verdi.İsviçre vatandaşı olmadığı için başka bir iş bulamıyordu.Ders notlarından bol bol yararlandığı arkadaşının babasının yardımıyla 1901 yılında Bern'deki Patentler Dairesinde memur oldu.Babasının dükkanında kimyasal maddeleri ve zamanın elektrik aletlerini tanımış,duyduklarını,gördüklerini durmadan okuduğu fizik konularıyla daha da genişletmişti.Hele Patentler Dairesine gelen çeşitli düşüncelerin hem kuram hem uygulamayı içermesi,bilgisini gittikçe genişletiyor çeşitli problemler üzerinde uzun uzun düşünme olanağı buluyordu.Aynı yıl İsviçre vatandaşlığına kabul edildi. Bilim çevreleriyle hiçbir ilişkisi olmadan çalışmalarına burada başladı.Deneyler yapacak fizik laboratuvarına ihtiyacı yoktu,kalem,kağıt ve kafasıyla yetiniyordu.1905 Einstein'ın uğurlu yılı oldu.Alman fizik yıllığında üç önemli gelişmeyi içeren beş yazısı yayınlandı ve aynı yıl doktorasını tamamladı ve matematiği seven Yugoslav asıllı bir kız ile evlendi. Yazılarından birinin konusu Foto Elektrik Etki idi.Üzerine ışık düşen kimi madenler elektron salıyorlardı. Lenard,daha 1902 yılında,yayılan elektronların enerjilerinin ışığın yoğunluğu ile ilgili olmadığını göstermişti.Parlak ve kırmızı ışıklar pek az elektron salıyor fakat enerjileri artmıyordu.Sarı ve kırmızı ışıklar pek az elektron salıyorlardı.Klasik fizik bu durumu Dalga Kuramı ile açıklayamıyordu. değişmemektedir.Kısa dalga boylu ışıkların kuantları daha enerjilidirler dolayısıyla daha çok elektron salarlar.Dalga boyları belli bir değerden daha uzun ışınların kuantaları hiçbir elektron salınımı yaptıramayacak kadar zayıftırlar.her element için değişen belli bir değerden daha uzun dalga boylu ışınların enerji içerikleri atomların bir parçası olan elektronları koparamamaktadır. Böylece Planck'ın kuramı yayınlandığından beri ilk kez klasik fiziğin açıklayamadığı fiziksel bir olguya başarıyla uygulandı(elektromanyetik dalgaların enerjileri bölünmez paketlerdedir .Bunlar bir bütün olarak salınır ve soğurulurlar.Miktarları frekanslarıyla orantılıdır. E=hv. Burada E=enerji birimi olarak kuantanın değeri,v=frekans ve h=Planck Sabitesi'dir.Bu açıklamalarla Planck kuramının uygulaması bitmiyor,sürüp giden gelişmeler ile yeni bir Kuanta Mekaniği doğuyor ve böylece Einstein,1905 yılında yayınlanan çalışmalarının en önemlisi olmasına karşın ta 1921 yılında Fizik Nobel Ödülü ile onurlandırılıyordu. 1905 yılında birincisinden iki ay sonra yayınlanan ikinci yazısında Einstein,çeyrek yüzyıl önce Brown tarafından gözlenen su içindeki çiçek tozlarının durmadan titreşmeleri sonucu canlı olduklarına hükmedilmesidemek olan Brown Hareketi'nin matematiksel analizini veriyordu.Ona göre asıltının içinde bulunduğu su,Maxwell ve Boltzman kinetik kuramı gereği hareket eden (olasılık dağılışı:N=No exp T)olan )moleküllerden oluşuyorsa asıltı parçacıklar gözlendiği gibi titreşirler.Svedberg üç yıl önce Brown hareketine moleküllerin neden olduğunu sezmiş ama Einstein olayı matematik ayrıntılarıyla açıklamıştır. Su içindeki bütün cisimler her yönden ve sürekli olarak moleküllerle itilirler. Normal boyda bir cismi etkileyen moleküllerin sayısı çeşitli yönlerde farklı da olsa büyüklüğü nedeniyle cismin hareketi veya titreşmesi fark edilemez.fakat cisim çok küçük ise çeşitli yönlerden çarpan moleküllerin sayıları arasındaki farklılıklar cismin hareketine neden olur.Çiçek tozları ve boya parçacıkları bu moleküllerce sağa sola itilecek kadar küçüktürler.Çarpan moleküllerin sayısı her an değişeceğinden cisim titreşir görünmektedir.Moleküllerin büyüklüğü arttıkça hareket daha iyi fark edilebilir.Einstein,hareket ile molekül büyüklüğü arasındaki matematik ilişkiyi saptamış ve böylece molekül ile atomların büyüklüğünü hesaplamak mümkün olmuştur.Bu açıklamadan üç yıl sonra Perrin Brown hareket üzerinde deneyler yaparak Einstein'in hesaplarını doğruladı.Artık atomların boyutlarını daha doğru hesaplamak olanağı doğuyordu. O gün yüz yaşında olan Dalton Atom Kuramı da doğrulanıyor hatta moleküllerin hareketleri doğrudan gözlenebiliyordu. Einstein'in o yılki en büyük başarısı evrene yeni bir bakış açısı getirmesiydi.Bir anlamda 225 yıldır düşüncelere egemen olan Newton'cu görüşün yerini alıyordu.Michelson ve Morley'in yaptıkları denemeler yönü ne olursa olsun esiriçinde yayılan ışık hızının değişmediğini gösteriyordu.Einstein bu ölçmelerin doğruluğundan hareketle boşlukta yayılan ışık hızının,ister ölçmeleri yapanlar ister ışık kaynağı harekette olsun,değişmeyeceği varsayımından işe başladı.Ayrıca ışığın yayılması için esirdenilen ortamın varlığına da gerek olmadığını varsaydı.Çünkü ışık paketler halinde ve dalga dalga yayılıyordu.Daha sonraki yıllarda Compton bu ışın paketlerine Fotonadını verdi. Böylece Einstein,Newton'un eski parçacık kuramına dönüş yapıyor,ışığın dalgalardan oluştuğu görüşü ile eski kuram arasında yer alıyor daha ileri ve yararlı yeni bir yaklaşım getiriyordu. Einstein'e göre,esiryok varsayılırsa,bütün hareketler cisimlerin birbirlerine göre durumlarından başka bir şey değildir yani evrende mutlak hareket veya hareketsizlik yoktur. Bir cismin hareketinden söz edebilmek için başvuru sistemi gerekir. Ancak bu başvuru sistemine göre Doğa Yasaları değişmezdi. Hareketin ancak bir başvuru sistemine göre belirleneceği görüşü nedeniyle kuramın adı da Görecelik, Bağımlılık, veya İzafiyet oluyordu.1905 yılında yayınlanan yazısında Einstein birbirlerine göre değişmez hızlarla hareket eden veya tamamen hareketsiz sistem ve cisimlerden söz ediyordu. Bu nedenle kuramın adı Özel Görecelikidi. Hareketlerin göreceliği ve ışık hızının değişmezliği kabul edildiğinde Hem Newton mekaniği ile açıklanamayan Michelson-Morley deneyi sonucu anlaşılabiliyor hem Maxwell'in elektromanyetik denklemleri geçerliliğini koruyordu. Ayrıca hız artmasıyla Gerald'ın boy kısalması ve Lorentz'in kütle artması olacağı görüşlerine gülenleri haksız çıkarıyordu. Bunları, görünüşte garip gelen sonuçlar izledi. Zaman hareket hızına göre değişiyordu.ayrıca aynı anda oluşum anlamını yitiriyor ve kimi koşullarda olayının den önce mi, sonra mı yoksa aynı anda mı belirdiğini kestirmek olanaksızlaşıyordu. Uzay ve Zaman ayrı kavramlar olmaktan çıkıyor ve uzay-zaman sisteminde birleşiyorlardı. Bütün bunlar sağ duyu ile çatışıyordu ama Einstein'a göre sağ duyu normal hızla hareket eden normal cisimler üzerindeki deneyimlere dayanıyordu. Bu gibi koşullarda sağ duyu olan Newton kuramı ile Einstein kuramı sonuçları arasındaki farklılık yok denecek kadar azdı.Uçsuz bucaksız evren bir bütün olarak incelendiğinde ve deney yapılırken özelliklerini yitiren atoma inildiğinde artık sağ duyu yol gösterici olamıyordu. Özel görecelik kuramında Einstein bir cismin enerjisini, kütlesiyle ışık hızı karesinin çarpımı olarak veriyordu.Işık hızı saniyede 300.000 km olduğuna göre küçücük bir kütlede akıl almaz enerji vardı. Kütle ile enerji böylece ilişkilendirilince artık Lavoisier'in Kütlenin Korunması kuramından ve Helmholtz'un Enerjinin Korunması kuramından ayrı ayrı söz etme olanağı kalmıyor ve daha ileri bir genelleme ile Kütle-Enerji Korunması beliriyordu. Einstein'in kütle ile enerji arasında kurduğu ilişki radyoaktif elementlerin verdiği enerjiyi açıklayabiliyor hatta ihmal edilebilecek kadar kütlelerinden kaybettikleri saptanabiliyordu. Kütle ve enerji arasındaki ilişkiyi doğrulayan sayısız deneyler yapılıyor ve bunlar atom çalışmalarında gittikçe önem kazanıyordu. Fakat bir kez kimi atomların Einstein'a göre hesaplanandan daha az enerjili beta ışınları saldıkları gözleniyor böylece enerjinin, kütle ile ışık hızının karesi çarpımına eşitliği kuramı tehlikeye düşüyordu. Bundan kısa bir süre sonra Pauli elektron salma sırasında yüksüz bir parçacığın kaybolan enerjiyi aldığını buluyor ve bu yeni nötrino ile Einstein, geçirdiği sarsıntıyı atlatıyordu. Einstein'in bu genellemesi yalnız atom fizikçilerinin saklı çalışmalarından yararlı olmuyor, bir kuşak sonra her şeyi inanılmaz biçimde yok eden atom bombasına dönüşüyor, korkunç bulunmasına karşın Einstein bu gelişmeye doğrudan katılıyordu. Yazılarıyla kazandığı bu üçlü zafere karşın Einstein ancak dört yıl sonra Zürich Üniversitesinde profesörlük elde ediyordu. Fakat adı hızla yayıldığı için ve kendisini çok beğenen Planck'ın yardımıyla Berlin Fizik Enstitüsünde Einstein'a özel bir durum yaratılıyor, maaşı kendisini tamamen bilime verebilecek düzeye cömertçe getiriliyordu. Bu sırada beliren Birinci Dünya Savaşı, İsviçre uyruklu olması nedeniyle Einstein'ı pek etkilemiyordu. Fakat birçok Alman bilgini savaş lehine bildiri yayınlayınca, otoriteye öfkesi ve insancıl yaratılışı onu barış çağrısı yapan bir karşı bildiri yayınlamaya zorluyordu. Bu sıralarda Einstein görecelik kuramını daha genel durumlara uygulamaya çalışıyor ve Newton'un klasik çekim kuramını özel bir durum olarak da açıklayabilen Hızlandırılmış Sistemlere ulaşıyordu . 1915 yılında yine uzun bir yazı ile açıkladığı bu kuramına genel görecelik kuramı denmektedir. Bu kuramda verilen formüllerden evren hakkında çok önemli şeyler öğreniliyor hatta Sitter bu denklemleri Einstein'dan daha iyi kullanıyordu. Einstein kuramları ile önceden olacağı kestirilebilen olaylar şunlardı:1)Bir gezegenin günberisinin değişen durumlarının saptanması, 2)Yoğun çekim alanlarında cisimlerin tayflarının kırmızı uca doğru kayması ve 3)Işığın çekim alanlarında doğru değil, eğrileri izlediği. Bu olayları Newton kuramlarında tahmin etmek olanağı yoktur. Onlar akıllı, deli ben miyim yoksa? adının karışık olayları örneklemek için kullanıldığını biliyordu. Einstein da insanları karmaşık bulur, yıkanmak için ayrı, çamaşır için ayrı, tıraş için ayrı sabunlar kullanmalarına şaşardı. Newton zamanından beri daha hayattayken bu kadar saygı toplamış başka bir bilim adamı yoktu. 1930 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ni ziyareti sırasında Hitler yönetimi ele alıyor, artık Einstein için geri dönüş olanağı kalmıyordu. Böylece Princeton Üniversitesi'nde profesörlüğe başlıyor, New Jersey'e yerleşip Amerikan uyruğuna giriyordu. Yaşamının 25 yılını alan hem çekim hem elektromanyetizma olaylarını birleştiren yeni kuramını sonuçlandırmaya koyuluyor, Birleştirilmiş Alan Kuramı, diye adlandırılan bu yaklaşımında oda başarısızlığa uğruyor ve çok üzülüyordu. Devrimler yaratan bir bilgin olmasına karşın o günlerde fizik dünyasına egemen olan yeni gelişmeleri bile kabullenemiyordu. Heisenberg'in Belirlenemezlik ilkesini (hareket boyutu olan-zaman ve enerji-iki eş miktar, hatalar çarpımı Dirac sabitesinden Dirac sabitesi = Planck sabitesi/6.28 küçük olacak doğrulukta saptanamaz) geçerli bulmuyor, evrenin talih sonucu varolmadığını ileri sürerek; her şeye kadir Tanrı talih oyunlarına bulaşmaz, diyordu. 1930 yılında Belirlenemezlik İlkesinin zaman ve enerjinin aynı anda ve doğru olarak saptanamayacağı anlamına geldiğini fakat bunun bir deney ile geçersizliğinin gösterilebileceğini açıklıyordu. Bunu dinleyen Bohr, uykusuz bir geceden sonra Einstein'ın düşünüşündeki hataları bularak Belirlenemezlik İlkesinin yaygın olarak kabulünü sağlıyordu. İkinci Dünya savaşının başlamasıyla Einstein hiç arzulamadığı şeylere alet oluyordu. 1939 yılında uranyumun fisyonu Hahn ve Meitner tarafından keşfedilmiş bulunuyordu. O sıralarda Chicago'da fizikçi Fermi ile çalışan Szilard bunun anlamını çok iyi kavrıyor, insanların nükleer bomba felaketiyle karşılaşmalarını istemiyor ama Hitler'in böyle bir bombayı elde edebileceği olasılığını da gözden uzak tutamıyordu. Szilard, dünyanın en etkili bilim adamı olan Einstein'ı da ikna ederek başkan Franklin D. Rooseweldt'e yazdığı mektubu imzalatıyordu. Einstein bu mektupta nükleer bombayı Hitler'den önce geliştirmek için büyük bir araştırmaya girişilmesini öneriyordu. Sonuçta Manhattan Mühendislik Bölümü kuruluyor ve altı yıl sonra da ilk denemesi Alamogorda'da yapılan atom bombası elde edilmiş oluyordu. Bu arada Hitler savaşı kaybetmiş olduğundan ikinci ve üçüncü bombalar Japonya üzerinde patlıyordu. Atom bombaları ve daha sonra hidrojen bombası savaştan sonrada insanlığın sürekli korkusu oldu ve beş ülke -Amerika, İngiltere, Rusya, Fransa ve Çin- yığınaklarını artırdılar. Yaşamının son yıllarında Einstein atom bombası yarışına son verecek bir anlaşmaya varılması için çok çalışıyor fakat fizikte devrimler yaratmasına karşın insanları yumuşatmakta başarılı olamıyordu. Öldüğü sıralarda insanlığın karşı karşıya bulunduğu tehlike tırmanmasını sürdürüyordu. 1952 yılında Seaborg'un bulduğu 99 numaralı yeni elemente EİNSTEİNİUM denilerek Einstein onurlandırılıyor, klasik müziği bile matematik olarak gören, güç anlaşılırlığını göstermek istercesine her zaman piposunun dumanları ardında bir hayal gibi kalan, cumhurbaşkanlığı önerisini geri çeviren mütevazı Einstein, New York Riverside kilisesi ünlüler salonundaki kireç taşında, sayısız kitapta ve hemen her ülkenin pullarında ölümsüzleştiriliyordu. Sık sık karşılaştırıldığı Newton gibi gençliğinde hiç bir olağanüstülük yoktu.Tam aksine öğrenmesi ve konuşması çok yavaş geliştiğinden geri zekalı sanılmıştı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/alfred-kastler/", "text": "1902 yılında Guebwiller, Haut Rhin' de doğdu ve 1984' te öldü. Fransız asıllı fizkçi 1921' de Ecole Normale Superieure' e girdi. Colmar lisesinde, daha sonra Bordeaux fen fakültesinde ( 1931 ) öğretmenlik yaptı. 1941' de Ecole Normale' in fizik laboratuarına döndü. Orada genç araştırmacıları topladı ve yetiştirdi. Paris Fen fakültesinde profesör, Optik enstitüsü konseyi başkanı, Bilimsel araştırmalar milli merkezi yönetim kurulu üyesi oldu. 1958' den sonra atom saati laboratuarını yönetti. Kastler bilimsel çalışmalarını, ışık tayf çekimi usulleriyle Hertz dalgalarla tayf çekimi usullerini birleştirerek yeni gelişmeler getirdiği fiziksel optik olayların incelenmesine ayırdı. Kastler ayrıca kuvanta elektroniğinin ustalarındandır. Özellikle 1950' de yardımcısı Jean Brossel ile ortaya koyduğu bir atom içindeki elektron topluluğunun evirtimini gerçekleştiren bir usulle tanınır; Optik Pompalama adıyla bilinen bu usul, cisimlerin fiziksel özelliklerinin incelenmesi için düşünülmüş, sonradan maser amplifikatörleri ve lazer ışını yayıcılarında çok önemli bir uygulama alanı bulmuştur. Ayrıca hassas magnetometrelerde ve atom saatlerinde de faydalanılır. Kastler ayrıca G. Bruhat' ın Fizik Üstüne İnceleme adlı kitabındaki optiğe ayrılmış kısmı yeniden gözden geçirdi ve hataları düzeltti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ali-kuscu/", "text": "Türk astronomu.Semerkant'ta doğdu. Babası Türkistan ve Maveraünnehir emiri Uluğ Beyin doğancıbaşısı Muhammed. Kuşçu adının buradan geldiği söylenir. İlk öğrenimini Semerkant'ta yaptı. Sonra, Bursalı Kadızade Rumi'den ve Uluğ Beyin kendisinden matematik ve astronomi okudu. Semerkant'tan Kirman'a giderek öğrenimini tamamladı. Uluğ Beyin kurduğu rasathaneye müdür oldu (1421) ve onun Zic adlı eserine yardım etti. Gürgani tahtında oturan Uluğ Bey, oğlu Abdüllatif'in ihaneti sonucu öldürülünce (1450), Semerkant medreselerindeki derslerine son verdi ve Hacca gitmek üzere Tebriz'e geldi (1449). Tebriz'de Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan kendisine çok itibar etti ve yanında alıkoydu. Bir ara, Osmanlılarla barış konuşmalarını yürütmek üzere elçi olarak Ali Kuşçu'yu Mehmed II'ye yolladı. Ünlü bilgine hayran olan Mehmed II, kendisinden İstanbul'da kalmasını rica etti. Ali Kuşçu, bu daveti ancak elçilik görevini bitirdikten sonra gerçekleştirebileceğini bildirdi: Tebriz'e döndü, bir süre sonra bütün ailesini alarak İstanbul'a geldi. Osmanlı-Akkoyunlu sınırında Mehmed II'nin emriyle büyük bir törenle karşılanan Ali Kuşçu, Ayasofya medresesine müderris oldu. 1474 yılında öldü. Çalışmaları iki yönde gelişmişti: kelam ve dilbilgisi, riyaziye ve heyet . Kelam, dilbilgisi ve Nasırıüddin-i Tusi'nin Tecrid-ül-Kelam adlı kitabına ve kadı. Adudüddin'in Risale-i Adüdiye'sine yaptığı yorumlar ve özellikle Unkud-üz-Zevahir fi Nazm-ül-Cevahir adlı eserleri önemlidir. Astronomi konusunda ise Farsça yazdığı Riselet-ül fi'l hey'et başta gelir. Eser, bazı ilavelerle Arapçaya çevrildi. Ali Kuşçu bu nüshaya Risalet-ül-Fethiye adını vererek Fatih'e sundu. Ayrıca Uluğ Beyin Zic'ine yaptığı yorum, en önemli yazılarındandır. Bunlardan başka Mahbub-ül-Hamail fi keşif-il-mesail adlı ansiklopedik bir eseri daha vardır. Çağında İstanbul medreselerinde matematik ve astronomi çok gelişmiştir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/alma-radyo-teleskobu-ile-yeni-bir-kusak-kesfedildi/", "text": "Bilim insanlarınca genç ve güneş ile benzerlikler taşıyan bir yıldız çevresinde, en büyüğü Plüton boyutlarında olan cisimlerin olduğu yeni bir kuşak keşfedildi. Keşifte ALMA teleskobu kullanılırken HD 107146 ismi verilen yıldızı çevreleyen antik gezegen diskinin çevresinde, mevcut toz oranının artış gösterdiği söyleniyor. Bilim insanları, bu toz oluşumunun çarpışmalar sonucunda yeni Plüton boyutunda gezegencikleri oluşturabileceğini düşünüyor. Yukarıda söz edilen diskler ya da kalıntı diskleri gezegenler oluştuktan sonra arta kalan malzemelerdir. Disklerde yer alan toz, kuyruklu yıldız ve asteroit çarpışmaları sonrasında azalmakta ya da artmaktadır. Tamamen şekillenmiş olan bir güneş sistemi içerisinde bu toz oldukça az miktarda bulunur. Fakat henüz yeni oluşmaya başlayan bir sistemde ALMA teleskobunun gözlemlediği şekilde toz miktarlarında artış görülebilir. Harvard Smithsonian Astrofizik Merkezi'nde görev alan Luca Ricci, gözlemlenen yıldızda bulunan tozun, oldukça geniş bir alan içerisinde dışa doğru genişlediğini söylüyor. Henüz Plüto benzeri gezegenlerin nasıl oluştuğu bilinmese de bu yıldız ve çevresinde ki dağılım ele alınarak kalıntı diskinden faydalanıp bir tahminde bulunulabilir. Elde edilen veriler değerlendirildiğinde diskin dış kısmında bulunan toz miktarında ki artış son zamanlarda oluşan gezegenler ile açıklanabilir. Bu cisimlerde kütle çekimi sebebiyle toz çarpışmaları görülebilmektedir. Yıldız, Güneş Neptün uzaklığı baz alındığında 2,5 katı kadar mesafeden başlayarak 1,2 milyar km genişliğe sahiptir. Henüz çalışmalar kapsamında onaylanmamış olsa da disk içerisinde Dünya benzeri bir oluşumun olabileceği söyleniyor. ALMA Müdürü StuarttCorder, yeni ve genç bir sistem olan bu keşfin güneş benzeri oluşumlarla ilgili bilim insanlarına ilginç bir çalışma kolu sunduğunu söylüyor. Stuartt, muhtemelen Güneş'in şimdiki yaşının %2'si kadar geride olan bir zaman gözlediklerini söylerken yaklaşık 90 ışık yılı uzaklıkta bulunan HD 107146'ın ComaBerenices takım yıldızı yönünde 100 milyon yıl yaşında olduğu düşünülüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/alman-bilim-adamlarina-gore-evrenin-bicimi-eyfel-kulesi-gibi/", "text": "Albert Einstein'in doğum yeri olan Ulm'daki üniversitede faaliyet gösteren grup, bir evren modeli geliştirdi. Bu model, bir üçgen formunun giderek daralarak uzadığı, ancak bu uzamanın hiç bir zaman son bulmadığı bir şekil. Bu modele göre evren boyut olarak sonsuz ancak hacim olarak sonlu. Profesör Steiner, oluşturdukları evren modeliyle ilgili soruları yanıtlarken, bizim modelimizin, evrenin anlaşılmasında devrim yaratacağını umuyoruz. Kuantum fiziğinin varolan bütün bilgileri, bizim modelimizi destekliyor dedi. Steiner, çalışmalarının henüz yayımlanmadığını ancak bilim çevrelerinden olumlu tepkiler aldığını kaydetti. Daha önceki evren modelleri arasında, dev bir futbol topu biçimi de dahil çeşitli formlar var ancak tüm bu modeller fizikçilerden yoğun eleştiriler alıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/almanya-2013te-aya-cikiyor/", "text": "Alman birinci kanalı ARD'nin verdiği son bilgiye göre, Almanya 2013 yılında aya insansız keşif aracı yollayacak. BERLİN Alman Uzay ve Havacılıik Enstitüsü uzun süre önce rafa kaldırdığı aya yolculuk planlarını, 2 hafta önce parlamenterlere sundu. 2013 yılında yollanması planlanan insansız keşif aracı, sadece ayla ilgili ölçümler yapmayacak, ayda bulunduğu tahmin edilen doğal kaynakları da ortaya çıkarmaya çalışacak. Almanya, yaklaşık 4 yıl sürecek ay misyonunu şimdilik tek başına gerçekleştirmek istiyor. İtalyanlar ile bir işbirliği de gündemde; ancak söz konusu olan ayın doğal kaynakları olunca, eğilim daha çok ulusal bir strateji geliştirmek. Ayda yapılan araştırmaların ve örneğin nükleer enerji santrallerinde kullanılan Helyum 3 gibi ayda bulunan kaynakların, uzun vadede ekonomik çıkarlar için kullanılması planlanıyor. Aya yolculuk sayesinde geliştirilecek yeni teknolojilerin, bilimin ilerlemesine hizmet etmesi de Almanya'nın hedefleri arasında. Almanya'nın aya uzay mekiği gönderme projesinin maliyetinin 500 Milyon Euro'yu bulması bekleniyor. Almanya'nın ay misyonunun ülkeye Avrupa Uzay Enstitüsü ESA'da siyasi bir inisiyatif kazandırcağına da kesin gözüyle bakılıyor. Alman Uzay ve Havacılık Enstitüsü Direktörü Walter Döllinger, Der Spiegel'e verdiği demeçte de bunu açıkça dile getirdi. Yakında iklim koruma zirvesi düzenlemeye hazırlanan ve nükleer santrallerini kapatma sözü veren Almanya'nın, şimdi nükleer enerji sağlayacak doğal kaynaklar için aya kadar uzanmasının, çevrecilerin tepkilerine neden olması bekleniyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/almanya-yeni-einsteinlar-ariyor-ii/", "text": "İnsanlığa aspirin, roket bilimleri, kuantum fiziği ve dizel motoru armağan etse de bilim dünyasındaki zafer günleri geçmişte kalan Almanya, açığı kapatmak için yeni Einstein'lar arayışına girdi. GOETTINGEN Onlarca yıldır araştırma ve geliştirme çalışmalarına az yatırım yapılması ve Nazilerin seçkin ırka yaptıkları vurgu nedeniyle seçkinliğin hor görülmesinin getirdiği sıkıntılar, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi olan Almanya'nın bilimsel gelişme alanında rakip ülkelerin gerisinde kalmasına neden oldu. Dünyanın en iyi 100 üniversitesi içinde sadece 3 Alman üniversitesi var ve en üst sıradaki Alman üniversitesi olan Münih Üniversitesi sıralamada 48. durumda. Bununla birlikte, geçen ay biri fizikçi, biri kimyacı iki Alman bilim adamının Nobel Ödülü kazanması umutları artırdı. Ülkenin en eski ve en saygın eğitim kurumlarından biri olan Goettingen'deki Georg-August Üniversitesi Rektörü Kurt von Figura, umutların yükselmesini Taze bir rüzgar esiyor sözleriyle anlatıyor. Kurt von Figura, uzun bir dönemde kaybedilen bilimsel alandaki ünü yeniden kazanmanın da yine çok uzun yıllar alacağını belirtiyor. Alman üniversiteleri ve enstitülerindeki bilim adamları 1901 ile 1931 yılları arasında kimya dalında 15, fizik dalında 10 Nobel Ödülü almıştı ve bu sayıya başka hiçbir ülke ulaşamamıştı. 1984'den bu yana ise iki alanda Nobel kazanan Amerikalı bilim adamlarının sayısı Alman bilim adamlarının sayısının neredeyse 10 katına çıktı. ABD'nin gayri safi milli hasılasından yüksek eğitime harcadığı miktar neredeyse Almanya'nın iki katı, bu da ABD'ye doğru beyin göçüne neden oluyor. Alman iş dünyası ise bu durumdan endişeli. Almanya'daki küçük ve orta ölçekli firmalarda araştırmacı açığının 2010 yılında 30 bini bulacağı belirtiliyor. Bu durumda, Almanya'nın 2005'de yüzde 2,49 olan gayri safi milli hasıladan araştırma ve geliştirmeye ayrılan miktarı, AB'nin koyduğu 2010'da yüzde 3'e çıkarma hedefini gerçekleştirememesi riskini ortaya çıkarıyor. Almanya'nın araştırma geliştirme harcamalarının gayri safi milli hasılaya oranı AB ortalamasının üstünde, ancak ABD ve Japonya'nın altında bulunuyor. Patent başvurularına ilişkin gelişmeler de geleneksel olarak bu alanda liderlerden biri olan Almanya için endişe verici. Son birkaç yılda Almanya bu konudaki üstünlüğünü Güney Kore ve Çin gibi ülkelere kaptırmış durumda. Almanya'da patent başvuruları 2000 yılında 53 bin ile en üst noktaya çıkarken, şimdi 48 bin 500'e düştü. Çin ve Güney Kore'de son rakamlara göre patent başvuruları bu sayının yaklaşık iki katı, ABD ve Japonya'da ise 400 bin kadar. Uzmanlar, Almanya'da verilen patentlerin kalitesinin de kötüleşmekte olduğunu, çoğunun mühendislik gibi eskimekte olan endüstri alanlarında yoğunlaştığını, halbuki Çin, Japonya ve ABD gibi ülkelerde patentlerin, büyüme eğilimleri güçlü olan gelişmiş teknoloji alanlarında verildiğini belirtiyor. Almanya'nın Ifo Ekonomi Enstitüsünden Ludger Wössmann, Dünya ilerliyor, gerçi Almanya otomotiv ve mühendislik alanlarında hala lider, ama gelecekte hayati önemi sahip alanlarda geri kalıyoruz diyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/almanya-yeni-einsteinlar-ariyor/", "text": "İnsanlığa aspirin, roket bilimleri, kuantum fiziği ve dizel motoru armağan etse de bilim dünyasındaki zafer günleri geçmişte kalan Almanya, açığı kapatmak için yeni Einstein'lar arayışına girdi. Onlarca yıldır araştırma ve geliştirme çalışmalarına az yatırım yapılması ve Nazilerin seçkin ırka yaptıkları vurgu nedeniyle seçkinliğin hor görülmesinin getirdiği sıkıntılar, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi olan Almanya'nın bilimsel gelişme alanında rakip ülkelerin gerisinde kalmasına neden oldu. Dünyanın en iyi 100 üniversitesi içinde sadece 3 Alman üniversitesi var ve en üst sıradaki Alman üniversitesi olan Münih Üniversitesi sıralamada 48. durumda. Bununla birlikte, geçen ay biri fizikçi, biri kimyacı iki Alman bilim adamının Nobel Ödülü kazanması umutları artırdı. Ülkenin en eski ve en saygın eğitim kurumlarından biri olan Goettingen'deki Georg-August Üniversitesi Rektörü Kurt von Figura, umutların yükselmesini Taze bir rüzgar esiyor sözleriyle anlatıyor. Kurt von Figura, uzun bir dönemde kaybedilen bilimsel alandaki ünü yeniden kazanmanın da yine çok uzun yıllar alacağını belirtiyor. Alman üniversiteleri ve enstitülerindeki bilim adamları 1901 ile 1931 yılları arasında kimya dalında 15, fizik dalında 10 Nobel Ödülü almıştı ve bu sayıya başka hiçbir ülke ulaşamamıştı. 1984'den bu yana ise iki alanda Nobel kazanan Amerikalı bilim adamlarının sayısı Alman bilim adamlarının sayısının neredeyse 10 katına çıktı. ABD'nin gayri safi milli hasılasından yüksek eğitime harcadığı miktar neredeyse Almanya'nın iki katı, bu da ABD'ye doğru beyin göçüne neden oluyor. Alman iş dünyası ise bu durumdan endişeli. Almanya'daki küçük ve orta ölçekli firmalarda araştırmacı açığının 2010 yılında 30 bini bulacağı belirtiliyor. Bu durumda, Almanya'nın 2005'de yüzde 2,49 olan gayri safi milli hasıladan araştırma ve geliştirmeye ayrılan miktarı, AB'nin koyduğu 2010'da yüzde 3'e çıkarma hedefini gerçekleştirememesi riskini ortaya çıkarıyor. Almanya'nın araştırma geliştirme harcamalarının gayri safi milli hasılaya oranı AB ortalamasının üstünde, ancak ABD ve Japonya'nın altında bulunuyor. Patent başvurularına ilişkin gelişmeler de geleneksel olarak bu alanda liderlerden biri olan Almanya için endişe verici. Son birkaç yılda Almanya bu konudaki üstünlüğünü Güney Kore ve Çin gibi ülkelere kaptırmış durumda. Almanya'da patent başvuruları 2000 yılında 53 bin ile en üst noktaya çıkarken, şimdi 48 bin 500'e düştü. Çin ve Güney Kore'de son rakamlara göre patent başvuruları bu sayının yaklaşık iki katı, ABD ve Japonya'da ise 400 bin kadar. Uzmanlar, Almanya'da verilen patentlerin kalitesinin de kötüleşmekte olduğunu, çoğunun mühendislik gibi eskimekte olan endüstri alanlarında yoğunlaştığını, halbuki Çin, Japonya ve ABD gibi ülkelerde patentlerin, büyüme eğilimleri güçlü olan gelişmiş teknoloji alanlarında verildiğini belirtiyor. Almanya'nın Ifo Ekonomi Enstitüsünden Ludger Wössmann, Dünya ilerliyor, gerçi Almanya otomotiv ve mühendislik alanlarında hala lider, ama gelecekte hayati önemi sahip alanlarda geri kalıyoruz diyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/alternatif-akim-devreleri/", "text": "veya bir keman telinin titreşimi benzer salınım örnekleridir. Daha bilimsel bir örnek bir basit sarkacın salınımıdır. Sarkacın salınımları, yönde maksimum noktaya ulaşıp tekrar denge konumuna gelmesidir, hareketin süresi, frekans ise bir saniyedeki hareket sayısıdır. f x T = 1 dir. Alternatif akım alternatör denilen cihazlarla elde edilir. geçerken akım 90 derece yani p/2 kadar geri kalır. Bir kondansatör de ise bu sefer gerilim 90 derece yani p / 2 kadar geridedir. yüksek voltajların daha az kayıpla nakledilmeleri sebebi ile A.C. ve sanayide kullandığımız hep bu çeşit elektriktir. dediğimiz değerde bir alternatif akımdır.RMS değer A.C. nin, akım maximum değer veya tepe değerinin karekökü alınarak bulunur. negatif saykıldaki ani değerlerinin toplamının ortalamasıdır. varsayalım işte iki hareket arasında mevcut mesafe olan p/2 kadar farka faz farkı adı verilir. Resistansın Alternatif akıma karşı davranışı D.C. Uçlarına A.C. uygulanmış bir bobinde Endüktif devre durum değişiktir. Seri ve paralel bağlamalarda dirençler gibi aynı formüller kullanılır. Bir bobine tatbik edilen A.C. da akım engelle karşılaşır ve geri kalır. Bu nedenle bobinde akımla gerilim arasında 90 derece faz farkı vardır. Xc = 1/ w. vardır ve gerilim 90 derece geri kalır. 1/Xc= 1/ Xc1 +1/Xc2+1/Xc3 +..1/Xcn dir. ve dirençler birlikte kullanılırlar.İşte böyle hallerde yani; bobin, kondansatör, direnç gibi elemanların, çeşitli şekilde bağlantılarında A.C. konarak, Alternatif akım devrelerinde Ohm kanunu kullanılabilir. V = I . Z dir. indüktans olarak karşımıza çıkmasıdır ve indüktans formülü kullanılır. Yukarıda seri bir direnç, bobin devresinde empedansı gördük, Cos j = R / Z dir. Direnç üzerinde gerilim akıma göre değişmez demiştik. geridedir. Bu devrenin diyagramı şu şekilde gösterilir. Bobin ve kondansatörün Reaktansları görüldüğü gibi birbirlerinezıt yöndedir, XL > XC den büyük ise devre indüktif tir. üzerinde ise akım gerilimegöre 90 derece geridedir. Devrenin toplam akımı akımların vektörel toplamlarına eşittir. derece ileridedir ve 8 nolu formülde XL yerine XC konur. tersidir ve akım minimum, empedans maximumdur. f aralığına da 'Bant genişliği' adı verilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ampuller-tarih-mi-oluyor/", "text": "Bilkent Üniversitesi araştırmacıları yaptıkları çalışmalar sonucu 23 yıl ömrü olan ve %90 enerji tasarrufu sağlayan yeni bir aydınlatma aracı geliştirdiler. Nanoteknoloji ürünü bu yeni ışık kaynağı NANOTECHNOLOGY dergisinde de kapak konusu oldu. Ayarlanabilir beyaz ışık teknolojisi ile Edison'ın icat ettiği Ampuller tarih olacak. Edison'ın keşfi olan ampuller ısıyı ışığa dönüştürüyordu. Türk imzası taşıyan buluş ise üretilen nanokristalli ledler ile elektrik enerjisini direkt ışığa çeviriyor. LED tabanlı ışık kaynaklarının ömrü 23 yıl sürecek. Türklerin müthiş buluşu otomobillerin aydınlatma sistemini de kökten değiştirecek. Üstelik bu yeni ışık kaynağı yüzde 90 oranında enerji tasarrufu sağlıyor. Yeni buluş, enerji tasarrufu ile küresel ısınma sorununa da çözüm yolunda katkı sağlayacak. Bu müthiş çalışma, dünyanın en prestijli dergileri arasında bulunan NANOTECHNOLOGY dergisinin 14 Şubat 2007 baskısında da kapak konusu oldu. Müthiş buluş, Bilkent Üniversitesi Fizik Bölümü ve Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Hilmi Volkan Demir ile öğrencileri Sedat Nizamoğlu, Tuncay Özel ve Emre Sarı'nın imzasını taşıyor. Demir, başkanlığını yaptığı araştırma grubunun, nanokristal kullanarak beyaz ışık üretimini dünyada ilk kez ayarlanabilir renk özellikleri ile başardıklarını kaydetti. kaynakları gibi kullanım alanları olduğunu ifade eden Demir, LED'ler, evlerimizde kullandığımız ampuller ve florasan lambalarının yerine geçecek. Keşif, geleceğin iç mekan ve otomotiv aydınlatma fonksiyonlarını tamamen değiştirecek nitelikler taşıyor dedi. Yeni teknoloji ürünü ışık kaynaklarının çok uzun yıllar dayanabildiğini ve elektrik enerjisini bire on oranında az kullandığını belirten Demir, düşünerek kolayca anlayabiliriz. Bir LED'i günde 12 saatten 23 yıl süreyle kullanabilmemiz mümkündür, bu da ortalama yaşamda sadece 4 defa ışık kaynağını yenilemek anlamına geliyor dedi. LED'lerle tüm dünya elektrik harcamasının yüzde 50 miktarında azaltması öngörülüyor. Dünyada üretilen tüm elektriğin yüzde 20'si aydınlatmada kullanılıyor. Tüm bu nedenlerden dolayı nanokristal katkılı beyaz ışık kaynakları hem bilim dünyasında hem de endüstride büyük ilgi çekti. Bu müthiş buluşun tasarımı, modellemesi, fabrikasyonu, deneysel karakterizasyonu ve kuramsal analizi de dahil olmak üzere tüm basamaklarının Bilkent Üniversitesi'nde gerçekleştirildi. Şimdi geriye sadece üretmek kaldı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/anders-celsius/", "text": "Babası astronomi profesörüydü. Astronomi, matematik ve deneysel fizik okuyan Celsius, bir süre Uppsala Üniversitesi'nde matematik profesörü olarak öğretim üyeliği yaptıktan sonra 1730'da Astronomi profesörlüğüne getirildi. 1733'te kendisinin ve başkalarının kutup ışıklarına ilişkin, yapmış oldukları 316 gözlemin sonuçlarını derleyerek yayımladı. 1736'da dünyanın kutuplardan daha basık olduğunu ileri süren Newton'un savını kanıtlamak amacıyla saha araştırması yapan Maupertius'un ekibiyle İsveç'in kuzeyindeki Tornia'ya gitti. Meridyen ölçümündeki katkılarıyla bu ekibin Newton'un savını doğrulamasına yardımcı oldu. 1740'ta Uppsala Gözlemevi'ni kurarak, Jüpiter'in uydularının ışık şiddetindeki değişimi ve fotometrik yöntemlerle yıldızları inceledi. Celsius bugün astronomi alanındaki çalışmalarında çok, 1742'de önerdiği sıcaklık ölçüm sistemi ile tanınır. Termometrelerde yüzlük derecelendirme daha önce kullanılmışsa da, bu skala da bugün kullanılan sistemde iki sabit derecenin bulunması Celsius'un önerisinden kaynaklanmaktadır. Celsius bu amaçla buzun ergime ve suyun kaynama derecelerini sabit noktalar alarak alıp aradaki farkı yüz eşit dereceye bölerek bugün kullanılan termometre sistemini oluşturmuştu. Ne var ki suyun kaynama noktasını 0 C, donma noktasını ise 100 C olarak kabul etmişti. Bu derecelendirme sekiz yıl sonra Celsius'un öğrencisi Carl von Linne tarafından tersine çevrilerek bugün kullanılan durumuna getirildi. Santigrat adıyla da bilinen Celsius derecelendirme sistemi, Fahrenheit ve Kelvin'inkilerle birlikte bugün yaygın olarak kullanılan üç sıcaklık ölçüm sisteminden biridir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/andre-marie-ampere/", "text": "Elektrik akım şiddeti birimine adını veren Fransız Matematik ve Fizik Profesörü Andre Marie Ampere'dir. Ampere'in deneysel araştırmaları manyetizmanın yeni teorilerini ve elktrodinamiğin esaslarını oluşturmuştur. Elektrik akım şiddeti uluslararası birim sisteminin temel büyüklüklerinden biri ve elektrik yükü taşıyıcılarının akı yoğunluğunu gösteren bir ölçüdür. Bunun birimi kısaltılmış olarak A ile gösterilen Amper'dir. Bu birime adını veren, elektrik akımı ile manyetizma arasındaki ilişkiyi tespit ederek, elektrodinamiğin temelini oluşturan Matematik ve Fizik Profesörü Fransız Andre Marie Ampere'dir. 1 Amper , vakum içine paralel olarak yerleştirilmiş, birbirleri ile aralarında 1 metre aralık bulunan, doğrusal olarak sonsuza kadar uzanan, çapları ihmal edilebilecek kadar küçük yuvarlak kesitteki iletkenlerden zamana bağlı olarak değişmeden akan akımın, her metresinde , 0,2 mikronewton'luk bir kuvvet oluşturan akım miktarıdır. Andre Marie Ampere, 22 Ocak 1775'de Lyon/Fransa'da bir tüccarın oğlu olarak dünyaya geldi. Hiç okula gitmedi. Lyon yakınlarında Poleymieux'deki evlerinde, babası tarafından eğitildi. Bu arada Ampere çağdaş ve klasik eserleri de okuyarak kendini daha da geliştirdi. Babası oğlunun matematik yeteneğini farkedince, onu bu yönde teşvik etti. Ampere 12 yaşında A. Euler ve Bernoulli'yi, 18 yaşında Lagrange'ın Analitik Mekaniğini okudu. Babası, 1793 yılında ihtilal çılgınlıkları arasında idam edildi. Bu Ampere için ilk kader şokuydu. 1800 yılında oğlu dünyaya geldi. Aynı yılda, Bourg Departement okulunda Matematik öğretmenliği görevine getirildi.1803 yılında karısı öldü. Bu onda derin bir depresyon yaratan ikinci bir kader şoku oldu. Ampere aynı yıl içinde Lyon Lyceum'unda ve doğa bilimleri dersleri Profesörü olarak göreve başladı ve 1804 yılında Paris Ecole Polytechnique'de Repetitor ünvanını aldı ve College de France'da Matematik ve Fizik Profesörü olarak dersler verdi. 1808 yılında Napoleon, Ampere'i yaşamının sonuna kadar tüm Fransa'da seyahat etmesini gerektiren bir göreve, Üniversiteler Genel Müfettişliği'ne atadı. Bu arada Tarih ve Felsefe Fakültesi'nde felsefe dersleri de veriyordu. 1809 yılında Titular Profesör ve 1814 yılında Bilim Akademisi üyesi oldu. 1807 yılında Ampere ikinci kez evlendi. Ancak evlilik iki yıl sürdü. 1824 yılında College de France'ta Deneysel Fizik Profesörü olan Ampere, mesleki kariyerinin zirvesine ulaştı. Ölüm onu Marsilya'ya yaptığı bir teftiş seyahati sırasında 10 Haziran 1836 günü yakaladı. Ampere'in kemikleri 1869 yılında Paris'e getirilerek Montmartre Mezarlığına gömüldü. Ampere her şeyden önce bir matematikçiydi. Henüz 13 yaşındayken koni kesitleri üzerinde çalışmıştı. Daha sonraları olasılık hesapları üzerine ve parsiyel diferensiyal denklemler üzerine temel düşünceleri ortaya koymuştu. Ampere Zincirleme Kanunu daha sonraları Maxwell denklemlerinin temelini oluşturmuştu. Büyük bir dahi bilim adamı olarak kimya problemleri de onu yakından ilgilendirmişti. Ampere, atom teorisi ve fiziksel kimyanın da öncüleri arasında sayılmaktadır. Ampere 1814 yılında, basınç ve sıcaklığın da eşit olması halinde, tüm gazların eşit hacımlarda eşit sayıda moleküle sahip olacacakları hipotezini ortaya koymuştu. Ampere'in, üç yıl önce İtalyan Fizikçi Kont Amedeo Conte di Quaregna e Ceretto Avogadro'nun (1776-1856) aynı yasayı biraz değişik bir biçimde dile getirdiğinden haberi yoktu. Ampere bir matematikçi olarak, genel fizik yasalarını deneysel olarak ortaya koyup, formüllerle tespit etme yeteneğine sahipti. Danimarkalı fizikçi Hans Christian Oersted'in (1771-1851) buluşundan hareketle, elektrik akımının, manyetizmanın nedeni olduğunu gördü. Oersted'in deneylerini devam ettirdi. Ampere yer küresinin manyetizmasının elektrik akımı geçen bir iletkeni etkilediğini düşünüyordu. 1820 yılında şamandra kuralı olarak tanımlanan kuralı ve Ampere'den bağımsız olarak bir kaç yıl sonra, Seebeck'in de açıkladığı Selonoid in manyetik etkisini açıkladı. Aynı yıl Ampere içinden akım geçen iki iletkenin, akımların yönü aynı olduğunda birbirlerini çektiklerini ve aksi yönde olduklarında ittiklerini kanıtladı. Böylece, daha sonraları elektrik motorlarının tasarımının gerçekleştirilmesini sağlayacak olan, elektro-mıknatısın radyal hareket oluşturmasının temel prensibi bulunmuş oldu. Ampere daha sonra, 1822 yılında olayı matematiksel olarak tespit etti ve elektrodinamiğin temel pransiplerini bilimsel olarak ortaya koydu. Bu temel yasaya göre içinden akım geçen iki paralel iletkeni, akımların yönlerine göre, iten veya çeken kuvvet, akım ile doğru, iletkenler arsındaki mesafe ile ters orantılıdır. Ampere tarafından tespit edilen elektrodinamiğin bu temel yasası, Charles Augustin de Coulomb'un (1739-1806) elektrik yükleri ve Henry Cavendish'in (1731-1810) kitle ile ilgili yasalarına çok benziyordu. Ampere, akan elektrik akımının manyetizmin nedeni olduğunu bulduktan sonra, atomların elektrik akımını taşıdıkları hipotezini ortaya koydu. Bundan başka, malzemelerin moleküler ring akımlarına götüren, yumuşak veya sert manyetik davranışlarını araştırdı. Ileri görüşlü bu dahinin buluşu ancak 100 yıl sonra, malzeme yapı modellerinleri üzerinde yapılan araştırmalarla, dairesel hareket eden elektronlar tarafından teyit edildi. Elektrodinamiğin esaslarını bulmanın yanısıra, Ampere ilk elektromanyetik telgrafı da buldu. 2 Ekim 1820'de, elektrik akımı ile hareket eden bir mıknatıslı iğne ile Lyon'da telgrafla haberleşmeyi önerdi. Elektromanyetik endüksiyon onun tarafından değil, ancak 10 yıl sonra İngiliz Michael Faraday (1791-1867) bulunduğu için, onun zamanında elektrik akımının ve geriliminin ölçülmesi mümkün değildi. Ampere, Galvanometre olarak tanımladığı bir akım gösterme cihazının yaratıcısı olarak da tanınır. O aynı zamanda o zamana kadar tartışmalı olan Akım ve Gerilim kavramlarını da yerleştirdi. Andre-Marie Ampere 1820-1825 yılları arasındaki çalışmalarını, 1826 yılında Elektrodinamik Oluşumların, Yalnız Deneylerden Türetilmiş Matematiksel Teorileri Üzerine adlı kitabında topladı. Bu ölümsüz doğa bilimleri eseri günümüzde bilinen elektrotekniğin temelini oluşturdu. Andre-Marie Ampere 10 Haziran 1836'da Marsilya'da 62 yaşında öldü. Yaşamının son 7 yılında, onu kuvvetten düşüren, akciğer nezlesi hastalığını çekti. Fakir ve yalnız olarak ziyaret ettiği Üniversite'yi denetledikten 24 saat sonra ateş krizi bastı. Dahi bir bilim adamı ve elektrodinamiğin kurucusu, Andre-Marie Ampere'in çalışmalarının ödülü, adının günümüzde birçok ölçü aletinde, cihazlarda, elektrik sayaçlarında, elektrik makinalarında, gemilerde ve caddelerde adının okunması ve onun şerefine elektrik akımı birimine adının konulmasıdır. Elektrik akım şiddeti birimine adını veren Fransız Matematik ve Fizik Profesörü Andre Marie Ampere'dir. Ampere'in deneysel araştırmaları manyetizmanın yeni teorilerini ve elktrodinamiğin esaslarını oluşturmuştur."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/andromedanin-kutlesi-samanyolunun-kutlesinin-iki-kati/", "text": "Jorge Penarrubia, Yin-Zhe Ma, Matthew G. Walker, ve Alan McConnachie tarafından Monthly Notices of the Royal Astronomical Society dergisinde A dynamical model of the local cosmic expansion başlığı ile yayınlanan makalede, araştırmacılar Andromeda galaksisinin kütlesinin, içinde bulunduğumuz Samanyolu galaksisinin kütlesinin iki katı olduğunu hesaplarıyla gösterdiler. Önceleri bu iki galaksinin boyutları dolayısıyla hemen hemen aynı kütlelerde olduğunu iler süren araştırmacıların aksine, yakın komşumuz Andromeda'nın oldukça büyük bir kütleye sahip olduğu görülüyor. Yin-Zhe Ma, galaksilerin kütlelerinin büyük kısmını karanlık maddenin oluşturduğunu söylerken, bu durumda Andromeda'nın iki kat daha fazla karanlık madde içerdiğini belirtmektedir. Araştırmacılar aynı zamanda evrenin genişlemesini, Andromeda ve Samanyolu etrafında dönen küçük uydu galaksilerin hareketlerini gözlemleyerek ölçtüler. Bu ölçümlerde etrafımızdaki bu galaksilerin genişlemenin evrenin genişlemesi ile tutarlı olduğu görüldü. Önceki araştırmalarda kozmik mikrodalga ışımalar kullanılarak evrenin genişlemesi ölçülmekteydi. Bu çalışmadan bizleri haberdar eden Gökhan Depeli 'ye teşekkür ederiz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/antarktikada-dev-deniz-canlilari-bulundu/", "text": "Bilim adamları Antarktika sularında dev deniz canlılarını filme aldı ve bazılarını yakaladı. Antarktika sularında seyreden üç araştırma gemisi, deniz yüzeyinin en az 1000 metre altında yaptığı araştırmalarda yemek tabağı büyüklüğünde deniz örümceği ve 6 metre uzunluğunda dokunaçları olan pelteleşmiş balıklar buldu. Araştırmaya öncülük eden Aurora Australis gemisinde görevli bilim adamı Martin Riddle, büyüklüğün Antarktika sularında çok sık görülen bir durum olduğunu ifade ederek, gezileri sırasında büyük kurtlar ve devasa kabuklular da topladıklarını söyledi. Riddle, bazı bölgelerin her santimetresinin canlılarla dolu olduğunu, bazı yerlerde ise buzdağlarının sürtünmesi nedeniyle derin yarıklar ve oyuklar oluştuğunu kaydetti. Avustralya Antarktika Bürosu tarafından düzenlenen geziye katılan bilim adamları, Antarktika sularında çevresel değişiminin etkilerini, atmosferdeki karbondioksit seviyesinin artmasına bağlı olarak okyanus asitlenmesinin deniz organizmalarının büyümesini zorlaştırmasını anlamayı hedefliyor. Bilinmeyen deniz canlıları, şu anda Aurora Australis, Fransız L'Astrolabe ve Japon Umitaka Maru gemilerinin güvertelerinde, Avustralya'nın Tazmanya adasına bulunuyor. Bazı canlıların deniz yüzeyinin 200 ila 1400 metre altında bulunduğu ve ağırlıklarının 30 kilograma kadar çıktığı, yüzde 25'ininse daha önce bilinmediği kaydediliyor ve hangi türlerin Antarktika çevresine uyum sağladığı anlaşılmaya çalışıyor. Canlıların türünün tespit edilebilmesi için doku örnekleri ve DNA şifreleri dünyadaki üniversiteler ve müzelere gönderilecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/antarktikada-hava-isiniyor/", "text": "Bir araştırma raporu, Antarktika'da havanın, dünyanın diğer kesimlerindekinden daha hızlı ısındığını ortaya koydu. Science dergisi, bunun tüm kıtadaki geniş çaplı iklim değişikliğine ilişkin ilk rapor olduğunu yazdı. Antarktika'nın bazı kesimlerinde karanın ısındığı daha önce belirlenmişti. Meteoroloji balonlarından alınan verilere göre, Antarktika üzerindeki havada son 30 yıl içinde, her 10 yılda 0,5 ila 0,7 santigrad derece ısınma tespit edildi. Buna karşın, dünya çapında ortalama hava sıcaklığı aynı dönem içinde, her 10 yılda 0,1 santigrad derece arttı. Araştırmacılar henüz elde edilebilen bu verilerin, bu kıtadaki 9 istasyondan atılan meteoroloji balonlarından alındığını belirtiler. İngiliz Antarktik Araştırma grubunun lideri John Turner, bu ısınmaiçin kesin bir neden saptayamadıklarını söyledi. Turner, ancak bunun küresel ısınmanın bir sonucu olabileceğini ifade etti. Bilimadamları, Grönland ve Antarktika kıyılarındaki buzul tabakalarının son yıllarda inceldiğinin gözlemlendiğini belirtmişti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/anti-madde/", "text": "Karşı-parçacıkların varlığı, kuantum mekaniği ile özel görelilik kuramının ilkelerinin doğrudan matematiksel bir sonucu olarak öngörüldü. 1928'de Cambridge'den kuramsal fizikçi Paul Adriyan Mourice Dirac(1902-1984), bu iki fikir kümesini birleştirdi. Dirac Denkleminin iki çözümü vardı. Bir çözüm,elektronun davranışlarını tanımlıyordu. Diğer çözüm ise pozitif elektrikle yüklü bir parçacığı işaret ediyordu. Matematiksel olarak bu durum, basit bir işlemle açıklanabilirdi. Kare kök dört kaçtır sorusunun iki yanıtı olduğunu bilirsiniz: Eksi 2 ya da artı 2. Dirac, kuramına bilinmeyen bir parçacık sokmak istemediği için, başlangıçta o zaman için bilinen tek artı yüklü parçacık olan protonla özdeşleştirdi. Ancak, kısa süre içinde bu pozitif parçacığın elektrondan iki bin kat daha ağır olan proton olamayacağını, doğanın artı yüklü elektronlar içermesi gerektiğini tahmin etti. Dirac'ta deha belirtileri sık sık ortaya çıkardı.yine de \"denklemim benden akıllı çıktı\" demekten kendini alamamıştı. Çünkü \"akıllı denklemin düşü\" 1932'de gerçek oldu. Carl Anderson(1905-1991) 1932 yılında pozitronu keşfetti. Anderson o zaman genç bir Cal Tech fizikçisiydi. Genç dediysem, atomaltı parçacıkları saptamak ve fotoğraflamak için bir Sis Odası yapacak parlaklıkta bir gençten söz ediyorum. Bu keşfinden dolayı da 1936 yılında Nobel Ödülü'nü aldı. Anderson keşfini, sis odasındaki elektron gibi davranan, ama pozitif yüklü parçacıkların davranışını incelerken yaptı. Pozitif ve negatif yükleri ayırt etmek için onları bir manyetik alan içinde izlemek yeterliydi. Anderson, deneyiyle elektron gibi davranan bazı parçacıkları pozitif yüklü olduğunu manyetik alandaki izlerinden anladı. Karşı-proton da 1955'te Owen Chamberlain (d.1920) ve Emilio Gino Segre (1905-1989), Clyde Wiegand ve Tom Ypsilantis ile birlikte Berkeley'de keşfedildi. Günümüzde üç tip atomaltı parçacık tanınıyor: İlk grup leptonlar;bu gruba muonlar ve nötrinolar giriyor. İkinci grupta hadron, proton, nötron ve pionlar var. Üçüncü grup ise bozonlar; evrende temel kuvvetlerin aktarımını sağlayan küçük mesajcı atomaltı parçacıklar bu üçüncü grubu oluşturur. Örneğin fotonlar elektromanyetik kuvveti taşırken, yerçekimi kuvvetini gravitonların taşıdığı düşünülüyor. Fizikçiler herbir parçacığın görünmez bir ayna görüntüsü de olduğuna inanıyorlar; bu ayna görüntüsüne de antimadde adını vermişlerdi. Günümüzde üç tip atomaltı parçacık tanınıyor: İlk grup leptonlar;bu gruba muonlar ve nötrinolar giriyor. İkinci grupta hadron, proton, nötron ve pionlar var. Üçüncü grup ise bozonlar; evrende temel kuvvetlerin aktarımını sağlayan küçük mesajcı atomaltı parçacıklar bu üçüncü grubu oluşturur. Örneğin fotonlar elektromanyetik kuvveti taşırken, yerçekimi kuvvetini gravitonların taşıdığı düşünülüyor. Fizikçiler her bir parçacığın görünmez bir ayna görüntüsü de olduğuna inanıyorlar; bu ayna görüntüsüne de antimadde adını vermişlerdi Werner Heisenberg'e 20. yy'ın en ilginç buluşunun ne olduğu sorulduğunda, 1930'larda öngörülen karşıtmaddenin keşfi olduğunu belirtmişti. Bu keşfin zıtların birliği felsefesinin bir öngörüsü ya da doğrulanması olmadığının altını çizmeliyim! Fotonun ve nötral pionun dışında bilinen her parçacığın bir karşıt-parçacığı var. Sağ ve sol elinizi, parmakları aynı yöne bakacak şekilde üst üste getirmeyi deneyin. Getiremezsiniz ! Eldiven teklerini de aynı şekilde üst üste getiremezsiniz. Bir kere daha deneyin! Sağ ayağınızı sol ayakkabınızın tekine sokamazsınız. Buna ayna simetrisi denir. Pekala bir örnek daha: Dış görünüşü bakımından tamamıyla özdeş iki tür salyangoz vardır; ama bunlar evlerini ayrı biçimde yapar: Birinin kabuğunun kıvrımı saat yelkovanı yönünde ötekininki ters yöndedir. Doğa, şaşırtıcıdır. Sağ ve sol olmak üzere iki tür şeker vardır ve ister inanın ister inanmayın, şeker yiyen iki tür bakteri vardır ve bunlar yalnızca bu şekerlerden birini yer. Umarım artık inanmışsınızdır! Bu özellikte birçok molekül vardır. Bunun harika örnekleri de yalnızca kimyada vardır. Bu, çok ilginç bir gerçek. Doğa, hala, bizden harika, bizden yetenekli gibi görünüyor! Karşıtmadde dünyasının keşfi, doğada simetrinin önemi konusunda bizleri düşündürmeye başladı. Ayna, insanoğlunun çok önemli buluşlarından olsa gerek. Yapışık ikizler de tıbbın çok önemli konularından biri. Bir maddenin ikizi, önce atomlarında kendini gösteriyor. Bir elementin bir çok atomu, gerçekten birbirinin aynısıdır. Örneğin bir demir parçasında bulunan demir atomları hep aynıdır. Örneğin suda, su moleküllerinin hemen hepsi tıpa tıp aynıdır. Oysa burada sözünü edeceğimiz karşıtmadde örneği çok farklı. Bir parçacığın karşıtparçacığı, parçacıkla aynı kütle ve spine sahiptir ve eğer kararsız ise aynı yarı ömre sahiptir. Tek bir noktada birbirlerinden ayrılıyorlar: Varsa Yükleri farklı. Spini ve manyetik momenti arasındaki yönelim veya ters yönelim de parçacıkla ters yönlüdür. Elektron negatif, pozitron pozitif; proton pozitif, karşıtproton ise negatif işaretli. Nötron ve karşıtnötron ise yüksüz. Ama nötron, değişik yükteki üç kuarktan oluşuyor. Bunlardan ikisinin yükü 1/3 diğerinin yükü ise +2/3. Anti-madde ve maddenin bir başka özelliği, birbirleriyle karşılaştıklarında birbirlerini yok ederler;örneğin ışığa dönüşürler. Evrenimizde görünen çok sayıdaki gökcisminin hepsi proton,nötron ve elektrondan oluşmuştur. Bilimadamları antimaddeden oluşmuş bir galaksinin ya da tek bir yıldızın olmadığından emin görünüyorlar. Bu bir simetri eksikliği değil mi? Evet,en azından şu anda böyle. Karşıt-madde kavramı Leibniz'e, 18.yy'a kadar gider. Leibniz, Newton'un çağdaşdır ve ondan bağımsız diferansiyel ve integral hesabın keşifçisidir. İkili arasındaki tartışma, aşağıdaki gibi anlatılabilir: Eğer bir cismi veya bir tür fiziksel süreci doğrudan doğruya veya aynada izlersek, cismin veya sürecin doğrudan veya yansımış görüntüsünün hangisinin doğrudan, hangisinin yansımadan görüldüğünü ayırt edemeyiz. Bir şeyin gerçeği ile aynadaki görüntüsü arasındaki tek fark, sağ ve solun değişmesidir. Bunun sonucunda,tüm cisimler ve süreçler, sağ ve sol değişmelerine karşı eşit olasılıkla oluşmuşlardır. Bu mantıksal kural, çekirdek ve elektromanyetik etkileşmeler için deneylerle doğrulanmıştır. Bir parçacığı tanımlayan dalga fonksiyonu, bir çeşit alan olarak düşünülebilir. Dalga fonksiyonu, Schrödinger denklemine uyar.;ama bu denklem Newton'un klasik mekaniğinin kuantum mekanik bir yorumudur; özel görelilik çerçevesine girmez. Bu nedenle de Schrödinger denklemi, göreli olmayan kuantum mekaniğini temsil eder. Peki kuantum mekaniğinin göreli bir biçimi var mıdır? Evet bu Dirac denklemidir. Bu denklem de dalga fonksiyonunu belirler. Ancak Dirac denklemi Schrödinger denkleminde bulunmayan birçok yeni özelliği içerir. Örneğin elektronların spin denilen bir özelliği vardır. . Dirac denklemi elektronun bu özelliğini kapsar. Bunu bir topacın kendi ekseni etrafında dönmesi ya da ışığın polarizasyonu gibi bir iç durumu temsil eder olarak düşünebiliriz. Her durumda spin, elektronun içsel açısal momentumuna karşılık gelir ve büyüklüğü ancak Planck sabiti birimlerinde 1/2 yönü de yalnızca yukarı (+1/2) ve aşağı (-1/2) olabilir. Öte yandan neyin yukarı neyin aşağı olduğuna karar vermek ise tıpkı ışığın iki keyfi dikey yöne polarizasyonuna karar vermek gibi keyfi bir şeydir. Spin kuramı, atom spektrumları gibi olguları açıklamak üzere Dirac'tan önce de yürütülmüş olmasına karşın spinin Dirac denkleminde kendiliğinden çıkması göreli kuantum mekaniği için büyük bir zaferdi. Dirac denkleminin diğer bir yeni sonucu antielektronun yani pozitronun varlığını tahmin etmesiydi.Karşımaddenin öngörülmesi ve gözlenmesi, kuantum kuramının bir başka başarısıdır. Dirac'ın bu kuramı, elektron spininin kaynağını ve manyetik momentini açaklamakta başarılı oldu. Dirac, kuramında önemli bir zorlukla da karşılaştı. Denklemin iki çözümü vardı. Göreli dalga denkleminin negatif enerji halleri için çözümü gerekiyordu. Fakat negatif enerji halleri var olsaydı pozitif enerji halinde bulunan bir elektronun tepkime sırasında foton yayarak bu hallerden birine hızla bir geçiş yapması beklenirdi. Dirac bu zorluğu, tüm negatif enerji seviyelerinin dolu olduğunu söyleyen postülatıyla aşmayı başardı. Negatif enerji düzeylerini işgal eden bu elektronlar, \"Dirac denizi\" olarak adlandırılır. Pauli dışarlama İlkesi, Dirac denizindeki elektronların dış kuvvetlerle tepkisine izin vermediğinden elektronlar doğrudan gözlenemez. Bununla birlikte, eğer bu negatif seviyelerden biri boş olsaydı ve dolu durum denizinde bir boşluk bıraksaydı, boşluk dış kuvvete tepki verecek ve gözlenebilir olacaktı . Bu kuramın derinliğine ima ettiği: Her parçacığın bir de anti parçacığı olduğudur. Antiparçacık ile parçacığın kütleleri aynı; ama yükleri zıt işaretlidir. Örneğin elektron ile pozitron, parçacık ve antiparçacıktır; bunların kütleleri aynı ama yükleri zıt işarettedir. Ancak parçacık ve karşıtparçacığın tek ve bir oldukları durumlar da vardır: Işığın kuantumu, foton, böyle bir parçacıktır. Bunların kendi karşıtparçacıklarıyla aynı oldukları düşünülür. Bu durumda elektrik yükü doğal olarak sıfır olmalıdır. Ama fotonun elektrik yükünün sıfır olduğu ifadesiyle,yüklü parçacıkların foton yayımladıkları ifadesinin kafaları karıştırmamasına dikkat edilmelidir. Birinci ifadenin anlamı ışığın kendisinin, ışığın kaynağı olamayacağıdır. Doğal olarak parçacığın kütlesi parçacığın türüne bağlıdır;bu sıfır da olabilir. Böyle olması halinde parçacık her zaman ışık hızında hareket eder. Böylesi bir parçacığın başlıca örneği fotondur. Kütleçekiminin kuantumu henüz gözlenmemekle birlikte, bu türden bir parçacık olması beklenir. Günümüzde üç tip atomaltı parçacık tanınıyor: İlk grup leptonlar;bu gruba muonlar ve nötrinolar giriyor. İkinci grupta hadron, proton, nötron ve pionlar var. Üçüncü grup ise bozonlar; evrende temel kuvvetlerin aktarımını sağlayan küçük mesajcı atomaltı parçacıklar bu üçüncü grubu oluşturur. Örneğin fotonlar elektromanyetik kuvveti taşırken, yerçekimi kuvvetini gravitonların taşıdığı düşünülüyor. Fizikçiler her bir parçacığın görünmez bir ayna görüntüsü de olduğuna inanıyorlar; bu ayna görüntüsüne de antimadde adını vermişlerdir. 20.yy bilimin en büyük buluşu karşı-madde. Madde ve karşıt-maddesi tam olarak bakışımlıdır. Yani neredeyse özdeş ikizlerdir. Ancak tek bir noktada birbirlerinden ayrılırlar: yükleri karşıttır. Bunların bir başka özelliği, birbirleriyle karşılaştıklarında birbirlerini yok etmeleri. Karşıt-hidrojen atomu, normal hidrojenle aynı fotonları yayar.. Bizim yapımızda onlar yok. İki şekilde Dünyamızda bulunuyorlar: Birisi kozmik ışınlar uzayda bunları üretip duruyor. İkincisi de Avrupa Nükleer Araştırma Konseyi 'nde milyarlarca pozitron ve karşı-proton dolaşıyor. Gökadalardan gelen kozmik ışınlar ve hızlandırıcılar dışında karşı-madeye rastlamıyoruz. Dünya dışında karşı-madde var mı? Karşı-maddenin oluşturduğu bir yıldız varsa o da öbürleri gibi parlayacaktır. Görünüşe göre evrende karşı-madde son derece az. Evrende madde egemen. Neden acaba? Karşıt-madde vardı da yok mu oldu? Buradan evrenimizin geçmişine bakabilir miyiz? Evet dünyamızın bu özelliği onun çok kıymetli bir fosil olduğunu gösteriyor. Göreceğiz. Demek ki elektronla pozitronun bir kütlesi var. Böyle bir parçacık çiftini oluşturmak için iki fotonda da yeterince enerji bulunmalı;kuşkusuz,görülen ışığın fotonları böyle bir enerjiye sahip değildir.Çok yüksek sıcaklıkta bulunan bir sistemde, ısı, fotonlarının ortalama enerjisi sıcaklık ile artar. Sıcaklık 6 milyar dereceye yaklaşınca fotonların enerjisi artık çok sayıda elektronlarla pozitronların oluşmalarını sağlayacak kadar yüksektir. O zaman sürekli olarak,fotonların çarpışması elektron-pozitron çiftleri doğurur;buna karşı bir elektron ile bir pozitronun çarpışması yeniden fotonlar üretir,öyle ki, sistemin tümü denge halinde kalır,çünkü,yaratılan çiftler kadar,aynı anda,yok edilen çiftler de vardır.Daha yüksek sıcaklıklarda aynı olgu sürüp gider;ama bu kez artık yalnızca elektronlarla pozitronlar değil,belki de yeni elemanter parçacıklar da ortaya çıkar. 1925 yılına dek kuantum kuramıyla özel görelilik kuramı,birbirinden bağımsız olarak gelişti. Elektronun atom içindeki hareketini tanımlamak için her iki kurama da gerek vardı. Çünkü elektronlar, göreliliği ilgilendiren yüksek hızlarda hareket ediyordu. Bu da özel görelilik kuramının elektrona uygulanmasını gerektiriyordu. Öte yandan elektron hem parçacık hem de dalga özelliğiyle zaten kuantum kuramının bir konusuydu. Paul Dirac (1902-1984), bu iki kuramı birleştirdi; Dirac Denklemi diye ünlenen, elektronun göreli kuantum kuramını ortaya koydu. Bu denklem, çok ilginç,aykırı bir şey de söylüyordu: Elektronla aynı kütlede ama zıt yükte bir parçacığın da varlığını öngörüyordu. Dirac, 1931'de bugün pozitron dediğimiz anti-elekronun varlığından söz ediyordu. Pozitron ile elektronun biraraya gelmesiyle gama ışını yayarak bu çifti yok oluyordu. Pozitronu, ABD'li fizikçi Carl Anderson, 1932'de gözledi. Anderson, uzaydan gelen yüksek enerjili kozmik ışınların atmosferdeki moleküllere çarpmasıyla antiparçacıkların oluştuğunu farketti. Bu parçacık sis odasında protona göre daha zayıf bir iz bırakıyordu. Sis odasındaki manyetik alan onun kesinlikle pozitif yüklü olduğunu gösteriyordu. Anderson,pozitronu bulmasıyla 1936 Nobel Fizik Ödülünü aldı. Bu,anti parçacıklardan yalnızca biriydi. Yok olma,iki fotonun açığa çıkmasıyla sonuçlanır. Bir fotonla sonuçlanan olaylar ancak çekirdeğin,geri tepme momentumu soğurmak için mevcut bulunması halinde oluşabilir. 1932 yılı atom fiziği bakımından çok yoğun bir yıl oldu. Nötronun bulunuşunun hemen ardından ABD'li kimyacı Harold C.Urey atom kütlesi normal hidrojeninkinin yaklaşık iki katı olan ağır hidrojeni yani döteryumu bulmuştu.Yine aynı yıl Joliot-Curie'ler alüminyum çekirdeğinin alfa parçacıklarıyla dövülmesi sonucunda antielektronu bulmuşlardı; ama doğru yorumu Anderson yaptı. Yine 1932'de İlk siklotronu Lawrence çalıştırmıştı. 1939'da Nobel Fizik Ödülünü alan Lawrence, 1945'te Japonya'ya atom bombası atılmasının en ateşli savunucularından biri oldu daha sonra da hidrojen bombası yapımına geçilmesi için Teller ile birlikte yoğun bir kampanya yürüttü. Gündelik olgularda en çok elektronları görmemiz,pozitronlara ise çok seyerek olarak rastlamamız garip görünmektedir. Buna çok kere verilen yanıt,pozitronun bir elektrona rastlar rastlamaz onu yok etmesidir. Gene de dünyada pozitrondan çok daha fazla elektron bulunması gariptir. Aynı şey protonlar ve antiprotonlar için de geçerlidir. Bu soruları yanıtlama çabası bizi evrenin başlangıcı konusuna götürecektir. Bu konuya yeniden döneceğim. Dirac denkleminin iki özelliğinin spin ve pozitronun varlığı olduğunu belirtmiştim. Ama Dirac denklemi tek göreli denklem değildir; elektromanyetik alanı tanımlayan Maxwell denklemleri de görelidir. Kuantum mekaniğinde klasik alanların bile parçacık özellikleri vardır ve klasik parçacıkların alan özellikleri de bulunur. Bu nedenle hem alan hem de dalga bütünsel bir biçimde ele alınmalıdır. Böylesi görüşmeler aşağıdaki sonuçlara yol açar. Elektron ya da foton gibi temel parçacıkların özellikleri kütle, spin ve elektrik yüküdür. Eğer bunlar belirlenirse uygun bir dalga denklemi parçacığı hareketini belirleyebilir. Ayrıca genel olarak her parçacığın zıt elektrik yükü olan bir antiparçacığı vardır. Ancak parçacık ve antiparçacığın tek ve bir oldukları bazı durumlar da vardır. Işığın kuantumu foton böyle bir parçacıktır. Böylesi durumlarda elektrik yükleri doğal olarak sıfır olmalıdır. Ama fotonun yükünün sıfır olduğu ifadesiyle yüklü parçacıkların foton yayınladıkları ifadesinin kafaları karıştırmamasına dikkat edilmelidir. Birinci ifadenin anlamı ışığın kendisinin ışığın kaynağı olamayacağıdır. Karşıt-maddenin ilginç bir özellliğini, 1965 yılında Nobel Fizik Ödülü'nü Sin-Itiro Tomonaga ve Julian Schwinger ile paylaşan Amerikalı fizikçi Richard Feynman buldu. Feynman, antimaddelerin zaman içinde geriye doğru hareket ettiğini gösterdi. Bir antimadde, zaman içinde geriye doğru hareket ederken,özellikleri önemli ölçüde tersine çeviriliyordu. Örneğin bir elektron, negatif yüklü geçmişten geleceğe hareket ettiriyorsa,geriye doğru olan elektronun onu gelecekten geçmişten hareket ettirmesi gerekiyor. Bu aslında artı yüklü bir parçacığın davranışıdır; yani zaman içinde geriye doğru hareket eden bir elektron bize artı yüklü görünecektir. Feynman'a göre bir pozitron, zaman içinde geriye doğru hareket eden bir elektrondur,dolaysıyla madde ve antimadde arasında zaman tersinmesi ilişkisi vardır. Feynman,Kuantum Elektrodinamiği'nde anlatıyor: Şimdi diğer bir olaya bakalım. Bir foton ve bir elektrondan başlayıp bir foton ve bir elektronla bitirelim. Bir foton,bir elektron tarafından soğurulur,elektron biraz ilerler ve yeni bir foton ortaya çıkar. Bu sürece ışığın saçılması denilir. Burada özgün oluşlar söz konusudur. Örneğin,elektron foton soğurmadan önce diğerini salabilir. Daha da acayibi elektronun bir foton salıp,sonra zamanda geri giderek bir başka fotonu soğurarak zamanda yeniden ilerlemisidir. Böylesine geriye doğru giden elektronun yolu,laboratuvarda yapılan bir deneyde,gerçekmiş gibi görülebilecek kadar uzun olabilir. Geri giden bir elektron,ilerleyen zaman içinde gözlendiğinde olağan bir elektron gibi görünür;yalnız bu elektron olağan elektronlara doğru çekilir- dolaysıyla buna artı yüklü deriz. Bu tür elektrona pozitron denir. Pozitron,elektronun kardeş parçacığı ve bir karşıt-parçacık örneğidir. Dirac,karşıt-elektroların gerçekliğini 1931'de önerdi. Ertesi yıl Carl Anderson bunları deneysel olarak buldu ve onlara pozitron adını verdi. Bugün pozitronlar kolaylıkla yapılabilmekte ve haftalarca bir manyetik alanda saklanabilmektedir. Bu olgu,yani karşıtparçacık olgusu, geneldir. Doğadaki her taneciğin zamanda ileri gitmek için bir genliği, dolaysıyla bir karşıt parçacığı vardır. Bir parçacık kendi karşıtıyla karşılaştığında birbirilerini yok ederek başka parçacıklar yaratır. Pozitron ve elektronların yok olmasından genellikle bir veya iki foton çıkar. Peki fotonların durumu nedir? Fotonlar zamanda ters yöne gittiklerinde,daha önce de görmüş olduğumuz gibi, her bakımdan aynı görünürler;dolaysıyla fotonlar kendi kendilerinin karşıt parçacıklarıdır. Gördünüz mü ayrıcalığı, kuralın parçası yapmakla zekamızı nasıl gösteriyoruz? Biz zamanda ileri giderken bu geri giden elektronun neye benzediğini size göstermek isterim. Elektron ile zıt yönde giden foton belli bir anda birdenbire iki parçacığa ayrılıyor: bir pozitron ve bir elektron. Pozitronun ömrü fazla değildir:hemen bir elektrona rastlar ve bunlar yok olarak yeni bir foton yaratırlar. Bu arada baştaki fotonun daha önce yaratmış olduğu elektron da uzayzamanda yoluna devam eder. Dirac ve Feynman'ın antimadde tanımlarında, antiparçacığın özellikleri ona karşılık gelen parçacıklar tarafından, tıpkı bir maddenin aynadaki yansıma görüntüsünü belirlediği gibi belirlenir. Madde ve antimadde arasındaki bu ilişki simetri dönüşümüne bir örnektir: Bir parçcacık bir antiparçacığa yükünün işaretini, spin ve kuantum sayılarını değiştirerek veya zamanı tersine çevirererk dönüşür. Kuram ayrıca, bir aynanın, bizim hareketlerimizi yansıtması gibi, antiparçacık tepkimelerinin herhangi bir parçacık tepkimelerini yansıttığını söylüyor. Oysa deneylere göre bu her zaman doğru değildi. Yüksüz kaon adı verilen bir parçacığın bozunumu madde ile antimadde arasında bir asimetri olduğunu gösteriyor. Bu da antimadde yansımsında bozukluk olduğunu kanıtlıyor. Bu ilginç sonuç, kaonun geçmiş ile geleceği ayırt edebildiğini gösteriyor. Yani makroskopik yönde görünen günlük yaşamdan bildiğimiz tersinmezliğe ek olarak bir de atomaltı zaman yönü var. Antimaddenin, günümüz modern teknolojisinde anahtar rolü oynuyor. Tıpta, Pozitron Salma Tomografisi taramaları, beyin ve kalp fonksiyonlarının saptanmasında kullanılıyor. Hastaya pozitron yayan radyoaktif madde enjekte ediliyor. Pozitrolar, yakındaki elektronlarla biraraya gelince parçacıklar yok oluyor ve bir gama ışını oluşuruyorlar ve bu ışın PET tarayıcısı tarafından algılanıp organların görüntülenmesinde kullanılıyor. Daha büyük ölçekte,fizikçiler her saat milyarlarca antiparçacık oluşturup bunları parçacık hızlandırıcılarındaki deneylerinde kullanıyorlar. En güçlü hızlandırıcılarından biri Cenevre yakınlarındaki Avrupa parçacık fiziği merkezi CERN'de bulunan LEP elektron ve pozitron demetlerini yeraltında bulunan 27 km uzunluğunda bir halka boyunca birbirine zıt yöndü hızlandırıyor. Her elektron ve pozitron saniyede yaklaşık 11 000 kez halkayı dolanıyor ve birbiriyle çarpışıp yok olunca,ilk enerjileri bir çeşit ağır elektron olan muon gibi yeni parçacıklar oluşturmaya yarıyor. Bu hızlandırıcıdan başka Fermi Ulusal Laboratuvarındaki Tevatron gibi proton-antiproton çarpıştırıcıları da var. CERN gibi hızlandırıcılarda kullanılan pozitron ve antiproton gibi parçacıkların kendileri de hızlandırıcılarda oluşturuluyor. Eğer bir proton demeti,tipik olarak lityum gibi hafif bir metalden yapılan sabit bir hedefe çarparsa protonlar arası çarpışmalar olur. Eğer çarpışma enerjisi yeterince büyükse,başlangıçtaki kinetik enerjinin bir kısmı yeni parçacıklara dönüşecektir. Korunum yasaları madde ve antimaddenin eşit miktarlarda oluşacağını söylüyor. CERN'deki hızlandırıcıda 1 milyar voltluk gerilim altında,hızlandırılan tek bir yüklü parçacığa aktarılan enerjiye sahip protonlar,sabit bir hedefe çarptırılıyorlar ve antiprotonlar çarpışma kalıntıları arasından toplanıp inceleniyor...Bu çarpışmalarda yaratılan parçacıklar arasında ilginç madde-antimadde melezlerine rastlamak mümkün.Elektron ve pozitron biraraya geldiğinde mutlaka birbirlerini yok etmeleri gerekmiyor. Birisi diğerinin yörüngesine girerek daha çok hidrojene benzeyen ve pozitronyum adı verilen bir pseudo-atom oluşturabilir. Eğer elektron ve pozitronun spinleri antiparalel ise,bu pozitronyumun 8 nanosaniyelik bir ömrü vardır. Eğer spinleri paralel ise (toplam spin 1),7 mikrosaniyeye yakın bir ömrü olur. Aradaki farkın nedeni,spih sıfır durumu bir çift fotona bozunabilirken (her bir spin 1 değerinde),spin-1 durumundaki momentum ve açısal momentumunu korumak için en az 3 fotona bozunmak zorundadır ki bu çeşit bozunmalara daha az rastlanıyor. Hidrojen dediğimiz en basit atom, bir proton ve bir elektrondan oluşur. Proton, foton alışverişiyle elektronu yakın çevresinde dans ettirerek tutar(Feynman,Kuantum Elektrodinaliği, s: 104) Birden fazla proton ve bunlara karşılık gelen eşit sayıda elektron içeren atomlar ışığı da saçarlar,havadaki atomlar Güneş'ten gelen ışığı saçarak gökyüzünün mavi rengini verirler. Bir diğer madde-antimadde melezi ise yüksüz pionlardır. Bu, pozitronyuma benzer bir şekilde gama ışınlarına bozunan mezondur ve bu bozunmanın ömrü 10 15 saniyedir. Bu süre,pozitronyumunkine göre çok daha kısadır,çünkü kuarkları,dört temel kuvvetten biri olan güçlü kuvvetler birarada tutar. Birbirlerine yakın oldukları için kısa bir süre içerisinde birbirlerini yok etme şansları yüksektir. Antiatomu yaratırken yaşanan sorunlar gözönüne alındığında,madde-antimadde melezlerini yaratmak daha kolay geliyor. Madde dünyası nasıl kararlı elementlerin olmasına izin veriyorsa,antimadde dünyası da anti-periyodik tabloyu içeriyor. CERN'deki fizikçiler,1996 başlarında az sayıda antihidrojen atomu yaratmayı başardılar. 3 haftalık süre içerisinde 9 antihidrojen atomu oluşturdular ve her biri; maddeyle çarpışıp oluştukları noktanın 10 metre uzağında birbirlerini yoketmeden önce yaklaşık 40 nanosaniye yaşadılar. Peki bir pozitron antiprotonun yörüngesine nasıl sokulabilir? CERN'de kullanılan yöntem ilke olarak basit. Önce proton-proton çarpışmasından arta kalan artıklardan antiprotonlar elde edilyor. Daha sonra bunlar,yüksek hızda dolanması için çembersel hızlandırıcılara gönderiliyor. Her yörüngede bir (saniyede 3 milyon kere) demet ksenon gazından geçiriliyor.Antiproton enerjisinin bir kısmı elektron-pozitron çiftine dönüşüyor ve çok nadiren pozitronlardan biri antiproton hızında ışın demetinin yönünde oradan uzaklaşıyor. Bu pozitronlardan biri herhangibir antiproton tarafından yakalanırsa bir anti hidrojen atomu oluşuyor. Fermilab'daki araştırmacılar da artık antihidrojen atomu üretiyorlar ve 1997 sonuna kadar bikaç yüz tane oluşturmayı umut ediyorlar. Bize yakın galaksilerde çok az antimadde olduğu görünüyor. Hızlandırıcılarda ve yüksek kozmik ışınlarla yaratılan antimadde parçacıkları dışında evren sanki yalnızca maddeden oluşuyor.Acaba bizim gözleyemediğimiz antimadde galaksileri var mı? 15 milyar yıl önceki büyük patlama sırasında madde ve antimadde oranı neydi? Antiatomlar yukarıya mı düşer kendi kütleçekim alanına göre? Bunlar,bilim adamlarının üzerinde çalıştığı kimi sorular."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/aristo/", "text": "Aristoteles'in babası Nikomakhos, Büyük iskender'in büyükbabası Makedonya kralı III. Amyntas'ın saray hekimiydi. Genç Aristoteles böylece tıbbın öncüsü Hipokrates'e değin geri giden ve tıbbın kurucusu Sağlık Tanrısı Asklepios'tan kaynaklanan uzun bir doğabilim geleneği içnde yetişti. Düşünsel gelişimi içinde doğal olayların gözlemlenmesine verdiği önem ve Atina'da kendi kurduğu okulda hekimlik eğitiminin yar alması onun gençliğinde ağır bir eğitimden geçtiğini gösterir Babası ölünce Aristoteles İÖ 367'de henüz 17 yaşındayken Platon'un Atina'daki Akademia'sına gönderildi. Orada 20 yıl Platon ile birlikte felsefe dialoglarında bulundu. İÖ 347/348 'de Platon'un ölmesi üzerine Akademia'nın başına yeğeni Speusippos geçti. Aristoteles'de bazı araştırmacılara göre bu göreve atanmadığı için, bazılarına görede o sıralarda Makedonya'ya karşı bir siyasal havanın egemen olmasından dolayı Atina'dan ayrıldı. Düşünsel gelişiminin ikinci döneminde Aristoteles arkadaşı Khalkedonlu Ksenokrates ve sonraki belli başlı izleyicilerden Erosos'lu Theophrastos ile birlikte o sıralarda yeni kurulmakta olan Assos kentinde yeni bir akademi oluşturdu. Burada hükümdar Hermeias'ın öğretmeni ve onun yeğeni ve evlatlığı Pythias ile evlendi. Pythias bir kız çocuk doğurduktan sonra ölünce , Aristoteles Herpyllis ile evlendi. Aristoteles Assos'da mutlu geçirdiği anlaşılan üç yıldan sonra yakındaki Lesbos Adasının başkenti Mytilene'ye yerleşti. Ve orada adanın yerlisi olan öğrencisi Theophrastos ile birlikte Akedemia'ya benzer bir felsefe çevresi kurdu. Doğabilim araştırmalarına daldı. Düşünsel gelişmesi içinde astronomi ve buna bağlı kuramsal çalışmalardan ayrılarak yeryüzüne özelliklede biyolojiye ilgi duyması bu döneme rastlar. İÖ 343-342'de Makedonyalı II. Philiphos, Aristoteles' i Pella'daki başkentine 13 yaşındaki oğlu İskender'e öğretmenlik etmeye çağırdı. Üç yıl kadar süren bu eğtimde Aristoteles, İskender'e ağırlıkla Homeros'u tiyatroya dayalı sanatı ve ayrıca politikayı konu alan bir öğrenim programı uyguladı. Siyasete olan ilgiside bu dönemde yoğunlaştı. Ama İskender'in siyasal görüşlerinin Aristoteles'inkilerden çok fazla etkilendiği söylenemez. Ayrıca İskender'in kurduğu büyük imparatorluk düşünsel olarak aristoteles'in kent devleti anlayışını temel alan siyaset görüşüne uygun değildir. İÖ 339'da doğum yeri olan Stagiros'a dönen Aristoteles, İÖ 335'te yeniden Atina'ya gitti. Bu sırada Speusippos ölmüş,Akademia başsız kalmıştı. Ama Akademia'lılar Aristoteles yerine Ksenokrates'i başkan seçince o da kent dışında Apollon Lykeion'a adanan kutsal koruluk içinde bazı binalar kiralayarak, kendi okulunu kurdu. İÖ 323'te Büyük iskender ölünce Atina'da makedonya'ya karşı eğilimler yeniden ortaya çıktı. Ve Aristoteles 20 yıl önce yazdığı bir şiir nedeniyle en büyük suç sayılan dinsizlikten yargılandı. Suçlu bulunacağı kesinlik kazanınca izleyicileriyle birlikte Atina'nın kuzeyindeki Eurips boğazında, Khalkis'e gitti. Aristoteles bir yıl sonra bir mide rahatsızlığndan öldü. Aristoteles öteki bilimler için bir alet olarak gördüğü mantık biliminin kurucusu kabul edilir. Aristoteles mantığı, insanı ayırt eden en önemli yanının dil olduğu, us sahibi olmasının, söz edebilen bir varlık olmasına dayandığı görüşünden yola çıkar. Böylece mantık Aristoteles'in kendi kullandığı terimle çözümlemedir. Aristotelis'in mantık bilimi ile birlikte felsefe tarihine en özgün katkısını oluşturan metafizik aslında kendi kullandığı bir ad değildir. Bu bigi dalı Aristoteles'e göre varlığı varlık olarak ele alan ve onun ne liğini araştıran felsefe dalıdır. Aristoteles bu bilgi dalının tek özgür bilim olduğunu çünkü kendinden başka bir amacı bulunmadığını söyler, bunu insanın doğal olarak merak güdüsünün ürünü olduğunu vurgular. Bilimleri türleri açısından sınıflandıran Aristoteles temelde üç kuramsal bilimden söz eder. Metafizik, Matematik ve fizik. Bunların dışında pratik bilimler, belli bir amaç için işlenen bilimler vardır. Bunlarda tutum ve eylemleri konu edinen etik ve politika ile üretime yönelik yapılmış ve yazılmış sanatların bilimleridir. Varlığın sürekli ve bitmeyen bir evren içinde ne'liğini ve çeşitliliğni ele alan Aristoteles bütün varlıkların ve değişimlerinin mantıksal olarak geriye götürülmesi biçiminde geliştirdiği neden görüşüyle bunların en son nedeni olarak bir hareket etmeyen hareket ettirici ve ilk neden düşüncesine ulaşır. Bu kavram ve ona ulaşan usavurma zinciri, sonraları hem hıristiyan hem müslüman düşünürlerce tanrının varlığının kanıtı olarak kullanılmıştır. Aristoteles'in babası Nikomakhos, Büyük iskender'in büyükbabası Makedonya kralı III. Amyntas'ın saray hekimiydi. Genç Aristoteles böylece tıbbın öncüsü Hipokrates'e değin geri giden ve tıbbın kurucusu Sağlık Tanrısı Asklepios'tan kaynaklanan uzun bir doğabilim geleneği içnde yetişti. Düşünsel gelişimi içinde doğal olayların gözlemlenmesine verdiği önem ve Atina'da kendi kurduğu okulda hekimlik eğitiminin yar alması onun gençliğinde ağır bir eğitimden geçtiğini gösterir Babası ölünce Aristoteles İÖ 367'de henüz 17 yaşındayken Platon'un Atina'daki Akademia'sına gönderildi. Orada 20 yıl Platon ile birlikte felsefe dialoglarında bulundu. İÖ 347/348 'de Platon'un ölmesi üzerine Akademia'nın başına yeğeni Speusippos geçti. Aristoteles'de bazı araştırmacılara göre bu göreve atanmadığı için, bazılarına görede o sıralarda Makedonya'ya karşı bir siyasal havanın egemen olmasından dolayı Atina'dan ayrıldı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/arsimet/", "text": "M.Ö. 287 212 yılları arasında yaşamış Sicilya doğumlu Yunan matematikçi, fizikçi, astronom, filozof ve mühendis. Bir hamamda yıkanırken bulduğu iddia edilen suyun kaldırma kuvveti bilime en çok bilinen katkısıdır ancak pek çok matematik tarihçisine göre integral hesabın babası da Arşimet'tir. Roma generali Marcellus, Sirakuza'yı kuşattığında, Archimedes adlı bir mühendisin yapmış olduğu silahlar nedeniyle şehri almakta çok zorlanmıştı. Bunların çoğu mekanik düzeneklerdi ve bazı bilimsel kurallardan ilham alınarak tasarlanmıştı. Örneğin, makaralar yardımıyla çok ağır taşlar burçlara kadar çıkarılıyor ve mancınıklarla çok uzaklara fırlatılıyordu. Hatta Archimedes'in aynalar kullanmak suretiyle Roma donanmasını yaktığı da rivayet edilmektedir. Ancak bütün bunlara karşın M.Ö. 212 yılında Romalılar Sirakuza'yı zapt ettiler ve şehrin diğer ileri gelenleriyle birlikte Archimedes'i de öldürdüler. Söylendiğine göre, bu sırada Archimedes toprak üzerine çizdiği bir problemin çözümünü düşünüyormuş ve yanına yaklaşan Romalı bir askere oradan uzaklaşmasını ve kendisini rahat bırakmasını söylemiş; ancak asker Archimedes'e aldırmayarak hemen öldürmüş. Tarihin nadir olarak yetiştirdiği bu çok yetenekli bilim adamının öldürülüşü Romalı generali de çok üzmüş. Archimedes hem bir fizikçi, hem bir matematikçi, hem de bir filozoftur. Gençliğinde bir süre İskenderiye'de bulunmuş, burada Eratosthenes ile arkadaş olmuş ve daha sonra da onunla mektuplaşmıştır. Archimedes'in mekanik alanında yapmış olduğu buluşlar arasında bileşik makaralar, sonsuz vidalar, hidrolik vidalar ve yakan aynalar sayılabilir. Bunlara ilişkin eserler vermemiş, ancak matematiğin geometri alanına, fiziğin statik ve hidrostatik alanlarına önemli katkılarda bulunan pek çok eser bırakmıştır. Geometriye yapmış olduğu en önemli katkılardan birisi, bir kürenin yüzölçümünün 4 r2 ve hacminin ise 4/3 r3 eşit olduğunu kanıtlamasıdır. Bir dairenin alanının, tabanı bu dairenin çevresine ve yüksekliği ise yarıçapına eşit bir üçgenin alanına eşit olduğunu kanıtlayarak pi'nin değerinin 3 l/7 ve 3 10/71 arasında bulunduğunu göstermiştir. Archimedes'in en parlak matematik başarılarından biri de, eğri yüzeylerin alanlarını bulmak için bazı yöntemler geliştirmesidir. Bir parabol kesmesini dörtgenleştirirken sonsuz küçükler hesabına yaklaşmıştır. Sonsuz küçükler hesabı, bir alana tasavvur edilebilecek en küçük parçadan daha da küçük bir parçayı matematiksel olarak ekleyebilmektir. Bu hesabın çok büyük bir tarihi değeri vardır. Sonradan modern matematiğin gelişmesinin temelini oluşturmuş, Newton ve Leibniz'in bulduğu diferansiyel ve entegral hesap için iyi bir temel oluşturmuştur. Archimedes Parabolün Dörtgenleştirilmesi adlı kitabında, tüketme metodu ile bir parabol kesmesinin alanının, aynı tabana ve yüksekliğe sahip bir üçgenin alanının 4/3'üne eşit olduğunu ispatlamıştır. 1. Eşit kollara asılmış eşit ağırlıklar dengede kalır. Bu çalışmalarına dayanarak söylediği \"Bana bir dayanak noktası verin Dünya'yı yerinden oynatayım.\" sözü yüzyıllardan beri dillerden düşmemiştir. Archimedes, kendi adıyla tanınan sıvıların dengesi kanununu da bulmuştur. Söylendiğine göre, bir gün Kral II Hieron yaptırmış olduğu altın tacın içine kuyumcunun gümüş karıştırdığından kuşkulanmış ve bu sorunun çözümünü Archimedes'e havale etmiş. Bir hayli düşünmüş olmasına rağmen sorunu bir türlü çözemeyen Archimedes, yıkanmak için bir hamama gittiğinde, hamam havuzunun içindeyken ağırlığının azaldığını hissetmiş ve \"Buldum, buldum\" diyerek hamamdan fırlamış. Acaba Archimedes'in bulduğu neydi? Su içine daldırılan bir cisim taşırdığı suyun ağırlığı kadar ağırlığından kaybediyordu ve taç için verilen altının taşırdığı su ile tacın taşırdığı su mukayese edilerek sorun çözülebilirdi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/asil-kiyamet-cerne-uye-olmazsak-kopacak/", "text": "Arık, En büyük hayalim dediği anlaşmanın imzalanmasına tanık olamadı. karşılaştığını ve ardından korkunç kazanın meydana geldiğini söyledi. insanları da küçük bir Big Bang yaratacak makineyi takip ederek, değil. Bence bu Brown'ın meşhur olma kaygısıdır. binlerce fizikçi, mühendis, biyolog ve kimyacı CERN'de çalışabilecek. konseyinde 20 üyenin Türkiye'nin katılımına 'evet' demesi gerekiyor. benzetebiliriz fakat burada beklenti daha az. Engin Arık, Türkiye'de bir hızlandırıcı merkezi kurmaya çalışıyordu, geldi. Biz bu engellemelerle ilgili dosyayı Cumhurbaşkanımıza verdik. Rusya'ya ya da yakın gelecekte güçlü olacak Çin ve Hindistan'a, kritik bir bölgede. Ayrıca dünyanın en zengin doğal kaynaklarına sahip. yatırımlar yapıldı.10 yıl sonra Güney Kore'nin adını duymaya başladık. Samsung ve Hyundai markalarını tanıdık. Türkiye de 10 yılı göze almalı. yeni teknolojiler gelişiyor. Gelecekte lazer fizik, plazma fizik, Web internet de CERN'de keşfedilmişti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/asteroid-teget-gecti/", "text": "Yaklaşık 750 m genişliğinde bir kaya parçası yeryüzüne neredeyse ay kadar yaklaştı ve astronomik anlamda dünyaya teğet geçti. 2004 XP14 adı verilen asteroidi izleyen bilimadamları ise endişe duymadılar. Çünkü bilim adamları saniyede 17 kilometre süratle yol alan asteroidin yeryüzüne çarpmayacağını biliyordu. 2004 yılında belirlenen cisim, yörüngesi yeryüzününki ile çakışan 'Apollo' sınıfı asteroidlerinden. Başlangıçta asteroidin bu yüzyılın sonlarına doğru yeryüzü ile çarpışmasından korkuluyordu. Ancak yörünge üzerinde yapılan analizler en azından yakın bir gelecekte böyle bir tehlikenin bulunmadığını ortaya çıkardı. Eğer XP14 yeryüzüne çarpsaydı bu çok büyük bir felakete yolaçabilirdi. Kuzey İrlanda'daki Armagh Rasathane'sinden Dr. David Asher, \"küçük bir ülkeyi haritadan silecek kadar kötü bir hasara yolaçabilirdi\" dedi. Dr. Asher, \"en azından bu asteroidi biliyoruz. Biz bilmediklerimiz konusunda endişelenmeliyiz. Hala etrafta bunlardan çok var ve keşfedilmeyi bekliyorlar\" diye konuştu. Bilim adamları gönderdikleri radar sinyallerini asteroide çarptırıp geri alarak dev kaya parçası hakkında daha çok bilgi toplamaya çalışıyor. Asteroidi çıplak gözle görmek ise mümkün olmadı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/asteroit-yalnizca-dinozolari-degil-memeli-neslinide-tuketiyordu/", "text": "Yaygın olarak Dünyaya çarpan bir asteroit sonucu Dinozorların yok olduğu düşünülür. Hatta bu yönde yapılan pek çok çalışma 66 milyon yıl önce çarpan asteroitin yalnızca dinozorlar değil diğer canlı türlerini de büyük oranda etkilediğini söylemektedir. Bugüne kadar çoğunlukla bu çarpışmanın yalnızca dinozorlar üzerinde etkili olduğunu düşünsek de bilim insanları, dinozorlarla birlikte memelilerinde yok olma tehdidiyle karşılaştığını söyledi. Metatherian memeliler dinozorlar ile aynı çağda Kretase döneminde birlikte yaşamışlardır. Önceki çalışmalardan farklı olarak detaylara inildiğinde dinozorlarla birlikte memelilerinde Dünyadan silineceği görülüyor. Kretas döneminde Meksika'ya 10 km çapında bir asteroitin çarptığı Kuzey Amerika'da bulunan yaşayan memelilerin 2/3'inin yok olduğu ve özellikle ABD'nin Great Plains adlı bölgesinde bu memelilerin %90'ına ulaşan fosillerin korunduğu görülüyor. Bir anlamda kitlesel bir yok oluş süreci içerisinde Güney Amerika ve Avustralya'da keseli memeliler korunurken plasentalı memeliler nüfus artışı yaşamıştır. Ulusal Tarih ve New Mexico Bilim Müzesi'nden başyazar Dr. Thomas Williamson açıklamasında Geçmişte kurgunun dinozorlar yok oldu ve memeli hakimiyeti başladı şeklinde olduğunu, yapılan çalışma ile aslında keseli memelilerin yok olarak plasentalı memelilerin egemen olmaya başladığını söyledi. Çalışma erişime açık bir şekilde ZooKeys'te yayınlanırken bir anlamda referans niteliğinde bir çalışma sunulmuş oldu. Çalışma, ABD Ulusal Bilim Vakfı ve AB komisyonu tarafından desteklendi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/astrofizik/", "text": "Gök cisimlerinin fiziksel yapısını, oluşumunu ve evrimini inceleyen gökbilim dalıdır. Evrende görülen fiziksel koşullar çok çeşitlidir ve fiziksel parametreler laboratuar deneylerinde gerçekleştirilemeyen aşırı değerlere ulaşabilir. Örneğin yıldızlar arası ortamda madde, laboratuarda gerçekleştirilebilen en yüksek vakumda elde edilenden daha seyreltik olabilir; nitekim bu ortamda bir santimetre küpte yalnızca bir atom bulunur; bu olgu laboratuarda gözlenemeyen, yasak tayf çizgileri nin oluşumuna yol açar. Öte yandan, uzayda maddenin özgül kütlesi çok büyük değerlere ulaşır; örneğin beyaz cücelerde cm3 başına birkaç tonu, nötron yıldızlarında cm3 başına birkaç milyar tonu bulabilir; dolayısıyla bu alanda kuantum etkileri baskın bir nitelik kazanır. Ayrıca, evrendeki kütleler dev boyutlar gösterir. Güneş'in kütlesi Yer'in kütlesinin yaklaşık 300 000 katını, bir gökadanın kütlesi ise, Güneş'in kütlesinin 100 milyar katını bulur; bu olgu, evrende genel çekim etkileşiminin temel nedenidir, ama Yer'de günlük yaşamımızda yalnızca yerçekimi biçiminde duyulur. Dolayısıyla astrofizik, fizik yasalarının ayrıcalıklı bir uygulama alanını oluşturur; nitekim bu yasaların aşırı koşullarda geçerliliğini ve evrenselliğini inceler; böylece onları geliştirmeye ve kimi kez değiştirmeye çalışır. Astrofiziğin başlıca araştırma yöntemi ise gökcisimlerinden gelen ışınımları incelemektir.Bu amaçla ışınımların yoğunluk ve değişimleri belirlenir; dalga boyunun bütün bölgelerindeki ışınlara tayfgözlemsel çözümleme uygulanır. Örneğin görünür ve radyoelektrik ışınımlar Yer' den algılanarak; kızıl ötesi, mor ötesi, X ve gama ışınları, ise uzay gözlemlerinden yararlanılarak çözümlenir. Astrofizik çoğunlukla yüksek enerji ve alçak enerji astrofiziği biçiminde ikiye ayrılır. Yüksek enerji astrofiziği gök cisimlerinin gama, X ve morötesi ışınlarıyla ilgilenir; alçak enerji astrofiziği de, gökcisimlerinin görünür, kızıl ötesi ve radyoelektrik ışınlarını inceler. Kuramsal astrofizik, gözlemlerini fizik yasaları yardımıyla yorumlayarak gök cisimlerinin fiziksel parametrelerini ve bu parametrelerin zaman içindeki gelişimlerini saptamaya yarayan modeller oluşturur. Bu modellerin geçerliliği, kuramsal tahminlerle gözlem verileri karşılaştırılarak denenir. Aynı yöntem evrenin yapısını, evrimini bir bütün olarak incelemek için de uygulanır ve bu inceleme astrofiziğin, evrenbilim adı verilen dalını oluşturur. Astrofizik, gökcisimlerinin görünür ışınımını incelemede uygulanan tayfgözlemin ve fotoğrafçılığın bulunuşuyla XIX. yy. ortalarında doğdu.1945'ten sonra, gökcisimlerinin radyoelektrik ışınımını çözümleyen radyoastronominin ortaya çıkışıyla gelişti. Son yıllarda yapılan uzay gözlemleri astrofiziğin, kızıl ötesi, mor ötesi, X-ışını ve -ışını bölgelerine el atmasını sağladı. Bu tür dalga boylarının tayfına başvurularak yapılan gökbilim gözlemi temel araştırma yöntemini oluşturdu. Bu gözlem yeni gökcisimlerinin bulunmasını ve yalnız görünür ışığın ilettiği bilgi şifresini çözerek elde edilemeyen gizli kalmış fiziksel olayların açığa çıkmasını sağladı. Nitekim, radyoastronomi gözlemleri, yıldızlararası moleküllerin, pulsarların bulunmasına ve gökadamızın sarmal yapısının saptanmasına olanak verdi. Kızılaltı gökbilimi yıldızlararası ortamda oluşum halindeki yıldızları görmemizi ve tozların önemini belirlememizi sağladı. Gökadamızın merkezindeki yıldızlar ancak kızılaltı tayfıyla görülebildi. Çok sıcak yıldızlar, temel ışınım olarak morötesi ışınları yayar; dolayısıyla morötesi tayfıyla yapılan gözlemler yıldız rüzgarı olaylarını, sıcak yıldızlarla yıldızlararası ortam arasındaki kütle alışverişlerini ortaya koydu. Zayıf duyarlık eşiklerine ulaşmak için gerçekleştirilen atılımlar, morötesi alanda, çok uzak gök cisimlerinin tayfını ölçme olanağı verdi. X-ışınımı biçiminde gözlenen yüksek enerji bölgesinde de birçok bulgu elde edildi. Yıldızların kuramsal olarak betimlenmiş çok ileri evrim hallerinin gözlemi, ancak nötron yıldızlarının ve kara deliklerin yaydıkları X-ışını tayfıyla sağlandı. Gökada kümelerinden gelen X-ışını yayımı, gökadalar arasında, bir olasılıkla evrimleri sırasında saldıkları sıcak bir gazın bulunduğunu gösterir. Gama ışınımı ise özellikle, kozmik ışınımın yıldızlararası madde ile etkileşiminden kaynaklanır ve dolayısıyla bu olayın izleyicisi biçiminde ele alınabilir; ayrıca bu ışınlar evrende karşıt madde bulunduğunun belirtisi olarak evrenbilim bakımından çok ilgi çekici bir ışınımdır. Astronomi ve Astrofizik, üzerinde yaşadığımız gezegenden galaksi dışı uzayın en uzak noktalarına kadar gözlenebilen tüm evrenle ilgili verilerin toplandığı, aralarında ilişkiler kurulduğu ve yorumlandığı birer bilim dalıdır. Astronominin temeli gözleme, Astrofiziğin temeli ise laboratuar fiziğinin astronomik olaylara uygulanmasına dayanır. Bazen astrofizik, henüz gözlenmemiş olayları önceden tahmin ederek, astronomiden önce davranır. Örneğin astrofizikçiler nötron yıldızlarının modelini, astronomların bu cisimleri gözlemsel olarak tespit etmelerinden çok önce kurmuşlardır. Özetleyecek olursak, astronomi gözlemlerden itibaren yoruma gitmek, astrofizik ise fiziğe dayanan modellerden itibaren gözlemlere gitmek şeklinde çalışır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/astrofizikciler-besinci-boyut-un-izini-buldu/", "text": "Dördüncü uzay boyutuyla ilgili ilginç bir teori üreten Amerikalı astrofizikçiler, dördüncü boyutun varlığını, 2007 yılında fırlatılacak bir uyduyla kanıtlayabileceklerine inanıyorlar. Astrofizikçiler ve kozmoloji bilimcileri sanki bu dünyaya ait olmayan, ama yine de onu tanımlamaya ve kökenini bulmaya yarayan teoriler üretmek konusunda ustalar. Bu işi yaparken de ayakları yerden kesiliyor ve soyut matematikle tasarlanmış modellerle ilgi çekmeye çalışıyorlar. Bu şaşırtıcı teorilerden biri, şimdi bazı kozmoloji bilimcilerin bile aklını karıştıracağa benziyor. Rutgers Üniversitesi'nden Charles R.Keeton ve Duke Üniversitesi'nden Arlie O.Petters, beş boyutlu kütle çekim teorilerinden birini kanıtlamaya yardımcı olabilecek matematiksel bir model geliştirdiler. Bu iki bilim adamının teorik tasarımı göreceli olarak yeni olan ve \"Randall-Sundrum braneworld gravitiy model\" olarak adlandırılan bir teoriye uzanıyor. Bu kuram görülebilir üçboyutlu evrenin,daha büyük olanın içine yerleştirilmiş bir zardan oluştuğuna dayanır. Yani denizde yüzen bir yosun gibi. \"Branewold evreni\" kozmosunda, genel görelilik kuramında açıklandığı gibi üç uzay boyutu ve bir de zaman boyutu değil, dört uzay ve bir zaman olmak üzere beş boyut var. Aslında burada şaşılacak pek bir şey yok gibi. Sonuçta astrofizikçiler geçmişte de kozmolojik tasarımlarına biraz gizem katmak için ilave boyutlardan yararlandılar, ama bu sefer durum farklı. Keeton ve Petters ilk kez bilinmeyen dördüncü uzay boyutu ve dolayısıyla da \"Braneworld teorisinin\" kanıtlanabileceğini sanıyorlar. Bunun için yeni düzenlenmiş matematiksel modeli, astronomik gözlemlerle belirlenen kozmolojik efektlerin birleştirilmesi yeterli. Böylece, uzayda dördüncü bir uzay boyutunun bulunduğu kanıtlanabilir ki bu da dünya hakkında bildiklerimizi felsefi açıdan da değiştirebilir diyor Petters, Physical Review D. (Phys.Rev.D 73, 104032 (2006), http://scitation.aip.org) . Bir zamanlar Harvard Üniversitesi fizikçileri Lisa Randall ve Raman Sundrum tarafından geliştirilen \"Randall-Sundrum braneworld gravity\" modeli,evrendeki kütle çekiminin ne şekilde biçimlendiğini açıklıyor. Genel görelilik kuramının aksine \"Braneworld teorisi\" ilk patlamadan sadece birkaç saniye sonra temel parçacıkların topaklanmasıyla minik karadeliklerin oluştuğunu söyler. Fakat genel görelilik kuramına göre bu ilkel karadelikler, Hawking ışıması nedeniyle çoktan buharlaşmış olmalılardı. Oysa Braneworld modeli en küçüklerinin günümüze kadar hayatta kaldığını öne sürer. Küçük bir asteroitin kütlesine sahip ama buna karşın bir atom çekirdeğinin büyüklüğünde olan hipotetik oluşumlar, yani karadelikler için küçük tanımı aslında pek de uygun düşmemekte. Astrofizikçiler evrenin %23'ünün karanlık maddeden oluştuğunu tahmin ediyorlar. İki astrofizikçinin hesaplarına göre dünyamıza en yakın Braneworld karadeliği Plüton'un yörüngesinde olabilir. Braneworld karadelikleri galaksimizdeki kara maddenin %1'ini oluştursalar bile güneş sistemimizde bunlardan binlercesi olabilir diyor Petters. Minik karadeliklerin oluşumu için uygun koşullar yaratan gizli boyutun bulunabilmesi için Braneworld karadeliklerinin elektromanyetik ışın üzerindeki efektlerin gözlemlenmesi gerekiyor. Bunun için mesela uzay- zaman yapısını dev karadeliklerden farklı bir biçimde büken minik karadeliklerin karakterini izlemek gerekiyor. Küçük olmaları nedeniyle, araştırmacılar tarafından beşinci boyutu yakalamaya izin verecek olan bir katalizör olarak görülüyorlar. Bu efekt, ilave uzay boyutunun, karadeliğin ışıma hızını değiştirmesini açıkça göstermekte. Buradan çıkan neticeyi her astronom görebilir: Karadeliklerin buharlaşması iyice yavaşlıyor ve karadelikler çok daha uzun yaşıyorlar. Beşinci boyuta giden en kestirme ve en hızlı yol, bu iki bilim adamına göre Dünyadan diğer galaksilere \"yolculuk eden\" ışının analizini izlemeli. Çünkü Dünyadan yola çıkan ışın, Dünyanın yakınında küçük bir karadelikten geçtiğinde, karadeliğin kuvvetli kütle çekimi nedeniyle bir kütle çekimi mercek etkisi oluşmakta. Bu etki bir yıldızın, Dünyanın görüş alanında ve arka plan yıldızından uzakta bulunan bir yıldızın yanından geçmesiyle oluşmakta. Bu harekete bağlı olarak, arka plan yıldızının ışığı karakteristik bir biçimde kütle çekim merceği etkisince güçlendirmekte. Ve Keeton'a göre bu etki başarıya giden bir anahtar olabilir. Braneworld karadelikleri tarafından oluşturulan bu tür kütle çekim merceği etkilerini aramak için en iyi yer gamma ışını patlamasıdır diyor Keeton. Gamma ışını patlamaları evrenin en parlak ve en yoğun enerjili \"olayları\" olarak bilinmekte. Ve evrenden birkaç saniye içinde tahmin edilemeyecek kadar yoğun bir enerjiyle geçtikleri için de, modern astronominin en büyük bilmecelerinden biridir. Dünyamızdaki uydular ortalama olarak iki ila üç günde bir gamma ışını patlaması kaydediyorlar. Bu ultimatif enerji kaynakları birkaç saniye içinde, yıldızımızın yaşam boyu verebileceği kadar enerji soğuruyorlar. Araştırmacılar artık gamma ışını patlamalarında açığa çıkan enerjinin, dalgaların bir kayaya çarpışı gibi karadeliklere çarptığını düşünüyor. İşte bu süreç sırasında oluşan girişimlerin Ağustos 2007 tarihinde Dünyamızın yörüngesine yerleştirilecek \"Gamma-ray Large Area\" uzay teleskopuyla kanıtlanabileceğine inanıyor, astrofizikçiler. Halihazırda Dünyamızın yörüngesinde çalışmaya devam eden gamma ışını uyduları, söz konusu teoriyi kanıtlayacak kadar hassas değiller. Oysa GLAST, gamma ışını patlamalarına ait ışığın periyodunu kesin bir şekilde kaydedebilecek güçte. GLAST teleskopundan alınan ilk verilerle böylece astrofizikçiler, her minik karadeliğin kütle çekimiyle oluşturduğu girişim motifini inceleyebilecekler. Karadelik yüzünden bükülen ışık, enerji tayfını altı üst ederek bazı bölgelerde çok,diğer bölgelerde ise çok foton bulunmasına yol açarlar. Bilim adamları bekledikleri sinyali görebilirlerse bu minik karadeliklerin varlığı açıklanmış olacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/astronomi-sozlugu/", "text": "Astronomi : Gökcisimlerinin özelliklerini ve birbirleriyle ilişkilerini inceleyen bilim dalı. Airy Disk Parlaklık Faktörü : Yıldızlar dünyadan çok uzakta oldukları için teleskopla bakıldığında disk şeklinde değil, nokta şeklinde görünürler. Ancak yıldızın görüntüsünü çok fazla büyütürsek teleskoptan kaynaklanan disk şeklinde bir görüntü belirir. Yani yıldız teleskobun görüş alanının merkezinde olduğunda, yıldızın bu büyütülmüş görüntüsünde iki şey göze çarpmaktadır : Birincisi Airy Disk adıyla bilinen parlak bir merkezi alan, ikincisi ise Kırınım halkaları adıyla bilinen bir halka veya sönük halkalar serisidir. Açık küme : Sarmal gökadaların disklerinde yer alan, yüzlerce genç ve büyük kütleli yıldızladan oluşan gevşek yıldız topluluğu. Açıklık : Bütün teleskopların asıl fonksiyonu ışık toplamaktır. Teleskobun açıklığı demek, merceğin yada aynanın çapı demektir. Açıklık genellikle \" ile tanımlanır. 1\" = 2.54cm dir. Açıklık ne kadar büyükse teleskop o kadar fazla ışık toplar. Daha çok ışık toplanması ise daha parlak ve daha iyi bir görüntü oluşmasını sağlar. Andromeda : Zincirli prenses takımyıldızının latince adı. Aynı isim takımyıldız içindeki gökadamıza en yakın gökadayada ismini vermiştir. Astroid: Güneş sistemi'nde, çoğunlukla Mars ve Jüpiter arasındaki astroid kuşağında bulunan, ama bazıları Dünya'nın yörüngesiyle kesişen yörüngelerde ilerleyen, çapları üçyüz kilometre kadar olabilen kaya parçaları. Aurora : Kuzey ışıkları olarakta bilinir. Dünya'nın manyetik alan çizgilerinin açık olduğu kutup bölgelerinden içeri giren Güneş kaynaklı yüklü parçacıkların, atmosferimizdeki gazları ışıtması sonucu oluşan renkli görüntüler. Beyaz cüce : Yüzey sıcaklığı yaklaşık 100.000 C olan, birkaç bin kilometre çapındaki küçük yıldız. Güneş benzeri yıldızların evriminin son basamağıdır. Bulutsu : Gökyüzünde bulanık bir ışık lekesi olarak gözlenen, gökadamızdaki bir gaz bulutu ya da başka bir gökada olabilecek gökcismi. Çıkış Açıklığı : Açıklık / Göz merceğinin gücü olarak tanımlanabilir. Gözmerceğinden çıkan dairesel olan ışık demeti için kullanılmaktadır. Çift yıldız sistemi : Birbiri çevresinde dönen iki yıldızdan oluşan sistem. Çözümleme : Bir teleskobun daha fazla ayrıntıyı gösterebilme yeteneğine denir. Çözümleme ne kadar yüksekse, teleskop o kadar ince ayrıntı verir. Çözümleme Gücü : Birbirine çok yakın olan çift yıldızları ayrı ayrı görebilmemizi gerçekleştiren teleskop yeteneğine denir. Dev yıldız : Yarıçapı Güneş'inkinden çok daha büyük olan yıldız. Galaksi kümeleri : Yüzlerce ya da binlerce gökadanın bir arada olduğu topluluklar. Galaksi : Kütlesi Güneş'in kütlesinin yüz milyon katından bir milyar katına kadar olabilen dev yıldız sistemleri, örneğin Samanyolu. Gökadalar şekillerine göre elips biçimli gökadalar, sarmal ve düzensiz gökadalar olmak üç grupta toplanırlar. Gezegen : Güneş etrafındaki yörüngeleri sabit elipsler olan ve belli büyüklüklerdeki gökcisimleri. Gökküre üzerinde sabit nokta şeklinde görülen yıldızlardan farklı olarak hareketli oldukları için bu adı almışlardır. Gezegenimsi bulutsu : Kırmızı bir dev yıldızın dış katmanlarını uzaya püskürtmesi sonucu oluşan, merkezdeki sıcak ve sıkı yıldız tarafından aydınlatılan gaz kabuk. Görüş Alanı : Teleskop ile görülebilecek gökyüzü parçasına gerçek görüş alanı denir. Bu açısal alan yay derecesi cinsinden ölçülür. Formülü : Teleskobun gücü / Gözmerceğinin görüş alanı dir. Güç : Teleskobun gücü, teleskobun kendisi ve kullanılan göz merceği arasındaki ilişki olarak tanımlanabilir. Teleskop alınırken açıklık ve teleskobun gücüne çok dikkat edilmelidir. Büyütme = Teleskobun odak uzaklığı / gözmerceğinin odak uzaklığı formülü ile hesaplanır. Normal şartlar altında en yüksek büyütme teleskobun açıklığının 60 katına eşittir. Mesela 3.5\" lik bir teleskobun max. büyütmesi 210X dir. Genelde amatör astronomlar gözlemlerinin çoğunu açıklığın 20-25 katı bir büyütme ile yaparlar. Işık Toplama Gücü : İnsan gözü ile teleskobun kuramsal olarak ışık toplama yeteneğinin karşılaştırılmasıdır. Kara delik : Çökerek, ışığın bile kurtulamayacağı kadar yoğunlaşmış maddenin bulunduğu bölge. Karanlık madde : Varlığı, yaydığı ışınım yoluyla değil de dinamik yöntemlerle saptanabilen madde. Kontrast : Elde edilen görüntünün daha net ve daha parlak olmasıdır. Kontrastın iyi olabilmesi için hava ve görüş koşullarının iyi olması gereklidir. Kozmik ışınlar : Güneş'te, nötron yıldızlarında, süpernova patlamaları sırasında ya da kara deliklerde üretilen ve Dünya'ya ışık hızına yakın hızlarla ulaşan elektrik yüklü atom parçacıkları. Kozmoloji : Evreni bir bütün olarak inceleyen bilim dalı. Kuazar : Gökada çekirdeklerindeki, optik ve morötesi ışınım yayan sıkı ışınım kaynakları. Optik fotoğraflarda yıldız gibi görünürler. Yıldızımsı cisim güçlü bir radyo kaynağı ise kuazar olarak adlandırılır. Kuyrukluyıldız : Güneş etrafında çoğunlukla parabolik yörüngelerde dolanan ve ufak partiküller ihtiva eden buz yapı. Güneşe yaklaştıkça eriyen gökcisminden arta kalan maddenin kuyruk oluşturması ve Güneş ışığını yansıtması nedeniyle bu adı almıştır. Küresel kümeler : Gökadaların halelerinde bulunan, bir milyon ya da daha fazla sayıda yıldız barındıran, yoğun yıldız toplulukları. Messier M1-M103 : 18. yüzyılda yaşamış Fransız gökbilici Charles Messier tarafından derlenen bulutumsu gökcisimleri katalogu. Nötron yıldızı : Madde'nin, nötronları birbirine değecek kadar sıkışık olduğu, yalnızca 10-20 kilometre çapındaki küçük, ölü yıldız. Odak Oranı : Odak Oranı = Odak Uzaklığı / Açıklık ile hesaplanır. Odak oranı size teleskobunuzla fotoğraf çekebilme hızını verir. Odak Uzaklığı : Odak uzaklığı = Açıklık Odak Oranı olarak tanımlanabilir. Ya da mercekten veya birinci aynadan itibaren teleskobun odak noktasına kadar olan uzaklığıdır. Odak uzaklığı uzun olan teleskopların gücü daha fazla olup, elde edilen görüntüde daha büyüktür. Oküler : Teleskopta oluşturulan görüntüler, farklı oranlarda gözmercekleri tarafından büyütülürler. Optik Dizayn Sapınçları : Görüntünün oluşumu sırasında ortaya çıkan hatalara denir. Renk sapıncı, Küresel sapınç, Koma, Astigmat, Alan eğriliği ve Alan bozulması bazı teleskop sapınçlarıdır. Parlaklık Sınırı : Parlaklık birimi kadir dir. 7.5 + 5 logA formülü ile görsel parlaklık sınırı hesaplanır. Pulsar : Hızla dönen, güçlü manyetik alana sahip nötron yıldızı yapısında olan ve atmalar halinde radyo dalgaları yayan kaynak. Radyoteleskop : Gökcisimlerini araştırmak için kullanılan uzun dalgaboyuna duyarlı alet. Salma çizgisi : Bir kaynağın tayfındaki, belirli bir elementin atomlarının belirli bir dalga boyundaki ışık salmasından kaynaklanan parlak çizgi. Soğurma çizgisi : Aynı tayftaki karanlık çizgi. Süperdev: Işıma gücü çok yüksek olan dev yıldız. Süpernova : Yıldız evriminin bir basamağında; yıldızın içerdiği maddeyi uzaya fırlatmasıyla sonuçlanan büyük patlamalar. Takımyıldız : Bakış doğrultumuza göre bir toplulukmuş gibi görünen, gökyüzünde belirgin şekiller oluşturan yıldızlar topluluğu. Tayf : Bir kaynaktan gelen ışığın, örneğin bir prizma yardımyla çeşitli dalga boylarına ayrılması. Yağmur damlaları prizma etkisi yaparak güneşin tayfını gökkuşağı şeklinde gösterirler. Tutulum : Dünya çevresinde dönerken, Güneş'in bir yıl içinde gökyüzünde izler gibi göründüğü büyük çember. Tutulum düzlemi, Dünya'nın yörünge düzlemidir. Uydu : Bir gökcisminin çekim alanı nedeniyle belli bir yörüngeye oturmuş cisim. Yapay uydular Dünya etrafında dolanır. Ayda Dünya'nın uydusudur. Yakın Odak : Görsel veya fotoğrafik çalışılabilecek en yakın yer cisminin odaklanabileceği en yakın uzaklıktır. Yıldız : Çekirdeklerindeki nükleer tepkimeler sonunda enerji yayan büyük kütleli gökcisimleri. Zodyak ışığı : Güneş ışığının Güneş sistemine dağılmış toz parçacıkları tarafından saçılması sonucunda burçlar kuşağını boyunca ortaya çıkan ışık kuşağı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/astronomi-tarihi/", "text": "Eski çağların en büyük astronomları, İÖ 7. yüzyıldan sonra Babil ve Mısır astronomisinin bütün mirasına konan Eski Yunanlılar arasından yetişti. Bu bilginler \" durağan \" yıldızların doğuş ve batışlarını saptadıkları gibi, gökyüzünde \" gezen \" , yani durağan yıldızlara göre sürekli yer değiştiren beş tane de parlak gökcismi gözlemlediler. Eskiden Yunanca'dan türetilmiş planet sözcüğüyle anılan bu gezegenler aslında kendi ışığı olmayan, ama Güneş ışınlarını yansıttıkları için parlak görünen gökcisimleridir. Dünya'mız da Yunanlılar Güneş Sistemi'ndeki dokuz gezegenden yalnızca beşini biliyorlardı: Merkür, Venüs, Mars , Jüpiter ve Satürn. Eski Yunan'ın ilk büyük astronomi bilginlerinden Miletli Thales (İÖ yaklaşık 624-546) Ay ve Güneş tutulmalarının zamanını önceden saptamayı başarmış, ama tutulmaların nasıl gerçekleştiğini açıklayamamıştı. Bu bilgin Dünya'nın bir tepsi gibi düz olduğuna ve su üstünde yüzdüğüne inanıyordu. İÖ 6. yüzyılda yaşamış olan Sisamlı Pisagor, o çağdaki meslektaşlarının çoğu gibi hem astronom hem de ünlü bir matematikçiydi. Pisagor'a göre Dünya yuvarlak, daha doğrusu küre biçimindeydi ve evrenin merkezinde hareketsizdi; Güneş, yıldızlar ve gezegenler de onun çevresinde dolanıyordu. İÖ 3. yüzyılda gene Sisam Adası'nda yetişmiş olan Aristarkhos, Güneş'in Dünya'nın çevresinde değil, tam tersine Dünya'nın Güneş'in çevresinde döndüğünü söyleyen ilk astronomlardan biri oldu. O zamanlar hiç kimsenin inanmadığı bu savıyla gerçeği yakalayan Aristarkhos, Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığını hesaplarken aynı başarıyı gösteremedi. Güneş'in Dünya'ya uzaklığını Ay ile Dünya arasındaki uzaklığın 20 katı olarak hesaplamıştı; oysa Güneş Dünya'mıza Ay'dan 400 kat daha uzaktadır. Eski Yunan'ın en büyük astronomlarından biri İÖ 2. yüzyılda yaşamış olan Hipparkhos'tu. Trigonometri denen matematik dalını kuran bu bilgin, geliştirdiği trigonometri yöntemleriyle pek çok yıldızın konumunu belirledi. 850 kadar yıldızı kapsayan bir katalog hazırlayarak, bu yıldızları parlaklığına göre altı sınıfa ayırdı. Hipparkhos'un bu sınıflandırması bugünkü astronomların kullandıkları sistemin temelini oluşturur. Parlaklığı birinci dereceden ya da \" kadir \" 'den olan yıldızlar uzun süre gökyüzünün en parlak yıldızları sayıldı. Ama çağımızda bu değerler yeniden gözden geçirildiğinde, parlaklığı sıfırın altındaki eksi kadirlerle ölçülen birçok yıldız olduğu anlaşıldı. Çıplak gözle belli belirsiz görülebilen en sönük yıldızlar ise altıncı kadirdendir. Eski Yunanlı astronomların son büyük temsilcisi olan Klaudios Ptolemaios ya da Arapça'dan dilimize geçen adıyla Batlamyus, İS 2. yüzyılda Mısır'daki İskenderiye kentinde yaşadı. Pisagor gibi o da Dünya'nın evrenin merkezinde hareketsiz durduğuna ve yıldızların Dünya'nın çevresinde dairesel yörüngeler çizerek döndüğüne inanıyordu. Batlamyus'a göre, Güneş'in ve gezegenlerin Dünya'nın çevresinde dolanırken çizdikleri bu yörüngeler basit birer çember olamazdı; çünkü gezegenler arada bir yörüngeleri üzerinde geriye dönüyormuş gibi görünüyordu. Batlamyus bunu açıklamak için \" ilmek \" kavramını ortaya attı. Bu karmaşık sisteme göre her gezegen, Dünya'yı merkez alan büyük bir çemberin çevresinde daha küçük çemberler çizerek dolanıyordu. Aynı zamanda küçük çemberlerin merkezleri büyük çemberin üstünde batıdan doğuya doğru kayarak ilerlediği için ilmek denen eğriler çiziyordu. Batlamyus bu evren modelini \" Matematik Derlemesi \" adlı kitabında açıkladı.İS 2. ve 14. yüzyıllar arasında bu bilim yalnızca Arap astronomların katkılarıyla gelişti. Batlamyus'un çalışmalarını kendi incelemeleriyle geliştiren Araplar, bu ünlü astronomun kitabını el-Mecisti adıyla Arapça'ya çevirdiler. Bu çeviri bütün dünyanın ilgisini çekti ve yapıt Almagest adıyla anılır oldu. Parlak yıldızların bugünkü adları da Araplardan kalmadır. Astronomideki Eski Yunan geleneğini ve bilgi birikimini 8. ve 15. yüzyıllar arasında İspanya'daki Mağribiler aracılığıyla Avrupa'ya taşıyan da gene Araplar oldu. Çağdaş astronomi Polonyalı bilgin Mikolaj Kopernik (1473-1543) ile başladı. Dünya'nın hem Güneş'in çevresinde dolandığını, hem de 24 saatte bir kendi ekseni çevresinde döndüğünü saptayan Kopernik bu bulgularını \" Gökyüzü Kürelerinin Dönmesi Üzerine \" adlı ünlü kitabında açıkladı. Kopernik yalnız Dünya'nın değil bütün gezegenlerin Güneş'in çevresinde dolandığını belirtti. Dairesel yörüngeler üzerindeki bu dolanımı Batlamyus'un ilmek modelinden daha iyi açıklamış, ama tam doğruya varamamıştı. Kopernik'in görüşleri uzun süre benimsenmedi ve insanların yaşadığı Dünya'yı bütün evrenin merkezi olarak gösteren Batlamyus modeli 17. yüzyılda bile egemenliğini sürdürdü. Danimarkalı bir soylu ve çok titiz bir gözlemci olan Tycho, gezegenlerin hareketlerini kendisinden önceki bütün astronomlardan daha doğru olarak gözlemledi. Kepler de bu gözlemlerden yola çıkarak Güneş Sistemi için yeni bir model geliştirdi. Kepler'in modeli gezegenlerin hareketine ilişkin üç yasaya dayanıyordu. Bilgin bunlardan ilk ikisini 1609'da, üçüncüsünü ise 1618'de açıkladı. Yörüngeler yasası denen 1. yasaya göre gezegenler Güneş'in çevresinde çember değil, hafifçe basık elips biçiminde yörüngeler çizerek dolanır; Güneş de bu elipsin odaklarından birinde yer alır. Alanlar yasası denen 2. yasaya göre bir gezegenin dönme hızı, yörünge üzerinde bulunduğu noktaya bağlı olarak değişir; gezegenlerin hareketi Güneş'e en yakın oldukları noktada en hızlı, en uzak oldukları noktada en yavaştır. Dolanım süreleri yasası (3. yasa) ise, iki gezegenin dolanım sürelerinin karelerinin birbirine oranı ile bu gezegenlerin Güneş'e olan ortalama uzaklıklarının küplerinin birbirine oranının eşit olduğunu belirtir. Bu yasaya göre, gezegenlerden birinin Güneş'e olan ortalama uzaklığı ve dolanım süresi ile ikinci bir gezegenin dolanım süresi bilinirse, bu gezegenin Güneş'e olan ortalama uzaklığı hesaplanabilir.1969'da Ay'a ayak basan iki ABD'li astronotla insanoğlu ilk kez Dünya dışındaki bir gökcismine ulaşıp araştırma ve gözlem yapmayı başarmıştı. 1970'lerde de sürdürülen bu Ay yolculuklarında önemli bilimsel deneyler yapıldı ve Dünya'ya Ay taşlarından örnekler getirildi. 1980'lerin sonlarında ise Merkür'den Neptün'e kadar uzanan gezegenler insansız araştırma uydularıyla incelendi. Güneş Sistemi konusunda elde edinilen bugünkü bilgilerin çok büyük bir bölümünü bu uzay araçlarına borçluyuz. Ama Güneş Sistemi'nin ötesindeki gökcisimlerini inceleyecek astronomların güvenebilecekleri tek aygıt, eskiden olduğu gibi gene teleskoptur."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/atislar-ve-dairesel-hareket-konularindaki-yanlis-algilamalar/", "text": "1. Hareketin, 2 boyutta 2 farklı türde hareket olduğu öğrenciler tarafından kavranamıyor. Bunu açıklayabilmek için yatay atış hareketini x ve y doğrultularında ayrı ayrı formülleri ve grafikleri vermeliyiz. x doğrultusunda Newton'un I.kanununa göre cisme net bir dış kuvvet etki etmediği için cisim sabit hızlı hareket eder. Öğrencilere hareket formülleri ezberletildiği için, formülde işaretini gören öğrenci cismin düzgün yavaşlayan hareket yaptığını düşünmektedir. 2. Aynı açı ve aynı hızla atılan farklı kütleler aynı noktaya aynı sürede ulaşacaktır. Bunu enerjinin konumundan yararlanarak açıklayabiliriz. 1. Cisim 2 boyutta 2 farklı türde hareket yapar. Öğrenciler burada grafikleri ve formülleri yorumlamada zorluk çekmektedirler. Cisim x doğrultusunda sabit hızlı hareket eder. Cisim y doğrultusunda T noktasına kadar düzgün yavaşlayan T noktasından sonra düzgün hızlanan hareket yapmaktadır. Konum formüle bakarak öğrenciler cismin hareket boyunca düzgün yavaşlayan hareket yapacağını sanmaktadırlar. Öğrenciler grafiğine bakarak grafik çizgisi doğrultusunda cismi atılıyor sanmaktadırlar. y = Voyt -1/2gt2 ifadesinde hareketin başlangıcından itibaren geçen toplam süre t olarak yazılabilirken, T noktasından sonra cisim yatay atış hareketi yapıyor gibi düşünüldüğünde yatay atış hareketine ait formüller kullanılıyorsa, geçen süreyi yazarken T noktasından itibaren geçen süreyi almalıyız. 3. Atış açısı 0 < x < 45 arasında 45 'ye yaklaşırken menzil uzaklığı artmakta 45 'den 90 'ye doğru gittikçe menzil uzaklığı azalmaktadır. Öğrenciler bunun nedenini açıklayamamaktadır. 4. Birbirlerini 90 'ye tamamlayan açılarla atılan cisimler aynı noktaya düşmektedir. Öğrenciler bunların aynı anda aynı noktaya düşeceğini düşünmektedirler. 1. Dairesel hareket için kuvvet gerekli değildir. Cisme direk etkileyen bir kuvvet yoktur. Bu yüzden öğrenci dairesel harekette kuvvetin gerekmediği izlenimine kapılır. Liselerde okutulan fizik kitabında merkezkaç kuvvetinden hiç bahsedilmemiş. Fakat bazı kitaplarda merkezkaç kuvvetinden bahsediliyor. Bu yüzden öğrenci bu kuvvetin gerçek bir kuvvet olduğunu düşünüyor. Öğrencilere merkezkaç kuvvetinin yalancı bir kuvvet olduğunu, bir eylemsizlik kuvveti olduğunu söylemeliyiz. 3. Sabit hızlı dairesel hareket yapan cismin ivmesi yoktur. Öğrenciler, hızın sadece büyüklüğünde bir değişme olması sonucu ivmenin olacağını düşünüyorlar. Oysa hızın yönün değişmesiyle de ivme doğar. Bunu öğrencilere ispatlamak gerekir. 4. Dairesel hareket yapan cisim serbest bırakıldığında dairesel harekete devam eder.Öğrencilere hareketin devam edemeyeceği deneyle ispatlanmalıdır. 1. Sıkıştırılmış duran yayın kinetik enerjisi vardır. Bu yanlış algılamayı ortadan kaldırabilmek ve öğrenciye daha iyi anlatabilmek için yayın hareketine ait çizimleri tek tek yapmalıyız. Sürtünmesiz yatay bir düzey üzerinde kayan bir blok hafif bir yayla çarpışır. Yay sıkışırken, blok üzerine sola doğru bir kuvvet uygular ve sonunda blok durur. Blok + yay sisteminin ilk enerjisi, bloğun ilk kinetik enerjisidir. Blok, yayla çarpıştıktan sonra durduğunda kinetik enerjisi sıfır olur. Yay kuvveti korunumlu olduğundan ve sistem üzerinde iş yapabilecek başka dış kuvvet bulunmadığı için, sistemin toplam mekanik enerjisi sabit kalmalıdır. Mekanik enerji, bloğun kinetik enerjisi ile yaydaki esneklik potansiyel enerjisinin toplamıdır. O halde bloğun kinetik enerjisinden, yayda depo edilen potansiyel enerjiye bir enerji aktarımı vardır. Sonunda, blok zıt yönde hareket eder ve kinetik enerjisini kazanır. Sıkıştırılmış duran yayda sıkışma maksimumdur ve hız sıfırdır. Buna göre, Görüldüğü gibi sıkıştırılmış duran yayın kinetik enerjisi sıfırdır ve potansiyel enerjisi maksimumdur. 2. Yalnızca, sıkıştırılmış duran yayın bir potansiyel enerjisi vardır. Herhangi bir x yer değiştirmesi için bloğun hızı v olduğunda kinetik ve potansiyel enerjilerin toplamı, toplam mekanik enerjiye eşittir. Yayın herhangi bir x yer değiştirmesinde de enerjisi vardır. 3. Sadece salınım hareketi yapan yayın bir enerjisi vardır.Yay sıkıştığında blok durur ve hız sıfır olur. Bloğun kinetik enerjisinden yayda depo edilen potansiyel enerjiye bir aktarım vardır. Yani enerji tümüyle potansiyel enerjidir. Salınım hareketi yapmayan yayında bir enerjisi vardır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/atom-numarasi/", "text": "Atom numarası: Bir atomda bulunan proton sayısı, elementi tanımlar ve atom numarası olarak adlandırılır. Atomda bulunan proton sayısı aynı zamanda, elementin kimyasal karakteri hakkında da bilgi verir. Periyodik tabloda sıklıkla karşılaşılan görünüm, yandaki gibidir. Burada, element simgesinin altında verilen \"bağıl atom kütlesi\", proton ve nötron sayısının toplamına eşittir. Element simgesinin üstünde verilen atom numarası da, proton sayısına eşit olduğuna göre, bu iki sayının farkı elementin nötron sayısını verir. Örnek: Kalsiyumun nötron sayısı: Bağıl atom kütlesi Atom numarası = 40 20 = 20'dir. Bu gösterim, periyodik tablonun dışında, örneğin herhangi bir anlatımda elementin adı geçerken de kullanılabilir. Bazı durumlarda, bu iki değerin yeri tam tersi şekilde de olabilir. Ek olarak, simgenin sağ tarafında, elementin + ya da yükü de gösterilebilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/atomalti-parcaciklar-2/", "text": "Leptonlar ve kuarklar şimdiki bilgilerimize göre elementer parcacıklardır. Yani, kendilerini oluşturan başka parçacıklardan yapılmamışlardır. başka parçacıklardan yapılmamış olarak kabul edilmektedir. Elementer parçacıklar içinde adını James Joyce dan alan parçacıklar Kuarklardır. Kuarklarda spin ½ ve elektrik yükleri 2/3 veya -1/3 olan parçacıklardır. Çekirdek Nukleon adını verdiğimiz proton ve nötrondan meydana gelmiştir. Elektron ve çekirdek, içindeki Nötron ile Proton kararlı parçacıklardır. Çekirdeği ilgilendiren parçacıklar ailesi iki kısımdır. Baryonlar ağır parcacıklardır, mezonlar orta ağır parçacıklardır. Baryonlar ve Mezonların hepsine Hadronlar adı verilir. Nötron UDD kuarklarından, Proton ise UUD kuarklarından meydana gelmiştir. ve 2/3+2/3-1/3 = 1 yüklü Proton olduğu görülür. ortaya konulmuştur ve bu olayda en çok rol oynayan mezon pi mezondur. Ortalıkta fazla görülmeyen bu maddelerin ömrü çok kısadır. Yüklü pi mezon 10 8 sn yaşar. parçalanması olur bunu sağlayan zayıf etkileşimdir. Doğada varolan ve şimdilik bilinen 4 temel kuvvetin bağlantı kuantasına Gluon adı verilir. FERMİ istatiklerine, tamsayılı spin'e sahip olanlar BOSE istatiklerine uyarlar. Bu nedenle Spinler göz önüne alındığında parçacıklar iki kısma ayrılırlar. Fermi istatistiklerine uyan parcacıklar aynı anda aynı konumda olamazlar . Bose istatiklerine uyanlar ise aynı anda konumda olabilirler . Tüm bahsedilen parçacıkların bir antiparçacığı da olduğunu, ki buna antimadde diyoruz. Unutmamakta fayda var. En çok bilinen örnek Pozitron yani antielektrondur. karmaşık hale gelmektedir. Korunum yasaları, Pauli dışarlama etkisi, Parite, Nötrinolar leptondur. Yüksüz ve sıfır veya çok küçük kütleye sahiptirler. Bu yüzden diğer parçacıklarla neredeyse hiç etkileşmezler. Bir çok nötrino, bir kere bile etkileşmeden yeryüzünün içinden geçerler. Nötrinolar değişik bozunma ve etkileşmeler ile üretilir. Örneğin, bir nötron bir proton, bir elektron, ve bir anti-nötrinoya bozunur. Aslında, fizikçiler nötrinoların, radyoaktif bozunmaların dikkatli gözlemleri sounucu varolduklarını varsaymışlardır. Örneğin, bir nötron, bir elektron ve bir protona bozunduğunda, elektron ve protonun momentumları toplamı başlangıçtaki nötronunkine eşit değildir. Bu yüzden, kayıp momentuma karşı gelecek başka bir parçacık olmalıdır : yani, nötrino. Nötrinolar çok sayıda üretildiklerinden ve maddeyle çok nadir etkileşmeye girdiklerinden, Evrende çok büyük miktarda bulunurlar. Eğer kütleleri varsa, Evrenin toplam kütlesinin çoğuna katkıda bulunacak ve genişlemesini etkileyeceklerdir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/atomalti-parcaciklar-ve-kutle-olcumu/", "text": "Atomaltı parçacık, atomdan küçük olan ve atomu da oluşturan maddelerdir. En bilinen örnekleri proton, elektron ve nötrondur. Bu örnekler dışında henüz yapıları tam anlamıyla keşfedilmemiş olanlar ise ışık, bozon, mezon, fermiyon, baryon ve gravitondur. Parçacık fiziği ve nükleer fizik kapsamında değerlendirilen bu parçacıklar aralarındaki etkileşimler ve atomik olmayan maddeler üzerine yoğunlaşmıştır. Doğada yalnızca Hidrojen atomunda izotopu bir proton ve bir elektrondan oluşmaktadır. Hidrojen dışında tüm elementlerde çekirdekte nötron bulunmaktadır. Atomaltı parçacıklar için yük ve kütle dışında önemli iki ayrı özellik bulunmaktadır. Bu özelliklerden ilki her parçacığın sahip olduğu spin adı verilen açısal momentum, ikincisi ise her bir parçacığın sahip olduğu anti parçacıktır. Atomaltı parçacıkların bir diğer önemli özelliği ise kuantum parçacıkları olarak da adlandırılmalıdır. Parçacıklar dalga gibi davranabildikleri için aynı anda çift yarıktan geçebilir ya da kırınım, girişim gibi dalga davranışları gösterebilir. Atomaltı parçacıkların oldukça küçük kütlelere sahip olması kütlelerinin klasik yöntemler ile ölçülmesini engellemektedir. Bu parçacıkların kütleleri ölçülürken deneysel ve kuramsal yöntemler kullanılmaktadır. Elektriksel yüke sahip parçacıklarda kütle ölçümü, yüksüz parçacıklara oranla çok daha kolay olmaktadır. Bunun temel nedeni yükse sahip parçacıkların elektromanyetik alandan etkilenebilmesidir. Bir örnek vermek gerekirse, proton ve elektronun kütlelerini ölçmek için manyetik alanda ki hareketlerden faydalanılabilir. Bu hesaplamada manyetik kuvvetlerin hareket yönüne dik olması parçacık enerjisini etkilememektedir. Fakat bu kuvvet, parçacığın ivmelenmesi ve hareket yönünün değişmesini sağlayabilir. Hesaplamada kullanılan mekanik yasalar ve kuramlar, parçacığın takip edeceği yörüngede yarıçapın r= olduğunu göstermektedir. Bu denkleme göre hız ve elektriksel yükü bilinen bir parçacığın kütlesi büyüklüğü belli olan bir manyetik alanda yörüngesinin yarıçapı kullanılarak ölçülebilmektedir. Aksi durumda elektriksel bir yüke sahip olmayan parçacıkta elektromanyetik alandan etkilenmemeli nedeniyle kütle ölçümü daha zor olacaktır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ay-dunyanin-yeni-enerji-kaynagi-mi-olacak/", "text": "Hindistan'ın Udaipur kentinde düzenlenen uluslararası bilimsel konferansta konuşan Amerikalı araştırmacı Lawrence Taylor, Ay'dan alınan mineral numunelerinin, uydumuzda helyum 3 adı verilen gazın bol miktarda bulunduğunu gösterdiğini belirtti. Helyum 3'ün hidrojen izotoplarından döteryumla birleştiğinde bol miktarda enerji açığa çıktığını hatırlatan araştırmacı, Ay'ın yüzeyini kaplayan toz tabakasında büyük miktarda helyum 3 bulunduğunu kaydetti. Uzay mekiğiyle getirilecek 25 ton helyum, ABD'nin bir yıllık elektrik enerjisini karşılamaya yeter diyen Taylor, Ancak bu iş hiç kolay değil. Ay toprağından helyum çıkarabilmek için kayaçları 800 derece ısıtmak gerek. Bir ton gaz elde edebilmek için de 200 milyon ton toprak gerekir diye konuştu. Hindistan Devlet Başkanı Abdül Kelam da, Ay'daki helyumun, yeryüzündeki bütün fosil enerji kaynaklarından 10 kat fazla enerji içerdiğinin tahmin edildiğini kaydetti. Amerikalıların ünlü Los Alamos laboratuvarından D.J. Lawrence da, Ay'daki helyum 3'ün kullanılabilmesini sağlayacak teknolojinin, henüz emekleme aşamasında olduğunu belirterek, o teknolojiye ulaşıncaya kadar yapılması gereken şeyin, Ay'daki helyum rezervlerini belirlemek olabileceğini söyledi. Lawrence, Helyum 3, gerçekten gelecekte yakıt olarak kullanılabilir. Tehlikeli olmaz bu. Bilimkurgu değil bütün bunlar dedi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ay-topraginda-kadife-cicegi/", "text": "Avrupa Uzay Kurumu ESA'dan bilim adamları, Ay toprağına çok benzeyen bir toprakta kadife çiçeği yetiştirmeyi başardıklarını açıkladı. Ayda bitki yetiştireceğimiz günler, bir adım daha yaklaşmış olabilir. ESA'lı bilim adamları bunun gelecekte olası bir Ay üssünde yaşayacak insanların nasıl besleneceği çalışmalarında önemli bir aşama olduğunu söylüyor. Araştırmacılar kadife çiçeklerini Ay'a çok benzer, parçalanmış taşlarla dolu kaplara dikti. Bu kaplara, çiçeklerin ihtiyacı olan besinleri doğrudan taştan çekecek bakteriler eklendi. Kadife çiçeklerinin aynı yöntemle Ay yüzeyinde de yetiştirilmesi teorik olarak mümkün. Ancak hala su ve karbondiokside ihtiyaçları olacak. ESA kaynakları şimdilik Ay'a kadife çiçekleri göndermek gibi bir amaçları olmadığını, bunu belki de asla yapmayacaklarını söylüyor. Fakat şu sıralarda Ay'a yeniden ilgi duyan pek çok ülkeden biri, belki bir gün Ay'da bayrak yerine bitki dikmeye çalışabilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ayda-kullanilacak-robot-gorucuye-cikti/", "text": "1,5 metre yüksekliğinde, 200 kilo ağırlığındaki robot araç, gerçek zamanlı görüntü geçebilecek, Ay toprağını kazıp analiz edebilecek ve Ay yüzeyinin 3 boyutlu görüntülerini gönderebilecek. ANKARA Çinli bilim adamları, Ay'a 2012'de yapılması planlanan insansız uçuşta kullanılması olası tekerlekli Ay robotunun tanıtımını yaptılar. Çinli mühendislerin Şanghay enstitüsünde tanıttıkları 6 tekerlekli aracın rakipleri ise Pekin ve diğer bilimsel kuruluşlarda geliştiriliyor. Ay yüzeyinin keşfinde kullanılacak araç ise henüz belli değil. Araçlarının tanıtımını yapan Şanghay Havacılık ve Uzay Sistemleri Mühendislik Enstitüsü, robot için Ay yüzeyinin koşullarını sağlayan özel bir laboratuvar kurdular. Amerikan NASA'nın Mars'taki ikiz robotlarının güneş enerjisiyle dolan lityum-iyon bataryalarının aksine, Çin'in Ay aracı, radyoizotop termoelektrik jeneratörüyle çalışıyor. Bu cihaz, radyoaktif bir kaynaktan sağlanan ısıyı elektriğe çeviriyor. Erken dönem Amerikan ve Rus araçlarından daha iyisini yapmayı planladıklarını belirten Çinli mühendisler, saatte 100 metre hızla ilerleyebilen robotun, tepeleri hesaplayabildiğini ve başka cisimlerle çarpışmasını önleyecek otomatik sensörlere sahip olduğunu kaydettiler. Ay'ın keşfi için üç aşamalı bir plan öngören Çin, Chang'e-1 adlı bir yörünge aracını Dünya'nın uydusuna bu yıl içinde göndermeyi planlıyor. Bunu 2012'de insansız bir sefer için Ay'a yumuşak bir iniş ve 5 yıl sonra örnek toplanması öngörüsü izliyor. ABD ise Ay'a yeniden insanlı uçuş başlatılması için 2020 yılını hedefliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/aydan-dunyanin-dogusu-goruntulendi/", "text": "Japon uzay ajansının Ay'ın yörüngesinde bulunan aracı Kaguya, ilk kez özel bir kamerayla 'Dünya'nın doğuşu'nu yüksek çözünürlüklü biçimde görüntüledi. TOKYO JAXA'nın yayınladığı görüntülerin alt bölümünde Ay yüzeyi, ufukta da her sabah yeryüzünde güneşin doğuşu gibi, 'Dünya'nın doğuşu' an be an görülüyor. İlk kez böylesine yüksek görüntü kalitesiyle çekilen film, JAXA ve Japon radyo televizyon kurumu NHK'nin teknik imkanlarıyla uzaydan Dünya'ya geçildi. 14 Eylül'de Japon yapımı H-2A füzesiyle fırlatılan Kaguya uzay aracı, Ekim başında Ay'ın çekimine girdikten sonra, Dünya'nın uydusundan 100 kilometre kadar mesafede, gözlem için istikrarlı yörüngeye oturmuştu. İsmini geleneksel bir Japon hikayesindeki bir prensesten alan Kaguya, Ay yüzeyinin ve alt tabakasının ayrıntılı haritasını çıkaracak. ABD'nin 1960 ve 1970'li yıllardaki Apollo programlarından beri en önemli Ay projesi olarak sunulan Kaguya projesi 1 yıl sürecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ayrilamayan-kitaplar/", "text": "Kısa bir arada sonra bilimsel gösterilerimize bir yenisi ile devam edelim. Sayfaları içiçe geçmiş kitapları birbirinden ayıramayacaksınız. Bant yok, yapıştırıcı yok, hile yok. Hadi bakalım nasıl oldu, neler oldu.. 1. Birbirine benzer iki kitap bulmaya çalışın. Kitapların sayfa sayısları hemen hemen aynı olsun. Sayfa sayıları en az 100 olmalı. 2. Yandaki şekilde görüldüğü gibi kitapların sayfalarını iç içe geçirmeye başlayın, tüm sayfaları hızlıca içi içe geçirin. Bire bir eşleşme olması daha güzel olur ama tek tek uğraşmanıza gerek yok hızlıca yapın. 3. Kitaplar şekildeki gibi içiçe geçmiş olacak. 4. Kitapları şekildeki gibi tutun ve birbirinden ayırmaya çalışın. Bu imkansız mı? İnanılmaz!! Burada olan olayın nedeni sürtünmeden başka bir şey değil. İki kağıdı üst üste koyup birini çekmeye çalıştığınızda bu iki kağıda bir sütünme kuvvet etki edecektir fakat bu 100 kağıt çiftinin sahip olduğu toplam sürtünme kuvvetinin yanında oldukça küçük bir değerdir. İşte buradaki 100 kağıt çiftinin neden olduğu sürtünme kuvveti oldukça büyüktür ve biz bu iki kitabı birbirinden ayıramayız."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bagil-hareket/", "text": "Eğer hızları birbirine eşit olmayan iki gözlemci bir cismin hareketini gözlerse ikisi de farkı sonuca ulaşır. Mesela aynı hızlarla uçmakta olan uçaklar için her bir uçağın pilotuna göre diğer uçakların hareketsiz görünmelerine karşılık yerdeki bir gözlemciye göre bütün uçaklar aynı hızla uçmaktadırlar. Bir cismin hareketi, farklı hızlara sahip gözlemcilere göre farklı algılanır. Aynı hareketin iki ayrı gözlemciye göre farklı algılanması bu iki gözlemcinin birbirine göre nasıl hareket ettiklerine bağlıdır. Bir cismin herhangi bir referans sistemindeki bir gözlemciye göre olan hareketine bağıl hareket, sahip olduğu hıza da bağıl hız adı verilir. Cisimlerin hareketlerinin tanımlanması ve hızlarının ölçülmesi referans kabul edilen sistemlere göre değişir. Referans sistemi, koordinat sistemiyle zaman göstergesinin beraber düşünüldüğü bir sistemdir. Hareketi izlemek için seçilen noktada bir gözlemcinin bulunduğu varsayılarak bu nokta koordinat sisteminin başlangıç noktası kabul edilir. Hareketin gözlendiği bu koordinat sisteminin seçimi tamamen isteğe bağlıdır. Örneğin düz yolda ilerleyen bir arabanın hareketini incelemek için koordinat sistemi, yolun herhangi bir noktasına veya hareket halindeki başka bir araca sabitlenebilir. Referans sistemlerinin değiştirilmesiyle, gerçekte cereyan eden fiziksel olaylar değil, yalnızca olayları izleme noktası değişir. Referans sistemi olarak nereyi seçersek hareketi de oraya göre tanımlamış oluruz. Burada ise bir cismin hareketini, yine hareketli olan başka bir cisme göre tanımlayarak cisimlerin birbirlerine göre olan hızlarını inceleyeceğiz. Hız vektörel bir büyüklük olduğundan bağıl hız, vektörel işlemlerle hesaplanır. Bu hesaplama yapılırken bütün hızlar ortak bir referans sistemi olan yeryüzüne göre tespit edilir. Bağıl hızı, tek boyutta ve iki boyutta olmak üzere iki ah başlık halinde inceleyeceğiz. Kitabımızda incelenen bağıl hız konusundaki bütün hızlar sabit hızlardır. Bağıl hız konusunda değişken hızlar yani ivmeli hareketler üzerinde durmayacağız. Konu anlatımında veya problem çözümlerinde hızların sabit oldukları vurgulanmasa da bütün hızların sabit olduğunu biliniz. Bir hareketlinin başka bir hareketliye göre hızını bulmak için gözlenen cismin yere göre olan hızından gözlemcinin yere göre olan hızı vektörel olarak çıkarılır. Eğer hızları birbirine eşit olmayan iki gözlemci bir cismin hareketini gözlerse ikisi de farkı sonuca ulaşır. Mesela aynı hızlarla uçmakta olan uçaklar için her bir uçağın pilotuna göre diğer uçakların hareketsiz görünmelerine karşılık yerdeki bir gözlemciye göre bütün uçaklar aynı hızla uçmaktadırlar."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bagimliliga-karsi-beynin-bir-bolumune-iptal/", "text": "Şilili bilimadamlarının yaptığı bir araştırma, bağımlılığa, beynin bir bölgesinin etkisiz hale getirilmesiyle son verilebileceğini ortaya koydu. Araştırmacılar, amfetamin bağımlısı farelere, beynin kulağın biraz gerisine denk gelen bölgesinde yer alan, vücudun durumunu ve psikolojik ihtiyaçlarını süzdüğüne inanılan insulayı 20 dakika boyunca uyuşturacak bir madde enjekte etti. Daha sonra biri karanlık, diğeri aydınlık iki odalı kafeslere konulan farelerin alışkanlıklarını değiştirerek karanlık odaya gittikleri, uyuşukluk geçtikten sonra ise daha önce amfetamine alıştırıldıkları aydınlık odaya geçtikleri görüldü. Böylece araştırmacılar, insulanın geçici olarak etkisiz hale getirilmesinin farelerin bağımlı olduğu maddeye ihtiyaç duymamalarını sağladığını, bunun bazı tedavilerin istenmeyen etkilerini de gidermeye yardımcı olabileceğini anladı. Bilimadamlarının daha önce yaptığı araştırmalarda, insula hasarının sigara içenlerin nikotin ihtiyacını büyük ölçüde azaltabileceğini göstermişti. Özellikle kalp krizinin neden olduğu insula hasarının ardından 19 sigara bağımlısından 12'si sigarayı rahatlıkla bırakmıştı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bak-su-planktonlarin-yaptigina/", "text": "Okyanuslarda yaşayan mikroskobik canlılar, yeni bir araştırmaya göre boyutlarının ötesinde bir iş başarıyor. Planktonların, insanların bir yılda tükettiği enerjinin 5 katını ürettiği belirlendi. Bilim insanları denizler yaşayan ve besin zincirinin en alt halkalarından olan planktonların her yıl yaklaşık 63 terawatt enerji ürettiğini tespit etti. 1 terawatt 1 trilyon watt'a eşit; 2001 yılında insanlar yaklaşım 13.5 terawatt enerji tüketmişti. Araştırmacılar ayrıca planktonlardan besin zincirinin en üstündeki balinalara kadar tüm deniz canlılarının topyekün hareketinin, okyanus tabanındaki soğuk suyu yüzeye kaldırdığını vurguluyor. Bu topyekün canlı hareketi, Dünya okyanuslarında küresel bir su hareketini tetikliyor, deniz akıntılarına ve yeryüzündeki iklimin oluşmasına da katkı yapıyor. Araştırma Journal of Marine Research dergisinde yayımlanıyor. Araştırmacılar ayrıca planktonlardan besin zincirinin en üstündeki balinalara kadar tüm deniz canlılarının topyekün hareketinin, okyanus tabanındaki soğuk suyu yüzeye kaldırdığını vurguluyor. Bu topyekün canlı hareketi, Dünya okyanuslarında küresel bir su hareketini tetikliyor, deniz akıntılarına ve yeryüzündeki iklimin oluşmasına da katkı yapıyor. Araştırma Journal of Marine Research dergisinde yayımlanıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bakirla-yapistir-nanotupleri-birlestir/", "text": "Metre'nin milyarda biri ölçeğindeki yapılara nanometrik deniyor. Gelecekte tıp ve elektronik başta olmak üzere birçok alanda kullanılacak olan nanometrik cihazların üretimi için, yine nanometrik üretim bandları gerekiyor. İsviçre'nin Zürih kentindeki Robotik ve Zeki Sistemler Enstitüsü ve Çin'deki Zhejiang Üniversitesi uzmanlarının ortak projesinde, dünyada sadece az sayıda laboratuvarda bulunan nano-manipülatör cıhazıyla nanometrik yapıları elektrik akımıyla birleştiriyor. Araştırmacılar, 'nanorobotik' ismini verdikleri teknikte nanotüpleri birbirine katlıyor. Bunun için eriyik bakır yapıştırıcı olarak kullanılıyor. Araştırmayı yürüten uzmanlardan Lixin Dong tekniği şöyle anlatıyor: Nanorobotik üretim bandında, bakır dolgulu 50 nanometre çapında karbon nanotüpü yerleştiriyoruz. Daha sonra tüpün içinde düşük bir voltaj vererek bakırı eriyik hale getiriyoruz. Nanotüpler eriyik bakır sayesinde birbirlerine bağlanıyor. Bakır eriyik bir anlamda 'elektro-çimento' gibi işliyor. Dong, karbon nanotüplerini kendi deyimiyle 'katlanma' tekniğinin gelecekte elektronik cihazlarda elektrik bağlantılarının daha pürüzsüz hale gelmesini sağlayacağını belirtiyor. İngiliz bilim dergisi New Scientist'e konuşan Dong, nanotüplerin bakır eriyikle birbirlerine bağlanarak nanometrik transistörler oluşturulabileceğini ve gelişmiş elektronik cihazlarda akım geçişlerinin ayarlanmasında kullanılacağı vurguluyor. Nano-manipülatör adlı nanometrik cihazla, devre, bakır eriyik dolgulu nanotüplerdeki çiftli elektrodlardan akım geçirilmesiyle oluşturuluyor. Dong bakır eriyiğin daha az enerji tükettiğini ifade ediyor. Ancak bakır eriyikle katlama tekniğinin tek avantajı bu değil, aslında bu sayede çok sayıda bağlantı kurulabiliyor. Dong, bu sayede akımın nanotüpler üzerinden aktarıldığını dile getiriyor. Araştırma İngiliz bilim dergisi NewScientist'te yayımlanmıştır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bakteri-enzimiyle-yakit-hucresi/", "text": "Enzim-bazlı yakıt hücreleri daha küçük uygulamalara olanak verecek, bu sayede küçük cihazlarda kullanılabilecek. Enerji üretimi için daha küçük ve basit bir mekanizma gerektirdiği için, gündelik yaşama daha kolay entegre edilebilecek; örneğin bugünkü pillerin yerini alabilecek. Yakıt hücreleri hidrojenle oksijeni kimyasal bir reaksiyondan geçirerek elektrik üretirken, atık madde olarak sadece su buharı çıkarıyor. Geleneksel yakıt hücreleri iki aşamada çalışıyor. Hidrojen proton ve elektronlarına ayrılıyor, daha sonra oksijenle birleştirilerek su üretiliyor. Reaksiyonlar ayrı elektrotlarda gerçekleşiyor, elektronlar karşılıklı kurulan bir devrede hareket etmek zorunda kalıyor. Bu sayede elektrik akımı oluşturuluyor. Bu işlem metal bazlı birtakım katalizatörlerin kullanılmasını gerektiriyor, bunların başında da pahalı bir metal olan platinyum geliyor. Oxford Üniversitesi araştırmacıları, biri bakteriden diğeri de mantardan iki farklı enzim kullandı. Her bir elektrod enzimlerden biriyle kaplanıyor. Bakteri enzimi, doğası gereği hidrojeni parçalara ayırıyor, mantar enzimi ise yine doğası gereği hidrojenle oksijeni birleştiriyor. Bilim insanları, böylece doğada bulunan metabolizmaların tekil davranışlarından koordinasyonlu olarak enerji üretiminde istifade etmiş oluyor. Doğal enzimlerin bir diğer avantajı da, platinyumlu geleneksel yakıt hücrelerinde hidrojen ve oksijeni ayrı tutmak için ekstra membran kullanımı mecburiyetini ortadan kaldırması. Bu da mekanizmanın daha küçük ve ucuz olmasına olanak sağlıyor. Oxford uzmanlarının geliştirdiği basit mekanizmada enzim kaplı iki elektrod bulunuyor. Cam mekanizmanın içindeki havanın yüzde 5'i kadar hidrojen sıkılıyor, enzimler harekete geçiyor ve küçük bir elektrik akımı doğuyor. Prototip yakıt hücresi 700 millivolt elektrik enerjisi üretti. Bir saati çalıştırabilecek kadar enerji üretebilen bu sistem, gelecekte birçok taşınır cihazın biyo-yakıt hücresiyle çalıştırılmasının yolunu açacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bana-ne-ben-kedi-miyim/", "text": "\"Acemi görünüm, Erdal İnönü'de, yalınlığın, iyi niyetin, çıkarsız çabanın sadece kabuğu ya da süsü değil, tanıtım ilanıdır da. Cemal Süreyya Erdal İnönü'yü böyle anlatıyor. Ona göre Erdal İnönü demokrasimizin utangaç jokeri\"ydi. Atatürk'ün vasiyeti gereği mirasından ayrılan tahsisatla eğitimini tamamladı. Caltech'ten fizik doktorası aldı. Siyasete hiç girmek istemedi. Ama görev başa düşünce de reddetmedi. O siyasete girse bile hiçbir zaman ilk aşkı \"fizik\"i terk etmedi. Hatta Bakanlar Kurulu topantısı öncesinde herkes harıl harıl tartışırken fizik problemi çözdüğü kameralarla tespit edilmişti. Siyasette de hep hayattaki gibi alçakgönüllü oldu. Üniversitenin yemekhanesinde öğrencilerle birlikte yemek yedi. Bankada işlem yaparken sıra numarası aldı, araba kullanırken bile samimi gülüşünü yayalardan eksik etmedi. Hayatı seven ve yaşamaktan zevk alan biriydi. Zamanında cumartesi akşamları Ankara'da dansa gidilirdi. Mutlaka giderdi eşiyle birlikte. El ele dans ederlerdi. Zekası vecizelerine de yansıyordu. \"Bir ülkenin gelişmişliği kanalizasyon hatlarının çapıyla doğru orantılıdır\" demişti mesela bir kez. Ona \"niye bu kadar sevildiğinizi düşündünüz mü?\" diye soran Milliyet muhabirine \"Ben diyorum ki fazla bir şey yapmadım, fazla bir şey yapmayınca daha çok seviliyorsunuz. Yapınca bu sefer eleştiriler ortaya çıkıyor, sevgi azalıyor. o yüzden de bizi seviyorlar\" diyordu. Ama muzip ve nüktedan kişiliği hafızalarda hep yer etti. \"Ölürüm yoluna\" diye seçim otobüsünün önüne atılan kadına \"dur! bir oy bir oydur\" diyecek kadar ince bir espri anlayışı vardı. Karısı \"Erdal yetiş fare var\" diye çığlığı basıyordu. O sakin \"Bana ne Sevinç, ben kedi miyim?\" diyordu. Salih Memecan bizimcity karikatürlerinde Erdal İnönü'yü \"Fizikçi\" olarak çizer. Bu karikatürlerden birinde \"Fizikçi hayatının hesabını yapar\". İnönü bir sürü işlem yapmış, bütün tahtayı doldurmuş, sonunda sıfır bulmuş ve pencereden çıkmaktadır. Siyasetten elini çektiğinde Leman dergisinin kapağında Avni'den pembe Panter'e kadar tüm çizgi karakterler \"keşke gitmeseydin. Güle güle\" git diyorlardı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/basinc/", "text": "Katı sıvı ve gazlar ağırlıkları nedeniyle bulundukları yüzeye bir kuvvet uygularlar. Kuvvetin kaynağı ne olursa olsun birim yüzeye dik olarak etki eden kuvvete basınç , bütün yüzeye dik olarak etki eden kuvvete de basınç kuvveti denir. Basınç ile basınç kuvveti arasında; P=F/S bağıntısı vardır. Katı cisimler ağırlıkları nedeniyle bulundukları yüzeye basınç yaparlar. Taban alanı S, ağırlığı G olan katı bir cisim, bulunduğu yüzeye; P=h.d kadar bir basınç uygularlar. 1. Katılarda basınç kuvveti daima katının ağırlığı kadardır. Dolayısıyla katı cismi hangi yüzeyi üzerine koyarsak koyalım basınç kuvveti değişmez. 2. Düzgün katıların zemine yaptıkları basınç P=h.d ile de hesaplanabilir. Burada h cismin yüksekliği, d ise özkütlesidir. 3. Katılar uygulanan kuvveti kendi doğrultusunda aynen iletirken, basıncı aynen iletmezler. Katılarda basınç genel olarak yüzeyle ters orantılıdır. Bundan yararlanarak kesici ve delici aletler yapılır. Bir kaptaki sıvı ağırlığı nedeniyle bulunduğu kabın her noktasına basınç uygular. 1. Sıvının yoğunluğu ile doğru orantılıdır. 2. Sıvının üst yüzeyine olan uzaklıkla doğru orantılıdır. 3. Sıvının derinliği aynı kalmak şartıyla kabın şekline ve içindeki sıvı miktarına bağlı değildir. Pascal Prensibi: Sıvılar basıncı aynen her doğrultuda iletirler. Sadece doğrultu ve yönünü değiştirirler. Bundan yararlanarak su cenderesi, hidrolik fren... gibi sistemler yapılabilir. Şekildeki su cenderesinde basıncın etki yüzeyi değiştirilerek istenilen büyüklükte basınç elde edilebilir. 'dir. F kuvvetinin yaptığı basınç her noktaya aynen iletileceğinden, P1=P2 den F1/S1=F2/S2 olur. Açık hava basıncı (P0): Atmosfer adını verdiğimiz ve kalınlığı kilometreleri bulan hava yerküreyi kuşatmaktadır. Açık hava hem yeryüzüne hem de içerisinde bulunan bütün yüzeylere ağırlığı nedeniyle bir kuvvet uygular. Bu kuvvetin yüzeyin birim alanına düşen kısmına açık hava basıncı yada atmosfer basıncı denir. Toriçelli 80-90cm uzunluğunda bir cam boru alarak tamamen civa ile doldurmuştur. Daha sonra civa dolu cam boruyu ters çevirerek, içerisinde civa bulunan civa kabına koyduktan sonra burudaki civanın bir kısmının civa kabına boşaldığını ve 76cm yüksekliğini alacak şekilde dengede kaldığını gözlemiştir. Civanın tamamen boşalmamasının sebebi, açık hava basıncının borudaki civa basıncını dengelemesidir. Yani borudaki civa basıncı kaptaki civanın üst yüzeyine etkiyen açık hava basıncına eşittir. Toriçelli bu deneyi değişik kesitteki borularla denemiş ve sonucun değişmediğini gözlemiştir. O halde civa yüksekliği borunun kesitine bağlı değildir. Toriçelli bu deneyi deniz kıyısında ve sıcaklığın 0 C olduğu bir günde yapmıştır. Açık hava basıncını ölçen aletlere barometre denir. Barometredeki civa seviyesi her 10.5m yüksekliğe çıkıldıkça 1mm düşer. Bundan yararlanarak rakım ölçülür. 1. Hacimle ters orantılıdır. Sıcaklık sabit kalmak şartıyla hacim azaldıkça basınç artar. 2. Hacim sabit kalmak şartıyla, sıcaklık arttıkça basınç artar. 3. Molekül sayısı ile doğru orantılıdır. Hacim sabit iken molekül sayısı arttıkça basınç artar. boşaltırız,suyun basıncı kaç kg m3 dür.böyle bir sistemden elektrik üretmek mümkünmü. mümkünse kaç kw elektrik üretiriz.zor bir soru oldu. şimdiden cevabınız için teşekkürler."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/batlamyus/", "text": "Geç İskenderiye Dönemi'nde yaşamış ünlü bilim adamlarından birisi de Batlamyus'tur. Hayatı hakkında hemen hemen hiç bir bilgiye sahip değiliz. Müslüman astronomlar 78 yaşına kadar yaşadığını söylerler. Belki Yunan asıllı bir Mısırlı, belki de Mısır asıllı bir Yunanlıdır. Yunanca adı Ptolemaios'tur, ama harf uyuşmazlığı nedeniyle Ortaçağ İslam Dünyası'nda Batlamyus diye tanınmıştır. Batlamyus astronomi, matematik, coğrafya ve optik alanlarına katkılar yapmıştır; ancak en çok astronomideki çalışmalarıyla tanınır. Zamanına kadar ulaşan astronomi bilgilerinin sentezini yapmış ve bunları Mathematike Syntaxis adlı yapıtında toplamıştır. Bu eserin adı, daha sonra Megale Syntaxis olarak anılmış ve Arapça'ya çevrilirken başına Arapça'daki harf-i tarif takısı olan el getirildiği için, ismi el-Mecisti biçimine dönüşmüştür; daha sonra Arapça'dan Latince'ye çevrilirken Almagest olarak adlandırıldığından, bugün Batı dünyasında bu eser Almagest adıyla tanınmaktadır. Almagest, onüç kitaptan oluşur; Birinci Kitap, kanıtlarıyla birlikte Yermerkezli Dizge'nin anaçizgilerini verir; İkinci Kitap, Menelaus'un teoremiyle, küresel trigonometri bilgilerini ve bir kirişler tablosunu içerir; burada örnek problemler de çözülmüştür; Üçüncü Kitap, Güneş'in hareketini ve yıllık süreyi ve Dördüncü Kitap ise, Ay'ın hareketini ve aylık süreyi konu edinir; Beşinci Kitap aynı konularla ilgilidir, Ay'ın ve Güneş'in mesafelerini tartıştığı gibi, bir usturlabın yapılışı ve kullanılışı hakkında da ayrıntılı bilgiler sunar; Altıncı Kitap'ta gezegenlerin kavuşumları ve karşılaşımları incelenir ve Güneş ve Ay tutulmalarına temas edilir; Yedinci ve Sekizinci Kitap, durağan yıldızlarla ilgilidir, meşhur presesyon tartışmasını, Ptolemaios'un durağan yıldızlar katalogunu ve bir gök küresi aleti yapabilmek için gerekli olan yöntem bilgisini içerir; geriye kalan beş kitap ise devingen yıldızların, yani gezegenlerin hareketlerine tahsis edilmiştir ve yapıtın en özgün kısmıdır. Batlamyus, bu eserinde anaçizgileriyle göksel olguları anlamlandırmak maksadıyla kurmuş olduğu geometrik kuramı tanıtmaktadır; Aristoteles fiziğini temele alan bu kuramda, evren küreseldir ve Yer bu evrenin merkezinde hareketsiz olarak durmaktadır. Şayet günlük veya yıllık görünümler Yer'in hareketleri sonucunda meydana gelseydi, her şey uzaya saçılır ve Yer parçalanırdı. Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter, Satürn ve sabit yıldızlar Yer'in çevresinde, muntazam hızlarla, dairesel hareketler yaparlar. Sabit yıldızlar küresi evrenin sonudur. Ancak, Yer'in merkezde olduğu ve gök cisimlerinin de onun çevresinde muntazam bir şekilde dolandıkları kabul edildiğinde, kuramın bazı gözlemleri, örneğin Ay ve Güneş'in Yer'e yaklaşıp uzaklaşmalarını, bazen hızlı, bazen yavaş hareket etmelerini açıklaması olanaksızdı. Bunun için Batlamyus Yer'i belli bir ölçüde merkezden kaydırmıştır. Klasik astronomide bu düzenek dış merkezli düzenek olarak adlandırılır. Gezegenlerin gökyüzünde ilmek atmalarını, yani durmalarını ve geriye dönmelerini açıklamak için de, taşıyıcı düzenek adı verilen başka bir düzenek daha kabul etmiştir. Batlamyus, Almagest'in girişinde trigonometriye ilişkin kapsamlı bilgiler vermiştir; çünkü küresel astronominin sınırları içinde kalan klasik astronomiye ait hesaplamalar, küresel geometriye dayanmaktadır. Batlamyus'tan yaklaşık olarak üç asır önce yaşamış olan Hipparkhos (M. Ö. 150) açıların kirişlerle ölçülebileceğini bildirmiş ve bir kirişler cetveli hazırlamıştı; ancak bu konuya ilişkin yapıtı kaybolduğundan, bu cetveli nasıl düzenlediği bilinmemektedir. Bazı yayların kirişlerinin bulunması çok kolaydı ve bu kirişlere ana kirişler adı verilmişti; ama bunların dışındaki yayların kirişlerinin bulunması uzun işlemleri gerektiriyordu. Bu nedenle Batlamyus kirişler cetvelini hazırlarken bir dairenin içine çizilmiş dörtgenlere ilişkin Batlamyus Teoremi'ni kullanmak suretiyle, açılar toplamı ve farkının kirişlerini (kiriş , kiriş , kiriş A/2 , kiriş 2A gibi) bulma yoluna gitmişti. Batlamyus, coğrafya araştırmalarına da öncülük etmiş ve Coğrafya adlı yapıtıyla matematiksel coğrafya alanını kurmuştur. Bu kitap Kristof Kolomb'a kadar bütün coğrafyacılar tarafından bir başvuru kitabı olarak kullanılmıştır. Almagest'ten sonra yazılan Coğrafya, sekiz kitaba bölünmüştür ve matematiksel coğrafya ile haritaların çizilebilmesi için gerekli olan bilgilere tahsis edilmiştir; Almagest gibi Coğrafya da derleme bir eserdir; Batlamyus bu kitabı hazırlarken Eratosthenes, Hiparkhos, Strabon ve özellikle de Surlu Marinos'tan büyük ölçüde yararlanmıştır. Coğrafya'nın Birinci Kitab'ı Dünya'nın veya doğrusunu söylemek gerekirse Yunanlılar tarafından bilinen Dünya'nın büyüklüğü ve kartografik izdüşüm yöntemleri hakkında ayrıntılı bilgiler verir; İkinci Kitap'la Yedinci Kitap arasında ise tanınmış memleketlerdeki önemli yerlerin, yani önemli kentlerin, dağların ve nehirlerin enlem ve boylamları verilmek suretiyle Dünya'nın düzenli bir tasviri yapılır; enlem ve boylamlardan, yani bir başlangıç dairesine enlemsel ve boylamsal uzaklıklardan söz eden ilk bilgin Batlamyus'tur; Batlamyus'un enlem ve boylam tablolarıyla betimlemeye çalıştığı Dünya, kabaca 20 Güney'den 65 Kuzey'e ve en Batı'daki Kanarya Adaları'ndan, bunların yaklaşık olarak 180 Doğu'sundaki bölgelere kadar uzanmaktadır; bunun dışında kalan bölgeler ise Yunanlılar ve dolayısıyla Batlamyus tarafından tanınmamaktadır; söz konusu tablolar, haritaların çizilmesini olanaklı kılmaktadır ve nitekim bu haritalar belki de eserin eski nüshalarında mevcuttur; çünkü astronomik bilgileri kapsayan Sekizinci Kitap'ta bunlara belirgin atıflar yapılmıştır. Ancak Batlamyus'un coğrafya anlayışı yeteri kadar geniş değildir. İklim, doğal ürünler ve fiziki coğrafyaya giren konularla hiç ilgilenmemiştir. Başlangıç meridyenini sağlam bir şekilde belirleyemediği için, vermiş olduğu koordinatlar hatalıdır. Ayrıca, Yer'in büyüklüğü hakkındaki tahmini de doğru değildir. Ancak Kristof Kolomb bu yanlış tahminden cesaret alarak, Batı'ya doğru gitmiş ve Amerika'ya ulaşmıştır. Aynı zamanda, bu dönemin önde gelen optik araştırmacılarından olan Batlamyus, daha önceki optikçilerin çoğu gibi, görmenin gözden çıkan görsel ışınlar yoluyla oluştuğu görüşünü benimsemiştir. Ancak, görsel yayılımın fiziksel yorumunu da vermiş ve bu yayılımın, kesikli ve aralıklı bir koni biçiminde değil de, kesiksiz ve sürekliliği olan bir piramid biçiminde olduğunu belirtmiştir. Şayet böyle olmasaydı, yani ışınlar gözden sürekli bir biçimde çıkmasaydı, nesneler bir bütün olarak görülemezlerdi. Buna rağmen, Batlamyus'un görsel piramid fikri, optikçiler arasında tutunamamış ve görme söz konusu olduğunda daha çok koni göz önüne alınmıştır. Nitekim kendisinden sonra, İslam Dünyasında, bilginlerin görsel koni fikrine dayandıkları ve görme geometrisini bunun üzerine kurdukları görülmektedir. 1. Aynalarda görünen nesneler, gözün konumuna bağlı olarak, aynadan nesneye yansıyan görsel ışın yönünde görünür. 2. Aynadaki görüntüler nesneden ayna yüzeyine çizilen dikme yönünde ortaya çıkarlar. 3. Geliş ve yansıma açıları eşittir. Bu prensipler çizim yoluyla yandaki şekilde gösterilmiştir. Buna göre, AY ayna, G göz, B nesne, B' görüntü, O ışının aynada yansıdığı nokta, TO Normal'dir. Bu üç prensipten ilk ikisini kuramsal, üçüncüsünü ise deneysel olarak kanıtlayan Batlamyus, ayna yüzeyine gelen ışının eşit bir açıyla yansıdığını gösterebilmek için, üzeri derecelenmiş ve tabanına düz bir ayna yerleştirilmiş olan bakır bir levha kullanmıştır. Bu levhaya teğet olacak biçimde bir ışın huzmesini ayna yüzeyine gönderip, gelme ve yansıma açılarının büyüklüklerini belirlemiş ve bunların birbirlerine eşit olduğunu görmüştür. Batlamyus bu deneyini küresel ve parabolik bütün aynalar için tekrarlayarak, ulaştığı sonucun doğru olduğunu kanıtlamıştır. Batlamyus, dioptrik konusuyla da ilgilenmiş ve ışığın bir ortamdan diğerine geçerken yoğunluk farkından dolayı yön değiştirmesinin nedenini araştırmıştır. Bu araştırmanın sonucunda, az yoğun ortamdan çok yoğun ortama geçen ışının, Normal'a yaklaşarak ve çok yoğun ortamdan az yoğun ortama geçen ışının ise Normal'den uzaklaşarak kırıldığını ve kırılma miktarının yoğunluk farkına bağlı olduğunu ileri sürmüştür. 1. Görsel ışın az yoğundan çok yoğuna veya çok yoğundan az yoğuna geçtiğinde kırılır. 2. Görsel ışın doğrusal olarak yayılır ve farklı yoğunluktaki iki ortamı birbirinden ayıran sınırda yön değiştirir. 3. Gelme ve kırılma açıları eşit değildir; fakat aralarında niceliksel bir ilişki vardır. 4. Görüntü, gözden çıkan ışının devamında ortaya çıkar. Batlamyus ortam farklılıklarından dolayı ışığın uğradığı değişimleri, aynı zamanda kırılma kanununu da içerecek şekilde deneysel olarak göstermeye çalışmış ve çeşitli ortamlardaki kırılma derecelerini gösteren kırılma cetvelleri hazırlamıştır. Ancak verdiği değerler küçük açılar dışında tutarlı olmadığı için kırılma kanununu elde edememiştir. Batlamyus, daha önce Babil ve Yunan astronomları ve astrologları tarafından derlenmiş bilgi birikimden yararlanmak suretiyle astrolojiyi de sistemleştirmiştir! Dört bölümden oluştuğu için Tetrabiblos olarak adlandırmış olduğu yapıtında, gezegenlerin nitelik ve etkileri, burçların özellikleri, uğurlu ve uğursuz günlerin belirlenmesi gibi astrolojinin sınırları içine giren konular hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir. Ortaçağ ve Yeniçağ astrolojisi bu kitabın sunmuş olduğu birikime dayanacaktır. Astroloji bir bilim değildir, ama astronomi ile birlikte doğmuş ve yaklaşık olarak 18. yüzyıla kadar, bu bilimin gelişimini, kısmen olumlu kısmen de olumsuz yönde etkilemiştir; bu nedenle astronomi tarihi araştırmalarında astrolojiye ilişkin gelişmelerden de bahsetmek gerekir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bebek-galaksilerin-kutlesi-hesaplandi/", "text": "Evrenin derinliklerindeki iki minik kırmızı nokta, astronomlara ilk kez ilk galaksilerin oluştuğu dönem hakkında bilgi verdi. Washington'daki Carnegia Gözlemevi'nden Ivo LabbZ, Spitzer uzay teleskopuyla bu döneme ait yıldızların yaşını ve kütlesini belirledi. İncelenen iki galaksi, Hubble Ultra Deep Field topluluğuna dahil. 12,7 milyar ışık yılı uzaklıktaki bu galaksilerin ilk patlamadan 700 milyon yıl sonra oluştukları bilinmekte. LabbZ ayrıca iki bebek galaksinin içindeki yıldızların yaklaşık olarak 50-300 milyon yıl yaşında olduğunu hesapladı. Bu da iki galaksinin ilk patlamadan 500 milyon yıl sonra oluşmuş olabileceği anlamına gelmekte. İki galaksinin toplam kütlesi, Samanyolu gibi çağdaş galaksilerin sadece yüzde biri kadar. Araştırmacılar bu nedenle galaksilerin çok çabuk büyüdüklerini sanıyorlar."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/besinci-kuvvet/", "text": "Evren'in nasıl ortaya çıktığını tam olarak bilen yok.. Gerçi neredeyse sonsuz sıcaklıkta ve sonsuz küçüklükte bir noktanın 13-15 milyar yıl önce büyük bir patlamayla aniden genişlemesiyle varlık kazandığı yolunda yadsınamayacak kanıtlar var. Ama başlangıçta bir bütün olan dört temel doğa kuvvetinin nasıl ayrıştığı, Evren'in neden oluştuğu, yoğunluğu, biçimi kesin olarak bilinmiyor.Oysa nasıl sona ereceği neredeyse kesin: Öyle anlaşılıyor ki, gidişimiz, gelişimiz gibi görkemli ışık gösterileriyle olmayacak. Bunu kanıtlayan yeni gözlemler var. Başta, Evren'in artan bir hızla genişlemesi geliyor. Gözlemler, ortaya bazı güç sorular da çıkarmıyor değil. Ancak, bu soruları yanıtlayacak araçlar, kuramsal planda da olsa geliştirilmiş bulunuyor. Son yıllarda genişlemeyi açıklamak için kütle çekiminin tersi bir etki yapan bir kozmolojik sabitten söz edilir olmuştu. Şimdiyse fiziğin can simidi, \"beşinci kuvvet\" diye adlandırılıyor değişken bir boşluk enerjisi. Nedeni, gözlemlerimizin bize Evren'in genişleme hızının arttığını göstermesi. Evren'in genişlediğini Amerikalı gökbilimci Edwin Hubble'ın 1929 yılında uzak gökadaların bizden, yakındakilere göre daha büyük bir hızla uzaklaştıklarını göstermesinden bu yana biliyoruz. O zamandan bu yana, daha güçlü teleskoplarla yapılan gözlemler, Evren'in büyük patlamadan bu yana sürekli olarak genişlediğini kuşkuya yer bırakmayacak biçimde gösterdi. Genişlemenin bir kanıtı da Evren'in her yerini dolduran mikrodalga fon ışınımı. Büyük patlamadan yüz binlerce yıl sonra Evren'in yaklaşık 3000 C'ye kadar soğuması ve protonların elektronları yakalamasıyla ışığın serbestçe kaçtığı noktayı gösteren bu ışınım, Evren'in genişlemesiyle bugün elektromanyetik tayfın mikrodalga tayfına kaymış ve enerjisi, yaklaşık 2,7 K sıcaklığa karşıt olacak kadar azalmış bulunuyor.Ancak genişleme, tek başına sonumuzun ne olacağını göstermiyor ki...Bir kere kütle çekiminin bu genişlemeyi yavaşlatması gerek. Kütlenin aslında enerjiyle eşlenik olduğunu görmüştük.Geleneksel kozmoloji, Büyük patlamadan belirli bir süre geçtik'ten sonra Evren'in maddenin egemenliği altına girdiğini varsayar. Böyle olunca da Evren'in geometrisine, buna bağlı olarak da içindeki maddenin yoğunluğuna bağlı olarak genişlemenin üç yoldan birini izleyeceğini söyler. Eğer madde yoğunluğu belirli bir kritik değeri aşarsa, Evren \"kapalı\" demektir. Yani genişleme bir noktada duracak ve daha sonra büzülme başlayacak ve sonunda Evren kendi üzerine çökerek yok olacak. Yoğunluğun kritik değerin altında olması halindeyse Evren \"açık\" demektir.Bu durumda genişleme sonsuza kadar sürecek. Yoğunluğu n kritik değere eşit olduğu durumaysa \"düz Evren\" deniyor: Genişleme gene sonsuza değin sürecek, ama giderek azalan bir hızla. Aslında enerji yoğunluğunun, kritik yoğunluğa eşit yada çok yakınında olması gerekiyor. Çünkü Evren'in başlangıcından bu yana en az 13 milyar yıl geçtiğine inanılıyor. Eğer yoğunluk kritik değerin altında yada üstünde olsaydı, çok daha kısa sürede, bizlerin ortaya çıkmamıza olanak vermeden genişlemesi, yada hemen geri çökmesi gerekirdi. Evren'in kritik yoğunlukta olduğunu varsaysak bile sorunumuz tam anlamıyla çözülmüyor. Bir kere madde, bu yoğunluğu tek başına sağlayamaz. Çünkü Evren'in yarıçapında meydana gelen her bir misli artışın, enerji yoğunluğunu sekiz kat azaltması gerek. Üstelik son yıllarda yapılan gözlemler, baryon dediğimiz, tanıdık parçacıklardan oluşmuş maddenin, Evren'in çok küçük bir bölümünü oluşturduğunu ortaya koydu. O halde nasıl oluyor da, enerji yoğunluğu kritik düzeyde kalıyor?Gözlemlerin doğruluğuyla ilgili kuşkular giderildikten sonra gözler ister istemez Evren'deki karanlığa çevrildi. Evren'deki bu olağanüstü boşluğu dolduracağına inanılan \"karanlık madde\" arayışları başladı. Bu ışıma yapmadığı için görülemeyen maddenin bir bölümünün, gezegen, sönmüş yıldızlar, kara delikler gibi bildiğimiz madde biçimleri olabileceği düşünüldü. Hele son derece zayıf etkileşimli nötrinoların, çok küçük de olsa bir kütleye sahip olduklarının kanıtlanması, bilmecenin çözümü konusunda yeni umutlar yarattı. Bu arada, bildiğimiz madde türleri dışında, zayıf etkileşimli egzotik parçacıklardan oluşan karanlık madde türleri için yürütülen aramalara da hız verildi.Gene de bütün bunlar enerji açığını kapatmaya yetmedi. Üstelik Evren'in genişlemesiyle ilgili son bulgular, sorunu daha da çetrefilleştirdi.Evren'in hangi hızla genişlediğini bilmek için standart ışık kaynakları gerekli. Hubble, 1920'li yılların sonunda yaptığı hesaplamalarda, gökadaların tümünün aynı parlaklıkta olduğunu varsaydı. Ona göre parlak gökadalar daha yakın, sönük olanlarsa daha uzak olmalıydı. Hesaplamadığı şey, gökadaların çok farklı büyüklerde olabileceği gibi, aynı gökadanın da zamanla olgunlaşacağı ve dolayısıyla parlaklığının değişebileceği gerçeğiydi. Bu nedenle gökbilimci, kendi adıyla Hubble Sabiti diye anılan genişleme oranını yanlış hesapladı. Hubble, gökadaların her megaparsekte (3,26 milyon ışık yılı) saniyede 500 kilometre artan bir hızla uzaklaştıklarını açıkladı. Bu oran, günümüzde hala tartışmalı olsa da, Hubble Sabiti'nin değeri 55-70 km olarak kabul ediliyor. Daha sonra, 1970'li yıllarda kozmologlar standart ışık kaynağı olarak muazzam ölçülerde ışık yaydıkları için çok uzaklardan gözlenebilen ve enerjilerini, gökadaların merkezlerindeki büyük kütleli kara deliklerden alan kuasarları benimsediler. Ancak kısa sürede görüldü ki, kuasarlar kendi aralarında gökadalardan bile daha fazla farklılaşıyor.Sonunda kozmologların imdadına la türü denen çok özel bir süpernova biçimi yetişti. Normalde süpernovalar, çok büyük kütleli yıldızların yakıtlarını tüketerek merkezlerinin çökmesiyle meydana gelen patlamalar. Bu çöküşün yarattığı şok dalgası, yıldızın hidrojen ve merkezde pişerek daha ağır elementlere dönüşmüş dış katmanlarını büyük bir padamayla uzaya saçar. la türü patlamalarsa, Güneş benzeri yıldızların başına gelen özel bir son. Bu yıldızlar, ömürlerini tamamladıklarında dış katmanlarını bir gezegenimsi bulutsu biçiminde yavaşça uzaya bırakırlar.Merkezleriyse sıkışarak ısınır ve giderek soğuyup gözden kaybolacak, yaklaşık Dünya boyutlarında bir \"beyaz cüce\" haline gelir. Sıkıştığı için kütle çekim gücü olağanüstü artan bu beyaz cücelerden bazıları, zaman içinde yakınlarından geçmekte olan bir yıldızdan madde çalmaya başlar. Üzerine çektiği maddeyle irileşen beyaz cüce, 1,4 Güneş kütlesine vardığı anda merkezindeki karbon ve oksijen yanmaya başlar ve çok hızlı bir zincirleme tepkimeyle yıldız patlar. Kütlesini oluşturan tüm madde saniyede 10 000 km hızla uzaya saçılır. Bu patlamalar öylesine güçlüdür ki, bizden milyarlarca ışık yılı ötedeki gökadalarda bile kolaylıkla saptanabilirler. Ayrıca biliyoruz ki, hepsi aynı süreci izlediklerinden, parlaklıkları da aşağı yukarı aynı. Bu durumda gökbilimciler, parlaklık değişimlerini inceleyerek patlamaların olduğu gökadaların uzaklığını, en çok yüzde 12 hata payıyla saptayabiliyorlar. Bu tip süpernovalar çok yaygın olarak gözlenen olgular değil. Tipik bir gökadada 300 yılda bir görülebiliyorlar. Ancak binlerce gökadayı izlediğinizde, yaklaşık her yarım saatte bir bu türden bir süpernovayla karşılaşabiliyorsunuz. Evrendeyse o kadar fazla gökada var ki (en az 150 milyar), her birkaç saniyede bir, la türü bir süpernovanın ortaya çıkması gerek.la türü süpernovalar, güvenilir bir standart ışık kaynağı olarak kendilerini kanıtladılar. Ancak fizikte her zaman olduğu gibi, ortaya attıkları sorular, yanıtlayabildiklerinden çok daha fazla:Bundan 5 milyar yıl kadar önce çok uzaklardaki bir gökadada çoktan ölmüş bir yıldız, birdenbire 1 milyar Güneş'ten daha parlak bir patlamayla yok oldu. Patlamanın ışığı, giderek sönükleşerek ve genleşerek uzay-zaman içinde yol almaya başladı ve nihayet patlama sırasında henüz oluşmamış olan Dünya'ya ulaştı. 1997 yılında bir gece bu ışınımdan arta kalan birkaç yüz foton 10 dakika süreyle Şili'deki bir teleskopun aynasına çarptı ve bilgisayarlarca kaydedildi. Bu tür süpernovaları inceleyen kozmologlar ekibiyle benzer araştırmalar yapan rakip bir grup, bu ve benzeri patlamalar üzerinde yaptıkları çalışmalar sonunda şu sonuca vardılar. Bu patlamalar, olması gerekenden daha zayıftı. Önce ışığın aradaki toz bulutlarından etkilenip etkilenmediklerini baktılar. Toz, daha çok mavi ışığı perdelediği için, tozdan geçen ışık, olduğundan daha fazla kırmızı görünür.Gözlemcilerse böyle bir etki saptamadılar. Ayrıca değişik yönlerdeki patlamalardan gelen ışığın parlaklığında, toz bulutlarının etkisine bağlı olması gereken oynamalar da görülmedi. Araştırmacılara göre gözlemler iki biçimde yorumlanabilirdi: Bunlardan birincisi, Evren'in sanıldığı gibi düz değil, negatif bir eğriliği olması, yani geometrisinin eğer biçiminde olması. Çünkü bu biçimdeki bir evrende, eski bir süpernovanın oluşturduğu geniş ışınım küresi, düz bir evrendekine oranla daha geniş bir alana sahip olur. Böyle olunca da ışınımın kaynağı, olması gerekenden daha zayıfmış gibi görünür.Uzak süpernovaların şaşırtıcı zayıflığının bir nedeni de bunların, kırmızıya kayışlarının gösterdiğinden daha uzakta olmaları. Başka bir açıdan bakılınca, bu uzak süpernovaların taytlarındaki kırmızıya kayış, beklenenden daha düşük görünüyor. Bununsa olağanüstü önemde sonuçları var: Demek ki, Evren, geçmişte sanıldığından daha düşük bir hızla genişlemiş. Demek ki genişleme hızı geçmişe oranla artıyor.Daha doğru bir ifadeyle, kütle çekiminin genişlemeyi yavaşlatma hızı düşüyor. Peki bunun anlamı ne? Anlamı şu:madde yoğunluğu geçmişte daha yüksekti. Bunu zaten görmüştük. Evren'in yarıçapı bir misli arttıkça içindeki madde yoğunluğu sekiz kat azalıyor. OyS! madde yoğunluğu demek enerji yoğunluğu demek. Enerji yoğunlununsa sabit olması gerekiyor. Evren'in ilk anlarındaki enerji yoğunluğu neyse, işlevi de aynı olmalı. O halde Evren'e bugünkü düz görünümünü veren bir enerji olmalı. Araştırmacılar şaşırmakta haklı değil mi? Şimdiye kadar kozmik ölçekte etki yapan tek kuvvet kütle çekimi değil miydi? Bu kütle çekiminin de gökadaları birbirine yaklaştırması, ve Evren'in genişlemesini frenlemesi gerekmiyor muydu? Oysa eğer genişleme hızlanıyorsa bir şeyin kütle çekimine ters yönde etki yapması gerekiyordu...cisimleri birbirine yaklaştıracak yerde uzaklaştıracak bir kuvvet; çekme yerine itecek bir kuvvet. Ama ortada görünen bir şey yok. Yalnızca boşluk var. Bu durumda bu işi yapabilecek, muazzam büyüklükteki gökadaları birbirinden. uzaklaştırması nedeniyle merkezde boşluk kalıyor. Ama boşluk nasıl olur da bir yay gibi davranabilir? Evren, ancak bildiğimiz madde ve ışınımdan çok farklı bir şeyden oluşmuşsa bu olası hale gelebilir. Gelgellim, işi çözümleyebilecek bu yöntem de gene yeni sorular çıkartıyor ortaya: Bu gizemli kuvvetle ilgili hesaplar, bunun gözlenenden çok daha büyük olması gerektiğini gösteriyor. Ayrıca bu kuvvetin neden eskiden değil de şimdi ortaya çıktığı sorusu havada kalıyor.Yeni gözlemlerle doğrulanan la türü süpernova verileri, araştırmacıları ister istemez ilk kez Einstein'ın \"Evren'i statik kılmak için\" ortaya attığı, ancak sonra \"en büyük hatam\" diye denklemlerinden çıkarttığı \"kozmolojik sabit\" aracını yeniden kullanmaya götürdü. Aslında Einstein'ın kütle çekim kuramı, bu kuvvetin itici olabilmesini de açıklıyor. Genel Görelilik denklemlerine göre kütle çekimi iki unsur tarafından belirleniyor: Bunlar, bir cismin enerji yoğunluğuyla, basıncı. Basınç da aslında bir enerji biçimi. Örneğin bir kabın kenarlarına çarpan gaz parçalarının böyle bir enerjisi var. Bunu bilmesine rağmen Einstein, basıncı özellikle enerji yoğunluğuyla birlikte denklemlerine katmadı. Nedeni, Evren'in \"kendi basıncı olan\" özel bir maddesi olacağı yönündeki sezgisi olabilir.Einstein'ın denklemlerine göre enerji yoğunluğu değerini, basınç değerine eklediğinizde eğer artı bir sonuç elde ediyorsanız, kütle çekimi çekici olur; ama eğer sonuç eksi bir değer veriyorsa, kütle çekimi itici hale gelir. Peki ama bu değerler nasıl olur da eksi değerde bir sonuç verir? Evren'de madde için olsun, ışık için olsun, bu denklem hep artı sonuç veriyor. Çünkü gerek maddenin, gerek ışınımın enerji yoğunlukları pozitif, basınç değerleriyse, ciddiye alınmayacak kadar önemsiz.Ama önemli büyüklükte bir negatif iç basınca sahip bir madde ortaya çıkarsa iş değişir.Aslında negatif basınç, ilk bakışta görüldüğü gibi garip bir kavram değil. Bu, gerilmiş bir lastikteki, içeriye doğru çeken kuvvet gibi bir şey. Yani uzay, büyük bir gerilime sahip garip bir maddeden yapılmışsa, bir yay gibi davranabilir. Ama bu biraz garip değil mi? İçe doğru çeken bir gerilime sahip madde, gökadaları nasıl birbirinden uzaklaştıracak? ışığın, uzaydaki negatif basıncın çevresine hiç etki yapmaması. Çünkü kuvvetler, eninde sonunda basınç farklarının bir ürünüdürler. Oysa uzayda her bölge, hepsi de aynı basınca sahip bölgelerle çevrilidir. Ortada basınç farkı bulunmaz. Böyle olunca da, negatif basınç yalnızca bir biçimde etkili olabilir: Genel görelilik aracılığıyla itici kütle çekimi yaratarak. O halde uzayın neden genleşir gibi göründüğünü anlamak için, muazzam bir negatif enerjiye sahip olduğunu kabullenmek zorundayız. Kozmologlar bu enerjiye sahip olduğunu varsaydıkları maddeyi \"Lambda kuvveti\" yada kozmolojik sabit diye adlandırıyorlar.Bu itici boşluk düşüncesinin bir avantajı da, kozmologları uzun süre meşgul eden kritik yoğunluk sorununu çözmesi. Daha önce gördüğümüz gibi kura m ve gözlemler, Evren'in kritik yoğunlukta olmasını gerektiriyor. Ne var ki, madde, bu kritik yoğunluğu oluşturmanın çok ötesinde. Bilinenini, bilinmeyenini, açığını, karanlığını, normalini, egzotiğini bir araya katsanız, Evren'deki tüm madde, gerekli enerji yoğunluğunun %30'dan fazlasını vermiyor. Geleneksel kozmolojide kuramcılar, bu %70 açığı görmezden gelme eğilimindeydiler. Oysa şimdi buna gerek yok, varlığını göremediğimiz ama etkisini duyduğumuz bu gizemli madde sayesinde sorun çözülmüş oluyor.Evren, eğer kütlesinin %30'u bildiğimiz ya da bilmediğimiz türden madde, %70'i de sahip olduğu enerji nedeniyle kütleye sahip itici boşluk tarafından oluşturuluyorsa kritik yoğunlukta kalabiliyor.Bu çözüm, gökbilimcileri rahatlatmış görünüyorsa da, fizikçiler için yeni karabasanlar anlamına geliyor. Çünkü iş boşluğun enerji yoğunluğunu hesaplamaya gelince, uzay boşluğu kuramı boşlukta asılı kalıyor. Kuantum mekaniği, doğadaki temel parçacıkları, Evren boyunca uzanan kuantum alanlarındaki uyarımlar olarak yorumlar. Bu kurama göre örneğin fotonlar, elektromanyetik alandaki yerel pürüzlerdir. Elektronlarla pozitronlarsa, eIektronpozitron alanındaki pürüzler vb... Tüm bu alanlar, bir gitarın telleri gibi, sonsuz biçimde titreşirler. Ancak yapamadıkları tek şey, gitar teli gibi sıfır uyarı düzeyine düşmek. Kuantum mekaniğinin temel taşlarından olan Belirsizlik İlkesi gereği, hiçbir şey, hatta hiçlik bile kesin olamayacağından, bu enerji düzeyleri hiçbir zaman sıfır olamaz. Demek oluyor ki kuantUm kuramı, tüm titreşim biçimleri için sıfırın üzerinde bir alt sınır belirliyor. \"Sıfır, virgül enerji\" (0,1 gibi) diye adlandırılan bu enerji düzeyi çok küçük olmakla birlikte tüm kuantum alanlarındaki sonsuz sayıdaki titreşim biçimlerine karşılık gelen küçük enerji düzeylerini üst üste koyduğunuzda elde ettiğiniz sonuç sonsuzluk oluyor. Bu alanların en alt enerji düzeyleri de boşluğa karşılık geldiğine göre, kuantum kuramına göre boşluğun sonsuz büyüklükte bir enerji yoğunluğu olması gerekiyor.Açık ki, böyle bir şey doğru olamaz. Aksi halde tüm Evren'in çok çok önce bir kara delik halinde çökmesi gerekirdi. İşte fizikçiler, bu açmazlar karşısında çaresiz kalıyorlar. Princeton Üniversitesi'nden Paul Steinhardt \"böylesi bir mahcubiyete katlanmak kolay değil\" diyor. Boşluğun kuantum resminin fizikçileri bunaltan bir başka paradoksu da şu: Fizik kurallarına göre boşluk, ne yaparsanız yapın değişmez bir enerji yoğunluğuna sahiptir. İtici boşluk için de bunun böyle olması gerekiyor.İster Lambda Kuvveti deyin, ister kozmolojik sabit, isterse yaylı boşluk yada itici uzay, bu garip kuvvetin yarattığı kuramsal sıkıntılar bununla da bitmiyor. Sonsuz bir enerji yoğunluğu, fizik kurallarınca olası bir şey değil. Çünkü Planck enerji yoğunluğu denen ve kütle çekim kuvvetinin, kendisinden çok daha güçlü öteki doğa kuvvetleriyle eşit hale geldiği enerji düzeyinde bilinen fizik kuralları işlevlerini yitiriyorlar. O halde sonsuz olduğu söylenen boşluk enerjisinin bu Planck düzeyini aşamaması lazım. Yani böylece bu \"sonsuz\" enerjiye bir üst sınır getirmiş oluyoruz. Oysa bakıyoruz, Planck enerjisi düzeyi, ölçülen boşluk enerjisinden 1O12J kat fazla.. .Nobel ödülü sahibi fizikçi Steven Weinberg, \"bu, bilim tarihinde yapılan en büyük katlı çarpım hatası\" diyor.Bazı fizikçilerin kafalarını meşgul eden bir açmaz da şu: Günümüzde uzayın enerji yoğunluğu, neden maddenin enerji yoğunluğuna bu kadar yakın?Anımsayalım: Evrenimizde bugün maddenin, ancak kritik yoğunluk için gereken enerji düzeyinin yalnızca %30'unu meydana getirdiğini söylemiştik. Geri kalansa, boşluk enerjisinden oluşuyordu. Yani madde enerjisinin, boşluk enerjisine oranı, yakın sayılır. Gene gördük ki, Evren'in toplam enerji yoğunluğu hiç değişmez.Büyük patlamanın hemen sonrasında da aynıydı, şimdi de aynı. Oysa başlangıçta madde enerjisi, boşluk enerjisinden 101 0 kat fazla.Peki biz neden tamda bu oranın 1010 o denle düştüğü zaman ortaya çıktık? Steinhardt, bunu açıklayacak bir yol bulmuş. Bu, kozmolojik sabit gibi egzotik, ama ondan oldukça farklı yeni bir kuvvet icadını gerekli kılmış. Steinhardt ve arkadaşları, bunu \"beşinci kuvvet\" diye adlandırıyorlar. Araştırmacı \"bu kavramı, Dünya'nın temel yapıtaşlarını toprak, ateş, su ve hava olarak betimleyen eski Yunanlılardan çaldık\" diyor. \"Filozofları, bir de daha saf olan bir kuvvetin, bir beşinci kuvvetin bulunabileceğini de öne sürmekteydiler\". Kuramcılara göre beşinci kuvvet, tıpkı kozmolojik sabit gibi bir boşluk enerjisi. Tıpkı onun gibi uzayda bir \"skalar alan\" olarak bulunuyor. Kuvvet alanları genel olarak uzayda her noktada yön ve büyüklüğe sahip alanlardır. Örneğin elektromanyetik alan. Skalar alansa, yalnızca büyüklüğü olanlara verilen ad. Fizikte böyle alanlar bulunabiliyor. Steinhhardt, \"Büyük Patlama ardındaki kozmik şişmeyi, çok daha enerjik olmakla birlikte buna benzer alanlar yönlendirdi\" diyor.Kendisine göre, arkadaşlarıyla araştırdığı düşük enerjili alan, doğadaki temel parçacıkları küçük sicim parçalarının farklı titreşimleri olarak yorumlayan süper sicim kuramında ortaya çıkabilir.Peki bu beşinci kuvvet madde ve bilinmeyen enerjinin yoğunlukları arasındaki garip orantıyı nasıl açıklıyor. Steinhardt ve arkadaşlarına göre, ışığın, beşinci kuvvetin, kozmolojik sabit yada öteki adıyla Lambda kuvveti gibi daima sabit kalma gereğini duymaması. Yalnızca uzay ve zaman içinde değişim göstermekle kalmıyor, aynı zamanda negatif basıncıyla enerji yoğunluğu arasındaki ilişki de zaman içinde değişiklik gösterebiliyor. Oran sorununu da bu yolla çözümlüyor.Kurarncılar, beşinci kuvvetin, boşluğun bir parçası olarak büyük bir üstünlüğe sahip olduğunu söylüyorlar. O da, madde ile etkileşebilmesi. Bu yolla maddenin enerji yoğunluğunu izleyerek kendisinin de o değeri alabilmesi.Steinhard bu nedenle beşinci kuvveti bir \"izleyici alan\" diye adlandırıyor.Çünkü hangi enerji düzeyi ile yola çıkmış olursa olsun, sonunda maddenin enerji düzeyini benimsiyor.Steinhardt ve arkadaşlarının duyduğu heyecana karşın, fizikçiler kozmolojik sabitle beşinci kuvveti tümüyle ayırtmaya hevesli görünmüyorlar. Kendilerine göre ikisi arasında bir seçim zor. Kozmolojik Sabit, Evren'le birlikte büyüyor. Böylece bir an gelecek sıradan madde ve ışınımın yol açtığı kütleçekimine tümüyle üstün gelecek; Evren'i sonsuza kadar genişletecek ve sıradan maddenin yoğunluğunu neredeyse sıfıra indirecek. Beşinci kuvvetin taktiğiyse başka: Maddenin enerji yoğunluğunu hedef aldığından her ikisinin yoğunluğu birbirine paralel olarak azalacak. Ama onunda götüreceği yer aynı: Sonsuza kadar genişlemiş, yoğunluğu sonsuza kadar azalmış bir Evren.Bazı fizikçilerse, meslektaşlarının bazı gözlem sonuçlarından böylesine aşırı yorumlara varmasını endişeyle karşılıyorlar. Fermi Ulusal Laboratuarından Richard Kolb, \"Bizim kozmoloji topluluğu ipin ucunu kaçırdı\" diyor. \"Tek bir gözlemden yola çıkarak acele sonuçlar çıkartmayalım; unutulmamalı ki Evren bize daha önce de oyunlar oynadı\" diye ekliyor.Uzak süpernova patlamalarının dışında, kozmolojik sabit yada beşinci kuvvetin etkileri konusunda ipuçları verecek bir anahtar da, mikrodalga fon ışınımı. Princeton İleri Araştırmalar Enstitüsü'nden Max Tegmark'a göre, fon ışınımındaki küçük oynamalar, ölçümleri yapan COBE uydusunun yetersizliklerine karşın kozmolojik sabitin etkilerinin işaretlerini taşıyor. Şimdi kozmologlar, büyük düğümün çözümü için umutlarını NASA'nın gelecek yıl uzaya göndereceği Mikrodalga Anizotropi Sondası ile, Almanların 2007 yılında fırlatacakları Planck uydusunu n gözlemlerine bağlamış bulunuyorlar."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/beyin-gucuyle-calisan-robot/", "text": "Robot teknolojilerine yatırım yapan Japon otomotiv şirketi Honda, bilimkurgu filmlerine konu olan bir fikri hayata geçirdi. Honda bilim insanları, insanın beyin dalgalarını algılayan bunları yerine getiren bir robot geliştirdi. Honda uzmanları, teknolojinin gelecekte klavyenin yerini alacağını, düşünce gücüyle yazı yazmaya olanak vereceğini belirtiyor. Beyin dalgalarını algılayabilen bilgisayarlar gelecekte fiziksel engelliler için de akıllı tekerlekli sandalye olarak kullanılabilecek. Tokyo'da yapılan gösterimde, insanın beyin dalgaları MRI tarayıcısından geçiriliyor ve robotun sensörlerine gönderiliyor. Robot MRI verilerini işlemcisinden geçirerek komutlara çeviriyor. Denemede MRI tarayıcısında oturan komut-verici insan yumruğunu sıkıyor, sonra parmaklarını açarak bir 'V' işareti yapıyor. Bunu gören robot da, aynı hareketi tekrar ediyor. Honda uzmanları, daha karmaşık hareketler ve komutlar için daha fazla araştırma yapılacağını ifade ediyor. İnsanın beyin dalgalarını okuyan robotun işlemcisinin daha küçük, cebe sığacak boyuta geleceğini belirten uzmanlar, ayrıca robotun tam olarak kullanıma girebilmesi için kabloların da kalkması gerektiğini düşünüyor. Honda yetkilileri beyin dalgalarının makineler tarafından algılanmasına dayalı teknolojilerden otomobillerde de yararlanacaklarını dile getiriyor. Beyin dalgalarını okuyan bilgisayarlar, otomobillerin güvenlik tarafında görev alacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/beynin-gizemine-yolculuk/", "text": "Beyin: Gizemli Yolculuk Sergisi Rahmi M. Koç Müzesi'nde açıldı. Doğa'nın en gelişmiş tasarımını konu alan, yenilikçi, etkileyici, interaktif bir sergi olan Beyin: Gizemli Yolculuk, Rahmi M. Koç Müzesi'nde beynimizin sırlarını keşfetmek isteyenleri bekliyor. The Partners firmasının proje koordinasyonu ve Türkiye temsilciliğini yaptığı, doğanın en gelişmiş tasarımını konu alan Beyin: Gizemli Yolculuk adlı interaktif sergi, Rahmi Koç Müzesi'nde beyninin sınırlarını keşfetmek isteyen ziyaretçileri bekliyor. Sergiyle ilgili AA muhabirine bilgi veren The Partners firması kurucu ortaklarından Aslı Ekşioğlu, 2004 yılında Danimarka Experimentarium Bilim Merkezi tarafından oluşturulan serginin, tamamıyla bilim adamlarının üzerinde çalıştığı bir proje olduğunu söyledi. Ekşioğlu, \"Beynimiz; İnsan Beynine Genel Bakış\", \"Düşünen Beyin; Beynin İşlevleri\" ve \"Beyin ve Vücut: Hareket Kontrolü ve Yön Duygusu\" şeklinde 3 ana bölümden oluşan serginin, en önemli özelliğinin kişilerin kendi kendilerini deneyebilecekleri tüm bölümleri destekleyen ve beynin işleyişini anlamaya yardımcı eğitici ve eğlendirici \"Vücut saatinizi inceleyin\", \"Sol ve sağ yarım kürelerin hangisiyle işitiyorsunuz?\", \"Müzik ve meditasyon\", \"Hangi gözünüz daha baskın?\", \"Akıl oyunları\", \"Kısa dönem hafızanızı test edin\", \"Eller beyni aldatır\", \"Duygularınızı test edin\" gibi başlıklardan oluşan ve 5 duyuyu harekete geçirebilecek 42 interaktif aktiviteden oluşması olduğunu belirtti. Serginin geneline bakıldığında hislerin, davranışların ve algıların, bütün vücut ve duygusal fonksiyonların her birinin merkezinin beyin olduğunun anlaşıldığını anlatan Ekşioğlu, \"Galiba o yüzden de tıpta beyin ölümü gerçekleştiği zaman ancak insan hayatına son veriliyor. Her alanda olduğu gibi burada da birtakım mucizeler gerçekleşebiliyor ama tıbbın son noktayı koymaya karar verebileceği durum bu oluyor sanırım\" diye konuştu. Ekşioğlu, aktivitelere bakıldığında kadın ve erkek beyni arasında birtakım belirgin farklar gözlemlenebildiğini ifade ederek, \"Hepimizin beyninin ne kadar birbirinden farklı çalıştığını, bazı konularda nasıl daha iyi olduğunu, bazı konularda daha geliştirilmeye açık olduğunu deneyimleme fırsatı buluyoruz bu sergide\" dedi. Serginin bu özelliği ile 7'den 70'e çok geniş bir kitleye hitap ettiğini dile getiren Ekşioğlu, çocuklara, öğrencilere, yetişkinlere ve sağlık sektöründeki profesyonellere kendileri hakkında birbirinden ilginç ve şaşırtıcı deneyimler sunulduğunu anlattı. Ekşioğlu, hem serginin Türkiye'ye adaptasyonu hem de ziyaretçilerin daha ayrıntılı cevaplar gerektirebilecek soruları için sağlık sektörünün ileri gelen kişilerinden danışmanlık hizmeti aldıklarını da söyledi. Aslı Ekşioğlu, Türkiye'de aile eğlencesi anlayışının \"çok kısıtlı olduğunu gördüklerini ve ailelerin vakitlerinin büyük bir kısmını alışveriş merkezlerinde geçirdiklerini\" ifade ederek, bu boşluğu doldurmak için Türkiye'ye getirdikleri \"Leonardo: Evrensel Deha\" ve \"Einstein\" sergilerinden aldıkları olumlu geri bildirimler sonucu bu sergiyi de Türk ziyaretçisiyle buluşturma kararı aldıklarını aktardı. Ekşioğlu, Danimarka, Macaristan, Polonya, Fransa ve Yunanistan gibi ülkelerde 1,5 milyon kişiyi aşkın kişinin ziyaret ettiği sergiyi, İstanbul'dan sonra Ankara ve Kıbrıs'ta sergilemek istediklerini bildirdi. Sergi süresince konuyla ilgili düzenlenecek çeşitli seminer, panel ve 4-14 yaş arası gruplar için workshoplarla ziyaretçilerin ufkunun genişletileceğini anlatan Ekşioğlu, \"Sergi, vücudumuzun merkezi olan beyni daha iyi anlamaya çalışmak adına bir başlangıç. Beyninin ne şekilde çalıştığını, kendi beynini merak eden herkesin bence sergiyi ziyaret etmesi lazım. Sergi hem eğlenceli, hem eğitici\" diye konuştu. Nörolojik Bilimler Vakfı Başkanı Prof. Dr. Mustafa Ertaş da, serginin insanın en gizemli ve en merak edilen organı olan bedenin kumanda merkezi, beyni gözler önüne serdiğini söyledi. \"Beynimiz hakkında çok fazla kulaktan dolma bilgilere sahibiz. O yüzden sara nöbeti geçirenlere hala soğan koklatılıp patates bağlanıyor, sol tarafı felçli kişilerin durumu kalp solda diye tehlikeli görülüyor. Beyninin sanıldığından çok daha esnek bir yapıya sahip olduğunu anlatan Ertaş, \"Beyin ihtiyaca göre kendini yeniden düzenleyebiliyor. Örneğin görme ile ilgili bir bölge ihtiyaca göre başka bir fonksiyona kayabiliyor veya daha gelişen duyularımıza beyin de daha fazla yer ayırıyor\" dedi. \"Aslında bedenimizde birçok hastalıkla savaşmak için gizli veya gömülü silahlarımız var. Örneğin morfinden binlerce kat daha güçlü ağrı dindirici olan endorfin beynimizden salgılanıyor. Depresyon, beynimizdeki bazı maddelerin dengesinin bozulmasının bir sonucu. \"Böylece kendi yaralarımızın merhemini kendimiz üretiyoruz. Olumlu düşünme, beynin bu salgı fonksiyonlarını tetikliyor ve ruhsal ve fiziksel olarak daha güçlü, daha dayanıklı olmamıza olanak sağlıyor. Beyniyle ilgili daha ayrıntılı bilgiye sahip olmak isteyenler, sergiyi 30 Hazirana kadar gezebilecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/big-bang-deneyi-tehlikesiz/", "text": "Evrenin nasıl meydana geldiğini anlamak için gelecek hafta büyük bir atom parçalayıcıyı çalıştırmaya hazırlanan bilim adamları, dünyayı yutacak bir kara delik meydana geleceği endişelerinin yersiz olduğunu söyledi. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı projesinin yeni güvenlik analizinde, yapılacak deneyin, dünyanın her gün yüksek enerjili kozmik ışınlarla çarpışmasından farksız olduğu vurgulanıyor. Deneyi yapacak olan Avrupa Nükleer Araştırmalar Örgütü'nden beş fizikçinin hazırladığı analizde Doğa bugüne dek bu deneyi yaklaşık 100 bin kez yapmış durumda ve gezegenimiz hala ayakta deniyor. Özellikle internette dolaşan bazı mesajlarda, atom parçalayıcının 10 Eylül Çarşamba günü çalıştırılmasıyla bir kara deliğe yol açacak güçlü enerji alanlarının ortaya çıkacağı ya da garip bir parçacığın oluşarak, dünyayı sıcak bir sıvıya çevireceği söylentileri yer alıyor. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı, Fransa-İsviçre sınırında, Cenevre yakınlarındaki 27 kilometre uzunluğundaki bir tünele yerleştirildi. Tünel Jura Dağları'nın altında, 50-175 metre derinlikte bulunuyor. Alet Çarşamba günü ilk kez çalıştırılacak ve birbirine zıt yönlerde hareket eden, iki paralel proton demeti yollayacak. Protonlar ışık hızına yaklaştığında, çarpıştırıcının içindeki süperiletken mıknatıslar ışın demetlerinin yönünü değiştirerek, protonları muazzam bir hızla birbiriyle çarpıştıracak. Amaç, 14 milyar yıl önce evrenin meydana geldiği Big Bang/Büyük Patlama'dan mikrosaniyeler sonraki ortamı yeniden yaratmak. Çünkü bugünkü evrenin temel taşlarının o anlarda şekillendiği düşünülüyor. Bilim adamları çarpışmadan doğacak enkazı inceleyerek, evrende bugüne dek sır olarak kalan bazı konulara ışık tutmayı umuyor. CERN bilim adamlarının hazırladığı yeni güvenlik raporu, ortaya çıkacak kara deliklerin mikroskopik boyutlarda olacağını ve büyüyecek, hatta varlıklarını sürdürecek enerjiden yoksun olacakları için hemen yok olacaklarını savunuyor. Fransa hükümeti ise resmi bir kuruluş olan Nükleer Güvenlik Kurumu'ndan ayrı bir rapor istedi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de 29 Ağustos'ta deneyin durdurulması için yapılan başvuruyu reddetmişti. Başvuruyu Almanya'daki Tübingen Üniversitesi'nden bir biyokimyacı liderliğindeki bir grup vatandaş yapmıştı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bilgisayarinizin-faresine-veda-etmeye-hazirlanin/", "text": "Önde gelen araştırma şirketlerinden Gartner analiz firması uzmanı Steve Prentice, bilgisayar faresinin 3 ila 5 yılda ortadan kalkacağı tahmininde bulunarak, bunun yerini, dokunmatik ekran ve yüz tanıma cihazları gibi harekete duyarlı bilgisayar sistemlerinin alacağını belirtti. Fare, masaüstü çevreyle iyi çalışıyor, ama ev eğlence sistemleri için veya dizüstü bilgisayar ile çalışırken artık bitti diyen Prentice, bu tahminini, oyun dünyasından esinlenerek yeni interaktif arayüz üreten tüketici elektroniği firmalarının çabalarının yönlendirdiğini kaydetti. Ev eğlence elektroniği yüz tanıma sisteminde Panasonic şirketinin liderlik yaptığını ve klasik uzaktan kumanda yerine kullanıcı bir elini kaldırdığında cihazın verilen komutu anladığını kaydeden analist, Hem yüzünüzü de tanıyor ve sizin siz olduğunuzu biliyor, ardından ekrana sizin menünüzü getiriyor. Elinizi hareket ettirerek, istediğinizi seçiyorsunuz diye konuştu. Prentice, Sony, Canon ve diğer video ve fotoğraf makinesi üreticilerinin de gerçek zamanlı yüz tanıma sistemleri kullandıklarını belirterek, Bunlar siz gülseniz bile sizi tanıyor. Bunların hepsi daha akıllıca şeyler için bilgisayarın gücünü kullanmak dedi. 20 yılda 500 milyondan fazla bilgisayar faresi satan Logitech firmasının üst düzey yöneticisi Rory Dooley de, yakında farenin ölümünün beklendiğini belirterek, insanların bilgisayarlarla iletişim kurabilme yollarının giderek arttığını, kendi şirketinin de bunların birçoğunu ürettiğini söyledi. Dooley, bu yıl içinde bilgisayar faresinin doğumunun 40. yıl dönümünü kutlamaya hazırlanırken, Gartner firmasının tahmininin gelişmekte olan ülkelerin internete bağlanmakta olduğu bir ortamda çok iç karartıcı olduğunu da sözlerine ekledi. Bilgisayar faresi Dr. Douglas Engelbart tarafından Stanford Araştırma Enstitüsü'nde icat edilmiş, ancak PC devriminin fareyi gerekli kılmasından önce, 1987'de patent süresinin dolmasından ötürü, Engelbart hiçbir zaman bu buluşundan maddi kazanç sağlayamamıştı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bilim-adamlarina-gore-evren-elips/", "text": "Bilim adamları, evrenin mükemmel bir küre değil köşeleri bastırılmış elips şeklinde olduğunu düşünüyor. Bilim adamları, evrenin atom altı bir parçacıktan genişlediğini düşünüyor. İtalyan bilim adamlarının bu düşüncesi, Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi'nin Big Bang'den geriye kalan ısı dalgasını ölçen Wilkinson Microwave Anisotropy Probe aracının son ölçümlerine dayanıyor. İtalyan bilim adamları, evrenin elips şekline, bir manyetik alanın tüm kozmosa yayılması veya uzay ve zamanın dokusunu etkilemesinin yol açmış olabileceğini belirtiyor. Bilim adamları, Big Bang'den bu yana evrenin 13.7 milyar yaşında olduğunu, ilk atomların Big Bang'den 380 bin yıl sonra oluştuğunu ve evrenin yüzde 5'inin gerçek maddeden, yüzde 25'inin kara maddeden ve yüzde 70'inin de kara enerjiden oluştuğunu tahmin ediyor. bölgelerin galaksileri oluşturduğu tezini ortaya atmışlardı. soğukluğa 400 milyon yılda ulaştığı tahminini yürütüyor. Bu sürenin daha önce 200 milyon yıl olduğu tahmin ediliyordu. bu ısı dalgası evrenin en eski ışık kaynağı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bilim-adamlarini-sasirtan-gezegen/", "text": "Bilim adamları güneş sistemi dışındaki iki uzak gezegene bugüne kadar hiç bakmadıkları kadar yakından baktı. Ama gördüklerine değil göremediklerine şaşırdılar. Bilim adamlarından oluşan üç ekip NASA'ya ait Spitzer Uzay Teleskopu'ndan aldıkları verileri kamuoyu ile paylaştı. Yüzlerce trilyon kilometre uzaktaki iki Jüpiter benzeri gezegenin atmosferinde gaz halinde bile su bulunmaması ekipleri çok şaşırttı. Reuters'in haberine göre gezegenlerden birinin atmosferinde tıpkı güneş sistemimizdeki gezegenler gibi kum benzeri partiküller görüldü. Pegasus takım yıldızı üzerinde bulunan HD 209458b ve Vulpecula takım yıldızı üzerinde yer alan HD 209458b adlı Jüpiter büyüklüğündeki gezegenler, Spitzer Teleskopu tarafından çok detaylı görülebilen ilk güneş sistemi dışı gezegenler. Bilim adamları bugüne kadar 213 tane güneş sistemi dışı gezegen keşfettiler fakat bunlardan sadece 67 tanesi incelenebilecek bir görüş açısına sahip. NASA Spitzer Bilim Merkezinden Carl Grillmair, bu buluşları çok önemli olarak nitelendirerek, \"Kesinlikle su molekülleri bulacağımıza emindik fakat yoktu!\" diye konuştu. Güneş sistemimizdeki dokuz gezegenden sadece iki tanesinde su molekülleri bulamadıklarını belirten Grillmair, \"Bunlardan biri Merkür ki onun zaten bir atmosferi bile yok. Diğeri de çok değişik bir yapıya sahip olan Venüs. Ama bu iki yeni gezegenin atmosferlerini inceleyince hava tahmini bile yapabiliyoruz. Mesela 209458'de bugün hava çok sıcak, kuru ve rüzgarlı. Sıcak derken; yaklaşık 750 derece, rüzgar ise saatte 500 ila 2000 mil hızla esiyor\" diye bilgi verdi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bilim-dunyasinin-isimsiz-kahramanlari/", "text": "Olağanüstü bilgileri ve üstün becerilerine rağmen birçok bilim kadını, erkek meslektaşlarının gölgesinde kalmıştır. Marie Curie gibi bazı istisnalar dışına bu başarılı kadınlar pek tanınmazlar. Diğer birçok alanda olduğu gibi bilim dünyasında da geçmişte hep erkekler egemen olmuştur. Einstein, Newton veya da Vinci isimlerini eminiz hepiniz biliyorsunuzdur. Peki ya Ada Lovelace? Ya da İrene Curie veya Sophie Germain size hiç tanıdık geliyor mu? Ünlü fizikçi Marie Curie gibi istisna bilim kadınları dışında birçokları hep gizli kalmıştır. Kadın araştırmacılar, genelde erkek meslektaşlarının kıskançlığı ve çekememezliği yüzünden yeteneklerini topluma açıklama olanağını bulamamıştır. Kadınlar erkekler tarafından, akıl ve bilim dünyası için yetersiz ve histerik bulunuyordu. Bilim alanında başarılı olan kadınların erkek meslektaşları tarafından engellenmesi olağan durumlardı. Erkeklerin kendilerini üstün görme alışkanlıkları ne yazık ki günümüzde bile sürmekte. Geçmişte bilimsel meraklarını sürdürmek isteyen bazı kadınlar ilginç yöntemlere baş vuruyorlardı. Mesela 1776 yılında doğan matematikçi Sophie Germain de bunlardan biriydi. Germain bir erkek ismi kullanarak ünlü matematikçi Carl Friedrich Gauss ile mektuplaşarak bilgi alışverişinde bulunmaya başarmıştı. Bilgisayar çağının öncülerinden biri olan Ada Countess of Lovelace'nin adını duyan var mı acaba? İngiliz şair Lord Byron'un kızı olan Ada, matematikle ilgileniyordu ve \"Analytical Engine\" olarak adlandırılan ilk bilgisayarın geliştirilmesinde Charles Babbage ile birlikte çalışmıştı. Programlamanın temellerini geliştiren bu kadın matematikçi, bilgisayar teknolojisindeki yaşanan gelişmeler sayesinde bir gün bilgisayarla müzik bestelenebileceğini ya da resim yapılabileceğini öncelemişti. Program dili \"Ada\" işte bu yüzden matematikçinin ismiyle anılmakta. Neredeyse tümüyle unutulan diğer bir bilim kadını da DNA yapısının asıl buluşçusu olan Rosalind Franklin'dir. Franklin'in uzmanlık alanı katı maddeleri röntgen ışığıyla incelemekti. Kalıtım molekülü DNA'nın yapısı hakkında kesin öncelemelerde bulunmasına rağmen, kaynaklarda adı neredeyse hiç geçmez bile ve bağımsız olarak araştırarak önemli bilgilere ulaşmasına rağmen genelde hep erkek bilim adamlarının asistanı olarak tanıtılmakta. Alman kadın fizikçi Lise Meitner, çekirdek füzyonu kavramını ortaya atan ve çekirdek bölünmesi için teorik temelleri sunan başarılı bir fizikçiydi. Otto Hahn ve Max Planck gibi ünlü bilim adamlarıyla birlikte çalışan Meitner, Albert Einstein ve Marie Curie gibi ünlü bilim insanlarıyla da görüşüyordu. Bir pasifist olan Meitner, atom bombasının üretimine karşı çıkmıştı. Olağanüstü başarılarına rağmen ne fizik ne de kimya alanında ödüllendirilmemiştir. Fakat birlikte çalışmış olduğu fizikçi Otto Hahn, 1944 yılında Fizik Nobel ödülüne layık görülmüştü. Ülkemizde kadınlar ilk kez Cumhuriyet döneminde Atatürk sayesinde bilim dünyasına adım atabildiler. Çünkü daha önce kadınların üniversiteye gitme şansları yoktu. İlk bilim kadınlarımızın birçoğu da cumhuriyetten önce eğitimlerini yurtdışında sürdürmüşlerdir. İlk kadın kimyageri Remziye Hisar, Fransa'da Sorbonne Üniversitesi'nde Marie Curie'nin ders verdiği dönemlerde okudu ve kendi alanında Türkçe ve Fransızca kitaplar yayımladı. İlk Türk kadın doktor Safiye Ali ise eğitimini 1921 yılında Almanya'da tamamlamıştır. Güzide Lütfü 1928 yılında İstanbul Barosu'na 1127 sicil numarasıyla kayıt olan ilk kadın avukat idi. Ve hepinizin bildiği gibi Sabiha Gökçen hem Türkiye'nin hem de dünyanın ilk kadın savaş pilotuydu. Gökçen kendi isteği ve Atatürk'ün izniyle Dersim harekatına savaş pilotu olarak katılarak büyük başarı elde etmişti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bilim-sehitleri-ugurlandi/", "text": "Isparta'nın Keçiborlu ilçesi yakınlarında düşen uçakta Türkiye'nin en önemli biliminsanları da vardı. Bugün onlardan ikisi, Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Engin Arık ile araştırma görevlisi Özgen Berkol Doğan için görev yaptıkları üniversitede tören düzenlendi. Türk Fizik Derneği Başkanı Prof. Dr. Baki Akkuş da, kazada hayatını kaybeden 6 bilim şehidine rahmet dileyerek, ateşin bu sefer düştüğü yeri değil, tüm Türkiye'yi yaktığını söyledi. Bu 6 kişinin Türk Hızlandırıcı Merkezi Projesinde birlikte çalıştığını belirten Akkuş, Engin Arık ve Özgen Berkol Doğan'ın Türk Fizik Derneği'nin bilimsel etkinliklerine katkı yaptıklarını ifade etti. hedeflediğini ve bunun için çaba harcadığını dile getiren Akkuş, Arık'ın Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi'nde de çok önemli çalışmaları olduğunu bildirdi.Akkuş, Türk Hızlandırıcı Merkezi Projesinin Türkiye'nin teknolojisinin gelişmesini sağlayacağını belirterek, Arık'ın bu projeyi ülkemizin projesi olarak gördüğünü ve herkesi buna destek vermeye teşvik ettiğini söyledi. Prof. Dr. Baki Akkuş, 2017 yılında bitmesi planlanan projeyi el birliğiyle gerçekleştireceklerini kaydetti. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Egemen Bağış da, kuzeni olan Engin Abat'ın çok zor şartlarda okuduğunu söyledi. Abat'ın, kendisinin ilk web sayfasını yaptığını dile getiren Bağış, Meclis'teki bütün arkadaşlarının bilgisayarla ilgili bir konuda sorunları olduğunda ilk olarak Abat'ı aradıklarını kaydetti. Abat'ın yaşasaydı rektör olacağına inandığını ifade eden Bağış, kazada hayatını kaybedenlere rahmet diledi. European Organization for Nuclear Research deki cast deneyinin lideri Prof. Dr. Konstantin Zioutas da yaptığı konuşmada, Arık'ın dünyaca tanınmış bir fizikçi olduğunu belirterek, onun çok aktif ve akıllı bir insan olduğunu söyledi. Türkçe Kadere karşı gelinmez diyen Zioutas, Arık'ı mükemmel bir insan olarak hatırlayacağını ifade etti. Zioutas, 2 farklı dünyada yaşadıklarını dile getirerek, Her zaman kalbimizde olacaksınız. Bunu biliyorsunuz. Sizi seviyorum dedi. Topbaş, Arık'ın aynı bölümde öğretim görevlisi olan eşi Prof. Dr. Metin Arık, kızı Yasemin ve oğlu Yavuz Arık, Doğan'ın annesi Ferhan, babası Nevzat Doğan, ailevi nedenlerden dolayı aynı uçağa son anda binmekten vazgeçen Doç. Dr. Serkan Ali Çetin ile çok sayıda akademisyen ve öğrenci katıldı. Boğaziçi Üniversitesi'nde, Arık ve Doğan için taziye defteri de açıldı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bilim-ve-teknolojide-2006-gelismeleri/", "text": "2006, bilim ve teknoloji alanında birçok gelişmeye tanıklık etti. Keşifler ve düzenlenen seferlerle uzay, gelişmelerde öne çıkan alan oldu. NASA, aylar süren ertelemeden sonra, meteorologlara büyük fırtınaların daha iyi tahmininin yapılması ve iklim değişikliğini gözleme olanağı sunan uyduyu 24 Mayıs'ta fırlattı. GOES-N adlı uydu, NASA ve Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi tarafından 1975'ten bu yana tasarlanan uyduların en gelişmişi. genç, sarı bir yıldızı çevreleyen bir toz bulutuyla karışmış büyük miktarda karbon gazı keşfetti. uydusuyla yapan araştırmacılar, Beta Pictoris adı verilen yıldız ve güneş sisteminin en fazla 20 milyon yaşında olduğunun tahmin edildiğini belirtti. Bilim adamları, karbon gazı fazlalığının disk biçimini oluşturmasının, Beta Pictoris etrafında dönmekte olan gezegenlerin, Güneş Sistemi'nin 'çocukluğunda' olduğu gibi grafit ve metan açısından zengin olabileceklerini gösterdiğini kaydetti. dönüşünde düşen NASA'nın Genesis aracının, tasarım hatasından ötürü düştüğünü açıkladı. Güneş fırtınalarını ve güneşi incelemek üzere 2001 yılında uzaya yollanan Genesis uzay kapsülü, atmosfere girdikten sonra hızını yavaşlatmak içinaçılması gereken paraşütlerin açılmaması üzerine taşıdığı numunelerle Utah Çölü'ne düşmüştü. Uzayı keşfeden uluslar kulübüne katılmak isteyen Kazakistan, bu yöndeki ilk adımını haziranda kendi uydusunu uzaya göndererek attı. Dünyanın önde gelen gökbilimcileri, bir hafta süren sıkı bilimsel tartışmalardan sonra Güneş Sistemi'nde geçerli yeni bir gezegen tanımını kabul etti. Böylece 1930 yılından bu yana gezegen sayılan Plüton artık unvanını yitirdi. Karar oy birliğiyle kabul edildi. Güneş Sistemi'nde gezegenler yıldıza yakınlıklarıyla Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün şeklinde sıralanıyor. Gezegen olmaktan çıkarılan Plüton'un yeni keşfedilen iki uydusuna Nix ve Hydra adı verildi. Uluslararası Astronomi Birliği, Plüton'un yeni uydularının isimlerini resmen onayladı. Nix ve Hydra, NASA 'Yeni Ufuklar' projesi kapsamında yapılan Hubble Uzay Teleskobu'nu kullanan bir grup araştırmacı tarafından geçtiğimiz yılın mayıs ayında keşfedilmişti. Hydra ve Nix'in, Plüton'un 1978 yılında keşfedilen en büyük uydusu Charon'a göre gezegene 2-3 kat daha uzak olduğu belirtildi. Nix, mitolojide karanlık ve gece tanrısının, Hydra ise dokuz başlı yılanın ismi. Çin, uzay programları için üç kez daha güçlü ve çevreyi kirletmeyen yeni bir roket motorunu başarıyla denedi. 120 tonluk yeni sıvı hidrojen ve kerozen yakıtlı motorun, gelecekte insanlı uçuşlar ve Ay'a düzenlenecek seferler için kullanılması planlanıyor. Bu yılki ilk seferinde Discovery uzay mekiği, 13 gün süren seyahatten sonra Florida'daki Kennedy Uzay Merkezi'ne 17 Temmuz'da indi. İkinci uzay seferini tamamlayarak 23 Aralık'ta dünyaya inen Discovery uzay mekiğinin astronotları, son seferleri sırasında istasyonun elektrik tesisatını yeniden döşeyerek, Avrupa ve Japonya'nın inşa ettiği modüllerin 2007'de monte edilmesinin yolunu açtı. Güneş Sistemi'nin en büyük gezegeni Jüpiter'de meydana gelen atmosfer hareketlerinin, yeni bir kırmızı leke oluşturduğu tespit edildi. Yeni kırmızı noktaya 'Red Jr.' adı verildi. Kırmızı noktaların atmosferdeki fırtınalardan meydana geldiği biliniyor, ancak bu rengin asıl nedeni hala gizemini koruyor. Plüton'a gidecek 'New Horizons', 19 Ocak gecesi uzaya fırlatıldı. Aracın fırlatılışı, daha önce iki kez ertelenmişti. Ufuklar', uzun yolculuğunda radyoaktif plütonyum yakıtını kullanacak. 700 milyon dolarlık aracın hedefi Plüton, dünyaya ortalama 5.7 milyar kilometre uzakta bulunuyor. uzunluğunda güneş panelleri taktıktan sonra 21 Eylül'de dünyaya döndü. Astronotlar, uzayda bulundukları sürede üç uzay yürüyüşü yapmıştı. Rus Soyuz uzay aracıyla Uluslararası Uzay İstasyonu'na gittikten sonra 29 Eylül'de dünyaya döndü. yaşındaki Ansari, böylece ilk kadın uzay turisti unvanının da sahibi oldu. Yörüngede sekiz yıldır dolaşmakta olan Uluslararası Uzay İstasyonu'nda eylülde meydana gelen aksilikler endişe yarattı. Aşırı ısınan oksijen jeneratörü ve bir zehirli kimyasal maddenin dökülmesi, üç kişilik mürettebatı maske ve eldiven takmak zorunda bıraktı. bulduğu halka, gezegene Janus ve Epimetheus uydularıyla aynı mesafede duruyor. ABD uzay aracı Cassini, dev bir kasırganın Satürn gezegeninin güney kutbunu kasıp kavurduğuna ilişkin görüntüler gönderdi. keşfedilen Uranüs'ün en büyük halkasının parlak mavi olduğu belirlendi. daha güçlü olan iyon motoru, uzayın keşfinde yeni bir kapı açtı. NASA tarafından 2001'de Borelly kuyruklu yıldızına gönderilen Deep Space 1 uzay aracında denenen iyon motoru, çok küçük bir itiş gücü üretmesine karşın, yakıtlarını birkaç dakikada tüketen kimyasal motorlu füzelerin aksine, yıllarca çalışabiliyor. Bilim adamları, 60-110 bin ışık yılı genişliğinde olan Samanyolu'nun 180 bin ışık yılı yakınında iki dev güneş sistemi bulduklarını açıkladı. keşfetti. Bu gezegenler, kendi güneşlerinin etrafında olağanüstü hızla dönüyor. Avrupa Uzay Ajansı'nın uzaya gönderdiği Venüs Ekspresi, Venüs'ten ilk fotoğrafı gönderdi. mesafeden çektiği fotoğrafını Almanya'daki Max Planck Enstitüsü'nde yayınladı. Net olmayan fotoğrafta, koyu sarmallar halinde solgun sarı bulutlar görülüyor. Bilim adamları, evrende ilk kez bir gezegenin oluşum sürecini gözlemledi. ABD'deki Massachusetts Institute of Technology'den bilim adamları, önce patlayan bir yıldızın yörüngesinde yeni bir gezegen oluşumu gözlemledi. NASA, Mars'ta uzun süre görev yapan uzay aracı Mars Global Surveyor'ın gönderdiği fotoğraflar, Kızıl Gezegen'in yüzeyinde akarsu bulunabileceği yolunda önemli kanıtlar ortaya koydu. sitesinde yayımlanan açıklamasına göre, son yapılan gözlemler, Mars'ın yüzeyinde suyun aktığına dair güçlü kanıtları gözler önüne seriyor. Bir grup Çinli bilim adamı, 'Bayan Rong Cheng' adını verdikleri bir robot üzerindeki çalışmalarını tamamladı. İleri teknolojiyle üretilen robotun tasarımcıları, Sişuan aksanıyla Mandarin Çincesi konuşan kadın görünümlü robotun, insanlarla iletişime girebildiğini ve insan sesine yanıt verebildiğini belirtti. Sişuan Bilim Müzesi'nde resepsiyonist ve tur rehberi olarak çalışan ve 37 bin dolara mal olan dişi robot dans da edebiliyor. IBM, kullanımdaki yongalardan 100 kez hızlı transistör geliştirdi. Ultra hızlı bilgisayarlar ve kablosuz ağ bağlantısı yolunda yeni bir adım olarak değerlendirilen transistör, günümüzün en hızlı PC yongalarından 100 kere daha hızlı olan 500 gigahertz hıza ulaşıyor. Tayvan'ın bir numaralı mobil telefon ve bilgisayar teçhizatı üreticisi BenQ, temmuzda yüksek hacimli DVD depolama imkanı tanıyan yeni Blu-Ray sistemini kullanabilen optik disk yazıcıyı piyasaya sürdü. Blu-Ray ve HD DVD, DVD boyutlarındaki diske 50 gigabyte bilgi yazılmasına olanak sağlıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bilimde-gorkemli-yukselis/", "text": "UNESCO, Türkiye'de 1992-2002 yılları arasında bilimsel yayın sayısında yüzde 500'lük \"görkemli\" bir yükseliş yaşandığını bildirirken, bu konuda yaşanan şaşkınlık gizlenmedi. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü , Türkiye'de 1992-2002 yılları arasında bilimsel yayın sayısında yüzde 500'lük \"görkemli\" bir yükseliş yaşandığını UNESCO, yakalanan başarıyla Türkiye'nin 37'nci sıradan 22'nci sıraya yükseldiğini duyurdu. UNESCO tarafından yayımlanan \"2005 Bilim Raporu\"nda, Türkiye'de önemli ilerlemeler yaşandığı vurgulandı. Bilimsel çalışmalarda bulunan kurumların istihdam ettiği personel sayısında artış yaşandığı kaydedilen raporda, bu alandaki personel sayısının 1996 ile 2001 yılları arasında yüzde 15 artarak 27 bine çıktığı bildirildi. Aştırmacı sayısının da 23 binlerde olduğu ifade edildi. Raporda, Türk bilim hayatında özellikle bilimsel yayın sayısının artışı başarı olarak gösterildi. Türkiye'nin 1997 ile 2002 yılları arasında tanınmış yayınlardaki bilimsel yayın sayısının 3 kat arttığı bildirilen raporda, 1992 ile 2002 yılları arasındaki karşılaştırma \"görkemli\" diye ifade edildi. Raporda, söz konusu dönemdeki bilimsel yayın sayısının yüzde 500 oranında arttığı ifade edilerek, bu durum karşısındaki şaşkınlık vurgulandı. Türkiye'nin bilimsel yayın sayısındaki artışta yakaladığı başarıyla 37'nci olduğu dünya sıralamasındaki yerinin 22'nciliğe kadar yükseldiği bildirildi. Raporda, bir diğer başarı ise Avrupa Patent Ofisi'ne Türkiye'den gelen başvuru sayısında yakalandığı bildirildi. Türkiye'nin 1993 yılında yaptığı patent başvurusu 5 iken 2000'li yıllara gelindiğinde 82'ye çıktı. Raporda, Türkiye'nin aynı dönemde yüksek teknoloji ithal eden ülke konumundan kurtulduğu vurgulandı. Türkiye, 1996-2001 yılları arasında yüksek teknoloji ihracatını yüzde 43.1 oranında artırırken, ithalatı sadece yüzde 16.2 oranında arttı. Raporda, ileri teknolojideki gelişmelere paralel olarak hizmetler sektöründeki şirketlerin yüzde 39'unun, sanayi sektöründeki şirketlerin ise yüzde 30'unun teknolojisini yenilediği belirtildi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bilimin-cozemedigi-10-sir/", "text": "1 BEDEN / ZİHİN BAĞLANTISI : Bir efsaneye dönüşen 'plasebo etkisi' zihinle beden arasındaki muhteşem ilişkinin en basit kanıtı. Bu etki kendini şöyle gösteriyor: Sahte, yani aslında ilaç olmayan bir ilaç aldıklarından habersiz denekler, dertlerine derman olacak bir hap ya da şurup içtiklerini düşündüklerinden kendilerini daha iyi hissediyorlar. Üstelik etki kimi zaman bununla da kalmıyor, tıbbi belirtilerde de düzelme görülüyor. Plasebo deneklerine bakınca, insan ister istemez, zihin neye inanırsa bedeninin de onu yaşadığına hüküm getiriyor. Pek çok uzman, zihnin yardımıyla bedenin kendi kendini iyileştirebilme kabiliyetinin, modern tıbbın yaratabileceği bir 'mucize'den kat be kat büyüleyici olduğuna inanıyor. 2 HAYALETLER : Hayaletlerin varlığı hakkında ciddi bir kanıt olmamakla birlikte, onları gördüğünü, onlarla konuştuğunu, onların fotoğraflarını çektiğini ısrarla anlatan -içten ya da değil- şahitler, pek çok insan var. Ancak bilim henüz yanıtı bulamadı. 3 DEJA VU : Fransızca bir kelime olan 'deja vu', Türkçede 'daha önce görülmüş' anlamını taşıyor. Açıklamak istediği durum ise şu: Özel bir anı ya da birtakım koşulları, aynı şekilde daha önceden de yaşamış olduğunuzu hissetme hali. Herkesin hayatında bir ya da birkaç kez yaşadığı bu duygu, şaşırtıcı, anlaşılmaz, gizemli ve evet ürkütücüdür. Araştırmacılar 'deja vu' ile ilgili bazı açıklamalar yapmaya çalışsalar da, bu tuhaf hissin nedeni, bir gizem olmayı sürdürüyor. 4 TAOS UĞULTUSU : ABD'nin New Mexico eyaletinde bulunan küçük Taos kentini ziyaret eden bazı turistler ve vatandaşlar, yıllardır, çöl havasında gizemli, güçsüz, düşük frekansa sahip bir uğultu ve titreşim duyduklarını anlatıyorlar. Bu iddiada bulunanlar, Taos vatandaşlarının sadece yüzde ikisini oluşturuyor. Bazıları bunun çöldeki garip birtakım akustik sorunlarından kaynaklandığını düşünürken, bazıları da bir çeşit kitle histerisi ya da uğursuz bir sır olduğuna inanıyor. Duyulduğu iddia edilen sese ister vızıltı, ister uğultu, ister titreşim deyin; ister psikolojik, ister doğal, ister doğaüstü olduğuna inanın... Hakkında bilinen bir tek gerçek var: O da şimdiye kadar hiç kimsenin bu garip sesin kökenini ortaya çıkaramadığı. 5 DUYU ÖTESİ ALGI : Hem Doğu, hem de Batı toplumlarında, bazı insanların bir çeşit psişik güçleri olduğuna inanılıyor. Bugüne dek psişik güçleri olduğunu iddia eden kişiler, araştırmacılar tarafından pek çok teste tabi tutuldu. Ancak elde edilen sonuçlar her seferinde ya olumsuz ya da muğlak ve şüpheliydi. Altıncı hissin gücüne inanan pek çok kişi, psişik güçlerin test edilemeyeceğini, çünkü bir nedenle kendilerine şüpheyle yaklaşanların ya da bilim adamlarının yanında azaldığını vurguluyor. 6 ÖNSEZİ : Psikologlar bu durumu açıklarken insanların bilinçaltlarında, farkında olmadan çevremizdeki dünya hakkında bilgi topladığını vurguluyorlar. Bu şekilde biz aslında sadece 'görünüşte bilmediğimiz' bazı şeyleri biliyor ya da hissediyoruz. Ancak söz konusu bilgiler bilinçaltımızın derinliklerinde yaşadığı için, bunun nasıl olduğunu bir türlü anlayamıyoruz. Bu açıklama kimileri için tatmin edici olsa da pek çok araştırmacıya göre önsezi, kanıtlanması ve üstünde çalışılması zor bir konu. 7 ÖLÜMDEN SONRA HAYAT : Hayatlarında bir kez ölüme yakın deneyim geçirmiş kişilerin bazıları, karanlık bir tünelde yol alıp, sonunda beyaz bir ışık huzmesine kavuştuklarına dair hikayeler anlatır. Bunlar arasında sevdiklerinize kavuşmak, garip bir huzur hissetmek gibi daha renkli öyküler de mevcuttur. Bu deneyimler son derece etkileyici olmakla beraber, maalesef kimse 'öbür taraf'tan elinde bir kanıtla ya da doğrulanabilir bir bilgiyle geri dönmeyi başaramadı. 'Öbür dünya' meselelerine kuşkuyla yaklaşanlar, söz konusu deneyimlerin travma geçirmiş bir beynin gördüğü halüsinasyonlar olduğunu vurguluyorlar. Tabii bu nedenle de son derece doğal ve açıklanabilir olduklarını... Ölüp de geri dönen olmadığına göre, bu konu gizemini koruyacak. 8 UFO'LAR... : UFO deyince genelde insanların aklına uçan daireler, kısacası uzay gemileri gelse de UFO'nun açılımı 'Tanımlanamayan Uçan Nesne'... Ve bu nedenle evet UFO diye bir şey var. Çünkü dünyanın her tarafında, gökyüzünde ne olduğunu tanımlayamadıkları birtakım objeleri gördüğünü söyleyen insanlar var. Ancak bu obje ve ışıklar, aslında uçak mıdır, meteor mudur yoksa gerçekten Marslıların son model uzay gemisi midirş Bu bir türlü açıklığa kavuşamıyor. 9 ASLA BULUNAMAYAN KAYIPLAR : İnsanlar bazen kaybolur. Bazıları yaşadıkları hayattan kaçar, bazıları büyük çaplı ve cesetlerin tanınamadığı kazalarda yitip gider, bazıları cinayet kurbanı olur. Kayıplar ölü ya da diri bulunur. Ancak bazı insanlar vardır ki adeta buharlaşırlar. 1872'de Portekiz yakınlarında bulunan 'hayalet gemi' Marie Celeste'in mürettebatı, Amerikan işçi lideri Jimmy Hoffa bu şekilde kayıplara karışanlardan sadece bazıları. 10 BÜYÜK AYAK : Bu gizem de Amerika'dan... Yeni Kıta'da yıllar boyunca, insana benzeyen, bol tüylü, son derece iri, 'Büyük Ayak' adlı bir yaratığı gördüğünü iddia eden sayısız insan ortaya çıktı. Tüm kıta çevresinde kaydedilen iddialar eğer doğruysa, aslında binlerce Büyük Ayak'ın yaşıyor olması gerekirdi. Ancak bugüne kadar bu korkunç yaratığa ait tek bir ceset bile bulunamadı. Ortada belirsiz fotoğraflar, video kayıtları ve tanıkların açıklamalarından başka bir şey yoktu. Görünen o ki, Büyük Ayak da, İskoçya'nın varlığı bir türlü kanıtlanamayan ünlü Loch Ness canavarı gibi gizemler dünyasındaki yerini koruyacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bilimin-ruyasi-gerceklesiyor/", "text": "Proje, kabloların sağladığı pek çok işlevi çok daha yüksek hız ve kapasitedeki ışığa bırakacak teknolojinin yolunu açtı. ODTÜ'lü ve Bilkent'li araştırmacıların ortak projesi, günümüzün yetersiz teknolojisi nedeniyle ayrı ayrı üretilmek zorunda kalan mikroelektronik ve ışık üreten sistemleri nanoteknolojik yöntemlerle birleştirmede büyük adımlar atılmasını sağladı. Uzmanlar, bu teknolojinin daha da geliştirilmesi ile optik anahtarlardan optik bilgisayarlara uzanan bir dizi yeni ve olağanüstü gelişmeye tanık olunacağını belirtiyorlar. ODTÜ Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Raşit Turan, Bilkent Üniversitesi Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Atilla Aydınlı ile ortaklaşa yürüttükleri Semiconductor Nanocrystals Projesi'ni Eylül'de başarıyla tamamlandığını bildirdi. Prof. Dr. Turan, günümüzde ışıldayan yazılar yazmak ve görüntüler oluşturmak için ışığa gereksinim duyulan her yerde yarıiletken ışık saçan diyotların kullanıldığını ifade etti. Bu diyotların bileşik yarı iletkenler kullanılarak üretildiğini anlatan Turan, modern yarı iletken elektronik teknolojisinde kullanılan si kristalinin sahip olduğu olağanüstü elektronik ve mekanik özelliklere rağmen ışık üretme konusunda yetersiz kaldığına dikkati çekti. Si kristalinin ışık üretiminde yetersiz kalması, mikroelektronik ve optielektronik teknolojilerin ayrı ayrı ilerlemesine neden olmuştur."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bilimin-son-sozu-marsta-hayat-yok/", "text": "Bilim adamları Kızıl Gezegen'de yaptıkları son araştırmalar neticesinde yüzyıllardır cevap aranan 'Acaba Mars'ta hayat' var mı?' sorusuna, nihai cevabı verdiler. Bilim adamları, son yaptıkları araştırmaya göre, Mars yüzeyinde yaşam olmadığı, Kızıl Gezegen'de yaşam varsa bile bunun yüzeyden aşağılarda olabileceği sonucuna vardılar. Space.com'un haberine göre, bilim insanları, Kızıl Gezegen'in yüzeyinde çeşitli derinliklerde yaptıkları kozmik radyasyon seviyesi ölçümlerinin ardından, yüzeyde ve birkaç metre altında yaşamın varlığının, kozmik radyasyonun öldürücü miktarından ötürü olanaksız olduğuna karar verdiler. Londra Kolej Üniversitesi'nden Lewis Dartnel başkanlığında yapılan ve sonuçları Geophysical Research Lettrs dergisinin yarınki sayısında yayınlanacak araştırmada, Dünya'nın tersine Mars'ın uzun zamandır küresel bir manyetik alan veya kalın bir atmosfer tarafından korunmamasının sonucu olarak uzaydan milyarlarca yıldır gelen radyasyona karşı savunmasız olduğu belirtiliyor. \"Bildiğimiz en dayanıklı hücrelerin bile Mars'ın yüzeyindeki kozmik radyasyondan ötürü bu kadar yaşamalarına olanak yok\" diyen Lewis Dartnell ve ekibi, Mars'ın ne kadar güneş ve galaktik radyasyonun etkisinde kaldığını hesaplayan bir radyasyon dozu modeli geliştirdiler. Mars toprağı var sayılan topraklardaki parçacık enerjilerini ve radyasyon dozları çeşitli derinliklerde test edildikten sonra Dünya'da bilinen en güçlü hücrelerin yaşayabilecekleri süre hesaplandı. Bu araştırmalar sonunda, Kızıl Gezegen'de canlı hücre aramak için en uygun yerin büyük bir volkanik bölge olan Elysium Plantia'daki kısa süre önce keşfedilen donmuş denizden buz olduğuna inanan bilimsel ekip, bu denizin sadece 5 milyon yıl önce oluştuğunu düşünüyor. Elysuim buzunun yaklaşık 7,5 metre altında yaşam izinin bulunabileceğini belirten bilim insanları, buna karşın bunun şu anda planlanan Mars keşif programlarının menzilinin ötesinde olduğuna dikkat çekiyorlar. Buraya uğrayacak en yakın uzay programının, 2013'te gönderilecek Avrupa robotu ExoMars olduğu ve bu aracında sadece 2 metre aşağıdaki örnekleri kazabilecek ekipmana sahip olduğu belirtiliyor. Bilim adamları, Mars'ta yaşam aramak için kazılacak olası yerler arasında genç kraterleri de gösteriyorlar. Kraterlerdeki kayaların gezegenin çoğunu kaplayan buzdan daha yoğun oldukları ve uzay radyasyonuna karşı buzdan daha iyi kalkan görevi gördüklerini belirten ekip, meteoritlerin çarpışmayla metrelerce toprağı kazmalarından ötürü, kraterlerde kazı yapmanın bir avantaj sağlayacağını da kaydediyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bilimsel-basarida-en-buyuk-odul-hawkingin/", "text": "Fizikçi Stephen Hawking'e, İngiliz Kraliyet Akademisi'nin bilimsel başarı dalındaki en büyük ödülü verildi. Cambridge Üniversitesi'nde fizik profesörü olan 64 yaşındaki Hawking, kara deliklerin daha iyi anlaşılması ve sınıflandırılmasını sağlayan kuramsal fizik ve kozmoloji alanındaki çalışmasıyla Copley madalyasına layık görüldü. Ödülün çok seçkin bir madalya olduğunu ve Darwin, Einstein ve Francis Crick gibi bilim adamlarına verildiğini hatırlatan Hawking, \"Onların ekibinde olmak onur verici\" dedi. Stephen Hawking, BBC radyosuyla yaptığı söyleşide de, \"Bir sonraki hedefim uzaya gitmek\" açıklamasında bulundu. İngiliz bilim adamı Hawking, insan neslinin yok olma tehlikesi içinde olduğunu, diğer güneş sistemlerindeki gezegenlerin kolonileştirilmesi gerektiğini söyledi. Hawking, \"Er ya da geç, bir göktaşı çarpması ya da nükleer savaş tümümüzü silip süpürecek. Bundan önce uzaya yayılmalı, bağımsız koloniler kurmalı, geleceğimizi güven altına almalıyız\" dedi. ulaşma riskinin göze alınması gerektiğini belirten Hawking, madde ve karşı maddenin birbirini yok etmesi kullanılarak, ışık hızının hemen altında bir hıza ulaşılabileceğini ve yakındaki bir yıldıza yaklaşık altı yılda ulaşılmanın mümkün olabileceğini belirtti. İlk kez 1731'de verilen Copley madalyası, daha önce Charles Darwin, Albert Einstein, Louis Pasteur ve James Cook gibi bilim adamlarına verilmişti. Tedavisi olmayan sinir sistemi rahatsızlığı amyotrafik lateral skleroza nedeniyle tek elini kullanabilen Hawking, bilgisayar destekli bir sistem aracılığıyla iletişim kurabiliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bilimsel-yayin-siralamasinda-ankara-birinci/", "text": "TÜBİTAK Ulusal Akademik Ağ ve Bilgi Merkezi'nin hazırladığı Türkiye'nin Bilimsel Yayın Haritası adlı çalışmada, Türkiye'nin en çok yayın yapılan ili 61 bin 458 yayın ve yüzde 34.3'lük katkı oranı ile Ankara oldu. Ankara'yı 40 bin 6 yayın ve yüzde 22.3'lük katkı oranı İstanbul izledi. Üçüncü sırada ise 12 bin 772 yayın ve yüzde 7.1'lik katkı oranı ile İzmir yer aldı. Çalışmada, üniversitelerin yayınların toplamında yüzde 92'lik bir paya sahip olduğu tespit edildi. Türkiye toplamında yüzde 33.13'lük oranla en çok paya sahip ilk beş üniversite Hacettepe, İstanbul ve Ankara üniversiteleri ile ODTÜ ve İTÜ oldu. TÜBİTAK'ın Thomson Institute of Scientific Information tarafından sağlanan verilere dayanarak hazırladığı çalışmada, Türkiye'deki illerin bilimsel potansiyelleri ve bu illerdeki tüm kamu ve özel sektöre ait kuruluşların bilimsel yayın performansları incelendi. Çalışma kapsamında ayrıca Türkiye'de en çok yayın yapılan konu başlıkları, hangi illerin bilimsel yayın üretiminde ve hangi alanlarda önde olduğu belirlendi. Çalışmada 1981-2006 yılları arasında 26 yıllık dönemi kapsayan makale, not ve mektup gibi tüm doküman tipleri kullanıldı. Derlenen verilere göre, 247 alt bilim dalında Türkiye adresli yayınlar tarandı. Buna göre, 51 şehir adresine rastlanıldı ve 30 şehre ait bir kayıt bulunamadı. Çalışmada 1981-2006 dönemi Türkiye adresli yayın toplamına katkıda bulunan ilk 17 ile ait yayın sayısı ve katkı oranları yer aldı. Buna göre Ankara, 61 bin 458 yayın ve 34.3'lük katkı oranı ile ilk sıraya yerleşti. Ankara'yı 40 bin 6 yayın ve yüzde 22.3'lük katkı oranı İstanbul izledi. Üçüncü sırada ise 12 bin 772 yayın ve yüzde 7.1'lik katkı oranı ile İzmir yer aldı. Dördüncü sırada en büyük paya sahip Erzurum yüzde 2.40'lık katkı oranı ile İzmir'in ancak üçte birine ulaşabildi. Böylece ilk üç şehir ile sonrakiler arasındaki fark oldukça açık şekilde ortaya kondu. Erzurum'un ardından Adana 3 bin 905 yayın ve yüzde 2.18'lik katkı oranıyla 5. sırada, Kocaeli 3 bin 442 yayın ve yüzde 1.92'lik katkı oranıyla 6. sırada, Elazığ 3 bin 422 yayın ve yüzde 1.91'lik katkı oranı ile 7. sırada, Eskişehir 3 bin 100 yayın ve 1.73'lük katkı oranı ile 8. sırada, Trabzon 3 bin 62 yayın sayısı ve 1.71'lik katkı oranı ile 9. sırada, Antalya ise 2 bin 978 yayın ve 1.66'lık katkı oranı ile 10. sırada yer aldı. Bu şehirleri sırasıyla Bursa, Mersin, Diyarbakır, Gaziantep, Van, Edirne ve Aydın izledi. Türkiye adresli yayın sayısına katkı koyan ilk üç şehrin toplam katkı oranı yüzde 63.7 olurken ilk on şehrin katkı oranı ise yüzde 74 olarak belirlendi. Yayın yapan kuruluşların 283'i (yüzde 57) kamu kuruluşları ve özel kuruluşlar, 125'i (yüzde 25) Sağlık Bakanlığı'na bağlı kuruluşlar, 90'ı (yüzde 18) devlet ve vakıf üniversiteleri, 4'ü de TÜBİTAK'ın Gebze, İstanbul, Ankara ve Antalya'da bulunan araştırma merkezleri oldu. GATA ve Harp Okulları dahil 90 devlet ve vakıf üniversitesinin Türkiye adresli yayınların toplamında yaklaşık yüzde 92'lik bir paya sahip olduğu tespit edildi. Türkiye toplamında yüzde 33.13'lük oranla en çok paya sahip ilk beş üniversitenin devlet üniversitesi olduğu belirlenirken bunlar, yüzde 9.54'lük oranla Hacettepe Üniversitesi, yüzde 7.85'lik oranla İstanbul Üniversitesi, yüzde 5.78'lik oranla Ankara Üniversitesi, yüzde 5.30'luk oranla ODTÜ, yüzde 4.66'lık oranla İstanbul Teknik Üniversitesi oldu. İkinci beşlik dilimde ise Gazi Üniversitesi, Ege Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi, Atatürk Üniversitesi ve Çukurova Üniversitesi yer aldı. Bu üniversitelerin toplam katkısı yüzde 14.88 olarak belirlendi. Buna göre, yüzde 48.01 ile ilk on üniversitenin yayınlardaki payı Türkiye toplamının yarısına yakınını oluşturdu. Diğer 80 üniversitenin katkısının yaklaşık yüzde 42'de kalmasının gerekçesi ise bu üniversitelerin hemen hemen tümünün 20-25 yıllık bir geçmişe sahip olmaları gösterildi. Toplam yayınların, devlet ve vakıf üniversitelerinin ardından yüzde 4.5'inin Sağlık Bakanlığına bağlı kurumlara, yüzde 3.5'inin de diğer kamu kurumları ve özel kuruluşlara ait olduğu tespit edildi. Türkiye toplamında en çok paya sahip ilk 5 kurum yüzde 33.13'lük oranla devlet üniversiteleri oldu. Diğer yandan TÜBİTAK ULAKBİM bünyesinde yapılan bir başka çalışmanın sonuçlarına göre de Ankara'da üniversiteler ve sağlık kurumları dışında yayın yapan kamu ve özel kuruluşların başında, yüzde 5'lik pay ile TÜBİTAK birinci sırada yer aldı. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu yüzde 1.6 toplam katkı oranı ile ikinci, Maden Tetkik Arama Genel Müdürlüğü yüzde 0.7'lik katkı oranı ile üçüncü sıraya yerleşti. Bu kuruluşları Merkez Bankası, ETİ Holding, ASELSAN, ROKETSAN, Afet İşleri ve Adalet Bakanlığı izledi. İstanbul'da ise ilk iki sırada yüzde 3,6 katkı oranı ile TÜBİTAK (İstanbul kurumları ve yüzde 3.4'lük katkı oranı ile TAEK yer aldı. Başlıca özel sektör kuruluşları yüzde 0.4 pay ile Eczacıbaşı, yüzde 0.2 pay ile Arçelik, yüzde 0.1 pay ile Mercedes ve Pfizer oldu. İzmir' de ise PETKİM mühendislik ve kimya bilim dallarında en önde gelen kamu kuruluşu olurken Bornova Veterinerlik Araştırma Enstitüsü ikinci sıraya yerleşti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bilinen-en-koyu-madde-uretildi/", "text": "ABD'li bilim insanları, şimdiye dek bilinen en koyu maddeyi ürettiler. ABD'nin New York eyaletinin Troy kentindeki Rensselaer Politeknik Enstitüsü'nden araştırmacıların geliştirdikleri yeni madde, tek bir karbon atomunun silindirleri kuşattığı karbon nanotüplerden üretildi. Geliştirdikleri yeni maddenin, ışığı tüm açılardan ve tüm dalga boylarından soğurma özelliğine sahip ideal siyah maddeye en yakın özdek olduğunu belirten araştırmacılar, buluşlarının özellikle elektronik ve güneş enerjisi alanlarında kullanılabileceğini kaydettiler. İlk olarak 1991 yılında ortaya atılan karbon nanotüp mimarisi, karbon atomlarının moleküler bir silindir biçiminde birleştirilmesiyle oluşuyor. Nanotüplerin çapı 1 nanometre, diğer bir deyişle insan kılının 10 binde 1'i kalınlığında. Araştırmacılar nanotüpleri, laboratuar ortamında bitki gibi yetiştirmeyi planlıyorlar. Laboratuvardaki bir reaktöre nanotüp tohumları yerleştirilecek ve karbonmonoksit püskürtülerek, karbon nanotüplerin oluşması veya büyümesi sağlanacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bilinmeyen-einstein/", "text": "Albert Einstein, modern zamanların en ünlü bilim insanı... Uzay, mekan ve zaman kavramlarını değiştiren bir fizikçi. Dağınık saçları ve çorapsız giydiği ayakkabılarıyla hep göze batan bu çok yönlü bilim insanının gizli kalmış dünyasında yolculuğa başlıyoruz... rn rnEinstein, 1879 yılında Güney Almanya'nın Ulm kentinde dünyaya geldi. Babası küçük bir elektrokimya fabrikasının sahibi; annesi ise, klasik müziğe meraklı, eğitimli bir ev hanımıydı. Konuşmaya geç başlaması ve içine kapanık bir çocuk olması, ailesini tedirginliğe düşürmüşse de, sonraki yıllarda bu korkularının gereksizliği anlaşılacaktı. Giderek meraklı, hayal gücü zengin bir çocuk olarak büyüyordu.rnrnOkulu hiçbir zaman sevemedi. Gerçekten de, genç Einstein'ın ileride ortaya çıkacak dehasının temelleri, kendisinin de sonradan belirttiği gibi, okulda değil başka yerlerde atılmıştı: Çocukluğumda yaşadığım iki önemli olayı unutamam. Biri, beş yaşında iken amcamın armağanı pusulada bulduğum gizem; diğeri on iki yaşındayken tanıştığım Öklit geometrisi.Gençliğinde bu geometrinin büyüsüne kapılmayan bir kimsenin, ileride kuramsal bilimde parlak bir atılım yapabileceği hiç beklenmemelidir! 1955'te Princeton'da hayata gözlerini yumana kadar bilim dünyasına çok şey kattı. 1916'da yayımladığı Genel Görelilik Kuramı, 1921'de fotoelektrik etki ve kuramsal fizik alanında çalışmalarıyla aldığı Nobel Fizik Ödülü, dahinin en önemli başarılarından sadece ikisi ya bilinmeyen dünyası. rnrnEinstein ve X-files. Öteki bilim insanlarının aksine, X-files adı verilen normal üstü konulara çok meraklıydı. 1920'li yıllarda, fizik üzerine amatör araştırmalar yapan Amerikalı yazar Upton Sinclair'ın, telepatiyi konu alan Zihinsel Radyo adlı kitabına önsöz yazmıştı. Einstein, Sinclair'ın altıncı his ile ilgili kanıtlarının göz ardı edilemeyeceğine inanıyordu. Hatta, insanların telepatik yollarla iletişim kurabileceklerini de açıklamıştı. Bu savlarını, zihinsel yeteneklerini geliştirmek için katıldığı seanslara, yani kişisel deneyimlerine dayandırıyordu. 1930'da, Alman Otto Reiman'ın düzenlediği ruhsal testlere katıldı. Reiman, insanların yazı örnekleri üzerinde parmaklarını gezdirerek onların kişiliklerini analiz edebileceğini ileri sürüyordu. Sürekli tekrar-lanan başarısına rağmen, Einstein soğuk okuma denilen bu yönteme sıcak bakmadı. Bunun yanı sıra, ruhlarla ilişkiye girdiklerini belirten medyumlara hiçbir zaman inanmadı. rnrnEinstein'ın ününü kurtaran kötü hava koşulunun öyküsü, satır aralarından kalma. Görelilik teorisinin en dramatik öngörülerinden biri de, geniş bir plastik tabakanın gülleyle kıvrılması gibi, uzay-zaman madde adacıklarının bulunduğu çevrede uzayın eğriselleşmesi ilkesiydi. Einstein 1912'de, bu görüşünü kanıtlamak için bir deney yapmaya karar verdi. rnrnGökyüzünün aynı bölümündeki yıldızların Güneş gibi, az da olsa yer değiştirdiğini ve yıldızların yaydığı ışıkların, Güneş'in büyük hacmiyle eğriselleşmiş uzay-zamanın dış hattını izlediğini kanıtlamak istiyordu. Bu yer değiştirme, Ay'ın Güneş'i kapattığı Güneş tutulması sırasında ölçülebilirdi. Yer değiştirmenin boyunu ölçtü, çok küçük bir açıyla gerçekleşiyordu. Einstein'ın deneyinin doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen bilim adamları, Güneş tutulması sırasında yıldızları gözlemlemeye koyuldular. Ancak, tüm çabalarına rağmen kötü hava koşulları ve savaş nedeniyle bunu gerçekleştiremediler. Aslında bu durum Einstein için şans sayılabilir. Çünkü, 1915'te ilk hesaplamasının yanlış olduğunu fark etti. rnrnYer değiştirme düşündüğünden ve hesapladığından iki kat fazla oranda gerçekleşiyordu. 1919'da, bilim adamları, Brezilya'dan ve Afrika sahillerinden tam Güneş tutulmasını izleme fırsatı buldular. Ve, ileri sürdüklerinin tamamen doğru olduğunu gördüler.rnrn O ve evrensel hatası..Einstein'ın Hayatımın en büyük hatası şeklinde tanımladığı olaylar zincirinin kökeni 1917'ye, Görelilik Kuramı üzerine çalıştığı yıla uzanıyor. O dönemde, bilim insanları evrenin sonsuz ve değişmez olduğunu kabul etmişlerdi. Einstein'ı yılgınlığa düşüren ise, yeni bulduğu denklemlerin hep hareketli bir evreni desteklemesiydi. Dolayısıyla, kendisini pek çok öğrencinin yaptığı gibi davranmak zorunda hissetti ve evrenin sabitliğini korumak için, denklemlerine lambda faktörünü kattı. Her şeye rağmen, 1927'de ABD'li astronom Edwin Hubble, evrenin gerçekte genişlediğini ilan etmişti. rnrnEinstein bunun üzerine, ilk baştaki özgün denklemine dönerse, evrenin genişlemesini açıklayabileceğini anladı. Ve bir daha kullanmamak üzere lambda faktörünü denkleminden çıkarttı. Ancak, çok geçmeden astronomlar lambda faktörü gibi unsurların varlığına; hatta, evrenin büyümesini hızlandırdığına ilişkin kanıtlar buldular. İşte, Einstein'ın en büyük yanılgısı, lambda faktörünün bir yanılgı olduğunu düşünmesiydi.rnrnEinstein aslında E=mc2'ye inanmıyor muydu? Einstein, göreliliği kullanarak kütlenin , yüksek değerdeki enerjiye eşitliğini kavradı; kesin değere ışık hızının karesi (c2) ile ulaşılıyordu. Bu uluslararası sistem birimiyle , 1017 çok yüksek bir değeri karşılıyordu ve maddenin her kilogramda, nükleer santralin bir yılda ürettiğine eşit enerji yayması anlamına geliyordu. rnrnAkıllara durgunluk veren bu fikrin uygulamaya geçirilmesine Einstein bile inanmıyordu. Hatta 1905 yılında yazdığı, buluşunun kökenini oluşturan tezin başlığını soru işaretiyle atmıştı: İnsan vücudunun ataleti, enerji doygunluğuna mı bağlı? 1934'ün sonlarında bile, denklemini atomu ayrıştırarak enerji elde etmek için kullanma düşüncesini gözden kaçırıyordu. Yanlış yolda olduğu 4 yıl sonra kanıtlandı. Alman bilim adamı Otto Hahn ve meslektaşları uranyumun atomlarını ayrıştırdı. rnrnBu, nükleer güç ve silahlara doğru atılan bir adımdı. Einstein, hatasını anlayınca hemen harekete geçti. 1939'da ABD başkanı Franklin Roosevelt'e bir mektup yazarak, Naziler'in nük-leer silahları geliştirebileceği uyarısında bulundu. Bu mektup, müttefiklerin ilk atom bombasını yapmalarında önemli rol oynadı.rnrnBazı sözler... Neden beni hiç kimse anlamıyor, ama herkes beni seviyor?rnBir söyleşidenrn12 Mart 1944rnGörelilik kuramım başarıyla kanıtlanırsa Almanya benim bir Alman olduğumu iddia edecek. Fransa ise dünya vatandaşı olduğumu açıklayacaktır. Kuramım gerçek dışı çıktığında ise, Fransa bir Alman olduğumu söyleyecek. Almanya ise bir Yahudi olduğumu açıklayacaktır.rnFransız Felsefe Cemiyeti konferansındanrn6 Nisan 1922rnBen gelecek için hiç bir endişe duymadım. O yeterince hızl geliyor.rnAforizma Einstein Arşivirn1944-45 Einstein, komünistlikle ve ajanlıkla da suçlandı.E=mc2 denkleminin fikir babası olmasına rağmen, hiçbir zaman Manhattan Projesi içinde yer almadı. Amerikalı tarihçi Richard Schwartz'ın 1983 yılında açıkladığı belgeler, Einstein'ın neden ajanlıkla suçlandığını ortaya koyuyor. Öldüğü yıl olan 1955'te FBI'ın hakkında yürüttüğü araştırma dosyaları 1.500 sayfayı bulmuştu. Bu dosyaların çoğunda, komünistlerle bağlantılar kurmak ve Almanya'daki evini haberleşme merkezi olarak kullanmaktan suçlanıyordu. rnrnİddiaların somut dayanakları var mıydı? 1930'lu yıllarda Einstein, emperyalizm karşıtı eylemler yapan ve ulusal ba-ğımsızlığı savunan sol eğilimli bir örgütün onursal başkanıydı. Aynı zamanda, komünist ajanlar Hilaire Noulans ile eşinin saklanmasına yardımcı olmuştu. Tüm bunlara rağmen, Sovyetler Birliği'ni eleştirdiği pek çok kamuoyu açıklaması yaptı ve Yahudiler'e karşı tavırlarından dolayı onlar için çalışmayı reddetti. rnrnÖlüm ışınını keşfetmiş miydi? FBI raporlarında geçen en ilginç konulardan biri de, çok büyük güce sahip bir ışın makinesi icat ettiği iddiasıydı. İddia az da olsa gerçeğe dayanıyordu. Soruşturma, 1940'ın Aralık ayında yayılan dedikodularla başladı. Einstein'ın arkadaşı Gustav Bucky'nin komşusu, Einstein ve Bucky'nin Manhat-tan'daki geçici laboratuvarda ölüm ışını makinesi üzerinde çalıştıklarını ileri sürmüştü. rnrnYetkililer, laboratuvarda makineyle ilgili hiçbir ipucuna rastlayamadılar. Ancak laboratuvar yıkılmıştı, dolayısıyla bu durumdan kuşkulanmışlardı. Gerçekten de Einstein, ölüm ışınını farkında olmadan keşfetmişti; ama, bu iddialardan çok önce. 1916 yılında, atomdaki elektronların, yüksek enerji seviyesine sıçradığında, enerjilerini tek frekanslı ışık atılımı şeklinde serbest bırakarak bir araya toplandıklarını gösterdi. Bu ışın demeti incelendiğinde, barındırdığı yoğun gücün bir metali bile kesebileceği anlaşıldı. Bu araştırması, günümüzde kullanılan ölüm ışını, laserin atası kabul ediliyor. rnrnTeori üretmesinin yanında, sıkı bir kaşifti de. 1925'te bir gün, buzdolabından sızan ölümcül soğutucu gaz nedeniyle yaşamını kaybeden bir ailenin haberini okudu. Endüstri kimyagerleri henüz güvenli soğutucu gazını bulamamıştı. Bunun üzerine Einstein, fizikçi arkadaşı Leo Szilard'la bir ekip oluşturarak daha güvenli buzdolabını tasarlamaya koyuldular. Sonuç dahiyaneydi: Sodyum ve potasyum karışımını borulara pompalamak için elektromanyetik alanı kullanan ve sıvıya dönüşmeden önce dondurucu kimyasal maddeyi sıkıştıran bir tasarım. rnrnDondurucu madde buzdolabının içinde dolanırken ısınıyor, tekrar gaz haline dönüşüyor ve buzdolabı içindeki sıcaklığı alıyordu. Hiçbir mekanik parça gerektirmediğinden, tehlikeli kimyasal madde, borular içinde güvenli bir şekilde dolaşıyordu. Einstein ile Szilard bir başka buluşa daha imza attılar ve bu soğutucunun patentini Electrolux'e sattılar. Ancak, buzdolabı ticari amaçla satışa sunulmadı. Kimyagerler daha sonra, güvenli soğutucu freonu geliştirdiler.rn Einstein, Tanrı ile kumar oynadı ve kaybetti. Mimarlarından biri olmasına karşın, atomaltı parçacıkları yönlendiren kurallar biçiminde tanımlanan kuvantum teorisini hiçbir zaman tam olarak benimsemedi. Parçacıkların nasıl hareket ettiğine ilişkin bilginin her zaman belirsiz kalacağını ileri süren görüşü reddetti. Onun yerine, kuvantum teorisinin döneme ait bir açıklama olduğunu ve bir gün belirsizliği ortadan kaldırılacak yeni bir teorinin bulunacağına inandı. Bu konuda en önemli sözlerinden biri Tanrı'nın evrenle kumar oynadığına inanamam. oldu. Einstein'ın kuvantum teorisi ile ilgili görüşleri yıllarca sadece öngörü şeklinde kaldı. Dahası, kimse yanlışlığını ileri süremedi. rnrnAncak, 1964'te İskoç fizikçi John Bell, onun Tanrı ve kumar ifadesini test edebilecek matematik kuramını buldu. Deney, Alain Aspect ve ekibi tarafından 1982'de Paris'te yapıldı. Ekip, özel optik araçlar içinde yol alan fotonların özellikleri üstünde çalışarak, Einstein'ın belirsizlik hakkında söylediklerini ve dahası, hiçbir şeyin ışıktan daha hızlı yol alamayacağı savının tersini kanıtladılar. Fizikçiler, ileri sürü-len teorilerin hangisinin doğru olduğunu tartışıyor. rnrnrnrnEinstein ve kadınlar. Dahinin kadınlar üzerindeki manyetik etkisi tartışılmazdı. Bunun en açık kanıtı, iki evliliği sırasında yaşadıkları ilişkilerdi. rnrnMileva kendisinden hamile kaldıktan sonra onunla evlenmiş; ancak, kuzini Elsa'yla evlenebilmek için de ondan boşanmıştı. İkinci evliliği Elsa'nın ölümüne kadar sürmüş olsa da, bu arada aşk ma-ceraları yaşamaktan geri kalmadı. Birlikte olduğu kadınların kimlikleri ve ilişkilerin yoğunluğu tarihçilerce tartışıla dursun, Roger Highfield ve Paul Carter adlı yazarlar önemli kanıtlara ulaştılar. Onlara göre; sekreteri Betty Neumann, Avusturyalı güzel sarışın Margarette Lebach ve iki zengin kadın Elsa Mendel ile Estella Katzenellenbogen, beraber olduğu kadınlar arasında.rnrnBeyniyle ilgili garip hikaye, hakkındaki son bilinmeyen. Einstein öldükten sonra beyni çıkarıldı ve halen ABD, Wichita'daki yaşlı doktorun evinde, bir kavanozda saklanıyor. Dr. Thomas Harvey, 1955 yılındaki otopsi sırasında, dehasıyla ilgili ipuçları bulabilmek amacıyla Einstein'ın beynini çıkarmıştı. Beyniyle ilgili temel bilgiler çok da farklı değil. Beyni, normal koşullarda 1,4 kg. olan insan beyninden yüzde 12 oranında daha hafif. Beyninden alınan örnekleri inceleyen nörologlar, ilgi çekici özelliklere rast-ladılar. Örneğin, düşünce için gerekli sinirleri besleyen gliyal hücre sayısının fazla olduğunu belirlediler. 1999 yılında Kanada, McMaster Üniversitesi'nden uzmanların yaptığı araştırmalarda da, Sylvian fisürünün gelişmiş ve alt parietal lobunun normale göre yüzde 15 daha geniş olduğu tespit edildi. rnrnUzmanlar, gelişmiş Sylvian fisürünün, beyindeki bilgi alışverişini kolaylaştırdığını; parietal lobun ise, matematikle ilgili yeteneği ve uzay-mekan bağlantısı kurma yetisini artırdığını belirtiyorlar."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bir-notron-yildizinin-ic-dunyasi/", "text": "Aralık 2004 tarihinde, daha önce hiçbir röntgen ve gamma teleskopuyla gözlemlenmediği kadar yoğun enerji yüklü fotonlu bir flaş ulaşmıştı dünyaya. Parçacıkların açığa çıktığı SGR 1806-20 nötron yıldızındaki yıldız sarsıntısı, astronomlara ilk kez bu gizemli ölü yıldızın içini gözlemleme fırsatı verdi. Nasa'ya bağlı Goddard Uzay Uçuşları Merkezi'nden Tod Strohmayer, Dallas'ta düzenlenen Amerikan Fizik Birliği konferansında, çapı 20 kilometre olan nötron yıldızının patlama nedeniyle tıpkı bir çan gibi sallanmaya başladığını açıkladı. Astronom, Rossi X-ray Timing Explorer röntgen teleskobuyla, patlamanın ışınını kaydederek salınımların frekanslarını belirlemiş. New Scientist dergisinde yayımlanan haberde Strohmayer, titreşimlerin zayıf olduğuna ama buna karşın bu cisimlerin yapıları hakkında önemli bilgiler verdiğini söylüyor. Bilim adamı nötron yıldızının 1,5 km kalınlığında bir kabuğa sahip olduğu sonucuna varmış. Yıldızdaki sarsıntılar, kabuğu parçalayan manyetik alan çizgileriyle meydana gelmişti. Astronomlar özellikle de nötron yıldızlarının içlerini merak ediyorlar. Birçok araştırmacının düşüncesine göre Süpernova patlamalarının ardından geriye mesela serbest kuarklar gibi egzotik maddeler kalıyor olabilir. Ancak bunların varlığı çok daha güçlü patlamalarla saptanabilecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bir-saniye-hediyesi/", "text": "\"Fizik dolu bir gün\" yazı etkinliğine gönderilen yazılardan ilkini sizlerle paylaşıyoruz. Yazıyı bize gönderen Buse Alsancak \"Fizik yaşamın farkına varmaktır, bunun farkına varabilmek ise bir ayrıcalıktır.\" diyerek başlıyor yazısına. Kendisine yazı için teşekkür ediyor başarılar diliyoruz. Fizik, yıllar yılı insanoğlunun eskittiği dünyanın üzerine sürekli yeni bir şeyler tasarlamaktır, aslında tüm fizik kanunlarının temeli geçmişle geleceğin arasında düşüncelerimizin salınım hareketi yapmasında saklıdır. Her insan güne farklı umut veya umutsuzluklarla başlar, aslında bilmez ki kimse, yıpratılmış olan bu dünya bu yapılanlara aldırış etmeden kendisini yıpratana, hiç kimsenin veremeyeceği evrenin en güzel hediyesini sonsuz sayıda bizlere vermektedir: yani zamanı. şeydedir yeter ki onu görebilecek cesareti ortaya çıkarabilelim. benimsemişlerdir. Elbette fiziği anlamak için birçok teoremler, ispatlar, geçerli olduğunu düşünüyorum. Anlatılmaz sözü yanlış anlaşılmasın. isteği olacaktır, ihtiyaçlar ve istenenler hiçbir zaman bitmeyecektir,"} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bir-teorinin-seruveni-kuantum/", "text": "Kuantum teorisi, bilim tarihinin en çok kafa yorulan ve birçok hararetli tartışmaya konu olan teorilerinin başında gelir. Doğurduğu sonuçlar ise yalnız fizik bilimine değil birçok sanat akımına, sosyolojik teoriye ve değişik alanlara ilham kaynağı olmuştur. Kuantum teorisi kabaca bir atomun yörüngelerinde bulunan elektronların enerji seviyeleri arasındaki sıçrayışlardır. İlk bakışta herhangi bir fizik teorisinden farksız gibi gözükse de biraz derinlere indiğimizde aslında bu teorinin akıl almaz süreçlerden geçtiğini görürüz. 20. yüzyılın başında J.J.Thomson elektron kavramını bularak, sonraki yıllarda Bohr tarafından son şekline kavuşturulacak olan atom teorilerinin en dikkate değer olanını tasarladı. Thomson'a göre elektronlar pozitif yüklü ortamlarda gömülü olarak bulunmaktaydlar . Daha sonra Ernest Rutherford'un neredeyse atomun tüm kütlesini içeren atom çekirdeğini bulmasıyla atomun yapısı biraz olsun şekillenmeye başladı. Atom teorisine en son şekli Niels Bohr verdi. Bohr'a göre elektronlar, çekirdeğin çevresindeki enerji seviyelerinde bulunurlardı. Bu teoriye göre elektronlar cismin sıcaklığına bağlı olarak enerji seviyeleri arasında sıçramalar gerçekleştirerek radyasyon yayıyorlardı veya radyasyonu emiyorlardı. Bu dönemde, konuyla ilgili bilim adamları bir yandan atom teorisine son şeklini vermeye çalışırken bir yandan da Max Planc'ın şanslı tahminini tartışıyorlardı. 1800'lerin sonlarında fizikteki en temel sorunlardan biri ısıtılan bir metalden nasıl ve neden radyant enerjinin yayıldığıydı(1). Gustav Kirchhoff'un kara cisim radyasyonu olarak bilinen deneyinin grafiğini formule etmek bir çok fizikçiyi ciddi anlamda uğraştırdı. İlk yorum Lord Rayleigh'tan geldi ama onun sunduğu formüller sadece düşük frekanslar için geçerliydi. Sonrasında, Wilhelm Wien'in sundukları ise sadece yüksek frekanslarda işe yarıyordu.(2) . Bu sorunun üstesinden Max Planc, şanslı tahmin olarak da bilinen teorisiyle geldi. Daha önce radyasyonun kesintisiz bir dalga gibi olduğunu söyleyen bilimadamlarının aksine o, radyasyonun -bugün kuant dediğimiz- parçalardan oluştuğunu söyledi. Ulaştığı verilere aslında kendi bile inanmadı; sadece çözümsüz radyasyon frekanslarıyla ilgili grafikler hakkında doğru sonuçlar verdiği için bunun geçici bir cevap olarak tasarlandığını söyledi. Bu çılgınca fikir bilim camiasında hiç bir yankı bulmadı ve Einstein, Max Planc'ın tamamen doğru düşündüğünü söyleyene kadar da bu çılgınca fikir tarihin çöplüğünde unutulmaya yüz tutmuş bir vaziyette kaldı. Ve bilim tarihinin kaderini değiştiren dahi adam -Albert Einstein- sahneye çıktı. O zamana kadar ışığın dalga mı yoksa parçacık mı olduğunu tartışan bilim adamlarına neden her ikisi de olmasın diyen Einstein yepyeni bir alanı, kuantum mekaniğini, dünya bilimine kazandırmış oldu. Kuantumun gelişimi sancılı bir sürece sebep olmuştur. Öncelikle genç bir Fransız prensi olan Louie de Broglie, madde parçalarının da, örneğin elektronların, dalgalı ve parçalı olduğunu ileri sürdü. Daha açık bir deyişle, parçacıklar elektronlarla birlikte bir dalga hareketine sahipti.(3) Daha sonraları Alman fizikçi Werner Heisenberg, matris denilen diziler geliştirdi. Bu diziler kuantum hakkında birçok problemi çözmesine karşın pek çok bilim adamı tarafından tercih edilmediği için kullanılamadı ve haliyle teorisi de popülarite kazanamadı. Aynı yıllarda Erwin Schrödinger dalga denklemleri üzerine bir makale yayımladı. Differansiyel denklemlerle oluşturulmuş bu işlemler ilgi gördü; çünkü kolay anlaşılabilir olmasından dolayı bu denklemler bilim adamları tarafından tercih ediliyordu. Ancak sorun şuydu: ortada 2 tane birbirinden farklı teori vardı ve ikisi de problemler karşısında aynı sonuçları veriyordu. Kısa bir süre içinde, Schrödinger Heisenberg'in matrisleriyle kendi denklemlerini birleştirmeyi başardı ve her iki teorinin aslında aynı şeyleri öngördüğünü açıkladı. Daha sonra Heisenberg, kuantum teorisinin kaderini tamamen değiştirecek ve teoriyi fikir babasından tamamen soğutacak bir prensip ortaya attı. Bu prensip belirsizlik ilkesiydi. Buna göre bir cismin konumu ve momenti, dolayısıyla enerjisi ve zamanı aynı anda ölçülemez. Bu prensibe göre atomal dünyadaki birçok şeyi aslında belirsizlikler belirler. Einstein bu yargıyı Tanrı zar atmaz diyerek şiddetle reddetmiş ve böylece kuantum teorisindeki önemli bir kutuplaşmanın ilk adımlarını atmıştır. Bu kutuplaşma daha sonraları iki büyük bilim adamı arasında adeta bir söz düellosuna dönüşmüştür. Einstein kendi doğurduğu kuantum teorisini çürütmek için ortaya birçok paradoks atmasına karşılık Niels Bohr'un bunlara ustalıkla cevaplar bulması bu tartışmanın galibiyet ibresini kuantumcular lehine çevirmiştir. Schrödinger 1935 yılında Schrödinger'in kedisi olarak bilinen ünlü paradoksunu ortaya atmıştır. Buna göre kedi, içinde radyoaktif parçacıkları bulabilen bir dedektör ve radyoaktif bir kaynak bulunan çelik bir kafese kilitlenir. Eğer dedektör radyoaktif bir parça bulursa, açığa çıkan zehirli gaz kediyi öldürür. Radyoaktif parçacığın bir dakika içideki emisyon olasılığı %50'dir. Kafesin biraz uzakta olduğunu düşünürsek radyoaktif kaynağını uzaktan açıp bir dakika bekleriz. Peki kedi bu bir dakikanın sonunda ölmüş mü olur yoksa hala hayatta mıdır? Aslında bunu gözlemleyene kadar ya da ölçene kadar kedi ne ölüdür ne de canlı. Bu sistem dalga fonksiyonu olarak tanımlanır ve dalga fonksiyonunu söndürene kadar kedi belirli bir durum kazanmaz (4). Einstein ve kuantumcular arasındaki bu tartışmaya 1965 yılında CERN fizikçilerinden John Bell yaptığı araştırmalar ve deneylerle kuantumcular lehine son noktayı koydu. Şu anda Kuantum mekaniği; lazer teorisinin, katı hal fiziğinin, nükleer fiziğin, parçacık fiziğinin, moleküler biyofiziğin ve bu bilimlerin etrafımızda görebileceğimiz tüm pratik kullanımlarının temelini oluşturmaktadır.(5) Ve hatta bu yazdıklarımı sizlerle paylaşabilmem bile kuantum fiziğinin bizlere sağladığı pratik kullanımların bir sonucudur. Bunun dışında lazer maser teknolojisi, hayatımızın bir parçası haline gelen televizyonlar, mikrodalga fırınlar, dijital saatler vs. kuantumun hayatımızdaki en büyük etkileridir. Bundan sonra da kuantum mekaniği, farklı pratik kullanımlarla evrenimizi etkileyeceğe benziyor. 1 Parker, Barry, 'Kuvantumu Anlamak', Güncel Yayıncılık, sayfa: 39, 2005. 3 Wynn, M Charles Wiggins, W Arthur, 'Yanlış Yönde Kuantum Sıçramalar', TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, sayfa: 18, 2005. 4 Cropper, William H., 'Büyük Fizikçiler', Oğlak Yayınları, sayfa: 330, 2004. 5 Parker, Barry, 'Kuvantumu Anlamak', Güncel Yayıncılık, sayfa: 15, 2005."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bir-turk-zekayi-taklit-eden-robot-icat-etti/", "text": "Robot denilince akla hep Japonlar gelir. İlk temizlik yapan, konuşan, dans eden, koşan, futbol oynayan, bisiklet kullanan, hatta trompet çalan robotu onlar icat etti. Geçtiğimiz günlerde de Japon Toyota firması, sekerek ilerleyebilen robot bacağını kamuoyuna tanıttı. Japonların insansı özelliklerle donatılmış robotlarının ardından bir Türk bilim adamı, el becerisi ve zeka gerektiren işleri yapabilen robotu icat etmeyi başardı. Pamukkale Üniversitesi Makine Teorisi ve Dinamiği Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Erdinç Şahin Çonkur'un ürettiği 'RoboKol' isimli robot, 180 bin YTL'ye mal oldu. RoboKol'un dünyadaki ilk örneklerinden birisi olduğunu söyleyen Doç. Dr. Çonkur, yeni nesil robotun finansmanını Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu ve Devlet Planlama Teşkilatı'nın karşıladığını belirtti. Çonkur, 'Gereğinden Çok Serbestlik Dereceli Robotların Bir Ürün Olarak Geliştirilmesi' adıyla başlanan proje çerçevesinde yaptıkları robotun, insanların ulaşması zor veya imkansız olduğu bölgelere girerek, el becerisi ve zeka gerektiren işleri otomatik olarak yapabildiğini anlattı. Amaçlarının robotun sanayide kullanılması olduğunu ifade eden Çonkur, \"Bu robotlar henüz sanayide kullanılmıyor. Serbestlik derecesi çok olduğu için esneklik özelliği de var. Sanayi robotları fabrikalarda bir düzen içinde çalışır. Az bir değişiklik olduğunda çalışmaz. Fakat bizim yaptığımız robot akıllı. İnsan nasıl çevresi değiştiğinde kendini adapte edebiliyorsa bu robot da adapte edebiliyor.\" dedi. Çonkur, robotu yapmak için daha önce sanayicilerden destek istediklerini; ancak gerekli ilginin gösterilmeğinden yakınarak, şöyle devam etti: \"Sanayicilerimizin kullanacağı makineleri ve robotları yapabileceğimizi söyledik. Ama bunun maddi külfetinin olduğunu da belirttik. Ne yazık ki destek alamadık. Bunun üzerine DPT ve TÜBİTAK'tan destek geldi. Şimdi bunu yapabildiğimizi gören sanayicinin yaklaşımı bize karşı daha pozitif olmaya başladı.\" RoboKol'a çok sayıda çözüm üretebilen kollar takılabiliyor. Bu kollar insan kolu gibi hareket ediyor, çevresinde olanları fark ediyor ve ona göre tavır alıyor. Yaklaşık 2 yılda icat edilen RoboKol'un mekanik dizaynını Çonkur'un yüksek lisans öğrencilerinden İsmail Bozdağ, elektronik kısmını ise İlker Eren yapmış. Robotun yazılımını ve algoritmasını ise bizzat Çonkur üretmiş. İnsan kolu gibi hareket eden RoboKol, çevresindeki değişiklikleri fark ediyor ve ona göre tavır alıyor. İnsanların ulaşması zor veya imkansız görünen bölgelere girerek, el becerisi ve zeka gerektiren zor ve tehlikeli birçok işi otomatik olarak yapabiliyor. RoboKol, böylece hem zaman ve para tasarrufu sağlayacak hem de insanları bu işleri yaparken karşılaşacakları tehlikelerden koruyacak. Sanayide kullanıldığında endüstriyel robotların hareket kabiliyetlerini daha da artıracak. Büyük makinelerin içine girip tamir ve bakımını yapabilecek. Uzay istasyonu inşası gibi el becerisi, mikro-elektronik imalatı gibi vakum ortamı gerektiren işleri yapabilecek. Bazı beyin ameliyatlarında, cerrahın elle ulaşmasının zor olduğu kısımlara ulaşabilecek. Depremde enkaz altında kalmış canlıların yerini tespit edebilecek ve enkaz altında ilerleyerek depremzedelere ilk müdahaleyi yapabilecek. Ayrıca RoboKol Türk yapımı olduğu için bütün detayları üniversite öğrencilerine anlatılarak, onlara pratik kazandıracak ve bu alanda yapılacak diğer çalışmalara ışık tutacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bir-yildiz-infilak-ederken-goruntulendi/", "text": "Bilim adamları, yıldız ölümü olan bir süpernova patlamasını kameraya kaydetmeyi başardılar. Uluslararası astronomlar ekibine liderlik eden Princeton Üniversitesi'nden Alicia Soderberg, süpernova patlamasıyla ilgili açıklamasında, \"Yıllardır bir yıldızı infilak ederken görmeyi düşlüyorduk. 9 Ocak'ta, doğru teleskopla, doğru zamanda, doğru yerdeydik. Tarihe tanıklık ettik\" dedi. Konuyla ilgili bir diğer bilim adamı Edo Berger de yerde ve uzaydaki en güçlü teleskopları kullanarak yıldızdan gelen patlamanın gelişimini gözleyebildiklerini anlattı. Berger, şiddetli ışın patlamasının, bir süpernovanın doğumu olduğunun kesinlikle doğrulandığını kaydetti. Soderberg'in ekibinin, Dünya'dan 88 milyon ışık yılı uzakta bulunan NGC 2770 galaksisinin bir kolunu buldukları, NASA'nın bir uydusunun yardımıyla Süpernova 2008D'nin ölüm sancısına tanıklık ettikleri belirtildi. Süpernova, enerjisi biten büyük yıldızların şiddetle patlaması durumuna verilen addır. Bir süpernovanın parlaklığı Güneş'in parlaklığının yüz milyon katına varabilir. Başlangıçta yapısı, iyonize madde olan plazma şeklindeki bir süpernovanın parlaklığını yitirmesi haftalar ya da aylar sürebilir. Bu süre zarfında yaydığı enerji, güneşin 10 milyar yılda yayacağı enerjiden daha fazladır. Bu patlamalar, maddenin evrende bir noktadan başka noktalara taşınması işine yarar. Patlama sonucunda dağılan yıldız artıklarının, evrenin başka köşelerinde birikerek yeniden yıldızlar ya da yıldız sistemleri oluşturduğu varsayılmaktadır. Bu varsayıma göre, Güneş, Güneş Sistemi içindeki gezegenler ve bu arada elbette bizim Dünyamız da, çok eski zamanlarda gerçekleşmiş bir süpernova patlamasının sonucunda ortaya çıkmıştır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bir-zamanlar-venus-dunya-gibiydi/", "text": "Oxford Üniversitesi bilimadamları bugün Nature dergisinde yayınladıkları makalede, Venüs'ün bir zamanlar Dünya gibi yaşanır bir yer olduğuna dair kanıtlar elde ettiklerini açıkladılar. Bir Avrupa uzay aracından elde edilen bilgilere göre, Venüs gezegeni, Dünya'ya şimdiye kadar tahmin edilenden daha çok benziyor. Gezegenin milyonlarca yıl önce atmosfer ve yaşama elverişlilik açısından Dünya'nın bugünkü hali gözönünde bulundurulduğunda neredeyse ikizi olduğu söyleniyor. Fakat sera etkisi, atmosferik erozyon, solar radyasyon ve gezegen rotasyonunun yavaş olması sonucu Venüs'ün Dünya'dan daha farklı bir gelişim izlediği söyleniyor. Bugün Venüs'te su bulunmuyor, ve sıcaklık kurşunu eritecek kadar yüksek. Gezegende sık sık tayfun şiddetinde rüzgarlara ve şimşeklere rastlanıyor. Oxford Üniversitesi Fizik Bölümü'nden Prof. Fred Taylor, ulaştıkları yeni bilgilerin VIRTIS adlı bir spektrometre tarafından sağlandığını söyledi. VIRTIS'ten gelen fotoğraflar, Venüs'ün ekvatoru yakınlarındaki hava akımının şiddetli, kutuplara doğru da yumuşak olduğunu gösteriyor. Gezegen yüzeyinden 50-55 km yükseklikte de bulut oluşumları gözleniyor. Nature dergisinde yayınlanan araştırmaya göre, bilimadamları Venüs gezegeninde şimşek çaktığına dair ilk kesin bulgulara da ulaştı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/biyoyakit-30-milyon-insani-yoksulluga-itiyor/", "text": "Biyoyakıtların, küresel gıda fiyatlarının yükselişinde yüzde 30 sorumluluğu bulunduğu, dünya çapında 30 milyon insanı yoksulluğa ittiği bildirildi. Gelişmiş ülkelerin petrole bağımlılığını ve karbondioksit salımını azaltma çalışmaları nedeniyle biyoyakıt kullanımı artarken, biyoyakıt kullanımındaki artış emtia fiyatlarının yükselmesine ve hububat kıtlığına yol açmakla eleştiriliyor. Merkezi Londra'da bulunan yardım kuruluşu Oxfam'ın biyoyakıt politika danışmanı Rob Bailey'in yazdığı raporda, zengin ülkelerin taşımacılık akaryakıtında daha fazla biyoyakıt talebinin, üretim ve gıda enflasyonu helezonuna neden olduğu belirtildi. Hububat rezervleri şimdi tüm zamanların en alt seviyesinde denilen raporda, Oxfam, zengin ülkelere biyoyakıtlara verdiği desteği kesmesi ve ithalat tarifelerini azaltması çağrısında bulundu. Zengin ülkelerin geçen yıl biyoyakıtları desteklemek için 15 milyar dolar harcadığı, ancak küresel gıda güvenliği için daha az zararlı ucuz Brezilya etanolünü engellediğine dikkat çekilen raporda, taşımacılık akaryatının yüzde 10'unu 2020 yılına kadar biyoyakıtlar gibi yenilenebilir kaynaklarla karşılamayı planlayan AB ülkeleri gibi zengin ülkelere biyoyakıt hedeflerinden vazgeçmesi çağrısı yapıldı. Oxfam, 2020 yılına kadar, büyük oranda AB'nin biyoyakıt kullanımı hedefleri sonucu, hurma yağı sektöründe toprak kallanımındaki değişim yüzünden karbondioksit salımının 3,1 milyar tona ulaşacağına işaret etti. Raporda, biyoyakıt elde etmek için tarım alanlarının açılması amacıyla ormanlar ve sulak arazilerin yok edilmesi nedeniyle topraktan ve bitki örtüsünden karbondioksit salımı başladığına da dikkat çekildi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bizim-sitemiz/", "text": "Bizim sitemiz onlinefizik.com'un yeni uygulamasının iki kelime ile özeti. Onlinefizik.com olarak siz sevgili kullanıcılarımızı yanımızda görmek istiyoruz. Siteye her ay için en fazla katkıda bulunan 3 üyemize www.netkitap.com katkıları ile birer kitap hediye edeceğiz. Sitemizde şuan mevcut bir içerik ekleme kısmı mevcut. Bu kısımdan nasıl haber veya diğer içerikleri ekleyebileceğinizi anlatan detaylı bilgiye bu yazın devamında erişebilirsiniz. Hediye etmek için bizler bazı kitaplar belirledik fakat sizlerden gelen önerilere de her zaman açığız. Kitap detaylarına www.netkitap.com adresinden erişebilirsiniz. Haber veya içerik eklemek için sağ taraftaki menüde bulunan Haber / İçerik Ekle linkine tıklıyoruz. Karşımıza çıkan sayfada haber ekleyecek iseniz Haberler, konu anlatımı, bilim adamlaı vs gibi içerik ekleyecek iseniz onlineFizik seçerek devam butonuna tıklıyoruz. Karşımıza çıkan ekranda isim,e-posta adresi, içerik başlığı ve ekleyeceğiniz metni girdikten ve de ilgili kategoriyi seçtikten sonra devam butonuna basıyoruz . Resim eklemek için bir ekran gelecek, eğer resim eklemek istemiyorsanız devam butonuna basarak devam edebilirsiniz. Haber/İçerik ekleme böylece tamamlanmış oluyor. İlgili editör tarafından gönderdiğiniz içerik kısa süre içinde incelenecek ve yayınlanacaktır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bmnin-iklim-zirvesi-basladi/", "text": "New York'ta düzenlenen iklim değişikliği zirvesine 80 ülkenin liderinin katılması bekleniyor. Özel oturumda küresel ısınmaya karşı neler yapılabileceği tartışılacak. İSTANBUL Biliminsanları, küresel ısınmayla ilgili yeni uyarılarda bulunurken, 62'nci genel kurul toplantıları başlayan Birleşmiş Milletler de özel bir oturumda bu konuyu ele alıyor. Zirvenin açış konuşmasını yapan BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon, iklim değişikliğinin günümüzün en önemli sorunu olduğunu belirterek, iklim değişikliğiyle mücadelede ülkelerin göstereceği liderliğin belirleyici, ancak yeterli olamayacağını söyledi. Ban, iklim değişikliğiyle mücadelede ulusal düzeyde atılacak adımların önemli olduğunu belirterek, bu kapsamda sanayileşmiş ülkelerin yapacaklarının başı çekeceğini söyledi. İklim değişikliğiyle küresel boyutta mücadele etmeliyiz, sizleri de o yüzden bugün buraya çağırdım diyen Ban, Sanayileşmiş ülkeler emisyonun azaltılması konusunda daha fazla liderlik göstermeli, kalkınmakta olan ülkeler de ekonomik büyümelerini tehlikeye atmadan bu konuda adımlar atmalı, iklim değişikliğinden en fazla etkilenen en az gelişmiş ülkelere ise daha fazla destek sağlanmalı diye konuştu. Ban'ın açılışını yaptığı zirvede açılış konuşmalarının ardından aynı anda 4 ayrı panel düzenlenecek. Zirvede küresel ısınmayla mücadelenin yolları ele alınacak. 80 ülke liderinin katılması beklenen zirveye, ABD Başkanı George Bush katılmayacak. Toplam 150 ülkeden temsilcilerin katılacağı zirve, bugüne kadar iklim değişikliği konusunda düzenlenen en üst düzey toplantı olacak. Öte yandan Bush Perşembe ve Cuma günleri, küresel ısınmada en fazla payı bulunan, başka bir ifadeyle en fazla karbon salımı yapan 16 ülkenin liderlerini bir araya getirecek. Birleşmiş Milletler'in bu çabaları boşuna değil. Zira bilimadamları küresel ısınmanın etkilerinin düşünülenden çok daha erken hissedileceğini ve artık dünyanın bununla yaşamayı öğrenmesi gerektiğini söylüyor. Hazırlanan yeni bir rapora göre, sıcaklıklar artacak, ani hava değişimleri daha sık görülecek, su sıkıntısı yaşanacak ve tarımda verim düşecek. Eğer sıcaklık artışı 1,5 ila 2,5 dereceyi geçerse bitkilerle canlı türlerinin yüzde 30'u yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. İklim değişiklerinin esas bedelini Afrika ve Kuzey Kutbu'nu yanısıra Fiji gibi adalar ve Asya'daki nehirlerler ödeyecek. Bu iklimsel değişikliklerden en çok etkileneceklerse yaşlılarla yoksullar olacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bpu-2-uluslararasi-universite-ogrencileri-icin-fizik-proje-yarismasi/", "text": "Türk Fizik Derneğinin, TAEK, Yıldız Teknik Üniversitesi, Muğla Üniversitesi, Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Erzincan Üniversitesi, Rize Üniversitesi, Harran Üniversitesi, Süleyman Demirel Üniversitesi ve Aksaray Üniversitesinin destekleri ile düzenleyeceği BALKAN FİZİK BİRLİĞİ 2. ULUSLARARASI ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİ İÇİN FİZİK PROJE YARIŞMASI (BPU 2 International Physics Projects Competition for University Students) bilimsel toplantısı 18 20 Ağustos 2008 tarihleri arasında Bodrum Belediyesi Nurol Kültür Merkezi / Bodrum da gerçekleştirilecektir. Bu bilimsel toplantının Danışma Kurulu ve Bilim Kurulu Eş-Başkanları Prof. Dr. Ömer Asım SAÇLI ve Prof. Dr. Ömür AKYÜZ ve Organizasyon Komitesi Eş-Başkanları Araş. Gör. Ela GANİOĞLU ve Araş. Gör. Lidya SUSAM dir. para ödülü verilecektir. Organizasyonun dili İngilizce dir. İlk kez geçtiğimiz yıl yapılan proje yarışmasında, Üçüncü: Sinan Temel, Ersin Karademir, Suat Pat, 'Determination of break down voltage at plasma', Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türkiye olmuşlardır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bu-bilgisayar-gercekten-super/", "text": "Kanada'nın Toronto Üniversitesi'ne, dünyadaki en hızlı ve kapasitesi en yüksek bilgisayarlardan birisi kuruluyor. IBM Kanada ve Toronto Üniversitesinin birlikte oluşturdukları konsorsiyumla kurulacak süper bilgisayar, online olarak 500 milyon DVD kapasiteli ve saniyede 360 trilyon işlem yapabilecek. IBM Kanada Sözcüsü Chris Pratt, kurulacak özelliklere sahip süper bilgisayardan dünyada sadece 20 tane bulunduğunu belirterek, Sistemin tamamı 50 milyon Kanada Doları'na mal olacak. Sistem, halen Kanada Meteoroloji İşleri'nin kullandığı ve ülkedeki en hızlı ve büyük bilgisayardan 30 kat daha hızlı ve kapasiteli olacak. Sistem, önümüzdeki yıl yazında tam olarak devreye girecek dedi. Süper bilgisayar, araştırma projelerini yürütenlerine bilgi sağlamada, iklim değişikliklerini izleme ve ihtimal hesaplamalarında, uzay çalışmalarında, sağlık, astrofizik, kimyasal fizik, toprak ve tapu kayıtları ile uluslararası alanda yürütülen bilimsel çalışmaların veri ihtiyaçlarını karşılamada kullanılacak. Yeni bilgisayar, IBM İData Plex sistemi kullanacak ve kendisine 4 bin server bağlı olacak. Süper bilgisayarın kuruluşu için gerekli olan 50 milyon Kanada Doları da, Kanada Yeni buluşlar Ulusal Platformu Vakfı, Ontario Eyalet Hükümeti ve Toronto Üniversitesi tarafından ortaklaşa karşılanacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bu-canlilar-dunya-disi-yasamin-habercisi-olabilir/", "text": "Daha önce yayınladığımız bir yazıda, Dünya dışında yaşam arayışımızın aslında yanlış yerlerde aranmış olabileceğini söylemiştik. O yazıya tekrar döndüğümüzde ziyaret ettiğimiz ve araştırma yaptığımız gezegenlerin aslında yüzeyi yerine derinliklerine odaklanılması gerektiği bugün yalnızca bilim insanlarının değil hemen, hemen ilgili olan her insanın ortak isteğidir. Mars ya da diğer gezegenlerde araştırma yapan, gezegen hakkında bilgi toplayan uzay araçları çoğunlukla dört prensip üzerinde hareket ediyor. 1970'li yıllarda Mars toprağını besin maddesi ve radyoaktif karbon ile karıştırmış olsak da bir sonuca ulaşamamıştık. Ancak bugün başta metabolik etkinlik testleri olmak üzere, su kaynakları, organik madde varlığı ve elektrik potansiyeli çok daha geniş bir alanda çalışma yapılmasına imkan tanıyor. Uzayın derinliklerinde, gezegenlerde ya da uydularda yaşam arayışında aslında kaynağın Dünya olabileceği ve Dünya'da bulunan bazı canlı türlerinin bu alanlara uyum sağlayabileceğini görüyoruz. Hatta kimi bilim insanları bazı canlı türlerinin ancak Europa gibi uydulardan gelmiş olabileceğine inanıyor. Bazıları, bilim insanlarını dahi hayrete düşüren ve hiç yaşam belirtisi yok dediğimiz alanlarda ortaya çıkan canlılardır. Örneğin ölü deniz bakterileri, oldukça yüksek tuz oranına sahip olan ve neredeyse hiç yaşam belirtisinin bulunmadığı dip bölgelerde taze su ağızlarının yakınlarında yaşıyor. Normalde tuzlu ortamda yaşayan organizmalar olsa da bu canlılar, tatlı tuzlu su uyumunu sağlamış gibi görünüyor. Yine yerin yaklaşık 3 4 km altında yaşayan ve bizden önce de var olduğuna inanılan yuvarlak solucanlardan birisi, çok daha yüksek ısı ve basınç altında yaşamına devam edebiliyor. Şeytan solucanı olarak da adlandırılan bu nematod, bizden önce var olan ve bizden sonra da var olmaya devam edecek yegane canlı türlerinden biri olarak görülmekte. Geçtiğimiz yıllarda yapılan bir araştırmada uzay boşluğuna maruz kalmasına rağmen hayatta kalan ilk çok hücreli canlının Tardigrad olduğu belirlenmişti. Bu canlının yüksek basınç, düşük sıcaklık ve artan dozlarda radyasyona karşı dayanıklı olduğu görülürken henüz uyum sağlama şekli konusunda bilgi sahibi değiliz. Tüm bu canlılar dışında Mars yolculuğu sırasında alkol ve yüksek ısıya rağmen hayatta kalan organizmalar, yaşam arayışımızı yeniden gözden geçirmemizi sağlayabilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bu-da-bilimin-popstari/", "text": "British Council ile ODTÜ, bilimi sevdirmek amacıyla 'Popstar' tarzında 'Bilim Elçileri' isimli bir yarışma düzenleyecek. Yarışmanın birincisi İngiltere'de yapılacak bilim festivalinde Türkiye'yi temsil edecek. British Council'ın 'Bilim Güzeldir' projesi ile proje içinde yer alan 'FameLab' , British Council Bilim Programları Müdürü Miraç Özar ve ODTÜ Öğretim Görevlisi Çiğdem Atakuman tarafından ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi'nde düzenlenen bir toplantıyla tanıtıldı. Miraç Özar, 2005 yılında İngiltere'de başlayan projenin, Avusturya, Azerbaycan, Hırvatistan, Bulgaristan, Yunanistan, İsrail, Romanya, Sırbistan ve Türkiye'nin katılımıyla bu yıl bölgesel bir nitelik kazandığını belirtti. Yarışmanın, bilim insanlarıyla halkı kaynaştırmayı ve halka bilimi sevdirmeyi amaçladığını anlatan Özar, Popstar tarzında bir yarışmayı bilim alanına aktarmak istiyoruz dedi. Özar, İngiltere'de 2005 ve 2006 yıllarında iki kez düzenlenen yarışmanın, 2007 yılında British Council'in desteğiyle uluslararası bir nitelik kazanacağını söyledi. Çiğdem Atakuman da yarışmanın 'Popstar' tarzında bir bilim elçileri gösterisi şeklinde yapılacağını belirterek Bir anlamda bilimin Cem Yılmazları aranacak dedi. Yarışmada, 18 yaşın üzerinde ve temel bilim, mühendislik, matematik teknoloji alanlarında çalışan katılımcılar, ileri düzeyde bilgi sahibi olduklarına inandıkları bilimsel bir konuyla ilgili 3 dakikalık bir sunum hazırlayacak. 19 Şubat'ta ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi'nde yapılacak ilk ön eleme sırasında jüri önünde sunumlarını yapacak yarışmacıların, herhangi bir sunum sistemi desteği almasına izin verilmeyecek. Yarışmacı sunumunu herkesin anlayacağı dilde açık, net ve bilimsel doğruluğu şüphe götürmez veriler üzerinden tasarlayacak ve kendi karizma, tecrübe ve kişiliğini ön plana çıkaran anekdotlar ve şakalarla süsleyebilecek. Sunumlar Türkçe hazırlanacak. katılacak. İkinci ön elemede seçilecek 10 kişi, 28 Mart'ta yapılacak finale katılacak. Finale kalan 10 kişi final gününden önce bir haftasonu boyunca İngiltere'den gelecek uzmanların vereceği yoğun bir kursa katılacak ve sunumlarını daha profesyonel hale getirirken aynı zamanda bilim iletişimi konusunda Türkiye'nin ilk elçileri olma fırsatını yakalayacak. Yarışmanın ikinci ön eleme turu ile finali özel bir televizyon kanalından canlı yayınlanacak. Yarışmacının ön elemeler için hazırlayacağı sunum ile final için hazırlayacağı sunumun farklı olması gerekiyor. Bu nedenle, belli bir konu üzerinde sıradan bir kişiden daha üst düzeyde bir bilgi birikimine sahip ve konuyu farklı açılardan kavramış olan kişilerin yarışmaya başvurması isteniyor. Yarışmanın birinci ve ikincisine dizüstü bilgisayar, üçüncüsüne de iPod verilecek. Birinci Haziran 2007'de Cheltenham-İngiltere'de yapılacak olan bilim festivalinde Türkiye'yi temsil edecek. Finale kalan 10 kişi 'Bilim Elçisi' statüsüyle ulusal ve uluslararası bilim iletişim etkinliklerinde rol alacak. Bu etkinlikler ODTÜ Bilim Merkezi'nin faaliyetleri içinde olabileceği gibi çeşitli festival, fuar gibi organizasyonları da kapsayacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bu-hizla-dogru-kiyamete/", "text": "Dünyanın dört bir yanından yüzlerce bilimadamının katkısıyla hazırlanan çalışmada, 'insanın, çevre kaynaklarını bu şekilde tüketerek yaşamaya devam etmesi durumunda, soyunu sürdürmesinin bile tehlikeye girebileceği' vurgulandı. Rapor, sürdürebilir kalkınma anlayışını Birleşmiş Milletler'in ana amaçlarından biri haline getiren, Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu toplantısının 20. yıldönümünde yayımlandı. Çevre Programı'nın hazırladığı Geo-4 adlı raporun açılımı, Çevreye Küresel Bakış. İklim değişimi raporları, Dünya'nın ateşine bakıyorsa, bu rapor bize kan dolaşımında, lenflerde, bağırsaklarda ve bağışıklık sisteminde olup bitenlere dair bilgi veriyor. 572 sayfalık raporda ormancılık, temiz su kaynakları, tarım, biyolojk türlerin çeşitliliği gibi pek çok farklı unsur, alanın uzmanları tarafından mercek altına alınıyor. BM Raporuna göre, balık stoklarının yüzde 30'u şimdiden yok olmuş durumda. Rapor, gelişmiş ülkelerde giderilen bazı çevre problemlerinin, kalkınmakta olan ülke halklarının refahını tehlikeye attığını kaydediyor. Kalkınmakta olan ülkelerde yaşayan milyarlarca insanın başka yerlerde çözüm bulunmuş olan, kirli sulardan bulaşan hastalıklar gibi, nispeten basit meseleler yüzünden sağlıklarının tehlike altında kaldığına dikkat çekiliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bu-yil-iki-gunes-iki-ay-tutulmasi-gerceklesecek/", "text": "TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi tarafından yayınlanan \"2006 Gök Olayları Yıllığı\"ndan derlenen bilgilere göre, bu yıl dünya iki güneş, iki de ay tutulmasına şahitlik edecek. 29 Mart'ta tam tutulma evresi 4 dakika sürecek olan güneş tutulması gerçekleşecek. Tutulma, gözlem koşullarının uygun olması halinde Türkiye'de Doğu Karadeniz'den Batı Akdeniz'e uzanan yaklaşık 165 kilometre genişliğinde bir kuşak üzerinde gözlenebilecek. Bilimadamlarının \"Bir insan yaşadığı yeri terk etmezse ömründe bir defa tam güneş tutulması görme şansı vardır\" sözünün aksine 11 Ağustos 1999'daki tam güneş tutulmasından sonra Amasya, Tokat ve Sivas'ta yaşayanlar 7 yıl arayla ikinci kez tam güneş tutulmasına tanıklık edecekler. İkinci güneş tutulması, 22 Eylül'de halkalı tutulma olarak gerçekleşecek. Bu tutulma, bazı Güney Amerika ülkeleri ve Atlas Okyanusu'ndan gözlenecek, ancak Türkiye'den görülemeyecek. Bu yılın ay tutulmaları 14-15 Mart gecesi ve 7 Eylül'de meydana gelecek. 14-15 Mart'taki tutulma, yarıgölge ay tutulması olacak. Ay, bu sırada yerin yarıgölgesinden geçecek ve buna bağlı olarak parlaklığında küçük bir azalma gözlenecek. Tutulması, 23.22'de başlayacak ve 04.13'te sonlanacak. 7 Eylül'de gerçekleşecek parçalı ay tutulması da 19.42'de başlayacak. Ay, en fazla 21.51'de gölgelenmiş olacak ve tutulma 24.00'te sona erecek. 8 Kasım'da ise Merkür, güneşin önünden geçecek. Ancak, bu olay gerçekleşirken Türkiye yerin güneş görmeyen yani gece tarafında olacağından, geçiş gözlenemeyecek. 2006'daki göktaşı yağmurlarından Lir, 16-25 Nisan'da gerçekleşecek ve en etkin 22 Nisan'da gözlenebilecek. Bu tarihlerde saatte 20 göktaşı izlenebilecek. 20 Nisan-17 Mayıs'ta gerçekleşecek Eta Kova, en etkin 5-6 Mayıs'ta izlenecek ve bu tarihlerde gökyüzünde 40-85 göktaşı gözlenebilecek. Amatörler tarafından en rahat izlenecek göktaşı yağmurlarından Perse, 23 Temmuz-22 Ağustos arası gerçekleşecek. Göktaşı yağmurunun en etkin olduğu 12-13 Ağustos'ta saatte 60 göktaşı gözlenebilecek. 15-29 Ekim tarihleri arasındaki Orion göktaşı yağmurunda saatte 20 göktaşı izlenebilecek ve en etkin 21 Ekim'de gerçekleşecek. 13-20 Kasım'daki Aslan, en etkin 17-18 Kasım'da saatte izlenebilecek 40 göktaşı ile amatörlere büyük keyif yaşatacak. En etkin göktaşı yağmurundan İkizler, 6-19 Aralık tarihleri arasında gerçekleşecek. Saatte 60 göktaşının gözlenebilecek göktaşı yağmuru en etkin 14 Aralık'ta izlenecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bu-yil-iki-gunes-tutulmasi-olacak/", "text": "Gökyüzünde bu yıl iki güneş, iki de ay tutulması gerçekleşecek. İlk Güneş tutulması 8 Nisan, ikincisi ise 3 Ekim'de parçalı tutulma şeklinde gözlemlenecek. İlk güneş tutulması 8 Nisan'da gerçekleşecek, sadece Pasifik Okyanusu ve birkaç Güney Amerika ülkesinden izlenebilecek. 3 Ekim'de gerçekleşecek yılın halkalı güneş tutulması ise Batı Akdeniz ve Kuzey Afrika bölgesinde gözlemlenecek. Halkalı tutulma sırasında Ay, Güneş diskinin tamamını örtemediğinden Ay'ın çevresinde parlak bir halka oluşacak. Halkalı Güneş tutulması 4 dakika 31 saniye ile en uzun Sudan'dan gözlenecek. Parçalı güneş tutulmasında Güneş, Türkiye'den, yüzde 43'ü örtülü şekilde gözlenecek. Tutulmayı izlemek isteyenlerin, mutlaka bir filtre kullanmaları ve çıplak gözle güneşe bakmamaları öneriliyor. Bu yıl gerçekleşecek yarı Ay tutulmaları gündüz saatlerinde olduğundan Türkiye'den gözlenemeyecek. Gökyüzünde bu yıl iki güneş, iki de ay tutulması gerçekleşecek. İlk Güneş tutulması 8 Nisan, ikincisi ise 3 Ekim'de parçalı tutulma şeklinde gözlemlenecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/bu-yil-kuresel-sicaklik-dusecek/", "text": "Büyük Okyanus'taki La Nina akıntısının soğutucu etkisi nedeniyle bu yıl küresel sıcaklıkların 2007'e kıyasla daha düşük olacağı belirtildi. Bu sıcaklık düşüşüne Pasifik'teki La Lina akıntısının soğutucu etkisinin neden olabileceğini belirten Dünya Meteoroloji Örgütü'nün Genel Sekreteri Michel Jarraud, La Nina akıntısının yazın da süreceğini söyledi. Bunun, 1998'de El Nino'nun dünyayı ısıtmasından bu yana sıcaklıkların küresel olarak yükselmediği anlamına geldiğine dikkat çekildi. La Nina ve El Nino, etkileri tüm dünyada hissedilen iki büyük su akıntısı. İspanyolcada Küçük Kız demek olan La Nina'nın dünyayı soğutucu, Küçük Oğlan anlamına gelen El Ninonun da ısıtıcı etkisi var. Bu yıl Büyük Okyanus La Nina'nın etkisi altında. Akıntı, bu yıl Avustralya'daki şiddetli yağmurlara ve Çin'deki rekor soğuklara katkıda bulunmuştu. Michel Jarraud, La Nina'nın etkisiyle sıcaklıkların bir derecinin altında bir oranda artacağını söyledi. El Nino'nun dünyayı ısıttığı 1998'den bu yana küresel sıcaklıklar hiç artmadı. Bir grup bilimadamı, bunu küresel ısınmada son noktaya gelinmesi olarak değerlendirip, dünyanın sera etkisi yapan gazlara karşı düşünülenden daha dirençli olduğununun ortaya çıktığını savunuyordu. Fakat Michel Jarraud, bunun doğru olmadığını, 2008'de sıcaklığın yüzyıl ortalamasının yine de üstünde olacağını belirtti. Bilimadamları önümüzdeki beş yıl içinde rekor sıcaklıklara ulaşılacağı beklentisinde."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/buyuk-evren-dunyayi-yutar/", "text": "ABD'li bilim insanı Dr. Robin Hanson, paralel evrenlerin aslında sanılanın aksine birbirlerinden bağımsız olmadığı, birbirleriyle etkileşimde olduğunu öne sürüyor. Paralel evrenlerin birbirleriyle etkileşime geçtiği haller ise, küçük evrenlerin parçalanması demek. Rastlantısal Kuantum hareketlerinde, partiküllerin ve fotonların nasıl hareket edeceklerinin önceden kestirilemeyeceği öngörülür. Bu hareketlenmeleri inceleyen hesaplamalar, girilen parametrelere göre farklı ve birbirleriyle çelişen sonuçlar verir. Bilim insanları bunu bir zilin çalması örneğine benzetiyor. 'Bir zil neden çalar' sorusunun yanıtını teoride, çalabilir de çalmayabilir de şeklinde düşünerek, çalması ve çalmaması için gereken farklı şartlar hesaplamanın içine katılıyor. Kuantum fiziğinde zil neden çalar sorusu dikkati paralel evrenler kavramına yöneltiyor. Bilim insanları, zilin aslında aynı anda hem çaldığını hem de çalmadığını, ancak bunun farklı paralel evrenlerde gerçekleştiğinden algıda merkez alınan evren dahilinde gözlemciye çaldığı veya çalmadığı şeklinde göründüğünü vurguluyor. George Mason Üniversitesi'nden Dr. Robin Hanson'a göre, işin matematiği bunu gerektiriyor, zira paralel evrenler her an varlığını sürdürüyor. Bunun mantığı ise şöyle; her bir mikrosaniyede bir evren birçok paralel evrene bölünmüş olarak varlık sürdürüyor. 'Çoklu Evrenler' kavramı, günlük yaşamın rutin iş koşuşturmasında her gün aynı işi yapan, trafikte aynı yolu tepen bir kişi için biraz kafa karıştırıcı olabilir. Zil çalması örneğinden yola çıkarak, akşamları trafikte saatlerini geçiren bir kişi, Aslında ben trafikte değilim diye sorguladığı zaman, paralel evrenler pek de teselli edici gelmeyebilir. Ancak, Kuantum dünyası gerçek hayattan biraz daha yaratıcı. Kuantum Fiziği, 'rastlantısal bir dünya' içinde işlediğinden, Kuantum dünyasına giren bir kişini, zili aynı anda hem çalıyor hem çalmıyor şeklinde algılaması mümkün. Ancak her varsayım, zilin zamanın yüzde 70'inde çaldığını temel alan ve şimdiye dek deneyler yoluyla doğrulanan Born kuralına uymak zorunda. Dr. Hanson paralel evrenlerin aslında sanılanın aksine birbirlerinden bağımsız olmadığını, birbirleriyle etkileşimde olduğunu öne sürüyor. Paralel evrenlerin birbirleriyle etkileşime geçtiği haller ise, küçük evrenlerin parçalanması demek. Kuantum Teorisi, evrenlerin eşit olmadığını, referans alınan ölçüm parametresine göre aralarından birinin 'ana-evren' statüsüne çıkarak diğerlerini kapsadığını varsayıyor. Paralel evrenler arasındaki etkileşimlerin Kuantum hallerini etkilemeyecek kadar cüzzi nitelikte olduğu düşünülüyordu. Ancak, Dr. Hanson bu etkileşimlerin aslında sanıldığından daha etkin ve sarsıcı olabileceğini savunuyor. Dr. Hanson'a göre, Kuantum etkileşimleri küçük evrenleri parçalayabilir. Dr. Hanson, Kuantum etkileşimlerinin küçük evrenlerin 'ana-evren'ler tarafından 'bir lokma gibi' yutulmasını sağladığını söylüyor. Küçük evrenin büyüğü tarafından yutulması ise, örneğin ısının aniden yükselmesiyle küçük evrenin yanması gibi dinsel betimlemelerdeki 'kıyamet' benzeri bir şekilde olabilir. Küçük evrenler gözlem yapmak için zaten çok küçükler. Dr. Hanson, küçük evrenler arasında durma noktaları olduğunu ve birçok evrenin de bu sınırın altında olduğunu dile getiriyor. Dr. Hanson'ın tezini değerlendiren University of Illinois-Urbana-Champaign uzmanı Dr. Michael Weissman, evrenlerin sürekli genişlediğini ve bu nedenle de evrenler arasındaki bitim noktalarının bu genişlemeyle denge içinde değişmesi gerektiğini aksi takdirde evrenlerin anatomisinin bozulacağına işaret ediyor. Dr. Weissman'a göre, evrenlerin genişlemesine ayak uyduramaması halinde bitim noktası kavramının anlamını yitireceğini ve evrenlerin gözlemlenebilirlikten çıkacağını ifade ediyor. Not: Araştırmayı konu alan makale Proceedings of the Royal Society dergisinde yayımlandı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/buyuk-hadron-carpistiricisi-yeniden-calismaya-hazirlaniyor/", "text": "2008 yılında CERN'de devreye giren ve yüksek enerjili parçacık deneylerinin yapılmasına imkan tanıyan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı İsviçre Fransa sınırında, yerin 100 metre altında 27 km uzunluğa sahip LEP tüneli üzerinde kurulmuştur. Her iki ülke topraklarında yer alan bu tünel toplamda 3,8 metre çapa sahiptir. Proje aşamasında ve tamamlandığında üretilmesi beklenen mikro kara deliklerin ve gizemli cisimlerin, Dünyayı yok edeceğine inanılsa da şu aşamaya kadar böyle bir sorun gözlenmemiştir. Standart Model içerisinde LHC'nin kara delik oluşturması için gereken şartlara sahip olmadığı söylenirken LHC'de mikro kara deliklerin oluşması beklenmektedir. Fakat Hawking Radyasyonu düşünüldüğünde mikro kara deliklerin çok hızlı bir ışınım ile kendisini yok edeceği öngörülmektedir. Daha önce Higgs Bozonu ismi verilen atomaltı parçacığın keşfinde kullanılan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı, iki yıllık bir aradan sonra 2015 yılı Mart ayında yeniden çalıştırılmaya başlıyor. Tam kapasite ile çalıştırılması planlanan LHC'nin yeniden çalıştırılması için -271 dereceye kadar soğutulması gerektiği, planlar ölçüsünde bu ısıya hemen, hemen ulaşıldığı belirtiliyor. İki yıllık bir aradan sonra yeniden üç yıllık bir periyotta, tam kapasite ile çalışması beklenen LHC'nin ilk çarpıştırmaya oranla yaklaşık iki kat daha fazla enerji ile çalışacağı belirtiliyor. Rolf Heuer tarafından yapılan açıklamada yeni enerji seviyesinin Büyük Hadron Çarpıştırıcısı ile Fizik ve gelecekte görülmesi muhtemel keşifler için yeni bir umut olduğunu söylendi. Daha önce yapılan çalışmalar kapsamında üç yıllık periyot içerisinde 2013 Mart ayında Higgs Bozonu keşfedilmiş, Fizik açısından yeni bir umut ışığı oluşmuştu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/buyuk-okyanusun-yeni-adi-plastik-okyanus/", "text": "Büyük Okyanus'ta çöplerin kapladığı alan, ABD'nin yüzölçümünün yaklaşık iki katı. Önlem alınmazsa gelecek 10 yıl içinde bu alanın da iki katına çıkabileceği belirtiliyor. ABD'li okyanus bilimcisi Charles Moore'a göre, Kaliforniya kıyılarından Japonya'ya uzanan okyanus alanında yaklaşık 100 milyon ton civarında atık var. Çöplerin okyanusta kapladığı alan ABD'nin yüzölçümünün yaklaşık iki katı. Bilim adamlarına göre, eğer önlem alınmazsa, gelecek 10 yıl içinde okyanusta çöple kaplı alan 2 katına çıkabilir. Dünyada her yıl 450 milyar metreküp arıtılmamış ya da kısmen arıtılmış çöp ile endüstriyel ve tarımsal atık denize bırakılıyor. Bu atıkların yüzde 50'si plastik. Denizlere bir saatte atılan çöp miktarı ise 675 bin kilogram. Araştırmalar, Türkiye'nin en kirli kıyılarının Karadeniz'de olduğu belirtiliyor. Karadeniz'in kirliliği, Tuna nehrinden gelen atıklara bağlanıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/buyuyen-tehdit-isik-kirliligi/", "text": "TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi Başuzmanı Dr. Tuncay Özışık, ışık kirliliğinin zararlarına işaret ederek, Çocuklar ve gençler, astronominin doğal laboratuvarı olan geceleri, gökyüzünün nasıl bir şey olduğunu bilmiyor dedi. Özışık, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ışık kirliliğinin, \"yanlış yerde, yanlış zamanda, yanlış miktarda ve yanlış yönde ışık kullanılması olduğunu\" belirterek, bunun en büyük nedeninin, alışılmış ışıklandırma yöntemlerinin hem çevresel hem de ekonomik zararlarının bilinmemesi olduğunu vurguladı. Işık kirliliği kaynaklarını, \"yol, cadde ve sokak aydınlatmaları, park, bahçe ve spor alanları aydınlatmaları, turistik tesislerin ve binaların dış cephe aydınlatmaları, reklam panoları, güvenlik amaçlı aydınlatmalar ve evlerden taşan ışıklar\" şeklinde sıralayan Özışık, \"Işık üretilirken kömür, petrol ve su gibi doğal kaynaklar kullanıldığı için, boşa giden ışık doğal kaynakları da boşa harcamak demektir\" diye konuştu. Özışık, ışık kirliğinin birçok olumsuz etkilerinin olduğuna dikkat çekerek, \"Yanlış yönde aydınlatma sonucu gökyüzüne kaçan ışık dolayısıyla gece gökyüzünün parlaklığı artar. Bu da gözlemevlerinde yapılan astrofizik çalışmaları son derece olumsuz yönde etkiler. İnsanlar da, şehirlerden gece gökyüzüne baktıklarında artık yıldız göremiyorlar. Oysa normal bir gecede bin adet yıldız sayabilmeliler. Çocuklar ve gençler, astronominin doğal laboratuvarı olan geceleri, gökyüzünün nasıl bir şey olduğunu bilmiyor\" dedi. \"Gece, gökyüzünü ve karanlığını kullanarak yaşamlarını düzenleyen birçok canlı, yeterince karanlık bir gökyüzü bulamamaktadır. Örneğin gece seyahat eden göçmen kuşlar için ışık kirliliği yeni bir tehlikedir. Kimi türler milyonlarca kilometre yol kat ederler. Kısmen takım yıldızlardan yön bulurlarken, gökdelenler, deniz fenerleri gibi yüksek yapılardan yayılan ışıklar onlar için çekici olur. Bunun sonucu, kuşlar ya yorulup düşünceye kadar ışık etrafında dönerler ya da doğrudan binaya çarparlar. Bu şekilde bir gecede binlerce kuşun öldüğü biliniyor. Tuncay Özışık, ışık kirliliğinin insan sağlına da olumsuz etkileri olduğunu vurgulayarak, insan gözünün çok parlak ve çok zayıf ışık kaynaklarına ve karanlığa hızlı bir şekilde adapte olabildiğini söyledi. Ancak son zamanlarda şehirlerde, iş ve eğlence yerlerindeki aşırı ışık kullanımının, gözün bu yeteneğinde azalmaya sebep olduğunu belirten Özışık, \"Fazla ışıklı ortamlarda özellikle insan gözünün görme yeteneğinde azalma olduğu biliniyor\" dedi. Özışık, gözü en çok etkileyen ışık kaynağının ani ve parlayan yüksek güçteki ışık kaynakları olduğunu anlatarak, bunlardan kaçınmak gerektiğini bildirdi. Eğlence mekanlarındaki güçlü spotların, flaşların ve lazer ışıklarının göz sağlığını tehdit edebilecek ışık kaynakları olduğuna işaret eden Özışık, aşırı ışık kullanılan ortamların gürültü ile birleşmesinin insanlarda huzursuzluk yarattığını dile getirdi. \"Bazı çalışmalar, geceleri aşırı ışıklı ortamlarda çalışan kadınlarda meme kanseri görülme sıklığında artışlara işaret etmektedir. Gece ışıklı ortamların çocuklarda uyku bozukluklarına sebep olduğu, biyolojik ritmlerinde bozulmalara yol açtığı kanıtlanmıştır. Işık kirliliğinin son yıllarda Türkiye'nin yanı sıra tüm dünya için önemli bir problem olduğunu ifade eden Özışık, \"doğru armatür kullanımı, ışıklandırmanın doğru yönde yapılması, klasik ampuller yerine ekonomik gaz esaslı lambaların tercih edilmesi, aydınlatılması gereken yerlerin aydınlatılması, evde gerektiği zaman ışık yakılması gibi önlemlerle\", elektrik enerjisinden en az yüzde 30 oranında tasarruf sağlanabileceğini kaydetti. Özışık, ışık kirliğinin farkında olan ülkelerin, yerel yönetimlerini harekete geçirdiğini ve birçok organizasyon, dernek ve ulusal komiteler kurularak ışık kirliliği ile yasal yollardan mücadelelere başlandığını, İspanya, Almanya, İngiltere, İtalya, Fransa ve ABD'deki birçok eyaletin ışık kirliliğiyle ilgili yasalar çıkardıklarını söyledi. Tuncay Özışık, Türkiye'de ise konuyla ilgili olarak şu ana kadar bir yasal uygulama başlatılamadığını, bir süre önce TUG, İstanbul Teknik Üniversitesi , Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Elektrik İşleri Etüt İdaresi , Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş , Türk Standartları Enstitüsü ve Karayolları Genel Müdürlüğü çalışanlarından oluşan bir komite ile \"Elektrik Dış Aydınlatma Yönetmeliği Taslağı\"nın hazırlanarak Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın onayına sunulduğunu, ancak bunun halen yasalaşmadığını bildirdi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/carl-friedrich-gauss-ii/", "text": "|Ressam Christian Albrecht Jensen, 1850'de Gauss'un portresini yapmıştı. Gauss, diğer matematikçilerden farklı olarak, salt matematikten ilgi alanına giren konulara yönelik çalışmalara kadar, çok farklı alanlarda kilit buluşlara imza attı. Yapıtlarıyla matematik dünyasına yeni bir soluk getirmişti. Bu nedenle de, bilim çevresinde \"Matematiğin Prensi\" olarak adlandırılıyor. Daha çocukluğunda, erken gelişmiş zekası ve matematiğe karşı yeteneğiyle sivrildi. İşçi kökenli anne babanın oğlu Gauss, 1777'de Almanya'nın Brunswick kentinde doğdu. Babasının yaptığı hesapları izlediği sırada, ailesi onun ileri düzeydeki zekasını keşfetti. Küçük Carl, babasının yanlışını bulmuş ve doğru cevabı söylemişti. Hesapları tekrar kontrol eden babası hayrete düşmüştü. Çünkü, 2 yaşındaki oğlunun ikazı doğruydu. 10 yaşındaki Gauss'un matematiksel yeteneği, en iyi öğretmenlerini bile geride bırakıyordu. Matematik dersinin ilk gününde, Gauss ve sınıftaki diğer gözde öğrenciler, aritmetik dizin şeklinde adlandırılan konu üzerine yoğunlaştılar. Amaçları, ardışık sayılara 371, 413, 455... gibi sayıları eklemek ve bu sabit sayılar arasındaki farklılıkları anlamaktı. Gauss, bulduğu çözümü ilan etmeden önce, öğretmenleri problemin ne olduğunu büyük zorluklarla açıklamıştı. Sınıftaki diğer arkadaşlarının, onun çabucak ulaştığı çözümü bulmaları neredeyse bir saati almıştı. Bu tür dizinleri formülleştirmeye çalışmış, gerekli bağlantıları kurmuş ve problemi çözmüştü. Bunların hepsini de, neredeyse ışık hızıyla akıldan hesaplamıştı. Gauss'un aritmetiğe ve matematiğe duyduğu bu olağanüstü eğilim, Brunswick dükünün ilgisini çekti ve hemen okul masraflarını üstlendi. Genç Gauss, kolej yıllarında, dikkatini, aralarında Newton'un da bulunduğu ünlü akademisyenlerin büyük çalışmalarına yöneltti ve ilk özgün araştırmalarını gerçekleştirdi. Gauss'un erken yaşlarda ulaştığı matematiksel zaferler, daha sonraki kariyerinin de habercisiydi. 19 yaşındayken, bütün rakamların özelliklerini bir bir açıklayınca, o güne kadar geçerli matematik yasalarını alt üst etti. Dahası, gözlemler sonucu bulunan veri noktalarından geçecek en uygun eğimin belirlenmesinde kullanılan \"En Küçük Kareler Metodu\"nu keşfetti. Ayrıca, asal sayılarla, üçgen, kare, beşgen gibi geometrik şekiller arasındaki bağlantıları buldu. Keşfettiği bağıntıları kullanarak da, antik Yunan geometricilerinin bile gerçekleştirmeyi başaramadığı 17 kenarlı çokgeni kurdu. Bu başarılarından sadece biri bile, Gauss'un matematikçiler dünyasındaki egemenliğini kanıtlamaya yetiyordu. Ancak bu, onun için sadece bir başlangıçtı. Göttingen Üniversitesi'ne kabul edilen dahi, 22 yaşındayken doktorasını tamamladı ve bütün cebir denklemlerinin çözümlerini sunduğu ilk kez kanıtlanan \"Temel Cebir Teoremi\"ni yarattı. Ama, tüm başarılarına rağmen hak ettiği ünü bir türlü kazanamamıştı. Ta ki 1801 yılına, bir İtalyan astronomun Mars ve Jüpiter arasında bir gezegen bulduğunu açıklamasına kadar... Diğer astronomlar da bu iddiayı kanıtlamak için yarıştılar. Ancak, yeni gezegen, güneşin göz kamaştıran ışınları arasında kaybolmuştu. Bilim adamları, gezegenin yerini saptamak konusunda başarılı olamıyorlardı. Gauss, adını duyurabilecek bir şans yakalamıştı. En Küçük Kareler Metodu'nu yeni gezegenle ilgili gözlemlere uygulayarak, nerede görülebileceğini belirledi. Bundan birkaç ay sonra astronomlar, Gauss'un öngördüğü yere teleskoplarını yönlendirdiler ve gerçekten de gezegeni buldular. Astronomlar bu gezegene \"Ceres\" adını verdiler. Ceres, günümüzde, Mars ile Jüpiter arasındaki yörüngede bulunan binlerce kaya parçası içindeki ilk \"küçük gezegen\" ya da asteroit olarak biliniyor. Gauss'un bu buluşu, uluslararası alanda tanınmasına yol açtı. Bu sırada, sadece 24 yaşındaydı. Kendisine ün kazandıran gelişmeden birkaç ay sonra, ikinci bombasını patlatacak, matematik alanında en önemli çalışmalardan biri kabul edilen Aritmetik Araştırmalar adlı kitabını yayımlayacaktı. Kitabında, asal sayılar gibi bütün sayıların özellikleriyle ilgilenen matematiğin yeni dalı \"sayı teorisi\"ni incelemişti. Çalışması, günümüzde de kullanılan sayı teorisinin temelini oluşturuyor. 1807 yılında, Göttingen Üniversitesi astronomi bölümüne profesör oldu ve ömrünün sonuna kadar da burada kaldı. Dahi bilim adamı, 31 yaşında ikinci başyapıtını yayımladı. Konik Kesitli Gökcisimlerin Güneş Çevresindeki Hareket Kuramı başlıklı yapıtında, Güneş Sistemi içindeki gezegenlerin çekim kuvvetlerinin hesaplanmasını ve yörünge kuramlarını gösterdi. Sunduğu yöntemler, bugün bile astronomlar tarafından kullanılıyor. Bu başarılarından sadece biri bile, Gauss'un matematikçiler dünyasındaki egemenliğini kanıtlamaya yetiyordu. Ancak bu, onun için sadece bir başlangıçtı. Göttingen Üniversitesi'ne kabul edilen dahi, 22 yaşındayken doktorasını tamamladı ve bütün cebir denklemlerinin çözümlerini sunduğu ilk kez kanıtlanan \"Temel Cebir Teoremi\"ni yarattı. Ama, tüm başarılarına rağmen hak ettiği ünü bir türlü kazanamamıştı. Ta ki 1801 yılına, bir İtalyan astronomun Mars ve Jüpiter arasında bir gezegen bulduğunu açıklamasına kadar... Diğer astronomlar da bu iddiayı kanıtlamak için yarıştılar. Ancak, yeni gezegen, güneşin göz kamaştıran ışınları arasında kaybolmuştu. Bilim adamları, gezegenin yerini saptamak konusunda başarılı olamıyorlardı. Gauss, adını duyurabilecek bir şans yakalamıştı. En Küçük Kareler Metodu'nu yeni gezegenle ilgili gözlemlere uygulayarak, nerede görülebileceğini belirledi. Bundan birkaç ay sonra astronomlar, Gauss'un öngördüğü yere teleskoplarını yönlendirdiler ve gerçekten de gezegeni buldular. Astronomlar bu gezegene \"Ceres\" adını verdiler. Ceres, günümüzde, Mars ile Jüpiter arasındaki yörüngede bulunan binlerce kaya parçası içindeki ilk \"küçük gezegen\" ya da asteroit olarak biliniyor. Gauss'un bu buluşu, uluslararası alanda tanınmasına yol açtı. Bu sırada, sadece 24 yaşındaydı. Kendisine ün kazandıran gelişmeden birkaç ay sonra, ikinci bombasını patlatacak, matematik alanında en önemli çalışmalardan biri kabul edilen Aritmetik Araştırmalar adlı kitabını yayımlayacaktı. Kitabında, asal sayılar gibi bütün sayıların özellikleriyle ilgilenen matematiğin yeni dalı \"sayı teorisi\"ni incelemişti. Çalışması, günümüzde de kullanılan sayı teorisinin temelini oluşturuyor. 1807 yılında, Göttingen Üniversitesi astronomi bölümüne profesör oldu ve ömrünün sonuna kadar da burada kaldı. Dahi bilim adamı, 31 yaşında ikinci başyapıtını yayımladı. Konik Kesitli Gökcisimlerin Güneş Çevresindeki Hareket Kuramı başlıklı yapıtında, Güneş Sistemi içindeki gezegenlerin çekim kuvvetlerinin hesaplanmasını ve yörünge kuramlarını gösterdi. Sunduğu yöntemler, bugün bile astronomlar tarafından kullanılıyor. |Gauss, 1777'de Brunswick'teki bu evde doğmuştu. Bu yapı, II. Dünya Savaşı sırasında yıkıldı. Gauss, bu çalışmasından sonra dikkatini Dünya'ya çevirdi. 4.000 yıldır Dünya'nın kusursuz bir küre olduğu düşünülmüştü. Ancak, Isaac Newton Dünya'nın yörüngesel hareketi gereği ekvator düzleminde bir bombenin var olduğunu göstermişti. Gauss, Dünya'nın şeklini nasıl ölçebileceğini araştırırken, köklü bir keşfe daha imza attı: Herhangi bir yüzeyin şekli, geometrinin normal kuralları ona hala uygulanabiliyorsa ölçülebilir. Bu yaklaşımı, Eukleides-dışı geometriye doğru giden yolda ilk adımdı. Dolayısıyla, o güne kadar yürütülen tüm çalışmalar bir anlamda değerini yitiriyordu. Örneğin, Eukleides-dışı yüzeylerde, bir üçgenin iç açılarının toplamı artık 180 derece değildi ya da bir çemberin çevresi, çapıyla Pi sayısının çarpımına eşit değildi. Gauss, bütün bunları içeren formülleri belirledi. Bu bağlamda, haritacıların neden dünyanın mükemmel bir haritasını çizemeyeceklerini açıkladı: Bir kürenin yüzeyi gerçek bir eğime sahiptir, dolayısıyla bu doğal eğimleri bilmeden haritanın ayrıntıları belirlenemez. Buna karşılık, bir silindirin eğimli yüzeyi mükemmel bir şekilde düzleştirilebilir. O nedenle, dünya haritalarında çok farklı modeller deneniyor ve aslında eğimli olmasına karşın, düz yüzeylerde yansıtılıyor. Bu kilit keşiflere rağmen Gauss, Eukleides-dışı geometriyle ilgili çalışmalarını büyük bir gizlilik içinde yürüttü. Ne de olsa 2000 yıllık bir geçmişle hesaplaşıyordu. Yıllar sonra, diğer araştırmacılar da benzer sonuçlara ulaştılar ve bunları açıklamaya başladılar. Harekete geçen bilim adamlarının arasında Albert Einstein da vardı. Einstein, 1915 yılında, yeni geliştirdiği Genel İzafiyet Teorisi'nin merkezine Eukleides-dışı geometriyi oturtmuştu. Genel İzafiyet Teorisi'ne göre, yerçekimi, uzay ve zamanın kütlesel eğiminin bir sonucuydu. Eğrisel ve sonlu olarak düşünülen dört boyutlu bir evrene ait çekim teorisiydi. Ancak, Genel İzafiyet Teorisi'ne göre evren, hem bir bilardo masası gibi sıfır eğrilik derecesine sahip olabilir, hem de bir top gibi pozitif eğimli ya da bir semer gibi negatif eğimli olabilirdi. Geçtiğimiz nisan ayında, astronomların uzayın derinliklerinde Büyük Patlama'dan geriye kalan sıcaklığı çözümlemeleri sırasında ortaya çıkan sonuç, Gauss'un eğimli yüzeylerin ölçülebileceği iddiasını doğruluyor. Nitekim, astronomlar, evrenin eğimini ölçtüler ve sonuçta da düz olduğu sonucuna ulaştılar. 1830'lu yıllarda Gauss, 50'li yaşlara merdiven dayamıştı; ancak hala yeni araştırma alanları arıyordu. Alman fizikçi Wilhelm Weber ile bir ekip kurup, o günlerde büyük bir karmaşa yaratan elektromanyetizma teorisini yeniden ele aldı. Manyetizmanın ölçülmesine yönelik çok hassas yeni birimler oluşturdu. Bunlar arasında \"Gauss\" birimi, günümüzde de kullanılıyor. Ayrıca, elektromanyetik yüklerin etkileri hakkında çok önemli teoremlere ulaştı. Bundan sonraki araştırmalarında, geometrik şekillerin veya üç boyutlu cisimlerin bazı durumlarda değişmeyen özelliklerini inceleyen matematik dalı olan \"topoloji\" üstünde yoğunlaştı. Topoloji, bükülen, eğrilen cisimleri inceliyordu. Gauss, bu dalın evreni kavramakta çok önemli bir yere sahip olduğunu düşünüyordu. Tarih, bu konuda da Gauss'u haklı çıkardı. Çünkü topoloji, bugün teorik fiziğin kalbini oluşturuyor. Evrendeki parçacıkların özellikleri ve aralarındaki güç ilişkisi, topolojinin yardımıyla açıklanıyor. Gauss, 1855 yılında 78 yaşındayken öldü. Hayatını matematiğe adayan bilim adamı, sayılarla oyun oynamayı kendisine görev bilmişti. Günümüze kadar uzanan teorileri, matematiğe ışık tutmayı sürdürüyor. Kolej öğrencilerinin IQ'sundan zürafaların ağırlığına kadar, günlük hayata ilişkin pek çok değer çan eğrisini izliyor ve Gauss adının önemini artırıyor. Matematiksel değerlerin incelenmesine yarayan bu eğriye de, ünlü matematikçinin adından gelen Gauss eğrisi deniliyor. Bu eğri, ilk kez Fransız matematikçi Abraham de Moivre tarafından, 1733'te keşfedilmekle birlikte, Gauss tarafından yeniden tanımlandı ve değerlendirmelerde kullanılan matematiksel işlemler, onun tarafından gerçekleştirildi. Eğri, örneğin insanların IQ düzeylerinin belirlenmesinde ortalamayı yansıtıyor. Bu da, ortalamanın altındaki ve üstündeki IQ'nun ortaya çıkmasını sağlıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/casus-uydu-kuzey-amerikaya-dusebilir/", "text": "ABD'li askeri yetkililer Şubat sonu veya Mart başı kontrol dışı kalacak olan casus uydunun Kuzey Amerika'da düşebileceğini açıkladı. ANKARA ABD Hava Kuvvetleri'nin Kuzey Filosu komutanı Orgeneral Gene Renuart yaptığı açıklamada, söz konusu casus uydunun suya düşme olasılığı kadar kadar olmasa da karaya düşme ihtimali bulunduğunu belirterek, Atmosfere yeniden Kuzey Amerika'dan girecekmiş gibi görünüyor dedi. Bu olasılığa karşı Amerikan askeri makamlarının yanı sıra İç Güvenlik Bakanlığı ve Federal Acil Yardım Yönetimi Dairesi'nin Kanadalı ve Meksikalı yetkililerle işbirliği yapacaklarını belirten Orgeneral Renuart, askeri kuruluşların atmosfere girdikten sonra uydunun hangi kısımlarının yanmadan kalacağını belirlemeye çalıştıklarını söyledi. ABD'li general ayrıca uydunun ve hassas teknolojinin düşman eline düşmesi konusunda da endişe duyduklarını belirterek, bu uydunun yere çakılmasına karşı hazırlıklı olmalarının önemli olduğuna işaret etti. Dünya'ya düşmesi beklenen casus uydunun, roket yakıtı olarak kullanılan hidrazin adlı zehirli kimyasal madde içeren küçük motorları bulunuyor; ancak bunların miktarının fazla olmadığı belirtiliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/catalhoyuk-duvar-resimleri-gun-yuzune-cikiyor/", "text": "Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin deposundaki 96 Çatalhöyük duvar resmi, nükleer tekniklerle analiz edilerek teşhirdeki yerini alacak. İnsanoğlunun ilk toplu yerleşime geçtiği, hayvanları evcilleştirilip tarım yaptığı Çatalhöyük'ün en ilginç buluntularından olan ve dönem hakkında önemli bilgiler sunan duvar resimlerinden 14'ü Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde teşhir ediliyor. Ancak, malzeme analizi yapılmadığı ve bu nedenle restorasyon ve konservasyonu tamamlanamadığı için depolarda korunan 96 eşşiz resim, Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Sarayköy Nükleer Enerji Araştırma ve Eğitim Merkezi uzmanlarının ortak çalışması ile müze salonlarında yerini alacak. Üç yıl sürecek çalışma kapsamında, nükleer tekniklerle, 96 duvar resminin malzeme analizi yapılacak. Analiz sonuçlarına göre, eserlerin restorasyon ve konservasyon işlemleri gerçekleştirilecek. Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürü Hikmet Denizli de nükleer analizler sonucunda, resimler yapılırken hangi boya ile aletlerin kullanıldığının ortaya çıkarılacağını ve eserlerin buna uygun olarak restore edilebileceğini söyledi. TAEK Sarayköy Nükleer Enerji Araştırma ve Eğitim Merkezi'nden Dr. Abdullah Zararsız ise nükleer tekniklerle, malzemeye hasar vermeden tarihi eser üzerinde inceleme yapabildiklerini, analizlerle, bir çömleğin hangi yöreden çıktığı, oradaki toplumun kimlerle ticaret yaptığı gibi bilgiler elde edilebildiğini anlattı. Bakanlık ile protokol imzaladıklarını belirten Zararsız, Türkiye'deki tüm müzelere katkı verebileceklerini dile getirdi. TAEK'in davetlisi olarak çalışmayla ilgili Türkiye'ye gelen Yunanistan Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi görevlisi Nükleer Fizikçi Dr. Andreas Karydas da eserler üzerinde incelemeler yaptı. Çatalhöyük duvar resimlerini daha önce görmediğini belirten Karydas, o zamanki tekniklerden çok etkilendiğini bildirdi. Karydas, konuyla ilgili Yunanistan'da benzer çalışmalar yaptığını belirterek, \"Türkiye ve Yunanistan'da zengin kültürel varlıklar olduğu için konservasyon ve malzeme analizinde, nükleer tekniklerin kullanılması gerekiyor. Nükleer teknik, tarihi miras için en uygun teknik, karakteri iyi analiz etme konusunda optimum düzeyde uyum sağlıyor ve malzemenin tahrip olmasını engelliyor\" dedi. Bu tekniğin kültür varlıklarının incelenmesinde kullanılmasının giderek arttığına dikkat çeken Karydas, projede de kısa zamanda önemli sonuçlar elde ettiklerini, TAEK ile bakanlık arasında güçlü bir iş birliği olduğunu gördüğünü söyledi. Müze Uzmanı Latif Özen ise 1960-63 yılları arasında yapılan kazılarda ortaya çıkan resimlerin çok önemli olduğunu, çünkü daha sonraki kazılarda bu kadar özel resimlere rastlanmadığını anlattı. Çalışmanın daha başlangıcında olunmasına rağmen, duvar resimleri üzerindeki kırmızı boyanın, \"demir bazlı\" ve \"civa bazlı\" olmak üzere iki çeşit olduğu ortaya çıktı. Daha önce sadece kırmızı boyanın \"demir bazlı\" olanı biliniyordu. Dr. Karydas konu ile ilgili olarak, çalışmayı yaparken Yunanistan'daki arkadaşının kendisini aradığını, tesadüfen aynı anda oradaki duvar resimlerinde de civa bazlı kırmızı boya bulunduğunu haber aldığını söyledi. Karydas, çalışmayla uzun dönemde yeni bulgular ortaya çıkacağını belirtti. Bazı boyaların her yerde, bazılarının ise sadece bir bölgede yapılabileceğini ifade eden müze uzmanları da duvar resimleri çözümlendikçe, kültürler arasında ticaretin yaygın olup olmadığı, o dönem ki teknoloji, insanların sosyal yaşamı, iletişimi ve etkileşimi gibi bulgulara da rastlanabileceğini anlattılar. Çatalhöyük'te, 1961-1965 yılları arasındaki kazılarda, 13 yapı katı açığa çıkarıldı. En erken yerleşim katının M.Ö. 5 bin 500 yıllarına ait olduğu höyükte, ilk yerleşme, ilk ev mimarisi ve ilk kutsal yapılara ait özgün buluntular yer alıyor. Çatalhöyük, insanlık tarihine ışık tutan bir merkez olarak görülüyor. İlk Çağ insanının mağara duvarlarına yaptığı resimlerin devamı niteliğinde olan Çatalhöyük'teki duvar resimlerinde av ve evle ilgili sahneler ile kuş motifleri ve geometrik desenler bulunuyor. Ayrıca,duvarlara, ölü gömme adetlerinin de resmedildiği gözleniyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/cd-25-yasinda/", "text": "Müzik endüstrisinde devrim yaratan ve daha sonra diğer alanlarda da kullanılmaya başlanan CD 25 yaşında. Merkezi Hollanda'da bulunan Philips'in Almanya'nın Hannover kentindeki fabrikasında 25 yıl önce 17 Ağustos 1982'de üretilen ilk CD, müzik endüstrisinde çok kimsenin tahmin edemeyeceği bir devrim yarattı. İlk CD'nin geliştirilmesine katkıda bulunan mühendislerden Pieter Kramer, \"1970'lerin sonunda ve 1980'lerin başında, bir gün eğlence ve bilgi-işlem teknolojisinin, film ve program depolamak için dijital diskleri tercih edeceğini hiçbirimiz düşünmemiştik\" diye konuştu. 1990'lardan itibaren CD'ler müzik endüstrisinde yavaş yavaş plakların yerini aldı, zamanla CD'ler bilgi-işlem alanına da girdi. CD-rom ve DVD'ler üretildi. 25 yılda yaklaşık 200 milyar CD satıldı. İlk CD'nin nasıl geliştirildiğini anlatan Hollanda Eğlence Endüstrisi Kurumu sözcüsü Paul Solleveld, \"İş, devrimlerin büyük bölümünde olduğu gibi ufak çaplı başladı\" dedi. Philips, başlangıçta, görüntü depolanabilen, altın sarısı renginde 33'lük plak büyüklüğünde dijital diskler üretmeyi planladı, ancak bu videodiskler pek rağbet görmedi. Bu başarısızlığın ardından Philips'teki mühendisler, sadece ses depolanabilen daha küçük bir disk geliştirmeyi hedeflediler ve CD doğdu. İsveçli grup ABBA'nın \"The Visitors\" albümü, CD olarak piyasaya sürülen ilk albüm oldu. İlk günlerde Philips fabrikalarında saatte 200 CD üretiliyordu ve bunların çok büyük bölümü klasik müzik CD'siydi. Philips'e göre ses kalitesi çok üst seviyede olan CD'lere, başlarda klasik müzik dinleyicileri pop ve rock müzik dinleyicilerine göre daha çok ilgi gösterdi ve bu nedenle başlarda genellikle klasik müzik CD'leri basıldı. Plaklara göre, çıktığında daha pahalı olan CD'lerin okuyucuları da pahalıydı. İlk CD okuyucu modellerinin bugünün parasıyla bin 500 euro (yaklaşık 2800 YTL) olduğu belirtiliyor. Polygram şirketinin CD geliştirme ekibinde yer alan Frank van den Berg de, CD'lerdeki ses kalitesinin, plakların ses kalitesiyle kıyaslanamayacağını hatırlatarak, \"Polygram için yapılan ilk kayıtlardan biri Şilili piyanist Claudio Arrau'nun kaydıydı. CD'de Arrau'nun çalarken nefes nefese kaldığı ve arada homurdandığı ortaya çıktı. Plaklarda bu sesleri duymuyorsunuz. CD'lerde ise ses çok temiz\" dedi. CD'lerin piyasada kendine yer edinmeye başlamasından sonra yavaş yavaş gruplar da kayıt yöntemlerini değiştirmeye başladı. 1985'te ünlü İngiliz rock gruplarından Dire Straits, dijital kaydedilen ilk albüm olan \"Brothers In Arms\"ı piyasaya sürdü. Bu albüm, 1 milyondan fazla sattı ve CD'nin müziğin geleceğindeki yerini sağlamlaştırdı. Philips yetkilileri, 1980'lerin sonunda müzik CD'si satışlarının arttığını 1991'de satışların doruk noktasına ulaştığını ve 1991'den sonra satışların düştüğünü söylediler. Müzik parçalarının internet üzerinden indirilmeye başlanması ve Ipod gibi MP3 çalarların piyasaya sürülmesi nedeniyle birçok kişi, CD'lerin 30 yıl daha piyasada kalamayacağını düşünüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/cennete-dogru/", "text": "Fırlatılışından yaklaşık 20 yıl sonra Hubble Uzay Teleskopu'nun keskin gözleri evrenin derinliklerindeki sırları tarıyor. Fırlatılışı defalarca ertelenen, ardından, yörüngeye oturtulmasından çok kısa bir süre sonra miyop olduğu anlaşılan, bir uzay aracı mürettebatı tarafından onarılan ve sonra diğer uzay araçlarının mürettebatı tarafından geliştirilen Hubble Uzay Teleskopu, onun aracılığıyla uzayı gözlemleyen kişi sayısının daha önceki hiçbir örnekte olmadığı kadar yüksek olduğu, dünyanın en popüler bilimsel aletine dönüştü. Bilim insanları onun elde ettiği verileri kullanırken; adını evrenin genişlediğini keşfeden Edwin Hubble'dan alan bu teleskop görüntülediği yıldız kümesi, bulutsu ve galaksi fotoğraflarıyla, neredeyse Google kadar ünlendi. Bilimsel devrimi tetikleyen şeyin genelde araçlar -özellikle de teleskoplar- olması nedeniyle, insansız bir teleskopun bilimin sembolü haline gelmesi hiç de şaşırtıcı değil. Bizler, genellikle, bilimin büyük düşünürler tarafından ortaya çıkarılan büyük buluşlar olarak değerlendirilmesi eğilimindeyiz. Ancak bu, büyük oranda, bilimsel devrim öncesinde, bilginin genellikle filozofların kitaplarında arandığı dönemlerden kalma bir düşünce biçimi. Bilimde araçlar, savlardan daha güvenilir olabiliyor. Galileo'nun teleskopunun nesnel gözlemleri, o dönemde hakim olan Dünya merkezli evren modelinin eksiklerini gözler önüne sermekte Galileo'nun savlarından daha etkili oldu. Newton'un Hareket Yasaları, geçerliliklerini, kuşku götürmez bir biçimde açıklanmış olmalarından çok, gökbilimcilerin teleskoplarından göreceklerini tahmin edebildikleri için korudu. Galileo'nun çağdaşı Johannes Kepler, bilimsel aletler kullanılarak yapılan gözlemlerin, yüzyıllar boyunca süregelen akıllı ama cahil söylemlerin yerini alabileceğini kavramakta hızlı davrandı. Teorik matematikçi olan ve hiçbir zaman bir teleskopa sahip olmayan Kepler, Galileo'nun buluşunu, Her şeyi bilen ve her asadan daha da değerli olan bir boru sözleriyle övdü. Hubble, Galileo'nun teleskopunun Kepler yörüngesine fırlatılmış hali. Ve bu iki bilim insanı bugün yaşasalardı eğer, kanımca, Hubble'ın teknolojik karmaşıklığından çok, eski düşünceleri sorgulayan noktaları gün ışığına çıkarma -ve bunları İnternet'te yayımlama- potansiyelinden etkilenirlerdi; çünkü bilim her zaman bilgiyi yaymak amacını gütmüştür. Hubble'ın fırlatılmasından neredeyse 50 yıl ve onun dayandığı -mikroişlemciler, dijital görüntüleme ve haberleşme sistemleri ve uzay mekiği gibi- gelişmelerden çok önce, 1946'da, büyük astronomik bir teleskopu yörüngeye yerleştirmeyi öneren astrofizikçi ve dağcı Lyman Spitzer Jr. da eski düşünceleri sorgulamanın ve bilgiyi yaymanın öneminin bilincindeydi. Spitzer, bu teleskopun, mevcut düşüncelerin sınanması ve rafine edilmesinin yanı sıra yeni düşünceleri ateşleyeceğini de vurguluyordu. Böylesine yeni ve çok güçlü bir cihazın yaptığı en önemli katkı, içinde yaşadığımız evrenle ilgili mevcut düşüncelerimizi desteklemek değil, henüz hayal edilemeyen yeni oluşumları ortaya çıkarmak ve belki de uzay ve zaman konusundaki temel kavramları tamamen değiştirmek olacak öngörüsü de Spitzer'e aitti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/cep-telefonunun-ceyrek-yuzyillik-seruveni/", "text": "Daha önceki denemeler sayılmazsa Graham Bell, 10 Mart 1876'da telefonu icat ettiğinde iletişim devriminin önünü açtığının farkında değildi. Yaklaşık 100 yıl boyunca gelişen ama kablosu olduğu için her zaman bir yere bağlı olarak kullanılan telefon, kablo döşeme sıkıntısı yaşayan ülkelerin alternatif arama çabasıyla kablosuz hale geldi. Finlandiya ve İsveç gibi yüzlerce kilometre fiyort ve binlerce adaya sahip Kuzey Avrupa ülkeleri, söz konusu yerlere coğrafi koşullar yüzünden kablo döşemekte sıkıntı yaşayınca alternatif iletişim yöntemleri aramaya başladı. Bu ülkelerin imdadına Avrupa Telekomünikasyon Standartları Komitesi yetişti ve GSM'in ilk adını veren Groupe Speciale Mobile'i 1982 yılında oluşturdu. GSM konusunda yapılan çalışmalar, 1984 yılında Avrupa Komisyonu tarafından onaylandı. Avrupa Birliği 1986 yılında cep telefonlarının 900 Mhz specturumunda çalışmasına karar verdi ve bir yıl sonra GSM sisteminin temel standartları imzalandı. 1987'de 13 ülkenin GSM Memorandum of Understanding ya da bir başka deyişle GSM tabanlı hücresel ağların gerçekleştirilmesi ile ilgili şartnameyi imzalamasıyla cep telefonu, gelişme yolunda büyük adım attı. Özellikle Avrupa'da 1988 ve 1989 yıllarında yoğun çalışmalar yapıldıktan sonra 1991 yılında Finlandiya'nın yerel GSM operatörü Radiolinja üzerinden yine Finlandiya'nın iletişim devi Nokia'nın 1011 modeli ile ilk cep telefonu görüşmesi gerçekleştirildi. İlk görüşmenin bir yıl sonrasında, Telecom Finlandiya, İngiliz Vodafone ile ilk roaming anlaşmasını yaptı ve iki ülke arasında cep telefonu görüşmeleri mümkün oldu. 1992 yılında ilk SMS de gönderildi. Yaşanan yoğun talebin ardından 1993 yılında 18 ülkeden 32 GSM ağı hizmet verirken, bir yıl sonra MoU'yu imzalayan abone sayısı 100'e yükseldi ve GSM abone sayısı da 1 milyona ulaştı. Bugün milyonlarca kişi tarafından kullanılan ön ödemeli telefon kartı 1996 yılında piyasaya çıktı. Aynı yıl ABD'de 15 GSM ağı 1900 Mhz üzerinden yayına çıkarken üç bantla çalışan cep telefonu da yine 1997 yılında piyasaya sürüldü. 1998 yılında GSM abone sayısı 100 milyona ulaştı. İlk WAP, hemen ardından GPRS sözleşmeleri imzalandı. Hem üretici hem de yazılımcılar milenyum ile çalışmalarını hızlandırırken, ilk ticari GPRS servisi 2000 yılında hizmete girdi ve 3G için ilk ihale ilanı gerçekleştirildi. Japon NTT DoCoMo 1 Ekim 2001'de ilk ticari 3G hizmetini piyasaya tanıtarak GSM sektörüne yeni bir dinamizm getirdi. Yeni yüzyılın ilk yılında, ayda atılan SMS sayısı 5 milyon civarındaydı, bir yıl sonrasında bu rakam 50 milyona ulaştı. Toplam GSM abone sayısının 500 milyona ulaştığı 2001 yılında GSM kullanıcıları ilk renkli ekranlı cep telefonu ile tanıştı. 2002 yılı GSM sektörü için birçok yeniliği de beraberinde getirdi. Kullanıcıların birbirlerine SMS'e ek olarak fotoğraf ya da video klibi göndermesine imkan tanıyan İlk MMS devreye sokuldu. Yılda 400 milyar SMS atılırken, aboneler de ilk kameralı cep telefonuna sahip olmak için raf önlerinde uzun kuyruklar oluşturdu. Bir yıl sonrasında ilk EDGE devreye girdi. GSM cihazı üretimi de yıllık 500 milyona ulaştı. 1994 yılında 1 milyona ulaşan toplam GSM abonesi sayısı sadece on yıl içinde bin kat artarak 2004 yılında 1 milyara ulaştı. Tüm dünyada 50'den fazla operatör 3G ağı kurdu. Herkes bu artışı konuşurken bir yıl sonra abone sayısı 1,5 milyarı da geçti ve kablosuz cihaz pazarının yüzde 75'i, GSM ile ilgili cihazlardan oluştu. 2005 yılının bir başka önemli olayı, kullanıcıların yüksek hızda internet erişimine ulaşmasını sağlayan HSDPA sisteminin hayata geçmesi oldu. Bu yıl içinde 3G'ye geçen şirket sayısı 100'ü aştı, bir yıl içinde atılan SMS sayısı 1 trilyonu geçti. Takvimler 2006 yılını gösterirken GSM abone sayısı iki milyara ulaştı. 60 ülkede 3G hizmeti sunan 130 şirket, 100 milyon aboneye yüksek hızlı internet erişimi imkanı sağladı. Yıl sonuna kadar ticari HSPDA ağ sayısı 85'i geçti ve 1 milyar telefon satıldı. Aboneye doymayan GSM sektörü, 2,5 milyar aboneye geçtiğimiz yıl ulaştı. Mobil hızlı internet hizmeti sunan operatör sayısı 150'yi geçerken, dünya aboneleri, Türkiye'de ilk defa bu yıl Turkcell tarafından hizmete sokulan Turkcell MSN Windows Live Messenger hizmeti ile tanıştı. Yakın Alan İletişimi kullanan cep telefonları ödeme mekanizması olarak 2007 yılında kullanılmaya başladı. Bu yıl sona ermeden GSM abone sayısı 3 milyar barajını geçti ve dünyanın yarısı iletişimde mobil hale geldi. Türkiye'de ilk GSM operatörü 1994 yılının Mart ayında hizmete başlayan Turkcell oldu. Turkcell'i iki ay sonra hizmete başlayan Telsim takip ederken, AVEA 2001 yılının Mart ayında hizmete girdi. Turkcell ilk ismini korurken, Telsim, Vodafone tarafından satın alındı, AVEA ise Aycell ve Aria'nın birleşmesi ile hizmete girdi. Türkiye'de, aktif olarak kullanılan sim kart sayısı da 60 milyonu geçti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/cernde-iki-yeni-partikul-kesfedildi/", "text": "İsviçre'de bulunan Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi CERN'de yeni bir keşif yapıldı. Bilim insanlarınca yapılan çalışmada ışık hızının %99.9999'unda protonların çarpıştırılarak gerçekleştiği deney sonucu iki yeni partikül keşfedildi. Xi_b'- ve Xi_b- ismi verilen atom parçacıklarının protondan 6 kat daha fazla yoğunluğa sahip olduğu öğrenildi. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı aracılığıyla yapılan deney sonucunda bulunan atomaltı parçacıklar, oldukça büyük bir güç sonucu üç zerrecikten oluşan baryondan meydana geliyor. CERN aracılığıyla yapılan açıklamada ise bilim insanlarınca yapılan bu keşfin parçacık fiziğine yeni bir soluk kazandıracağı, Standart Model yerine işleyiş hakkında bazı bilgiler sunacağı söylendi. Parçacık fiziği içerisinde konu olan Baryonlar üç kuark ya da üç anti-kuarkdan oluşan atomaltı parçacıkların oluşturduğu bir ailedir. Baryonlar, atom çekirdeğini de oluşturan proton ve nötronları içerir ancak bunların dışında pek çok kararsız baryonda bulunmaktadır. Kütlece diğer atomaltı parçacıklardan daha büyük olan Baryon, madde anti madde dengesizliğini açıklamaya çalışan birçok hipoteze konu olmuştur. LPNHE laboratuarında görevli olan Matthew Charles, bir parçacığa yoğunlaştıklarını ancak ikisini birden keşfettiklerini söylerken keşfedilen yeni parçacıkların çarpıştırılan protonlardan altı kat daha ağır olduğunu vurguladı. Bilindiği gibi Büyük Hadron Çarpıştırıcısı kullanılarak Higgs Bozonu ismi verilen atomaltı parçacık keşfedilmişti. Bu çalışmaya ilişkin araştırma sonuçlarının Physical Review Letters dergisinde yayınlanması bekleniyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/cevre-dostu-enerji-gunes-enerjisini-depolama/", "text": "Bugün artan nüfus ve ihtiyaç duyulan enerji açığı nedeniyle artan fosil yakıt kullanımı, çevre kirliliğinin artmasına ve küresel ısınmaya neden olmaktadır. Bu kirliliğe karşı mevcut teknoloji ile geliştirilen yöntemler, oldukça pahalı içeriklere sahip olmaları nedeniyle yeterince tercih edilmemektedir. Bu uygulamalar içerisinde yer alan güneş enerjisi, hem sürdürülebilir hem de çevre dostu olması nedeniyle bir adım öne çıkmaktadır. Son 10 yıllık süreç içerisinde güneş enerjisi teknolojisinde yaşanan gelişmeler ihtiyaç duyulan açığın uygun maliyetler ile karşılanabileceğini göstermiştir. Fakat bu enerji türünde en büyük problem olarak öne çıkan gece gündüz ayrımı, enerjinin yalnızca gün aydınlığında elde edilmesine neden olmaktadır. Gece karanlığında depolanmış su buharından faydalanılarak elektrik üreten sistemler ve güneş pilleri ise büyük maliyetleri nedeniyle yeteri kadar ilgi görmemektedir. Tüm bu nedenlerden ötürü güneş enerjisi üreten sistemlerden yeteri kadar faydalanılamamakta ve yine diğer elektrik üreten sistemlerden destek alınmaktadır. Güneş enerjisinde ortaya çıkan depolama sorununa North Carolina Üniversitesi'nde görev alan Thomas Meyer ve çalışma arkadaşlarından çığır açan bir çözüm önerisi getirildi. 2013 yılında PNAS dergisinde yayınlanan makalelerde bu çalışmanın temelde suda bulunan oksijen ve hidrojeni ayırarak, hidrojenden yakıt elde edilmesi esasına dayandığı belirtildi. Bu ayrışma sonucunda geride kalan serbest oksijenin ise tekrar havaya salındığı söylenmekte. Çalışma hakkında bilgiler sunan Thomas Meyer, iki su molekülünden hidrojen uzaklaştırıldıktan sonra hidrojen elde edildiğini fakat hidrojenin ayrı halde tutulması gerektiğini söylüyor. Meyer, DSPEC ismini verdiği bu sistemin molekül ve nanoparçacık içeriğinden söz etmekte. Sistem içerisinde güneş ışınlarını emen molekül, katalizör ile elektronların sudan sökülmesine zorluyor. Nanoparçacıklar ise elektronların uzaklaşmasını sağlayarak hidrojen yakıtının açığa çıkmasını üstleniyor. Burada yer alan sistem sık, sık sorun yaşatması ve katalizörün nanoparçacıklardan kurtulması nedeniyle biraz daha geliştirilerek yenileniyor. Yeni sistemde Meyer ve çalışma arkadaşları nanoparçacıklara giydirme tekniğini kullanmış ve bu giydirme işleminde titanyumdioksit ile bir kaplama oluşturulmuş. Bu giydirme işlemi ile elektronlar önceki sisteme göre çok daha hızlı uzaklaştırılırken sistem içerisinde ciddi bir problem yaşanmadığı da görülüyor. Meyer ve ekibi tarafından geliştirilen bu sistem ile güneş enerjisinden yakıt eldesin de büyük oranda hiçbir dış güce ihtiyaç duyulmuyor. Ayrıca bu sistemin günümüz teknolojisine uygun olması ve sera gazı üretmemesi önemli bir avantaj olarak görülmekte. Henüz çalışmalar tamamlanmamış olsa da aktarım ve depolama konusunda gelecekte çok daha iyi sonuçların elde edileceği söyleniyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/charles-augustin-de-coulomb/", "text": "Batı Hint adalarında dokuz yıl askeri mühendis olarak çalışan Coulomb, sağlığının bozulması üzerine Fransa'ya döndü. Fransız devrimi patlak verince Blois'da küçük bir malikhaneye çekilerek tüm zamanını bilimsel araştırmalara ayırdı. 1802 'de halk eğitimi müfettişliğine getirildi. Coulomb, kendi adıyla anılan yasayı, Ingiliz fizikçi Joseph Priestley'nin elektrik yüklerinin birbirini itmesine ilişkin bulgularını incelemek amacıyla başlattığı çalışmaları sonucunda geliştirdi. Bu amaca yönelik olarak, Priestley yasasında belirtilen elektrik kuvvetlerini ölçmeye yarayan duyarlı aygıtlar yaptı ve elde ettiği sonuçları 1785-1789 arasında yayımladı. Ayrıca benzer ve zıt kutupların birbirini itmesi ve çekmesine ilişkin ters kare yasasını buldu. Bu yasa Simeon-Denis Poisson'u geliştirdiği matematiksel magnetik kuvvetler kuramının temelini oluşturdu. Coulomb, makinelerdeki sürtünmeye, yeldeğirmenlerine, metal ve ipek elyafların esnekliğine ilişkin araştırmalarda yaptı. Batı Hint adalarında dokuz yıl askeri mühendis olarak çalışan Coulomb, sağlığının bozulması üzerine Fransa'ya döndü. Fransız devrimi patlak verince Blois'da küçük bir malikhaneye çekilerek tüm zamanını bilimsel araştırmalara ayırdı. 1802 'de halk eğitimi müfettişliğine getirildi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/christiaan-huygens/", "text": "ünlü matematikçi-filozofu Rene Descartes'ın özel dikkatini çeker. Gözlemleri arasında Satürn gezegeninin çevresindeki \"hale\" de vardı. taşıdığı söylenebilir. Ama onu gününde, asıl üne kavuşturan şey, yaklaştırıldığında) salınım giderek yavaşlar, saat geri kalır. arasında bu sırada çıkan savaşa karşın, aralıksız onbeş yıl kalır. Üzerinde yoğun uğraş verdiği başlıca konu ışığın yapı ve devinim biçimiydi. Işığın ne olduğu gizemli bir sorun olarak tarih boyunca ilgi çekmiştir. birbirlerine yaklaştıklarını, kimi kez uzaklaştıklarını biliyordu. soruyu dalga kuramıyla, Newton parçacık kuramıyla yanıtlar. kurama yönelmesinde bir etken ışıkla ses arasında gördüğü benzerlikti. olayıydı. Bu olay ışığın devinimini anlamak bakımından önemliydi. Huygens'in \"esir\" kavramı bu işlevi sağlayacaktı. Bir benzetme olarak, yerlerinde kaldığı, yalnızca son vagonun uzaklaştığı görülür. tepkiyle dizideki yerinde kalır. Bir tepki almayan son vagon ise, dediği görünmez bir nesneyle dolu olduğunu varsaymaktaydı. Buna göre, vuruş etkisiyle devinir, şu farkla ki, ilerleme tek bir yönde değil, davranışlarını da açıkladığı inancındaydı. Ne var ki, dalga kuramı, büyüleyici etkisinde parçacık kuramına üstünlük tanır. ışık hızının değişmemesi, seçilecek kuramın geçerlik ölçütü olmalıydı. bir çizgide ilerlemesine, keskin gölge oluşturmasına olanak bulmamıştı. Young'ın buna yanıtı basitti: Dalga uzunlukları yeterince kısa ise, egemenliğinden söz edilebilir. Bir bakıma Newton'un sözünü ettiği, olsa bu \"barışıklık\" aşamasında egemenlik paylaşılmış görünüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/cimenler-hayat-kurtaracak/", "text": "University of Minnesota uzmanlarından David Tilman, çimenden biyoyakıt hammaddesi olarak istifade edilebileceğini belirtiyor. Tilman'a göre, çimen geleneksel biyoyakıt hammaddesi mısır ve soyadan hektar başına çok daha ucuz ve verimli. Daha da iyisi, çimenden biyoyakıt üretmek negatif karbon yaratıyor, diğer bir deyişle üretim sürecinde atmosfere saldığından çok daha fazla karbondioksidi emiyor. Tilman, bu şekilde birçok eski tarım arazisinin biyoyakıt hammaddesi için kullanılabileceğini savunuyor. Mısır bazlı hammaddenin biyoyakıta dönüştürülmesi sürecinde ayrıca fosil yazlı yakıtların katalizatör olarak kullanılması gerekiyor. Ayrıca gübrelerin de hesaba katılmasıyla, mısır bazlı biyoyakıt üretimi küresel ısınma sebebi karbondioksit salınımına neden oluyor. Tilman ve ekibi, atıl bırakılmış ve çürüyerek kalitesini yitirmiş tarım arazilerini mercek altına aldı. Tilman ve ekibi 16 ayrı çeşit vahşi çimenin gelişimlerini inceledi ve bunlardan biyoyakıt üretti. Araziler arasında en yüksek enerji verimini, çimen çeşitliliği en yüksek olan arazi verdi. Örneğin, 16 çimen türünün birden bulunduğu arazi, mısır arazisine göre 2.4 kat daha çok enerji üretti. Tilman, çimenden biyoyakıt üretmenin esas avantajının karbondioksit salınımının azaltılması olduğunu vurguluyor. Çimenden biyoyakıt üretiminde hektar başına 0.3 ton karbondioksit çıkarıyor. Çimenler buna karşılık yetişme 4.4 ton karbondioksit emiyor, dolayısıyla net olarak 4.1 ton CO2'yi atmosferden çekmiş oluyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/cin-aya-gonderecegi-ilk-robotu-yapti/", "text": "Çin, Ay'a ilk tekerlekli robotlarını gönderme işini hızla sürdürüyor. PEKİN Yer yörüngesine ilk taikonotunu beş yıl önce göndererek, Ruslar ve Amerikalılardan sonra kendi imkanlarıyla uzaya insan gönderen üçüncü ülke olmayı başaran Çin'in Şangay Uzay Yolculukları Akademisi Ay Keşif Merkezi Genel Müdürü Hu Hao, ilk Ay robotları hakkında bilgi verdi. Yörüngede Çin Komünist Partisi'nin temsilciliğini açtığını duyuran Çin'in uzay çalışmaları, askeri amaçları da kapsayabilir diye ABD tarafından yakından izleniyor. Çin geçen yıl ekimde Ay'a ilk yörünge aracını gönderdi. Bu yıl ekimde de Dünya yörüngesinde ilk astronotunu Shenzhou 7 aracıyla yürütmeye hazırlanıyor. Mao (1893-1976) zamanından 1990'a kadar uzay çalışmalarını büyük gizlilik içinde yürüten Çin, Rusların SSCB zamanında kozmonot ve Amerikalıların astronot sözcüğüne karşı taikonot kelimesini kullanıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/cin-seddinde-kuantum-isinlama-deneyi-ii/", "text": "Çin Seddi, 'eşleştirilmiş fotonlar'ın 20 kilometre'lik bir mesafede ışınlanmasını hedefleyen rekor denemesine ev sahipliği yapacak. Çin Bilim Teknoloji Üniversitesi'nden Dr. Jian-Wei Pan ve ekibi, daha önce 600 metre olan 'kuantum eşleştirme' mesafesini 7.7 kilometre'ye çıkardı. Ekip, aynı deneyi Çin Seddi'nde 20 kilometre mesafede yapacak. Işınlamada fotonlar kuantum özelliklerini yitirmeden transfer ediliyor. Teorik fizikte 'kuantum eşleştirmesi', iki partikülün birbirlerinden kilometrelerce uzakta dahi olsalar tek parça gibi aynı şekilde davranış gösterebilmelerini öngörüyor. Bu durumda bir partikülün kuantum özelliklerinin bilinmesi, diğerinin de özdeş çıkacağı anlamına geliyor. Kuantum eşleştirmenin bilimsel deneyler dışında haberleşme alanında kritik uygulamaları var.rnrnKuantum özelliklerin eşleştirilmesi ile kriptolu içerik, kamuya açık kanallar üzerinden dışarıdan müdahale olmaksızın iletilebiliyor. Çin ekibinden önce şimdiye dek yapılan en uzak mesafeli kuantum eşleştirmesi Viyana Üniversitesi uzmanları tarafından Tuna Nehri'nin altında 600 metre içinde gerçekleştirilmişti. Çin ekibi kuantum ışınlamasını uydu iletişiminde kullanmak istiyor, bu nedenle uydu iletişiminin yeryüzünde bir simülasyonunu tasarlandı. Işınlamanın yapılacağı baz istasyon ile atmosferdeki bir uydu arasındaki hava miktarı, yeryüzünde 10 kilometre'lik bir mesafedekine eşit sayıldı. Işınım, Viyana ekibine göre çok daha geniş çaplı olarak gönderildi. Çinli ekip Viyana Üniversitesi'nin deneyini bir adım ileri götürerek, fotonları 1 milimetre'lik lazer ile iletmek yerine, 12 santimetre'lik bir lazer ışınımıyla iletti. Fotonlar, 7.7 kilometre ve 5.3 kilometre olmak üzere iki ayrı mesafede ışınlandı. Işınlardan biri hatta yakınlardaki Hefey kenti semalarından geçti ve hava kirliğilinden olumsuz etkilendiği gözlendi. Çinli ekip aynı deneyi 20 kilometre'lik bir mesafede yapmayı planlıyor. Bu deney için ise Çin Seddi ölçüt olarak seçildi. Seddin tarihi simgesinden de yararlanmak niyetindeki ekip, kuantum fiziği alanındaki bu rekor denemesini bir ulusal başarı olarak tanımlamak istiyor. Not: Makalenin orijinali hakemli fizik dergisi Physical Review Letters (Volume 94) yayımlamıştır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/cin-seddinde-kuantum-isinlama-deneyi/", "text": "'KUANTUM EŞLEŞTİRMESİ'rnTeorik fizikte 'kuantum eşleştirmesi', iki partikülün birbirlerinden kilometrelerce uzakta dahi olsalar tek parça gibi aynı şekilde davranış gösterebilmelerini öngörüyor. Bu durumda bir partikülün kuantum özelliklerinin bilinmesi, diğerinin de özdeş çıkacağı anlamına geliyor. Kuantum eşleştirmenin bilimsel deneyler dışında haberleşme alanında kritik uygulamaları var.rnrnKuantum özelliklerin eşleştirilmesi ile kriptolu içerik, kamuya açık kanallar üzerinden dışarıdan müdahale olmaksızın iletilebiliyor. Çin ekibinden önce şimdiye dek yapılan en uzak mesafeli kuantum eşleştirmesi Viyana Üniversitesi uzmanları tarafından Tuna Nehri'nin altında 600 metre içinde gerçekleştirilmişti.rnrn12 CM'LİK LAZER IŞINIMIrnÇin ekibi kuantum ışınlamasını uydu iletişiminde kullanmak istiyor, bu nedenle uydu iletişiminin yeryüzünde bir simülasyonunu tasarlandı. Işınlamanın yapılacağı baz istasyon ile atmosferdeki bir uydu arasındaki hava miktarı, yeryüzünde 10 kilometre'lik bir mesafedekine eşit sayıldı. Işınım, Viyana ekibine göre çok daha geniş çaplı olarak gönderildi. Çinli ekip Viyana Üniversitesi'nin deneyini bir adım ileri götürerek, fotonları 1 milimetre'lik lazer ile iletmek yerine, 12 santimetre'lik bir lazer ışınımıyla iletti. Fotonlar, 7.7 kilometre ve 5.3 kilometre olmak üzere iki ayrı mesafede ışınlandı. Işınlardan biri hatta yakınlardaki Hefey kenti semalarından geçti ve hava kirliğilinden olumsuz etkilendiği gözlendi.rnrnTARİHİ SEMBOL ÇİN SEDDİrnÇinli ekip aynı deneyi 20 kilometre'lik bir mesafede yapmayı planlıyor. Bu deney için ise Çin Seddi ölçüt olarak seçildi. Seddin tarihi simgesinden de yararlanmak niyetindeki ekip, kuantum fiziği alanındaki bu rekor denemesini bir ulusal başarı olarak tanımlamak istiyor.rnrnNot: Makalenin orijinali hakemli fizik dergisi Physical Review Letters (Volume 94) yayımlamıştır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/cin-ve-japonyanin-uzayda-sicak-yarisi/", "text": "Soğuk savaş döneminden bu yanaki en sıcak uzay yarışı, Asya'nın en büyük iki gücü olan Japonya ve Çin arasında görülüyor. TOKYO Japonya, Amerikan Apollo uzay mekiğiyle insanın ilk kez Ay'a ayak basmasından bu yanaki en büyük projenin sahibi olduğunu iddia ediyor. Çin de çalışmalarının insanlı Ay'a yolculuklarının yolunu açacağı umudunu dile getiriyor. Ancak şu anki en büyük sorunun, bilimsel değil, ilk kimin uydularını fırlatarak kimin önce oraya gideceği olduğu yorumları yapılıyor. Çin ve Japonya'nın ilk Ay çalışmalarını gelecek ay başlatmaları bekleniyor. Japon Uzay Ajansı, geçen hafta, yıllardır uğraşılan teknik sorunların ardından, Ay uydusu Selene'nin 13 eylülde fırlatılmak üzere hazırlandığını bildirdi. Çin'in de Chang'e-1 sondasını Eylül ayında fırlatmayı planladığı haberleri çıkarken, Pekin henüz bu konuda kesin bir tarih vermedi. Ancak, Çin Ulusal Uzay Dairesi'nin internet sitesinde, uzay aracının ve aracı taşıyacak roket Changzheng 3 roketinin bütün testleri geçtiği, fırlatma bölgesinin inşasının bittiği kaydedildi. Japon uzay ajansı yetkilileri, 276 milyon dolarlık Selene projesinin, ABD'nin, eski Sovyetler Birliği'ni geçerek Ay'a ilk inişi yaptığı Apollu programından bu yanaki en geniş kapsamlı program olduğunu söylüyor. Selene projesinde, Ay'ın çevresinde yörüngeye bir ana uydu dışında biraz daha küçük iki uyduyla Ay'ın oluşumu ve evrimine ilişkin çalışma öngörülüyor. Çin'in bugüne kadar 185 milyon dolar harcadığı programda Chang'e-1 uydusuyla da stereo kameralar ve X ray spektrometreler kullanılarak, Ay'ın yüzeyinin üç boyutlu haritası çıkarılacak. Pekin, bu çalışmalarının öncülüğünde 15 yıl içinde insanlı Ay çalışmalarını öngörüyor. Tokyo da insanlı Ay çalışmalarını 2025'e kadar hedefliyor. Öte yandan, Çin de Japonya da Ay uydularını ilk kimin fırlatacağını önemsemedikleri yönünde ifadeler kullanmaya çalışıyorlar. Japon uzay ajansı yetkililerinden Yasunori Motogawa, Bunu kazanma ya da kaybetme konusu yapmak istemiyorum. Ancak şuna inanıyorum ki, ilk kim fırlatırsa fırlatsın, Japonya'nın yürüteceği çalışma teknik olarak üstün. Hangisinin bilimsel gelişmelere yol açacağını göreceğiz diye konuştu. Diğer taraftan, Çin'in askeri uzay programının son yıllarda büyük sıçrayış yaptığına, 2003'te uzaya iki astronot gönderen ilk Asya ülkesi olduğuna, şimdiye kadar Rusya ve ABD dahil hiçbir ülkenin yapamadığı, eski bir meteoroloji uydusunu karadan orta menzilli füzeyle vurduğu bir deneyi yaptığına dikkat çekiliyor. Japonya da yaklaşık 10 yıl süren çalışmalardan sonra Şubat ayında küredeki herhangi bir noktayı izleyebilen dört casus uydu ağını tamamlamıştı. Asya'daki diğer bölgesel güçler olan Hindistan, Güney Kore, Malezya ve Tayvan'ın hepsinin uzayda uyduları bulunurken, Çin ve Japonya'nın Ay'la ilgili programları bugüne kadarki bölgedeki en iddialı uzay programları olarak dikkat çekiyor. Uluslararası basında, Ay'ın keşfi için Çin'in üç aşamalı plan öngördüğü, bu yıl içinde Dünya'nın uydusuna Chang'e-1 yörünge aracını göndermesinin ardından 2012'de insansız bir sefer öngördüğü haberleri çıkmıştı. Aynı haberlerde ABD'nin Ay'a yeniden insanlı uçuş için 2020 yılını hedeflediği de yer almıştı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/cinde-ekolojik-kent-kuruluyor/", "text": "Her şey yenilenebilir enerjilere bağlı olacak. Geri dönüşüm süreci optimize edilecek. Tarımsal sulama yağmur sularıyla yapılacak, ev atıkları yakıt olarak kullanılacak. DONGTAN Çin'de tamamen ekolojik kent inşa ediliyor. Her şey öngörüldüğü gibi giderse 'eko-kent', Yangze nehrinin ağzındaki Çonming Adası'nda 2009'da boy göstermeye başlayacak. Dongtan, dünyanın en kirli 30 şehrinden 20'sine sahip Çin'in ilk 'yeşil kenti' olacak. Şehirde kural basit; her şey yenilenebilir enerjilere bağlı olacak. Bu amaçla şimdiden kurulan üç türbin, Dongtan'ın rüzgarlarını keyfince kullanıyor. Dongtan'da geri dönüşüm süreci optimize edilecek. Tarımsal sulama yağmur sularıyla yapılacak, ev atıkları yakıt olarak kullanılacak. Şehir ahalisi, yerel çiftliklerde yetiştirilecek biyolojik ürünleri tüketecek. En fazla 8 katlı olacak evlerin çatıları çimle kaplanacak. Bu da en iyi ısı yalıtımını sağlayacak ve enerji tüketimi yüzde 70 azalacak. Şehrin ancak yüzde 40'ına inşaat yapılacak. Kalan alanlar tarıma ve doğal kuş cennetlerine ayrılacak. Vahşi hayvanlar için geçiş yolları olacağını belirten yetkililer, şehirde motorlu taşıt kullanılmamasının özendirileceğini, insanların yürümeye ya da bisiklete binmeye teşvik edileceğini anlatıyor. Şehirde araçlarda benzin ya da mazot kullanılmayacak. Billur gibi sulara sahip yat limanı, bugünkü balıkçı barınağının yerini alacak. Proje için Şanghay yöneticileriyle işbirliği yapan İngiliz şirketi, Dongtan şehrinin planlarını hazırlıyor. Buna göre, başlangıç için 1,3 milyar dolarlık bütçe hazırlandı. Bütçe, çalışmalar ilerledikçe devasa boyutlara ulaşabilecek. 25 yıla kadar yarım milyon insan, anakaraya bugün feribotla bağlanan bu kuş cenneti adadan ev satın alabilecek. Bu yeşil rüyaya itiraz eden bazı uzmanlar ise, kentin kurulacağı Çonming Adası'nın zaten doğal ekolojik bir ada olduğunu ve insanların müdahalesine, kalkınma projelerine ihtiyacı olmadığını söylüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/cinden-kutupta-yer-uydu-istasyonu/", "text": "Çin, Kuzey Kutbu'nda yer üstü uydu istasyonu kuracak. Çin Meteoroloji Müdürlüğü Uyduya Dayalı Meteorolojik Çalışmalar Merkezi ve Uzaydan Hava Durumu İzleme ve Erken Uyarı Merkezi Başkanı Yang Jun, Çin Uluslararası Radyosu'nun internet sayfasında yer alan açıklamasında, Çin'in ABD ve Rusya'dan sonra kutuplar üzerindeki yörüngelerde meteoroloji uydusu ile sabit yörünge meteoroloji uydusuna sahip üçüncü ülke haline geldiğini söyledi. Yang Jun, Çin'in uzaya gönderdiği 'Feng Yun' meteoroloji uydularından gelen verilerin bilimsel gözlem, ulusal ekonomi ve afet tahmini dahil olmak üzere çeşitli alanlarda yaygın olarak değerlendirildiğini belirtti. Jun, uyduya dayalı meteoroloji çalışmalarında uzay,atmosfer, kara ve deniz gibi faktörlerin ekolojik değişimlerdeki etkisine yönelik araştırmalara ağırlık vereceklerini ve uyduya dayalı afet tahmini çalışmalarını geliştireceklerini açıkladı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/cinden-parcacik-fizigi-atilimi-parcacik-fizigi-calismalari/", "text": "Parçacık fiziğinde son yıllarda yaşanan gelişmeler, maddeyi oluşturan temel parçacıkların incelenmesi açısından önemli gelişmelere sahne oluyor. Bugün belli başlı merkezlerde yürütülen çalışmalar, ihtiyaç duyulan büyük enerjiler ve başlangıç maliyetleri nedeniyle oldukça büyük bütçeleri gerektiriyor. Parçacık Fiziği konusunda çalışma yapan alanlar incelendiğinde büyük ekonomiler ve büyük güçlerin egemen olduğu görülebiliyor. Örneğin Brookhaven Ulusal Laboratuarı ABD'de kurulmuş olup Dünya'nın ilk ağır iyon çarpıştırıcısı olma özelliğini taşımaktadır. Yine Rusya'nın Novosibirsk bölgesinde kurulu olan Budker Nükleer Fizik Enstitüsü bu alanda çalışma yapan en önemli laboratuarlardan birisidir. Yukarıda ki iki örnek dışında günümüzde önemli bir başarıya sahip olan CERN, 2008 yılında ilk deneylerini yapmaya başlamış olsa da geçen 6 yıllık süreçte en yüksek enerji bandı, nötral akım keşfi ve LHC gibi önemli deneyleri gerçekleştirmiştir. CERN dışında Hamburg'da kurulu olan parçacık fiziği laboratuarı, Chicago'da Fermilab ve SLAC doğrusal hızlandırıcı merkezi, bugün elde ettiğimiz bilgilerin temelini oluşturmakta. Ülkemizde yapılan çalışmalara göz atıldığında parçacık fiziği konusunda yoğunlukla teorik çalışmaların gerçekleştirildiği görülebilir. Her ne kadar son yıllarda deneysel araştırmalar için yurt dışında yer alan araştırma merkezlerinde görev alınsa da bu alanda oldukça yetersiz olduğumuz söyleyebiliriz. Bu kadar ön bilgi ya da detaydan sonra asıl konumuza gelelim. Pek çok ürün grubunda hakimiyeti bulunan hem ekonomisi hem de iş gücü ile dünya ekonomisinde önemli bir payı olan Çin, dünyanın en büyük parçacık çarpıştırıcısını kurmak için hazırlanıyor. Planlamalara göre çarpıştırıcının 2028 yılında tamamlanması düşünülürken yaklaşık 52 km'lik bir uzunluğa sahip olması bekleniyor. Yeni kurulması planlanan çarpıştırıcının sağlayacağı avantajlar arasında Higgs bozonu ve diğer parçacıklar ile etkileşimleri konusunda daha detaylı bilgilerin elde edilebileceği düşünülmekte. Ayrıca 52 km'lik tünelde hem elektron pozitron çarpıştırıcı hem de proton-proton çarpıştırıcının yer alması bekleniyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/columbusun-montaji-icin-uzay-yuruyusu/", "text": "Atlantis uzay mekiğinin iki astronotu, Alman astronot Hans Schlegel'in rahatsızlığı dolayısıyla ertelenen mekik dışı görevi yerine getirmek üzere uzaya çıktı. HOUSTON NASA yetkilileri, 6,5 saat sürmesi beklenen ve Columbus modülünün Uluslararası Uzay İstasyonuna montajı için yapılacak üç uzay çıkışından ilki olacak uzay yürüyüşünün, TSİ 16:35'te başlamasının beklendiğini belirtti. Mekiğin UUİ ile kenetlenmesinden hemen önce rahatsızlandığı belirtilen ve bu nedenle yapılması planlanan ilk uzay çıkışına katılamayan Alman astronot Schlegel'in yerine, ABD'li astronot Stanley Love'un bir başka ABD'li astronot Rex Walheim ile uzaya çıkacağını belirten NASA yetkilileri, bu uzay yürüyüşü için hazırlık yapan iki astronotun geceyi basınç odasında geçirdiğini kaydetti. Rahatsızlandığı belirtilen 56 yaşındaki Alman astronotun sağlık sorunu konusunda bilgi vermeyen yetkililer, sadece Shlegel'in hayati tehlikesi bulunmadığını söylemekle yetindi. Uzaya çıkan iki astronotun başlıca görevi, 7 metre uzunluğunda ve 4,5 metre çapındaki büyük silindir Columbus modülünü Harmony modülüne monte etmeye hazırlamak olacak. Rex Walheim ve Stanley Love, öncelikle Columbus'u Atlantis'in yük bölümünden çıkarmak için UUİ'nin robot koluyla yakalamayı sağlayacak sistemi kuracak. Boş ağırlığı 10,3 ton olan Columbus modülünün UUİ'ye ön montajı yapıldıktan sonra iki uzay adamı, aralarında mikro-meteoritlerden koruyacak kalkanların yerleştirilmesi gibi hassas uygulamaların da bulunduğu 11 görevi yerine getirecek. Avrupa modülü Columbus, Mars'ın insanlı keşfine hazırlık amacıyla UUİ'nin araştırma kapasitesini artırmak için biyoteknoloji, tıp, katı ve sıvı materyaller üzerinde yerçekimsiz ortamda yüzlerce deney yapılmasına olanak sağlayacak. 1,3 milyar Euro değerindeki laboratuvara 3 kişi sığabiliyor. Laboratuvar, 10 deney dolabına ev sahipliği yapabiliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/copten-biyogaz-ve-organik-gubre/", "text": "Akdeniz Üniversitesi Temiz Enerji Araştırma ve Uygulama Merkezi, üniversitenin yıllık bin tonluk çöpünden 55 bin metreküp biyogaz, 600 ton da organik gübre üretecek. Merkezin müdürü Prof. Dr. Osman Yaldız, 'Sıfır Emisyon Kampüs' anlayışıyla 'çevreyi hiç kirletmeyen üniversite' amacını ortaya koyduklarını söyledi. Çeşitli çalışmalar yaptıklarını dile getiren Yaldız, biyogazın, doğalgaza benzediğini belirterek, bu gazın, elektrik üretiminde ya da gazı direkt yakarak ısıl enerjisi olarak kullanılabileceğini kaydetti. Dünyada biyogaz teknolojisinin çok geliştiğini ve 12 bin metreküplük dev tesislerin bulunduğunu vurgulayan Yaldız, amaçlarının, bu tesislerin Türkiye'de de kurulması ve biyogaz üretilmesini sağlamak olduğunu belirtti. \"Önce, ekonomik bir tesis olarak Akdeniz Üniversitesi'nde bu uygulamayı başlatacağız. Üniversite kaynaklarıyla 200 metreküp hacminde biyogaz tesisi projesini rektörlüğe sunduk. Bu tesiste elde edilecek biyogazı ısıl enerjisine çevireceğiz ve bunu da sera ısıtmasında kullanacağız. Biyogazın tüm atıklarını değerlendireceklerini belirten Yaldız, biyogazdan çıkan materyalin de çok değerli bir organik gübre olduğunu kaydetti. Kuracakları tesiste elde edilecek gübreyi bin 300 dekarlık alanda kullanacaklarını belirten Yaldız, yakın zamanda Türkiye'de bu tesislerin kurulmaya başlayacağını söyledi. Yaldız, \"Çöp diye bir kavram yoktur, herşey kullanılabilir. Ev hanımı için, evinin önüne bıraktığı atık dolu poşet çöp, bizim içinse hammaddedir\" dedi. Biyogaz tesisleri için yapılan çalışmaların aynı zamanda küresel ısınmaya karşı bir tedbir olduğunu da anlatan Yaldız, \"Yerel çözümler üreterek, küresel sorunlara çözüm buluyoruz. Karbondioksit emisyonunu azaltarak küresel ısınmanın etkilerini azaltmaya çalışıyoruz\" dedi. Antalya'nın Kumluca ilçesinin dünyadaki en büyük sera üreticilerinden biri olduğunu hatırlatan Yaldız, bu ilçede yılda 300 bin ton sera atığının ortaya çıktığını söyledi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/coriolis-kuvveti/", "text": "Dünya kendi etrafında yaklaşık olarak 1609 km/saat hız ile dönmektedir. Bu dönme hareketi dünya etrafındaki hava ve suyun hareketin etkilemektedir. Bu etki fizikçiler tarafından Coriolis etkisi olarak adlandırılır. Coriolis kelimesi 19. yüzyılda bu etkiyi bulan fransız bilim adamı Gaspard Coriolis'den gelmektedir. Dünya, doğuya doğru dönme hareketi yaparken, bu hareket hava ve su için kuzey yarımkürede saat yönü ile aynı yönde bir kıvrılmaya, güney yarımküre de ise saat yönünün tersi yönde bir kıvrılmaya yol açmaktadır. Bu etkiyi tropik rüzgar ve kasırgaların uydu fotoğraflarında kolaylıkla görebiliriz. Coriolis kuvveti, dönen bir platformun karşı tarafına yürümeye çalışan biri tarafından anlaşılabilir. Kişi yürümek istediği tarafa doğru dik açıyla itildiğini görür. Benzer şekilde, dönen yer kürenin yüzeyi üzerinde hareket eden hava, kuzey yarım kürede hareket yönünün sağına, güney yarım kürede soluna saptırır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/corot-dunyaya-kardes-arayacak/", "text": "Güneş Sistemi dışındaki Dünya benzeri gezegenleri araştıracak COROT şimdiye dek yapılmış en gelişmiş uzay araçlarından biri. Fransız uzay dairesi CNES tarafından geliştirilen COROT, Kazakistan'daki Baykonur Uzay Üssü'nden Çarşamba günü TSİ 16:43'te Soyuz füzesinin sırtında uzay yolculuğuna başlayacak. COROT yeryüzünden 827 kilometre yükseklikte Dünya yörüngesine oturacak ve 2009 yılına dek uzayın derinliklerinde Dünya benzeri gezegenleri gözlemleyecek. COROT projesinin hedefi Dünya'dan biraz daha büyük kayalık gezegenleri tespit etmek, şimdiye dek Güneş Sistemi dışında yer teleskoplarıyla gözlemlenen 200'den fazla Dünya-benzeri gezegenler ilk kez uzaydan incelenecek. Güneş Sistemi dışındaki gaz gezegenlerinin çoğunluğu kütle olarak Jüpiter'den biraz daha ağır, ancak COROT daha küçük ve kayalık gezegenleri gözlemlemeyi hedefliyor. COROT gözlemlerine Ocak 2007'de başlayacak. COROT'ta bulunan 27 santimetre'lik teleskop, gezegenleri, kendi yıldızlarının çizgisinden geçişlerinde meydana gelen kütle çekim bükülmelerinden tespit edecek. Projenin bilim insanlarından Paris-Sud Üniversitesi uzmanı Marc Ollivier, COROT'un hassas cihazları sayesinde uzay için çok küçük bir ölçü olan Dünya'nın 2 ila 3 katı büyüklükte gezegenler dahi gözlemleyebileceğini belirtiyor. Kayalık gezegenlerin Dünya'nın yaklaşık 5 ila 10 katı büyüklükte olması bekleniyor. COROT projesi bilim ekibinden Londra Kraliçe Mary Üniversitesi profesörü Queen Mary Ian Roxburgh, BBC'ye verdiği demeçte 25 yıldır bu anı bekliyoruz, uzayda yeni Dünya'lar arayacak bu ilk ciddi projenin en az bir düzine yeni gezegen keşfetmesini umuyoruz diye konuştu. COROT projesine Fransız Uzay Dairesi CNES , Avrupa Uzay Ajansı ESA, Avusturya, İspanya, Almanya, Belçika ve Brezilya uzay daireleri de katkıda buluyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/crafoord-odulunu-uc-bilim-adami-paylasti/", "text": "Nobel ödülleri içinde değerlendirilmeyen, bilimsel alanlarda dağıtılan geleneksel Crafoord Ödülünü bu yıl bir ABD'li ile iki Rus bilim adamı paylaştı. STOCKHOLM İsveç Kraliyet Bilimler Akademisinden yapılan açıklamada, ABD'li kuramsal fizikçi Edward Witten ile Rus matematikçi Maksim Kontseviç ve Rus astronom Raşid Aliyeviç Sunyaev, 500 bin dolar değerindeki ödülü paylaştı. Açıklamada, ödülün, Princeton'daki Tabii Bilimler Okulundan Profesör Witten ile Fransa'daki Yüksek Bilimsel Araştırmalar Enstitüsünden Matematik Profesör Kontseviç'e modern kuramsal fiziğin esinlediği matematiğe önemli katkıları nedeniyle verildiği belirtildi. Crafoord'un astronomiyi kapsayan kısmında Moskova'daki Rus Bilimler Akademisi Yüksek Enerji Astrofiziği bölümü Başkanı Aliyeviç Sunyaev'in ödüllendirildiği belirtilen açıklamada, bu ödülün de yüksek enerji astrofiziği ve evrenbilime katkılar nedeniyle verildiği kaydedildi. Ödül töreninin, 23 Nisan'da Stockholm'de İsveç Kralı Carl Gustaf'ın katılımıyla yapılacağı ifade edildi. İsveçli bilim adamı Holfer Crafoord adına 1982 yılından bu dağıtılan ödüller, matematik ve astronomi gibi Nobel ödüllerinin kapsamadığı bilimsel araştırma alanlarında veriliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/cuce-gezegenlerin-sirri-aciga-cikiyor/", "text": "Aslında uzun süredir konuşulan fakat ESA'ın Rosetta Philae uzay aracıyla 67P ismi verilen bir kuyruklu yıldıza inmesinden sonra daha fazla dile getirilmeye başlanan bu seyahatler, bizi uzayın bilinmeyen derinliklerine doğru götürüyor. Son olarak Ceres ve Plüton hakkında bilgi toplamak üzere NASA tarafından gönderilen uzay aracının önümüzde ki aylarda Plüton yörüngesine gireceğini öğrenmiştik. İnsanlık adına büyük bir gelişme olan bu durum, bir yıl içerisinde iki ayrı gezegen hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlayacak. Her ne kadar ESA'ın 10 yıllık projesi kapsamında kuyruklu yıldıza inmesi kadar ses getirmemiş olsa da pek de yeni sayılmayan iki yeni gezegeni gözlemek, bilim adına bilinmeyen pek çok şeyin ortaya çıkmasına imkan tanıyacak. Ceres ve Plüton, Dünya gibi büyük ve yuvarlak olan fakat yörüngelerini farklı gök cisimleri ile paylaşan iki gezegen. Son dönemde Plüton üzerine pek çok teori üretilmiş olsa da bu gözlemler, soru işaretlerinin giderilmesini sağlayacak. Araştırmalara göre her iki gezegen, Güneş sisteminin oluşumu konusunda bizlere büyük ipuçları sunabilir. Öyle ki Mart ayında Dawn ismi verilen NASA'nın uzay aracının Ceres'in yörüngesine girmesi planlanıyor. Ceres, yaklaşık 980 kilometre çapında olan ve ana asteroit kuşağında yer alan tüm gezegenlerin üçte biri kütleye sahip olan bir cüce gezegendir. Bilim insanları, Ceres'in Güneş sisteminin oluşumunda ortaya çıkan ve o dönemin izlerini halen taşıyan bir gezegen olduğunu düşünürken araştırmalarda Ceres yüzeyinde çeşitli kil mineralleri ile buz tabakası olduğu görülüyor. Bugün, bazı gezegenlerde yüzeyin, buzla kaplı bir okyanustan oluştuğu düşünülürken Ceres'inde bir atmosfer ya da yer altı su kaynaklarına sahip olabileceğine inanılıyor. Mart ayında Ceres yörüngesinde olacak Dawn uzay aracından sonra Temmuz ayında Plüton'un yörüngesine girecek olan New Horizons'unda en az Dawn kadar önemli bilgiler sunması bekleniyor. Sonuç itibariyle henüz neyle karşılaşacağımızı ya da bu gezegenlerin bize neler sunacağını bilmesek te bir yıl içerisinde iki ayrı gezegen hakkında bilgi sahibi olmanın merak uyandırdığını söylemeliyiz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/daglardaki-buzlarin-azalmasi-kaygi-verici/", "text": "BM Çevre Programı ile Dünyanın Buz Tabakaları Gözlem Servisi'nin ortak raporu, 2006 yılında rekor oranda buz kütlesi eridi, 21'inci yüzyılın başlamasından bu yana da buz tabakalarının ortalama erime oranı ikiye katlandı. Buz tabakalarının dönemsel olarak erimesi normal kabul ediliyor, ama son bir kaç yılda, erimenin hızlanmasını bilim adamları endişe verici buluyorlar. Bu yeni rapor, buz kütlelerindeki beklenmedik kaybı belgeliyor. Buna göre 2004 ve 2006 yıllarındaki çekilmeler, 1998 yılındaki rekor kayıpların iki katına ulaştı. İklim uzmanları, dünyadaki buz kütlelerinin iklimdeki değişikliklere karşı hassas olduklarına dikkat çekiyorlar: Uzmanlara göre çekilmenin hızı da bu nedenle kaygı verici. BM raporunda, çekilmenin mevcut hızda devam etmesi halinde, bir çok buz tabakasının bu yüzyılın sonunda ortadan kaybolabileceği vurgulanıyor. Buz tabakalarında yaz dönemindeki erimeyle açığa çıkan su, bir çok nehre kaynak oluşturuyor. Buz tabakalarının tamamen yokolması ise gelecekte milyonlarca insanın su kaynaklarını tehdit edebilir. Birleşmiş Milletler, bu alanda daha fazla araştırılma yapılmasını istiyor. Batı Avrupa ve Kuzey Amerika buz tabakalarına ilişkin kapsamlı veri toplanmış olsa da, Orta Asya ve tropikal kesimlere ilişkin yeterli bilgi bulunmuyor ki bu kesimlerin ekosistemleri, büyük ölçüde buzulların ne kadar yeterli olduğuna bağlı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dambil-halter-bulutsusu-ve-ilginc-ozellikleri/", "text": "Dambıl ya da Halter bulutsusu olarak adlandırılan ( bilinen diğer adları M 27, Messier 27 ve NGC 6853) Tilkicik takımyıldızına ait gezegenimsi bir bulutsudur. Dünyamıza olan uzaklığı 1360 ışık yılı olup keşfedilmesi Charles Messier tarafından 1764 yılında gerçekleşmiştir. Keşfedilmesinde Ay'ın dörtte biri parlaklığa sahip olması, amatör bir teleskop ya da bir dürbün ile görülebilmesi etkili olmuştur. Oldukça etkileyici bir görünüme sahip olan M27, ölen yıldızların yoğun mor ötesi ışıklarının harekete geçmesiyle oluşmuştur. Kendisini oluşturan üçgen içerisinde Vega, Alair ve Deneb yıldızları yer almaktadır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi keşfedilmesinde, bir dürbün ya da amatör bir teleskopla görülebilmesi etkili olmuştur. Bu onun keşfedilen ilk gezegenimsi bulutsu olmasını sağlarken M27'yi Dambıl olarak adlandıran kişi ise John Herchel olmuştur. Genellikle iyi düzeyde bir dürbün veya orta düzeyde bir teleskop ile kolaylıkla görülebilse de küresel yapısı net olarak görülememektedir. Teleskop ile bakıldığında M 27, bir merkez çevresinde iki yana uzanan bir parlaklık şeklinde görülmektedir. Fakat daha ayrıntılı görüntü alınabilen teleskoplar ile M 27'nin kum saatini andırdığı söylenebilmektedir. Bir bulutsu olan M 27, ismini aldığı gezegenler ile bir ilişkiye sahip değildir. Onun gezegenimsi olarak adlandırılmasında daha sönük bir yapıya sahip olsa da disk biçiminde görünmesi etkili olmuştur. Yapılan gözlemlerde merkezinde bir cüce olduğu görülen bulutsunun bir zamanlar güneş benzeri bir yıldız barındırdığını söylemeliyiz. Yaklaşık 50 bin yıl önce hidrojeni tükenerek çökmeye başlayan bu yıldız hidrojenin yanmasıyla birlikte iyice şişerek kırmızı bir dev haline gelmiştir. Daha sonra yarısı savrulan yıldız, geriye kalan çekirdek çevresinde genişleyen M 27'yi oluşturmuştur. Sahip olduğumuz güneş ise yaklaşık 5 milyar yıl içerisinde M 27 ile aynı kaderi paylaşarak gezegenimsi bir bulutsu haline dönüşecektir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dawn-uzay-araci-cuce-gezegen-cerese-yaklasiyor/", "text": "Ceres, Güneş Sistemi'nde bulunan en küçük cüce gezegen olarak biliniyor. Ana asteroit kuşağında yer alan ve Mars Jüpiter arasında ki en büyük cisim olan Ceres, 1 Ocak 1801 yılında İtalyan Astronom Giuseppe Piazzi tarafından keşfedilmiştir. Ceres, Asteroitler içerisinde ilk keşfedilen olduğu için #1 numarayı alırken 50 yıl süresince 8. Gezegen olarak adlandırılmıştır. Ceres Asteroitine ilişkin yapılan çalışmalarda tahminler yüzeyin su buzu, karbonat ve kil gibi hidratlı minerallerden oluştuğunu göstermektedir. Yine yüzey altında sıvı sudan oluşan bir okyanus bulunma ihtimali vardır. Cüce gezegenin yüzey sıcaklığı ise -38 derece olarak belirlenmiştir. NASA tarafından daha önce hiç ziyaret edilmeyen Ceres cüce gezegenini incelemek üzere 2007 yılında fırlatılan Dawn uzay aracı, 2015 Mart'ında Ceres gezegenini yörüngesine girecek. 2007 yılında fırlatılan uzay aracıyla farklı yörüngede yer alması nedeniyle zaman, zaman iletişim sorunları yaşanırken geçtiğimiz aylarda bu sorun aşılarak yeni görev için programlamalar yapıldı. Ceres gezegenine yaklaşık 640.000 km uzaklıkta bulunan Dawn, saatte 725 km'lik hız ile yaklaşmaya devam ediyor. Dawn'ın bu denli önemli olmasında, görevin başarıya ulaşması durumunda, tek görevde iki hedefe ulaşan ilk uzay aracı olacak olması etkili görünüyor. Bilindiği gibi Dawn daha önce ilkel gezegen Vesta'yı 2011 2012 yılları arasında ziyaret etmiş, ziyarete ilişkin pek çok ayrıntılı bilgi göndermişti. UCLA'da görev alan Christopher Russell, Dawn Ceres görevi hakkında yaptığı açıklamada Ceres bizim için tam bir gizem. Vesta'ya oranla sırlarını açığa çıkaracak meteorları yok şeklinde bilgiler sundu. Ceres, yaklaşık 950 km çapında asteroid kuşağında yer alan en büyük yapı. Vesta ise asteroid kuşağında en büyük ikinci yapı olup ortalama 525 km çapa sahiptir. Mart 2015'e kadar Ceres yörüngesine doğru ilerleyecek olan Dawn, çok daha faydalı bilgiler ile görüntüleri iletecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dehanin-formulu-iyi-egitim/", "text": "Dahi bir çocuk yetiştirmenin yolu aslında zeka, eğitim, sevgi dolu bir aile ortamı ve çalışkanlık gibi bilindik kurallar, ancak işin sırrı bunların nasıl kombine edileceğinde. Bilim insanları bunun formülünü araştırdı. Saygın Perspectives on Psychological Science adlı dergide yayımlanan 35 yılı kapsayan bir çalışmada, 5.000'den fazla matematik yeteneği yüksek genç 12 yaşından itibaren sürekli takip edildi. Gençlerin başarısı ilerki yaşlarda yaptıkları çalışmalar, kazandıkları dereceler ve diplomalar ve buldukları patentler gibi unsurlarla ölçüldü. Araştırmaya katılan bilim insanlarından Vanderbilt Üniversitesi uzmanı David Lubinski, matematik ve benzeri konularda zekanın başlangıçta işe yaradığını, ancak ve ancak, zekanın üstüne eğitim, fedakarlık ve çalışkanlık konmadığında zekanın köreldiğini vurguluyor. Lubinski, eğitim ve çalışkanlığın zekaya katkısının doğuştan gelen yeteneği aşabildiğini belirtiyor. Araştırmada öne çıkan gençlerin çoğunlukla sevgi dolu ve güven verici aile ortamlarında yetişmiş olduklarına dikkat çekiliyor. Eğitim ve sosyal rehberlik gibi dış faktörler zekanın gelişmesi kadar karakterin de gelişmesine olanak sağladığı için, çocuğun daha çalışkan olmasını, dolayısıyla da kendi yeteneklerini daha iyi öne çıkarmasını sağlıyor. Lubinski, en zeki çocuklar arasında bireysel farklılıkların eğitim ve rehberlik gibi dış faktörlerle belirlendiğini, avantajın iyi öğretmen ve çocuğa rahat veren bir ev hayatından geçtiğini ifade ediyor. Ebeveynlerin gençlere gösterdiği kişisel saygı ve güven, gençte çalışkanlık duygusunu artırıyor, bu da zekanın potansiyelini gerçekleştirmesini katkıda bulunuyor. Lubinski, zeka ile patent ve doktora alma arasında doğru orantı olduğunu, daha zekilerin kariyer olarak daha yüksek başarı gösterdiğini dile getiriyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dejavunun-bilimselligi/", "text": "'Bu anı daha önce yaşadım!\"Kısa bir süre önce arkadaşlarıyla birlikte televizyon izlerken ansızın garip bir duyguya kapıldığını açıklıyor genç araştırmacı: \"Bir ara ekrandaki kişiler bana çok tanıdık geldi. O anda bu duygunun yalnızca gördüklerimle sınırlı kalmayıp, yaşadığım her şey için geçerli olduğunu fark ettim... Her şey sanki daha önce yaşadığım bir şeyin tıpa tıp aynısıydı\" diyor. Bu olayı yaşayan Akira O'Connor Leeds Üniversitesi'nde yüksek lisans öğrencisi. Göz açıp kapayıncaya dek geçen o kısacık sürede, ruhbilimcilerin bir zamanlar sistemli bir araştırmayı olası kılamayacak denli kestirimi olanaksız ve gelip geçici olduğuna inandıkları bir görmüşlük duygusuna, bir başka deyişle \"deja vu\" duygusuna kapıldı. OConnor görmüşlük duygusunu yeniden gözden geçirmekte olan küçük bir araştırmacı grubunun üyesi. Son iki yıldır bu duyguyu laboratuvar ortamında oluşturmaya çalışan O'Connor, araştırması kapsamında, ses geçirmeyen minik bir odada topladığı deneklerine ipnoz uyguluyor. Denekler gözlerini yumar yummaz, kendilerine bir bilgisayar aracılığıyla 20 sözcükten oluşan bir liste dinletiliyor. Bu listede \"kuruş\" gibi çok yaygın olarak kullanılan sözcüklerin yanı sıra, pek sık karşımıza çıkmadığı varsayılan sözcükler de yer alıyor. Birkaç dakika sonra O'Connor deneklerin esrime durumundan çıkmalarını sağlıyor ve onlara sunduğu, aralarında ipnoz durumunda dinledikleri kimi sözcüklerin de olduğu, yeni bir listedeki sözcüklerin kendilerine ne denli tanıdık geldiğini araştırıyor. Bu aşamada genellikle çok şaşırtıcı bir durum yaşanıyor ve deneklerin yaklaşık %40'ı bir tür deja vu duygusuna kapıldıklarını belirtiyorlar. Discover bilim dergisindeki habere göre, Fransızca kökenli bir deyim olan \"deja vu\" teknik açıdan \"şimdiki zamanda yaşanan bir deneyimin belirsiz bir geçmişte de yaşanıldığı duygusu\" olarak tanımlanıyor. Bu deyim genellikle yanlış bir biçimde iki kez yaşanmış bir olayı betimlemek amacıyla kullanılıyor. Ancak çoğu insan bunun bir şeyi daha önce yaşamış gibi bir duyguya kapılmak olduğunu biliyor. Geçmişte ruhbilimciler yalnızca görmüşlük duygusundan söz etmekle kalmayıp, duymuşluk , koklamışlık , okumuşluk ve yaşanmışlık duygularına da değinmişlerdi. Freud bu duygunun köklerinin annenin cinsel organlarına uzandığına dikkat çekiyor, \"Bireyin daha önce orada olduğuna bu denli yürekten inanabileceği başka bir yer olmasa gerek,\" diyordu. Böylesi bir deneyimi hiç yaşamamış olanlar , deja vu olgusunu, tıpkı hortlak görmek gibi, garabet bir şey olarak yorumlayabilirler. Ne var ki, kimi araştırmacılar görmüşlük duygusunun anıların canlanması ve beynin aşinalığı nasıl saptadığı gibi temel konulara ışık tutabileceğine inanıyorlar.19. yüzyılda görmüşlük duygusunu açıklamak amacıyla onlarca kuram ortaya atıldı ve onu betimlemek için farklı deyimler oluşturuldu. Ancak bu alandaki çalışmalar tırmanışa geçerken Pavlov ve köpeklerinin çıkagelmesiyle birlikte gözler davranışçılık kuramına çevrildi. Deja vu araştırmacılara gözlemleyebilecekleri herhangi bir davranış sunmadığından, ana akım ruhbilimciler giderek ilgilerini yitirdiler. 1980'lere dek, deja vu ile ilgili makalelerin çoğu parapsikoloji dergilerinde yayımlandı. \"The DZja Vu Experience\" adlı bir kitap yazan ruhbilim uzmanı Alan Brown, \"Bu alan paranormal kuramlarla kirletildi. Deja vu bilim insanları tarafından tu kaka ilan edildi. Şimdi bizler bu kötü izlenimi yok edip onu yasal bir çerçeveye oturtmaya çalışıyoruz,\" diyor. Beyindeki anormal bir davranışın bu organın normal davranışına ışık tutabileceğine inanan Brown, \"Bu düzeneğin kavranması durumunda bir altın madenine kavuşmuş oluruz,\"diye ekliyor. Önce tek deney vardırnrnKısa bir süre öncesine dek, deja vu ile ilgili olarak bildiklerimiz 1940'larda Morton Leeds adlı bir üniversite öğrencisi tarafından yapılan tek bir araştırmadan ibaretti. Leeds olağanüstü bir sıklıkta deja vu nöbetleri yaşadığından, deneyimlerinin ayrıntılı bir kaydını tutmaya karar vermişti. Nöbetlerin zamanını, nöbet sırasındaki koşulları, her bir nöbetin süre ve yoğunluğunu en ince ayrıntılarıyla kaydeden Leeds bu kayıtları incelediğinde deja vu nöbetlerini genellikle sıradan ortamlarda yaşadığına tanık oldu. Dahası, nöbetler çoğunlukla bunalımlı olduğu ve bitkin düştüğü durumlarda ve genellikle günün geç saatlerinde ya da hafta sonlarında ortaya çıkıyordu. Leeds'den sonra yapılan başka araştırmalar da deja vu duygusunu birtakım unsurların körüklediğini ortaya koymaktaydı. Daha eğitimli, çok gezen, varlıklı ve özgür kişilerde görmüşlük duygusuna daha çok tanık olunmaktaydı. Yaş ilerledikçe bu duygu da giderek yok olmaktaydı. Yirmili yaşlarındaki biri bu duyguyu yılda yaklaşık üç kez yaşarken, orta yaşlı bir kişide on yılda bir tanık olunmaktaydı. Deja vu olgusunun laboratuvar ortamında güçlükle incelenebileceğine dikkat çeken Brown, bunun ender yaşanan, önceden kestirilmesi olanaksız ve göz açıp kapayıncaya dek geçen bir durum olması nedeniyle, deneklerin başlarından geçen deneyimleri genellikle unuttuklarını belirtiyor. Bu da, geçmişe dönük incelemeleri güvenilir olmaktan çıkarıyor. Şimdilerde Güney Metodist Üniversitesi'nde görevli olan Brown çalışmalarını Duke Üniversitesi ruhbilimcilerinden Elizabeth Marsh ile birlikte sürdürüyor. Her iki okuldan da öğrencilerin katıldığı bu araştırmada her bir uzman öğrencilerine öteki yerleşkenin kimi bölümlerini yansıtan resimler gösterip onlardan arka planda x işaretli yerleri hızla bulmalarını istiyorlar. Bu uygulamadan üç hafta sonra öğrencilere farklı bir fotoğraf dizisi gösteriliyor. Bu fotoğraflar arasında onlara daha önce gösterilen kimi resimler de yer alıyor. Bu verileri değerlendiren Brown ve Marsh öğrencilerin %89'unun, öteki yerleşkeyi hiç ziyaret etmemiş olmalarına karşın, kesinlikle görmüş gibi bir tavır takındıklarına tanık oldular. Deneklerin hemen hemen yarısında deja vu'ye benzer bir duygu saptandı. Brown ile Marsh'ın araştırması görmüşlük duygusunun, çoğu ruhbilimcinin uzun süredir inandığının tersine, nöronların yanlış ateşlenmesi sonucunda ortaya çıkan sanrıdan farklı bir durum olduğunu ortaya koyuyor. Elde edilen sonuçlar 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan \"çifte algılama\" kuramıyla açıklanabilir. Bu kurama göre, insanlar kimi zaman birtakım şeyleri hızlı bir ardıllıkla iki kez görebiliyorlar. İlkinde gördükleri yüzeysel ve yapay oluyor. İkinci kez ise gördüklerinin tümden bilincinde oluyorlar. Söz gelimi cep telefonunuzla konuşurken gözünüz bir binaya ilişebilir, ama onu tam olarak algılamazsınız. Bir süre sonra telefonu kapatıp ona ikinci kez baktığınızda daha önce gördüklerinizi anımsamasanız bile, beyniniz onu bir biçimde kaydettiğinden birtakım görüntüler size tanıdık gelir. Kimi epilepsi hastaları sürekli deja vu durumu yaşadıklarından yakınırlar. Genellikle nöbetten hemen önce beliren deja vu durumunun oldukça sıkıntılı geçtiğine dikkat çekerler. rnrnHiç görmedikleri kişilerrnrnSinirbilim uzmanları bu hastaların anlattıklarından yola çıkarak yaptıkları incelemeler sonucunda yaşananların temporal lob ve beynin bu bölgesini çevreleyen alandan kaynaklandığı görüşüne vardılar. Dahası, söz konusu bölgeleri elektrodlarla devinime geçirmeyi bile başardılar. Epilepsi hastalarının yaşadıklarıyla çok yakın benzerlikler taşıyan deja vu olgusunun da aynı kaynaktan beslenip beslenmediğini ise zaman gösterecek. Sürekli yinelenen deja vu nöbetleri bile insanları bu denli rahatsız ettiğine göre, bu durumun gün boyunca sürmesinin nasıl bir etki yaratacağını düşünün. Leeds Üniversitesi'nde O'Connor'un danışmanlığını yapan Christopher Moulin bir süredir temporal lobdaki hasara bağlı olarak sürekli deja vu durumu yaşayan dört hastayı araştırıyor. Bu hastalar daha önce hiç görmedikleri kişileri yıllardır tanışıyorlarmış gibi karşılıyorlar. Tam bir bilmecernrnHer şeyi önceden bildiklerine inandıkları için, televizyon izlemek ya da gazete okumak onları hiç ilgilendirmiyor. Henüz yaşanmamış olayları nasıl olup da önceden kestirebildikleri sorulduğunda, genellikle ustaca kotarılmış yalanlara sığınıyorlar. Hastalardan bir tanesi geceleri gizlice sokağa çıkıp gazeteleri önceden okuduğunu öne sürüyor. Bir başka hastaya karısı televizyon programında daha sonra neler olacağını sorduğunda,\"Nereden bilebilirim ki? Belleğimle ilgili bir sorunum var!\" diye yanıtlıyor.Tüm bunlar deja vu durumunun beynin aşinalık duygusunu yöneten temporal lobdaki ufak çapta bir zedelenmenin sonucu olabileceğini ortaya koyuyor. Gelgelelim, gerçekten de böyle bir durum söz konusu olduğunda, Brown ve O'Connor'un deja vu olgusunu laboratuvar ortamına nasıl taşıyacakları sorusu gündeme geliyor. Bu konuda pek emin olmadıklarını belirten Brown,\"Tam anlamıyla bir bilmeceyle karşı karşıyayız. Ama bu yanılsamanın nasıl oluştuğu konusunda elde edilecek en ufak bir bilgi normal bellek süreçlerini de daha iyi kavramamıza olanak tanıyacak,\" diyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/deneyde-2-milyar-kelvine-ulasildi/", "text": "Termo-nükleer patlamaların sadece yüzbin ila milyon Kelvin mertebesine kadar çıktığı tahmin ediliyordu. Nükleer füzyon deneyleri şimdiye dek en yüksek 500 milyon Kelvin'e ulaşmıştı. Laboratuvardaki Z Makinesi adlı cihaz, dünyanın en büyük X-ışını jeneratörü. Jeneratör, maddelerin ekstrem ısı ve basınç koşullarında gösterdikleri değişimleri gözlemlemekte kullanılıyor. Cihaz, 20 milyon amper elektriği süper ince tungsten kablolara veriyor. Elektriği alan kablolar çözülerek ortaya yüklü partiküllerden bir bulut çıkarıyor. Bu bulut, 'süper-sıcak' plazma olarak tanımlanıyor. Söz konusu plazma, manyetik alan yaratılarak bir kalem ucu büyüklüğüne kadar sıkıştırılıyor. Sıkıştırılan plazma, X-ışını formunda enerji yaymaya başlıyor, ancak bu salınan X-ışınları en fazla birkaç milyon dereceye çıkabiliyor. Sandia Laboratuvarı uzmanları, bu yöntemle yapılan deneyde ısının nasıl olup da 2 milyar Kelvin'e çıktığını açıklayamıyor. Deneyi yapan araştırmacılar için bu rekor hala bir muamma. Bilim insanları bir açıklama olarak, tungsten kablolar yerine daha kalın saf çelik kabloların kullanılmış olmasının bir neden olabileceğini vurguluyor. Bu sayede plazma iyonları daha hızlı hareket edip, dolayısıyla da daha yüksek ısıya erişmiş olabilir. Bilim insanlarının açıklığa kavuşturamadığı bir diğer olgu da rekor ısıya, plazma iyonlarının soğuma evresinde ulaşılmış olması. Rekor ısıya ulaşıldığı aşamada, Z makinesi kendisine yüklenen enerjiden çok daha yüksek bir enerjiyi açığa çıkarıyordu. Sandia uzmanlarından Malcolm Haines, henüz belirlenememiş bir enerji türünün devreye girmiş olabileceğini ve iyonların soğumaya başladığı sırada, fazladan ısı yarattığını düşünüyor. Sandia National Laboratories, ABD Enerji Bakanlığı'na bağlı çalışıyor. Not: Araştırmayı konu alan makale Physical Review Letters bilimsel dergisinde yayımlanmıştır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/deneyler-einsteini-hakli-cikartiyor/", "text": "Bilim adamları, Einstein'ın görelilik kuramının iki etkisini ölçmek üzere aşırı hassas dört jiroskop kullanan Gravity Probe B'nin gönderdiği verilerin Einstein'ın iki kilit kuramından ilkini doğruladığını, diğerinin doğruluğunun anlaşılması için de 8 aylık bir çalışma gerektiğini belirttiler. Florida'daki Jacksonville'de düzenlenen fizik konferansında araştırmanın ayrıntılarını açıklayan bilim adamları, Einstein'ın ünlü görelilik kuramının, \"lastik bir örtü üzerine ağır bir bowling topu yerleştirilmesi örneğiyle anlatılan\" jeodezik etkinin doğruluğunun bu verilerle kanıtlandığını kaydettiler. Einstein kuramına göre, \"çerçeve sürükleme\" tanımıyla da tabir edilen bu örneklemede, Dünya gibi dev bir cismin kendi çevresinde uzayın ve zamanın şeklini değiştirdiğini anlatmak için, bovling topunun en alt bölüme kadar oturarak, kendi çevresi boyunca lastik örtünün şeklini bozması örneği veriliyordu. Jeodezik etkiyi anlatmak için verilen bu örnekte, bovling topu dönmeye başladığında, lastik örtüyü etrafına doğru çekmeye başlaması gibi Dünya'nın da yerel uzayı ve etrafındaki zamanı, döndükçe çok hafif de olsa sürüklediği savunuluyordu. Bir yıllık bir süreçte jiroskopun dönme açısında ancak bir dakika kadar bir değişikliğe neden olabilecek bu etkiyle ilgili olarak, araştırmanın başında yer alan ABD'nin Stanford Üniversitesi'nden Profesör Francis Everitt, yer çekimi uydusunun jiroskoplarından elde edilen verilerin, Einstein'ın görelilik kuramının jeodezi etkisini teyit ettiğini belirtti. Stanford öğretim üyeleri, çerçeve sürükleme olarak adlandırılan etkiyle ilgili olarak araştırmalarını bu veriler üzerinde sürdürüyorlar. Bununla ilgili sonuçların 8 ay sürecek araştırmanın ardından bu yıl sonunda elde edilmesi bekleniyor. Gravity Probe B yer çekimi uydusu 20 Nisan 2004'de California'dan fırlatılmıştı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/deniz-suyunu-aritmak-zarar-getirebilir/", "text": "Deniz suyunu tuzdan arıtarak içme suyu elde etme çabalarının, küresel ısınmayı hızlandırabileceği açıklandı. Uluslararası Doğal Hayatı Koruma Vakfı tarafından yapılan açıklamaya göre deniz suyunu tuzdan arıtarak içme suyu elde etme çabaları yarardan çok zarar getirebilir; gittikçe daha geniş bir şekilde yapılan bu uygulama, küresel ısınmayı hızlandırabilir. Deniz suyunu tuzdan arıtmak çok pahalı ve bunun yanında çok enerji tüketimi ve bol sera gazı üretimi gerektiren bir süreç diyen vakfın Küresel Temiz Su Programı Direktörü Jamie Pittock, bu yöntemin kullanımının devam edeceğini; ancak su sağlamak için her zaman daha emin yollar olacağını da sözlerine ekliyor. Deniz suyu arındırma yönteminin aşırı kullanımının, tuzla oluşumuna, sera gazlarının artmasına ve sahillerin harap olmasına yol açacağı öne sürülüyor. Bu ve benzer yapay yöntemlerin bilinçsiz kullanımı, aslında yapılmasi gerekeni de engelleyebilir; akarsular ve sulak bölgelerin koruma altına alınması. Pittock, İhtiyacımız olan bu tür kontrolsüz mühendislik girişimleri değil. Yapmamız gereken dünyanın kaynaklarına doğa ile uyumlu koruma yöntemleri geliştirmek diyor. Deniz suyunu tuzdan arındırma işleminin en çok yapıldığı yerler, dünyanın en susuz, kurak ve en kalabalık bölgeleri. Aralarında Avustralya, Ortadoğu, İspanya, İngiltere, ABD, Hindistan ve Çin var. Doğal Hayatı Koruma Vakfı verilerine göre Arabistan Yarımadası, temiz su ihtiyacının % 60'ını denizsuyunu arındırarak sağlıyor. İspanya ise tarımsal sulamasının %20'sini bu yolla elde ediyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/denizlerin-yukselmesi-riski-giderek-artiyor/", "text": "Bilim adamlarına göre kutuplardaki buzulların erimesi, küresel ısınma baskısı altında beklenenden çok daha hızlı gerçekleşebilir. Sera etkisi yaratan gazların salınımına acil sınırlamalar getirilmezse, buzul tabakaları 2100 yılına kadar, 130 bin yıl önce bulundukları duruma gerileyecek ve deniz seviyeleri yükselecek. Jonathan Overpeck başkanlığındaki Arizona Üniversitesi ekibi ve Ulusal Atmosfer Araştırmaları Merkezi'nden Bette Otto-Bliesner, buzulların eridiği son tarih olan 130 bin yıl öncesini inceledi. 130 bin yıl önce, dünyanın yörüngesinde yaşanan değişimler Kuzey Kutbu'nun 3-5 santigrat derece ısınmasına neden olmuş ve deniz seviyeleri yaklaşık 5 metre yükselmişti. Overpeck, \"130 bin yıl önce yaşananlarla aynı şeylerin olacağını söylemiyoruz. Böyle bir şey yapsaydık, gelecekte olabilecek şeyler için fazlasıyla tutucu bir tahmin olurdu\" diyor. 130 bin yıl önce yaşanan ısınma, dünyanın yörüngesinin değişmesi ve Kuzey Kutbu'nun Güneş'e yaklaşmasından kaynaklanıyordu. Şimdi ise ısınmanın ana nedeni sera etkisi yaratan gazlar. Bu da, ısınma etkisinin, sadece Kuzey Kutbu'yla sınırla kalmayıp her iki kutupta da yaşanacağı anlamına geliyor. Overpeck, bu seferki darbenin daha büyük olacağını ve tüm dünyayı saracağını söylüyor. 2001'deki Hükmetlerarası İklim Değişimi Paneli'nde , deniz seviyelerinde 2100'e kadar beklenen yükselişin 88 santimetre olacağı öngörülmüş, 3000 yılına kadar 5 metrelik bir artış beklendiği açıklanmıştı. Fakat Overpeck ve meslekdaşlarının 'Science' dergisinde yayımlanan çalışması, metrelere ulaşacak yükselişin çok daha yakın zamanda, hatta 100 yıl içinde olacağını ortaya koyuyor. Kesinlikle evet. Küresel ısınma, Grönland ve Antarktika'nın bazı bölgelerinde buz tabakalarını kalınlaştıran kutup karı yağışını artırıyor. Fakat yapılan araştırmalar kutup karının erimeyi hızlandırdığını gösteriyor. Çoğunluk öyle olduğunu söylüyor. NASA'nın Goddard Uzay Uçuşları Merkezi'nden Antarktika araştırmacısı Robert Bindschadler, \"değişim kimsenin takdir edemeyeceği bir oranda gerçekleşiyor\" diyor. Sanayi devriminden önce ısısı sadece birkaç derece değişen atmosfer, denizlerden çok daha hızlı ısınıyor. Fakat okyanus akıntıları da, sıcak suları kutup bölgelerine götürerek alt buz tabakalarını tehlikeye sokuyor. Kutuplarda eriyen buz tabakaları yüzlerce kilometre içeri çekilecek; Tuvalu ve Maldivler gibi rakımı düşük adalar yok olacak; sahil kentleri bataklık haline gelecek ve yer değiştirmek zorunda kalacak. Overpeck ve meslekdaşlarının deniz seviyelerindeki yükseliş tahminleri, atmosferde 560 ppm karbondioksite göre yapıldı. Sanayi devrimi öncesi atmosferde karbondioksit miktarı 275 ppm idi. Bugün ise bu sayı 375 ppm'ye ulaştı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dennis-gabor/", "text": "Macar asıllı İngiliz fizikçisi, 1900 yılında Budapeşte' de doğdu, 1979 yılında öldü. Budapeşte ve Berlin Politeknik okullarında yüksek öğrenimini tamamladı. Sonra Alman teknik araştırma laboratuarında özellikle Berlin Siemens ve Halske firmalarında çalıştı. 1933' de İngiltere'ye gitti çeşitli firmalarda araştırmacı olarak çalıştı. 1949' da Londra' da ki İmperial College of Science adn Technology' de uygulamalı elektronik fizik profesörü oldu. Ayrıca Stamford' da ki araştırma laboratuarlarında çalıştı. 1948' de bulduğu ve daha sonra geliştirdiği holografi yöntemiyle 1971 Nobel fizik ödülünü elde etti. Gabor' un katot osilografisi, manyetik mercekler, gazlarda boşalma ve bilgi kuramı ile ilgili çalışmaları vardır. Ayrıca 1963 yılında Geleceği Yaratalım adında bir kitap yazmıştır. Hologram İlkesi : 1947 yılında D. Gabor tarafından ortaya atıldı. Uygulamaya geçişi ancak 1963 yılında başlayabildi. Hologram bir cisim tarafından yayılan veya dağıtılan bir dalganın, bu cisimle ilgisi olmayan ve karşılaştırma dalgası denilen bir dalga ile üst üste gelmesinden doğan girişimleri kaydeden bir fotoğraf plağından meydana gelir. Bu iki dalganın girişim yapması, bunun için de aynı ışık noktasından çıkması ve kaynağın mümkün olduğu kadar tek renkli olması gereklidir. Bu sebeple tek renkli ve ışık şiddeti yüksek olan lazer, bu yeni teknikte hızlı ilerlemeler sağladı. Bir hologram elde etmek için, bir lazer demeti yarı saydam bir ayna ile ikiye bölünür; aynadan yansıyan ışınlar merceklerden geçmeden, bir fotoğraf klişesini aydınlatır; aynanın içinden geçen ışınlar ise fotoğrafı çekilecek nesnenin üzerine düşer. Nesne bu ışıkların bir kısmını kırar ve kırılan ışınlar da aynı şekilde fotoğraf klişesini aydınlatır. Gelen bu iki demetin fazları aynı değildir ve klişe üzerinde, girişim saçaklarından, çok ince ve küçük bir ağ meydana gelir. Çıplak gözle incelendiğinde bu saçaklar görülmez. Buna karşılık mikroskopta girişim saçakları görülür. Bu saçakların dağılışı cismin şekline bağlıdır. Fotoğrafın alınması sırasında kullanılan karşılaştırma dalgası ile hologramı aydınlatarak cisim tekrar meydana getirilebilir. O zaman cismin fotoğraf anındaki konumunu tam olarak veren bir görüntü gözlemi yapılabilir. Bunun için hologram yarı saydam bir aynaya çarpan bir lazer demetinin yansıyan kısmıyla aydınlatılır. Hologramın içine bakılarak aynadan geçen ışınların girişimi sonucunda cismin kabartılı bir görüntüsü elde edilebilir. Burada gerçek bir kabartı söz konusudur; Çünkü gözlemi yapan kişi başını hafifçe oynatarak paralaks etkilerini meydana çıkarır; yani cisim, çıplak gözle görülmesinde olduğu gibi, bir fon üzerinde yer değiştiriyormuş gibidir. Hologramların gerçekleştirdiği cisimler, düzlem cisimler, yani bir fotoğraf emülsiyonu üzerinde maddeleştirilmiş cisimler veya üç boyutlu cisimler olabilir. Hologramın sayısız uygulamaları arasında en önemlileri, bir yandan hologramların üst üste konulmasıyla hareket halindeki cisimlerin veya bazı cisimlerin küçük şekil değiştirmelerinin meydana çıkarılması, öte yandan hesap makineleri ile harflerin yeniden tanınmasıdır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/depremi-20-saniye-once-haber-veren-sistem/", "text": "Yer sarsıntılarının en çok meydana geldiği ülkelerden biri olan Japonya'da, ekim ayından itibaren uygulamaya konulacak erken uyarı sistemiyle halka deprem öncesinde korunma tedbirleri alabilmesi için 20 saniye kadar süre tanınması hedefleniyor. Japonya Meteoroloji Ajansı'nın erken uyarı sisteminin, öncül ya da ilk deprem dalgasını tespit ettiğinde alarm vereceği bildirildi. Ajansın bir yetkilisinin açıklamasına göre, televizyon ve radyoda yayımlanacak uyarıyla insanların masa altlarına girmek, binalardan uzaklaşmak ya da araç kullanmayı bırakmak için 20 saniyeye kadar zamanları olacak. Yetkili, uyarıları alabilmesi için gerekli donanımları yapılmış yeni cep telefonlarının da bu yıl bitmeden satışa sunulacağını söyledi. Deprem uyarısının, sarsıntıdan 10 ila 20 saniye önce verilebileceği, ancak depremin merkezinin yakında olması durumunda bu sürenin çok daha kısa olabileceği ya da bazen uyarı verilmesinin mümkün olamayabileceği belirtildi. Bir depremin öncül dalgası, büyük sarsıntıya yol açmazken, sarsıntıya neden olan ikincil dalgadan daha hızlı ilerler. Japonya'da deprem öncesi uyarı, acil durum personeli, inşaat alanlarındaki görevliler ve makinistlere geçen yıl Ağustos ayından bu yana verilirken, sistemi tam olarak henüz anlamamış olanlar bulunabileceği ve insanlarda paniğe neden olmasının önüne geçmek için daha geniş kamuoyunun uyarıdan haberdar edilmesi ertelenmişti. Halkın uyarıyı aldıktan sonra temel olarak, sakinliğini koruması ve önce kendi güvenliğini sağlaması hedefleniyor. Ajans, deprem uyarısının alınmasından sonra sağlam masaların altına girilmesini, binaların terk edilmesini ve asansörlerden çıkılmasını tavsiye ediyor. Dünyadaki 6 ve üzerindeki depremlerin, yaklaşık yüzde 20'si Japonya'da meydana geliyor. Japonya'nın orta kesimini vuran 1995'deki Richter ölçeğine göre 7.3 büyüklüğündeki depremde, 6 bin 400'den fazla kişi ölmüş, yaklaşık 100 milyar dolarlık hasar meydana gelmişti. Ülkenin kuzey kesiminde 2004'te meydana gelen Richter ölçeğine göre 6.8 büyüklüğündeki depremde de yaklaşık 40 kişi ölmüş, 300'den fazla kişi yaralanmıştı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/depremin-habercisi-yeralti-sulari/", "text": "Yeni bulgular depremin günler öncesinden bilinmesini sağlayabilir. İsveçli yerbilimciler, İzlanda'daki bir depremden haftalarca önce yeraltı sularındaki metal düzeyinin önemli ölçüde arttığını belirledi. Araştırmayı konu alan makale ABD Yerbilim Topluluğu tarafından yayımlanan Geology dergisinde yayımlandı. Bilim adamları yaptıkları ölçümlerde, İzlanda'nın kuzeyinde meydana gelen 5.8 şiddetindeki depremden haftalar önce bin 500 metre derinlikteki yer altı sularında çinko, bakır gibi metallerin oranının önemli ölçüde arttığını tespit ettiler. Depremden sonra ise sudaki metal değerleri normal düzeyine düştü. Bu bulguların, bazı bölgelerdeki depremlerin günler, hatta haftalar öncesinden bilinmesini sağlayabileceği ileri sürüldü. Stockholm Üniversitesi'nden yerbilimci Profesör Alasdair Skelton, kesin bir sonuca ulaşmadan önce, başka depremlerden önce ve sonra da benzer ölçümler yapmaları gerektiğini belirtti. Skelton, dünyadaki diğer meslektaşlarının da benzer ölçümler yapmalarını istedi ve böylece bir veritabanı oluşturabileceklerini söyledi. Deprem bölgesine yakın bölgelerdeki kayalık katmanların depremden önce ısındığı ve yeraltı sularına metal bıraktığı tahmin ediliyor. İzlanda'daki depremden önce bu tür sulardaki manganez, bakır ve çinko düzeylerinin yüzde 1,000 oranında arttığı belirlendi. Ölçüm yapılan İzlanda'daki bölgenin yer altı kaya yapısının, Hawai ve Japonya'daki deprem bölgelerinin kaya yapısına benzediği ve bu nedenle bu bölgelerde de, yer altı suları incelenerek depremin haftalar öncesinden tahmin edilebileceği savunuldu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/depremin-kalbine-yolculuk/", "text": "BBC bilim muhabiri David Shukman'ın haberine göre, bu yöntem dünyada ilk kez denecek. California'da, daha önce birkaç depremin meydana geldiği San Andreas fayına yakın bir vadide başlatılan proje 20 milyon dolara mal olacak. Projede petrol aramak için kullanılan dev makinalar kullanılıyor. Daha önce bilgiler yer üstünden toplanıyordu. Proje, yeraltının derinliklerine yeni bir pencere açmayı amaçlıyor. Bu bizzat deprem alanından bilgi toplamak açısından bilimadamları için benzersiz bir fırsat. Kaya ve gaz örneklerinden manyetik alandaki değişimlere kadar, sarsıntıların nasıl başladığına ışık tutacak bilgiler toplanacak burada. Projenin nihai amacı, depremin ne zaman olacağını tahmin etmek. Ancak araştırmacı Naomi Bonus, öncelikle yeraltında neler olup bittiğini anlamak istediklerini söylüyor. \"Tehlikeleri anlamak, bunlara ilişkin tahminlerde bulunmak istiyorsak, fayın içinde neler olduğu hakkında daha fazla veriye ulaşmamız gerekiyor\" diyen Bonus depremlerin kaynağında ilk kez böyle bir proje yürütüldüğünü belirtiyor. Proje bölge için gerçekten önemli. Yakınlardaki Paso Robles kasabasında geçtiğimiz Noel'de meydana gelen depremde iki kişi hayatını kaybetti. Bölge halkı, şimdi daha büyük bir depremin olacağı kaygısını taşıyor. Araştırmayı yürüten bilimadamları ise, amaçlarına ulaşabilmek için burada gerçekten bir dizi sarsıntı olmasını istiyorlar. Proje uyarınca açılan delikten aşağıya bazı ölçüm cihazları indirilecek ve deprem anında olanlar kayda geçirilecek. Devletin finanse ettiği projenin 20 yıl sürmesi planlanıyor. Bu yüzden depremin sırları öğrenilecekse, gerçekten burada bir sarsıntının olması gerekiyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/derin-darbe-gorev-basinda/", "text": "Tempel 1 adlı kuyrukluyıldızla çarpışmasına 59 gün kala yolculuğundaki ikinci manevra düzeltmelerini başarıyla tamamlayan Derin Darbe uzay aracı görevini başarıyla tamamlayacak gibi görünüyor. Derin darbe uzay aracı iki ayrı bölümden oluşuyor. Bunlardan ilki uçuş modülü diğeri ise çarpışmayı gerçekleştirecek olan çarpışma modülü. Çarpışma modülü 4 Temmuz günü saate yaklaşık 37.100 km.lik bir hızla kuyrukluyıldıza çarptığında futbol sahası büyüklüğünde bir krater oluşacak. Uçuş modülü bu çarpışmayı kuyrukluyıldızın yaklaşık 500 km. uzaklığında bir yerde takip edecek ve üzerinde bulunan dört farklı veri toplayıcıyla çarpışma sonuçlarını analiz edecek. Bilimadamları bu görev sayesinde kuyrukluyıldızın içinde bulunan maddeleri görme fırsatı bulacaklar. Çünkü çarpışma sırasında kuyrukluyıldızın yüzeyindeki buz ve toz etrafa yayılarak kuyrukluyıldızın yüzeyinin altındaki maddeleri ortaya çıkaracak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/derin-darbeye-96-yil-kaldi/", "text": "ABD'li bilim adamları kıyamet senaryolarına yenisini ekledi. Dünya'nın yörüngesinden 2102'de geçecek VD17 isimli göktaşının Dünya'ya çarpma riski sanılandan daha yüksek çıktı. 2004'te tespit edilen göktaşının dünyaya çarpma riski, 3 binde bir olarak tahmin ediliyordu. Ancak bilim adamlarının yaptığı yeni hesaplar gerçek riskin binde 1 olduğunu gösteriyor. Bu rakam astronomik olaylar için çok büyük bir olasılık kabul ediliyor. Uzmanlar şimdi göktaşının yörüngesini değiştirmenin yollarını arıyor. Milyonlarca yıl önce Dünya'ya düşen bir göktaşı, gökyüzünü duman tabakası ile kaplamış ve dinozorları yeryüzünden silmişti. 1 milyar ton ağırlığındaki VD17'nin Dünya'ya çarpmasıyla 10 bin megatonluk enerji ortaya çıkacak. Bu enerji, Dünya üzerindeki tüm atom bombalarının aynı anda patlamasına denk bir enerji. Örneğin, Hiroşima'ya atılan atom bombası sadece 20 kiloton değerindeydi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dev-firmalar-bu-icadin-pesinde/", "text": "Yıldız Teknik Üniversitesi'nden Mehmet Pişkin'in, düşük elektrik akımı verilen metali istenilen sıcaklığa getiren icadı dev firmaları harekete geçirdi. Yıldız Teknik Üniversitesi Kimya Metalurji Fakültesi'nde Mehmet Pişkin adlı öğrencinin hazırladığı doktora tezi olarak hazırladığı proje, devleri peşine düşürdü. 5 santimetre yarıçapında yarı iletken bir levhayı çok az elektrik vererek -20 ile 200 derece arasında istenilen sıcaklığa getirmeyi başaran Dr. Pişkin'in icadı, buzdolabı ve klima sektörünü heyecanlandırdı. Başta Arçelik olmak üzere dev firmaların yanı sıra Hava Harp Okulu da projeyle çok yakından ilgilenmeye başladı. Tasarruflu elektrik kullanmasının yanı sıra çevreci olması da icada olan ilgiyi artırdı. İcat, soğutma için freon dahil hiçbir gaza ihtiyaç duymuyor. Projenin 4 yılını aldığını belirten Pişkin, \"Yarı iletken levhada, gizli oranlarda metaller ve bor kullanıldı. Yarı iletkenlerin soğutucu özelliği bilinir ama bu şekliyle dünyada yapılmadı. Bugüne kadar -20 derece de ulaşılmış bir rakam değil. Bu levhalarla herhangi bir yeri buzhaneye ya da hamama çevirebiliriz\" dedi. En az elektrikle en çok ısıtma veya soğutma elde etmenin 'termo elektriksel verim' olarak adlandırıldığını belirten Pişkin, \"Teoride elde edebileceğiniz maksimum termo elektriksel verim 4'tür. Normal buzdolaplarında bu rakam maksimum 2.5 olur. Biz ise 3.6'ya kadar ulaştık\" diye konuştu. Dr. Pişkin, icada konu olan tezinin danışmanlığını Yrd. Doç. Dr. Emek Derun'un yaptığını söyledi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dev-galaksiler-birbirine-girdi/", "text": "Antennae galaksi kümesi birçok galaksiden meydana geliyor. Antennae galaksileri çarpışmanın henüz erken evrelerindeler; bilim insanlarının tahminlerine göre, çarpışma yaklaşık 900 milyon yıl önce başladı. O tarihte iki ayrı galaksi olan NGC 4038 ve NGC 4039 birbirlerinin içine girerek 'süper-galaksi' oluşturacak biçimde birleşiyorlar. Antennae galaksi kümesi gözlem adlarıyla NGC 4038 ve NGC 4039 galaksilerinden oluşuyor. Dünya'dan 68 milyon ışık yılı uzaktaki Antennae, 1785 yılında Friedrich Wilhelm Herschel tarafından keşfedilmişti. Galaksilerin birbirleriyle çarpışması sırasında alınan fotoğrafları inceleyen bilim insanları, yıldız oluşumlarını ve bir yıldızın ulaşabileceği üst sınırı anlamaya çalışıyor. Galaktik çarpışma adı verilen galaksilerin birbirlerinin içine girmesi olayı, yıldız oluşumlarını tetikliyor. Bu sayede, Antennae galaksi kümesi yıldız oluşumlarını incelemek için doğal bir laboratuvar. İncelenen yıldızların 10 milyon yıldan daha genç olduğu belirlendi. Bunun sebebi, yaşlı yıldızların çoktan dağılmış ve ortadan kalkmış olması. Dünya yörüngesindeki Hubble Uzay Teleskobu, daha önce de 1996 yılında o zaman için en gelişmiş kamera olan Wide Field Planetary Camera 2 ile yine aynı galaksiyi incelemişti. NASA, 2002'de Hubble'e son gözlemi yapmasını sağlayan Advanced Camera for Surveys cihazını monte etti. ABD'nin Baltimore kentinde Hubble ile ilgili çalışmalar yapan Space Telescope Science Institute uzmanı Brad Whitmore'a göre, ACS cihazıyla yapılan gözlemde Antennae galaksisi 1996'da çekilen fotoğraflara göre en az 2 kat daha detaylı görüntülendi. Uzmanlar, Antennae galaksisindeki yıldız kümelerinin eninde sonunda birbirinin içine girerek dağılacağını öngörüyor. Tahminlere göre, yaklaşık 400 milyon yıl sonra Antennae'nın tüm yıldızlar ve galaktik elementleri çekirdekte toplanacak; 1 milyar yıl içinde de galaktik çarpışma sona erecek. Galaktik çarpışmadan ortaya çıkacak galaksinin nasıl bir şekil alacağı şimdiden öngörülemiyor. Astronomlar, her galaksinin ömrü boyunca mutlaka bir kez bir galaktik çarpışma yaşayacağını tahmin ediyor. Bu kurala Güneş Sistemi'nin de içinde bulunduğu Samanyolu da dahil, zira Samanyolu'nun Andromeda galaksisiyle çarpışacağı öngörülüyor. Bu olay insanoğlu için son derece uzak bir gelecekte gerçekleşecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dev-karadeligin-galaksiye-saldirisi-gozlendi/", "text": "Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesinin yayınladığı açıklamaya göre, araştırmayı yürüten Cambridge'deki Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezinden Dan Evans, daha önce de galaksilerin birbirleriyle çarpıştıklarını veya karadeliklerin püskürmesini gözlemlediklerini, ancak ilk kez bir gökcisminin bir başka galaksiye böylesine saldırdığını tespit ettiklerini söyledi. Bu olayın, saldırıya uğrayan galaksideki gezegenlerin atmosferlerine ciddi biçimde zarar vermiş olabileceğini belirten Amerikalı gökbilimci, Bu püskürme, ışın parçacıklarının çarptığı daha küçük galakside her türlü soruna neden olabilir diye konuştu. Karadeliklerden yayılan bu püskürmenin, ışık hızına yakın bir hızla fışkıran bu parçacıkların hızına bağlı olarak, yüksek düzeyde radyasyon ürettiğini belirten araştırmacılar, bunun püskürmenin güzergahı üzerinde bulunan gezegenlerin atmosferinde, örneğin koruyucu ozon tabakasında önemli hasara neden olabileceğini düşünüyor. NASA'nın Chandra röntgen gözlemevi, Hubble, Spitzer ve Very Large Array uzay teleskopları ve Merlin radyo teleskobu ile yapılan araştırma, birbirinin etrafında yörüngede bulunan iki galaksinin bulunduğu 3C321 sisteminde gözlendi. Bulgular, Astrophysical Journal dergisinde yayımlanacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dev-miknatis-yer-altina-indiriliyor/", "text": "Dünyanın en büyük süper iletken mıknatısı, evrenin sırlarının ortaya çıkarılması çabalarında dönüm noktası olabileceği düşünülen fizik deneyi için yeraltına indiriliyor. Yaklaşık 2 bin tonluk devasa mıknatıs, Fransa-İsviçre sınırının 100 metre altından geçen 27 kilometre uzunluğundaki tünele yerleştirilecek. Mıknatısın Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi'ne ait tünele yerleştirilmesi işlemi sabahın erken saatlerinde başladı. İşlem, hiçbir sorun çıkmazsa yaklaşık 11 saat sürecek. İşlemin teknik koordinatörü Austin Ball, 16 metre yüksekliğinde, 17 metre genişliğinde ve 13 metre boyundaki mıknatısın, yeraltında 15 parçayla daha birleştirileceğini söyledi. Mıknatıs, CERN'in yer altı laboratuvarındaki \"Büyük Hadron Çarpıştırıcısı\" ile parçacık çarpıştırma deneyi yapılmasını sağlayacak. Parçacıkları çarpıştırma deneyi, araştırmacılara evrenin ilk zamanlarını anlama imkanı verecek. Deneyin temel amacı, maddeyi oluşturan parçacıkları inceleyerek, evrenin işleyişi hakkında daha fazla bilgiye sahip olmak. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı isimli parçacık hızlandırıcısında, atom çekirdeğindeki protonlar çok yüksek enerjiyle çarpıştırılacak. Şimdiye kadar inşa edilen en büyük ve en yüksek enerjili parçacık hızlandırıcısı olan LHC'deki çarpışma sonucunda ortaya çıkacak parçacıkların evrenin işleyişindeki rolleri incelenecek. LHC'de protonlar, tünelin çevresine de yerleştirilen süper iletken mıknatıs parçaları tarafından yönlendirilecek. Böylece zıt yönlerde dönen iki proton ışını üretilecek. Bilim dünyası, çarpışmalar sonunda şimdiye kadar keşfedilmemiş yeni parçacıkların açığa çıkmasını bekliyor. Deney, evrenin başlangıcını oluşturan \"Büyük Patlama\"dan sonra ortaya çıkan büyük enerji yoğunluğunu tekrar yaratarak parçacıkların yine ortaya çıkmasını sağlayacak. Böylece fizik modellerinin temelini oluşturan ve parçacıklara kütle özelliğini veren \"Higgs\" parçacığı da tekrar ortaya çıkarılıp gözlemlenebilecek. CERN, 12 Avrupa ülkesi tarafından 1954 yılında kurulan ilk parçacık araştırma laboratuvarı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dijital-elektronik-uzerine/", "text": "Fizik bilimi çok geniş kapsamlı bir bilim dalı olup, diğer bir çok bilim dalı ile de ilişkilendirilmiş ve iç içe geçmiş bir sistemler bütünü olarak yerini almıştır. Fiziğin sadece madde düzeneği ile ilgili bile binlerce alt bölümü oluşmuştur. Sadece yerçekimi ile ilgili bile binlerce alt hipotez oluşturlmuş,bunların ifadesi için ise alt dallarda fizik bölümleri oluşturulmuştur. Fizikte bir çığırın oluşması ise yıldırımda oluşan şeyin aslında elektron hareketi olduğu sonucu ile doğmuştur. Bir de bu elektriğin durağan olup; bu elektrik tipinin akan türünün olduğunun da tespiti ile olaylar daha ileri boyutta cereyan etmiştir. Edison'dan sonra ise elektriğin şekil almasının mümkün olduğu saptanmıştır. Elektriğin değişik şekil ve biçimlerde şekillendirerek sese ve ışığa çevirilebileceği tespit edilmiş, 20.yy'ın ikinci yarısından itibaren ise bu şekil alma çok ileri boyutlara ulaşmıştır. İki katlı bir ev büyüklüğünde de olsa ilk bilgisayarın yapılması da bu olayı desteklemiştir. Bu şekilde elektriğin şekil alması ile sonuçlanan sistemler bütününe ise elektronik adı verilmiştir. Elektronik, fizik bilimi içerisinde yer alan ve çok büyük bir bilgi kapsamına sahip olduğu için ayrı bir bölüm olarak ele alınan sistemler bütünüdür. Yarı iletkenlerin keşfi ile beraber elektronik bilimi ayrı bir önem kazanmış ve ileriki dönem içerisinde dijital elektronik adı altında alt bir bölümde lojistik entegrelerle yapılan sistemler bütünü yerini almıştır. Bu sistemler bütünü binary sayı sistemine göre çalışmaktadır. Yani 0 ve 1 dizinleri şeklinde olan bir elektriksel ağ düzeneği şeklinde çalışan bir sistemler bütünü hazırlanmaktadır. Bunlardan 0 gerilimin var olmadığını göstermekte, 1 ise gerilimin varlığını göstermektedir. Bunlar basit olarak ve kapısı denilen and gate; ve değil kapısı denilen nand gate; veya değil denilen or gate; veya değil adı verilen nor gate... Bu listeyi bu şekilde uzatmak mümkün, ancak en önemlileri yukarıda saydığım dört tanesidir. İki girişi olan ve bir and kapısı olan 4081 entegresini ele alalım. Bu entegre içerisinde yerleşmiş olan 4 adet and gate kapısı olup her birisinin iki girişi ve bir çıkışı vardır. Girişlere A ve B diyelim; çıkışa da Q adını verelim. Eğer her iki girişe gerilim uygularsanız çıkış olan Q'da gerilimin olduğunu görürsünüz. Girişlerden sadece birisine gerilim verir ve diğerine vermezseniz Q çıkışında gerilimin olmadığını görürsünüz.Yani ve kapısında şunu anlamalıyız;A ve B kapısının ikisinde gerilim olursa Q çıkışında gerilim olur, olmazsa olmaz... 7432 adı verilen entegre bir or gate entegresi olup, bu entegrede de or gate üniteleri iki girişlidir. Bu entegrede her iki girişe gerilim verildiğinde yada girişlerden birisine verilirse ve diğerine verilmese dahi çıkışta gerilimin olduğu görülür. Sadece girişlerin her ikisine gerilim verilmediği taktirde çıkışta gerilimin olmadığı görülür. Yani A veya B şeklinde bir anlama söz konusudur. İkisinden birisinde bile gerilim varsa çıkışta gerilim vardır... Bir başka örnek ise cmos entegreler grubu içerisinde yer alan ve bünyesinde 4 ünitenin yer aldığı 4011 entegresidir. Bir nand gate entegresi olan bu entegrede bir üniteyi ele alır ve girişlerine A ve B, çıkışına ise C adını verirsek; A ve B girişlerinin birisine gerilim uygulanırsa diğerine uygulanmazsa C çıkışında gerilimin olduğunu görürüz; hakeza A ve B girişlerine gerilim uygulanmazsa o zamanda C çıkışında gerilimin olduğunu görürüz. C çıkışında gerilimin olmaması sadece girişler olan A ve B'ye aynı anda gerilimin uygulandığı durumlarda geçerlidir. Yine cmos entegreler grubu içerisinde yer alan ve bir nor gate olan 4001 entegresinde ise durum farklıdır... Bu entegre tiplemesinde de 4 ünite yer almakta, ancak çalışma sistemi farklı olmaktadır. Ünitelerden birisini ele alırsak; iki girişe aynı anda veya birsine bile gerilim uygulandığında çıkışta gerilimin olmadığını görürüz. Gerilimi çıkışta istiyorsak her iki girişten de gerilimi kesmeli, yani 0 durumuna getirmeliyiz. NOT: Bu yazımı canım oğlum İbrahim Muhammed ŞAHİN ' e ithaf ediyorum. NOT: Bu yazımı yazarken bana ait olan lojistik entegreler ile nand ve nor gate adlı yazılardan alıntı yaptım."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dinozor-katili-meteor-denizde-araniyor/", "text": "Bilim adamları, dinozorların 65 milyon yıl önce yeryüzünden silinmesine neden olan meteorun izini ses dalgaları ile sürüyor. Meksika'nın Yucatan Yarımadası'nın 300 km açıklarında devam eden çalışmalarda uzmanlar, ses dalgaları yoluyla meteorun yerini bulmaya çalışıyor. Meksikalı uzmanlar ilk ses dalgalarının 21 Ocak 2005 tarihinde gönderildiğini açıkladı. Bilim adamları ses dalgaları ile sualtının sismik nabzını ölçüyor. Araştırmalar kıyıdan 300 km uzaklıkta bulunan ve çapı 200 km'ye yaklaşan sualtındaki Chicxulub Krateri. Çalışmayı, University of Texas Institute of Geophysics, Meksika Autonomous National University-Geophysics Institute, Cambridge ve Londra üniversiteleri ortak olarak yürütüyor. Bazı çevreci örgütler ise ses dalgalarının balinalar ve deniz kaplumbağları gibi canlıların bilincini yitirmesine ve bunun sonucunda balıkların karaya vurmasına neden olacağı yönünde tepki gösterdi. Bilim adamları, dinozorların 65 milyon yıl önce yeryüzünden silinmesine neden olan meteorun izini ses dalgaları ile sürüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/direnclerin-baglanmasi/", "text": "Bu tür bağlantıda dirençler seri bir hat üzerine seri bağlanır. Bütün bu dirençlerin üzerinden aynı akım geçmektedir. Devreden geçen akıma gösterilen toplam zorluğa eşdeğer direnç denir. Eşdeğer direnci bulmak için devrede ki dirençler basitce toplanır. Not olarak seri bağlı dirençlerde toplam direnç hesabını kontrol etmek için eşdeğer direnç değeri her zaman devredeki en yüksek direnç değerinden büyüktür. Ek bilgi olarak akım ve gerilim değerleride aşağıdaki şekilde hesaplanır. Dirençlerin paralel bağlanması demek bir direncin diğerinin karşısına her iki bacağıda ortak gelecek şekilde bağlanması demektir. Bu dirençlerin üzerine aynı gerilim düşer. Not olarak eşdeğer direnç değerinin hesabını kısa yoldan test etmek için şunu bilmek gerekir; paralel bağlı dirençlerde, eşdeğer direnç değeri en küçük direnç değerinden daha küçük olmalıdır. Ek bilgi olarak akım ve gerilim değerleride aşağıdaki şekilde hesaplanır. Karışık bağlı dirençlerde toplam direnç değeri bulunurken, paralel dirençlerin değeri kendi arasında hesaplanır. Sonra elde edilen değer diğer dirençlerle seri gibi kabul edilerek sonuç bulunur. Örnek 1: R1 = 5, R2 = 10, R3 =10, R4 = 20 ohm olan yukarıdaki devrede toplam direnç nedir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/discovery-dondu/", "text": "Dünya yörüngesinde yaklaşık 400 km yükseltide yapımı süren Uluslararası Uzay İstasyonu'nun inşasında önemli görevler üstlenen ve zorlu onarımlar yapan Amerikan Discovery uzay mekiği, Florida Cape Canaveral ana uzay üssüne indi. CAPE CANAVERAL Mekiğin güvenli dönüşü için uzay aracının kanatlarını ayrıntılı kontrol eden 7 astronotla Uİİ'den ayrılararak dünyaya döndü. Discovery uzay mekiği, bugünkü dönüş yolculuğu sırasında, Columbia mekiğinin 1 Şubat 2003'te atmosfere girişte, yalıtım karolarındaki delinme yüzünden 60 km irtifada Teksas eyaleti üzerinde parçalanarak, enkazının iki eyalete yayıldığı korkunç kazadan bu yana ilk kez Kuzey Amerika'da kıyıdan kıyıya giriş yaptı. Kanada'nın batısında İngiliz Kolumbiyası eyaletinden giriş yapan mekik, güneydoğuya doğru ABD eyaletleri üzerinden Florida'ya indi. Mekiğin güvenli dönüşü için uzay aracının kanatlarını ayrıntılı kontrol eden 7 astronotla Uİİ'den ayrılararak dünyaya döndü. Discovery uzay mekiği, bugünkü dönüş yolculuğu sırasında, Columbia mekiğinin 1 Şubat 2003'te atmosfere girişte, yalıtım karolarındaki delinme yüzünden 60 km irtifada Teksas eyaleti üzerinde parçalanarak, enkazının iki eyalete yayıldığı korkunç kazadan bu yana ilk kez Kuzey Amerika'da kıyıdan kıyıya giriş yaptı. Kanada'nın batısında İngiliz Kolumbiyası eyaletinden giriş yapan mekik, güneydoğuya doğru ABD eyaletleri üzerinden Florida'ya indi. Mekik kaptan pilotu Pamela Melroy'un gün ışığında daha güvenli ve kolay iniş yapılmasını yeğlemesi dolayısıyla başka rota belirlendi. Astrorot Melroy, Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA'nın son 50 yılında uzay aracı indiren ikinci kaptan pilot oldu. Mekik programı müdürü Wayne Hale, 15 günlük seyahatin arızalar, onarımlar ve zorlu uzay yürüyüşleri dolayısıyla astronotlar için stresli geçtiğini belirtti ve gece inişi yerine rota değiştirilerek, astronotları rahatlatacak gündüz inişinin tercih edildiğini belirtti. 100-130 milyar dolarlık UUİ'de, Discovery'nin 11 gün kenetli kalışında Avrupa Uzay Kurumu'nun Columbus, ABD'nin Harmony araştırma odalarıyla Japonların Kibo laboratuvarını UUİ'ye monte edildi, Güneş panellerinde yaşamsal onarım yapıldı. UUİ'de Rusya, ABD, Avrupa uzay kurumlarıyla Brezilya ve Japonya ortak çalışıyor. Dünya'ya çok yakın inşa edilen UUİ tamamlandığında, gece gökte çıplak gözle görülebilecek Ay'dan sonra en parlak cisim olacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dnayi-sifreleyerek-barkoda-donusturen-proje/", "text": "İzmir'de iki lise öğrencisi, kişilerin DNA bilgilerinden yararlanılarak kimliklerinin tespiti ve ayırt edilmesi amacıyla geliştirdikleri Genetik Parmak İzi: Mikrosatellit Marker Analizi ile Ulusal Veri Bankası Oluşturulması projesiyle kişilere ait DNA bilgilerini şifreledi. Şifrelenen bilgileri barkodlara dönüştüren öğrenciler, bu barkodları anahtarlıklarda taşınır hale getirdi. İzmir Atatürk Lisesi 11'inci sınıf öğrencileri Ahmet Can Ataman ve Ozan Çabuk, öğretmenleri Benal Hepsöğütlü ve Nilüfer Ülcay'ın danışmanlığında hazırladıkları proje hakkında AA muhabirine yaptıkları açıklamada projenin kişilerin kimlik tespiti ve birbirlerinden ayırt edilmesinde DNA'ların kullanılmasını amaçladığını kaydettiler. \"Çalışmamız için 12 kişiden tükürük örnekleri aldık. Bu örneklerden DNA'yı izole ettikten sonra, çalışmalarımızı kolaylaştırmak amacıyla DNA'da bazı bölgeleri çoğalttık. Yaptığımız analiz çalışmasıyla tanımlanan bu bölgelerin bilgisayarda rakamlarla şifrelenmesini sağladık. Bu işlem sonucunda her kişiye ait 32 haneli genetik şifre oluştu. Bu şifreyi de barkodlama programıyla barkodlara çevirdik ve her kişinin barkodunu belirledik. Ataman, kişiye ait belirlenen barkodun taşınabilmesi için numaranın anahtarlık haline getirildiğini, istenildiği takdirde taşınması kolay olabilecek şekilde bir kimlik kartı halinde de kullanılabileceğini ifade etti. Ozan Çabuk ise barkodlanan genetik bilgilerin farklı amaçlar için kullanılabileceğini, kimlik tespiti gerektiren durumlara hız kazandırılacağını söyledi. Çabuk, oluşturulacak veri tabanıyla yöntemin deprem, sel gibi afetlerin ardından hayatını kaybedenlerin ya da bilincini yitirenlerin kimliğinin belirlenmesinde kullanılabileceğini, suçluların tespitinde de faydalı olacağını bildirdi. Hastaneye getirilen acil bir hastanın daha önceden geçirdiği hastalıklarının, uygulanan tedavilerin bu yöntemle kısa sürede öğrenilerek tedaviye hız kazandırılabileceğini söyleyen Çabuk, anne ve babanın belirlenmesinde de bu yöntemin kullanılabileceğini ifade etti. \"Türkiye'ye genetik yapılarıyla oynanmış mısır ya da çeşitli bitkilerin hatta hayvanların gönderildiğini söyleyenler var. Biz projeyi biraz daha geliştirip bitki ve hayvanların da genetik bilgilerinden barkod oluşturmak istiyoruz. Öğrenciler, genetik bilgilerin şifrelenerek barkod haline getirilmesi işleminin yaklaşık 2.5 saat sürdüğünü ve 150-200 YTL'ye mal olduğunu belirterek, maliyetin düşürülebileceğini ifade ettiler. \"Projede öğrencilerin getirdiği yenilik, şifrelenen DNA'nın barkod haline getirilmesidir. Kişilerin kendilerine özgü şifreleri barkodlanmış ve anahtarlık gibi taşınabilir hale getirilmiş."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dogadaki-temel-kuvvetler/", "text": "Günlük yaşantımızda bir çok kuvvet çeşidi ile karşılaşmaktayız. Bu kuvvetlere sürtünme kuvveti, elektrostatik kuvvetler, manyetik kuvvetler gibi örnekler verilebilir. Tüm bu kuvvetler büyük boyutlarda yani makroskobik boyutlardaki cisimlerin birbirleri ile etkileşiminde gözlemlenmektedir. Örneğin yolda yürüdüğümüz zaman ayaklarımız ile yer arasındaki sürtünme kuvveti hareketimize yardımcı olur. Makroskobik boyutlarda yer alan kuvvetleri temel olarak iki gruba dahil edebiliriz. - Kütle çekim kuvveti - Elektromanyetik kuvvet Bu kuvvetlerin yanı sıra çok küçük boyutlarda yani mikroskobik dünyada yer alan kuvvetler de vardır. - Zayıf nükleer kuvvetler - Şiddetli nükleer kuvvetler Yani tüm dünyada dört temel kuvvet yer almaktadır. - Kütle çekim kuvveti - Elektromanyetik kuvvet - Zayıf nükleer kuvvetler - Şiddetli nükleer kuvvetler Issac Newton evrende yer alan tüm cisimlerin birbirlerini belirli ölçülerde çektiğini keşfetmiştir . Cisimlerin kütleleri nedeniyle aralarında oluşan bu çekim kuvvetine kütle çekim kuvveti adı verilmektedir.. Yukarıdaki şekilde yer alan m1 ve m2 kütleli cisimlerin birbirinden r uzaklığında oldukları durumu düşünelim. Bu durumda cisimler arasında oluşan kütle çekim kuvveti aşağıdaki formül ile bulunur. Burada G kütle çekim sabiti olup değeri 'dir. Kütle çekim kuvvetleri doğada bulunan en zayıf kuvvet çeşididir. Yerçekimi kuvveti bir kütle çekim kuvvetidir. Cisimler arasında sahip oldukları elektrik yükleri nedeniyle bir kuvvet oluşur. Bu kuvvete elektromanyetik kuvvet denir. Eğer bu cisimler aynı tür yükle yüklenmişler ise aralarındaki bu kuvvet itme kuvveti şeklinde olur. Farklı türden yüklü cisimler arasında ise çekme kuvveti olarak kendini gösterir. Elektromanyetik kuvvet Coulomb kanunu ile verilen bir bağıntı yardımı ile hesaplanır. Birbirinden d uzaklığı kadar ayrı olan q1 ve q2 yüklü cisimler arasında oluşan kuvvetin büyüklüğü aşağıdaki formül ile hesaplanabilir. k : Ortamın cinsine ve kullanılan birim sistemine bağlı olarak değişen Coulomb sabiti. Aynı türde yüklü cisimler arasında oluşan kuvvet aşağıdaki şekilde gösterilebilir. Zayıf nükleer kuvvetler atomik boyutlarda söz konusu olan bir kuvvettir. Bu kuvvet atomların kararsızlığından sorumlu kuvvetlerdir. Bu kuvvetler nükleer bozunmalarda görülmektedir. Şiddetli kuvvetler yine zayıf nükleer kuvvetlerde de olduğu gibi çok küçük boyutlarda rastladığımız kuvvettir. Bu kuvvetler atom çekirdeğinde yer alan proton ve nötronların bir arada durmasını sağlarlar. Şiddetli nükleer kuvvetler temel kuvvetlerden en şiddetli olanıdır. Fakat bu kuvvetler çok çok kısa mesafelerde etkisini gösterebilirler. Abi çok güzel çok tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dogal-kumanda-sistemleri/", "text": "Elektronik,fizik biliminin altında yer alan,ancak çok geniş boyutlara varan bir bilgi bütünüyle insanlığın hizmetinde olan bir bilim dalıdır.Elektronik daha çok teknolojik hizmetler bütünü olarak ele alınsa da ben büyük bir bilim dalı diyorum. Elektroniğin alt bölümlerinde endüstriyel elektronik,dijital elektronik,temel elektronik gibi bölümleri görebiliriz.Bu alt bölümlerde kendi içerisinde alt bölümlere ayrılmaktadır.Yani anlayacağınız;evde kullandığımız elektronik eşyalardan,hastanelerde kullanılan elektronik eşyalara kadar bütün elektronik eşyaları ele aldığımızda,büyük bir bilgi yumağının var olduğunu görürüz.Sadece tıp elektroniği bile kendi içerisinde yüzlerce alt bölüme ayrılmakta,bu elektroniği yürüten insan sayısıda ona göre çeşit kazanmaktadır. Elektronik eşyaların neredeyse tamamında kumanda sistemleri kullanılmaktadır.Evde kullandığımız televizyondan,fabrikalardaki otomasyon sistemlerine kadar bütün elektronik sistemleri kumandalar ile yürütülmektedir.Kumanda sistemleri adlı yazımda konu ile ilgili geniş açıklamamı bulacaksınız;ama ben yinede kısaca değinmeden edinmeyeceğim...Kumanda sistemleri bir verici ve bir alıcı sistemi ile oluşturulmaktadır.Bunların giriş kısmına ise transduser adı verilen ve ses yada ışık yada ne ile kumanda edilmek isteniyorsa ona uygun olarak kullanılan elektronik devre elemanları takılmaktadır. Şu an teknoloji öyle bir boyuta gelmiştir ki;artık verici transduseri kullanılmamakta,bunun yerine insanın özelliklerinden faydalanılmaktadır.İnsanın parmak izinden,sesinden,göz renginden yada kokusundan faydalanılarak devreler çalıştırılmakta ve insanların rahat yaşamaları sağlanmaktadır.Her insanın kendine has özellikleri vardır,öyleki insanların sıcaklık dereceleri bile kendilerine hastır.İşte,vericiler kullanılmayıp, insanların bu kendilerine has özellikleri sayesinde yerinden kalkmadan lambaları yakmakta,televizyon kanallarını değiştirmekte...Tabi ki alıcı yapılırken hangi insan için yapılıyorsa,ona has frekansta yapılmakta ve sadece o insanın istediği şekilde kumanda edilmektedir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dolunay-depremi-tetikliyor/", "text": "Bilim insanlarının bir araştırması batıl inançları adeta doğrular nitelikte. Yeni bir araştırma, 26 Aralık 2004'te tsunamiye neden loan Asya depremini dolunayın tetiklediğini savunuyor. İngiltere'nin Northampton Üniversitesi'nden Robin Crockett, Java ve Sumatra adalarında Ekim 2004 ile Ağustos 2005 arasında meydana gelen yer titreşimleri ile gelgit olaylarını karşılaştırdı. Buna göre Crockett, gel-git olayının doruğa çıktığı dolunay zamanı şiddet deprem olma riski de yüzde 86. Crockett, dolunayın yarattığı gel-git nedeniyle büyük miktarlarda suyun tektonik plakalar arasında yer değiştirdiğini, bunun da zaten gelişmekte olan bir depremi hızlandırabileceğini savunuyor. Öte yandan, bir diğer çalışma da Almanya'nın Potsdam Üniversitesi'nde yapıldı. Sebastian Hainzl, aşırı yağmur akışının da depreme neden olabileceğini savunuyor. Hainzl, 2002 yılında Almanya'nın güneyinde meydana gelen depremlerle yağmur rejimini karşılaştırdı. Araştırmaya göre, aşırı yağışlar yüzeydeki deliklerden içeri sızıyor ve kaya katmanlarının arasına kadar nüfuz ediyor. Kaya katmanları normal şartlarda birbirlerini ittiriyor, ancak aralarındaki sürtünmeden dolayı birbirlerinin içine giremiyor. Araya sızan su bu sürtünmeyi kaldırıp, kayaları daha kaygan hale getirince, kayalar da daha kolay kayıyor ve bu da depremi hızlandırabiliyor. Her iki araştırma da Geophysical Research Letters dergisinde yayımlanmıştır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/donan-damlalarin-sekli/", "text": "Buz gibi soğuk bir yüzeyin üstüne bırakılan bir su damlası ilginç bir şekilde donar ve üst tarafında noktasal bir uç oluşur. Twente Üniversitesi'nden bilim adamları, Paris, Brüksel ve Münih'ten çeşitli araştırmacılarla yaptıkları ortak çalışmada video ve ileri matematikten yararlanarak bu dikkate değer şekil için bir açıklamaya ulaştılar. Bu süreç hakkındaki bilgiler, aynı zamanda 3D yazdırma süreçlerini anlamak için de oldukça faydalı. Çalışmanın sonuçları 1 Ağustos 2014 tarihli Physical Review Letters dergisinde yayınlandı. Burada bahsedilen su damlasının donması olayı aslında oldukça basit ve evde bile rahatlıkla gözlemlenebilecek bir olay. 15 dereceden daha soğuk bir tabağın üstüne oda sıcaklığında bulunan sudan damlattığınızda, su damlası aşağıdan başlayarak donacaktır. Ancak su damlası donmaya devam ettikçe sahip olduğu kavisli yapı değişecek ve koniye benzer bir şekle sahip olacaktır. Mevcut teoriler ise bu şekil dönşümünü açıklayamamaktaydı. Twente Üniversitesinde yapılan bu araştırmada ve çalışmanın yayınlandığı makalede bu olay için bir açıklama getirilebildi. Buna ek olarak, öne sürülen teori ile koninin sahip olduğu açı da hesaplanabilmektedir. Elde edilen bu yeni bilgiler ise uçak kanatlarındaki buzlanma süreçlerinden 3D yazdırma teknoojilerine kadar çeşitli alanlarda faydalı olacağa benziyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/doppler-olayi-2/", "text": "Bir sesin frekansı kaynak ve alıcının hareketli oluşuna göre değişir. Klasik fizikte bilinen bu etkiye Doppler Olayı denir. Bu olay ışık içinde geçerlidir: Işık kaynağı ve alıcı hareketli ise ışığın frekansı değişir. Fakat ışığın Doppler olayı sesteki durumdan 2 açıdan farklıdır. Birincisi, ışık c hızıyla gittiği için zaman genleşme etkisi nedeniyle göreli Doppler olayı biraz daha farklı olur. İkincisi, klasik Doppler olayı formülü kaynak veya alıcının hareketli oluşuna göre farklıdır. Hava ortamında ilerleyen ses dalgası için bu formül doğru olabilir. Ancak ışık boşlukta yayılabilir ve ses gibi bir ortama ihtiyacı yoktur. Göreli teoride kaynak ve alıcının farklı oluşu fiziksel yasalarda bir farklılık oluşturmaz. Göreli Doppler formülünün hareketli kaynak ve hareketli alıcı için aynı olması gerektiğini şimdiden söyleyebiliriz. Referans sistemi yer olan ve buna göre v hızıyla hareket eden bir tren ele alalım. Trenin önündeki far ışığı kendin referans sisteminde f kaynak frekansında bir ışık yayılmaktadır. Trenin ön tarafındaki bir bölgede yerde oturmakta olan Q gözlemcisi tarafında ölçülen ışığın frekansı f gözlemci frekansını olur. Bu formüller kaynak durgun ve gözlemci hareketli ise gene geçerlidir. Doppler olayının en meşhur örneği uzak yıldızlardan gelen kızıla kayma etkisidir. Bir yıldızın ışığı, yapısında bulunan elementlere özgü bazı frekanslarda yayınlanır. Bu ışık bir spektrometrede incelenerek hangi elementler bulunduğu anlaşılabilir. Bu elementler bulunduktan sonra daha da ileri gidilebilir. Özgün frekanslarda gözlenen kaymalara bakarak yıldızın bize doğrumu, yoksa bizden dışa doğrumu hareket ettiği anlaşılabilir. İlk kez Amerikalı astronomi bilgini Hubble, uzak galaksilerdeki yıldızların büyük çoğunluğunda frekansın azalma yönünde, yani kırmızıya doğru kaydığını gözlemiştir. Bu galaksilerin genelde bizden uzaklaştığı anlamına gelir. Ayrıca Hubble galaksilerin uzaklaşma hızının uzaklıkla orantılı olduğunu da bulmuştur. Buna göre, evrenin düzgün bir şekilde genişlediği ortaya çıkar. Doppler kayması yıldızların uzaklık ölçümünde çok kullanışlı bir yöntemdir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dunya-11-derece-isinacak/", "text": "Dünya çapında 95 bin bilim adamının katılımıyla Oxford Üniversitesi tarafından yürütülen projenin sonuçları hakemli bilim dergisi Nature da yayımlandı. İklimbilimciler, ABD'nin iddia ettiği gibi karbon dioksit miktarının 'güvenli' bir oranda tutulmasının imkansızlığını savunuyor. Climateprediction.net adlı projede diğerlerinden farklı olarak iklim değişim modellemeleri süperbilgisayarlarda yapılmadı. Yerine dünyanın 150'den fazla ülkesinden katılan bilim adamları 'climateprediction.net' yazılımını kendi bilgisayarlarına yüklüyor ve meteoroloji simülasyonlarını kendi yapıyor. Yazılımı şimdiye dek yükleyen 95 bin araştırmacı 60 binden fazla simülasyon yaptı. Simülasyonlarda 4 milyon model yıl denendi, bilgisayarlar 8 bin yıl süresi kadar çalıştı. Simülasyonlar, karbon dioksit düzeyinin Endüstri Devrimi öncesi düzeyinin iki katına çıkması durumunda, küresel iklimde meydana gelebilecek değişiklikleri modelliyor. Araştırmacı bilgisayarların her biri, birbirlerinden farklı simülasyonları uyguluyor. Simülasyonlar fiziksel süreçlerdeki farklılaşmaları değerlendirmeye aldığı için birbirlerinden farklı sonuçlar doğuruyor. Uzmanlar, proje sonuçlarının mevcut bilgilerle gelecekte küresel ısınmanın nerede olacağı ile ilgili alt ve üst değerlerin resmini çıkardığını vurguluyor. Alt ve üst değerler itibariyle Dünya 2 derece ile 11 derece arasında ısınacak. Bilim adamları zaman dilimi ile ilgili kesin bir tanım veremiyor. Küresel ısınma CO2'nun olası düzeylerine göre değiştiği için, insanoğlunun bunları etkisi tahmin edilemiyor. Ancak bilim adamlarının en uzun vade olarak 100 yıl aldı. Proje direktörü David Stainforth, atmosferde 'güvenli' bir karbondioksit düzeyini tutturmak gibi bir politikanın izlenmemesi gerektiğini vurgulayarak, bunun pratikte ısınmayı sürdürmek anlamına geleceğini vurguladı. Bilim adamları milyon birim başına karbondioksit konsantrasyonunun 400'ün üzerine çıkmasını tehlike sinyali olarak algılıyor. Mevcut oran 378 ppm . Bilim adamlarının küresel ısınma öngörüsü kabaca şöyle; sera etkisi yaratan gazların kullanımının sürmesi halinde, Dünya ısınacak, buzullar eriyecek ve deniz seviyesi yükselecek, iklimlerin uyumu bozulacak ve mevsimler karışacak. Bilim adamları iklimlerdeki düzensizliklerin henüz bir başlangıç olduğunu savunuyor. BM'nin sera etkisini kontrol altına almak için geliştirdiği Kyoto Sözleşmesi CO2 emisyon hacimlerinin 2012'ye kadar 1990 öncesi düzeyine indirilmesini öngörüyor. Bush yönetimi Kyoto Sözleşmesi'nin bilimsel olmadığını savunarak, imza atmayacağını açıklamış ve dünyanın tepkisini çekmişti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dunya-benzeri-bir-gezegen-bulundu-ii/", "text": "Uzun zamandır teleskoplarını Kova Takımyıldızındaki Gliese 876 adlı yıldıza yönlendiren astronomlar ilk defa güneş sistemi kayalık yüzeye sahip olan bir gezegen buldular. Gökyüzüne baktığımızda yıldızların o parıltılı güzelliği her zaman bizi kendine hayran bırakmıştır. Bir çoğumuz acaba oradada tıpkı bizim dünyamız gibi üzerinde ağaçların, denizlerin olduğu ve canlı yaşamın yaşayabileceği bir dünya var mı diyerek kendimize sormadan edememişizdir. İşte bu sorunun cevabını arayan bilim adamları yıllardır gökyüzünü gelişmiş teleskoplarla inceliyorlar. Şimdiye kadar başka yıldızların etrafında dönen 155 adet gezegen buldular fakat bu gezegenler dünyamızdan çok daha büyüktüler. Hatta bazıları güneş sistemimizin en büyük gezegeni olan Jüpiterden bile büyüktü. Yani bizim bildiğimiz türden bir yaşama elverişli değildiler. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte dahada gelişen teleskoplar bilimadamlarının bir adım daha ileriye gitmesine olanak sağladı. Kova takımyıldızının içerinde yer alan Gliese 876 adlı yıldızı inceleyen bilimadamları Dünyadan 7,5 kat daha ağır ve iki kat daha büyük bir gezegen buldular. Şimdiye kadar bulunan gezegenlerin hepsi çok büyük oldukları için gazlardan oluşuyorlardı yani jüpiter benzeri gezegenlerdi fakat bu yeni bulunan gezegen tıpkı dünyamız gibi katı bir gezegendi. Bu dünya benzeri gezegen başka bir yıldızın etrafında bulunan ilk kayalık terrestrial gezegen olması açısından bilimadamları tarafından çok önemli bir buluş olarak nitelendiriliyor. Gezegenin bulunmasının ardından akıllara hemen bu yeni gezegenin dünyamıza ne kadar benzediği soruları sorulmaya başlandı. Yeni gezegenin etrafında döndüğü Gliese 876 adlı yıldız güneş sistemimizden yaklaşık 15 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor ve yaklaşık 11 milyar yaşında. Yeni gezegen ise bu yıldızın yaklaşık 0.021 AU yakınında bulunuyor. Merkür'ün güneşe uzaklığının 0.4 AU olduğu düşünülürse bu uzaklık suyun sıvı halde kalabilmesi için çok yakın bir mesafe. Güneş sisteminde suyun sıvı halde kalabileceği aralık 0.95 AU ile 1.37 AU arasında (dunyamız güneştan 1 AU uzaklıkta bulunuyor) yer alıyor fakat Gliese 876 güneşe oranla daha soğuk bir yıldız olduğu için bu aralık 0.06 AU ile 0.22 AU ya kadar düşüyor. Fakat yeni gezegen bu aralıklar arasında da yer almadığı için suyu sıvı halde tutabilecek sıcaklıklardan çok daha fazla sıcaklığa sahip. Gezegenin sıcaklık aralığı yaklaşık 200 ile 400 derece arasında. Buda bu gezegenin bildiğimiz türden bir yaşam formunu barındıramayacağını gösteriyor. Gliese 876 adlı yıldızın etrafında aslında üç gezegen olduğu biliniyor fakat bunlardan iki tanesi jüpiter benzeri olan gezegenler yani çok büyük ve gazlardan oluşuyorlar. Son bulunan gezegen ise kayalık bir gezegen olarak bütün dikkatleri üzerinde topladı. Bu yeni gezegenin bulunmasının ardından dünya benzeri gezegen bulma çalışmaları daha da önem kazandı. Dünya üzerinde teleskoplarının ve hassas ölçüm aletlerinin başında bulunan bilimadamları bu yıldızın üzerinde çalışmaya devam ediyorlar çünkü bu sistemde dördüncü bir gezegenin bulunma olasılığıda var. Belkide bu gezegen suyu sıvı halde tutabilecek sıcaklıkta olabilir. Buda acaba evrende yalnız mıyız sorusuna verilebilecek bir yanıtın ilk ipucu olabilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dunya-benzeri-bir-gezegen-bulundu/", "text": "Uzun yıllardır teleskoplarını Kova Takımyıldızında bulunan Gliese 876 adlı yıldıza çeviren astronomlar güneş sistemi dışında bulunan ilk kayalık gezegeni buldular. Gökyüzüne baktığımızda yıldızların o parıltılı güzelliği her zaman bizi kendine hayran bırakmıştır. Bir çoğumuz acaba oradada tıpkı bizim dünyamız gibi üzerinde ağaçların, denizlerin olduğu ve canlı yaşamın yaşayabileceği bir dünya var mı diyerek kendimize sormadan edememişizdir. İşte bu sorunun cevabını arayan bilim adamları yıllardır gökyüzünü gelişmiş teleskoplarla inceliyorlar. Şimdiye kadar başka yıldızların etrafında dönen 155 adet gezegen buldular fakat bu gezegenler dünyamızdan çok daha büyüktüler. Hatta bazıları güneş sistemimizin en büyük gezegeni olan Jüpiterden bile büyüktü. Yani bizim bildiğimiz türden bir yaşama elverişli değildiler. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte dahada gelişen teleskoplar bilimadamlarının bir adım daha ileriye gitmesine olanak sağladı. Kova takımyıldızının içerinde yer alan Gliese 876 adlı yıldızı inceleyen bilimadamları Dünyadan 7,5 kat daha ağır ve iki kat daha büyük bir gezegen buldular. Şimdiye kadar bulunan gezegenlerin hepsi çok büyük oldukları için gazlardan oluşuyorlardı yani jüpiter benzeri gezegenlerdi fakat bu yeni bulunan gezegen tıpkı dünyamız gibi katı bir gezegendi. Bu dünya benzeri gezegen başka bir yıldızın etrafında bulunan ilk kayalık terrestrial gezegen olması açısından bilimadamları tarafından çok önemli bir buluş olarak nitelendiriliyor. Gezegenin bulunmasının ardından akıllara hemen bu yeni gezegenin dünyamıza ne kadar benzediği soruları sorulmaya başlandı. Yeni gezegenin etrafında döndüğü Gliese 876 adlı yıldız güneş sistemimizden yaklaşık 15 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor ve yaklaşık 11 milyar yaşında. Yeni gezegen ise bu yıldızın yaklaşık 0.021 AU yakınında bulunuyor. Merkür'ün güneşe uzaklığının 0.4 AU olduğu düşünülürse bu uzaklık suyun sıvı halde kalabilmesi için çok yakın bir mesafe. Güneş sisteminde suyun sıvı halde kalabileceği aralık 0.95 AU ile 1.37 AU arasında (dunyamız güneştan 1 AU uzaklıkta bulunuyor) yer alıyor fakat Gliese 876 güneşe oranla daha soğuk bir yıldız olduğu için bu aralık 0.06 AU ile 0.22 AU ya kadar düşüyor. Fakat yeni gezegen bu aralıklar arasında da yer almadığı için suyu sıvı halde tutabilecek sıcaklıklardan çok daha fazla sıcaklığa sahip. Gezegenin sıcaklık aralığı yaklaşık 200 ile 400 derece arasında. Buda bu gezegenin bildiğimiz türden bir yaşam formunu barındıramayacağını gösteriyor. Gliese 876 adlı yıldızın etrafında aslında üç gezegen olduğu biliniyor fakat bunlardan iki tanesi jüpiter benzeri olan gezegenler yani çok büyük ve gazlardan oluşuyorlar. Son bulunan gezegen ise kayalık bir gezegen olarak bütün dikkatleri üzerinde topladı. Bu yeni gezegenin bulunmasının ardından dünya benzeri gezegen bulma çalışmaları daha da önem kazandı. Dünya üzerinde teleskoplarının ve hassas ölçüm aletlerinin başında bulunan bilimadamları bu yıldızın üzerinde çalışmaya devam ediyorlar çünkü bu sistemde dördüncü bir gezegenin bulunma olasılığıda var. Belkide bu gezegen suyu sıvı halde tutabilecek sıcaklıkta olabilir. Buda acaba evrende yalnız mıyız sorusuna verilebilecek bir yanıtın ilk ipucu olabilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dunya-gunesten-uzaklasiyor/", "text": "Alman fizikçilerinin son hesaplarına göre Dünya ve Güneş arasındaki mesafe 100 yılda bir on metre kadar açılmakta. Araştırma çerçevesinde son 120 yıl içindeki gözlemlere ait veriler yeniden sistematik olarak değerlendirilmiş. Açıklama geçen haftalarda Alman Fizik Birliği'nde Claus L?mmerzahl tarafından yapıldı. Fizikçi, Güneş ve Dünya arasındaki mesafenin niçin açıldığının yerçekimi fiziğindeki bilgiler ve yöntemlerle açıklanamadığını ancak bu gelişmenin iklim üzerinde etkili olmayacağını söyledi. Çünkü değişim kozmik ölçülere göre çok küçük. Bilim adamının açıklayamadığı diğer bir fenomen de \"Pioneer Anomalisi\". Bu fenomen yetmişli yıllarda Dünyamızı terk eden ve şu sıralar güneş sisteminin sınırlarına ulaşmış olması gereken Pioneer uzay sondalarına göre adlandırıldı. Sondalar burada bilinmeyen bir kuvvet tarafından frenlenmişler ve bu konuda şimdiye dek herhangi bir açıklama getirilemedi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dunya-kar-topunu-andiriyordu/", "text": "Nature dergisinin son sayısında yayımlanan makaleye göre, dünyanın manyetik alanı en az iki milyar yıldır hiç değişmedi. Bu da dünyanın bir zamanlar kocaman bir 'kar topu' haline geldiği teorisini destekliyor. şekillerinin ortaya çıkışından hemen önceki 'proterozoik' döneme kadar uzanan jeomanyetik kayaç numuneleri topladı. Eski ve bugünkü kayaçların manyetik özelliklerinin, dünyanın manyetik alanının çift kutuplu eksende oluştuğunu gösterdiğini tespit eden Evans, bu bulguların en az 1.5 milyar yıl önceki 'neo-proterozoik'dönemde dünyanın 'kar topunu' andırdığını akla getirdiğini söyledi. ise bu yerel bir olaydı ve sebebi, dünyanın yörüngedeki eğikliğinin değişmesiydi. tersine dönecek ve kutuplar sıcak, ekvator soğuk olacak. üzerindeki çalışması, dünyanın eğiminin hiç değişmediğini gösterdi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dunya-manyetik-depremi-bekliyor/", "text": "Kaptanlar eskiden beri gemilerin seyir defterlerine aldıkları rotayı manyetik hesaplara göre not ederlerdi. Seyir defterlerini tarayan bilim insanları Dünya'nın manyetik alanlarının 1860'tan beri hızla güç yitirdiğini ortaya çıkardı. Dünya'nın manyetik gücündeki düşüş bu hızla giderse, 2 bin yıl içinde tamamen sıfırlanacak. Araştırmacılar, Dünya'nın manyetik kutuplarının yer değiştireceğini ve bugünkü kuzeyin güney, güneyin ise kuzey olacağı spekülasyonunu dile getiriyor. Bu iddianın sahibi İngiltere'de University of Leeds profesörü David Gubbins. Dr. Gubbins, manyetizma ile ilgili bilgiler içeren eski gemi seyir defterlerini 25 yıldır tarıyor ve bunları tasnifliyor. Gubbins'e göre, manyetik gücün azalması en şiddetli bir şekilde Atlas Okyanusu'nun güneyinde gerçekleşiyor. 17 ve 18'inci yüzyıllarda Avrupalı kaptanlar, gemilerinin pusulalarını kuzeye ayarlarken kullandıkları manyetizma ölçümlerini not ederlerdi. Gemi seyir deftlerlerinden manyetik alanların geçmişteki halini tüm detaylarını vermeleri beklenmiyor, ancak bu verilerren anahatlar çizilebiliyor. Gubbins, 1590'da dahi yapılan bazı ölçümleri en fazla yarım derece şaşacak kadar kesin olduğunu vurguluyor. Gubbins, gemilerin manyetizma ölçümü yapıldığında bulundukları konumu temel alarak, taranan seyir defterlerindeki verilerden Dünya'nın manyetik alanlarının 1590-1840 aralığındaki haritasını çıkardı. Bu veriler, mineral pıhtıları veya volkanik kayalar gibi dolaylı kanıtlarla birleştirildi. Gubbins, direkt ve dolaylı kanıtların oluşturduğu haritada, gezegenin küresel manyetik alan gücünün 1590 ila 1840 arasında değişmediğini ortaya çıkardı. Ancak bu tarihten sonra, ani bir düşüş göze çarpıyor. 1840 sonrasında, Dünya'nın manyetik alan gücü her 100 yılda yüzde 5 düşüşe geçiyor. Her 300 bin yılda bir Dünya'nın kuzey ve güney manyetik kutupları yer değiştiriyor. Manyetik kutbun yer değiştirmesi için önce aşamalı olarak güç yitirmesi ve sonunda tamamen sıfırlanması gerekiyor. Manyetik kutupların tam değiş tokuşu en son 780 bin yıl önce gerçekleşti, kısacası vaktinde gerçekleşmeyen kutup değiş tokuşu uzun bir zamandır eli kulağında bekliyordu. İşte uzmanlar uzun bir süredir gebe olan bu sürecin rayına oturduğunda, hızla ilerleyeceğini ve kutup değiş tokuşunun '5 bin yıl gibi kısa bir sürede' yerine oturacağını düşünüyor. Gubbins'e göre hızlı ve ani bir manyetik kutup değişim süreci aslında henüz başlamamış veya yeni başlamış olabilir. İşte bu noktada güney Atlas Okyanusu'ndaki anormallik devreye giriyor. Güney Amerika bölgesindeki manyetik kutup değişimi, seyir defterlerinden elde edilen verilere göre, ilk olarak 1800'lerin başında başlamış olabilir. Manyetik alan değiş tokuşunun şiddeti artarak 1860'a kadar geldi ve bu tarihte gezegendeki tüm manyetik alanların güç dengesini bozacak şiddete ulaştı. Diğer bir deyişle; beklenen manyetik kutup değiş tokuşu, ilk kez güney Atlas Okyanusu'nda başladı ve o derece hızlı gelişti ki, diğer bölgeleri de beraberinde koşturdu. Küresel manyetik alan değiş tokuşunun 2 bin yıl içinde olacağı varsayımından hareketle, Kuzey Işıkları veya Aurora olarak adlandırılan manyetik ışıltılar tüm gezegenden görünecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dunya-yasami-metan-ureten-canlilara-borclu/", "text": "Küçük fakat, iklim değişikliğine neden olacak kadar etkinler. Metan üreten mikroskobik canlılar, Dünya'nın oluşumunun en erken yıllarında ortaya çıkarak, yaşamın gelişmesinde pay sahibi oldu. Bundan 700 milyon yıl önce, Dünya henüz soğukken ürettikleri metan, yeryüzünde sera etkisi yaratarak, ısınmaya neden oldu. Yeryüzünün ısınması da yaşamın gelişmesinin önünü açtı. Bilim insanlarının 'metanojen' olanak tanımladığı metan üreten mikroskobik canlılar, saldıkları gazlarla sera etkisi yaratarak Dünya ikliminin soğumasını önledi. Bu teze göre, soğuk bir iklim yeryüzünde canlılar daha kök salmadan tüm canlı hayatın sonu olabilirdi. Dünya'da metan üç kaynaktan geliyor; organik maddelerin termal olarak çürümesi, inorganik bileşenlerin girdiği kimyasal reaksiyonlar veya metan üreten canlıların gazı açığa çıkarması. Her bir kaynaktan çıkan metanın izotopu da farklı oluyor. Şimdiye dek metan üreten canlıların, Dünya 1.5 milyar yaşındayken ortaya çıktığı tahmin ediliyordu. Ancak Tokyo Teknoloji Enstitüsü uzmanları yaptıkları karbon 13 izotopu ölçümlerinde, metan üreten canlıların aslında ilk Dünya 750 milyon yaşındayken ortaya çıktığını öne sürüyor. Bilim insanları, Batı Avustralya'daki Pilbara kayalıklarında hidrotermal su yoluyla kayaların içine işleyen mineralleri inceledi. Pilbara kayalıkları, 700 milyon yıl öncesine ait son derece önemli ipuçları taşıyor. Bu kayalıkların içindeki minerallerin oluşturduğu köpükler, 700 milyon yıl önce üretilmiş olan karbonları içeriyor. Uzmanları bu karbonu metan üreten canlıların saldığını tahmin ediyor. Metan salındıktan sonra atmosferde bir süre kalıyor ve daha sonra dağılıyor. Ancak, atmosferde kaldığı esnada sera etkisine neden oluyor. Araştırmacılar metanın üretiminin, yeryüzünde ilk organizmaların ortaya çıkışına olanak verdiğini düşünüyor. Bilim insanlarına göre, Dünya'nın şansı metanın sağladığı sera etkisiyle Güneş ışınlarının yüzeyde tutularak atmosferin ısınmış olması. Güneş'in 4 milyar yıl önce bugüne göre daha az parlak olduğu düşünüldüğünde, sera etkisinin, en azından o zamanlar için, olumlu etkiler yapmış olabileceği de söylenebilir. Not: Araştırmayı konu alan makale İngiliz bilim dergisi Nature'da yayımlanmıştır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dunyada-iklimler-daha-hizli-bozulacak/", "text": "Kuzey Atlas Okyanusu'nun karbondioksit emiliminin, son 10 yılda yarı yarıya azaldığı belirlendi. Bu durum, sera etkisi altında olan dünyanın daha da hızlı ısınabileceği ve iklimin daha da kötü boyutlarda bozulabileceği anlamına geliyor. Dünya ikliminin sanayi ürünlerinden karbondioksit salımından ötürü bozulması ve atmosferin giderek ısınmasına iliştin en somut verilerden biri Kuzey Atlas Okyanusu'ndan geldi. İngiltere'nin East Anglia Üniversitesinden Dr. UteSchuster ile çalışma hocası Prof. Dr. Andrew Watson'un Journal of Geophysical Research: Jeofizik Araştırma Dergisine yaptıkları açıklamaya göre göre, Kuzey Atlas Okyanusu'nun karbondioksit emilimi son 10 yılda yarı yarıya azaldı. Dr. Shuster, Reuters ajansına, Atlas Okyanusu'nda karbondioksit emilimindeki azalmada tespitimiz devasa beklenmedik sonuçtur dedi. Araştırma, yük gemilerine konulan ölçüm cihazları dahil 1995 ile 2005 yılları arasında 90 bin kez yinelenen ölçümlerle yapıldı. Biliminsanları, Anglia Üniversitesinden çıkan bu sonuçtan, zaten sera etkisi altında olan dünyanın daha da hızlı ısınabileceği ve iklimin daha da kötü boyutlarda bozulabileceği anlamının apaçık çıktığını belirtiyor. İklim ve doğa bilimlerinde çalışanlar, Büyük Okyanus, Hint Okyanusu, güney kesimi denizlerinin de giderek daha az karbondiksit emdiği sonucunun aşikar olduğunu bildiriyor. Kutup buzlarının ve buzulların hızla erimesi, yakında gelecek doğa felaketinin en açık işaretleri olarak görülüyor. ABD, Çin ve Hindistan'ın hiç yanaşmaması, devletler arasında karbondioksit salımını düşürme sözleşmesi olan Kyoto Protokolü'nü zora sokuyor. 1997 yılında oluşturulan Kyoto Protokolü, 1992'de imzalanan çerçeve anlaşmada belirlenen ilkelere dayanıyor. Sanayileşmiş ülkeler, 1990'daki salım oranlarını 2008-2012 yılları arasında yüzde 5 oranında azaltmayı taahhüt etmiş oluyorlar. Bu da bazı biliminsanlarınca mütevazı çizginin ötesinde son derece yetersiz bulunuyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dunyada-turkiyenin-62-kati-kadar-alan-collesti/", "text": "ANKARA Devlet Planlama Teşkilatı tarafından hazırlanan 9. Kalkınma Planı çerçevesinde oluşturulan Özel İhtisas Komisyonunun hazırladığı Toprak ve Su Kaynaklarının Kullanımı ve Yönetimi başlıklı raporda, dünyadaki çölleşme tehlikesine dikkat çekildi. Rapora göre, dünya nüfusunun hızlı artışı, beraberinde arazi bozulmalarını getirdi. Aşırı otlatma, ormansızlaşma, yanlış tarımsal faaliyetler ve yanlış arazi kullanımı sonucu, dünya arazilerinin yüzde 26'sına karşılık gelen 1,2 milyar hektarlık alan, bozulma sorunuyla karşı karşıya bulunuyor. Karasal alanların yüzde 15'i, insan aktiviteleri nedeniyle tahrip oldu. Bozulan bu alanların yüzde 55,7'sinde su erozyonu, yüzde 27,6'sında rüzgar erozyonu, yüzde 12,5'inde kimyasal değişmeler, yüzde 4,2'sinde de fiziksel değişmeler görüldü. Dünya genelinde insan müdahalesi sonucunda çölleşen alan 48,3 milyon kilometrekare ve bu değer 900 milyon kişiyi etkiliyor. Birleşmiş Milletler Çevre Programı, çölleşmenin genel maliyetinin, yılda yaklaşık 42 milyar dolar olduğunu belirtiyor. Dünya genelinde, yılda 0,5-2 ton hektar yerinden taşınıyor, 24 milyar ton toprağın ise kaybolduğu tahmin ediliyor. Rapora göre, dünya genelinde toplam kara alanının yüzde 30'u, 5,2 milyar hektar kuru tarım alanlarının yüzde 70'i çölleşme ve arazi bozulmasından etkileniyor, her yıl 60 bin kilometrekare alan çölleşiyor. 110 ülke, çölleşme tehlikesiyle karşı karşıya ve kurak alana sahip. Afrika'da kurak alanların yüzde 73'ünü kapsayan 1 milyon hektarın üzerinde arazi, orta derecede veya ciddi bir çölleşme tehlikesiyle karşı karşıya. Asya'da 1,4 milyon hektar alan, aynı şekilde etkileniyor. Kuzey Amerika, yüzde 74 ile en fazla ciddi veya orta derecede çölleşmiş kurak alana sahip kıta konumunda bulunuyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dunyanin-elektrigi-uzayda-uretilecek/", "text": "Küresel ısınma ve dünya nüfusunun artması nedeniyle enerji kaynaklarının kısıtlı hale gelmesi bilimadamlarını yeni arayışlara yönlendirdi. NASA'nın da içinde olduğu proje kapsamında uzayda elektrik enerjisi üreterek dünyada kullanmak için proje hazırlandı. sayede sera gazlarının küresel ısınmaya etkisi de yok edilecek. Pennsylvania Üniversitesi Mekanik Mühendisliği Bölümü'nden Prof. Dr. geçirilmesinin önündeki tek engelin para olduğunu ifade eden Lior, kapasitesine sahip bütün ülkelerin projeyle ilgilendiğini söyledi. Lior, bu nedenle enerji kullanımının da üç kat artacağını kaydetti. tüketiminin son 20 yılda iki kat arttığını vurgulayan Lior, \"Yeryüzündeki enerji kaynakları, tahminen yüz yıl daha yeter\" dedi. oranında daha etkili üretim yapılabilir\" diye konuştu. konusunda ise ülkelerin hemfikir olduğunu kaydetti. edilen giderler yüzde 30 oranında azalır. Ayda üretilen enerji, ABD'ye bir yıl yetecek elektrik üretilebilir. mikroviyole ışınlarıyla yeryüzüne yansıtılması olduğunu kaydetti. elektrik enerjisine konvektörler sayesinde çevrilecek\" dedi. frekanslarına etki etmemesi gerekir\" diye konuştu. Prof. Dr. Lior, enerji transferine alternatif yöntemin de lazer ışınları olduğunu vurguladı. üretiyorlar ve yeryüzüne de sinyal gönderiyorlar\" diye konuştu. yaratmayacak olmasının en büyük avantaj olduğunu vurguladı. güneşten enerji üretmek için en uygun yer olduğunu ifade eden Lior, yerlerine dağıtımının daha kolay ve kayıpsız olacağını kaydetti. geçilmesi gerekir ki bu sistem teröre sebebiyet vermesin\" diye konuştu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dunyanin-en-buyuk-notrino-teleskopu/", "text": "Kuzey buzullarının 1400 metre altında kurulu olan AMANDA- Nötrino teleskopu, 1 kilometre yüksekliğinde ve 200 metre genişliğinde bir silindire yerleştirilmiş 700 sensörden oluşuyor. Amacı, evrendeki en şiddetli patlamalardan saçılan nötrinoları saptayarak, bir yayılma haritası çıkarmak.. Kuzey Kutbu'nda Amundsen-Scott istasyonuna yakın bir bölgede buzun 1400 metre altında kurulu olan Amanda nötrino teleskopunda 6 ülkeden 120 fizikçi çalışıyor. Nötrino teleskopu, gökyüzünün haritalanmasında kullanılacak. Nötrino parçacıkları, evrenin en şiddetli olaylarında üretilir. Gamma ışınları patlamaları ve merkezlerinde süper masif kara delikler içeren aktif galaksiler, bu nötrino üreticilerin başında gelir. Nötrinoların madde ile aralarında zayıf etkileşim vardır, ve bu nedenle nötrinolar çok özel ve yüksüz parçacıklar olarak kabul edilir. Işık veya diğer yüklü parçacıklardan farklı olarak, nötrinolar toz tarafından emilmeden veya manyetik alanlar tarafından saptırılmadan kozmos boyunca dolaşır dururlar. Nötrinolar, evrenin her yayına saçıldıklarından dünyadan da geçerler. Bunlardan çok az bir kısmı da, Antarktikten geçerken buzullardaki oksijen çekirdeklerinin içinde parçalanır. Bu parçalanma sırasında ortaya çıkan bazı ışıltılı parçacıklar Antarktik buzulları boyunca yol alarak AMANDA teleskopuna ulaşır. Teleskopta çalışan ekip, nötrino gökyüzüne ilk kez baktıkları için astronomi için yeni bir şeyin bulunma şansı yüksektir. Nötrino etkileşimleri çok azdır ve aralarındaki mesafe çoktur. AMANDA'dan geçen bir milyon nötrinonun yalnızca biri sinyal üretir. Dedektörleri tasarlamanın ve kurmanın maliyeti 31 milyon dolara çıktı. Bilim adamları Güney Kutbu'nda AMANDA'nın daha büyük versiyonlarını kurmayı planlıyor. IceCube olarak tasarlanan bu yeni dedektör 5.000 sensor içerecek ve 2009 yılında tamamlanacak. Bu tarihten önce NASA, ANITA adını verdiği bir nötrino dedektörü ile yüklü balonu 30 gün boyunca Güney Kutbu üzerinde uçuracak. Dedektör bir milyon kilometre küp buzu kontrol edecek. Burada hedef nötrinolardan sızan radyo dalgaları atımlarının izini sürmek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dunyanin-en-kucuk-radyosuna-bir-adim/", "text": "Radyo dalgalarını sese dönüştüren ve bir insan saçının çapından binlerce kez küçük olan bir detektörü kamuoyuna gösteren California Üniversitesinden araştırmacılar, ilk kez nano-ölçekte bir detektörün çalışan bir radyo sistemi içinde gösterildiğini belirttiler. Mikroskobik bir detektörü tam bir radyo sistemine dahil etmeyi başaran Peter Burke ve Chris Rutherglen adlı araştırmacıların karbon nano tüplerden yaptıkları elektronik parça, şu anki radyo teknolojisinde kullanılandan en az bin kez daha küçük. Deneylerinde bir iPod'dan klasik müziği kablosuz olarak birkaç metre ötedeki bir hoparlöre ileten araştırmacıların bu çalışması, American Chemical Society's Nano Letters dergisinin gelecek ayki sayısında yayınlanacak. Akıllı toz adı da verilen ve karbon nanotüplerden yapılan bu elektronik parçayla geliştirilecek mikroskobik radyo teknolojisi ile çok sayıda firmanın ilgilendiği belirtilirken, bu teknolojinin tıp, ticaret ve savaş endüstrisi gibi birçok alanda kullanılabileceği kaydediliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dunyanin-ikizi-bulundu/", "text": "Güneş sisteminin dışında, kendi güneşi etrafında dönen ve Dünya'ya benzeyen bir gezegen keşfedildi. Dahi fizikçi Stephen Hawking geçtiğimiz yıl, İnsanlık neslini sürdürmek istiyorsa çok yakında yeni gezegenleri kolonileştirmeli demişti. Amerikalı astronomlar dün bununla ilgili ilk adımı atmayı başardı ve güneş sistemi dışında ilk kez Dünya'ya ikizi kadar benzeyen bir gezegen keşfetti. 41 ışık yılı uzaklıkta bulunan 55 Cancri isimli yıldızın etrafında bulunan beş gezegenden dördü çok sıcak gazlardan oluşuyor. Ancak 55 Cancri F ismi verilen beşincisi güneşe göre pozisyonu ve yüzey ısısı ile dünyanın neredeye aynısı. Ki gezegenlerden son keşfedilen, Dünya'ya ikizi kadar benziyor. 18 yıllık bir araştırma sonucunda ortaya çıkartılan gezegen, dünyadan 45 kat daha büyük olmasına rağmen, kendi güneşine dünyanın güneşe olan uzaklığıyla aynı mesafede. Dünya güneş etrafındaki bir dönüşünü 365 günde tamamlarken 55 Cancri F için bu 260 gün sürüyor. Dünyadan bir kaç derece daha sıcak olduğu tahmin edilen gezegenin kendi içinde ya da uydusunda su ve oksijen bulunma ihtimali çok yüksek olduğu belirtildi. Güneş sistemi dışında başka bir sistemin keşfedilmesinin müthiş bir şey olduğuna işaret eden California Üniversitesi bilimadamlarından Geuff Marcy, Böyle bir gezegenin varlığını öğrenmek beni havalara uçurdu diye konuştu. Araştırmacılar, yeni keşiflerin, gezegenlerle dolu bizimki gibi bir sürü güneş sistemi olabileceğini ortaya koyduğunu düşünüyor. Bilim dünyasını heyecanlandıran Dünya'nın ikizine şu anki teknolojiyle gitmek hayal... Işığın 1 yılda katettiği mesafe olan ışıkyılı, 9.4 trilyon kilometreye karşılık geliyor. Bu gezegenin bize uzaklığı olan 41 ışık yılı ise 400 trilyon kilometreye denk geliyor. Yani ışık hızında giden bir uzay gemisi yapılmış olsa, bu gezegene ulaşmak tam 41 yıl sürecek. Mevcut uzay mekikleriyle yakıt sorunu aşıldığı taktirde bile 250 bin yıl sürüyor. Yeni gezegen sistemi Californa'daki Lick gözlemevinde bulunan Shane teleskobu ile ve Hawaii'deki Keck rasathanesinde 18 yıldır yürütülen çalışmaların birleştirilmesiyle bulundu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dunyanin-ilk-biyo-enerji-kenti/", "text": "Indiana Eyaleti'nin Reynolds kasabasında 3 aydır, tümüyle doğal enerjiye bağımlı üretim ve tüketime geçildi. Kasaba doğal kaynaklara bağlı ilk yerleşim yeri sayılıyor. Purdue Üniversitesi'ne 30 kilometre uzaklıktaki, toplam 550 nüfuslu, tarımla geçinen bu küçük kasaba, tümüyle doğal kaynaklara bağlı enerji kullanan dünyadaki ilk yerleşim yeri olmak ünvanını böylece elde etti. Indiana Eyalet Valisi Mitch Daniels'in kasabanın elektrik ve ısınma ünitelerine şalter indirdiği gün söylediği gibi, ABD haritasında sadece bu kasaba, gelecekle ilgili umutların birleştiği tek yer olacaktı. Vali Daniels, sade bir törenle bir süre önce, doğal kaynak merkezini hizmete sokmuştu. Tören politik bir gösteriden çok, akademik çevrelerin ilgi gösterdiği bir düzeyde sonlanmıştı. Reynolds kasabasının 20 kilometre çaplı bir daire içindeki ahırlarında bulunan yaklaşık 150 bin civarında büyük ve küçükbaş hayvanla, domuz ve kümes hayvanlarından elde edilen artıklar Purdue'lü bilim adamlarınca tasarlanıp kurulmuş organik arıtım merkezlerinde yeniden kullanıma alınıyor. Bu kaynaklarla beraber, yine aynı merkezde işlenen her türden mısır, buğday, diğer tahıllar ve sebze artıklarından sağlanan gaz elektriğe, ısıya ve akaryakıta dönüştürülüyor. Üretilen gaz evlere ve işyerlerine ısınma amaçlı olarak ABD genel fiyatlarından yüzde 60 oranında ucuz olarak satılıyor. Ahırlar ve tarlalardaki ürün atıklarına üstüne üstelik bir bedel ödenmesi, Reynolds halkının yüzünü güldürüyor. Model kasabanın Purdue tarafından desteklenen bu projeden başarıyla çıkması durumunda, en geç 2007 yılı ortalarına doğru öteki Indiana yerleşim yerlerinde de benzer çalışmalara başlanacağı bildiriliyor. Reynolds'da elde edilen gazın E85 adıyla bilindiği ve şu sıralarda, dünya otomotiv devi General Motors tarafından araçlarda kullanılmak üzere yoğun olarak test altında tutulduğu açıklanıyor. Indiana Tarım Dairesi Başkanı Andy Miller'ın basına verdiği açıklamasında, Reynolds'daki taşıtlardan yüzde 70 kadarının E85 gazı kullanır duruma sokulması amaçlandığı öğrenildi. Miller, Şu anda bütün çabamız Reynolds'un bu sınavdan başarıyla çıkması yolunda dedi. Kasabalıların önceleri bu tasarıma kaygıyla yaklaştıkları, ancak verimli ve doğayı kirletmeyen bir enerjiye ulaşıldığını görmeleriyle işe dört elle sarıldıkları, gözlemciler tarafından açıklanıyor. Indiana, ABD'de hava kirliliğinde ilk 10 eyaletten 8.cisi olarak uzun zamandır bilinmekteydi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dunyanin-ilk-sarj-edilebilir-gunes-hucresi-gelistirildi/", "text": "3 Ekim'de Nature Communications'da yayınlanan bir makalede solar batarya, güneş paneli ve pilin birleştirilerek, Dünyanın ilk şarj edilebilir güneş hücresinin üretildiği açıklandı. Ohio Eyalet Üniversitesi'nce geliştirilen proje kapsamında güneş hücresinin patenti alındı. Yayınlanan araştırma raporuna göre batarya ve güneş hücresi tek bir hibrit cihaz üzerinde birleştirildi. Geliştirilen yeni hücreye ilham veren mesh solar panel bataryaya hava girmesini sağlarken solar panel ve batarya elektrotu arasında elektronlar, özel bir proses sayesinde aktarılıyor. Cihazın ise hava ve ışık sayesinde şarj olup boşalabildiği söyleniyor. Ohio Üniversitesi'nde görev alan Prof. Yiying Wu, solar bataryanın yenilenebilir enerji maliyetlerinde önemli azalma yaratmasını beklediklerini söyledi. Wu, teknolojinin sağladığı imkanlar kullanılarak güneş ışığını hapseden ve enerji depolayan ucuz bir yöntem keşfettiklerini belirtti. Wu'ya göre maliyetin %25 oranında azalması bekleniyor. Geliştirilen yeni buluşun güneş hücresi ve batarya arasında elektron hareketinden doğan verim kaybına da çözüm sunduğu söyleniyor. Normal bir güneş hücresinde gelen elektronların %80'i bataryaya ulaşırken yeni tasarımın bu rakamı %100'e ulaştırdığı görülüyor. Yeni buluş Yiying Wu ve doktora öğrencisi olan Xiaodi Ren'in ilk çalışması değil. İkili daha önce potasyum ve oksijeni reaksiyona sokarak yüksek verim sağlayan hava pilini icat etmişti. İşte icat edilen bu pil kullanılarak Dünyanın ilk şarj edilebilir güneş hücresi elde edildi. Prof. Wu, pilin temelde nefes alan bir yapıya sahip olduğunu, nefes aldığında boşaldığını tekrar nefes verdiğinde ise dolduğunu söyledi. Normal solar hücrelerde bataryaya bağlanmak için dört elektrot gerekirken yeni hibrit tasarım sadece üç elektrota ihtiyaç duyuyor. Elek solar panel birinci elektrotu oluşturuyor ve ikinci elektrotta gözenekli karbon panel yer alıyor. Üçüncü elektrot ise lityum levhadan oluşuyor. Solar bataryanın çalışma şekli ise; şarj anında ışık, solar panele vurarak elektron üretiyor. İçeride yer alan pilde kimyasal olarak ayrışan lityum peroksit, lityum ve oksijene ayrılıyor. Oksijen havaya salınırken lityum metali, elektronları yakalayarak lityum iyonları şeklinde depolanıyor. Batarya boşaldıktan sonra kimyasal olarak havadan yine oksitlenerek pil, lityum peroksite dönüşüyor. Gelecekte gerek geliştirilen bu ürünün gerekse de diğer yenilenebilir enerji kaynaklarının büyük bir ilgi ile takip edilmesi bekleniyor. - Mingzhe Yu, Xiaodi Ren, Lu Ma, Yiying Wu. Integrating a redox-coupled dye-sensitized photoelectrode into a lithium oxygen battery for photoassisted charging. Nature Communications, 2014; 5: 5111 DOI: 10.1038/ncomms6111"} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dunyanin-manyetik-alani-manyetosfer/", "text": "Dünya' nın manyetik alanı denizcilik, altın, gümüş ve petrol bulmak için yapılan araştırmalar ve haberleşme gibi uygulama alanlarına sahiptir. Bu nedenle dünyanın manyetik alanının yüzeydeki ve yüzeyden uzaktaki büyüklüğü ve yönü yıllardır araştırma konusu olmuştur. Manyetik alanın bir diğer etkisi de dünyayı saran Van Allen kuşakları ve kuzey ışıkları diye adlandırılan parlak ışıklardır. Tüm manyetik cisimler cismin kutupları arasında görünmeyen kuvvet çizgileri oluştururlar. Bunları görünür yapmanın en kolay yolu bir kağıt parçası üzerine demir tozları serpmek ve kağıdın altına çubuk şeklinde bir mıknatıs yerleştirmekle mümkündür. Demir tozları mıknatısın etrafında ve manyetik alan çizgileri boyunca kendi kendilerine sıralanırlar. Basit bir ifadeyle, dünya iki kutuplu bir dipol gibi düşünülebilir. Dünyanın manyetik alan çizgileri aynen bir çubuk mıknatısınki gibi kuzey ve güney manyetik kutupları arasında uzanır. Yüklü parçacıklar bu alan çizgileri üzerinde tuzaklanarak manyetosferi oluştururlar. Dünyanın manyetik alan çizgileri bir çubuk mıknatısınki kadar simetrik değildir. Yukarıdaki şekilde görüldüğü gibi güneşten akıp gelen alan çizgileri dünyanın manyetik kuyruğunu oluştururken, güneş rüzgarları alan çizgilerinin güneşe doğru sıkılaşmasına sebep olur. Manyetosfer uzay boşluğunda güneşe doğru yaklaşık 80 km' den 60.000 kilometreye kadar kuyruk kısmı ise güneşten 300.000 kilometre (186.500 mil) uzağa kadar uzanır. Manyetik alanın yapısını belirleyen alan çizgileri aşağıdaki şekilde gösterildiği gibi basit bir çubuk mıknatısınkine benzer. Manyetik alan eksenlerinin dünyanın dönme eksenine göre eğimli olduğu bilinmektedir. Bu nedenle, kuzey kutbuyla manyetik kuzey kutbu birbiriyle çakışmaz ve gerçek yönü bulmak için dünyanın yüzeyi üzerinde pusulanın yönü belli bir miktar düzeltilmelidir. Manyetik alanın temel özelliği hareket eden elektrik yüklerine kuvvet uygulamasıdır. Bu nedenle bir manyetik alan, elektron ve proton gibi yüklü parçacıkları alan çizgileri boyunca ileri ve geri spiral şeklinde hareket etmeye zorlayarak tuzaklayabilir. Aşağıdaki şekilde gösterildiği gibi yüklü parçacıklar alan çizgilerinin birbirine yakın ve spirallerin sıkışık olduğu ayna noktası nda yansıtılır. 1950' lerin sonlarında yapılan uzay araştırmalarında dünyanın, Van Allen radyasyon kuşağı diye adlandırılan çok yoğun yüklü parçacıklardan oluşan iki bölgeyle kuşatıldığı keşfedildi. İç ve dış Van Allen kuşakları yukarıdaki şekilde gösterilmiştir. Bu yüklü parçacıkların asıl kaynağı güneş rüzgarı denilen güneşten gelen parçacıklar sağanağıdır. Kuzey ve güney ışıkları dünyanın manyetik alanı tarafından tuzaklanan bu yüklü parçacıklar tarafından oluşturulur. Güneş rüzgarı yaklaşık 400 km/s hızla güneşten dışarı doğru akan iyonize gazlardır ve güneşin yüzeyi üzerindeki aktivitelerin miktarına bağlı olarak şiddeti değişir. Dünyanın manyetik alanı güneş rüzgarına karşı bir kalkan oluşturmuştur. Güneş rüzgarı dünyanın manyetik alanı ile karşılaştığında aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi geriye doğru püskürtülür. Bu durumda şok dalgaları oluşur. Bu şok dalgalarının arkasındaki boş uzayda dünyayı saran bölgeye manyetosfer denir. Ancak güneş rüzgarları ile gelen bazı yüksek enerjili yüklü parçacıklar manyetosfere sızar ve bu yüklü parçacıklar Van Allen radyasyon kuşakları tarafından tuzaklanır. Manyetik alanlar elektrik yüklerinin hareketiyle oluşur. Örneğin, bir çubuk mıknatısın manyetik alanı mıknatıstaki negatif yüklü elektronların hareketi sonucunda oluşur. Dünyanın manyetik alanının kökeni tam olarak anlaşılamamıştır. Fakat demir ve nikel içeren sıvı metalik dış çekirdeğin dönmesi ve konvektif etkilerle oluşan elektrik akımlarıyla ilgili olduğu düşünülmektedir. Bu mekanizma dinamo etkisi diye adlandırılır. Erimiş durumdan katılaşarak oluşan kayalar katılaşma anındaki manyetik alan hakkında bize bilgi verir. Bu tip manyetik fosiller in incelenmesi dünyanın manyetik alanının her milyonda yıl tersine döndüğünü göstermiştir. Fakat bu manyetik alanın anlaşılmadığı detaylardan biridir. Manyetik alan elektrik akımını çevreler, böylece dünyanın erimiş metalik çekirdeğinde dolanan elektrik akımının manyetik alanın kökeni olduğu tahmin edilmektedir. Dünyanın yüzeyinde ölçülen manyetik alanın büyüklüğü ekvator yakınında yaklaşık 30 T ve kutuplarda yaklaşık 60 T' dır. Diğer deyişle dünya yüzeyinde manyetik alanın büyüklüğü 0.3 ile 0.6 Gauss arasında değişir. Dünya' nın manyetik alanının kaynağı nedir ? sorusunun cevabı basit değildir. Mariner 2 ile yapılan araştırmalar sonucunda Venüs'ün çekirdeği demir içermesine rağmen bir manyetik alana sahip olmadığı anlaşılmıştır. Venüs'ün 243 dünya günü olduğu ve dinamo etkisi yaratmak için çok yavaş olduğu bulunmuştur. Manyetik alanın oluşumunun dünyanın dönmesi ile ilişkili olduğu açıktır. Çünkü Venüs ünde çekirdeğinde dünyanınki gibi demir bulunmaktadır, fakat dönme periyodu ölçülebilir bir manyetik alan oluşturmaz. Manyetik alanın çekirdeğin büyük bir bölümünü oluşturan sıvı metalik demirin dönmesine bağlı olduğu sonucunu çıkarmak mantıklıdır. Dönen iletken modeli bu olaya dinamo etkisi veya jeodinamo adlarını vermiştir. Birkaç yüzyıldır manyetik pusulalar denizcilikte kullanılmasına rağmen, 1600' de Sir William Gilbert dünyanın coğrafik kutupları yakınında manyetik kutuplarıda olan devasa bir mıknatıs olduğunu öne sürene kadar pusulaların davranışları tam olarak bilinmiyordu. Daha sonraki araştırmacılar uzaygemilerini kullanarak diğer gezegenlerin manyetik alanını inceledi ve dünyanın manyetik alan haritasını çıkardılar. Dünyanın manyetik alanı kabaca momenti =8x1022 J/T olan bir manyetik dipol gibi ele alınabilir. Yüzeydeki alan ekvator yakınında 30 T' dan kutuplar yakınında 30 T' a kadarlık bir aralıktaki bir büyüklüğe sahiptir. Bir dipolün eksen üzerindeki manyetik alanın bir elektrik dipolde olduğu gibi açıortay boyunca aynı uzaklıkta iki katıdır. Dünyanın manyetik alanı için bu değerler beklenen değerlerle uyumludur. Dipolün ekseni dünyanın dönme ekseni ile yaklaşık 11,5o lik bir açı yapar (dünyanın dönme ekseni dünyanın yörünge düzleminin normaliyle 23,5o lik bir açı yapar. Kuzey Kanada' da bulunan kuzey manyetik kutbu diye adlandırdığımız şey aslında dünya dipolünün güney kutbudur. Antartikada bulunan güney manyetik kutbu bir dipolün kuzey kutbu ile temsil edilir. Çünkü B manyetik alan çizgileri oradan çıkar. Yönü belirlemek için bir mıknatıs kullandığınızda kuzeyi işaret eden pusulanın ucu pusuladaki mıknatısın gerçek kuzey kutbudur. O, dünyanın kuzey jeografik kutbu yakınındaki gerçek güney kutbuna doğru çekilir. Dünyanın manyetik alanı sadece denizcilikte değil, maden arama ve iletişimde de kullanım alanına sahiptir. Bu nedenle uzun yıllardır uydular kullanılarak dünya yüzeyi üzerinde ve tam yüzeyde onun büyüklüğü ve yönü ölçülerek bu konuda oldukça detaylı çalışmalar yapılmaktadır. Onun bir diğer etkisi de dünyayı saran Van Allen radyasyon kuşaklarıdır ve kuzey ışıkları diye adlandırılır. Yeryüzünde mıknatıslı kayalar bulunduğundan dünyanın manyetik alanının kaynağının geçici olarak mıknatıslanmış kayalardan oluşan bir çekirdeği olduğu düşünülür. Ancak, bu doğru olmayabilir, çünkü çekirdeğin sıcaklığı birkaç bin derecedir, yani demirin Curie sıcaklığının çok üstündedir. Bu nedenle dünyanın çekirdeğindeki demir ferromanyetik olamaz. Son birkaç yüzyıldır yapılan ölçümlerden kuzey manyetik kutup kuzey coğrafik kutba göre hareket eder ve jeolojik kayıtlardan kutupların birkaç yüzyıllık bir zaman skalasında ters döndüğünü biliyoruz. bu tip gözlemleri kalıcı mıknatıslanmaya sahip bir çekirdek kabulüne dayanarak açıklamak oldukça zordur. Dünyanın manyetikliğinin kaynağı tam olarak anlaşılamamış, muhtemelen bir çeşit dinamo etkisine sahip olduğu düşünülmüştür. Elektriği kolayca ileten sıvı haldeki dış çekirdek mineraller içerir. Küçük bir başlangıç manyetik alanı Faraday'ın indüksiyon kanununa göre bu hareket eden iletkende akımların oluşmasına sebep olur. Bu akımlar manyetik alanı artırabilir ve bu artan alan gözlemlediğimiz dünyanın manyetik alanıdır. Ancak bir manyetik alanda hareket eden bir iletkene bu frenleme kuvveti etkir. Bu kuvvetin üstesinden gelmek için gereken ve çekirdeği hareket halinde tutan enerjinin kaynağı henüz bilinmemektedir. Dünya hem yön hemde alanın büyüklüğündeki değişiklikleri içerir. Örneğin, eski çanak örnekleri dünyanın manyetik alanında mıknatıslanan küçük demir parçacıkları içerir. Parçacıkların mıknatıslanma şiddetinden çanağın oluşma yeri ve zamanında dünyanın manyetik alanının şiddetini bulabiliriz. Benzer orijinli jeolojik bulgular okyanus tabanında da mevcuttur. Sıvı haldeki magma katılaştıkça demir parçacıkları mıknatıslanır. Mıknatıslanan parçacıkların yönü dünyanın manyetik alanının yönünü gösterir. Mıknatıslanma yönünden dünyanın kutuplarının oldukça düzenli bir şekilde tersine döndüğü anlaşılır. Bu tersine dönme yaklaşık her 100.000 1.000.000 yılda bir olur ve son zamanlarda ise sıklaşmıştır. Bu tersine dönmenin sebebi ve ivmelenme oranı bilinmemekte, fakat tahminen bir şekilde dinamo etkisini içermektedir. Son yıllarda gezegenlerarası uzay araştırmaları gezegenlerin manyetik alanlarının büyüklüğü ve yönünü ölçebilmektedir. Bu gözlemler manyetik alanların kaynağının dinamo mekanizması olduğunu doğrular. Aşağıdaki tablo gezegenlerin yüzey manyetik alanları ve manyetik dipol momentlerinin değerlerini gösterir. Çekirdeği dünyanınkine çok benzeyen Venüs, çekirdeğin dönme hızı dinamo etkisini sürdürebilmek için çok yavaş olduğundan (her 244 dünya gününde bir kez) manyetik alana sahip değildir. Dönme periyodu Dünyanınki ile hemen hemen aynı olan Marsın çekirdeği çok küçük olduğundan , çok küçük bir alana sahiptir. Dış gezegenler çoğunlukla manyetik olmayan hidrojen ve helyum içerirler. Ancak bu gezegenlerin merkezi yakınında, yüksek basınç ve sıcaklıklarda hidrojen ve helyum büyük elektriksel iletkenliğe sahip metaller gibi davranış gösterir ve dinamo etkisi sağlar. Jüpiter ve Uranüsün manyetik alan ekseni ve dönme ekseni aynı hizadadır. Uranüsün dönme ekseninin hemen hemen onun yörünge düzlemine paralel olduğunu unutmayalım. Maalesef gezegenler hakkındaki gözlemsel bilgilerimiz gezegen yakınlarında sadece bir veya birkaç günlük toplanan bilgilerle sınırlıdır. Gezegenlerin diğer fiziksel özelliklerini ve jeolojik kayıtları inceleyebilirsek, onların mıknatıslanmalarının kökenini de büyük ölçüde öğrenmiş oluruz. 1) Physics, Volume 2. International Edition Halliday, David / Resnick, Robert / Krane,"} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dunyanin-ugultusu-nereden-geliyor/", "text": "Dünya'nın bir sesi olduğu ilk kez bundan 10 yıl önce keşfedilmişti. Şimdi bilim adamları bu sesin içinde çok güçlü melodiler olduğunu keşfetti. İnsan kulağının duyamacağı bu melodilerin kaynağının okyanuslar veya atmosferden geldiği tahmin ediliyor. LiveScience internet sitesinin haberine göre, araştırmacılar, Dünya'nın çıkardığı sesin içinde hiç beklenmedik güçlü melodiler keşfetti. Söz konusu keşifle, Dünya'nın sesinin nereden geldiği sorusuna yanıt bulunması bekleniyor. Araştırmacılar, uğultu diye adlandırılan bu seslerin, okyanus ve atmosferin hareketlerinden kaynaklanabileceğini düşünüyor. Bilim adamlarına göre, Dünya yer sarsıntısı olmadığı zamanda bile insan kulağının duyamayacağı seviyede daimi bir gürültü yayıyor. Bu ses ilk kez on yıl önce keşfedilmiş ve yalnızca depremölçerler tarafından tespit edilebilmişti. Bu ilk keşife Dünya'nın uğultusu denmişti. O günden bugüne Dünya'nın çıkardığı ve sessiz bir senfoniyi andıran uğultunun kaynağı gizemini koruyordu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dunyaya-yakin-gececek-bir-asteroid-ciplak-gozle-gorulebilecek/", "text": "Bilim adamları, 2029 yılında dünyaya yakın geçecek bir asteroidin çıplak gözle görülebileceğini açıkladı. Modern tarih boyunca ilk defa çıplak gözle izlenebilecek olan asteroid geçişi Avrupa, Afrika ve Batı Asya'da takip edilebilecek. 2029 yılında gerçekleşecek olan bu geçiş, büyük boylu asteroidlerin dünyaya en yakın yaklaşımı olacak. Yaklaşık 320 metre çapındaki, '2004 MN4' adı verilen asteroid, ilk defa geçtiğimiz haziran ayında keşfedilmiş ve tekrar aralık ayında görülmüştü. Dünyaya çarpma şansı en büyük olan uzay kayası olduğu düşünülen asteroidin rotası üzerinde yapılan incelemeler, bu öngörünün gerçekleşmeyeceğini kesinleştirdi. Arecibo Rasathanesi'nde gözlemler yapan NASA çalışanları, '2004 MN4'ün 13 nisan 2029 tarihinde dünyanın merkezinden 36.350 kilometre mesafede olacağını belirledi. Asteroid, dünyanın üzerinde sabit konumda duran ve yarıkürede veri toplayan uyduların irtifasının hemen altında olacak. NASA'nın jet itici motorlar laboratuarından Steve Chesley, bilinen yakın geçiş yapmış 10 asteroid arasında '2004 MN4'ün diğerlerine göre çok daha büyük olduğunu belirtiyor. Chesley, iyice yaklaştıktan sonra keşfedilebilen diğer asteroidlerin aksine '2004 MN4'ün gelişinin çok önceden tespit edildiğini de açıkladı. Geçtiğimiz sonbaharda da 'Toutatis' adındaki 4.6 kilometre boyunda ve 2.4 kilometre eninde bir asteroid dünyaya yaklaşmış, ancak çıplak gözle görülememişti. Yengeç takım yıldızından geçecek olan asteroid, Avrupa, Afrika ve Asya'nın belli bölgelerinde yıldıza benzer bir ışıklı nokta olarak görülebilecek. Asteroid, gökyüzünde saatte 42 derece yol alacak. Chesley ve ekibi, bu boyutta bir asteroidin dünyaya bu derece yaklaşmasının bin 300 yılda bir gerçekleştiğini söyledi. Güneşin etrafında dönen '2004 MN4ün, Mars ve Jüpiter arasındaki bir kuşakta yer alan asteroidlerin aksine, 323 günlük yörüngesi çoğunlukla dünyanın yörüngesi içinde yer alıyor. Chesley ve ekibi, 2029'daki geçişin asteroidin rotasında değişikliğe neden olacağını ve daha sonra dünyaya yapacağı yakın geçişlerin şartlarını değiştireceğini belirtiyorlar. 21'inci yüzyıl içinde herhangi bir risk olmadığı konusunda ise güvence veriliyor. Önümüzdeki ay ve yıllarda yapılacak ek gözlemler, 2029 yılından sonra yer alabilecek çarpışma olasılıklarını da belirleyecek. Uzmanlar, '2004 MN4' boyutlarında bir asteroidin dünyaya çarpması halinde yerel yıkım ve bölgesel hasar olacağını tahmin ediyorlar. Bu hasarın küresel boyutlara ulaşmayacağı da tahmin ediliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dunyayi-en-cok-kimler-kirletiyor/", "text": "Center for Global Development düşünce kuruluşunun desteğiyle dünya genelinde yapılan araştırmanın sonuçlarına göre dünyayı en çok kirleten ülke ABD, en çok kirleten halk ise Avustralya halkı. Center for Global Development düşünce kuruluşunun desteğiyle dünya genelinde yapılan araştırma, karbon salımında kişi başına düşen pay hesap edildiğinde Avustralyalıların, ülkeler listesinin ikinci sırasındaki Çin'in büyük farkla önünde olduğunu gösterdi. 50 bin kadar elektrik santrali ve 4 bin firmayı dahil ederek yapılan araştırmaya göre, kişi başı karbon salımında 10 ton ile başı çeken Avustralyalıları, 8 ton ile Amerikalılar izliyor. Genel olarak bakıldığında ise listenin başında ABD, ikinci sırada ise Çin yer alıyor. Araştırmada, ABD'nin sahip olduğu elektrik santrallerinden atmosfere her yıl 2,5 milyar ton karbon salındığına, bu alanda ikinci sırada ise 2,4 milyar tonla Çin'in yer aldığına dikkat çekiliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dusunce-gucuyle-robot-kolu-hareket-ettirildi/", "text": "Bilim insanları, maymunlara protez kolları düşünce gücüyle kontrol etmesini öğretti. Bu teknikle gelecekte felçli hastaların yaşamlarının kolaylaştırılması hedefleniyor. İngiliz Nature dergisinin internet sayfasında yayımlanan araştırmada, Pennsylvania eyaletindeki Pittsburgh Üniversitesi'nden Andrew Schwartz başkanlığındaki ekibin çalışmalarında, önceki deneylere oranla epey ilerleme sağlandığı belirtildi. Önceki denemelerle kendi çalışmaları arasındaki farkları açıklayan Andrew Schwartz, bir engelin etrafından dolaşmak, yemeği tutmak ve yutmak için ağza götürmek için robot kolu hareket ettirme görevinin tamamen düşünce kontrolüyle sağlanabildiğini anlattı. Schwartz, önceki deneylerde, hareketin bazı aşamalarının bilgisayar desteğiyle yönlendirildiğini belirtirken, 3 boyutta hareket eden robot kolun daha iyi sonuç verdiğini ve öğrenme yönteminin geliştiğini kaydetti. Robot koldaki gibi, bazıları çoktan insanlarda denenen makina-beyin arayüzü, beyin kanaması, omurilik yaralanması, nevromasküler dejeneratif veya kan pıhtısına bağlı kapanma sendromu nedeniyle felç olan insanların derdine çare olabilir. Hastalık çoğunlukla, beynin hareketle ilgili bölümlerine dokunmazken, hastaların beyinleri, hareketleri normal olarak başlatacak faaliyeti üretebiliyorlar. Bilim insanları çözüm olarak, beyindeki motor hareket bölümü cortex'e bağladıkları ince elektrotlar sayesinde, bu beyinsel komutu kaydedebiliyor ve bunu robot kola iletebiliyorlar. Araştırmada, bilim insanları birkaç gün içinde hareket edemeyen iki makak maymununa, kollarının yanına iliştirilen bir robot kolu düşünce yoluyla hareket ettirmeyi öğrettiler. Özellikle bilek düzeyinde daha gelişmiş bir robot kol üzerinde çalışan Pitsburgh Üniversitesi araştırmacıları, elektrotların kullanıldığı daha karmaşık bir beyin-makina arayüzünü iki yıl içinde hastalar üzerinde denemeyi planlıyorlar."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/dusunce-okuma-yakinda-gercek-olacak/", "text": "New Scientist dergisinde yayımlanan habere göre, bilim adamları 8 yıl önce geçirdiği bir trafik kazası sonucunda felç olan, bilinci yerinde ancak konuşamayan bir hastanın beyninin, konuşmayla ilgili bölümüne elektrotlar yerleştirdiler. Araştırmacılar, elektrotlar vasıtasıyla beyinin konuşma bölümünden gelen titreşimleri kaydettiler. Bilim adamları, bundan sonraki aşamada, bu sinyalleri bir konuşma yazılımına dönüştürmek için çalışacaklarını belirttiler. Birkaç hafta içinde bir bilgisayarın hastanın düşüncelerini seslere dönüştürme görevini yerine getirmeye başlayacağı bildirildi. Teknolojinin geliştirilmesinde katkısı olanlardan Joe Wright, bunu başaracaklarını umduğunu belirterek, Karşılıklı konuşma hedefine ulaşmak isterdik ama henüz bundan çok uzağız dedi. Bilim adamları, bu tekniğin beyin okuma makinesiyle bir ilgisinin bulunmadığını özellikle vurguladılar. Max Planck Enstitüsü'nden Prof. John Dylan Haynes, Bazı temel düşünceleri tercüme edebilmeye başlamamız çok heyecan verici bir şey. Ancak bir beyin okuma makinesinden henüz çok uzağız dedi. Prof. Geraint Rees de Şu anda kısıtlı bir kelime hazinesinin kodunu çözmeye doğru gidiyoruz diye konuştu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/duzgun-dogrusal-hareket-grafikleri/", "text": "Hareket grafikleri bir cismin hareketini açıklamak için kullanılan grafiksel gösterim şekilleridir. Düzgün doğrusal hareket eden bir cisim için hareket grafiklerinden bahsedelim. - Konum Zaman grafikleri - Konum zaman grafikleri cismin hareket sürsince hangi anda hangi konumda bulunduğunu bize gösteren grafiklerdir. Bu grafiklerde eğim bize hız değerini verir. - Konum zaman grafiğinde yer alan yatay çizgi, cismin o kısımda durduğunu belirtir. - Belli bir eğime sahip çizgi bize cismin o kısımlarda belli bir hızla hareket ettiğini söyler. Örnek olarak aşağıda yer alan konum zaman grafiğini yorumlayalım. - Hız Zaman grafikleri - Düzgün doğrusal hareket yapn bir cismin hız zaman grafiği sadece yatay doğrulardan oluşur. - Bu yatay doğrular altında kalan alan bize yerdeğiştirmeyi verir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/e-mc2-dogrulandi/", "text": "Belkide bilimdeki en meşhur denklem olan E=mc2 üzerinde kusursuz bir test yapan Ulusal Standart ve Ticaret Enstitüsü ile Massachusetts Teknoloji Enstitüsündeki bilim adamlarına göre,Albert Enistein tahmininde haklıydı. 22 Aralık 2005 te yapılan deneyler sonucu bu denklem 0,0000004 hatayla yani milyonun onda dördü kadar hatayla doğrulanmıştır. Özel rölativite, modern fiziğin merkezinde bir teori ve bir çok bilimsel deney için temel yapıda olduğundan bu tür testler çok önemlidir. Bazı bilim adamları özel rölativite için daha karmaşık testler uygulayarak E ile mc2 arasında NIST ve MIT ye göre daha yakın eşitlikler olması gerektiğini söylemişlerdir.The Nature gazetesi,biri NIST tarafından fizikçi Richard Deslattes 'in başkanlığında diğeri MIT tarafından David Pritchard'ın başkanlığında iki gerçekçi ölçümün yapıldığını belirtmiştir. Temel fizik yasalarına bakarsak; elektromanyetik bir radyasyonun dalga boyu mutlaka bir enerji ile örtüşür. Bu ilkeden yararlanan NIST ekibi Einstein'in denklemindeki E=mc2 enerji değerini silikon ve sülfür atomları tarafından yayınlanan gama ışınlarının dalga boylarını dikkatle ölçerek hesaplamışlardır.Bu deneyi gerçekleştirmek için başka bir kavramdan daha yararlanışlardır. Bu kavram; bir atomun nükleonu bir nötron yakaladığı zaman enerji gama ışıması olarak gözlenmesidir. Yani fazladan bir nötrona sahip olan atomun kütlesi, orijinal atomun kütlesine tahminen eşittir. Nötronun bağlanma enerjisi, gama ışımasında dışarı verilen enerjiye eşittir. Nature dergisinde açıklanan deneylerde, NIST bilim adamları bu açıyı Grenoble ,Fransa da ki Laue Langevin Enstitüsünde bulunan kafes boşluklu kristal yardımıya ölçmüşlerdir.ILL dünyada aynı zaman zarfında nükleon ve nötronları çarpıştırıp yayınlanan gama ışınlarının yakalayacak imkana sahip en iyi kurumdur.Ölçümlerin hepsi NIST nin kendi geliştirdikleri bir alet tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu yazı üyelerimizden kaanhan tarafından yazılmıştır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ebu-ali-el-hasan-ibn-el-haytam/", "text": "965 yılında Basra'da doğan, Batı'daki Ortaçağ bilgilerince Alhazen olarak anılan Iraklı matematikçi ve gökbilimci Ebu Ali El Hasan Ibn El Haytam'ın üzeride çalıştığı bulguları sonradan değerlendirildi. Nitekim, İspanya'nın Müslüman üniversitelerinde öğrenimini tamamlayan Roger Bacon, \"Opus Majos\" adlı perspektif çalışmasının V. Bölümünü İbn Haytam'ın \"Optik\"ini kopya etmek suretiyle tamamlamıştır. Bacon'u Batıda deneysel bilimin öncüsü ve modern bilimin yaratıcısı olarak tanıtan eseri işte bu kitaptır. Roger Bacon'un kendisi dahi, en az felsefe dalında yaptığı alıntıları itiraf etmekten çekinmemektedir. İngiliz dilinde iğne deliği , fotograf literatüründe ise karanlık oda ya da karanlık kutu adıyla anılan fotograf tekniği oldukça basit bir ilkeye dayanır. Söz konusu ilke, bugünkü bilgilerimize göre, yaklaşık olarak milattan önce besinci yüzyıldan beri bilinmektedir. Çinli düşünür Mo Ti, deneysel gözlemleri sonucunda, karanlık bir ortama açılan küçük bir delikten giren ışığın dışarıda bulunan ışıklı nesnenin tümüyle baş aşağı bir yansımasını meydana getirdiğini yazmıştı. Işık ısınları ile araştırmacı insanin zeka pırıltısının çakışması, kuskusuz, Mo Ti ile sinirli kalmadı. MÖ 4. yüzyılda Aristo; 10. yüzyılda ise ışık ışınlarının doğrusal yayılımı ilkesini bulan Ibn Al-Haytam; 15. yüzyılda Al Haytam'ın notlarını getirten ve ışık bilgisini öğrenen Leonardo da Vinci ve Paolo Toscanelli; 16. yüzyılda Gemma Frisius ve 19. yüzyılda Sir David Brewster karanlık bir ortama açılan iğne deliğinden sızan ışığın giziyle ilgilendiler. Saddam sonrası Irak'ta 10 bin dinar banknotunun üzerinde resmi yer alıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ege-universitesi-organik-gunes-pili-uretti/", "text": "Ege Üniversitesi güneş enerjisi enstitüsü uzmanları, küresel ısınmayı tetikleyen fosil yakıt kullanımına alternatif olabilecek yeni bir projeye imza attı. Uzmanlar, güneş enerjisini daha ekonomik bir şekilde elektrik enerjisine çevirebilmek için organik güneş pili üretti. Organik güneş pilleri, 3 yıllık denenme sürecinden sonra ticari amaçla üretilmeye başlanacak. Ege Üniversitesi güneş enerjisi enstitüsü uzmanları, küresel ısınmanın en büyük nedenlerinden biri olan fosil yakıt kullanımına alternatif geliştirdi. Güneş enerjisini daha ekonomik bir şekilde elektrik enerjisine çevirebilmek için organik güneş pili üretildi. Ege Üniversitesi Güneş Enerjisi Enstitüsü Müdürü Prof, Dr. Sıddık İçli, bazı kimyasalları üreterek cam üzerinde saydam organik güneş pilleri üretmeyi başardıklarını söyledi. İçli, Ama bu bizim başarımız laboratuar başarısı... Yani ticari ürüne tam dönüştüğünü söyleyemeyiz. Ticari ürün olabilecek büyük panelleri de onların da bazı teknik sırlarını öğrenerek üretmeye başladık. Fakat bunların tabii 3-4 yıllık coğrafi koşulları atmosferik koşullarda denenmesi gerekiyor dedi. Sistemde güneş panelinin çalışması, bir bitkinin fotosentez yapması esasına dayanıyor. Güneş enerjisi kimyasal sistemle elektron alışverişi yaparak kimyasal ürüne dönüştürülüyor. Kimyasal ürün de fotosentez benzeri bir döngü içinde karbonhidrat yerine elektrik üretiyor. Enstitü yetkilileri, projeyi TÜBİTAK'a sunmak için hazırlıklara başladı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/egik-atis/", "text": "Şekildeki futbolcunun vurduğu top, hareketleri boyunca eğrisel yollar izlerler. Topun ilk vuruş anında kazandığı hız yatayla belli bir açı yapacak şekildedir. Bunun gibi yatayla açı yapacak şekilde ilk hızla atılan bir cismin hareketine eğik atış hareketi denir. Eğik atış hareketi yapan bir cisim, yatayda ve düşeyde olmak üzere iki boyutta yani bir düzlemde hareket eder. Eğik atılan cisimler yatayda eşit zaman aralıklarında eşit yer değiştirmelere sahiptir .Bu da cisimlerin yatayda sabit hızlı hareket ettiklerini gösterir. Düşeyde ise aşağı yönlü ve sabit olan yer çekimi ivmesi g ile hareket ederler, ilk atıldıkları anda, atılma hızının düşey bileşeni maksimum değere sahiptir. Yukarı yönlü olan düşey hız bileşeni yer çekiminin etkisiyle gittikçe azalır ve bir müddet sonra sıfır olur. Bu anda cisim düşeyde çıkabileceği maksimum yüksekliğe çıkmıştır. Bundan sonra cisim geri dönerek aşağı yönlü serbest düşme hareketi yapar ve düşey hız bileşeni g ivmesiyle giderek artar. Atıldığı seviyeye geldiği andaki hızı, ilk atıldığı hızın düşey bileşeniyle aynı büyüklükte fakat zıt yöndedir. Yatayla q açısı yapacak şekilde Vo ilk hızıyla atılan bir cismin aslında şu iki hareketi birden yapmıştır. Her hangi bir andaki yer değiştirme, Şekildeki futbolcunun vurduğu top, hareketleri boyunca eğrisel yollar izlerler. Topun ilk vuruş anında kazandığı hız yatayla belli bir açı yapacak şekildedir. Bunun gibi yatayla açı yapacak şekilde ilk hızla atılan bir cismin hareketine eğik atış hareketi denir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/egri-uzay-zaman/", "text": "Einstein 1905 ve 1915 yıllarında ortaya attığı özel ve genel görelilik kuramlarıyla doğaya, maddeye, uzaya ve zamana farklı bir bakış açısı getirdi. Onun bu buluşlarıyla; belki de fizik, felsefe dalında en Önemli sınavını veriyordu. Birbiriyle İlintili olan bu kuramlara göre; hareket eden saatler yavaşlayabiliyor, cetvellerin boyları kısalıyor cisimlerin kütleleri, hızları dolayısıyla artabiliyordu. Einstein'ın yeni denklemleri Newton'un koyduğu klasik anlayışa, ancak ışık hızından çok küçük hızlarda uygunluk göstermekteydi. Einstein. hep saatlere, cetvellere ve gözlemcilere bağlı olmayan evrensel bir çekim kuramı hayal ederdi ve Tanrı'nın, kendine bir keçi inadı ile İyi koku alan bir burun verdiğini söylerdi. Gerçek şu ki; O'nun bu özellikleri amacına ulaştırmıştı. Genel görelilik kuramı, kütle çekiminin nasıl islediğini anlatır. Ama bunu yaparken; hiçbir zaman çekimi bir kuvvet olarak düşünmez. Bunun yerine, cisimlerin çevresindeki çekim alanlarının, uzay ve zamanın bükülmesi sonucu oluştuğunu söyler. Cisimler, içerdikleri kütlelerine oranla uzayda çukurluklar oluşturur. Ve zamanın akışını yavaşlatır. Ancak uzayın derinliklerinde, tüm çekim kaynaklarından uzakta, uzay ve zaman tam anlamıyla düzdür. Çekim alanının gücü arttıkça uzay-zaman eğriliği de artış gösterir. Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur: Madde uzay-zamanın nasıl eğileceğini, uzay-zaman da maddenin nasıl davranacağını belirler. Uzay-zaman düşüncesine somut bir örnek olarak sunu verebiliriz: Ilık bir yaz gecesi uzaya baktığınızı düşünün. Binlerce yıldız, gözlerinizin önüne serilmiştir. Bize en yakın yıldızlardan olan Sirius'a gözlerimizi kaydırdığımızı haya! edelim. Sirius. güneş sistemine yaklaşık 8,5 ışık yılı uzaklıktadır. Bu ise; o yıldızdan çıkan bir ışık ışınının gözümüze ancak 8,5 yıl sonra ulaşabildiğini bize anlatır. Yani yıldıza bakmakla onun 8,5 yıl önceki halini görmekteyiz. Ya 250 milyon ışık yılı uzaklıktaki bir galaksiyi gözlemlediğimizi düşünsek? Tahmin edersiniz ki; galaksinin yeryüzünde dinazorların hüküm sürdüğü devirlerdeki görüntüsünü algılarız. Sonuç olarak, yıldızlara bakmakla uzayın zamandan ayrı düşünülemeyeceğini kavrarız. Çünkü, gökyüzünü incelerken, aslında evrenin geçmişine bakmaktayız. İşte. birbirinden ayrı olarak düşünmediğimiz bu dört boyutlu anlayışa uzay-zaman denir. Nasıl, bir cetvel uzunluğu ölçüyorsa . kolumuzdaki saat de zaman yönünde uzaklığı ölçer. Einstein. kuramın matematiksel ispatı yanında bir de deney önerdi. O'na göre Güneş de ışığı belli bir oranda saptamalıydı. 1919'da bir Güneş tutulması esnasında, uzaydaki konumu önceden bilinen bir yıldız üzerinde gözlem yapıldı. Gerçekten de. yıldızın ışığı Güneş'in yanından geçerken: uzay-zaman eğriliği nedeniyle önceki konumundan daha açıkta görülüyordu. Gözlem sonunda elde edilen sayılar da teorik hesaplarla bulunana yakındı. 60 yıl boyunca tekrarlanan diğer deneyler de Einstein'i haklı çıkardı. Günümüzde de çok hassas aletler yardımıyla, uzayda yapılacak bir deney düşünülüyor. Dünyanın dönme ekseninin bulunduğu düzlem üzerine, yaklaşık 640 km yüksekliğe yerleştirilecek GP-B kütle çekim aracı en hassas uzay-zaman gözlemini yapacak. Görelilik kuramı, uzayın eğriliğine bağlı olarak zamanın da akışının yavaşlayacağını belirtir. Uzayda, eğim ne kadar fazlaysa o bölgede aynı oranda. zaman yavaş işler. Eğimin en fazla olduğu yerler de gök cisimlerinin merkezleridir. Merkezden uzaklık arttıkça zamanın büzülmesi de azalır. Çok katlı bir binanın zemin katı ile en üst katı arasındaki zaman farkı ilk defa 1960'da ölçülebildi. Günümüzde isg, en hassas saatler olan atom saatleriyle yapılan çeşitli deneyler de bu ilkeyi destekledi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/einstein-50-bin-bilgisayarda-deneniyor/", "text": "Dünyanın en önemli bilim insanlarından Albert Einstein'nın adını taşıyan Einstein@Home, birbirlerine bağlı binlerce bilgisayarı aynı anda kullanan bir program. İnternetten indiriliyor. Kullanıcı programı indirdikten sonra, Einstein@Home bilgisayarda kendi kendisini çalıştırıyor ve deneyler yapıyor. Einstein, büzüşen karadelikler gibi uzayda kütle yoğun nesnelerin kütleçekim dalgaları yaydığını öne sürmüş, ancak bu pratik olarak kanıtlanamamıştı. Dünyanın en önemli bilim insanlarından Albert Einstein'nın adını taşıyan Einstein@Home, birbirlerine bağlı binlerce bilgisayarı aynı anda kullanan bir program. İnternetten indiriliyor. Kullanıcı programı indirdikten sonra, Einstein@Home bilgisayarda kendi kendisini çalıştırıyor ve deneyler yapıyor. Einstein, büzüşen karadelikler gibi uzayda kütle yoğun nesnelerin kütleçekim dalgaları yaydığını öne sürmüş, ancak bu pratik olarak kanıtlanamamıştı. Einstein@Home projesi Einstein'ın teoremini matematiksel olarak sınamayı öngörüyor. Bunun için kütleçekim dalgalarını gözleyen detektörlerden gelen veriler birleştirildi ve bir veri işleme sistemi oluşturuldu. Projede binlerce bilgisayar birbirlerine bağlanarak dev bir veritabanı meydana getirildi, dünyada her gün bin kişi bilgisayarlarıyla bu projeye katılıyor. Kullanıcıların bilgisayarına yüklenen program, 12 MB'lık verileri işlendikten sonra Einstein@Home sitesine geri gönderiliyor. Einstein@Home programı, US Laser Interferometer ve Alman GEO-600 kütleçekimsel kütleçekimsel dalga gözlemevlerinden gelen verileri topluyor. Bilgisayara yüklendikten sonra program istenirse, o bilgisayarda işlemi yapılan verilerin alındığı uzaydaki cisimlerin fotoğraflarını da gösteriyor. Mevcut veriler, bin 500 ışık yılı uzaklıktaki nötron yıldızlarından toplanan 600 saatlik bir gözleme dayanıyor. Einstein@Home merkezi bunun içinde 72 saatlik bir gözleme denk düşen veriyi katılımcılara paylaştırıyor. Kullanıcıların bilgisayarlarında işlenen bilgiler, daha sonra merkezde bir kez daha gözden geçiriliyor ve bu şekilde elenen veri kümelerinden potansiyel sinyaller ayıklanıyor. Proje lideri ABD'den University of Wisconsin öğretim üyesi Bruce Allen, Denenen verilerden bir kütleçekim dalgalarının varlığını kanıtlayan bir sinyal çıkarsa, bu fizik bilimi için dev bir adım olur diyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/einstein-8217-in-50-8217-nci-olum-yildonumu/", "text": "|Tarihin en büyük bilim adamı olarak gösterilen Albert Einstein 18 Nisan 1955'te 76 yaşında yaşamını yitirmişti. Görecelik Teorisi'nin mimarı ve modern kozmolojinin fikir babası Einstein, Holocaust ve İkinci Dünya Savaşı'nın kendisinde yarattığı psikolojik buhranlar nedeniyle, ölümünden önce kendi kabuğuna çekilmiş, sade bir yaşam sürüyordu. Albert Einstein, 14 Mart 1879'da Almanya'nın Ulm kentinde bir Yahudi olarak dünyaya geldi. Ailesinin Münih'e taşınmasıyla genç Albert, orta öğretimine bu kentte devam etti. Lise yıllarında Albert sanıldığı gibi başarılı olamadı. Öğretmenleri genç Albert'in disiplinsiz davranışlarindan bıkmış ve onu okuldan uzaklaştırılmasını istiyordu. Ancak genç Albert bir şekilde matematikte kendini göstermeyi bilmiş ve hocalarının ilgisini çekmeyi başarmıştı. Okul müfredatı ile Albert'in ilgi alanları ve yetenekleri arasında adeta bir uçurum vardı. Ancak bilim dünyasının bu uçurumu alımlaması için yarım yüzyıl geçmesi gerekecekti. Albert Einstein 1896 yılında Zürich'teki İsviçre Federal Politeknik Okulu'na yazılarak matematik ve fizik konularında yüksek öğrenime devam etti. Bu okuldan 1900'de mezun oldu. Mezuniyetin ardından Albert Einstein, 1902 yılında Almancası sayesinde İsviçre Telif Dairesi'nde teknik asistan olarak işe girdi. Einstein bu dönemde Zürih Üniversitesi'nden doktora desleri aldı. İşte bu yıllarda Einstein boş zamanlarında matematik ve fizik problemleri üzerine çalışma fırsatı buldu. Hergün heyecanla eve geliyor, masaya oturuyor ve önceki gece yorgun gözlerle bıraktığı hesaplamalara geri dönüyordu. Kimi zaman kütüphaneye giderek dergileri karıştırıyor ve kendi konuları üzerinde yapılmış çalışmaları tetkik ediyordu. Onu dünyanın en büyük bilim adamı yapan teorilerin çimentosu bu yıllarda atılmıştı. Einstein, bu çalışmalarını 'Görecelik Teorisi' başlığı altında 1905'te yayımladı. Makale, ışık hızına yakın parçacıkların maddelerinde meydana gelecek değişiklikleri tanımlıyordu. Albert Einstein'ın uzay ve uzay-zaman ile ilgili teorileri, nükleer teknolojilerinin ve modern kozmolojinin başlangıcı sayılıyor. Makale, Einstein'ın bilimsel kariyerinin önünü açmıştı. Einstein, Bern ve Zürich üniversitelerinde akademik kadroya girdi. 1911 yılında Prag Üniversitesi'nde teorik fizik profesörü oldu. Başarılı çalışmalarını takip eden dönemin önde gelen akademisyenleri Walter Nernst ve Max Planck'ın önermesiyle Einstein, 1913 yılında Berlin Üniversitesi'ne geçti. Berlin Üniversitesi o yıllarda Almanya'nın en büyük okuluydu. Yükselişi de bu okulda başladı ve 1913 yılında prestijli Prusya Bilimler Akademisi'ne kabul oldu. Einstein, Görecelik Teorisi'nin gözden geçirilmiş metnini 1916'da yeniden yayımladı ve 1921'de Nobel Ödülü'nü aldı. Hitler henüz iktidara gelmeden önce 1932 yılında Einstein, Princeton Üniversitesi'nin hocalık teklifini kabul ederek ABD'ye gitti. Daha sonra Hitler'in 1933'te iktidara gelmesiyle Almanya'ya dönme şansı da tümden ortadan kalktı ve ABD onun için tek hayatta kalış şansı oldu. İkinci dünya Savaşı'nda Nazilerin, Yahudi kökenlileri toplama kamplarındaki fırınlarda topluca öldürmesi üzerine Einstein bir daha hiç Almanya'ya dönmedi. Hayatının sonuna dek Yeni Dünya'da yaşadı; gerisinde yurdunu, tarihini, ailesini ve anılarını bırakarak. Ölümünden sonra Einstein'ın beyni Kanadalı uzmanlar tarafından kafatasından çıkarılarak bilimsel araştırmalar için özel bir kutuya kondu. Dahinin beyni üzerinde yapılan incelemelerde, beynin matematiksel ve kavramsal düşünceden sorumlu bölmünün ortalama bir insandan yüzde 15 daha büyük olduğu ortaya çıktı. Ayrıca, beynin bu kısmında olması gereken bir boşluk eksikti; bu boşluk, söz konusu bölgedeki nöronların birbirleriyle iletişim kurmasına olanak veriyordu. Diğer bir deyişle abildiği şeklinde yorumlandı. Kısaca, Einstein'ın beyninde en ufak 'boşluk' dahi yoktu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ekstra-ziplama/", "text": "Bu hafta yayında olan ödüllü sorumuza şuana kadar doğru bir cevap alamadık. Bu soruya ipucu olabilecek nitelikteki bilimsel gösteriyi yayınlamaya karar verdik. Bir çok insan toplar ile yapılan fizik deneylerine aşikardır. Fakat bu gösteri bizlerin kuvvet hakkındaki sezgisel bilgilerini sorgulayacak. - büyük top - küçük top - Büyük topu alın ve omuz hizanıza kadar kaldırın. İzleyicilerinize topu yere bırakacağınızı söyleyin ve ne kadar yükseğe sıçrayabileceğini tahmin etmelerini isteyin. - Topu bırakın ve ne kadar yükseğe sıçradığını izleyin. - Küçük topu alın ve omuz hizanıza kadar kaldırın. İzleyicilerinize topu yere bırakacağınızı söyleyin ve ne kadar yükseğe sıçrayabileceğini tahmin etmelerini isteyin. - Topu bırakın ve ne kadar yükseğe sıçradığını izleyin. - Küçük topu büyük topun üstünde tutarak beraber düşmeleri halinde ne kadar yükseğe zıplayacaklarını ve neler olacağını sorun. - Topları bırakın. Yukarıdaki videoda da görüldüğü gibi küçük top iki topun tek başlarına sıçradıkları mesafeden çok daha fazla yükseğe çıkacaktır. Bu gösteriyi bir kaç defa daha tekrarlayın ve neler olduğunu izleyicileriniz ile konuşun. Bu gösteride olan biten herşey enerjinin korunumu ve momentum ile ilgili. Kinetik enerji ve kütle ile ilişkili kavramlardır. Enerji aktarılan küçük top daha küçük bir kütleye sahip olduğu için büyük toptan daha hızlı hareket edecek ve daha yükseklere çıkacaktır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/el-biruni/", "text": "Yaşadığı çağa damgasını vurup \" Biruni Asrı\" denmesine sebep olan zeka harikası bilgin 973 yılında Harizm'in merkezi Kas'ta doğdu. Esas adı Ebu Reyhan b. Muhammed'dir. Küçük yaşta babasını kaybetti. Annesi onu zor şartlarda, odunsatarak büyüttü. Daha çocuk yaşta araştırmacı bir ruha sahipti. Birçok kOnuyu öğrenmek için çılgınca hırs gösteriyordu. Tahsil çağına girdiğinde Harizmşahların himayesine alındı ve saray terbiyesiyle yetişmesine özen gösterildi. Bu aileden bilhassa Mansur, Biruni'nin en iyi bir eğitim alması için her imkanı sağladı. Bu arada İbni Irak ve Abdüssamed b. Hakim'den de dersler alan bilginimizin öğrenimi uzun sürmedi, daha çok özel çabalarıyla kendisini yetiştirdi. Araştırmacı ruhu, öğrenme hırsı ve sönmeyen azmiyle birleşince 17 yaşında eser vermeye başladı. Fakat Me'munilerin Kas'ı alıp Harizmşahları tarihten silmeleriyle Biruni'nin huzuru kaçtı, sıkıntılar başladı ve Kas'ı terketmek zorunda kaldı. Ancak iki yıl sonra tekrar döndüğünde ünlü bilgin Ebü'lVefa ile buluşup rasat çalışmaları yaptı. Daha sonra hükümdar Ebü'lAbbas, sarayında Biruni'ye bir daire tahsisedip, müşavir ve vezir olarak görevlendirdi. Bu durum, hükümdarların ilme duydukları derin saygının göstergesi, bilginimizin de devlet başkanları yanındaki yüksek itibarının belgesiydi. Gazneli Mahmud Hindistan'ı alınca hocalarıyla Biruni'yi de oraya götürdü. Zira onun yanında da itibarı çok yüksekti. \"Biruni, sarayımızın en değerli hazinesidir' derdi. Bu yüzden tedbirli hünkar, liyakatını bildiği Biruni'yi Hazine Genel Müdürlüğü'ne tayin etti .O da orada Hint dil ve kültürünü bütünüyle inceledi. Üstün dehasıyla kısa sürede Hintli bilginler üzerinde şaşkınlık ve hayranlık uyandırdı. Kendisine sağlanan siyasi ve ilmi araştırmalarına devam etti. Bir devre adını veren, çağını aşan ilmi hayatının zirvesine erişti. Sultan Mes'ud, kendisine ithaf ettiği Kanunu Mes'udi adlı eseri için Biruni'ye bir fil yükü gümüş para vermişse de o, bu hediyeyi almadı. Son eseri olan Kitabü's Saydele fi't Tıb'bı yazdığında 80 yaşını geçmişti. Üstad diye saygıyla yad edilen yalnız İslam aleminin değil, tüm dünyada çağının en büyük bilgini olan Biruni, 1051 yılında Gazne'de hayata gözlerini yumdu. Biruni, \"Elinden kalem düşmeyen, gözü kitaptan ayrılmayan, iman dolu kalbi tefekkürden dur olmayan, benzeri her asırda görülmeyen bilginler bilgini bir dahiydi. Arapça, Farsça, Ibranice, Rumca, Süryanice, Yunanca ve Çinçe gibi daha birçok lisan biliyordu. Matematik, Astronomi, Geometri, Fizik, Kimya, Tıp, Eczacılık, Tarih, Coğrafya, Filoloji, Etnoloji, Jeoloji, Dinler ve Mezhepler Tarihi gibi 30 kadar ilim dalında çalışmalar yaptı, eserler verdi. Onun tabiat ilimleriyle yakından ilgilenmesi, Allah'ın kevni ayetlerini anlamak, kainatın yapı ve düzeninden Allah'a ulaşmak, Onu yüceltmek gayesine yönelikti. Eserlerinde çok defa Kur an ayetlerine başvurur, onların çeşitli ilimler açısından yorumlanmasını amaçlardı. Kuran'ın belağat ve i'cazına olan hayranlığını her vesileyle dile getirdi. İlmi kaynaklara dayanma, deney ve tecrübeyle ispat etme şartını ilk defa o ileri sürdü. İbni Sina'yla yaptığı karşılıklı yazışmalarındaki ilmi metod ve yorumları, günümüzde yazılmış gibi tazeliğini halen korumaktadır. Tahkik ve Kanunı Mes'udi adlı eserleriyle trigonometri konusunda bugünkü ilmi seviyeye ta o günden, ulaştıgı açıkça görülür. Bu eser astronomi alanında zengin ve ciddi bir araştırma abidesi olarak tarihe mal olmuştur. İlmiyle dine hizmetten mutluluk duymaktadır. Gazne'de kıbleyi tam olarak tespit etmesi ve kıblenin tayini için geliştirdiği matematik yöntemi dolayısıyla kıyamet günü Rabb'inden sevap ummaktadır. Ayın, güneşin ve dünyanın hareketleri, güneş tutulması anında ulaşan hadiseler üzerine verdiği bilgi ve yaptığı rasatlarda, çağdaş tespitlere uygun neticeler elde etti. Bu çalışmalarıyla yer ölçüsü ilminin temellerini sekiz asır önce attı. Israrlı çabaları sonunda yerin çapını ölçmeyi başardı. Dünyanın çapının ölçülmesiyle ilgili görüşü, günümüz matematik ölçülerine tıpatıp uymaktadır. Avrupa'da buna BİRUNI KURALI denmektedir. Newton ve Fransız Piscard yaptıkları hesaplama sonucu ekvatoru 25.000 mil olarak bulmuşlardır. Halbuki bu ölçüyü Biruni, onlardan tam 700 yıl önce Pakistan'da bulmuştu. O çağda Batılılardan ne kadar da ilerideymişiz. Biruni, hastalıkları tedavi konusunda değerli bir uzmandı. Yunan ve Hint tıbbını incelemiş, Sultan Mes'ud'un gözünü tedavi etmişti. Otların hangisinin hangi derde deva ve şifa olduğunu çok iyi bilirdi. Eczacılıkla doktorluğun sınırlarını çizmiş, ilaçların yan etkilerinden bahsetmiştir. Daha o çağda Ümit Burnu'nun varlığından söz etmiş, Kuzey Asya ve Kuzey Avrupa'dan geniş bilgiler vermişti. Christof Coloumb'dan beş asır önce Amerika kıtasından, Japonya'nın varlığından ilk defa sözeden O'dur. Dünyanın yuvarlak ve dönmekte olduğunu, yerçekimin varlığını Newton'dan asırlarca önce ortaya koydu. Henüz çağımızda sözü edilebilen karaların kuzeye doğru kayma fikrini 9.5 asır önce dile getirdi. Botanikle ilgilendi, geometriyi botaniğe uyguladı. Bitki ve hayvanlarda üreme konularına eğildi. Kuşlarla ilgili çok orjinal tespitler yaptı. Tarihle ilgilendi. Gazneli Mahmud, Sebüktekin ve Harzem'in tarihlerini yazdı. Biruni, ayrıca dinler tarihi konusuna eğildi, ona birçok yenilik getirdi. Çağından dokuz asır sonra ancak ayrı bir ilim haline gelebilen Mukayeseli Dinler Tarihi, kurucusu sayılan Biruni'ye çok şey borçludur. Biruni, felsefeyle de ilgilendi. Ama felsefenin dumanlı havasında boğulup kalmadı. Meseleleri doğrudan Allah'a dayandırdı. Tabiat olaylarından sözederken, onlardaki hikmetin sahibini gösterdi. Eşyaya ve cisimlere takılıp kalmadı. Biruni, Cebir, Geometri ve Cografya konularında bile o konuyla ilgili bir ayet zikretmiş, ayette bahsi geçen konunun yorumlarını yapmış, ilimle dini birleştirmiş, fenni ilimlerle ilahi bilgilere daha iyi nüfuz edileceğini söylemiş, ilim öğrenmekten kastın hakkı ve hakikatı bulmak olduğunu dile getirmiş ve \"Anlattıklarım arasında gerçek dışı olanlar varsa Allah'a tövbe ederim. Razı olacağı şeylere sarılmak hususunda Allah'tan yardım dilerim. Batıl şeylerden korunmak için de Allah'tan hidayet isterim. İyilik O'nun elindedir!\" demiştir. Eserleri halen Batı bilim dünyasında kaynak eser olarak kullanılmaktadır. Türk Tarih Kurumu 68. sayısını Biruni'ye Armağan adıyla bilginimize tahsis etti. Dünyanın çeşitli ülkelerinde Biruni'yi anmak için sempozyumlar, kongreler düzenlendi, pullar bastırıldı. UNESCO'nun 25 dilde çıkardığı Conrier Dergisi 1974 Haziran sayısını Biruni'ye ayırdı. Kapak fotoğrafının altına, \"1000 yıl önce Orta Asya'da yaşayan evrensel deha Biruni; Astronom, Tarihçi, Botanikçi, Eczacılık uzmanı Jeolog, Şair, Mütefekkir, Matematikçi, Coğrafyacı ve Hümanist\" diye yazılarak tanıtıldı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/elektrik-akimi-konusundaki-yanlis-algilamalar/", "text": "Elektrik üretmenin elektron yaratmak olduğu inancı. Elektrik akımının ışık hızına yakın bir hızla kabloların içinden akan yükler olduğu inancı;yükler gerçekte saatte santimetrelerce yol alır. Akım ve statik birer maddedir inancı;buradaki maddeler sadece elektronlar ve protonlardır.protonlar ayrılmış elektronlar statik denilen olaya neden olurlar ve bir grup elektron bir grup protonla hareket ederek akım'ı oluştururlar. Statik ve akım madde değil olaydır. Olay gerçekte sadece elektriksel iken olayın elektrik yapısında olduğu inancı. Eğer şimşeğin atmosferik elektrik olduğunu söylersek onun elektriksel bir olay olduğunu ifade ederiz ve bundan sonra asla şimşek bir tür elektriktir ya da elektrik yapısındadır dememeliyiz. Böyle yapmak bulutların hava içerdiğini söyledikten sonra buluttaki küçük sıvı damlacıklara hava dendiğini söylemek gibidir. Sadece iki tür elektriksel olay olduğu düşüncesi; statik elektrik ve akan elektrik. Gerçekte birçok çeşidi vardır. Şimşek atmosferik elektriktir. Kalp kasları olayı miyoelektriktir. Biyoelektrik, fotoelektrik gibi daha birçok elektriksel olay vardır. Statik ve akım ın zıt anlamlı olduğu inancı; basıncın akışın zıt anlamlısı olmaması gibi statik in karşıtı nötr maddedir. Hareketli yükün karşıtı da ayrılmış yük değildir, hareketsiz yüktür. Akım akan yük demektir. Elektrik enerjisinin cihazdan geçip jeneratöre geri döndüğü inancı; bunu enerji değil sadece yükler yapar. Bir AC sistemde elektrik enerjisinin ileri geri hareket ettiği düşüncesi; böyle hareket eden yüklerdir, enerji değildir. Enerji sürekli olarak ileri akar. Enerjinin hareketi su yada ses dalgalarındaki gibidir. Elektrik akımının varlığının elektrik elektrik akımının yokluğunun ise elektriğin olmayışı şeklinde yanlış anlatılması. Gerçekte hareket etseler de etmeseler de akıma neden olan yükler vardır. Bir boruda akan su durduğunda, su görülmez. Ve bir elektrik akımı kesildiğinde , yükler tellerin içinde başladıkları yerde kalırlar. Bütün elektrik akımının elektronların akışı olduğu inancı; bu elektriğin sadece elektronlardan oluştuğu yanlış algılaması ile birleşir. Sonuç olarak elektrolitlerdeki yarı iletkenlerdeki, sinirdeki, yerdeki, okyanuslardaki, pillerdeki...gibi elektronsuz akımları ihmal etmiş oluruz. Eğer bir pilin plakaları arasında geçen sadece yüklü atomlarsa gerçekte akımın doğrultusu pil üzerinden olduğu halde öyle olmadığı yanlış inancına sahip oluruz. Pillerden hiç yük akmadığı inancı; bu bizi pillerin yük ürettiği, kullanılmış pil içinde bir deposu olduğu yanlış algılamalarına götürür. Eğer yük için pil içinde bir yol olmadığına inanırsak yanlış olacaktır. Çünkü bir yol vardır; akan yüklü atomların oluşturduğu bir yol yük bir devre etrafında dolanır ve pil üzerinden tekrar tekrar geçer. Akımın miktarı teriminin kullanımındaki çelişki. Akım bir orandır, maddesel bir miktar değildir. Akımın oranı nedir? Akımın şiddeti nedir? veya Akımın değeri nedir? demliyiz. Elektrik akımının birim zaman başına elektrik miktarı olduğunu söylemekten çok elektrik miktarı olduğunun söylenmesi. En doğru şekli birim zaman başına yük miktarı demektir. Piller ve jeneratörlerin elektrik akımlarına neden olmalarından dolayı akım denilen maddesel bir varlık yaratıyor olmaları inancı yada piller ve jeneratör bir elektrik akışına sebep olduklarından bir elektrik maddesi yaratıyorlar olması inancı. Gerçekte yükler zaten kablolarda vardır ve piller ve jeneratörler sadece yük pompalama aracı gibi davranırlar. Akıma sebep olan bir aracın, bir yük kaynağı olması gerektiği inancı, jeneratörlerin yükleri pompalamasından ziyade akım yada yük kaynağı oldukları inancı. Bu düşünce daha açık olarak akımın sebebi teriminin kullanılması gereken her yerde akım kaynağı teriminin kullanılması ile desteklenmektedir. Akımın sürekli aktığının belirtilmesi. Buda herkesi akım denilen maddesel bir niceliğin var olduğuna inanmaya yönlendiriyor. Bizi de yük akışı kavramını kullanmaktan uzaklaştırıyor. Bir iletkenin hareket edebilir elektrik içeren bir şey olarak açıklamaktan çok elektriğin içinden akabildiği bir şey olarak anlatılması. Boşluk mükemmel bir yalıtkandır ama hareketli yüklere hiçbir engel sunmaz. Ama boşluk hiç hareketli yük içermez; öyleyse yalıtır. Gerçekte piller ve jeneratörler sabit potansiyel sistemi olduklarından voltaj kaynakları olduğu halde akım kaynakları olduğu inancı. Elektrik enerjisinin elektron denilen küçük parçacıklardan yapılı olduğu inancı. Gerçekte elektrik enerjisinin temel birimi fotondur. Elektron değildir. Elektrik enerjisi de elektromanyetik olan dalga enerjisidir. Enerjinin bir kablo aktığı, araçtan geçtiği ve diğer kablolarla geri döndüğü inancı enerji gerçekte iki kabloda aynı anda çıkar. Aracın içine dolar ve diğer enerji türleri dönüşür. Yüklerin bir dirençten geçerken yavaşladığı inancı. Paralel bağlı dirençlerin eş değer direnci en büyük direncin değerinden daha büyük olduğu inancı. Akımın artık bir yük olduğu inancı. Bir sürü kavramı tek bir elektrik adı altında toplayarak basitleştirmemiz. Öğrencilerin karmaşık, imkansız , çelişik karakterde olan ve elektrik diye adlandırılan soyut bir varlığın olduğuna inanmalarına sebep olur. Elektriğin türleri anlatırken birçok türünden bahsederiz; pozitif ve negatif elektrik, statik ve akım; biyoelektrik, termoelektrik gibi...Bunlar tek başına kullanıldığında sorun yok ama birbiriyle çeliştiklerinde beraber kullanılması ciddi bir hatadır. 3 Benzer terimlerle benzemeyen tanımların kullanılması öğrencilerde çelişkiye neden olur. Örneğin AC alternatif akım demek değildir. Değişken bir değere sahip olma demektir. Öyleyse sabit bir voltaja da DC denir ve değişken bir voltaj da AC'dir ve AC voltaj terimi çok kullanılır. AC voltaj alternatif akım voltajı mı demektir? Hayır. AC voltaj değişen voltaj demektir. Eğer AC 'yi sadece alternatif akım olarak kullanıyorsak elektriksel açıklamalarda çelişki yaparız. öğretme sırasında elektrik akımı kavramlarının önce verilip sonra elektrik yükünün anlatılması sonuç olarak öğrenciler amperi anladıklarını, coulomb'u biraz kavradıklarını zannederler. Aslında iki kavramı da kavramamışlardır. Öğrenciler amperin temel bir birim olduğunu düşünmekten vazgeçerler. Coulomb/saniye'yi ihmal ederler ve ampersaniye konusunda da kafaları karışmıştır. Durum tersine çevrilmelidir. Coulomb hakkında her şeyi öğrenmeliler, akımı coulomb/saniye teriminin içinde duymalılar ve Ampersaniye'nin de coulomb demenin dolaylı bir yolu olduğunu görebilmeliler. öğrenciler Watt'ı anladığını sanır, hiçbiri Joule'i kavramamıştır. Öğrenciler Watt'ın temel bir birim olduğunu düşünürler. Joule/saniyeyi ihmal ederler ve Wattsaniye konusunda kafaları karışır. Bu durum engellenmelidir. Öğrenciler Joule ile ilgili her şeyi öğrenmeden önce enerji akışı hakkında bilgilenmelidir. Wattsaniyenin Joule demenin başka bir yolu olduğunu görmelidirler."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/elektrik-akiminda-dunya-rekoru/", "text": "Japonya'da Ulusal Füzyon Bilimi ve Ulusal Doğa Bilimleri Enstitülerinden araştırmacıların yer aldığı çalışmalarda dünyada şuana kadar ulaşılmış en yüksek değer olan 100.000 Amperlik elektrik akımı değerine ulaşıldı. Bu değere, büyük ölçekli mıknatıs iletken üretmek için en ileri tekniklerle geliştirilmiş olan İtriyum-tabanlı yüksek-sıcaklık süperiletkeni şeritler kullanılmayısya ulaşıldı. (1) Yanagi, N., Ito, S., Terazaki, Y., Natsume, K., Tamura, H., Hamaguchi, S., Mito, T., Morikawa, J., Ogawa, Y, Iwakuma, M., Hashizume, H., Sagara, A., Feasibility of HTS magnet option for fusion reactors, Plasma and Fusion Research, Vol.9 (2014) p. 1405013. (2) Yanagi, N., Terazaki, Y., Ito, S., Kawai, K., Seino, Y., Ohinata, T., Tanno, Y., Natsume, K., Hamaguchi, S., Noguchi, H., Tamura, H., Mito, T., Hashizume, H., Sagara, A.; Progress of the design of HTS magnet option and R&D activities for the helical fusion reactor, IEEE Transactions on Applied Superconductivity Vol.24, No.3 (2014) p. 4202805."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/elektrik-yuku/", "text": "Elektrik yükü atom altı parçacıkların sahip olduğu ve onun elektromanyetik ile olan etkileşimini tayin eden temel bir özelliktir. Elektrik yüklü bir parçacık elektromanyetik alandan etkilenir, elektromanyetik alan yaratır. Yük ve alanın etkileşimi dört temel kuvvetten biri olan elektromanyetik kuvvetin kaynağını oluşturur. - Elektrik yükü madde içinde taşınır. - Geleneksel olarak pozitif ve negatif olarak isimlendirilen iki tür yük vardır. Genellikle cisimler, taşıdıkları negatif ve pozitif yükler birbirlerini dengeledikleri için yüksüz görünürler. Cisimlerde pozitif yükler protonlar, negatif yükler elektronlar tarafından taşınır. Doğuda yükler daima , olarak toplam yük sıfır olmak üzere yeralırlar. - Durgun iki nokta yük arasındaki kuvvet noktaları birleştiren doğru boyuncadır. - Kuvvetin büyüklüğü, r iki nokta arasındaki uzaklık olmak üzere r-n ile orantılıdır. n = 2 1 · 10-9 olarak bilinmektedir; n = 2 olduğuna inanmamak için hiçbir neden yoktur. - Elektrostatik kuvvet, qa ve qb nokta yüklerin taşıdığı yük miktarları olmak üzere qaqb ile orantılıdır. negatif ise kuvvet çekici; pozitif ise iticidir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/elektriklenme/", "text": "1. Etki ile elektriklenme: Nötr bir cisme veya yüklü bir cisim yaklaştırıldığında nötr cismin yük düzeni bozlularak söz gelimi yaklaştırılan cisim yükle yüklü ise nötr cismin yaklaştırılan cisme yakın olan kısmı uzak olan kısmı yüklenir. Bu elektriklenme şekli geçicidir zira elektriklenmeye sebep olan yüklü cisim uzaklaştırıldığında nötr cisim eski durumuna geri döner. 2. Dokunma ile elektriklenme: Bu tip elektrilenme cisimler arasında elektron geçişi bittikten sonra iki cisimde aynı cins yükle yüklenir. Örneğin: Nötr bir cisme yüklü bir cisim dokundurulursa son yük durumunda her ikiside yüklenir. Eğer ve yüklü cisimler birbirine dokundurulursa bakılır; eğer yük miktarları eşitse son durumda her ikiside nötr olur. Eğer miktarı fazlaysa son durumda her ikiside , lar fazlaysa son durumda her ikiside yüklü olur."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/elektriksel-iletkenlk-ve-sicaklik-iliskisi/", "text": "Elektriksel iletkenlik, iletken malzemeye uygulanan elektriksel alanın yük taşıyıcılar ile uzak mesafelere hareket etmesi şeklinde tanımlanır. Dört ayrı yük taşıyıcı bulunmakla birlikte bunlar Elektron, Yayınan Katyon, Yayınan Anyon ve Elektron deliği olarak ifade edilir. Bir elektron tarafından taşınan yük 1,6 x 10-19 kulon olup elektron deliği +q ve -2q arasında yük taşımaktadır. Yukarıda kabaca tanımladığımız elektriksel iletkenliği daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse; İletken bir maddeye iki uç arasında bir potansiyel farkın uygulanması durumunda iletken içerisinde bir elektrik alan oluşacak ve elektronlar üzerine bir kuvvet etki edecektir. Kuvvet ve elektrik alan büyüklüğü doğru orantılı olup yönü elektrik alanın tam tersi durumdadır. Açık bir şekle iletim sırasında elektronların, hiçbir engel ile karşılaşmaması ve engellere takılmadan hareket etmesi istenmektedir. Ancak iletken içerisinde yer alan atomlar bu harekete engel olup elektronlar ile karşılaşılması durumunda farklı yönlere ve hatta geriye saçılmaya neden olacaktır. İşte bu anda akımı taşıyan/aktaran elektronların enerjisinin bir kısmı atomlara aktarılmaya başlanacak ve iletken ısınmaya başlayacaktır. İletkene aktarılan enerji arttıkça akım azalacak, iletken malzeme direnci aynı ölçüde artmaya başlayacaktır. Katı maddelerde yer alan atomlar gaz içerisinde yer alan atomlar gibi ötelenme hareketi göstermese de sürekli titreşim halinde olacaktır. Kuantum mekaniğine göz atıldığında mutlak sıfır noktasında dahi bu titreşimin devam ettiği söylenir. Ancak atomlar ve titreşim genliği arasında aynı miktarda bir artış söz konusudur. Sonuç itibariyle kinetik enerjinin bir ölçüsü olan sıcaklığın artmasıyla atomların titreşim genliği de artacak ve iletken içerisinde akım taşıyan elektronların yine iletken içerisinde yer alan atomlar ile çarpışma sıklığı da artacaktır. Bu etki sonucunda artan sıcaklık yani ısıya dönüşen enerji miktarı elektriksel iletkenliğin azalmasına neden olacaktır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/elektriksel-potansiyel-enerji-2/", "text": "Elektriksel potansiyel enerji ile ilgili sekilde verilen soruyu cevaplayalım. ifadesi ile verilmektedir. Burada birinci yükün ise ikinci yükün büyüklüğünü, Coulomb sabitini ve ise yükler arasındaki uzaklığı belirtmektedir. Elektriksel potansiyel enerji ile ilgili sorular göz önüne alındığında genellikle yüklerin işareti göz ardı edilerek yukarıda verilen formül düşünülür ve yükler arasındaki mesafe arttıkça elektriksel potansiyel enerjinin azalacağı söylenir. Bazı öğrenciler ise aradaki mesafe arttıkça yükler arasındaki çekim kuvveti azalacağından elektriksel potansiyel enerjinin azalacağını iddia ederler. Bu ikinci durumda elektriksel potansiyel enerji açıkça kuvvet kavramı ile karıştırılmaktadır. Yukarıdaki şekilde yer alan soruda iki zıt yük arasındaki mesafe arttıkça elektriksel potansiyel enerji de artacaktır. Formülü kullanarak bu söylediğimizi ifade etmeden önce kütle çekim potansiyel enerjisini göz önüne alalım. İki cisim arasındaki kütle çekim kuvveti tıpkı zıt yüklerde olduğu gibi aradaki uzaklığın karesi ile ters orantılıdır. Ancak birçok öğrenci yerde bulunan kitabın masa üzerine konulduğunda daha yüksek bir potansiyel enerjiye sahip olacağını bilir. Zıt yüklü cisimler arasındaki elektriksel potansiyel enerji de ayni kitap örneğinde olduğu gibi aradaki mesafe arttıkça artacaktır. Bu durumu simdi formülümüzle doğrulayalım. İşlem kolaylığı acısından yüklerden birinin -Q diğerinin ise +Q değerine sahip olduğunu ve aralarındaki ilk uzaklığın ise d olduğunu düşünelim. Bu yüklerin aralılarındaki uzaklık 2d oluncaya kadar birbirinden uzaklaştığı durum ise ikinci durumumuz olsun. İlk durum ve ikinci durum için elektriksel potansiyel enerji değerlerini hesaplayalım. İlk durumda elektriksel potansiyel enerji olacaktır. İkinci durumda ise yine ayni formülü kullandığımızda elektriksel potansiyel enerji değerinin olduğunu görürüz. Son elektriksel potansiyel enerji değerinden ilk potansiyel enerji değerini çıkarırsak ilk durumdan ikinci duruma gelindiğinde potansiyel enerjide meydana gelen değişimi hesaplamış oluruz. Bu fark ise ile ifade edilebilir. Buradan eşitlikteki eksi işaretlerini göz önüne aldığımızda ifadesini elde ederiz. Eşitliği biraz daha düzenlediğimizde ve son olarak da potansiyel enerji değişiminin ifadesine eşit olduğunu görürüz. Bu pozitif bir değerdir ve bize ikinci durumda elektriksel potansiyel enerjinin bu miktarda artmış olduğunu gösterir. Sizler ayni işarete sahip olan yük için elektriksel potansiyel enerji farkını yukarıda belirttiğimiz şekilde hesaplarsanız elektriksel potansiyel enerjinin o durumda azaldığını görebilirsiniz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/elektromanyetik-kaynak-tespitinde-en-az-hata/", "text": "ODTÜ'lü araştırmacıların geliştirdiği teknoloji, elektromanyetik kaynakların sayısının ve yönünün tespitinde sapma oranını minimuma indirdi. Yeni teknoloji uçak, gemi, denizaltı gibi araçların koordinatlarının yanı sıra radyo ve televizyon gibi vericilerin sayıları, yönleri ve yerlerinin tespitinde önemli kolaylıklar getiriyor. Teknoloji, özellikle askeri uygulamalarda sınır güvenliğinin sağlanması ile kaynağı bulunamayan elektronik yayınların tespitini de kolaylaştırıyor. ODTÜ Mühendislik Fakültesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Engin Tuncer, radyo, TV istasyonları, GSM vericileri, radar sistemleri, yer istasyonu ile telsiz haberleşmesi kuran uçaklar gibi kaynakların farklı frekanslarda yayınım yapan kaynaklar olduğunu belirterek, bunların yönlerinin, sayılarının ve koordinatlarının tespit edilmesinin askeri ve çeşitli sivil uygulamalarda önem taşıdığını kaydetti. Bu kaynakların yerlerinin tespit edilebilmesi için temelde kaynak sayılarının ve yönlerinin belirlenmesi gerektiğini anlatan Tuncer, bu işlemin bir dizi antenden alınan işaretlerin uygun şekilde işlenmesi ile gerçekleştirilebildiğini söyledi. Tuncer, geliştirdikleri yöntemin bilinen diğer yöntemlere göre belirgin bir performans artışı getirdiğini dile getirdi. Sistemin askeri alandaki uygulama alanlarından örnekler veren Tuncer, geliştirilen sistemin havada belli bir yöne doğru uçmakta olan çok sayıdaki uçağın sayısının ve yönünün doğru tespit edilmesine olanak sağlayacağını belirtti. Aynı uygulamanın denizaltılar ya da diğer ulaşım araçları için de yapılabileceğini belirten Tuncer, sistemin sınır güvenliği için de yeni bir atılım olabileceğini söyledi. \"Kullanılan yaklaşımda bir dizi antenden alınan işaretin, sayısal ortamda ve bilgisayar aracılığıyla işlenmesi söz konusudur. Geliştirilen yöntem, temelde bir bilgisayarda çalışan yazılımdan oluşmaktadır. Bu yöntem istatistiksel en büyük olabilirlik kestirimi ile kaynak sayısını diğer yöntemlere göre daha doğru bir şekilde bulabilmektedir. Tekniği barındıran iki adet sistem kullanıldığında, bu sistemlerin bulduğu kaynak yönleri kesiştirilerek kaynağın konumunun da belirlenebildiğini anlatan Tuncer, yeni teknoloji ile kapalı bir mekandaki konuşmacıların kaç kişi oldukları ve yönlerinin, ortamda kaç adet hoparlör olduğunun da tespit edilebildiğini söyledi. Tuncer, \"Teknoloji ile sadece konuşanın sesini izleme şansıbuluyorsunuz. Sistemde kaynak otomatik tespit edebildiğinden mikrofonların elde ele dolaşmasına da son vermeyi öngörüyor\" dedi. Yaptıkları çalışmanın bilgisayar ortamındaki simülasyonunda iyi sonuçlar elde edildiğini söyleyen Tuncer, çalışmanın uluslararası patentinin alınması için de çalışmalarını sürdürdüklerini belirtti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/elektromanyetik-kuvvet/", "text": "Elektrik kuvveti , yüklü iki parçacığın birbirini ittiği ya da bibrirlerini çektiği kuvvettir. Manyetik kuvvet , elektrik yüklü bir parçacığın manyetik alandan geçerken üzerine etki eden kuvvettir. Bir manyetik alan , bir sarmalın sarımlarında dolaşan elektron örneğinde olduğu gibi , elektrik yüklü parçacıklar hareket ettiğinde ortaya çıkar. Elektrik kuvveti ve manyetik kuvvet birbirlri ile ilişkilidir. James Clerk Maxwell , 1873'de elektrik ve manyetik kuvvet alanlarının uyduğu eksiksiz denklemleri bulmayı başardı ve böylece günümüzde elektromanyetizma denilen kuramı elde etmiş oldu. Elektromanyetik kuvvetin temel parçacıklara etki ederken gösterdiği özellikler şu şekilde sıralanabilir. Kuvvet , elektrik yükü üzerine evrensel bir şekilde etkir. Kuvvet , çok büyük bir menzile sahiptir . Kuvvet oldukça zayıftır. Kuvvetin şiddeti , elektron yükünün karesinin 2hc(2 x Planck sabiti x ışık hızı)'na bölümüne eşittir. Bu oran yaklaşık 1/137,036 dır. Bu kuvvetin taşıyıcısı , durgun kütlesi sıfır , spini 1 olan ve foton denilen bir parçacıktır. Fotonun kendisinin elektrik yükü yoktur.. Tarihte elektrik ve manyetizmanın ilk etkileri Çinliler ve Yunanlar tarafından incelenmiştir. Yunanlar bir parça kehribarın sürtüldüğünde bazı nesneleri çektiğini gözlemlemiştir. . Daha sonra Oersted, Coulomb, Ampere, Biot, Savart ve Gauss'un teorik ve deneysel çalışmalarıyla elektrik ve manyetizma ile ilgili gelişmeler sağlanmıştır. Deneysel açıdan elektrik ve manyetizmaya en büyük katkının Michael Faraday tarafından yapıldığı söylenebilir. Bütün bu bilim adamlarınca biriktirilen bilgiler James Clerk Maxwell tarafından dört denklem altında toplanmıştır. Bu denklemler Maxwell denklemleri olarak bilinir ve kuantum fiziği öncesi bilinen bütün elektrik ve manyetik görüngüleri açıklamaktadır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/elektromanyetik-spektrum-ve-gorunen-dalgalar/", "text": "Elektromanyetik spektrum, bir çoğunuzunda tahmin edeceği üzere dalga hareketi yapan partiküllerin üzerinde yer aldığı spektrumdur. Bu dalgaların üzerinde neler vardır? Radyo ve televizyon dalgalarından mikrodalgaya kadar bir çok dalga çeşidi bu tayf üzerinde yer almaktadır. Bizim konumuz olan ise görünen ışıklardır. Görünen ışıklar nedir? Biz burada insan gözünü model alarak açıklama yapacağız. İnsan gözünün görebildiği ışıklar 7 renkten oluşan ve bu 7 rengin bir araya gelmesi sonucu oluşan beyaz ışığı içine almaktadır. Bu ışıkların başında kırmızı ve sonunda mor ışık yer almaktadır. Kısaca dalgaboyları 3900 ile 6500 Angström arasında yer alan ışıklar insan gözünün görebildiği ışıklar grubuna girmektedir. Bunlardan kırmızı ışık 6500 Angström ile başlar ve sonunda 3900 Angström olan mor ışık ile biter. Peki, elektromanyetik spektrumda sadece bu ışıklar mı var? Böyle bir soru kafanıza takılabilir. Hayır, sadece görünen ışıklar yer almamaktadır. Kırmızı ışıktan daha büyük dalga boyuna sahip olan ve tayfın sol tarafında yer alan kızıl ötesi ışıklar ile mor ötesi ışıklardan daha küçük dalga boyuna sahip mor ötesi ışıklar da bu spektrumda yer almaktadır. İnsan gözünün görebildiği dalga düzeyi o kadar küçüktür ki, devede kulak gibidir. Bizim seyrettiğimiz televizyonların dalgaları da spektrumda yer alır, dinlediğimiz radyonun dalgaları da...İşte bu tip dalgalara kızıl ötesi ışıklar adı verilmektedir. Hastahanelerde çekinilen rontgen ışıkları ve uzaydan dünyamıza ulaşan kozmik ışıklarda bu tayfta yer alır bunlarda mor ötesi adını verdiğimiz ışık grubunda yer almaktadır.Herşey o kadar denge içerisindedirki, ışık ve dalga tayfıda bu dengeden nasibini almıştır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/elektromanyetizm/", "text": "Elektromanyetizm elektromanyetik alanın fiziğidir. Elektromanyetik alan, elektrik alan ve manyetik alandan oluşur. Elektrik alanını durgun elektrik yükleri yaratır ve bu alan statik elektriğe veya bir elektriksel iletkende elektrik akımına neden olan elektrik kuvvetini oluşturur. Manyetik alan elektrik yüklerinin hareketi ile yaratılır ve bu alan manyetik kuvvetin oluşmasını sağlar. Manyetik alanda hareket eden elektriksel yük manyetik kuvvete mağruz kalabilir. Manyetik kuvvet oluşmasında görecelilik kuralı işler. Eğer iki yük aynı yönde ve aynı hızda hareket ediyorlar ise manyetik alan oluştursalar bile birbirlerine manyetik kuvvet oluşturamazlar. Elektromanyetizm terimi elektrik ve manyetik alanın birbiri ile yakın oluşundan ve bazı durumlarda onları ayrı düşünmenin imkansız olmasından dolayı ortaya çıkmıştır. Örnek olarak, elektromanyetik indüksiyon olarak bilinen manyetik alandaki değişimin elektrik alanında değişime neden olması gibi. Elektrodinamik terimi ise bazen elektromanyetizmin ve mekaniğin bir arada oluşunu belirtmek için kullanılır. Elektromanyetik alanın elektrik yüklü parçacıklara olan etkisini inceler."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/elektron-mikroskobu/", "text": "1931 yılında Almanya'da elektron ışınlarının manyetik bobinler tarafından odaklanması ile ilk elektron mikroskobu yapıldı. Elektron mikroskobu yüksek vakum bölgesinde yer alır; hava molekülleri tarafından saptırılamaz. Elektron mikroskopları iki çeşittir. Bunlar: Transmisyon elektron mikroskobu ve Taramalı elektron mikroskobu . 1)Transmisyon Elektron Mikroskobu : Bu mikroskopta elektron ışını çok ince bir örneğe yönlendirilir. Elektron mikroskobunda, projeksiyon mercekleri olarak adlandırılan mercekler gerçek görüntüyü flouresans ya da fotografik film üzerine düşürmelidir, çünkü gözümüz elektron görüntüsünü doğrudan göremez. Tem için kullanılan örnekler çok ince olmalıdır. 10-20nm (100 atom kalınlığı) kadar ince örnekler özel yöntemlerle hazırlanabilmektedir. 2)Taramalı Elektron Mikroskobu : Daha kalın örnekler elektron ışınlarının yüzeyden yansıması ile incelenebilir. Bu inceleme SEM ile yapılabilmektedir. Elektron ışını örnek yüzeyine odaklanır ve örnek yüzeyini taramaya başlar. Işının örnek yüzeyini taramaya başlamasıyla yüzeyden yansıyan elektronlar örneğe göre birkaç yüz volt pozitif voltajda tutulan anot ile toplanır. Toplayıcı anottaki akım yükseltilir ve katot ışın tüpündeki mikroskop ışını ile eşzamanlı olarak taranan elektron ışınlarını değiştirmek için kullanılır. Bu nedenle katot ışın tüpü örneğin oldukça büyütülmüş olan görüntüsünü alır. SEM 'in ayırma gücü 10nm mertebesindedir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/elektron/", "text": "Elektron, en küçük eksi elektrik yüküne sahip temel parçacık. Elektron kelimesi amberin Yunancadaki ismidir. Eski Yunanda, amberi ovuşturunca statik elektrikle yüklendiği biliniyordu. Atomun üç bileşeninden biri . Atomu maddenin en küçük birimi kabul eden kuram yoluyla, elektriğin taneciksel bir yapı içinde bulunduğu sonucuna varılır. En küçük elektrik yükü taşıyan bu taneciğin adı elektrondur. Bütün atomların dış bölümü elektron tabakalarından oluşur ve her tabaka çekirdekten uzaklığına göre K,L,M... gibi harflerle adlandırılır. Çevredeki elektronların sayısı ve konumu, söz konusu elementin kimyasal nitelikleriyle, özellikle değeri ile yakından ilintilidir. Birçok durumda, bu elektronlar maddeden çıkarılıp az ya da çok büyük bir hızla, bir elektrik alanıyla, harekete geçirilerek boşlukta yayılabilir. Boş bir tüple elde edilen katot ışınları; radyoaktif cisimlerin beta ışınları; ısgın metalleri etkileyerek çıkardığı elektrik, vb. Normal koşullarda elektronlar atomun artı yüklü çekirdeğine bağlı durumda bulunur. Nötr bir atomdaki elektronların sayısı, çekirdeki artı yüklerin sayısına eşittir. Ama bir atomda artı yüklerin sayısından daha fazla ya da daha az elektron bulunabilir. Bu durumda atomun toplam yükü eksi ya da artı olur; böyle yüklü atomlara iyon adı verilir. Bir atoma bağlı olmayan elektronlara serbest elektron denir. Belirli bir atomdaki elektronlar çekirdek çevresinde düzgün bir biçimde sıralanmış yörüngemsiler üzerinde dolanır. Elektronlar ile çekirdek arasındaki çekim kuvveti, elektronların kendi aralarındaki itme kuvvetine üstün geldiğinden, elektronlar normal koşullarda atoma bağlı kalır. Elektronları üzerinde dolandığı yörüngemsiler kendi aralarında kümelenerek kabukları oluştururlar. Çekirdeğe en yakın yörüngemsilerdeki elektronlar atoma en sıkı bağlı olanlardır. En dış yörümgemsilerdeki elektronlar ise çekirdekle aralarındaki öteki elektronların perdeleyici etkisi nedeniyle atoma en gevşek bağlı durumdadır. Elektronlar, atom yapısı içindeki hareketlerinde, atomun hemen bütün hacmini kaplayan dağınık bir eksi yük bulutu oluştururlar. Bu nedenle atomun büyüklüğünü elektronların atom içindeki diziliş biçimi belirler. Atomun, başka atomlar, parçacıklar ve elektromagnetik ışıma karşısındaki davranışını da elekronların bu diziliş biçimi belirler."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/elektronik-cihazlara-uzaydan-tehlike/", "text": "Elektronik cihazlar bir yandan gittikçe daha da güçlenip hızlanırken, bir yandan uzayın derinliklerinden gelen tehditle gittikçe daha fazla karşı karşıya kalıyor. Milyonlarca yıl önce uzaklardaki gökcisimlerinin yaydığı parçacıklar, bugün hassas elektronik aletlere zarar veriyor. Fransa'nın Marsilya kentindeki L2MP laboratuvarında çalışan araştırmacı Jean-Luc Autran, havacılık ve uzay uzmanlarının, uzun zamandır bildiği bu galaktik hadisenin, giderek küçülen ve karmaşıklaşan elektronik cihazlar açısından büyüyen tehdit olduğunu anlattı. Uzmanın açıklamasına göre, elektronik cihazlar ebatları küçüldükçe ve daha karmaşıklaştıkça uzaydan gelen kozmik dalgalar karşısında daha kırılganlaşıyor. Açıklamaya göre, galaktik parçacıklar, atmosferin üst tabakalarına çarpıp küçük parçalara bölünüyor, bu parçalar da havadaki diğer atomlara çarpıyor. Bu parçacık sağanağından ancak bir tanesi yeryüzüne ulaşabiliyor. Uzmana göre, deniz seviyesinde bir santimetrekareye saatte 10 nötron düşüyor. Bu rakam, uçakların gezindiği irtifalardaysa 10 bini buluyor. Uzman Autran, \"Diz üstü bilgisayarınızı alıp uçakla Atlantik'i geçin. Seyahat sırasında bilgisayarınızın kilitlenip kalması kuvvetle muhtemeldir\" dedi. Elektronik aletlerin arızalanmasında Güneş'in de parmağı var. Güneş parçacıkları, normal zamanda yeryüzüne ulaşacak takatten mahrum bulunuyor. Lakin zaman zaman meydana gelen Güneş patlamalarında durum değişiyor. Mesela, 2003 ekiminde gözlemlenen Güneş patlamasından sonra meydana gelen bilgisayar arızaları 55 kat artmıştı. \"Artık çok daha az enerjiyle çok daha fazla bilgi depolanabiliyor\" diyen Autran, entegre devrelerin hassasiyetinin yeni nesil ürünlerde iki kat arttığını ve mesela hızlı trenlerde, ABS fren sistemlerinde veya kalp pillerinde yazılımların esasını teşkil eden \"0\" ve \"1\" sisteminde gayriihtiyari olarak bir sayıdan diğerine geçildiğinde ortaya çıkacak sonucun felaket olabileceğini anlattı. Uzmanın açıklamasına göre, bu tehdide karşı koyabilmek isteyen uzay ve havacılık şirketleri, devre sayılarını gerekmese bile artırarak elektronik aletlerini \"dayanıklı\" kılmaya çalışıyor. Buysa pahalı bir yöntem. Autran ve ekibi, kozmik parçacıkların etkisini ölçmek için, geçen yıl dünyada eşi benzeri olmayan bir laboratuvar kurdu. Biri, Fransız Alplerinin 2500 metresinde, diğeri Marsilya'da, bir diğeriyse yerin 550 metre altında kurulan, birbirine bağlı üç tesiste, kozmik ışımanın yerlerini değiştirdiği \"0\" ve \"1\"ler tespit edilmeye çalışılıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/elektronik-ve-devre-elemanlari/", "text": "Teknoloji devriminin büyük bir açıklık içerisinde yaşandığı yıllar olan 20. yy devrini geride bıraktık, ancak o yıllara ait bilimsel ve teknolojik gelişmelerin meyvalarını daha yeni toplamaya başladık. 20. yy a ait çalışmaların büyük bir kısmını ise fizik çalışmaları oluşturmuştur. Özellikle fizik biliminin elektrik ile ilgili olan bölümleri büyük bir ivme kazanmış ve netice itibari ile de iç içe geçmiş teknik kavramlar ve alt kategoriler oluşmuştur. Teknoloji devriminin büyük bir açıklık içerisinde yaşandığı yıllar olan 20. yy devrini geride bıraktık, ancak o yıllara ait bilimsel ve teknolojik gelişmelerin meyvalarını daha yeni toplamaya başladık. 20. yy a ait çalışmaların büyük bir kısmını ise fizik çalışmaları oluşturmuştur. Özellikle fizik biliminin elektrik ile ilgili olan bölümleri büyük bir ivme kazanmış ve netice itibari ile de iç içe geçmiş teknik kavramlar ve alt kategoriler oluşmuştur."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/elektronlarin-hizi-yaklasik-olarak-ne-kadardir/", "text": "Elektronlar çok çeşitli hızlara sahip olabilirler. Düşük Hız: Bir elektrik telinden akım geçerken içinde elektronların hareket ettiğini biliyoruz. Elektronların bir tel içindeki hızları birçok insanı şaşırtacak derecededir. Mesela 2 mm çapında 10 A akım taşıyan bir bakır teldeki elektronların hızı saniyede ortalama 0.024 cm civarındadır. Yüksek Hız: Bohr atom modelinde elektron çekirdeğin etrafında bir yörünge çizerek döner ve bu elektronun hızı yaklaşık saniyede 2,000,000 metredir. Yani ışık hızının % 1'i civarında. Çok Yüksek Hız: Bir çekirdek bozunmasında açığa çıkan beta parçacığının hızı ışık hızına çok yakındır (300,000,000 m/s). Bunun yanında büyük çekirdekli atomların en iç yörüngesindeki elektronların hızı da ışık hızına yakındır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/elektrostatik-konusundaki-yanlis-algilamalar/", "text": " Düşülen yanlışlıklardan en büyüğü nötr cisme, yüksüz cisim denilmesidir. Elektriklenmenin kaynağı yükler, yüklerin kaynağı atomdur. Ancak atomun yapısı elektrostatik konusunun sonunda anlatılmakta. Bu da öğrencilere bilgiyi düzenli bir şekilde verilmemesini sağlıyor. Sürtünme ile elektriklenmeden önce dokunma ve etki ile elektriklenme anlatılmalı. Çünkü, sürtünme ile elektriklenme hem etki hem de dokunma ile elektriklenmeyi kapsıyor. Elektroskopu anlatmadan önce dokunma ile elektriklenmeden bahsetmek gerekiyor. Çünkü elektroskopun çalışma prensibi dokunma ve etki ile elektriklenme ile ilgilidir. Elektroskop bir cismin yüklü olup olmadığını, yükün cinsini tayin eden materyallerdir. Bu özellik konu anlatılırken vurgulanmalı. Pozitif yüklerin hareket etmediği konu anlatılırken vurgulanmalı, soruların çözümleri buna göre yapılıp, anlatılmalı. Bu hataya en çok etki ile elektriklenme konusunda düşülüyor. Elektriksel kuvvet verilmeden önce öğrencilerde kuvvet, en önemlisi vektörel büyüklük kavramı ölçülmeli, seviyeye göre bu konular öğrencinin belleğine oturtulmalı. Buna dikkat edilmezse belki de bu konular hakkında hiçbir fikri olmayan öğrencinin ezbere yönelmesini sağlar. Bunların sonucunda öğrenci elektriksel kuvvet hakkında yorum yapamaz, hiçbir şey öğrenemez. Düşülen yanlışlıklardan en büyüğü nötr cisme, yüksüz cisim denilmesidir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/en-buyuk-kromozomun-sifresi-de-cozuldu/", "text": "Bilim adamları, insandaki en büyük kromozom olan ve hayatın kitabı olarak adlandırılan kromozom-1'in şifresini çözdü. 1990'lardan beri yürütülen projenin başkanı Dr. Simon Gregory, 3 bin 141 genin bulunduğu kromozom-1'in kanser, Alzheimer ve Parkinson gibi 350 hastalıkla bağlantılı olduğunu söyledi. Gregory, insan genlerini ve DNA zincirini belirlemeyi amaçlayan proje için, \"bu başarıyla İnsan Genleri Projesi'nde bir cilt tam anlamıyla bitirilmiş oluyor\" dedi. Kromozom-1'in genetik şifresinin çözülmesiyle elde edilen bilgiler, kanser, otizm, zihinsel ve diğer hastalıkların teşhis ve tedavisinde kullanılabilecek. İnsan genomunda yaklaşık olarak 20-25 bin arasında genin bulunduğu tahmin ediliyor. Kromozom-1'in şifresinin çözülmesiyle de binden fazla yeni gen tespit edildi. Dr. Gregory, bundan sonra yeni aşamaya geçerek, genlerin yaptıklarını ve birbirlerini nasıl etkilediklerini bulmaya çalışacaklarını belirtti. Kromozom-1'in genetik haritasının şu anda yarık damak ve dudak geninin bulunmasında kullanıldığını belirten Gregory, bunun yanında insanların genetik değişimine neyin neden olduğunu anlamakta da kullanılacağını ifade etti. Her canlı gibi insan da, her türlü yaşam biçiminin en küçük birimi olan hücrelerden meydana gelir. Her hücre bir sitoplazma ve çekirdekten meydana gelir. Çekirdeğin içinde ise kromozom adı verilen ipliksi parçalar bulunur. Kromozomlar, elektron mikroskobunda I, V, J harfleri gibi biçimlerde görünür. Kromozomların sayısı canlı türlerinde değişiklik gösterir. Örneğin sirke sineğinde sekiz, kurbağada 26, farede 42, köpekte 78 kromozom vardır. İnsanın kromozom sayısı ise 46'dır. 22'si çift otozom kromozomdur. İnsan hücresinde bir çift de eşey kromozomu bulunur ve toplam sayı 46 eder. Kromozomlar, molekül yapıları çok iyi bilinen DNA zinciriyle histon denilen protein zincirinden oluşur. DNA zincirleri de özgül proteinleri sentezlemekle görevli gen adı verilen birimlerden oluşur. İnsanın genetik şifresinde yüzde 8'lik bir kısmı oluşturan kromozom-1, diğer kromozomların yaklaşık iki katı gen içeriyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/en-buyuk-teknoloji-odulu-www-nin-mucidinin/", "text": "Finlandiya Teknoloji Ödül Kurumu tarafından konan ve bu yıl ilk kez verilen 1 milyon euro (yaklaşık 1.6 trilyon lira) tutarındaki ödülün gerekçesi olarak World Wide Web'in insan hayatının kalitesini doğrudan doğruya artıran, insani değerlere yaslanan ve sürdürülebilir ekonomik kalkınmayı teşvik eden bir buluş olduğu vurgulandı. Dünyaca ünlü Massachusetts Institute of Technology'de öğretim üyesi olarak çalışan 48 yaşındaki Berners-Lee, dünyayı saran ağı 1991 yılında kurmuş ve birçok kişiyi zengin eden bu icadından hiç para kazanmamıştı. İcadını paraya tahvil etmekten kaçınan Berners-Lee, halen, İnternet'in küresel işbirliği ve ifade özgürlüğünü güçlendiren bir ortam olarak kullanım olanaklarını genişletmeye çalışan kar amacı gütmeyen bir kuruluş olan World Wide Web Consortium'un (W3C) başkanlığını yürütüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/en-buyuk-yildiz-kesfedildi/", "text": "İkili bir sisteme ait yıldız , Güneş'in kütlesinin tam 114 katına sahip. Astronomlar güneşin 150 katı kadar kütleye sahip yıldızlar olabileceğini öngördülerse de ilk defa 100 katı kütle barajını geçen bir yıldız keşfedildi. Daha önceki rekor, güneşin 83 kat kütlesi ile başka bir yıldıza aitti. A1 olarak isimlendirilen yıldız, genç bir yıldız kümesi olan NGC 3603'ün kalbinde yer alıyor. Dünya'dan yaklaşık 20.000 ışık yılı uzaklıkta bulunan A1'in eşinin ağırlığı ise güneşimizin 84 katı. A1 ve eşinin, VLT ve Hubble teleskoplarının yörüngeleri incelenmesi sonucunda ağırlıkları ölçülebildi. Güneş'in 150 katı barajının nedeni, bu kütleden fazlasına sahip olan yıldızların, dışa doğru yarattıkları basınç ile çekim kuvvetlerinin birbirlerini dengeleyemeyeceği ve yıldızın kararsız bir durumda olacağı şeklinde açıklanıyor. Ancak evrenin erken dönemlerinde güneşin yüzlerce katı kütleye sahip yıldızların var olduğuna inanılıyor. Çünkü yıldızların dışa doğru yarattıkları basıncın oluşmasını sağlayan daha ağır elementlerin henüz ilk kuşak yıldızların çekirdeğindeki nükleer füzyon sonucu oluşmaya başladığı düşünülüyor. Keşif, Kanada Astronom Birliği yıllık toplantısında açıklandı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/en-guclu-teleskop-hizmette-ii/", "text": "İspanyollar, dünyanın en güçlü teleskopunu ülkenin güneybatısındaki Kanarya Adaları'nda hizmete soktu. İlk gözlem Kuzey Yıldızı'na bakılarak yapılacak. Yapımına 2000 yılında başlanan ve yaklaşık 130 milyon euroya malolduğu belirtilen Kanarya Adaları Büyük Teleskopu'nun finansmanının, Grantecan şirketi, Bilim ve Eğitim Bakanlığı ile Kanarya Adaları Özerk Yönetim hükümeti tarafından karşılandığı bildirildi. La Palma Adası'nın 2 bin 400 metre rakımlı \"Roquede los Muchachos\" doruğunda kurulu teleskop, dün gece İspanya Veliaht Prensi Felipe'nin katılımıyla yapılan törenle hizmete açıldı. 10.4 metre çapında dev aynası bulunan teleskopta 36 adet altıgen bal peteği ayna bulunuyor. Bunların 12'si yerleştirilmiş durumda, 24'ü de bir yıl içinde yerleştirilecek. \"Gran T Can\" adı verilen teleskobun, ebat olarak 1990'lı yıllarda kurulan Hawai'deki iki teleskoptan sonra dünyanın en büyük 3'üncü teleskopu olduğu ancak diğerlerine göre daha güçlü olduğu bildirildi. Teleskopun, 1 yıl içinde tüm bilimsel çalışmalar için kullanılabileceği ve \"Ay'da yanan bir mumu dahi gösterebileceği\" açıklandı. Teleskopla ilk gözlem Kuzey Yıldızı'na bakılarak yapılacak. ABD ve Meksika hükümetlerinin yoğun katkıda bulunduğu Kanarya Teleskopu'nun inşasında 100'e yakın firma çalıştı, bin uzman görev aldı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/en-gucsuz-kuvvet/", "text": "Evet gerçekten de öyle. Evrende dört temel kuvvet bulunmakta: Güçlü Nükleer Kuvvetler, Elektromanyetik Kuvvetler, Zayıf Nükleer Kuvvetler ve Kütle Çekim Kuvvetleri. Bu kuvvetlerden en güçlü olanı güçlü nükleer kuvvetler dir, bu kuvvetler çekirdekte bulunan nükleonları bir arada tutmaktan sorumludurlar. Bu kuvvetlerden 100 kat daha zayıf olan ikinci en güçlü kuvvet, elektromanyetik kuvvettir. Elektromanyetik kuvvetler günlük yaşamda karşı karşıya olduğumuz en güçlü kuvvettir. Zayıf nükleer kuvvetler pek çok parçacığın ve hatta pek çok atom çekirdeğinin kararsız olmasından sorumludur. Radyoaktivite bu kuvvetlerin sonucudur. Zayıf nükleer kuvvetler elektromanyetik kuvvetlerden 10 milyar defa daha zayıftır. Saydığımız bu dört temel kuvvetin en zayıfı ise kütle çekim kuvvetidir. Kütle çekim kuvveti elektro manyetik kuvvetlerden 10000 milyar defa daha zayıftır. Eğer kütleçekim kuvveti, ve dolayısı ile yerçekimi kuvveti elektromanyetik kuvvetlerden daha güçlü olsaydı bu günlük yaşamımızda bizi nasıl etkilerdi? Bu konudaki görüşlerinizi buraya yorum olarak yazabilirsiniz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/en-karmasik-matematik-yapi-cozuldu/", "text": "Amerikalı ve Avrupalı araştırmacılar 4 yıllık çalışmanın ardından, 19. yüzyılda bulunan en karmaşık matematiksel yapılardan birinin sırrını çözdüler. E8'in şifresinin çözülmesi için bilgisayarda yapılan hesaplamalar 60 gigabyte yer kapladı! Amerikan Matematik Enstitüsü'nün açıklamasında, Amerikalı ve Fransız matematikçilerden oluşan grubun, Norveçli matematikçi Sophus Lie tarafından 1887'de bulunan ve Lie grubu adı verilen matematiksel yapının E8 adlı bölümünün sırrını çözdüğü belirtildi. Amerikan Matematik Enstitüsü Bilim Komisyonu Başkanı ve Princeton Üniversitesi Matematik Profesörü Peter Sarnak, Lie'nin simetriyi incelerken bulduğu bu matematiksel yapının sırrının anlaşılmasının çok önemli bir gelişme olduğunu belirtti. Sarnak, bu sayede, bilgisayarla karmaşık problemlerin çözülmesi için yapılan hesaplamaların kolaylaşacağını ifade etti. E8'in sırrının anlaşılmasıyla, cebir, geometri, sayı kuramları, fizik ve kimya alanında ilerleme kaydedileceğini belirten Sarnak, E8'in şifresinin çözülmesinin gelecek nesillerin matematik ve fizikçileri için çok büyük imkanlar sağlayacağını söyledi. 4 yıl boyunca süren araştırmaları yürüten ekibin başında bulunan, Maryland Üniversitesi Matematik Profesörü Jeffrey Adams da 100 yıldan uzun zaman önce bulunan E8'i, bugüne kadar kimsenin anlayamayacağını sanıyorduk dedi. Bilim adamları, E8'in gizeminin çözülmesini sağlamak için yapılan tüm hesaplamaların kağıda yazılması halinde, bu kağıtların Manhattan büyüklüğünde bir bölgenin yüzölçümüne denk geleceğini söylediler. Bilim adamları, sırrı çözmek için yeni matematik tekniklerinden ve bilgisayarların sadece birkaç yıl önce geliştirilen hesaplama kapasitesinden faydalandıklarını belirttiler. E8'in şifresinin çözülmesi için bilgisayarda yapılan hesaplamaların 60 gigabyte yer kapladığı kaydedildi. 1842'de doğan Norveçli matematikçi Sophus Lie, cebirsel değişmezler ve diferansiyel denklemler kuramlarına önemli katkılarda bulunmuştu. Lie 1899'da 57 yaşında öldü."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/en-sicak-dis-gezegenler-kesfedildi/", "text": "Andromeda ve Delphinus galaksilerinde keşfedilen gezegenlere Wasp-1b ve Wasp-2b adı verildi. Wasp-1b, Dünya'dan 1.000 ışık yılı Wasp-2b ise 500 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. Astronomlar Güneş Sistemi dışındaki dev gezegenlere, aşırı sıcak gaz kütleleri oldukları için 'Sıcak Jüpiter' benzetmesi yapıyor. Wasp-1b ve Wasp-2b, orijinal Jüpiter'den farklı olarak kendi yıldızlarına daha yakın duruyorlar. Jüpiter, Güneş'ten 700 milyon km uzaklıkta bulunurken, söz konusu yeni gezegenler kendi yıldızlarına sadece birkaç milyon km uzaklıktalar. Jüpiter'in 1 yılı 12 Dünya yılı iken, Wasp-1b ve Wasp-2b yıldız etraflarında dönüşlerini yaklaşık 2.5 Dünya gününde tamamlıyor. Kendi yıldızlarına çok yakın olmaları nedeniyle 'Sıcak Jüpiter' denen gezegenler oldukça sıcaklar. Şimdiye dek bilinen 200 'Sıcak Jüpiter'e kıyasla, Wasp-1b ve Wasp-2b, bilinen en sıcak olanları. Wasp-1b'nin sıcaklığının 1.800 santi grat olduğu ölçüldü. Avrupa kökenli bir bilim projesi olan SuperWasp Kanarya adalarında bulunan La Parma gözlemevi ile Güney Afrika'daki Sutherland Gözlemevi'nden oluşuyor. Bu iki gözlemevinde kurulu teleskop robotlar geceleri gökyüzünü tarayarak binlerce yıldızı gözlemliyor ve ışık yansımalarındaki oynamalardan muhtemel gezegenleri tespit etmeyi hedefliyor. Bilim insanları, keşfi yapılan gezegenleri bulmak için 1.1 milyon adet yıldızı taradı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/en-sicak-yaz-geliyor/", "text": "Atmosfere karbondioksit ve diğer sera etkisi yaratan gazların salınması hemen yarın durdurulsa bile küresel ısınma durmayacak. NASA, geçtiğimiz şubat ayında 1800 yılından bu yana yaşanan en yüksek sıcaklık değerlerinin 2005 yazında oluşacağı tahmininde bulunmuştu. Bilim adamları, sıcaklık artışının daha önceki yıllarda olduğu gibi küresel ısınmadan kaynaklandığının altını çiziyor. Küresel ısınmanın etkilerinin arasında sıcaklık artışının yanısıra aşırı yağış ve su baskınları da yer alıyor. İki ayrı bilim adamı grubunun yaptıkları araştırmalara göre, karbondioksit ve diğer kirleticilerin atmosfere salınmasının hemen yarın tamamen durdurulması halinde bile küresel ısınma tamamen durmayacak, sadece yavaşlayacak. Bilim adamlarının yaptıkları bilgisayar simulasyonlarına göre, deniz seviyesi bugüne kadar yükseldiğinden daha fazla yükselecek, kuraklıklar, fırtınalar ve sıcak hava dalgaları daha sert hale gelecek. Colorado'daki 'National Center for Atmospheric Research'da yapılan araştırmalara göre bu tür gazların atmosfere salınmasının durdurulması veya yavaşlatılmasında ne kadar geç kalınırsa, iklim değişiklikleri de o kadar fazla olacak. Bangladeş sular altında Küresel ısınma sonucunda Grönland'daki buz kütlesi tamamen erirse deniz seviyesi yedi metre, Antarktika'nın batısındaki buz kütlesi erirse beş metre daha artacak. Bu seviyeler, Florida, Bangladeş ve Manhattan gibi bölgelerin büyük bölümünün sular altıda kalması için yeterli olacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/en-uzak-gama-isini-patlamasi/", "text": "Bilim adamlarının evrenin ilk döneminde şimdiye kadarki en uzak gama ışını patlamasını gözlediği bildirildi. Kozmik patlama olan gama ışını patlamasının GRB 050904 olarak adlandırıldığı ve geçen eylül ayında ABD, Japonya ve İtalya'daki gökbilimciler tarafından Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi'nin Swift uydusu yoluyla keşfedildiği belirtildi. Palermo'daki Ulusal Astrofizik Enstitüsü'nde görevli gökbilimci Giancarlo Cusumano, Nature dergisinde yayımlanan raporda, gama ışını patlamasının evren henüz 890 milyon yaşındayken 12.8 milyar yıl önce meydana geldiğini söyledi. Patlamanın, bilim adamlarına evrenin ilk evresi hakkında ipuçları verebileceğini belirtilen raporda, bunun, hem yıldızların Büyük Patlama'dan sonraki bu kısa zaman aralığında oluştuğu hem de yıldızların gelişmesi ve kara deliklere dönüşmesi için yeterli sürenin geçtiği anlamına geldiği kaydedildi. Bazıları çok büyük yıldızların ölümüne işaret eden gama ışını patlamaları, çok uzaktaki nesnelerden gelen ışığın dünyaya ulaşması milyarlarca yıl alabildiğinden çok parlak oluyor ve çok uzakta meydana gelseler de gözlenebiliyorlar."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/en-uzak-kuasar-kesfedildi/", "text": "Gökbilimciler, Dünya'dan 13 milyar ışık yılı uzakta şimdiye dek tespit edilen en uzak kuasarı keşfetti. Merkezinde aşırı derecede yoğun bir karadelik bulunan kuasarlar, birer galaksi olarak kabul ediliyor. Fransa'nın Bilimsel Araştırma Merkezi'nden yapılan açıklamada, Hawaii'deki Mauna Kea'da kurulu teleskop kullanılarak Kanada'nın Ottawa Üniversitesi'nde bir ekip tarafından yapılan gözlemle keşfedilen kuasara \"CFHQS J2329-0301\" adı verildiği belirtildi. Bu gözlem sırasında çok uzakta üç kuasar daha keşfedildiği ve tüm bu kuasarların, 13.7 milyar yaşında olduğu tahmin edilen Evren'in en eski cisimleri olduğu kaydedildi. Kanada Gökbilim Vakfı'nın yıllık konferansı sırasında sunulan bu keşifler, Astronomical Journal dergisinin gelecek sayısında da yayımlanacak. Kuasarlardaki karadeliği çevreleyen madde, diğer maddeleri buraya çektiği, ısındığı ve çok parlak hale geldiği için çok uzaktaki kuasarları gözlemleme olasılığı artıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/en-yasli-gokadalar-saptandi/", "text": "Astronomlar, ışığı Dünya'ya 13.5 milyar yılda ulaşan en uzak gökadaları saptadı. Londra'da İngiltere Kraliyet Astronomi Derneği'ne buluşu sunan Richard Ellis ile öğrencisi Dan Stark, keşfin, Hawaii'de Mauna Kea yanardağı tepesinde 4 bin 205 metre rakımda kurulu olan Keck Teleskopu ile yapıldığını söyledi. Astronom Ellis, Reuters ajansına telefonla yaptığı açıklamada, Keck İkiz Teleskopu'nun 10 metre çapındaki en büyük gözlemevi aynası sayesinde 13.5 milyar yıl önce, evren tahmini 500 milyon yaşındayken saptanan galaksilerin fotoğraflarının çekildiğini anlattı. Ellis'in hatırlattığı kurama göre kainat, 'Büyük Patlama' denilen sonsuz küçük ve sıcak noktadan genişleyerek ilk 300 bin yılda aşırı sıcak evresinin sonunda karanlık milyon yıllara geçti ve hidrojen atomu parlayan yıldızları doğurmaya başladı. Ellis, \"Mazimizde evrenin doğuş evlerine, kökenlerimize tanık olmaya çalışıyoruz. Heyecan verici husus bu\" dedi. Işık hızı saniyede 300 bin km. Astronomide 1 ışık yılı 9.5 trilyon km."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/en-yogun-gokada-m60-ucd1de-supermasif-karadelik-kesfedildi/", "text": "Geçtiğimiz yıl Hubble uzay teleskopu ve Chandra X ışını gözlemevinden alınan verilere göre evrenin bugüne kadar keşfedilen en yoğun gökadasının bulunduğu söylenmekteydi. Yaklaşık 54 milyon ışık yılı uzaklıkta yer alan M60-UCD1 gökadası, M60 gökadası ile komşu konumunda yer alıyor. Chandra ve Hubble uzay teleskopu ile elde edilen görüntü oldukça ihtişamlı görünürken Chandra'dan alınan görüntüde çift yıldızlar, karadelik ve nötron yıldızı, Hubble 'da ise komşu gökadalar görünüyor. Oldukça fazla sayıda yıldız içeren M60-UCD1, ultra yoğun cüce gökada olarak tanımlanmaktadır. Kendi türü içerisinde bilinen en parlak gökada olan UCD1, Dünya çevresinde bulunan yakın yıldız sayısının 15000 katı kadar yıldız içermekte ve yıldızlar Samanyolu'na göre 25 kat daha az uzaklıkta yer almaktadır. M60-UCD1 üzerinde yapılan ve Chandra'dan elde edilen verilerde parlak bir X ışını kaynağına sahip olduğu görülmüş ve bu kaynağın yaklaşık 10 milyon güneş kütlesine sahip olan bir dev karadelik tarafından oluşturulabileceği düşünülmüştü. 2013 verilerine göre UCD1'in bu yapıda olduğu düşünülürken bugün güncellenen verilerde UCD1'in dev süpermasif bir karadelik içerdiği belirlenmiştir. Hubble uzay teleskopundan elde edilen verilere göre kendi türü içerisinde en küçük cüce galaksi olarak nitelendirilen M60-UCD1'de süpermasif karadelik bulunmuştur. Bu keşif ile evrenin oluşumu ve geçmişine yönelik yeni soru işaretleri açığa çıkarken cüce gezegenin merkezinde yer alan karadeliğin samanyoluna oranla 4 kat büyük olduğu belirlenmiştir. M60-UCD1, 140 milyona yakın yıldız içerirken 300 ışık yılı genişliğe sahip bir alanda bulunmaktadır. Cüce galaksi olarak bilinen M60-UCD1'in X ışını kaynağı olmasında merkezinde bulunan dev süpermasif bir karadelik etkili olmaktadır. Çoğunlukla bu tür bir karadeliğin daha büyük galaksilerde olduğu düşünülürse bu boyutta bir galakside, büyük bir karadeliğin varlığı merak uyandırmıştır. İhtimaller üzerine yapılan konuşmalarda ise cüce galaksinin 10 milyar yıllık dev bir galaksi iken M60 galaksisine çöktüğü ve pek çok yıldızını kaybettiği söylenmektedir. Astronomlar tarafından M60 ve M60-UCD1 galaksilerinin karadeliklerinin birleştiği düşünülürken bu durum inanılmaz olarak nitelendiriliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/enceladusta-su-bulma-umudu/", "text": "Satürn'ün iç uydusu kartopu Enceladus'ta hayatın öz kaynağı su bulunduğuna dair gözlemler giderek kuvvetleniyor. LONDRA Almanya'nın güneybatısında Baden-Württemberg eyaleti Heidelberg kentindeki Max Planck fen bilimleri araştırma kurumundan astrofizikçi Sascha Kempf, Reuters ajansına demecinde, Enceladus'ta mevcut olabilen O derece sıcaklığın hem don, hem erime, hem buharlaşma için kritik değer taşıdığını, bu yüzden Satürn'ün uydusundan yükselen buhar bulutunun görülebileceğini, bunun yakından değerlendirileceğini anlattı. Avrupa Uzay Kurumu ile ABD'nin Ulusal Havacılık-Uzay Dairesi NASA'nın ortak programı tek seferlik en pahalı projesi olan 3 milyar 600 milyon dolarlık Cassini uydusu, mart ayında Enceladus'un 50 km yakınından geçecek. Bu olağanüstü yakınlaşma sayesinde fizikçiler ve kimya uzmanları, Enceladus'un püskürttüğü ancak kütleçekiminden yüzeye yakın kalan bulutu daha iyi anlayacak ve su kanıtı için daha derin saptamalarda bulunabilecek. İngiliz gökbilimci William Herschel, Enceladus'u 1789'daki gözlemlerinde buldu. NASA, iki yıl önceki açıklamasında Enceladus'ta su bulunabileceğini açıklamıştı. Güneş Sistemi'nde Mars, Jüpiter'in uydusu Europa ve Enceladus doğrudan su kanıtı taşıyan üç gökcismi. NASA'nın iki yıl önceki açıklamasında, Cassini, Enceladus'ta, ABD'nin Wyoming, Montana, İdaho eyaletlerini kapsayan Yellowstone Milli Parkı'ndakilere benzeyen gayzerler bulunduğunu gösteren işaretler tespit etti demişti. Cassini seferinden sorumlu bilim adamlarından Carolyn Porco, Böylesine küçük ve soğuk bir gökcisminde sıvı halde su bulunduğunu gösteren delillere sahip olduğumuzu sanıyorum dedi ve suyun varlığının, bu esrarengiz ayla ilgili soruları artırdığını belirtti. Cassini, 1997'de fırlatıldıktan sonra 2004 yılının temmuzunda Satürn'ün yörüngesine girmişti. Cassini, halen Satürn'ü 4 yıl daha gözlemleme gücüne sahip. Enceladus'un milyarlarca yıl önce oluşumundan hemen sonra içindeki radyoaktif bozulmadan kaynaklanan ısının, bugün yüzeyinden fışkıran gayzerlerin nedeni olabileceği ve bunun da yaşam için gerekli ortamı sağlayabileceği görüşü geçen yıl da ortaya atıldı. ABD'nin Texas eyaletinde her yıl düzenlenen Ay ve Gezegen Bilimleri Konferansında dün sunulan bildiride, Cassini uzay aracının gönderdiği ve Enceladus'un sıcak bir bölgesinden çıkan gayzer benzeri oluşumu gösteren ilginç fotoğrafların incelendiği belirtilerek, araştırma sonucunun, yüzey sıcaklığı eksi 201 santigrat derece civarında olan Satürn'ün ayının iç kısmında ilkel yaşam için uygun ortam olabileceğini gösterdiği kaydedildi. Bilim adamları, yeni geliştirdikleri bir modelle Enceladus'un içindeki ısının, eskiden meydana gelen bir radyoaktif bozulmadan kaynaklandığını ve bunun da Satürn'ün ayının sıcak güney yarıküresindeki su buharı bulutu ve periyodik buz kristali rüzgarlarının açıklaması olabileceğini belirtti. Icarus gökbilim dergisinde yayımlanmış kurama göre, Enceladus 4,5 milyar yıl önce alüminyum ve demir radyoaktif izotopları içeren kaya ve buz karışımı olarak oluştu. Birkaç milyon yıl sonraki dönemde, iki radyoaktif elementin hızlı şekilde bozulması merkezdeki kayalık çekirdeğin mantodaki buz örtüsüne yaklaşmasıyla sonuçlanan sıcak patlamasına yol açtı. Zamanla çekirdekteki bozulmadan geriye kalanlar da Enceladus'un içinde eridi. Cassini, adını, İtalyan asıllı Fransız astronomu Gian Domenico Cassini'den alıyor ve üç kuşak baba-oğul-torun astronom Cassiniler'in hatırasını yaşatıyor. Fransızca adı Jean-Dominique Cassini olan, 8 Haziran 1625'te Perinaldo-Cenova Cumhuriyeti'nde doğan ve 14 Eylül 1712'de Paris'te ölen Domenico Cassini, Satürn'ün A ve B halkaları arasındaki karanlık aralığı keşfetmiş ve gezegenin dört uydusunu belirlemişti. Cassini adı, aynı zamanda, Satürn gezegeninin uydularının yörüngesel hareketlerinin cetvellerini ilk olarak derleyen, Gian Domenico Cassini'nin oğlu Jacques Cassini (1677-1756) ile Jacques Cassini'nin oğlu Cesar-François Cassini de Thury'nin (1714-1784) adlarına gönderme yapıyor. Baba ve oğul Cassini, halef-selef Paris Gözlemevi'nin yöneticiliğini yaparken, torun III. Cassini, astronominin yanı sıra çalışmalarını jeodezi ve topografya alanlarında yönlendirdi. Cassini uzay aracının Satürn'ün en büyük uydusu gizemli Titan'a Ocak 2005'te inen Huygens sondasının adını aldığı Flaman fizikçi, matematikçi ve astronom Lahey doğumlu Christiaan Huygens (1629-1695), ışığın dalga kuramını bulmuş, Satürn'ün halkalarının gerçek biçimini keşfetmişti. Huygens, böylece dinamik bilimine özgün katkılarda bulunmuştu. Çapı Yer'in yarıçapının yarısından az olan (5 bin 150 km) Titan'ı 1655'te Huygens buldu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/endeavour-icin-heyecanli-bekleyis/", "text": "NASA, Uluslararası Uzay İstasyonu'na doğru yola çıkacak olan Endeavour'un geri sayımını başlattı. Mekik Perşembe günü TSİ 01.36'da fırlatılacak. CAPE CANAVERAL Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA, Florida Cape Canaveral Uzay Üssü'nden Uluslararası Uzay İstasyonu'na fırlatılacak olan Endeavour uzay mekiğinin geri sayımını başlattı. Perşembe günü TSİ 01.36'da fırlatılması planlanan Endeavour'un fırlatılacağı saatlerde, havanın uçuşa uygun olduğu açıklandı. Endeavour mürettebatı, UUİ'de geçireceği 11 gün boyunca, istasyonun sürmekte olan genişletilme projesiyle ilgili çalışmalar yapacak. Mekikte geçen hafta yapılan kontrollerde, basınç odasında ufak bir hava kaçağı tespit edilmiş ve hava kaçağının nedeninin, 'küskün' bir NASA çalışanının bilgisayara yaptığı sabotaj olduğu saptanmıştı. Atlantis uzay mekiğinden alınan yedek parça ile tamirat yapılmıştı. Üst düzey bir NASA müdürü, mekiğin bütün parçalarını kontrol ettiklerini ve başka hiçbir sorun olmadığını belirtti. NASA ayrıca astronotların fırlatıştan 12 saat öncesine kadar alkollü içecek tüketmemeleri prensibini yasalaştırdı. Endeavour ekibinde NASA'nın ilk eğitimci astronotu Barbara Morgan da bulunuyor. Morgan, 1986'da Challenger'ın içinde hayatını kaybeden Christa Mc Auliffe'in yedeğiydi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/enerji-ve-guc-2/", "text": "Dışarıda yer alan otomobillere baktığımız zaman, bir hareketin olduğu ve otomobilin eksoz denilen kısmından dumanın çıktığını görürüz. Diğer taşıt araçlarının da aynı şekilde hareket ettiklerini ve eksozlarından dumanların çıktığını görmekteyiz. Evde kullandığımız araçlarında çalışması için bir prize ihtiyaç duyarız. Bu aletler ya hareket sağlamakta , ya da ses sağlamaktadır . Ne şekilde olursa olsun, araçlar çalışabilmek için bir enerjiye ihtiyaç duyarlar. Bu enerji otomobil örneğinde olduğu gibi ya benzinden sağlanmakta ya da evdeki araçlar örneğinde olduğu gibi elektrikten temin edilmektedir. Amaç ise var olan bir enerji şeklini, istediğimiz kullanılabilir enerji şekline çevirmektir. Benzinde yer alan kimyasal bağlar koparılarak hareket enerjisi sağlanmakta ve otomobiller hareket ettirilmektedir. Aynı şekilde, elektronların hareketi ile sağlanan elektrik enerjiside evdeki araçlarımızda ya harekete ya sese ya da başka bir şeye dönüştrülmektedir. Hakeza, elektriğin üretimide enerjinin şekil değiştirmesi olarak ifade edilebilinir... Termik ya da nükleer santrallerdeki enerji şekilleri, değişime uğratılarak elektrik enerjisine çevrilmektedir. Burada ya ısı enerjisi çevrilmekte ya da hareket enerjisi çevrilmektedir. Hareket enerjisi ise daha çok barajlardaki sudan elde edilerek, bu enerji biçimi elektrik enerjisine çevrilmektedir. Aynı biçimde, rüzgar enerjisinden de elektrik enrjisi üretilebilmektedir. Rüzgar enerjisi sadece elektrik enerjisi üretiminde değil, aynı zamanda yal değirmenlerinde buğday üretimi konusunda da faydalı olup, hareket enerjisine çevrilerek buğdayların öğütülmesi sağlanmaktadır. Nükleer enerji adını verdiğimiz enerji şekli de değişime uğratılarak kullanılabilinir enerji haline çevrilebilmektedir. Bu yolla elektrik üretilebilmekte ve yeni çalışmalar sayesinde ısıtma konusunda devrim oluşturulmaktadır. Yukarıda anlattığım ifadelerden anlayabileceğimiz bir sonuç; enerji vardan yok, yoktan var olmaz, sadece şekil değiştirir. Ya hareket elektriğe, ya ısı elektriğe, ya potansiyel kinetiğe... bu örnekleri çok fazla bir şekilde uzatmamız mümkündür. Enerjinin kullanıldığı süre içerisindeki birimi, o makinenin toplam enerji harcamasını ifade etmektedir. Bu kullanılan enerjinin toplam süreye bölümü ise, bize o makinenin gücünü vermektedir. Size bu olayı basit bir örnek ile ifade etmek isterim... iki ampulu ele alalım, bu ampullerden birisi 100 watt ve diğeri 120 watt olsun. Bu ifadeler, ampullerin gücü olup, birim zamanda yaktıkları elektrik enerjisini ifade etmektedir. Eğer siz bu ampulleri belli bir zaman diliminde yakarsanız, güç ile zamanı çarptığınız zaman toplam kullanılan enerji miktarını bulmuş olursunuz. Bu ifadeyi kitaplarda yazan ve formülüze edilmiş şekli ile kullanırsak; güç= enerji/ zaman diyebiliriz. Bunu enerji olarak ifade edersek; enerji= güçzaman ifadesini kullanabiliriz. Nükleer enerji adı verilen ifade ise bambaşka özellik göstermektedir. E=mcc ile ifade şeklini bulan enerji şekli, atomda yer alan enerjinin büyüklüğünü ifade etmemiz için yeterlidir. Dünya'da artan insan nüfusu ve buna bağlı olarak azalan enerji kaynakları insanları başka kaynaklara yönlendirmiştir. Bunlardan en bariz olanları ise güneş ve hidrojendir. Güneş enerjisi ile çalışan araçlar kullanılmakta, hesap makinelerinde güneş pilleri kullanılmakta ve bir çok enerji gerektiren yerde kullanımı devam etmektedir. Hidrojenin kullanımı ise platin çubuklar ile oluşturulan düzeneklerdeki soğuk füzyon tepkimeleri ile sağlanmaya çalışılmakta, oksijen ile yakılma sonucu oluşan daha düşük düzeydeki enerji modelleri ile de araçlar hareket ettirilmektedir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/enerji/", "text": "İş yapabilme yeteneğine enerji denir. Bir cisim veya sistem iş yapabiliyorsa enerjisi var demektir. Hareket eden bir cisim, sıkıştırılmış bir yay, barajda toplanan su enerjiye sahiptir. Bir cismin veya sistemin iş yapabilmesi için enerjiye ihtiyacı vardır. Bu nedenle iş ve enerji birimleri aynıdır. Enerji, iş gibi sayısal bir büyüklük olup, vektörel değildir. Birimleri c.g.s de erg, S.I. de joule, M.K.S de kgm dir. İş kuvvet vektörü ile konum vektörünün skaler çarpımına eşittir ve de skaler bır niceliktir. Boyut analizi yaptığımızda ışın biriminin newton.metre olduğunu görüyoruz. SI birim siteminde bu joule olarak adlandırılıyor. Cisme etkiyen kuvvetin hareket doğrultusunda olan bileşeni iş yapmaktadır. Birim zamanda yapılan işe güç denmektedir. İş/zaman bağıntısıyla güç bulunabilir. Barajdaki suyun, masa üzerindeki bir kitabın, gerilmiş bir yayın, hareket halindeki bir cismin enerjisi vardır. Enerji iş yapabilme yeteneğidir. Enerjisi olan sistemler iş yapabilme yetisine sahiptirler."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/enerjinin-tek-yonde-iletimi-mumkun-mudur/", "text": "Ortaöğretimden itibaren öğrendiğimiz kurallardan ilki enerjinin tek yönde iletilemeyeceği yani zaman tersinme simetrisine sahip olduğudur. Fizik yasalarında da geçerli bir kural olan zaman tersinme etkisi zamanın tersine çevrilmesi durumunda fiziksel etkinin de tersine döneceğini söylemektedir. Bir enerji örneği olarak ses basınç değişimi olup canlıların işitme organları tarafından algılanabilen titreşimlerdir. Fiziki olarak sesin tanımlanmasında katı, sıvı ya da gaz ortamda meydana gelen düzensizlik tanımlaması yapılmaktadır. Moleküllerin titreşmesi ile oluşan bu enerji ancak maddesel bir ortamda yayılabilmektedir. Burada ele alacağımız konu sesin tek yönde iletiminin mümkün olup olmadığıdır. Yayılımı için maddesel bir ortama ihtiyaç duyan ses boşlukta ilerleyemediği için dalgalar halinde yayılım göstermektedir. Newton'un hareket yasalarında yer alan prensiplerden birisi olan her etkiye karşı eşit ve zıt bir tepki vardır prensibi aynı zaman da ses için de geçerlidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi zaman tersinme simetrisi içerisinde zamanın yönü tersine çevrilir ise fiziksel etkinin de tersine dönmesi gerekir. A noktasından çıkan ve B C noktalarına ilerleyen ses sabit olarak bir yöne iletilse de iki yönde ki alıcı tarafından da algılanacaktır. Daha açık bir örnek ile ikili diyaloglarda karşınızda ki kişi tarafından söylenen söz sizin tarafınızdan nasıl algılanıyor ise aynı şekil de karşıda ki kişi de sizin sözlerinizi algılayacaktır. Fakat ortam koşulları üzerine yapılan oynamalar ile ses iletimin de yer alan zaman tersinme eğrisi kırılarak tek bir yönde enerji iletimi sağlanabilmektedir. Yapılan bir araştırma da geliştirilen cihaz yardımıyla yukarı da belirttiğimiz imkansız durum gerçekleştirilmiştir. Rezonant halka boşluğu içeren cihaz üzerinde ses, halkaya üç farklı noktadan giriş yapıyor fakat tek bir noktaya iletilebiliyor. Araştırmacılar, cihaz içerisine yerleştirdikleri bilgisayar fanları ile halka içerisinde bir hava akımı oluşturmuş ve hassas hız ayarlaması ile sesi yalnızca bir noktaya iletmeyi başarmış. Texas Üniversitesi'nde yapılan bir çalışmanın ürünü olan bu cihaz sesin yalnızca bir ya da istenilen yönde iletilmesini sağlamaktadır. Gelecekte radyo dalgaları ve ışık için de geliştirilmesi düşünülen cihazın Fizik kurallarına yeni bir kavram ekleyeceğini söyleyebiliriz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/enrico-fermi-ii/", "text": "Enrico Fermi 29 eylül 1901'de Roma'da doğdu.Babası polis şefi Alberto Fermidir. Ilk olarak dilbilgisi okuluna kaydoldu.Onun ilk matematik ve fiziğe olan yeteneğini keşfeden ve destekleyen babasının arkadaşlarından A. Amidei olmuştur. 1918 de Pisa Üniversitesinin bursunu kazandı. Pisa Universite'sinde 4 yıl kaldıktan sonra 1922 de professör Puccianti'den doktorasını aldı. Bir yıl sonra 1923'de Italyan hükümetinden burs kazandı.Ve Göttingen 'de professör Max Born' la birkaç ay birlikte çalıştı. Rockefeller bursuyla 1924'de Leyden'e P. Ehrenfest'le birlikte çalışmaya gitti. Aynı yıl Florence üniversite' sinde matematiksel fizik dersleri vermek için Italya'ya gitti. 1926'da Fermi günümüzde Fermi istatistiği olarak bilinen Pauli parçaçıklarının istatistiğini keşfetti.Bose-Einstein istatistiğine göre hareket eden bosonların tersine, bu parcacıklar fermion olarak bilinir. 1927'de Fermi, Roma üniversite'sinde teorik fizik profesörü oldu.Bu görevini 1938 de Mussolini' nin faşist diktatörlüğünden kaçıp Amerika'ya göç edinceye kadar sürdürdü . Roma'daki ilk yıllarında kendini elektromanyetik problemlerin çözümüne ve bazı spectroskopik olayların teorik olarak açıklamasına verdi.Fakat asıl ilerlemesini çalışmalarını elektron ve atom çekirdeği üzerine yaptığı zaman gerçekleştirdi.1934'de Beta bozumu Teorisini geliştirerek Pauli'nin radyasyon Teorisi ile birleştirdi. Curie ve joliot' un yapay radyasyonu keşfinden sonra notron bombardımanına tutulan aşağı yukarı her elementin nükleer dönüşüme tabi olduğunu keşfetti. Bu araştırma, yavaş notronların ve Nükleer Fission'un keşfine, ayrıca o zamana kadar periyodik tabloda bilinen elementlerden farklı elementlerin bulunmasına yol açtı. 1938'de Fermi tartışmasız notronlar konusunda en iyiydi. Bu çalışmalarına Amerika'da da devam etti.Amerika'ya varışından hemen sonra Columbia Universite' sine fizik profesörü olarak atandı.Hahn ve Strassmann'nin 1939'un başlarında fission'u keşfinden sonra ikincil notronların yayılma ve zincirleme reaksiyon olasılığını hesapladı.Bu çalışmalarına büyük bir istekle devam etti ve birçok deneyden sonra kontrol altındaki ilk zincirleme reaksiyonu gerçekleştirdi. Bundan sonra atom bombası yapımındaki sorunların aşılmasında önemli rol oynadı, Manhattan Projesi liderlerinden biriydi. 1944'de Fermi Amerikan vatandaşı oldu. II. dünya savaşından sonra 1954 de ölümüne kadar sürecek olan nükleer çalışmaları için Chicago Universite 'sinden profesörlük teklifini kabul etti. Burada yoğunluğunu yüksek enerji fiziğine verdi ve pion-nucleon etkileşimi çalışmalarına öncülük etti. Yaşamının son yıllarında Fermi kozmik ışınların kaynağını araştırmakla geçirdi.Sonunda kozmik ışınların çok büyük enerji kaynakları olduğunu gösteren bir teori geliştirdi. Fermi'nin teorik ve deneysel fiziği konu alan bir çok yayımı vardır. Bunlardan bazıları ,elektronik gazların istatistiğinin hesabı ve Paul'i parçacıklarından oluşan gazları konu alan Sulla quantizzazione del gas perfetto monoatomico, Rend. Accad. Naz. Lincei, 1935, Atomun istatistiksel modelini ve atomik özelliklerin hesaplanmasında yeni bir yaklaşımı inceleyen Quantentheorie und Chemie, , Leipzig, 1928, Uber die magnetischen Momente der AtomKerne, Z. Phys., 1930, Tentativo di una teoria dei raggi ß, Ricerca Scientifica, 1933 sayılabilir. Ona Nobel ödülü yavaş notronların yarattığı radyasyon ve nükleer enerji alanındaki çalışmalarından dolayı verildi. Profesör Fermi Laura Capon ile 1928'de evlendi.Giulio adında bir oğlu Nella adında bir kızı vardır. Boş zamanlarında yürümeyi,tırmanmayı ve kış sporlarını severdi. 29 kasım 1954'de Chicago'da öldü."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/enrico-fermi/", "text": "Enrico Fermi 29 eylül 1901'de Roma'da doğdu.Babası polis şefi Alberto Fermidir. Ilk olarak dilbilgisi okuluna kaydoldu.Onun ilk matematik ve fiziğe olan yeteneğini keşfeden ve destekleyen babasının arkadaşlarından A. Amidei olmuştur. 1918 de Pisa Üniversitesinin bursunu kazandı. Pisa Universite'sinde 4 yıl kaldıktan sonra 1922 de professör Puccianti'den doktorasını aldı. Bir yıl sonra 1923'de Italyan hükümetinden burs kazandı.Ve Göttingen 'de professör Max Born' la birkaç ay birlikte çalıştı. Rockefeller bursuyla 1924'de Leyden'e P. Ehrenfest'le birlikte çalışmaya gitti. Aynı yıl Florence üniversite' sinde matematiksel fizik dersleri vermek için Italya'ya gitti. 1926'da Fermi günümüzde Fermi istatistiği olarak bilinen Pauli parçaçıklarının istatistiğini keşfetti.Bose-Einstein istatistiğine göre hareket eden bosonların tersine, bu parcacıklar fermion olarak bilinir. 1927'de Fermi, Roma üniversite'sinde teorik fizik profesörü oldu.Bu görevini 1938 de Mussolini' nin faşist diktatörlüğünden kaçıp Amerika'ya göç edinceye kadar sürdürdü . Roma'daki ilk yıllarında kendini elektromanyetik problemlerin çözümüne ve bazı spectroskopik olayların teorik olarak açıklamasına verdi.Fakat asıl ilerlemesini çalışmalarını elektron ve atom çekirdeği üzerine yaptığı zaman gerçekleştirdi.1934'de Beta bozumu Teorisini geliştirerek Pauli'nin radyasyon Teorisi ile birleştirdi. Curie ve joliot' un yapay radyasyonu keşfinden sonra notron bombardımanına tutulan aşağı yukarı her elementin nükleer dönüşüme tabi olduğunu keşfetti. Bu araştırma, yavaş notronların ve Nükleer Fission'un keşfine, ayrıca o zamana kadar periyodik tabloda bilinen elementlerden farklı elementlerin bulunmasına yol açtı. 1938'de Fermi tartışmasız notronlar konusunda en iyiydi. Bu çalışmalarına Amerika'da da devam etti.Amerika'ya varışından hemen sonra Columbia Universite' sine fizik profesörü olarak atandı.Hahn ve Strassmann'nin 1939'un başlarında fission'u keşfinden sonra ikincil notronların yayılma ve zincirleme reaksiyon olasılığını hesapladı.Bu çalışmalarına büyük bir istekle devam etti ve birçok deneyden sonra kontrol altındaki ilk zincirleme reaksiyonu gerçekleştirdi. Bundan sonra atom bombası yapımındaki sorunların aşılmasında önemli rol oynadı, Manhattan Projesi liderlerinden biriydi. 1944'de Fermi Amerikan vatandaşı oldu. II. dünya savaşından sonra 1954 de ölümüne kadar sürecek olan nükleer çalışmaları için Chicago Universite 'sinden profesörlük teklifini kabul etti. Burada yoğunluğunu yüksek enerji fiziğine verdi ve pion-nucleon etkileşimi çalışmalarına öncülük etti. Yaşamının son yıllarında Fermi kozmik ışınların kaynağını araştırmakla geçirdi.Sonunda kozmik ışınların çok büyük enerji kaynakları olduğunu gösteren bir teori geliştirdi. Fermi'nin teorik ve deneysel fiziği konu alan bir çok yayımı vardır. Bunlardan bazıları ,elektronik gazların istatistiğinin hesabı ve Paul'i parçacıklarından oluşan gazları konu alan Sulla quantizzazione del gas perfetto monoatomico, Rend. Accad. Naz. Lincei, 1935, Atomun istatistiksel modelini ve atomik özelliklerin hesaplanmasında yeni bir yaklaşımı inceleyen Quantentheorie und Chemie, , Leipzig, 1928, Uber die magnetischen Momente der AtomKerne, Z. Phys., 1930, Tentativo di una teoria dei raggi ß, Ricerca Scientifica, 1933 sayılabilir. Ona Nobel ödülü yavaş notronların yarattığı radyasyon ve nükleer enerji alanındaki çalışmalarından dolayı verildi. Profesör Fermi Laura Capon ile 1928'de evlendi.Giulio adında bir oğlu Nella adında bir kızı vardır. Boş zamanlarında yürümeyi,tırmanmayı ve kış sporlarını severdi. 29 kasım 1954'de Chicago'da öldü."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/entropi-ve-zaman-iliskisi/", "text": "Termodinamiğin ikinci kanunun da şöyle bir tanımlama yapılmaktadır. Bir ısı kaynağından ısı çekip buna eşit miktarda iş yapan ve başka hiçbir sonucu olmayan bir döngü elde etmek imkansızdır. Termodinamik bir terim olan Entropi bir sistem içerisinde mekanik işe çevrilemeyecek termal enerjiyi temsil etmektedir. Rastgelelik ve düzensizlik tanımlamalarının sıklıkla kullanıldığı bu yapı içerisinde düzensizliğin hiçbir zaman değişmediği ya da arttığı söylenir. Termodinamik kanunları içerisinde ikinci kanunda ilk olarak yukarıda da belirttiğimiz gibi düzensizliğin değişmediği ya da arttığı söylenmektedir. Örneğin ayrı durumda bulunan maddeler bir arada duranlara göre daha düzenli yapıya sahiptir. Fizikte Entropiyi incelediğimiz de her şeyin yıpranması, canlıların yaşlanıp ölmesi ve evrendeki düzensizliğin sürekli artması ile karşılaşırız. Düzensizlik artışı ile entropi de artarken bu durum sonucunda faydalı iş miktarı azalmaktadır. Bir sistemin tam bir düzen içerisinde olması entropinin sıfır olması ile açıklanmaktadır. Enerji gibi korunan bir özellik olmayan entropi, yaşam ve ölüm arasında ki ince çizgiyi oluşturmaktadır. Yaşadığımız ya da içinde bulunduğumuz kainat içerisinde her şey bozulma ve düzensizlik eğilimindedir. Örneğin dalından kopardığınız bir meyve giderek bozulmaya başlayacaktır. Tersi durumda dalında bıraktığınız meyve de zaman içerisinde dalından koparak toprağa karışacak ve yine bozulmaya başlayacaktır. Zaman ve Entropi ilişkisi ise daha çok geri getirilemez durumları içermektedir. Basit bir örnek ile kırılan bir vazo ya da herhangi bir bardağı eski haline getirmek mümkün olmayacaktır. Düzen içerisinde yer alan bu cam bardak düzensizliğe uyum sağlayarak bozulmuş ve yapısını kaybetmiştir. Zaman gibi doğrusal olarak entropi Einstein tarafından öne sürülen ve Kuantum öncesi doğru kabul edilen bir teoriyi içermektedir. Düzensizliği oluşturan ana etmenin zaman, entropi ya da madde olduğu sıkça konuşulmaktadır. Ancak zamanı oluşturan asıl şeyin madde olduğu düşünülürse bu teorinin henüz varsayımdan öteye geçemeyeceği görülebilir. Entropinin durması ya da mutlak sıfır noktasında bulunması yaşlanmanın önlenmesi, ölümün sonlanması ve zamanın bir anlamda tersine akmasına neden olacaktır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/erdal-inonu-ile-bilim-uzerine-soylesi/", "text": "Muğla'da 13 16 Eylül tarihleri arasında yapılan 23. Uluslararası Fizik Kongresine 3 editörüyle katılan onlinefizik.com size verdiği yenilik sözlerini tutmaya devam ediyor. Bu yenilik kapsamında alanında uzman bilim adamlarıyla yapacağımız röportajları yayınlayacağız. Muğla'da Sayın Erdal İnönü'yle ilk röportajımızı gerçekleştirdik. Erdal İnönü: Benim orda söylediğim tam öyle değil aslında. Genellikle, buluş yapmak için çok yüksek bir zekaya sahip olmak gerekli diye bir kanı vardır insanlar arasında, hatta ben de küçükken öyle düşünürdüm. Ama daha sonradan gördüm ki kuşkusuz normal, analiz yapabilen bir zekanın yanında irade kullanmak, yeni bir şey bulmayı istemek ve merak çok önemli. Zaten zekayı harekete geçiren de iradedir. İnsan eğer bir soruyu çözmeyi kafasına koyarsa, bunu çözmek kolay değil ama bu soruyu çözmek için elimden geleni yapacağım deyip işe koyulursa o zaman zekasını çalıştırıp imgelemeni harekete geçirir. Hatta inceleyip araştırır ve sonunda da büyük bir olasılıkla sonuca ulaşır. Bu anlamda; irade, anlama merakı ve bunların tetiklediği zeka hepsi bir arada insanı yeni bir buluşa götüren etmenlerdir. Yaratıcı imgelem diye bir şey var; yeni bir olayı açıklamak için daha önceden kimsenin düşünemediği bir şeyi hatırına getirmek. Bunun nasıl çalıştığı hala anlaşılabilmiş değil ama dediğim gibi irade kullanarak kafasını belli bir nokta üzerine yoğunlaştırarak insanlık bezen önemli buluşlar bulabiliyor. Bunu imgelem yapıyor, muhayyele yapıyor deniyor ama nasıl yaptığı tam olarak bilinmiyor. İradenin düşünce üzerine baskısıyla çalışan bir mekanizma denebilir. K.H: Hocam mesela bilim adamlarının bazı teorileri çalışma sırasında değil de tatildeyken veya boş zamanlarında bulabildiklerini görüyoruz. E.İ: Evet, evet işte öyle oluyor; çünkü iradesiyle o konu üzerine eğildiği için bütün zaman dilimlerinde problem üzerinde düşünmeye devam ediyor. Mesela birdenbire başka bir şey konuşurken o problem hakkındaki çözümü bulabiliyor. Ünlü matematikçi Pointcare'nin bir psikoloji toplantısında yaptığı meşhur bir konuşması vardır. Daha evvel günlerce düşündüğüm bir problem vardı. Birçok şey denedim ama hiç biri işe yaramadı. Bir gün bambaşka bir sebeple otobüse binmek için adımımı attığım anda çözümü buldum demiştir Pointcare. Begüm Filizdağ: Hocam mesela genelde günlük hayatta unuttuğumuz olaylarda başka şeylerle uğraşırken aklımıza gelebiliyor. E.İ: Evet, ama işte bu tip dediğim büyük buluşları bulmak için çok düşünmek gerekiyor. Bu uzun bir düşünme sürecinin sonucunda olan bir şey. Bazen düşünürken aklına geliyor, bazen düşünüyorsun bulamıyorsun, sonra birdenbire aklına geliyor. Tabi bulamayabilirsin de garanti değil ama asıl önemlisi düşünmek ve iradeni kullanarak onun her şeyden daha önemli olduğuna inanarak gece gündüz kafa yormaktır. E.İ: Yok öyle değil mesele. Şimdi ilimlerin hepsi ilerlediler ve kendi alanlarında ki sorunların çoğunu çözdüler. Çözülmeyen sorunlar daha çok ilimlerin ortak alanlarında kalan kısımlar. Mesela fizikçi demiş ki bu konu kimyacıyı ilgilendirir kimyacı da fizikçiyi ilgilendirir demiş böylece o sorun çözülmeden kalmış ortada. Böyle arada sıkışmış alanlarda çözülmemiş çok sorun var Ama artık bu alanlarla da bilim adamları ilgilenmeye başladılar. Interdisipliner denilen şey bu zaten. Fakat bu şart değil. Fiziğin kendi içinde de çok bilinmeyen var; örneğin yüksek enerji fiziği doğrudan doğruya fizik alanındaki sırları ortaya çıkarmaya çalışmaktadır. Bu tip sırlarda hala mevcut ama beri yandan ara alanlarda çalışmalar yapılıyor. Tabi bu ara alanlarda çalışmak için konuların içeriklerine hakim olmak gerekir. Mesela polimerler bu tip şeyler; polimerlerin fiziğiyle ilgilenenler var, kimyasıyla ilgilenenler var. Biyolojide işe yarıyor. Dolayısıyla o araştırmayı yapanlar hem o konunun fiziğine hem de kimyasına hakim olmak zorundalar. Şunu da unutmamak lazım, bunları yapanların yine bir uzmanlığı var. Bunlar ya fizikçi ya da kimyacılar. Unutmayın, belirli bir alanda uzman olduktan sonra diğer alanlarla ilgileneceksiniz. E.İ: Kaos matematikte ortaya çıktı. Lineer olamayan yüksek dereceli denklemlerin çözümleriyle ilgilenenler gördüler ki orada beklenmedik olaylar oluyor. Örneğin lineer denklemlerde sonuçlar başlangıç şartlarıyla beraber değişir. Başlangıç şartlarını biraz değiştirirseniz sonuç da biraz değişir ama non-lineer denklemlerde, bilinmeyen kendisiyle bir-iki defa çarpıldığı için, başlangıç şartlarını biraz değiştirirseniz sonuç çok değişir. Kararlı bir sonuç elde etmek istiyorsunuz mesela parçacık sallansın sallansın durağan noktaya gelsin istiyorsunuz. Böyle bir şey elde etmek kararlı noktaya gelmektir. Eğer sistem lineerse kararlı noktaya yavaş yavaş gelirsiniz ama eğer non-lineerse o zaman çok dikkatle başlangıç noktasını seçmek lazım; çünkü biraz değiştirirseniz kararlılık bozulur. Şimdi bunlar kaos denilen birdenbire garip şeylerin olduğu sistemlerde var. Matematikçiler bunu görünce buradan bir teori yapılabilir dediler. Eğer denklemin çözümünü bulursak o zaman hangi başlangıç şartlarıyla kararlılığın elde edildiğini ve biraz değiştirirsek hangi sonuçları elde edebileceğimizi görürüz dediler. İşte kaos o zaman ortaya çıkar. Başlangıç şartı eğer iyi ayarlanmamışsa sonunda anlaşılmadık şeyler çıkar. Eğer yanlış hatırlamıyorsam kaos önce matematikte ortaya çıktı. Tabi matematik ona modelini verdikten sonra birçok bilim dalı non-lineer modelleri çözmek için kullandı bunu. Kimya, biyoloji gibi alanlarda kullanılmaktadır. E.İ: Ekonomide tabi daha çok oluyor çünkü orada denklemler hep non-lineer. Kısaca bu non-lineer denklemlerin egemen olduğu olaylarda görülen bir gelişme. Başlangıç şartına çok bağlılık kaotik sonuçlar veriyor. Tabi ben öyle biliyorum. E.İ: Bence, bizim orda iyice anlamamız gereken en mühim şey şu: Orta Avrupa'da ve Batı Avrupa'da 16. ve 17. yüzyıllarda büyük keşifler yapıldı. Dünyanın döndüğünü söyleyen Kopernik'le başladı, ondan sonra Galileo düşme hareketini ve yasalarını buldu, Harvey kan dolaşımını buldu, Newton mekaniğin yasalarını buldu, Horgens keza mekanikle ilgili ön çalışmalar yaptı. Böylece matematikte, fizikte, astronomide daha sonraları kimyada- ki bu alanların hepsi temel bilim alanlarıdır- yeni bilgiyi nasıl üreteceklerini gördüler. Onun için bu buluşların hepsine birden bilimsel devrim denir. Tekrar etmek gerekirse, bilimsel devrim; 16.-17. yüzyılda Orta ve Batı Avrupa'da ortaya çıkan buluşların toplamıdır. Bu bilimsel devrim Batı'daki insanlara yeni bilgi üretmenin yolunu öğretti. İşte en önemli olay budur. Yeni bilgi nasıl üretilir? Bilimsel araştırmayla üretilir. Bilimsel araştırma nasıl yapılır? Gözlemle, deneyle yapılır. Bir teori yaparsın, o teoriyi deneyle kontrol edersin sonra o teoride kullandığın matematik sayesinde bir kesinlik elde edersin ve daha sonra da deneylerin bunu desteklediğini görürsen yeni bilgi üretmiş olursun. Bilimsel anlamda en önemli gelişme budur. Tabi bu, Türkiye'ye çok sonra geldi. Hele Osmanlı döneminde hiç gelmedi. Onlar Avrupa'dan birçok şeyi aldılar ama araştırmayı almadılar, meselenin kaynağına inmediler. O bakımdan bilimsel gelişme dendiğinde Türkiye'de ilk önce algılanması gereken şey budur. Niye Türkiye'de hala bilimsel gelişme batıya göre çok yavaş? Ve hala neden birçok konuda birbirimizle kavgaya girişiyoruz, mantıklı düşünemiyoruz? Neden mesela üniversitelerimizde İngilizce okutmaya çalışıyoruz? Bunların hepsinin nedeni Osmanlı'nın bilimsel devrimi anlamamış olup 300 yıl bu devrimle hiç ilgilenmemesidir. B.F: 300 yıl telafisi çok zor bir kayıp. E.İ: Tabi 300 yıl geride kaldığınız zaman artık yanlış alışkanlıkları da kanıksamak durumunda kalıyorsunuz. Biz artık hiçbir şey yapamayız, bütün gelişmeler batıdan gelir; çünkü Türk insanı beceriksizdir, yeni bir şey bulamaz. Biz bekleyelim onlar yapsınlar psikolojisi ortaya çıkıyor. Şu an baktığımız zaman durumun halen değişmediğini görüyoruz. Robotlar yapıyorlar biz seyrediyoruz burada. Bizim gemileri kurtarmak için robot kullanma imkanımız yok henüz ama gelişmiş ülkeler başladılar bile. Hep böyle geriden gitmemizin temel sebebi bilimsel devrimi 300 yıl boyunca anlamamış olmamızdır. E.İ: Feza bir dahiydi. Fizikte, matematikte yaratıcı bir yeteneği vardı. Gençken İstanbul Üniversitesi'nde okudu daha sonra İngiltere'ye gitti orada parlak bir doktora yaptı. Daha sonra Türkiye'ye geldi ama dehasını geliştirecek ortamı bulamadığı için tekrar batıya gitti ama daha sonra bir kaç kere ODTÜ'ye geldi gitti. Birçok da yardımı oldu. Kısacası Feza bir dehaydı. Tabi ben Feza için bir dehaydı dediğim zaman da bana Niçin Nobel mükafatı almadı o zaman diyorlar. O bir şans meselesi tabi ama bence alması gerekirdi çünkü Feza'nın yaptığı teoriler çok derindi öyle ki onun teorilerini kullananların ileride Nobel ödülü alacaklarına inanıyorum. Tabi Nobel Ödülü için yeni ve çarpıcı bir buluş bulmak lazım. Böyle uzun vadeli bir teori yapmak yetmiyor; çünkü onun sonuçları zamanla ortaya çıkıyor, deneylerle uygulanması gerekiyor. Bu her zaman olmuyor, biraz da şans meselesi aslında. Feza'nın kitaplara geçen birçok buluşu var. Örneğin, belli bir grubu parçacık teorisine uygulamıştı ve o çalışması en çok referans olan çalışmalarından biri olmuştu. Sonra daha derinlere indi ama oradan bir Nobel almadı. Bunun gibi çok önemli teorileri vardır. Matematikte de ileri çalışmaları oldu ama esasen teorik fizikçidir. Bence Türkiye'nin Cumhuriyet sonrası yetiştirdiği en parlak bilim insanlarından birisidir. Kuşkusuz fizik alanının en parlağıdır. E.İ: Rastlantılar oluyor tabi. Başka ülkelerde de görüyoruz bazı dönemlerde Mesela İtalya'da da Fermi'nin çıktığı dönemde birçok değerli bilim insanı vardı. Onların bir kısmı İtalya'da kaldı, bir kısmı Amerika'ya gitti ve orada parlak buluşlar yaptılar. Bazı dönemlerde öyle olur bazı dönemlerde daha yavaş olur. Bu biraz rastlantı meselesi işte genlerin oyunu meselesidir. E.İ: Olur tabi. Hatta bugün de çok parlak bilim insanlarımız var. Onlar da kuşkusuz zamanla daha çok ünlenecekler, ondan sonra da sizler gelirsiniz. Umudu kesmeye gerek yok ama çalışmak lazım tabii. Umut bir yöntem değil ona sarılmak olmaz. Begüm-Kerem: Çok teşekkür ederiz Sayın İnönü."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/erdal-inonu/", "text": "6 Haziran 1926 Ankara'da dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini Ankara'da yaptı, 1947 de Fen Fakültesi'nden fizik lisansı diploması aldıktan sonra A.B.D.'ye gitti, California Teknoloji Enstitüsü'nde lisans üstü öğrenimi yaptı, yüksek lisans ve doktora derecelerini aldı, Teorik fizik alanında araştırmalar yaptı, Yurda dönünce Ankara Üniversitesinde Fizik Asistanı olarak göreve başladı. Askerlik görevini yaptıktan sonra üniversite doçentlik sınavını verdi, 1957-1960 yılları arasında tekrar Amerika'ya giderek \"Atom Enerjisinden Yararlanma\" programı içinde çeşitli üniversite ve araştırma enstitülerinde araştırmalar yaptı. 1964 1974 tarihleri arasında Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde Fizik Profesörü olarak çalıştı, ODTÜ'de öğretim üyeliği görevinin yanı sıra araştırma ve yönetim görevleri de yaptı, Teorik Fizik Bölümü Başkanlığı, Fen Edebiyat Fakültesi Dekanlığı, Üniversite Rektörlüğünde bulundu. 1974'te İstanbul Boğaziçi Üniversitesine geçti, 1974-1983 yılları arasında fizik profesörlüğünün yanı sıra 6 yıl kadar da Temel Bilimler Fakültesi Dekanı olarak görev yaptı. Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumunun kuruluşuna katkıda bulundu ve TÜBİTAK Temel Araştırmalar Enstitüsü'nde kurucu müdürlük görevini yürüttü. Aynı zamanda NATO Fen Komitesi'nde çalıştı ve UNESCO Yürütme Kurulunda görev aldı. 1983 yılında siyasete atılan Erdal İnönü, Sosyal Demokrasi Partisi'nin kurucu Genel Başkanı oldu, SODEP ile Halkçı Partinin Birleşmesi sonucu kurulan SHP'nin ilk olağanüstü kurultayında SHP Genel Başkanı seçildi, Bu görevini 1993 yılına kadar sürdürdü. İnönü, 1986 yılı ara seçimlerinde İzmir Milletvekili seçilmiş, 1987 ve 1991 genel seçimlerinde yeniden aynı ilden milletvekili seçilerek parlamentoda görevine devam etti. 1991 Genel seçimlerinden sonra Doğru Yol Partisi ile SHP'nin kurduğu koalisyon hükümetinde Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı olarak görev üstlendi ve 1993 yılına kadar bu görevini sürdürdü. SHP'nin Cumhuriyet Halk Partisi ile birleşmesinin ardından, 27 Mart 1995 tarihinde Koalisyon'un Sosyal Demokrat kanadında değişikliğe gidildi, Erdal İnönü bu değişiklikle Dışişleri Bakanı olarak atandı ve 1995 yılının Mart ve Ekim ayları arasında Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/erkenin-sirrina-patent-alindi/", "text": "Üst düzey emekli komutanların katıldığı gösterişli bir tören ve reklam kampanyasıyla tanıtılan, ancak geçen 1.5 yıl içerisinde bir daha haber alınamayan asrın buluşu Erke Dönergeci çalışmaları sessiz ama derinden devam ediyor. TPE'den patent aldığı ortaya çıkan Erke Dönergeci, şimdi de uluslararası patentin peşinde. Erke Dönergeci için 10 Ekim 2006 tarihinde yapılan patent başvurusu sonuçlandı. TPE'nin, Erke Dönergeci'ne verdiği patent 21 Mayıs 2008 tarihli ve 2008/5 sayılı TPE Resmi Patent Bülteni'nde yayımlandı. Erke Araştırmaları Mühendislik AŞ., buluşun uluslararası patentine sahip olmak amacıyla Türkiye'nin de üyesi olduğu İsviçre merkezli WIPO'ya başvurdu. Erke buluşu WIPO'nun 17 Nisan 2008 tarihli bülteninde de Gyroscopic apparatus başlığı ve PCT/IB2006/054206 uluslararası başvuru numarasıyla yayımlandı. Erke Dönergeci'nde ise yükten dolayı gelen direnç makinenin bünyesinde elde edilen güç ile karşılanır. Erke üretme yöntemi ile çalışan makinelerde bir ilk hareket tertibatı vardır. Makine kendi kendine çalışmaya devam edecek hale gelinceye kadar bu tertibat vasıtasıyla makineye güç verilir. Makine çalışmaya başlayınca çıkışta sisteme verilen güçten daha fazla bir güç elde edilir. Erke buluşunun temel özelliği, ilk hareketi verdikten sonra sürekli enerji üretme yeteneğine sahip olması olarak gösteriliyor. Diğer her türlü makineye enerji üretebilmesi için sürekli olarak dışarıdan enerji verilmesi gerekiyor. Erke Dönergeci ise ilk hareket verildikten ve güç elde edildikten sonra hareketin devamını sistemin dışından başka bir erke girişi gerekmeden kendisi sağlıyor. TPE'nin hazırladığı Patent belgelerinde Erke Dönergeci F16B 1/00 tasnif koduyla anılıyor. Buluş başlığı, Erke üreten bir kuvvet makinesi ve bunun çalışma yöntemi ."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ernest-rutherford/", "text": "Babası araba tamiri ile uğraşan ve çiftçilik yapan Rutherford, ailenin on iki çocuğunun ikincisiydi. Çiftliklerinde çalışır, hemen her konuda babasına yardım ederdi; fakat okulda da başarılıydı. Hatta, Yeni Zelanda Üniversitesi'nin verdiği burslardan birini kazanıp, yüksek öğrenimini sınıf dördüncüsü olarak tamamladı. Rutherford, üniversitedeyken fiziğe duyduğu büyük ilgiyi bir de manyetik radyo dalgaları yakalayıcısı geliştirerek gösteriyordu. Buluşların günlük yaşama uygulanmalarıyla ilgilenmezdi. Cambridge Üniversitesi'nden burs kazandığı 1895 yılı, onun için bir dönüm noktası oldu. Verilen bursu birincilikle kazanan sınıf arkadaşı, ülkesinden ayrılmak istemediği için, ikinci sıradaki Rutherford, bu mutlu rastlantı ile bilim dünyasına kazanılıyordu. Aslında o yıl, Cambridge Üniversitesi'nin diğer üniversitelerin başarılı öğrencilerine ilk kez burs vermesi, Rutherford'un talih kapısını aralıyordu. Bursa haberi Rutherford'a ulaştığı zaman, tarlada patates söktüğü, bel küreğini bir kenara fırlatarak 'artık bunları kim sökerse söksün' dediği, hatta evlilik düşüncesinden de vazgeçip İngiltere'ye gittiği söylenir. Rutherford, Cambridge'de, J.J. Thomson'ın gözetiminde çalışıyordu. Hocası sesini ayarlayamayan, kaba tavırlı, fakat elleri son derece becerikli son derecece becerikli bu taşralı genci kısa sürede benimsiyordu. Bu, deneylerinde dağınık ve onu bunu deviren, döken Thomson için önemli bir yardım sayılırdı. Rutherford kısa bir süre, Kanada McGill Üniversitesi'nde kalıyor, evlenmek için Yeni Zelanda'ya gidiyor ve çalışmalarını sürdürmek için yeniden İngiltere'ye dönüyordu. Becquerel'in yakın izleyicisi Rutherford, yeni ve ilginç bir konu olan radyoaktivite alanında çalışmaya başlıyor, Curie'lerle ışıyan maddelerin yaydıkları ışınların birkaç çeşit olduğuna inanıyordu. Artı yüklü olanlara 'Alfa' ve eksi yüklü olanlara 'Beta' ışınları diyordu. Bu adlar ogün de kullanılıyordu, ancak ikisi birden 'Hızlandırılmış Parçacıklar' olarak ifade ediliyorlardı. 1900 yılında kimi ışımaların manyetik alandan etkilenmediği bulununca, Rutherford, bunların elektromanyetik dalgalardan oluştuklarını gösteriyor ve 'Gama Işınları' adını veriyordu. Rutherford önce Soddy ile birlikte, sonra yalnız başına Crookes'un, uranyumun ışıma sonucu başka bir maddeye dönüştüğünü gösteren öncü araştırmalarını sürdürüyordu. Uranyum ve Toryum üzerinde kimyasal işlemler yaparak ve ışımanın ne olacağı merakı ile Rutherford ve Soddy bu elementlerin, ışıma sonucu bir takım ara maddelere dönüştüklerini gösteriyorlardı. Hemen hemen aynı günlerde, Amerika'da Boltwood da bu gözlemleri doğruluyordu. Soddy bu çalışmaları daha da ilerleterek 'İzotop' kavramını ortaya atıyordu. Farklı her ara element, belli bir sürede miktarının yarısını kaybedecek bir hızla parçalanıyordu. Rutherford bu süreye 'Yarı Ömür' diyordu. 1906 ile 1909 yılları arasındaki sürede Rutherford ve yardımcısı Geiger, alfa parçacıklarını derinliğine inceliyorlar, bu parçacıkların elektronlarını kaybetmiş Helyum atomu olduğunu, hiçbir kuşkuya yer vermeyecek biçimde gösteriyorlardı. Alfa parçacıklarının Goldstein'in bulduğu artı yüklü ışınlara benzedikleri anlaşılıyor ve 1914 yılında Rutherford, en basit artı yüklü ışınların Hidrojen'den elde edilenler olması gerektiğini ileri sürerek, artı yüklü temel parçacık niteliklerinden dolayı 'Proton' adını kullanıyordu. Bundan sonraki yirmi yıl süresince her atomun eşit sayıda proton ve elektrondan oluştuğuna inanılıyor; fakat bugün kabul edilen yapısıyla hidrojen atomunun bir protonu olduğunu Heinsenberg gösteriyordu. Bugünkü bilgilere göre, proton artı; elektron eksi yüklüdür ve elektriksel olarak bir elektron, bir protonu dengeleyecek biçimde eşit yüklüdürler. Fakat protonun kütlesi, elektronun 1836 katıdır. Alfa parçacıklarına duyduğu ilgi, Rutherford'u daha önemli şeylere yöneltiyordu. 1906 yılında daha Kanada'nın McGill Üniversitesi'ndeyken, ince madensel levhaların alfa parçacıklarını nasıl dağıttığını incelemişti 1908 yılında İngiltere'ye döndüğünde Manchester Üniversitesi'nde de bu deneyleri sürdürüyordu. Yarım mikron kalınlığındaki bir altın levhaya alfa parçacıkları gönderiyor ve parçacıklardan çoğunun hiç etkilenmeden ve yön değiştirmeden aradaki fotoğraf plakasına kayıtlandıklarını görüyordu. Fakat fotoğraf üzerinde, hem de büyük açılarla kimi dağılımlar oluyordu. Altın levha, 2000 atom kalınlığında olduğu ve alfa parçacıklarının çoğu dağılmadan arkadaki fotoğraf plakasına geçtiklerine göre, altın atomlarının büyük bir bölümü boşluktan oluşmalıydı. Kimi alfa parçacıkları, yönlerinden çok kesin biçimde;hatta 90 derece saptıklarına göre, atomun bir yerinde artı yüklü, alfa parçacıklarını saptırabilecek güçte büyük kütleli bir bölge bulunmalıydı. Rutherford bu deneye dayanarak, çekirdekli atom kuramını ilk 1911 yılında açıklıyor, atomun merkezinde, bütün protonları kapsayan ve hemen hemen kütlesinin tamamını oluşturan çok küçük bir çekirdek bulunduğunu ileri sürüyordu. Atomun dış bölgesinde, çok hafif ve görünürde alfa ışınlarının geçmesini engellemeyen eksi yüklü elektronlar yörüngedeydiler. Bu atom fikri, 23 yüzyıl düşüncelere egemen olan Demokritus'un 'maddenin en küçük parçası' görüşünü yıkıyor ve gerçeklere daha çok uyan yeni bir model oluşturuyordu. Elementlerin ışıyarak ayrışması kuramı, alfa parçacıklarının yapıları üzeindeki çalışmaları, çekirdekli atom modeli Rutherford'a 1908 yılı Nobel Kimya ödülü kazandırıyordu. Başarıları bu kadarla kalmıyor, ilk kez Crookes tarafından düzenlenen ışıldama sayacını, yayılan ışınım miktarını ölçmek için kullanılıyordu. Çinko sülfit bir ekran üzerindeki parıltıları sayarak Rutherford ve Geiger, bir gram radyumun saniyede 37 milyar alfa parçacığı saldığını söyleyebiliyorlardı. Bu kadar büyük sayıda alfa parçacığı saçarak parçalanan maddelere, Curie'leri onurlandırmak için, o maddenin 'Curie'si' deniyordu. Bu arada Rutherford da unutulmuyor, saniyedeki bir milyon parçalanmaya 'Rutherford' adı veriliyordu. Bu çeşit parıldamalar daha sonra saniyede kullanılıyor ve eser miktarda radyum içerikli çinko sülfit saatlere yerleştiriliyor, rakamların karanlıkta da görülüp okunması sağlanıyordu. Fakat bu saatlerin üretiminde çalışan işçilerin radyum hastalığına tutulmaları nedeniyle, uygulamaya bir süre sonra son veriliyordu. Daha sonraları Rutherford, içine oksijen, hidrojen ve azot gazları doldurduğu bir silindirde ışıma miktarını ölçmeye girişiyor, azot gazında parıldamaların azaldığını; fakat hidrojen türünden olanların belirdiğini gözlüyordu. O halde alfa parçacıkları, azot atom çekirdeğinden protonlar çıkarıyordu. Çekirdekte kalan da oksijen atom çekirdeği olmalıydı. Böylece Rutherford, kendi ellerini kullanarak bir elementi diğerine dönüştüren ilk insan oluyordu. Başka bir deyişle, simyacıların rüyalarını gerçekleştiriyordu. Bu aynı zamanda, çekirdek tepkimesinin yapay ilk örneği oluyordu. Fakat 300 bin alfa parçacığından ancak biri çekirdek ile tepkimeye girdiği için, bir maddenin diğerine dönüştürülmesinde kolayca uygulanabilir bir yöntem sayılmıyordu. Rutherford, İkinci Dünya Savaşı'ndan önceki yıllarda amansız bir Nazi düşmanı oluyor, bir çok Yahudi bilim adamının Almanya'dan kaçırılması işlerine karışıyor; fakat zehirli gazlar üzerindeki çalışmaları nedeniyle Haber 'e ilgi göstermiyordu. Rutherford atomun parçalanmasıyla elde edilen enerjinin denetim altına alınıp kullanılamayacağını söylüyor, Einstein kuramlarına inanmıyordu. Hahn'ın fizyon yöntemi ile enerjiyi nasıl denetim altına alabildiğini görüp tahminlerindeki yanılgıyı anlayamadan, yaşamını yitiriyor ve Newton ile Kelvin'in yanlarına gömülüyordu. Babası araba tamiri ile uğraşan ve çiftçilik yapan Rutherford, ailenin on iki çocuğunun ikincisiydi. Çiftliklerinde çalışır, hemen her konuda babasına yardım ederdi; fakat okulda da başarılıydı. Hatta, Yeni Zelanda Üniversitesi'nin verdiği burslardan birini kazanıp, yüksek öğrenimini sınıf dördüncüsü olarak tamamladı. Rutherford, üniversitedeyken fiziğe duyduğu büyük ilgiyi bir de manyetik radyo dalgaları yakalayıcısı geliştirerek gösteriyordu. Buluşların günlük yaşama uygulanmalarıyla ilgilenmezdi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/erwin-schrodinger/", "text": "Atomun parçaları olan elektronların davranışlarını matematik formüllerle ifade edip dalga mekaniğini kurmasıyla tanınır. Zengin bir sanayicinin oğlu olduğu için evde özel dersler alarak yetişen Schrödinger daha sonra Viyana Üniversitesi'ne girerek başarılı bir öğrenci oldu. 23 yaşında doktorasını bile tamamlamış bulunuyordu. Birinci Dünya Savaşı başladığında Güney-Batı cephesinde topçu subayı olarak görev yaptı. İyi rastlantılar sonucu, yara bile almadan savaştan döndü. Bir ara fiziği bırakıp felsefe ile uğraşmaya karar verdi. Fakat felsefe üzerinde çalışmayı düşlediği kent, yapılan barış antlaşmasıyla Avusturya'ya bırakılmıştı. Bu durum Schrödinger'i fizikçi olarak kalmaya zorladı. Bunun üzerine Almanya'ya geçti ve 34 yaşında, Stuttgart Üniversitesi'nde profesörlük görevine başladı. Einstein'in makalelerinden birinde De Broglie'nin, maddeyi dalga olarak da düşünülebileceği görüşünü ileri süren bir dipnot vardı. Bunun anlamı, elektronların dalga özelliklerinin de bulunduğu idi. Bohr'un geliştirdiği atom modeli ile bazı şeylerin açıklanamadığını biliniyordu. Fakat elektronlara dalga özelliği verildiğinde ileri sürülen atom modeli daha da anlamlı oluyordu. Elektronlar çekirdek etrafında herhangi bir yörüngede olabiliyorlardı. Madde dalgası da bu yörüngeler etrafında, sayısı kesin dalga boyları biçimindeydi. Bu, durağan dalga yaratıyor ve elektron yörüngesinde kaldığı sürece ışık yaymayacağı anlamına geliyordu. Elektron yörüngeleri, dalga boylarının ancak tamsayı katlarına karşılık olan başka yörüngelerde bulunabiliyorlardı. Dirac ve Born gibi, Schrödinger de elektronun davranışını matematik bir formülle ifade etmeye uğraştı. Bazen dalga mekaniği bazen kuantum mekaniği denilen bu ilişki, Planck'ın kuantum kuramının matematik temeli oldu. Bu ilişkinin temel formülü Schrödinger dalga denklemi idi. 1926 yılında yayınlanan bu araştırması bir yıl önce Heisenberg'in yayınladığı matris mekaniği ile benzerdi. Birinin açıkladığını, diğeri de yapabiliyordu. Dalga mekaniği giderek yaygınlaştı. Bunun nedeni atomun yapısını daha iyi canlandırmasıydı. Schrödinger bu çalışmaları nedeniyle 1933 yılı Nobel Fizik Ödülü ile onurlandırıldı. Berlin Üniversitesi'nde kuramsal fizik profesörü olduğu yıl Hitler'in iktidara gelmesi üzerine Schrödinger, ülkesi olan Avusturya'ya dönmek zorunda kaldı. 1938 yılında Nazi yönetimi Avusturya'yı işgal edince, Schrödinger bu kez İngiltere'ye ve daha sonra İrlanda'ya geçti ve Dublin'de profesörlüğe başladı. Bunu duyan Dirac da aynı kente geldi ve böylece dalga mekaniği kurucuları güçlerini yeniden birleştirdiler. 69 yaşında yurt özlemi duyan Schrödinger, Viyana'ya döndü ve ölümüne kadar bu kentte yaşadı. Atomun parçaları olan elektronların davranışlarını matematik formüllerle ifade edip dalga mekaniğini kurmasıyla tanınır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/esa-uzaya-laboratuvar-kuruyor/", "text": "AB üyesi ülkelerin ortak projesi Columbus uzay laboratuvarı modülü 1.1 milyar dolara mal oldu. Yapımı 10 yıl süren laboratuvar, önce Cape Canaveral Uzay Üssü'ne taşınacak ve buradan da uzaya götürülecek. Yeryüzündeki ESA uzmanları, UUİ'deki astnonotların da yardımıyla modülün içinde çeşitli deneyler yapacaklar. Laboratuvar, 4.5 metre çapında bir silindir modülden oluşuyor, 75 metre küp hacmindeki silindin modülün içinde bağımsız güç sistemi, klima, video ve veri linkleri bulunuyor. Bremen'de yapılan törende konuşan Almanya Başbakanı Angela Merkel, Columbus laboratuvarının Almanya'nın uzay araştırmalarına vereceği katkının bir kanıtı olduğunu ifade etti. Öte yandan, NASA Uluslararası Uzay İstasyonu'na Eylül ayında çıkacak olan yeni mürettebatını seçti. Yeni mürettebatın komutanı Rus kozmonot Mikhail Tyurin olacak; diğer üyeler ise astronot Sunita Williams ve Michael Lopez-Alegria. Tyurin, 2001'de Expedition 3 mürettebatıyla UUİ'de bulunmuştu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/esneklik/", "text": "Bir cismin kuvvet karşısında şekli, boyu yada hacmi değişebilir.Kuvvet ortadan kalktığında tekrar eski halini alıyorsa, bu cisme esnek cisim, bu olaya da esneklik denir. Cisme uygulanan kuvvet sonunda cisimde hiçbir değişiklik olmuyorsa bu tür cisimlere rijit cisimler denir.Taş, demir, çelik buna örnektir. Cisme uygulanan kuvvet cisimde bir değişikliğe neden oluyorsa ve cisimde deformeye neden olup, kuvvetin etkisi kalktıktan sonra cisim eski haline gelmiyorsa bu tür cisimlere plastik cisimler denir. Cisim üzerine uygulanan kuvvet cisimde bir değişikliğe neden oluyorsa ama kuvvet ortadan kalktıktan sonra cisim eski haline geliyorsa bu tür cisimlere esnek cisimler denir. Cisimler hal değiştirdiğinde hacim esneklik sabiti de değişir. Aynı maddenin, gerilim ve hacim esneklik sabitleri farklıdır. Bir katıya kuvvet uygulandığı zaman katının özelliklerine ait iç reaksiyon kuvvetleri meydana gelir.Bu kuvvetler dıştan uygulanan kuvvetleri dengeleyerek cismin daha fazla deforme olmasını engeller. Dışardan yapılan kuvvetler arttıkça cismin iç direncide artar.Bunların arasında belirli bir oran vardır ve doğru orantılı şekilde değişirler. Katıların esnekliği ile ilgili ilk araştırmaları Robert Hooke yapmıştır. Bir cisme uygulanan kuvvet büyük değilse meydana gelen deformasyon da bu kuvvet ile doğru orantılıdır.Bu ilkeden yola çıkarak katıların esneklik ilkelerini zor ve zorlanma kavramlarıyla açıklamıştır. Zor: Büzülmeye sebep olan kuvvetle orantılı bir sabittir.Daha açık bir ifadeyle birim yüzeye etki eden dik kuvvettir. Zor=F/A dır. Zorlanma: Bozulmanın derecesinin bir ölçüsüdür.Yani cismin boyundaki artışın ilk boyuna oranıdır.Zorlanma=DeltaL/Lson dır. Hooke Kanununa göre; bir katı cisim için, zorun, zorlanmaya oranı sabittir.Bu sabit oran cismin esnekliğidir. Hooke Kanun, yalnız esneklik sınırından küçük zorlar için geçerlidir. Cisim üzerine etki eden F kuvveti cismi deltaL kadar esnetiyorsa, cisim üzerine iş yapıyordur. Esnek bir cisme kuvvet uygulandığında sicim üç tür esneme gösterir. Telin cinsi, yani esneklik sabiti E'ye bağlıdır. Bir sürekli esnemenin meydana geldiği en küçük zora esneklik sınırı denir. Bir cismin, kendine uygulanan kuvvet nedeniyle hacmini koruyarak şeklini değiştirmesidir.Bu tür olaylarda cisim kuvvet sonucunda hacmini değiştirmez sadece şeklini değiştirir. Düzenli bir şekilde sıkıştırılan cismin buna karşı koyma özelliğine hacmin esnekliği denir.Bir küpe bütün yüzeylerden dik kuvvetlerin uygulandığını kabul edersek küpün şekli aynı kalır fakat hacmi azalacaktır. Katılar için geçerli olan esneklik özelliklerinin tümü sıvılar için geçerli değildir.Çünkü sıvıların belirli bir boyu yada şekli yoktur sadece hacimleri vardır.Bu yüzden sıvılar yalnızca hacimsel esneklik gösterirler. Zor = F/A = P dır. Sıvı tarafından bu zor tüm yüzeylere dik olarak iletilir.Çünkü sıvı molekülleri her doğrultuda hareket eder.Dolayısıyla sıvıların hacimce esnemeleri oldukça küçüktür. Pratikte sıvıların hacimce esnemeyeceği kabul edilir. Sıvılar yalnızca hacimce esneme özelliği gösterir. Esneklik sıvılar için ayırt edici bir özellik değildir. Moleküller arası uzaklık en fazla gazlarda vardır.Gaz molekülleri bir birinden bağımsız hareket ederler.Gazlar için esneklik ayırt edici bir özellik değildir. Esneklik katılar için ayırt edici bir özelliktir.Fakat sıvılar ve gazlar da değildir. Katılar, gerilim, şekil ve hacim esnekliği gösterirler.Gazlar ve sıvılar yalnız hacim esnekliği gösterirler."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/etoburken-vejetaryen-olan-dinozor/", "text": "|Araştırmayı yapan bilim insanları, 1 hektar'lık bir alanda 'Falcarius utahensis' adı verilen bu dinozor türüne ait binlerce kemik buldu. Uzmanlar, yüzlerce dinozorun ölüsünün bu kadar dar bir alanda toplanmasının nedenlerini araştırıyor. Otobur dinozorların etoburlardan türediği biliniyor. Kemikleri bulunan söz konusu dinozorun, etoburluktan otoburluğa geçiş evresinde bulunduğu, bu nedenle de evrimle ilgili önemli ipuçları sağlayacağı düşünülüyor. Tüylü dinozor boydan boya 3 buçuk metre uzunlukta ve pençeleri vücuduna oranla oldukça büyük. Dinozor ayağa kalktığında 1 metre yüksekliğe ulaşıyor. Falcarius türünün esasen Asya'da yaşadığı ve güçlü bir gövdeye sahip olduğu ifade edilirken, otoburluğa geçişte güçlü bacaklarını ve yatay gövde formunu koruduğu belirtildi. Otoburluğa geçişte dinozorun bu beslenme türüne özgü olarak karnı büyüdü, boynu uzadı ve kafası küçüldü. Araştırmayı Utah Doğal Tarih Müzesi'nden James Kirkland, Lindsay Zanno ve Scott Sampson yaptı. Araştırmayı konu alan makale İngiliz bilim dergisi Nature'da yayımlandı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/evangelista-torricelli/", "text": "15 Ekim 1608'de İtalyanın Feanza şehrinde doğdu, 5 Ekim 1647 in Floransa'da öldü. Açık hava basıncı üzerine yaptığı deneyleriyle tanınan İtalyan fizik ve matematik bilgini. Çocukluğunda matematiğe olan merakıyla dikkatleri çekti. 1627'de Roma'ya giderek, hidrolik biliminin kurucusu ve Galilei'nin talebesi olan Benedetto Castelli ile birlikte çalıştı. 1641'de Galilei ile mektuplaşmaya başladı. Aynı sene, Castelli nin tavsiyesi üzerine Galilei, Torricelli'yi Tuscany'ye davet etti. Galilei ile görüştükten birkaç hafta sonra, Galilei ölünce, Tuscany büyük dükü Torricelli'yi onun makamına tayin etti. 1644 yılında geometri ve mekanik üzerinde bir kitap yayınladı. Matematik sahasında mühim bir boşluğu dolduran bu kitapta aynı zamanda Galilei'nin mekanik üzerindeki ilk çalışması, birbirine bağlı cisimlerin ortak ağırlık merkezleri aşağıya doğru hareket ederken, ani hareket edebilecekleri prensibi bir neticeye bağlanıyordu. Torricelli, bu çalışmalarını yaparken açık hava basıncı üzerindeki deneylerinde de devam etti. Basınçtan faydalanarak, civa doldurulmuş tüplerle yaptığı deneyler neticesinde, deniz seviyesinde 1cm ye düşen basıncı 1033 gr/cm olarak tespit etti. Geometri ve mekanik alanındaki fikirlerini ise ilk önceleri kimse önemsemedi. Torricelli aynı zamanda hocası Galileİ'nin teleskobunu ve kendi mikroskobunu geliştirmeye uğraştı. 1643 Torricelli, hava basıncını ölçmek için şimdi cıvalı barometre denilen cihaz icat etti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/evre-faz/", "text": "Bir dalganın evresi, onun belirli bir noktaya ulaşma zamanının bir ölçüsüdür. Dalgalar büyüklükleri veya güçleri ve frekansları ile nitelendirilir. Bir dalganın boyu ilave bir özelliktir ve doğrudan frekansla ilişkilidir. Belli bir hızda dalganın boyu ne kadar uzun olursa frekansı o kadar düşük olur. İki dalga aynı genliğe ve frekansa sahip olabilir; ama birbirleriyle aynı veya farklı evreye sahip olabilirler. Bu iki dalganın tepeleri, aynı yere tam olarak aynı zamanda ulaşıyorsa onlara eşevreli denir. Ama birinin tepesi diğerininkinin çukuruyla oraya ulaşıyorsa, onlara evre dışı denir. Evre kavramı genelde salınım hareketlerine uygulanır. Kuantum sistemlerinde Heisenberg belirsizlik ilkesi dolayısıyla, bir dalgadaki kuantumların fazı ve sayısı birbirini tamamlar. Aynı anda her ikisi birden kesin değerler alamazlar. Bu yüzden kuantum eşevreliliği, klasik eşevrelilik örneklerinden hassas bir şekilde ayrılır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/evren-bilgisayarda-8216-yeniden-8217-yaratildi/", "text": "Bilim insanları, Big Bang'ten bugüne evrenin 13 milyar yıllık yaşamını süper-bilgisayar ortamında, gerçek fizik kurallarına sadık kalarak simülasyonunu yaptı. BBC / Londra Uluslararası bilim insanları tarafından yürütülen The Millennium Run adlı çalışmada evrenin milyonlarca yıl içinde geçirdiği değişimler bilgisayar simülasyonları üzerinden yeniden yaratıldı. The Millennium Run projesinde, süperbilgisayara astronomların yaptığı bilimsel gözlemler ve fizik kanunları girildi. Simülasyon, bilinen fizik kuralları çerçevesinde evrenin uzay-zamanında bir aşamadan bir aşamaya geçişleri gösteriyor. Araştırmayı yürüten Durham Üniversitesi fizik profesörü Carlos Frenk, süperbilgisayarların insanoğlunun tüm tarih boyunca edindiği bilgileri tek bir mecrada topladığını vurgulayarak, Dünya bilim tarihini süper hızlı bilgisayarda yeniden yaratıyoruz diyor. Araştırmanın en önemli unsuru, evrenin oluşumunda kara enerji ve kara maddenin yeri. The Millennium Run simülasyonu, evrenin yüzde 73'ünü oluşturan kara enerjinin ortaya çıkışının yeniden yaratılmasında kullanılacak. Mevcut kozmoloji teorilerine göre Big Bang 'dan sonra, soğuk kara madde evrenin nüvesini oluşturdu. Daha sonra bu kara madde kendi ağırlığı altında ezilerek bir ışık yığınına dönüştü. Kara madde, kütleçekim gücü ile normal maddeleri kendine doğru çekti ve bu güç birleşmesi galaksilerin oluşumuna yol açtı. Simülasyon, Big Bang'tan arta kalan ısı gözlemlerinden elde edilen bilgilerle, fizik kanunlarını birleştiriyor. Dr. Frenk, simülasyonun şimdiye dek yapılan en detaylı evren yeniden yaratımı olduğunun altını çiziyor. Simülasyonun sonuçlarının eldeki mevcut bilgilerle kıyası, evrenin henüz çözülmemiş bazı sırlarına ışık tutacak. Simülasyon eldeki verilerle, denenmesi pratik olarak mümkün olmayan geçmişe ait bazı çıkarımları test edecek veya eksik halkalarını dolduracak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/evren-kozmik-dongu-nun-parcasi/", "text": "Bilim insanları, Einstein'ın dudaklarını uçuklatacak bir teori ortaya attı. 'Kozmik Döngü' teorisi, evrenin 12 ila 14 milyar yıl önce meydana geldiğini savunan mevcut kozmolojik modellerin tümüne karşı tez oluşturuyor. 'Kozmik Döngü', tezine göre, genişleme hali evrenin doğasında var, zira gelecekte de içine kapanarak çökecek ve bu patlamayla yeni bir evren doğacak. Kabul gören teorilere göre, evren Büyük Patlama ile meydana geldi. Evren başlangıçta, tek bir noktada sıkıştırılmış duran uzay, zaman, madde ve enerjiden oluşuyordu. Zamanla genişledi, soğudu ve bugünkü halini aldı. Yeni teoriyi ortaya atan uzmanlardan Cambridge University uzmanı Neil Turok, 'zaman'ın Big Bang'ten önce başladığını, büyük patlamadan önce başka bir evrenin gerçekliğinde var olduğunu öne sürüyor. Bu durumda mevcut zaman da var sayılandan daha 'geçmiş' olmalı. Turok'un iki evrenin çarpışması olarak nitelediği, kütleçekimin önlenemez hareketinin altında yatan ise, Kozmolojik Sabit. Kozmolojik Sabit adı verilen bu güç, evrenin genişleyerek dağılmasıyla, kütleçekimle içe doğru çökmesi arasında bir noktada bulunduğunu betimleyen matemetiksel bir ifade. Albert Einstein 1920'lerde İzafiyet Teorisi'ni geliştirirken, evreni yöneten kozmolojik bir gücün var olduğunu ortaya atmıştı. Einstein, evrenin kendi kütleçekimi nedeniyle içe doğru kapanacağını ve çökeceğini öngörüyordu. Ancak sonraki yıllarda gelişmiş araçlarla yapılan gözlemler ve matematiksel hesaplamalar evrenin aslında genişlediğini gösterdi. Einstein sonraları, bu öngörüyü En büyük hatalarımdan biri şeklinde nitelemişti. Kaynak: Araştırmanın orijinali Science dergisinde yayımlanmıştır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/evren-sanilandan-daha-buyuk-ve-yasli/", "text": "Kozmik uzaklıkları hesaplamayı daha kolay hale getirmeyi amaçlayan bir araştırmada şaşırtıcı sonuçlara ulaşıldı. Evren bugüne kadar düşünülenden daha büyük ve çok daha yaşlı. Washington'daki Carnegie Enstitüsü'nde Alceste Bonanos başkanlığında yürütülen araştırmada, M33 olarak da bilinen Triangulum galaksisinin, Samanyolu'ndan sanılandan yüzde 15 daha uzak olduğu ortaya çıktı. 'Astrophysical Journal' dergisinde yayımlanacak bulgular, evrenin genişleme oranını ve yaşını belirten Hubble sabitinin eski çalışmalarda hesaplanana göre yüzde 15 daha küçük olması gerektiğini ortaya koydu. Şu anda gökbilimciler Hubble sabitinin 71 kilometre/saniye/megaparsaniye olduğu konusunda hemfikir (megaparsaniye: 3.2 milyon ışık yılı). Eğer bu değer yüzde 15 küçülürse, evren daha büyük ve daha yaşlı olması gerekiyor. Bilim adamları, evrenin 13.7 milyar yaşında (2003'te belirlenen ve Büyük Patlama'yla ortaya çıkan radyasyon ölçümlerine dayanarak) ve 156 milyar ışık yılı genişlikte olduğunu düşünüyor. Yeni teori ise sonsuz olarak da tanımlanan evrenin 15.8 milyar yaşında ve 180 milyar ışık yılı genişlikte olması gerektiğini savunuyor. Araştırmacılar bu sonuçlara, galaksilerarası mesafeleri hesaplamak için buldukları yeni bir yöntemle ulaştılar. Bilim adamları yeni yöntemin daha kesin olduğunu ve standart tekniklere göre daha az basamak içerdiğini söylüyor. Ekip üyelerinden, Ohio Eyalet Üniversitesi'nden Krzysztof Stanek, \"bağımsız bir mesafe ölçümü istiyorduk. Bir gün karanlık enerji ve diğe şeylerin ölçülmesinde de kullanılabilecek tek bir ölçüm\" diyor. Ekibin 10 yıllık bir süre zarfında geliştirdiği yeni yöntem, dünyanın dört bir yanındaki teleskoplardan bir araya getirilmiş optik ve kızılötesi görüntülerin birleştirilmesi esasına dayanıyor. Araştırmacılar M33'deki, her beş günde bir birbiri tarafından tutulan ikili bir yıldız sistemine baktılar. Tek yıldızların aksine, çift yıldızların kütleleri, tamamen hareketlerine dayanarak da hesaplanabiliyor. Bu yıldızların kütleleri bilgisine sahip olan ekip, daha sonra gerçek parlaklıklarını veya çok yakın olsalardı ne kadar parlak olacaklarını hesapladı. Gerçek ve gözlenen parlaklıklar arasındaki fark, yıldızların Dünya'ya uzaklığını verecekti. Sonuçlara göre yıldızlar 3 milyon ışık yılı uzaktaydı. Bu da, Hubble sabiti kullanılarak hesaplanan uzaklıktan yarım milyon ışık yılı fazlaydı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/evrende-dev-bir-bosluk-kesfedildi/", "text": "Astronomların, evrende hiçbir galaksinin, yıldızın ve hatta karanlık maddenin bulunmadığı dev bir boşluk keşfettikleri bildirildi. Minnesota Üniversitesi'ndeki bir araştırma ekibi, dünyadan yaklaşık 1 milyar ışıkyılı uzaklıkta olduğu belirlenen söz konusu boşluğun niçin orada bulunduğu hakkında bir fikir sahibi olmadıklarını vurguladılar. Keşfi yapan bilimsel araştırma ekibinden Astronomi Profesörü Lawrence Rudnick, Astrophysical Journal adlı bilimsel dergide yazdığı makalesinde, Şimdiye kadar hiçkimsenin bu büyüklükte bir boşluk bulmamış olması bir yana biz bile bu boyutta bir boşluk bulmayı beklemiyorduk dedi. Rudnick ve bilim ekibinin diğer üyeleri, Shea Brown ile Liliya Williams, dergide kaleme aldıkları makalede, söz konusu dev boşluğu, Wilkinson Mikrodalga Anisotropi Araştırma uydusuyla evrendeki soğuk bir nokta üzerinde yaptıkları araştırma sırasında bulduklarını belirttiler. Dergide, Kozmik Mikrodalga fonu adı verilen, evrenin doğumuna neden olan Büyük Patlama'dan arta kalan zayıf radyo sinyali üzerinde yapılan bir araştırmanın söz konusu bölgenin daha soğuk olduğunu gösterdiğine işaret eden Rudnick, Gökyözündeki bu noktada farklı bir şey olduğunu zaten biliyorduk dedi. Rudnick'in araştırma ekibindeki arkadaşı Williams ise Bulduğumuz şey ne gözlemsel etüdlere ve ne de evrenin evrimi hakkında yapılan geniş ölçekli bilgisayar simülasyonlarına göre normal değil ifadelerini kullandı. Araştırmayı yapan astronomlar, Orion takım yıldızının güneybatısında yer alan Eridanus takım yıldızının bulunduğu bölgede olduğu saptanan boşlukta, doğrudan görülemeyen, ancak yerçekimsel güçlerin ölçülmesiyle belirlenebilen karanlık maddeden bile eser bulunmadığına dikkati çektiler."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/evrende-yanliz-miyiz/", "text": "Bilindiği gibi evren,yaklaşık 15 milyar yıl önce adına 'big-bang' denilen büyük patlama ile başladı.Ondan önce ne olduğunu belki de asla bilemeyeceğimiz bu olay hem maddenin,hem de zamanın başlangıcıydı.Önce atom-altı parçacıklar oluştu,sonra proton ve nötron ve nihayet ilk atomlar:hidrojen ve helyum.Bütün bunlar olurken,evrense'kritik'bir hızda genişlemeye ve buna bağlı olarak soğumaya devam ediyordu.Ama evrenin genişlemesi her yerde aynı olmuyordu.Maddenin oluşumu ile birlikte bazı yerler daha fazla yoğunluk kazanmış ve buralardaki kütle çekimi bu genişlemeyi yavaşlatmış ve giderek durdurmuştu..Saatler iki milyar yılı gösteriyordu.Bu bölgeler,aralarında bizim Samanyolu'muzun da bulunduğu galaksileri oluşturacak şekilde içine çökmeye başlamışlardı.İlk yıldızlar olumuştu,artık..Bu ilk yıldızların büyük bir çoğunluğu bizim Güneş'imizden defalarca büyüktü.Büyüklüğü oranında ömürleri küçük oluyor,süpernova şeklinde patlarken'fırınlarında'oluşturduğu oksijen,demir...gibi daha ağır atomları uzaya fırlatıyordu.Artık ikinci tür yıldızların ve bu yıldız ların etrafındaki gezegenlerin oluşumu için her şey hazırdı. Güneşimizin yaşı yaklaşık 4.5-5 milyar yıl. İkinci kuşak yıldızlardan ve önünde daha yaşayabileceği bir o kadar daha zaman var.Güneşimiz 'yalnız ' bir yıldız.Yanında -'yakınında' başka bir yıldız yok..Samanyolu galaksisinin Orion kolunda ve merkezin yaklaşık 25-27 bin ışık yılı uzağında.Çevresinde, şu anda bilinen dokuz gezegen dolaşıyor.Güneş'imiz bu dokuz gezegene,asteroid kuşağına,kuyruklu yıldızlara ve yıldızlar arası boşluğa...hiç' bıkmadan -usanmadan'ısı ve ışık vererek 'ömrünü'tüketmeye devam ediyor. Ve dünyamız.!Hiç değerini bilemediğimiz ;havasıyla,suyuyla,ormanlarıyla,üstünde yaşayan milyonlarca canlı türüyle...o mavi gezegen.!Ama bir zamanlar böyle değildi.Bir zamanlar bütün bir güneş sistemi de gaz ve toz bulutu halindeydi.Bu gaz ve toz bulutunun içine gene kütle çekiminin etkisiyle yıldızlar arası uzayda dolaşan süpernova kalıntıları -örnekse,karbon,azot ve daha bir yığın ağır elementler karışmıştı.Güneş sistemimizin bu bebeklik çağı 'ağırlaştıkça' daha fazla çöküyordu..Bu çökme yeterli düzeye gelmeye başladığında merkezde hidrojen atomları tutuşmaya başladılar.Tutuşan hidrojen atomları helyuma dönüşürken çevreye ısı ve ışık vermeye başlamışlardı.Güneşimiz parıldıyordu,artık.Çevresindeki madde topakları bu büyüklükte olamadıklarından 'tutuşma'gerçekleşmedi.Kimisi katı kimisi gaz ağırlıklı gezegenleri oluşturdular.Dünyamız bu dokuz gezegenden güneşe yakınlığıyla Merkür ve Venüs'ten sonraki üçüncü gezegen.Ve bildiğimiz kadarıyla sadece onda yaşam var. Dünya her geçen gün soğumaya devam etti.Bu soğuma halen devam ediyor.İlk 500 yıl içinde kimyasal tepkimeler sonucu yerkabuğu üstünde eriyik halinde \"yaşam çorbaları\"meydana geldi.Bu yaşam çorbalarında ilk yaşam belirtisi-nasılsa ortaya çıkmış, DNA molekülleriydi.DNA moleküllerinin ilk tek hücreli canlıları oluşturması ve tek hücrelilerden çok hücreli yaşama'geçiş 2.5-3 milyar yıl aldı.Çok hücreli yaşam \"aklın\" ortaya çıkmasının belirtisiydi.Homo-sapiens'ler çok yakında evrimdeki yerlerini alacaklardı.Ve öylede oldu. Kültürel tarihimiz yazının bulunuşu ile başladı.İnsan artık DNA'larının dışında bilgi aktarımını kendine özgü yollardan da yapabiliyordu.Gelişme olanca hızıyla sürdü.İnsanın ANLAMAK merakı BİLMEK isteği -nice acılardan sonra- BİLİM'i ve BİLİMSEL YÖNTEM'i ortaya çıkardı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/evrendeki-en-buyuk-gezegen-bulundu/", "text": "LONDRA Uluslararası gökbilimcilerden oluşan bir ekip, Arizona, California ve Kanarya Adaları'nda kurulu teleskop ağını kullanarak önemli bir keşfe imza attı. Bilim insanı, güneş sisteminin dışında bugüne dek bilinen en büyük gezegeni keşfettiklerini açıkladı. Herkül takım yıldızında bulunan gezegene TrES-4 adı verildi. Gezegen, Jüpiter'den yüzde 70 daha büyük. Dünyadan yaklaşık 1500 ışık yılı uzakta olan gezegen, ana yıldız etrafındaki dönüşünü yaklaşık 3.55 günde tamamlıyor. Bu da yeni gezegende bir yılın bir haftadan daha az olması anlamına geliyor. Ana yıldızdan 7 milyon kilometre uzakta olmasına rağmen gezegenin yüzeyinin sıcaklığının 1327 derece olduğu tespit edildi. Yeni gezegen dünyayla yıldızı arasından geçerken yıldızın ışınlarının yüzde birini engelliyor. Bu da parlaklığını azaltıyor. Bilim dünyası, dev gezegenin keşfini sevinçle karşıladı. Zira, uzmanlar mevcut bilimsel verilerle açıklanamayacak kadar büyük olan gezegenin incelenmesinin, güneş sisteminin dinamiklerini daha iyi anlamak adına önemli bir adım olacağını düşünüyor. Gökbilimciler, yeni keşifleriyle işgili ayrıntıları Astrophysical Journal dergisinde yayımlayacaklar."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/evrenimiz-tek-bir-kurecikten-gelismis/", "text": "İlk patlamaya ait yeni izler bulan bilim adamları, evrenin bir saniyeden daha kısa bir süre içinde tek bir kürecikten geliştiğini sanıyorlar. Amerika'da birkaç üniversitenin bilim adamları üç yıllık uydu verilerini değerlendirdikten sonra, yaklaşık olarak 13,7 milyon yıl önceki ilk patlamadan bir milyon yıl kadar sonra oluşan izler buldular. İzler ilk patlamanın olağanüstü kızgınlığından arta kalanlar. Evrenin genleşmesi ve soğumasından sonra bunlar mikrodalga ışınlarında, küçük oynamalar olarak ortaya çıkmakta. Bulgu 20 yıl kadar önce ortaya atılan bir teorinin doğrudan kanıtları gibi. Amerikalı bilim adamı Alan Guth tarafından açıklanan teori, evrenin, saniyenin milyarda biri kadar kısa bir süre içinde minik bir kürecikten bir metre çapında bir küreye dönüştüğüne dayanıyordu. Uzay, bundan sonra, genel görelilik kuramına göre milyonlarca yıl yavaş yavaş genleşmeye devam etmişti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/evrenin-genislemesi-ve-big-bang/", "text": "20. yy. ile birlikte astronomi alanında çok büyük gelişmeler yaşanmaya başlandı. İlk olarak 1922 yılında Rus fizikçi Alexandre Friedmann evrenin durağan bir yapıya sahip olmadığını keşfetti. Einstein'in genel görecelik kuramından yola çıkan Friedmann, en ufak bir etkileşimin evrenin genişlemesine veya büzüşmesine yol açacağını hesapladı. Belçika'nın en ünlü gök bilimcilerinden Georges Lemaitre ise bu hesabın önemini fark eden ilk kişi oldu. Onun bu hesaplamalardan yaptığı çıkarım, evrenin bir başlangıcı olduğu ve bu başlangıçtan itibaren sürekli genişlediğiydi. Lemaitre'in söylediği çok önemli bir şey daha vardı: Ona göre bu başlangıç anındaki patlamadan arta kalan bir radyasyon olmalıydı ve bu saptanabilirdi. Lemaitre ilk başlarda bilimsel çevrelerde çok büyük destek bulmayan bu açıklamalarının doğruluğundan emindi. Zaten evrenin genişlediğine dair başka kanıtlar da birer birer ortaya çıkıyordu. Bu sıralarda Edwin Hubble isimli Amerikalı astronom kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken yıldızların, uzaklıklarına bağlı olarak kızıl renge doğru kayan bir ışık yaydıklarını saptadı. Hubble, California Mount Wilson gözlem evinde yaptığı bu buluşuyla sabit durum teorisini ortaya atan ve yıllardır savunan tüm bilim adamlarına da meydan okuyor, mevcut evren anlayışını temelden sarsıyordu. ... Lemaitre iki yıla kalmadan ummaya cesaret edemediği bir haber aldı. Hubble galaksilerden gelen ışığın kızıla doğru kaydıklarını gözlemlemişti ve Doppler etkisine göre bu evrenin genişlediği demekti. Artık yalnızca bir zaman sorunuydu. Einstein zaten Hubble'ın çalışmalarıyla ilgileniyordu ve Mount Wilson Gözlem evinde kendisini ziyaret etmek niyetindeydi. Lemaitre de aynı sıralarda California Teknoloji Enstitüsü'nde bir konferans vermeyi ayarladı ve Einstein ile Hubble'ı birlikte bir köşeye sıkıştırmayı başardı. Kendisinin ilk atom kuramını adım adım anlatarak tüm evrenin dünü olmayan bir günde yaratıldığını söyledi. Gereken bütün matematik hesaplarını yapmıştı. Lemaitre sözünü bitirdiğinde kulaklarına inanamadı. Einstein ayağa kalkmış ve o anda duyduklarının o güne kadar dinlediği en güzel ve en tatmin edici yorum olduğunu bildirmiş ve kozmolojik sabiti yaratmanın yaşamının en büyük hatası olduğunu itiraf etmişti. İşte dünyanın gelmiş geçmiş en önemli bilim adamı sayılan Einstein'ı ayağa fırlatan bu gerçek evrenin bir başlangıcı olduğu gerçeğiydi. Evrenin genişlemesiyle ilgili yapılan gözlemler arttıkça yeni iddialar da birbirini izliyordu. Bu gerçekten yola çıkan bilimadamları, Lemaitre'in de söylediği gibi, zamanda geriye doğru gittiklerinde sürekli küçülen, küçülen ve sonunda bir nokta kadar kalan bir evren modeliyle karşı karşıya kaldılar. Matematiksel hesaplamalar, evrenin tüm maddesini içinde barındıran bu tek noktanın, korkunç çekim gücü nedeniyle sıfır hacme sahip olacağını gösterdi. Evren, sıfır hacme sahip bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştı ve bu patlamaya Big Bang adı verildi. Big Bang'in gösterdiği önemli bir gerçek vardı: Sıfır hacim yokluk anlamına geldiğine göre, evren yok iken var hale gelmişti. Bu ise, evrenin bir başlangıcı olduğu anlamına geliyor ve böylece materyalizmin evren sonsuzdan beri vardır varsayımını geçersiz kılıyordu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/evrenin-parlayan-yuzu-messier-106/", "text": "Messier 106 ya da diğer ismi ile NGC 4258, Av Köpekleri takımyıldızı içerisinde yer alan sarmal bir gökadadır. Samanyolu gökadasına benzer bir şekilde sarmal bir yapıya sahip olan Messier 106, Samanyolu Gökadasından farklı olarak ilginç özelliklere sahiptir. 1781 yılında Pierre Mechain tarafından keşfedilen Messier 106, Dünya'ya yaklaşık 22 25 milyon ışık yılı uzaklıktadır. Yapılan gözlemlerde Messier 106'ya ait bir parçanın büyük kütleli bir kara deliğe dönüşmeye başladığı görülmüştür. Ayrıca Güneyhaçı takımyıldızı yönünde yer alan NGC 4217'ninde 106'ya eşlik eden bir Gökada olduğu düşünülmekte. Yaşadığımız gezegenden yaklaşık 22 25 milyon ışık yılı uzaklıkta yer alan Messier 106 Gökadası, 1781 yılında keşfedilmiştir. Oldukça etkileyici bir görünüme sahip olan 106, Samanyolu Gökadası ile benzer bir şekilde sarmal bir yapıya sahiptir. Fakat Samanyolu'na göre Messierin, X- ışınları, görünür bölge ve radyo dalga boyunda iki ayrı kolu daha bulunmaktadır. Sıra dışı kollar olarak adlandırılan bu iki ayrı kol, gökada düzlemi ile çakışacak şekilde konumlanmıştır. Yine Messier 106 gökadasının merkezinde bulunan büyük kütleli kara deliğin Samanyolu Gökadasına göre 10 kat daha büyük olduğu belirlenmiştir. Bu özellik, 106'nın Samanyolu'na göre madde tüketiminde daha hızlı olduğunu göstermektedir. Yapılan çalışmalarda 106'nın merkezinde yer alan kara deliğin yaydığı yüksek enerjili parçacıkların şok dalgaları oluşturduğu gözlenmiştir. Araştırmalarda başlangıçta meydana gelen ve püskürmeye uğrayan maddelerin büyük bir kısmının gökada dışına çıktığı ve kalan parçaların 300 milyon yıl içerisinde tükeneceği görülmüştür."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/eylemsizlik-momenti/", "text": "Eylemsizlik momenti veya atalet momenti (SI birimi kilogram metrekare kg m2), dönme hareketi yapan bir cismin dönme eylemsizliğidir. Nasıl ki, duran bir cismin eylemsizliği cismin kütlesidir, öyle de, dönen bir cismin eylemsizliği de eylemsizlik momentidir. Atalet momenti kavramı iki başlık altında incelenir. Alan atalet momenti ve kütlesel atalet momenti. Alan Atalet Momenti: Keyfi seçilen bir koordinat sistemine göre bir cismin 2 boyutu ele alınmış olsun. Bu yüzey, keyfi seçilen koordinat sisteminin bir eksenine dik olsun. Yüzeyin şekil değiştirmeme isteğinin yüzeyi içine alan eksenlere göre tanımlanmış haline alan atalet momenti denir. Cismin seçilen yüzeyine dik eksen z ekseni olsun. Yani incelenen düzlem x-y düzlemi üzerindedir. Bu şekliyle alan atalet momenti x eksenine ve y eksenine göre ayrı ayrı tanımlanabilir. Bence bunlar bir sonuca göre tanımlanmıştır. Bu tanımlar üretilen teorik formullerde ayrı bir ifade olarak yer aldığından, böyle bir isim verilmeye ihtiyaç duyulmuştur. Alan atalet momenti, malzemelerin burulması ve eğilmesinde teorik formullerin içerisinde bulunmaktadır. Kısaca yüzey şeklini değiştirmeye çalışan kuvvete koyduğu tepkidir. Görülüyor ki birimi metre^^4 dür. yani yüzeyin alanın herhangi ufak bir değişimi tepkiye çok fazla yansıyacaktır. Dönme veya salınım hareketi yapan bir cisme hareketinden dolayı, cismi hareket ettiren bileşke kuvvetin dışında bir kuvvet etkir. Bu kuvvete atalet kuvveti denir. Hareketin çeşitli koordinat sistemlerinde vektörel olarak tanımlanmasıyla , yer vektörünün zamana göre iki kez türevi alınmasıyla ivmenin vektörel olarak büyüklüğü belirlenmiş olur. Bu ivmenin bulunduğu kütle bir atalet kuvveti oluşturur. Bu kuvvet gürültü ve titreşimlere neden olduğundan istenmez ve bir şekilde sönümlenmeye çalışılır ve buna dinamik dengeleme denir. Kütlesel atalet momentini tanımlamak için hareketli cismin dinamik ve statik haldeki durumlarına uygun olan, cisim üzerinden noktalar belirlenmelidir. Genel olarak statik cisimler tek noktaya indirgenir.Yani, durgun halde L uzunluğunda homojen bir silindirin ağırlık ve kütle merkezi olan tam ortasına indirgenir ve sanki cisim orada toplanmış gibi düşünülür.Fakat dönme veya salınım hareketi yaptığında bir noktaya göre tanımlamak bazen dinamik özellikleri yansıtmaz ve gereken, çubuğu 2 noktaya veya dönme ya da salınım hızı arttıkça 3 noktaya indirgenebilinir.Hareketin karmaşıklığı arttıkça kütlenin indirgendiği nokta sayısı da arttırılabilir.Fakat 4 noktadan fazlası problemin çözümünden sapmayı arttırır. Örnek olarak bir içten yanmalı motorun temeli olan bir krank-biyel mekanizması düşünelim. Biyel, çok karmaşık hareket yaparak çalışır. Dakikada 1000 devre kadar 2 noktaya, 1000 devirden sonra 3 noktaya indirgemek makuldur."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/fermionlar-ve-bozonlar/", "text": "Dünyamız güneşin etrafında olduğu gibi, kendi ekseni etrafında da dönüyor. Bu dönme hareketinden kaynaklanan bir açısal momentum bileşeni daha var: Buna veya genelde bir cismin kendi etrafında dönmesinden kaynaklanan açısal momentuma, spin deniyor. Spin, aslında açısal momentumdan farklı bir şey değil. Onunla aynı birime sahip ve ikisi vektörel olarak toplanabiliyor. Korunan büyüklük de bu toplam zaten. Ancak açısal momentum bazen, sadece spin bileşeninden oluşabiliyor. Tıpkı pürüzsüz bir yüzeyde, değme noktasını değiştirmeksizin, sürtünmesiz dönen ideal bir topaçta olduğu gibi. Bu değişken o zaman, daha çok işe yarıyor. Çünkü bu durumda spin, toplam açısal momentumu oluşturuyor ve tek başına korunuyor. Aksi halde açısal momentum bileşenleri, korunum hesaplarına birlikte katılıyor. Sözünü edegeldiğimiz parçacıklardan bazıları, deneysel gözlemler sırasında, böyle birer spin bileşenine sahipmiş gibi davranıyorlar. Aslında bu parçacıklar kendi etraflarında dönmüyor, yalnızca sanki öyleymiş gibi davranıyorlar. İşin bir o kadar ilginç, diğer bir yanı; örneğin belli bir topacın spin vektörünün büyüklüğü, dönme hızına bağlı olarak değişebilirken, belli bir parçacığın spin büyüklüğü hep aynı oluyor: Parçacıktan parçacığa, Planck sabiti bölü 2 'nin, ki bu ile gösteriliyor; ya kesirli katları ( /2, 3 /2,...), ya da tamsayı katları (0, , 2 ,...) şeklinde değişerek... Dolayısıyla parçacık spini de, diğer fizik değişkenleri gibi kuantum sıçramaları gösteren bir değişken. Varlığının nedeni bilinmiyor. Parçacıkların iç yapısından kaynaklandığı düşünülüyor ve bu nedenle bazen, 'içyapısal açısal momentum' olarak adlandırılıyor. Parçacıklar spin büyüklüklerine bağlı olarak, önemli davranış farklılıkları sergiliyorlar. Örneğin; birbirleriyle etkileşim halindeki parçacıkların içinde bulundukları fiziksel koşullar, genellikle bu parçacıkların her birine; fiziksel değişkenlerinin sahip olabileceği değerler açısından, birer dizi seçenek sunuyor. Fiziksel değişkenlerin olası değer kümelerinden oluşan bu seçenekleri veya 'kuantum durumları'nı, bir otelin farklı katlarındaki odalara benzetecek olursak; spini 'ın tamsayı katlarıyla orantılı (0, , 2 ,...) olan benzer parçacıklar; birbirlerine daha 'yakın' olabiliyor ve aynı odayı paylaşabiliyorlar. Yani, aynı kuantum durumunda oturmaya hiçbir itirazları yok. Bunlara 'bozon' deniyor. Halbuki, spini 'ın kesirli katlarıyla orantılı ( /2, 3 /2,...) olan parçacıklar, aynı odayı asla paylaşmıyor ve farklı kuantum durumlarında bulunmayı tercih ediyorlar. Bunlara da Fermion sınıfı parçacıklar deniyor ve aralarındaki geçimsizlik ilişkisi, bulucusunun adıyla, \"Pauli'nin dışlama ilkesi\" olarak anılıyor. Örneğin elektronla, üçlü kuark gruplarından oluşan proton ve nötron birer fermion. Kuark ikililerinden oluşan mezonlarsa, bozon oluyor. Fotonlar da keza bozon. Çekirdeklerin hangi sınıftan olduğu ise, içerdikleri nötron ve proton sayılarının tek veya çift olmasına bağlı. Örneğin, ikişer proton ve nötrondan oluşan He4 çekirdeği bir bozon. Benzer parçacık kümelerinden, bozon niteliği taşıyanların ortalama davranışları Bose-Einstein, Fermion niteliği taşıyanlarınki ise Fermi-Dirac istatistiği denilen kurallar cümlesiyle belirleniyor. Bozonların aynı kuantum durumunu paylaşabilmeleri çok önemli sonuçlara veya şaşırtıcı olgulara yol açıyor. Küçük parçacıkların en önemli özelliklerinden biri, kutuplanabilmeleri, yani bir eksen etrafında dönebilmeleridir. Bu ne demek? Dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesi gibi. Ancak küçük parçacıkların ne Dünya,ne de tenis toplarına benzer hiçbir yanı yok. Spin, kabaca kütle,yarıçap ve hızın çarpımına eşit olan açısal momentumdur ve değeri, Planck sabiti bölü 2 'nin bazı katları olarak ölçülebilir. Kuantum mekaniğine göre herhangibir cismin spini,yukarıdaki birimin tam sayı ya da tam sayı artı yarım katı olması gerekir. Her bir parçacığın toplam spini sabittir; ancak spinin yönü sabit değildir. Örneğin elektron spini 1/2'dir. Böyle olduğunu Hollandalı iki doktora öğrencisi Samuel Goudsmit (1902-1978) ve George Uhlenbeck (1900- 1988) gösterdi ve 1927 yılında tezlerin bu konu üzerine hazırladılar. Elektron kadar küçük parçacıkların spinleri olduğunu söylemek çok yüreklice bir fikirdi. Önceleri bu fikir kuşkuyla karşılandı. Çünkü elektronun yüzeyinin ışık hızının 137 katı bir hızla hareket etmesi gerekiyordu. Bugünlerde böylesi itirazlar tümüyle unutulmuş durumda. Çünkü elektronun yüzeyi diye bir şey söz konusu değil.bozon, kesirli sayıda spinli olanlara ise fermiyon denir. Lepton ve baryon denen parçacıkların fermiyon, foton ve mezonlar da bozondur. Fermiyonlar,birçok bakımdan bozonlardan farklıdır. Kendi küçük uzaylarında bulunmayı ister. Aynı türden iki fermiyon, aynı noktada bulunamaz; öyle hareket denklemleriylebelirlenirler ki daima birbiriyle aynı noktaya gelmeyecek şekilde hareket eder. Fermiyonların her birinin değişik bir durumda bulunma özelliğine Pauli Dışarlama İlkesi denir. Fermiyonlar arasında itici ya da çekici kuvvetler olabilir. Elektronlar,fermiyondur. Kütlesiz oldukları için fotonların ve nötrinoların dönme eksenleri, hareketlerinin doğrultusuna paraleldir. Diğer parçacıklar, herhangibir yönde dönebilir. Spini sıradan sözcüklerle anlatmak çok zor. Yukarıda sözünü ettiğim özel durum hariç, kuantum mekaniğine göre dönme ekseninin yönünü tam olarak belirlemek olanaksızdır. Çok büyük ve hızlı dönen cisimlerin dönme yönlerini daha kesin bir biçimde belirlemek mümkündür."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/firinda-cinko-oksit-nanoteli-uretti/", "text": "İngiltere Cambridge Üniversitesinin Türk araştırmacılarından Dr. Emrah Ünalan, mikrodalga fırında çinko oksit nanotel üretmeyi başardı. ODTÜ Metalürji ve Malzeme Mühendisliği Bölümünden 2002 yılında mezun olduktan sonra yüksek lisans ve doktorasını ABD Rutgers Üniversitesinde nanoteknoloji konusunda tamamlayan ve halen Cambridge Üniversitesinde araştırmacı olarak çalışan Ünalan, yıl sonunda Türkiye'ye dönerek araştırmalarına ODTÜ bünyesinde devam edecek. Ünalan, dünyanın önde gelen dergilerinden Nanotechnology'de yayınlanan buluşuyla ilgili AA muhabirine açıklamalarda bulundu. Araştırma kapsamında, yüksek kristal kalitesindeki çinko oksit nanotellerin son derece ucuz ve kolay bir yöntemle üretilebildiğini anlatan Ünalan, mikrodalga fırınların çabuk ısıtması ve eşit ısı dağılımı ile nanotelleri 2 dakika gibi kısa sürede üretebildiğini belirtti. \"Çinko oksit nanotelleri, bundan önce hidrotermal adlı yöntemle 90 derece sıcaklıkta saatler süren bir işlemle üretiliyordu. Biz normal bir mikrodalga fırında kristal kalitesi daha yüksek çinko oksit nanotelleri geniş satıhlarda 2 dakika gibi kısa sürede üretebiliyoruz. Üretimi hızlandırmak şüphesiz üretim maliyetini düşürmektedir ve bu endüstriyel üretim açısından çok büyük önem taşımakta. Dolayısıyla çinko oksit kullanan parça ve ürünlerin maliyeti de son derece düşük olacaktır. Çinko oksit nanotelleri, \"Saç telinin binde biri kalınlığında ve yarı iletken çubuklar\" olarak tanımlayan Ünalan, ayrıca kullanılan bu basit ve hızlı yöntemin sadece çinko oksit nanotelleri ile sınırlı olmadığını, su yerine uygun çözücüler bulunduğu taktirde daha birçok nanotel, nanotüp ve nanoparçacık üretimine uygulanabileceğini söyledi. \"Geniş satıhlarda nanotel üretimi, henüz araştırma veya prototip aşamasında olan elektronik ve optik cihazların laboratuvar ortamından fabrika ortamına taşınmasını ve endüstriyel boyutta üretimini sağlayacaktır. Ünalan, çinko oksit nanotellerin güneş pillerinde kullanımının gelecek vaat ettiğini bildirdi. \"Türkiye'de güneş enerjisi ile su ısıtılması yaygın bir uygulamadır. Son birkaç yıldır ise güneş ışığı kullanarak elektrik üreten fotovoltaik sistemler önem kazanmaktadır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/fission-ve-fuzyon/", "text": "İnsanoğlu tarih boyunca tabiatının vermiş olduğu merakla bilimsel çalışmalar yapmış ve bugünkü 21.yy biliminin oluşmasında milyonlarca bilgin rol almıştır.İnsanoğlunun ilkel düzeyde uğraştığı bilimden,günümüzdeki ileri düzeydeki bilim seviyesine gelinceye kadar bir çok çalışma ve zorluk insanlığın önüne çıkmıştır.İlkel düzeydeki bilimin içerisine falcılık girmiş,bunun yanısıra 4 elementi belli oranlarda karıştırarak altını oluşturmaya çalışan simyada girmiştir.Ama ne olursa olsun bilimin gelişiminde savaş ve kavgaların büyük rolü olmuştur. Son söylediğim cümle belki size garip gelmiştir,ama bu doğru bir gözlemdir.Tarih içerisinde insanlar,büyük toprak parçalarına sahip olarak rahat yaşamak için savaşmışlar ve bu savaşlardan galip çıkabilmek için de o günün en iyi silahlarını kullanmaya çalışmışlardır.Savaşlar,benim tasvip etmediğim bir uğraş çeşididir;ancak savaşların bilimi geliştirdiği bir gerçektir.İlkel çağlarda insanların savaşları atlar,oklar ve mızraklar ile yapılıyordu.Metallerin ok ve mızrak darbelerine dayandığı tespit edilmesi ile beraber o günün gelişmiş orduları zırhları kullanmaya başlamıştır.Daha sonraki yıllarda çinlilerin barutu bulması ile beraber top sistemleri geliştirilmiş ve bu da o günün ileri ordu düzeneklerinde yer almıştır.Daha sonraki dönemde ise patlayıcılar,tüfekler ve roket sistemleri bulunmuş ve bu bir süreç içerisinde devam etmiştir.rn 20.yy içerisinde yaşanan dünya savaşlarının ikincisi olanında,ünlü bilgin Einstein Amerika başkanına uyarı mahiyetinde bir mektup gönderirir.Bu mektup,nükleer enerjinin kullanılmaması ile ilgilidir.Dönem içerisinde büyük araştırmalar yapan ve maddenin içerisindeki gücü keşfeden Einstein,bu enerjinin tahrip amaçlı kullanılmasının ne gibi sonuçlar doğuracağını Amerikan başkanına bildirmiş,ancak Hiroşima ve Nagazaki kentlerine birer megatonluk bombaların atılmasını önleyememiştir.Ünlü bilgin araştırmaları sonucu kararsız elementlerin uyarılması sonucu bölünmeye uğrayacağını ve sonuçta büyük bir enerjinin çıkacağını bulmuş ve bu olaya fission adı verilmiştir.Uranyum,toryum ve plütonyum gibi elementler reaktörlerde zenginleştirilerek mineralize edildikten sonra nötron ile bombardıman edilirse ortaya bir zincirleme reaksiyon çıkmakta ve nötronlar,parçalanan atom parçaları ve büyük bir enerji bu reaksiyonun ürünleri olmaktaydı.İşte Einstein,bu enerjinin tahrip amacıyla kullanılmaması için çok uğraşmış,ancak bunu önleyememiştir.Japonya'da,bugün bile bu kentlerde doğan çocuklar sakat doğmakta,kanser oranının çok fazla olduğu ise araştırmalar sonucu ortaya çıkmaktadır.Günümüzde ise bu enerji tipi daha çok elektrik üretimi amacıyla nükleer santrallerde kullanılmakta ve Dünya'nın her tarafında bu gücün silah amacıyla kullanımı yasaklanmaktadır.rn 20.yy içerisinde yıldızlardaki enerji tiplemesi de bulunmuş ve bu enerji tiplemesine ise füzyon adı verilmiştir.Fissionda nasıl ki bir parçalanma var,füzyonda ise tam tersi,birleşme vardır.Günümüzde yapılan çalışmalar itibariyle döterium ve tridium adı verilen hidrojen elementleri, yüksek ısı ve basınç altında birleştirilerek helyum ve enerji üretilebileceği ortaya konulmuştur.Bu enerji ise,fissiondan binlerce kat daha fazladır.Ama reaksiyonun başlatılabilmesi için ilk etapta fission reaksiyonu kullanılmaktadır.Yani döterium ve tridium elementleri fission reaksiyonu ile kaynaştırma reaksiyonuna tabi tutulmakta ve sonuçta çok büyük bir enerji açığa çıkmaktadır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/fisyon/", "text": "|Fisyon adı verilen tepkime, evrendeki en kuvvetli güç olan Güçlü Nükleer Kuvvet ile bir arada tutulan atom çekirdeğinin parçalanmasıdır. Fisyon tepkimesi deneylerinde kullanılan ana madde uranyumdur. Çünkü uranyum atomu en ağır atomlardan biridir, bir diğer deyişle çekirdeğinde çok yüksek sayıda proton ve nötron bulunur. Fisyon deneylerinde bilim adamları uranyum çekirdeğine, büyük bir hızla nötron göndermişler ve bunun sonunda çok ilginç bir durumla karşı karşıya kalmışlardır. Nötron uranyum çekirdeği tarafından soğurulduktan sonra, uranyum çekirdeği çok kararsız duruma gelmiştir. Burada çekirdeğin kararsız olması demek, çekirdek içindeki proton ve nötron sayıları arasında fark oluşması ve bu nedenle çekirdekte bir dengesizliğin meydana gelmesi demektir. Bu durumda çekirdek, meydana gelen dengesizliği gidermek için belli miktarda enerji yayarak parçalara bölünmeye başlar. Ortaya çıkan enerjinin etkisiyle de çekirdek, büyük bir hızla içinde barındırdığı parçaları fırlatmaya başlar. Deneylerden elde edilen bu sonuçlardan sonra reaktör adı verilen özel ortamlarda, nötronlar hızlandırılarak uranyum üzerine gönderilir. Yalnız, nötronlar uranyum üzerine gelişigüzel değil, çok ince hesaplar yapılarak gönderilmektedir. Çünkü, uranyum atomunun üzerine gönderilen herhangi bir nötronun uranyuma hemen ve istenilen noktadan isabet etmesi gerekmektedir. Bu yüzden bu deneyler belli bir olasılık göz önünde bulundurularak gerçekleştirilmektedir. Ne kadar büyük bir uranyum kütlesi kullanılacağı, uranyum üzerine ne kadarlık bir nötron demeti gönderileceği, nötronların uranyum kütlesini hangi hızla ve ne kadar süre bombardıman edeceği çok detaylı olarak hesaplanmaktadır. Tüm bu hesaplar yapıldıktan ve uygun ortam hazırlandıktan sonra, hareket eden nötron, uranyum kütlesindeki atomların çekirdeklerine isabet edecek şekilde bombardıman edilir ve bu kütledeki atomlardan en azından birinin çekirdeğinin iki parçaya bölünmesi yeterlidir. Bu bölünmede çekirdeğin kütlesinden ortalama iki ya da üç nötron açığa çıkar. Açığa çıkan bu nötronlar kütlenin içindeki diğer uranyum çekirdeklerine çarparak zincirleme reaksiyon başlatırlar. Her yeni bölünen çekirdek de ilk baştaki uranyum çekirdeği gibi davranır. Böylece zincirleme çekirdek bölünmeleri gerçekleşir. Bu zincirleme hareketler sonucu çok sayıda uranyum çekirdeği parçalandığı için ortaya olağanüstü büyüklükte bir enerji çıkar."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/fizik-dolu-bir-gun/", "text": "Onlinefizik.com olarak siz değerli ziyaretçilerimizin bu konuda ki yazılarını bekliyoruz. Günlük yaşamda fizikle ne kadar iç içeyiz Bunu seçtiğiniz bir olayı ya da günlük yaşam akışınızı yazıya dökerek bizlere iletebilirsiniz. İki hafta boyunca bize ulaşacak yazılardan en iyi ifade edilmiş, anlatılmak isteneni en anlaşılır kılan, ilk 3 yazı sahibine TÜBİTAK yayınlarından diledikleri bir kitabı hediye edeceğiz. Yazılarınızı fizikposta@gmail.com adresine 20 Ekim 2009 tarihine kadar göndermelisiniz. Bize ulaşan yazılardan seçilenler onlinefizik.com'da yayınlanacak ve bu yazılardan belirlenen en iyi ilk 3 yazının sahiplerine seçtikleri kitap gönderilecektir. - Yürürken, koşarken, her an neler olmakta? Sürtünme, kuvvet, denge vs gibi tüm temel kavramlar göz önüne alınarak detaylı anlatım. - Yemek yedikten sonra yaşananlar? Enerji dönüşümleri, hareket enerjisi, vs gibi tüm kavramlar göz önüne alınarak detaylı anlatım. - Sabah işe/okula giderken yolculuk sırasında fizik nerede/nerelerde? İlgili tüm temel kavramlar kullanılarak detaylı anlatım. Bunlar sadece örnekler. Sizler dilediğiniz bir konuda dilediğiniz tarzda yazabilirsiniz. - Akıcılık, - Fizik teorilerine uygunluk, - Anlaşılırlık, - Kavramların kullanımı, - Detaylı anlatım, - Dil bilgisi kurallarına uygun anlatım. Not: Göndermiş olduğunuz yazı size ait özgün bir yazı olmalı ve herhangi bir web sitesinde önceden yayınlanmamış olmalıdır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/fizik-nedir/", "text": "Omlinefizik'de yıllardır sizlere fizikle ilgili bilgiler sunuyoruz ve yaşamı anlatır sloganımızla yaşamla fiziğin içiçe olduğunu sürekli olarak tekrarlıyoruz. Peki fizik tam olarak nedir? İlk olarak sözlük tanımını vermemiz uygun olacaktır. Fizik, madde, enerji ve madde ile enerji arasındaki ilişkiyi inceleyen bir bilim dalı olarak tanımlanır. Fizik, dünyamız ve evren hakkında bir çok soruya cevap bulmaya çalışır. Bunu yaparken de gözlemler ve deneylerden faydalanır. Ancak unutmamalıyız ki mevcut gözlem ve deney sonuçlarıyla elde ettiğimiz bilgiler zamanla yeni gözlem ve deney sonuçlarıyla yerini farklı bilgilere bırakabilir. Bu ise bize diğer tüm bilim dallarında olduğu gibi, fizikte de bilgilerin mutlak doğru olmadığını ve değişebileceğini söyler. Fizikte cevap aranan sorulara örnek olarak şu soruları sıralayabiliriz. - Evren nasıl oluştu? - Gelecekte dünyamız ve evreni ne gibi değişiklikler bekliyor? - Gezegenler nasıl hareket etmektedir? - Yıldızlar nasıl oluşur? Nasıl etrafa enerji yayar? - Maddelerin temel yapıtaşları nelerdir? - Gezegenleri bir arada tutan kuvvet nedir? - Kuvvet nedir? Bu sorular fizikte cevabı aranan milyonlarca sorudan sadece bir kaçı, ve bu sorulara cevap vermeye çalıştıkça daha bir çok yeni soru karşımıza çıkmaktadır ve çıkmaya devam edecektir. Fizikçiler yukarıdaki sorulara benzer soruları cevaplamak için araştırmalar yaparlar. Bu uğraşlar sonucunda elde ettikleri cevaplar yaşamımızı bir çok alanda doğrudan etkileyebilir. Örneğin teknolojik gelişmelerde bu elde edilen bilgilerin mutlak katkısı söz konusudur. Örneğin elektron ve elektron davranışları üzerine yapılan araştırmalar sonucu elde edilenler günümüzde hepimizin hayatında büyük yerlere sahip telefon, televizyon, bilgisayar, medikal görüntüleme cihazları vs gibi araçların geliştirilmesi için ihtiyaç duyulan bilgileri sunmuştur. - Sürdürülebilir enerji üretimi çalışmaları - Hastalıkların teşhis ve tedavisi - Bilgisayar ve mobil cihazların geliştirilmesi - Deprem gibi doğa olaylarının incelenmesi ve tahmin edilmesi - Hava olaylarının analizi - Spor araçlarının tasarlanması - Mühendislik uygulamaları Bu belirttiklerimiz, fiziğin uygulama alanlarının oldukça küçük bir kısmını oluşturmaktadır. Dahasını etrafınıza dikkatlice bakarak siz belirlemeye çalışın. Fizik hayatı anlatır diyerek yazımızı burada sonlandırıyoruz. - http://www.physics.org/article-questions.asp?id=18 - https://www.ebilge.com/36/Fizik_nedir.html"} {"url": "https://www.onlinefizik.com/fizik-nobeli-big-bang-teorisine/", "text": "John Mather, NASA'nın Goddard Uzay Üssü'nde George F. Smoot ise yine ABD devletine bağlı araştırma laboratuvarı Lawrence Berkeley National Laboratory'de çalışıyor. Mather ve Smoot, 1989'da NASA'nın COBE uydusundan gelen verilere dayanarak yaptıkları ölçümlerde, evrenin doğumundan 380.000 yıl sonraki halini gözlemlemeyi başarmıştı. Evrenin tarihinde bu kadar geriye gidilmesi o zaman için büyük bir aşamaydı. Mather ve Smoot, COBE uydusunun tespit ettiği kozmik arkaplan ışınımından yararlanarak, evrenin doğumuyla ilişkilendirilen Big Bang patlamasıyla ilgili araştırmalar yaptılar. Işığın maruz kaldığı bükülmeyi inceleyen Mather ve Smoot, galaksilerin oluşumuyla ilgili önemli ipuçlarına ulaşmıştı. Gözlemlerinde Mather ve Smoot, evrenin ilk en erken dönemlerinde 3.000 santigrat derece'lik bir ısı topuykenki halini çıkardığı mikrodalga radyasyonunu gözlemledi. Big Bang Teorisi'ne göre evren zamanla bugünkü 273 santigrat derece'ye doğru soğuduğunda radyasyon da zayıfladı. Nobel Komitesi'nden yapılan açıklamada Mather ve Smoot'un araştırmalarının kosmolojinin bugünkü haline dönüşmesine büyük rol oynadığı belirtildi. Nobel Fizik Ödülü'nü geçen yıl da ABD'li John L. Hall, Roy J. Glauber ve Alman Theodor W. Haensch navigasyon teknolojilerindeki araştırmalarıyla kazanmıştı. İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından verilen 1.37 milyon dolar değerindeki Nobel, bilim dünyasındaki en prestijli ödüllerden sayılıyor. Bu yılın Nobel Fizik Ödülünü meslektaşı George Smoot ile paylaşan ABD'li John Mather, ödülü kazandıran çalışmanın bir ekip işi olduğunu söyleyerek, yüzlerce bilim adamı ve mühendise teşekkürlerini sundu. ABD'nin Maryland eyaletindeki NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezinde çalışan Mather (60), ödülü kazanmasının ardından yaptığı açıklamada, Smoot (61) ile birlikte çalışmaktan memnuniyet duyduğunu, ancak ekiplerinde 19 bilim adamı ile yüzlerce mühendis bulunduğunu söyledi. Mather, Toplam 1500 kişi var, yani devasa bir ekip çalışması dedi. Ödülü beklemediğini, bunun sabah gelen harika bir sürpriz olduğunu anlatan Mather, 10 milyon kron (1,37 milyon dolar) ödülün payına düşen kısmını nasıl harcayacağı konusunda henüz planı bulunmadığını söyledi. Nobel'i Mather ile paylaşan, California Üniversitesi profesörlerinden Smoot da, Nobel komitesinin kendisini sabah 02:45'te uyandırdığını, haberi sindirmenin birkaç dakika aldığını söyledi. 1999: Gerardus 't Hooft , Martinus Veltman , 1996: David M. Lee , Douglas D. Osheroff , Robert C. Richardson ."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/fizikbot/", "text": "onlinefizik.com olarak sizler için msn messenger da kullanabileceğiniz bir fizik sözlüğü oluşturduk. FizikBOT adı verilen bu robota günün 24 saati msn messenger aracılığı ile ulaşabilir ve de istediğiniz fizik teriminin anlamını sorabilirsiniz. FizikBOT ile konuşmak için yapmanız gereken ilk şey msn@onlinefizik.com adresini msn messenger listenize eklemek. Siz ekledikten hemen sonra fizikBOT online olacak. Burada dikkat etmemiz gereken husus aradigimiz kelimenin tüm harfleri küçük harf olacak ve de Türkçe karakterleri içermeyecek. Örneğin dışlama ilkesini arıyorsak !sozluk dislama ilkesi olarak arayacağız. FizikBOT'u şuan için 350 msn messenger kullanıcısı aktif olarak kullanmaktadır. Sözlük içeriği hergün geliştirilmektedir. Aranılıp bulunamayan terimler sistem tarafından kaydedilmekte ve 24 saat içinde bizim tarafımızdan incelenip sözlüğe eklenmektedir. onlinefizik.com olarak sizler için msn messenger da kullanabileceğiniz bir fizik sözlüğü oluşturduk. FizikBOT adı verilen bu robota günün 24 saati msn messenger aracılığı ile ulaşabilir ve de istediğiniz fizik teriminin anlamını sorabilirsiniz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/fizikci-ralph-alpher-oldu/", "text": "Kainatın doğumuna ilişkin fizik kuramı olan sonsuz çekim gücü noktadan Büyük Patlama fikrini geliştiren fizikçilerden Amerikalı Ralph Alpher, Teksas eyaletin Austin kentinde 86 yaşında öldü. Bilim adamının uzun yıllar hocalık yaptığı Schenectady-Union College yüksek okulundan yapılan açıklamaya göre, kalça kemiğini kırdıktan sonra birkaç ay toparlanamayan Alper, ABD Başkanı'nın vereceği Ulusal Bilim Madalyası onur törenine de katılamadı. Ralph Alpher'e, evrenin derin muamması olan meselede başka çalışmalar Nobel Ödülü getirdiyse de öncü olarak bu ödül gelmedi. Alpher, General Electric Araştırma-Geliştirme Dairesi'nde 1955'te işe başladı. Alpher, radyo vericisinde mikrodalga incelemesi yaparken Büyük Patlama kuramına daldı. 1999'da verdiği demeçte, 1978 Nobel Fizik Ödülü'nün Bell firmasından Arno Penzias ile Robert Wilson'a verilmesi, bizi büyük hayal kırıklığına uğratmıştı demişti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/fizikciler-bodrumda-bir-araya-gelecek/", "text": "25. Uluslararası Fizik Kongresi, 25 Ağustos Pazartesi günü Bodrum'da başlayacak. Kongreye, 900 kişi katılacak. BODRUM 25. Uluslararası Fizik Kongresi'nin Türk Fizik Derneği'nce düzenleneceğini kaydeden Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü Öğretim Üyesi ve Balkan Fizik Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Arık, Balkan Fizik Birliği'nin amacının, Balkanlar'daki fizik alanındaki bilimsel çalışmaları geliştirmek olduğunu söyledi. Balkanlar'da fiziği geliştirmeye çaba gösterirken özellikle gençlere önem verdiklerini belirten Prof. Dr. Metin Arık, Gençlere yönelik etkinlikler düzenliyoruz. Bu etkinlikler kapsamında yapılacak Uluslararası Fizik Projesi yarışması da bunlardan bir tanesi. Bu yarışmaya üniversitelerdeki lisans öğrencileri katılıyor. Öğrenciler 3-4 kişilik gruplar halinde hazırladıkları projelerini sunacaklar. Jüri, bu projeleri değerlendirecek ve ilk 3'ü belirleyecek dedi. Yarışmada Balkan ülkeleri üniversitelerinden yaklaşık 100 öğrencinin 40 projeyle yer alacağını bildiren Arık, Bodrum'da 25-29 Ağustos tarihleri arasında yapılacak kongreye 900 kişinin katılacağını belirtti. Bodrum Belediye Başkanı Mazlum Ağan ise Uluslararası Fizik Kongresi'nin Bodrum'da 1989 yılından beri aralıklarla son 10 yıldır ise aralıksız yapıldığını kaydetti. Fizik kongresinin Bodrum'un tanıtımı açısından ayrı bir öneme sahip olduğunu ifade eden Ağan, Kongreye her yıl yerli ve yabancı yüzlerce kişi katılıyor. Bu kongre Bodrum için tanıtım açısından oldukça önemli. Biz belediye olarak bu kongreyi destekleyip önümüzdeki yıllarda da Bodrum'da yapılması için çaba harcayacağız dedi. Türk Fizik Derneği 25. Uluslararası Fizik Kongresi bilimsel toplantısını, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu , Yıldız Teknik Üniversitesi, Muğla Üniversitesi, Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Erzincan Üniversitesi, Rize Üniversitesi, Harran Üniversitesi, Süleyman Demirel Üniversitesi ve Aksaray Üniversitesinin desteklediği kaydedildi. Kongrede Türkiye'den ve dünyadan ünlü fizikçiler bir araya gelecek. Türk Fizik Derneği, kongrenin ilk gününde, geçen yıl 30 Kasım'da Isparta'ya gitmek üzere yola çıkan ancak düşen Atlasjet Havayolları'na ait uçakta hayatını kaybeden Prof. Dr. Engin Arık, Prof. Dr. Fatma Şenel Boydağ, Araştırma Görevlisi Berkol Doğan, Yüksek Lisans Öğrencisi Engin Abat, Araştırma Görevlisi Mustafa Fidan ve Doç. Dr. İskender Hikmet için anma etkinliği düzenleyecek. 25 Ağustos günü yapılacak etkinliğe yaşamını yitiren fizikçilerin yakınları ve sevenleri katılacak. Aynı gün, tedavi gördüğü ABD'de yaşama veda eden Prof. Dr. Erdal İnönü için de yakınlarının ve sevenlerinin katılacağı anma toplantısı düzenlenecek. Kongreye siyaset ve bilim dünyasından pek çok ismin katılması bekleniyor. Ayrıca, Türk Fizik Derneği Genel Merkez Yönetim Kurulu, bu yıldan itibaren her yıl Prof. Dr. Engin Arık anısına ödül verme kararı aldı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/fizikciler-buyuk-yok-olustan-7-adimda-kacis-plani-hazirladi/", "text": "Evren artık kontrolden çıktı. Sorun yalnızca genişlemesi değil, aynı zamanda genişlemenin kendisinin de hızlanması. Böyle bir genişlemenin tek bir olası sonucu olabilir: sonsuz bir sessizlik ve karanlık, mutlak sıfıra vuran sıcaklık ve yaşamın hiçbir şekilde var olamayacağı şartlar. Evren artık kontrolden çıktı. Sorun yalnızca genişlemesi değil, aynı zamanda genişlemenin kendisinin de hızlanması. Böyle bir genişlemenin tek bir olası sonucu olabilir: sonsuz bir sessizlik ve karanlık, mutlak sıfıra vuran sıcaklık ve yaşamın hiçbir şekilde var olamayacağı şartlar. Bu tez 1998'de neredeyse kanıtlandı. Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarı ile Avustralya Ulusal Üniversitesi'ndeki astronomlar, bizden çok çok uzakta gerçekleşen, Ia Tipi süpernova patlamalarını inceliyor ve dünyadan uzaktaki hareket hızlarını ölçüyorlardı. Ia Tipi süpernovalar, evrenin genelinde aşağı yukarı aynıdırlar; bu yüzden evrenin genişleme hızını ölçmede \"bir ışık\" görevi görürler. Fizikçiler, kökeni belirsiz bir \"kara enerji\"nin, kütle karşıtı çekim kuvveti gibi davranarak galaksileri birbirinden uzaklaştırdığı sonucuna vardı. Evren genişledikçe, bu evrenin daha da hızlı genişlemesine neden olan kara enerji miktarı da artıyordu. Kara enerji fikrini ilk kez, 1917'de Albert Einstein ortaya atmıştı. Geçen yıl Büyük Patlama'dan kalan kozmik radyasyonu analiz eden uydu WMAP'nın verdiği verilerle bu fikre ilişkin daha çok kanıt elde edildi. Bu verilere göre, evrenin tamamının yüzde 73'ü kara enerjiydi. Kara madde ise yüzde 23'ünü oluşturuyordu. Bize tanıdık olan maddeler, yani gezegenler, yıldızlar, gaz bulutlarıysa ancak evrenin sadece yüzde 4'ünü işgal edebiliyor. Giderek artan miktardaki kara enerji ise galaksileri birbirinden daha daha hızlı uzaklaştıracak ve evrenin karanlık, soğuk ve yalnız bir hale gelmesine neden olacak. Kalan enerji daha geniş alana yayılacağından, sıcaklıklar da hızla düşecek. Yıldızlar nükleer yakıtlarını tüketecek, galaksiler gökyüzünü aydınlatmayı durduracaklar ve evren de, ölü cüce yıldızlar, eskimiş nötron yıldızları ve kara deliklerin çöplüğüne dönüşecek. En ileri uygarlıklar, titrek titrek ışık yayan enerji közlerinin, yani kara deliklerin yaydığı silik, Hawking radyasyonunun etrafına üşüşecekler. O kadar ki, bilgiyi işleyen zeka da yok olacak. Hidroelektrik barajlar olsun, piller olsun, hepsi sıcaklık veya enerjiye bağlı değişim ölçümlerine bağlı çalışıyorlar. Kozmik sıcaklıklar, aynı en en düşük noktaya ulaştıklarında, farklılıklar da yok olacak. İş, enerji akışı, bilgi ve bunlara bağlı olan yaşam, cansız, buz gibi bir durma noktasına inecek. Zeka da aynı kaderi yaşayacak. Siyah, soğuk bir evren trilyonlar olmasa da milyarlarca yıl uzakta bizi bekliyor. İnsanlarsa bu arada, savaşlar, salgın hastalıklar, buzul çağları, göktaşı çarpmaları gibi onlarca felaket yaşayacak. Yaklaşık 5 milyar yıl içinde, Güneş'in dev bir kırmızı yıldıza dönüşmesiyle Dünya'nın nihai yok oluşunu da unutmayalım. Evrenin en son gününe kadar yaşayabilmek için, gelişmiş bir uygarlığın, galaksinin çok uzağına kadar uzanacak bir yıldızlararası yolculuğa öncülük etmesi ve yavaşlayan, soğuyan ve karanlıklaşan bir evrenle nasıl baş edileceğini öğrenmesi gerekir. En büyük zorlukları, evren öldüğünde, \"burada olmamayı nasıl başarabiliriz\" sorusunu yanıtlamak olacaktır. Bu evrenden kaçma planı kulağa absürd gelebilir. Ancak, fizikte böyle bir yolculuğu yasaklayan hiçbir şey yok. Einstein'ın görelilik kuramı, paralel delikleri birbirine bağlayan, kimi zaman da Einstein-Rosen köprüleri diye nitelenen kurt deliklerin var olduğunu savunur; kuramsal ve deneysel fizikçilere göre de, paralel evrenler bilim kurgu değiller. Çok evrenlilik -yani bizim evrenimiz de sonsuz sayıda diğer evrenlerle birlikte vardır- kavramı, bilim adamları arasında büyük destek buluyor. MIT'den Alan Guth'un sunduğu ve Büyük Patlama'dan sonraki saniyenin trilyonda biri kadar bir zaman dilimi içinde evrenin nasıl davrandığını açıklayan genişleme kuramı, WMAP'den alınan verilerle de tutarlılık gösteriyor. Genişleme kuramına göre, evren bugünkü boyutuna, zamanın daha başında kelimelerle anlatılamayacak kadar çabuk ulaştı. Stanford Üniversitesi'nden Andrei Linde ise bu kuramı daha da ileri götürerek, genişleme sürecinin bek bir olay olmayabileceğini ve \"anne evrenler\"in, sonu olmayan bir döngü içinde, sürekli \"bebek evrenler\" yarattıklarını öne sürdü. Eğer Linde'nin teorisi gerçekse, kozmik genişlemeler her zaman gerçekleşmekte ve siz bu satırları okurken bile yeni evrenler oluşmakta. Bu evrenden bir diğerine kaçma önerisi doğal olarak bazı sorular da yaratmıyor değil. Mesela, ileri bir medeniyet tam olarak nereye gidebilir, sorusuyla başlayalım. Aslında fizikçiler, paralel evrenlerin doğasını öğrenmeye milyarlarca dolar harcıyorlar. 1997'den beri Colorado Üniversitesi'ndeki bilim adamları, belki de bizimkinin bir milimetre uzağında bulunan par alel evrenlerle ilgili deneyler yürütüyorlar. Benzer bir çalışmaysa İsviçre'de gerçekleştiriliyor. 2007'de Cenevre'de, dünyanın en büyük atom parçalayıcısı olan Large Hadron Collider çalışmaya başlayacak. Çapı 5.5 kilometreden büyük olan bu dev makine, bir protonun 1/10000'i boyutundaki uzaklıkların izini sürebilecek ve belki de Büyük Patlama'dan bugüne görülmemiş egzotik parçacıkları toplayacak. Makinenin ayrıca, yüksek boyutlarda paralel evrenlerin varlığına işaret edecek, minyatür kara delikler gibi parçacıklar veya süpersimetrik parçacıkları yaratması umuluyor. Bunlara ek olarak da, merkezi uzay olacak, LISA kütle çekim dalgası dedektörü de 2012'de fırlatılacak. Dünya'nın Güneş çevresindeki yörüngesini izleyecek olan LISA. 3 uydu içerecek. Lazer ışınlarıyla birbirleriyle iletişim kuracak olan bu uydular, bir kenarı 3 milyon kilometreden daha büyük uzunlukta bir üçgen oluşturacak. LISA çok çok uzaklardaki, belirsiz kütle çekim dalgalarını tespit etmek üzere tasarlandı. Bilim adamları, bu hassas cihaz sayesinde, diğer evrenlerin varlığının da incelenmesini umuyor. Peki biz neden bekliyor ve şimdiden bu evrenden kaçmayı planlamıyoruz? Yazının geri kalan bölümünde, kaçmak isteyen bir uygarlığa yol gösterici deneyler ve planlar yer alıyor; diğer bir deyişle, evrenin sonunda hayatta kalma kılavuzu. Gitme Zamanı: Kozmik kaçışımızı planlamaya başlamamızın zamanı geldi. Buradaki, dev galaksi M87 gibi görüntüler, evren çağlar boyunca ilerledikçe ölümsüz anılar arasına girecek. Kara enerji sayesinde, yakınlardaki galaksiler bile bizden ışık hızından daha büyük bir hızla uzaklaşacak ve hiçbirinden haber alamayacağız. Sonunda atomlar bile hareket edemeyecek kadar soğuyacak; zaman bile kendini donduracak ve çırpınan uygarlıklar için artık çok geç olacak. Bu durumda insanlığın önündeki tek seçenek, bizim evrene paralel var oldukları öne sürülen, ama göremediğimiz diğer bir evrene, bir kurt deliği yaratarak kaçabilmek ve uygarlığımızı orada yeniden kurabilmek... İşte bir kurt deliği yaratmanın 7 yolunun bilim kurgusal senaryosu. İleri bir uygarlık, bilinmeyene dalmadan önce, diğer tarafa geçişi mümkün kılacak yolları iyi öğrenmesi gerekir. Sona ilerlerken bilim adamlarının, evrenimizi diğerlerine bağlayan solucan deliklerin kararlılığını hesaplamak için kuvantum kütle çekimi kanunlarını keşfetmesi gerekiyor. Bugünse, her şeyi kapsayan Ğkimilerine göreyse tek kuramın, Sicim Kuramı ya da M-kuramı olduğuna inanılıyor. Bu kuram, tüm yarı-atomik parçacıkların, minik bir sicim veya zar üzerindeki farklı titreşimler olduğunu savunur. Bunlar sıradan sicimler değil, yüksek boyuttaki hiper-uzayda titreşen sicimlerdir. İlkesel olarak, evrenimiz 11 boyutta sürüklenen dev bir zar olabilir ve sonunda da komşu zarlar veya evrenlerle çarpışabilir. Evrenimiz ile komşu evrenin, iki paralel sayfa gibi birbirlerinin 1 milimetre mesafesinde gezinmeleri olasıdır. Bu denli küçük bir mesafeyi birleştirmek içinse, dev güçte bir düzeneğe ihtiyacımız vardır. Eğer bu evrenden bir diğerine kaçmak istiyorsak uygun bir çıkış bulmamız lazım; mesela bir kurt deliği, boyutsal bir kapı veya burayı oraya bağlayan kozmik bir tünel. Kimi doğal yollarla oluşacak birçok olasılık var. İnanılmayacak kadar çok enerji açığa çıkarmış olan Büyük Patlama; kozmik ipler, yanlış boşluklar veya negatif madde veya enerji gibi, fiziğin tüm sıra dışı varlıklarını da geride bırakmış olabilir. Evrenin ilk genişlemesi öyle çabuk ve patlayıcı şekilde gerçekleşmiş olabilir ki küçük kurt delikleri bile esnemiş ve çıplak gözle görülebilir boyutlara parçalanmış olabilir. Böyle varlıkların keşfi, ölmekte olan bir evrenden kaçmaya büyük yarar sağlar. Eğer gerçekten varlarsa, onları bulsak iyi olur. Buna ihtiyaç duyana kadarsa, belki de bugünden milyarlarca yıl sonra, gelişmiş bir uygarlık bu kapıların birinin önünde sendeleyecektir. Bilgisayarınızı geliştirin: Einstein'ın denklemleri, paralel evrenlerin varlığına izin veriyor. Ancak kurt deliğinin diğer tarafında ne olduğunu hesaplamak için, bugün varolanların da ötesinde devasa boyutlarda bilgisayar gücüne ihtiyacımız olacak. Kaçışın bir diğer yolu, karadeliklerdir. Karadeliklerin bir avantajı, evrende çok fazla bulunmalarıdır. Evrenimizin ortasındaki karadelik, güneşimizin tam 3 milyon katı kütleye sahiptir. Tabii ki halledilmesi gereken birkaç teknik sorun var. Birçok fizikçi, karadelik içine yapılacak bir yolculuğun ölümcül olacağını düşünüyor. Einstein'ın denklemleri, karadelik içinden geçişin mümkün olabileceğini söylese de, kuvantum etkileriyle başa çıkılamayabilir. Öte yandan, bizim karadelik fiziği üzerine bilgimiz henüz çok başında ve bu varsayımlar henüz hiç denenmedi. Mantıklı bir denemeyse, karadeliğin içinden geçmesi için bir uzay aracı gönderilebilir. Tabii ki, böyle bir yolculuğun bileti tek gidiş kesilecektir. Çünkü her bir karadelikten geri dönüş yoktur; ışık bile yoğun kütle çekiminden kaçamaz. Aracın, bu ufuk noktasından geçene ve tüm iletişimin kesileceği ana kadar vereceği bilgiler toplanabilir. Bu noktayı, yoğun ve büyük olasılıkla ölümcül bir radyasyon alanı sarar. Bir araç, bu bölgeden tam olarak ne kadar radyasyon geçtiği saptayabilir. Bu, sonraki uçuşlar için önemli bir veri olabilir. Bir araç beraberinde, karadeliklerin kararlılığı hakkında kritik sorular da getirebilir. 1963'te matematikçi Roy Kerr, hızlı dönen bir karadeliğin bir noktaya değil, daha çok merkezkaç kuvveti yüzünden parçalanamayan bir halkaya dönüşeceğini gösterdi. Kerr'in halkasına bakarak şu söylenebilir: evrenimizin merkezindeki bir kurt deliği, bizi aynı evrendeki diğer noktalara veya sonsuz sayıdaki paralel evrenlere bağlayabilir. Bu paralel evrenler, bir gökdelendeki asansörün katları gibi üst üste yığılmış olabilir. Bilim adamlarıysa, Kerr'in halkasına giren birine ne olacağı konusunda farklı görüşleri savunuyor. Bazıları, bir aracın gönderilmesinin ufuk noktasını tekilliğe indirgeyeceğini ve tüm deliği tamamen kapatacağını öne sürüyor. Bu tartışma, Stephen Hawking'in 7 yıl önce yaptığı ünlü açıklamasını temmuz ayında geri çekmesiyle daha da alevlendi. Hawking, karadeliğe giren bir bilginin, bir daha ele geçmeyecek şekilde kaybolmayabileceğini söylüyordu. Ünlü bilimciye göre, karadeliğe bir araç yollamak, deliğin yaydığı Hawking radyasyonunu rahatsız edebilir ve bilginin dışarı sızmasına izin verebilirdi. Bir araç yollamak ve neler olacağını görmek için birçok nedeniniz var aslında. Bir karadeliğin ufuk çizgisi yakınında üsteleneceği özellikleri araştırdıktan sonra yapılacak iş, yavaş çekimde bir karadelik yaratmak ve uzay-zaman'daki özelliklerine ilişkin daha detaylı deneysel veri elde etmek olabilir. Einstein 1939'daki bir makalesinde, kendi kütlesi altında yavaş yavaş çöken yıldızlara ait birikmiş yığınak kütlesini ele almıştı. Bu denli bir kütlenin tek başına büyük bir karadelik yaratamayacağı sonucuna varan Einstein, ancak yine de cismi şiddetle içeri doğru çökebileceği şeklindeki, bize bugün tanıdık gelen kavramı hiç dikkate almamıştı. Bilim adamının çalışmaları, \"dönen bir sisteme, eğer birisi yavaşça ek madde veya enerji gönderirse, bir içe çökme yaşanabileceği ve bir karadelik oluşabileceği\" olasılığına yanıt vermiyor. Sözgelimi bir uygarlığın, galaksi düzeyinde madde tutma kapasitesine sahip olduğunu hayal edin. Bir kara delik oluşturmak için boyutu Manhattan kadar olan, ancak Güneş'imizden daha büyük kütleye sahip, dönen nötron yıldızları bir araya toplanabilir. Kütle çekimi yıldızları aşamalı olarak birbirlerine yaklaştıracaktır. Mümkün olan noktada, ileri teknolojiye sahip bilim adamlarımız da karışıma daha fazla nötron yıldızı katabilirler. Toplam madde 3 güneş kütlesini geçtiği anda, birleşik kütle çekimi yıldızları dönen bir halka içine, yani Kerr kara deliğine çökmeye zorlar. Gelecekteki bilim adamları, solucan deliklerinin nasıl oluştuklarına ilişkin çok fazla bilgiye sahip olacaklar. Bilim adamlarının, düzensiz bir süpernova patlamasına benzeyen bir patlamaya neden olmamaları için nötron yıldızlarının hareketinin yavaş olması gerekiyor. Eğer düzgün gerçekleştirilirse, süreç sonunda biri bu evrende diğeriyse öbür evrende olmak üzere iki Kerr halkası yaratılması gerekir. Kerr halkalarının öldürücü veya kozmik ortamlar için çok kararsız olduğu kanıtlanırsa, gelişmiş bir uygarlık, negatif madde veya negatif enerji kullanarak yeni bir kurt deliği açmayı düşünebilir . Caltech Üniversitesi'nden Kip Thorne ve ekibi, 1988'de, yeterli negatif madde veya enerji bulunuyorsa, bir ziyaretçinin içinden serbestçe geçip geri dönebileceği bir kurt deliğinin yaratılabileceğini ortaya koymuştu. Henüz hiç kimse negatif enerji veya negatif maddeyi görmemiş olsa da, laboratuarda \"Casimir Etkisi\" adı altında saptandı. İki yüksüz, paralel levha olduğunu düşünün. Teorik olarak aralarındaki kuvvetin sıfır olması gerekir. Ancak, eğer yalnızca birkaç atom kadar birbirlerinden uzağa konurlarsa, o zaman aralarındaki boşluk, düzensiz kuantum değişikliklerinin oluşması için yeterli olmayacaktır. Bunun sonucunda da, levhalar çevresindeki alanda yaşanan kuantum değişikliği sayısı, aralarındaki boşluktan büyüktür. Bu fark, iki levhayı itici bir net kuvvet yaratır. Hendrik Casimir, bu etkiyi 1948'de tahmin ederken o günden bugüne kadar da deneysel olarak kanıtlandı. Sözü geçen enerji miktarı çok önemsizdir. Casimir etkisini pratik dünyaya uygulamak için, paralel levhaların birbirlerine, en ileri teknoloji kullanılarak aklın hayalin alamayacağı bir yakınlıkta yerleştirilmeleri gerekir. Bu değer, uzunluğun en küçük ölçüsü olan Planck uzunluğunda (10 üzeri eksi 33) olabilir. Ardından da, bu iki paralel levhanın tek bir küre haline getirildiğini ve bu fraksiyonel aralık içinde birbirlerine bastırıldıklarını düşünün. Ortaya çıkan Casimir etkisi, küre içinde bir kurt deliği açmaya yetecek enerjiyi yaratabilir. Hem Kerr halkası hem de negatif enerji teorisinin güvenilmez çıkması halinde, Guth'un genişleme kuramı daha zor bir kaçış planı sunuyor: bir bebek evren yaratmak. Guth'un da altını çizdiği gibi, evrenimize benzeyen bir şeyler yaratmak için, 10 üzeri 89 foton, 10 üzeri 89 elektron, 10 üzeri 89 pozitron, 10 üzeri 89 nötrino, 10 üzeri 89 antinötrino, 10 üzeri 79 proton ve 10 üzeri 79 nötrona gerek vardır. Ancak Guth'a göre, bu maddenin pozitif enerjisi, kütle çekiminin negatif enerjisiyle tamamen ortadan kaldırılmıyor. . Diğer bir deyişle, bir bebek evren yaratmak için gereken toplam madde miktarı, yalnızca birkaç onsa (0.028 kg.) denk gelebilirdi. Prensipte, uzay-zamanın belirli bölgesinin kararsız olması ve \"yanlış boşluk\" denilen bir hale girmesi durumunda bebek evrenler doğar. Evrenimizi yaratmak için gereken yanlış boşluk, 10 üzeri -26 santimetre genişlik gibi inanılmayacak küçük bir değerdir. Eğer, bir onsluk maddeden böyle bir yanlış boşluk yaratılmışsa, yoğunluğu santimetre küp başına 10 üzeri 80 gram gibi hayret verici bir değer olacaktır. Birkaç onsluk maddeyi bir araya getirmek kolaydır; gereken küçük hacme sıkıştırmaksa bugünkü koşullarda mümkün değildir. Çözüm için, aşağı yukarı Planck enerjisine eşit gerçeküstü bir enerji miktarının küçük bir alanda toplanması gerekir. İşte size, gelişmiş bir uygarlığın deneyebileceği 2 yaklaşım. Lazer ışınlarının gücü aslında sınırsızdır; yalnızca lazer yayan maddenin kararlılığı ve güç kaynağın enerjisiyle sınırlandırılmıştır. Günümüzde katrilyon vat üreten Petavat lazerleri mevcuttur. Karşılaştırmak gerekirse, dev bir nükleer santral, sürekli de olsa yalnızca bir milyar vat üretebilir. Bir X ışınının, nükleer bombanın ürettiği enerjiyi hedef alıp akla hayale gelmeyecek kadar büyük bir güç itkisi oluşturması ise teorik olarak mümkündür. Gelişmiş bir uygarlık, çok daha büyük ölçekte bir cihaz yaratabilir. Geleceğin bilim adamları, göktaşlarının üzerine dev lazer istasyonları kurup, ardından da tek bir notaya milyonlarca lazer vuruşu ateşleyerek günümüz teknolojisini silip süpürecek sıcaklıklar ve basınçlar yaratabilir. Her bir lazerin gücü, nükleer bir bombayla sağlanabilir. Ancak böyle bir cihaz, sadece tek bir kullanımlık olabilir. Bu dev lazer ışınlarını ateşlemenin bir amacı, bir odayı 10 üzeri 29 Kelvin derecesine ısıtarak içerde yanlış bir boşluk yaratmaktır. Bir diğer amaçsa, birbirlerine Planck mesafesinde olacak bir çift küresel tabakayı sıkıştırmak ve Casimir etkisiyle negatif enerji yaratmak olabilir. Her iki durumda da, oda içinde evrenimizi bir diğerine bağlayacak bir solucan deliği açılarak kaçmamız sağlanmalıdır. Su anda bilim adamlarının kullanabildiği en büyük güç üreten cihaz, Large Hadron Collider'dır. 2007'de devreye girmesiyle 14 trilyon elektron volt üretmesi bekleniyor, ancak bu değer bile yanlış boşluk yaratmak için gereken enerjinin katrilyonda biridir. Ancak, güneş sistemimizin çapında bir parçacık hızlandırıcısı da işi görebilir. Devasa büyüklüklerdeki sac mıknatıslar, göktaşları üzerine stratejik aralıklarla yerleştirilebilir. Bunun amacı, Güneş çevresinde hedef alınan bir ışını kırmak ve odaklamaktır. Ayrıca Large Hadron Collider'ın, dev halka çevresinde yarı-atomik parçacıkları güçlendirmek için radyo frekansı enerjilerini kullanan dev parçacık hızlandırıcı teknolojisinin son örneği olabileceğini not etmekte yarar var. Fizikçiler, lazerle çalışan ve milyarlarca elektron volt üretebilecek hızlandırıcıların masa üstüne koyulacak boyutlarını geliştirmeye başladı bile. Bilim adamları bugüne kadar, güçlü lazer ışınlarını kullanarak metrede 200 milyar elektron volt hızını elde ettiler, ki bu yeni bir rekordur. Süreç çok hızlı ilerliyor ve enerji faktörü her 5 yılda 10 faktör büyüyor. Gelişmiş bir uygarlığın bunları mükemmelleştirmek için uzun yılları var. Buraya kadar saydığımız kurt deliklerinin işe yaramadığını varsayalım. Belki de kararlı değillerdi, içinden geçilemeyecek kadar küçüktüler ya da radyasyon etkisi bakımından çok yoğundular. Peki ya geleceğin bilim adamları, bir kurt deliğinden yalnızca atom boyutundaki parçacıkların güvenle geçeceklerini saptarsa? Durum böyleyse, zeki uygarlığın tek bir seçeneği kalır: diğer tarafta insan uygarlığını yeniden yaratmak için kurt deliğine bir nanobot gönderilmelidir. Aslında bu, doğada hep var olan bir süreçtir. Bir meşe ağacı, yeni bir ağaç yaratmak için gereken tüm genetik bilgiye sahip tohumları üretir ve yayar. Bu tohumlar ayrıca, kolonileşmeyi mümkün kılacak yeterlilikte besinle doludur. Nanoteknolojiyi kullanan gelişmiş bir uygarlık, bu kendi kendini kopyalayabilen, minik makine içine büyük miktarlardaki bilgiyi kodlayabilir ve bu makineyi boyutsal bir geçiş noktasına gönderebilir. Atom boyutlarındaki madde, ışık hızında yolculuk yapabilir ve kararlı ve değerli minerallerle dolu bir aya inebilir. Yerleştikten sonra, elindeki hammaddelerden faydalanarak kendinin milyonlarca kopyasını yapacak kimyasal bir fabrika yaratabilir. Bu yeni robotlar, daha sonra diğer yakın aylara ateşlenerek yeni fabrikalar kurar ve daha milyonlarca kopya oluşturur. Kısa bir süre sonraysa, trilyonlarca robot uzay aracından oluşan bir küre, ışık hızına yakın genişler ve tüm galaksiyi ele geçirir. Ardından bu robot araçlar, dev biyoteknoloji laboratuarları kurarlar. Taşıdıkları çok değerli bilgiyi Ğyani uygarlığın en eski yerlilerinin yeniden yüklenmiş DNA sekanslarını- kuvözlere enjekte ederler ve tüm türü klonlarlar. Geleceğin bilim adamları, yerel halkın kişiliklerini ve anılarını bu nanobotlara kodlamayı başarırsa uygarlık yeniden doğmuş olacaktır. \"Bu, Arthur C. Clarke'ın 2001: A Space Odyssey hikayesinin temelini oluşturuyordu. Clarke'ın hikayesi, belki de dünya dışı bir zekayla karşılamanın bilimsel olarak en doğru anlatımıydı. Filminde, bu mantık bilim adamlarınca ilk dakikalarda birleştirilmişti, ancak yönetmen Stanley Kubrick son düzeltmelerinde söyleşileri kesip attı. Garip Ama Gerçek: Kulağa biraz fantastik gelse bile, tüm bu senaryolar geleceğin uygarlığının kapasiteleri dahilindeki fizik ve biyoloji kanunlarıyla tutarlılık gösterir. Bunların tümü, genişleyen bir evrenin son günlerini yaşayan uygarlığın yegane kaçış şansları olabilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/fizikcilerden-bs-meson-parcaciklari-uzerine-yeni-kesif/", "text": "Syracuse Üniversitesi'nde bulunan bilim insanları madde ve antimadde üzerine dengeyi açıklayabilecek Bs mezonlarıyla ilgili yeni bir keşif yaptı. Bu keşif sayesinde evrende maddenin antimaddeden neden daha fazla olduğunun açıklanabileceği söylenirken Prof. Sheldon Stone ve çalışma arkadaşları, CERN'de gerçekleştirilen çalıştayda sonuçları paylaştı. CERN'de bulunan ve bir süredir yeniden gündemi meşgul etmeye başlayan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı, büyük patlama sonrasında maddenin evrene nasıl yayıldığına ilişkin araştırmalar yapıyor. Bu merkezde Dünya genelinde 800'den fazla mühendis ve bilim adamı, deney kapsamında çalışırken Prof. Stone Sirakuza, merkezde 15 fizikçiye başkanlık ediyor. Sirakuza, pek çok uluslar arası çalışmanın Bs mezonlarıyla ilgilendiği bu parçacığın madde ve antimadde arasında salınım yaptığını söylüyor. Bu parçacığın özelliklerinin anlaşılması ile yük-denkliği ihlali aydınlatılabilecek ve evrende madde antimadde arasında ki denklik ile en önemli sorulardan birine cevap bulunmuş olacak. Bilim insanlarına göre evrende 14 milyar yıl önce enerji, madde ve antimadde olarak eşit oranda birleşti. Ancak evrenin genişleyip soğumasıyla birlikte bu dengede değişmeye başladı. Antimaddenin önemli bir kısmı büyük patlama sonrasında yok oldu ve geriye yıldızlar ile galaksileri oluşturan maddeyi bıraktı. Stone, yük denkliğini bozacak bu olayın evrenin bugün ki halini almasını sağladığını söylerken antikuark ve garipsi kuarkın güçlü bir etkileşimde olduğunu ve cevabın Bs mezonunda yattığını söylemekte. Stone ve çalışma arkadaşları Fermilab'ta CDF ve Co ismi verilen dedektörler üzerinde bazı çalışmalar yürüttü. Bu çalışmalarda alınan sonuçlara göre standart modelden gelen Bs mezonları, madde-antimadde salınımlarını gösteriyor olsa da belirsizlikler, kesin sonuçların sunulmasını engelliyor. Stone ve çalışma ekibi, yeni buldukları bir teknik ile ölçümün fiziğin gizlenmiş olduğu alanları dikkat çekici bir şekilde sınırladığını ve fizikçileri farklı alanlara yönlendirdiğini söylüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/formula-g-izmirde-start-aliyor/", "text": "Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu tarafından bu yıl ikincisi düzenlenen TÜBİTAK Formula G Güneş Arabaları Yarışları'nın birinci etabı 28 üniversiteden 37 takımın katılımıyla yapılıyor. Yarışın ilk etabı olan Ege Kupası, 6-9 Temmuz'da İzmir Pınarbaşı Yarış Pisti'nde gerçekleştiriliyor. Türkiye Kupası ise, 22 Temmuz'da İstanbulPark pistinde yapılacak. TÜBİTAK Formula G'nin birinci etabı İzmir Pınarbaşı yarışlarında araçlar, 2.2 km uzunluğundaki pistte saat yönünde 30 tur atacak. Yarış, ilk aracın damalı bayrağı görmesi veya başlangıçtan itibaren 2 saatin dolmasıyla sona erecek. 9 Temmuz'da yapılacak İzmir finalinde dereceye giren ilk üç takıma kupa verilecek. Takımlar İstanbulPark'taki ikinci etapta, İzmir'de aldıkları dereceye göre sıralanacaklar. TÜBİTAK Formula G yarışı, TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi koordinatörlüğünde, alternatif enerji kaynaklarının kullanımını teşvik etmek ve gençlerin bilimsel projelerini göstermelerine olanak sağlamak amacıyla düzenleniyor. Formula G yarışlarında, Uluslararası Otomobil Sporları Federasyonu'nun pist yarışları için koyduğu kurallar geçerli. TÜBİTAK Formula G Güneş Arabaları Yarışı ilk kez, 30 Ağustos 2005'te, İstanbulPark'ta düzenlenmişti. İlk yarışta ODTÜ Robot Topluluğu birinci, Atılım Üniversitesi ikinci, Yeditepe Üniversitesi de üçüncü olmuştu. Bu yıl, teknik kuralların değiştirilmesiyle, yarışa modifiye araçların yanı sıra, yeni tasarımlar da katılıyor. TÜBİTAK ve İzmir Büyükşehir Belediyesi, Pınarbaşı Pisti'ne kent merkezinden otobüsle ulaşım sağlayacak. Otobüsler, 9 Temmuz sabahı saat 8:30'da ve 9:00'da Konak Meydanı'ndan ve Bornova Ege Üniversitesi Metro Durağı önünden hareket edecek. Pınarbaşı Yarış Pisti'nden dönüş seferleri ise saat 16.00'da yapılacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/foton-bazli-cip-gelistirildi/", "text": "Yeni bir buluşla, veri aktarımı için elektron yerine foton kullanan optik mikroçipler gelecekte, süper-hızlı mikroişlemcilerin omurgası olabilecek. Işık verinin aşırı hızlı aktarımı için bilim insanlarının hayalini süslüyor. Işık paketlerinin, bir elektrik devre misali açılıp kapansı mikroçip düzeneğinde gerçekleştirildiğinde bu mümkün olacak. Ancak fotonların birbirleriyle ve diğer parçacıklarla çok zayıf şekilde etkileşime girmeleri nedeniyle onlara veri depolatmak şimdilik pratik olarak sadece bir tasarı. Bugünkü düzenekler ışığı veri aktarımında kullanırken, optik paketler önce elektronik forma dönüştürülüyor ve daha sonra veri bunlar aracılığıyla depolanıyor ve işleniyor veya aktarılıyor. Elektronlar arasındaki etkileşim onların veri taşıma hızını düşürüyor, bu pratik engel elektrona dayalı çiplerin birgün gelecekte bir 'doğal limit'e takılacağı endişesini yaratıyor. Bu doğal limiti aşma iddiasındaki IBM'in Cell çipinde 7 çekirdek bulunuyor. Uzmanlar, 10-15 yıl sonrasında bir çipe onlarca çekirdeğin sığdırılacağını öngörüyor. Bu öngörü, habere konu olan çipi geliştiren IBM Watson Araştırma Merkezi uzmanı Yurii Vlasov'a ait. Vlasov'a göre, yüzlerce çekirdeği bir çipe sığdırmanın tek yolu fotonlar. Optik mikroçip düzeneğinde ışık paketlerinin tutulduğunda nereye yönlendirileceğinin ayarlanması sorunu ortaya çıkıyor. Bunu router sağlıyor, ışık paketlerinin koordineli bir şekilde yönlendirilmesi için, ışık devresini oluşturan paketlerin birbirlerine 'çarpmadan' hareketlendirimesi gerekiyor. Işık fotonları arasındaki trafiğin bu açıdan denetlenmesi için bazılarının filtrelenerek geciktirilmesi anlamına geliyor. Işığın 1 nanosaniye geciktirilmesi için, 21 santimetre kalınlığında fiber filtreden geçmesi demek. Bu kalınlık mikroçip için pratik değil. IBM uzmanlarının geliştirdiği optik devre çipte 10 bit veriyi ışıkla tutabiliyor. Optik devrede silikon dioksitten oluşan bir 'fotonik kablo' bulunuyor. Bu kablo ışığı, fotonları kanalize ediyor. Bu sistemde fotonları 1 nanosaniye geciktirmek için 7 cm'lik kablo yeterli oluyor, çünkü silikon camdan daha yüksek bir yansıtma potansiyeline sahip, böylece ışığı daha fazla yavaşlatıyor. Vlasov, ışığın geciktirilmesini artırmak için, bu kabloları bir zincir şekilde doluyor, böylece yansıtma etkisi kıvrımların içinde tekrarlama yoluyla pekiştiriliyor. Vlasov çipte 0.03 milimetre kare bir alanda, ışığı 0.5 nanosaniye geciktirdiklerini ifade ediyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/fotonlar-yoluyla-kuantum-isinlanma-gercek-oldu/", "text": "Fizikçiler için uzun yıllardır devam eden ışınlanma serüveni 2006 yılında gerçekleştirilen bir çalışma ile ışık ve gaz atomları arasında başarı ile gerçekleştirilmişti. Niels Bohr Enstitüsünde yapılan bu çalışma sonucunda bilim adamları, atomlara yüklenen bilginin fotonlar yolu ile ışınlanıp, ışınlanamayacağı üzerinde çalışmalara başlarken pek çok kişi için insanın benzer bir şekilde ışınlanıp ışınlanamayacağı sorusu gelmişti. Maddenin ışınlanması işleminde foton çiftleri kullanılırken foton çiftlerinin birbiri ile aynı özelliği göstermesi istenir. Basit bir örnek ile bir fotonun Ay'a gönderilmesi ve Dünya'da yer alan diğer çiftin uyarılması sonucunda fiziksel bir bağ kurulmamasına rağmen çiftler etkilenmektedir. Bu işlem sırasında foton çiftleri ile kuantum şifreleme işlemi kullanılarak diğer fotona gönderim yapılmaktadır. Atomların kodlanması şeklinde gerçekleşen bu işlem sırasında kodlar, merkezde işlenmekte ve diğer merkezde yer alan aynı tip atomlar birleştirilerek aynı madde elde edilmektedir. Işınlanma işlemi sırasında asıl maddenin yok olması pratikte gerçekleştirilmiş bir çalışmadır. Geçtiğimiz günlerde ScienceDaily'de yayımlanan bir haberde fotonlar kullanılarak 25 km öteye kuantum ışınlanmanın başarı ile gerçekleştirildiği belirtildi. Cenevre Üniversitesi'nde görev alan fizikçiler tarafından gerçekleştirilen bu çalışmada fotonun kuantum hali 25 km uzaklıkta yer alan kristale optik fiberle ışılandı. Yaklaşık 10 yıl önce gerçekleştirilen benzer çalışmada mesafe 6 km iken bugün, bu rakamın yaklaşık 4 katı kadar mesafeye kuantum ışınlanma gerçekleştirildi. Maddeden geçen ışıl, fotonun kristale teleportasyonu için kullanılırken bu çalışma ile maddenin yalnızca kompozisyonu değil aynı zamanda halinin de önemli olduğu görüldü. Felix Bussieres ve meslektaşları tarafından Nature Photonics'de raporlanan deneyler ile fotonun kuantum halinin kristale ışınlanarak doğrudan etkileşimden korunabileceği doğrulanmış oldu. - J. G. Bohnet, K. C. Cox, M. A. Norcia, J. M. Weiner, Z. Chen, J. K. Thompson.Reduced spin measurement back-action for a phase sensitivity ten times beyond the standard quantum limit. Nature Photonics, 2014; 8 (9): 731 DOI:10.1038/nphoton.2014.151"} {"url": "https://www.onlinefizik.com/fotonlarin-enerjisi/", "text": "Gözlem ve deneyler, bizi ışığın doğrusal ve küresel yayıldığı gibi çelişkili bir sonuca götürür. Çelişkili gibi gözüken bu durumu, ışığın yapısını oluşturan enerji paketlerinin doğrusal yayılmada bir taneciğin doğru bir çizği boyunca hareketi şeklinde değil, küresel yayılmada ise ışığın su dalğası gibi küresel yayılmadığı düşüncesiyle çözebiliriz. Karanlık ortamda bir ışık demetini gözlersek, demetin genişliyerek yayıldığını görürüz. Eğer bu gözlem ışığın yayıldığı ortamda hiçbir atomun olmadığı boşlukta yapılsaydı, ışık demetini göremezdik. Işık demetini görebilmemiz, demet içinde kalan atomların sadece demet doğrultusu boyunca foton salmadıklarını, demet dışına doğru farklı doğrultularda foton saldıklarını gösterir. Girişim deneylerinde aydınlık ve karanlık şeritlerin oluşumu, aydınlık ve karanlık noktaların oluşumu ile izah edilir. Foton-atom etkileşmesi varsayımlarına göre foton salımı yapan atomlar aydınlık, foton salımı yapmayan atomlar ise karanlık noktaları ifade eder. Işıma varsayımına göre girişim deneylerinde aydınlık ve karanlık noktaların oluşum varsayımı, ışığın maddesel ortamda ilerlerken aydınlık ve karanlık noktaların oluşması gerektiği düşüncesine götürür. Buna göre ışığın ilerlemesini sadece foton salımı yapan atomlarla izah edemeyiz. Işık ilerlerken aydınlık ve karanlık noktaların oluştuğu varsayımından hareketle, ışığın ilerlemesinde sadece aydınlık noktalardan salınan fotonları dikkate aldığımızda, bu durumda ışığın ilerlemesinin her adımında aydınlık nokta sayısı gitgide azalacak ve kısa bir mesafe sonrası bitecek ve dolayısıyla ışıkta sonlanacaktır. Bu nedenle karanlık noktaları ifade eden atomlarca soğrulan fotonun enerjisinin en azından fotonun yayılma hızına eşit bir hızla herhanği bir şekilde komşu atomlara geçmesi gerekmektedir. Atomların foton salıp salmamasında diğer koşullarla birlikte bu enerjininde rolü olması gerekmektedir. Işıma varsayımını atomların sadece foton salıp salmamasında değil, atomların kendisini oluşturan parçacıklardan birinin salınıp salınmamasındada genelleştirebiliriz. Atomdan foton veya kendisini oluşturan bir parçacığın salınıp salınmamasını; atomun yapısı, gelen enerji ve gelen enerjinin geliş durumuna göre izah edebilmeyi düşünebiliriz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/frekans/", "text": "Frekans bir olayın birim zaman (tipik olarak 1 saniye) içinde hangi sıklıkla, kaç defa tekrarlandığının ölçümüdür, matematiksel ifadeyle periyodun çarpmaya göre tersidir. Bir olayın frekansını ölçmek için o olayın belirli bir zaman aralığında kendini kaç kere tekrar ettiği sayılır sonra bu sayı zaman aralığına bölünerek frekans elde edilir. SI birim sisteminde frekans, Hertz ile gösterilir. Bir Hertz, bir olayın saniyede bir tekrarlandığı anlamına gelir. Olayın iki Hertzlik bir frekansa sahip olması ise, olayın saniyede kendini iki kere yinelediğini ifade eder. Frekansı ölçmenin başka bir yolu ise olayın kendini tekrar etmesi arasında geçen süreyi tayin etmektir zira frekans bu sürenin çarpmaya göre tersi olduğundan dolaylı olarak elde edilebilir. İki yineleme arasında geçen süreye periyot denir ve fizikte genellikle T ile gösterilir. Bir dalganın frekansı, dalgaboyuyla ilişkilidir. Dalganın dalgaboyuyla frekansının çarpımı, o dalganın hızını belirler. Dolayısıyla dalgaboyu bilinen bir dalganın frekansı bu ilişki kullanılarak belirlenebilir. ifadesine dönüşür. Dalgalar bir ortamdan başka fiziksel yoğunluğa sahip bir ortama geçtiklerinde frekansları değişmez ancak hızları ve dolayısıyla dalgaboyları değişir. Doppler Etkisi dışında frekans hiç bir fiziksel olay dolayısıyla değişmez, diğer bir deyişle evrensel bir fiziksel değişmezdir. Orkestrada bütünlüğü sağlamak için akort sesi olarak verilen la notası 440 Hz frekansına sahip bir titreşimdir. İnsan kulağı 20-20.000 Hz aralığındaki titreşimlere tepki gösterir. Şebekeden dağıtılan elektrik, saniyede 60 kere salınan alternatif gerilimdir. Elektrikli eşyaların üzerinde AC 220V 60Hz uyarısı cihazın, 60 Hz' lik 220 Volt genlikli alternatif gerilimle çalıştığı anlamına gelir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/frizbi-nasil-ucar/", "text": "Bir kuşun veya uçağın kanadı gibi burada da frizbinin şekli uçma yeteneğindeki en önemli etkilerden. Eğer frizbinin köşesinden bakarsak, bir uçağın ön kanatları gibi yuvarlatılmış bir yapıya sahip olduğunu görürüz. Uçağın havaya kalmasında etken olanın uçağın kanadının üst yüzü olduğunu biliyoruz. Aynı prensip frizbiler için de geçerlidir. Hava frizbinin yuvarlatılmış üst yüzeyinden geçerken hızlanır ve bu hava hareketinin üst kısımda hızlanması sonucunda burada basınçta azalma meydana gelir. Alt kısımdaki yavaş have hareketinin olduğu bölgelerde ise basınç daha yüksektir. Bu basınç farkı frizbinin yukarı doğru kalkmasını sağlar. Evet frizbinin şekli onun yükseklere çıkarırır ama uçabilmesi için daha fazlasına ihtiyaç vardır. Frizbiyi kendi etrafında döndürmeden fırlatmayı denerseniz yalpalayıp düştüğünü görürsünüz. Frizbinin şekli yukarı çıkmasında etkendir belki ama, frizbi kararsızdır; dik bir şekilde duramaz ve sonunda düşer. Tüm uçan cisimlerin uçuş sırasında dengeli olmasını sağlayacak bir şeyler vardır. Bu kuş ve uçaklarda kuyruk kısmıdır. Frizbide is dengeyi sağlayan uçarken yaptığı kendi etrafında dönme hareketidir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/fuzyon/", "text": "Nükleer kaynaşma , parçalanmanın tersine çok hafif iki çekirdeği birleştirerek daha ağır bir çekirdek oluşturmak ve bu şekilde açığa çıkan bağ enerjisini kullanmaktır. Ama bunu denetim altında oluşturmak oldukça zor bir iştir. Çünkü çekirdekler pozitif elektrik yükü taşır ve birbirlerine yaklaştırmak istenildiğinde çok şiddetli bir şekilde birbirlerini iterler. Bunların kaynaşmasını sağlamak için aralarındaki itme kuvvetini yenebilecek büyüklükte bir kuvvetin kullanılması gerekmektedir. Gereken bu kinetik enerji , 20-30 milyon derecelik bir sıcaklığa eşdeğerdir.46 Bu olağanüstü bir sıcaklıktır ve kaynaşma tepkimesine girecek maddeyi taşıyacak hiçbir katı malzeme bu sıcaklığa dayanamaz. Yani bu birleşmeyi gerçekleştirecek bir düzenek yeryüzünde yoktur. Güneş saniyede 4 milyon ton, dakikada ise 240 milyon ton madde kaybetmektedir. Güneş'in, 3 milyar yıldan beri bu hızla enerji ürettiğini varsayarsak, bu süre içinde kaybetmiş olduğu kütle 400.000 milyon kere milyon ton olacaktır ki, bu değer, yine de Güneş'in şimdiki toplam kütlesinin 5000'de biri kadardır. Bu miktar, 3 milyar yılda 5 kg'lık bir taş yığınından 1 gram kum eksilmesi gibidir. Bundan da anlaşılacağı gibi Güneş'in kütlesi öyle büyüktür ki, bu kütlenin tükenmesi çok uzun bir zaman gerektirir. Nükleer kaynaşma , parçalanmanın tersine çok hafif iki çekirdeği birleştirerek daha ağır bir çekirdek oluşturmak ve bu şekilde açığa çıkan bağ enerjisini kullanmaktır. Ama bunu denetim altında oluşturmak oldukça zor bir iştir. Çünkü çekirdekler pozitif elektrik yükü taşır ve birbirlerine yaklaştırmak istenildiğinde çok şiddetli bir şekilde birbirlerini iterler. Bunların kaynaşmasını sağlamak için aralarındaki itme kuvvetini yenebilecek büyüklükte bir kuvvetin kullanılması gerekmektedir. Gereken bu kinetik enerji , 20-30 milyon derecelik bir sıcaklığa eşdeğerdir.46 Bu olağanüstü bir sıcaklıktır ve kaynaşma tepkimesine girecek maddeyi taşıyacak hiçbir katı malzeme bu sıcaklığa dayanamaz. Yani bu birleşmeyi gerçekleştirecek bir düzenek yeryüzünde yoktur."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/galaksi-merkezinde-bulunan-gizli-cisme-iliskin-yeni-veriler/", "text": "Yaklaşık beş yıllık süreçte astronomlar tarafından galaksimizin merkezinde yer alan ilginç bir cisme yönelik çalışmalar yürütülmekteydi. Bu beş yıllık periyot içerisinde bilinmeyen cismin galaksi merkezinde bulunan kara deliğe doğru ilerleyen, gaz bulutu olduğundan şüphe edilmekteydi. Cisim üzerinde yapılan incelemeler UCLA'da görev alan astronomlar tarafından, kara deliğe en yakın olduğu an üzerinde yoğunlaştı. Astronomlara göre G2 olarak adlandırılan nesnenin ne olduğu hakkında artık net bilgiler elde edildi. Andrea Ghez önderliğinde çalışmalarını yürüten ekip, G2'nin kara delik etrafında yörüngeye girmiş olan gaz ve tozlar tarafından örtülmüş binary yıldız çifti olduğunu söylüyor. Bu cismin hareket alanında kara deliğin devasa çekim kuvvetinin etkili olduğu ve hareketlerin kara delik tarafından yönlendirildiği belirtiliyor. Astrophysical Journal Letters bülteninde yayınlanan araştırma detaylarına göre G2 olarak adlandırılan cisim, hidrojen bulutu olsaydı kara delik etrafında parçalanacak ve kara deliğin mevcut durumunu etkileyecekti. Ghez'e göre G2, yaşamayı bırakmış ve yörüngesinde ilerlemeye devam eden bir binary yıldız çifti. Sıradan bir gaz bulutunun kara delikten etkilenmeden devam edebilmesi ise mümkün olarak görünmüyor. Bir kara delik doğrudan varlığını göstermese de yakınlarında yer alan yıldızlara uyguladığı etki nedeniyle varlığı tespit edilebilir. Yine oldukça büyük olan kara delik etrafında diğer pek çok yıldızı gözleyen Ghez, G2'nin kara delik etrafında birleşen iki yıldızdan oluştuğunu söylüyor. Bu birleşmede kara deliğin devasa çekim gücüde etkili görünüyor. Ghez'e göre galaksimizde bulunan devasa yıldızların, yıldız çiftlerinden meydana geldiği düşünülüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/galieo-galilei-2-bilimin-en-buyuk-kan-davasi/", "text": "Galieo Galilei, evrenin merkezinin Güneş olduğu fikrini kabul etmiş, bu nedenle de Vatikan'ı karşısına almıştı... İddianın doğruluğuna ilişkin özür, geç de olsa, tam 359 yıl sonra dile getirilmişti. Amansız çekişme çok eski yıllara uzanmakla birlikte tüm dünya bu haberle çalkalanmıştı. 1992'de Vatikan, \"evrenin merkezi dünyadır\" savını geri çekip, Toscanalı inatçı bilim adamının haklılığını kabul ediyordu. Papa II. Jean Paul, yaptığı açıklamayla, Kutsal Roma Katolik Kilisesi ile fizikçi ve gökbilimci Galileo Galilei arasında yaşanan, bilim tarihinin en uzun süren kan davasını da noktaladı. Birçok kişi için Vatikan'la Galilei arasında yaşanan çekişme, bilimin dinsel dogma karşısındaki zaferinin bir simgesi. Galilei'nin asıl \"suçu\" dinsel değerlere aykırı düşen görüşlere ya da dini inkara değil, daha sıradan bir nedene dayanıyordu. O, Aristoteles'in eski öğretilerini çürütmüş, dolayısıyla antik Yunan filozoflarının \"kuşku duyulmaması gereken\" iddialarına dayanan ünlü akademisyenlerin kovanına çomak sokmuştu. Galilei'nin çıkışlarından rahatsız olan dönemin bilim otoriteleri, bu çatlak sesi susturması için Vatikan'a baskı yapmışlardı. Geleceğin dahisi Galileo Galilei, 15 Şubat 1564'te Pisa'da dünyaya geldi. Babası Vincenzo Galilei, Floransa'nın ünlü bir ailesinden gelmekle birlikte, orta halli bir adamdı; kendisini daha çok felsefeye vermişti. Çocukluk yıllarını babasının entelektüel yaşam tarzı şekillendirmişti. Galilei, ilk önce Güzel Sanatlar Akademisi'ne yazıldı; ancak, 17 yaşında babasının isteği üzerine Tıp Fakültesi'ne başladı. Onun gözü ise, mekanik bilimlerdeydi. Matematiğe büyük bir merak sarmış, makinelerin matematiksel hesaplamaları konusunda yoğunlaşmıştı. 18 yaşındayken, babası da Floransa'ya dönünce, meydanı boş buldu ve üniversite derslerini bir kenara bırakarak, bir aile dostundan gizlice matematik dersleri almaya başladı. Öğretmeni Ostilio Ricci, matematikle birlikte fiziğe de meraklıydı. Arkhimedes'in hayranıydı; bu büyük bilginin tüm eserlerini ezberlemiş, icatlarına temel olan matematik kurallarını incelemişti. Galilei, aldığı dersler sırasında devrim yaratacak fikirlerini de şekillendirmeye başlamıştı: Gezegenlerin hareketleri gibi doğal fenomenler matematikle açıklanabilirdi. Bu iddia, şimdi çok aykırı görünebilir, ancak, 16. yüzyılda evrenle ilgili araştırmalar yapan bilim adamları tek bir kaynağa dayanıyorlardı: Yunanlı filozof Aristoteles, M.Ö. 4. yüzyılda, bilime ilişkin her türlü yaklaşımı inceleyen düşünür, gününün koşullarında pek çok soruyu cevaplamaya çalışmıştı. Galilei, Pisa Katedrali'nde otururken, tavanda asılı duran lambanın gidiş gelişleri dikkatini çekti. Lamba bir düzen içinde sallanıyordu. Bu konuda yaptığı deneyler sonucunda; salınımların eşzamanlı olduğunu, matematik kurallarını izlediğini; dolayısıyla, zamanı belirtmede sarkacın kullanılabileceğini ortaya koydu. Ayrıca, bu yöntemle hastaların nabızlarını ölçmeye yarayan bir de cihaz geliştirdi. Buluşu, Galilei'nin tıp profesörlerini bir süreliğine memnun etmişti. Ancak 1585'te, kendisine destek verilmesi isteğini reddettiler ve saygısızlık ettiği gerekçesiyle onu kovdular. Bu olayı izleyen yıllarda, zamanının büyük bir bölümünü matematik öğrenmeye ve çalışmalarına ayırdı. Artık tek bir hayali vardı: profesyonel bir matematikçi olmak.1588'e gelindiğinde, beş üniversiteden ret cevabı almış, hatta bir ara doğduğu kentten ayrılmayı bile düşünmüştü. Ancak, sonunda Pisa'da üç yıllığına matematik dersi verme isteğini kabul ettirdi. Tabii ki, burada da rahat durmayacak ve meslektaşlarını kızdırmaya devam edecekti. Meslektaşlarından bir kısmı, deney yönteminin Aristoteles'e körü körüne bağlanmaktan daha doğru bir yol olduğunu kabul ediyordu. Ancak yine de, \"cisimlerin düşüşü\" ile ilgili Aristoteles'in geliştirdiği fizik yasasını benimsiyorlardı: Ağır cisimler daha hızlı, hafif cisimler daha yavaş düşer. Galilei ise, bu yasayı çürütmeye koyuldu. O; kağıt, tüy gibi hafif cisimlerin yavaş düşmesinin havanın karşı koymasından ileri geldiğini; gerçekte ise, aynı yükseklikten bırakılan farklı ağırlıktaki iki cismin, yere aynı zamanda düşeceğini ileri sürüyordu. Pisa'daki ünlü eğri kuleye çıktı, biri büyük, ağır; diğeri küçük, hafif iki topu aynı anda bıraktı. İkisi de aynı anda yere düşmüştü. Bu deney, üniversitedeki diğer profesörleri fazlasıyla kızdırmıştı. Gerçeğin yüzlerine vurulmasını hazmedemeyen okul yönetimi, Galilei'nin sözleşmesini yenilemedi. 28 yaşındaki bilim adamı, başka sulara yelken açmak zorunda kaldı. Uzun uğraşlar sonunda, Padova'ya yerleşti ve kent dükünün himayesi altında Padova Üniversitesi'nin matematik kürsüsünden kabul cevabı aldı. En ünlü keşiflerini ve teorilerini, bu üniversitedeki yılları sırasında gerçekleştirecekti. Galilei'nin altın ve kurşun karışımı topları Pisa Kulesi'nden aşağıya atarak gerçekleştirdiği ileri sürülen deney, bilim adına bir efsane kabul ediliyor. Ancak bu deneyi gerçekleştirip gerçekleştirmediği tartışılıyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Prof. Dr. Giorgio de Santillana, Britannica Ansiklopedisi'nin Galieo Galilei bölümüne yazdığı önsözde, öykünün gerçek temelinin bulunmadığını belirtiyor. Ancak, 1994'te Galilei'nin biyografisini kaleme alan James Reston ise efsanenin doğru olduğu kanısında. Ancak kesin olan, 1586'da Simon Stevin adlı Flaman matematikçinin, Galilei'ninkine tamamıyla benzeyen deneyi 3 yıl sonra gerçekleştirip, sonuçlarını da yayımlamış olması. Stevin de Galilei gibi, Aristotales'in ağır cisimlerin hafif cisimlere oranla daha hızlı düştüğü savını çürütmeye çalışmıştı. Bunu ispatlamak için biri diğerine göre on kat daha ağır kurşun topları, 9 m. yükseklikten aşağıya bıraktı. İki top da aynı anda yere düşmüştü. Galilei belki de hiç gerçekleştirmediği bir deneyle ün kazanmış ve Kilise'ye karşı bunun sonuçlarına katlanmak zorunda kalmıştı. Bu deney yıllar sonra 2 Ağustos 1971'de, Apollo 15'in komutanı Dave Scott tarafından gerçekleştirildi. Scott bir çekiçle kuş tüyünü aynı anda bıraktı. Ay'ın havasız ortamında, iki cisim de aynı anda hızla yere düştüler. 1602'de yine Aritoteles'in yasalarını çürütmeye çalışmakla meşguldü. Çeşitli ağırlıkta toplar alarak, bunların bırakıldıkları zeminin eğrilik derecesine göre yavaş ya da hızlı düşeceklerini kanıtlamaya girişti. Oluğa benzeyen tahta, sırasıyla çeşitli açılarda eğri tutuldu. Cisimlerin ağırlıklarına göre değil, tahtanın eğrilik derecesine göre hızlı ya da yavaş yuvarlandıkları görüldü. Galilei'nin eline koz verecek bir başka olay da, Ekim 1604'te yaşandı. Yıldız patlaması şeklinde tanımlanan üstnova, tartışmayı başlatan kıvılcım olmuştu. Avrupalı gökbilimciler, Ophiucus Takımyıldızı'nda meydana gelen büyük bir patlama keşfetmişlerdi. Halbuki Aristoteles, yıldızların yerlerinden kımıldamayan sabit cisimler olduğunu belirtmişti. Galilei, bu konuyla ilgili olarak pek çok konferansa katılınca, Padova Üniversitesi profesörlerini de karşısına aldı. 1609'da, Hollandalılar'ın uzaktaki cisimleri daha yakın gösteren bir cihazı keşfettiklerini duyması, onun için bir dönüm noktası oldu. Bu cihaz teleskoptu. Galilei, Venedik'teyken kendi adını taşıyan ıraksak mercekli dürbünle bu keşfi geliştirdi ve gökcisimlerini incelemeye başladı. Gördükleri, Aristoteles'in tüm iddialarını yerle bir ediyordu. Önce, Ay üzerinde gözlemler yaparak dağların yüksekliğini ölçtü. Güneş üzerindeki lekeleri saptadı. Bugün de \"Galilei Uyduları\" diye anılan, Jüpiter'in ekseninde dönen uyduları keşfetti. Ancak en çok endişe uyandıran buluşu Venüs'tü. Galilei, Venüs'ün de Dünya'nın hareketlerine benzer evreler geçirdiğini gördü. Aristoteles'e göre Dünya, evrenin merkeziydi ve diğer gezegenler onun yörüngesinde yer alıyordu. Dolayısıyla, Venüs'ün tam bir daire çizmesi gerekliydi, yarım daire değil. Ancak, teleskopu bunu göstermiyordu. Galilei, Dünya'nın evrenin merkezi olmadığına ilişkin çok somut bir kanıt elde etmişti. Buluşlarını 1610 yılında yayımladığı Yıldızların Habercisi başlıklı kitabında açıklayınca, büyük bir yankı uyandırdı ve uluslararası alanda ün kazandı. Bu kitapla Vatikan'ın dikkatini de üzerine çekmişti. Başta her şey iyi gidiyordu: Papanın gökbilimcilerine teleskopuyla bir sunum yapması için davet edilmişti, bunun yanı sıra iddialarını sevinçle karşılamışlardı. Ancak Galilei, iki konuda Vatikan'ı karşısına aldı. Keşiflerinden de aldığı cesaretle, Güneş Sistemi'nin merkezinin Güneş olduğunu kendisinden 70 yıl önce ileri süren Kopernik'i destekledi. İkinci olarak da, teleskopuyla gökyüzüne bakmak istemeyen Aristotelesçilerle yine dalga geçti. Ünleri ve meslekleri tehdit altına girmeye başlayan bilim adamları, Galilei'nin Kopernik'i desteklemesiyle İncil'e sarıldılar. Yehova'nın Eski Ahit'inde aradıklarını buldular: Bir öyküde, Güneş'in hareketsiz durduğunun \"varsayıldığı\" belirtiliyordu. Bu da, aslında Güneş'in hareket ettiği anlamında yorumlanabilirdi. Galilei'nin düşmanları, Kopernik ve onun görüşlerini benimseyenlerin Kutsal Kitap'ın doğruluğunu karalamaya ve yalanlamaya çalıştıklarını ilan ettiler. Bu nedenle de dini inkar suçunu işlediklerini öne sürdüler. Vatikan'ın şüpheli inkarcıları araştıran görevlileri konuya el koymakta geç kalmadılar. Galilei için bundan sonraki durak artık belli olmuştu: Engizisyon! 5 Mart 1616'da, Yüksek Din Kurulu bir emirname yayımladı. Engizisyon kurumunun yüksek mahkemesi sayılan bu kurul, emirnamesiyle, Kopernik'in bütün kitaplarını yasaklıyordu. Ondan birkaç gün sonra da, kardinal Bellarmino, Galilei'yi sarayına çağırarak, papa ile Yüksek Kurul'un ortak emrini bildirdi. Kendisinden Kopernik'in görüşlerine katılmaktan vazgeçmesini istedi. Galilei boyun eğer gibi göründü. Çünkü bunun bir oyun olduğunu, karşı gelecek olursa Bellarmino'nun bunu \"suçu açıkça kabul etmek\" sayacağını ve Engizisyon Mahkemesi'nde aleyhinde kanıt olarak kullanacağını anlamıştı. Galilei bu seferlik ucuz atlatmıştı. 1633'te, 69 yaşındaki bilim adamı, dini inkar suçundan Roma'ya çağrıldı. Uzun sorgulamalar sonunda, mahkemenin işkence kararı kendisine bildirilince, birdenbire durgunlaştı. Belki davası uğruna her türlü işkenceye göğüs gerebilirdi, ama, çektiği acıların bilime ne yararı olacaktı ki? Kopernik'in sistemini redde zorlanmıştı, o da bunu kabul etti. İddiasından vazgeçmişti; dizlerinin üzerinde doğrulurken şöyle mırıldanmıştı: \"Her şeye rağmen Dünya dönüyor\". Ömür boyu hapse mahkum edilen Galilei, Floransa yakınlarında bir evde son 9 yılını göz hapsinde geçirdi. Bu soyutlanmış yaşamı sırasında, bilimsel çalışmalarını sürdürdü. Hareket ve güç konusunda yazdığı kitabı Mekanikle İlgili İki Yeni Bilim Üzerine Söylevler ve Matematiksel Kanıtlar , Galilei'nin bilim dünyasına kattığı en önemli eserlerden biri. Bu kitabıyla bir kez daha, bilimsel devrimlerin matematiğe dayandığını kanıtlıyordu. 8 Ocak 1642'de, 77 yaşında öldü. Ölümünden hemen sonra Noel günü, Lincolnshire çiftliğinde, Galilei'nin attığı temelleri geliştirecek bir erkek çocuk dünyaya geldi. Bu çocuğun adı Isaac Newton'dı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/galileo-galilei-1/", "text": "Adı 17. yüzyıl bilimsel devrimi ile birlikte anılan en önemli bilim adamlarından birisi olan Galileo (1564-1642), fizik, matematik ve astronomi gibi konularda çığır açan çalışmalar yapmış ve ilgisi daha çok hareket üzerinde yoğunlaşmıştı. Bu alandaki çalışmalarının sonucunda klasik mekaniğin temellerini kurmuş, Güneş merkezli astronomi sisteminin fiziğini geliştirmiştir. Aristoteles'e göre, her hareket onu hareket ettiren bir kuvvet sonucu meydana gelirdi; cisim bu kuvvet kendisini hareket ettirdiği sürece hareket ederdi. Galilei, günlük gözlemlere uyan bu Aristotelesçi yaklaşımı eylemsizlik prensibi ile yıkmıştır. Eylemsizlik prensibine göre, kendi haline bırakılan cisim, herhangi bir kuvvet etkisinde kalmadığı sürece, durumunu korur, yani hareket halinde ise hareketine, sükunet halinde ise sükunetine devam eder. Galilei'nin üstü kapalı olarak ifade ettiği, Newton'un ise formüle ettiği bu prensip ile yeni bir hareket kavramı ileri sürülmüş oldu. Buna göre, hareket cisimde bir değişiklik yapmaz; hareket bir durumdur, bir noktadan başka bir noktaya geometrik bir geçiştir; durma da harekete karşıt başka bir durumdur. Durma için kuvvet uygulanması gerekmiyorsa, hareket için de kuvvet uygulanması gerekmez; hareketin hızının değişmesi için ise kuvvet gerekir. Eylemsizlik, içinde bulunduğumuz Dünya'da gözlemlenemez; ancak ideal koşullar altında böyle bir durum meydana getirilebilir. Zaten Galilei'nin deneyleri de düşünce deneyleri idi. Galilei için gerçek dünya, matematik bağıntıların dünyası, Platon'un deyimi ile idealar dünyası idi. İçinde yaşadığımız dünyayı anlamak için, idealar dünyasından bakmak gerekliydi. Mükemmel yuvarlaklıktaki toplar, sürtünmesiz düzlemler üzerindeki hareketlerini, yalnızca idealar dünyasında sonsuza dek sürdürürlerdi. Doğa, geometrik harflerle yazılmış bir kitap gibiydi; doğayı anlamak için bu dili bilmek gerekiyordu. Hareket, cisimde bir değişiklik meydana getirmediğine göre, cisim aynı anda birden fazla harekete sahip olabilir. Bu hareketler birbirini engellemez ve birleşerek tek bir yörünge izler. Buradan, fırlatılan bir merminin, düzgün doğrusal hareket ile serbest düşme hareketinin bileşkesi olan parabol biçiminde bir yörünge izlediğini göstermiştir. Galileo'nun hareket konusunda çözüm getirdiği bir diğer konu da serbest düşme hareketi ile ilgilidir. Düşen bütün cisimlerin aynı ivmeye sahip olduğunu göstererek, serbest düşmenin sabit ivmeli bir hareket olduğunu saptamış ve serbest düşmede alınan yolun zamanın karesiyle orantılı olduğunu (S=1/2 gt2) göstermiştir. Sonuç olarak, Galilei'nin mekanik konusunu matematikselleştir-meyi başardığı söylenebilir. Düzgün ve sabit ivmeli hareketleri tanımlamış ve matematiksel formüllerini vermiştir. Modern hareket kavramını Galilei'ye borçluyuz. Galilei teleskopu astronomik amaçla kullanan ilk bilim adamıdır. 1609 yılında yaptığı bir teleskopla önemli gözlemler yapmış ve bu gözlemleri Yıldız Habercisi adlı kitabında vermiştir. Onun astronomide yaptığı gözlemler, Güneş merkezli sistemi desteklediği, Aristoteles fiziğinin geçerli olmadığını kanıtladığı için oldukça önemlidir. En önemli gözlemleri Ay ve Güneş gözlemleridir. Ay'da kraterlerin, dağların ve vadilerin olduğunu görmüş ve bunun Ay ile Yer'in aynı maddelerden yapıldığının kanıtı olduğunu söylemiştir. Güneş'i gözlemlemiş ve Güneş üzerinde bulunan gölgelerin Güneş'in üzerinde yer alan lekeler olduğunu kanıtlamıştır. O zamanlarda, Güneş üzerinde görünen lekelere ilişkin iki açıklama bulunmaktaydı. Bunlardan birincisine göre, bu leke, Merkür'ün Güneş'in önünden geçerken oluşan gölgesiydi. Ancak Galilei bunun olanaksız olduğunu söyler. Çünkü Merkür'ün Güneş'in önünden geçişi yaklaşık yedi saat sürmektedir, ancak bu lekeler yedi saatten çok daha fazla Güneş'in üzerinde yer almaktaydılar. İkinci açıklamaya göre, bu lekeler, Güneş ve Yer arasında bulunan küçük gökcisimlerine aittir. Oysa, bu lekelerin Güneş üzerinde hep aynı yerde bulunduklarını tespit etmiştir. Eğer bu lekeler, küçük cisimlerin gölgeleri olsalardı, gözlem yerine bağlı olarak, Güneş üzerinde farklı konumlarda olmalıydılar. Galilei, Orion kümesini gözlemlemiş ve daha önce bulut olduğu varsayılan bu kümenin gerçekte yıldızlardan oluştuğunu bulmuştur. Yine Samanyolu'nun yıldızlardan oluştuğunu tespit etmiştir. Jüpiter'i gözlemlemiş ve Jüpiter'in çevresinde dolanan dört yıldız belirlemiştir. Bunların Jüpiter'in etrafında dönen uydular olduklarını bulmuş ve Jüpiter'le birlikte uydularını, \"adeta minyatür bir Güneş sistemi\" olarak tasvir etmiştir. Satürn'ün halkasını gözlemlemiş ancak teleskopu güçlü olmadığı için gezegenin halkasını iki yapışık parça olarak görmüş ve bunları uydu zannetmiştir. Gezegenin periyodik özelliğinden dolayı halka bir müddet sonra kaybolmuş ve bu parçaları göremeyen Galilei bu olaya çok şaşırmıştır. Onun bu şaşkınlığı sonrasında yazdığı cümleler ilginçtir: \"Galiba Satürn onları yedi.\" Galilei ayrıca Venüs'ü gözlemlemiş ve Venüs'ün safhaları olduğunu tespit etmiştir. Bu gözlem, Copernicus'un ne kadar haklı olduğunun bir göstergesiydi. Batlamyus sisteminde Venüs, sürekli belli bir uzaklıkta olmalıydı ve sadece hilal şeklinde görülmeliydi. Oysa gözlemler, Venüs'ün bazen çok yakın bazen de çok uzakta olduğunu göstermekteydi. Ayrıca Venüs, sadece hilal olarak değil, değişik hallerde de görünmekteydi. Bu ise ancak Copernicus sistemi ile açıklanabilirdi. Bu da Güneş merkezli sistemi doğruluyordu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gates-bilim-adamlarini-kizdirdi/", "text": "Microsoft Başkanı Bill Gates'in geçen hafta Prag'ta açıkladığı EuroScience projesine bilim adamlarından tepki geldi. Adı EuroScience olan uluslararası bilim kurumu, Microsoft'tan projesine yeni bir isim bulmasını istiyor. EuroScience Başkanı Jean Patrick Connerade, Microsoft nasıl yazılım korsanlığını tasvip etmiyorsa, bizim adımızı da çalmasın şeklinde zehir zemberek bir açıklama yaptı. Avrupa'da bilime gönüllü destek sağlayan önemli kuruluşlardan biri olan Strasbourg merkezli EuroScience'ın üyeleri arasında Nobel ödüllü bilim adamları da buluyor. Dünyanın en büyük yazılım şirketi Microsoft sözcüsü ise isim karışıklığından kaynaklanan 'yanlış anlaşmayı' gidermek için kurumla iletişime geçtiklerini ifade etti. İsim karışıklığının projenin iyi niyetini gölgelemesine izin vermeyeceğiz diyen sözcü, gerekirse ismin değiştirileceğini belirtti. Microsoft'un EuroScience projesi Avrupa çapındaki bilimsel çalışmalara milyonlarca dolar yatırım öngörüyor. EuroScience bilime yapılacak tüm maddi yardımların üst yapısını oluşturacak. Mevcut EuroScience kurumunun başkanı ise Gates'in bu projenin tasarımında kendi kurumlarının adını kullanmasına şaşırdığını belirterek şöyle devam etti: Fakat Gates bizim kurumumuza milyonlarca dolar hibe edecekse, o da güzel olurdu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gelecegin-metalleri-3d-yazicilarla-uretilebilir/", "text": "3-D yazıcılar (3D Printers) gözlükten tıbbi araçlara kadar bir çok şeyi bilgisayarda oluşturulmuş 3d tasarımlar sayesinde herhangi bir kalıba ihtiyaç duyulmadan kolaylıkla üretebilmektedirler. Ancak bu yazıcılar şuana kadar uzay araçları için kullanışlı olamadılar. Bunun nedeni ise bu araçların farklı metallerin özelliklerine sahip tek parçalara ihtiyaç duymasıydı. Bugünlerde, NASA'nın Jet Propulsion Laboratuvarı araştırmacıları tek parça üzerinde bir metal türünden farklı bir metal türüne veya alaşıma geçişe olanak sağlayan yeni bir yazım tekniği ile bunu sorun olmaktan çıkarıyorlar. Bu durumu, JPL'de teknoloji uzmanı olan R. Peter Dillon bu araştırma sonuçlarının gelecekte materyal araştırmalarını değiştireceğini düşündüklerini belirterek bu teknikle oldukça geniş alanda potansiyel alaşımlar üzerine çalışmanın mümkün olduğunu belirtmektedir. Makina mühendisi John Paul Borgonia ise, geçmişte bu tarz geçişlere sahip gradyen metallerin oluşturulduğunu ancak NASA'da yapılan bu çalışmanın bir cisim üretme konusunda ilk olduğunu söylemektedir. Böyle bir makina parçasına neden ihtiyaç duyulmaktadır? Farklı uçlarının farklı üzelliğe sahip olduğu bir metal cisme ihtiyaç duyduğunuzu düşünün. Örneğin bir uç oldukça yüksek bir erime noktasına sahip iken diğer uç düşük bir yoğunluğa shaip olabilir, başka bir uç mıknatıs özellikleri gösterirken diğer uç göstermeyebilir. Elbette bu parçalar ayrı ayrı yapılıp sonradan birleştirilebilir. Ancak özellikle gezegenler arası seyehat yapan uzay araçları için bu tarz uygulamalar iyi değildir. Bunun en önemli nedeni ise bu tarz sonradan birleştirilen parçalar yüksek zorlanma altında parçalanabilirler. JPL bilim adamları bu sorunu çözmeye olanak tanıyan tekniği 2010 yılından beri geliştirmektedirler. Bu çalışmada JPL bilim adamlarının yanısıra, California Teknoloji Enstitüsü ve Pennsylvania Eyalet Üniversitesi'nden araştırmacılarda yer almaktadır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gelecegin-teknolojisi-nanoteknoloji/", "text": "Kozmetik, tıp, enerji ve savunma sanayi başta olmak üzere bütün alanlarda kullanılan malzemelerin yapımın yeni bir boyut getiren nanoteknoloji, bilim dünyasında çığır açıyor. Bu teknolojiyle yapılan cep telefonları, güzellik kremleri, kıyafetler, kameralar ve gözlükler, teknolojinin sonsuzluğunu gözler önüne seriyor. AB'nin de 3.5 milyar euroluk bütçesi ile en büyük 4'üncü alan olarak kaynak ayırdığı nanoteknoloji, mikroteknolojiden sonraki en önemli teknolojik gelişme olarak değerlendiriliyor. Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ekmel Özbay, 'nano' kelimesinin Yunanca'da 'cüce' anlamına geldiğini, nanoteknolojinin atomik seviyedeki teknolojilerle çalıştığını anlattı. Nanoteknoloji üzerine çalışmalarının 10-15 yıl öncesine dayandığını aktaran Özbay, üzerinde değişiklik yapılamayan pek çok maddenin özelliklerinin nanoteknoloji ile değiştirilmeye başlandığını belirtti. Özbay, cep telefonlarının, güzellik kremlerinin, kıyafetlerin, kameraların ve gözlüklerin nanoteknoloji ile yeni bir boyut kazanacağını, bu teknolojiyle üretilen ürünlerin yakın gelecekte vitrinlerde yerini alacağını anlattı. Her teknolojinin malzemeye dayandığını ifade eden Özbay, nanoteknolojinin malzemelerin boyutunu önemli ölçüde küçülteceğini belirtti. Özbay, Boğaziçi Köprüsünün halatlarının kalınlığı 1 metre civarında, epeyce büyük. Nanoteknoloji ile bu 1 santimetreye kadar indirilebilir. Halatlar, küçük olması ile beraber aynı zamanda sağlamlığı da yüksek olan malzemelerden yapılabilir diye konuştu. Nanoteknoloji alanında yaptıkları çalışmalardan söz eden Özbay, aydınlatmada kullanılan ve 'tungsten' diye isimlendirilen lambaların kullanımının nanoteknolojide gelişmeler nedeniyle yakında tarihe karışacağını söyledi. Nanoteknolojiyle yüksek verimliliğe sahip ışık kaynağı elde etmeyi amaçladıklarını ifade eden Özbay, yeni lambaların daha az elektrik tüketerek daha fazla aydınlatma sağlayacağını söyledi. Nanoteknoloji ürünü elektronik aletlerin elektrik tasarrufu sağlayacağına işaret eden Özbay, dizüstü bilgisayarların enerjisinin büyük bölümünün ekran aydınlatmasında harcandığını, nanoteknolojiyle batarya ömrünün uzayacağını, dolayısıyla elektrikten tasarruf edileceğini söyledi. Türkiye'nin nanoteknoloji alanında yapacağı çalışmalar sayesinde, enerji tasarrufunda önemli aşama kaydedeceğini vurgulayan Özbay, Bir anlamda, şu anki elektrik tüketimini arttırmadan, yeni doğalgaz kaynakları ya da yeni nükleer enerji kaynakları kullanmadan, enerji daha verimli kullanıldığından aynı aydınlatma çok daha ucuza ve az elektrik tüketilerek elde edilecek dedi. Özbay, nanoteknolojinin en çok kozmetik sektöründe kullanıldığını ancak gelecekte kullanım alanının hemen her alana yayılacağını bildirdi. Kırışıklık kremlerinin nano kapsüller içine konulduğunda cildin tamamına uygulanabildiğine dikkati çeken Özbay, pek çok kozmetik firmasının bu teknolojiyi kullanmaya başladığını kaydetti. Nanoteknolojinin kanser tedavisine de çok büyük katkılar yapacağını kaydeden Özbay, kanser ilaçlarının nano kapsüllere yükleneceğini anlattı. Bu ilaçların vücuda verilmesinin ardından, nano tabancalarla yalnızca istenen bölgelerde patlatılacağını söyleyen Özbay, ilacın sadece tedavi edilecek noktada uygulanacağını ve tedavide yan etkilerin ortadan kalkacağını söyledi. Özbay, bu teknolojinin kanser tedavisinde kullanılması için 3 yıllık bir sürenin öngörüldüğünü, başlatılan bir projede Gazi Üniversitesi ve Eczacıbaşı firmasıyla çalıştıklarını bildirdi. Nano malzemelerin kullanıldığı tıbbi görüntüleme sistemlerinin çözümlemelerinin daha da artacağına dikkati çeken Özbay, DVD kapasitelerinin artırılabileceğini, bilişim teknolojisinde de büyük bir çığır açılmış olacağını söyledi. Nanoteknolojinin termal kameraların gece görüş sistemleri açısından da yenilikler getirdiğini anlatan Özbay, nanoteknoloji ürünü termal kameraların çok daha uzaktan görüntü alabileceğini belirtti. Nanoteknolojinin günlük yaşamın vazgeçilmez ürünü olan cep telefonlarının küçültülmesine de olanak sağlayacağını kaydeden Özbay, nano malzemelerle yapıldığında cep telefonların boyutlarının bugün kullanılanlara göre 100 kat küçültülebileceğini ifade etti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gelecegin-teleskoplari-yeni-gozlemlere-hazirlaniyor/", "text": "Geride bıraktığımız 2014 yılı, bilim adına pek çok ilkin gerçekleştiği bir yıl oldu. 2015 adına umut verici gelişmelerin yaşandığı bu dönemde gökbilimciler geleceğin teleskopları olarak adlandırılan üç büyük teleskopun temelini atarken bu teleskoplardan ilkinin 2021 yılında gözleme başlaması düşünülüyor. Yeni teleskopların bu alanda rekoru elinde bulunduran W.M. Keck Gözlemevi'ndeki teleskoplardan çok daha büyük ve kapsamlı olması beklenirken gözlemlerin daha geniş alana yayılması düşünülüyor. Henüz prototip aşamasında olan çalışmalar temelde gökyüzünde kolayca hareket edebilecek ve atmosferin bulanıklığını en aza indirgeyecek şekilde oluşturuluyor. Mevcut teleskoplara oranla 100 katı yüksek çözünürlüğe sahip olacak yeni nesil gözlemevleri, büyük patlama sonrası doğan yıldızları ve evrenin genişlemesini daha rahat bir şekilde izleyecek. Ayrıca yıldızların çevresinde bulunan gezegenlerde yaşam arayışı devam edecek. Gökbilimciler için yeni nesil gözlemevleri yalnızca büyük patlama ve sonrasını değil aynı zamanda şuanda sorulamayan soruları da açığa çıkaracak. Son 100 yıllık sürece bakıldığında ortalama 30 yıllık periyotlarda büyük farklılıklarla temeli atılmış yeni gözlemevlerinin olduğunu görüyoruz. Otuz Metre Teleskopu proje yöneticisi Gary Sanders, bu tür çalışmalarda teknolojinin yeni tesislere elverişli bir şekilde gelişebilmesi için 30 yıllık süreçlere ihtiyaç duyduklarını söylüyor. Her yeni teknoloji ürününde olduğu gibi gözlemevlerinin de bir maliyeti bulunuyor. Üç ayrı proje içerisinde her bir projenin bir milyar dolardan daha yüksek maliyete sahip olacağı ve proje sonuna kadar bu maliyetin büyük oranda artacağı düşünülüyor. Bilindiği gibi şu anda rekoru elinde tutan Keck Gözlemevinde Keck I ve II birincil aynaları ortalama 10 m çapa sahiptir. Planlanan projelerde yer alan birincil aynaların ise sırasıyla 24 m 30 m ve 38 olması planlanıyor. GMT Dev Macellan Teleskopu, yeni bir silindirik döner sistem üzerine tasarlandı. Teleskopun %40'lık alanı hava girişleriyle donatılırken gece gözlemlerinde kubbe içi sıcaklık dış sıcaklık ile dengelenebilecek. Las Campanas, Şili'de oluşturulan gözlemevi tahminen ilk gözlemi 2021 yılında yapacak. TMT Otuz Metre Teleskopu, üç ayrı tasarım içerisinde en ilginç olanından oluşacak. Teleskopun yer aldığı daire gündüzleri alüminyumla örtülürken dairenin birbirinden bağımsız hareket edebilen iki halkadan oluşacağı söyleniyor. Teleskopun iki ayrı halkadan oluşması teleskopun farklı konumda yer alan bir yıldıza beş dakika içerisinde dönebilmesini sağlayacak. Mauna Kea, Hawaii'de inşa edilen yapı ilk gözlemini tahminen 2023 yılında yapacak. E-ELT Avrupa Teleskopu ise inşa aşamasında olan üç teleskop içerisinde en büyük olanı. Bu teleskopta Keck teleskopuna oranla 10 kat daha fazla çelik kullanılmış. Cerro Amazonas, Şili'de kurulacak gözlemevi ilk gözlemini 2024 yılında yapacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/genc-galaksiler-ipuclari-veriyor/", "text": "Astronomlar tarafından ilk kez gözlemlenen Samanyolu'na benzer genç galaksi yığınları, Samanyolu'nun nasıl oluştuğuna ilişkin önemli ipuçları veriyor. İngiltere'nin Cambridge Üniversitesinden Martin Haehnelt ve meslektaşları, dünyanın en güçlü teleskoplarından biriyle yaptıkları 92 saatlik gözlem sırasında keşfettikleri 27 yeni yetme veya proto-galaksinin, Samanyolu gibi gökadaların, daha küçük gaz ve toz bulutlarından meydana geldiğinin kanıtı olduğunu belirtti. Şimdiye dek bu genç galaksilerden gelen ışığın çok zayıf olması nedeniyle bunların varlıklarını ispatlamakta sıkıntı çektiklerini belirten bilim adamları, Bu galaksilerin daha küçük yığınların birleşmesiyle oluştuğunu düşünüyoruz. Önceden yığınların daha büyük galaksileri oluşturduğunu görmüştük, ama ilk kez bizim galaksimizdeki gibi bir şeylerin birleşmesine yetecek kadar küçük kümeleri gözlemledik diye konuştu. Astronomlar, milyarlarca yıl önce evreni son derece ince ve neredeyse sadece gaz çiminde olduğunu, sonra gazların birleşerek zayıf proto-galaksilerin oluşmaya başlamasını sağladığını düşünüyor. Birleşme ve çarpışmalarla bir araya gelen bu bileşenlerin daha sonra olgun galaksileri oluşturduğu sanılıyor. Avrupa Güney Gözlemevinin Şili'deki teleskoplarıyla yapılan gözlemlerde tespit edilen genç galaksilerin çok uzakta olduğu ve evrenin sadece 2 milyar yaşına tarihlendiği belirtiliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/genellestirilmis-izafiyet-teorisini-ortaya-atan-kisi-behram-kursunoglu/", "text": "Miami Üniversitesi'nin prestijli Teorik Fizik Araştırma Merkezi'ni kurmuş olan Behram N. Kurşunoğlu, 1965 yılında emekliye ayıldığı Carl Gables'deki merkezde 1992 yılına kadar doktora sonrası çalışmalar düzenleyerek bilim adamları eğitmiş ve fikir alışverişinde bulunmak üzere dönem dönem merkeze gelen bilimcilere bir forum oluşturmuştur. Merkezin yürütülmesine ardım etmiş olan emekli fizik profesörü Dr. Arnodl Perlmutter'in ifadesine göre merkeze çalışmaya gelen bilim adamlarının 35'i Nobel ödülü almıştı. Miami Üniversitesi'nin prestijli Teorik Fizik Araştırma Merkezi'ni kurmuş olan Behram N. Kurşunoğlu, 25 Ekim 2003'te Florida'nın Coral Gables beldesinde arkadaşları ve sevgili eşiyle öğlen yemeği yerken aniden kalp krizi geçirmiş ve aramızdan ayrılmıştır. Vefatından iki gün sonra yapılan cenaze törenine Miami Üniversitesi'nin önemli yöneticileri ve sağlığında da kendisini bırakmamış vefakar dostları katılmış, aynı gün Miami Üniversitesi'nde bayraklar yarıya indirilmiştir. 1965 yılında emekliye ayrıldığı 1992 yılına kadar Coral Gables'deki merkezde doktora sonrası çalışmalar düzenleyerek bilim adamları eğitmiş ve fikir alışverişinde bulunmak üzere dönem dönem merkeze gelen bilimcilere bir forum oluşturmuştur. Merkezin yürütülmesine ardım etmiş olan emekli fizik profesörü Dr. Arnodl Perlmutter'in ifadesine göre merkeze çalışmaya gelen bilim adamlarının 35'i Nobel ödülü almıştı. Dr. Perlmutter'e göre J. Robert Oppenheimer, merkezi ilk ziyaret eden ve akademik şöhretinin yayılmasına yardım eden fizikçilerden biri olmuştur. Teori merkezinde düzenlenen toplantılar, Orbis Scientiae adıyla biliniyordu. Behram Kurşunğlu 31, Einstein 74 yaşındaydı. 1922 yılında Çankaya'da doğmuş olan Kurşunoğlu, eğitimini Ankara ve Edinburgh Üniversiteleri'nden sonra Cambridge'de aldı. 2. Dünya Savaşı sırasında öğrencilik yıllarında Nejat Veziroğlu ile tanışan Kurşunoğlu, Prof. Veziroğlu'nun 1962'de Miami Üniversitesi'nin Makine Mühendisliği Bölümü'ne Asosye Profesör olarak atanmasında önemli rol oynamıştır. Dönemin rektörü Dr. Stanford üniversite içinde ve diğer konuşmalarında Amerika Türk müttefikine Marşal Planı adı altında büyük parasal yardım yapmaktadır, fakat Türkiye Amerika'ya daha büyük yardım yapıyor. Bu da Dr. Kurşunoğlu ve Dr. Veziroğlu gibi beyinlerdir.demiştir. Dr. Stanford bu iki Türk profesörünün Miami Üniversitesi'nde ve uluslar arası arenadaki başarılarından dolayı soyadına oğlu ifadesini ekleyerek Miami Üniversitesi'nde üç Türk var: Kurşunoğlu, Veziroğlu, Stanfordoğlu demiştir. 2. Dünya Savaşı yıllarında başlayan ve yıllar içinde giderek Kurşunoğlu ve Veziroğlu'nun dostlukları, Behram Bey'in son yolculuğuna kadar sürmüş ve sonrada eşi ve çocuklarıyla devam etmiştir. 1940'ların sonuna doğru Cambridge'deki doktora çalışması sırasında Albert Einstein ile mektuplaşmaya başlayan Kurşunoğlu, ona bir kahraman gözüyle bakıyordu. 1953 yılında, Cornell Üniversitesi'nde görev aldığı sıralarda Einstein'ı Princeton'daki evinde ziyaret edebilmişti. Kurşunoğlu, bu buluşma sırasında 2 saat süreyle tartıştıkları konuları 2002 yılında Miami Herald gazetesine yazmıştı. 1970'lerin ortasında Global Foundation adlı ikinci bir araştırma merkezi kurmuştur. Emekliye ayrılana kadar Orbis Scientiae toplantılarını bu merkezde yapmıştır. Kurşunoğlu, Teori Merkezi'ndeki çalışmalarının yanı sıra, bilim adamlarının uzun zamandır peşinde koştukları Birleşik Alan Teorisi'ni geliştirmekle uğraşıyordu; bu teori bütün doğa kuvvetlerinin anlaşılmasına yarayacaktı. Kurşunoğlu, daha sonraki yıllarda çekirdek enerjisi konuları ile ilgilenmişti. Prof. Kurşunoğlu çekirdek enerjisi konuları ile de ilgilenmişti. Dr. Kurşunoğlu çok sayıda kitap yazmıştır. Bunlardan en önemlileri Modern Quantum Theory ve Büyük Bir Fizikçiyi Anımsarken: Paul Adrien Maurice Dirac. Ölümünden yaklaşık bir ay kadar önce Behram Bey hayatını dünyadaki tüm bilim adamlarına kalıcı bir eser bırakmak kaygısı ile İngilizce olarak yazdığı kitabı yayına hazır hale getirmiş, fakat ani ölümünden dolayı bu kitap henüz yayınlanmamıştır. Umuyoruz ki bu değerli eser, sevenleri tarafından bilim dünyasına kazandırılır. Prof. Kurşunoğlu'nun eşi Sevda, kızları Dr. Sevil Kurşunoğlu ve Ayda Weiss ile oğlu Dr. İsmet Kurşunoğlu ABD'de yaşamaktadırlar. Behram Hoca'nın daveti uzantısında, Miami'de, hidrojen bombasının babası olarak bilinen Macar asıllı Edward Teller'le de tanıştım. Teller, şüphe yok çok etkileyici biriydi; kalının kalını kasları, karizmanın dekoru gibiydi. Atom bombasının babası Oppenheimer'i, siyasi ihtiraslarıyla daraltmayı beceren Teller'le tanışmıştım. Toplantının akşam yemeğinde Behram Hoca'nın Teller'e dönüp Sen benim yanımda bir defa konuşmazsın, çünkü yüzyıllar süren Osmanlı işgalinin psikolojisinden kurtulmuş olman mümkün değil, otur oturduğun yerde!, diye ona benzersiz bir tuluatla yüklenmesi, başta Edward Teller, herkesi kahkahaya boğduydu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gezegen-yuzeyinde-ve-icinde-cekim-olayi/", "text": "Bir gezegenin üzerindeki birim kütleye uyguladığı çekim kuvvetine çekim alanı veya çekim ivmesi denir ve bu vektörel bir büyüklüktür. Demek ki çekim alanı şiddeti gezegenin kütlesiyle doğru, uzaklığın karesiyle ters orantılıdır. Yani kütlesi büyük gezegenlerin çekim ivmesi daha büyük, yarıçapı büyük gezegenlerin çekim ivmesi daha zayıftır Fakat şu da var ki gezegenin yarıçapı büyükse kütlesi de büyüktür. Öyleyse yarıçapın büyük olması kütleyi de büyüteceği için çekim ivmesini artırır. Diğer yandan yarıçapın büyümesi uzaklığı artırmış gibi olacağından çekim ivmesini zayıflatır. Burada sanki bir çelişki var! Bunu açıklamak için gezegenin türdeş yapıda ve sabit yoğunluklu olduğunu kabul edelim. Özkütlesi : d , yarıçapı : R ise hacmi :d. olur. Parantez içindekilerin hepsi sabittir. Parantez içini A kabul edersek g = A.R yazabiliriz. Yani çekim ivmesi yarıçapla orantılıdır. Gezegen yüzeyinden merkeze gidildikçe çekim alanı zayıflar ve tam merkezde sıfır olur! Gezegenin yüzeyinden uzaklaşmaya başlayınca ise çekim alanı uzaklığın karesiyle ters orantılı olarak azalır. Yerçekimi şiddeti en büyük değerin gezegen yüzeyinde ulaşır! Gezegenin iç bölgesinde bulunan bir noktadaki çekim kuvveti, yalnızca merkezden o noktaya kadar dağılmış kütlenin çekim kuvvetine eşittir. Yani, seçtiğimiz noktanın merkezden uzaklığı r ise bu noktaya etkiyen çekim kuvveti yalnızca r yarıçaplı kürenin içinde bulunan içinde bulunan kütlenin çekim kuvvetinden kaynaklanır. Çünkü r yarıçaplı kürenin dışında kalan bölgedeki kütlenin çekim etkileri birbirini zayıflatır. Dünya kendi ekseni etrafında 24 saatte bir tur atar. Ekvator üzerindeki bir noktanın çizgisel hızı ise yaklaşık 460m/s dir. Bu hızlı dönüş, yerin çekim ivmesini azaltacak yönde bir merkezkaç kuvveti oluşturur. Dönme ekseni kutuplardan geçtiğine göre ekvatordan kutuplara gidildikçe bu merkezkaç kuvvetinin değeri azalır. Bu da demektir ki kutuplara gidildikçe çekim kuvveti artar. Ayrıca kutupların ekvatora göre daha basık oluşu nedeniyle cisimler daha ağırdır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gezegenimizdeki-suyun-kaynagi-nedir-nereden-gelmistir/", "text": "2011 yılında Bilim Teknik dergisinin Mart sayısında gezegenimizde bulunan suyun nereden geldiği ve nasıl oluştuğuna ilişkin bir makale yayınlanmıştı. Bu makalede oluştuğu sırada ateş topu olan gezegenin neredeyse rengini oluşturan su kaynaklarına nasıl sahip olduğu sorulmaktaydı. Günümüz kaynaklarına göre değerlendirdiğimizde 30 yıl öncesine bakarak Güneş Sistemi ve Evren'de, Dünya dışında herhangi bir yerde su olup, olmadığı hakkında herhangi bir fikrimiz yoktu. Ancak günümüzde yapılan çalışmalar ile neredeyse her yerde su izlerine rastlayabiliyoruz. Mars üzerine gönderilen araçlarda toprak altı ve buzullarda az miktarda su bulunduğu fakat uzun bir zaman önce gezegenin devasa nehir yataklarına sahip olduğu düşüncesi ortaya çıkmış ve yine benzer bir şekilde Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün gibi gezegenlerinde küçük oranlarda sudan oluştuğu belirlenmiştir. Fakat burada dikkat çekilen nokta bu gezegenlerin uydularının birçoğunun buzla kaplı olmasıdır. Bilim insanlarına göre bu buzun büyük bir kısmının su kaynaklı olduğu düşünülürken yapılan çalışmalarda da bu düşünceyi doğrular sonuçlar elde edilmiştir. Büyük patlama sonrasında evrende oluşan ilk element hidrojendir. Yine ilk yıldızların hammaddesini oluşturan hidrojen, yıldızların çok sıcak ve yoğun olan çekirdeklerinde tepkimeye girerek önce helyuma ve daha sonra da diğer ağır elementlerin çekirdeklerine dönüşmüştür. Yıldızların çekirdeklerinde meydana gelen tepkime sonucunda açığa çıkan ısı, yıldızların parlamasını sağlarken meydana gelen süpernova olayı ise yıldızların ömrünün sona ermesine neden olmaktadır. Oldukça büyük olan bu patlamalar yıldızları oluşturan pek çok maddenin uzaya saçılmasını ve ilerleyen süreçte oksijen atomunun ortaya çıkmasını sağlamıştır. Fakat burada asıl merak edilen soru, suyun gezegenimize ne tür bir yolculuk ile ulaştığıdır. Su, Güneş sisteminin dışında yoğunlaşmış ve sistemin oluşumundan sonra Güneş rüzgarları ile iç bölgelerden uzaklaşmıştır. Ancak kızgın bir top olan kaya kütlelerinin bu suyu 200 milyon yıl kadar barındırması mümkün değildir. Bilim insanları burada daha çok su içeren moleküllerin dış gezegen ve uydular tarafından yakalandığını düşünmektedir. Geçtiğimiz günlerde Science dergisinde yayınlanan bir haberde, Carnegie Enstitüsünde yapılan araştırmanın sonuçları yayınlandı. Enstitüde görevli olan bilim insanları tarafından yapılan araştırmaya göre Güneş sisteminde bulunan suyun önemli bir kısmının yıldızlar arası uzaydan geldiği ve suyun Güneşten öncede var olduğu açıklandı. Michigan Üniversitesinde L. IIsedore Cleeves öncülüğünde Güneş Sistemi ve Buzların tarihi üzerine yapılan araştırmada ise hidrojen ve döteryum üzerine yoğunlaşıldı. Ekip tarafından protoplaneter disk simüle edilerek modeller yaratılırken bu modeller aracılığıyla uzay buzunda yer alan döteryumun kimyasal proseste elimiine olduğu ve sistemin suyu üretmek için sıfırdan başladığı görüldü. Bu çalışma kapsamında araştırmacılar meteorları, Dünya'daki okyanus suyunu ve kuyruklu yıldızlarda bulunan döteryum hidrojen oranına ulaşmak için geçen süreyi sisteme uyarladı. Sonuç itibariyle elde ki bulgular değerlendirildiğinde suyun büyük bir kısmının Güneşten daha yaşlı olduğu ve zengin yıldızlar arası buzdan geldiği belirlendi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gezegenleri-farkli-yonlerde-donen-bir-gunes-sistemi-kesfedildi/", "text": "Amerikalı astronomlar, Samanyolu'nda ilk kez, gezegenleri merkezi yıldızın etrafında farklı yönlerde dönecek olan bir gezegen sisteminin öncüsünü gözlemlediler. Oysa bugüne kadar bilinen tüm gezegen sistemlerinde tüm gökcisimleri aynı yönde dönüyor. Son olarak dünyamızın 500 ışık yılı uzağında keşfedilen sistemde ise dıştaki gezegenler içtekilerden farklı yönde hareket ediyorlar. Anthony Remijan ve Jan Hollis tarafından saptanan gezegen sistemi, henüz biçimlenmekte olan merkezi bir yıldız ve bunun etrafında dönen bir toz diskinden oluşmakta. Bu proto gezegen diskinin malzemesi bir zaman sonra gezegen ve diğer gökcisimleri olarak birleşerek bir gezegen sistemini meydana getirecektir. Ancak bilim adamları diskin içindeki ve dışındaki dönüş yönlerinin farklı olduğunu saptadılar. Bulutlar merkezi yıldız ve gezegen öncesi disk olarak birleştiğinde, zıt dönüş yönleri kalıcı olmuş. Bulgu, bu tür disklerden, gezegenlerin sanılandan çok daha zor geliştiğini göstermekte. Bununla birlikte araştırmacılar çok da fazla şaşırmış değiller. Sonuçta yılan taşıyıcı takımyıldızındaki genç merkezi yıldızın bulunduğu Samanyolu bölgesi, kaotik bir biçimde savrulan gaz ve toz bulutlarıyla ünlü. Astronomlar, yeni gezegen sistemini, 27 radyo teleskoptan meydana gelen Very Large Array teleskopuyla gözlemlediler. Radyo dalgalarının ölçümüne yarayan bu aygıtla belli başlı toz moleküllerinden yansıyan radyo dalgaları ölçüldükten sonra, Doppler etkisi yardımıyla dönüş yönlerini belirlenmiş."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/girisim/", "text": "Işığın dalga özelliğini en iyi açıklayan olaylardan birisi girişim olayıdır... Girişim olayını su dalgaları örneği ile açıklayabiliriz. Suya bir taş atarsanız iç içe halkalar oluşur, benzer olarak suya daldırılmış iki çubuk düşünelim, bunlar elektrikli bir motor sayesinde devamlı iç içe halkalar oluştursun, o zaman bu iki kaynaktan gelen yuvarlak dalgalar birbirlerini bir çok noktada keser. 1. Dalga tepeleri üst üste gelince en yüksek noktalar oluşur, 2. Dalga çukurları üst üste gelince en çukur noktalar oluşur, Frekansları farklı ışık kaynakları bizim algılayamayacağımız kadar hızlı değişen girişim örneği vereceğinden adi ışık kaynakları ile girişim deneyleri yapamayız. Bunun çaresini ilk defa 1801 yılında İngiliz fizikçisi Thomas Young buldu. Işığı ilk önce tek bir yarıktan geçiririz .. Küçük bir yarıktan ışığı geçirirseniz o yarık bir ışık kaynağı gibi davranır.. Böylece elimizde bir ideal bir ışık kaynağımız olur. Ancak girişim gözleyebilmemiz için 2 tane birbirlerinin aynı ışık kaynağına ihtiyaç vardır. Bunu sağlamak için üstünde iki tane yarık bulunan bir levhayı birincisinin önüne koyarız.. ve bu iki yarık iki farklı ışık kaynağı gibi davranır. bu iki ışık kaynağının önüne bir perde koyarsak girişim desenini görebiliriz.."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gokyuzu-bu-yil-uludagdan-gozlenecek/", "text": "TÜBİTAK tarafından düzenlenen '10'uncu Ulusal Gökyüzü Gözlem Şenliği', bu yıl 17-19 Ağustos tarihlerinde Uludağ'da gerçekleştirilecek. Şenlikte, Uludağ İkinci Gelişim Bölgesi'ndeki bir otelde ya da otelin yanında kamp alanı olarak belirlenen yerde çadır kurarak konaklayacak 500 gökyüzü tutkunu, uzmanlar eşliğinde gözlem yapacak. Etkinlik, gökyüzüne ilgi duyan herkesi, amatör ve profesyonel gökbilimcilerle buluşturma, gökbilim ve gökyüzü gözlemciliğiyle ilgili çeşitli bilgiler verme ve gözlem yaptırma amacı taşıyor. Uzmanlar eşliğinde yapılacak gözlemlerin önemli yer tutacağı şenlikte, katılımcılara gökyüzü ve gökbilimle ilgili bilgilendirici seminerler verilecek. Saydam ve film gösterimleri, farklı yaş grupları için gökbilim sohbetleri, çalışma grupları ve yarışmalar gibi etkinlikler düzenlenecek. Gökyüzüne ilgi duymak dışında katılım için hiçbir ön koşulun bulunmadığı şenliğe gösterilen yoğun ilgi nedeniyle, son başvuru tarihi 20 Temmuz olmasına rağmen çadır ve otel kontenjanları, Haziran ayında doldu. Şenlikte, göktaşı yağmurlarının en tanınanlarından biri olan 'Perseid'le birlikte Ay, Güneş ve Jüpiter gözlemleri yapılacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gokyuzunde-yalniz-gezen-elmaslar/", "text": "İçinde bulunduğumuz Samanyolu gökadasında neredeyse elmastan yapılmış gezegenler bulunabileceği bildirildi. ABD'nin Princeton Üniversite'sinden astronom Marc Kuchner, dünyamız ve Güneş Sistemi'ndeki kardeş gezegenlerin ağırlıklı olarak silikon-oksijen bileşimlerinden oluşan silikat gezegenler sınıfına girdiğini, buna karşılık Samanyolu'ndaki bazı yıldızlarının karpit ve grafit bileşimlerinden oluşan karbon gezegenlere sahip olabileceğinin düşünüldüğünü söyledi. ABD'nin Princeton Üniversite'sinden astronom Marc Kuchner, dünyamız ve Güneş Sistemi'ndeki kardeş gezegenlerin ağırlıklı olarak silikon-oksijen bileşimlerinden oluşan silikat gezegenler sınıfına girdiğini, buna karşılık Samanyolu'ndaki bazı yıldızlarının karpit ve grafit bileşimlerinden oluşan karbon gezegenlere sahip olabileceğinin düşünüldüğünü söyledi. Grafitin yüksek basınç altında elmasa dönüştüğünü hatırlatan Kuchner, bu nedenle yerkabuğunun hemen altında kilometrelerce kalınlıkta elmas bir tabaka barındıran gezegenlerin bulunabileceğini belirtti. Gök cisimlerinin yaşlandıkça bileşimlerindeki karbon miktarının arttığını da ifade eden bilimadamı, bu yüzden çok uzak gelecekte bütün gezegenlerin karbon gezegenlere dönüşmesinin, dolayısıyla evrendeki elmas miktarının artmasının da mümkün olduğunu kaydetti. İçinde bulunduğumuz Samanyolu gökadasında neredeyse elmastan yapılmış gezegenler bulunabileceği bildirildi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gokyuzundeki-yildizlarin-yuzde-5ini-goruyoruz/", "text": "Aslında gökyüzüne bakan bir kişinin yaklaşık bin yıldız görebilmesi gerek. Ancak günümüzde ışık kirliliği yüzünden büyük şehirlerde yaşayan insanların gördükleri yıldız sayısı 40'ı, 50'yi geçmiyor. ANTALYA TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi Müdürü Prof. Dr. Zeki Eker, tarihte insanların yaşamlarını yıldızlara göre düzenlediklerini, Suudi Arabistan gibi çöl ülkelerinde yolculukların geceleri yıldızlara bakılarak yapıldığını anlattı. Zeki Eker, MÖ 3. yüzyılda yaşayan Yunan gökbilimci Hiparkos'un yaptığı gökyüzü haritasında yaklaşık 900 yıldızın ismine yer verdiğini belirtti. Ortaçağda bu sayının bine çıktığına dikkati çeken Eker, Aslında gökyüzüne bakan bir kişinin yaklaşık bin yıldız görmesi lazım. Ancak günümüzde ışık kirliliği yüzünden büyük şehirlerde yaşayan insanların gördükleri yıldız sayısı 40'ı, 50'yi geçmez dedi. Işık kirliliği yüzünden gökyüzündeki yıldızların yeteri kadar görülemediğine dikkati çeken Eker, çocukların da gökyüzünden çok televizyon ve bilgisayar ile ilgilendiğini ifade etti. Zeki Eker, ABD'de gençlerin sosyal bilimlere olan ilgisini fen bilimlerine çekmek için 1970'lerde Star adı altında bir proje yürütüldüğünü belirterek, Türkiye'de de çocukların ve gençlerin gökyüzüne olan ilgisini değerlendirip fen bilimlerine olan ilginin artırılabileceğini kaydetti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gorunmez-olabilecek-miyiz/", "text": "Günümüzdeki görünmezliğe gelince \"görme nedir?\"den yola çıkılarak açıklanabilir. Şayet siz bu ışınları göze doğru yansıtmaz iseniz hedefi göremezsiniz. Bu hedefe düşen fotonların göze yansımasını bugünkü teknoloji ile şöyle çözebiliriz: Işık, iki özelliği ile dikkati çeker birincisi dalga özelliği, diğeri ise parçacık özelliğidir. Süper güçler yıllardan beri birbirlerinin sınırlarını görülmeden aşabilmek için yöntemler geliştirmeye çalışmışlardır. Bu çalışmaların sonuçlarından birisi radar ışınlarına uçaklarının algılanmasını önlemektir. Çünkü radara yakalanan uçakların güdümlü füzelerin menziline gireceği de bilinmektedir. Bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri günümüzde de kullanılan radarların çalışma sistemlerini etkisizleştirecek tasarımlar geliştirmiştir. Bunlardan birisi B-2 bombardıman uçakları ve F-116 uçaklarının tasarımlarında radar dalgalarını değişik açılara yansıtılması ve radarlarda oluşan görüntülerin normal standardın altında olmasının sağlanmasıdır. Fakat bu sistemlerin önemli bir eksikliği ise uçakların radar ekranlarından tam olarak silinmesinin mümkün olamamasıdır. Çünkü mevcut bu teknolojide uçakların radarlara algılanamaması için hava şartlarının da süper oranda temiz, nemsiz, partikülsüz olması gerekmektedir. Havadaki çevresel kirlilik bu avantajı ortadan kaldırmaktadır. Bu yüzden sorunların çözülebilmesi için görünmez denen bu uçakların boyaları radar ışınımlarını emecek ve yansıtmayacak hale getirilmiştir. Amerika'daki araştırma merkezleri bugünkü boya teknolojisini gerçekleştirmişlerdir. Fakat bu boya çevresel kirliliğe sahip ve çok zehirlidir. Amerika Birleşik Devletlerinin bu konuda geçen yıla kadar ulaştığı maksimum değerler 0.35 dBsm olmuştur. Son ulaştıkları değer olarak ise -15 dBsm ' ye ulaşmışlardır. Bu konuda çalışmaya başladığımızda elde edilen ilk sonuçlarda maksimum -45dBsm ' ye ulaşılmıştır -ki bu ilk çalışma ile bu sistemin temel yaklaşımları tespit edilmiştir.- Dünyada çalışmanın başlangıcında ilk anda bu değere ulaşılmıştır. Mevcut elementlerin yapısal özellikleri etkilendirilerek oluşturulan yeni maddeleri kullanılarak, bugün kullanılan radar dalgalarını emici elementlerden çok daha yüksek değerlerde emicilik özelliği olan Radar Işınlarını Emici yeni bileşikler üretilebileceği ortaya çıkmıştır. Bu radar ışınlarını emici madde ile kaplanacak uçaklar radarlar tarafından algılanamayacaktır. Başka bir deyişle uçak hedef üstüne gözle algılanacak uzaklığa kadar yaklaştıktan sonra radarda görülebilecektir. Bu anda ise iş işten çoktan geçmiş olacaktır. Bu çalışmaların kullanım sahası sadece askeri alanda değil, tıp alanında sağlık sektöründe kişilerin radyasyona karşı korunmalarında , mikro dalga ocaklarında koruyucu olarak ve Nükleer santrallerde kaçak radyasyonun yakalanmasında ve çevreye yayılımının önlenmesinde güvenle kullanılabilecektir. Askeri alanda ise bu madde kompozisyonunu plakalar halinde ya da boya halinde uçakların, roketlerin, tankların, denizaltıların, ve bunun gibi araçların radarlarca görülmesinin tamamen önlenmesinde kullanılabilecektir. Mikro-dalganın bileşik yapısallarının melezleştirilmesi sonucunda X-ray ısınlarının da emilebildiği ve geriye yansıtılmadığı ortaya çıkmıştır. Bu konuda deneysel sonuçlarda yakında ortaya konulabilecektir. Bu çalışmalar elektronik ortamda görünmezliğe örnektirler."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gorunmezlik-gercek-oldu/", "text": "Araştırmacılar, bilimkurgunun sınırlarına yaklaşıyor. Henüz daha Uzay Yolu'ndaki gibi insan ışınlanması için erken olsa da, Duke Üniversitesi uzmanları bakır bir silindiri 'yok etmeyi' başardı. Yüksek ısıda, ışığı bükünce madde de ortadan 'kayboluyor'. İdeal bir görünmezlik halinde, gözlemcinin görünmezliğe maruz kalan nesnenin arkasındakileri görebilmesi gerekiyor. Duke Üniversitesi'nde yapılan deneyde ise arka plandaki nesneler biraz kararaktan görünüyordu. Araştırmayı yürüten Duke Üniversitesi'nden David Schurig, bir maddeyi gözlemcinin gözünün görmesini engelleyemeye yetecek bir ışık bükülmesi gerçekleştirdiklerini belirtti. İlk denemede mikrodalganın nesneyle reaksiyona girmesi önlendi. Işık veya mikrodalgalar, normal şartlarda nesnelere çarparak geri dönüyor ve bu sayede nesne görünür oluyor. Ancak radar veya ışığın bir nesnenin etrafından dolaştırılması sağlanarak nesne görüntüden kaçırılabiliyor. Schurig bunu suyu derenin ortasındaki bir kayanın etrafından akmasına benzetiyor. Mikrodalgalar nesneyi geçtikten sonra yeniden birleştiriliyor. Aksi takdirde nesnenin arka planındakiler de gözükmeyebiliyor. Deneyde kullanılan nesne metamalzeme olarak nitelenen, bakır-fiberglas alaşımlı ve elektromanyetik dalgaları kaçırabilecek bir madde. Bilim insanları, metal ile seramik, teflon veya fiber gibi malzemelerin alaşımı olan metamalzeme adı verilen maddelerin mühendislikte çığır açacağını vurguluyor. Gelecekte henüz üretilmemiş metamalzemelerle birlikte gerçek anlamda görünmezlik gerçekleştirilebilecek. Bu bağlamda ölçüt, metamalzemenin deneyde kullanılan ışının dalgaboyundan daha ince yapıya sahip olması gerekiyor. Görünmezlik deneyi şimdilik iki boyutlu düzlemde gerçekleştirildi ve ışığın bükülmesi sırasında küçük de olsa gölge oluştu. Gölge ışık bükülmesinde çok az ışının bükülmemesi sonucu oluşuyor. Araştırma ekibinin diğer üyesi David R. Smith, sonraki deneylerde üç boyutlu düzleme geçeceklerini ve gölgeyi ortadan kaldıracaklarını ifade etti. Görünmezlik deneylerinin benzeri ses titreşimlerini yok etmek şekilde yapıldığında da, duyulmazlık etkisi yaratıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gorunmezlik-matematiksel-olarak-mumkun/", "text": "Nicolae Nicorovici ve Graeme Milton, nesnelerin süper-lens adı verilen ışığı bükebilen maddelere yaklaştırıldığında gözden kaybolmuş gibi gözükebileceğini belirtiyor. Bilim insanları, bu etkiye 'anomalous localised resonance' adını veriyor. Uzmanlar şimdilik sadece metametiksel temelini oluşturdukları bu sistemin pratik olarak uygulanmasının biraz daha zor olacağını kabul ediyor. Milton ve Nicorovici'nin hazırladığı görünmezlik sisteminin matematik altyapısı şöyle işliyor: Müzik aletlerinin akort edilmesinde kullanılan diyapozon aleti, geniş bir şarap kadehinin kenarında tutulduğunda ortaya bir titreşim çıkıyor. Görünmezlik sistemi, aynı titreşimi ses yerine ışık dalgalarıyla yapacak. Bilim insanları ilk etapta büyük bir nesneyi görünmez yapmak yerine, sistemi toz parçacıklarıyla deneyecek. Görünmezlik cihazları, yeni keşfedilen kimyasal maddelerle üretilen ve ışığı doğası dışında farklı davranmasını sağlayan süper-lens teknolojisiyle yapılıyor. Toz parçacıkları süperlense yaklaştırıldığında, çok güçlü bir ışık titreşim yaymaları halinde ışık yaymıyormuş gibi gözükebilecek. Deneyde toz parçacıkları, ışığı güçlü bir titreşim verecek frekanslarda dağıtacak; titreşim toz parçacıklarının yaydığı ışığı kapayacak ve onları görünmez kılacak. Görünmezliği oluşturmak için esas olan toz parçacıklarını değil, büyük nesneleri de görünmez kılmak. Ancak, görünmezlik etkisi sadece belli frekanslarda tutuyor, bunun dışında nesneler parçalı olarak görünmez oluyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gorunmezlik-nanoteknolojide/", "text": "Bir nesnenin görünmesi için, ışığın o nesnenin yüzeyinden yansıması gerekiyor. İngiltere'nin önde gelen üniversitesi Imperial College London profesörü John Pendry, olağanüstü optik özellikleri olabilen nesnelerin ışığı emerek yansımayı önleyebileceğini temelinde görünmezliğin bir yolunu araştırıyor. Meta-maddeler adı verilen bu tip ışığı emen nesneler, ışık demetinin etrafında dolaşmasını sağlayarak görünmezliğe erişiyor. Meta-maddelerin içerdiği metal ve elektronik bileşenler özel olarak ışığı yansıtmayacak şekilde üretilebiliyor. Bilim insanları bunu elektrik ve manyetik alanlar ile ışığın yönü arasındaki ilişkiyi yönlendirerek yapıyorlar. Bilim ekibi, ışığı geri yansıtmayacak özellikte, küre biçiminde bir meta-madde tasarladı. Bilim ekibinden Duke University profesörü David Smith, teorik olarak gerekli maddelerin ne olduğunu bildiklerini, esas zorluğun bunları pratiğe dökmek olduğunu belirtiyor. Pendry ve ekibinin tasarladığı görünmezlik nesnesi şimdilik sadece görünebilir ışığın dışındaki dalgaboylarında çalışıyor. Görünür ışık dalgaboyları için bir görünmezlik düzeneği için nano ölçekte meta-maddeler üretmek gerekecek. Ancak bilim insanları, nano ölçekte metallerin özelliklerini kontrol etmenin zorluklarına dikkat çekiyor. Uzmanlar, farklı işlevler gören görünmezlik düzeneklerinin gelecek yıllarda üretilebileceğini de sözlerine ekliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gorunmezlik-pelerini-gercek-mi-oluyor-2/", "text": "Genellikle bilim kurgu eserlerinde ve filmlerinde karşılaşılan görünmezlik pelerini, fütüristik bir düşünce olsa da günümüzde, bilim insanları tarafından tartışılan ve üzerinde çalışılan gerçek bir düşüncedir. İlk olarak 2006 yılında İngiltere ve ABD'de bulunan bilim insanları tarafından geliştirilen pelerin, bakır bir silindiri, mikrodalgalar tarafından tespit edilemeyecek şekilde korumak üzere tasarlanmıştı. Geliştirilen bu pelerin yalnızca iki boyutta gizlemeyi sağlarken yine yalnızca mikrodalga altında çalışmaktaydı. Fakat iki boyutta gizleme sağlasa da cisimlerin çıplak gözle görülebilmesi en önemli eksiği olarak görülmekteydi. Aynı tarihlerde Duke Üniversitesi'nde görev alan David R. Smith, Harry Pother'ın pelerini yada Star Trek'in görünmezlik aygıtı tarafından sağlanan gizliliğin elde edilmesinin henüz kesin olmadığını söylerken gerçek bir cismin gözden kaçırılabilmesi için pelerinin, ışığı oluşturan tüm dalga boyları yada renklerle eşzamanlı çalışması gerektiğini vurgulamıştı. 2011 yılında gelindiğinde ise bu alanda önemli bir ilerleme kaydedilirken, California Üniversitesi araştırmacıları tarafından geliştirilen Quasi Konformal Haritalama Tekniği ile nanoölçek boyutunda bir nesne, görülebilir spektrumda görünmezlik pelerini ile gizlenebilmişti. Quasi Konformal Haritalama Tekniği adı verilen bu çalışma, yaklaşık 300 nm yüksekliğe ve 6 mikrometre genişliğe sahip olan bir nesneyi, görünmezlik pelerini ile insan gözünün de görebildiği dalga boyutunda gizlemeyi başardı. Bu işlem sırasında ışığın, kırılma indeksi farklı olan malzemeler içerisinde ki hız değişiminde yararlanılarak, bir objeyi insan gözünün de görebildiği dalga boyutunda gizlemeyi sağladığı belirtildi. Ancak kullanılan ürünlerin metamalzeme olması ve doğada bulunmaması, metamalzemelerde ışığın ters kırılmasını yani kırılma indeksinin negatif olmasını sağlamaktadır. Buraya kadar geliştirilen ve geliştirilme aşamasında olan bazı çalışmalardan söz ettik. 27 Eylül'de phys.org üzerinde yayınlanan bir haber de bilim insanları tarafından, ucuza görünmezlik sağlayan yeni nesil bir görünmezlik cihazının geliştirildiğine dair bir bilgi sunuldu. Rochester Üniversitesi'nde bulunan bilim insanları tarafından geliştirilen yeni cihazın, pahalı ve özel teknolojiler kullanmadan görünmezlik sağlayabileceğinden söz ediliyor. Fizik Prof. John Howell ve öğrencisi Joseph Choi, dört standart lens kullanarak optimal görüş alanı dışında her açıdan gizlilik sağlayan yeni bir teknoloji geliştirdiklerini söyledi. Doktora öğrencisi olan Joseph Choi, görülebilir spektrumda çok yönlü perdeleme sağlayan bu cihazın nesneleri her açıdan gizlemeyi başardığını söylüyor. Choi, araştırma kapsamında nesnenin görünmez kılınması için ihtiyaç duyulan gücü ve tipi belirleyerek dört lens arasında ki mesafenin başarı ile hesaplandığını açıklarken, cihazın test edilmesi sırasında ise gizlenmek istenen nesnenin kare bir zemine yerleştirildiğini ve değişen açılarda görünmezliği sağladığını söyledi. Ayrıca nesnenin, en iyi ve kesiksiz şekilde gizlenebilmesi amacıyla kareli zemin kullanıldığı da vurgulanmakta. Geliştirilen cihazın daha büyük boyutlara taşınması durumunda, her boyutta nesneyi gizleyebileceği, diğer cihazlardan farklı olarak görünür dalga boylarında gizleme sağlayabileceği söylenmekte. Cihazın, henüz bir Harry Pother pelerini kadar olmasa da cerrahi uygulamalarda kullanılabileceği ve yakın bir gelecekte daha geniş bir alana yayılacağı düşünülüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gorunmezlik-pelerini-gercek-mi-oluyor/", "text": "Amerika Birleşik Devletleri'nden bilimadamları, bir nesneyi teorik olarak görünmez hale getirmenin yolunu bulduklarını söylüyorlar. Saygın bilim dergisi Nature'ın internetteki versiyonu olan www.nature.com adlı sitede yayımlanan bir makaleye göre, bu fikri Pennsylvania Üniversitesi'ndeki iki uzman geliştirdi. Andrea Alu ve Nader Engheta adlı elektronik mühendisleri üzerine örtüldüğü nesnenin görünmemesini sağlayacak bir örtü geliştirilebileceğini savunuyor. Bu fikir uzun yıllardır edebiyat ve film dünyasına esin kaynağı olmuş, bilim kurgu eserlerinde sık sık kullanılmıştı. Yıldız Savaşları, James Bond ve Harry Potter filmlerinde görünmezlik, kahramanı çoğu zaman en zor durumlardan kurtaran bir çözümdü. Yöntemin temelinde, plazmon adı verilen ve bazı metallerin yüzeyinde oluşan küçük elektrik dalgalarının kullanılması yatıyor. Bu dalgalar bir nesneden yansıyan ve görülmesini sağlayan ışığı yutuyor. Böylece asıl yüzey yerine, nesnenin gerisinde kalan şeylerin sanki arada hiç bir şey yokmuş gibi görülmesi öngörülüyor. Tüm bunlar Yıldız Savaşları filmlerinde bir tuşa basılarak ekranlardan silinen uzay gemileri ile ilgili sahneleri anımsatsa da, uzmanlar buluşun şimdilik böyle bir imkan vermeyeceği uyarısında bulunuyor. Bu yöntem ancak çok küçük nesneleri gizlemek için kullanılabilecek durumda. Uzmanlar normal ışık altında görünmezlik için şu aşamada fazla başarılı olmasa da, yöntemin en azından radarlara karşı kullanılması ihtimali olabileceğini savunuyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gorunmezlik-sistemleri-uzerine/", "text": "Birkaç yıldır bir bilimsel furya var,görünmezlik ve sistemi...Benim bu furya ortaya çıkmadan önce ortaya döktüğüm ve elektroniksel sistemler ile yapılan ama sadece teoride kalmış bir düşüncem vardı.İşte bu yazımda sizlerle bunu paylaşmak istiyorum. Öncelikli olarak insanlar neden görünmez olmak ister?İsterseniz önce bu soruya bir yanıt arayalım.Öncelikli olarak ulusal ilişkilerde ve uluslar arası ilişkilerde insanların bazı bilgileri öğrenmek amacıyla görünmezliği kullanabileceklerini düşünebiliriz.Düşünsenize,bir savaşta ön birlikler yada casuslar karşı tarafın bilgilerini görünmeden ve zorluk ile karşılaşmadan elde ediyorlar.Bu nedenle görünmezlik sistemleri bir çok ulusun hayalini süsleyen bir sistemler bütünüdür.Hakeza,yanlış ellere geçerse görünmezlik sistemleri aynı zamanda hırsızlık ve dolandırıcılıkta da kullanılabilinir. Daha önceki bilimsel ve özelliklede teknik yazılarımı okuyanlarınız bilir,teknoloji bir deniz gibidir ve bizler bu denizde sadece bir su damlası gibiyizdir.Görünmezlik sistemide karmaşık bir elektroniksel sistemi kullanılarak yapılabilinir. Öncelikli olarak ele alacağımız meteryal bir küp olsun.Bu küp şeklindeki meteryalin etrafını çok ince bir LCD ekran ile örteceğiz,ama bu LCD çok ince olacak.Küpün her yüzünü bu LCD ile çevirdikten sonra,her bir yüze ışığa duyarlı olan ve kameralarda kullanılan sistemleri ince bir slayt halinde bu LCD ekranın altına yerleştireceğiz.Yerleştirmiş olduğumuz ışığa duyarlı devre sayesinde kübün ön tarafındaki görüntü arka tarafa,arka tarafındaki görüntü de ön tarafına düşürülecektir.Mesela kübün ön tarafında bir duvar var ve kübün arka tarafında da bir vazo var...İşte bu elektroniksel sistemler ile kübün ön tarafındaki duvarın görüntüsü arka tarafta ortaya çıkacak ve arka tarafındaki vazonun görüntüsü de ön tarafta ortaya çıkacak.Böylece kübün ön tarafında duran kimse kübü değil vazoyu görecek ve arka tarafta duran kişi de küp yerine duvarı görecektir.Kübün yan tarafları içinde aynı sistem geçerli olacak ve yan tarafta olan kişiler de aynı şekilde küpü göremeyeceklerdir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gozluksuz-izlenen-3-boyutlu-tv/", "text": "Üç boyutlu görüntü aktaran ve gözlük takmaya gerek bırakmayan televizyon üretmeyi amaçlayan projeyi Bilkent Üniversitesi'nden Prof. Dr. Onural yönetiyor. Projede 7 ülkeden 200 bilim adamı katılıyor. Türk Bilim adamlarının önderliğinde başlatılan projeyle 3 boyutlu görüntü aktaran ve gözlük takmaya gerek bırakmayan televizyonlar 3 yıl içinde evlerdeki yerini almaya başlayacak. AB Komisyonunun desteklediği ve Bilkent Üniversitesi Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Levent Onural'ın koordinatörlüğünü yürüttüğü projede, 7 ülkeden yaklaşık 200 bilim adamı görev alıyor. Proje, geniş araştırmacı kitlesiyle AB Komisyonunun desteğindeki en önde gelen projeler arasında gösteriliyor. Prof. Dr. Onural, AA muhabirine projeye ilişkin yaptığı açıklamada, projenin 3 boyutlu televizyonun her yönden teknolojisini içerdiğini, ortaklarının bu teknolojinin farklı boyutları üzerine çalıştığını ifade etti. AB Komisyonunun projeye, 6.15 milyon Avro destek verdiğini, Türkiye'nin yanı sıra Almanya, İngiltere, Finlandiya, Çek Cumhuriyeti, Bulgaristan ve Yunanistan'dan kurumsal ortakların projede yer aldığını kaydeden Onural, 19 kurumsal ortağın projeye yaklaşık 200 araştırmacı verdiğini belirtti. Projede, CD, DVD ve MP teknolojilerini geliştiren bilim adamlarının görev aldığını ifade eden Onural, 3 boyutlu televizyon teknolojisi üzerine araştırmacıların çok anlamlı şekilde ortaklık yaptığını dile getirdi. Onural, 3 boyutlu televizyonda ana işlevsel birimler bulunduğunu, bunların en başında çekim konusunun geldiğini belirtti. Çekimlerin çok çeşitli teknolojilerle yapılabildiğini anımsatan Onural, aslında 3 boyutlu çekimlerin halihazırdaki 2 boyutlu çekimler kadar eski olduğunu söyledi. 1950'li yıllarda da steriyoskopik teknolojiyle 3 boyutlu filmler çekildiğini, bu filmlerin gözlükler yardımıyla izlenebildiğini anlatan Onural, şimdi holografik teknolojinin geliştiğini, bu teknolojinin ise ışığın tekrar üretilmesine dayandığını kaydetti. Onural, 3 boyutlu yeni teknolojiye uygun programların çekilmesi gerektiğini, 2 boyutlu çekimlerin de 3 boyuta dönüştürülebileceğini belirtti. Eskiden yapılan 3 boyutlu çekimler izlenirken, bazı teknik hatalardan dolayı seyircilerde deniz tutmasına benzer bir his yarattığını vurgulayan Onural, 3 boyutlu çekimlerin popüler olmamasının da bundan kaynaklandığını kaydetti. Onural, yeni teknolojinin bu hataları da ortadan kaldıracağını vurguladı. Yeni 3 boyutlu teknolojinin askeriye, tıp, kültür sanat ve eğitimde de uygulanabileceğini anlatan Onural, 3 boyutlu müzeler kurulabileceğini kaydetti. Yeni teknolojilerle donatılmış 3 boyutlu televizyonların piyasaya çıkarılması konusunda yolun yarısına geldiklerini söyleyen Onural, Bu proje, AB'nin 3 boyutlu televizyon konusunda ABD ve Japonya'ya rekabette gücünü artırsın diye oluşturulmuş bir proje. Rekabette birinci sıradayız. Benim kanım 3-4 yıl içinde evlerde seyredilebilir 3 boyutlu televizyonlar olacak. Adım adım bu zaten içimize giriyor dedi. Onural, 3 boyutlu teknolojiyle yapılan çekimlerin izleyicideki keyfi artıracağını, 3 boyutlu televizyonun da görsel hazzı yükselteceğini kaydetti. Yeni televizyonların gözlük takma gereksinimini ortadan kaldıracağını ifade eden Onural, 3 boyuta bakmanın vereceği keyif 2 boyutta kesinlikle yoktur. Buna bir kez dönerse gözler, bir daha geri gelmez ve herkes 2 boyutluyu yıllarca nasıl izlemişiz diyecektir. Dolayısıyla 3 boyutlu televizyonun ticari olarak yayılmaması mümkün değil diye konuştu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gunes-arabalari-yarisi-2008/", "text": "TÜBİTAK tarafından düzenlenen Formula G-Güneş Arabaları Yarışı ve Hidromobil- Hidrojen Arabaları Yarışı, 25-31 Ağustos arasında İzmir'de yapılacak. Türkiye'de güneş enerjisine dikkat çekmek için düzenlenen yarışların ilki 2005 yılında İstanbul'da yapılmıştı. Üniversite öğrencilerine yönelik \"TÜBİTAK Formula G Güneş Arabaları Yarışı\" ve \"TÜBİTAK Hidromobil ve Hidrojen Arabaları Yarışı\", bu yıl İzmir Pınarbaşı Yarış Pisti'nde gerçekleştirilecek. Formula G'ye 53, Hidromobil'e 31 araç katılacak. Güneş enerjisiyle çalışan otomobillerle yapılan yarışların ilki 1987'de Avustralya'da gerçekleştirildi. Hans Tholstrup ve Larry Perkins'in 1983 yılındaki yolculuklarının ardından Güneş enerjisini tanıtma ve kullanımını teşvik etmek için çeşitli yarışlar düzenlenmişti. Bununla birlikte 1987'deki yarış uluslararası nitelikteydi ve 23 katılımcısı olmuştu. İlerleyen yıllarda dünyada bu tür yarışların sayısı arttı. Bunların en bilinenleri Eurepean Tour de Sol, American Tour de Sol ve Sunrayce. Bu yarışlara bazı otomobil firmaları ve birçok üniversite takımı katılıyor. Bugün dünyadak birçok üniversitede güneş enerjisiyle çalışan otomobiller yapan klüpler var. Bu klüpler her yıl yapılan yarışlarda yeni rekorlara imza atıyorlar. Bu yarışlarda en önemli amaç belli bir mesafeyi en hızlı olarak bitirmek. Bunun için yapılması gereken şey, güneş enerjisinden olabildiğince verimli bir biçimde yararlanmak. Elbette otomobilin sağlamlığı da önemli. Yarış mesafesini olabildiğince az hasarla ve arızayla geçen otomobillerin kazanma şansının daha yüksek olduğu bilinen bir şey. Bu aşamada otomobillerin tasarımının nasıl olması gerektiği ön plana çıkıyor. Yarışacak takımların güneş panelleri en yüksek verimi alacak şekilde otomobile yerleştirmeleri gerekiyor. Bunun yanında otomobilin hafifliği ve sürtünmeyi en aza indirecek aerodinamik yapıda olması yarış kazanmıy etkileyebilecek diğer önemli etkenler. Tipik bir güneş arabasında üretilen enerji 700- 1500 watt. Bu da yaklaşık 1.2 beygir gücüne denk geliyor. Güneş enerjisiyle çalışan otomobillerle yapılan yarışların ve katılımcıların sayısı günden güne artıyor. Başlangıçta yalnızca Amerika ve Avustralya'da yapılan yarışlar, bugün artık Almanya, İsviçre ve Japonya'da da yapılıyor. İlki 2001 yılında yapılan American Solar Challange yaklaşık 3700 km uzunluğuyla en uzun mesafele yarış olma özelliğini taşıyor...."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gunes-enerjili-otomobil-yarislari-30-agustosta/", "text": "TÜBİTAK 30 Ağustos'ta Türkiye'nin ilk güneş enerjisiyle çalışan otomobil yarışlarını düzenliyor. TÜBİTAK'ın Formula G olarak adlandırdığı güneş enerjili otomobil yarışları 30 Ağustos 2005'te İstanbul Formula 1 Pisti'nde gerçekleştirilecek. Formula G için hazırlıklara 2003 yılının sonunda başlayan takımlar TÜBİTAK'ın oluşturduğu jüri tarafından son kez denetlendi. Akademisyenlerden oluşan jüri yaklaşık 28 başvurunun ardından 16 takımı hazır durumda buldu. TÜBİTAK, bu takımlara 170 bin YTL'lik yardımı bölüştürecek. Yarışmada damalı bayrağı ilk görecek takım TÜBİTAK'tan ayrıca ödül alacak. Yarışmaya katılacak takımlar şunlar, Hitit Güneşi , Boğaziçi Üniversitesi, Solaris , GYTE , Hasat , Ta-To , Arıba , ACI , Ceryan , Türk Mekatronik , Meşe , Soular Car , Saguar , Isparta , Yugat , Barracuda . TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Raşit Gürdilek, yarışma hazırlıklarının büyük bir hızla sürdüğünü, bazı takımların yurtdışından güneş panelleri ve güneş hücrelerini aldıklarını kaydetti. Gürdilek, takımların dünya kalitesinde güneş otomobili tasarladıklarını vurguladı. Türkiye Otomobil ve Motor Sporları Federasyonu'nun gözlemci sıfatıyla teknik konularda yardım edeceğini söyleyen Gürdilek, yarışmada Uluslararası Otomobil Sporları Federasyonu'nun kurallarının uygulanacağını dile getirdi. Gürdilek, İstanbul'daki 5.3 kilometrelik Formula 1 pistinde sıralama turlarının 28 Ağustos'ta, esas yarışın da 30 Ağustos'ta gerçekleştirileceğini ifade etti. Otomobillerin güneş enerjisiyle hareket ettiğini belirleyebilmek için, aküleri boş şekilde piste alınacak. Otomobiller jüri gözetiminde yarıştan 1 gün önce şarj edilecek. Güneş enerjisiyle çalışan otomobillerde Güneş ışınlarını emen güneş panelleri bulunuyor. Kimi otomobiller küçük esnek parçalar halinde kaportaya monte edilen güneş gözelerinden oluşuyor. Güneş panelleri veya gözeleri, güneş ışığını elektrik gücüne çevirerek, aracın içine yerleştirilen akü ya da pillerde depolanmasını sağlıyor. Elektrik enerjisi ise aracın tekerliklerine monte edilen elektrik motoruna güç veriyor. Güneş enerjili otomobillerin maksimum hızları genellikle 120-130 km/s civarında değişiyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gunes-enerjisiyle-calisan-araclar-yaristi/", "text": "Güneş enerjisiyle çalışan araçlar İzmir'de yarıştı. Yarışmanın birinci ve ikincisi İstanbul Teknik Üniversitesi takımına ait araçlar oldu. İzmir Pınarbaşı pisti bu kez farklı bir yarışa sahne oldu. Güneş enerjisi ile çalışan araçlar TÜBİTAK'ın düzenlediği organizasyonda şampiyonluk için yarıştı. Üniversite öğrencilerinden oluşan 20 takıma ait araçlar 1950 metrelik pistte 30 tur attı. Yarışın galibi, geçen senenin de birincisi, İstanbul Teknik Üniversitesi oldu. İTÜ takımının Ra isimli aracı birinci, Arı-Ba isimli aracı da ikinci oldu. Boğaziçi Üniversitesi yarışmayı üçüncü olarak tamamladı. Yarışma sonunda birinci gelen takıma ödülünü Devlet Bakanı Mehmet Aydın verdi. CNN TÜRK yayınına konuk olan bakan Aydın bu yarışın farklı bir anlamı olduğunu söyledi. Aydın, \"Normal yarışlarda bir araba geri kalırsa memnun olur ötekiler. Çünkü bir kişinin yükü kalkmış oluyor. Burada kendileri durup o arabaya yardım ediyorlar. Öyle anlatıyorlar, demek ki farklı bir yarış konsept\" dedi. Yarışmanın amacı ise güneş enerjisi kullanımını yaygılaştırmak ve bu alanda yapılan çalışmalara dikkat çekmek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gunes-enerjisiyle-calisan-buzdolabi/", "text": "Gazi Üniversitesi araştırmacıları, güneş enerjisi ile çalışan buzdolabı geliştiriyor. Doktora tezi olarak başlatılan ve Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Sanayi Tezleri kapsamına da alınan projede, buzdolabının çalışması için gerekli enerji, elektrik yerine, güneş panelleri ve jeotermal ısıkaynaklarından elde ediliyor. Uzmanlar, 3 milyon ev tipi soğutucunun kullanıldığı Türkiye'de yeni teknolojinin yüksek oranda enerji tasarrufu sağlayacağını belirtiyor. Projenin yürütücüsü Gazi Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesi Makine Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Adnan Sözen, projede görev alan Yrd.Doç. Dr. Tayfun Menlik, Yrd.Doç. Dr. Veysel Özdemir ve doktora öğrencisi Engin Özbaş ile ortaklaşa yürüttükleri projenin geçen yıl, doktora tez konusu olarak başlatıldığını ve geçen sürede mini bar üzerindeki deneysel çalışmaları tamamladıklarını bildirdi. Projede, elektrik enerjisi kullanan buzdolapları yerine, Türkiye'de bol miktarda bulunan güneş ve jeotermal gibi ısı kaynağı ile çalışan buzdolabı üretmeyi amaçladıklarını anlatan Sözen, dünyada bu tür teknolojilerin mini bar üzerindeki örneklerinin bulunduğunu, ancak bunların verimlerinin düşük olduğunu kaydetti. Literatürde teorik çalışma altyapısı bulunan difüzyonlu soğutma sistemlerinin düşük performansları nedeniyle deneysel amaçlı olarak rağbet görmediğini anlatan Sözen, \"Çalışmada önerilen ev tipi ejektörlü difüzyonlu sistemin performansı oldukça yüksek olacaktır. Yaptığımız teorik çalışmalar gösteriyor ki ejektörün bu tip sistemlerde kullanılması performansı oldukça arttırmaktadır\" dedi. Projedeki araştırmacıların uluslararası hakemli dergilerde konuyla ilgili pek çok yayınının bulunduğunu ve şimdiye kadar yaptıkları çalışmada teorik olarak yüzde 35'e varan verim artışı sağladıklarını anlatan Sözen, yaz aylarında buzdolaplarının alt bölümünden 5 derece istendiğini, mini bar üzerinde yaptıkları deneylerde ise eksi 15 dereceye kadar ısı düşüşünü sağladıklarını ifade etti. Sistemde sıcak su üretimi için güneş panelleri kullanıldığını, bu panellerle buzdolabına enerji sağlayacak 90 derecelik sıcak suyu elde edebildiklerini söyleyen Sözen, sistemin geliştirilmesi ile büyük kapasiteli soğutucular için gereken daha düşük sıcaklıkların da sağlanabileceğini kaydetti. \"Halen ülkemizde kullanılan yaklaşık 3 milyon ev tipi soğutucu göz önünde bulundurulursa, soğutucu teknolojisinde güneş enerjisinin ve ejektörün kullanımı enerji tasarrufu sağlamasının yanı sıra ülke ekonomisine de katkı sağlayacaktır. Dünyada halen alternatifsiz olarak kullanılan mevcut absorbsiyonlu soğutucular üzerinde iyileştirmeler yapılarak performanslarının arttırılması hedeflenmektedir. Sözen, çevre ile dost, ozon tabakasına zarar vermeyen ve Türkiye'nin doğal kaynaklarından yararlanan proje ile Türkiye ekonomisine önemli bir katkının da sağlanabileceğini dile getirdi. Çalışmada halen elektrik enerjisi kullanan soğutuculara alternatif teşkil edecek farklı enerji kaynakları kullanabilen yüksek performanslı ürünlerin ortaya çıkarılacağını kaydeden Sözen, proje ile sistemin boyutlarının da küçültüleceğini ve maliyetlerin de azaltılacağını söyledi. Projede şimdiye kadar üretilen deneysel amaçlı prototip üzerinde kompresör yerine termal kompresör kullanılmasından dolayı sistemin tamamen sessiz çalıştığını aktaran Sözen, ürünlerin bakım gerektirmeyeceğini ve arızalanmanın da çok nadir olacağını söyledi. Sözen, projenin 1 Aralık'tan itibaren Sanayi Bakanlığı'nın üniversite sanayi işbirliği çerçevesinde yürüttüğü San-Tez projeleri kapsamına alındığını ve sanayi ortağının da Menteşeoğlu Soğutma A.Ş olduğunu belirtti. Bu proje ile firmanın da prototip bir ürün ortaya çıkarmak için bilimsel alt yapısını güçlendireceğini anlatan Sözen, \"Ürüne özellikle Akdeniz ve Ege bölgelerinde yüksek miktarda talep gelmesi öngörülüyor. Bu projenin devamında klima cihazlarının da elektrik enerjisi yerine ısı kaynağı ile çalışmasını sağlayacak alt yapıya ulaşacağız\" diye konuştu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gunes-enerjisiyle-gece-ucusu/", "text": "Güneş enerjisiyle işleyen İngiliz uçağı, pilotsuz en uzun süreli uçuş rekorunu kırdı. Ancak Zephyr'in kırdığı 54 saat rekoru resmen kayıtlara geçemeyecek, yetkililerine bildirdiğini ve bunun da bir rekor olduğunu söylüyor. Zephyr'i imal eden ekipten Chris Kelleher, Bizim uçağımız çok daha yükseğe tırmanıyor ve uzun süre uçabiliyor diyor. gerçekleşti. İki kanat arası genişliği 18 metreye varan pilotsuz uçak, Pervaneli uçak, ikinci deneme sırasında, hava muhalefeti nedeniyle daha az süre havada seyretti. iki gün boyunca güneş enerjisiyle uçurtmayı başardık diyor. Gün boyunca güneş enerjisini depolayan Zephyr'in pilleri uçağın gece de havada seyretmesini sağlıyor. Uzaktan kumandayla yönetilen pilotsuz uçak, deneme sırasında 18 bin metreye kadar çıktı. enerjisiyle gece de işleyebilen pilotsuz uçak denemesi bir ilk değil. Ancak iki uçak arasında önemli bir fark var. belirli aralıklarla havada süzülerek gitmek zorunda. çalışan kanatlı bir aracın irtfa rekorunu kırmıştı. üssünün hava sahasında uçarken parçalanarak düştü."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gunes-isigindan-10-bin-kat-yogun-isin/", "text": "Güneş ışığından 10 bin kat yoğun ışın üretme kapasitesine sahip \"senkrotron\", Devlet Başkanı Jacques Chirac tarafından hizmete sokuldu. Chirac, törende yaptığı konuşmada, \"Fransa bugün eşsiz bir aygıta sahip. Bu, 300 metreden büyük muazzam bir tüp. Bunun cihazları milimetrenin binde biri hassasiyetle ayarlandı\" dedi. \"Senkrotron\" ışımasının, müthiş bir ışık kaynağı olduğuna dikkati çeken Chirac, bu ışının \"maddenin kalbinin anlaşılmasını\" sağlayabileceğini vurguladı. \"Senkrotron\" ışınları, maddeye derinlemesine nüfuz edebiliyor ve mikro-kozmosun özelliklerinin anlaşılmasına imkan veriyor. Dünyada 13'ncü, Fransa'da ise ikincisi inşa edilen \"Güneş\" adlı \"senkrotron\"un, dünyanın dört bir yanından yüzlerce araştırmacıyı çekmesi bekleniyor. Tesiste, tünel içinde muhafazaya alınan 354 m çevre uzunluğuna sahip tüpte, ışık hızına yakın hızda hareket ettirilen elektronlar, muazzam bir enerji biriktiriyor ve ışıma meydana geliyor. \"Senkrotron\" ışıması; fizik, kimya, elektronik, tıp, yer ve atmosfer bilimleri, çevre, tarım, kozmetik, eczacılık gibi hayatın çeşitli alanlarında kullanılıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gunes-sistemi-disinda-236-gezegen/", "text": "Geçtiğimiz yıl diğer yıldızların yörüngesinde olan 28 yeni gezegen saptayan bilimadamları, yerleşilebilir milyarlarca gezegen olabileceğine dikkat çekti. Honolulu'da yapılan Amerikan Astronomi Derneği toplantısında konuşan araştırmacılar, yakın dönemdeki yeni gezegen keşifleriyle birlikte, güneş sisteminin dışında bilinen dış gezegen sayısının 236'ya yükseldiğini açıkladı. gibi dev gezegenlerin kolayca saptanabildiğini belirtti. Bulgularının ayrıntılarını internetteki http://exoplanets.org adresinde yayınlayan araştırmacılar, henüz Dünya büyüklüğünde nesnelerin görülmemesine rağmen, yeni tekniklerin astronomlara çok büyük olmayan gezegenleri saptayabilme şansı tanıdığını belirtti. Bilinen yıldız sistemlerinin dördü, birden çok gezegene ve yörüngesinde daha küçük nesnelere sahip. Çoğu yıldızın birden fazla gezegene sahip olduğunu belirten Marcy, \"Birini bulduğumuzda, ikincisi, üçüncüsü, dördüncüsü geliyor\" dedi. Üç yıl önce buldukları yeni bir gezegenin kendilerini çok heyecanlandırdığını anlatan Marcy, Gliese 436 yıldızının etrafında dönen Neptün'e benzer ve Dünya'dan farklı olsa da suyla kaplı gibi görünen bir gezegenin bilimadamlarını meraklandırdığını hatırlattı. Marcy, \"Samanyolu galaksimizde 200 milyar yıldız var. Onların belki de yüzde 10'unun yerleşilebilir gezegenlere sahip olduğunu tahmin edebiliriz\" dedi. Marcy, gezegenlerin çoğunun bir yıldız etrafında dairesel yörüngeye değil, eliptik yörünge denilen daha uzamış bir yörüngeye sahip olduğunu da kaydetti. Dünyanın Güneş'e şimdikinden daha yakın olması halinde kaynayacağını, daha uzak olması halindeyse donacağını hatırlatan Marcy, dolayısıyla çok uzak yörüngenin yaşamı destekleyemeyeceğine dikkat çekti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gunes-sistemi-disinda-hizli-gezegenler/", "text": "Astronomlar, Güneş Sistemi dışında, kendi güneşlerinin etrafında çok büyük hızla dönen gezegenler buldu. Son 10 yılda Güneş Sistemi dışında 200'den fazla gezegen bulundu . Bu gezegenlerden bazıları bu turu, Dünya'daki bir günden daha kısa sürede tamamlıyor. Nature dergisinin son sayısında yer alan habere göre, ABD'nin Maryland eyaletindeki Baltimore Uzay Enstitüsü'nden Kailash Sahu ve ABD'li, Şilili, İsveçli ve İtalyan meslektaşları, tespit ettikleri en az beş gezegene 'çok kısa devirli gezegenler' adını verdi. Bilim adamları, son 10 yıl içinde Güneş Sistemi dışında 200'den fazla gezegen keşfetti. Bunların hızlılarının kendi güneşlerinin çevresindeki dönüşleri 1.2 ile 2.5 gün sürüyor. Sahu ve ekibi, bu keşfi Samanyolu'nun ortalarında yıldız bakımından zengin Yay takımyıldızında yaptı. Araştırmacılar, Hubble uzay teleskobunun gönderdiği verilerden yararlanarak tespit ettikleri 16 gök cisminden en az 5'inin 'çok hızlı' gezegen olduğuna hükmetti. Bu yeni gezegenlerin en hızlısı, güneşinin etrafındaki turu, bizim zamanımızla 0.42 günde tamamlıyor. Beş muhtemel 'çok hızlı' gezegen, bizim güneşimizden daha küçük güneşlerinin çevresinde dolanıyor. Bu da onları şimdiye kadar en hızlı döndüğü düşünülen 'Sıcak Jüpiter' kategorisindeki 'gaz devi' gezegenlerden ayırıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gunes-sistemi-etrafinda-karanlik-gaz-bulutlari/", "text": "Astronomlar, güneş sistemi civarında daha önce geleneksel gözlem yöntemleriyle tespit edilemeyen büyük karanlık gaz bulutları tespit ettiler. Science dergisinin son sayısında yayınlanan makalede, üç Fransız araştırmacının, gözlemlemeyi başardıkları karanlık gaz bulutlarının, galaksimizin eksik maddesinin bir kısmını oluşturduğunu düşündükleri belirtildi. Makaleye göre, araştırmacılar, bulutların şimdiye kadar tespit edilen moleküler hidrojen miktarına eşit kütleye sahip olduğunu tahmin ediyor. Günümüzün evren modellerine göre, Büyük Patlama'dan birkaç milyar yıl sonra evrenin yüzde 25'i karanlık maddeden, yüzde 70'i karanlık enerjiden , yüzde 5'i de normal maddeden oluşuyordu. Bu normal maddenin de hepi topu yüzde 10'u yıldızlar ve galaksilerde görünüyor. Kalan bölüme bu nedenle eksik madde deniyordu ve astrofizikçiler bunca yıldır bunu arıyordu. Bazı bilim adamları, eksik maddenin büyük kısmının, galaksiler arası uzayda düşük yoğunluğa sahip sıcak gaz bulutlarında olabileceğini düşünüyor. Uzmanlar, Samanyolu galaksisinin en yoğun ve soğuk kısımlarında esas itibarıyla hidrojen molekülü ve atomlarından oluşan bulutlar bulunduğunu artık biliyor ve bunların kütlesinin Güneş'ten birkaç milyar kat büyük olduğunu hesaplıyor. Uzmanlara göre, hidrojen atomlarından oluşan büyük bulutlar, kendi ağırlıkları altında parçalanıyor ve yıldızlar, böylece ortaya çıkan hidrojen molekülü kümelerinden teşekkül ediyor. Astronomlar, bu bulutları gama ışınlarını kullanarak görmeye çalışıyor. İsabelle Grenier ve iki arkadaşı, 90'larda hazırlanan gama ışını tablolarını başka veri kaynaklarıyla karşılaştırarak, Güneş sisteminde daha önce tespit edilememiş muazzam gaz bulutlarını keşfettiler. Bu karanlık bulutlar, bilinen bütün yakın moleküler bulutları kapsıyor ve yıldızların teşekkülünü sağlayan yoğun molekül odaklarıyla daha geniş alanlara yayılı hidrojen atomu rezervleri arasında 100-200 ışık yılı kalınlığında kuşak oluşturuyor. Üç araştırmacı, Güneş sistemi civarındaki bu gazların toplam kütlesinin, yıldızımızınkinin 180 bin katı olduğunu düşünüyor. Araştırmacılara göre, gaz bulutları muhtemelen çok soğuk ve hidrojen molekülü bakımından zengin. Bulutların arasındaki toz parçacıkları da bulutlar gibi -262 derece sıcaklığa sahip. Bütün bunlar, bu bulutların niçin daha önce saptanamadığını gösteriyor. Bu keşfin, yıldızlar arası ortamın evriminin anlaşılmasında anahtar rolü oynayabileceği belirtiliyor. Astronomlar, güneş sistemi civarında daha önce geleneksel gözlem yöntemleriyle tespit edilemeyen büyük karanlık gaz bulutları tespit ettiler."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gunes-tutulmasi-29-mart-2006da/", "text": "21'inci yüzyılın ilk tam güneş tutulması 29 mart 2006'da gerçekleşecek. Güneş tutulması Türkiye'den de izlenebilecek. Genişliği yaklaşık 190 kilometreye ulaşacak tam tutulma hattı, dünya üzerinde kalabalık yerleşim bölgelerini kat edecek. Tam tutulma süresi yer yer dört dakikaya kadar çıkabilecek. Bu tarihte ay, dünya ile güneş arasına girerek güneşi tam olarak örtecek. Ayın gölgesi, ilk olarak Türkiye saati ile 11.36'da Brezilya kıyılarına düşecek ve Atlantik Okyanusu'nu kat ederek Afrika kıyılarına ulaşacak. Afrika kıtası üzerinde tam tutulma, Gana, Togo, Benin, Nijerya, Nijer, Libya ve Mısır'dan izlenecek. Tam tutulma, saat 13.54'ten itibaren Türkiye'den de izlenebilecek. Önce hattın üstünde yer alan Akdeniz kıyısındaki Kaş, Antalya ve çevresinde görülecek olan tam tutulma, Karaman, Konya, Aksaray, Nevşehir, Kırşehir, Yozgat, Sivas, Tokat ve Amasya ile çevrelerinden izlenecek ve son olarak Ordu ve Giresun'da görülecek. Saat 14.10'da Karadeniz'e düşecek olan gölge, yolculuğunu saat 14.46'da bitirecek. Tam tutulma en son Moğolistan sınırında güneş batarken izlenecek. Ayın gölge konisinin dünya üzerine düşmesi ile oluşan güneş tutulmasının, tam tutulma, parçalı tutulma ve halkalı tutulma olmak üzere üç türü bulunuyor. 20'inci yüzyılın son güneş tutulması, Türkiye'den 11 ağustos 1999 günü izlenmişti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gunes/", "text": "Güneş manyetik bir alana sahip olan, dönen ve çekirdeğinde enerji üreten bir gökcismidir. Güneş, güneş sistemindeki maddenin % 99.85'ni içerir. Gezegenler % 0.135, uydular,asteroidler, kuyruklu yıldızlar, meteoritler ve gezegenler arası ortam ise % 0.015'ni oluşturur. Güneşin enerjisi, 15 milyon K sıcaklıktaki ve yeryüzü atmosfer basıncından milyarlarca kez fazla olan çekirdeğindeki, hidrojenin helyuma dönüşmesinden kaynaklanır. Çekirdek tepkimeleri sonucu serbest kalan enerji, yüzeye gelir ve buradan uzaya yayılır. Bu enerjinin sadece 2.2 milyarda biri yeryüzü tarafından soğurulur ve yaşam için gerekli koşulların oluşmasını sağlar. Güneşten, X-ışınlarından radyo dalgalarına kadar her dalga boyunda enerji yayılır. Güneşte ışınım kuvveti ile çekim kuvveti denge halinde bulunur. 700.000 km çapa göre çekirdekte oluşan ışığın hızı da göz önüne alındığında yüzeye yaklaşık 2 sn de gelmesi gerekirken, aşırı hidrojen yoğunluğuna bağlı olarak bu süre 10 milyon yıldır. Aslında biz 8 dakikadan da öte güneşin 10 milyon yıl önce oluşturduğu ışığı görüyoruz. Güneş kendi ekseni etrafında diferansiyel dönme hareketi yapar yani kutuplar ve ekvator farklı hızlarda döner. Ekvatoral bölgenin dönme hızı kutupların dönme hızından fazladır. Yaklaşık 400 km kalınlığında olan ve Işıkküre denilen güneşin gözle görülen parlak yüzeyi teleskopla incelendiğinde granüler yapıya sahip olduğu görülür. Her biri sıcak bir gaz kütlesinin tepesi olan bu granüllerin sayısı yaklaşık 4 milyon kadardır ve tüm güneşin yüzeyini kapsar. Ortalama ömürleri 7-10 dk arasında olan bu granüllerin boyutu 300 1450 km arasındadır ve bu gazlar saatte 0.5 km hızla yükselirler, enerjilerini kaybedince soğuyarak yüzeye doğru düşerler ve granüller arası karanlık çizgileri oluştururlar. Güneşin kenarı, merkezinden daha karanlık görünür. Bunun nedeni, güneşin merkezine bakıldığında ışıkkürenin derin ve sıcak katmanlarını, kenar kısmına bakıldığında ise daha yüksek ve daha az sıcak katmanlarını görüyor olmamızdır. Işıkkürenin üzerinde, yaklaşık 5.000 km kalınlığında ve renkküre adını alan bir iç atmosfer vardır. Yapılan araştırmalar renkkürenin kenarlardaki katmanlarının bir çayır yangını görünümünde olduğunu, birbiri üzerine binişen pek çok fışkırtı bulunduğunu belirledi ve bunlara iğnecik adı verildi. Bu iğnecikler bulundukları yüzeyden 8.000 km kadar yüksekliğe çıkabilmektedir. Renkkürenin de üzerinde son derece yüksek sıcaklıklı Güneş tacı bulunur. Güneş tacı, birkaç güneş yarıçapı uzaklıkta, yaklaşık 2 milyon K'lik bir kinetik sıcaklığa sahiptir. Güneş tacının bu kadar sıcak oluşu, ışıkkürede ve renkkürede bulunan bulgurcuk ve iğneciklerdeki kütle hareketleri olduğu sanılmaktadır. Güneş tacının bu yüksek sıcaklık nedeniyle, dışarıya doğru yayılan ve dünyanın ötesine kadar uzanan elektrik yüklü bir tanecik akımı oluşturur. Bu akım, Güneş rüzgarı olarak adlandırılır. Güneş lekeleri ışıkküredeki önemli, değişken, kalıcı olmayan, güneş yüzeyine oranla fazla yer kaplamayan ve çok şiddetli manyetik alana sahiptir oluşumlardır. Bu alan 500 gauss'dan başlayıp 4.000 gauss'a kadar çıkabilir, bir karşılaştırma yapmak gerekirse dünyanın manyetik alan şiddeti 1 gauss'dan küçüktür ayrıca güneşin manyetik alan şiddetinin de birkaç gauss olduğu düşünülmektedir Güneşin merkezinde açığa çıkan enerji radyatif iken yüzeye doğru gittikçe maddesel taşınma meydana gelir. İşte bu maddesel taşıma ile güneşin diferansiyel dönmesi etkileştiğinde kara leke meydana gelmektedir. Ortaya çıkan leke grubu hızla büyüyerek birbirinden ayrılır ve güneşin dönme yönünde en öndeki leke genellikle en büyük lekedir ve baş leke adını alır. Lekeler max. büyüklüklerine ulaştıktan sonra genellikle birkaç hafta içinde kaybolurlar, yalnız kalan baş leke de giderek küçülerek o da birkaç hafta içinde kaybolur. Ortalama büyüklükteki bir lekenin gölge çapı 30.000 50.000 km arasındadır, nadiren de 140.000 km' ye kadar çıkabilir. Güneş yüzeyinde gözlenen leke sayısı sürekli olarak değişir. Leke etkinliğinin max olduğu iki çevrim arasındaki süre 11 yıldır, buna ilaveten 80 yıllık bir çevrim daha olduğu bilinir. Genelde renkküre beneklerinde zaman zaman ortaya çıkan ani parlamalar püskürme denir. Küçük püskürmeler birkaç dakika, büyükleri ise birkaç saat sürer. Fışkırmalar, görünüşü çok güzel olan güneş olaylarından biridir. Bunlar güneş yüzeyinde 200.000 km uzunlukta, 40.000 km yükseklikte ve 6.000 km kalınlıkta olabilen şerit biçimli gaz akımlarıdır. 15 milyon K iç sıcaklığa sahip olan güneş, yaydığı enerji (3.86 x 1033 erg/sn) göz önüne alındığında saniyede 4.7 milyon ton kütle kaybetmektedir. Başka bir deyişle güneş yılda kütlesinin 100 milyarda birini kaybetmektedir. Güneşin kütlesinde ve yaydığı enerjide sezilebilir bir değişme ancak 6 milyar yılda ortaya çıkabilir. Dünyanın 4.5 milyar yaşında olduğu düşünülürse, bu da demektir ki güneş, yeryüzü var olduğundan beri hiç değişmemiştir. %60'ı hidrojenden oluşan güneşin bu kadar güçlü enerji açığa çıkarması ancak çekirdek tepkimeleri sonucunda oluşabilir. Bu tepkimeler içerisinde en önemlisi proton-proton tepkimesi olarak adlandırılan çekirdek kaynaşması zinciridir. Açığa çıkan enerjinin küçük bir bölümü de tepkimelerde oluşan nötrinolar tarafından taşınmaktadır. Güneşin bundan sonraki evriminin öteki yıldızların evrimine benzeyeceği söylenebilir. Bütün hidrojen tükendiğinde helyum ile daha ağır atomlar arasında oluşacak tepkimeler başlayacak, böylece güneş, boyutları büyüyüp parlaklığı artarak, bir kırmızı dev yıldıza dönüşecektir. Sonunda bütün nükleer enerji kaynakları tükenince, dış katmanlarını boşluğa fırlatacak ve gezegenimsi bulutsu oluşturacaktır. Gezegenimsi bulutsu oluşturduktan sonra beyaz cüceye dönecek olan güneş, şu anki çapının 1/100'üne kadar küçülecek. Güneşin toplam ömrünün 10 milyar yıl olduğu tahmin edilmektedir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gunesin-gok-taslarina-etkisi-sasirtti/", "text": "Bilim insanları güneş ışınlarının, gök taşlarının daha hızlı dönmesine neden olabileceklerini belirterek, Güneş Sistemi'nin ne kadar dinamik olduğunu bir kez daha gözler önüne serdiler. Birisi yaklaşık 1,6 km, diğeri yaklaşık 115 metre uzunluğunda iki ayrı gök taşını inceleyen uluslararası bilim adamı ekibi, güneş ışığının şekilsiz ve tam yuvarlak olmamalarından ötürü asteroidlerin dönüşünü etkileyebileceği yönünde daha önce ortaya atılan ve ispatlanmayan teoriyi doğruladılar. Teorinin sahibi 4 bilim adamının isimleriyle YORP etkisi olarak adlandırılan güneşin ışınlarının bu özelliği, gök taşlarının yamuk yüzeyinin özelliğinden ötürü bir jet motoru etkisi yaratıyor. Güneş ışını asteroide çarptığında, güneş enerjisi soğuruluyor ve ardından uzaya yeniden yayılıyor. Gök taşı küre biçiminde olmadığından, bu da dönmesine neden olan bir itme etkisi yaratıyor. Kuzey İrlanda'nın başkenti Belfast'taki Queen's Üniversitesi'nden Stephen Lowry, göktaşının biçimine bağlı olarak, YORP etkisinin tüm asteroidin yüzeyinde açık bir tork yol açabileceğini, bunun da gök taşının tam bir tur dönüş zamanını değiştirebileceğini belirtti. New York İthaca'daki Cornell Üniversitesi'nden Patrick Taylor da, bunu hayal etmenin bir başka yolu olarak, rüzgarın değirmeni döndürmesi veya rüzgar gülüne üflendiğinde dönmesini örnek gösterdi. Araştırmalarında, büyük teleskop ve radarları kullanan bilim insanları, yaptıkları ölçümler sonucu iki gök taşının dönüş sıklıklarının yıllarla ifade edilen bir süreç sonunda değiştiğini tespit ettiler. Taylor, araştırma sonuçlarıyla ilgili olarak, \"Bu Güneş Sistemimizin çok dinamik bir yer olduğunu ve yıldızımız Güneş'in sadece Dünya'yı, gezegenleri değil, yörüngesindeki en küçük kayaları bile etkilediğini gösteriyor\" diye konuştu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gunesin-ilk-3-boyutlu-goruntuleri/", "text": "NASA, stereo adı verilen ikiz uzay araçlarından gelen güneşin ilk üç boyutlu görüntülerini yayınladı. Görüntüler, güneşte meydana gelen patlamaları daha iyi anlamayı ve dünyaya etkilerini öngörmeyi sağlayacak. Güneşteki patlamalar, dünyadaki iletişim sistemlerini ve güç hatlarını etkileyebiliyor. Güneş fırtınalarını daha iyi anlamayı ve dünyaya etkilerini öngörmeyi sağlayacak her biri bir golf aracı büyüklüğünde ve 620'şer kilogram ağırlığındaki uzay araçları Florida'daki Cape Canaveral'daki askeri üsten Ekim ayında fırlatılmış ve güneşin yörüngesine girmişti. NASA'dan yapılan açıklamada, ikiz araçların birbirlerinden yılda 45 derece uzaklaştığı ve şimdi de stereografik ölçüler almaya olanak sağlayacak konumlarını kaydetmeye başladıkları belirtildi. NASA'nın bilimsel proje şefi Michael Kaiser, \"Meteorologlar belirgin olarak bir hafta önceden bilmeye muktedirler, biz de güneş fırtınalarıyla ilgili aynısını yapmak istiyoruz. Stereo, bizlere güneş fırtınalarını daha ayrıntılı biçimde inceleme olanağı sağlayarak, bu amaç için yeni aşamayı temsil ediyor\" dedi. Uzay araçları, güney fırtınalarının oluşum sürecini 2 yıl süreyle izleyecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gunesle-sogutma-sistemi/", "text": "Sistem evlerde yüzde 75'e varan oranda tasarruf sağlıyor. Alanya'da 10 yıl önce tatil yaparken güneş çarpması sonucu hastanelik olan bilim adamı Dr. Ahmet Lokurlu'nun geliştirdiği, güneş sistemiyle çalışan soğutma sistemi projesi dünya çapında ün kazandı. Çeşitli ülkelerden yaratıcılık ve çevre ödülleri alan Dr. Lokurlu, halen çalışmalarını Almanya Julich Araştırma Merkezi'nde bulunan Enerji Sistemlerinde Proses ve Materyal Enstitüsü'nde sürdürüyor. 1988 yılında Almanya'ya giden Lokurlu, Essen Üniversitesi'nde görev yaparken tatil için geldiği Alanya'da ortaya çıkan sistemin doğuş hikayesini şöyle anlattı: \"1993'te Alanya'ya tatile geldim. Güneşte biraz fazla kalınca güneş çarpması sonucu hastanelik oldum. Kendime geldiğimde hastane odasında güneşin bu ısısından soğutma elde edilip edilemeyeceği üzerinde düşünmeye başladım. Almanya'ya döndüğümde hobi olarak konuyu araştırmaya başladım. Araştırma sonuçları gelişti ve laboratuvar ortamında gerçeklik kazandı. Fikir güneş çarpmasıyla doğdu diyebilirim.\" Bu sistemde güneş ışınlarını doğrudan alan panellerde 180 dereceye kadar ısıtılan suyla elde edilen buhar, iki kademeli bir makinede soğuğa dönüştürülüyor. Böylece istenen mekanın soğutulması sağlanıyor. Güney sahillerinde benzer güneş panelleri ısıtma amacıyla kullanılıyor. Bu panellerde ısı 70-80 dereceye ancak çıkabilirken, Lokurlu'nun sisteminde ısı 200-250 dereceye kadar çıkabiliyor. Soğutma dışında tekstil ve gıda sanayiinde de kullanılan sistemden elektrik enerjisi üretilmesi için çalışmalarının devam ettiğini belirten Dr. Ahmet Lokurlu geçtiğimiz ocak ayında \"Almanya'nın En Yaratıcı Kişisi\" seçildi. \"Innovation Prize\" ödülü Almanya'da yaşayan ve ülkeye katkıda bulunan en yaratıcı kişilere veriliyor. Lokurlu, geçen yıl \"Çevrecilik Oscarı\" olarak tanımlanan Dünya Enerji Ödülü'ne layık görülmüş, ödülü Birleşmiş Milletler Genel Sekteri Kofi Annan'ın elinden almıştı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/guneste-dev-patlama-gozlendi/", "text": "NASA, günlerdir devam eden fırtınalar sonucunda Güneş'te dev bir patlama gözlemledi. Patlama etkisinde Dünya'nın bazı bölgelerinin de etkilediği belirtilirken bu etkiler arasında radyo dalgalarının bloke olduğu söyleniyor. NASA, Güneş Dinamikleri Gözlemevi tarafından geçtiğimiz Cuma günü yapılan gözlemlerde dev patlamaya ilişkin bir görsel yayınlandı. Patlamanın şiddeti X1.8 olarak belirtilirken Cumayı Cumartesiye bağlayan gece de bazı bölgelerin geçici radyo dalgaları bloke sorunu yaşadığı söylendi. NASA tarafından verilen bilgilerde patlamanın Aktif Bölge 2242 olarak adlandırılan Güneş lekesinde meydana geldiği söyleniyor. ABD Uzay Hava Tahmini Merkezi'nden yapılan açıklamada aktif bölgenin büyük ve belirsiz olduğu orta dereceli radyo kesintileri yaşanabileceği ve bir büyük patlama daha olabileceği belirtiliyor. Güneş yüzeyinde X1.8 şiddetinde gerçekleşen patlamadan önce pek çok şiddetli patlama gerçekleşti. Aktif Bölge 2241'de yine hafta içerisinde yaşanan patlamalar M8.7 ve M6.9 olarak ölçülmüştü. Bilindiği gibi Güneş lekeleri çok büyük güçte manyetik alan faaliyetlerinin gerçekleştiği alan olarak biliniyor. Geçtiğimiz Cuma günü yaşanan X şiddetinde patlama, en şiddetli Güneş olayı olarak tarif ediliyor. Aynı zamanda taç kütle atımı olarak da bilinen patlama uzaya büyük miktarda yüklü parçacığın saçılmasına neden oluyor. Aktif Bölge ve patlama şiddetine bağlı olarak Güneş yüzeyinde meydana gelen olaylardan kimi zaman Dünya'da etkilenebiliyor. Geçtiğimiz Cuma günü yaşanan patlama nedeniyle Avustralya ve Pasifik'in güneyinin etkilendiği söyleniyor. 11 yıllık periyotlarda tamamlanan döngü sonucunda Güneş üzerinde leke sayısında değişimler meydana gelirken Güneş'in şuanda 24. Döngüde yer aldığı belirtiliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/gustav-robert-kirchhoff/", "text": "Robert Bunsen adlı Kimyagerle birlikte Spektrum Analizi teorisini ortaya koyan Alman kimyagerdir.Bu teori ile daha sonra Güneşin yapısını ve davranışlarını açıklamak için çalışmalarda bulunmuştur. Kirchhoff 1845 yılında Kirchhoff'un Kanunları adı altındaki çalışmalarını açıklamıştır. Bu kanunlarla akım , voltaj ve elektriksel ağların direnç hesaplamaları yapılabilmektedir. Alman fizikçi George Simon Ohm'un çalışmalırını bir adım daha ileriye taşımış ve elektriksel akımın üç boyutlu analizini yapmıştır. Daha sonraki çalışmaları ışık hızındaki bir iletkenden geçen akım üzerine olmuştur. 1847 de Berlin Üniversitesinde Privatdozen olmuştur. Üç sene sonrada Breslau Üniversitesi tarafından sıra dışı fizik profesörü olarak kabul edilmiştir. Heidelberg üniversitesi 1854 te Kirchoff'a Fizik Profesörü ünvanını vermiştir ve yine burada Spektrum Analizi Teorisini birlikte bulduğu Bunsen ile tanışmıştır. İkilinin çalışmalarına göre her element belirli bir sıcaklık altında renkli bir ışık yaymaya başlar. Bu ışık element için karakteristik olup prizmadan geçirilerek gösterdiği dalga boyu her element için farklılık göstermektedir. Bu yeni araştırma ekipmanı aracılıyla ikili cesium (1860) ve rubidium (1861) elementlerini bulmuştur. Daha sonra Kirchoff bu çalışmalarını Güneş üzerine yoğunlaştırmıştır ve ışığın bir gazdan geçerse gazın onu absorbe edeceğini ve daha sonra gaz ısıtılırsa bu dalga boyunda ışınım yapacağını bulmuştur. Daha sonra bu ilkeyi Güneş spektrumunun karanlık hatları üzerinde denemiş ve Astronomide yeni bir çağ başlatmıştır. 1875 te Berlin Üniversitesinde Matematiksel Fizik Koltuğuna sahip olmuştur. En ünlü yayınları Vorlesungen über mathematische Physik (4 ciltlik Matematiksel Fizik üzerine Dersler) ve Gesammelte Abhandlungen ( 1882; ilave, 1891; Toplanmış Raporlar) adlı eserlerdir. Bu yazıyı ünlü fizikçi hakkında hiçbir Türkçe kaynak bulamadığım için Britanica ansiklopedisinden çevirdim umarım beğenirsiniz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/guvercinin-gagasindaki-pusula/", "text": "Olağanüstü bir yön bulma kabiliyetine sahip olan güvercinler, ne kadar uzaklıkta olursalar olsunlar, her zaman yuvalarını buluyorlar. Yollarını hayranlık uyandıran bir gizemle nasıl buldukları merak edilen güvercinleri inceleyen Alman bilim adamları, bu kuşların gagalarında pusula gibi işlev gören küçük demir partikülleri tespit ettiler. Güvercinler, bu partiküller sayesinde yeryüzünün manyetik alanını analiz ederek kuzey kutbunu belirleyebiliyor. Gerta Fleissner başkanlığındaki ekibin araştırması, \"Naturwissenschaften\" dergisinde yayımlandı. Dergideki yazıya göre, güvercinlerin gagalarını röntgen cihazında inceleyen bilim adamları, gaga derisinin altındaki sinirlerde demir partikülleri tespit etti. Araştırmacılar, göçmen kuşların da aynı şekilde gagalarındaki demir partikülleri içeren hücreler sayesinde yönlerini bulduklarını kaydettiler. Daha önceki yaygın kanıya göre bu kuşların güneş ve yıldızların konumunu kullanarak yönlerini buldukları sanılıyordu. 2004 yılında yapılan bir araştırmada, göçmen kuşların kendi \"iç pusula\"larından çok, rotaları takip ettikleri belirlenmişti. İtalyan araştırmacılar ise kısa süre önce kuşların \"koku haritası\" sayesinde yollarını buldukları sonucuna varmışlardı. Fransız araştırmacılar da bu kuşların hafızalarında 1200'den fazla görüntüyü tutabildiklerini belirlemişlerdi. Milattan önceki tarihlerde postacı olarak kullanılan bu kuşlar, savaşlarda da düşman hattından mesaj gönderilmekte kullanılıyordu. İngiliz ordusu tarafından İkinci Dünya Savaşı'nda 250 bin güvercini kullanmış ve bunların 32'sine kahramanlık madalyası verilmişti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/hadronlar/", "text": "Kuarklar üçlüler halinde bir araya gelerek, daha pek çok diğer parçacık oluşturuyor. Baryonlar ailesinin bilinen, yaklaşık 120 çeşit üyesi var. Bazılarında üç kuarkın spini de aynı yönde oluyor ve bu durum, toplam spini 3/2 olan, daha ağır veya yüksek enerjili baryonlara vücut veriyor. Dolayısıyla, parçacıkların hepsinde; elektrik yükü e'nin tamsayı katları halinde iken, renk yükü nötür, spin ise 1/2 veya 3/2 oluyor. Dikkat edilecek olursa, protonlarla nötronlar, birinci nesile ait kuark üçlülerinden oluşuyor. Bu hafif kuarkların pek çok farklı dizilimleri var. Örneğin veya , ++ veya çok kısa ömürlü parçacıklarına vücut veriyor. İkinci veya üçüncü nesil kuark üçlülerinden oluşan, daha ağır baryonlar da var. Bunlara 'hiperon'lar deniyor ve bunların ömürleri çok kısa oluyor. İkili kuark sistemlerinden oluşan mezonlar ailesi ise, sayıca 140 civarında. Hep; bir kuarkla, herhangi bir karşıtkuarktan oluşuyorlar. Örneğin pion parçacığı , bir 'yukarı kuark' ile bir 'aşağı karşıtkuarktan' oluşan bir mezon. Yukarı kuarkın elektrik yükü +2/3, aşağı karşıtkuarkınki +1/3 olduğundan, pionun net yükü +1 oluyor. Renk yükü ise; sözkonusu yukarı kuark ile aşağı karşıtkuark, örneğin 'mavi ve karşıt mavi' gibi birbirinin karşıtı olan renk yüklerine sahip olduklarından; nötür. Spine gelince, bileşimdeki iki parçacığın 1/2 olan spinleri zıt yönlerde eşleştiklerinden, 0 oluyor. Spinlerden birinin diğerine paralel hale getirilmesi halinde bu parçacık, spini 1 olan daha ağır veya yüksek enerjili ro mezonuna dönüşüyor. Çünkü atomlardaki elektronların spinlerinin yönlerini paralel hale getirmek birkaç elektron voltluk az miktarda enerji gerektirirken, kuark gruplarında bu işlem MeV'ler düzeyinde enerji gerektiriyor. Pionun karşıt parçacığı ise, pionu oluşturan temel parçacıkların karşıtlarından, yani bir aşağı kuark ile bir yukarı karşıtkuarktan oluşuyor. Aşağı kuarkın elektrik yükü -1/3, yukarı karşıt kuarkınki -2/3 olduğundan, karşıt pionun toplam veya net yükü -1 oluyor. Aşağı kuark ile yukarı karşıtkuarkın renk yükleri birbirinin karşıtı olduğundan, renk yükü nötür. Spin ise, bileşimdeki iki parçacığın ½ olan spinleri zıt yönlerde eşleştiklerinden, keza 0 oluyor. Mezonlar bir temel parçacıkla bir karşıt parçacıktan oluştuklarından dolayı, genelde çok kararsızdır ve hızla diğer parçacıklara bozunurlar. Ancak, bir garip ve yukarı karşıtkuarktan oluşan kaon mezonu, bu açıdan bir istisna oluşturuyor ve diğer mezonlardan çok daha uzun bir ömre sahip. Bu yüzden bir bakıma 'garip' davranıyor ve 'garip kuark'a adını veren de kaonun bu özelliği. Baryonlarla mezonlar birlikte, 'hadronlar' olarak anılıyor. Aynı kuark bileşimi, uyarılmış farklı enerji durumlarında olabiliyor ve yandaki şekilde görüldüğü gibi; çok kısa ömürlü, daha ağır parçacıklara vücut verebiliyor. Bazı mezonlar, örneğin c mezonunu oluşturan cc' ikilisinde olduğu gibi, birbirinin karşıtı olan kuarklardan oluşuyor. Bu durumda mezon, kendi kendisinin karşıt parçacığı oluyor. Üstteki şekil baryon ve mezon ailelerini temsil ediyor. Baryonların üst kısmını oluşturan altıgenin ortasında iki baryon daha var. Nötron ve protonu içeren bu 8'li ailenin üyeleri için spin 1/2 iken, alttaki 10'lu baryon ailesinin üyeleri 3/2 spine sahip. Mezonlar için benzer şekilde, üstteki 8'li aile için spin 0, alttaki 10'lu aile için ise 1. Türk kuramsal fizikçisi Feza Gürsey'in, İtalyan meslektaşı L. Radicati ile birlikte önerdikleri SU(6) grup simetrisi bu spin değerlerini doğal bir şekilde açıkladığı gibi, örneğin 8 ve 10'lu baryon ailelerini bir süperaile içinde başarıyla birleştirerek, deneylerle de kanıtlanan birçok yeni ilişki ortaya koyuyor. Çünkü; nötron veya proton gibi bir hadronun içindeki kuarklar, sürekli gluon alışverişinde bulunuyorlar ve bu alışveriş, aralarında çok şiddetli bir güçlü kuvvet çekimine yol açıyor. Kuarklardan biri diğerlerinden uzaklaşmaya kalkıştığında, diğerleriyle arasındaki güçlü kuvvet alanı, tıpkı lastik bir bant gibi geriliyor. Aradaki uzaklık arttıkça, kuvvet alanında, giderek artan miktarda potansiyel enerji birikiyor ve bu birikim belli bir düzeye ulaştığında; güçlü kuvvet alanının koparak, bir kuarkla bunun kaşıtından oluşan yeni bir kuark çiftine vücut vermesi, enerji açısından daha ekonomik oluyor. Çünkü alanda depolanmış olan potansiyel enerjinin bir kısmı, yeni kuarkların kütlelerine dönüşüyor ve böylelikle, aşırı gerilmiş olan güçlü kuvvet alanı, önceki durumuna göre rahatlıyor. Bu süreç sırasında enerji korunuyor ve sonunda, her iki kuarkın da yanında, birer başka kuark belirmiş olduğundan; kuarklar asla tek başlarına kalamıyor ve dolayısıyla, herhangi birinin taşıdığı renk yükü, yalın olarak gözlenemiyor. Buna karşılık, güçlü kuvvet kuarklar birbirine yaklaştıkça zayıflayarak bildiğimiz 1/r2 kuvvetinden çok farklı davranıyor ve Gürsey-Radicati SU(6) simetisinin altında da zaten, güçlü kuvvetin bu garip özelliği yatıyor. Bu durum, kuarkların tek başlarına bulunamamalarını gerektirdiği gibi; bir araya gelip parçacık oluşturan kuark gruplarının da, toplam renk yükü sıfır olan sistemlerle sınırlı kalmasını gerektiriyor. Örneğin nötür renk yükü ancak; ya üç farklı renk yükünün bir araya gelmesiyle, ya da herhangi bir renkle karşıtının birbirini nötürlemesiyle mümkün olabiliyor. Bu gruplaşmalar gördüğümüz gibi, baryonlarla mezonlara vücut veriyor. Fakat Standart Model, toplam renk yükü sıfır olduğu sürece, daha kalabalık kuark gruplarına da izin veriyor; örneğin 4'lü, 5'li ve hatta daha fazla sayıda kuark barındıran grupların varlığını mümkün kılıyor. Nitekim 2003 yılında, dörtlü ve beşli kuark sistemleri gözlemlenmiş durumda. Fakat toplam renk yükünün nötürlüğünü sağlayamayan; örneğin k, k-k, k-k-kk ve pek çok diğer kuark kombinasyonuna sahip parçacık, doğada görülmüyor. -13 cm) daha küçük olan iki hadron birbirinin hareketini etkiler;yani etkileşirler. Bu söylenenler leptonlar için hiç de doğru değil. 1970'e gelindiğinde hadronların iç yapılarının oldukça karmaşık olduğu yeterince açıktı. Oysa leptonlar, noktasal parçacık olarak algılanıyordu. Bir hadron bir bakıma bazı gizemli maddelerden yapılmış bir top gibidir.Hadronların mezonlar ve baryonlar olarak alt kısımlara ayrılması başlangıçta bunlar arasındaki kütle farkına dayanıyordu: Mezonların kütleleri genellikle leptonlarla baryonların kütleleri arasında bulunmaktadır. Kütle tek başına bu parçacıkların doğası hakkında her şeyi belirtmez;spine de bakmak gerekir. Spin tam sayı ise parçacık bir mezondur; spin tam sayı artı yarım ise bu takdirde bir baryonumuz var demektir. Bununla birlikte,daha da önemlisi,temel parçacıklar arasındaki tüm olaylarda baryon sayısı eksi karşıbaryon sayısı daima sabit kalır. Bir şekilde baryon sayısının korunmuş olduğunu söyleriz.Hadronlar birbirleriyle çarpıştıkları zaman başka cins yüklerin de sabit kalacağı düşünülebilir. Bu durumda bir korunum yasasından söz ederiz. Bu tür yüklerden birisi,acayiplik yüküdür. Çoğu parçacığın sabit bir acayiplik yükü vardır. A ve B parçacıkları çarpıştıktan sonra ortaya C ve D parçacıkları çıkmışsa,böyle bir çarpışma olayı yalnızca,A ve B'nin acayiplik yüklerinin toplamının,C ve D'nin acayiplik yüklerinin toplamına eşit olduğu zaman gözlenir. Aynı şekilde A ve B'nin toplam enerjisi C ve D'nin toplam enerjisine eşittir ve her parçacığın momentumu da birbirine eşittir. Enerjinin korunumu,momentumun korunumu ve acayipliğin korunumu gibi korunum yasaları parçacık fiziğinde hayati bir rol oynar.3 sembolü ile gösterdiğimiz izospin denilen bir büyüklük daha var. İzospin terimi garip gelebilir;aslında bu terim dönme hareketinin ya da spinin korunumunu hatırlatan korunum yasasının matematiksel yapısından (s: 50) kaynaklanmaktadır. İzospine göre proton ve nötron nükleon adı verilen tek bir parçacık gibi ele alınır. Ancak proton ve nötron izospin uzayı denilen bir iç uzayda zıt yönlerde dönmektedir. Size bunlar gizemli gelebilir,ancak bu benzetme bir matematikçiye bu parçacıkların simetrileri hakkında yeni anlayışlar kazandırır. Nükleonu izospin uzayında değişik eksenler etrafında döndürebilir ve buradan başka ilk korunum yasası, elde edebilirsiniz. Acayiplik ve izospin sayıları, her zaman aynı kalmaz. Çünkü çoğu bozunma olayından zayıf kuvvet sorumludur ve zayıf kuvvet bu korunum yasalarına uymaz. Elektromanyetik kuvvet de izospini korumaz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/hawkingin-sanal-zaman-calismasi/", "text": "Hawking big bang teorisinin oluşmasında kuramsal olarak en fazla faydası olan bilim adamlarından birisidir.Konu hakkında çalışmaya devam ederek sanal zaman fikrini ortaya attı.bu matematiksel olarak kolaylık sağlayan karekökü -1 olan sanal bir zaman ifadesiydi.matematiksel olarak normal zaman kullandığımızda big bang teorisine uygun genişleyen bir evren modeliyle karşılaşıyoruz.Sanal zaman kullanırsak bir başlangıç anını içermeyen sonlu ama tamamen sınırsız bir evrenle karşılaşıyoruz.hawking'in çalışmalarındaki ilginç nokta ise gerçek zaman diye adlandırdığımız, bizim algıladığımız zaman kavramının gerçek olmadığını sadece bizim algılarımızın sonucu olduğu, bir değer ifade eden esas gerçek zamanın matematiksel ifadelerde kullandığımız sanal zamanın olduğunu iddia etmesidir. Evren neden var oldu? Araştırmacılar, bu sorunun yanıtını \"Herşeyin Teorisi\" adını verdikleri bir evren formülüyle yanıtlamayı umuyorlar. İngiliz astrofizik uzmanı Stephen Hawking, yeni bulgularıyla, içinde bulunduğu fantastik bir \"hiper uzay\" ın kapılarını açıyor. Biz diğer evrenleri göremiyoruz; ancak, Hawking teorisinde paralel evrenlerde olanların bizim korkularımızı, becerilerimizi ve özlemlerimizi etkileyebileceğini ileri sürüyor. Paralel evrenlerle ilgili model, şu bilinmeyenleri çözebiliyor: Uzayda gözlemlenen kara delikler nelerden oluşuyor? Çekim kuvveti, diğer doğal kuvvetlere oranla neden zayıf? Işık, içinde bulunduğu evreni terk edemez, dolayısıyla komşu evrenin yaşayanları onu göremezler. Bununla beraber, gravitonlar hiper uzaya uçuyorlar. Şu sıralarda, siz bu cümleleri okurken, paralele evrenlerdeki eşizleriniz de bu cümleleri okuyor olabilirler. Onlar da bu teoriyi okuyunca, büyük olasılıkla sizin gibi inanmayacak ve başlarını sallayacaklardır. İlk bakışta çılgınlık ya da bir bilimkurgu fantezisi gibi görünse de, bu teori tamamen matematiksel temellere dayanıyor. Stephen Hawking, \"Sonsuz sayıda eşiz evrenler var\" diyor. Hawking, Cambridge Üniversitesi'nin Matematik bilimleri merkez'nde profosör olarak görev yapıyor. \"Amyotrafik lateral skleroz\" adı verilen bir sinir hastalığı nedeniyle, ünlü fizikçinin vücut kasları her geçen gün biraz daha eriyor. 1986'da bir soluk borusu ameliyat ameliyatı sonucu sesini de kaybetti. O günden bu yana bilgisayar aracılığı ile iletişim kuruluyor. Şu anda tamamen felçli, ancak zihni, inanılmaz bir hareketliliğe sahip. 59 yaşındaki astrofizikçi, evrenin varoluşunu açıklamak amacıylayıllardır üstünde çalışılan \"Her Şeyin Teorisi\" nin formülünü oluşturmayı başardı ve \"M-teorisi\" adını verdi. Buradaki \"M\" büyülü, esrarengiz ya da her şeyin anası olarak değerlendirilebilir. Stephen Hawking'in geliştirdiği evren teorisi, hesaplamalara dayalı yepyeni bir açıklama getiriyor. Hawking, mantıksal olarak beynimizde hiçbir şeyin bir bütünden bağımsız gerçekleşmediğini ileri sürüyor. Görülebilir evrenlerimiz dışında, iç içe geçmiş ve eşizlerimizin bulunduğu, görülemeyen daha çok sayıda evren var. Bilim Olimpiyatında Hawking, 1974'te keşfettiği ve kendi adını verdiği ışınım ile ön plana çıktı: Fizikçi, temel parçacık demetinin bir kara delik yakınında bulunduğunda, nasıl davranacağını hesapladı. Belirli kütleye sahip bir yıldız, ömrünün sonunda, kendi çekim kuvvetinin etkisiyle çöküyor ve uzay ile zamanın anlamını yitirdiği, yani kaybolduğu, sonsuz yoğunluğa sahip bir yapıya, yani kara deliğe dönüşüyor. Kara deliğin çekim alanı o kadar güçlü ki, ışında dahil hiçbirşey çekim alanından kurtulamıyor. Gizikçiler bu duruma \"tekillik\" adını veriyorlar. Hawking çevresindeki her şeyi yutan bu tuzakların tamamen karanlık olmadıklarını, ışın yaydıklarını gösterdi. İçinde yaşadığımız evrenin de, \"tekillik\" durumundayken, Büyük Patlama ile birlikte şekillenmeye başlaması, Hawking'in buluşunu daha da önemli kıldı. Bu sayede bir gün, belki de yaratılış hikayesinin sıfırıncı saniyesine ulaşılabilirdi. Hawking, \"hiçlik\" ile \"varlık\" arasındaki geçiş anının aydınlatılmasının, \"Tanrı'nın planı\"nı ortaya çıkarmak anlamına geldiğini düşünüyor. Bilim adamları, bir \"tekillik\" durumunun olup olmadığını; bir büyük patlamanın yaşanıp yaşanmadığını; zaman ve uzay boyutlarının ortaya çıkıp çıkmadığını uzun süre tartıştılar. Çünkü, İngiliz fizikçi Isaac Newton'un 300 yıl önce kabul ettiği gibi, zamanın sonsuz bir geçmişten sonsuz bir geleceğe uzandığına inanıyorlardı. Buna karşılık, bütün çabalara rağmen, dördüncü kuvvet olan Kütle Çekimi, bir türlü \"Herşeyin Teorisi\"ne dahil edilemedi. Nedeni ise, çekim gücünün sadece maddelerde bulunması. Büyük Patlama sırasında kütle, maddesel olmayan bir noktada, \"hiçlik\"i ifade eden bir kuvantumda yoğunlaşmıştı. Araştırmacıların, \"teklik\" durumunu daha iyi anlayabilmeleri için her iki teoriyi \"Kuvantum Çekim Kuvveti\"nde birleştirmeleri, yani \"Çekim Kuvvetinin Kuvantum Teorisi\"ni geliştirmeleri gerekiyordu. Ancak, bunu bir türlü başarmıyorlardı. \"Her Şeyin Teorisi\"ne giden yolda başka bir sorun da, atomun standart modelinde yaşanıyordu. Parçacıklar, bazı matematiksel işlemlere tabi tutulduklarında ortaya anlamsız ve sonsuz değerler çıkıyordu. Ayrıca standart model, ne parçacık kütlelerini ne de doğal kuvvetlerin şiddetini açıklıyordu. Bunlar formülde sabit değerler olarak yer alıyordu. 80 li yılların ortalarında, fizik uzmanları John Schwars ve Michael Green'in uğraşıları sonucu bir çözüm yolu bulundu. Onlara göre anlamsızlıklar, parçacıkların, denklemlerde sonsuz küçük noktacıklar olarak ele alınmasından kaynaklanıyordu. Peki ama, parçacıkların iplikçikler gibi esneme yetenekleri olsaydı ne olurdu? Yaklaşık 10 yıl önce geliştirilen, ancak daha sonra hesapları çıkmaza sokan \"sicim teorisi\", atom altı parçacıkları nokta şeklinde değil, iplik şeklinde tanımlıyordu. Sicimler, bir kemanın telleri gibi salınan, 10-33 cm. uzunluğunda, minicik iplikçiklerdi. Sicimler şimdiye kadar gözlenemedi; ancak, büyüklüğü matematiksel olarak hesaplanabiliyor: Bir sicimin bir atomun büyüklüğüne olan oranı, bir atomun bütün Güneş Sistemi'ne olan oranına eşit. Ayrıca, belirli bazı sicimlerin, kütle çekimine sahip olduğu ve sicimlerin, aynı zamanda kuvantlar oldukları da bilinen arasında. Hawking, buradan yola çıkarak \"kütle çekimin kuvantum teorisi\"ni geliştirdi. Stephen Hawking, sicimlerle ilgili çok sayıda hesaplama yaptıktan sonra şu sonuca ulaştı: Evreni üç veya dört boyutlu kabul ettiğimiz sürece geliştirilen \"Kütle Çekiminin Kuvantum Teorisi\" bizi tek bir evren formülüne götürmüyor. Dolayısıyla çözümü, çok boyutlu alanlarda aradı. Bu nedenle de sicimde takılıp kalmadı ve hesaplar yaparak, sicimlerden çok boyutlu kuvantlar elde etti. Bunlara \"membran\" adı veriliyor ve kısaltılmış şekli olan \"bran\" kullanılıyor. Bu bran'lar, birden fazla boyutta varlık gösteriyorlar. Hesaplamalarına devam ederek bir sınıra ulaştı: Evrende on bir boyut vardı. Peki bütün o boyutları neden algılayamıyoruz? Hawking nedenini şöyle açıklıyor: Büyük Patlama'nın ardından, zaman boyutu ile üç tane uzaysal boyut açılarak kozmik büyüklüğe dönüştü. Kalan yedi boyut, konumlarını değiştirmeden, yani sicim kadar bir alanı kaplayacak büyüklükte, bir gonca gibi sarılı olarak kaldılar. Bilim adamına göre, böyle yedi boyutlu bir yumak, evrenin her noktasında mevcut. M-teorisine göre, evren iki boyutlu bran'larla kaplı. Bu branlar için üçüncü boyut, branların frizbi plakları gibi, içinde oradan oraya uçtukları ve hiç bir birilerine çarpmayacakları büyüklükte bir \"hiper uzay\". \"Üç boyutlu kütlecikler\" hiç fark edilmeden dört boyutlu bir uzaya, \"dört boyutlu kütlecikler\" beş boyutlu bir uzaya vb.. giriyorlar. Hawking, bu noktada kendi kendine şu soruyu sormuş: \"Üstünde yaşadığımız Dünya nasıl yorumlanmalı?\" Yanıtını ise şöyle vermiş: \"Bizim gözlemleyebildiğimiz evren, belki de \"hiper uzay\"da süzülen üç boyutlu bir bran'dan öte birşey değil. Ve evrenimiz bu uzayın içinde yalnız değil. Çünkü, sürekli yeni evrenler, yeni branlar doğuyor. Fizikçiler, bu olaylara \"kuvantum fluktuasyonu\" adı veriyorlar. Hawking, böyle bir kuvant oluşumunu, kaynayan sudaki hava kabarcığı oluşuna benzetiyor. Bu kabarcıklardan bazıları patlıyor, bazıları da içinde bulunduğumuz evren gibi esneyerek genişliyor. Bilim adamı, sürekli bir üst boyuta geçen branlarla ilgili, insanın başını döndüren bu varsayımı biraz daha somutlaştırabilmek için, hologram örneğini veriyor: Hologramlarda, doğru açıdan bakıldığında, iki boyutlu bir yüzeyde, üç boyutlu bir nesnenin görüntüsü fark ediliyor. Başka bir deyişle daha yüksek boyuttaki bilgiler, daha düşük boyuttaki bir oluşumun içine kodlanıyor. Öyleyse, üç boyutlu dünyamızda gerçekleşen her şey, aslında daha yüksek boyutlu bir dünya tarafından ürtilmiş olabilir mi? Ya da bir paralel dünyanın sadece yansıması olabilir miyiz? Hawkin'e göre bu soruların yanıt evet! Yaşamımız, dünyalı olmayan yaratıklar tarafından oynanan bir bilgisayar oyunu, biz de bilgisayarlarla üretilmiş oyuncular olabiliriz. Belki de, sadece bakıp eğlendikleri hologramlarız. Hawking'in teorisiyle, kehanet ve telepati gibi metafizik konular da belki daha doğru yorumlanabilir: Bir hologramda, üç boyutlu bilgiler, iki boyutlu yüzeyin her noktasında kodlanmış olarak bulunuyor. Hologram levhasını kırdığımız ve parçalardan birini ışık altında incelediğimiz zaman, içinde kodlanmış olan üç boyutlu nesnenin yine tamamını görürsünüz. Çünkü, nesneye ait üç boyutlu bilgilerin tamamı, yüzeyin her noktasında ayrı ayrı bulunuyor olmalı. Bu açıdan bakıldığında, bu matris bütününün bir parçası olan kişinin, normalde görülemeyen bilgileri bazen fark etmesi çok da olağanüstü sayılmaz. Belki de kahinler, böyle bilgileri algılayabilen ve okuyabilen insanlardır. Hawking bu düşüncesinde yalnız değil. Bu varsayımı geliştirirken Hawking'e eşlik eden evrenbilimci Alexander Vilekin, \"Uzayda, Al Gore'un ABD başkanı olduğu ya da Elvis Presley'nin hala yaşadığı paralel evrenler olabilir\" diyor. Hawking daha da ileri giderek paralel başka bir evrene geçmeyi hayal ediyor. Sicimler ve branlar'dan oluşan bu fantastik bakış açısı gerçek olabilir mi? Hawking, evrenin varlığını tek bir formülle açıklayacak \"Her Şeyin Teorisi\" nin henüz tamamlanmadığını, bunun belki de ancak 21. yüzyılın sonuna doğru mümkün olacağını belirtiyor. Ancak formül tamamlandığında evrenin formülüne ulaşmış olacaklarını ve kaçınılmaz olarak bu noktanın da insan aklının nihai zaferi olacağını belirtiyor. · Paralel evrenlerle ilgili model, şu bilinmeyenleri çözebilir. Uzayda gözlemlenen kara delikler nelerden oluşuyor? Çekim Kuvveti, diğer doğal kuvvetlere oranla neden daha zayıf? Işık, içinde bulunduğu evreni terk edemez, dolayısıyla komşu evrenin yaşayanları onu göremezler. Bununla beraber, gravitonlar hiper uzaya uçuyorlar. · Son kozmolojik teorilere göre, içinde yaşadığımız evren, daha yüksek boyutlu başka bir evren içinde süzülen çok sayıda evrenlerden bir tanesi olabilir. Ancak, diğer evrenlere ulaşamıyoruz ve \"hiper uzay\"ı aşma ise olanaksız. · Kara delikler, gökadalar gibi yoğun kütleli cisimler, gravitonları çekiyorlar. Gravitonların, yutan tuzakların çevresinde, halka biçimli bir bulut halinde toplanarak kara maddeyi oluşturduğu tahmin ediliyor. · Komşu evrenlerdeki gökadalar da hiper uzayla birbirlerinden ayrılsalar bile, üst üste gelecek şekilde konumlanabilir ve \"çekim kuvveti gölgeleri\"nden oluşan bir dünya yaratabilirler. · Hawking'e göre, bizler üç boyutlu bir membran'da yaşıyoruz. Yakınında, daha yüksek boyuta ait ikinci bir membran daha var. Her ikisi de çekim kuvveti etkisiyle birbirini etkiliyor. Evrenimizde bulunan çekim kuvveti, daha yüksek boyutlu evrenlere kadar ulaşabiliyor. Böylece, ortada gerçek bir kütle olmamakla birlikte, gezegenler, bir çekim kuvveti merkez çevresinde turlayabiliyorlar. · Diğer boyutlar, yuvarlanmış küçük küreler şeklinde uzay-zamanın bütün noktalarında yer alıyor. · Hawking, biz insanların, başka bir evrende yaşayan varlıkların ürettiği holografik yansımalar olabileceğimizi belirtiyor. · Stephen Hawking, kara deliklerin çevrelerinde, enerji yayan parçacıklar oluşabileceğine işaret edinceye kadar, bilim adamları buradaki çekim kuvvetinden ışığın bile kaçamayacağına inanıyorlardı. · Newton'un teorisine göre zaman, geçmişte ve gelecekte sonsuzluğa kadar uzanan bir tren rayı gibi, uzaydan bağımsızdı. Einstein'in teorisine göre ise zaman ve uzay birbirine bağımlı. Zaman dahil edilmediği taktirde uzay bükülmez. Ayrıca Uzay-zamanın bükülmesiyle oluşan \"solucan delikler\"in zaman yolculuğunu mümkün kılabileceği düşünülüyor. · Yalnız değiliz: Hiçlikten, sürekli yeni evrenler doğuyor. Bazıları kendi içinde çöküyor, diğerleri sürekli genişliyor. Daha başkaları, bu iki durumun arasında kritik bir konuma sahip. Bazı evrenlerin, zeki yaşam biçimlerini barındırabileceği tahmin ediliyor. Bizim evrenimiz genişleme evresinde."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/hayat-3-416-milyar-yil-once-baslamis/", "text": "Stanford Üniversitesi bilim adamları Michael Tice ve Donald Lowe, Güney Afrika'daki 'Buck Reef Chert' mercan resifinden aldıkları numuneleri, 3,416 milyar yıl önesine tarihledi ve mikrobik düzeydeki hayatın başlangıcının, tartışma götürmeyecek şekilde o zaman başladığını kaydetti. Uzmanlar, resifin klasik çökelti katmanlarından oluştuğunu ve karbon içeren maddenin büyük kısmının kaynağının, fotosentez yapan organizmalar olduğunu gösterdi ve yeryüzünde yaşamın tarihine ilişkin tartışmanın son bulması gerektiğini açıkladı. Hayatın başlangıcını 3.4 milyar yıl öncesine götüren teori, bazı araştırmacılar tarafından şüpheli görülüyordu. Teoriye itiraz eden bilim adamları, öne sürülen fosil elementlerinin, sıcak su kaynaklarından çıkan mineraller olabileceğini söylüyordu. Tice ve Lowe'nin araştırması, 'prekambriyan' dönemin başlarında fotosentez yapan organizmalar bulunduğunu, 'kayaçlardaki organik maddenin kökeninin hidrotermal değil biyolojik olduğunu' gösteriyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/heinrich-rudolf-hertz/", "text": "Heinrich Rudolf Hertz, 22 Şubat 1857' de Hamburg, Almanya'da doğmuştur. Babası Gustav Ferdinand Hertz, sonradan Hıristiyan olmuş bir yahudidir. yılından itibaren de hukuk idaresinin başkanlığına geçmiştir. Annesi Anna Elizabeth Hertz ise Frankfurtlu doktor Pfefferkorn' un kızıdır. edinmiştir. Ayrıca Arapça öğrenmek konusunda gayret göstermiştir. üç yıl boyunca Herman von Helmoltz' un asistanlığını yapmıştır. denklemler daha modern bir hal almıştır. çalışmalar yapmıştır. Bu araştırmalar onun en ünlü deneylerini içerir. Hertz' in kariyeriyle ilgili ilginç bir not da sudur ki, 1887 yılında, denmiştir, günümüzde ise radyo dalgaları denmektedir. dalgaları gibi serbest bir şekilde hareket edebilmelerini sağlamıştır. göre düşünceleri Maxwell' incilerden daha pratik değildi. ancak uğraştığı şeyleri başarmak konusunda hırslı biri olan Hertz, hiçbir yerde elektromanyetik dalga yoktu, artık her yerdeler demiştir. oluşturmaları, polarizasyonu ve hızları hakkında yaptığı deneyleri, evine, İtalya'ya döndü ve fikrini denemeye karar verdi. teorisinin doğruluğunu ve bu dalgaların, ışık dalgalarının kırılma, , Leipzik, J. A. Barth, 1894 çevirisi D. E. Jones, J. T. Wally, The principles of Mechanics Presented in a New Form, London, fizik olaylarının mekaniğe indirgenmesi olduğunu düşünmesidir. Hertz 1892 yazında bir kemik hastalığından mustarip olmuştur. Daha sonra 1 Ocak 1894' ta ise daha 37 yasına bile gelmeden kan zehirlenmesinden dolayı ölmüştür. erken ölmesi parlak kariyerinin son bulmasına neden olmuştur. Hertz, ölümünden sonra Ohlsdorf, Hamburg, Almanya'daki Yahudi mezarlığına defnedilmiştir. vurgulamak isterse, araştırması uzun yıllar alır. 1899 yılında, ölümünün üzerinden sadece beş yıl geççikten sonra, portreler yenilenmiştir. ikinci Dünya Savası'ndan sonra, Hamburg, yaklaşık iki yüz yetmiş metre boyundaki bir gökdelene , nedeniyle Hertz' in adına madalya bastırmıştır. . 28 Şubat 1941' de yetmiş yedi yıl yasında ölmüştür. Gustav Hertz' in oğlu Carl Hellmuth Hertz ise medikal ultrasonu keşfetmiştir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/henry-cavendish/", "text": "Cavendish annesi ve babası tarfından köklü ailelerden geliyordu. Büyük babaları Devonshire dükü ile Kent dükü idi. Annesi 1733'te, Cavendish'in kardeşi Frederick'i dünya'ya getirdikten sonra öldü. Cavendih 1742'de Londra yakınındaki Hackney ilahiyat okuluna girdi. 1749-53 arasında Cambridge üniversitesine bağlı Peterhouse College'a devam ettiyse de sanıldığına göre Ingiltere kilisesine bağllılık sözü vermekten kaçındığı için burayı bitiremedi. Avrupa'da çıktığı geziden döndükten sonra babasının 1783'teki ölümüne değin Londra'da onunla birlikte yaşadı. Cavendish çalışmalarına babasına yardımcı olarak başladı ve elektrik üzerindeki tüm araştırmaları, kimyasal araştırmalarının bir bölümünü bu dönemde yaptı. Cavendish 40 yaşında kendisine miras kalan bir servet sonucu birdenbire zengin oldu. Çağdaşı Fransız bilim adamı Jean-Baptiste Biot'un deyişiyle bu onu hem tüm bilginlerin en zengini hem büyük olasılıkla tüm zenginlerin en bilgini durumuna getirdi. Cavendish az rastlanan bir bilimsel yeteneğe sahipti. Buna karşın çalışmaları fazla yaygınlık kazanamadı. Bunun bir nedeni 1760 'ta Royal Society' ye üye olmasına ve 1803'te Fransız Enstütüsüne seçilen sekiz yabancının arasına alınarak onurlandırılmasına karşın, aslında toplumda ün kazanmaya tepeden bakmasıydı. 1766'da çeşitli gazların elde edilmesine ilişkin üç bölümlük makalelesinden başlayarak yayımlamak amacıyla yazdıkları olduysada pekçok tamamlanmış araştırmasının ayrıntılarını yayımlamadı. Cavendish, elektrik yüklü iki cismin arasındaki kuvvetin, aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olduğunu bulmuştu. Eloktrostatiğin bu temel yasası daha sonra Fransız fizikçi C.A. Coulomb tarafından ortaya konmuş ve onun adını almıştır. Cavendish bir sığacın sıgasının sığacı oluşturan levhaların arasına yerleştirilen maddenin cinsine bağlı olduğunu da Michael Faraday'dan önce gösterdi. Matemetikte çok iyi bilinen ama, o güne değin elektrik deneylerine ilişkin olarak hiç kullanılmayan potansiyel kavramını özgürce kullandı. Cavendish potansiyel kavramına dayanarak iyi bir iletkenin yüzeyindeki bütün noktaların ortak bir referans noktasına göre aynı potansiyele sahip oldukları görüşünü geliştirdi. Değişik iletkenlerle yaptığı bir dizi deney sonucunda, iletkenin uçları arasındaki potansiyel farkının, içinden geçen akımla doğru orantılı olduğunu bularak bu alanda da Alman fizikçi George Simon Ohm'un 1827'de ortaya koyduğu yasayı daha önce bulmuş oldu. Cavendish'in bu son buluşu ilginç ve önemlidir. Çünkü Cavendish elektrik akımını ölçme olanağına sahip bulunmadığından kendi vücüdunu ölçü aracı olarak kullanıyor, akım şiddetini kestirebilmek için elektrotların uçlarını elleriyle tutarak, elektrik şokunu parmaklarında mı bileklerine kadar mı, yoksa dirseklerine kadar mı duyduğuna bakıyordu. Yüz yıl kadar sonra, Cavendish'in defterleri ve el yazısı notları bulununca, bütün bu araştırmalar Iskoçya'lı büyük matematiksel fizikçi James Clerk Maxwell tarafından yinelendi. Cavendish 78 yaşındayken ve büyük olasılıkla yaşamı boyunca yakalandığı ilk hastalığın sonucunda öldü."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/her-yerde-polonyum-var/", "text": "Eski KGB ajanı Alexander Litvinenko'nun ölümüne neden olan polonyum izotopu aslında son derece kolay bulunan bir radyoaktif. Her ne kadar Litvinenko'nun ölümünden sonra zor bulunduğu, hatta sadece Rusya'nın tozlu depolarında saklandığı söylense de, polonyum aslında 1970'li yıllardan bu yana oldukça yaygın bir endüstriyel girdi. Polonyum endüstride statik elektriği almak için filmlerde, camlarda, elektronik cihazlarda, tekstil fabrikalarında kullanılıyor. Litvinenko'nun bu madde yoluyla öldürülmesi ise, bilinen ilk polonyum vakası. Birçok gözlemci, Rusya'nın gerek polonyum sahibi olması gerekse casusluk ve adam eksiltmedeki yaratıcılığı itibariyle bu cinayetin baş şüphelisi olduğunu düşünüyor. Ayrıca İngiltere ile Rusya seferi yapan uçaklarda polonyum izlerine rastlanması, Soğuk Savaş'tan ilhamlı cinayet öykülerini güçlediriyor. Son aylarda gündemi meşgul eden İran'ın ve Kuzey Kore'nin nükleer programı bağlamında, bu ülkelerin de silah üretimi için polonyum sahibi olduklarını Washington sıkça dile getiriyor. ABD'nin Tennessee eyaletindeki nükleer araştırma laboratuvarı Oak Ridge Ulusal Laboratuvarı, ABD'li şirketlere çeşitli nükleer maddelerin satışı yapıyor. Bu kurumun sözcüsü Bill Cabage, New York Times'e yaptığı açıklamada polonyum satmadıklarını, çünkü Rusya'nın daha ucuza bunu temin edebildiğini ifade etmişti. Rusya'nın en üst düzey nükleer yetkilisi Rusya Federasyonu Atom Enerjisi Ajansı Başkanı Sergei Kiriyenko yaptığı bir açıklamada, ABD'ye her yıl 100 gram polonyum ihraç ettiklerini söylemişti. Az görünebilir ama, bundan binlerce insan öldürmeye yetecek doz çıkar. Aynı yetkili son 5 yılda İngiltere'ye polonyum satılmadığını da söyledi. Polonyumu ilk olarak 1898'de ünlü fizikçi Marie Curie keşfetmiş ve anavatını Polonya'dan esinlenerek adlandırmıştı. Daha sonra 1927'de Curie'nin polonyumlardan sorumlu laborantı ölünce, maddenin insan sağlığına riskli olduğu ortaya çıktı. |Marie Curie'nin bir asistanı polonyumdan ölmüştü. İnsan gözünün göremeyeceği kadar küçük miktarı bile zararlıyken, Soğuk Savaş yıllarında devlet için bilim insanları nükleer reaktörlerde kilo kilo polonyumlarla iştigal ediyordu. Atomaltı ışın saçan polonyumu, ABD'nin atom bombasını üretmekle sorumlu Manhattan Projesi uzmanları, ilk bombanın yapımında kullanmışlardı. Uzmanlara göre bir insanı öldürmesi için yaklaşık 3.000 microcurie polonyum gerek. Bunun sektörel fiyatı 225 dolardan başlıyor. Bir statik elektrik alıcı fırçada 500 mikrocurie polonyum olduğu düşünülürse, 6 fırça satın alan bir katil, fırçaları demonte edip biraz da amatör bir kimyacı ruhla insan öldürecek kadar polonyum sahibi olabilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/hideki-yukawa/", "text": "Tokyo' da doğdu, babası coğrafyacıydı.Yukawa bilimle uğraşan bir aileden geliyordu. Daha erken yaşlarda Çin ilimlerini öğrendi. Kyoto Üniversitesinde öğrenciyken, Heisenberg, Schrödinger ve diğerleri kuantum mekaniğini formüle etme sürecindeydiler. Japonya' da bu konuda öğretmen bulunmadığı için, bu alanı kendi başına incelemiş olmalıdır. Belki de bu dönemde gelişen bağımsızlık ruhu sayesinde 1934 yılında, daha 27 yaşındayken Avrupalı bilim adamlarından önce mezon kuramını oluşturmayı başardı. 1949 yılında Nobel ödülü alan ilk Japon oldu. Kyoto, kuramsal fizik grubunun başkanı olarak birçok bilim adamı yetiştirdi. Savaştan sonra geleneksel alan kuramının eksikliklerini aşmanın bir yolu olarak yerel olmayan alan kuramının savunuculuğunu yaptı. Japonya' da sıradan insanların anlayabileceği düzeydeki yazılarıyla da tanınmaktadır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/hidrojen-enerjili-araba-yarisi/", "text": "TÜBİTAK tarafından organize edilen hidrojen enerjili araba yarışına katılacak ekipler, sıralama turu ve serbest antrenman için Ankara Atatürk Kültür Merkezi'nde piste çıktı. TÜBİTAK'ın Bilim ve Teknik Dergisi'nin, Türkiye'de güneş ve hidrojen enerjisi konusunda halkı bilinçlendirmek ve bu teknolojilere ilgiyi artırmak için ilk kez düzenlediği Hidromobil yarışlarına katılan araçlar yarın yapılacak yarı final ve pazar günü yapılacak finaldeki sıra numaralarını belirlemek için AKM'deki pistte 10 dakika süren sıralama turuna çıktılar. Dün sıralama turlarını tamamlayan ve bugün serbest antrenmanlarına devam eden Formula-G'ye katılacak güneş arabalarının yarı finali ise yarın saat 11.30'da başlayacak ve iki seans halinde gerçekleştirilecek. Bugün sıralama turlarını tamamlayan Hidromobil'e katılacak araçların yarı finali de yarın 15.30'da başlayacak ve 17.45'e kadar sürecek. 28 Temmuz Cumartesi günü yarı finalde elenen 25 Hidromobil aracı, saat 11.00'de 1.5 saat sürecek Hidromobil Anok Kupası için yarışacak. Aynı gün yarı finalde elenen 12 Formula-G aracı ise saat 14.00'de yine 1.5 saat sürecek Formula-G Anok Kupası için piste çıkacak. Her iki kategorideki yarışların finalleri ise 29 Temmuz'da yapılacak. Bu yılki Formula-G'ye 32 üniversiteyi temsilen 39 ekip, kendilerinin tasarlayıp geliştirdikleri 40'ın üzerinde güneş arabası ile, Hidromobil yarışlarına ise 15 üniversiteden 20 ekip, hidrojen enerjisi ile çalışan kendi tasarımları 20 araba ile katılacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/hidrojenle-calisan-arabalar-yarisacak/", "text": "Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu , geleneksel hale getirdiği güneş arabaları yarışından sonra, bu kez hidrojenle çalışan arabaları yarıştıracak. Depolarını güneş ve hidrojenle dolduracak otomobiller, bu kez Ankara'da rakiplerine üstünlük sağlamaya çalışacak. TÜBİTAK yetkililerinden alınan bilgiye göre, bu yıl ilk kez gerçekleştirilecek hidrojen arabaları yarışı (Hidromobil-07) ile geleneksel hale gelen güneş arabaları yarışı Türkiye Otomobil Sporları Federasyonuna bağlı Ankara Otomobil Kulübünün desteği ile organize edilecek. Otomobil yarışları, temiz enerji teknolojisine katkı yapmak isteyen mühendis adaylarını desteklemek amacıyla düzenleniyor. TÜBİTAK, bu teknolojilerle çalışacak araçların kullanımını yaygınlaştırmayı planlıyor. Yarışmalardan elde edilen birikimle, güneş enerjisi teknolojisinin en gerekli bileşeni olan göze ve panellerin hidrojen enerjisi için de aynı yaşamsal yere sahip yakıt pillerinin Türkiye'de üretiminin sağlanması hedefleniyor. TÜBİTAK, bu yıl üçüncü kez düzenlenecek Formula G yarışı ile ilk kez piste çıkacak hidrojenle çalışan otomobillerin yarışının Ankara'da yapılmasına karar verdi. Her iki yarış da Temmuz ayında Atatürk Kültür Merkezi alanında gerçekleştirilecek. Güneş arabaları 30, hidrojen arabaları ise 20 tur üzerinden yarışacak. Formula G yarışına geçen yıllarda gösterilen ilgi bu yıl daha da arttı. Üniversitelerden bu yılki yarışa katılmak isteyen ekip sayısı 50'ye ulaştı. Güneş arabaları yarışına en az 56 otomobilin katılması bekleniyor. Bu yıl ilk kez düzenlenecek Hidromobil-07 yarışına da beklenenin üzerinde başvuru yapıldı. Bu yarışta yerini almak isteyen 38 takım TÜBİTAK'a başvurdu. Her iki yarış için takımların araç tasarım ve montaj çalışmaları sürüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/hidrojenle-calisan-ilk-ucak-basariyla-denendi/", "text": "Dünyanın ilk insanlı hidrojenle çalışan uçağı İspanya semalarında başarıyla denendi. Havacılık devi Boeing tarafından geliştirilen küçük, pervaneli ve hidrojenle çalışan, atık olarak sadece ısı ile su üreten uçak, Madrid'in güneyindeki bir havaalanından yaptığı 3 uçuşu başarıyla tamamladı. Boeing firmasının teknoloji bölümü başkanı John Tracy, başarılı testin, yeni yeşil uçakların yolunu açabileceğini belirterek, bunun tarihi bir teknolojik başarı olduğunu ve yeşil bir gelecek için büyük umut verdiğini söyledi. Şubat ve Mart aylarında deneme uçuşları yapılan iki kişilik uçak, İngiliz Intelligent Energy firması tarafından geliştirilen, bir melez batarya ve yakıt hücre sistemi ile donatıldı. Oksijen ve hidrojeni birleştirerek elektrik üreten yakıt hücreleri, pervaneyi çeviren elektrik motorunun beslenmesi için kullanıldı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/higgsden-daha-kucuk-parcaciklar-olabilir/", "text": "Kimsenin onları henüz görememiş olmasına rağmen Higgs parçacığından daha küçük parçacıklar olabilir. Teoride böyle parçacıkların olduğu öngörülmekle beraber bugünlerde bu teorilerin test edilmesi doğrultusunda önemli bir çalışma yapılmış bulunmaktadır. Sonuç olarak bu parçacıkların varlığı konusunda artık daha büyük olasılıklardan söz edebiliyoruz.loji ve Parçacık Fiziği Merkezinde parçacık fizikçisi Doç. Dr. Thomas Ryttov son yıllarda yapmış oldukları çalışmalarda bir veya birden fazla türde Higgs parçacığından daha küçük parçacıklar olabileceğini öngören sonuçlara ulaştıklarını belirtmektedir. Ancak henüz bu parçacıkların varlığının tam olarak kantılanmadığını da eklemeliyiz. Bu kuvvet güçlü kuvvet olarak adlandırılmaktadır. Kütle çekim kuvveti ile kıyaslanamaz ve iki nesneyi birbirine yakın tutma becerisine sahiptir. Kütle çekim kuvvetinin etkililiği bu nesnelerin birbirinden çok uzakta olmamaları durumunda fazla iken bu kuvvetlerde ise durum tersidir. Güçlü kuvvetler nesneler bir arada iken zayıf iken nesneleri ayırmaya çalıştığınızda oldukça etkilidirler. outhern Denmark Üniversitesi Kozmoloji ve Parçacık Fiziği Merkezi araştırmacıları bu parçacığı Techni-Quark olarak adlandırmaktadırlar. Bu parçacıkların temel kuvvetlerle birlikte evrende gözlemlenebilen maddelerin temelini oluşturdukları öne sürülmektedir. Higgs parçacıklarını oluşturan daha küçük parçacıkların olması gerekir. Fakat galiba bunun ispatlanması için biraz daha zamana ihtiyaç var. CERN'de yapılan tecrübeler vasıtasıyla bazı yeni bilgilere ulaşılıyor. Atom altındaki en küçük parçacıkları tespit etmek, zannediyorum birçok fizikçinin hayali... Bu tecrübelerinin nihayetinde henüz tespit edilemeyen esir maddesine de yeni açıklamalar getirilebilir. Bu da, modern fiziğin yeniden şekillenmesine, ışığın hareketinin yeniden tanımlanmasına sebep olacak gelişmeleri beraberinde getirebilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/himalayalar-nasil-olustu/", "text": "Bilim adamları, diğer kıta plakalarından daha ince olan Hint plakasının, 50 milyon yıl önce Himalayalar ve Tibet'in oluşmasına yol açan Avrupa-Asya plakasına çarpmasında, hızının da diğer plakalara göre daha yüksek olduğunu tespit ettiler. Hindistan'ın Haydarabad kentindeki Ulusal Jeofizik Araştırmaları Enstitüsü ile Alman araştırmacıların ortak çalışmasında, Afrika, Antarktika, Avustralya ve Hindistan arasında 140 milyon yıl önce bulunan eski Gondwana süper kıtasından kopan Hint plakasının Avrupa-Asya plakasına yılda 18 ila 20 cm hızla yol aldığı belirlendi. Hint enstitüsünden Prakash Kumar'ın hesaplamalarına göre, Hint plakasının hızı, yılda 2 ila 4 cm ilerleyen Avustralya ve Afrika plakalarına oranla 5 ila 10 kat yüksekti. Almanya'nın Potsdam kentindeki araştırma merkezi GeoForschungsZentrum'dan Rainer Kind de Bu çarpışma sayesinde, 8844 metre yüksekliğindeki Everest'in bulunduğu Dünya'nın en büyük dağ zinciri Himalayalar oluştu dedi. Bilim adamları, Hint plakasının Yerküre'nin mantosundan gelen aşırı sıcak kayaların yükselmesinin etkisiyle kalınlığını 250 kilometreden 100 kilometreye düşürerek, hızını artırmış olabileceğini düşünüyorlar."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/hizli-sarj-olabilen-nano-gozenekli-pil-uretildi/", "text": "Maryland Üniversitesi'nde bulunan bilim insanları nano ölçekte hızlı şarj olabilen bir pil geliştirdi. Bu pil, normal bir pilin tüm bileşenlerini içerirken gelecek adına enerji depolama için bir devrim olabileceği düşünülüyor. Bilim insanlarınca yapılan açıklamada yeni pilin seramik yaprak üzerine ufak bir delik içerisinde elektrolit tutularak, elektrotlar arasında elektrik yükü taşıyabilecek sisteme sahip olduğu söylendi. Henüz test aşamasında olan bir ürün olsa da oldukça iyi performans sergileyen bu ürün Chanyuan Liu tarafından yapılan açıklamaya göre küçük boyutları dışında yalnızca 12 dakika içerisinde şarj olabiliyor. Üstelik günümüzde teknolojinin gelişmiş olmasına rağmen pillerde yaşanan şarj sorununun bu üründe aşıldığı ve pilin binlerce kez şarj olabildiği söyleniyor. Maryland Üniversitesi'nde bu çalışmada görev alan Prof. Gary Rubloff ve Prof. Sang Bok Lee ile birlikte yedi doktora öğrencisinde projeye katılım gösterdiği öğrenildi. Posta pulu büyüklüğünde olan nanoporlar, binlerce paket halinde ince piller oluşturabiliyor. Üstelik sahip olduğu benzersiz tasarım ile oldukça verimli olan bu pil bu teknolojide yeni bir dönemi başlatabilir. Tekrarlamak gerekirse proje ve oluşturulan ürün test aşamasında olsa da oldukça başarılı diyebiliriz. Araştırmacılar ise geliştirdikleri bu pil ile sınırlı kalmayıp 10 kat daha güçlü olan yeni bir tasarım üzerinde çalışıyor. Başarılı olması ve Pazar değerinin yeterince açık olması durumunda büyük çaplı üretime geçilebileceği düşünülüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/hollandali-fizikci-kaderi-kanitladim/", "text": "Atom parçacığının yönünü ve hızını 43 saniye önceden gören bir model geliştiren Hollandalı fizikçi, kaderin varlığını bilimsel olarak ispatladığını savunarak bilim dünyasını sarstı. İşte bu ve benzeri sorular, modern insanın varoluşundan bu yana gündeme geliyor. Din adamları, siyaset bilimciler ve davranış uzmanları; yüzyıllardır \"insanın davranışlarını kader mi yoksa, özgür iradenin mi belirlediğini\" tartışıyor. Semavi dinler elbette kader kavramının varlığına işaret edip evrendeki tüm varlıkların kontrolünün Tanrı'ya ait olduğunu vurguluyor. Bilim dünyası ise somut olarak ispatlanamadığı için kadere şüpheyle yaklaşıyor. Örneğin 1926'da kuantum fizikçisi Werner Heisenberg belirsizlik ilkesini ortaya atarak, \"Evrendeki bir atomun yerini ve hareketliliğini aynı anda bilmek imkansızdır\" dedi. Bu özetle şu anlama geliyordu; \"Eğer aynı anda bir atomun konumu ve hareketleri ölçülemiyorsa, bu atomun gelecekte nerede olacağı ve nasıl hareket edeceği bilinemez.\" Yani Heisenberg'e göre atomlardan oluşan kainattaki nesnelerin hareketleri önceden belli değilse, o zaman kader kavramı da bilimsel verilerle açıklanamaz. Ancak Nobel ödüllü Gerard Hooft'un geçtiğimiz günlerde sonuçlandırdığı 10 yıllık araştırma, kader kavramına karşı çıkan bilim adamlarının dayanak gösterdiği teoriyi çürüttü. New Scientist dergisine kapak olan araştırma kapsamında Professor Gerard t Hooft, \"Bir parçacığın nerede ve ne hızla hareket ettiğini\" aynı anda tespit etme olanağı sağlayan bir model geliştirdi. Hooft, bir atomun 43 saniye sonra nasıl hareket edeceğini önceden bilme kapasitesine ulaştı. Kochen konuyu daha basit terimlerle anlatarak, \"Önünüze bir dilim çikolatalı, bir dilim çilekli kek getirildiğini düşünün. Çikolatalı keki yemeye başladığınızda, bunun kendi seçiminiz olduğunu düşünüyorsunuz. Oysa ki çikolatalıyı yiyeceğiniz zaten belliydi. Biz özgür olduğumuz düşünüyoruz. Eğer Hooft'un modeli hatalı değilse özgürlüğümüz sınırlı bir ilüzyondan ibaret olabilir\" dedi. Princeton Üniversitesi'nin felsefe uzmanı Hans Halvorson ise \"Ne olursa olsun, kader ve özgür iradeyi sadece fizikle açıklamaya kalkmak doğru olmayabilir. Özgür irade konusunda fiziğin de cevap veremeyeceği sorular var\" diyerek konunun zamana bırakılması gerektiğine işaret etti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/holografik-diskler-ufukta-gorundu/", "text": "Holografik alanda yapılan çalışmalar sayesinde gelecekte 1 terabyte'lık veri içeren diskler mümkün olacak. Bir sunucu dolusu veri, 1 Gbps hızında tek bir optik diske yazılabilecek. Holographic Versatile Disc Alliance adlı konsorsiyumun çalışmalarını yaptığı HVD'ler 200'den fazla DVD içeriğini bir diske sığdırabilecek. Böylece, onlarca filmden oluşan film kolleksiyonları tek diske girecek. Uzmanlara göre HVD, henüz piyasaya çıkmamış olan Blu-ray veya HD DVD'nin yerini alacak. Sony'nin geliştirdiği Blu-ray 50 GB'ye kadar veri depolayabilirken, piyasadaki DVD'ler 4.7 GB veri alıyor. Konsorsiyum ilk etapta daha düşük verileme kapasitesine sahip diskleri üretmeyi planlıyor. İlk aşamada 100 GB'lik ve 200 GB'lik kayıt yapılabilen diskleri üretecek. Konu veri depolama ve eğlenceye gelince Japonya, diğer ülkelerden daha şanslı bir pazar. Japon şirketleri yeni ürünlerini ilk önce son derece hareketli bir pazar olan Japonya'da satışa çıkarıyor. Sony geçen yıl 1 terabyte hacminde veri depolayabilen bir ev sunucusunu piyasaya çıkarmıştı. Televizyona bağlanan cihaz 6 ayrı kanaldaki tüm programları 6 gün boyunca kaydedebiliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/hubble-8217-in-tamir-sansi-kalmadi/", "text": "Gelecek planlarına Ay ve Mars'a insan gönderilmesini alan NASA, gökyüzünün emektar teleskobu Hubble'ı tamir edemeyecek. Başkan Bush'un artırdığı kurum bütçesi Hubble'ı kurtarmaya yetmiyor. NASA'nın öngörülen 16.45 milyar dolarlık bütçesindeki 93 milyon dolarlık artış Hubble'ın güvenli bir şekilde Dünya'ya dönmesine aktarılacak. Uzaya gönderilecek 75 milyon dolar değerindeki kamikaze robot, Hubble'ı yörüngesinden çıkararak okyanusa inmesini sağlayacak. Hubble'ın kurtarılmasına yönelik ortaya atılan robot tamirici önerileri ise, 'kaynak yetersizliği' gerekçesiyle geri çevrildi. Başkan Bush'un danışmanları Hubble'ın tamirini uzay teleskobunun miyadını doldurduğu gerekçesiyle reddediyor. Hubble'ın kurtarılmasını savunan bilim adamları ise, tamiratın uzay teleskobunun görevini bir süre daha sürdürmesini sağlayacağını vurguluyor. Hubble'ın okyanusa indirilmesi kararı astronomi dünyasında ciddi bir tepkiyle karşılaşacak. NASA'nın yeni bütçesinde 9.6 milyar dolar bilim araştırmalarına, 6.7 milyar dolar teknik donanıma, ve 1.85 milyar dolar da Uluslararası Uzay İstasyonu'na ayrılacak. NASA'nın takvimden çıkarılan projeleri arasında Jüpiter'in uydularına gönderilecek JIMO uzay aracı da bulunuyor. JIMO Jüpiter'in uydularına giderek, bunlara teker teker uzay robotları bırakacaktı. JIMO projesi, Cassini'nin Titan'a bıraktığı Huygens'in daha gelişmiş modellerinin tüm Jüpiter uydularına indirilmesini öngörüyordu. Nükleer enerji ile çalışması planlanan JIMO, 2015'te fırlatılacaktı. Başkan Bush, NASA'nın 2020 yılına kadar Mars ve Ay'a insanlı uçuşlar yapmasını öngörüyor. Bilim dünyasının uzun süre lobi faaliyeti yürütmesine karşın kurtaramadığı Hubble'ın yerini, 2013'te çok daha gelişmiş uzay teleskobu alacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/hubble-uzay-teleskobu/", "text": "Tarihin eski dönemlerinden günümüze kadar gökyüzündeki bilinmezi keşfetme isteği her zaman insanoğlunun merakı olmuştur. 17. yüzyıl başlarından İtalyan fizikçi ve astronom Galileo bir teleskop kullanarak gökyüzünü bilimsel olarak inceleyen ilk kişidir. Gelişen teknoloji daha büyük ve daha etkin teleskoplar yapılmış ve buna bağlı olarak gökyüzüyle ilgili elde edilen bilgiler artmaya başlamıştır. Gitgide boyutları büyüyen teleskoplar dünyanın atmosferinden dolayı bazı sınırlamalarla karşılaştı. Yeryüzünde bulunan bir teleskop ile yıldızları gözlemlemekteki temel sorun, yıldızlardan yayılan ışığın dünyanın atmosferinden geçmek zorunda olmasıdır. Bulutlar, su buharı, toz, sıcak-soğuk hava akımları görüntünün bulanık olmasına neden olur. Gece gökyüzüne baktığımızda yıldızların titrer gibi gözükmesi bu sebeptendir. 1946 yılında astrofizikçi Dr. Lyman Spitzer (1914-1997) daha net görüntüler elde etmek için uzaya bir teleskop yerleştirme fikrini ileri sürdü. O yıllarda uzaya daha roket bile gönderilmediği göz önüne alınırsa,bu fikir teknik olarak oldukça mantık dışıydı. Astronomlar uzun yıllar bu düşüncenin hayali ile yaşadılar. Atmosferin üzerinde bulunan bir noktada yer alan bir teleskop yıldızların, galaksilerin ve uzayda yer alan diğer nesnelerin ışığını atmosferde soğurulmadan ya da herhangi bir etkiye maruz kalmadan önce gözleyebilirdi. Bu nedenle bu tip bir teleskoptan elde edilecek bir görüntü, yeryüzünde bulunan en büyük teleskoptan bile çok daha belirgin olacaktı. Bu düşüncenin hayal olmaktan çıkıp gerçeğe dönüştürülme çabaları 1970'li yıllarda Avrupa Uzay Ajansı ve Ulusal Havacılık ve Uzay Kurulu'nun ortak çalışması ile başlamış oldu. Uzun çalışmalar sonucunda 24 Nisan 1990 yılında beş astronotun yer aldığı uzay mekiği Discovery , bu teleskopun dünya yüzeyinden yaklaşık 600km yukarısındaki yörüngesine oturmasını sağladı. Ünlü astronom Edwin Powell Hubble'ın anısına bu teleskopa Hubble Uzay Teleskopu adı verilmiştir. Galaksilerin, yıldızların gezegenlerin ve yaşamlarının gizemlerini çözmek. Edwin Hubble, evrende bizim galaksimizin dışında başka galaksilerin de olduğunu belirleyen ve evrenin sabit bir oranda genişlediğini gözlemleyen kişidir. Ayrıca Hubble, galaksileri uzunluklarına, şekillerine ve parlaklıklarına göre sınıflandırmak istedi ve bu girişimi sonucunda galaksiler tarafından yayılan ışık dalgalarındaki kırmızıya doğru kaymayı gözleyerek galaksilerin bizim galaksimizden sabit bir oranda uzaklaştıklarını gördü. Galaksimize daha uzakta olan galaksiler daha hızlı uzaklaşıyorlardı. Yani evren genişliyordu! Hubble sabiti evrenin yaşı ve boyutunun belirlenmesi açısından önemli bir sabittir. Hubble sabiti, Hubble Yasası olarak bilinen V=H0 R denkleminden elde edilir. Bu yaklaşımın kesin olarak doğru olduğunu söylemek yanlış olur. Çünkü evrende bulunan nesnelerin varlığı genişlemeyi yavaşlatır. Fakat bu yavaşlama küçüktür ve göz ardı edilebilir. Hubble sabitinin değeri ilk olarak Edwin Hubble tarafından 500km/s.Mpr olarak belirlendi. Son 30 yılda iki büyük inceleme grubundan biri bu sabiti 50km/s.Mpr , diğeri 100km/s.Mpr olarak belirledi. Yapımı 8 yılda tamamlanan Hubble Uzay Teleskopu beş bilimsel aygıta, 400000 den fazla parçaya ve 26000 milden daha uzun elektrik kablosuna sahiptir. Uzunluğu 13,2m, genişliği 4,2m, ağırlığı 12 ton, yörüngesi yeryüzünden 612km yukarıda, yörünge periyodu 97dk, yörünge hızı 28000km/saat, maliyeti 2,2 milyar dolar ve kullanım ömrü yaklaşık 20 yıldır. Yeryüzündeki bir teleskoptan 50 kat daha duyarlı ve 10 kat daha fazla ayırma gücündedir. Her ne kadar elde ettiği veriler ve görüntüler ile bizi oldukça aydınlatmış olsa da Hubble Uzay Teleskopu'nun da belli sınırları vardır ve her şeyi gözetleyemez. Örneğin güneşi gözetleyemez çünkü şiddetli ısı ve ışık duyarlı aygıtlarına zarar verir. Bu nedenle her zaman güneşten uzak olmalıdır. Merkür ve Venüs'ü de gözleyemez çünkü bu gezegenler güneşe çok yakındır. Çok parlak yıldızları da gözleyemez. Hubble'ın görevi gelecek bir gün sona erecek. Gelecek Nesil Uzay Teleskopu şu anda tasarım aşamasında ve 2008 yılının başlarında üretimi bitmiş olacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/hubblein-omru-uzatilacak/", "text": "NASA Başkanı Mike Griffin'in kararı dünya çapında astronomlara güzel bir yılbaşı hediyesi oldu. Daha önce NASA, halen bilim dünyasının en önemli teleskobu olan Huble'ı 2013'te kaldıracağını açıklamıştı. Ancak Griffin, Hubble'ın tamir edilerek bilime hizmet etmesinden yana tavır aldı. Böylece NASA, Mayıs 2008'te Discovery uzay mekiğini Hubble'a gönderecek ve astronotlar bir uzay yürüyüşü yaparak, teleskobu tamir edecek. Tamirin maliyeti yaklaşık 1 milyar dolar olacak. Önceki NASA Başkanı Sean O'Keefe, Columbia faciasından dolayı Hubble'e yapılacak insanlı uçuşu askıya almıştı. Ancak Griffin, farklı bir duruş sergiledi ve Hubble'a insanlı uçuş yapılarak teleskobun uzay yürüyüşüyle tamir edilmesine yeşil ışık yaktı. NASA, Dünya'dan 450 km yükseklikte yörüngede bulunan Uluslararası Uzay İstasyonu'na 14 insanlı uçuş daha yapacak. Hubble uçuşu NASA'nın 15'inci mekik görevi olacak. Hubble'a giden astronotlar teleskoba iki yeni kamera ekleyecek, eskiyen bataryaları değiştirecek, yeni sensörler ve evrenin oluşmunu inceleyecek bir tayfölçer monte edecek. Griffin, Hubble'da uzay yürüyüşünü yapacak astronotları da açıkladı; Scott Altman, John Grunsfeld ve Michael Massimino. Astronotlar Greg Johnson, Andrew Feustel, Mike Good ve Megan McArthur ise mekikte bekleyecek. Tamir sayesinde Hubble'ın ömrü en az 2013'e kadar uzatılacak, NASA aynı yıl çok daha gelişmiş bir gözlem aracı olan James Webb Uzay Teleskobu'nu yörüngeye oturtacak. Hubble Uzay Teleskobu adını, Big Bang fikrini ilk ortaya atan astronom Edwin Hubble'dan alıyor. |Edwin Hublble (1889-1953), Samanyolu'nun ötesindeki galaksileri gözlemleyerek, Doppler etkisinin evrenin genişlemesini sağladığını savunan ilk astronom olmuştu. Hubble Uzay Teleskobu, 1990 yılında yörüngeye oturtulduğundan bu yana evrenin en güzel fotoğraflarını çekmiş, süpernovalar ve galaksilerle ilgili bilgiler edinmiş, uzayla ilgili bilgi dağarcığının gelişmesine katkısı olmuştu. Hubble, evrenin 12 milyar yıl önceki halini gözlemlemiş, kara delikler keşfetmiş, evrenin genişlediğine dair kanıtlar elde etmişti. Teleskop, ayrıca evrenin büyük bölümünü oluşturduğu düşünülen 'kara maddenin' varlığını teyit etmişti. Hubble, Samanyolu Galaksisi'nde güneş sistemlerinin oluşum sürecinin devam ettiğini gözler önüne serdi. Hubble'ın kontrolünü ABD'nin Maryland eyaletindeki Goddard Uzay Üssü yürütüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ibmden-isikla-veri-tasima-teknolojisi/", "text": "IBM'nin kablo yerine ışık kullanarak veri taşıyan yeni teknolojisiyle, 5 bin video dosyasının 1 ampulün tükettiği enerji kullanılarak 1 saniye içinde transfer edilebileceği bildirildi. IBM'den yapılan yazılı açıklamada, henüz prototip aşamasında olan yeni teknolojinin, çok büyük hacimli dosyaların saniyeler içerisinde transfer edilebilmesinin yolunu açtığı belirtildi. Araştırmayı yöneten ekibin lideri Clint Schow, ürettikleri prototip yonganın, sadece özel laboratuvar koşullarında çalışan bir teori olmadığını ve 2 yıl içerisinde pazara çıkabilecek düzeyde bulunduğunu aktardı. Açıklamada, yeni teknolojinin, 100 watlık standart bir ampulün tükettiği enerjiyle 8 terabyte'lık bilginin, yani yaklaşık 5 bin adet yüksek çözünürlüklü video dosyasının 1 saniye içinde transfer edilebilmesini sağladığı kaydedildi. \"Doktorlar, hastalarının röntgen, MR ve tomografi gibi dijital tıbbi görüntülerini birbirleriyle anında paylaşabilecek. Işıkla çalışan küçük mikroçipler, tüketici elektroniği alanında, örneğin cep telefonlarının yüksek çözünürlüklü tam bir film dosyasını başka herhangi bir cihaza gerek duymadan birbirleri arasında aktarabilmesini sağlayacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ibn-i-heysem/", "text": "Batı dillerinde adı Alhazen olarak geçer. Arap fizikçi, matematikçi ve filozof. 965 Basra'da doğdu, 1038 ve 1040 arasında Kahire'de öldü. Tahsile Basra'da başladı. Zamanının yüksek din ve fen ilimlerini de burada öğrendi. Tahsilinin bir kısmını tamamladıktan sonra, Bağdat'a giderek bilhassa; matematik, fizik, mühendislik, astronomi, metalurji gibi fen ilimlerini öğrenip, şöhrete kavuştu. Öğrendiklerini uygulama safhasına koymak için çok gayret gösterdi. Birçok önemli neticeler ve başarılar elde etti. O zaman cehlin içinde bulunan ve karanlık günler yaşayan Avrupa ile diğer yerlere İslam alemindeki ilim, kültür ve parlak medeniyet ışıklarını sunan binlerce alimden biri de İbn-i Heysem oldu. İbn-i Heysem'in başarıları diğer memleketlerde duyulunca, Mısır'da hüküm süren Şii-Fatimi Devleti hükümdarlarından El-Hakim kendisini Mısır'a davet etti. İbn-i Heysem, Mısır'a gitmeden önce, Nil Nehri ile ilgili bir sulama projesi ve bazı teknik çalışmalarda bulunmuş, Nil nehrinden nasıl istifade edilebileceğini araştırmıştı. Projesini Fatimi Sultanı El-Hakim'e açıklayınca, sultan projenin gerçekleştirilmesi için ona her türlü yardımı yapacağını bildirdi. İbn-i Heysem, Nil Nehri boyunca ilmi ve teknik incelemelerde bulundu. Yaptığı projelerin başarılı bir şekilde uygulanmasının o günkü şartlarda mümkün olmadığını görünce, hükümdardan af diledi. İbn-i Heysem, El-Hakim'in kendisi hakkında kanaatlerinin değişmesinden korkarak, gözden ırak bir yere çekilip hükümdardan uzak durmaya karar verdi. Gizlice ilmi çalışmalarını sürdürerek birçok eser yazdı. İlim tarihçilerine göre, İbn-i Heysem'in hayatının bu dönemi en verimli ve başarılı devri olmuştur. İbn-i Heysem, Biruni ve İbn-i Sina ile çağdaştı. İbn-i Heysem, çağının bütün ilimlerinde otoriteydi. Fevkalade keskin bir görüş, anlayış, muhakeme ve zekaya sahipti. Aristo ve Batlemyüs'ün eserlerini inceleyerek hatalarını gösterdi. Bunları özetleyerek Arapçaya tercüme etti. Ayrıca tıp ilminde de derinleşti. Geometriyi mantığa uyguladı. Euclid ve Apollonius'un geometrik ve sayısal metodlarını geliştirdi ve pratik uygulama alanlarını işaret etti. Geometri ve matematiğin inşaatçılık alanında uygulanmasında katkıda bulundu. Eski medeniyetlerden intikal eden matematik, geometri ve astronomiyi tedkik ederek ilmi tenkitlerini ortaya koydu ve bu sahalarda kendi nazariyelerini geliştirerek ilim alemine sundu. Mesela; Aristo ve Batlemyüs'e ait olan dünyanın, kainatın merkezi olduğu şeklindeki görüşleri üzerindeki şüphe ve tereddütlerini ifade etti. Dünya merkezli bir kainat sisteminin kesin olmayacağını, uzayda daha başka sistemlerin de bulunabileceğini ve güneş sisteminin mevcut olduğunu söyledi. Nitekim İbn-i Heysem'den yüzlerce sene sonra önce, İbn-i Şatır ve Batruci sonra Newton ve Kepler, Güneş sistemi nazariyesini kabullenmişler ve yer kürenin bu sistem içinde bulunduğunu söylemişlerdir. İbn-i Heysem, optikte gölgenin nasıl meydana geldiğine dair bir teori ortaya attı. Fotoğrafın ilk modelini ve karanlık odayı ilk defa o denedi. Gökkuşağının nasıl teşekkül ettiğini ve bunda renklerin meydana gelişini gayet güzel bir şekilde izah etti. Billur küre şeklindeki küçük su taneciklerinden güneş ışığının kırılıp yansıma prensiplerini açıkladı. Özellikle ışığın yansıması konusunda fizik ve optiğe getirdiği yenilikler, altı asır boyunca dünya bilim çevrelerini etkilemiştir. İlmi incelemeler sonucu gözün görme olayını açıkladı. Euclid ve Batlemyüs'ten beri herkes görme işini, gözden çıkan ışınların eşyaya ulaşarak, gözün eşyayı algılaması olarak biliyordu. İbn-i Heysem, ilk defa, bunun ilmi olmayıp, yanlış olduğunu savundu ve doğru olan kendi teorisini ortaya koydu. İbn-i Heysem'e göre görme, eşyadan yansıyan ışınların göze gelmesi ve gözün arka odak noktasında birleşmesi üzerine gözün eşyayı görmesidir. Özellikle ışığın yansıması konusunda optiğe getirdiği yenilikler, batı bilim dünyasında Alhazen problemi diye meşhur olmuştur. İbn-i Heysem, ayrıca ışığın şeffaf cisimlerden geçmesi sırasında meydana gelen yansımayı da incelemiştir. İbn-i Heysem bir müddet yer küreyi kuşatan atmosfer tabakasını da inceledi. Atmosfer kalınlığını hesaplamaya çalıştı. Güneş ve Ay'ın ufka yakınken daha büyük görünmelerinde atmosferin tesiri olduğunu fark etti. Yaptığı rasatlarla astronomik tan'ın, güneş ufkun tam 19 derece altındayken başladığını veya bittiğini ve güneş ışınlarının bize atmosferik bir kırılma ve dağılma ile ulaştığını açıkladı. Sabahleyin tam karanlıktan aydınlığa geçişin başladığı bu astronomik tan'a fecr-i sadık denir. İbn-i Heysem, bu anda güneşin irtifasını -19 olarak hesaplamıştır. Akşam güneş battıktan sonra ufukta sabah vaktindeki gibi bir hadise meydana gelir. Şafak denen kızıllık, turuncu, sarı ve beyaz renklerden sonra yine aynı astronomik tan anında siyahlık çöker. Atmosferin ağırlığı ve yoğunluğu ile bunların maddelerin ağırlığına tesir etmesi arasındaki münasebeti tahlil etti. Havanın yoğunluğunun ışığın kırılması ile doğru orantılı olduğunu ve hava yoğunluğunun yükseklik ile değiştiğini keşfetti. İbn-i Heysem'in yüzü aşkın eserlerinin en meşhur ve geniş muhtevalı olanı Kitab-ül-Menazir'dir. Eser, yedi bölümden meydana gelmiştir. Işınların çeşitli şeffaf cisimlerden geçişi, ışık demetlerinin doğrusal yayılışı, şeffaf cisimlerin içindeki katı cisimlere tesadüf eden ışık hüzmelerinin yani demetlerinin kırılıp yansımaları, kırılma olayının incelenmesi ve nasıl meydana geldiği, bundan meydana gelen hatalı görüntüler veya yanlış görme olayları anlatılmaktadır. İbn-i Heysem'in bu meşhur eseri, ortaçağda beş defa Latinceye çevrilmiş olup, bütün Avrupa üniversite ve ilim merkezlerinde tanınan tek müracaat eseri durumundaydı. Eser, 1572 senesinde Risner tarafından Opticae Thesaurus Alhazeni Arabis Libri ismiyle Latinceye çevrilerek İspanya'nın Bale şehrinde bastırılmıştır. Kemaleddin Farisi isimli bir Müslüman fen alimi bu eseri açıklayarak genişletmiş ve Tenkih-ül-Menazir adını vermiştir. Kitab-ül-Menazir, 1948 senesinde Kemaleddin Farisi'nin yaptığı şerhle beraber Hindistan'ın Haydarabad şehrinde basılmıştır. Kitab-ül-Cami' fi Usul-il-Hisab: Matematiğin esasları ve metodolojisi ile ilgili bu eserinde, matematik, geometri, cebir, geometrik analiz gibi temel konuları izah etmiş, örnek çözümler ortaya koymuştur. El-Muhtasar fi İlm-il-Hendese: Euclid geometrisinin tedkik ve tenkidine dairdir. Kitabun fihi Rüdud alel-Felasifet-il-Yunaniyye ve Ulema-il-Kelam: Eski Yunan filozoflarına ve onlara uyan bazı kelam alimlerine reddiye olarak yazılmıştır. Kitab-ül-Ezlal: Ay ve güneş tutulmaları hakkındadır. Risaletün fi Keyfiyet-ül-Ezlal: Gölgenin meydana gelmesi incelenmiştir. Eser, 1907 senesinde Almancaya çevrilerek bastırılmıştır. Kitabun fi İlm-il-Hendese vel-Hisab; Matematik-geometri ile ilgilidir. Makaletün fi İstihracı Semt-il-Kıble fi Cami-il-Meskuneti Bicedavilin: Bütün dünyanın o zamanki yerleşim merkezlerinde kıblenin nasıl bulunacağının hesaplanması ve bunların cetvelleri ile ilgilidir. Risaletün fi Şerhi İtticah-il-Kıble: Kıblenin bulunması hakkındadır. Kitabun fi Hayat-il-alem: Kainatın düzeni ve sistemi hakkındadır. Eser, İspanyolca, Latince ve İbraniceye çevrilmiştir. Risaletün amil-il-Ayni vel-İbsar: Gözün yapısı ve görme olayının incelenmesi hakkındadır. Bu eserlerinden başka, Mutezile fırkasına, mantıkçılara ve diğer fen ve ilim erbabına cevaben birçok reddiyeler ile kendisine sorulan fen sorularına verdiği cevapları bildiren risaleleri de vardır. İbn-i Heysem'in fizik, astronomi, güneş ve ay sistemleriyle ilgili o kadar çok eseri vardır ki, bunların bir kısmından bastırılarak hazırlanan kitaplar Hıristiyan ve Yahudi aleminde ders kitabı olarak okutulmuştur. Muhtelif ilim dallarında ortaya koyduğu terimler bugün hala kullanılmaktadır. Astronomideki modern başarıların kaynağı, İbn-i Heysem'in parlak görüş ve teorilerinden kaynaklanmaktadır. Apollo ile Ay'a inen ilk astronotlar, orada gördükleri muhteşem kraterlere önemli adlar verirken, bir tanesini de İbn-i Heysem olarak isimlendirdiler."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ikiz-robotlar-kum-firtinalarini-atlatti/", "text": "NASA'nın 3 aylığına Mars'a gönderdiği, ancak 43 aydır görev başında bulunan ikiz robotlar Spirit ve Opportunity, iki ayı aşkın süredir devam eden şiddetli toz fırtınalarını sağ salim atlattılar. ANKARA NASA yetkilileri, uzun süredir devam eden toz fırtınasının şiddetini yitirmesi ve havanın açmasının ardından çıkan hafif rüzgarın ikiz robotların güneş panellerindeki tozları temizlediğini ve bataryalarının tam güçle dolmasını sağladığını belirttiler. Birer golf aracı büyüklüğündeki Spirit ve Opportunity'nin üzerindeki kara bulutlar ve sürekli toz fırtınasının güneş ışınlarını engelemesinden ötürü, ikiz robotların yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli enerji seviyesinin çok altına düşmelerinden endişe eden NASA mühendisleri, korktuklarının başlarına gelmediğini ve robotların çok dayanıklı olduğunu söylediler. Şiddetli toz fırtınalarından ötürü Opportunity'nin dev Victoria Krateri'ne inişini erteleyen mühendisler, parlak bir kaya tabakası bulunan ve atmosferi ile yüzeyi arasındaki etkileşimin milyonlarca yıl öncesine ait kanıtları bulunduğu tahmin edilen bu kratere inişi bugün başlatmayı öngörüyorlar. NASA yetkilileri, ancak, toz fırtınalarının Opportunity'nin bazı cihazlarına zarar vermiş olabileceğini, bunu 10 metreyi aşkın krater duvarına inişe başladıklarında görebileceklerini belirtiyorlar. Yeri dolayısıyla toz fırtınalarından ikizi Opportunity kadar etkilenmeyen Spirit adlı diğer robot ise adına Home Plate denilen ve lav ile su karışımı bir toprağın kanıtlarının yer aldığı kaya katmanından oluşan bölgede uzun süredir bulunuyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/iklim-degisikligi-konferansinda-uzlasma/", "text": "Tayland'ın başkenti Bangkok'ta, iklim değişikliğiyle mücadele yollarını görüşmek üzere biraraya gelen uzmanlar uzlaşmaya vardı. Raporla ilgili medyaya sızan bilgilere göre ülkeler, iklim değişimini önlemek için acilen önlem almaya davet edilecek. Ülkelerin, milli gelirlerinin sadece yüzde 2 3'ü kadar bir harcamayı karbon emisyonlarını azaltmak için gözden çıkarmaları halinde, küresel ısınmanın ortaya çıkardığı tehditlerin yaklaşık yüzde 30 oranında azalacağı vurgulanacak. Bütün delegelerin onayını alan raporda küresel ısınmayı kontrol altında tutmak için, yıllık karbondioksit gazının atmosfere salınmasında, 2050 yılına kadar yüzde 50 ile yüzde 85 arasında azalma sağlanmasının gerektiği vurgulandı. Alınacak önlemlerin maliyeti ise yüksek. Ancak yine de ekonomik büyümeye engel olacağı gerekçesiyle rapora karşı çıkan ülkeleri ikna edebilecek oranda. Rapora göre, ortalama sıcaklık artışının 2 derecede tutulabilmesinin maliyeti gayrisafi yurt içi hasılaların sadece yüzde 0.12'si. Dünya 2030 yılına kadar dünyanın toplam gelirinin yüzde 3'ünü, iklim değişikliği ile mücadeleye ayırmak zorunda. Hükümetler Arası İklim Değişikliği Raporu'nun Dördüncü Değerlendirme Safhası'nda atılacak ortak adımları belirlemek üzere görüşmelerde bulunan ülke delegasyonları, Çin'in, bazı maddelerdeki muhalefetine rağmen, küresel ısınmayla mücadelede en etkin yolların tercih edilmesi konusunda fikir birliğine vardı. Yetkililer, 120'den fazla ülkeden gelen yaklaşık 2 bin uzmanın, sera etkisi yaratan gazların salınımını azaltmak ve küresel ısınma felaketinin durdurulması için derhal harekete geçilmesi, bunu sağlayacak teknoloji ile parasal yeterliliğe sahip olunduğu konusunda anlaştıklarını söyledi. Kabul edilen raporda, bioyakıt kullanımının biran önce benimsenmesi, yenilenebilir enerji kaynaklarının sağlanması ve enerji kullanımında verimin artırılmasının, dünya genelindeki bir felaketi dizginleyebileceğine dikkat çekildi. Çin, karbondioksit salınımında önlem alınmasının, ekonomik büyümesini engelleyeceğini öne sürerek salınım hacmine bir sınır getirilmesine itiraz ediyordu. Uzmanlar, raporda yer alan ana maddelerde bir değişiklik yapılmadığını ve küresel ısınmayla mücadelede atılabilecek en önemli adımların kabul edildiğini söyledi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/iklim-konferansinda-gecici-uzlasma/", "text": "İklim konferansında, Kyoto Protokolü'nün yerini alacak yeni anlaşma için müzakerelerin başlaması karara bağlandı. Ancak ABD'nin itirazları nedeniyle karbon gazı salımlarını azaltmak için bağlayıcı kısıtlamalar getirilmesi önerisinin benimsenemedi. Endonezya'nın Bali Adası'ndaki BM İklim Değişikliği Konferansı, çekişmeler, pazarlıklar ve maraton görüşmelerle geride kaldı. Çekişmelerin temelinde, ABD'nin karbon salımlarının azaltılması konusunda bağlayıcı taahhütler altına girmek istememesi yatıyordu. Washington, tüm baskılara rağmen geri adım atmadı ve Avrupa Birliği'nin, 2020'ye kadar karbon salımlarının yüzde 25 ila 40 oranında azaltılması yönündeki talebi, herhangi bir metne girmedi. Konferansta sağlanansa geçici bir uzlaşma oldu. O da ancak Washıngton'un son anda itirazlarını çekmesiyle sağlanabildi. Tarafların üzerinde uzlaştığı taslak metne göre, karbon salımlarının azaltılmasıyla ilgili olarak 2009'da tamamlanmak üzere müzakerelere başlanacak. Ancak metinde ABD'nin de talep ettiği gibi, karbon salımlarının azaltılmasına dair net hedeflerden bahsedilmiyor, yalnızca bu hedefleri destekleyen bilimsel araştırmalara atıfta bulunuyor. Bali'de benimsenen metin, süresi 2012'de dolacak Kyoto Protokolü'nün yerini alacak yeni anlaşma belgesinin oluşturulması için 2 yıllık bir müzakere sürecini başlatıyor. Süreç, 2009'da Kopenhag'da yapılacak bir konferansla sona erecek. Bali yol haritası, küresel ısınmaya yol açan gazların salımının azaltılması, temiz enerji kaynaklarının gelişmekte olan ülkelere transferi, ormanların korunması ve iklim değişikliklerine karşı yoksul ülkelere yardım edilmesi hedeflerini kapsıyor. BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon ise, 2 haftalık konferansta sağlanan ilerlemeden memnun olmadığını söyledi. Avrupa Birliği, 2020'ye kadar sera etkisi yaratan karbon salımlarının yüzde 25 ila 40 oranında azaltılmasını istiyor, ABD ise, sayısal kısıtlamalar getirilmesine karşı çıkıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ilginc-bir-gezegen-bulundu/", "text": "ABD'nin Maryland eyaletindeki Uzay Teleskobu Bilim Enstitüsü astronomlarından Peter McCullough, bugüne kadar Güneş Sistemi dışında yaklaşık 200 gezegen tespit edildiğini, son bulunan ve XO-3b adı verilen gezegenin diğerlerine göre birçok yönden çok ilginç olduğunu söyledi. Honolulu'da yapılan Amerikan Astronomi Birliği'nin konferansında konuşan McCullough, Bu gezegen bir yıldıza bu kadar yakın yörüngede bulunan en büyük ve en yoğun gezegen dedi. McCullough, gezegenin yuvarlak değil de eliptik bir yörüngede bulunmasının da kendilerini şaşırttığını belirtti. Teksas'taki Rice Üniversitesi astronomlarından Christopher John Krull da XO-3b'nin kütlesinin bir gezegenle, bir kahverengi cüce arasında olduğunu, bunun da kafalarını karıştırdığını söyledi. Krull, kahverengi cüce olarak adlandırılan soğumuş yıldızların nasıl sınıflandırılacağı konusunda astronomların hala görüş birliğine varamadıklarını hatırlattı. Kahverengi cüceler, hidrojen ve helyumun birleşmesiyle termonükleer reaksiyon oluşmasını sağlayacak kadar yoğun olmayan yıldızlar olarak tanımlanıyor. Bu reaksiyonlar, bizimki gibi güneşlerin parlamasını sağlıyor. Güneş'in ancak yüzde 6'sı büyüklüğünde kütleye sahip kahverengi cücedeki püskürme, yıldızda magma faaliyeti ve manyetik alan bulunduğunu gösteriyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/iran-ilk-yerli-yapim-uydu-sistemini-denedi/", "text": "İranlı bilim adamlarınca 10 yıllık bir çalışma sonucunda yapıldığı bildirilen roket, İran'ın ilk uzay üssü olduğu belirtilen bir alandan fırlatıldı. Roketin fırlatılma anı devlet televizyonunundan da canlı olarak yayınlandı. TAHRAN İran, yerli yapımı ilk uzaya uydu gönderme sistemini başarıyla denedi. İran'ın yerli yapımı ilk uydusunu da uzaya taşıyacak sistemin nerede denendiğine ilişkin şu ana kadar açıklama yapılmadı. İran, Omid adlı ilk yerel araştırma uydusunu da Mart 2009'da yörüngesine yerleştirmeyi planlıyor. Ahmedinejad, teknoloji alanındaki gelişmeleri genellikle 1979 İslam devriminin yıl dönümünden önceki günlerde açıklıyor. Sağlık Bakanı Kamran Bakıri Lenkerani de dün, şeker hastalarının ayaklarında çıkan yaraların tedavisinde kullanılacak yeni bir bitkisel ilaç geliştirdiklerini açıklamıştı. İran, İslam devriminin 29. yıl dönümünü 11 Şubat'ta kutlayacak. Ahmedinejed, geçen yıl da devrimin yıl dönümünde İran halkına güzel bir haber vereceğini ifade etmiş ve kutlamalar sırasındaki konuşmasında AIDS'e çare bulduklarını söylemişti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/isigin-madde-haline-gecisi/", "text": "Enerji ile maddenin birbirlerine dönüşmesi E=mc2 eşitliğine göre olmaktadır. . Einstein'ın bulduğu bu formül bu yüzyılın başından beri bilinmektedir. Maddenin ışık enerjisi şekline geçişini çok iyi biliriz. Yıldızların parlaması, termonükleer bombanın patlaması vb. Amerikalı fizikçilerden oluşan bir ekip dünyada ilk defa bu olayın tersini, yani ışığın vakum içinde maddeye dönüşmesini kanıtladı. Bu buluş Stanford Doğrusal Parçacık Hızlandırıcı'sında yapıldı. Kuramsal fizikçi Breit ve Wheeler daha 1934'de iki foton çarpışınca bir elektron'la bir pozitron doğabileceğini ileri sürmüştü. Fakat, bu olayın gerçekleşebilmesi için bu iki fotonun enerjilerinin çok yüksek olması gerekir; örneğin sıradan lazer ışınlarının fotonları maddeye çevrilemez. Bu bakımdan çok ustaca bir deney hazırlanması gerekiyordu. Çok yüksek enerjili (46,6 GeV) bir elektron demetiyle çok odaklaşmış bir lazer ışını çarpıştırıldı. Elektronlarla çarpıştıktan sonra bazı lazer fotonları gittikleri yönün tam tersinde gitmeye başladılar ve bu sırada son derece büyük bir enerji kazandılar. Bu yüksek enerjili fotonlar, başlangıçtaki lazer fotonlarıyla çarpıştıklarında bir elektron-pozitron çifti oluşturdular. Enerji ile maddenin birbirlerine dönüşmesi E=mc2 eşitliğine göre olmaktadır. . Einstein'ın bulduğu bu formül bu yüzyılın başından beri bilinmektedir. Maddenin ışık enerjisi şekline geçişini çok iyi biliriz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/isigin-yansimasi/", "text": "Ortamda ilerleyen bir ışık isini ,ikinci ortamın sınırına gelince eğer bu ortamın içinden geçemiyorsa, ortam yüzeyine geldiği açıyla ayni açıyı yaparak çarptığı ortamdan uzaklaşmaya baslar..Buna yansıma denir.. Eğer ısınımız pürüzsüz ,diğer bir deyişle ayna gibi bir yüzeyden yansıyorsa buna vereceğimiz isim düzgün yansımadır...düzgün yansımada paralel gelen ışık ısınları yine paralel olarak yüzeyden ayrılır.. Eğer yüzeyimiz söylediğimiz gibi düzgün değil ise cisim bu gelen ışıkları düzensiz olarak saçar,buna da dağınık yansıma denir. Peki yüzeyimizin düz pürüzlü olduğunu söylerken neye göre karar veririz? Cevap olarak ışığımızın dalga boyunu referans alabiliriz..Eğer yüzey değişimlerimiz ışığın dalga boyuna göre küçük farklılıklar gösteriyorsa yüzeyimiz düzgün bir yüzey gibi davranacaktır. Tam yansıma: Bu olayda yansıtıcı yüzey kırılma indisi farkından kaynaklanmaktadır. Eğer ışığımız yoğun bir ortamdan daha az yoğun bir ortama yönelirse hele bi de kiritik açıdan daha büyük bir açıyla geliyorsa ikinci ortama girmek, yerine yüzeylerin arasında bir ayna varmış gibi geri yansır bu olaya da tam yansıma denir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/isik-basinci/", "text": "Bir top ya da taş bize çarptığı zaman onun verdiği itmeyi duyarız. Küçük gaz moleküllerinin kabın duvarına ya da derimize çarpmaları gaz basıncını oluşturur. Bir aynaya çarpan ışık tanecikleri, aynı şekilde bir ışık basıncı doğurur mu? Işığın tanecik teorisi böyle bir ışık basıncı meydana geleceğini düşündürmektedir. Ne yazık ki, tanecik modeli, belli bir ışık tanecikleri selinin ne kadar basınç yaratacağını söylememize yetecek kadar ayrıntılı değildir. Bu kadar derin bilgimiz olmamasına karşın bir ışık demetinin eğer varsa, yaratacağı basıncın çok küçük olması gerektiğini kestirebiliriz. Bir elektrik düğmesini çevirip parlak bir lambayı yakmakla bir tüyü bile yerinden oynatmayız. Yirminci yüzyıl başına kadar gayet duyar araçlarla yapılan deneyler bile ışık basıncının varlığını gösteremedi. En sonunda, bu yüzyıl başında Rusya'da Peter Lebedev ve Amerika Birleşik Devletlerinde Nichols ve Hull bu basıncın varlığını gösterip değerini ölçmeyi başardılar. Bu basınç gayet küçüktür; fakat bütün ışık basınçları her zaman bu kadar küçük değildir. Bu basıncın aydınlanma şiddetiyle artacağı tane teorisinden kestirilmiş ve bu kestirme deneylerle doğrulanmıştır. Örneğin; Güneşin yüzünde ışık basıncı, güneş ışınlarının yeryüzündeki basıncından yüzlerce defa büyüktür. Işık basıncı bazı yıldızların yüzünde de son derece büyük değerler almaktadır. Bir top ya da taş bize çarptığı zaman onun verdiği itmeyi duyarız. Küçük gaz moleküllerinin kabın duvarına ya da derimize çarpmaları gaz basıncını oluşturur. Bir aynaya çarpan ışık tanecikleri, aynı şekilde bir ışık basıncı doğurur mu? Işığın tanecik teorisi böyle bir ışık basıncı meydana geleceğini düşündürmektedir. Ne yazık ki, tanecik modeli, belli bir ışık tanecikleri selinin ne kadar basınç yaratacağını söylememize yetecek kadar ayrıntılı değildir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/isik-dalgalari/", "text": "Galile, ışık hızını saptanması problemini formülleştirdi; ama çözmedi. Bir problemin formüllleştirilmesi, çoğu zaman, problemin yalnız bir matematik ya da deney ustalığı sorunu olan çözümünden daha önemlidir. Yeni sorular, yeni olanaklar ortaya koymak, eski problemlere yeni bir açıdan bakmak, yaratıcı hayalgücünü gerektirir ve bilimde gerçek ileremeye damgasını vurur. SIMPLICO: Günlük yaşantı, ışığın yayılmasının birdenbire olduğunu göstermektedir; çünkü çok uzağımızda ateşlenen bir topun önce alevini görürüz ve bu, hiç zaman almaz; oysa topun sesi ancak oldukça önemli bir zaman aralığından sonra kulağımıza ulaşır. SAGREDO: Evet ama Simplico, kimsenin yadırgamadığı bu yaşantıdan benim çıkarabildiğim tek şey, bize ulaşan sesin ışıktan daha yavaş yol aldığıdır; bu, bana ışığın gelişinin apansız olup olmadığını ya da son derece çabuk geliyorsa, yine de zaman alıp almadığını öğretmiyor. Salviati'nin önerdiği deney tekniği ile, yani Galile zamanında ışığın hızını, anlatılan şekilde ölçmek olanağı pek azdı. Süredurum İlkesi, enerjinin korunumu yasası, yalnızca önceden çok iyi bilenen deneyler üzerinde yeni ve özgün bir biçimde düşünmekle bulunmuştur. Galilei'nin, yaptığı deneyin tek kişi ile daha kolay ve eksiksiz yapılabileceğini görmemiş olmasının insanı şaşırttığını söyleyebiliriz. Belirli bir uzaklıkta duran arkadaşının yerine bir ayna koyabilirdi ve ayna, işareti alır almaz kendiliğinden geri gönderirdi. Işık hızını, ilk olarak ve yalnız yeryüzündeki olanaklardan yararlanarak yaptığı deneylerle saptayan Fizeau, aşağı yukarı iki yüz elli yıl sonra, işte bu ilkeyi kullandı. Roemer, ışık hızını daha önce, ama daha az tam olarak, gökbilimsel gözlemlerle saptamıştı. Aşırı bir yük olduğu için, ışık hızının, ancak Yer ile Güneş Sistemi'nin diğer gezegenleri arasındaki uzaklıklarla bir tutulabilen uzaklıklar kullanılarak ya da çok geliştirilmiş bir deney tekniği ile ölçülebileceği bellidir. Birinci yöntem, Roemer'inki, ikincisi Fizeau'nunki idi. Bu ilk deneylerin yapıldığı günlerden beri, ışık hızını gösteren o çok önemli sayı, kesinliği gittikçe artarak birçok kez saptandı. Yüzyılımızda, Michelson, bu amaçla pek ince bir teknik geliştirdi. Bu deneylerin sonuçları kısaca şöyle özetlenebilir: Işığın boşluktaki hızı, yaklaşık olarak, saniyede 300.000 kilometredir (saniyede 186.000 mil). 1675'te Danimarkalı Christensen Roemer (1644-1710) ışığın hızını ölçtü. 1678'de yine Danimarkalı Christian Huygens ise (1629-1695) Işığın Dalga Kuramı'nı ortaya attı. Galile, ışık hızını saptanması problemini formülleştirdi; ama çözmedi. Bir problemin formüllleştirilmesi, çoğu zaman, problemin yalnız bir matematik ya da deney ustalığı sorunu olan çözümünden daha önemlidir. Yeni sorular, yeni olanaklar ortaya koymak, eski problemlere yeni bir açıdan bakmak, yaratıcı hayalgücünü gerektirir ve bilimde gerçek ileremeye damgasını vurur."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/isik-demeti-ile-grafenin-elektriksel-davranisini-kontrol-edilmesi/", "text": "Oldukça önemi elektriksel, optik ve mekaniksel özelliklere sahip olan grafen , son günlerde araştırmaların gözde konumu durumunda. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü 'nde araştırmalar yapan Alex Frenzel, Nuh Gedik ve 3 arkadaşları yapmış oldukları çalışmada, kısa ışık demetleri yardımıyla grafenin elektriği nasıl ileteceğini kontrol edebilecek bir yöntem geliştirdiler. Araştırma sonuçları Physical Review Letters dergisinde yayınlandı. Araltırmada, bir grafen tabakada yer alan elektronların yoğunluğu kontrol edilerek, materyalin kısa ancak yopun ışık demeti karşısındaki davranışının değiştirilebileceği bulundu. Eğer grafen başlangıçta düşük elektron yoğunluğuna sahipse, ışık materyalin elektriksel iletkenliğini arttırmaktadır. Bu davranış ise silikon ve germanyum gibi yarı iletlenlerin davranışlarına benzemektedir. Fakat, grafen başlangıçta yüksek elektron yoğunluğuna sahipse, ışık demeti materyalin elektriksel iletkenliğini düşürmektedir. Bu ise metallerin özellikleri ile örtüşmektedir. Bu durumda, garfen tabakanın elektron yoğunluğu değiştirilerek, grafenin fotoiletkenlik özellikleri yarıiletkenler ve metaller arasında değişim göstermektedir. Bu çalışmanın sonuçları ultra hızlı iletkenlik anahtarlaması ve genişbantlı ışık dedektörlerinin önünü açacaktır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/isik-hizi-mi-isik-surati-mi/", "text": "Bir önceki yayınladığımız soru da ışığın süratinin değişip değişmediğini tartışmıştık . İlgili soruya buraya tıklayarak erişebilirsiniz. Facebook sayfamızda sizlerden gelen sorular üzerine ilk sorunun devamı niteliğini taşıyan iki yeni soruyu da sizlerle paylaşıyoruz . Bu sorulara cevap vermeden önce ışık hızı kavramına açıklık getirmek faydalı olacaktır. Hemen hemen tüm Türkçe kaynaklarda karşımıza ışık hızı olarak çıkan kavram ne yazık ki fizik bilimi ile yeni ilgilenmeye başlayan çoğu kişi için yanıltıcı olmaktadır. Işık hızı olarak adlandırılan evrensel sabit ile ifade edilmek istenen şey ışık süratidir. Bu İngilizce literatürde speed of light kelimeleriyle belirtilir ve Türkçe tam karşılığı ışığın süratidir. Işık hızının İngilizce karşılığı olan velocity of light ise İngilizce fizik literatüründe neredeyse hiç kullanılmamaktadır. Bunun en temel nedeni ise ışık ve ilgili kavramları tanımlarken vektörel bir büyüklük olan hızın bize çok da yardımcı olamamasıdır. Işığın yönü ile ilgilenmek bize birçok olay açıklamada katkı sağlamadığı gibi zaten karışık olan durumları iyice karışık hale getirmektedir. Nihayetinde uzayda ışık her yönde yayılmakta ve Einstein'ın özel görelilik teorisinin temelini oluşturan ve tüm eylemsiz gözlem çerçevelerinde aynı olduğunu kabullendiği ışığın hızı değil süratidir . Einstein'ın bu kabulü daha sonra birçok deneyde de doğrulanmıştır. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi özel görelilik teorisi açıklanırken de literatürümüzde ışık sürati değil de ışık hızı kavramı kullanıldığından bu iki kavram birbirine karıştırılabilmektedir. Işık hızı genel kabulde olduğu gibi onlinefizik.com'da da sıklıkla kullanılan bir kavram olup bundan ifade edilmek istenenin ışık sürati olduğu anlaşılmalıdır. Soruların cevabından daha uzun olan bu giriş kısmında kavram yanılgısını gidermek adına bu iki kavramdan bahsetmenin uygun olacağını düşündük. Simdi gelelim soruların cevaplarına. Işık gerçekten de kütle çekim alanından etkilenmektedir. Özellikle büyük kütleli yıldızların ve hatta günesin yanından gecen ışıkta bükülme olduğu gözlemlerle kanıtlanmıştır. Einstein genel görelilik teorisinde tam da bunu ifade etmektedir. Cisimler kütleleri nedeniyle etraflarındaki uzay-zaman düzlemlerinde bükülmeye neden olmaktadır. Bu özellikle oldukça büyük kütleli yıldızların yakınından gecen diğer cisimlerin ve hatta ışığın hareket yönünde değişime neden olmaktadır. Işık böyle büyük kütleli bir yıldızın yanından geçerken bükülmüş olan bu uzay zaman eğrisinde yoluna devam etmektedir. Bu yazıda detayına girmeyeceğimiz ve gözlemlerle kanıtlanmış olan kütlecekimsel merceklenme olayı da tam anlamıyla Einstein'ın genel görelilik kavramında kütle çekimine getirdiği bu yeni yaklaşımla uyum içindedir. Işığın bu hareketinde, süratinde bir değişiklik olmamaktadır ve sabit bir sürat olan c ile yoluna devam etmektedir. Ancak sürati değil de kelimenin birebir karşılığı olan hız kavramını düşünecek olursanız elbette yön değişimine neden olan bir ivmeden söz edilir. Bu düzgün yolunda hareket eden bir cismin, hareketine dik doğrultuda etkiyen bir kuvvet nedeniyle yönünü değiştirdiği olaydakine benzer bir ivme kavramını konuşabileceğimiz anlamına gelmektedir. Ancak yine tekrarlamakta fayda var ki özel görelilik teorisinde belirtilen kavram ışık hızı değil ışık süratidir ve bu her durumda sabittir. Diğer soru da belirtilen karadelik yakınında veya karadeliğe doğru ışığın hareketi de yukarıda açıkladığımız olayla temelde benzerdir. Karadeliklerin yakın çevresinde, karadeliğin sahip olduğu büyük kütle nedeniyle ışık bükülür ve hatta ışık karadelik çevresinde bir yörüngede bile hareket edebilir. Bu durumda da ışığın sürati c sabit kalmakta ama ışığın yönü değiştiği için hızında değişiklikten söz edilebilmektedir. Karadelik merkezine doğru hareket eden ışıkta da ışık hızı c sabittir ancak ışığın renginde diğer bir değişle frekansında değişim olmaktadır. Karadeliğe doğru harekette ışığın frekansı artar ve buna bağlı olarak enerjisi de artar. Anca c hızı yine sabittir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/isik-hizi/", "text": "Bir vakumdaki ışık hızı doğanın birkaç evrensel sabitinden biridir. 1676'da Ole Christensen Romer, teleskopuyla, Jüpiter'in uydularının düzenli tutulmalarının, Jüpiter Dünyadan çok uzaklaştığında geciktiğini gözlemleyebilmişti. Bu gecikmenin, ışığın Jüpiter'den bize gelirkenki sınırlı hızından kaynaklandığını biliyordu; ama Güneş sisteminin tam olarak ne kadar geniş olduğunu bilmediğinden ışık hızını doğru şekilde hesaplayamamıştı. Modern teknoloji, ışığın saniyede 300.000km (186.000 mil) yol aldığını keşfetmemizi sağlamıştır. Bir saniyeden daha az bir sürede Dünya'nın çevresini yedi kez dolanabilmektedir. Dünyamızdan Ay'a bir buçuk saniyeden daha az bir sürede gidebilmektedir. Güneşe sekiz dakikada ve en yakın yıldıza dört yılda gidebilmektedir. Özel izafiyet, ışık hızının evrensel hız sınırı olduğunu belirtmiştir. Hiçbir maddi nesne bu hıza ulaşamaz! Herhangi bir nesne, hızlandıkça belli miktarda madde kazandığına ve ışık hızında bu miktar sonsuz olduğuna göre, onu bu hıza kavuşturmak için sonsuz miktarda bir enerjiye gerek olacaktır. Aynı şekilde, ışığın kendisi sadece küçük ve sınırlı bir kütleye sahip olduğu için, yavaşlarsa kütlesi sıfır olur."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/isik-kaynaklari/", "text": "Ay karanlık iken kırda, denizde ya da ormanda gece geçirmiş bir kimse, ortalığın ne kadar karanlık olduğunu bilir. Birkaç dakika önce görmediğimiz cisimler şafak sökerken şekillenmeye başlar. Sonra ayrıntılar belirir, renkler gözükür ve parlar, böylece gündüz başlar. Dünyamıza şekil, ayrıntı ve renk veren şey doğu ufkunda yükselmeye başlayan Güneşin ışığıdır. Güneş, yıldızlar, lambalar, hatta ateş böcekleri bile ışık yayarlar. Bunlara ışıklı cisimler denir. Bütün öteki cisimler ışıksızdır. Bunlar ancak ışıklı bir cisimden ışık alıp bunu gözlerimize doğru yansıttıkları zaman görünürler. Bir cismin ışıklı ya da ışıksız oluşu, yapılmış olduğu madde kadar içinde bulunduğu koşullara da bağlıdır. Fiziksel koşullarını değiştirmek suretiyle, bildiğimiz birçok ışıklı cismi ışıksız, ya da ışıksız olanları ışıklı hale getirebiliriz. Bir ampulün içindeki ince tel elektrik akımıyla ısıtılmadıkça ışıksız kalır. Soğuk bir demir parçasını alıp kömür ateşinde ya da havagazı alevinde ısıtarak kırmızı, sarı, hatta beyaz ışık verir hale getirebiliriz. Katı cisimler ve eritilmiş metal gibi sıvılar 800 C'nin üstüne kadar ısıtıldıklarında ışık kaynağı haline gelirler. Bu dereceye kadar ısıtılmış cisimlere akkor cisimler denir. Mum ışığının, alevde yanmakta olan karbon zerrelerinden çıktığı dikkatli bir gözlemle anlaşılır. Bu zerreler sıcakken ışık saçar. Onun için alev, diğer bir akkor ışık kaynadığıdır. Karbon zerrelerinin çoğu alevde tümüyle yanmaz. Bu zerreler alevin çevresindeki hava akımlarıyla alınıp götürülürken soğur, soğuyunca ışıksız hale gelir ve böylece alevden yükselen duman ile isin özünü meydana getirir. Işık kaynaklarının hepsi akkor halde değildir. Neon tüpleri ve fluoresan lambalar da bildiğimiz elektrik ampulleri gibi elektrik geçirilince ışık verirler. Fakat bunlara elle dokunulacak olursa bu ışık verişin başka olduğu hemen anlaşılır. Elektrik ampulünün kısa zamanda dokunulamayacak kadar ısınmasına karşılık, neon tüpleri ve fluoresan lambalar oldukça soğuk kalır. Bu fark daha derinden incelenebilir: Elektrik ampulünün fitilinden geçen akımın şiddetini artırmak suretiyle ışığın parlaklığını artırabiliriz; parlaklığın artışıyla birlikte ışığın renginde de değişme olur. Önce soluk kırmızı bir ışık görürüz, sonra bu ışığın rengi parlak sarıya döner. Yeteri kadar akımla bu da ısıtılan demir parçasında olduğu gibi, akkor hale gelir. Öte yandan, eğer bir neon tüpünden geçen akımı şiddetlendirirsek, ışığın parlaklığını artırırız; fakat renginde bir değişiklik göremeyiz. Demek ki akkor ışık kaynakları ile öteki ışık kaynakları arasında bir temel fark vardır. Akkor halde ışık saçan kaynaklarda, kaynağın sıcaklığındaki değişmelerle ışığın parlaklığı ve rengi bir birbirine yakından bağlıdır; oysaki, öteki kaynaklarda ışığın rengi maddenin cinsine bağlıdır ve üstelik ışığın parlaklığı ile değişmez. Işıksız yüzeylerden gözlerimize pek çok ışık gelir. Duvarları ve içindeki bütün eşyanın ışık yansıtmayan siyah bir boya ile boyanmış bir odada olduğumuzu düşünelim. Böyle bir odadaki lambalar, siyah fon üzerindeki beyaz parktılar gibi görünür. Beyaz tavanlar ve parlak duvarlar aldıkları ışığın çoğunu yansıtıp dağıtır ve böylece odanın aydınlığını artırır. Nitekim, dolaylı aydınlatmada lambaları gözlerimizden saklarız; bize gelen ışığın hepsi duvarlara ve tavana çarparak yayıldıktan sonra gözlerimize ulaşır. Çoğu geceler, bir ışık kaynağı sandığımız ay, gerçekte güneş ışığını yansıtan büyük bir dolaylı aydınlatma aracından başka bir şey değildir. Dışarıda, iyi aydınlanmış bir manzaraya temiz bir pencere camından baktığınız zaman, camın arada olduğunu zor farkedersiniz. Cam gibi ışığı geçiren bir maddeye saydam madde denir. Akşama doğru karanlık basarken gene aynı pencere camından dışarıya bakınız. Dışardaki manzaradan başka, şimdi camda kendinizin ve odadaki eşyanın da bir görüntüsünü görürsünüz. Görüntüleri oluşturan ışık, odanın içinden geliyor olmalıdır. Bu ışık, camı geçip dışarıya çıkacak yerde, gözlerinize geri geliyor, diğer bir deyişle camdan yansıyor. Saydam bir cismin kalınlığı geçirdiği ışık miktarını etkiler mi? Bir tek cam parçası ışığı hemen hemen tam olarak geçirir. Fakat onbeş yirmi parça temiz cam üstüste konulsa, ışığın bir kısmı soğurulur; geçen ışık hem parlaklığını kaybeder hem de biraz renklenmiş görünür. Plastik, cam, su gibi saydam maddelerin varlığını, ışığı geçirmekle beraber bir kısmını yansıttıklarından ve biraz da soğurduklarından kolayca anlarız. Saydam maddelerin ışık üzerinde önemli bir etkisi daha vardır. Işık bu maddelere girerken ve çıkarken yayılma doğrultusunu değiştirir. Bu olay oldukça ilgi çekicidir. Ay karanlık iken kırda, denizde ya da ormanda gece geçirmiş bir kimse, ortalığın ne kadar karanlık olduğunu bilir. Birkaç dakika önce görmediğimiz cisimler şafak sökerken şekillenmeye başlar. Sonra ayrıntılar belirir, renkler gözükür ve parlar, böylece gündüz başlar. Dünyamıza şekil, ayrıntı ve renk veren şey doğu ufkunda yükselmeye başlayan Güneşin ışığıdır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/isik-nasil-yayilir/", "text": "Güneş ve yıldızlar o kadar bildik cisimlerdir ki, onlarla aramızda çok büyük ve hemen hemen bomboş bir uzay bulunduğu pek seyrek aklımıza gelir. Bununla beraber, güneşin dünyadan 1,5 X 1011 m uzaklıkta bulunduğunu, en yakın yıldızın güneşten üçyüz bin defa daha uzakta olduğunu biliriz. Anlaşılması bile güç gelen, son derece büyük uzaklıklarda sayısız yıldızlar görülmüştür. Bu uçsuz bucaksız evren hakkındaki bilgilerimizin hepsini ışık demetleri sayesinde öğrendik. O halde, ışığın pek uzaklara gidebileceği ve boş uzaydan serbestçe geçebileceği düşüncesi doğru olmalıdır. Güneşin düşürdüğü gölgeleri, güneşi bildiğimiz kadar yakından biliriz. Gölgeleri inceleyerek ışık hakkında neler öğrenebiliriz? Güneşli bir günde yürür ya da koşarken, gölgemiz bizimle aynı hızda hareket eder. Bu basit gözlem bize ışığın koşabileceğimizden çok daha hızlı yayıldığını gösterir; Işık çok hızlı yayılmasıydı başımızın gölgesi, ışığın başımızdan yere ulaşması için geçen zaman içinde koşarak alacağımız yol kadar geri kalırdı. Güneş ve yıldızlar o kadar bildik cisimlerdir ki, onlarla aramızda çok büyük ve hemen hemen bomboş bir uzay bulunduğu pek seyrek aklımıza gelir. Bununla beraber, güneşin dünyadan 1,5 X 1011 m uzaklıkta bulunduğunu, en yakın yıldızın güneşten üçyüz bin defa daha uzakta olduğunu biliriz. Anlaşılması bile güç gelen, son derece büyük uzaklıklarda sayısız yıldızlar görülmüştür. Bu uçsuz bucaksız evren hakkındaki bilgilerimizin hepsini ışık demetleri sayesinde öğrendik. O halde, ışığın pek uzaklara gidebileceği ve boş uzaydan serbestçe geçebileceği düşüncesi doğru olmalıdır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/isik-sistemleri-ve-elektronik/", "text": "İnsanların bildiği en eski aydınlanma kaynağı güneş olup bugün de güneş insanların bildiği en büyük ışık kaynağıdır.İnsanlar tarih içerisinde güneş ve güneşin aydınlatma özelliğinden istifade etmiştir.Zaman içerisinde teknik bilgilerin artması ile birlikte balina yağından yapılmış mumlar kullanılmaya başlanmıştır.İleriki dönem içerisinde ise petrol ve petrolün yan ürünleri kullanılmaya başlanmıştır.Ama insanların kendi ürettiği teknik bilgi o kadar ileri bir düzleme ulaşmıştır ki,elektriğin bulunması ile beraber Edison ampul adı verilen ışıklandırma sistemlerini geliştirmiştir.20. yüzyıldan itibaren ise artık ışıklandırma sistemleri sadece aydınlanma amaçlı kullanılmamış,aydınlanmanın yanı sıra ışığı şekillendiren sistemler geliştirilmiştir. Bana diyebilirsiniz ki;ışık nasıl şekillendirilir ve ışığa nasıl ruh verilir?20. yüzyılın ilk yarısı itibari ile fizik bilimi yeni teknik gelişmelere gebe kalmış ve bu teknolojik gelişmenin adına elektronik adı verilmiştir.İşte aydınlanma sistemlerine ruh verme sanatı elektronik sistemleri ile mümkün hale gelmiştir.Bazılarınız,okumuş olduğu kaynak eserlerde belkide ışığa ruh verme teknolojisinin laser adı verilen sistemler bütünü olarak ifade edildiğini görmüştür.Ancak uyarılma sonucu meydana gelen yüksek enerjili şua olarak adlandırılan laser sistemlerinin gelişimi de elektronik teknolojisinin gelişimi ile paralellik göstermektedir.Hakeza laser sistemleri üç ana grupta incelenmekte ve bunlardan bir grup ise yarıiletken laser olarak geçmektedir.Konu ile ilgili daha fazla bilgiye ulaşmak isteyenler,laser üzerine yazmış olduğum,ışığa ruh verme adlı makaleme bakabilirler. Elektronik sistemlerinin ilk yarı gelişiminde lamba sistemleri ve ikinci yarı gelişiminde ise yarıiletkenler çok büyük kullanım alanı bulmuştur.Hakeza günümüzde yapılan elektronik sistemleri de yarıiletken teknolojisi ile yapılmakla beraber çok ince bir teknolojiyi üzerinde taşıyan mikroelektronik sistemler bütünü ve silikon sistemleri ile geliştirilen mikroprocesürler sistemini bünyesinde barındırmaktadır.Işığa ruh verme yada şekil verme olarak adlandırdığım sistemlerin en önemlisi televizyonlardır...Düşünsenize ilk yapılan televizyonlardaki piksel düzeneği ile günümüzde yapılan televizyonların piksel düzeyindeki gelişmesi arasındaki farkın büyüklüğünü...200 yıl önce bunu birisine anlatmaya kalksaydınız size muhtemelen deli derdi,bugün ise insanlar olayı öyle geniş açı ve perspektiften ele almakta ki,ışınlama sistemlerini bile anlatsanız bu mümkün olabilir demektedir.Günümüzde yapılan televizyon sistemlerinde kullanılan yarıiletken miktarı 100 ler ile ifade edilen gramlar düzeyinde,ancak yapılan iş madde satışı değil,teknoloji satışı olarak ifade edilmektedir. Işığa şekil verme sanatı öyle bir makale ile ifade edilecek kadar da basit bir teknik bilgi olmayıp,bu konu ve türev ve integral konuları içerisinde bu konu ile ilgili beklide milyonlarca makale yazılmıştır.Ancak benim burada vereceğim ikinci örnekler bütünü ile konuyu kapatmak istiyorum.Tıp elektroniği ile hastanelere giren ve hastaların kontrolünde çok önemli rol oynayan sistemlerin çalışma prensibi de yine elektriksel sinyallerin yarıiletken sistemleri ile denetimi sonucu mümkün olmaktadır.Burada ister ekg,ister tomografi veya hangi tıp elektroniği sistemi olursa olsun,yapılan işlem basit olarak budur."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/isik-ve-enerji/", "text": "Enerji sistemleri,tarih içerisinde değişik koşul ve şekillerde kullanılmış ve kullanılmaya da devam etmektedir.Tarih içerisinde ilkel toplumlarda bilinen enerji kullanımı,insanlar olup,kas gücü ile yapılan işlemler insanlığın olmazsa olmazları arasına girmiştir.Daha ileri ki yıllarda ise su gücü ve rüzgar gücü sayesinde enerji sistemleri şeklini değiştirmeye başlamıştır.Buna birde hayvanların evcilleştirilip kullanması da eklenince,enerji kullanımı daha ileri bir boyuta ulaşmıştır.Ateşin yiyecekleri pişirdiği ve büyük bir lezzet kattığı da bulunmuş; dönemler içerisinde ayrı bir enerji kullanımı olarak karşımıza çıkmıştır. Enerji sistemleri,tarih içerisinde değişik koşul ve şekillerde kullanılmış ve kullanılmaya da devam etmektedir.Tarih içerisinde ilkel toplumlarda bilinen enerji kullanımı,insanlar olup,kas gücü ile yapılan işlemler insanlığın olmazsa olmazları arasına girmiştir.Daha ileri ki yıllarda ise su gücü ve rüzgar gücü sayesinde enerji sistemleri şeklini değiştirmeye başlamıştır.Buna birde hayvanların evcilleştirilip kullanması da eklenince,enerji kullanımı daha ileri bir boyuta ulaşmıştır.Ateşin yiyecekleri pişirdiği ve büyük bir lezzet kattığı da bulunmuş; dönemler içerisinde ayrı bir enerji kullanımı olarak karşımıza çıkmıştır. 20.yy içerisinde elektrik enerjisinin sadece statik bir enerji modeli olmadığının keşfi ve Edisonun'un ampulleri bulması ile beraber,elektrik enerjisi büyük önem kazanmıştır.Elektrik ile çalışan makinalar yapılmış ve bunlar sayesinde hayat standartları oldukça yükselmiştir.Elektriğin elde edilme şekli ise yere ve imkanlara göre değişmiştir.Bazı bölgelerde rüzgar ile sağlanan mekanik enerji elektrik enerjisine çevrilmiş,bazı bölgelerde ise akarsular üzerine kurulan jeneratör sistemleri sayesinde elektrik enerjisi üretilmiştir.Bunların yanında kömürün yakılması ile elde edilen termik enerji sayesinde elektrik üretimini de atlamak istemiyorum.rn Fission ve füzyon adlı yazımı okuyanlar hatırlayacaktır,20.yy başlarında atomun içerisinde bulunan büyük güç fark edilmiş ve konu ile ilgili olarak büyük bilgin Einstein tedbirli olunması gerektiğini,bu enerjinin yıkım gücünün de çok fazla olduğunu ifade ederek savaşlarda kullanılmaması için çok uğraşmıştır.Ancak Hiroşima ve Nagazaki kentlerinin bu yolla tahrip olmasını önleyememiştir.Daha sonraki yıllarda ise bu enerjiden faydalanılarak elektrik üretimi sağlanmış ve bugün de dünyanın büyük çoğunluğunun enerji ihtiyacını karşılamaya devam etmektedir.rn Nükleer enerji,büyük ve kolay enerji üretme şekli olmasına karşın,santrallerin infilak etmesi ile beraber ortaya çıkacak sakıncalar düşünülerek,ayrıca dünyada gittikçe azalan enerji rezervleri de göz önüne alınarak bilginler tarafından yeni enerji üretim yolları araştırılmaya başlanmış ve en büyük enerji şekli olarak güneş ve ışık sistemleri düşünülmüştür.Güneşten yaklaşık sekizbuçuk dakikada gelen ışık demetlerinin elektrik enerjisine dönüştürülebileceği görülmüş ve konu ile ilgili çalışmalar yapılmıştır.Neticede yarıiletkenlerin belirli bir dizilişi sağlanarak güneş pili adı verilen ve elektrik üretimi yapan enerji sistemleri geliştirilmiştir.Konu ile ilgili basit bir örneklendirme yapacağım...2N3055 adı verilen transistör sistemlerini kullanarak sizlerde basit bir güneş pili yapabilirsiniz.Bu transistorün içini açarak güneşte tutun ve kolektör ile beyzini birleştirin,diğer tarafta ise sadece emitörü kalsın.Bu uçları bir voltmetreye bağladığınızda elektrik üretimini gözleriniz ile görmüş olursunuz.Günümüzde çok daha kaliteli güneş pilleri yapılmakta ve kurulan düzenekler ile taksiler hareket ettirilmekte ya da başka alanlarda kullanılmaktadır.Ama gerçek olan,güneş pillerinde bulunan düzenek kısmı yarıiletkenlerden oluşmaktadır.rn Güneşten elde edilen enerji modelleri bu kadar kısıtlı olmayıp,kullanılan büyük kaplar ile güneş enerjisi absorbe edilmekte ve kabın içerisinde bulunan suyun buharlaşması sağlanarak enerji çevirim işlemi gerçekleştirilmektedir.rn Işıktan enerji eldesi sadece güneş ile kısıtlı değildir.Yapılan çalışmalar sonucu,laser adı verilen sistemlerin birim ölçüde ürettiği enerjinin, güneşten gelen birim hacimdeki enerjiden en az yüzbin kat fazla olduğu ve bu enerji ile yapılacak çevirimin çok ve kaliteli bir enerji eldesi ile sonuçlanacağı görülmüştür.Sadece konu ile daha fazla ilgilenmeli ve bitirilen enerjilerin yerini alacak enerji çeşitleri üretilmelidir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/isik/", "text": "Durgun kütlesi sıfırdır; boşlukta sabit hızla gider; etkileşmelere parçacık olarak girebilir ancak dalga olarak yayılır; E=h.v , p=h ve E=p.c bağlantılarına uyar; kütlesi sıfır olduğu halde diğer parçacıklar gibi kütle çekiminden bile etkilenir. Bilim adamları ışığın bir tür elektromagnetik olduğunu düşünüyorlardı ve içleri rahattı ki Max Planck bazı deneylerde ışığın tanecikmiş gibi davrandığını fark eddinceye dek. Işık sanki devamlı dalga değilde,enerji paketçikleri olarak geliyordu. Einstein ve Planck bu enerji paketçiklerini ışık kuantumu veya foton olarak adlandırdılar. Fotonlar sanki birer parçacıklarmış gibi davranıyorlardı. Rölativite teorisine göre,bir parçacığın ışık hızında gidebilmesi için kütlesinin sıfıra eşit olması gerekiyordu. Demek ki ışığın enerjisi sadece kinetik enerjiydi; kütlesinden kaynaklanan hiçbir enerjisi yoktu. Günümüzde ışığın, dalga özelliği gösteren fotonlar olduğu kabul ediliyor. Yayılırken ya parça ya dalga özelliğini gösterir,ama kesinlikle ikisini bir arada değil!! Bazen dalga bazen parçacık olarak yayılır ışık; ama hangi hallerde parçacık hangi hallerde dalga olarak yayıldığı konusunda hiç bir bilgimiz yok. Ama şunu biliyoruz ki biz onu dalga olarak görmek istiyorsak dalga, parçacık olarak görmek istiyorsak parçacık olarak davranır bize karşı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/isiktan-elektrik-ureten-nano-kablo/", "text": "Işığı elektriğe dönüştüren nanokablolar gelecekte tıptan bilişime, ev cihazlarından otomobillere kadar birçok üründe nano-robotların kullanımını kolaylaştıracak. Japon bilim insanları, ışığı hammadde olarak kullanan bazı bakteri türlerinden esinlenerek elektrik üreten nanokablolar üretti. Araştırmayı yürüten Tokyo Üniversitesi uzmanı Takanori Fukuşita, Science dergisinde yayımladığı makalesinde ilk kez nanokabloların ışığı elektriğe dönüştürdüğünü belirtti. Fotonları elektrik akımına dönüştüren nanokablolar, 16 nanometre çapında ve sadece birkaç mikrometre uzunluğunda. Fukuşita ve ekibi, nanokabloları hexabenzocoronene adlı bir maddeyi baz alarak, 2 karbon-12 zinciri ve trinitrofluorenone kullanarak üretti. Bileşim, tetrahydrofuran içeren bir solusyona batırıldı. Burada meydana gelen kimyasal reaksiyonda metan buharı bileşimin arasından geçirilerek, bileşen maddelerin bir kablo oluşturması sağlandı. Işıkla temasta elektronları dağıtma özelliği olan hexabenzocoronene kablonun iç duvarını oluşturuyor. Trinitrofluorenone ise HBC'nin dağıttığı elektronları toplama özelliğine sahip ve kablonun dış duvarını oluşturuyor. Elektronlar iç duvarda asılı duruyor. Fotonlar kabloya dıştan temas ettiğinde, önce dış duvardan çarpıyor ve içduvardaki elektronları yerinden oynatıyor. Böylece yerini terkeden elektron dış duvara sızıyor ve geride pozitif yüklü bir 'boş alan' bırakıyor. İç duvardaki pozitif yüklü 'boş alan' ile dış duvara geçen elektron arasın nano ölçekte bir devre oluşuyor. Nanokabloları test etmek için uzmanları silikon yüzeye teker teker yerleştirdi ve ışık verdi. Işık yüzeye yansıtıldığında, kablo boyunca meydana gelen elektrik akımı elektrotlar arasından geçmeyi başardı. Işık kapatıldığında akım duruyor. Nanokablolar şimdilik Güneş'ten elektrik enerjisi üretemiyor, zira trinitrofluorenone gerekli düzeyde geçirgen değil. Fukushita sonraki deneylerde karbon-60 molekülleri kullanmayı tasarlıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/isinan-hava-neden-yukselir/", "text": "Gazın sıcaklığının her yerde aynı olduğu durumda, gaz üzerine etkiyen yerçekimi kuvveti ile basıncın yukarı doğru kuvveti eşitlenir ve havanın durağan olmasına neden olur. Şimdi, böyle bir hava kütlesinin bir bölgesinde sıcaklığın yükseldiğini varsayalım. Isınan havanın basıncı yükseldiği için, bu sıcak bölge genleşir. Kısa zaman içinde, sıcak havanın basıncı çevresiyle eşit hale gelir. Kısaca, durağan bir soğuk hava kütlesi içinde genleşmiş, yani daha az yoğun bir sıcak hava kütlesi oluşur. Bu kütleye basınçtan dolayı yukarı doğru etkiyen kuvvet, aynı hacme sahip soğuk havaya etkiyen kuvvetle aynıdır. Fakat, sıcak hava daha az yoğun olduğu için ve yerçekimi kuvveti gazın kütlesi ile doğru orantılı olduğu için, sıcak havaya etkiyen yerçekimi kuvveti daha azdır. Bu nedenle sıcak havaya etkiyen kuvvetler eşitlenmez ve yukarı doğru net bir kuvvet oluşur. Isınan hava yükselince ortaya çıkan co2 durumu nasıl olur. yükselir mi aşağı mı çöker."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/isinan-maddelerde-genlesme/", "text": "tanecikler, ortalama konumları çevresinde sürekli çalkalanma halindedirler. Bu cisimlerden birine ısı biçiminde enerji verilirse, bu enerji kinetik enerji ye dönüşür; dolayısıyla, kinetik enerjisi artan tanecikler daha şiddetle çalkalanır ve daha geniş alana yayılmaya çalışırlar; yani sıcaklığı yükselen cisim aynı zamanda genleşir. Dışarıdan ısı alan maddenin taneciklerinin kinetik enerjisi, dolayısıyla taneciklerin titreşim hızı artar. Tanecikler birbirinden uzaklaşmaya başlar. Bu olay genleşme adı ile anılır. Tersine olarak madde dışarıya ısı verdiğinde maddenin taneciklerinin kinetik enerjisi, dolayısıyla taneciklerin titreşim hızı azalır ve maddenin hacmi küçülür. Maddelerin genleşmesi ya da tersine büzülmesi sırasında büyük kuvvetlerin ortaya çıkması, tren raylarında, köprü gibi yapılarda hasarlara neden olmaktadır. Bu yüzden tren yaylarının eklenti yerlerinde boşluklar bırakılır, köprüler demir makaralar üzerine oturtulur. Çevremizdeki bu tür yapıları gözlemleyerek genleşme ile ilgili bir çok örnekler bulabiliriz. L =l-l0 = L0. . t bağıntısıyla bulunur. t = tson-tilk:Metalin ısıtılmadan önceki sıcaklığı ile ısıtıldıktan sonraki sıcaklığının farkıdır. YÜZEYCE GENLEŞME Bir metal levhanın ısıtılmadan önceki ilk yüzeyi S0 olsun. Bu metal levhayı ısıttığımızda, yüzey artarak son yüzeyi S olur. S = S-S0.2 . t bağıntısıyla hesap edilir. HACİMCE GENLEŞME Metal bir kürenin ısıtılmadan önceki ilk hacmi V0 olsun.Bu metal küreyi ısıttığımızda son hacmi V olur. Hacimce genleşme miktarı V, t = tson-tilk : Sıcaklık farkıdır. Katı maddelerin genleşmelerini gördük, benim aklıma şu soru geldi, peki sıvı maddelerde de genleşme olur mu? Tabi ki olur şimdi birlikte bu konuyu işleyelim. Öncelikle şu sorulara cevap bulmaya çalışalım. Bu ve bunun gibi sorulara, bilimsel alarak daha iyi cevaplar verebilmemiz için, sıvıların davranışlarını incelememiz gerekir. Ama bir sorunumuz var. Sıvıların ısıtılmadaki davranışlarını, katılarda olduğu gibi inceleyemeyiz. Çünkü, sıvıları katılar gibi şekillendirmek, örneğin boru haline getirmek imkansızdır. Bu yüzden, sıvıların, bir kap içinde incelenmeleri gerekir. Sıvıların genleşmesinden sıvılı termometrelerde, sıcak su kazanlarında, termosifonlarda ve kalorifer sistemlerinde yararlanılır. Sıvıların genleşme miktarı aşağıdaki bağıntı ile hesaplanır. Bağıntıda V sıvının hacimce genleşme miktarı, V sıvının ilk hacmi, a sıvının hacimce genleşme katsayısıdır. Şimdi de gazların ısı etkisiyle genleşmelerini ele alalım. Şu soruları cevaplamaya çalışalım. Soba üzerinde tutulan şişirilmiş bir balon niçin büyür ve hatta patlar? 1783 yılında Montgolfier kardeşler, balonlarını uçurabilmek için, balonun açık alt kısmında ateş yakmışlardır. Niçin? Bu sorulara bulacağımız cevaplar bize, gazlarda da hacmin, katı ve sıvılarda olduğu gibi sıcaklıkla arttığı kanısını vermekte. Farklı metallerden yapılmış eşit uzunluktaki iki çubuk bir birine perçinlenerek metal çifti yapılabilir. Bu iki çubuk, perçinli oldukları için ısıtıldıklarında bağımsız olarak hareket edemezler. Fakat uzama katsayıları bir birinden farklı oldukları için biri diğeri üzerine bükülür. Metal çiftlerinin birçok kullanım alanları vardır. Bunların en önemlisi elektrik termostatlarıdır. Termostat sıcaklığı kontrol altına alarak sabit bir değerde tutmaya yarayan bir alettir. Elektrikli şofben, elektrikli ütü, evlerdeki radyatör türü ısıtıcılar termostatlı aletlerdir. Bu aletlerde sıcaklık arttığında metal çifti bükülür ve devreyi keser. Bir süre soğuyunca metal çifti soğuyarak eski durumuna gelir ve devreyi tamamlar. Isıtıcı çalışmaya başlar. Böylece aletin sabit sıcaklıkta çalışması sağlanır. Yangın alarmlarında sıcaklık arttığında metal çifti yukarı bükülerek elektrik devresini kapatır ve zil çalar. Aynı zamanda metal termometrelerde ve flaşörlerde metal çiftleri kullanılarak yapılan araçlardır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/isinan-sular-akdenizi-tehdit-ediyor/", "text": "Suların ısınmasının, Akdeniz'de dengeleri değiştirmeye ve hayvan ile bitki yaşamını tehdit etmeye başladığı bildirildi. ROMA Roma'da, BM Gıda ve Tarım Örgütü FAO'nun Genel Direktörü Jacques Diouf'un da katılımıyla yarın başlayacak bir çevre konferansı öncesinde Deniz Araştırma Enstitüsü'nün yayımladığı resmi raporda, uzmanların İtalya'nın kuzeyindeki Trieste körfezinden doğan ve Adriyatik deniziyle Akdeniz sularının birbirleriyle karışmasını sağlayan soğuk su akıntısının yok olduğunu keşfettikleri belirtildi. Deniz Araştırma Enstitüsü uzmanları, 2003'de fark edilen bu durumun Adriyatik denizini, hayatın olmadığı bir tuz gölüne dönüştürme riskini doğurduğunu belirtti. Enstitü, Akdeniz'in yüzeyindeki ısınmanın şu anda derinlere yayıldığını ve suların birbirine karışmasını engellediğini ve denizdeki besin zincirinin temelini oluşturan mikro su yosunlarının yok olmasına yol açtığını kaydetti. Sıcaklıklardaki 0.4 derecelik artışın, türlerin zenginliğini yüzde 50'ye varan oranda bozabileceğine değinilen raporda, sulardaki ısınmanın ayrıca, denizin karbondioksidi emme oranında azalmaya yol açacağı ifade edildi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/isinlanma-teknolojisi-gercek-olabilir-mi/", "text": "Yüzlerce yıldır insanlık ışınlanmanın formülünü aramış ve bu konu üzerine onlarca hikaye yaratmıştır. Son 100 yıllık süreçte uzay yolundaki ışınlanma teknolojisi için önemli adımlar atılmasına rağmen net bir ilerleme kaydedilememiştir. Günümüzde bilim insanlarınca yapılan çalışmalarda kuantum ışınlanma deneyleri aracılığıyla atomlar, fotonlar, elektronlar ve onlarca çekirdekten oluşmuş atom bulutları birkaç santimetre ve 100 km mesafede bulunan laboratuarlara başarı ile ışınlanmaktadır. Ancak önümüzde ki süreçte dizi ve filmlerde olduğu gibi bir uzay aracı içerisinden bir başka yıldız gemisine ışınlanmanın pek de olası olmadığını söyleyebiliriz. 20 yıllık sürece göz attığımızda kuantum ışınlanmanın dizi ve filmlerden ayrılarak gerçek olduğunu söylemeliyiz. 2006 yılında fizikçiler tarafından ilk olarak foto ya da elektronların kuantum durumu, bu parçacıklar ile dolaşık olan eşlere aktarılmıştır. Sonraki süreçte ise birkaç km uzaklıkta yer alan dolaşık eşlere ışınlanma gerçekleşmiş ve 2014 yılında Cenevre Üniversitesi'nde bulunan araştırmacılar 25 km mesafe ile kuantum ışınlanma rekorunu kırmıştır. Kuantum ışınlanma teknolojisi 60'lı yıllarda ortaya çıkan 90'lı yıllarda ise somut adımlar atılan bir alandır. 1993 yılında Charles Bennett tarafından yayınlanan bir makalede iki kuantum parçacığının dolanıklık aracılığıyla birbirine ne şekilde bağlanacağı ve uzak mesafelerde bu dolaşıklığın nasıl korunacağı anlatılmıştır. Kuantum fiziği içerisinde dolanıklık ya da dolanıklığın korunması için bir mesafe sınırı bulunmuyor. Henüz pratikte bunu başarmak mümkün olmasa da 5 milyar ışık yılı uzaklıkta bulunan iki parçacığın dahi dolaşıklığa girmesine izin verebiliyor. Fakat diğer ışınlanma ve zamanda yolculuk teorilerinde olduğu gibi dolaşıklığın ışıktan hızlı olmasında engel olan önemli bir konu bulunuyor. Heisenberg'in belirsizlik ilkesi bilinmeyen kuantum durumlarını dolaşık parçacıklara aktarabilmekte. Atomaltı parçacıkların dışarıdan gelebilecek etkilere karşı son derece hassas olması, dolaşıklığın önündeki en önemli engel olarak görülüyor. Bir fotonun doğrudan gözlenmesi fotonun kuantum halini etkilerken kuantum ışınlanmanın ışıktan hızlı olması önlenmiş oluyor. Bir sonraki yazıda optik kuantum bilgisayarlar ve kompleks ışınlanma hakkında bilgiler bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/islam-mozaiklerinde-gelismis-geometri/", "text": "İslam ülkelerindeki Ortaçağ'dan kalma mozaiklerin, Batılı matematikçilerin ancak 500 yıl sonra keşfedeceği gelişmiş geometrik özelliklere sahip olduğu ortaya çıktı. Harvard Üniversitesi'nden araştırmacı Peter Lu, İslam ülkelerinde Ortaçağ'dan kalma mozaiklerde simetrinin mükemmele yakın olduğunu, bunun da gelişmiş geometri bilgisine sahip olunduğunu gösterdiğini belirtti. \"Bu, zanaatkarların sadece mozaikleri kolayca birleştirmek amacıyla kullandıkları bir teknik ise, ortada çok büyük bir tesadüf var demektir\" diyen araştırmacı, mozaiklerdeki mükemmel simetrinin, \"şimdiye kadar sanıldığından çok daha gelişmiş ve karmaşık bir kültüre işaret ettiğini\" bildirdi. Peter Lu, Science dergisinin son sayısında yayımlanan araştırmasında \"kumpas ve cetvel basit hatlar oluşturmaya yetse de, mozaiklerdeki mükemmel 5'li ve 10'lu simetri, ancak çok karmaşık bir sistemle açıklanabilir\" ifadesini kullandı. Peter Lu, bu motiflerin tek başına bir zanaatkar tarafından sınırlı ölçekte uygulanabileceğini, büyük boyutlardaki mozaiklerin ise geometrik çarpılma olmadan üretilemeyeceğini vurguladı. Lu, İslam dünyasında bulunan devasa boyutlardaki mozaik motiflerinde ise geometrik çarpılmanın çok az olduğuna dikkati çekti. 13'üncü yüzyıldan itibaren gelişmiş mozaik örnekleri bulunduğunu kaydeden Harvardlı araştırmacı, 15'inci yüzyılda motiflerin son derece karmaşıklaştığını vurguladı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ispanaktan-elektrik-uretildi/", "text": "Amerikan ABC televizyonunda çıkan habere göre, Masssachusetts Teknoloji Enstitüsü ve Tennessee Üniversitesi'nden araştırmacılar, yeşil yapraklı sebzelerde doğal olarak bulunan bir proteini kullanmak suretiyle güneş ışığını elektrik enerjisine dönüştürecek yeni bir tür fotovoltaik pil geliştirmeye çalışıyor. MIT'de elektrik mühendisliği profesörü ve projede yer alan bilim adamlarından biri olan Marc Baldo, araştırmanın amacının daha iyi ve daha esnek bir güneş pili üretmek olduğunu söyledi. Konvansiyonel güneş pili yapmanın, çoğu silikon ya da silikon çipler benzeri yapay malzeme kullanılarak elde edilen birkaç yolu bulunduğunu kaydeden Baldo, yüksek enerji ve yüksek ısının hafif ve eğilebilir plastiklerle elde edilemediğini, bu yüzden de tabiattan bazı malzemeleri ödünç alma yoluna gittiklerini kaydetti. Yoğun şekilde bitkilerin büyümeyi sağlamak için güneş enerjisini nasıl dönüştürdüğüyle ilgilendiklerini söyleyen Baldo, fotosentez sürecini incelerken, sebzelerde bulunan proteinin, güneş ışığını büyüme için gereken bitki enerjisine doğal bir şekilde dönüştürdüğünü ve bu süreçte ölçülebilir düzeyde elektrik enerjisi ürettiğini keşfettiklerini kaydetti. Daha sonra bu proteinler üzerine yoğunlaşan bilim adamları, bazı bilimsel yöntemleri kullanarak, proteinlerin yer aldığı bir düzenekle güneş ışığından az miktarda elektrik akımı üretmeyi başardı. Araştırma ekibinin bu keşfe dair araştırma makalesi ise Nano Letters'ın son sayısında yayımlandı. Biz sadece bitki yapısını kullanarak elektrik üretilebileceğini ispatladık diyen Baldo, bu çalışmanın bir saç teli küçüklüğünde enerji santralleri kurulmasına öncülük edebileceğine dikkat çekti. Bu arada Amerikan ordusunun da özellikle küçük casus robotlara enerji sağlamak için, asker üniformalarına iliştirilecek enerji kaynakları olarak kullanmak üzere, biyolojik esaslı küçük güneş pilleri geliştirmek amacıyla İleri Savunma Araştırma Projeleri Ajansı ve Donanma Araştırma Laboratuvarları'nda araştırmalar yaptırdığı kaydedildi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/istasyondaki-iki-kozmonot-uzaya-cikti/", "text": "Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki iki Rus kozmonot, dün gece 6 saatliğine uzaya çıktı. ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA yetkilileri, kozmonotların istasyondaki ABD'li astronotun gözetiminde uzaya çıkarak tesisleri uzayda dolaşan parçalardan koruyacak paneller yerleştirdiğini açıkladı. Kozmonotlar, 2.5 cm kalınlığında, 61x91 cm boyutlarında, her biri 9 kilo gelen 17 adet alüminyum panel yerleştirdi. Rus uzay yetkilileri de kozmonotların görevlerini başarıyla yerine getirdiklerini belirtti. Kozmonotlar, panel yerleştirme işini tamamlamak ve yeni bir anten yerleştirmek için 6 Haziran'da tekrar uzaya çıkacak. Uzayda seyreden gerek insan kökenli gerekse doğal binlerce irili ufaklı parça istasyon için risk oluşturuyor. Büyük parçalar radarla tespit edilebiliyor ve istasyonun irtifası değiştirilerek bunların tesislere çarpması önleniyor. Alüminyum paneller, radarla görünmeyen minik parçaların çarparak istasyona zarar vermesini önlemeye yönelik. İlgili haberin videosu için: http://www.cnnturk.com/video/index.asp?vid=72 tıklayınız."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/iste-bilime-damga-vuran-35-olay-ve-bulus/", "text": "Geride bıraktığımız 2005 yılında bilim dünyası hemen her alanda binlerce yeniliğe, buluşa, gelişmeye imza attı. Milyonlarca araştırma makalesi, büyük sorunların irili ufaklı yönlerini aydınlığa kavuşturdu. Deniz altındaki araştırmalardan, uzayda kuyrukluyıldız vurmaya, en inanılmaz uç noktalardaki yaşamdan beyin araştırmalarına, dünyamızın oluşumunun yeni baştan yazılmasına, Ay üzerindeki depreme, yeni memelilerin bulunmasına kadar uzanan çok geniş bir yelpazede binlerce gelişme.. Sizler için en iyi 35 olay ve buluşu derledik. 1- Kuyrukluyıldıza 'Derin Vuruş': Amerikan Uzay Ajansı NASA, 4 Temmuz sabahı \"Deep Impact\" uzay aracının sondasıyla Tempel 1 kuyrukluyıldızını vurdu. Bu darbeyle açılan ev büyüklüğünde bir kraterden çıkan gazlar ve toz partikülleriyle oluşan dev bulut kozmik bir gösteriye dönüştü. rBilim adamları bu misyonla kuyrukluyıldızın yapısı ve güneş sistemimizin kökeni hakkında bilgi edinecekler. Merak edilen konulardan biri kuyrukluyıldızların 4,6 milyar yıl önce henüz yeni doğmuş olan güneş sistemine suyu ve organik maddeleri ne şekilde taşıdığı. Deep Impact misyonuyla kuyrukluyıldızın detay fotoğrafları da alındı. Tempel 1'in bazı bölgelerinde kraterler bulunuyorsa da yüzeyi genel olarak pürüzsüz. Kimi bilim adamları Tempel 1'i vuruştan sonraki aylarda da izlemeye devam ettiler. Ve bu gözlemler sonucunda sürpriz bir bulguya ulaşıldı. Kuyrukluyıldız bir hafta içinde birçok kez gaz jetleri püskürüyor. Gerçi kuyrukluyıldızların gaz püskürttükleri biliniyordu ama bunun bu kadar sık tekrarlandığının öğrenilmesi bilim adamları için sürpriz oldu. 3- Pazar tezgahında yeni kemirgen türü:Robert Timmins, orta Laos'taki bir pazarda bir sebzenin yanında gıda ürünü olarak satılan tuhaf bir kemirgen gördü. Ve birdenbire böyle bir hayvanı daha önce hiç görmediğini fark etti. Bilim adamı DNA karşılaştırması yaptıktan sonra kafatası ve kemik yapısını inceledi. Bu inceleme sonucunda kemirgenin sadece yeni bir tür olmadığı aynı zamanda da bilinmeyen bir hayvan familyasını temsil ettiği anlaşıldı. Yerli halk tarafından Kha-Nyou olarak adlandırılan hayvanın yaşam biçimi hakkında çok az şey biliniyor. Geceleri etkin olduğu sanılan ve keşfedilmesini bekleyen son memeli ailesine ait olduğu sanılan kemirgen Laonastes aenigmamus olarak adlandırıldı. 4- Ay'da sismoloji:1969-1972 yılları arasında Apollo 12, 14, 15, ve 16 misyonlarıyla Ay'ın üzerine sismometrelerden oluşan bir ağ sistemi kurulmuştu. Sistemin kaydettiği sismik olaylarla bilim adamları Ay'ın yapısı hakkında bilgi edinmek istiyorlardı. Sismometreler sekiz yıllık çalışma süresinde çok sayıda kategorilere ayrılan 12558 vaka kaydettiler. Lunar modülüyle insanlar tarafından yapay olarak oluşturulan sarsıntıları sınıflandırmak en kolayıydı. Ayrıca çok sayıda meteorit çarpışması da kaydedilmişti. Ay'ın üzerinde meydana gelen gerçek depremler üç kategoriye ayrıldı. En zayıf sarsıntılar, güneşin doğuşu ve batışına bağlı olarak meydana gelen sıcaklık oynamasıyla ortaya çıkan termal depremlerle ait. İkinci kategoriye giren sığ depremler, kabuğun altındaki bölgelerde ölçülmüş ve tektonik kökenli olduğu sanılıyor. En büyük grubu oluşturulan derin Ay depremleri, 700-1200km derinlikte oluşur ve Ay'ın içini biçimlendiren Güneş, Dünya ve Ay arasındaki gelgit etkileriyle gelişmekte. Texas Üniversitesi'nden Yosio Nakamura bu yıl Ay'daki sismik hareketlerle ilgili tüm verileri bu yıl yeniden analiz ederek, gizemli sismik hareketlerden 5.885 tanesinin aşağı yukarı Ay'ın ortasında yer alan fayların kırılmasıyla meydana gelen derin depremler olduğunu saptadı. Ayrıca 250 tane de kırılmaya hazır fay buldu. Burada ilginç olan nokta Ay'daki depremlerin Dünya'ya bakan tarafında meydana geliyor olması. Oysa Dünya'ya uzak olan yüzünde çok az deprem meydana gelmekte diye açıkladı Nakamura. Bilim adamı daha ayrıntılı bilgiler edinebilmek için Ay'ın bu bölgesine yeni sismometrelerin yerleştirilmesini istiyor. Ama bunun için en az dört yıl beklemesi gerekiyor. Çünkü NASA, ilk Ay misyonu 2010 yılından önce gerçekleştirmeyecek. 5- 5000 yıllık 'düğümün' gizi çözülüyor:15.yy'da ülkeleri tüm Andlar bölgesine yayılan İnkaların ne yazıları ne de paraları vardı ama buna rağmen devletleri mükemmel bir şekilde organize olmuştu. Önemli haberleri, istatistikleri ve devletle ilgili bilgileri \"Quipu\" olarak adlandırılan düğüm yazısıyla şifreliyorlardı. Bilim adamları bu yıl bazı \"Quipu\" düğümlerini çözmeye başardılar. Amerikalı bilim adamları Gary Urton ve Carrie Brezine'ye göre gizemli düğümlerin her şeyden önce resmi belgelerin kaydedilmesinde kullanılıyordu. Bir ana sicim üzerinde düzinelerce ipler uzanmakta ve bunların üzerinde farklı düğümler var. Yatay veya dikey konum, ip rengi uzunluğu ve düğüm tiplerine göre farklı anlamlar çıkıyor ortaya. Düğüm yazılarının birçoğu 16.yy'da İspanyol fatihler tarafından tahrip edilmiştir. Urton ve Brezine, Puruchuco'daki idari merkez yapısındaki kazılardan çıkarılan 21 \"Quipu\"yu bilgisayarda analiz ettiler. Buna göre düğümlerden yedisi vergilerin türü ve ödenişiyle ilgili. Vergiler hazine arazileri veya inşaat yerlerindeki çalışma günlerine göre yıllık olarak alınıyordu. 6- Deniz seviyesi yükseliyor: Colorado Üniversitesi'nden Steve Nerem, küresel ısınmanın okyanuslar üzerindeki etkisini araştırınca okyanuslardaki su seviyesinin %50 daha hızlı yükseldiğini buldu. Deniz seviyesindeki ölçümler NASA'nın TOPEX/Poseidon ve Jason-1 uydularıyla alındı. Bu iki uydu okyanusları on günde bir tarıyor. Diğer bilim adamlarının hesaplarına göre deniz seviyesindeki yükselişten yüzde elli oranında okyanuslardaki termal genleşme sorumlu. Bu gelişmede dağlardaki buzulların ve kutup buzunun erimesi de etkili. Diğer iklim uzmanları Grönland ve Güney Kutbundaki buz tabakasının git gide daha hızlı bir şekilde denize kaydığını saptamışlardı. Fakat bu yıl yapılan araştırmalar Güney Kutbunun bazı bölgelerde kalınlaştığını gösterdi. Bu gelişmenin deniz seviyesi üzerindeki etkisi henüz belirsiz diye açıkladı Pennsylvania Eyalet Üniversitesi buzul uzmanı Richard Alley. rnrnBuz tabakalarının ne şekilde davrandıklarının bulunmasının çok önemli olduğunu söyleyen bilim adamları, Grönland ve Güney Kutbu'nda deniz seviyesini 60m kadar yükseltecek kadar suya sahip olduğunu hesapladılar. 7- Siyahlara özel ilk ilaç FDA tarafından onaylandı: Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi Haziran ayında sadece siyahlardaki kalp yetmezliğini tedavi edecek BiDil ilacını onayladı. BiDil, iki klasik ilacın bir kombinasyonu, damarları açarak kan basıncını düşürdüğü gibi göğüs anjini ve kalp yetmezliğini de tedavi etmekte. BiDil klinik deneylerde ölüm oranını %43 düşürmüş. Fakat bu olumlu etki sadece siyah hastalarda görüldüğü için ilaç sadece siyahlar için onaylandı. Bu onay üretici firma NitroMed'in de işine yaradı. Üreticinin elinde ilacın genel kullanımı için bulunan patentin süresi 2007 yılında bitiyor. Ama yeni patentin süresi 2020 yılına dek devam edecek. 8- Sera gazı yüzünden okyanuslardaki asit oranı artıyor: Fosil yakıt kullanımı yüzünden her insan günde ortalama olarak 11 kilo karbondioksit üretiyor. Bunun dört kilosu dünya denizlerine gittiği için sera etkisi zayıflamakta. Fakat ne var karbondioksit deniz suyuyla reaksiyona girerek aside dönüşmekte ki bu da deniz canlılarının kabuklarına zarar vermekte. Avrupa, Japonya, Avustralya ve Amerika'dan 27 bilim adamının katılımıyla gerçekleştirilen araştırma, kutup bölgelerindeki denizlerdeki asitlenmenin önemli deniz organizmalarının soyunu elli ila yüz yıl içinde tüketebileceğini gösterdi. Özellikle deniz hıyarları, soğuksu mercanları ve deniz salyangozları tehdit altında. Bu hayvanlar yengeçten somona kadar birçok hayvanın besinini de oluşturduğu için kutuptaki tüm ekosistem olumsuz yönde etkilenecektir. Denizlerdeki asitlenmeden insanları sorumlu tutan bilim adamları sera gazı emisyonunun önemli ölçüde düşürülmesini öneriyorlar. 9- Alzheimer'a karşı burun spreyi: Burun spreyi şeklinde verilecek bir aşı Alzheimer tedavisi için umut oldu. Yeni etki maddesi farelerde Alzheimer hastalığında meydana gelen tipik protein plaklarını çözdü. Sprey, güvenliği test edilmiş ve bir kısmı ilaç olarak onaylanan çeşitli maddelerin bir kombinasyonundan oluşmakta. Yeni ilaç bileşimi beyindeki protein plaklarını eski tedavi yöntemleri gibi azaltıyor ama yeni ilacın hiçbir yan etkisi yok. Bilim adamlarına göre fare ve insan beynindeki plakların farklı şekilde yapılanmaları bir sorun teşkil etmekte. İnsandaki plaklar daha zor çözülüyor. Fakat araştırmayı yöneten Harvard Tıp Okulu'ndan Howard Weiner, buna rağmen yeni yöntemin, en azından hastalığın ilk semptomları görülmeye başlandığında etkili bir tedavi oluşturacağına inanıyorlar. 10- Fizik dünyasında tarihi buluntu: Leiden Üniversitesi'nden bir öğrenci, ünlü fizikçi Albert Einstein'ın kayıp olduğu sanılan bir çalışmasını buldu. 1924 yılına ait metinde Einstein, parçacıkların çok düşük ısıdaki değişimiyle ilgili çığır açan son teorilerini ele almış. Daha sonraları Bose-Einstein Yoğuşumu olarak adlandırılan bu fiziksel durum, ancak 1995 yılında kanıtlanabilmişti. Üniversite öğrencisi, Einstein'ın taslaklarını 1933 yılında ölen Hollandalı fizikçi Paul Ehrenfest'in özel arşivinde buldu. Einstein 1924 yılında tamamladığı \"Tek atomlu ideal gazın kuantum teorisi\" adlı çalışmasını, 1925 yılında Berlin'deki Prusya Bilimler Akademisine sunmuştu. Çalışması 9 Şubatta basıldığında, fizikçi Leiden Üniversitesi'ndeydi ve kendisine de bir kopya gönderilmişti. Einstein, Leiden'den ayrılırken bu çalışmayı Ehrenfels'e bırakmış. Üniversitesi öğrencisi 17 sayfalık çalışmayı, \"Zeitschrift der Physik\" dergisinin iki eski sayısı arasında buldu. 11- Nanotüpler gündelik yaşama giriyor: Keşfedilişlerinden 14 yıl sonra bilim nanotüplerin olağanüstü özelliklerinden ne şekilde yararlanılabileceğini bulmaya başladı. Çelikten dokuz kat sağlam olan nanotüplerin, ilektenlik yetisi bakırdan 1000 misli fazladır ve buna rağmen nokta işaretinin sadece 1/350.000'si kadarlar. Texas Üniversitesi'nden ray Baugham, Ağustos ayında nanotüpleri kullanılabilir geniş malzemeler haline getirecek bir örgü yöntemi geliştirdiğini açıkladı. Bilim adamı Avustralya'da kullanılan yün eğirme makinesinden esinlenerek geliştirdiği yöntem sayesinde tüpleri uzun liflere dönüştürdü. Bu yöntem biraz daha geliştirilince ince plakalar elde edildi. 4000 metrekarelik bir alanı kaplayan nanoplakaların ağırlığı sadece 115g geliyor. Bu teknoloji helikopter pervanesi, güneş enerjisiyle çalışan piller ve robot üretiminde kullanılabilecek. Ayrıca tıp alanında da işe yarayacak. Stanford Üniversitesi bilim adamları örneğin kanserli hücrelerin içine sızabilen tümör öldürücü nanakapsüller geliştirdiler. 12- Çılgın nötron yıldızları: Nötron yıldızları kozmosun büyüleyici gökcisimleridir. Birkaç kilometre çapındaki bu sönmüş yıldızlar Güneşimizin birkaç misli kütlesine sahipler. Ve madde yoğunluğu atom çekirdekleriyle karşılaştırılabilir. 27 Aralık 2004 tarihinde astrofizikçiler nötron yıldızların hangi muazzam enerji patlamalarında etkin olduklarını gözlemlediler. Dünya, yoğun bir şekilde gamma ve röntgen ışınlarının etkisinde kalırken, bir nötron yıldızı bir saniyeden daha kısa bir süre içinde Güneşten 100.000 yıl içinde yansıyandan daha fazla enerji boşalttı. Harvard Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Bryan Gaensler, böyle bir olay ancak yüz veya bin yılda bir yaşanır diye konuştu. Ve bu kozmik çılgınlık Dünyamızdan on ışık yılı uzaklıkta meydana gelecek olsaydı atmosferimiz önemli ölçüde zarar görebilirdi. Kozmik sarsıntıyı yaratan yıldız, son derece güçlü bir manyetik alanla çevrili sağlam olmayan genç bir nötron yıldızıydı. Magnetar olarak adlandırılan dev yıldızların, kısa gamma flaşları olduğu sanılıyordu. Ancak bu yıl yapılan yeni gözlemler Magnetar teorisinin hatalı olduğunu gösterdi. Nasa uyduları Mayıs ayında çok kısa süreli oldukları için çok zor izlenen flaşlardan bazılarını görebildiler. Beş yıldır uzayda bulunan HETE-2 sondası, 9 Temmuzda sadece 70 milisaniye devam eden bir gamma flaşı yakaladı. Hubble, Chandra ve Danimarka'nın 1,5m'lik teleskopu anında patlamaya doğru çevrilince de kısa gamma flaşının optik ışık alanındaki ilk görüntüleri elde edildi. Analizler sonucunda kısa gamma flaşlarının, iki muazzam kütleli nötron yıldızının çarpışmasıyla veya bir nötron yıldızı ve bir karadeliğin birbirlerini çevreleyip en sonunda çarpışmalarıyla meydana geldiği anlaşıldı. 13- İlkbahar mucizesinin gizi çözüldü: İlkbaharda çiçekler ve yapraklarda yaşanan biyolojik gizler de 2005 yılında çözüldü. Üç farklı bitki biyologu ekibi örneğin çiçeklerin mevsimlere göre gelişimini etkileyen bir uyarı maddesi olan florigeni bul. Sinyal belli bir genin RNA'sı. Günler yeterince uzadığında bu RNA bitkinin büyüme uçlarına ulaşıyor. Söz konusu gen burada diğer bir maddeyle çiçeklerin doğru zamanda ve doğru yerde açmasını sağlıyor. LEAFY olarak adlandırılan diğer bir gen de çiçeği uyarmakta. Bu genin kara yosunu ve eğreltiotu gibi bitkilerde karşılaştırılması sonucunda, bu genin son 400 milyon yıl içinde neredeyse hiç değişmediği ortaya çıktı. Ancak bu küçük farklılık genin genel bir büyüme faktöründen, genç bitki türlerinde çiçekler üzerinde etkiyecek şekilde değiştirmiş. Çiçeklerin daha sonraki gelişim aşamasında bitki hormonu gibberelin etkili olmakta. Bilim adamları bu yıl bu hormonun reseptörünü pirinç bitkisinde keşfettiler. Bu buluş ekinlerin daha verimli kılınmasında yararlı olacak. 14- Darwin'in zaferi: Darwin'in \"Türlerin oluşumu\" çalışmasının yayımlanmasından bu yana neredeyse 150 yıl geçmesine karşın Science dergisi evrim teorisini 2005 yılın en iyi bilimsel atılımı olarak seçti. Dergiye göre Darwin temel keşifleriyle sadece bir başlangıçtı, son veriler ve gözlemler öğretisini kanıtladığı için \"2005 yılının en iyi bilimsel gelişmesi\" olarak seçilmeyi hak etmişti. Mesele yalnızca Darwin'in teorisi değil. Science, bu seçimiyle Darwin öğretisini, eğitim planlarından çıkarmaya ya da en azından akıllı tasarımcıyla aynı kefeye koymaya çalışan yaradılış yanlılarına açıkça atıfta bulunuyor. Yılın önemli kilometre taşlarından biri olarak şempanze genomunun açıklanmasını gösteriyor dergi. İnsanın en yakın akrabası son araştırmalara göre genetik olarak da çok yakın. İnsan ve şempanzenin kalıtımı %96-99 özdeş. İnsan özellikle de dil ve bellek gibi beyin fonksiyonları açısından şempanzeden farklı olmasına rağmen ilginç bir şekilde en az fark beyindeki genlerin yapısı ve etkinliklerinde saptandı. En büyük farklılıklar ise erbezinde ortaya çıktı. Buradaki genlerin etkinlikleri %35 oranında farklı diğer dokulardaki farklılıklar ise ortalama olarak %8 olarak belirlendi. İnsan ve şempanze arasındaki genetik farklılıklar Homo sapiens'in evrimine, beyin gelişimine, iki ayak üzerinde dik yürüme yetisi ve hastalıkların kökenine ışık tutacak. Bilim adamları yeni bilgiler sayesinde AIDS, kalp hastalıkları veya hepatite karşı daha iyi ilaçlar geliştirilebilecek. Araştırmacılar mesela AIDS virüsü taşıyan insanın hastalanmasına karşın diğer primatların niçin hastalanmadıklarını bulabilmeyi umuyorlar. 15- Japonlar dev kalamarı tuzağa düşürdüler: Efsanelerde önemli bir yeri olan dev kalamarlar, 150 yıl önce ilk kez bilimsel olarak tanımlanabilmişti. O zamandan bu yana çok sayıda ölü kalamar bulundu, fakat \"denizlerin canavarını\" canlı olarak görebilen kimse olmamıştı. Japon bilim adamları 2005 yılında bir dev kalamarı kameralı yem tuzaklarıyla 900m derinlikte yakalayarak yüzlerce fotoğraf çekebildiler. rnrnTokyo Ulusal Bilim Müzesi'nden Tsunemi Kubodera ve Kyoichi'nin görüntülemiş oldukları kalamar, tentakül ucundan kuyruk ucuna kadar sekiz metre uzunluğunda. Sadece tentakülün uzunluğu en az beş buçuk metre. Tentatükülün tuzağa takılı kalıp kopması yüzünden bilim adamları ayrıntılı bir şekilde inceleme fırsatını buldular. Vantuzlar tentakülün bedenden kopmasından sonra bile hala etkindi. Fotoğraflar dev kalamarların avlanma stratejilerine de ışık tutuyor. Bilim adamları kalamarların tentaküllerini yem gibi kullanarak avlarını beklediklerini sanıyorlardı. Fakat bilim adamları dev kalamarın, tuzaktaki yeme yandan saldırdığını ve tentakülüyle yılan gibi sarıldığını gördüler. 16- Homo floresiensis yeni bir tür değil:Endonezya'daki Flores adasında 2003 yılında bulunan Floresli insan Avustralyalı paleontolog Peter Brown tarafından yeni bir tür olarak sunulmuştu. Diğer bilim adamları bir metre boyundaki iskeletin sadece bir pigme olduğunu iddia ediyorlardı. Pennsylvania Eyalet Üniversitesi'nden Robert Ecakhardt, 18.000 yıllık fosili ayrıntılı bir şekilde inceleyince \"Homo floresiensis\" yeni bir insan türü olarak sınıflandırılamaz diye ortaya çıktı. Brown, Amerikalı paleontologun bu sonucuna itiraz etti. Brown'a göre beyin yapısı, uzun kollar ve çıkıntısız çenenin ilk homonidler için tipik olduğunu Floresli fosilin bir kadına ait olduğunu söyledi. Ancak kemikler çok fazla zarar görmüştü. Leğen kemiği dağılmış, çenesi kırılmıştı. Dolayısıyla da iddiasını kanıtlayamadı. 17- Hatalı beyin bağlantılarırnrn2005 yılında başta şizofreni, Tourette sendromu ve disleksi olmak üzere çeşitli beyin bozukluklarının ardındaki mekanizmalar ile ilgili önemli bilgiler elde edildi. Tüm bu bilgilerden elde edilen ortak sonuca göre bu bozukluklardan sorumlu genlerin birçoğu beynin gelişiminde belli bir rol oynamakta. Kasım ayında yayımlanan iki araştırmayla DISC1 genindeki değişimlerin şizofreni riskini yükselttiğine dayanan tezi kuvvetlendirdi. DISC1 geninin etkinliği kısıtlandığında, beynin gelişiminde de farklılıklar ortaya çıkmakta. Diğer bir araştırmayla da söz konusu genin, beyin gelişimini ve sinir iletkenlerinin düzenlenmesi açısından önemli moleküler sinyallerin oluşmasıyla ilişkili olduğu görüldü. Tourette sendromuna yol açan ender bir genetik bozukluk Ekim ayında saptandı. Son olarak da KIAA0319, DCDC2 ve ROBO1 adlı üç genin disleksi ile ilişkili olduğu ve sinirsel ağlarda hatalı bağlantıların kurulmasından sorumlu olduğu bulundu. 18- Dünya tarihi sil baştan: Haziran ayında açıklanan bir araştırmanın sonuçları, jeokimyacıların dünyanın oluşumu ve evrimiyle ilgili görüşlerini alt üst etti. Araştırma, yeryüzündeki kayaçlar ve dünya dışındaki kayaçlarda izotop farklılıklarının bulunduğunu göstermişti. Bir grup bilim adamı artık dünyanın 4,5 milyar yıl önce toz ve buz karışımından geliştiğine ve o zamandan bu yana çok fazla değişmediğine inanmıyor. Araştırmacılar 1980'li yılların başında güneş sistemimizin temel malzemesi olduğu kabul edilen kondrit meteoritleriyle birlikte dünyanın iç kesimlerindeki kayaçlardaki neodimyum izotoplarının oranını ölçtüler. Her ikisinde de oranın çözümsel yanılgı payı içinde aynı olması, kondrit meteoritlerle dünyanın ulaşılabilir kısımlarının günümüzde de güneş sisteminin ilk malzemesine benzediğinin kanıtıydı. Ancak kütle-izgeölçüm teknolojisindeki gelişmeler yanılgı paylarını zamanla yok etti. Bilim adamları aynı kayaçları 2005 yılında ölçünce ikisi arasında gözden kaçan milyonda 20 birimlik bir farkın bulunduğunu saptadılar. Bu saptamadan sonra bilim adamları ikiye ayrıldı. Bir grup dünyanın temel malzemesinin henüz oluşum aşamasındaki güneş sisteminin kendine özgü ve kondrit olmayan bileşimden geliştiğine inanırken, diğerleri güneş öncesi nebulanın, bileşim açısından topak değil, düzgün olduğuna ve dünyanın oluşumundan hemen sonra ısı üreten elemanlarla dolu bir parçasının ayrılıp halihazırdaki bilgilerin dışına taştığını kabul etmeye başladı. Bu parçanın günümüzde de erimiş çekirdek ve kayalık manto arasında bulunduğu ve çekirdeğin manyetik alanını oluşturan ısı yardımıyla yüzeye sıcak kaya parçaları gönderdiği sanılmakta. 19- Proteinin moleküler yapısı: Hücre zarında yer alan bir protein, elektrik gerilimindeki değişimine bağlı olarak açılıp kapanarak potasyum akışını denetliyor. Transistorlu bilgisayarlar, sinir ve kaslar için büyük bir önem taşıyan bu \"voltaj-anahtarlı potasyum kanalı\"nın moleküler yapısının yakından incelenmesiyle elde edilen sonuçlar, son zamanlarda iyon kanallarıyla ilgili sorunlara da bir çözüm getirebilir. Konuyla ilgili tartışmalar 2003 yılında Rockefeller Üniversitesi'nden Roderick MacKinnon ve ekibinin ilk kez \"voltaj-anahtarlı potasyum kanalının\" yapısı ve işleviyle ilgili bir araştırma yazısı sunmasından sonra başlamıştı. Birçokları tarafından hemen büyük bir başarı olarak kabul edilen çalışma bazı bilim adamları tarafından kuşkuyla karşılandı. Bu grup KvAP olarak isimlendirilen bu kanalın görüntüleme hazırlıkları sırasında hasar gördüğünü öne sürüyordu. Ağustos ayında farelere özgü Kv1.2 kanalının yapısıyla ilgili bir araştırma sonucunu sunan MacKinnon, kanalın gerilim değişimini denetleyen kısmıyla açılır kapanır mekanizması arasındaki uyumu eşsiz bir biçimde olduğunu gösterdi. Fakat bu çalışma, voltaj alıcısının nasıl işlediği sorusuna yanıt getirmediği için yeni araştırmaların yapılması gerekiyor. 20- Sistem biyolojisinin doğuşu: Moleküler biyologlar hücrelerin kendilerine has uyarı mekanizmasını uzun bir süredir araştırarak, git gide daha karmaşık ağlar ürettiler. Sistem biyologları bu dinamiklerin su yüzüne çıkarılabilmesi için bu ağların girdi ve çıktılarının izlerini ayna anda takip ediyorlar. rAmerikalı araştırmacılar 2005 yılında programlanmış hücre ölümüne yol açan ve aşağı yukarı 8000 kadar kimyasal uyarıdan oluşan bir ağ örneğini oluşturmak için bu yaklaşımdan faydalanarak programlanmış hücre ölümüne neden olan yeni sinyal yolları buldular. Diğer bir ekip ise obezliği tetikleyen ve üç tanesi daha önce bilinmeyen 40 genin kimliğini açıklamak için gen-ifade verilerinden yararlandı. Aynı düşünceye sahip diğer araştırmacılar da T hücreleri ve CA1 sinir hücreleri olarak anılan bağışıklık hücrelerini denetleyen uyarı ağlarıyla ilgili yeni buluşlar yaptılar. Sistem biyolojisini benimseyenler hücre sinir ağlarının açıklanmasıyla kanser ve diyabet gibi hastalıkların daha iyi anlaşılacağına ve daha iyi tedavi yöntemlerinin geliştirilebileceğine inanıyorlar. 21- ITER, Fransa'da kuruluyor. Uzun süredir planlanan ITER Fransa'nın güneyindeki Cadarache bölgesinde kurulacak. ITER'ın nerede kurulacağıyla ilgili tartışma iki yıldan bu yana sürüyordu. Bu büyük deneyin tesisi için özellikle de Japonya ısrarla talip olmuştu. Avrupa, yapımı 2006 yılında başlayacak olan ITER ile çekirdek füzyon araştırmalarındaki önemli rolünü sağlamlaştırmış oldu. AB araştırma komisyonu başkanı Janez Potonik bu bağlamda Avrupa için tarihi bir dönüm noktasından söz ederek ITER'in bilim ve teknolojide uluslararası ortak çalışma için olağanüstü bir örnek teşkil ettiğini belirtti. 4,6 milyar Avro'ya mal olacak yapım çalışmalarının yarısını Avrupa Birliği karşılayacak. ABD, Rusya, Japonya, Çin ve Güney Kore ise %10'u karşılayacak. 22- Klon kralının yıldızı çabuk söndü: Güney Koreli bilim adamı Woo Suk Hwang, Mayıs ayında Science dergisinde, ağır hastaların tedavisinde kullanılabilecek embriyonik kök hücrelerinin kopyalarıyla ilgili araştırmasını sunduğunda bütün dünya bilim adamının başarısını kutlamıştı. Hwang, Ağustos ayında da Afgan tazısını kopyaladı. Seoul Ulusal Üniversitesi'ne göre adlandırılan \"Snuppy\" dünyanın ilk kopya köpeği. Fakat Koreli bilim adamının sevinci pek uzun sürmeyecekti. Kasım ayının sonunda Hwang'ın çalışmalarıyla ilgili kuşkular arttı. Bir müddet sonra araştırması için gerekli yumurta hücrelerini iki çalışma arkadaşından aldığını itiraf etti. Aralık ayında bir araştırma komisyonu araştırmasındaki verilerle oynadığını saptayınca nihayet Seul Üniversitesi'nden istifa etti. Buna göre Hwang'ın dediği gibi on bir değil sadece iki kök hücre kopyası bulunmakta. 23- Xena, güneş sisteminde yeni bir gezegen. Yoksa değil mi? Güneş sisteminin dışında son gezegenin keşfinden on yıl sonra bilim adamları 2005 yılında ilk kez dünya benzeri bir gezegen buldular. Çapı dünyamızınkinden 4 kat küçük olan yeni gökcismi, uzayın derinliğindeki en küçük gezegen. Güneş sistemimiz bir olasılıkla artık on gezegenli. Hatta Xena'nın uydusu bile var. Ama Xena'nın gerçekten de bir gezegen olup olmadığına, Uluslararası Astronomi Birliği ilkbaharda karar verecek. 24- Ömrü uzatan protein insanda test edilecek: Fareler üzerinde deneyler yapan Texas Üniversitesi bilim adamları, Klotho adı verilen bir proteinin üretilmesinden sorumlu genin hasarlı olması halinde, kemirgenin normalden daha hızlı yaşlandığını bulduktan sonra fareyi Klotho katkılı yemle beslediler. Böylece fare normalden %30 daha uzun yaşadı. Söz konusu proteinin ne şekilde işlediği henüz bilinmiyor. Normalden fazla üretilen proteinin fare üzerinde çok az yan etkisi var. Çok aşırı miktarda alındığında, kan şekerini yükseltse de diyabet hastalığına yol açacak kadar etkili değil. Daha fazla protein üretecek şekilde genetik değişimden geçirilen fare diğerlerine göre daha az yavrulamakta. Bu da uzun yaşam ile üretkenlik arasındaki değiş tokuşu açıklamakta. Araştırmayı yöneten Makoto Kuro-o bundan sonra proteini insanlar üzerinde deneyecek ve kandaki Klotho seviyesinin damar sertliği, osteoporoz ve kanser gibi yaşlanmaya bağlı hastalıklar üzerinde etkili olup olmadığını kontrol edecek. 25- Titan'da metan rezervleri: Avrupa'nın uzay sondası Huygens, geçen yılın son günlerinde saniyede beş metre hızla Satürn uydusu Titan'da nemli kum veya kile benzer bir zemine inmişti. Farklı enstrümanların verileri böyle söylüyordu. İnişten hemen sonra spektrometreler, metanın varlığını da saptadılar. Ve bir müddet sonra da Titan'ın atmosferinden bile bilinmeyen organik bileşimler kaydedildi. Metan, sondanın sıcaklığıyla soğuk Titan toprağından dışarı sızmıştı. Bilim adamları verilerden metana bağlı %50'lik bir nem oranı hesapladılar. Titan'ın üzeri kupkuru olmasa da toprak bulutu oluşturmayacak kuru. Huygens misyonu sayesinde Titan'la ilgili tahminlerin bir kısmı kanıtlanırken bazıları çürütüldü. Titan güneş sistemimizde tıpkı Dünyamız gibi azota dayalı bir atmosfere sahip olan tek gökcismi olduğu için bilim adamlarının ilgi odağında. Büyük kütlesi ve son derece düşük ısısıyla (-180 derece) atmosferi Dünyamızınkinden on misli büyük ve su buharı içermiyor. Düşük sıcaklıkta oksijenin kaynağı su olmayacağına göre Titan'da milyarlarca yıl önce hidrojen bazlı rezervlerin bulunması gerekiyordu. Titan atmosferindeki karbon bu yüzden karbondioksitle değil metanla birleşmiştir. Bu molekülden fotokimyasal reaksiyonlarla diğer organik bileşimler oluşmakta ve bunlar çok yüksekte yoğun bir buhar tabakası oluşturmakta. Bilim adamları bu buharın Titan'ın 60km üzerine kadar ulaşabileceğini tahmin ediyorlardı. Fakat buhar 40km'de o kadar iyi dağılmıştı ki Huygens'in kameraları zemini bile görebildiler. Tüm metanın fotokimyasal reaksiyonlarla on ila yirmi milyon yıl içinde atmosferden yok olması gerektiğini hesaplayan bilim damları başka bir yerde metan rezervlerinin bulunması gerektiğini düşünüyorlardı. Metan dolaşımının kaynağı bir olasılıkla kiro volkanları olabilirdi. Kiro volkanizması tezi Titan atmosferinde bulunan Argon-40 izleriyle desteklenmekte. Ancak bu tezin kanıtlanabilmesi yeni verilerin saptanması gerekiyor. 26- Etkisiz ilacın etkisi: Etkisiz ilaç olarak bilinen plasebonun etkisi Ağustos ayında Michigan Üniversitesi'nde incelendi. Sinirbilimci Jon-Kar Zubieta, araştırması sırasında 14 deneğin çenesinde acı hissini uyandırmak için tuzlu su aşıladıktan sonra hepsine ağrı kesici verdiğini söyledi. Bir müddet sonra 14 kişiden dokuzu ilacın etkili olduğunu söyledi. Bilim adamı sözde etki sırasında deneklerin beyin etkinlerini PET yöntemiyle takip ederken, ağrının geçtiğini söyleyen dokuz deneğin beyninde ağrı değişiminden sorumlu bölgede etkinliğin arttığını gördü. Zubieta'nın buradan çıkardığı sonuç şöyle: İnsan olumlu bir beklenti içine girdiğinde, beyindeki farklı bağlantılar üzerinden acıyı baskılayan mekanizmaları kendi kendine etkinleştirir. Etkisiz ilaç üzerinde yapılacak yeni araştırmalar, acıyı gidermekte daha etkili olan yöntemlerin geliştirilmesini kolaylaştıracak. 27- Kuş gribi Avrupa'da: Ölümcül kuş gribi virüsü H5N1 Asya'daki kümesleri terk ederek Avrupa'ya ve ülkemize kadar geldi. Virüsün Çin'deki Qinghai Gölü'ndeki su kuşlarının göçü ile Romanya ve Türkiye'ye taşındığı sanılıyor. Şimdi ise göçmen kuşların, virüsü, Afrika'ya taşımalarından endişeleniyor. Asya'da H5N1 virüsünün insanda görülme oranı 2005 yılında ikiye katlandı. İnsana bulaşan H5N1 virüsüne karşı henüz etkili bir aşı bulunmuyor. Çin kısa bir süre önce kuşlar için geliştirilen bir aşının tavuklar üzerinde denendiğini ve etkili olduğunu bildirdi. Ve Çinli bilim adamları yakında insanlar için de bir aşının geliştirilebileceğini sanıyorlar. 28- Pasifikteki su kuşlarını sıcak hava mı öldürüyor? Geçen ilkbaharda Kaliforniya'dan Washington'a kadar uzanan Pasifik sahillerine 100.000'i aşkın kuş ölüsünün vurması bilim adamlarının kafasını karıştırdı. Washington Üniversitesi çevrebilimcisi Julia Parrish kuş ölümlerinin iklime bağlı olabileceğini açıkladı. Yılın başlarında Pasifik rüzgarları her zamankinden farklı esmişti. Bu rüzgarlar besleyici madde açısından zengin suyu yüzeyden alıp derine taşımıştı. Bir tür turbo etkisi ekosistemi altüst etmişti. Ancak rüzgarların niçin bu şekilde estiğini bilim kadını açıklayamadı. Parrish, aynı iklim koşullarının tekrarlanması halinde çok dramatik sonuçların yaşanmasından endişeli. 29- Balığı tek nesilde değiştiren gen: Parmak biçiminde bir balık bilim adamlarının evrim hakkındaki düşüncelerini değiştirdi. Mart ayında yayımlanan bir araştırma, okyanuslarda yaşayan dikenliği balığın, tatlı sularda yaşayanlarla arasındaki farkın tek bir gene bağlı olduğun buldu. Stanford Üniversitesi Tıp Okulu'ndan David Kingsley de geçen yıl tuzlu sudan, tatlı suya geçen dikenli balıkta, tek nesil sonra burgulu omurga yapısının yok olduğunu görmüştü. İki araştırma da köklü değişim için çok uzun bir sürenin gerektirmediğini kanıtlamakta. 30- Kasırgalar sildi süpürdü: Dennis, Emily, Rita, Katrina ve Wilma. Amerika kıtasında rekorlar kırarak, büyük kayıplara yol açan kasırgalar. 2005 yılında bir önceki yıla göre 12 tane daha fazla kasırga meydana geldi. Toplam 26 kasırga ile 2005 yılı 1928'ten sonraki rekor yılı oldu. Bu kasırgalardan 14'ü beş kategorisindeydi. Wilma, Kuzey Atlantik'te meydana gelenlerin en şiddetlisi olduysa da en fazla zarar veren Katrina oldu. Yağmur ve altı metre yüksekliğindeki seller New Orleans kentini sular altında bıraktı. 1000 kişi yaşamını yitirdi ve yüz binlerce insan evsiz kaldır. Katrina'nın ekonomiye verdiği zarar 100 milyar dolar civarında. 2005 yılında yaşanan kasırgalar sadece şiddetli olmakla kalmayıp, etkileri de değişti. Ekim ayında ilk kez İspanya'ya kadar ulaşan Kuzey Atlantik kasırgası meydana geldi. Daha önce hiçbir fırtına bu kadar doğuya ve kuzeye doğru esmemişti. 31- Bitkiler DNA bozukluklarını onarıyor: Purdue Üniversitesi'nde Robert Pruitt ve Susan Lolle yönetiminde çalışan ekip hothead olarak isimlendirilen bir gendeki mutasyon yüzünden Arabidopsis bitkisinin çiçeğinin yapışık bir biçimde açtığını buldu. Bitkinin \"anne\" ve \"babasında\" bu genden iki tane bulunması halinde, yeni neslin %10'unda çiçekler normal açıyor. Bu bilgilerden yola çıkan Pruitt ve arkadaşları bitkinin hatalı geni onarabilen bir mekanizmaya sahip olduğu sonucuna vardı. Ayrıca bitkilerde görülen bu onarım mekanizmasının hayvanlarda ve insanlarda da bulunabileceği sanılmakta. 32- Asya'dan esen sarı ejderha mikrobu: ABD Florida turunçgil piyasası büyük çöküş yaşadı. Federal kurumlar Eylül ayında ağaçlara Asya kökenli bir mikrobun bulaşması üzerine alarm verdi. \"Sarı ejderha hastalığı\" anlamına gelen Huangiong-bing, daha önce de Asya, Afrika ve Güney Amerikadaki turunçgil ağaçlarına bulaşmıştı. Bakterinin Florida'daki ağaçlara ne şekilde bulaştığı bilinmiyor ama bilim adamları yıllarca kalıcı olacağından eminler. Tahminlerden biri hastalığın Florida'da ilk kez 1998 yılında görülen bir böcekten bulaştığı yönünde. Mikrop bulaşan ağaçlar, sanki yanmış gibi kuruyorlar. Üreticiler bu mikropla nasıl başa çıkacaklarını bilemiyorlar. 33-Yeni volkanlar eski yanardağlardan gelişiyor:Scripps Oşinografi Enstitüsü'nden Hubert Staudigel ve Woods Hole Oşinografi Enstitüsü'nden Stan Hart, 1999'da eski bir yanardağ olan Vailulu'da tektonik bir sıcak nokta keşfettiler. İki yıl sonra ise su altında iki mil çapında kraterin oluştuğunu gördüler. rnrnİki bilim adama burada sismik ve hidrotermal etkinlikleri araştırdılar. Mart ayında Craig Young yönetiminde çalışan bir sualtı ekibi ise kraterin içinden yeni bir volkanın geliştiğini saptadı. Yeni volkanın zirvesinde yüzlerce belki de binlerce morumsu gri yılan balığı yüzüyordu. Bilimsel adı Dysommina rugosa olan yılan balıkları Atlantik ve Pasifik sularında yaşıyor. Young yılan balıklarının, volkandan çıkan sıvı karbondioksite dayanıklı olduğunu tahmin ediyor. Yoksa daha derindeki hidrotermal çukurlar canlıları öldürmekte. 34- Sıtmalı insanların kokusu sineklere daha çekici geliyor: Bilim adamları dünya genelinde her yıl 500 milyon insanı hasta eden Plasmodium falciparum paraziti hakkında ilginç bir bulguya ulaştılar. Londra Kraliyet Koleji'nden Jacob Koella, eylül ayında sıtma mikrobu bulaşan insanların, sıtma sineği için daha çekici koktuğunu saptadı. Bilim adamı sıtma salgınının bulunduğu Kenya'daki çocuklarla bir deney yapmış. Araştırma sırasında mikrobu taşıyan ve hasta olan çocuklar, mikrobu taşıyan ama hastalık belirtisi göstermeyen ve hasta olmayan çocukları üç ayrı çadıra yerleştikten sonra sıtma sineklerin hasta çocukların çadırlarına daha çok yaklaştıklarını görmüş. Koella, kandaki sıtma parazitinin ön hücrelerinin, çocukların kokusunu değiştiren bir kimyasal ürettiğini tahmin ediyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/iste-natoya-satilan-ilk-turk-urunu/", "text": "BÖLÜM 1: İnternet ve uydu desteği olmaksızın, aktarımı ve internet ortamındaki gibi sohbet de yapılabiliyor. TÜBİTAK, Foresc 2'yi Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nın talebi üzerine geliştirdi. olduğu durumlarda sahadan karargaha veri aktarımı sağlanıyor. Üstelik, bu esnada uydu, internet gibi altyapılara ihtiyaç duyulmuyor. ülkelerin teknolojilerine bağlı olduğundan stratejik açıdan riskli. sağlayan Foresc'in ise hiçbir kullanım maliyeti yok. Foresc Projesi yöneticisi Ali Çıkıkçı: \"İlk olarak Rusya, Ukrayna, onlar da başladı. Şu ana kadar 20 ülke kullandı, bazıları sürekli, TÜBİTAK, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı için 2 yıllık çalışmanın ardından bir sahil güvenlik radarı, bir de gemi radarı üretti. Radar yüzde 100 yerli teknoloji ile üretilen \"milli gemi\" Milgem'de kullanılacak. Sahil Güvenlik Komutanlığı, bu radarı \"Türkiye sahillerini kapsama ve tek merkezden izleme projesi\"nde kullanmayı planlıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/iste-yeni-hiz-rekoru-ses-hizinin-9-6-kati/", "text": "Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi'nin deneme uçuşunu yaptığı insansız X-43A jeti, saatte 11,263 kilometre hıza ulaşarak rekor kırdı. Sadece 3,6 metre uzunluğundaki X-43A'nın teknolojisinin konvansiyonel jet teknolojisinden farklı olduğu ve motorun, içinde havayı sıkıştırmaya dayalı klasik uçak motorlarının aksine, bu teknolojinin sıkıştırılmış ve hızla hareket eden hava akımı içerisinde yanan hidrojen yakıtının sağladığı ileri itme gücü esasına dayandığı belirtildi. X-43A'nın, B-52 tipi bir uçakla 13,157 metre yükseğe taşınarak gökyüzüne bırakıldığı ve planlandığı gibi 10 saniyeden az süren test uçuşunun, jetin yakıtının bitmesiyle sona erdiği kaydedildi. Uçuşun, NASA'nın 230 milyon dolarlık Hyper-X programı kapsamında gerçekleştirilen üçüncü test uçuşu olduğu ifade edildi. Bazı Amerikalı mühendisler, yeni jet teknolojisinin kullanılmasıyla ses hızını aşan uçakların üretilebileceğini söylediler. Bu teknolojiden askeri uygulamalarda da faydalanılabileceği ve bu teknolojinin balistik füzelerde büyük yeniliklere yol açabileceği ifade ediliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/italya-uzay-mekigi-prototipi-denedi/", "text": "İtalya Uzay Araştırmaları Merkezi , Castor adlı pilotsuz uzay mekiği prototipinin ilk deneme uçuşunu başarıyla yerine getirdiğini açıkladı. ROMA Cira yayınladığı açıklamada, 24 Şubat'ta Sardinya adasındaki Tortoli havaalanından bir stratosferik balonla 2 saatlik sürede 31 kilometre irtifaya çıkartılan Castor adlı mekiğin daha sonra bırakıldığı ve ardından 1,05 Mach (sesin bir saatte katettiği mesafe: 1 Mach) hıza ulaştığı belirtildi. 9,2 metre uzunluğunda, 3,7 metre eninde ve bin 250 kg ağırlığındaki Castor'un 70 saniye içinde denize iniş yaptığı ve denizden çıkarıldığı kaydedildi. Cira, ilk uçuş denemesinin amacının, atmosferin sürtünmesinin neden olduğu aşırı ısınmadan ötürü en hassas an olan, bir uzay mekiğinin atmosfere girişi sırasında ses üstü uçuş aşamasını canlandırmak olduğunu belirtti. İnsansız uçuş programı ve özellikle Castor ve Pollux adlı prototiplerin, şu anda kullanılmakta olan uzay aracı prototiplerine göre çok farklı bir örnek olduğunu belirten Cira, bu programın 2002'de başladığını ve 179 milyon avroluk bütçesiyle 2012'ye kadar öngörüldüğünü açıkladı. Stratosferik uçuş denemesinin Avrupa Uzay Ajansı , İtalyan Uzay Ajansı (ASI9 Ulusal Araştırma Konseyi ve askeri kuvvetlerin işbirliğiyle yapıldığı belirtildi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/itme-momentum-ve-is-guc-konularindaki-kavram-yanilgilari/", "text": "1. İtme dendiğinde öğrenciler, genellikle günlük hayattaki iteleme, arkadan itme olarak algılamakta, fiziksel bir nicelik olduğunu tam olarak kavrayamamaktadırlar. 2. Yine itme dendiğinde, kuvvetin cisme sadece iteleme şeklinde uygulanabileceği, anlaşılmaktadır. Çekme şeklinde uygulanacak kuvvetin bir itmesinin olmadığı düşünülmektedir. 3. Öğrenciler impulsu, maddelerin birbirlerine uyguladıkları itme kuvveti olarak tanımlamaktadırlar. İmpuls ve itmenin aynı kavamlar olduğu bilinmemekte, aksine impulsun bir kuvvet olduğu söylenmektedir. Bunun nedeninin, impuls ve itme kavramlarının gelişigüzel kullanılmaları sebebiyle, öğrencilerin ikisinin farklı kavramlar olduğunu sandıklarını düşünmekteyiz. 4. Öğrencilerin itmenin tanımı konusunda oldukça ilginç sonuçlara vardığı örülmektedir. Belki de en ilginçlerinden biri, itmenin tanımını yaparken; İtme birim zamanda cisme etki eden kuvvettir. İtme = F.t ifadesi kullanılmasıdır. Bu da öğrencilerin formüllerle tanımlar arasında bağ kuramadıklarını göstermektedir. 5. Öğrenciler, iki cismin çarpışması olayında, daha hızlı hareket eden, daha büyük kütleli ya da daha sert olan cismin daha büyük, daha yavaş olan veya daha küçük kütleli cismin ise daha küçük bir kuvvet uygulayacağın sanmaktadırlar. 6. İmpuls = Momentum Değişimi bağıntısının İmpuls = Momentum şeklinde algılandığı, yani impuls ve momentumun aynı kavramlar olduğu düşünülmektedir. 7. Momentumu tanımlayan öğrencilerin, çarpma ya da cisimlerin çarpması şeklinde ifadeler kullanmaları, momentumun çarpışmalardan ibaret olduğunu düşündüklerini göstermektedir. 8. Momentum ve moment kavramları, isim benzerliğinden ötürü bazı öğrenciler tarafından karıştırılmaktadır. 9. Momentumun skaler bir büyüklük olduğu, yönünün önemli olmadığı sanılmaktadır. 10. Momentumun vektörel olduğu bilinse dahi, momentum vektörü öğrenciler tarafından gösterilememekte, hız vektörüyle aynı yönde olacağı idrak edilememektedir. 11. Öğrenciler, momentumu enerji kavramıyla açıklamaya çalışmakta, hatta momentumun enerji olduğunu zannetmektedirler. Bunun nedeni olarak, momentum ve kinetik enerji ifadelerinin her ikisinin de kütle ve cismin hızına bağlı olmaları, dolayısıyla bağlantılı hatta aynı oldukları düşünülmektedir. Burada, momentumun vektörel oluşu ve buna bağlı olarak vektörel işlemler gerektirmesi, buna karşı enerjinin skaler olduğu ve skaler işlemlere tabi tutulması gerektiği göz önünde bulundurulmamaktadır. 12. Öğrenciler, işlemlerde genelde birim kullanmadıkları için olsa gerek, momentumun birimini ifade etmekte zorlanmakta, Newton, kg.m/s2, joule, kg-f gibi birimler kullandıkları görülmektedir. Buradan öğrencilerin boyut analizi yapamadıkları da anlaşılmaktadır. 13. Momentumun her zaman korunduğu sanılmakta, dış kuvvet varken korunmadığı bilinmemektedir. 14. Televizyon ve sinemada görülen bazı olayların momentum gibi bazı fiziksel nicelikleri öğrencilerin yanlış algılamalarına neden olduğu görülmektedir. Örneğin; bir tabancadan çıkan küçük bir mermi çekirdeği bir insana saplandığında, filmlerde adamın geriye doğru sürüklendiği hatta uçtuğu görülmektedir. Halbuki insanın kütlesi çok büyük olduğunda ve sistem için momentum korunacağından adam ayaklarında bir paten varsa az bir miktar geriye gidecektir. Yani filmlerdeki abartı sahneler yanlış algılamalara neden olmaktadır. 1. MEB Fizik II kitabında, önce momentum daha sonra ise enerji kavramı verilmiş. Ancak momentum anlatılırken, çarpışmalarda kinetik enerjinin korunup korunmamasından bahsedilmektedir. Oysa bizce olması gereken, önce enerji konusunun onun ardından da momentum konusunun verilmesi gerektiğidir. Böylece konular üst üste düzenli olarak ve daha anlaşılır bir şekilde öğrenilecektir. 2. Yine aynı kitapta, momentumdan önce itme kavramı verilmiş ve daha momentumdan bahsedilmeden, itmenin momentumdaki değişme olduğu söylemiş. Halbuki öğrenci, henüz momentumun ne olduğunu bilmemektedir. 3. Esnek olmayan çarpışmanın daima kenetlenme ve ortak hızla hareket etme şeklinde ifade edilmiş olduğu görülmektedir. Oysa, kenetlenme olmadan da esnek olmayan çarpışma görülebilmektedir. 4. Kitapta, Momentumun korunduğu, kinetik enerjinin korunmadığı çarpışmalara, esnek olmayan çarpışma denir ifadesi kullanıldıktan sonra, Örneğin; lastik bir topun katı bir yüzey ile çarpışması yüzeyle temasta iken topun şekli değiştiğinden ve kinetik enerjinin bir kısmı kaybolduğundan esnek olmayan çarpışmadır. şeklinde bir örnek vermesi yanlıştır. Çünkü, bu örnekte kinetik enerjinin yanı sıra, momentum da korunmamaktadır. 5. MEB Fizik II kitabında, momentum daima korunur şeklide bir ifade kullanılmış. Oysa, momentum her zaman korunmaz. 6. Kitapta, dış kuvvetlerin momentuma etkisinden hiç bahsedilmemiş. 1. Günlük hayattaki iş kavramıyla, fiziksel anlamdaki iş karıştırılmaktadır. 2. İşin uygulanan kuvvet doğrultusundaki yer değişimi ile kuvvetin ya da yer değiştirme doğrultusundaki kuvvet bileşeni ile yer değiştirmenin çarpımı olduğu anlaşılamamakta, iş ifadesindeki; W = F.x.Cos bağıntısında açının nere ile yaptığı açı olduğu ya da karıştırılmaktadır. 3. Aynı şekilde Cos yerine Sin alınabilmektedir. 4. İşin enerjiye eşit olduğu sanılmaktadır. Halbuki iş = enerji değişimi olacaktır. 5. Öğrencilere işin skaler mi yoksa vektörel mi olduğu sorulduğunda öğrencilerin karar veremedikleri ya da tereddüt ettikleri gözlenmiştir. Bu sorun işin kuvvet ve yer değiştirmenin skaler çarpımları olduğu ve sonucun skaler olacağı verilerek giderilebilir. 6. İşin birimi olan N.m'nin joule'e eşit olduğu anlaşılamamaktadır. 7. Güç, iş yapma hızı olarak tanımlanmaktadır. Güç için birim zamanda yapılan iş denmektedir. Ancak öğrenciler, güç kavramını günlük hayattaki güç ile karıştırmaktadırlar. 8. Watt.h güç birimi sanılmakta, watt.h'in enerji olduğu görülememektedir. Ayrıca watt kavramının J/s ile eşit olduğu da bilinmemektedir. 1. İş konusu anlatılırken skaler çarpımdan bahsedilmemiş. Oysa ki bahsedilmiş olsa bazı kavram yanılgılarının önüne geçilebilecektir. Ben üniversite öğrencisiyim. İtme momentum ve güç arasında bi ilişki var mı, var ise mantığı nedir bunu öğrenmek istiyorum. Teşekkürler.."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/itu-bilim-merkezi-acildi/", "text": "İstanbul Teknik Üniversitesi'nin 6-16 yaş grubu için kurduğu bilim merkezi açıldı. Optik yanılsama, mekanik, enerji, matematik, DNA, uzay, uçak, titreşim, dalga, ses ve fizik ile ilgili birçok teoriyi uygulama yoluyla öğreten 120 adet eğitici birimden oluşan bilim merkezi , gençlere merak ve hayal ettikleri ile nasıl ve nedenlerine ilişkin çözümler sunuyor. 3 bin 500 metre kare alan üzerine kurulu merkezi ziyaret eden öğrenciler, bilimsel kavramları uygulamalı olarak görme ve öğrenme olanağına sahip olacak. Merkezde görevli eğitmenler, öğrencilere hem eğitim birimlerinin nasıl çalıştıkları konusunda yardımcı olacak hem de öğrencilerin sorularına cevap verecek. İTÜ Taşkışla Yerleşkesi'nde oluşturulan bilim merkezinin açılışında konuşan Rektör Prof. Dr. Faruk Karadoğan, yapılan bir yanlıştan dönebilmenin mutluluğunu yaşadıklarını, gençlere bilimin güzel yüzünü en ilginç deneysel düzeneklerle sunma olanağına yeniden kavuştuklarını söyledi. Karadoğan, \"Kapatılan ve dağıtılan Deneme Bilim Merkezi sıfırdan başlanarak yeniden kurulmuş bulunmaktadır. Gençler, eğlence içinde bilime yaklaştırılacak, öğrenmenin, öğrenmek için sorgulamanın önemine en doğal yoldan burada ulaşacaklar\" dedi. Merkezin 3 yıllık bir çalışma sonucu bugünkü yapısına kavuştuğunu, yapılan çalışmaların da sürekli olması için birtakım tedbirler aldıklarını anlatan Karadoğan, önlemlerin başında atölye kurulması ve bu işe devam edecek elemanların bulunmasının geldiğini söyledi. Bilim ve toplum parkları projesi kapsamında üniversitenin Ayazağa Yerleşkesi'nde Havacılık Bilim ve Toplum Parkı'nın temelinin atıldığını belirten Karadoğan, Doğa ve Bilim Tarihi Müzesi, Madencilik ve Deprem Bilim ve Toplum parkları çalışmaları da yapıldığını kaydetti. Bilim merkezinin, üniversitenin Ayazağa'daki bilim ve toplum merkezlerine bağlanması için İTÜ Ayazağa metro inşaatının hızlandığını belirten Prof. Dr. Faruk Karadoğan, \"İstanbul'un her yerine toplu taşıma yapılabilecek ve daha çok gencimiz bu olanaklardan yararlanabilecek. Daha çok şey öğrenecek ve daha sorgulayıcı bireyler olacaklar\" dedi. İTÜ Bilim Merkezi Müdürü Yrd. Doç. Dr. Murat Çakan da, İstanbul'da alanında ilk merkez olmayı planladıklarını söyledi. Çakan, gençlerin deneme yoluyla öğrenme yeteneklerini geliştirmek istediklerini belirterek, merkeze 2 aylık deneme sürecinde randevu ile öğrenci kabul edeceklerini, daha sonra ise öğrencilerin aileleri ile buraya gelebileceklerini dile getirdi. Merkeze Taksim'den kolayca ulaşılabildiğini vurgulayan Çakan, yaklaşık 100 gösteri ve eğitim birimi vasıtasıyla gençlerin bilimi deneyerek öğrenebileceklerini söyledi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/itu-robot-olimpiyatlari-duzenliyor/", "text": "İstanbul Teknik Üniversitesi 24-26 Nisan 2007'de İTÜ Robot Olimpiyatları'na evsahipliği yapacak. İTÜ Kontrol ve Otomasyon Kulübü Türkiye genelinde herkesin katılabileceği bir robot şenliği gerçekleştiriyor. İTÜ Elektrik-Elektronik Fakültesi ile işbirliği içinde üniversite ve lise öğrencilerine destek olan OTOKON, tüm Türkiye'den robot meraklılarını İstanbul'da konuk edecek. İTÜ Süleyman Demirel Kültür Merkezi'nde gerçekleşecek organizasyonda 7 kategoride yarışmalar yapılacak. İTÜ Robot Olimpiyatları'nda konunu uzmanları çeşitli seminerler ve konferanslar verecek. Profesörler ve robot çalışmalarında öne çıkan isimler, Türkiye'nin bilim ve teknolojideki durumunu tartışacak, robot bilim konusunda neler yapılması gerektiğini masaya yatıracak. İTÜ Robot Olimpiyatları, Türkiye'de gerçekleştirilen robot projelerinin endüstri ve kamusal alanda daha çok ilgi çekmesi ve katma değeri yüksek projelere yatırım yapılması için kamuoyunun bilinçlendirilmesini hedefliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/iv-uluslararasi-fizik-ogrencileri-kongre-ve-festivali/", "text": "Bilindiği gibi 2005 yılı UNESCO tarafından 'Dünya Fizik Yılı' ilan etmiştir. Gerçekte tüm bilim dalları ve özellikle fizik bilimi, böyle cesaret verici kararlar ile büyük ilerlemeler kaydedebilir. Avrupa Fizik Derneği 'nin bir üyesi olan Türk Fizik Derneği bu kararı bütün üyeleriyle birlikte mutlulukla karşılamış ve bu karar doğrultusunda çeşitli etkinlikler planlamıştır. Bunlardan birisi de 'TFD IV. Uluslararası Fizik Öğrencileri Konferansı ve Festivali, 'dir. Bu konferans ve festival, TFD İzmir Şubesi tarafından düzenlenmekte olup 31 Ağustos 03 Eylül 2005 tarihleri arasinda Dokuz Eylül Üniversitesi'nin İzmir Seferihisar Konferans ve Dinlenme Merkezi'nde yapılacaktır. |Konferans Avrupa ve Türkiye'den bütün fizik lisans ve fizik yüksek lisans öğrencilerine açıktır. Konferansın bilimsel programı, katılımcıların fizik bilimindeki son gelişmeler hakkında bilgi sahibi olmalarını ve lisans düzeyinde sıcak ve bilimsel bir ortam yaratmayı amaçlamaktadır. Etkinliğin festival bölümünde ise değişik oyunlar ve yarışmalarla toplantı daha da eğlenceli ve sosyal içerigi zengin hale gelecektir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/izafiyet-teorisi-pulsarda-sinaniyor/", "text": "Bilim insanları, Einstein'ın İzafiyet Teorisi'ni iki ölü yıldız üzerinde deniyor. Çiftli halde bulunan ölü yıldızları gözlemleyen uzmanlar, bir yıldızın diğerinin uzay-zaman bükümündeki davranışlarını İzafiyet Teorisi'ne veri olarak kullanıyor. Bilim ekibi, gözlemlerin Eintein'ın teorisiyle yüzde 0.05 hata payıyla örtüştüğünü vurguluyor. Araştırma ekibinden Manchester Üniversitesi Jodrell Bank Gözlemevi uzmanı Michael Kramer, çiftli pulsar sistemin bazı kozmolojik teorik sınamak için uygn bir deney nesnesi olduğunu belirtiyor. Einstein'ın İzafiyet Teorisi, kütle ve kütleçekimin uzay-zamanın bir getirisi olduğunu, maddelerin fiziksel 3 boyut kadar aynı zamanda 4'üncü bir zaman boyutunda varlık bulduklarını savunuyor. Zaman boyutu sayesinde aynı nesne, kendisine izafi hale gelebiliyor. Kramer ve ekibi, 2.000 ışık yılı uzaklıktaki çiftli pulsar sistemi 3 yıl önce keşfetti, sistem iki dev yıldızın nötronlaşmış kalıntılarından oluşuyor. Nötron çekirdekleri birbirlerinin etrafından 2.4 saatte bir tur atıyor, nötron çekirdekleri saatte 1 milyon km'den daha yüksek bir hızla dönüyor. İki nötron yıldızı her gün birbirlerine 7 mm yaklaşıyor. Hızlı dönüşleri esnasında nötronlar Güneş'ten daha ağır hale geliyor; uzmanlar yıldızların her birinin 'bir kent büyüklüğünde' olduğunu tahmin ediyor. Bu uzay için oldukça yoğun bir ebat. Nötronların açığa çıkardığı radyo dalgaları Dünya'ya kadar ulaşıyor. Bilim insanları, nötronların çıkardığı radyo dalgalarını bir saatin tik-tak'larına benzetiyor. Dünya'ya ulaşan radyo dalgalarını inceleyen uzmanlar, bir nötronun çıkardığı radyo dalgasının eş-yıldızın uzay-zaman bükümünden nasıl etkilendiğini, ne gibi değişimlere uğradığını anlamaya çalışıyor. Araştırma ekibinden ABD'nin West Virginia Üniversitesi uzmanı Duncan Lorimer BBC'ye yaptığı açıklamada, nötronların yörüngelerinin birbirine teğet olduğunu belirterek Bir nötrondan gelen radyo sinyalinin diğerinin uzay-zaman bükümünde nasıl bir gecikmeye uğradığın ölçebiliyoruz dedi. Gözlemlere göre, bir radyo sinyalinin diğer nötronun uzay-zaman bükümünde uğradığı gecimke saniyenin 90 milyon'da biri kadar, artı/eski 0.0005, diğer bir deyişle yüzde 0.05 kadar. Bir pulsar diğerinin kütleçekiminin arkasında kaldığında, arkadakinin radyo sinyali yavaşlıyor. Einstein'ın teorisine göre, çiftli pulsar sistemler uzay-zamanda kütleçekimsel dalga veya titreşim olarak tanımlanabilecek hareketler yaratıyor. Bu hareketler evrende ışık hızıyla yayılıyor. Nötronlar her bir dalga gönderiminde güç yitiriyor ve sonuçta birbirlerine giderek yaklaşıyorlar. Bilim dünyası Einstein'ın teorilerini genel hatlarıyla kabul ederken, evrenin büyük resmi ile Kuantum fiziğinin atom-altı parçacıkların dünyasını örtüştürmeye çabalıyor. Bilim ekibinin başkanı Kramer, İzafiyet Teorisi'nin öne sürdüğü ilkelerin kara delikler üzerinde de sınanması gerektiğini vurguluyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/izafiyetteorisi-com/", "text": "Albert Einstein'ın, fizik alanında çığır açan ve bugün bile, insanlarin kafasında soru işaretleri oluşturmaya devam eden \"Izafiyet Teorisi\"ni, anlasilir kılmak amacı ile hazırlanmakta olan mükemmel bir çalışmayı sizlerle paylaşmak istiyoruz. Bu çalısma Nezih Kanbur tarafından bir multimedya cd olarak hazirlanmaktadir ve içerik olarak da; Aristoteles'ten Einstein'a kadar olan dönemde hızın izafi yapısının nasıl şekillendiğini anlatmaktadır. www.izafiyetteorisi.com adresinden çalışmanın detaylarına ulaşabilir ve hazırlanmış olan tanıtım filmini izleyebilirsiniz. Emek, özveri ve fizik sevgisinin bulustugu bu çalismanin her bakimdan mükemmel olmasi, hem hepimiz için iyi bir kaynak ortaya çıkmasına, hem de bu kadar üst düzey bir çalışmanın ortaya çıkması ile gurur duymamıza vesile olacaktir. Bu çalışmayı hazırlayan Nezih Kanbur; anlatımın daha da etkili olabilmesi için biz fizikçilerin desteğini beklemektedir. Onlinefizik.com'un değerli kullanıcılarının bu konu hakkında gereken desteği ve motivasyonu eksik etmeyeceklerine eminiz. Siz değerli kullanıcılarımızdan, İzafiyet Teorisi'nin etkili ve daha anlaşılır biçimde anlatılmasında gönüllü olarak yardımcı olabileceklerin, değerli fikirlerini paylaşmak isteyenlerin webmaster@onlinefizik.com adresine yazmalarını bekliyoruz.Bu güzel projenin gerçektende arzu edilen hedeflere ulaşılmasında göstereceğiniz hassasiyet için şimdiden teşekkürlerimizi sunarız. Nezih Kanbur tarafından hazırlanmakta olan İzafiyet Teorisi multimedya cd'si ile ilgili ayrıntılı bilgiye www.izafiyetteorisi.com adresinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/james-chadwick/", "text": "İyi bir ilk ve orta eğitimden sonra Manchester üniversitesi fizik bölümünden 20 yaşında mezun oldu. Verilen bir burstan yararlanarak ve Geiger ile çalışmak amacıyla Almanya'ya gitti. Almanya savaşa girince bir at ahırına kapatıldı. Fakat çeşitli Alman fizikçilerinin yardımlarıyla 1919 yılında İngiltere'ye dönüp araştırmalarına başladı. Rutherford ile birlikte çeşitli elementlerin alfa parçacıklarıyla bombardımanı üzerinde çalıştı. Bu deneylerden elde ettiği verileri atomların çekirdekleri üzerindeki artı yükün hesabında kullandı. Aldığı sonuçlar Moseley'in geliştirdiği atom numaraları kuramına uyuyordu. 1920 yılında atomun iki parçacığı olduğu biliniyordu: J.J. Thomson'un bulduğu elektron ve Rutherford'un keşfettiği proton. Protonların tamamı çekirdekteydi. Ama çekirdek atom kütlesinin çoğunu oluşturacak sayıda proton içeriyorsa yükü büyük bir artı değerde oluyordu. Örneğin, helyumun dört protonluk bir kütlesi vardı fakat yükü iki proton karşılığı idi. O halde, çekirdekte geri kalan iki protonluk yükü giderecek birkaç elektron bulunmalıydı. Fakat elektronlar çok hafif parçacıklar olduklarından kütleyi etkileyemezlerdi. Hatta elektronlar, protonları bir arada tutan çimento gibi düşünülüyordu. Çünkü elektron olmadan aynı yükteki protonların bir arada duramayıp ayrılacakları sanılıyordu. Bu görüşe göre, helyum çekirdeğinde dört proton ve iki elektron bulunmalıydı ki kütlesi dört ve yükü net artı iki olsun. Fakat fizikçilerin çoğu bu elektronlu çekirdekten rahatsız oluyor, yüksüz bir parçacığın varlığından şüpheleniyorlardı. Bu düşüncelerle Chadwick ve Rutherford gizemli parçacığı aramaya koyuldular fakat sonuç alamadılar. Güçlük, yüksüz parçacıkların hava moleküllerini iyonlaştırmamasıydı. Çünkü atomun parçacıklarının kolayca saptanması bu iyonlaştırma sayesinde mümkün oluyordu. 1930 ve 1932 yıllarında Bothe ve Joliot-Currie'lerin yaptıkları deneyler, berilyum gibi hafif elementlerin alfa parçacıklara tutulması sonucu ışınma tespit ettiler. Bu, parafinden protonlar yayılmasından anlaşılıyordu. Fakat hiç kimse bu olayı açıklayamadı. Chadwick bu araştırmaları yeni deneyler yaparak sürdürdü. Ona göre akla yakın tek açıklama, alfa parçacıklarının berilyum atomu çekirdeğinden yüksüz parçacıkları çıkardığı ve bu yüksüz parçacıkların da parafinden protonları dışarı atmasıydı. Böylece, varlığından şüphelenilen yüksüz parçacık nötronu, bulmuş oldu. Daha sonraki araştırmalar nükleer tepkimelerin başlamasında büyük rolü olduğunu gösterdi. Buluşunun bu önemi dolayısıyla Chadwick 1935 yılı Nobel fizik ödülünü aldı. O zamanlar uranyum fizyonunun da nötron sayesinde başladığı henüz bilinmiyordu. Üç yıl sonra Hahn ve Meitner bunu da bulup Chadwick'in buluşunun önemini bir daha gösterdiler. Nötronun bulunmasıyla artık atom çekirdeğinde elektron bulunduğu görüşü geçersiz oldu. Fakat bu kez Heisen Berg, çekirdeğin proton ve nötrondan oluştuğunu ileri sürdü, yani helyum çekirdeği iki proton ve nötron içeriyor böylece kütlesi dört ve yükü de artı iki oluyordu. Belli bir elementin izotopları hep aynı sayıda proton içeriyor dolayısıyla çekirdek çevresindeki elektron sayıları da eşit oluyordu. Elementlerin kimyasal özelliklerinin elektronların sayı ve dizilişlerine bağlı olduğu anlaşıldı. İzotoplar ise aynı elementin değişik sayıda nötron içermesi sonucu oluşuyorlardı. Örneğin, iki cins klorin atomundan biri 17 proton ve 18 nötronla 35 kütleli ve diğeri de 17 proton ve 20 nötronla 37 kütlelidir. Onun için birine klorin 35 ve diğerine klorin 37 denilmektedir. Bütün bu buluş ve çalışmalarla 20 yıl kadar önce Soddy ve Asfon'un ortaya koydukları izotoplar kuramı bilimsel temele kavuşmuş oldu. Çekirdeğin proton ve nötrondan oluştuğu sonucuna varılması biri dışında bütün kuşkuları gidermişti. Fakat hepsi artı yüklü parçacıkları bu kadar dar bir yerde tutan neydi? Bu soruyu cevaplandırmak için üç yıl sonra sonuçlanacak Yukawa'nın çalışmalarının sonuçlarını beklemek gerekiyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında ve Meitner'in fizyon olayını açıklamasından hemen sonra fakat Amerika'nın el atmasından çok önce, Chadwick İngiltere'nin Atom Bombası Projesi'nin başına geçti ve önemli çalışmalar yaptı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/james-clerk-maxwell/", "text": "Maxwell bir idealistti. Platon'dan Descartes ve Spinoza'ya felsefe tarihinin en iyi okuyucularından biriydi. Bu tarihten Doğanın özdeğin mantıksal/ussal örgütlenişi olduğunu öğrendi. İnsan usunun kategorilerinin kendinde-evrenin de kategorileri olduğunu, Doğanın ancak ona usu ile yaklaşan fizikçiye yanıt verebileceğini kavramadı. Ve tüm kuramsal çalışmasında doğanın usunu, doğanın mantıksal yapısını, düzen ve uyumunu bulmaya çabaladı. Maxwell'in evreni ussaldır, yasaldır, uyumludur, anlamlıdır. Gözlem ve deneyim dediğimiz verilerin gerçekte kavramın belirlenimleri olduğunu kabul eden a prirori bilim yöntemi bilimin yalnızca arı kuram boyutuna indirgenmesi anlamına gelmez. Bu düşüncesiz görgücünün sanısıdır. Tam tersine, gerçek kuram o denli de özdeksel olgusallığın tam yüreğinden kavranışıdır, sözcüğün en tam anlamıyla en yararlı olabilendir, modern yaşamda teknoloji dediğimiz ve insanlığın gönenci için olduğu gibi sadistik erekler için de kullanılabilen tüm bilimsel uygulayımın olanağıdır. Arı fizik hiçbir 'yararcılığı,' hiçbir pragmatizmi göz önünde tutmaz. Tersine, usun eytişimsel özgürlüğüne yabancı tüm böyle kaygıları, düşünceyi özgür işleyişinde engelleyen tüm öznel dürtüleri dışlar. Ama böylelikle 'yarar' kavramının kendisinin tözü olan alanın gerçekliğini saptama şansını kazanır. Maxwell'in Edinburgh'ta İngiliz akademizminin mızmızlığından uzakta dinginlik içinde yaptığı çalışması optik, elektrik ve manyetik kuramları tek bir elektro-manyetik alan kavramında birleştirerek tümünün de aynı temel yasaların değişik belirişleri olduğunu gösterdi. Tüm bunları ve ayrıca radyo dalgalarını, radar, ve ısının yayılımı fenomenlerini benzersiz ve büyüleyici bir eşitlikler dizgesinde birleştirdi. Çok genç yaşta ölen Maxwell'in fizikte ileri sürdüğü kimi kuramlar ancak ölümünden uzun bir süre sonra tanıtlanabildiler. Örneğin ivmelendirilen yüklü bir parçacık tarafından üretilen ışımanın ışık ile aynı hızla yayılmasının deneysel doğrulamasını göremedi. Einstein'ın görelilik kuramında bile göreli kılınamayan bu olgu modern fiziğin bütününde en önemli buluşlardan biri olma değerini taşır. Maxwell'in kavramları yirminci yüzyıl fiziğindeki ikinci büyük yeniliğe, nice kuramına götüren mantıksal yolu da gösterdiler. Maxwell'in Faraday'a, görgül olanın ötesinde matematiğe ve en yalın kuramcılığa bile hoşgörüyle bakamayan bu harika ''deneysel araştırmacı''ya borcu, aralarındaki tüm benzemezliğe karşın, ölçüsüzdür. Matematikte aşağı yukarı hiçbir bilgisi olmayan ''Faraday'ın incelemelerini okumayı sürdürürken,'' der Maxwell, ''onun fenomenleri kavrama yönteminin de matematiksel bir yöntem olduğunu algıladım, üstelik alışıldık matematiksel simgeler biçiminde anlatılmış olmasa da.'' Maxwell Faraday'ın deneyler yoluyla türettiği kavramsal yapıyı matematikselleştirdi. Ama matematikçi Maxwell'in çalışması gözlemci ve deneyci Faraday'ın kavramlarının matematiksel terimlere çevrilmesinin çok ötesine geçer. Aslında, Faraday'ın matematiğin ötesine giden deneysel kavramları ile karşıtlık içinde, Maxwell matematiksel kavramsallaştırmanın deneyselin ötesine geçebildiğini gösterir. Maxwell'in alan kuramı ile ilgili buluşları ilk kez Heinrich Hertz tarafından 1877'de, Maxwell'in ölümünden sekiz yıl sonra, deneysel olarak doğrulanır. Maxwell'in kendisi görgül araştırmaya hiç de ilgisiz değildi ve başka pekçok deneysel aygıt tasarının yanısıra, yüzyılın en büyük araştırma özeklerinden biri olan Cavendish laboratuarının tasar ve yapımının sorumluluğunu da üstlendi. Maxwell bir idealistti. Platon'dan Descartes ve Spinoza'ya felsefe tarihinin en iyi okuyucularından biriydi. Bu tarihten Doğanın özdeğin mantıksal/ussal örgütlenişi olduğunu öğrendi. İnsan usunun kategorilerinin kendinde-evrenin de kategorileri olduğunu, Doğanın ancak ona usu ile yaklaşan fizikçiye yanıt verebileceğini kavramadı. Ve tüm kuramsal çalışmasında doğanın usunu, doğanın mantıksal yapısını, düzen ve uyumunu bulmaya çabaladı. Maxwell'in evreni ussaldır, yasaldır, uyumludur, anlamlıdır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/james-prescott-joule/", "text": "James Prescott Joule, (d. 24 Aralık 1818, Manchester 11 Ekim 1889). İngiliz fizikçi. \"enerjinin korunumu\" kanununa da rehberlik etmiştir. bilmektir. Tabiat kanunlarını bilmek Allah'ı bilmektir. Kendisi, çeşitli formlar kurmuş olan ve temelde: enerji, mekanik, olan enerjinin korunumu yasasını oluşturmuştur. James Prescott Joule, elektrolizi, gelişmekte olan elektro kimyaya kazandırmıştır. olan James'in erkek kardeşi, babasının ismi olan Benjamin ismindeydi. izledi. Joule, John adında daha genç bir kardeşe sahipti. Joule'ün babası Benjamin, varlıklı bir adamdı ve Manchester'da, rahatsızlığı boyunca ki işlemleri, erkek kardeşi Taylor yaptı. boyunca kendini iyi geliştirdi. O, iyi bir gençlik dönemi geçirdi. bir yer olan Lake Windemere'de 198 fitte olduklarını söylediler. söyleyip önce, kendiliğinden olan doğal rezervi oluşturdu. John Dalton, James'e titiz bir deney yapıcı olması gerektiğini aşıladı. sonra teknik yapısı çok yüksek bir laboratuar kullanımında ısrar etti. bir hassas alet mertebesi doğruluğunu buldu ve de zamanla yaşattı. evlendi. Joule Alp'ler de çalışırken, balayı'nı için çok zaman harcadı. daha sonra da 1854'te Alice Amelia adında bir kız çocuğa sahip oldu. Joule'ün esi ve ikinci erkek çocuğu 1854'de yaşamlarını yitirmişlerdir. Joule, 1837'de başlayıp 1856'ya kadar ailesinin bira fabrikasında çalışmıştır. -1850)'tır. Onun denemesi'nin sunusu olarak Joule keşfedişi: güçlü motor orantılı üründe, Daha ciddi birisi denemelerini, Joule'ün kanununa yol göstermek için götürdü. kurarak ısıyla ve başka ilkelerle enerjiyi bağlamıştır. Onun gerek çalışması olan enerji miktarı değeri için bir birim ısı üretmek, ve de ilk kez elektriksiz olarak bunu basardı. Başarısını hiç enerji kullanmadan, geliştirerek tam mekanik eşit ısı belirledi. ve ısının nasıl çevrildiğini aydınlatıyor. her zaman bir fahrenhayt arttırmaktı ve bunun için 1850'ye kadar çalıştı. birlikte çalışmadan, zihinler için büyük başarılara birleşerek sahip oldular. başka pratik araştırma gün gün oluşmuş ve artış göstermiştir. seçmesi, çalışma sekli ve çalışmanın konusuydu. zaman sahip olmayı hak ettiği araç gerece sahip olamamasıydı. gereçten çok daha fazla kullanışlı olurdu. Joule beyin dejenerasyonunun bir türü olan hastalığına daha fazla dayanamadı. kendisine Allah'ı tanıttığına inanan bilim adamlarından biridir. anılmaya başlandı. 1J, 1N'luk bir kuvvetle 1m boyunca yapılan ise eşit oldu. 11 Ocak 1898 Cuma günü aksamı 12 Wardle yolu, Sale adresinde öldü. Bütün hayatı boyunca Manchester bölgesinde yasadı. 1850'de Royal Society'ye üye seçildi; yayımladığı sayısız inceleme yazısı, 1884'te Scientific Papers baslığı altında derledi. yayılan bir gazın uğradığı sıcaklık değişimi. Sıcaklığa ve gazın cinsine göre, bu değişiklik soğuma veya ısınma seklinde olabilir,"} {"url": "https://www.onlinefizik.com/james-watt/", "text": "Endüstüriyel devrimin oluşmasında önemli rol oynamıştır. Gemi işleten zengin bir baba ve kültürlü bir annenin oğlu olarak dünyaya gelen James; çocukken sık hastalandığı için okula devamlı gidememiş, evde annesi tarafından eğitilmiştir. 17 yaşında iken annesini kaybetmiş ve babasının işleri kötüleşmiştir. Londra'ya bir seneliğine ölçüm aletleri yapımını öğrenmeye giden Watt, Glosgow'a dönüp bu mesleği icra etmek istemişti. Fakat 7 sene çıraklık yapma zorunluluğundan, İskoçya'da başka bir ölçüm aletleri yapımcısı olmamasına rağmen, Demirciler Locası tarafından başvurusu red edilmiştir. Watt bu durumdan, kendisine Glosgow Üniversite'sinde atölye öneren profesörler tarafından kurtulmuş, fizikçi ve kimyacı olan profesör Joseph Black kendisine hocalık etmiştir. Atölyenin açılmasından 4 sene sonra Watt buhar gücü üzerinde çalışmaya başlamış daha önce hiç görmemiş olmasına rağmen bir prototip yapmaya çalışmıştı. 1765'de Thomas Heathfield yaptığı bir model üzerinde uğraşarak buhar makinesini çalıştırmayı başardı. 1767'de kuzeni Margaret Miller ile evlenmiş ve 6 çocuk sahibi olmuştur. Tam kapsamlı bir buhar makinesi geliştirmeye çalışan Watt'a Carron Demir İşleri şirketinin kurucusu Joh Roebuck maddi olarak destek olmuştur. Hemen başarılı olmayan tasarım maddi sıkıntıya düşünce Watt 8 sene anketçilik yapmıştır. Roebuck iflas edince, Matthew Boulton patent haklarını satın almış ve Watt ile 25 yıl sürecek başarılı bir ortaklığa imza atmıştır. Birmingham Merkez Kütüphanesi önündeki Watt'a ait heykelSonunda 1776'da başarı ile üretilen buhar makineleri ticari olarak satılmaya başlamış ve çoğunlukla madenlerden suyu pompalamak için talep edilmiştir. Geniş kullanımı, Boulton'un önerisi ile ileri-geri hareketin Watt tarafından dönüş hareketine çevrilmesiyle başlamıştır. Sonraki 6 yıl içinde tasarımda çeşitli iyileştirmelerde bulunan Watt, gücü kontrol etmek için valf ve buhar basınç göstergesi eklemiştir. Bu gelişmeler ile Heathfield'in buhar makinesinden 5 kat daha verimli bir makina ortaya çıkmıştır. 1794'te Boulton ve Watts şirketini kuran ortaklar, sadece buhar makinesi üretmeye yöneldiler. 1824'te şirket 1164 buhar makinesi üretmişti. Boulton başarılı bir iş adamı olduğunu kanıtladı ve her ikisi de zengin oldular. 1800'de patent ve ortaklık sonra erince Watt emekliliğe çekilmiş; şirketi oğullarına devir etmişlerlerdir. Emekliliğinde değişik icatlara devam eden Watt, teleskop ile mesafe ölçümü, mektup koyalama cihazı, yağ lambasında iyileştirmeler, buhar merdanesi ve heykel kopyalama cihazı geliştirmiştir. İkinci eşi ile Almanya ve Fransa'yi gezmiş, Wales'te bir malikane alarak restore etmiştir. SI güç birimi watt kendisine itaf edilmistir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/japonlardan-akilli-eldiven/", "text": "Japonya'da bir firma, kullanıcının tuttuğu cisimleri tanıyan ve yapabileceği hatalar konusunda uyarabilen, hatta hava durumunu bile bildiren bir akıllı eldiven geliştirdi. Japon Global Original Vivid şirketi tarafından geliştirilen ve üzerine bir barkod okuyucusu yerleştirilen eldiven, örneğin, kullanıcısı çantasını, cep telefonunu ve anahtarlarını sırasıyla aldığında, topladığı verileri bilgisayara iletiyor. Gelen veriler doğrultusunda, bu kişinin gitmekte olduğunu anlayan bilgisayar da bir hoparlör aracılığıyla bu kişinin televizyonu kapatmadığını, pencerenin aralık kaldığını, bir şemsiye alsa iyi olacağını, zira meteorolojinin yağmur uyarısı yaptığı gibi uyarılarda bulunuyor. Tagged World adlı bu konseptin yaratıcılarından Tomoya Tasaki adlı mühendis, gelecekte belki de tüm cisimlere ne olduklarına ve özelliklerine dair elektronik etiketler olan barkodlar ekleneceğini, bu verilerin de uygun amaçlarla kullanılabileceğini belirtti. Bu radyofrekans aracılığıyla tanıma özelliğine sahip barkod okuyuculu eldivenin başka kullanım alanları olabileceği de belirtiliyor. Bu eldivenle arada bir araç veya kesici olmadan bir cihazın kumanda edilebileceği, örneğin, bir masaya veya bir duvara yerleştirilen bir barkodun üzerine, eldivenli el yaklaştırılarak, televizyonu aç veya klimayı kapat ya da noel ağacının ışıklarını aç yazarak komut verilebileceği düşünülüyor. Japonya'da birçok şirket, barkod ve temas etmeksizin parmak komutu üzerine uygulamaların çeşitli ürünlere entegrasyonu ve kullanımı konusunda çalışmalar yürütüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/japonlardan-insansi-robot/", "text": "Japonya Bilgisayar ve İletişim Teknolojileri Enstitüsünden mühendisler, karşıdaki kişiye bir mesaj iletmek için gerekli olan bazı kelimeleri uygun hareketlerle söyleyebilen insanı bir robot yapmayı başardıklarını belirttiler. Başka robotların konuşurken hareket ettiği ancak çıkardığı kelimeler ve hareketler arasındaki bağlantının önceden tasarlandığı ve her zaman anlamlı olmadığı göz önüne alındığında dünyada ilk kez bir makineye anlaşılır ve mantıklı bir şekilde kendini ifade etmek için birbiriyle uyumlu söz söyleme ve hareket etme yeteneği sağlayan bir mekanizma tasarlanmış oldu. Japonya Bilgisayar ve İletişim Teknolojileri Enstitüsü, devletin desteklediği çok sayıda Japon şirketi gibi robotları yaşlı ve küçük çocuklarla ilgilenmenin bir yolu olarak görüyor. Söz ve hareketlere göre iletişim kurabilen insansı robotu yapan araştırmacılar, toplumun yaşlandığını ve sosyal hayata katkıda bulunacak robotların tasarlanmasının kaçınılmaz olduğunu belirterek, Bu nedenle insansı robotun iletişiminin insanın diyaloğuna mümkün olduğunca çok yaklaşması gerektiğini vurguladı. Araştırmacılar, küçük çocukların, tamamen düzensiz şekilde hareket eden ya da aptalca konuşan bir robotu taklit ederek kötü alışkanlıklar edinmemesi gerektiğine dikkat çektiler."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/japonya-2025-8217-te-ay-8217-a-gidecek/", "text": "|Japon Uzay Araştırmaları Dairesi'nin tasarım aşamasında olan insanlı uzay gemisinin temsili resmi. Japonya, 2025 yılında Ay'a ilk insanlı uzay gemisini gönderecek. Sonraki yıllardaki ise hedef, Mars'a yolculuk. Japonya Uzay Araştırmaları Dairesi ulusal uzay planını açıkladı. Plan, Ay ve Mars'a insanlı uzay gemisi yollanmasına yaptığı vurgu itibariyle, ABD'nin vizyonu ile benzerlik gösteriyor. Plana göre, 2015 yılından itibaren Ay'a yolculuk ile ilgili çalışmalara başlanacak. Mars'a uçuş ise, 2025'ten sonra bir tarihte yapılacak. Japonya ilk etapta, iki insansız uzay aracını Ay'a göndererek uydu yörüngesinde manyetik alan deneyleri yapacak. Japonya 2025'ten sonra da Ay'da insanlı uzay istasyonları kurarak, uydu yüzeyinin altında maden araştırmaları yapmayı tasarlıyor. Plan, 2025'e kadar ilk 10 yıl uzay robotlarının geliştirilmesi ve insanlı uzay gemilerinin tasarımını öngörüyor. Diğer iddialı projeler arasında, sesin iki katı hızında uçan yolcu uçakları ve sesin 5 katı hıza ulaşacak hidrojen yakıtı kullanan insansız uçak bulunuyor. Asya'nın en gelişmiş uzay teknolojilerine sahip olsa da Japonya, ticari uydu sistemleri itibariyle henüz Avrupa'nın gerisinde. Japonya ayrıca, Ekim 2003'te uzaya ilk insanlı uçuşunu gerçekleştiren Çin ile de bir prestij yarışına girdi. Japonya Uzay Araştırmaları Dairesi'nin yıllık 2.6 milyar dolarlık bütçesi, NASA'nın 16.2 milyar dolarlık bütçesinin yanında güdük kalıyor. Japonya Uzay Araştırmaları Dairesi Başkanı Keiji Taçikava, insanlı uzay uçuşunun maliyetinin henüz belli olmadığını, bunun 10 yıl sonra açığa kavuşacağını söyledi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/japonya-ay-8217-da-uzay-ussu-kuracak/", "text": "Japonya 2025 yılında Dünyanın uydusu Ay'da insanlı bir uzay üssü kuracağını açıkladı. Japon Uzay Dairesi JAXA yetkilileri Ay'da uzay üssü kurma fikrinin bir süredir değerlendirildiğini ve projenin hükümetin nihai kararına kaldığını duyurdu. Üssün kurulması ile ilgili planın görüşülmek üzere, Mart sonuna doğru hükümete gönderileceği belirtildi. JAXA yetkilileri Ay'da uzay üssü kurulmasının Japonya'nın gelecek 20 yıllık dönemde en önemli projelerinden biri olduğunun altını çiziyor. Japonya'nın uzaya çıkmasının asıl getirisi ise, dünyanın en büyük ekonomilerinden birinin uzay yarışına katılacak olması. Daha önce ABD, Hindistan ve Çin Ay'a insanlı uzay uçuşları yapacaklarını duyurmuşlardı. Japonya'nın da bunların katılmasıyla, devler arasında bir uzay yarışı başlayacak. Bu yarışta Çin, Hindistan ve Japonya olmak üzere üç Asya ülkesi olacak. JAXA yetkilileri planla ilgili detay vermezken, Ay'da kurulacak uzay üssünün en az 2 milyar dolara malolacağını ifade ediyor. Bu rakam NASA'nın kendi kuracağı uzay üssü için gerekli olan 16.2 milyar dolara oldukça düşük kalıyor. Japonya'nın önde gelen gazetelerinden Mainichi Shimbun, JAXA'nın Ay'da kendi başına incelemelerde bulunacak yetenekte bir robot geliştirdiğini ve mekanik uzay adamının 2010 yılına dek uyduya gönderileceğini yazdı. Gazetenin haberine göre, Japonya'nın uzay planları arasında Ay'daki uzay üssünün güneş enerjisiyle çalışması ve Ay'a insan taşıyacak uzay kapsüllerinin Japon teknolojisi ile inşası bulunuyor. Asya'nın en gelişmiş ekonomisi Japonya, son yıllarda uzay çalışmalarında Çin'in gerisinde kaldı. Çin, Ekim 2003'te ilk insanlı uzay aracını yörüngeye çıkararak Japonya'yı gölgede bırakmıştı. Çin'in gelecekte yörüngede uzay istasyonları kurmak ve Ay'da insanlı uzay üssü kurmaak gibi planları olduğu biliniyor. Hindistan da 2015 yılında Ay'a insanlı uzay uçuşu yapacağını açıklamıştı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/jean-baptiste-joseph-fourier/", "text": "Bir terzinin oğlu olarak dünyaya gelen Jean Babtiste Joseph Fourier, henüz dokuz yaşındayken hem annesini ve hem de babasını yitirince Auxerre'deki askeri okula gönderildi. Fourier kendisini bu okulda çok iyi bir şekilde yetiştirdi. On iki yaşındayken yazdığı dini yazıları, Paris kiliselerinde okunuyor ve benimseniyordu. Güç beğenen, titiz, inatçı, hırçın, sert bir karakteri vardı. Fourier, Saint-Benoit manastırına gitti. Subay olmayı istemesine karşın terzi oğluna subaylık diploması verilmediğinden, askeri papaz olmayı seçmişti. Eski arkadaşları Fourier'yi Auxerre'e çağırdılar ve onu matematik öğretmeni olması yönünde ikna ettiler. 1789'da ihtilal patlak verdiğinde yirmi bir yaşında idi ve denklemlerin sayısal çözümüne ait bir çalışmayı Akademiye sunuyordu. Fourier, Ecole Normale'in matematik kürsüsüne öğretmen olarak atandı. Fourier, 1787 ile 1794 yıllarını orta dereceli okullarda öğretmenlik yaparak geçirdi. Fransız devrimi sırasında önemli görevler aldı. 1794'de bir ara hapse girdi. Hapisten çıktıktan sonra, Ecole Normale'de ve Ecole Polytechnique'te matematik öğretmenliği yaptı. Denklemler kuramı ve uygulamalı matematikte bazı araştırmalarda bulundu. Fourier serilerini ve Fourier analizini oluşturdu. 1798 yılında Napolyon Mısır'a giderken, Fourier'yi de yanına aldı ve onu bilim heyetinin başına atadı. Yukarı Mısır'da araştırma yapma, kayıtları, yazıları inceleme ve tapınaklarda araştırma yapmalarını istedi. 1801 yılında Mısır'dan Fransa'ya dönen Fourier'ye Napolyon tarafından yöneticilik görevleri verildi. 1803 yılında Baron unvanını aldı. Isı taşınımının matematiksel esasları üzerine araştırmalar yaptı. En önemli çalışması \"Isının Analitik Kuramı\" adlı yapıtıdır. Bu yapıtı 1807 yılında Akademiye sundu. Eser çok tartışıldı ve beğenilmedi. 1812 yılındaki ödül için başka bir çalışma sunması istendi. Fourier bu ödülü aldı. Fakat daha önce sunduğu çalışmasının dönmesine çok kırıldı. Onun tartışmasız olan eseri, halen yaşayan Fourier analizidir. 1807 yılında kaleme aldığı eseri nihayet 1822 yılında yayımlandı. Fourier'nin ısı iletimi konusundaki araştırmalarının, fizik ve matematiğin gelişimine büyük katkıları olmuştur. İktidarların sürekli el değiştirmesi ve karşılıklı ihtilaller Fourier'yi güç durumlara soktu. Bu çalkantılı dönemlerden sonra eşyalarını rehine verecek kadar kötü durumlara düştü. İstatistik Bürosuna müdür olarak atandı. 1816 yılında Akademiye üye seçilmesine hükümet karşı koydu. Ancak ertesi yıl üye seçilebildi. 16 Mayıs 1830'da bir kalp hastalığından öldü."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/johannes-kepler/", "text": "Babası yoksul bir paralı asker, annesi de bir hancının kızıydı. Başlangıçtan beri bozuk olan sağlığının üç yaşında yakalandığı ve gözleriyle ellerinin zayıf kalmasına neden olan, çicek hastalığından sonra daha da kötüleşmesi nedeniyle ailesi din adamı olarak yetiştirilmesine karar verdi. Çok yoksul bir aileden gelmesine karşın üstün zekasıyla küçük yaşta dikkatleri çeken Kepler, Württemberg dükünün yardımıyla Tübingen Universite'sinde sürdürdüğü öğrenimini 1588 de bitirdi. 1591'de aynı üniversitede lisansüstü çalışmasını tamamladı. Michael Mastlin'in Tübingen'deki astronomi derslerini izleyerek Copernik sistemini benimsemesi Keplerin sonraki yaşamı açısından önemli bir dönüm noktası oldu. Daha sonra başladığı ilahiyat öğreniminin son yılında iken Graz'da ki Lutherci lisede boşalan matematik öğretmenliğine atandı. Böylece ilahiyat öğrenimini bırakmış oldu. 1594'te gittiği Graz'da evrenin yapısına ilişkin araştırmalarına başladı. Platoncu felsefenin ve Pythagorasçı matematiğin etkisiyle evrende var olduğuna inandığı matematiksel uyumu ortaya koymaya çalıştı. Bu amaçla eski yunalılardan beri bilinen ve Platon cisimleri olarak adlandırılan beş düzgün çokyüzlüden yararlanmayı düşündü. Uzay da yalnız bu beş düzgün çokyüzlünün var olabileceği eski yunanlılarca kanıtlanmıştı. Bu beş düzgün çokyüzlü şunlardı. Dörtyüzlü ,küp,sekizyüzlü , onikiyüzlü ve yirmi yüzlü . Bu çok yüzlüler köşelerinden geçen birer küre içine yerleştirilebildikleri gibi bunların içine yüzlerine orta noktalarından teğet olacak biçimde birer küre yerleştirilebilir. Copernik astronomisi her biri bir küre üzerinde dolanan altı gezegen tanıyordu. Kepler bu altı gezegenin üzerinde dolandığı kürelerin aralarında beş ploton cismi bulunacak biçimde iç içe yerleşmiş durumda olduklarını öne sürdü. Kepler 1600'de, o sıralarda imparatorluk matematikçiliğine atanan Tycho Brahe'nin yanına gitti ve onun asistanı oldu. Brahe ertesi yıl ölünce imparatorluk matematikçiliğine atandı. Kepler yıldızların insanların yaşamlarını yönlendirdiği yolundaki boş inancı redetmesine karşın, evren ile insan arasında belirli bir uyum olduğuna inanıyordu ve astrolojiye dayanan öngörüleriyle ün yapmıştı. Tycho Brahe'nin araştırma grubunda Kepler'e Mars'ın incelemesi görevi verilmişti. Ama o önce ışığın atmosferde kırılması olgusunu incelemek gerektiği kanısına vardı. Dış uzaydaki gökcisimlerinden gelen ışık ışınlarının, Yeri çevreleyen yoğın atmosfere girdiklerinde nasıl kırıldığı konusundaki araştırmalarının sonuçlarını Ad vitellionem Paralipomena Quibus Astronomiae Pars Optica Traditur gibi alçakgönüllü bir başlık altında yayımladı.Brahe'nin gözlem sonuçlarını dairelerden oluşan ve düşünebildiği her türden yörünge biçimine uydurmaya çalışıp başarıya ulaşamayan Kepler, Kopernik'in görüşlerinden de esinlenerek, dairesel olmayan yörüngeleride ele aldı. Ve doğru sonuca ulaştı. Mars odaklarından birinde Güneş bulunan eliptik bir yörüngede dolanıyordu. Gezegenler yörüngede dolanırken eşit zaman aralıklarında eşit yol almıyordu ama gezegeni güneşe birleştiren doğru parçası eşit zaman aralıklarında eşit alanlar tarıyordu Bu iki yasa bügün Kepler'in birinci ve ikinci yasası olarak bilinir. Keplarin üçünçü yasası ise Gezgenlerin güneşe olan ortalama uzaklıklarının üçünçü kuvveti , yörüngedeki dolanma sürelerinin karesiyle orantılıdır. Bu üç yasa yarım yüzyıl sonra Isaac Newton'un evrensel kütle çekimi yasasını bulmasında belirleyici rol oynamıştır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/john-dalton/", "text": "İnsanoğlu maddenin temel parçacık fikrine çok eskiden ulaşmıştı. üstün yetenek ona yerel çevrede ün kazandırır. parçacıklarına değil, kendi türünden parçacıklara geri itici davranır. Bu çalışmalarıyla bilim çevrelerinde adı duyulmaya başlayan Dalton, 1793'te Manchester Üniversitesi'ne öğretim görevlisi olarak çağrılır. Üniversitede matematik ve fen dersleri veren genç bilim adamı, yüzde birini esine, yüzde doksan dokuzunu alın terine borçluyuz\"). bilim adamları da havanın kompozisyonunda oksijen, nitrojen, hiçbirinin atom teorisinin sağladığı açıklamaya yöneldiğini görmüyoruz. bileşenlerin daima aynı oranda işleme girdiği, öteden beri biliniyordu. basit sayılarla ifade edilebilen ilişkiler içinde olduğunu gösterir. sayılabilir ama bölünmez birimlerden oluştuğu düşüncesine götürmüştü. modern kimyanın temel taşı sayılsa yeridir. parça hidrojene karşılık sekiz parça oksijen olacağını söyleyerek, kimyasal simgeler dizgesinde de ilk adımı ona borçluyuz. yaşamına vermiş biri için yaşanılacak belki de en son yer burası. Renk körlüğü tıp dilinde \"daltonizm\" diye geçer. Dalton renk körüydü, töreninde kralın önüne çıkacaktı. Renkli diz bağı, tokalı ayakkabı, Dalton'un çalışmalarıyla kimyanın matematiksel bir nitelik kazandığı,"} {"url": "https://www.onlinefizik.com/jupiter-her-zamankinden-daha-buyuk-olacak/", "text": "Ankara Üniversitesi Rasathanesi 8 Haziran'da düzenleyeceği halk günü etkinliğinde gökyüzü meraklılarına, Jüpiter'in karşı konuma yaklaşması nedeniyle gökyüzünde yaşanacak şöleni izlettirecek. AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, AÜ Rasathanesi, TÜBİTAK Bilim ve Toplum Projesi kapsamında gerçekleştirmekte olduğu astronomi etkinliklerine devam ediyor. Rasathanenin 8 Haziran 2008 tarihinde yapacağı gökbilim etkinliğinde, Ay, Satürn ve Jüpiter'in yanı sıra bazı derin uzay cisimleri teleskoplarla gözlenecek. Jüpiter, 9 Temmuz çarşamba günü \"karşı konum\" anlamına gelen Güneş ve Yer'le aynı doğru üzerinde olacak. Böylece gezegen, yörüngesi üzerinde Yer'e en fazla yaklaştığı konumda olacak. Bu seneki karşı konumda Jüpiter, gökyüzünün Ay'dan sonraki en parlak gök cismi olacak. Karşı konuma bir ay kadar bir zaman olmasına karşın Jüpiter, Yer'e oldukça yaklaştı ve büyük oranda parlaklığa ulaştı. 9 Temmuz'da gerçekleşecek karşı konumda Yer'e yaklaşık 622 milyon kilometre uzaklıkta olacak olan Jüpiter, 8 Haziranda ise Yer'e 632 milyon kilometre uzaklıkta olacak. 8 Haziran akşamı saat 22.30'da Ay'dan hemen sonra güneydoğu ufkundan doğacak olan Jüpiter, sabaha kadar gözlenebilecek. Gezegen, Yer'e oldukça yaklaştığı için, her zamankinden parlak, Yer'den görünen diski de her zamankine göre biraz daha büyük olacak. Rasathanenin bu ayki halk günü etkinliği, saat 20.00'de başlayacak ve havanın açık olması durumunda 00:00'a kadar sürecek. Jüpiterin yanı sıra, Ay, Satürn ve bazı derin uzay cisimlerinin teleskoplarla gözleneceği etkinlikte, Jüpiter gezegeninin kapsamlı bir şekilde anlatıldığı bir de sunum yapılacak. Etkinlik programı ile ilgili tüm bilgiye http://rasathane.ankara.edu.tr/bilimtoplum/index.php adresinden ulaşılabilecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/jupiter/", "text": "Jüpiter, 71370 km ekvator yarı çapı ile Güneş Sistemindeki en büyük gezegendir ve Güneş'e yakınlık bakımından 5. sırada yer alır. Kütlesi yaklaşık olarak dünya kütlesinin 318 katıdır. Bu dev gezegen Güneş çevresindeki turunu 11.86 yılda tamamlar. Çok büyük bir gezegen olduğu için küçük bir teleskopla bile ekvatora paralel olarak uzanan farklı renkteki kuşakları seçilebilir. Jüpiter hakkında ne yazık ki halen kesin bilgiler bulunmamaktadır. Yüzeyi atmosferi ve uyduları hakkında sadece tahminlerde bulunulmaktadır. Bu tahminlere göre çok yoğun bir atmosferi ve de küçük bir çekirdeği bulunmaktadır. Gezegenin içi hakkında yapılan tahminlere göre saf hidrojen veya %1-2 helyum içeren hidrojen ve %1-2 oranında diğer elemanlardan oluşmuştur. Jüpiter güneşten aldığı enerjini yaklaşık olarak 2.5 katını çevresine yaymaktadır bunun nedenini gezegendeki gravitasyonel çökmenin hala sürmesi olarak tahmin edilmektedir. Jüpiter'in çevresinde 6500 km genişliğinde ve bir kaç km kalınlığında bir halkası bulunmaktadır. Bu dev gezegen çok büyük bir manyetik alana sahiptir. Bu alan sayesinde bilinen 16 uydusu bulunmaktadır. Fakat gezegenin uydularının 16 ile sınırlı olmadığı ve başka uydularının da bulunduğu tahmin edilmektedir. Jüpiter hakkındaki ilk bilgiler Nasa'nın 70'li yıllarda gönderdiği Pioneer10 ve Pioneer11 uzay sondaları tarafından elde edilmiştir. Fakat Jüpiter hakkındaki en önemli bilgiler 1995 yılında Jüpiter'e ulaşan Galileo uzay sondasından alınmıştır. Galileo'nun gönderdiği bilgiler sayesinde Jüpiter'in 4 büyük uydusu bulunmuş ve bunlara Galileo uyduları adı verilmiştir. Bu 4 Uydu gezegen ile aynı yönde dönmektedir. Fakat daha sonra bulunan küçük ve gezegene daha yakın olan uydular gezegene zıt yönde dönmektedir. Bu uydular içinde en ilginci Europa uydusudur. Dünyadan yapılan incelemelerle bu uydunun yüzeyinin su buzlarıyla kaplı olduğu ve hiç bir çarpma kraterinin bulunmadığı anlaşılmıştır. Bu uydunu üzerinde yer alan ve değişik yönlerde düzgün olrak uzanan çatlaklar, yüzeydeki buzların attaki sıcak bir deniz üzerinde yüzdüğünün sanılmasına neden olmuştur. Bu da bu uydu üzerinde canlı olabilme olasılığını artırmaktadır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/jupiterde-ikinci-bir-benek/", "text": "Amerikalı bilim adamları, gaz devi Jüpiter'in yüzeyinde ikinci bir kızıl beneğin büyümekte olduğunu tespit ettiler. Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi gökbilimcileri, Jüpiter'in yüzeyindeki Büyük Kızıl Benekin yanı sıra oluşmakta olan ikinci kızıl beneğe Küçük Kızıl adını verdiler. Her iki kızıl beneğin de Jüpiter'in bulut katmanında müthiş fırtınalara neden olduğunu belirten bilim insanları, ancak hangi karakteristik özelliklerin bu beneklere rengini verdiğini bilmiyorlar. Nasa uzmanları, Küçük Kızılın, Büyük kızıl Benekin yarısı kadar büyüklükte olduğunu ve her ikisinin de aynı renkte olduğunu belirttiler. Aralarında amatör gökbilimcilerin de bulunduğu bilim insanları, 2000'de ilk olarak 3 beyaz küçük nokta olarak tespit edilen, sonra birleşen ve büyüyen beneğin, Kasım 2005'ten Aralık 2005'e kadar yavaşça kahverengiye, son haftalarda da kırmızıya dönüştüğünü kaydettiler. En az 300 yaşında olduğu tahmin edilen Büyük Kızıl Benek, dünyanın iki katı genişliğinde ve 23 bin km çapında. Donmuş su ve amonyak fırtınalarının hüküm sürdüğü tahmin edilen Jüpiter'in kütlesi, dünyanınkinin 318 katı, hacmiyse 1500 katı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kablo-tarihe-karisiyor/", "text": "Temelleri geçen yıl atılan kablosuz güç aktarımı projesi, ilk kez somut bir çalışmayla başarısını gösterdi. ABD'li bilimadamları, elektrik kablolarına gerek kalmadan 2 metre uzaklıktaki 60 wattlık bir ampülü aydınlatmayı başardı. Deney, öncü bir çalışma niteliği taşıyor. Bilimadamları, bu teknoloji sayesinde özellikle taşınabilir cihazların elektrik kablolarından kurtulmasını sağlamaya çalışıyor. Teknolojinin temelinde anten görevi gören iki bakır bobin bulunuyor. Bu bobinler arasında enerji, elektromanyetik dalgalarla taşınıyor. Bazı uzmanlar, elektromanyetik dalgaların kansere yol açabileceğini, dolayısıyla teknolojinin tehlikeli olduğunu savunuyor. Ancak projenin mimarlarına göre 10 megahertzlik dalgaların kullanıldığı yöntem, düşük frekanslı olduğu için insanlar için zararsız. Şimdilik yüzde 40 verimlilik gösteren projenin gelecekte kablosuz hayatın kapılarını açabileceği belirtiliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kainatin-sir-perdesi-aralanacak/", "text": "Dünyanın en büyük parçacık hızlandırıcısı Büyük Hadron Çarpıştırıcısı , 13,7 milyar yıl önce meydana geldiği düşünülen Büyük Patlama'dan hemen sonraki başlangıç şartlarını oluşturarak maddenin sır perdesini aralayabilmek için çarşamba günü faaliyete geçiriliyor. Aralarında Türklerin de bulunduğu 5 binden fazla fizikçi ve mühendisin 10 yılı aşkın süredir üzerinde çalıştığı proje, son yılların en büyük bilim projesi olarak gösteriliyor. Kısaca LHC olarak anılan laboratuvarı inşa eden Avrupa Nükleer Araştırma Kurumu Genel Müdürü Robert Aymar, Büyük Hadron Çarpıştırıcısının dünya görüşümüzü ve kainata bakışımızı değiştirebilecek sonuçlar üreteceğinden emin olduğunu belirtti. LHC, Fransa-İsviçre sınırında, Cenevre yakınlarında, yerin 100 metre altında 27 kilometrelik dairevi bir tünel olarak inşa edildi. Deney başladıktan sonra, tünel çevresinde bulunan 4 büyük algılayıcıdan ikisi Atlas ve CMS, Higgs bozonunun izini sürecek. Bu parçacığın diğer bazı parçacıklara kütle kazandırdığı düşünülüyor. Bu deneyde Higgs bozonu tespit edilemezse teorik fizik alt üst olabilir. CERN Müdürü Aymar, Higgs'den başka bilinenlerden çok daha ağır, çok daha fazla sayıda parçacık bulunacağını düşünüyor ve Biz bu parçacıklara karanlık madde diyoruz dedi. Aymar'a göre, LHC kainatın yüzde 23'ünü oluşturan bu karanlık maddenin ne menem bir şey olduğunun anlaşılmasını sağlayacak. Bilim adamlarına göre, evrenin yüzde 4'ü bildiğimiz maddeden meydana geliyor, kalan bölüm ise karanlık enerjiden ibaret. LHCb adı verilen üçüncü algılayıcı ya da gözlem istasyonu, Büyük Patlama anında maddeyle eşit miktarda olduğu düşünülen antimaddenin nereye gittiğini bulmaya çalışacak. Alice algılayıcısı da kurşun iyonlarının çarpışmasıyla ilgilenecek ve kainatın ilk mikrosaniyeleri sırasında, daha protonlar oluşmadan ortaya çıkan kuark ve glüon çorbasını bir lahza için de olsa yeniden yaratmaya çalışacak. Çarşamba günü ilkin ilk ışın huzmesi için 100 milyar protonluk paketler hızlandırıcıya atılacak. Birincisinin tersi istikamette olacak şekilde ikinci demetin devreye sokulmasıyla çarpışma başlayacak. Türkiye'nin de aralarında bulunduğu Avrupa ülkelerinin yanı sıra ABD, Hindistan, Rusya ve Japonya'nın da iştirak ettiği 3,76 milyar Euro'luk proje, minik parçacık fiziğinin yıllardır kafa patlattığı dört büyük soruya cevap bulmaya çalışacak. Higgs bozonunu bulmak, süpersimetrinin sırrını ortaya çıkarmak, madde ve antimaddeyi anlamak ve Büyük Patlamadan hemen sonra saniyenin binde birindeki sürede ortaya çıkan şartları yeniden yaratmak. İstikrarsız karaktere sahip parçacığa, adeta ilahi parçacık gözüyle bakılıyor, zira birçok araştırmacı bu parçacığı teorik olarak inceledi, ama şimdiye kadar hiç kimse onu göremedi. Bozon, onu 1964 yılında tümdengelim yöntemiyle ortaya çıkaran İngiliz fizikçisi Peter Higgs'in adını taşıyor. Bozonun varlığını deneyle kanıtlamak, parçacık fiziğinde bilinenleri özetleyen standart modelin eksik halkasını bulmak anlamına gelecek. Higgs bozonu, kütlenin nasıl kazanıldığının anlaşılmasını sağlayacak. Bazı parçacıkların niçin kütleden mahrum olduğu da böylelikle anlaşılabilecek. Bu kavram, son yılların en esrarengiz keşiflerinden biriyle ilgili. Şöyle ki, görünen madde evrenin sadece yüzde 4'ünü oluşturuyor. Kainatın yüzde 23'ü karanlık madde, kalan yüzde 73'ü de karanlık enerjiden teşekkül ediyor. Bu konunun aydınlatılması; karanlık maddenin, nötralino adı verilen süpersimetrik parçacıklardan oluştuğunu gösterebilecek. Enerji maddeye dönüşürken, bir parçacık ve zıt kutuplu elektrik yüküne sahip bir yansıması, bir başka deyişle antiparçacığı oluşuyor. Parçacık ve antiparçacık bir araya gelecek olursa birbirlerini yok ediyor ve enerji ortaya çıkıyor. Mantık, madde ve antimaddenin evrende eşit miktarda bulunması gerektiğini söylese de, antimadde nadir bulunuyor. O sırada madde, kuark ve glüonlardan oluşan bir çeşit yoğun ve sıcak çorba olarak ortaya çıktı. Çorba soğuyup yoğunlaşırken, kuarklar; protonlar, nötronlar ve diğer kompozit parçacıkları oluşturdu. LHC, ağır iyonları birbirleriyle çarpıştırarak bir anlık da olsa, Güneş çekirdeğindekinden 100 bin kat daha yüksek sıcaklık elde etmeye çalışacak. Bu çarpışmalar sırasında kuarklar ortaya çıkacak. Araştırmacılar, serbest kalan kuarkların maddeyi oluşturmak için ne şekilde ve nasıl birleştiklerini gözlemleyebilecek. LHC çarpıştırıcısı hadron ailesinden hidrojen protonlarını, ışık hızının yüzde 99,999'uyla 27 kilometrelik tünele fırlatacak. Yerin 100 metre altında saniyede 1 milyar proton çarpışması meydana gelirken, yer üstündeki 3 bin bilgisayar saniyede 100 kadar çarpışmayı analiz edecek. Toplanacak veriler, değişik ülkelerde CERN'le bağlantılı araştırma merkezlerine anında iletilecek. Tünel dünyanın en soğuk buzdolabı olacak, zira süper iletken mıknatısları eksi 271,3 dereceye kadar soğutuldu. Eksi 273,15 mutlak sıfır kabul ediliyor. Tünel boyunca sıralanan dört çarpıştırıcı devasa boyutlarda. En büyükleri Atlas, 25 metre çapında, 46 metre boyunda bir silindir. Ağırlığı 7 bin ton kadar. 3 bin kilometreyi bulan kablolarla sarmalanmış halde. Silindirin yerleştirilebilmesi için, 300 bin ton taş ve toprak kazıldı, 50 bin ton beton döküldü. Atlas, bir yıl içinde, dünyanın en büyük kütüphanesi olan Kongre Kütüphanesindeki 3 milyar kitaptakinden 160 kat fazla veri toplayacak. Proton huzmesi, 10 saatte tünel içinde 10 milyar kilometre kadar yol almış olacak ki, bu, Yer'den Neptün'e gidiş geliş mesafesine eşit. Tam yoğunluğa erdiğinde, her proton huzmesi, saatte 1600 kilometre hız yapabilen bir otomobil için gerekli enerjiyi üretir hal gelecek. Çarpışmalar 14 tera elektron volt enerji ortaya çıkaracak. Bu, çok yoğun enerji demek. Bu sayede bir an için de olsa, Güneş'tekinden 100 bin kat fazla sıcaklıklar elde edilebilecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kaktus-gercekten-radyasyonu-emiyor-mu/", "text": "Yıllarca kaktüs bitkisinin radyasyonu emdiğine dair haberler okuduk / duyduk. Bir dönem hakkında pek bilgi verilmese de 2011 yılında Japonya'da meydana gelen felaket sonrasında kaktüs, tekrar sahnelere dönerek adını duyurmaya başladı. Peki, gerçekten kaktüs radyasyonu emiyor mu? Bu denli zararlı etkileri olan radyasyonun, bir bitki tarafından filtre edilmesi ya da hapsedilmesi mümkün mü? Sizler için bu sorunun cevabını araştırmaya çalıştık. Uzun yıllar ülkelerin gündemini meşgul eden ve neredeyse 20 yıllık periyotlarda, gerçekleşen felaketlerle birlikte yeniden gündeme gelen radyasyon etkileri, korunma yolları üzerine pek çok araştırmaya konu oldu. Ancak tüm çalışmalara rağmen hiç birinin bir kaktüs bitkisi kadar dikkat çekmediğini görüyoruz. Son dönemde satışlarında yine patlama yapan kaktüs, pek çoğumuz tarafından sevilmese de önemli faydaları olan bir bitkidir. Kaktüs bitkisi bir anlamda su deposu olan bir yapıya sahip olup zor şartlarda dahi canlılığını devam ettirebiliyor. Ayrıca tıbbi alanda peyotl ismi verilen bir etken madde ile ilaç yapımında da kullanılıyor. Ancak radyasyon üzerinde ki etkileri 2009 yalnızca söylentiden ibaret gibi görünüyor. 2009 yılında bir lise öğrencisi tarafından TUBİTAK'a sunulan araştırma konusunda kaktüs bitkisinin radyasyon etkilerini azaltmak amacıyla, farklı elektronik cihazlar olan bir ortamda bir ay bekletildiği ve ilginç sonuçların elde edildiği görülüyor. Araştırma sonuçlarına göre kaktüs bitkisi etüv'de 105 derecede kurutulduktan sonra, külleri alfa beta cihaz detektörlerine konulmuş ve 600 dakika gibi bir süre içerisinde radyasyon oranı ölçülmüş. Ölçümler hem radyasyona maruz bırakılan hem de kontrol olan bitkiler üzerinde gerçekleştirilmiş. Sonuçlara göre alfa beta cihazından yayılan ışınların kaktüs tarafından absorbe edildiği ancak net bir etkinin gözlenemediği görülüyor. Yukarıda da söylediğimiz gibi hakkında pek çok söylenti olsa da kaktüs bitkisinin radyasyonu emdiği yönünde bilimsel bir çalışma yapılmamış durumda. Üstelik pek çok bilim insanı da kaktüsün radyasyonu emmesi üzerine bir bilgi almadıklarını söylemekte. Sonuç itibariyle bugün ki veriler ışığında kaktüsün radyasyonu emdiği haberleri yalnızca söylentiden ibaret gibi görünüyor. Kaktüs yeterince incelenmedi.Bu Bitkinin Çok Fazla Dogada Bulunuş Sebebi Var Gibi Görünüyor.Bir Aralar Kanser İle İlgili Arştırma Yapıldı.Ve Üstü Kapatıldı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kaldirac/", "text": "Kaldıraçlar, sabit bir destek etrafında hareket edebilen sağlam çubuklardır. Kaldıracın etrafında döndüğü noktaya destek denir. Uygulanan kuvvetin destek noktasına olan uzaklığına kuvvet kolu, yük ile destek arasındaki uzaklığa yük kolu denir. Bir kaldıraçta kuvvet kolu, yük kolundan ne kadar uzun olursa, bu kaldıraçla kaldırılabilecek yük de o kadar büyük olur. Dengede olan bir kaldıraçta kuvvetle kuvvet kolunun çarpımı, yükle yük kolunun çarpımına eşittir. Buna kaldıraç bağlantısı denir. Kaldıraçlar, destek noktasının bulunduğu yere göre çift ve tek taraflı kaldıraç olmak üzere iki gruba ayrılır. Desteğin ortada olduğu kaldıraçlara denir. Kuvvetin yönünü değiştirir, kuvvetten kazanç sağlar. Günlük hayatta çift taraflı kaldıraca benzer pek çok araç kullanırız. Örneğin makas, pense, eşit kollu terazi, levye, kayık küreği, tahterevalli desteğin ortada olduğu kaldıraca benzer araçlardır. Desteğin uçta, yükün ortada olduğu kaldıraç. Kuvvetten kazanç, yoldan kayıp vardır. Desteğin uçta, yükün ortada olduğu kaldıraçlara örnekler; el arabası, fındık kıracağı, gazoz açacağı, insan çenesi. Desteğin uçta, kuvvetin ortada olduğu kaldıraç. Yoldan kazanç, kuvvetten kayıp vardır. Bu çeşit kaldıraca örnekler; cımbız, maşa, iş makinelerini pistonla çalışan kolları, ön kollarımız. Basit makinelerde kuvvet kazancı, yükün kuvvete oranı olarak ifade edilir. yük x yük kolu = kuvvet x kuvvet kolu olduğuna göre, kuvvet kazancı = Yük/Kuvvet=Yük kolu/Kuvvet kolu olarak yazılabilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kaldirma-kuvveti/", "text": "Sıvı içerisine kısmen veya tamamen batan cisimler sıvı tarafından yukarı doğru itilirler. Bu itme kuvveti, sıvıların cisimlere uyguladığı kaldırma kuvvetidir. Sıvıya batırılan bir tahta parçası yukarı çıkmak ister. Tahta parçasının tamamını batacak şekilde sıvı içinde tutabilmek için üstten bir kuvvet uygulamak gerekir. Cismi yukarı çıkmaya zorlayan kaldırma kuvveti, cisim tarafından yeri değiştirilen sıvının ağırlığına eşittir. Yeri değişen sıvının hacmi, cismin batan kısmının hacmine eşit olduğundan, kaldırma kuvveti. Cisimlere uygulanan sıvı kaldırma kuvveti sıvının öz kütlesine bağlıdır. Yukarıdaki şekillerde de görüldüğü gibi aynı cismin farklı sıvılardaki konumları farklı olabilmektedir. Sıvı içindeki serbest cisimlere ağırlık kuvveti ile kaldırma kuvveti etki eder. Bu iki kuvvet düşey doğrultuda ve zıt yönlü kuvvetlerdir. Cisimlerin sıvı içinde batmaları veya yüzmeleri yani sıvıdaki durumları bu iki kuvvetin büyüklüğüne bağlıdır. Saf su içine atılan yumurta dibe batar. Suya tuz ilave edilerek karıştırıldığında yumurta yüzmeye başlar. Bunun nedeni suya tuz karıştırıldığında suyun öz kütlesinin artması ve Fk = Vb . ds . g bağıntısına göre, kaldırma kuvvetinin büyümesi, dolayısıyla bileşke kuvvetin yukarı doğru olması ve yumurtayı yukarı yönde hareket ettirmesidir. bağıntısı elde edilir. Bu bağıntıya göre cismin batan hacminin bütün hacmine oranı, cismin öz kütlesinin, sıvının öz kütlesinin oranına eşittir. cisimler sıvıya bırakıldığında bir engelle karşılaşıncaya kadar yoluna devam ederler. Bu tür cisimlere batan cisimler denir. Bir cismin aynı sıvı içinde hacminin tamamı batmak şartıyla kaldırma kuvveti cismin sıvı içindeki derinliğine bağlı değildir. T = G FK dir. Katı bir cisim kendi sıvısında yüzüyorsa, cisim eridiğinde sıvı seviyesi değişmez. Öz kütlesi sıvınınkinden küçük ya da sıvınınkine eşit olan cisimler, taşma seviyesine kadar olan sıvıya bırakıldıklarında ağırlıkları kadar ağırlıkta sıvı taşırırlar. Dolayısıyla kabın toplam ağırlığı değişmez. Öz kütlesi sıvınınkinden büyük olan bir cisim bırakılırsa, cisim batar ve taşan sıvının hacmi cismin hacmine eşit olmasına rağmen sıvının öz kütlesi cismin öz kütlesinden küçük olduğundan kap ağırlaşır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kalp-atislari-ile-calisan-kalp-pili/", "text": "Kalp pilleri, kalbin gerekli elektriksel uyarıyı oluşturamaması ya da uyarının tüm kalp dokusuna ulaştırılamaması durumunda ihtiyaç duyulan elektriksel uyarıyı oluşturmak için kullanılan cihazlara verilen bir addır. Oldukça sistematik olarak kendi ürettiği elektriksel uyarılar ile çalışan kal, herhangi bir bozulma durumunda kalp kasılmalarını engelleyen rahatsızlıklar ile karşılaşacaktır. Geçici ve kalıcı olmak üzere iki ayrı şekilde kullanılan kalp pilleri içinde geçici piller acil durumlarda kullanılmak üzere kalıcı olanlar ise uzun süreli kullanımlar için üretilmiştir. Ortalama bir kalp pilinin ömrü 10 yıl olup bu sürenin sonunda pil ya da jeneratörde değişime gidilmesi gerekir. Bern Üniversitesi'nde yapılan çalışmalarda kalp hareketleri sonucunda oluşan enerjiyi kullanan bir kalp pili üretildi. ESC 2014 Kongresi'nde tanıtımı yapılan bir pil, ortalama 10 yılda bir ortaya çıkan pil değişimi sorununu önleyecek gibi görünüyor. Pillerin ihtiyaç duyduğu enerjiyi kalp hareketlerinden elde ettiği bir anlamda otomatik kurulan saatler şeklinde çalıştığı söyleniyor. Cihaz ya da pil üzerinde sallanan kısım, harici harekete yani kalbin kasılmasına maruz kaldığında dış kısım dönmeye başlıyor ve cihaz içerisinde bulunan mekanik yay sarılmaya başlıyor. Yay, bu kasılma sırasında tamamen sarıldıktan sonra yavaş, yavaş çözülerek mikro jeneratörü harekete geçiriyor. Bern Üniversitesi'nde üretilen bu yeni pil ihtiyaç duyulan tüm enerjiyi kalp kasılmasından alıyor. Ayrıca elde edilen enerji kısa süreli depolanarak kalp atışlarının düzenlenmesinde kullanılıyor. Diğer kalp pillerinin aksine yeni pilin hiçbir jeneratöre ihtiyaç duymada çalıştığı belirtiliyor. Üstelik hali hazırda kullanılan pillerde zaman, zaman karşılaşılan kablo sorunlarının yaşanmaması için yeni pilde kablolar olmayacak şekilde tasarlanıyor. Yayınlanan verilere göre domuzlar üzerinde yapılan deneylerde kalp atışının dakikada 130'a sabitlenebildiği görülmekte."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kaos-nedir/", "text": "Kaos matematiksel bir ifadeyle; non-lineer dinamikler içeren olayların sanılanın aksine düzenli bir yapısı olduğunu söyler. Bilim adamları yüzyıllardan beri yaptıkları birçok deneyde-özellikle mekanik deneylerinde- bazı küçük şeyleri ihmal etmişlerdir. Buna örnek olarak ta Galileo'nun birçok deneyinde hava sürtünmesini hesaba katmaması olabilir. Bilim adamlarının non-lineer bazı olguları deneylerinden soyutlamaları aslına bakarsanız onlar için kaçınılmaz bir olgudur. Çünkü non-lineer sistemlerin yapısını incelemek ve matematiksel hesabını tutmak çok zordur . Ama Kaos teorisinin bir başka ilginç iddiası da şudur; eğer deneyler sırasında verilerde çok küçük bir ihmalde bulunursan ve deneyindeki non-lineer etkileri hesaba katmazsan bulduğun sonuç, bulman gereken gerçek sonuçtan çok farklı bir ifade olabilir. Birçok bilim adamının yuvarlak bir rakama ulaşmak için ihmal ettikleri etkileri düşünürsek aslında belki de fizik bilgilerimizin çoğunu değiştirmek zorunda kalacağız önümüzdeki yıllar içerisinde. Kaosun her bakımdan değişik bir teori olduğu hemen göze çarpıyor. Kaos barındırdığı ilkeler bakımından fiziğin; biyoloji, ekonomi, sosyoloji gibi diğer bilim dallarıyla da buluşmasını sağlıyor. Eğer ileride kaosu anlayabilirsek belki ekonomik krizleri başlamadan durdurulabileceğiz, borsada fizikçiler milyarder olacaklar:)), trafikte hangi şeritten gidersek yolumuzun daha açık olduğunu belirleyebileceğiz, çocuğumuz vazoyu kırmadan onu kaldırabileceğiz. Bunları ilk kez duyan biri için bütün bunlar çok garip, saçma hatta imkansız gibi gelebilir ama kaos bugün fizikte hak ettiği yeri almıştır ve birçok batılı üniversitenin fizik bölümlerinde ders olarak anlatılmaktadır. Bu konuda yoğun araştırmalar hala devam etmektedir, çünkü kaosun içine girdikçe o bizi şaşırtmaya devam ediyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kara-delikler-einsteini-hakli-cikardi/", "text": "Albert Einstein'ın İzafiyet Teorisi'nde öne sürdüğü bazı önermeleri pratik olarak test etmek olanaksızsa, bilgisayarlar imdada yetişiyor. Einstein'ın ilk olarak ortaya attığı bilim dünyasının en tartışmalı kavramlarından 'Kütleçekim Dalgaları' adı verilen oluşum, NASA'nın Goddard Uzay Üssü'ndeki, Gravitational Astrophysics Laboratory 'de ilk kez bir üç boyutlu modelde test edildi. Araştırmada görev alan NASA uzmanı Joan Centralla, kara deliklerdeki kütleçekim dalgalarının daha önce animasyonlarda veya kurgusal olarak resmedildiğini, ancak son simülasyonla Einstein'ın tarifine yakın bir temsilin elde edildiğini belirtti. Kütleçekim dalgalarının evrende varolduğu biliniyor, ancak varlıklarının kanıtlanması için direkt gözlem şimdiye dek yapılamadı. Maddenin sıkışmasıyla oluşan kara delikler, uzayda yüksek şiddette bir çekim gücü yaratarak, ışık dahil tüm varlıkları içine çekiyor. Einstein'ın İzafiyet Teorisi, kara deliklerin birbirleriyle birleştiklerinde kütleçekim dalgaları yayacaklarını savunuyor. Teoriye göre, bu kütleçekim dalgaları uzay-zamanın dokusunu bozarak büküyor ve genişletiyor. Kara deliklerin birleşmesi veya birbirlerine eklenmesi evrendeki en muazzam olaylardan biri olarak tanımlanıyor. Kara deliklerin birleşmesi, birleşen deliklerin toplam enerjilerini de aşan bir sinerji yaratıyor. Kütleçekimle ilgili daha önceki bilgisayar simülasyonlarının başarısız olmasının nedeni, Einstein'ın hesaplarının en gelişmiş simülasyon için dahi aşırı karmaşık kalmasıydı. Einstein'ın İzafiyet Teorisi, matematiğin direkt olarak bilgisayar koduna çevrilemeyen, 'tensör uygulamaları' adı verilen bir tekniği kullanıyor. Teorideki bu bölümlerin bilgisayar diline çevrilmesi halinde, adeta bir dilden bir başka dile çevrilen edebiyat eseri gibi, yoruma açık alanlar kalıyor. Bilgisayar simülasyonları da, bu tip yoruma açık konularda çuvallıyor. Denemelerde istikrarlı ve kesinlenebilir sonuçlar çıkmıyor. Simülasyon, iki eşit kütledeki kara deliğin önce birbirleri etrafında dönmesi, sonra da çarpışarak birleşmelerini temel alıyor. NASA'nın Goddard Uzay Üssü'nde geliştirilen simülasyon da sonuçta bir çeviri niteliği taşıyor. Ancak, NASA bilim insanları, simülasyonun Einstein'ın denklemlerini karşıladığını düşünüyor, kanıt olarak da, simülasyonun vardığı sonuçların, çarpışma, birleşme ve sonrasında tutarlılık arzettiğini ifade ediyor. Daha önceki simülasyonlarda safhalar arası tutarlılık sağlanamıyordu. NASA aynı zamanda gözlem araçlarıyla da kütleçekim dalgası avını sürdürüyor. LIGO, Laser Interferometer Gravitational-Wave Observatory, Türkçe adıyla Lazer Interferometer Dalga Gözlemevi adlı bir teleskop ünitesi halen uzayda kütleçekim dalgalarını arıyor. Araştırmayı konu alan makale Physical Review Letters dergisinde yayımlandı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kara-delikleri-ayna-yapan-simulasyon/", "text": "Kara deliklerin, kendilerine yaklaşan cisimlere uyguladıkları ışık bükülmesini gösteren bir simülasyon geliştirildi. Teoriye göre, kara deliğe belli bir mesafede yaklaşan cisimler, kendi yansımalarını kara delikte görebiliyor. ARCATA Kara delikler, güçlü kütle çekimi ile ışığı içine çekiyor ve ışığın dağılması nedeniyle 'karanlık' gözüküyor. Ancak ışık, kara deliğin sadece kenarından geçerse, kıvrılarak bükülmekle kurtulabiliyor. İşte, Humboldt State University uzmanlarının başardığı tam olarak da bu. Astonom David Kornreich'ın geliştirdiği bir simülasyon, bir kara deliğin yakınına giren cisimlerin görüntülerinde ne gibi bükülmeler veya bozulmalar olacağını gösteriyor. Dr. Kornreich'ın geliştirdiği matematik simülasyon, hareket halindeki kara deliklerin ışık demetlerini büküşlerini taklit ediyor. Dev yıldızların ölmesiyle oluşan kara delikler, yıldızın galaksisi içinde belli bir yörüngede dönüş hareketini devam ettiriyor. Ölen yıldız kendi içine çekilip küçüldükçe de, kara delik giderek hızlanıyor. Ancak, eski yıldızın yörüngesini devam ettiren kara deliklerin gözlemi ve simülasyonlara uyarlanması da zorlaşıyor. Bunun nedeni, kara deliğin etrafında kütle çekime maruz kalan alanın da beraber hareket etmesi. Kara deliğin çevresini beraberinde sürüklemesi, hesaplamayı daha karmaşık hale getiriyor. Kara deliğin dönüş rotasında bulunan ve çevre alanına giren ışık demetleri hareketli kütle çekime kapılarak bükülüyor. Kara deliğin dönüş yönünün zıddına gelen ışık demetleri ise geri yansıyor. Bu noktada teoriye göre, kara deliğe bakan bir göz, kara delikten dönen ışık demetlerinde kendi yansımasını görebilir. Teorik olarak geri dönen ışık gözlemciyi de yansıtıyor. Bu, teleskopların kara delikte gözüktüğü anlamına gelmiyor, ancak, bilim insanları, kara deliğe yaklaşan bir uzay gemisinin görüntüsünün kara deliğe yansıyacağını vurguluyor. Kornreich, geminin kendi görüntüsünü görebilmesi için kara deliğe, Schwarzschild yarıçapının yaklaşık 3 ila 4 katı kadar yaklaşması gerektiğini belirtiyor. Dr. Kornreich'ın geliştirdiği simülasyondaki kara delik kütlesi itibariyle Güneş'e eşdeğer ve gözlemci kara deliğe 15 km uzaklıkta yaklaşıyor. Schwarzschild yarıçapı bir cismin tüm kütlesinin kara delik yoğunluğunda sıkıştırılmış olarak kaplayacağı alanı ve bunun yarıçapını gösteriyor. Schwarzschild yarıçapı, yıldızların sıkıştırılmış yoğunluşmış şekilde kara delik olarak boylarını gösteriyor. Örneğin, Güneş'in kütlesinin sığacağı bir kara delik Schwarzschild yarıçapı ölçümüne göre, 3 kilometre olacaktı. Dr. Kornreich simülasyonu bir eğitimi modülü olarak yeniden yazarak üniversitelerde kullanılmasını amaçlıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kara-enerjiye-ilk-kanit-bulundu/", "text": "Kara enerji adıyla tanınmlanan gizemli bir güç evrenin 9 milyar yıldır genişlemesine önayak oluyor. Kara enerjinin varlığı bilim insanları tarafından matematiksel olarak kabul ediliyordu, ancak direkt kanıt elde edilememişti. Hubble Uzay Teleskobu'nun tespit ettiği bulguler ise, Johns Hopkins Üniversitesi profesörü ve NASA'nin Uzay Teleskopları Estitüsü uzmanı Adam Riess'a göre Kara enerjinin varlığına işaret eden ilk kanıtlar. Riess ve ekibi, Hubble üzerinden 23 eski süpernovayı gözlemledi. Bu süpernovaların ışığının Hubble'ın gözlem eksenine ulaşmasının en az 7 milyar yıl sürdüğü tahmin ediliyor. Bu hesaplama, söz konusu süpernovaların evrenin erken çağlarında oluştuğu gösteriyor. Evrenin yaşı 13.7 milyar yıl olarak varsayılıyor. Riess'in gözlemlerinin detaylı hali Astrophysical Journal dergisinin 10 Şubat sayısında yayımlanacak. Kara enerji evrenin yüzde 70'ini oluşturuyor; uzayın yüzde 25'i kara madde, yüzde 5'i ise bilinen olağan maddeden müteşşekkil. Riess, kara enerjinin evreni 9 milyar yıldır genişlettiğini düşünüyor. Astronomlar süpernova patlamalarından, referans alınan süpernovanın uzaklığını ve hatta patlama esnasında evrenin ne hızla genişlemekte olduğunu kestirebiliyor. Riess, süpernova patlamaları için bu nedenle 'evrenin anahtarı' olarak niteliyor. Mevcut kütleçekim gücüne karşın evrenin neden genişlediği sorusunun yanıtı olarak kara enerji fikri Einstein tarafından ortaya atılmıştı. Edwin Hubble, 1929'da evrenin sabit bir hacmi olmadığını gerçekten de genişlediğini gösterdi. Daha gelen astronomlar bu düşün ekseninde Big Bang teorisine ulaştı. Kozmologlar, evrenin genişlemesini hızlandırdığı düşünülen, etkisi üzerinden dolaylı olarak varsaydıkları bu gizemli güce kara enerji diyor. Kara enerjiyi basit tabiriyle 'gidip yerinde incelemek' olanaksız, araştırmalar daha çok akıl yürütme ve matematiksel hesaplama şeklinde yapılıyor. Einstein'a göre kara enerji uzayın doğasından gelen bir özellik, kimilerine göre ise elektromanyetik alanlarını birbirine ittirimi. Belki de kütleçekim alanlarını henüz bilinmeyen bir şekilde bükülmesinden meydana gelen bir anormallik de olabilir. NASA, 2008'de Hubble Uzay Teleskobu'nu güncellediğinde bu konuyu araştıracak özel bir gözlem cihazı takılacak. Ayrıca ABD Enerji Bakanlığı 2011'de yörüngeye kara enerji konusunda uzmanlaşan bir gözlem cihazı yerleştirecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/karadeligin-dinamigi-sabun-kopugu-dinamigi-gibi/", "text": "Mississippi Üniversitesi'nden iki araştırmacı karadeliklerdeki dinamiğin sabun köpüğü baloncuklarının dinamiğiyle karşılaştırılabileceğine inanıyorlar. Vitor Cardoso ve Oscar Dias, karadelikteki eylem ufkunun hidrodinamik bir modelle açıklanabileceğini gösterdiler. Buna göre karadeliğin, \"gerilim altında bulunan diyafram\" olarak açıklanan kenarı, sabun köpüğü zarının yüzey gerilimiyle gerilmesini andırmakta. İki bilim adamı teorik çalışmalarında, hızlı dönen karadeliklerdeki sebatsızlıkların, gerilim altında bulunan diyaframlarla açıklanabileceğini söylüyorlar. Hatta puro biçiminde gerilen karadelikler bile aynı şekilde açıklanabiliyor diyor araştırmacılar. Cardoso'ya göre bu şekilde Einstein'ın görelilik teorisindeki denklemlerin etkileri, hidrodinamik modellerin yardımıyla biçimlendirilebilir. En iyi örnek yüksek yüzey gerilimi altında bulunan sabun köpükleri diyen araştırmacılar, laboratuvarda sabun köpükleri üzerine yapılan araştırmaların karadeliklere aktarılabileceğini söylüyorlar. Madde veya ışık bir karadeliğin eylem ufkuna girdiğinde, muazzam kütle çekimi yüzünden buradan asla kaçamıyor. Fakat bilim adamları, bu şekilde yok olan bilgilerin \"Hawking ışıması\" olarak bilinen buharlaşmayla geri kazanılabileceğini düşünüyorlar. Bu nedenle de eylem ufkunun dinamiğiyle ilgili basit modellerle çok ilgililer."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/karadeligin-olay-ufku-sorunu/", "text": "Karadelikler önlerine gelen her şeyi yutuyorlar, hatta ışığı bile. Katı bir yüzeyleri olmadığı için maddelerin kaçamadıkları nokta yani olay ufku kanıtlanamıyordu. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Ron Remillard, şimdi bu bölgenin doğrudan doğruya kanıtlanabileceğini açıkladı. rBilim adamları astronomların nötron yıldızları olarak tanımladıkları 13 gökcismini ve 18 karadeliği Nasa'nın Rossi X-ray Timing Explorer röntgen teleskopuyla incelediler. Dokuz yıllık gözlem süresinde yaklaşık olarak bir dakika kadar devam eden 135 röntgen flaşı saptanmış. Bu röntgen flaşları nötron yıldızların üzerindeki termonükleer patlamalarla oluşmakta. Normal yıldızda bir çiftli sistem oluşturan nötron yıldızları, bu yıldızın maddesini yutarlar. Nötron yıldızın üzerinde belli oranda gaz biriktiğinde meydana gelen patlamada ise karakteristik röntgen flaşları oluşur. rnrnKaradelikler de bazen çift yıldızlı sistem oluştururlar. Remillard ve çalışma arkadaşları şimdi bu durumdaki karadelikler tarafından yutulanların, ölüm çığlığı çıkarmadan yok olduklarını saptadılar. Olay ufkunun kanıtlanmasının zor olduğunu söyleyen bilim adamı, gazın yüzeye mi düştüğünü yoksa sessiz bir şekilde yok mu olduğunu yoğun objeleri yakından inceleyerek saptayabileceklerini açıkladı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/karanligin-haritasi/", "text": "NASA'nın Hubble Uzay Teleskopu'nu kullanan uluslararası bir ekip, evrenin geniş bir bölgesine yayılmış, madde ile karanlık maddeyi üçboyutlu olarak görüntüledi. Yeni görüntüleme tekniği madde ile karanlık maddeyi birbirinden ayırabiliyor. Evrendeki madde miktarının büyük bir çoğunluğunu, maddenin görünmeyen biçimini \"karanlık madde\" oluşturuyor. Resimdeki üçboyutlu harita karanlık maddenin büyük ölçekli olası dağılımını gösteriyor. Bu başarılı çalışmayla gökbilimciler karanlık maddenin evrendeki etkisini doğrudan gözleyebilecek. Işık hızının sonlu olmasından dolayı, uzun bir süre önce var olan en uzaktaki bölgeler bile artık görüntüleniyor. Ortaya çıkan harita karanlık maddeye ilişkin ipliksi yapıların oluşturduğu hem zayıf bir ağ yapıyı hem de büyük bir çekim kuvveti altında derece derece çökerek zamanla büyüyen ve topaklaşan maddenin varlığını da açıklıyor. Bu durum Büyük Patlama ile başlayıp zamanla gelişen evren içindeki yapının nasıl oluştuğunu anlatan kuramları da destekliyor. Karanlık maddeye ilişkin ipliksi yapı evrenin içinde yayılarak gökadaları ve yıldızları oluşturan maddeyle birleşti. Resimlerde karanlık maddenin Hubble Uzay Teleskopu ile yaklaşık 1000 saatlik gözlem sonunda haritalanmış gelişen dağılımı görülüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/karanlik-enerji-olculebilir-mi/", "text": "Hubble tarafından yapılan gözlemlerde Büyük Patlamanın evrenin oluşumu kadar genişlemesinde de etkili olduğu görülmüştür. Genişleme üzerinde etkisi olan madde ve enerji, evrenin içerisinde yer alan kütlenin birbirine uyguladığı çekim ile doğrudan ilişkilidir. Evren de yer alan gökadalar ışık saçan bir kütleden daha fazlası olup karanlık bir kütleye sahiptir. Karanlık Madde ve Karanlık Enerji her ne kadar birbirine tamamlayan iki kavram olarak görülse de birbirinden tamamen farklı içeriğe sahip konulardır. Karanlık madde elektromanyetik dalgalar ile etkileşimi olmayan, yalnızca madde üzerinde yarattığı kütle çekimsel etki ile belirlenen maddelerdir. Karanlık enerji ise evrenin sürekli genişlemesinde ve galaksilerin birbirlerinden uzaklaşmasına etkili olduğu varsayılan bir enerji türüdür. Bilim adamları tarafından karanlık madde aksine enerji, parçacık olarak değerlendirilmeyip kozmolojik sabit ya da kütleçekim şeklinde bir etkiye yol açan bir tür özellik olarak görülmektedir. Evrenin daha çok ivmelenmesinden yola çıkılarak belirlenmeye çalışılan karanlık enerji, genel göreliliğe göre farklı uzaklıklar da farklı şekillerde işlenmektedir. Mevcut kütleçekim kuramları fizikçiler tarafından bu olasılık üzerine daha basite indirgenirken kuramların gerçekliğini kanıtlamak için süpernova gözlemlerine ihtiyaç duyulduğu ortaya çıkarıldı. Yine belirlenen bulgulara göre w parametresinin hassas bir şekilde ölçülmesi durumunda durum denkleminin tanımlanabileceği belirtiliyor. Lemaitre Einstein'in genel görelilik kuramından yararlanırken evrenin genişlediğini belirtmiş ve sabit w parametresinin -1 değerinde olduğunu belirtmişti. Her ne kadar günümüzde yapılan gözlemler bunu destekleyen sonuçlar sunsa da karanlık enerji belirlemesinde farklı olasılıkların olduğu düşünülüyor. Dark Energy Survey gibi çalışmalar hem dağılımı hem de karanlık enerjinin belirlenmesini amaçlıyor. Fakat belirlenen süpernova sayısının her gözlem de artması nedeniyle ölçüm hassasiyeti sürekli değiştiriliyor. Büyük Patlama olarak isimlendirilen olay sırasında açığa çıkan sıcaklık ve basınç özelliklerine yönelik incelemeler, sayısal hidrodinamik simülasyonlar ile gerçekleştiriliyor. Yine benzer modellemeler ile patlayan bir yıldızın yapısı ele alınarak genişleyen süpernova kalıntısında ışığın kat ettiği yol takip ediliyor ve yeni sonuçlar elde ediliyor. Son yapılan çalışmalar da evrende bulunan karanlık madde oranının %22 karanlık enerji oranının ise %74 olduğu tahmin ediliyor. Tip Ia süpernovaları üzerinde çalışmaların daha da gelişmesi durumunda daha net sonuçlara ulaşılacağı düşünülüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/karanlik-madde-aydinliga-cikiyor/", "text": "Karanlık madde sanılandan çok daha sıcak çıktı. Bilim, yıldızları, gezegenleri ve insanları oluşturan sıradan madde olarak tanımlanan baryonik madde hakkında detaylı bilgiye sahip, fakat kozmosu oluşturan ana maddenin anlaşılmasında şu ana dek büyük güçlükler yaşadı. Gökbilimciler, karanlık maddeyi keşfedemiyor, çünkü karanlık madde ışık ya da radyasyon yaymıyor. Buna rağmen varlığı, galaksilerin dönmesiyle açıklanabilir. Çünkü yıldızlar, görünmeyen bir cismin çekim kuvveti olmasa dönüş hızları nedeniyle savrulabilir. Araştırmalar, karanlık maddenin, tüm kozmik cisimlerin yüzde 95'ini oluşturduğunu gösteriyor. Şimdi Cambridge ekibi, Samanyolu'nun eteklerindeki 12 cüce galaksi üzerine yaptıkları çalışmalarla detaylı bilgiye sahip. Sıradan maddeden 400 kat fazlarn rnDünyanın en büyük teleksoplarını kullanan ekip, galaksiler üzerinde karanlık maddenin etkilerinin izini bularak ve ağırlığını kesin olarak hesaplayarak galaksilerin üç boyutlu haritalarını çıkardı.rn rn7 bin farklı ölçüm yapan araştırmacılar, galaksilerin, sahip oldukları sıradan maddeden 400 kat daha fazla karanlık madde içerdiklerini buldu. Gilmore, \"bulduğumuz karanlık madde dağılımı şimdiye kadar bildiklerimizle tamamen farklılık gösteriyor\" diyor. 'Sihirli hacim' \"Karanlık madde, Güneş 'in kütlesinin 30 milyon katına denk gelen bir sihirli hacim'e sahip. 300 parsec'lik (bir parsec, 3.261 ışık yılı uzunluğa eşit) bir hacimden daha küçüğe sıkıştırılamaz gibi görünüyor...\"Bu, karanlık madde partiküllerinin hareket hızını gösteriyor (saatte 9 kilometre), çünkü daha küçük bir daha küçük bir dereceye küçültülmek için fazla hızlılar. Bunlar, varlığının kabulünden sonra karanlık madde hakkında bulabildiğimiz tek bilgiler. \"Bu hız büyük bir sürpriz. Var olan teori, karanlık madde partiküllerinin soğuk ve saniyede birkaç milimetre hareket edebildiğini savunuyor. Fakat gözlemler partiküllerin kozmik terminolojiye göre oldukça sıcak olduğunu ispatlıyor (yaklaşık 10 bin derece). Portsmouth Üniversitesi'nin Kozmoloji ve Çekim Enstitüsü'nden profesör Bob Nichol, Cambrigde Üniversitesi'ndeki meslekdaşlarının araştırmasını 'görkemli' olarak tanımlıyor: \"Bu sıcaklık gerçekse, bu esrarengiz partiküller üzerine araştırmalara ve galaksiler ve yıldız kümelerinin geçirdikleri evrim hakkındaki düşüncelerimize büyük etkileri olacak demektir. Herhalde bilim, şimdiye dek karanlık maddeyi yanlış yerde arıyordu...\"Karanlık maddenin sandığımızdan daha sıcak olması, daha küçük galaksilerin oluşmasını zorlaştırır ama daha büyük yapıların oluşmasını da kolaylaştırır. Bu sonuç, çok daha fazla araştırma yapmamızı gerektirecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/karanlik-maddede-bilinmeyen-unsurlar-cern-arastirmalari/", "text": "Tanım içerisinde karanlık maddenin astrofizikte, elektromanyetik dalgalar ile etkileşime girmeyen, varlığı hakkında ki verilere yalnızca diğer maddeler üzerinde yaptığı kütle çekimsel etki ile ulaşılabilen madde açıklaması yapılmaktadır. Karanlık madde belirlemesi yapılırken döngüsel hızlar, gök adaların diğer gök adalar içerisinde ki yörüngesel hızları, sıcaklık ve gazların sıcaklık dağılımları dikkate alınmaktadır. CERN'de yapılan deneylerde 13.8 milyar yıl önce gerçekleşen büyük patlamanın açığa çıkardığı enerjinin sonsuz boşlukta ısı ve ışık olarak nasıl dağıldığı ve kütle kazanarak maddeye nasıl dönüştüğü araştırılmakta ve atom-altı parçacık ile soruya çözüm aranmaktadır. Dünyanın en büyük parçacık fiziği laboratuarı olan bu alan, LHC adı verilen parçacık hızlandırıcıları ile insanlığın binlerce yıldır merak ettiği sorulara cevaplar aramakta. Daha önce yayınladığımız bir yazıda karanlık maddenin keşfi ve ne olabileceği hakkında bazı bilgiler sunmuştuk. Yazıya buradan göz atarak, ön bilgi oluşturabilirsiniz. Bugüne kadar gerçekleştirilen en pahalı ve ilginç deneylerden birisi olarak gösterilen CERN, karanlık maddede bilinmeyenlerin yakın bir zamanda açığa çıkabileceğini duyurdu. Geçtiğimiz aylarda yayınlanan bir haberde Jura dağları civarında yer alan merkezin, 27 km uzunluğa sahip dairesel tünel içerisinde dört dev mıknatısla başlangıç kapısını aralamaya yakın olduğu söylenmişti. Kurulduğu dönemden bu yana belirli aralıklarla güçlendirilen bu sistemin gelecekte daha fazla parçacık hızlandırma ve çarpıştırma yapması beklenirken, çok daha fazla canlı parçacığın oluşacağı ancak tespitinin giderek zorlaşacağı söyleniyor. Ağır ve durağan bir yapıya sahip olan parçacıklar, müon odası adı verilen alanda izlenebiliyor. Atlas detektörü içerisinde tüm katmanlardan geçebilen parçacıklar merak edilen tüm sorulara cevap bulabilecek gibi görünüyor. Bölgede görev yapan fizikçilerden birisi olan Hubert Kroha, Atlas detektörü içerisinde 1200 müon detektörü olduğunu, bu detektörlerin milyonlarca kablo ile desteklendiğini söylüyor. Bu detektörlerin en önemli özelliği ise birkaç cm alan içerisinde 12 milyon piksellik çözünürlüğe ulaşabilmesi olarak gösteriliyor. Bu konuda yetkin kişilerden birisi olan Prof. Dong Su ise, CERN'in parçacık fiziği konusunda bir odak noktası olduğunu, Amerika'da kurulu olan tesis ile gelecekte yeni rekabet alanlarının yaratılabileceğini söylüyor. Beklentiler ise karanlık maddeye ulaşılabilmesi durumunda parçacık fiziğiyle birlikte, astrofizik ve astronomların da merak ettiği pek çok soruya cevaplar bulunabileceğini işaret ediyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/karanlik-maddede-kismi-tespit/", "text": "Evrenin çok büyük bölümünü oluşturan 'karanlık maddenin' bir kısmının tespit edildiği öne sürüldü. Nature dergisi, ABD'li ve Meksikalı astronomların, bir kuasarın yaydığı X ışınlarını gözlemleyerek 'karanlık maddeyi' tespit etmeyi başardıklarını yazdı. Masschusetts'deki Cambridge astrofizik merkezinden Fabrizio Nicastro ve arkadaşları, bu maddeyi galaksilerarası bulutlarda gözlemlediklerini açıkladılar. 'Chandra' ve 'XMM' uzay teleskoplarını kullanan uzmanlar, bulutlardaki iyonlaşmış azot ve oksijen atomlarının, bilim adamlarının aradığı 'eksik parça' olduğu görüşünü ileri sürdü. Normalde görünmez olan bu atomlar, X ışınlarını emerek görünür hale geliyor. Astronomlar, 'Markaryan 421' adı verilen kuasarın yaydığı X ışınlarını kaydetti. Güncel evren modellerine göre, evrenin yüzde 95'i, gözlemlenemediği için karanlık olarak nitelendirilen, galaksilerin ve yıldızların hareketlerinden, evrenin genişlemesinden varlığı anlaşılan maddeden oluşuyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/karanlik-maddenin-gizemi/", "text": "Fotoğrafta mavi renkli görülen \"karanlık madde\", pembe renkli görülen \"sıradan madde\" kümelerinin içinden geçiyor. Hubble ve Chandra uzay teleskoplarıyla iki galaksinin çarpışma süreci fotoğraflandı. Çarpışmada gizemli karanlık maddenin yaydığı enerji, farklı bir reaksiyon vererek sıradan maddeden ayrıştı. ABD'nin California Üniversitesi astronomların uzay teleskopları Hubble ve Chandra ile bir renklendirme tekniği sayesinde optik görüntüler elde etti. Görüntülerde mavi renkli görülen karanlık madde, hiç durmadan pembe renkli ve özellikle sıcak gazlardan oluşan sıradan madde kümelerinin içinden geçiyor. Güneşin kütlesinden katrilyon kat daha büyük iki galaksinin çarpışması, büyük bir hızla meydana geldi. Bu büyük hızlara rağmen galaksilerin çarpışması binlerce yıl sürebiliyor. Galaksiyi meydana getiren yıldızlar arası boşluk o kadar büyük ki yıldızlar birbirlerine yaklaşamıyorlar. Ancak tüm bu kümelerin birbirleri içerisinden geçme sürecinde, yıldızlar arası boşlukta yer alan tozlar ve gazlar, kütlesi olan tüm objeler, birbirlerinin çekim kuvvetinden etkileniyor. Bullet galaktik kümesinde gözlemlenen çarpışma sürecinde, galaksilerdeki toz ve gazların çekim etkisiyle yavaşladığı, ancak -çekimsel görünteleme diye adlandırılan teknikle belirlenen- kara maddenin sadece kendi içerisinde bir etkileşime girdiği, görüntülenebilen maddenin çekim kuvvetlerine verdiğine benzer reaksiyonlar göstermediği ve tozlar ile gazlar gibi yavaşlamadığı gözlemlendi. Astrofizikçi Marusa Bradac, son gözlemin karanlık maddenin gizemli özelliklerini anlamada anahtar niteliğindeki olduğunu belirterek, Karanlık madde, evrende sıradan maddeden 5 kez daha fazla dedi. Bradac, Bu araştırma, bildiğimizden çok farklı ve bizi oluşturan bir madde ile karşı karşıya olduğumuzu doğruluyor diye konuştu. Araştırma, Astrophysical Journal'ın gelecek sayısında yayımlanacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/karanlik-maddenin-kesfi-karanlik-madde-ne-olabilir/", "text": "İnsanlık binlerce yıldır gökyüzünü yorumlamaya ve ardında gizli olan sır perdesini aralamaya çalışıyor. İlk olarak Mısır ve Sümer uygarlıklarında gökyüzü gözlemleri yapılmaya başlanmış ve bu çalışmalar sonucunda bugün de geçerli olan bazı sonuçlar sunulmuştur. Astroloji ve Astronominin temelini oluşturan bu çalışmalar çoğunlukla Güneş ve Ay'ın hareketleri üzerine yoğunlaşmıştır. 1800'lü yıllara kadar pek çok bilim adamı ve gözlemci gökyüzü üzerine araştırmalar yapmış ve her biri kendi alanı içerisinde bunları yorumlamıştır. 1844 yılına gelindiğinde Alman gök bilimci Friedrich Wilhelm, Sirius'un kendisine eşlik etmesi gereken bir kardeşi olması gerektiğini düşünmüştür. Bu eş yıldız 1844'lü yıllarda bir tahmin olsa da 1862 yılında ABD'li Graham Clark tarafından tahmin olmaktan çıkarılıp somut bir bilgi haline getirilmiştir. Karanlık Madde tanımlamasında ilk olarak gök cisimlerinin kütlelerine ilişkin hesaplamalar ve yıldız, gaz, toz gibi ışıldayan parçalar kullanılmıştır. Farklı değerlere sahip olan bu parçalar, 1930'lu yıllarda yıldızların sayı ve hızlarının takip edilmesiyle açıklanamayan değerlerin oluşmasını sağlamıştır. Daha çık bir ifade ile gökyüzünde görülen tüm maddeler hesaba katıldığında yıldızların olması gerekenden daha hızlı hareket ettiği görülmüştür. İlerleyen dönemde Horace Babcock, Louise Volders, Vera Rubin gibi isimler karanlık maddeye ilişkin yeni tanımlamalar yapacaktı. Fakat karanlık maddeye ilişkin en net tanımlama kurşun kümesinden gelmiştir. Kurşun kümesi, çarpışan iki gökada kümesi olup iki küme içerisinde yıldızlar, gezegenler ve uydular ile toz ve gazlar bulunmaktadır. Çarpışma nedeniyle yapılan hesaplamalar da gökada içerisinde yer alan bu maddeler dışında belirlenemeyen yeni bir maddenin olduğu keşfedilmiştir. Karanlık maddeye ilişkin tanımlama yapmadan önce madde ve bilinmeyenin nasıl etkileştiğinin bilinmesi gerekir. Bugün evrende bizim bildiğimiz dört çeşit etkileşme olup bunlar kütleçekimsel, elektromanyetik, şiddetli ve zayıf etkileşmelerdir. Karanlık madde ve normal madde, kütleçekimsel yolla etkileşirken diğer etkileşim yollarını kullanmamaktadır. Bugüne kadar bu etkileşime giren parçacıklar deneysel olarak gözlenmemiş olsa da teoride var olduğuna inanılmaktadır. Ayrıca standart model içerisinde de yer almayan bu etkileşim, simetri kuramı içerisinde tanımlanmaktadır. Bugün yapılan çalışmalarda karanlık madde ve madde arasında ki kütleçekimsel etkileşim yerine karanlık maddenin kendisi ile yaptığı etkileşim incelenmeye çalışılıyor. 2009 yılında uzaya gönderilen Planck uydusu karanlık maddeye ilişkin çok önemli değerler vermektedir. Uydu gönderilmeden önce evrendeki karanlık madde oranı %22,7 olarak hesaplanırken uydu gönderildikten sonra elde edilen verilerde bu değerin %26,8'e çıktığı görülmüştür. Gelecekte ATLAS ve CMS gibi deneylerin karanlık maddeye ilişkin daha net sonuçlar vermesi bekleniyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/karanlik-maddenin-sirlari/", "text": "Durham Üniversitesi'nden Liang Gao ve Tom Theuns, çalışmalarının Evren'in büyük bölümünü oluşturan karanlık maddeye açıklık getirebileceğini belirterek, ilk yıldızların oluşturduğu bu yapılar ile bunları kuşatan karanlık maddenin ısısı arasında bir bağlantı bulunduğu kaydettiler. Karanlık maddenin ilk yıldızların oluşumu konusunda çok önemli rolü bulunduğunu keşfettiklerini söyleyen Tom Theuns, soğuk karanlık maddede parçacıkların çok yavaş, sıcak karanlık maddede ise çok hızlı hareket ettiklerini belirtti. \"Eğer karanlık madde bu hızlı hareket eden parçacıklardan oluşuyorsa, ilk yıldızların da çok uzun ince filamentler şeklinde olduğunu bulduk\" diyen Theuns, bu filamentlerin Samanyolu'nun dörtte biri uzunluğunda olduklarını ve Güneş'in 10 milyon katı madde ve gaz içerdiklerini, bunun da çok sayıda yıldız için önemli miktarda yakıt sağladığını söyledi. Astronomlar, daha az kütleye sahip filament şeklindeki yıldızların daha uzun ömürlü olduklarını ve bugüne kadar yaşamlarını sürdürebildiklerine inanıyorlar. Gökbilimciler, karanlık maddenin sıcaklığının da hangi parçacıktan oluştuğunun göstergesi olduğunu düşünüyorlar. Bilim insanları, daha önce Hubble teleskobu ile bin saati aşkın yaptıkları gözlemler sayesinde, Evren'in nasıl oluştuğu konusunda ipuçları veren gizemli karanlık maddenin ilk kez üç boyutlu haritasını yapmayı başarmışlardı. Bilim insanlarının bu öncü çalışması, Evren'in yüzde 22'sini oluşturan karanlık maddenin, yıldızlar ve galaksileri oluşturan diğer gözle görülen maddeleri nasıl bir iskelet gibi bir arada tuttuğunu gösteriyor. \"Kimse karanlık maddenin ne olduğunu bilmiyor, ancak karanlık madde olmaksızın Dünya'da yaşam olmazdı\" diye konuşan astronomlar, \"gravitasyonel mercekleme\" adı verilen teknikle bir yıldız ile gözlem teleskobu arasındaki ışığın yolundaki değişiklik tespit edilerek karanlık maddenin çekim gücünün hesaplandığını belirtiyorlar. Bilim adamlarına göre, Evren'in büyük bölümü karanlık enerji, yüzde 22'si de karanlık maddeden oluşuyor. Çevrede gördüğümüz bilindik madde ise kainatın ancak yüzde 4'ünü oluşturuyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/karanlik-maddenin-tespiti/", "text": "Astronomlar, şimdiye kadar uzayda varlığı bilinen, ancak nerede olduğu bilinmeyen kayıp maddenin yerini belirledi. The Astrophysical Journal dergisinde yayımlanan çalışmaya göre, kayıp maddenin yeri, dünya etrafındaki yörüngesinde dönen Hubble uzay teleskopu ve Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesinin \"Far Ultraviolet Spectroscopic Explorer\" uydusu tarafından bulundu. Bilim adamları, bilinen maddenin dışında, uzayda bir yerde, görülebilen galaksiler ve yıldızları meydana getiren daha fazla madde olduğuna inanıyor, ancak yerini bilmiyorlardı. Evrenin bir yerinde sadece görünmeyen baryonik madde, yani atomları meydana getiren nötron ve protonlar değil, aynı zamanda büyük miktarda görülebilen \"kara\" madde de bulunuyor. Astronomlar, şimdi bu yeri bilinmeyen baryonik kayıp madde kütlesinin yaklaşık yarısının yerinin, Hubble ve FUSE tarafından belirlendiğini bildirdiler. Yeri belirlenen kayıp maddenin, galaksiler arasındaki boş uzaya, aşırı ısınmış oksijen ve hidrojen olarak yayıldığı sanılıyor. Colorado Üniversitesinden Mike Shull, \"Şimdi evrenin omurgasını meydana getiren, ağ benzeri bir yapının hatlarını gördüğümüzü düşünüyoruz\" dedi. Belirlenen maddenin \"bir örümcek ağına\" benzediğini belirten Shull, \"Bizim gördüğümüz şey örümceğin çekim gücünün yarattığı şey. Çok ince. Bir kısmı çok sıcak, neredeyse bir milyon derece sıcaklığında bir gaz\" dedi. Burada devreye kara maddenin girdiğini ve gazı ısıttığını kaydeden Shull, \"Kara maddenin çekim gücü var. Bu gazı içeri çekiyor ve bu da bizim sonik bomba dediğimiz şeye, şok dalgalarına yol açıyor. Bu şok, gazı bir milyon dereceye kadar ısıtıyor. Bu da maddenin görünmesini daha da zorlaştırıyor\" diye konuştu. Shull ve arkadaşları, bu hidrojen ve oksijen ağlarının görülebilir ışık içinde görülemeyecek kadar çok sıcak, X-ray'lerde görünmek için ise çok soğuk olduğunu kaydettiler. Oksijen atomlarının küçülmüş, iyonlaşmış biçimlerde olduğunu belirten Shull, 8 elektrondan beşinin kaybolduğunu ve bunun mor ötesi bir ışık tayfı yaydığını, Hubble ve FUSE'un üzerindeki cihazların bu tayfı yakalayabildiklerini söyledi. Galaksilerin maddenin bu ince lifleri üzerinde vücut bulduğunu belirten Shull, \"Dolayısıyla geniş bir ölçekte galaksilerin dağılımına baktığımızda bunların tek biçimli olmadığını görüyoruz. Galaksiler, yapraklar ve lifler boyunca dağılmışlar\" dedi. Araştırmacılar, bu yapılar içindeki bazı cüce galaksilerin veya başka bir deyişle madde demetlerinin galaksiler oluşturabileceklerini belirtiyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/karanlik-uydunun-fotograflari/", "text": "1997 yılında uzaya fırlatılan Cassini-Huygens uzay aracı Satürn'ün dış tarafındaki en büyük uydusu Phöbe etrafındaki uçuşunu başarıyla tamamlayarak karanlık uydunun ilk fotoğraflarını çekti. ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi , uzay aracının gönderdiği Satürn'ün sadece 220 kilometre ötesindeki Phöbe uydusuna ait fotoğrafları yayınladı. Cassini-Huygens, Phöbe'nin 1981'de Voyager uydusuyla çekilen fotoğraflarından bin kat daha iyi resimlerini çekti. Cassini'nin topladığı verilerin, 220 kilometre çapındaki Phoebe'nin iç yapısı, bileşimi ve geçmişiyle ilgili önemli ipuçları vermesi bekleniyor. Uzay aracındaki radar sayesinde Phoebe'nin yapısında buz ve kaya olup olmadığı anlaşılmaya çalışılacak. Aldığı güneş ışığının sadece yüzde 6'sını yansıttığı için karanlık uydu olarak bilinen Phoebe, diğer yakın ve büyük uydularının aksine Satürn'ün yörüngesinde aksi istikamette dolaşıyor. Bazı bilim adamları karanlık yapısı ve ters yörüngesi nedeniyle Phoebe'nin Güneş Sistemi dışından gelen bir nesne olup olmadığını sorguluyor. Cassini uzay aracı, 16 haziranda yörünge düzeltme işlemi yaptıktan sonra ay sonunda Satürn'ün yörüngesine girecek. 1997'de fırlatıldıktan sonra yaklaşık 3.5 milyar kilometre yol kateden Cassini, Satürn'ün yörüngesine girebilmek için manevraya başlayacak. Hız kesmek için ana motorunu çalıştıracak olan araç, Satürn'ün çekim alanına kendini bırakacak ve gezegenin G ve F adlı halkalarının arasından geçecek. Cassini, 3 milyar dolara mal olacak dört yıllık görevi süresince Satürn'ün bilinen 31 uydusunun yakınlarından geçecek, hem Satürn'ü, hem de uydularını inceleyecek. Uzay aracının yörüngeye girişi bazı tehlikeler içerse de, imdat motorlarının varlığı bu tehlikeleri asgariye indirmiş gözüküyor. Uzmanlar, buna rağmen yörüngedeki bazı parçaların uzay aracına çarparak zarar verebileceğine işaret ediyor. Satürn'ün en büyük uydusu Titan, bu projenin en önemli kısmını oluşturuyor. Cassini, 25 aralıkta Huygens sondasını Titan'a yollayacak ve Huygens, 14 ocak 2005'te başka bir gezegenin doğal uydusuna inen ilk araç olacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/karbon-14-ile-yas-tayini-nasil-yapilir/", "text": "Muhtemelen tarihi yapıtlarla ilgili ilginç hikayeler duymuş yada okumuşsunuzdur. Bir arkeolojik kazıda tahtadan yapılmış bir alete rastlanmış ve arkeologlar onun 5000 yıl yaşında olduğunu bulmuşlardır. And dağlarında bir çocuk mumyası bulunmuş ve arkeologlar çocuğun yaklaşık 2000 yıl önce yaşadığını söylemişlerdir. Bilim adamları bir nesnenin yada insan kalıntısının kaç yıllık olduğunu nasıl biliyorlar? Onlar hangi yöntemleri kullanıyorlar ve bu yöntemler nasıl işliyor? Bu makalede bilim adamlarının nesnelerin yaşını belirlemek için kullandıkları radyoaktifliği yani karbon 14 ile yaş tayinini inceleyeceğiz. Karbon 14 ile yaş tayini, yaklaşık 50.000 yıla kadarki biyolojik orijinli arkeolojik eserlerin yaşını belirlemede kullanılan bir yöntemdir. Yakın geçmişte insanoğlu tarafından kullanılan kemik, kıyafet, tahta ve bitki fiberleri gibi şeylerin yaş tayininde kullanılır. Dünya atmosferine her gün çok sayıda kozmik ışın girer. Örneğin, bir insana her saat yaklaşık yarım milyon kozmik ışın çarpar. Kozmik ışınlar genellikle atmosferde atomlarla çarpışarak enerjik nötron formunda ikincil kozmik ışınları oluştururlar. Bu enerjik nötronlarda nitrojen atomlarıyla çarpışırlar. Nötron çarpıştığında bir nitrojen-14 atomu (7 proton 7 nötron) bir karbon-14 atomuna (6 proton 8 nötron) ve bir hidrojen atomuna (1 proton 0 nötron) dönüşür. Karbon-14 atomu yarıömrü yaklaşık 5700 yıl olan radyoaktif bir atomdur. Kozmik ışınla oluşan karbon-14 atomları oksijenle birleşerek karbondioksiti oluşturur. Karbondioksiti bitkiler doğal olarak soğurur ve fotosentez yoluyla bitki liflerine iletir. Hayvanlar ve insanlar bitkiler yer ve onlardan karbon-14 alır. Herhangi bir anda tüm yaşayan canlılarda ve havadaki karbon-12' nin karbon-14' e oranı yaklaşık sabittir. Trilyonda bir karbon atomundan biri karbon-14 olabilir. Karbon-14 atomları daima bozunur fakat onlar sabit bir oranda yani karbon-14 atomlarıyla yer değiştirir. Bu durumda canlılar aynı miktarda karbon-14 atomu içerir. Yaşayan bir organizma ölür ölmez yeni karbon alımını durdurur. Ölüm anında karbon-12' nin karbon-14 oranı her canlı için aynıdır, fakat karbon-14 bozunur ve yer değiştirmez. Kullanılan örnekteki karbon-12 miktarı sabit kalıyorken yarıömrü 5700 yıl olan karbon-14 bozunur. İncelenen örnekteki karbon-12' nin karbon-14' e oranına bakarak ve bu değeri canlı bir organizmanınkiyle kıyaslayarak daha önce yaşamış olan canlıların yaşını oldukça hassas bir şekilde tayin etmek mümkündür. Burada In doğal logaritma, Nf/N0 incelenen örnekteki karbon-14' ün canlı dokulardaki miktarına oranı ve t1/2 karbon-14' ün yarıömrüdür. Karbon-14' ün yarıömrü 5700 yıl olduğundan yaklaşık 60,000 yıla kadarki yaş tayinleri güvenilirdir. Ancak, karbon-14 ile yaş tayini prensibi diğer izotoplarada uygulanır. Vücudumuzda doğal olarak bulunan bir diğer radyoaktif elementte potasyum 40' tır ve 1,3 milyar yıllık bir yarıömre sahiptir. Radyoaktif yaş tayini için kullanılan diğer radyoizotoplar yarıömrü 704 milyar yıl olan uranyum 235, yarıömrü 4,5 milyar yıl olan uranyum 238, yarıömrü 14 milyar yıl olan toryum 232 ve yarıömrü 49 milyar yıl olan rubidyum 87' dir. Çeşitli radyoizotopların kullanımı biyolojik ve jeolojik örneklerin yaşının çok hassas bir şekilde tayinine izin verir. Ancak gelecekte radyoizotopla yaş tayini yapılamayabilir. 1940' tan sonra ölen herhangi bir şeyin yaşını hassas bir şekilde ölçmek çok daha zor hale gelmiştir. http://science.howstuffworks.com/carbon-14.htm'dan çeviren Yrd. Doç. Dr. Jale Yılmazkaya Süngü ."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kardesce-donen-kara-delikler/", "text": "Normalden 100 kat hızlı dönen kara delikler, birbirlerinden yeterince uzakta olduğu için uzay-zamanda bükülme yaratmıyor. Maddeleri kütleçekim gücüyle emen kara delikler, ışığı da emerek bilimkurgu filmlerine konu olan 'uzay-zamanda bükülme' denen fenomeni yaratıyor. Yapılan gözlem, iki kara deliğin birbirlerine girmeden dönmeyi başarmasının da mümkün olduğunu gösteriyor. İki galaksi birleştiğinde, barındırdıkları kara deliklerin de, ortaya çıkan çıkan dev galaksinin merkezinde yer aldığı düşünülüyor. Merkezde toplanan kara delikler, daha sonra birbirlerinin etrafında dönmeye başlıyor ve en sonunda da birleşiyorlar. University of New Mexico-Albuquerque profesörü Cristina Rodriguez'in bulduğu çiftli kara delikler birbirlerinden 24 ışık yılı uzaklıkta duruyor. Toplam kütleleri 150 milyon Güneş büyüklüğünde olan kara delikler, Dünya'dan 470 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. İki kara deliğin birbirlerine girmeden bir çift oluşturmasının evrende oldukça seyrek rastlanır bir durum. Daha önce 3 bin ışık yılı uzaklıkta ve 28 bin ışık yılı uzaklıkta birer çiftli kara delik sistemi tespit edilmişti. Gözlem, Havai'den Karayipler'e kadar 10'dan fazla teleskobu birleştiren Very Long Baseline Array gözlem aracıyla yapıldı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kavram-yanilgilari-enerji/", "text": "Araştırmalar sonucunda görülmektedir ki öğrenciler fizik konularında bir çok kavram yanılgısına sahiptirler. Öğrencilerin sahip oldukları bu kavram yanılgıları, onların günlük yaşamda çevre ile etkileşimli sonucu ortaya çıkmaktadır ve sınıfa geldiklerinde sahip oldukları bu ön kavramlar ile gelirler. Öğrencilerin sahip olabileceği kavram yanılgılarını bilmek bunları düzeltmek için çaba sarfetmenin ilk adımlarındandır. Burada önemli bir fizik kavramı olan \"enerji\" hakkında sahip olunan bazı kavram yanılgılarının vereceğiz. Önümüzdeki günlerde, kavram yanılgılarını gidermekte bize yardımcı olacak \"kavramsal değişim\" metodları üzerine yazılarımız olacak. - Enerji vektörel bir büyüklüktür. - Enerji korunmaz. - Hareket etmeyen cisimler için enerjiden söz edilemez. - Yükseklik potansiyel enerjisi olarak bildiğimiz, yer çekiminden kaynaklanan potansiyel enerji tek poatansiyel enerji çeşididir. - Yerçekimsel potansiyel enerji yanlızca yüksekliğe bağlıdır. - Düşmekte olan cisimlerin hızları kütlelerine bağlıdır. - Bir cismin hızını iki katına çıkarırsak, sahip olduğu kinetik enerjide iki katına çıkar. - Cisimler enerji tüketir. - Bir enerjiyi naşka bir enerji çeşitine dönüştürdüğümüzde enerjinin bir kısmı kaybolabilir. - Madde ve enerji arasında herhangi bir ilşiki yoktur. - Yer çekimi = Enerji. - Kuvvet = Enerji - Enerji yapılabilir, kullanılabilir ve kaybolabilir. Not: Burada listelediğimiz maddeler \"kavram yanılgılarıdır\". Örneğin enerji vektörel bir büüklük değildir, skaler bir büyüklüktür. Fakat yapılan araştırmalarda görülmüştür ki öğrenciler enerjinin vektörel bir büyüklük olduğu konusunda yanlış algılamalara sahip olabilmektedirler. - Beichner, R. J. (1994). Testing student interpretation of kinematics graphs. American Journal of Physics, 62(8), 750-762. - Halloun, I. A. & Hestenes, D. (1985). Common-sense concepts about motion. American Journal of Physics, 53(11), 1-18. - Ocak, S. Y. (2000). Effectiveness of conceptual change instruction on overcoming students' misconceptions of mechanical energy at 10th grade level. Yaınlanmamış yüksek lisans tezi, ODTÜ - Tsai, C. C. & Chou, C. (2002). Diagnosing students' alternative conceptions in science. Journal of Computer Assisted Learning, 18, 157-165."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kaynamis-su-neden-daha-erken-donar/", "text": "Aristo'dan bu yana bilim adamları kaynamış suyun soğuk sudan niçin daha çabuk donduğu sorusuna yanıt arıyor. Son günlerde bu sorunun çok yaygın görülen kimyasal bir süreç ile açıklandığı görülüyor. Bu tuhaf ve mantığa aykırı gibi görünen etki ilk kez Yunan düşünürü Aristo'nun dikkatini çekti ve son yıllarda Erasto Mpemba adındaki Tanzanyalı bir öğrencinin olayın üzerine gitmesi ile ünlü oldu. Mpemba, dondurma yapımında kullandığı şekerli sütün sıcakken daha çabuk donduğunu fark etti. O tarihten bu yana bu ilginç olguya \"Mpemba etkisi\" adı verildi. St. Louis'teki Washington Üniversitesi'nden Jonathan Katz'a göre bu olgunun ardında erir maddeler yatıyor. \"Kendi kendinize şu soruyu sormanız gerekiyor: Kaynatmak suya ne yapıyor da su daha çabuk donuyor?\" diye soran Katz, \"Bunun yanıtı kaynatma sonucu erir maddelerin çökmesidir\" diyor. Katz'ın aklında olan erir maddeler, içme suyunun \"sertleştiren\" kalsiyum ve magnezyum bikarbonattır. Su ısıtıldığı zaman bu maddeler çöker ve su kaynatılan kapların iç duvarlarında kireç tabakası oluşturur. Hiç ısıtılmamış sularda bu erir maddeler bulunur. Bu su donarken buz kristalleri oluşur; geride kalan suyun içindeki erir maddeler daha yükselir normalin 50 misli üzerine çıkar. Bu da suyun donma noktasını aşağı çeker. Bu, kış aylarında buzlu yollara tuz dökmeye benzer. Katz, \"Böylece suyun donmadan önce daha fazla soğuması gerekir\" diyor. Katz, bu iki etkinin birleşmesi durumunun daha önce ısıtılmış suyun hiç ısıtılmamış suya oranla daha çabuk donmasının nedenini açıklayabileceğini ileri sürüyor. Ayrıca suyun sertliğinin arttıkça Mpemba etkisinin daha belirgin olacağını söylüyor: Bu da bazı insanların bu etkiyi niçin fark etmediğini açıklıyor. Çünkü bazı bazı insanlar daha yumuşak su kullanıyor. \"Katz'ın Mpemba etsisi konusundaki analizi, son derece derin ve tutarlıdır\" diye konuşan Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nden Richard Muller, \"Bu kadar karmaşık bir olguya ancak bu kadar basit ve anlaşılabilir bir açıklama getirilebilirdi\" diyor. Katz şu anda kuramını deney ile kanıtlayacak birini arıyor. \"Bu çok zor bir deney olmayacak. Ancak çok da önemsiz değil. Bir araştırmacının bir-iki ayını alabilir\" diyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kelimelerin-gucu/", "text": "Bilimsel gösterilerimize bir yenisi ile devam ediyoruz. İzleyelim ve yapalım. Basıncın nelere bağlı olduğunu ve neler yapabildiğini göreceğiz. Bu gösteri kuvvet kavramı ile ilgili ön bilgileriniz ile çelişmenizi sağlayacak. Atomsferik basıncın gücünü size gösterecek. Bu gösteri kuvvet kavramı ile ilgili ön bilgileriniz ile çelişmenizi sağlayacak. Atomsferik basıncın gücünü size gösterecek. - düze kenarlı bir masa - cetvel - gazete - Cetveli ucu masanın dışına gelecek şekilde masa kenarına yerleeştirin. Cetvelin 1/3 kadarı masa dışına taşsın. - İzleyicilere, cetvelin kenarına vurursanız ne olacağını sorun . - Cetvele vurun, beklendiği gibi masadan düşecektir. - Vurma sırasında cetvelin masada kalmasını sağlamak için ne yapabileceğinizi sorun. Gazete yaprağı ile bu işin olup olmayacağını danışın. - Tek bir gazete yaprağını alıp katlayabildiğiniz kadar ufak katlayıp cetvelin üstüne koyun ve tekrar cetvele vurun. Cetvel tekrar yere düşecek. Ama ısrarcı olun. Bir tek gazete yaprağı ile bunu yapabileceğinizi söyleyin. - Bu sefer başka bir gazete yaprağını katlamak yerine cetvelin üzerine katlamadan serin. Elinizle düzeltip msa ve cetvele iyice yaklaşmasını sağlayın.Ve yine cetvelin dışarda kalan taradına vurun hatta izleyicilerden birini bunu yapması için çağırabilirsiniz. Bu durumda cetvel yere düşmeyecek ve masada kalmaya devam edecek. Bunun sebebi kesinlikle açık hava basıncı. Gazeteyi cetvel üzerine yayıp üzerinde bastırarak masaya yapışık şekilde durmasına özen gösterdiniz. Gazeteye üst taraftan oldukça yüksek bir hava basıncı etki ediyordu ki siz cetvele vursanız bile bu kuvveti yenemediniz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kepler-yeni-bir-otegezegen-kesfetti/", "text": "Geçtiğimiz yıl Kepler Uzay Teleskopu'nda istenmeyen bir arıza sonucunda birincil görevi durdurulmuştu. Aradan geçen yaklaşık 19 aylık süre sonunda Keplerin ana görevi olmasa da belirlenen yeni hedefler doğrultusunda çalışmaya devam ettiği öğrenildi. Bir anlamda yeniden doğan Kepler, K2 ismi verilen proje ile yeni bir ötegezegen keşfetti. 2013 Mayıs ayında Kepler dört tepkime tekerinden ikincisini kaybetmiş, belirlenen noktaya sabit bir şekilde odaklanamadığı için görüntü alınamamıştı. Fakat ortaya atılan bir fikir doğrultusunda Keplerin görevine devam edebilmesi için Güneş ışığının basıncı etkisinde sanal bir reaksiyon tekeri oluşturuldu. Oluşturulan bu sanal reaksiyon tekeri ile Kepler bir noktaya odaklanmak yerine gökyüzünün farklı alanlarını gözleyerek K2 projesine devam edilmesi kararlaştırıldı. K2 projesi kapsamında 2014 Şubat ayında alınan veriler doğrultusunda Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden yüksek lisans öğrencisi Andrew Vanderburg yeni bir keşfin haberini duyurdu. Doğrulanan bu gezegen Balık takımyıldızı yönünde, 180 ışık yılı uzaklıkta olup HIP 116454b ismini almıştır. Gezegenin Dünya'dan yaklaşık 2.5 kat daha fazla çapa sahip olduğu, Güneş'ten daha soğuk olduğu ve küçük yıldızına yakın yörüngede dokuz günde bir dolandığı belirtiliyor. 2013 Mayıs ayında iki tepkime tekerinin kaybedilmesinden sonra Kepler uzun bir süre görevine devam edememişti. Bilim insanları yaptıkları çalışma sonucunda oluşan bu arızanın Güneş ışığı basıncı ile giderilmesini sağladı. Yeniden göreve dönen ve K2 olarak isimlendirilen proje kapsamında çalışmaya başlayan Kepler bu proje ile HIP 116454b ismi verilen gezegeni keşfetti. NASA'nın K2 görevinde yer alan çalışanlarından Steve Howell, bu proje ile karasal Dünya benzerlerinden Neptün büyüklüğüne kadar sıcak ya da buzlu gezegenlerin bulunabileceğini söylüyor. 2014 Mayısında yeni görevine başlayan Kepler bu süre zarfında 35.000'den fazla gözlem yapma şansı yakaladı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/keplerden-yeni-kesif-antik-yildiz-sistemi/", "text": "Geçtiğimiz haftalarda yayınlamış olduğumuz bir yazıda Kepler'in yaşadığı aksaklıklara ve karşılaştığı arızalara rağmen, yapılan yeni bir manevra sonucunda çok daha farklı keşiflere çıktığını ve yeni gökcisimlerini keşfetmeye başladığını söylemiştik. Hali hazırda geçmiş yıllarda ya da yakın dönemde yaptığı pek çok keşif sonucunda elde ettiği verileri değerlendiren bilim insanları Kepler'in Dünya'dan 117 ışık yılı uzaklıkta bulunan oldukça yaşlı, 5 kayalık gezegen barındıran antik bir yıldız sistemi keşfettiğini açıkladı. Bugüne kadar binin üzerinde gezegen yıldız parlaklığı keşfeden ve halen elde ettiği verilerin değerlendirilmesi sonucunda yeni keşifler sunan Kepler, Dünya'dan 117 ışık yılı uzaklıkta yer alan ve oldukça yaşlı olan antik bir yıldız sistemi keşfetti. Kepler Uzay Teleskopu üzerinde çalışmalar yürüten ve yaklaşık 4 yıllık ortak çalışma sonucunda elde edilen verileri değerlendiren gökbilimciler, Kepler 444 adı verilen yıldız ve çevresinde yer alan gezegenlerin yaklaşık olarak 11.2 milyar yaşında olduğunu söyledi. Gezegenlerin yaklaşık yaş aralığı göz önüne alındığında evrenin 13.8 milyar yıl, içinde yer aldığımız Güneş sisteminin ise 4.5 milyar yıl yaşında olması, keşfedilen yeni antik yıldız sisteminin oldukça gizemli hale gelmesini sağlıyor. Henüz elde edilen veriler tamamen değerlendirilmemiş olsa da bugüne kadar açıklanan bilgiler heyecan uyandırıyor. Astrophysical Journal dergisinde yayınlanan araştırma sonuçları, yıldız etrafında dönen beş gezegenden en küçüğünün Merkür, en büyüğünün ise Venüs boyutlarında olduğunu, kendi yıldızına yakın mesafede yer alması nedeniyle sıcaklığın yaşama elverişli olmadığını gösteriyor. Bilim insanları elde edilen sonuçları titizlikle değerlendirirken daha önce böyle bir şey görülmediğini, bölgenin bir anlamda arkeolojik sit alanı gibi olduğunu düşünüyor. Daha önce yapılan keşiflerde bu kadar yaşlı bir yıldız sistemi ve gezegenlerin görüşmediği, Kepler 444'ün evrenin ilk zamanlarından kalma olduğu vurgulanıyor. Kepler 444'ün tahmini yaş aralığı, yine yıldızdan gelen dalgalanmalar sayesinde ileri teknoloji ürün ve teknikler kullanılarak belirlendi. 2009 yılında fırlatılan ve günümüze kadar 1000'den fazla gezegenin gözlenmesini sağlayan Kepler halen 4200 aday gezegen üzerinde çalışmalarını sürdürüyor. Bilim insanları bu tarz zevkli şeylerle uğraştıkları için çok şanslı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kilogram-yeniden-tanimlanacak/", "text": "Bilim dünyası kilogramın tanımını, Planck Sabiti veya Avogadro Sayısı'na ayarlamaya çalışıyor. Kabul görürse, yeni kilogram 2007'den sonra tedavülde olacak. Bilim dünyası çok yakın bir zamanda orijinal kilogram olan 2.2 pound'luk metal bloğu tedavülden kaldıracak. Kilogramın tanımlanması için bilim dünyası yeni parametrelere ihtiyaç duyuyor. İlk olarak 1889 yılında kabul edilen orijinal kilogram, daha evrensel bir ölçüt ile yeniden tanımlanacak. Kilogramın tanımını değiştirme çabaları 25 yıldır sürüyordu. Mevcut kilogram fiziksel bir nesnenin eşit karşılığı olarak değer kazanırken, yeni modelde bir sabit değere temellendirilecek. Akla ilk gelen ise Avogadro sayısı veya Planck sabiti. Yıl 1889. Dünya Ağırlık ve Ölçüm Birimleri Konferansı'nda toplanan bilim adamları, platinyum ve iridyumdan oluşan bir silindirin kilogramın uluslararası temel ölçütü olduğunu dünyaya duyurmuştu. Orijinal kilogramın kopyaları daha sonra tüm dünyaya dağıtılmış ve 19'uncu yüzyılın sonunda dünya kilogramı benimsemişti. Dünyanın ilk kilogramı, ya da diğer bir deyişle, dünyadaki tüm kilogramların atası ilk silindir Uluslararası Ağırlık ve Ölçüm Birimleri Bürosu'nun Paris'teki merkezinde duruyor. Orijinal kilogram şimdiye dek sadece birkaç kez temizlik amacıyla yerinden oynatıldı. Çünkü metal blok üzerinde biriken tozlar, hassas ağırlığı değiştiriyordu. ABD National Institute of Standards and Technology kurumundan Edwin Williams, kopya silindirlerin orijinale göre ağırlığının arttığını ortaya attı. Daha da vahimi; orijinal silindirin ağırlığının 1 kg'den değişmesi durumda tüm ağırlık ölçütlerinin silbaştan ayarlanması gerekebilir. Bilim adamlarının bir diğer korkusu da, orijinal silindirin doğal afet sonucu bozulması. Dünya ölçü birimlerini denetleyen Paris merkezli Committee on Data for Science and Technology uzmanlarından Peter Mohr, kilogram ağırlık ölçüsünün bugün olduğu gibi bir nesneye temellendirilmemesi gerektiğini belirtiyor. Mohr başkanlığındaki bilim ekibi 'Redefinition of the Kilogram: A Decision Whose Time Has Come' başlıklı makalelerinde kilogramın sabit sayıya temellendirilmesini savunuyor. Bilim ekibinin ortaya attığı öneriler bilim dünyası tarafından kabul görürse, Ekim 2007'den itibaren geçerlilik kazanacak. Kilogram ölçütünün evrensel bir sabite ayarlanması halinde, ağırlık birimi her zaman kesin olarak tek bir değer vermeyecek. Her bir sabit değere ve onun tabiatına göre, değişecek. Avogadro ve Planck değerleri ile bireysel deneyler yapılarak kilogramın eşiti bulunacak. Örneğin, Planck sabitine temellendirilen bir hesapta, kesin bir frekanstaki kesin bir foton sayısı 1 kilograma eşit olacak. Avogadro sayısı ile yapılan bir hesapta ise, 1 kilogram bir elementin atom sayısından çıkarılacak. Evrensel değerlere sabitlenen bir ağırlık ölçütü, çok daha sağlıklı ve kesin sonuç verecek. 'Evrensel sabit'lere göre ayarlanan bir kilogram, köprü-yol yapımı, tıp, astrofizik gibi milyonda bir kesinlik gerektiren hesaplarda daha doğru sonuçlar verecek. Bilim adamları, Avogadro veya Planck sabitine temellendirilen yeni kilogramın 100 yıl boyunca geçerliliğini koruyacağını umuyor. 100 yıl sonra ise o zamanın yeni tekniğine göre, kilogram yerinden tanımlanacak. Kaynak: ABD'de yayımlanan Wired dergisinden alınmıştır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kimya-teorilerini-altust-eden-deney/", "text": "Bilim insanları, deneyde, sıvı maddelerin içinde serbest hareket ederek sürtünmeyi ortadan kaldıran bir molekül yarattı. Molekül hareketlerini herhangi bir sürtünme yaratmaması fizik kimya teorilerine ters düşüyor. Bulgunun sıvı maddelerdeki kimyasal reaksiyonlarla ilgili mevcut önermelerin gözden geçirilmesine neden olabileceği belirtiliyor. Deneyde, suyun içine bir damla iyodin cyanid damlatıldı ve kızılötesi lazer yardımıyla bir ucunda karbon bir ucunda da azot atomu bulunan bir merkez molekül oluşturuldu. Merkez molekül 4 bin 427 C derece'ye kadar ısıtıldı ve bu ısıdayken dakikada 270 trilyon dönüş yapmaya başladı. Molekül ilk dönüşünü daha tamamlamadan, yarattığı şok dalgasıyla etrafındaki su moleküllerini ittirmeye başladı. Su moleküllerinin saçılmasıyla dönüş yapan molekülün etrafında sürtünmesiz bir alan oluştu. Tüm bunlar saniyenin 10 milyarda birinde gerçekleşti. Merkez molekül 10 dönüş yaptıktan sonra, şok dalgası şiddetini yitiriyor ve su molekülleri yeniden yerlerine dönüyor. Uzmanlar, merkez molekülün dönüş hareketlerinin, su moleküllerini iterek boşaltmasıyla sürtünmeyi ortadan kaldırdığını belirtiyor. Buna göre, molekül olmazsa, sürtünmenin de olmaması doğal karşılanabilir. Ancak bu kimya teorilerine göre olağandışı bir durum. Mevcut kimya teoremleri sıvı moleküllerinin oluşturduğu ortamlarda bu tip bir olayın gerçekleşme ihtimalinin olmadığını gösteriyordu. Ayrıca, deney molekülün neden olduğu hareket Newton'un her etki eşit tepki doğurur ilkesine de ters düşüyor. Araştırmayı yürüten bilim insanlarından Brown University uzmanı Dr. Richard Stratt, bu tip bir olayın gazlarda yaşanabileceğini ancak sıvı maddeler içinde gerçekleşmesinin sürpriz olduğunu ifade ediyor. Moleküllerarası sürtünme kimyada önemli bir yer tutuyor. Moleküller ısınma durumuna göre birbirlerine sürtüyor, birbirlerini ittiriyor. Bu hareketlenme gaz molekülleri arasında daha düşük yoğunlukla gerçekleşiyor, çünkü gaz molekülleri arasındaki mesafeler sıvı ve katı hallere göre daha açık. Ancak, sıvı maddelerde moleküller arasında sürtünmenin gerçekleşmesi gerekiyor. Deneyin pratiğe yönelik bir kullanımı olmayacağını belirten Dr. Bradforth bulgunun, sıvı maddelerdeki kimyasal reaksiyonlarla ilgili önermeleri gözden geçirilmesine neden olacağını vurguladı. Not: Araştırmayı konu alan makale Science dergisinde yayımlanmıştır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kirmizi-cucenin-manyetik-haritasi-sasirtti/", "text": "Kırmızı cücenin sıcaklığı yaklaşık 2 bin 900 santigrat derece. Astronomlar, kırmızı cüce olarak adlandırılan bir yıldızın ilk kez manyetik haritasını çıkardı. Science dergisinde yayımlanan makaleye göre, kırmızı cücenin manyetik alanının dünyanınki gibi basit oluşu bilim adamlarını şaşırttı. Astrofizikçiler, Güneş'ten 20 ışık yılı uzaktaki Pegasus takımyıldızında bulunan V374 Pegasi adlı kırmızı cücenin manyetik özelliklerini inceledi. Ancak karmaşık bir yapı bekleyen uzmanlar, dünyanın ya da bir mıknatıs çubuğununkine benzeyen basit bir manyetik yapıyla karşılaştı. Toulouse Astrofizik Laboratuvarı'ndan Jean-François Donati başkanlığındaki uzmanlar, bu keşfin Güneş ve diğer yıldızların manyetik alanının oluşumuna ilişkin bilgileri çürütebileceğini belirtti. Donati, bunun uzun vadede Güneş'in faaliyetlerinin ve bu faaliyetin yeryüzündeki iklime etkisinin çok daha iyi anlaşılmasını sağlayabileceğini düşünüyor. Sıcaklığı Güneş'e yakınrn rnManyetik haritası çıkarılan kırmızı cüce, sıcaklığı 2 bin 900 santigrat dereceyi bulan küçük kütleli bir yıldız. Burada şöyle bir kıyaslama yapılabilir: Güneş'in sıcaklığı 5 bin 500 dereceye ulaşıyor. Manyetik alanının basitliği bilim adamlarını şaşırttı, çünkü onlar, merkezlerinde ürettikleri enerjiyi çevreye boşaltabilen yıldızların içindeki kaotik madde hareketlerinin, karmaşık ve düzensiz manyetik alan oluşturması gerektiğine inanıyordu. V374 Pegasi'nin manyetik alanının nasıl oluştuğunun anlaşılması, Güneş'in manyetik alanının nasıl oluştuğunun daha iyi anlaşılmasını sağlayabilecek. Bu önemli bir nokta, çünkü Güneş'in manyetik alanındaki değişikliklerin dünya iklimini etkileyebilen dalgalanmalara sebep olduğu tahmin ediliyor.rn rnSamanyolu'nun yüzde 70'i Kırmızı cüceler, Samanyolu galaksisinde en çok bulunan yıldız türü. Güneş'e en yakın 100 yıldızın 80'i bu gruptan. Yıldızların büyük kısmını, en azından Samanyolu'ndakilerin çok büyük kısmını, Güneş'ten epey küçük yıldızlar oluşturuyor.rn rnSamanyolu'ndaki 100 milyar kadar yıldız arasında Güneş'ten daha büyük ve daha sıcak olan yıldızların oranı, yalnızca yüzde 1. Güneş'in de dahil olduğu G sınıfı sarı yıldızların oranı yüzde 4, Güneş'ten biraz daha küçük olan turuncu yıldızların toplama oranıysa yüzde 15. Daha küçük ve soğuk olan kırmızı cüce türüyse yüzde 70'le en büyük grubu oluşturuyor.Geri kalan grubu da, kütleleri Güneş'e yakın olan yıldızların, dış katmanlarını uzaya saldıktan sonra ömürlerinin sonunda küçülerek dünya boyutlarına inen beyaz cüceler oluşturuyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kivalina-devlere-karsi-savasan-koy/", "text": "Kivalina, Alaska'da, tam Bering Boğazı'nın kıyısında yer alan ABD'ye bağlı minicik bir köy. 55 tane ahşap evden oluşuyor. Köyde sadece 400 kişi yaşıyor. Fakat bu 400 kişi dünyanın gündemine oturan bir davanın kahramanı oldular. Kivalınalılar, küresel ısınma sonucu denize karışan köylerinin hesabını sormak için ABD'nin dev enerji şirketlerinin karşısına geçtiler. Aralarında Exxon Mobil, BP America, Conocco Philips ve American Electric Power'ın da bulunduğu 24 şirkete, küresel ısınmaya sebep oldukları gerekçesiyle dava açan köylüler, bu şirketlerden, iklim değişikliğinin Kivalina'ya verdiği 400 milyon dolarlık zararın ödenmesini istiyorlar. İki yıl önce, belki dalgaları tutar da erozyonu engeller diye deniz kıyılarına, kum ve çakıl taşlarıyla doldurdukları plastik torbalardan oluşan bir baraj kurdular. Fakat köyü vuran fırtınalar o kadar güçlenmeye başladı ki, kum ve çakıl taşı ile dolu, her biri 2 metreküp hacminde beş bin plastik torbanın çoğu savrulup gitti. Artık bu kara parçasında kalamayacakları anlaşıldığı için, Kivalina köyünün, şu an bulunduğu bölgeye 12 km. uzaklıktaki yeni bir yere taşınması söz konusu. Fakat bu işlem çok masraflı. ABD ordusunda çalışan mühendisler ve ABD hükümetinin hazırladığı raporlar gösterdi ki taşınma için 400 milyon dolara yakın bir bütçe gerekiyor. Alaska eyaleti ile bu değişimin finanasmanı konusunda anlaşamadıkları için, Kivalinalılar 15 yıldır köylerinin ayaklarının altından kayıp gitmesini izliyor ve taşınma işi de sürekli erteleniyor. Bu yüzden Kivalinalılar, hayatlarını kökten değiştiren bu soruna sebep olduklarını düşündükleri 24 enerji şirketine dava açtılar ve zararlarının tazmin edilmesini istediler. Başta Exxon Mobil Corporation olmak üzere 9 petrol, 14 elektrik ve bir kömür şirketi hakkında dava açan köylüler, bu 24 firmanın yaydıkları sera gazının büyük oranda küresel ısınmaya sebep olduğunu, bu durumun Kivalina halkının varlığını tehdit ettiğini ve burada kamuya zarar verildiğini iddia ediyorlar. Dava 26 Şubat günü, Kaliforniya eyaletinin San Francisco şehrinde, bir eyalet mahkemesinde açıldı. Kaiforniya'nın seçilmesinin nedeni davada bahsi geçen firmaların hepsinin Kaliforniya'da temsilcilikleri olması. Amerikan yasalarına göre, bir firma hakında dava açabilmek için dava açtığınız eyalette firmanın temsilciliği olmak zorunda. Aralarında Exxon Mobil, BP America, Conocco Philips, American Electric Power, Chevron, Peabody Energy, Duke Energy ve Southern Company'nin bulunduğu sekiz şirkete ise, sadece sera gazı yaymak değil, bilinçli olarak küresel ısınma ile ilgili halkı yanlış yönlendirmek suçundan da dava açtılar. Bu şirketleri, halkı ve küresel ısınma kurbanlarını, küresel ısınmanın insan eliyle gerçekleştirilmediğine ikna etmek için özel çaba sarfetmekle suçluyorlar. Davanın açılmasında önemli rol oynayan ve Kivalina'nın savunmasını yürüten ekipte yer alan 'Yerel Amerikalıların Hakları Fonu'nun basın sözcüsü Ray Ramirez, NTVMSNBC'ye yaptığı açıklamada, İklim değişikliği ve Alaska'da oluşan maddi zararlar arasındaki bağlantı Kivalina davasında çok güçlü. Fakat büyük petrol şirketleri insan eliyle gerçekleşen bu iklim değişikliğini örtbas etmek için, özel çaba sarfediyor. Ve bu durum tütün endüstrisinin, sigaranın zararlarını saklamak konusunda gösterdiği çabaya benziyor. Yani sadece sera gazını yaymak değil, insanları yanlış bilinçlendirmek de bu davanın konusu. Zaten enerji firmalarının, küresel ısınma hakkında yayınladıkları yanıltıcı araştırmaları hazırlayan bazı bilim adamları, eskiden tütün firmalarının yararına da çalışıyordu ifadelerinde bulundu. Dava edilen şirketler enerji sektörünün devleri olduğu için, hepsinin arkasında inanılmaz büyük hukuk büroları, hatta deyim yerindeyse 'hukukçusu ordusu' var. Ancak Kivalina da bu davada pek yalnız sayılmaz, çünkü tam altı hukuk bürosu ile 'Yerel Amerikalıların Hakları Fonu' ve 'Irk, Fakirlik ve Çevre Merkezi'nden oluşan deneyimli bir avukat ve gönüllüler ekibi Alaska'nın bu ufak köyünü savunuyor. Kivalina'yı savunanlar arasında, çevre konularında uzman olan avukat Matt Pawa, Eskimo hakları konusunda uzman olan NARF'den Heather Kendall Miller ve 1990'larda ABD'de tütün endüstrisine karşı hukuki bir savaş yürütmüş Steve Berman ve Stephen Susman var. Kivalina'yı savunan avukatlar, tütün endüstrisine karşı savaşlarında derslerini aldıkları için bu davada daha gerçekçi davrandıklarını ve dilekçelerinde romantik argümanlar kullanmaktan kaçındıklarını söylüyorlar. Heather Kendall Miller bu davada daha bilinçli davranmaya çalıştıklarını, Alman Spiegel dergisine şöyle anlatıyor: Davalının tek bir kişi değil, bir topluluk olması lazım. Böylece dava konusu hakkında istatistiklere ulaşılabiliyor ve genelleme yapılıyor. Yani bu durumda Kivalina hangi fabrikanın ne kadar karbon saldığını hesaplamak zoruda değil. Sadece aradaki bağı istatiksel olarak göstermek durumunda. Ayrıca bu davada kültürün ve yaşam alanının yok olması gibi soyut zararladan bahsetmiyoruz, gerçekten köy taşımanın somut masrafı için tazminat istiyoruz diyor. Önümüzdeki günlerde dava edilen firmalar savunmalarını yazacak ve mahkemeye teslim edecek. Mahkeme bunun ardından davayı kabul edip etmeyeceğini açıklayacak. Zaten esas mücadele de bundan sonra başlayacak. Yargı kararının ne yönde çıkacağı belli değil, ancak Kivalina devlere karşı duran bir köy olarak tarihe şimdiden geçti. Eğer Kivalina mücadelesinden başarıyla çıkarsa, onun gibi yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan 8 Alaska köyü daha hukuk mücadelesine girişmeyi planlıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kiyamet-senaryosu/", "text": "ABD'li bilim adamları kıyamet senaryolarına yenisini ekledi. Dev göktaşının çarpma tarihi açıklandı. Dünya'nın yörüngesinden 2102'de geçecek VD17 isimli göktaşının Dünya'ya çarpma riski sanılandan daha yüksek çıktı. 2004'te tespit edilen göktaşının dünyaya çarpma riski, 3 binde bir olarak tahmin ediliyordu. Ancak bilim adamlarının yaptığı yeni hesaplar gerçek riskin binde 1 olduğunu gösteriyor. Bu rakam astronomik olaylar için çok büyük bir olasılık kabul ediliyor. Uzmanlar şimdi göktaşının yörüngesini değiştirmenin yollarını arıyor. Milyonlarca yıl önce Dünya'ya düşen bir göktaşı, gökyüzünü duman tabakası ile kaplamış ve dinozorları yeryüzünden silmişti. 1 milyar ton ağırlığındaki VD17'nin Dünya'ya çarpmasıyla 10 bin megatonluk enerji ortaya çıkacak. Bu enerji, Dünya üzerindeki tüm atom bombalarının aynı anda patlamasına denk bir enerji. Örneğin, Hiroşima'ya atılan atom bombası sadece 20 kiloton değerindeydi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kizilotesi-isik-gorulebilir-mi/", "text": "Yıllarca kızılötesi ışığın çıplak gözle görünemeyeceği üzerine konuşmalar yaptık. Fakat yapılan son çalışmalarda elde edilen veriler, uygun koşulların oluşması durumunda çıplak göz ile kızılötesi ışığın görülebileceğini gösterdi. Pek çok insan için gözleri bilinen en güçlü duyularıdır. Her ne kadar görülebilir ışık spektrumunun 400 700 nanometre aralığını algılayabiliyor olsak da henüz pek çok bilinmeyenin olduğunu birkez daha görmüş olduk. Yukarıda da söz ettiğimiz gibi insan elektromanyetik tayfın, görülebilir ışık spektrumunu algılayabilmektedir. Kızılötesi bu alan içerisinde daha düşük enerjiye sahip olmasına karşın daha uzun dalgaboylarında olan elektromanyetik ışımalardan oluşmaktadır. Washington Üniversitesi'nde yapılan bir çalışma, uygun koşulların oluşması durumunda retinanın kızılötesi ışığı algılayabildiğini gösterdi. Araştırma kapsamında hem insan hem de fare retinası üzerine oldukça güçlü lazerler aracılığıyla kızılötesi ışınlar gönderildi. Bu araştırmada retina üzerinde ışığı algılayan hücrelerin normale oranla iki kat daha fazla çalıştığı ve aslında algılama kapasitesinin de iki kat yüksek olduğu görüldü. Yalnızca Tıp alanında değil aynı zamanda farklı bilim dallarında da kızılötesi ışınlara olan bakış açısında bir yenilenme olması bekleniyor. Yine Tıp alanına döndüğümüzde ise göz doktorları için bu altın niteliğinde bir buluş olarak görülüyor. Bu sayede çok daha gelişmiş göz kontrollerinin yapılabileceği savunulurken aynı zamanda kontrollerde gözün sağlıklı çalışıp çalışmadığı da görülebilecek. Grup içerisinde çalışmalarda bulunan Frans Vinberg ise, pek çok lazerin farklı aralıklarda ışın yollayacak şekilde bu çalışmada kullanıldığını ancak hepsinin aynı foton yaydığını söylüyor. Vinberg konuşmasının devamında kısa süre içerisinde çok fazla sayıda fotonun retinaya ulaşmasının sağlandığını, fotopigmentlerin ise gelen fotonlara karşılık tek başına çalışmaya başladığını söylüyor. Hatta tek bir fotopigmentin aynı anda iki fotonu dahi kendine çekebildiği belirtiliyor. Hali hazırda mevcut teknoloji henüz bunu mümkün kılmasa da geliştirilen çift foton mekanizması, gelecek adına umut vaat ediyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/klasik-kriptografi-ve-kuantum-kriptografi/", "text": "Kriptografi bir şifreleme yöntemi dışında bir sanat dalı olup daha çok mesajların yetkisiz kişiler tarafından anlaşılamaması üzerine kurgulanan şifreleme tekniği olarak tanımlanmaktadır. Kriptoloji ve analiz kavramlarını içine alan kriptoloji ise şifrelenmiş mesaj ve metinlerin çözülmesi, analiz edilmesi esasına dayanmaktadır. Genel tanımı itibariyle kriptografi gizlilik, bütünlük ve bilgi güvenliği gibi kavramları içine alan matematiksel yöntemler bütünü olarak ifade edilir. Bu gizlilik içerisinde uygulanan şifreleme ile şifreyi bilmeyen bir kişinin metin ya da mesajı algılayabilmesi imkansızdır. Her ne kadar kriptografi içerisinde istenilen bütünsel gizlilik olsa da klasik kriptografi ile bunun elde edilmesi mümkün değildir. Bugün internet ile klasik yöntemlerde yapılan şifrelemeler daha çok uzunluğa bağlı olarak değişen sürelerde çözümlenebilmektedir. Ancak çözümleme metinin bir değer ifade edeceği anlamına gelmemektedir. Kuantum kriptografisine göz atmadan önce kriptolojinin tarihini incelemek gerekir. M.Ö 1900'lü yıllarda Mısırlı bir katip tarafından ilk olarak metinlerde anormal bir hiyeroglif kullanılmıştır. M.Ö 100'lü yıllara gelindiğinde ise Julius Caesar devlet haberleşmesi içerisinde normal alfabede yer alan harfleri değiştirerek farklı bir şifreleme yöntemi kullanmıştır. Caesar tarafından kullanılan bu yöntem içerisinde metinde yer alan her harf alfabede ki karşılığına göre sonraki üçüncü harfle değiştirilmiştir. Daha önceki bir yazımızda kuantum bilgisayarlar, işlemciler ve kübit kavramları hakkında bazı bilgiler sunmuştuk . 21. yy'ın en önemli çalışmalarından birisi olarak görülen kuantum bilgisayarlar evrenin tanımlanması, doğa kuvvetleri işleyişi ve ilişkileri hakkında yeterli bilginin elde edilebilmesi ve karmaşık hesapların daha hızlı bir şekilde yapılabilmesini amaçlamaktadır. Ortalama 300 kübitten oluşan bir kuantum bilgisayarın Evrende bulunan parçacık sayısı kadar işlemi (2300) birkaç saniye içerisinde hesaplayabileceği düşünülmektedir. Kuantum şifreleme tekniğinde ise şifreleme ve iletişimin güvenli bir şekilde sağlanabilmesi için kuantum mekaniği kullanılmaktadır. Şifrelenmiş metinlerin ya da mesajların dinlenebilmesi ya da izlenebilmesini önlemek için karmaşık teknikler yerine bilgi/veri fiziği esas alınmaktadır. Kuantum taşıyıcısı üzerinde yapılan her türlü izleme ve dinleme, yapıyı bozmakta ve bir iz bırakmaktadır. Yine bu yapı incelendiğinde kuantum kriptolojinin üst üste bindirilen fotonlar ile optik kablolar kullanılarak binlerce km öteye taşınması mümkündür. Ancak kuantum kriptografi üzerinde de araştırılması gereken çok sayıda açık bulunmaktadır. Örneğin kuantum kriptografi içeren protokollerde Bell eşitsizliği kullanılarak veriye sızılmasını ancak g fonksiyonunun belirlenmesi ile izlenebilmektedir. Ayrıca bir protokolde değişim süreleri ve her birinin ayrı, ayrı güvenlik doğrulamasına ihtiyaç duyması diğer bir problem olarak öne çıkmaktadır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/komsu-yildizdan-gunes-sistemine-dogum-yardimi-olmus/", "text": "Yeni modele göre güneş sistemimizdeki gezegenler oluşurken, komşu gezegenden yardım görmüş. Komşu yıldız, toz diskiyle çevrili genç güneşe iyice yaklaşarak, çekim gücüyle toz halkasını dağıtmış. Savrulan tozlardan öncü gezegenler şeklinde birleşen topaklar oluşmuş. Avusturyalı ve Alman astronomlar, gezegen oluşumunu tasarlayan yeni bir model geliştirdiler. Yeni modele göre güneş sistemimizdeki gezegenler oluşurken, komşu gezegenden yardım görmüşler. Sonuç, Viyana Üniversitesi'nden Christian Theis ve Bonn Üniversitesi'nden Ingo Theis ve Pavel Kroupa'ya ait. rnrnKomşu yıldız, toz diskiyle çevrili genç güneşe iyice yaklaşarak, çekim gücüyle toz halkasını dağıtmıştı. Savrulan tozlardan öncü gezegenler şeklinde birleşen topaklar oluşmuştu diye açıklıyor araştırmacılar. Geçerli olan kanıya göre güneş sistemimiz yaklaşık olarak 4,6 milyar yıl önce yüzlerce yıldızla birlikte dev bir gaz ve toz bulutundan doğmuştu. Bulut sayısız düğümlere dağılmıştı. Bunlar ise kendi kütle çekimleriyle çökmüştü. Daha sonra ise basıncın yükselmesiyle içlerinde nükleer ateş tutuşmuştu. Güneşimiz de dahil yıldızların birçoğu gaz ve tozdan bir disk oluşturdu. Bu toz parçacıkları birbirine yapışık kalarak git gide daha büyük cisimler meydana getirdiler. Elektrik süpürgesi gibi Bunlar yeterince büyüdükten sonra çevrelerindeki maddeleri tıpkı elektrikli süpürge gibi topladılar. Bu modelle gerçi Venüs ve Dünya gibi iç gezegenlerin oluşumu açıklanabiliyorsa da Güneşten uzaktaki gökcisimlerin doğuma aydınlanamıyor. Çünkü gözlemlerden anlaşıldığı üzere genç yıldızların etrafındaki toz diski sadece birkaç milyon yıl içinde çözülmekte. Astronomlar Güneşe uzak olan gezegenlerin bu şekilde oluşamayacağını ve modelin Uranüs ve Plüton gibi gezegenlerin oluşumunu açıklamak için yeterli olmadığını düşünüyorlar. Bu yüzden komşu gezegenden yardım teorisi bu soruna bir çözüm getiriyor. Bu yıldızların kütle çekim gücü, tıpkı çayı karıştıran kaşık gibi etkimiş. Çay tanelerinin kaşığın etrafında toplandıkları gibi komşu yıldızın etkisiyle toz diskindeki madde daha çabuk topaklanmıştı diye açıklıyor astronomlar."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/komur-cevreci-enerji-olma-yolunda/", "text": "Petrole göre daha çevreci kullanıma olanak veren kömürün otomobillerde kullanılmak üzere likit dizele dönüştürülmesi tartışılıyor. Küresel ısınmayla petrol ve doğal gazın eleştirildiği, fakat alternatif enerji kaynaklarının da henüz Dünya'yı taşımaya hazır olmadığı bir ortamda, bir süredir unutulan kömür, yeniden gündemde. Bir zamanların temel enerji kaynağı kömür daha verimli işlenirse, petrol ekonomisinden alternatif kaynaklara geçişte bir köprü görevi üstlenebilecek. Dünyada kömür kaynakları açısından en zengin ülkelerden ABD, kömürün daha verimli kullanımı için en fazla yatırımı yapan ülke. Birçok bilim insanı tükenmekte olan petrolden, hidrojen veya Güneş enerjisine geçene kadar (bunun 50 ila 70 alacağı ifade ediliyor), kömür kökenli yakıtların otomobillerde benzinin yerini alacağını savunuyor. Kömürün otomobillerde kullanılacak likit enerji kaynağına dönüştürülmesi fikri aslında yeni değil. Likit hale getirilmiş kömür veya diğer karbon bazlı kaynaklar, 1920'lerden bu yana kullanıyor, örneğin Güney Afrika Cumhuriyeti'nde büyük kamyonlar kömürden dönüştürülen likit yakıtla çalıştırılıyor. Bazı ABD'li enerji şirketleri kömürden dönüştürülmüş likit yakıt üzerinde çalışmalar yapıyor, ancak benzine kıyasla daha az karbon monoksit üreten likit kömürün işleme maliyet henüz çok yüksek. Likit kömürün otomobilleri hareket ettirebilmesi için, karbon atomlarının yüksek enerji üretecek şekilde kümelenmesini sağlayacak yeni yöntemlerin, yeni katalizatörlerin geliştirilmesi gerekiyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/komur-santrali-maliyetine-fuzyon-reaktoru/", "text": "Sıfır sera gazı emisyonu, uzun ömürlü olmayan radyoaktif atık ve neredeyse sınırsız yakıt vaat eden füzyon reaktörü, kulağa gerçek olamayacak kadar iyi geliyor. Ancak füzyon sistemlerinin henüz yeteri kadar ilgi görmemesinde yeterli ekonomik alt yapının oluşturulamaması, önemli bir engel olarak öne çıkıyor. Yine petrol ve doğalgaza oranla bu teknolojinin yeteri kadar ucuz olmaması, bilim insanlarını farklı arayışlara itiyor. Washington Üniversitesi'nde görev alan mühendisler, füzyon sistemlerine yönelik baskı oluşturan bu anlayışı değiştirmeyi amaçlıyor. Neredeyse kömür santrali maliyetine üretim sağlayacak bir füzyon reaktörü geliştiren mühendisler, hazırladıkları maliyet raporunu 17 Ekim'de Uluslararası Atom Enerjisi Füzyon Enerjisi Konferansı'nda sunmaya hazırlanıyor. Aynı üniversitede görev alan Prof. Thomas Jarboe'e göre tasarım bugüne kadar yapılan diğer tasarımlar içerisinde en ekonomik füzyon reaktörü olması açısından büyük önem taşıyor. Prof. Jarboe'nin bir sınıf projesi olarak başlayan ve Dynomak adı verilen bu reaktör, doktora öğrencisi olan Derek Sutherland'la birlikte önemli bir aşama kaydetmiş. Yeni geliştirilen bu tasarım, plazmayı boşlukta tutmaya yetecek kadar manyetik alan yaratarak füzyon oluşturabilmekte. Bir sonraki aşamada ise sıcak plazma, reaksiyona girerek yanmaya başlıyor ve reaktör, kendine yetecek kadar ısı oluşturarak termonükleer koşulları sağlıyor. Reaktörden sağlanan ısı, soğutucunun ısıtılmasını sağlayarak türbinleri çeviriyor ve bir anlamda jeneratör benzeri elektrik üretimi sağlıyor. Washington Üniversitesi'nde geliştirilen tasarım spheromak olarak adlandırılırken plazmadan sağlanan elektrik akımı manyetik alanın büyük kısmını üretiyor. Buda gerekli parçaların sağlanmasını ve daha küçük bir reaktör üretilmesine imkan tanıyor. Benzer bir örnek olarak Fransa'da bulunan füzyon reaktörü tasarımının içerdiği sarımlar nedeniyle oldukça büyük olduğu söylenirken yeni tasarımın maliyetinin on kat daha az olduğu ve enerji miktarının da 5 kat arttığı söyleniyor. Araştırmacılar, füzyon reaktörünü tasarlarken termik santral maliyetini de göz önünde bulundurmuş. Füzyon santralinde 1 milyon watt üretim için 2.7 milyar dolar harcanırken termik santrallerde bu rakam 2.8 milyar dolar olarak öne çıkıyor. Sutherland, bu tasarıma uygun bir reaktörün inşa edilebilmesi durumunda ekonomik olarak büyük avantaj sağlayacağı ve oldukça verimli bir plazma oluşturacağını söylüyor. - D.A. Sutherland, T.R. Jarboe, K.D. Morgan, M. Pfaff, E.S. Lavine, Y. Kamikawa, M. Hughes, P. Andrist, G. Marklin, B.A. Nelson. The dynomak: An advanced spheromak reactor concept with imposed-dynamo current drive and next-generation nuclear power technologies. Fusion Engineering and Design, 2014; 89 (4): 412 DOI: 10.1016/j.fusengdes.2014.03.072"} {"url": "https://www.onlinefizik.com/konyada-kuraklik-felaketi-independentta/", "text": "Gazeteye göre bir zamanlar Türkiye'nin tahıl ambarı olarak anılan Konya'da çevre felaketi tehdidi yaşanıyor. LONDRA Independent gazetesinde Nicholas Birch imzalı haberde, Türkiye'nin tahıl ambarı olarak anılan Konya'da çevre felaketi tehdidinin yaşandığı belirtildi. Konya'nın çok düşük oranda yağmur alan bir bölge olduğu aktarılan haberde kuraklıkta, küresel ısınmanın etkisiyle yağışların daha da azalmasının etkili olduğuna dikkat çekildi. Habere göre kuraklığın bir diğer önemli sebebi de çiftçiler. Buğdaya verilen devlet yardımları sıfırlanınca, çiftçiler yaşamlarını kazanmak için daha çok su isteyen bitkiler yetiştirmeye başladılar. Örneğin Avrupa ve ABD'de olduğu gibi teşvik edilen şeker pancarı, buğdaydan beş kat daha fazla suya ihtiyaç duyuyor; bu da ovada daha çok kuyu açılmasına neden oluyor. Konya Jeoloji Mühendisleri Odası Başkanı Tahir Nalbantçılar, yeraltı sularından başka su kaynağı olmayan bölgede çiftçilerin son 40 yıldır yeraltı sularını kendisini yenilediğinden daha hızlı bir şekilde çektiğini kaydediyor. Nalbantçılar Böyle devam ederse bölge 30 yıl içinde çöl olacak diyor. WWF uzmanı Çağrı Deniz Eryılmaz da, çözümün tarım politikası ve entegre su tesislerinde olduğunu belirtti. WWF organizasyonu, iki yıldır bu konuyla ilgili, hükümet yetkilileriyle ve çiftçilerle düzenli tarım uygulamaları üzerinde çalışmalarını sürdürüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kozmolojik-bilmecelerden-biri-daha-cozuldu/", "text": "Uzaktaki bir yıldız sistemini gözlemleyen astronomlar, kozmolojik bir bilmeceyi çözdüler. Uluslararası bir astronom ekibi modern kozmolojinin en önemli sorunlarından birini çözdü. Mesele şuydu: Uzayda niçin ilk patlama teorisine göre tahmin edilenden daha az lityum bulunmakta? Son araştırmaya göre gaz halindeki lityum zamanla yıldızların içine sızdıktan sonra yakılmakta. On sekiz yıldızın gözlemine dayanan sonuçlar, teorikçiler tarafından uzun bir süre önce ortaya atılan tezle de örtüşmekte. Lityum elementinin atomları, helyum ve hidrojen gibi daha hafif elementlerin yanında ilk patlama sırasında kendi kendine sentezleşmiştir. Ancak yıldızların gaz atmosferinde yapılan çok sayıda gözlemle, yıldızların çevrelerinde teorik olarak ilk patlama sırasında oluşan lityum miktarının sadece üçte birinin bulunduğu anlaşılmıştı. Uppsala Üniversitesi'nden Andreas Korn şimdi bu bilmeceyi Danimarkalı, Fransız ve Rus meslektaşlarıyla birlikte çözdü. Bilim adamları araştırma çerçevesinde NGC6397 yıldız kümesindeki 18 yıldızı Avrupa'nın Şili'deki Güney Gözlemevi'nin teleskopuyla incelemişler. Yıldızlar aynı kimyasal yapıya sahip olmalarına rağmen yaşamlarının farklı evrelerindeydi. Anlaşıldığı üzere zamanla yıldızların içine sızan lityum, milyonlarca santigrat derece sıcaklıkta yakılmakta. Demir gibi daha ağır elementler ise bir yıldızın çekirdek yolculuğunu yanmadan atlatabiliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kozmosun-uc-noktalari/", "text": "Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte Büyük Patlama sonrasında meydana gelen olaylar daha yakından incelenmeye başlandı. Her ne kadar geçen her gün daha fazla ilerleme kaydediyor olsak da Evren hakkında bildiklerimiz, bilmediklerimiz yanında bir toz zerreceği kadar yer kaplamıyor. Evrenin büyüklüğüne ilişkin bilim insanları net bir tanımlama yapamıyor olsa da gözlemlenebilir evren konusunda bazı tahminlerde bulunuluyor. Astronomlara göre Evrenin yaşı 13.8 milyar yıl olarak kabul ediliyor. Bu nedenle hem ışık hızı hem de mesafe etkisinde yalnızca yaşadığımız gezegenden 13.8 milyar ışık yılı uzaklıkta ki mesafe gözlenebiliyor. Aslında oldukça sıradan görünse de gözlemlenebilir evren tanımlaması, belirlenen mesafenin ötesinde bir şey olmadığını ifade etmiyor. Uçsuz, bucaksız bir Evrende merkezi Dünya olan bir tanımlama yaptığımızda yolculuk yapabileceğimiz gezegenler ve süper kümeler bizi karşılıyor. Her ne kadar hakkında bilgi verebileceğimiz farklı muhtemel yaşam alanları olsa da Dünya ile başlamayı uygun buluyoruz. Dünya, Güneşten uzaklık açısından üçüncü sırada yer alan sıvı okyanusları, verimli toprakları ile her yerinde yaşam alanı barındıran eşsiz bir gezegendir. İnsan örneğinde olduğu gibi gezegenlerde ve yıldızlarda belirli bir yaşam süresine sahiptir. Bu süre içerisin de kimi çok hızlı sönüp giderken bazıları ortalama yaşam süresine sahiptir. Samanyolu, diğer galaksilerde olduğu gibi çok büyük bir hızla hareket ederken Güneş sistemimiz saatte 828.000 kilometre hızda bu harekete eşlik ediyor. İçinde bulunduğumuz galaksi, 30 dan fazla galaksiyi içeren yerel grup içerisinde yer alırken bize en yakın olan Andromeda ile yaklaşık 4 milyar yıl sonra çarpışacağımız düşünülüyor. İkinci sırada yer alan ve Güneş sisteminin bilinmeyenlerinden biri olan Hyperion, oldukça biçimsiz bir yapıya sahip olmasına karşın yaklaşık 270 km'ye denk gelen bir çapa sahiptir. Hakkında verilen bilgilerde uydunun bir çarpışma ya da parçalanma sonucu oluştuğu söylenirken dönüş eksenini sağlayan yörünge sürekli değişmeye devam ediyor. Uydunun merkeze olan uzaklığı ise yaklaşık 1.2 milyar kilometre. Üçüncü sırada yer alan Titan ise inmeyi başardığımız iki uydudan birisidir. Titan'ı diğerlerinden ayıran en önemli detaylardan ilki yoğun miktarda Azot ve eser miktarda metan ile diğer gazlardan oluşmasıdır. Uyduda sıcaklığın -200 derece düzeyinde olması ve 400 km boyunca denize akarak dökülen bir nehir içermesi dikkat çekiyor. Böyle bir yazıda olmazsa olmazlardan biri olan Mars ise üzerinde araştırma yapan robotlar sayesinde hakkında bilgi alabildiğimiz gezegenlerden birisidir. Everest'ten yaklaşık 3 kat daha yüksek bir dağa sahip olan Mars, son dönemde keşfedilen organik izler nedeniyle daha dikkat çekici hale geliyor. Güneş sistemimiz yani bir anlamda sınırlarımızın dışına çıktığımızda bizi Orion karşılıyor. Yaklaşık 1400 ışık yılı uzaklıkta bulunan Orion, 3000'den fazla yıldızı içeren bir Nebuladır. Her ne kadar bu yıldızlardan bazılarını henüz gözlemleyememiş olsak da henüz bir milyon yaşında dahi olmayan Orion, bizim sistemimizin başlangıç dönemini tekrar ediyor gibi görünüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kronolojik-bilimsel-dusler-ajandasi/", "text": "Gelecek bilimcilerin oluşturduğu Dünya Gelecek Topluluğu üyeleri, insanlığın geleceğine dair öngörüleri değerlendirerek olası gelişmeler konusunda hayali bir kronoloji oluşturdular. Topluluğun yayınladığı The Futurist dergisinde yayınlanan ajandaya göre, insanlığı gelecekte şu olaylar bekliyor. Tabi bu öngörülen tarihlerden önce kıyamet kopmazsa ve uzayda bizden başka zeki canlılar gerçekten varsa. 2010: Beyinlere takılacak çevirmen çip sayesinde herkes her dili konuşabilecek, istenilen dil istenilen dile anında çevrilmiş olarak beyine iletilebilecek. 2020: Demokrasi dünyanın tek hakim sistemi olacak ve diktatörlükler bir bir yıkılacak. 2030: Başka evrenlerde yaşadığı varsayılan canlılarca gönderilen mesajlar alınmaya başlanacak. 2050: Hayatın kökeni konusundaki tüm bilmeceler cevap bulacak ve hayatın dünyaya nasıl geldiği aydınlığa kavuşacak. 2200: İnsan zekası düzeyindeki ilk yapay zeka ve yapay insan yapılacak. 2400: Dünya nüfusu 20 milyarda sabitlenecek, herkes refah içinde yaşayacak. 2500: Irk ve dil farkı ortadan kalkacak geleneksel inançlar tamamen bitecek. 3000: İnsanlar tüm kısıtlamalara rağmen dünya nüfusu aşırı arttığı ve dünya kaynakları yetersiz hale geldiği için Ay'a ve Mars'a göç etmeye başlayacak. 4000: Uzaylılarla ilk temas gerçekleşecek. Her iki türün buluşması gerçekleşecek. 10.000: İnsanların çoğu uzaydaki diğer galaksilere dağılacak, kendi gönüllerinin dilediği mekanlarda yaşamlarını sürdürücek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kuantum-sistemlerin-gezinti-yolu/", "text": "Fizikçiler kuantum durum uzayında gezinen kuantum sistemlerin hareketini takip etmeyi başardı. Kater Murch , Steven Weber ve Irfan Siddiqui yapmış oldukları deneysel çalışmalar sonucunda kuantum sistemlerin kuantum durum uzayında izledikleri yolu resmetmeyi başardılar. Araştırmacıların çalışma sonuçları 31 Temmuz 2014 tarihli Nature dergisinin kapak konusu oldu. Klasik mekanikte en az eylem prensibi cisimlerin hareketinin nasıl olacağını öngörmemizi sağlamakta. Ancak kuantum dünyasında işler çok daha farklı işlediğinden şuana kadar kuantum sistemlerin hareketi konusunda fazla bilgi sahibi değildik. Atomlar ve fotonlar gibi kuantum parçacıklarının nasıl bir yörünge takip ettiklerini belirleyebilmek için özellikle son 20 yılda fizikçiler çeşitli araçlar geliştirdiler ve bu parçacıkları kendi kuantum dünyalarında gözlemlemeye çalıştılar. Bu habere konu olan çalışmada yer alan araştırmacılar, bir süperiletken kuantum aracını kullanarak durum uzayında iki nokta arasında hareket eden bir kuantum sisteminin hareketini sürekli olarak kaydettiler. Oldukça hassas araçlar bile bu kuantum hareketini takip ederken arada bir çok hatalı görüntü kaydettikleri için araştırmacılar bu deneyi milyon defa tekrarlayıp en çok tekrarlayan yörüngeyi tespit ettiler. Bu haberin kaynağı Washington Üniversitesi olup detaylara http://news.wustl.edu/news/Pages/27133.aspx adresinden erişilebilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kuantum-teorisinin-felsefesi/", "text": "Ünlü kuramcı Bohr, Kuantum teorisiyle şok olmayan kimse, onu anlamamıştır der. Gerçekten de matematiksel olarak açık bir şekilde ifade edilmesine karşın bu teorinin felsefi alanda yorumlanması ve oluşturduğu problemlerin çözümlenmesi bir hayli zor görülüyor. 1) Klasik fizikte, bir cismin hızı, ivmesi, enerji ifadeleri gibi tüm nicelikler cismin konumunun zamana göre diferansiyelleri ile ifade edilir. 2} Yukarıda sözü edilen momentum. enerji gibi fiziksel büyüklüklerin bütün olarak ele alındığı görülür. 3) İrdelenen olaylar belli bir kesinlik, belirlilik taşır ve istenilen doğrulukta ve aynı anda bütün fiziksel büyüklükler ölçülebilir. 4) Evrenin geçmişinde oluşan olaylar incelenerek, geleceğe ilişkin bir yordama yapılabilir. Sözgelimi, Jüpiter Gezegeni şu zamanda, yörüngesinin şurasında ve bize bu kadar uzaklıkta olacaktır, denilebilir. Gözlem ve deneylerde küçük hatalar çıkabilme olasılığına karşın tahminlerimiz büyük ölçüde doğrulanır. 5) Klasik fizik ile incelenen her sistem ya da olay birbirinden bağımsız olarak düşünülür; bu sistemi oluşturan ve birbiri İle iletişim olanağı bulunmayan varlıklar bütünüyle ayrı olarak ele alınır. 6) Klasik olarak incelenen olay, gözlemci ve kullanılan deney aleti ile değişiklik göstermez. a) Olayların incelenmesinde kompleks yapıda ve bir olasılık denklemi olan Schrödinger dalga denklemi kullanılır. Bu denklemden vj/ dalga fonksiyonu bulunup işlemlerde konarak, konum, momentum ve diğer nicelikler elde edilir. b) Fiziksel nicelikler kesikli parçalı yapıda ele alınır. c) Kuantum teorisi fiziğe kuşku götürmez bir biçimde belirsizlik olgusunu sokmuştur. d) Parçacıklar söz konusu olduğunda her büyüklük olasılıklarla belirlenir ve gelecekle ilgili tahminler olasılıklara dayanarak yapılabilir. Örneğin ışığın yapı taşı olan fotonların, uzayda bir yerde bulunması ancak olasılıklarla belirlenir. e) Birbiriyle hiç iletişim olanağı bulunmayan iki varlık arasında bağlılaşım-correlation görülebilir. Örneğin aynı kaynaktan çıkan fotonların karşıt doğrultularda göstermiş olduğu davranışları, birbiri ile uyuşum halindedir. f) Kuantumda; gözlemci, gözlenen ve gözlem aleti birbiriyle bir bütünlük oluşturur. Bunlar birbirlerinden ayrı düşünülemez. Kuantum teorisinin önemli buluşlarından birisi belirsizlik bağıntısıdır. 1927'de Heissenberg tarafından ortaya konulan bu bağıntıya göre mikro boyutta tanımlı bir parçacığın, eş zamanlı olarak konum ve momentumunun tesbit edilmesi en az Planck sabit kadar bir hata içerir. Aynı olgu eşzamanlı olarak, parçacığın enerjisi ile bu enerjiyi taşıdığı zaman için de söz konusudur. Örneğin bir elektronun bulunduğu uzayda konumunun tesbiti İçin, elektronun üstüne büyük frekansta ışık göndermeliyiz. Aksi halde elektronu gözlemleyenleyiz. Bu durumda yüksek frekanslı ışık elektronun konumunu belirler. Ancak elektrona bir hız verir. Dolayısıyla konumun belirlenmesiyle beraber parçacığın hızını ve momentumunu yitirmiş oluruz . Tersi olarak; elektronun momentumunu belirlemek İçin küçük frekanslı ışık kullanırız, bu durumda da konum belirlenemez. İkinci önemli bulgu da dalga/parçacık dualite'dir. Huygens'ten beri ışığın kırınım ve girişim yaptığı biliniyordu.Örneğin ışık Young deneyi düzeneğinden geçirilirse karşıdaki ekranda aydınlık-karanlık noktalar oluşur. Yani girişim yapar. Yine yarım bardak suya sokulan bir kalemin kırık olarak algılandığı görülür. Bu gibi olayların hepsi ancak dalga modeliyle açıklanabilir. Einstein'ın fotoelektrik olayını açıklamasından sonra ışığın parçacıktı yapıda olması gerektiği bulundu. Yine ışığın cisimler üzerine uyguladığı anlık basınçlar ve Geiger sayacında göstermiş olduğu etkiler bunu destekler. Sonunda Bohr, Işığın dalgacık mı tanecik mi olduğunu belirlenmesi ancak gözlemcinin sorduğu soruya göre cevaplanabilir diyerek gözlemcinin de vazgeçilmez biçimde teoride yerini alması gerektiğini belirtir. Diğer önemli yenilik ise olasılık kavramıdır. Bir parçacığın bir uzay bölgesinde bulunması ancak olasılıklarla bellidir. Parçacığın konumu için kesin koordinatlar verilemez. Born bu düşünceden hareketle Schrödinger'in ortaya attığı dalga fonksiyonunu yorumlamış ve y ile gösterilen bu kompleks fonksiyon için, uzayda bir noktada beili bir anda hesaplanan dalganın genliğinin karesinin, parçacığın o noktada o anda bulunması olasılığını verdiğini belirtmiştir. Belirsizlik ilkesi , dualite, olasılık tanımı ve gözlemci-gözlenen bütünlüğü kuantum mekaniğine, Kopenhag yorumu olarak girmiştir ve tartışmalara rağmen halihazırda kuantum teorisinin en etkin yorumu olarak karşımıza çıkar. Kuantum felsefesinin ..sorunlarına bakıldığında önemli tartışmaların temelde, Young deneyinin yorumlanmasından kaynaklandığı görülür. Bilim adamları, fotonların iki ayrı delikten geçişinin mantıksal olarak nasıl algılanması gerektiği üzerinde durarak; fotonlarla gözlemci arasındaki ilişkiyi aramaktadırlar. Bohr ve Kopenhag ekolü savunucuları fotonların, iki ayrı delikten geçmelerini iki ayrı dünyada hareketleri olarak düşünüyor. Onlara göre girişim bu birbirinden tamamen iki ayrı iki dünyadan her-birinin birlikte hazırlanarak birbirinin üstüne çakış-masıyla ve birbirlerini bütünleştirme siyle oluşur. Dolayısıyla sonuçta her iki dünyanın hakiki bir melezi oluşur. Başta Einstein olmak üzere pek çok fizikçiye bu melez-bütünleyici dünya yorumu pek sıcak gelmedi. 1935'te Schrödinger kedisi yorumu ortaya atıldı. Bu görüşe göre her an zehirlenmesi tehlikesi olan bir kedi kapalı bir kutudadır. Gözlemciye göre bu kedi her an ölü ya da diri bir halde bulunmalı, iki ayrı olasılık eşit olarak göz önünde tutulmalıdır. Bu aynı zamanda Young deneyinin iki ayrı delikle oluşturulan farklı dünyalarına benzer. Farklı nokta ise; kedinin ölü ya da diri olduğunu kesin belirleyene kadar kedinin iki durumunun da yan yana bulunduğunun öne sürülmesidir. Yani kedi, yarı canlı-yarı ölüdür, aynı zamanda. Başka bir yorum da Everett'ten 1957'de gelir. Ona göre, birçok gözlenemez paralel evren mevcuttu. Bunlara Everett, alternatif kuantum dünyaları diyordu. Bütün olaylar bu dünyaların birinde, olasılıkların hepsi gerçekleşecek biçimde olmaktadır. Sonuçta bütün olasılıklar evrende varoluyordu. Ünlü kuramcı Bohr, Kuantum teorisiyle şok olmayan kimse, onu anlamamıştır der. Gerçekten de matematiksel olarak açık bir şekilde ifade edilmesine karşın bu teorinin felsefi alanda yorumlanması ve oluşturduğu problemlerin çözümlenmesi bir hayli zor görülüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kuantum/", "text": "ile, gerçekleştirilen deneyler arasında garip uyumsuzluklar baş gösteriyordu. sıcaklığıyla, onun yaydığı ışınlar arasındaki bağıntıyı belirlemesini istedi. cismin yaydığı maksirnurn ışınlar mora kayacaktır. çalışırken olanlar oldu. Planck'a göre kara cisim füzerine gelen bütün ışık, aralıklı, kesik kesik enerji paketleri şeklinde olması gerekir. dolayı yeni bulguya miktar parça anlamında kuantum1 denildi. Nobel ödülünü almaya da hak kazandı. Einstein'e göre ışıklı parçacıklar, mikroskobik olayları düşünürken bu çözüm ihtimalini de göz önünde tutuyorlardı. hareketi, klasik hareket denklemleriyle incelendiğinde ortaya çelişki çıkıyordu. çembersel yörüngeler öngörüyordu. Bundan hareketle, açısal momentumun kuantalı, ışınların hf/c momentumlu olarak elektronlarla etkileştiğini gözlemledi. öngörülebiliyordu. Bu da kuantumluluk hipotezine bir doğrulama getirmiş, yörüngelerde dolandığı bütünüyle açığa çıkıyordu. Bohr'un farkında olmadan, bu dalgaların tanecik gibi, Geiger sayacında tıklamalar oluşturduğu bir sorundu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kurakliga-yeni-cozum-biyo-zar/", "text": "Çöllerdeki bereketin nedeni olan 'su tutan toz' dünyaya umut oldu. Bilim insanları 'biyo-zar' adı verilen toz tabakasının sünger işlevi gördüğünü ve susuzluğu çözüm olabileceğini açıkladı. Nijerya'da yapılan deneylerde bu tabaka sayesinde az miktarda suyla mısır yetiştirilmesi sevinçle karşılandı. Küresel ısınmanın beraberinde getirdiği kuraklığın Türkiye'nin yanı sıra dünyadaki birçok ülkeyi de tehdit etmesi üzerine bilim insanları kuraklığa karşı savaşta yeni bir adım attılar. Bilim insanları, dünyadaki su kıtlığına, deniz yosunuyla tavuk gübresi gibi biyolojik olarak ayrışabilen maddelerle oluşturulan bir toz tabakasının çözüm getirebileceğini söylüyorlar. 'Biyo-zar' adı verilen bu toz tabakası, toprakta sünger işlevi görüyor ve yağmur suyunu emerek çöl gibi son derece kurak ve çorak koşullarda bitkilerin yetişmesine olanak sağlıyor. Amerikan Bilimsel İlerleme Derneği'ne mensup bilim insanlarının internet sitesinde yaptıkları açıklamada, su darlığına karşı çözüm önerisi olarak sunulan, 'biyo-zar'ın tarımcılıkta da suyun kullanımını değiştirebileceği kaydedildi. Bilim insanları, 'biyo-zar'ın ilk demelerinin Nijerya'da yapıldığını ve az miktarda suyla mısır yetiştirilmesinde başarı elde edildiğini bildirdiler. 'Biyo-zar'ın kalkınmakta olan ülkeler için büyük yenilik olduğunu belirten bilim adamları, bu sistemle oluşturulacak bitki örtüsü sayesinde, küresel ısınmanın da azaltılabileceğini söylüyorlar."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kuraklik-amazonlari-etkilemiyor/", "text": "Bilimadamlarının gerçekleştirdiği araştırma, kuraklığın Amazon ormanlarını etkilemediğini, hatta yağmur ormanlarının daha çok yeşillenmesine sebep olduğunu ortaya koyuyor. NEW YORK Yapılan yeni bir araştırmaya göre kuraklık Amazon yağmur ormanlarını daha önce olduklarından çok daha fazla yeşil hale getiriyor. Bu da bilimadamlarına küresel ısınmanın Güney Amerika'nın ekosistemini beklendiği kadar kötü etkilemeyeceği yönünde umut veriyor. Çoğu küresel iklim modellerinden elde edilen sonuçlar, dünyanın ısısının artmasıyla Amazonların aşırı derecede kuraklık yaşayacağını ortaya koymuş, zamanla yağmur ormanlarının yok olma ihtimalinin de bulunduğu açıklanmıştı. 2005 yılında Amazonlar yaygın bir kuraklık dönemi geçirdi. Bu sürecin en tehlikeli olduğu dönem Temmuz ile Eylül ayları arasındaydı ve bu dönem, araştırmacılar için iklim modellerini deneme fırsatı yarattı. Modellerden alınan sonuçlara göre, ısı derecesinin artmasının, kuraklığa yol açacağı görüldü. Fakat, beklenenin aksine kuraklık, ormanın yeşilliğinin artmasına sebep oldu. Bilimadamları, ağaçların daha fazla güneş ışığı görmesi ile, ağaç köklerinin toprağın derinliklerinden su alabildiğini tahmin ediyorlar. Araştırmacılar elde ettikleri bulguların Amazonların, iklim modellerinin öngördüğü gibi, kuraklıktan doğrudan zarar görmeyeceğini belirtirken bir diğer noktaya da dikkat çekiyorlar: Ancak Amazonlarda kuraklık süresince orman yangınları ve ormanların yok olması tehlikesi de artabilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kurbagalarin-manyetik-alanda-ucabileceklerini-biliyor-musunuz/", "text": "Kurbağalar da çevremizde bulunan herşey gibi atomlardan oluşmaktadır. Bu atomların herbiri çekirdek etrafında yer alan elektronlara sahiptir. Güçlü bir manyetik alan içerisinde bu elektronlar yörüngelerinden hafifçe saparlar. Bu hafif kayma ise, basit bir tabirler, kurbağayı oluşturan bir çok mini mıknatısın oluşmasına neden olmaktadır. Bu kurbağalara özgü bir özellik olmamakla birlikte su, altın vs gibi bir çok madde de diyamanyetik olarak adlandırlan bu özelliğe sahiptir. Ancak bütün maddeler manyetik alanda havalanabilecek kadar kuvvetli bir diyamanyetik özelliğe sahip değildir. Kurbağalar da yapısında yer alan yüksek su oranı ve bu etkiyi göstermeye olanak sağlayan şekilleri nedeniyle yüksek bir manyetik alana maruz kaldıklarında havalanırlar. Aşağıda yer alan videoda bunu net bir şekilde görebilirsiniz. Biz yine de evde denemeyin uyasında da bulunalım."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kure-isiniyor-denizler-yukseliyor/", "text": "BM şemsiyesinde faaliyet gösteren Intergovernmental Panel on Climate Change, Şubat ayında açıklayacağı kapsamlı küresel ısınma raporunun satırbaşlarını Nairobi'de yapılan çevre konferansında açıkladı. Raporda, küresel sıcaklığın artması, buzulların erimesi ve deniz seviyelerinin yükseldiğine vurgu yapıldı. Intergovernmental Panel on Climate Change, dünya çapında 2.000 bilim insanını bir araya getiriyor. Kendi konularında uzman bu araştırmacılar, karbondioksit ve diğer sera gazı salınımından buzul erimesine kadar birçok konuda araştırma ve ölçüm yapıyor. Bu raporlar birleştirilerek genel yargıların oluşması sağlanıyor. Kenya'nın başkenti Nairobi'de yapılan konferansta, Kyoto sonrası için alınacak önlemler tartışılırken Intergovernmental Panel on Climate Change Başkanı Hintli bilim insanı Rajendra K. Pachauri de bir konuşma yaptı. Pachauri, 2012 sonrası için çeşitli kota ve süre tanımları getirdi, BM'nin rolüne vurgu yaptı ve diğer tüm uzmanlar gibi ABD'nin iştirak etmediği herhangi bir çevre programının başarıya ulaşmayacağını savunuyor. Pachauri, dünyanın en büyük iki sera gazı üretici ABD ve Çin'in de uluslararası kota uygulamalarına mutlaka girmesi gerektiği görüşünde. Buzul erimesi ve deniz seviyesinin yükselmesine dair yeni ve güçlü kanıtlar ortaya çıkarıldı. Son 30 yılda meydana gelen ısınmayla, küresel sıcaklık 12.000 yılın en üst seviyesinde. Grönland'daki buzul kaybı toplam kar yağış miktarının en az 3 katına denk düşüyor. Dünya denizleri 1961-2003 aralığında yılda 2 millimetre, 1993-2003 aralığında ise yılda 3 milimetre yükseldi. Pachauri, güçlü süperbilgisayarlar sayesinde iklim değişimleri konusunda çok daha karmaşık simülasyonları yapabildiklerini vurguluyor. Bugün gelecekle ilgili birçok öngörü süperbilgisayarların yardımıyla yapılıyor. Pachauri, 0.5 santigrat derece artışın dahi yeryüzündeki birçok canlının ölümüne neden olabileceğini, dengelerin bozulmasına yeteceğini vurguluyor. Kurum, 2001 yılında da küresel sıcaklığın son yüzyılda 0.7 santigrat derece arttığını açıklamıştı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kuresel-isinma-inkar-edilemez/", "text": "Küresel ısınmanın ilk somut getirilerinin gelecek 10 yıl içinde görülmeye başlayacak. İlk etapta bazı hayvan türleri yeryüzünden silinecek. NASA'nın önde gelen uzmanlarından James E. Hansen, meteorologları bir araya getiren Operation Sierra Storm toplantısında yaptığı bir konuşmada, küresel ısınmanın sonuçlarına dair uyarılar yaptı. Hansen, konuşmasında Küresel ısınma şimdiden başladı ve artarak devam edecek. Küresel ısınmayla mücadele etmek için hala zamanımız var, ancak çabuk hareket etmeliyiz ifadesini kullandı. Hansen, Dünya'nın son 30 yılda 1 santigrat derece'ye yakın ısındığını belirterek bugünkü sıcaklığı son 400.000 yılın en üst seviyesi olduğuna vurgu yapıyor. Hansen, yeryüzünün bu yüzyılda 3 santigrat derece daha ısınmasının felaket olacağını düşünüyor. Hansen, atmosfere salınan karbondioksidin kontrolünün tamamiyle insanların elinde olduğunu belirterek, İnsanlar yeryüzünden silinmedikçe bir daha Buz Çağı olmayacak diye konuştu. Hansen'in vurgu yaptı bir konu da, son verilere göre Grönland buzullarının tahminlerden daha hızlı eridiği. Bu doğruysa, denizler her yıl 3.5 millimetre yükselecek. Bu senaryo gerçekleşirse, buzullar eriyecek, yeryüzündeki canlıların yarısına yakını yok olacak. Yükselen su seviyesi birçok kıyı kentini yutacak. Hansen de diğer bilim insanları gibi, küresel ısınmayla mücadele için fozil bazlı yakıtların terkedilmesi gerektiğini düşünüyor. Uluslararası işbirliğinin önemine dikkat çeken Hansen, halen bu konuda gerekli liderliğin eksik olduğunu belirtiyor. Hansen yenilenebilir enerji kaynaklarından yararlanılması için daha fazla yatırım yapılması gerektiğini de sözlerine ekledi. NASA için çalışan Hansen, Aralık 2005'te küresel ısınma nedeni sera gazlarının azaltılması gerektiğini söylediğinde Beyaz Saray'ın eleştiri oklarına hedef olmuştu. Bu konuşmasında da Bush hükümetinin politikalarına değinen Hansen, ABD'nin küresel ısınmayla mücadelede geri kaldığını söyledi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kuresel-isinmaya-karsi-gunes-kent/", "text": "ODTÜ Öğretim Üyesi Doç. Dr. Çetin Göksu, ODTÜ Planlama Grubu'nun, küresel ısınmanın engellenmesi amacıyla ekolojik 'Güneş Kent' projesi hazırladığını ve Antalya'nın pilot kent olmasını önerdiğini açıkladı. Küresel ısınmanın önlenmesi için güneş enerjili ekolojik kentler planlanması gerektiğine değinen Göksu, Türkiye'nin bazı bölgelerinin yılın uzun bir döneminde güneş alma şansı bulunduğunu ve bu potansiyelin değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Göksu, proje uygulamaya geçirildiğinde güneş enerjisinden en üst düzeyde yararlanılması halinde elektrik, ısıtma ve soğutma giderlerinin en alt seviyede kalacağını belirtti. Bu projenin belediyeler tarafından planlanması ve yürütülmesi gerektiğini vurgulayan Göksu, 'güneş kent' modelini uygulayacak belediyelerin imar planı yerine 'Güneş enerjili ekolojik kent planı' yapması gerektiğine değindi. \"Temiz ve doğal enerji sistemleri kurulur. Güneş mimarisi ve güneş enerjili toplu konutlar yapılır. Doğal alanlar korunur ve zenginleştirilir. Kentsel kamu alanları yeniden düzenlenir. Doç. Dr. Çetin Göksu, güneş kent modeli uygulamalarının, İspanya'nın Barcelona, Almanya'nın Freiburg ve Heidelberg, Avusturya'nın Linz, Avustralya'nın Adelaide, Fransa'nın Montpellier, Japonya'nın Saporo, Kanada'nın Vancouver, Güney Kore'nin Daegu kentlerinde de uygulandığını belirtti. Güneş kentin yararlarına da değinen Göksu, \"Temiz ve doğal şehirlerde yaşama şansımız olur. Güneş enerjisinden maksimum yararlanırız. Elektrik, ısıtma ve soğutma giderlerimiz en az seviyede kalır. Kentlerimiz daha az kirlenir\" dedi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kuresel-isinmaya-yeni-onlemler/", "text": "Dünyanın en sıcak sorunu küresel ısınma, son olarak Washington'da yapılan bir konferansta tartışıldı. ABD, Avrupa, Afrika ve Asya'dan siyasetçilerin konferansta aldıkları kararlar, bu konuya bakış açılarının değiştiğini gösterdi. Washington'da yapılan konferansta ABD, Avrupa, Afrika ve Asya'dan siyasetçiler iklim değişikliğiyle nasıl mücadele edilmesi gerektiği konusunda uzlaşmaya vardı. Delegeler, süresi 5 yıl sonra dolacak Kyoto Protokolü'nün yerini alacak uluslararası anlaşma için acilen bir takvim oluşturulması fikrini benimsedi.yrıca, sera gazlarının salımı konusunda gelişmekte olan ülkelerin de zengin ülkeler gibi hedeflere tabii tutulması gerektiği konusunda uzlaşmaya varıldı. Karbon emisyonlarının milyonda 550 partikülle sınırlandırılması gerektiğine işaret edildi ve böylece ilk kez karbon emisyonlarına bir sınırlama getirilmiş oldu. Küresel ısınmayla mücadele alanında siyasetçi ve sanatçılar da girişimlerde bulunuyor. Eski ABD başkan yardımcısı Al Gore'un öncülüğünde pek çok sanatçının katılımıyla dev bir konser düzenlenmesi öngörülüyor. 7 Temmuz'da 7 kentte 'SOS' başlığı altında düzenlenecek konserler dizisinde Sheryl Crow, Red Hot Chili Peppers, Snoop Dog, Bon Jovi, Black Eyed Peas gibi şarkıcı ve gruplar sahne alacak. Organizatörler, burada amacın Live Aid etkinlikleri gibi yoksullar için para toplamak değil insanları sistem değişikliğine çağırmak olduğunu belirtiyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kuresel-isitma-mars-8217-a-hayat-verebilir/", "text": "Bilim adamları Mars'ta hayatı canlandırmanın iddialı bir yolunu öne sürdü. Donmuş gezegende küresel ısınma yapay olarak yaratılırsa, yüzeyde binlerce yıl gerektirecek canlı gelişiminin önü teoride açılabilir. NASA uzmanları, sentetik flüor tabanlı gazlar ile Mars yüzeyinde yapay bir küresel ısınma meydana getirilmesi fikrini ortaya attılar. Donuk gezegen yüzeyi ısındığı zaman yaşama elverişli koşulların hayata geçebileceği düşünülüyor. Bilimsel olarak 'terraforming' adı verilen bu yapay ısıtma projesinde, Mars küresel ısınma ile ısıtılacak, sıcaklıklar yükseltilecek ve Dünya seviyesine yaklaştırılacak. Teorik olarak da yaşamın bu ısı ortamında gelişmesi bekleniyor. Sıcaklıkların eksi 120 dereceye yaklaştığı Mars'ta doğal koşullar halen yaşamın gelişmesi için elverişli değil. Mars'ın atmosferi Dünya'ya göre çok daha ince ve yerçekimi çok daha zayıf. Çalışmalar halen Mars'ta mevcut elementlerden flüor tabanlı dört ayrı gazın yaratılabileceğini gösteriyor. Açık yeşilimsi gaz halinde bulunan bir element olan flüorun en önemli özelliği termal enerjiyi emebilmesi. Ayrıca flüor tabanlı gazlar ozon tabakasına zarar vermiyor. NASA uzmanları yapılan uzun araştırmalar sonucunda Mars'ı en hızlı ve verimli şekilde ısıtacak gazın octafloropropan (C3F8) olduğunu öne sürüyor. C3F8 ayrıca diğer gazlarla da karışabiliyor. Bu gazın Mars atmosferine karıştırılması gezegendeki sera etkisini artıracak, karbon dioksitten oluşan kutuplardan atmosfere CO2 açığa çıkacak. Kendisi de bir sera gazı olan CO2 oranının artması Mars atmosferinde küresel ısınmayı artıracak, sonuçta atmosferin basıncı da artacak. Mars'ta küresel ısınmayı başlatmak için gerekli flüor ve karbon tabanlı gaz miktarı, Dünya'nın bir yılda ürettiğinin 25 bin 700 katı. Diğer bir deyişle, 25 bin 700 yıl gerekecek. NASA bilim adamları küresel ısıtma yöntemi dışında, gezegeni ısıtacak başka alternatifler de sunuyor. Bunlar arasında Mars atmosferini Güneş ışığını emen tozlarla kaplamak veya gezegen yörüngesine Güneş ışınlarını yüzeye yansıtacak dev aynaların konulması gibi bilim-kurgusal öneriler de bulunuyor. Mars'ı ısıtma planlarının ana hedefi yaşamın oluşmasının gözlenmesi, evrim ve doğal koşullara adaptasyon yeteneklerinin gelişiminin izlenmesi olarak özetleniyor. Terraforming akımının karşıtları ise, başka bir gezegendeki koşulları değiştirmenin etik olmadığını savunarak, bunu 'kozmik yağmacılık' olarak betimliyor. Bu görüşteki bilim adamları, küresel ısıtmaya başlamadan önce Mars'taki koşulların önce derinlemesine irdelenmesi ve gezegene ait bir canlının olmadığının kesinleşmesi gerektiğine inanıyor. Aksi halde, Kızıl Gezegen'e özgü canlıların yokolması riskine işaret ediliyor. Kimilerine göre ise küresel ısıtma fikri, 22'inci yüzyıl problemlerini 20'inci yüzyıl yöntemleriyle çözmek anlamına gelecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kutle-cekim-dalgasinin-pesinde/", "text": "Einstein, uzay-zamanda yayılan dalgacıklar öngörmüştü, ama onları fark edemiyorduk. Dev detektörler sayesinde, artık onları yakalayıp evrenin gizemlerini aydınlatabileceğiz. Bir yıldız çok büyük bir patlamayla havaya uçuyor... Süpernova denilen bu yıldızlar patladığında, milyarlarca yıldızdan oluşan bir galaksi kadar parlıyor ve kısa süre sonra sönüyor. Bu arada, uzaya ağır elementler de içeren döküntüler saçıyor. Nitekim, dünyamız da ağır elementlerden oluşmuştur. Süpernovalar evreni başka şekillerde de etkiliyor, uzay-zamanın yapısını yırtarcasına dalgalandırıyor ve dalgalar, evrende milyonlarca ışık yılı uzağa yayılıyor. Bu görüntü, kütleçekim dalgaları olarak adlandırıyor. kütleçekim dalgalarını yakalamak için dünyanın dört bir yanındaki gökbilimciler yarışıyorlar. Kütleçekim dalgalarının varlığı öngörüldüğü gibi gözlemlenebilirse, büyük patlamaya kadar geri götürülebilen varsayımlarda bulunabileceğiz. Einstein, 1916'da Genel Görelilik Kuramı'nı yayımladığında, kütleçekim dalgalarının var olduğunu öne sürmüştü. Görelilik, uzay ve zamanın birbirine dikilmiş iki ayrılmaz parça olduğunu belirtiyordu. Artık üçboyutlu uzayı, saatin tik taklarından ayıramayacaktık; boyutlarla zaman, büyük uzay-zaman yapısını meydana getiriyordu. Garip bir fikir olmasına rağmen, şimdiye dek defalarca kanıtlandı ve evrenin nasıl işlediğini tanımladı. Genel Görelilik Kuramı'nın öngördüğü bir başka şey ise, henüz kanıtlanamadı. Aniden hızlanan bir cisim , uzaktan gözlenebilecek kadar kuvvetli kütleçekim dalgaları yaymalıydı. Yalnızca süpernovalar, çarpışan kara delikler ya da nötron yıldızları, astronomik uzaklıklardan gözlemlenebilecek şiddetli kütleçekim dalgaları yayabiliyor. Bütün kuramlar kanıta gereksinir ve bazen kanıtlamak zordur. Kütleçekim dalgaları henüz saptanamadı, çünkü engin uzaya yayıldıkça zayıflıyorlar. Eğer bir süpernovanın yanında durabilseydiniz, kütleçekim dalgaları sizi ve komşu nesneleri paramparça ederdi. Nitekim, bulutsulardaki süpernovaların gazı nasıl dağıttığını kütleçekim dalgalarını da hesaba katarak açıklamalıyız, ama bunu yapamayacak kadar uzaktayız. Güçlü kütleçekim dalgaları, Dünya'ya ulaşana kadar çok zayıflıyor. Onları tespit etmek, 100.000 ışık yılı çapındaki gökadamızı 3 santimetrelik hata payıyla ölçmek kadar hassas bir girişim. Einstein'ın bile kütleçekim dalgalarının varlığından şüphe etmesine şaşırmamalı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kutle-hacim-ozkutle/", "text": "Kütle : Bir maddenin sahip olduğu madde miktarına kütle denir. Kütle m harfi ile gösterilir. Kütle, bir cisimdeki madde miktarının ölçüsüdür. Aynı zamanda cismin hareket etmeye karşı gösterdiği direnç olarak da adlandırılabilir. Kütle her yerde aynı değere sahiptir. Kütlenin SI birim sistemindeki birimi kilogram'dır. Bu kg. olarak kısaltılır. Kullanılan diğer birimler gram, ton ve pound'dur. Görelilik teorisine göre duran kütle m ile enerji E arasında E = mc2 bağlantısı olduğundan enerji birimi olan elektronVolt da kütle için kullanılabilir. Özellikle kütle ve enerjinin birbirine dönüşebildiği parçacık fiziğinde eV sık kullanılmaktadır. (yaklaşık 1 eV=1.783 x 10-36 kg). Hacim : Bir maddenin uzayda kapladığı yere hacim denir. Hacim V harfi ile gösterilir. SI sisteminde birimi m3 dür. Özkütle : Bir maddenin birim hacminin kütlesine özkütle denir. Özkütle d harfi ile gösterilir. Maddelerin 1 cm3'ünün gram cinsinden kütlesine öz kütle denir. Öz kütle ile gösterilir. Kütle ve hacim arasında d=m/v bağıntısı vardır. Öz kütlenin birimi g/cm3 dür. Saf maddelerin öz kütleleri sabittir. Karışımların öz kütleleri ise sabit değildir. Bir maddenin öz kütlesinden söz ederken sabit bir sıcaklıktaki öz kütlesinden söz edilmelidir. Sıcaklık değiştiğinde maddenin hacmi değişeceğinden öz kütlesi de değişir. Özellikle gazlardaki değişiklik daha belirgindir. Öz kütle, maddenin karakteristik özelliği olmasına rağmen yalnız öz kütlesi bilinen bir maddenin hangi madde olduğu anlaşılamayabilir. Bir maddenin hangi madde olduğunun anlaşılabilmesi için birden fazla ayırt edici özelliğinin incelenmesi gerekir. Kütlesi artan bir maddenin hacmide artar dolayısıyla,Hacimle kütle doğru orantılı değiştiği için öz kütle değişmez. Özağırlık : Bir maddenin birim hacminin ağırlığına özağırlık denir. Özağırlık harfi ile gösterilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kutle-ve-agirlik/", "text": "Liselerde birim sistemlerine yer verilmiyor. Genelde bir saatte işlenip geçiliyor. Öğrenciler de birimler tam oturmuş değil. Fizikteki çoğu kavramın birimlerini bilmiyorlar. Sadece sayıyla ifade ediyorlar. Birimlere daha fazla yer verilmelidir. Vektörlerin toplanmasında uç uca ekleme metodunda bileşke vektörün yönü yanlış çiziliyor.Lami teorisinde küçük açının karşısında büyük kuvvet bulunur, ifadesi karıştırılıyor. Küçük açının karşısında küçük kuvvet bulunur diye düşünüyorlar. Vektörel büyüklük olduğu karıştırılıyor. Momentin yönünü bulmada zorlanıyorlar. Momenti hesaplarken dik uzaklığı bulmada zorlanıyorlar. Denge şartları tam uygulanamıyor. Etki-tepki kuvvetlerinin yönleri karıştırılıyor. Katı bir cismi hangi noktasından asarsak asalım ipin uzantısı ağırlık merkezinden geçer, ifadesi tam anlaşılmıyor. Çıkarılan parçanın momentin alınmasının nedeni açıklanmıyor. Kütle ve ağırlık kavramları karıştırılıyor. Birbiri yerine kullanılıyor. Kütle sabit, ağırlık değişkendir. Kütle eşit kollu teraziyle, ağırlık dinamometre veya baskülle ölçülür. Her ikisi de ayırt edici özellik değildir. Eşit kollu terazinin uzayda çalışacağını düşünüyorlar. Ağırlık ve kütle merkezlerinin yerlerini karıştırıyorlar. Ağırlık vektörünün yönünü karıştırıyorlar. Fizikteki ifade edilen skaler ve vektörel büyüklükler arasındaki farkı tam iyi bilmiyorlar. Fizikte ağırlık merkezi ile ilgili problem çözerken cisimden parça çıkarılırken çıkarılan parçanın ağırlık vektörünü soru çözerken yukarı yönlü alıyorlar. Oysaki ağırlık vektörünün çözümü aşağıya yönlüdür. Kütle ve ağırlık merkezinin bulunamayacağını bilmiyorlar. Şeker, suda eridiğinde kütlesinin kaybolduğunu düşünüyorlar. Aydaki yerçekimi dünyadakinden daha fazla olduğu yada ayda yerçekimi kuvveti olmadığı düşünüyorlar. Aşağıya inildikçe yerçekimi kuvvetinin azalacağını düşünüyorlar."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kutlecekim-dalgasinin-pesinde/", "text": "|İnşaat halinde görülen bu tünel, Pisa yakınlarındaki İtalyan taşrasında3 kilometre boyunca uzanıyor ve Virgo'nun bir parçası. Bir yıldız çok büyük bir patlamayla havaya uçuyor... Doğrusu, süpernova denilen bu yıldızlar patladığında, milyarlarca yıldızdan oluşan bir galaksi kadar parlıyor ve kısa süre sonra sönüyor. Bu arada, uzaya ağır elementler de içeren döküntüler saçıyor. Nitekim, dünyamız da ağır elementlerden oluşmuştur. Süpernovalar evreni başka şekillerde de etkiliyor, uzay-zamanın yapısını yırtarcasına dalgalandırıyor ve dalgalar, evrende milyonlarca ışık yılı uzağa yayılıyor. Bu görüngü, kütleçekim dalgaları olarak adlandırıyor. Dünyanın dört bir yanındaki gökbilimciler, kütleçekim dalgalarını yakalamak için yarışıyorlar. Kütleçekim dalgalarının varlığı öngörüldüğü gibi gözlemlenebilirse, büyük patlamaya kadar geri götürülebilen varsayımlarda bulunabileceğiz. Einstein, 1916'da Genel Görelilik Kuramı'nı yayımladığında, kütleçekim dalgalarının var olduğunu öne sürmüştü. Görelilik, uzay ve zamanın birbirine dikilmiş iki ayrılmaz parça olduğunu belirtiyordu. Artık üçboyutlu uzayı, saatin tik taklarından ayıramayacaktık; boyutlarla zaman, büyük uzay-zaman yapısını meydana getiriyordu. Garip bir fikir olmasına rağmen, şimdiye dek defalarca kanıtlandı ve evrenin nasıl işlediğini tanımladı. Genel Görelilik Kuramı'nın öngördüğü bir başka şey ise, henüz kanıtlanamadı. Aniden hızlanan bir cisim , uzaktan gözlenebilecek kadar kuvvetli kütleçekim dalgaları yaymalıydı. Yalnızca süpernovalar, çarpışan kara delikler ya da nötron yıldızları, astronomik uzaklıklardan gözlemlenebilecek şiddetli kütleçekim dalgaları yayabiliyor. Bütün kuramlar kanıta gereksinir ve bazen kanıtlamak zordur. Kütleçekim dalgaları henüz saptanamadı, çünkü engin uzaya yayıldıkça zayıflıyorlar. Eğer bir süpernovanın yanında durabilseydiniz, kütleçekim dalgaları sizi ve komşu nesneleri paramparça ederdi. Nitekim, bulutsulardaki süpernovaların gazı nasıl dağıttığını kütleçekim dalgalarını da hesaba katarak açıklamalıyız, ama bunu yapamayacak kadar uzaktayız. Güçlü kütleçekim dalgaları, Dünya'ya ulaşana kadar çok zayıflıyor. Onları tespit etmek, 100.000 ışık yılı çapındaki gökadamızı 3 santimetrelik hata payıyla ölçmek kadar hassas bir girişim. Einstein'ın bile kütleçekim dalgalarının varlığından şüphe etmesine şaşırmamalı. |Lazer ışını bilgisayar ekranından denetleniyor. Lazer ışınınınzararlı etkisinden sakınmak için koruyucu gözlük takmak gerekiyor. Genel Görelilik Kuramı'nın yayımlanmasından yaklaşık 90 yıl sonra, sakıngan kütleçekim dalgalarını gözlemleme zamanı yaklaşıyor. Geçen yıllar boyunca gökbilimciler, ABD, Japonya, Almanya ve en büyüğü İtalya, Pisa'da olmak üzere, çeşitli tesisler inşa ettiler. Pisa'dan 12 kilometre uzaktaki Fransız-İtalyan ortak girişimi Virgo detektörünün yapımı kısa süre önce tamamlandı. Ölçümlere 2004'ün ilk aylarında başlanacak. Bu büyük bir bilimsel çaba ve astronomik masraflarla yapıldı. Virgo'yu 6 yılda inşa etmek yaklaşık 140,2 trilyon TL'ye mal oldu. Dünya çapındaki bütün detektörlerin maliyeti eklenirse, gerçekten muazzam bir rakam ortaya çıkıyor. Kütleçekim dalgalarının sadece Einstein'ın hayal gücünün ürünü olmadığını gösteren yeterince dolaylı kanıt elde edildi. Bunlar nötron yıldızları gözlemlenerek toplandı: Nötron yıldızları, süpernova halinde patlamış gaz devlerinin kalıntıları. Nötronlardan yapıldıkları ve iki nötron arasında bir başkası sığacak kadar boşluk olmadığı için, koca bir yıldız kütlesini 20 kilometrelik bir çapa sıkıştırmışlar. Bu çok yoğun gökcisimlerinin bazısı dönüyor ve döndükçe kutuplarından radyo dalgaları yayıyor. Bizler de, bir kutbu bize bakan nötron yıldızlarının güçlü radyo dalgalarını alıyoruz. Kesikli radyo yayını yaptıklarından onlara atarca diyoruz. 1974 yılında, Amerikalı fizikçiler Joseph Taylor ile Russel Hulse, birbirinin çevresinde dönen iki nötron yıldızı keşfettiler. Bu düzene ikili atarca sistemi deniyor. Yaydıkları radyo dalgalarını yıllarca gözlemlediler. Zamanla, yıldızların birbirine yaklaştığı anlaşıldı. Küçük bir hareketti, yılda bir metre yaklaşıyorlardı, ama sonucu büyüktü. Yıldızlar enerji kaybediyordu ve yörüngenin daralması, Görelilik Kuramı'nın kestirimlerine uyuyordu. Taylor ve Russel, yitirilen enerjinin kütleçekim dalgaları halinde yayıldığını söylediler ve 1993'te Nobel Ödülü aldılar. Kütleçekim dalgaları avı bundan önce başlamıştı. ABD Maryland Üniversitesi'nden fizik profesörü Joseph Weber, ilk araştırmaları 1960'larda yapmıştı. Weber'in detektörü, 1,5 metre uzunluğunda alüminyum bir çubuktu ve havadan yalıtmak için vakum odasında tutuluyordu. Çubuğun rezonans frekansı 1kHz'ti ve Weber, bundan geçen kütleçekim dalgalarının çubuğu titreştireceğini düşündü. Weber, 1969'da, çok zayıf bir sinyal yakaladığını öne sürdü, ama diğer bilim insanları vardığı sonuçları elde edemediler. O zamandan beri çok daha duyarlı çubuklar geliştirildi ve denemekten asla vazgeçmediler. Bazıları neredeyse 273 santigrada kadar dek soğutulmuştu ve çubukları oluşturan moleküllerin ısıl titreşimlerinin yanlış alarm vermesi önlenmişti. Şimdiye dek, çubukların hiçbiri titremedi. Detektör çubukların bariz açığı, yalnızca belli bir frekanstaki kütleçekim dalgalarını saptayabilmeleriydi. Ancak Virgo ile diğer detektörler farklı. Bunlar, kütleçekim dalgalarının belli bir özelliğinden yararlanmak için tasarlanmış dev girişimölçerler . Kütleçekim dalgaları, uzay-zamanı belli bir yönde geriyor, o yönü dikey açıyla kesen yönü (90 derece) ise büzüyor. Böylelikle, bir yön gerildiğinde hangi yönün büzüldüğünü biliyoruz. |Bir uzman, Virgo'nun üstün ayarlayıcılarına takılı gerilim kablolarını kontrol ediyor. Virgo'yu gören tüpleri gözden kaçıramaz. İtalyan kırsalında uzanan, 1,2 metre çapındaki borular... Işık ışınları, Virgo'nun borularında tek bir sefer yapmıyor. 3 kilometre uzaktaki aynaya çarptıktan sonra, girdi aynası denen aynaya yakın yansıtılmış ikinci bir ışına çarpıyor. Bu da, aynaların bir rezonans oyuğu yaratması, dev bir ışık tuzağı kurması demek; yani lazer ışınları, yoldan sapıp kaçana kadar, 50 kere yukarı aşağı gidip geliyor. Rezonans oyuğu, ışık miktarının artmasına, ışık diyotuna daha çok ışığın çarpmasına ve ölçüm duyarlılığının artmasına yarıyor. Bunun işe yaraması için, Virgo kesin ölçümler ve ölçeklerle inşa edildi. Virgo projesinin sözcüsü Profesör Adalberto Giazotto böyle olmak zorunda olduğunu belirtiyor, yoksa doğal ya da insan eseri titreşimler aynaları şaşırtırdı: Yollardaki trafik, hızlı rüzgarlar, uzakta gerçekleşen depremler ve hatta, tepeden uçan uçaklar, çok küçük, ama bizim için çok büyük titreşimlere yol açıyor. Sismik titreşimler, Virgo mühendislerinin karşılaştığı tek güçlük değildi. Borulardan gaz geçerse , lazer ışınının \"çiçeklenerek\" genişlemesine, güç kaybetmesine ve fazdan çıkmasına yol açardı; çünkü ışın hava molekülleriyle çarpışarak az da olsa sapardı. Bu yüzden, Virgo, Avrupa'nın en büyük ve en mükemmel vakum ortamına sahip. Boruların içindeki basınç 10 '10 milibar. Her ne kadar, yıldızlar ve özellikle galaksiler arası boşluk kadar seyrek olmasa da, Virgo vakumunda bulunan serseri atomlar, uzay mekiğinin Dünya yörüngesinde çarptığı atomlardan daha az. Giazotto ve meslektaşları, Virgo'yu, şimdilik kuzey koluna ışın yollayarak test ediyorlar. Sonra batı kolunu deneyecekler. Yıl sonunda, iki kolu bir araya getirdiklerinde, kütleçekim dalgalarını yakalamaya hazır olacaklar. Virgo, bunu gece gündüz yapacak. 24 saat boyunca, ışık detektörleri veriyi bilgisayarlara aktaracak ve girdiler kaydedilecek. Saniyede aktarılan 4 MB'lık veriyi çözümlemek için 300 gigaflopluk işlem gücü gerek. Virgo'nun LIGO ve GEO600 gibi detektörlerle, ilk kütleçekim dalgasını saptamak için rekabet edeceğini söyleyebilirsiniz. Bir detektörle, bilim insanları tek bir olayı kaydettiklerini söyleyebilirler. İki uzak detektör sayesinde, kütleçekim dalgalarının yol aldıkça nasıl değişiklik gösterdiğini ölçebilirler. Sonra, Einstein'ın kuramı gerçekten teste tabi tutulacak. Virgo ve diğer detektörlerin donanımları planlandığı gibi yükseltildiğinde, on yıl sonra, 10 kat güçlü alıcılara sahip olacağız. O zaman, evrende 1.000 kat büyük bir hacim taranacak ve her yıl veya belki her gün, başka bir olay kayıt edilecek. Eğer hala bir şey yoksa, bunun gökbilimsel sonuçları büyük olacak diyor Sathyaprakash.\"Onları göremezsek, ikili sistemlerin nasıl oluştuğu gibi temel gökfiziksel modelleri gözden geçirmek zorunda kalacağız\": Çünkü, Görelilik Kuramı öyle çok şeyi açıklıyor ve o denli sık kanıtlandı ki, kütleçekim dalgalarının yokluğundan ziyade, diğer varsayımları eleştirmek akla yatkın. Her şey plana uygun giderse, Virgo kütleçekim dalgalarının varlığını kanıtlamakla kalmayacak, gökbilimcilerin evreni açıklamalarına yardım edecek. Ancak, Virgo ve diğer detektörler ne kadar duyarlı olursa olsun, evrenin en zayıf kütleçekim dalgalarını saptayamaz: bizzat, büyük patlamadan kalan dalgaları... Bunun için, uzaya yerleştirilecek LİSA detektörünü beklemeliyiz (2011 yılı). |Genel Görelilik, büyük gökcisimlerinin uzay-zamandaki etkilerini tanımlıyor. Uzay zamanı, dört boyutlu bir nesne olarak ve dışarıdan bakıldığında, iki makaranın arasına gerilmiş ince bir lastik bant olarak canlandırabilirsiniz. Bu lastik bandın üstüne bir top bırakırsanız, çukurluk yaptığını görürsünüz. İşte, uzaydaki nesneler de, uzay-zamanı böyle etkiler. Nesneler aniden hızlandığında kütleçekim dalgaları yaratıyor. Bu, bir havuza çakıl taşı atıp dalgaların yüzeyi yayılarak kaplamasına benziyor. Kütleçekim dalgaları darbe merkezinden uzaklaştıkça zayıfladığından onları saptamak zor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kutlesiz-parcaciklarda-enerji/", "text": "Genel parçacıklar ışık hızına yakın hızlara sahiptir. Bu yüzden sükunet kütlelerine m0 dersek, rölatif kütleleri m = m0 olacaktır. Burada Lorentz sabitidir ve 1 / [(1- )]1/ e eşittir. Momentumları da enerjilerine benzer şekilde P = m.V = m0.V olacaktır. Şimdi göreli momentumla, göreli enerjiyi birbirine baglayan ifadeyi türetelim. E P c = ( m0c ) m0 .V E P c = m0 c c .(1- ) olur. E P c = (m0c ) olur. E = elde edilir. Kütlesiz parçacıklar için yani m0 = 0 olursa, Yani parçacıkların kütlesi olmasa da momentumlarına bağlı bir enerjileri mevcuttur. Ancak momentumdaki rölatif kütle ile , sıfır aldıgımız sükunet kütlesi birbirine karıştırılmamalıdır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kutuplanma-cesitleri/", "text": "Burda dalgalar ölçüleceği gözlem düzlemine doğru ilerlerler .Bu düzlemde ,tek bir E bileşkesinin ,eğik bir doğru boyunca zamanla harmonik olarak titreştiği düşünülebilir.E alanı bir dalga ekseni boyunca bir dalga boyu yol aldığında tam bir titreşim devri yapar .Bu toplama işleminin aynı şekilde terside yapılabilir ,yani bir düzlem kutuplu dalga birbirine dik iki bileşene ayrılabilir . Dairesel kutuplanmada elektrik vektörü ,dalga yol alırken ilerleme ekseni çevresinde döner .Kendine doğru gelen dalgaya bakan bir gözlemciye ,E bileşke elektrik alan vektörünün saat göstergelerinin dönüş yönünde w açısal frekansıyla döndüğü görülür .Böyle bir dalgaya sağ dairesel kutuplu veya genellikle sağ dairesel ışık denir .Tersi oluyorsa genlik değişmemek üzere E saat göstergelerinin dönme yönünün tersine döner ve dalgaya sol dairesel kutuplu denir . Matematiksel anlatım bakımından ,doğrusal ve dairesel kutuplu ışık ,eliptik kutuplu ışığın veya daha kısa ifadeyle eliptik ışığın özel halleri olarak düşünülebilir .Bunun anlamı E bileşke elektrik alan vektörünün genelde hem dönmesi hem de büyüklüğünün değişmesidir ."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kuvvet-nedir/", "text": "Kuvvet, bir cismin başka bir cime uyguladığı itme veya çekme şeklinde olabilecek bir etkileşimdir. Çevremizdeki olayları düşünelim. Evdeki eşyaların yerini değiştirmek istediğimizde o eşyalarla itme veya çekme şeklinde bir etkileşimde bulunuruz. İşte buradaki itme veya çekme kuvvet olarak adlandırılır. Çevremizde yer alan tüm etkileşimlerde kuvvet söz konusudur. İsterseniz bir duvarı elinizle itekleyin. Duvar yerinden hareket etmez belki ama sizin uyguladığınız bu etki bir kuvvettir. Kuvvetin olabilmesi için etkileşimin olması gerekmektedir. Bu bahsettiğimiz etkileşimler iki kategoriye ayrılır; temas gerektiren ve temas gerektirmeyen. Evet kuvvetin olduğu heryerde doğrudan bir temas olması gerekmez. Hepimiz bir mıknatısın masada duran bir iğneye yaklaştırıldığında onu çekeceğini biliriz. Buna benzer olaylarla şuana kadar defalarca karşılaşmışızdır. Bu gibi durumlarda mıknatıs iğneye daha dokunmadan iğne mıknatısın ona uyguladığı kuvvet ile birlikte mıknatısa doğru hareket eder. İşte burada söz konusu olan temas gerektirmeyen bir kuvvettir. Temas gerektiren ve temas gerektirmeyen kuvvetlere çeşitli örenekler verelim. Yukarıda verdiğimiz örnekler çoğaltılabilir. Siz de çevrenizde karşılaştığınız olaylardaki kuvvet çeşitlerini temas gerektiren ve gerektirmeyen olarak ayırmaya çalışın. Göreceksiniz ki etrafımızda hemen hemen heryerde bir çok örnek var bu kuvvetlere. Son olarak fiziksel bir büyüklük olan kuvvetin biriminden bahsedelim. Kuvvet birimi SI birim sisteminde Newtondur. Newton birimi, kuvvet konusunda yapmış olduğu değerli çalışmalardan ötürü Isaac Newton isimli bilim insanının adını yaşatmak adına verilmiştir. Newton ismini Newton'un hareket yasalarında tekrar duyacaksınız."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kuyrukluyildizdan-100-havuzluk-su-cikti/", "text": "Geçen yılın 4 Temmuz günü, NASA'nın Deep Impact uzay aracı, 14 km çapındaki Tempel 1 kuyrukluyıldızına bir darbe füzesi göndererek parça koparmıştı. Normalde uzaydaki gama ışınlarını takip eden darbe günü Swift Teleskobu merceğini Tempel 1'den kopan parçalara çevirmişti. Kuyrukluyıldızdan kopan parçalar farklı dalgaboylarında gözlemlendi. Swift Teleskobu, uzun süren gözlemlerden sonra sıradışı bir bulguya ulaştı. Tempel 1 kuyrukluyıldızı, darbeden 13 gün sonrasına kadar su saçıyordu. Gözlemi yapılan X ışınları, darbe sonucunda kuyrukluyıldızdan saçılan suların ölçümüne olanak veriyor. Tahminler Tempel 1'den 100 Olimpik yüzme havuzunu dolduracak kadar suyun boşaldığını gösteriyor. Gözlem, kuyrukluyıldızların Güneş'ten gelen parçacıklarla girdikleri etkileşimde, X-ışını ürettikleri önermesine dayanıyor. Bu X-ışınları incelenerek kuyrukluyıldızın kimyasal yapısı hakkında bilgi elde edilebiliyor. X-ışını radyasyon, nötr su molekülleri ile Güneş'ten kaynaklanan elektrikli yüklü parçacıkların arasındaki etkileşimden oluşuyor. Güneş'ten gelen parçacıklar, kuyrukluyıldızın parçalarına çarpıyor ve parçacıklar arasında bir 'yük değişimi' deniyor. Bu süreçte Güneş'ten gelen iyonlar fotonları salarak X-ışını çıkarıyor. Salınan foton sayısı arttıkça, X-ışını da artıyor. Dünya'dan 130 milyon kilometre uzaklıkta gerçekleşen bu olay esnasında, açığa çıkan X ışınlarının miktarı, gerek kuyrukluyıldızdaki su miktarı, gerekse Güneş'ten gelen parçacıkların şiddetine bağlı olarak meydana geliyor. Swift Teleskobu, Güneş parçacıklarını ve X-ışını miktarını ölçümledi. Geriye, bu denklemin tek bilinmeyeni olan kuyrukluyıldızdan saçılan su miktarının hesaplanması kaldı. Ve ölçümlerden 250 bin ton sonucuna ulaşıldı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kuzey-isiklarinin-gizemi-cozulecek-ii/", "text": "Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA'nın yanı sıra Kaliforniya'daki Berkeley Üniversitesi'nden bilim adamlarının katıldığı bir projeyle yörüngeye gönderilecek uyduları taşıyacak Delta 2 füzesinin fırlatılışı kötü hava koşulları nedeniyle bugünden Cumartesi TSİ 01.26'ya ertelendi. NASA yetkilileri, 2 yıl sürmesi öngörülen 200 milyon dolarlık projenin Güneş'le Dünya'nın etkileşim mekanizmasının anlaşılmasında çığır açacağını düşünüyor. Daha önce aynı amaçla fırlatılan uydu, ışıkların sırrını ortaya çıkaramamıştı. Kuzey manyetik kutbunu çevreleyen 'aurora borealis' ve güney manyetik kutbunu çevreleyen 'aurora australis', Güneş rüzgarlarıyla gelen yüklü elektronların Dünya atmosferindeki elementlerle etkileşime girmesiyle oluşuyor. Güneş rüzgarları, yeryüzü çekirdeğinin ürettiği manyetik güç çizgilerini izleyerek manyetosfere girer. Burası, 'gözyaşı damlası' biçiminde ve çok yüksek oranlarda yüklü elektrik ve manyetik alanlar bölgesi. Elektronlar, yeryüzünün en üst atmosferine girdiğinde, yer kabuğu yüzeyinden 32 km ila 320 km yukarıdaki yüksekliklerde oksijen ve nitrojen atomlarıyla çarpışır ve böylece ışıma oluşur. Işımanın rengi, elektronların hangi atomla hangi yükseklikte çarpıştığına bağlı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kuzey-isiklarinin-gizemi-cozulecek/", "text": "Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA'nın yanı sıra Kaliforniya'daki Berkeley Üniversitesi'nden bilim adamlarının katıldığı bir projeyle yörüngeye gönderilecek uyduları taşıyacak Delta 2 füzesinin fırlatılışı kötü hava koşulları nedeniyle bugünden Cumartesi TSİ 01.26'ya ertelendi. NASA yetkilileri, 2 yıl sürmesi öngörülen 200 milyon dolarlık projenin Güneş'le Dünya'nın etkileşim mekanizmasının anlaşılmasında çığır açacağını düşünüyor. Daha önce aynı amaçla fırlatılan uydu, ışıkların sırrını ortaya çıkaramamıştı. Kuzey manyetik kutbunu çevreleyen 'aurora borealis' ve güney manyetik kutbunu çevreleyen 'aurora australis', Güneş rüzgarlarıyla gelen yüklü elektronların Dünya atmosferindeki elementlerle etkileşime girmesiyle oluşuyor. Güneş rüzgarları, yeryüzü çekirdeğinin ürettiği manyetik güç çizgilerini izleyerek manyetosfere girer. Burası, 'gözyaşı damlası' biçiminde ve çok yüksek oranlarda yüklü elektrik ve manyetik alanlar bölgesi. Elektronlar, yeryüzünün en üst atmosferine girdiğinde, yer kabuğu yüzeyinden 32 km ila 320 km yukarıdaki yüksekliklerde oksijen ve nitrojen atomlarıyla çarpışır ve böylece ışıma oluşur. Işımanın rengi, elektronların hangi atomla hangi yükseklikte çarpıştığına bağlı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kuzey-kutbu-2070-8217-de-eriyecek/", "text": "Bilim adamları, ekosistemin yapısından dolayı 1960'larda oluşan kirlenmenin sonuçlarının ancak şimdi yaşandığına dikkat çekiyor. Bu teze göre, son 20-30 yılda oluşan ve çok daha yüksek boyutlarda olan kirlenmeninin sonuçları yakın gelecekte ortaya çıkacak. Kısaca, insanlık tehdit altında. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Kurulu, küresel ısınmanın artık geri döndürülemeyecek noktaya ulaştığını açıkladı. 114 ülkenin katıldığı uluslararası konferansta konuşan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Kurulu Başkanı Rajendra Pachauri, Sadece çok küçük bir fırsat penceremiz var ve o da hızla kapanıyor. Kaybedecek bir an bile yok. Eğer insanlığı kurtarmak istiyorsak, acil ve çok radikal adımlar atmalıyız dedi. 1750'den öncesine ait bilimsel sıcaklık bilgileri bulunmamasına karşın, 1860'tan bu yana kaydedilen küresel sıcaklık verileri dünyanın en iyi ihtimalle 0.8 derece ısındığını gösteriyor. Pachauri, Kuzey Kutup Bölgesi'nin Ocak ayında normalden 8-9 derece yüksek bir sıcak hava dalgasına maruz kaldığına dikkat çekti. Kasım'da açıklanan, 300 bilimadamının yürüttüğü araştırma sonuçlarına göre, Kuzey Kutbu'ndaki ısınma dünyanın geri kalanından iki kat daha hızlı. Son 30 yılda buzulların yüzde 20'si eridi. Kalan buzullar da 1970'lere göre yüzde 40 incelmiş durumda ve 2070'de tümünün yokolması bekleniyor. Buzulların erimesi sonucu Kuzey Amerika kıtası boyunca Kanada'dan Meksika'ya kadar uzanan Gulf Stream 'in de yok olacağı öngörülüyor. Gulf Stream bundan önce en son M.Ö. 8.000'de Buzul Çağı'nda buzulların erimesi sonucu yokolmuş, bunun etkisi kaybolunca yeniden oluşmuştu. Rajendra Pachauri, okyanusların ısınması yüzünden mercan kayalarının dörtte birinin de yokolduğunu belirterek, Doğal sistemin yapısından dolayı biz şu anda 1960'larda oluşan kirlenmenin sonuçlarını yaşıyoruz, son 20-30 yılda oluşan daha büyük kirlenmeninin sonuçlarını yakında göreceğiz. İnsan ırkının hayatını riske ediyoruz diye konuştu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kuzey-kutbu-gozlerimizin-onunde-eriyor/", "text": "Kuzey Kutbu'nda sıcaklık rekor derecelere ulaştı. Kanadalı bilimadamları, ortalama sıcaklığın 5 derecede seyrettiği yaz aylarında termometrelerin 22 dereceyi gösterdiğini tespit etti. Kuzey Kutbu gözlerimizin önünde eriyor diyen uzmanlar, yaşananların tahminlerin çok daha ötesinde ciddi bir tehlike sinyali olduğu görüşünde birleşiyor. Son aylarda Kuzey Kutbu'nda yaşananlar, dünyayı tehdit eden küresel ısınmanın ciddi etkilerine dair önemli işaretler veriyor. Yaz aylarında ortalama sıcaklığın 5 derece civarında seyrettiği Kuzey Kutbu'nun bazı bölgelerinde geçen 2 ayda sıcaklık 15 derece artarak 22 dereceyi buldu. Gün içinde 10-15 ve en yüksek 22 derecelik sıcaklıkların tespit edildiğini belirten kanadalı uzmanlar, bu durumu endişeyle takip ediyor. Uzmanlara göre, sıcaklığın bu kadar yükselmesinin nedeni sera gazı salımının yol açtığı küresel ısınma. Bilimadamları rekor sıcaklık artışını, küresel ısınmanın daha önceki öngörülerde küçümsendiği ve tehdidin çok daha büyük olduğu şeklinde yorumluyor. Kısa süre önce Amerikan Kolumbiya Üniversitesi'nde görevli uzmanlar, Kuzey Kutbu'nda buzullarla kaplı alanın şu ana kadar kaydedilen en düşük seviyeye indiğini açıklamıştı. Bu durum, Kuzey Kutbu'nun kuzeybatı geçişinin de ilk kez deniz ulaşımına açılmasına yol açmıştı. Bilimadamları, 2040'a kadar Kuzey Kutbu'nda hiç buzul kalmayacağını düşünüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/kuzey-ve-guney-isiklarinin-nedeni-bulundu/", "text": "NASA uzmanları, kuzeydeki aurora borealis ve güneydeki aurora australis olarak adlandırılan ve kutuplara yakın bölgelerde, gökyüzündeki dansıyla görsel bir şölene dönüşen bu ışıklara, Dünya'dan yaklaşık 128 bin kilometre uzaktaki manyetik patlamaların neden olduğunu tespit etti. 5 küçük uydudan oluşan ve THEMIS adı verilen uydu filosundan ve yer üstündeki gözlemevlerinden gelen verileri inceleyen bilim adamları, Dünya ile Ay arasındaki mesafenin üçte biri uzaklıkta meydana gelen manyetik enerji patlamalarının, kuzey ve güneyde ani ışımalara neden olduğunu saptadı. Science dergisinde yayınlanan araştırmanın, solar rüzgarlarla gelen yüksek oranlarda yüklü elektronların dünya atmosferindeki elementlerle etkileşime girmesi sonucu oluşan bu ışıkları neyin tetiklediği konusundaki uzun yıllardır süren tartışmaya açıklık getirdiği belirtiliyor. Araştırmayı yöneten California Üniversitesi'nden Vasilis Angelopoulos, Sürecin ilk olarak Dünya'dan çok uzakta başladığını ve daha sonra Dünya'ya doğru yayıldığını gösterdik dedi. Araştırmada elde edilen bulguların, daha az sıklıkla oluşan ve uydulara, yörüngedeki astronotlara, enerji ve iletişim hatlarına zarar verebilen güçlü jeomanyetik fırtınaların anlaşılması için yararlı olacağı belirtiliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/laboratuvarda-kara-delik-yaratildi/", "text": "Parçacık hızlandırıcı çalışmalar yürüten bilim insanları, kara delik özellikleri gösteren bir ateş topu yarattılar. Laboratuvardaki yapay ortamda yaratılan ateş topu, minik bir kara delik olarak işlev görüyor. Bilim insanları, kara deliğin ömrünün 10-23 saniye gibi kısa bir zaman için sürdüğünü, kara deliğin bu süre zarfında da çarpıştırmayla ortaya çıkan etrafındaki tüm partikülleri yuttuğunu ifade etti. ABD'nin Upton kentindeki Brookhaven Relativistic Heavy Ion Collider Laboratuvarı'nda yapılan çalışmada ışık hızına yakın bir sürate ulaşan altın çekirdekleri birbirleriyle çarpıştırıldı. Çarpıştırmanın sonucunda açığa çıkan ısı, çekidekleri kuark ve glüonlara ayırıyor. Bu parçacıklar kendi içlerinde birleşerek, 10-23 saniye gibi kısa bir süre zarfında Güneş'ten 300 milyon daha sıcak bir ateş topu meydana getiriyor. Bu ateş topu da, yaşadığı boyunca bir kara delik gibi çarpıştırmanın açığa çıkardığı partikülleri yutuyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/lazer/", "text": "|Lazer ışınlarının üretilmesi için gerekli enerjiyi lazer cihazına flaş lambaları sağlıyor. Gün, büyük bir aksilikle başladı. Mika çaydanlık yere düşüp paramparça oldu. Ancak, birkaç dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi yine masanın üstünde duruyordu. Evin hanımı kendisine, lazer baskı makinesiyle yepyeni bir çaydanlık daha üretti. Bunun için, satın alırken çaydanlıkla birlikte verilen disketi 3 boyutlu fotokopi makinesine yerleştirmesi yeterli olmuştu. Disket, ürünün dijitalleştirilmiş orijinal görüntüsünü içeriyordu. Fotokopi makinesinin hafızası, veri yığının arasında dolaştı ve verileri lazerin kumanda birimine aktardı. Bu birim de ışını, kopyalama makinesindeki plastik, sertleştirici toz, bağlayıcı madde ve yapıştırıcıdan oluşan kaynayan bir karışıma yönlendirdi. Lazer ışınının değdiği noktada karışım hemen sertleşti. Kısa süre sonra, parçalananın aynısı bir çaydanlık çıktı ortaya. Bize bilimkurgu gibi gelen bu örnekteki cihazın, Amerikan şirketi Z-Corporation tarafından birkaç yıl içinde üretilip, pazara sunulması bekleniyor. Cihaz, lazer tekniğinin, çok farklı amaçlara hizmet eden en yeni kullanım şekli. Başka hiçbir buluş, bu harika ışın kadar çok yönlü değil. Lazer ışınları yazabiliyor, okuyabiliyor, ölçebiliyor, kesebiliyor, hatta tedavi edebiliyor. Harika ışın, hem otomobil sacına hem de hassas insan damarlarına aynı mükemmellikte kaynak yapabiliyor. En sert elmaslara hassas delikler açabiliyor; kimliklere, kredi kartlarına üç boyutlu görüntüler, gökyüzüne de renkli resimler çizebiliyor. O kadar büyük bir güç üretiyor ki, ışığı Ay'a kadar ulaşabiliyor. O kadar hassas ki, göz ameliyatlarında kullanılıyor. Lazer ışınları, artık dijital verileri havada ışık hızıyla (yaklaşık 178.000 daktilo sayfası veriyi 1 saniyede) bir yerden bir yere aktarıyor. Bu optik serbest alan aktarımında, ışınlar, veriyi gönderen ve alan kişilerin evlerinin çatısında bulunan özel aynalarla yönlendiriliyor. Gerçi yöntem en çok 4 kilometrelik bir alanda uygulanabiliyor. Ama bu uzaklık, şubeleri birbirine yakın üniversiteler ya da şirketlerin iç bünyelerinde iletişim kurabilmeleri için yeterli. Lazer harikasının marifetlerini anlatan liste bitmek bilmiyor. Bilim adamları bu hassas ışınlarla, atomları her yönüyle araştırabilmek için, şimdiye kadar mümkün olmayanı başarıp, en küçük parçaların dünyasına girmeyi hedefliyorlar. Kalın lazer ışınlarıyla da uzun süredir beklenen nükleer füzyon enerjisini kazanabilmek amacıyla, Güneş'i yeryüzünde taklit etmek istiyorlar. Amerikalı Theodore Maiman, 1960'ta dünyanın ilk lazerini yaparken, buluşunun bütün dünyada böyle bir başarıya ulaşacağını herhalde tahmin etmemişti. O günden bu yana, dünyanın her yerinden uzmanlar, lazerin sürekli yeni kullanım alanlarını keşfettiler. Ancak ister süper marketlerin kasalarındaki küçük lazer tarayıcılar, ister nükleer füzyon amacıyla kullanılan dev lazer silahlarında, hep aynı ilke işliyor: Lazer ışını, atomların ışık yaymaya başlayıncaya kadar enerjiyle pompalanması sonucu ortaya çıkıyor. Bu ışık, daha sonra ayna hileleriyle iyice güçlendiriliyor. Enerjinin atoma hangi şekilde pompalanacağı, lazerde kullanılan malzemeye bağlı. Yakut lazer, ksenon lambası; neodiyum YAG lazer ise flaş lambası ya da diod lazerle pompalanıyor. Gaz lazerler de daha çok hızlandırılmış elektronlarla bombardıman yoluyla pompalanıyor. Lazer malzemesi, ayrıca lazer ışının dalga boyunu da belirliyor. Örneğin, kırmızı yakut lazeri kırmızı lazer ışını üretiyor. Değerli bir gaz olan argon ile çalışan lazerler, insan gözünün göremeyeceği morötesi ya da kızılötesi ışınlar üretiyorlar. Bir atom, alabileceği enerjiyle tamamen pompalanınca bünyesine daha fazla enerji alamaz. Böyle bir atom kendi uyarılmış enerjisine eşit enerjide bir ışık dalgasıyla çarpışınca, zorunlu olarak enerjisini ışık dalgası olarak verir ve çarpıştığı dalga ile aynı frekans ve fazda iki ışık dalgası yayınlanır. Çarpışmaların sayısını yükseltebilmek için, yani daha çok ışık kazanabilmek için, lazerin karşılıklı iki kenarına paralel iki ayna yerleştiriliyor: Bu aynalardan birine rastlantısal olarak dik bir açıyla çarpan ışık dalgası, karşıdaki aynaya yansıtılıyor ve ardından sürekli iki ayna arasında gidip geliyor, dışarıya çıkamıyor. Işık parçacıkları, lazerin yapımında kullanılan malzemenin içinden geçerken, yolunun üzerinde enerji pompalanmış diğer atomlarla karşılaşıyorlar ve onları da, depolamış oldukları enerjiyi ışık olarak açığa çıkarmaları için zorluyorlar. Böylece \"parlayan\" atomların sayısı ve bununla birlikte ışığın miktarı sürekli artıyor. Lazere ismini de bu süreç vermiş: Çünkü \"lazer\", İngilizce \"light amplication by stimulated emission of radiation\" tanımlamasının, yani \"uyartılmış salma ile ışığın güçlendirilmesi\" tanımlamasının kısaltılmış halidir. Ancak, iki ayna arasında tutsak olduğu sürece giderek yoğunlaşan ışınla bir şey yapmak mümkün değil. O nedenle, bu iki yansıtıcılardan biri yarı geçirgen özelliğe sahip: Işığın bir bölümü onun aracılığıyla dışarıya çıkıyor . Bu ışına \"bağdaşık\" adı veriliyor: Işık dalgalarının tamamı, aynı renkte ve bütün ışık parçacıkları aynı ritim ile salınıyorlar. Ayrıca, ışını oluşturan dalgalar tamamen birbirine paralel ilerliyor. Bir el feneri ve bir \"laserpointer\" ile bir duvar aydınlatılıp sonra yavaş yavaş arkaya doğru gidildiğinde, lazer ışınının normal ışıktan farkı kolayca seçilebiliyor. El fenerinin duvarda bıraktığı ışık lekesi, duvardan uzaklaştıkça büyüyor, lazerin aydınlattığı nokta ise hep aynı büyüklükte kalıyor. Lazer ışığı dağılmadığı için çok hassas işlemlerde rahatlıkla kullanılabiliyor. Cerrahlar, onunla beyin ameliyatlarında küçücük hücreleri dokulardan ayırabiliyor. Geleceğin lazerli çim biçme makinesi \"Zero\", çimleri milimetrik olarak eşit boylarda kesebiliyor. Lazer ışınları istenilen dalga boyunda üretilebiliyor. Bunun için, doğru lazer malzemesini seçmek yeterli. Lazerin bu özelliği, kimya alanında bir devrime neden oldu. Birçok kimyasal tepkime, ortama, ancak enerji dahil edildiğinde harekete geçiyor. Tepkimenin gerçekleşmesi için, genellikle biraz ısıtmak yeterli oluyor. Ama, özellikle organik kimya alanında görülen bazı hassas tepkimeler için bu yeterli değil. Çünkü bazı moleküller, enerji sadece belirli dozlarda uygulandığında diğer moleküllerle özel bağlar oluşturuyorlar ve böyle bir enerji dozunu sadece lazer mümkün kılıyor. Araştırmacılar, bu yöntemle lazer yardımıyla vinilklorit üretmeye başladılar. Bunun için bilim adamları, içi dikloretilen gazıyla dolu bir tepkime hücresine morötesi lazer ışınları gönderiyorlar. Vinilkloridin oluşabilmesi için, tepkimeye belirli aralarla, belirli dozlarda enerji uygulamak gerekiyor. Bu da sadece lazerle yapılabiliyor. Şimdiye kadar bu maddenin endüstriyel olarak üretimi oldukça karmaşıktı: Gaz, 500 santigrat dereceye kadar ısıtılmak zorundaydı, tepkimenin gerçekleşebilmesi için, ayrıca bir de yardımcı maddeye ihtiyaç duyuluyordu. Lazer yöntemi, daha 300 santigrat derecede işlemeye başlıyor ve bir katalizatöre de gerek kalmıyor. Bu yöntemin sunduğu en büyük avantaj, üretimde sağlanan yüzde 20 oranında artış. Araştırmacılar lazer ışınını sadece istenilen dalga boyunda üretmekle kalmıyorlar, lazer ışınlarını ultra kısa atımlara da dönüştürebiliyorlar. Bu yolla çok büyük enerji açığa çıkarılıyor. Hedefe ulaşabilmek için, kesintisiz lazer ışını üreten yakuttan başka bir malzeme kullanmak gerekiyor. Atımlı lazer ışınları, kromkolkuirit kristali, neodmiyum-YAG ya da bir titan-safir kristali içinde oluşuyor. Bu malzemelerin inanılmaz bir özelliği var: İçlerinde bulunan küçücük boşluklarda ışık o kadar hızlı yansıyor ki, bütün farklı frekanslar kısacık bir an için senkronize oluyorlar. Bağdaşık ışıktan yıldırım hızıyla bir atım ortaya çıkıyor. Bu atımlar, birkaç femtosaniye aralarla birbirlerini izliyorlar. Bir femtosaniyenin ne kadar sürdüğü rakamlarla ifade edilebiliyor (10 üzeri 15 saniye), ancak hayal edilmesi mümkün değil. Bir femtosaniyenin bir saniyeye oranı, saniyenin 32 milyon yıla oranıyla kıyaslanabilir. Kısa ışık flaşlarında çok büyük enerji gizli. Atımların verimi tek başına sınırlı olsa da, tek tek enerjilerin toplanmasıyla bir güç paketi ortaya çıkıyor. Her bir atım 3 mikrojul enerjiye sahip olmasına karşın, lazer ışık atımları, atım boyunca (örneğin 100 femtosaniye) 30 megavat enerji sunuyor. Günümüzün atımlı lazerleri çok farklı kullanım amaçlarına hizmet ediyor ve çok hassas işliyor. Işınlar, kısa dalgalı röntgen ışınından, uzun dalgalı kızılötesi ışınlara kadar elektromanyetik tayfın bütün alanına dağılmış durumda. Üstelik, birkaç petavat'lık (milyarlarca megavat ya da rakamlarla ifade edilirse 10 üzeri 15 vat) inanılmaz bir güce ulaşıyor. Ortaya çıkan güç, çok hassas bir şekilde bir noktaya odaklandığı zaman, atımlı lazerler mikro hassaslıktaki kaynak, kesim ve delme işlemleri için ideal bir verim sunuyor. Bir dakikadan daha kısa bir süre içinde otomobil kasasına 100 noktada kaynak yapabiliyor. Bu, şimdiye kadar kullanılan elektro kaynak yöntemine oranla on kat daha hızlı ve hassas. Özellikle uçak yapımında yüksek oranda hassaslık gerektiği için, giderek perçinlerin yerini alıyor. Bu yolla, Airbus A318 ya da süper Airbus A380'de ortalama olarak yüzde 10 oranında ağırlıktan ve yüzde 20 oranında işçilik ücretinden tasarruf edilebiliyor. Atımlı lazerin, sahip olduğu yüksek enerjiyle üzerinde çalışılan malzemeyi yakabileceği düşünülse de, kesinlikle böyle değil. Atımlar enerjiyi yanma noktasına o kadar çabuk ulaştırıyorlar ki, sıcaklık, ışının gönderilmediği alanlara yayılma fırsatı bile bulamıyor. Bu nedenle, patlayıcı özelliği yüksek maddeler de atımlı lazerler ile kesiliyor. Kesme noktasındaki malzeme, geri kalan bölümde patlama meydana gelmeden buharlaşıyor. Enerji bu kadar yüksek düzeyde demetlenebildiği için, ultra kısa atımlı lazerler cerrahlar için de büyük nimet. Onunla tıkanmış damarları açabiliyor, en ince damarları hiç bozmadan kesebiliyorlar. Bütün bu işlemleri gerçekleştirirken, çevredeki doku kesinlikle zedelenmiyor. Bu özelliği lazeri, göz alanında \"bir numaralı\" tedavi yöntemi haline getirdi. Retina yırtıklarının onarımında kullanılıyor. Miyopluğun tedavisinde atımlı ışınlar, kornea tabakasının belirli bir katmanına odaklanıyor. Işın, kornea tabakasının bu katmanında yan yana çok sayıda küçük delikler oluşturuyor. Sonunda kornea tabakasının en üst katmanı açılarak kenara katlanıyor. Altında duran ve biraz önce buharlaştırılan tabakada, geriye kalan artıklar lazerle iyice temizleniyor. Sonra, tamamen sağlıklı olan en üst kat yeniden yerine yerleştiriliyor. Bu düzleştirme işlemiyle miyopluk tedavi edilmiş oluyor. Atımlı lazer, özellikle fizik bilimi için mucize bir silah niteliğinde. Lazer aracılığıyla, birkaç yüz femtosaniye süren atomlar arası elektron alışverişi bile araştırılabiliyor. Bunun için atomlar tek tek izole ediliyor ve bir iyon tuzağına hapsediliyor. Bu tuzak, tek iyonları, yani yüklü atomları uzun süre içinde tutuyor. İyonlar daha sonra lazer ışığıyla ışıtılıyor. Varsayalım ki, lazer ışını salınan iyonlara sol taraftan yansıtıldı; sola doğru salınan iyonlar, atımlı lazer ışınına yöneleceklerdir. Bu sırada, akustikten de tanıdığımız rezonans oluşuyor. Araştırmacılar, bu rezonans enerjisini hassas ölçme cihazlarıyla, aynı bir kamerayla izliyormuş gibi kaydediyorlar. Ne kadar çok rezonans oluşturulursa, kaydedilen görüntü de o kadar netleşiyor. Bu arada elde edilen bilgiler, bilgisayar ve telekomünikasyon alanında süper hızlı sinyal aktarımı sağlayan hassas optoelektronik cihazların yapımı için kullanılıyor. Bir gün, lazer atımlarıyla küçük DNA'lar kesilebilecek ve parçalar, molekül tasarımcılığının yardımıyla bir araya getirilip yepyeni bir başka gene dönüştürülebilecek. Noktasal çalışabilen lazerle hücre çekirdeğine girip, orada cerrahi bir operasyon yapmak da mümkün. Atımlı lazerler, sadece hayat kurtarmak amacıyla kullanılmıyor; sahip olduğu enerji, onu tehlikeli bir silaha da dönüştürebiliyor. Amerikan ordusu 2001 yılının başında bir lazer silahını uydulara karşı başarıyla kullandı. Uydunun elektronik sistemi tamamen tahrip edildi. Ancak, bu deneyim sırasında askeri strateji uzmanları, kendi silahlarına karşı dikkatli olmak zorunda olduklarını öğrendiler. Işık atımı, hedefini ya da başka bir cismi vurduğu zaman, nereye gideceği belli olmayan yansımalara neden oluyordu. Işınlar, hala diğer uyduların -ki bu kendi uyduları da olabilir- optik alıcılarına zarar verecek kadar yeterli enerji içeriyorlardı. Bu tehlikenin önüne nasıl geçilebileceği henüz bilinmiyor, ama düşman uyduları ya da roketleri vurmayı hedefleyen lazer silahlarının 2007 yılında kullanıma hazır olması amaçlanıyor. Bir yıl sonra da, daha barışçıl ve aynı zamanda da bütün zamanların en heyecan verici lazer projesi gerçekleştirilecek: Güneş'in simülasyonu... Güneş'in içinde hidrojen çekirdekleri birbiriyle kaynaşarak helyuma dönüşüyor. Bu çekirdek kaynaşması sonucu inanılmaz miktarlarda enerji açığa çıkıyor (milyarlarca yıl boyunca 100 milyon santigrat derecede yanan bir fırına benzetilebilir). Bilim adamları, lazer tekniği aracılığıyla bu işlevi yeryüzünde simüle etmek istiyorlar. Bu kozmik fırın taklit edilebildiği takdirde, yeryüzündeki enerji sorunu sonsuza kadar çözülecek. Çünkü, yanıcı madde olarak kullanılan hidrojen, yeryüzünde hem çok miktarda bulunuyor hem de ucuz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/lcd-ekranlardaki-tehlikeye-dikkat/", "text": "Selçuk Üniversitesi Kimya Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ersin Güler, likit kristal ekranların , görüntü kalitesinin yanında bazı sağlık risklerini de beraberinde getirdiğini söyledi. LCD ekranların en önemli riski, ekranın içindeki metal bazlı sıvı madde. LCD ekranların iki camı arasındaki metal özellikleri taşıyan sıvı görünümlü likit kristal maddesi, cep telefonu, hesap ve fotoğraf makineleri televizyonlarda artık sıkça kullanılıyor. LCD'nin en büyük özelliği, diğer tip ekranlara göre daha az parlama yapması, daha net ve dingin bir görüntü sağlaması. Ancak, Dr. Güler likit kristal sıvısının bazı sağlık risklerini de beraberinde getirdiğini belirtiyor. LCD'nin içindeki likit maddenin, birden fazla sıvı metalin, pek çok çeşit kimyasal maddeyle bağlanmasıyla elde edilen, özel bir karışım olduğunu söyleyen Dr. Güler, Sıvı metallarin kimyasal maddelerle bağlanması sonucu, civa örneğinde olduğu gibi, sağlık için ciddi riskler taşıyan tehlikeler ortaya çıkabilir. Bu risk, ancak LCD ekranın kaza sonucu kırılması ve içerdeki sıvının dışarıya boşalmasıyla oluşur diye konuştu. Dr. Güler, LCD ekranın kırılmasıyla akacak olan sıvının deriyle temas etmemesi veya ağız yoluyla vücuda girmemesine dikkat edilmesi gerektiğini vurguluyor. Bu maddenin deride tahriş veya ağız yoluyla alınmasıyla da zehirlenmeye yol açabileceğini söyleyen Dr. Güler, LCD ekran kırıldığı zaman, kullanıcıların sıvı maddeye kesinlikle dokunmaması gerektiğinin altını çiziyor. Kullanıcıların yanlışlıkla likit maddeye dokunmaları halinde ise, Dr. Güler sıvıya temas eden bölgenin sabunlu suyla iyice temizlenmesini ve sonrasında da doktora başvurulması gerektiğini kaydetti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/led-ile-kati-hal-aydinlatma/", "text": "Çok uzun zaman önce insanlar, yalnız gün ışığından istifade edebilmişler. Ateşin keşfi ile birlikte gündüzlerin dışında yapay ışıkla aydınlatmayı da öğrendiler. Daha sonra yapay ışık olarak meşaleler ve yağ lambaları ile aydınlandılar.Yağ lambası, meşale ve mum 19. yy ortalarına kadar gözde ışık kaynakları oldu. 1870'lerde Edison'un flamanlı lambayı geliştirmesiyle aydınlatmada yeni bir çığır açılmış oldu. 20. yüzyıda fluoresan lambalar, deşarj esaslı lambalar hayatımıza girdi. Geçtiğimiz asrın sonunda katı halde ve aetken yapıda LED lambalar aydınlatmada yapay ışık kaynağı olarak yerini almaya başlıyacağının sinyalini verdi. Temel olarak elektrik enerjisini ışığa çevirmek için 3 yöntem kullanılır. Isıtma yöntemi, düşük ve yüksek basınçlı metal buharlı ortamda deşarj yöntemi ve uyarılma ile ışık verme yöntemleri. 1.Isıtma yöntemi: Bir flaman yapısı üzrinden elektrik akımı geçirilerek flamanın ısınması sağlanır ve akkor hale gelen flamanın yaydığı görülebilir ışık kullanımımıza sunulur. Örnek, akkor lambalar ve halojen lambalar. 2.Gaz deşarjı: Havası boşaltılmış ve metal buharı ilave edilmiş bir tüp içerisinde iki elektrot vasıtasıyla bir gerilim uygulanarak, metal buharı üzerinden geçen akımın meydana getirdiği ark'ın yaydığı görülebilir ışık aydınlatmada kullanılır. Örnek, civa buharlı lambalar, metal halide lambalar, sodyum buharlı lambalar. 3.Uyarma ile ışıma yöntemi : Alçak basınçlı civa buharlı lambalarda elde edilen gözle görülemeyen UV ışık ile bir fosfor tabakası uyarılarak görülebilen ışığa çevrilir. Örnek, fluoresan lambalar, kompact fluoresan lambalar. 4.Elektrik enerjisini doğrudan ışığa çeviren bir yöntem olarak katı bir yapı içersinde elekronların uyarımı ile görülebilen ışık elde edilebilinir . Örnek, LED lambalar. LED , İngilizcede L ight E mitting D iodes kelimelerinin kısaltılarak, bu ürünün jenerik adı haline gelmiş söylenişidir . Bir LED yongası yapı itibarı ile N ve P tipi yarıiletken katmanlar arasına sandviç edilmiş aktif katman tabakasından ve bunların elektriksel bağlantılarından oluşan opto elektronik bir elemandır . LED'ten doğru yönde bir akım geçirildiğinde elektronlar aktif katmanı uyarır ve aktif katmanda ışık üretilir. Üretilen ışık doğrudan veya reflektörden yansıma ile pencere katmanından yayılır. LED'ler aktif katmanın metaryel yapısına bağlı olarak görülebilir ışık tayfının belirli bir bölümünde ışık yayarlar. Başka bir deyişle tek renk ışık üretilir ve aktif katmanda kullanılan materyel LED ışığının rengini belirler.Yüksek seviyede ışık veren renkli LED'lerde aktif katman olarak farklı materyeller kullanılır . LED'lerle beyaz ışık üretmek iki yöntemle mümkündür. Bunlardan birincisi; kırmızı, yeşil ve mavi üç adet LED yongasını bir kılıf içersinde kullanarak beyaz ışığı elde etmektir. İkinci yöntem ise mavi LED yongasında üretilen ışığın bir fosfor tabakasını uyararak beyaz ışık üretilmesidir. Şekil olarak çeşitli ebatlarda, radyal biçim başta olmak üzere çok çeşitli yapılarda kılıflandırılırlar. Normal baskı devreler için pin ayaklı üretidikleri gibi, SMT ve doğrudan baskı devre üzerine montajlı biçimlerde üretimleri ticari olarak piyasaya sürülmektedir. Tek renk ışık kaynağı : Işık istenilen dalga boyunda olduğu için renk filtresi, prizma gibi renk ayrıştırıcılara ihtiyaç yoktur. Örneğin kırmızı trafik lambasında 617 nm dalga boyunda kırmızı LED lerde üretilen ışığın tamamı kullanılır. Oysa akkor lambalarda üretilen ışığın mavi ve yeşil bileşenleri bastırılarak sadece kırmızı bileşeni kullanılır. 75 W akkor lamba yerine 8-10W LED dizini kulanılarak %80 enerji tasarrufu sağlanır. Çok küçük ışık kaynağı (birkaç mm 2 ): Küçük ebatlı armatürler geliştirilir, ışık kolayca yönlendirilebilir. Tasarımcılara geniş ve kolay kullanım imkanları. Hızlıdır, 200 ns içinde ışık vermeye başlar. Uzun Ömür : Kullanım kondisyonuna bağlı olarak 100.000 saate kadar. Yüksek ışık verimliliği (verimlilik giderek artıyor, örneğin laboratuvar ortamında kırmızı renkte 108 lümen/Watt'a ulaşılmış durumda). Düşük ısı üretimi: Akkor lambalarda flaman ısısı 2700 o C, halojen lambalarda 3100 o C, deşarjlı lambalarda tüp ısısı 800-1100 o C ye ulaşırken LED'lerde yonga ısısı 110 o C'yi geçmez. Görülebilir renk tayfındaki hemen hemen bütün renkler elde edilebilir. Şok ve titreşimlere dayanıklı: Cam, flaman gibi kırılgan elemanlar ihtiva etmez. Beyaz LED için farklı renk sıcaklıkları: 3200, 4700, 5400,6500 Kelvin. Çevrecidir; yapısında civa gibi ağır metallar ve halojen gazları yoktur. Öncelikle bilinmesi gereken özellik LED'ler doğru akımla çalışırlar. Elektrik devrelerinde LED'ler normal diyotlar gibi davranırlar. Farklı olan yanı normal diyotlarda 0,7 Volt civarında olan birleşme gerilimi yerine, renklerine göre 1,6 V ile 4 V aralığında değişmektedir. Genellikle kırmızı ve sarı LED'ler 1,9 2,6 V, yeşil mavi ve beyaz LED'ler 2,5 V 4 V arasında gerilimle çalışırlar. Devreye bağlanırken polaritelerine dikkat etmek gereklidir. Ters gerilime tahammülleri azdır ve 5 10 V gibi ters gerilimle tahrip olabilirler. LED akımları yapılarına göre değişmekle birlikte 10 mA ile 700 mA aralığında LED üretimleri mevcuttur. LED empedansları üzerinden geçen akımın büyüklüğüne bağlı olarak doğrusal olmayan bir eğri ile değişkenlik gösterirler. LED'ler genellikle seri bağlanıp bir dizin oluşturularak 10, 12, 24, 48V doğru akım veren elektronik güç kaynakları ile beslenirler. Tasarım yapılırken üreticisinden temin edilecek teknik bilgiler göz önüne alınarak optimum ışık ve elektriksel değerler ile çalıştırılmalıdır. Eğer elimizdeki LED hakkında hiçbir teknik bilgiye sahip değilsek 20 mA akımla sürülmesi önerilir. Bazı üretici firmalar LED dizinlerini değişik formlarda oluşturarak çeşitli LED MODÜLLERİ üretmektedir. Profesyonel uygulamalarda bu LED modüllerinin ve onlar için tasarlanmış güç kaynaklarının kullanılması tercih edilmelidir. LED'leri sürmek için elektronik kontrollü güç kaynaklarının kullanılması, verimli çalışmaları için önemlidir. Son birkaç yıdır üreticiler tarafından 1 W ve 2 W güçlerdeki LED'ler için 350 mA ve 700 mA akım kontrollü güç kaynakları kullanıma sunulmuştur. Birçok uygulamada LED'in verdiği ışığın şiddetinin mümkün olduğu kadar yüksek olması istenir. LED'lerden elde edilen ışık şiddeti, içinden geçen akımla orantılı olduğundan akım arttırıldıkça ışık şiddeti de artacaktır. Bu durumda LED'in iç direncinden dolayı üretilen ısı artacak ve normal hizmet ömründen önce tahrip olacaktır. Ayrıca ısının artması ışık verimliliğini de olumsuz yönde etkileyecektir. Buradan çıkan sonuç, ısı LED'in en büyük düşmanıdır. Bu bilgiler ışığında firmaların LED'leri hakkında verdiği teknik bilgilerin ne kadar güvenilir olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Örnek 20 mA lik bir LED'ten 25-30 mA akım akıtarak yüksek ışık değerleri elde edilebilir, ancak LED ömrü oldukça düşecektir. Teorik olarak yapılan hesaplamalar ve deneyler LED'lerden 100.000 saat üzerinde bir süre istifade edebiliceğimizi ortaya çıkarmaktadır. Elektriksel, ısıl kondisyon , çevresel etkiler, kullanılan çevre elemanları, kılıfın materyel yapısı vb. etkenler göz önüne alındığında 50.000 saat ve üzeri hizmet ömrü olduğu kabul edilebilir. Lambaların verdiği ışığın, harcadığı elektrik enerjisine oranı ışık etkinliği h ' dır, birimi ise lumen/Watt'dır. LED'lerde durum biraz farklıdır, LED rengine göre ışık etkinliği farklılık gösterir. Örnek; kırmızı en yüksek verimliliğe sahiptir 45 lm/W, sarı 35 lm/W, yeşil 18 lm/W, mavi 8 lm/W civarındadır. Aydınlatmada beyaz ışık önemli olduğuna göre beyaz LED için verimlilik, üretici firmalara göre değişmekle birlikte 18 25 lm/W arasında değişmektedir. Bu verilerle şunu söyleyebiliriz ki bugün (mayıs 2005) LED'ler akkor ve halojen lambalara alternatif olabilmekte ancak fluoresan ve kompakt fluoresan lambalarla verimlilik açısından rekabet edebilecek seviyede değildir. Diğer taraftan ışık verimliliğinde çok hızlı gelişmeler olmaktadır. 2008 2010 yıllarında beyaz LED'te verimliliğin 50 70 lm/W değerlerine ulaşması beklenmektedir. LED üretici bir firmanın deklare ettiğine göre, laboratuvar ortamında kırmızı ışıkta 108 lm/W değeri yakalanmıştır. LED ışık değerleri konusunda dikkat edilmesi gereken bir konuda ışık açılarıdır. LED'ler yönlendirilmiş ışık oldukları için ışık değerleri, cd veya mcd cinsinden verilmektedir. Işık açıları düşük tutularak yüksek candela değerleri telaffuz edilmektedir. LED seçiminde değerlendirme yapılırken bu konu dikkate alınmalıdır. Önemli noktalardan biri de ışığın açısının değiştirilmesi, yönlendirilmesi, bir ışık kılavuzu ile dağıtılması, kısaca LED ile ürettiğimiz ışığın kullanılmasıdır. Bu konuda en çok ihtiyacımız olacak mercek sistemleridir. Efektif ve faydalı ürünler tasarlamayı düşünüyorsanız, fizik kitaplarınızı, notlarınızı çıkarıp optik kunularını tekrar incelemelisiniz. Yukarıda da anlattığımız gibi LED'ler tek renk ışık kaynağıdır. Dekoratif aydınlatma yaparken tek rekli kullanabileceğimiz gibi, renkli LED ışıklarını karıştırarak bir ressam gibi değişik ara renkleri elde edebiliriz. Bunun için yapmamız gereken üç ana renkten oluşan LED dizinlerini dimerlemektir. Hatta bazı üretici firmalar üç ayrı renk yongayı aynı kılıf içerisine yerleştirerek RGB uygulamaları için hazır LED'ler ve LED modülleri üretmektedir. LED'leri dimerlemek için darbe genişlik modülasyonunu kullanmak en iyi verimi sağlıyacaktır. Teorik olarak her rengi 255 kademe dimerlenirse 16 milyon renk elde edilebilir. Ancak insan gözü kişiden kişiye değişmekle birlikte 600 640 rengi ayrıt edip algılayabilmektedir. LED'lerin renk dalgaboyu ile ilgili bilgiler üretici firmanın kataloglarında verilmektedir. LED dizinleri oluşturulurken kullanılan LED'lerin dalga boyları aynı veya birbirine yakın olmalıdır. 5 10 nm lik farklar özellikle yeşil ve sarı renklerde göz tarafından algılanır. Renklerin önemli olduğu projelerde, renk dalgaboyu toleransı düşük LED'ler kullanılmalıdır. Renk ile ilgili olarak bir başka konu da LED dizinleri önüne renkli lenslerin kullanılmasıdır. Burada LED dalga boyu ile renkli lensin dalga boyu aynı olmalıdır. Aksi halde farklılık ışık kaybına sebep olacaktır. 1962 İlk ticari LED üretildi, ilk üretilen kırmızı LED'ler sinyal ve göstergelerde kullanıldı. 1972 Siemens Semiconductor Division tarafından ilk radyal kılıf LED üretildi. Kırmızı LED'e ilave olarak sarı, yeşil, mavi ve beyaz LED'ler geliştirildi. 1994 Önce kırmızı ve sarı ardından yeşil renkler trafik ışıklarında kullanılmaya başlandı. VW başta olmak üzere otomobil endüstrisinde kullanılmaya başlandı.Araçlarda 3. fren lambası olarak kullanılmaya başlandı. Yeni milenyum ile birlikte Titreşimlerden etkilenmeme özelliğinden dolayı araç tasarımcıları gösterge aydınlatması, stop lambası, fren lambaları, sinyal lambaları olarak LED dizinlerini kullandılar. Birkaç firma far lambası prototipleri geliştirdi. Bugün LED'ler aşağıdaki uygulamalarda sıkça kullanılmakta. Bir otomobilde 300 den fazla LED kullanılmakta . Cep telefonları gösterge ve tuş aydınlatması için 12 adet LED kullanılmakta . 100.000 LED'ten fazlası büyük ölçekli göstergelerde kullanılmakta. Örneğin futbol sahaları, dış mekan görüntü cihazları, büyük trafik bilgilendirme göstergeleri. Dekoratif aydınlatmalarda ışık kaynağı olarak. Reklam panolarında neon lambalara altenatif olarak. Yarın Aydınlatma dahil o kadar çok geniş alanda kullanlacak ki, bunları sayarak kullanım alanlarını sınırlamayalım. Sonuç olarak LED ışık tasarımcısının vazgeçemeyeceği bir konudur. Büyüleyen ışığı, verimliliği, faydaları ile ışıkla uğraşan herkesin ilgi odağıdır. Işığın geleceği LED ile kesişmiştir. Bize düşen konuya uzak kalmayıp gelişmeleri takip etmektir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/leo-hendrik-baekeland/", "text": "sanırken, Leo çektiği resimleri banyo ederdi. Okulu'nda akşamları kimya derslerine girmeye başladı. profesörlüğe yükseldi. Kendi kimya profesörünün kızı Seline'e aşıktı. kimyası üzerine araştırmalar yapmak üzere Yeni Dünya'ya gitti. bir süre sonra kendi şirketini kurarak bağımsız araştırmalara girişti. alanına geçirmek, başlıbaşına bir serveti gerektiriyordu diyecekti. üzerinde çalıştı. O zamanlar filmler güneşte basılıyordu. Bu da filmin, ilgi çekmeye başladı ve Baekeland da para kazanmaya başladı. çalışmayacağını düşünüyordu. Eastman'ın önerisi ise 1 milyon dolardı. Baekeland otuzaltı yaşına geldiğinde oldukça zengin bir kişi olmuştu. tuhaf şeyler oluyordu. Sözgelimi, ısıtıldığı zaman, karışım kaynıyor, köpürüyor, cızırdıyor ve çevreye erimiş parçacıklar saçılıyordu. Kaynama azaldığında geriye delikli, gri renkte bir kütle kalıyordu. 1909 yılının 6 Şubat akşamı Baekeland, New York Kimyacılar Kulübü'nde, buluşunu kamuoyuna açıkladı. sanayisinde anlaşıldı. Elektrik akımına dayanıklı olduğu için, bakalit, hemen lastik ya da kehribarın yerini almıştı. otomobillerde kullanılmaya başlandı. Tükenmez kalem, bilardo topları, atılmış, aynı maddeyi yaklaşık yüz değişik adla piyasaya sürüyordu. Baekeland'ın bakalitle yaptığı deneyler, tüm plastik alanına yararlı olmuştur. 1943 yılına dek beşbinin üzerinde plastik kategorisi geliştirilmişti. İkinci Dünya Savaşı sırasında ise, yılda 4,5 milyon kilodan fazla plastik silah sanayisinde kullanıldı. Leo Hendrik Baekeland 23 Şubat 1944'de öldü. yararlansınlar, bilimin insanların yararına olduğuna inanıyordu. kimyacıları sorumlu tutmayın. Savaşsız bir dünyada yaşamanın koşulu,"} {"url": "https://www.onlinefizik.com/leptonlar/", "text": "Leptonlar zayıf etkileşimde bulunan parçacıklar grubudur. Tüm leptonların spini 1/2 değerine sahiptir. En hafif hadrondan daha hafif olan elektronlar, müonlar ve nötrinolar da bu grubun içinde yer alır. Hadronların büyüklüğü ve belli bir yapısı olmasına rağmen leptonlar herhangi bir yapısı olmayan gerçek temel parçacıklar olarak görünür. Leptonların,hadronlarla benzeşmeyen yönlerinden birisi de bilinen lepton sayısının oldukça sınırlı olmasıdır. Şu anda bilim adamları,sadece şu 6 tane leptonun olduğuna inanmaktadırlar: elektron, muon, tau ve bu parçacıkların herbirine ait nötrinolar . 1975 yılında keşfedilen leptonu protonun yaklaşık iki katı kütleye sahiptir. Kozmik Kod'un yazarı Heinz Pagels, Evreni, içindeki sözcüklerin atom olduğu dev bir kütüpaneye benzetir. Bu sözcükler, yani atomlar, kuark, lepton ve gluon denen harflerden oluşur. Atomlar,kendi özel gramerleriyle yani kuantum yasalarıyla molekül denen tümceleri oluşturur. Bu yüz kadar sözcükle yaratılmış Evren kitabının harikalığına bakın. Bir kere, leptonlardan elektron her eve lazım: Her atomun yapısında var ve çekirdeğin pozitif elektrik yükünü nötürleştiriyor. Elektrondan daha ağır olan muon ve tau; karmaşık parçacıkların bozunma, dönüşüm veya yok edilme süreçleri sırasında veya sonrasında ortaya çıkıyorlar. Elektrik yükleri ve görece büyük kütleleri sayesinde, kolayca gözlemlenebiliyor; fakat ortaya çıktıktan sonra büyük bir hızla veya kısa bir sürede, daha hafif leptonlara, sonuç olarak da elektrona dönüşüyorlar. Dolayısıyla, etrafımızdaki görünür maddenin yapısında hiç yer almıyorlar. Nötrinolar ise; renk veya elektrik yükü taşımadıklarından, öte yandan çok küçük kütlelere sahip bulunduklarından; diğer parçacıklarla ve dolayısıyla maddeyle, çok zayıf bir kütleçekimi dışında hemen hiç etkileşime girmiyorlar. Örneğin dünyamızın bir tarafından girip; atomlarının tek biriyle dahi etkileşmeksizin, yani hiçbir çarpışmaya girmeksizin, diğer tarafından çıkıp gidebiliyorlar. Bu özellikleri nedeniyledir ki; varlıkları doğrudan gözlenmek yerine, bozunmalar sırasında momentumun korunması gereğini yerine getiren bir varsayımdan hareketle keşfedilmiş. Halbuki evrenin erken aşamalarında, çok büyük miktarlarda üretilmiş olmaları gerekiyor. O halde; maddeyle hemen hiç etkileşime girmedikleri için, o zamandan beridir hala evrende dolaşıyor olmalılar ve etrafımızda bolca varlar. Hatta, küçücük kütlelerine rağmen çok büyük sayılarıyla; evrenin kütlesine büyük bir katkıda bulunuyor ve genişlemesini etkiliyor dahi olabilirler."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/levitasyonun-sirri-cozuldu/", "text": "Bilim insanları çok küçük cisimlerin fiziksel bir etki olmadan havaya kaldırılması için inanılmaz bir yöntem buldu. Yeni yayınlanan bir rapora göre bu buluş mikromakinelerin tasarımında devrim yaratacak. LONDRA Fizikçiler, kuvantum kuvvetiyle cisimlerin birbirine yapışmasına neden olan 'Casimir kuvveti'ni manipüle ederek, cisimleri fiziksel bir etki olmadan havaya kaldırmanın inanılmaz yollarını yarattıklarını açıkladı. 1948'de keşfedilip ilk kez 1997'de ölçülen Casimir kuvveti, bir kertenkelenin yüzeye sadece tek bir parmağının ucuyla yapışabilme becerisinde görülebilir. Saint Andrews Üniversitesi'nden Prof. Ulf Leonhardt ve Dr. Thomas Philbin ise artık Casimir kuvvetini, bir cismi vakumla çekmek için değil geri püskürtmek için kullanabileceklerini söylüyor. İngiliz bilim insanı, nano dünyasında sürtünmeyi azaltmak için son çözümün doğanın yapışkanlığını geri püskürtmeye çevirmek olduğunu; birbirine yapışmak yerine mikromakinelerin parçalarının fiziksel bir etki olmadan havaya kaldırılacağını da sözlerine ekledi. Fakat kuantum kuvveti küçük olduğundan ve sadece dar alanlarda etkili olduğundan bu yöntem sadece mikro cisimlerde uygulanabiliyor. Bilim insanları, bu olayın hava yastıklarından bilgisayar çiplerine kadar çok çeşitli günlük aletin performansını geliştirebileceğini belirtiyor. Ancak Leonhardt'a göre insanların fiziksel bir etki olmadan havaya kaldırılması prensipte mümkün olsa da, bu olayın gerçekleşeceği gün bugünden çok uzakta."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/lise-meitner/", "text": "Avusturya'nın Viyana şehrinde doğan Meitner, o zaman kızlar için mümkün olan tüm eğitimleri aldı. Ardından 14 yaşında üniversiteye girmesinde yardımcı olması içim özel matematik ve fizik dersleri aldı. 1901 yılında Viyana Üniversitesi'ne kabul edilid. Burada teorik fizikçi Ludwig Boltzmann ile çalıştı. 1906 yılında fizik üzerine doktorasını aldı. 1907 yılında Max Planck ile çalışmak üzere Berlin'e gitti. Marie Curie'nin çalışmalarından etkilenerel radyoaktivite üzerine çalışmak istiyordu. Kısa süre içinde Otto Hahn ile tanıştı. Otto Hahn'ın kimya bilgisi ile kendisinin fizik ve matematik bilgisini birleştirip beraber çalışma yapmaya karar verdiler. 1918 yılında çalışmalarının ilk ürünü olan, keşfettekleri yeni radyokatif element olan protaktinyumu duyurdular. Bu keşif ikisinin Alman bilim dünyasında ünlerini artırdı. 1918 yılında, Meitner, Kaiser Wilhelm Enstitüsü'nde radyoaktivite fiziği bölüm başkanı oldu. Daha sonra, 1926 yılında, Berlin Üniversitesi'ne ilk kadın profesör olarak atandı. Hahn ile ortak araştırmalarına devam ederken bir taraftan da kendi başına beta parçacıkları üzerine araştırmalarını sürdürmekteydi. 1933 yılında Nazi Partisi, Almanya'daki Yahudi bilim adamlarının hayatını değiştirmişti. Yahudi olmasına rağmen, sahip olduğu Avusturya vatandaşlığı onu korumuştu. 1930'ların ortalarında Hahn'ın uranyumu yavaş nötronlarla bombardıman etmesi deneylerine katıldı. Amaçları uranyumumdan başka elementler üretmekti. Daha evvel Enrico Fermi denemişti fakat sonuçları belirsizdi. 1938'de Almanya Avusturya'yı işgal edince, Meitner'in Avusturya vatandaşlığı kalkanı ortadan kalktı. Çalışmalarını yarıda bırakıp Hahn'ın da yardımı ile Hollanda üzerinden İsveç'e kaçtı. Burada Stockholm'de bulunan Nobel Teorik Fizik Enstitüsü'nde çalışmaya başladı. Lise Meitner ve Otto HahnOtto Hahn bir deney sırasında elde ettiği baryuma bir anlam verememişti. Ve bunu bir mektupla Meitner'e yazdı. Meitner bu sonuç karşısında uranyum çekirdeğinin parçalandığı kanısına vardı. Bu fikrini yeğeni fizikçi Otto Frisch ile paylaştı. O da bu açıklamayı onaylayinca, 11 Şubat 1939'da dünyayı değiştirecek bir makale yayınladılar. \"Uranyumun nötronlarla parçalanması: Yeni tip bir nükleer tepkime\" Bu makalelerinde Hahn ve Strassmann'ın deneylerini referans göstererek, çekirdeğin damlacık modeli kullanarak, baryumun uranyumun parçalanmasından ortaya çıktığını önerdiler. Bu olaya biyolojide de kullanılan fizyon ismini koydular ve bir çekirdekte oluşan nükleer fizyon tepkimesinden yaklaşık 200 milyon elektron volt (200 MeV) enerji açığa çıktığını hesapladılar. 1943 yılında, Frisch'in de katıldığı, ABD'nin yürüttüğü kod adı Manhattan Projesi olan atom bombası projesine gidecek olan İngiliz takımına davet edildi. Lise Meitner, bilimsel katkılarını askeri uygulamalarda kullanmayacağını belirterek, teklifi geri çevirdi ve II. Dünya Savaşı bitinceye kadar İsveç'te kaldı ve 1949 yılında İsveç vatandaşlığına geçti. 1960 yılında Stockholm'den, yeğeni Frisch'in yanına, İngiltere'ye taşındı ve 1968 senesinde Cambridge'te öldü."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/lord-john-william-strutt-rayleigh/", "text": "Rayleigh 18 kasım 1842'de Langford Grove Maldon, Essex'de John James Strutt 'un oğlu olarak dünyaya geldi. Diğer bilimadamları arasında soylu sınıfın seçkin üyelerinden biriydi. Çocukluğu ve gençliğinde zayıf bir beden yapısı vardı. Eğitimi sürekli hastalıklarla kesildi. Erişkinliğe erişebilmesi zor gibi görünüyordu. Eton'da 10 yaşındayken kısa bir süre geçirip sonra, üç yıl Wimbledon'da özel bir okulda okudu. Biraz Harrow 'da kalıp, sonraki dört yılnı George Townsend Warner (1857) ile geçirdi. 1861'de Cambridge Trinity College, e matematik okumak için girdi. Başlangıçta yaşıtlarıyla aynı başarıyı elde edemediyse de, daha sonra özel yetenekleri sayesinde rakiplerini geçti. 1865'te Mathematical Tripos' dan mezun oldu. 1866'da 1871'e kadar sürdüreceği Trinity üyesi oldu. 1872'de romatizmal ağrıları yüzünden kışı Mısır ve Yunanistan'da geçirdi. Döndükten kısa bir süre sonra babası öldü(1873). Baronluk rütbesi aldı ve ailesinin oturduğu ,Witham, Essex' deki Terling Place'a yerleşti. Burdaki zamanının bir kısmıyla arazilerinin bakımıyla ilgilenmek zorunda kaldı. Bilimsel kültürü, tarımdaki bilgisi ve hızlı kavrama yeteneği sayesinde tarla işlerinde çok deneyim kazandı. Bununla birlikte 1876 'da arazi işlerini küçük kardeşine bıraktı. Bundan sonra bütün zamanını bilime ayırdı. 1879'da, deneysel fizik profesörü ve Cavendish Laboratuvarı başkanı Maxwell'in asistanı olarak atandı. 1884'te kendi şehri Essex'de deneysel çalışmalarını sürdürmek için Cambridge 'den ayrıldı. 1887'den 1905'e kadar Royal Institution of Great Britain'de felsefe profesörü olarak çalıştı. Daha sonra altı yıl Government Committee on Explosives'e başkanlık yaptı. Rayleigh'in ilk bilimsel çalışmaları optikle ilgi matematik konuları üzerineydi. Fakat daha sonraki çalışmaları fiziğin bütün alanlarını kapsadı. Bunlar arasında ses, dalga teorisi, renk görünümü, elektrodynamik,elektromagnetism, ışığın yayılımı, sıvı akışkanlığı, hydrodynamik, gazların yoğunluğu, viscosity, esneklik ve fotoğrafcılık sayılabilir.Onun sabırlı ve duyarlı deneyleri, direnç akım ve elektromotive kuvveti'nin standartlarını belirledi. Daha sonraki çalışmalarını elektrik ve magnetik üzerine yoğunlaştırdı. Rayleigh çok iyi bir eğitmendi. Onun etkili danışmanlığı sayesinde Cambridge'de deneysel fiziğin sistematik kuralları geliştirildi. Theory of Sound adlı yayımı 1877-1878 yıllarında iki cilt olarak yayımlandı. Diğer çalışmaları 1889-1920 yıllarında basılan altı ciltlik bilimsel yayımlarda basıldı. . Ayrıca Encyclopaedia Britannica'ya katkıda bulundu . Yayımlarında anlaşılması güç konularda bile akıcı bir dili vardı. Tellafuzuyla yalınlık ve sadelik te bir model olarak gösterilir. 446 sayfalık bütün çalışmalarını kapsayan kitabı, onun ne kadar derin bir anlama yeteneği olduğunun göstergesidir. Royal Society (1873)'nin bir üyesiydi. Ve 1885'den 1896'ya kadar sekreterya görevini yürüttü,ve 1905'den 1908' e kadar da başkanlığını yaptı. Order of Merit (1902) sahibiydi. Royal Society'nin Copley, Royal, ve Rumford Madalyaları ile ödüllendirildi, ve 1904 'te Nobel ödülü aldı. 1871'de Evelyn ile evlendi. Üç oğlu oldu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/luis-victor-broglie/", "text": "Broglie bir Fransız soylusunun ikinci oğluydu.Adını Normandiya'nın küçük bir kasabasından alan Broglie ailesinden 17. yüzyıldan beri yüksek rütbeli subaylar, politikacılar ve diplomatlar yetişmiştir. Louis de Broglie ağabeyi Maurice gibi bilim adamlığını meslek seçerek ailesinin bu geleneğini bozdu. Paris'deki aile malikhanesinde iyi donatılmış bir laboratuvar kuran Maurice de bir fizikçiydi. Ve atom çekirdeği üzerindeki deneysel çalışmalara önemli katkıları oldu. Louis fırsat buldukça ağabeyinin çalışmalarına katılıyordu ama ona çekici gelen yalnızca fiziğin kavramsal yönü idi. Kendisini bir deneyciden yada mühendisten çok salt kuramcı, genel ve felsefi görüşleri özellikle çok seven biri diye tanımlar. I. Dünya savaşı sırasında fiziğin, pek az ilgilendiği teknik yönleriyle ilgili bir göreve getirildi. Broglie'nin atom fiziğinin sırları, yani bilimin çözülmemiş kavramsal problemleri diye adlandırdığı konuya ilgisi Alman fizikcileri Max Planck,Albert Einstein 'in çalışmalarına ilşkin olarak ağabeyinden öğrendiği bilgilerden doğdu, ama fiziği meslek olarak seçmesi uzun zaman sonra oldu. 1909'da Sorbonne'da tarih öğrenimini tamaladıktan sonra başladığı kuramsal fizik öğrenimini 1913'te bitirdi. Görevlendirildiği Fransız tarihini araştırma projesinden şiddetli bir fikir ayrılığından sonra çekildi. Ve doktora tezi için fiziğe ilişkin bir konu seçti. 1924'te sunduğu doktora tezinde Broglie bilim dergilerinde daha önce yayınlanmış olan çığır açıcı elektron dalgaları kuramını geliştirdi. Atom boyutlarındaki maddenin dalga özelliklerine sahip olabileceği düşüncesinin temeli Albert Einstein'in 20 yıl önce yapmış olduğu bir öneride yatıyordu. Einstein burada kısa dalga boylu ışığın kimi koşullar altında sanki parçacıklardan oluşmuş gibi davrandığının gözlenebileceğini öne sürmüştü. Bu düşünce 1923 'te doğrulandı. Ama ışığın ikili niteliği, Broglie'nin maddeye böyle bir ikilik düşüncesi yüklemesiyle birlikte bilim çevrelerinin onayını kazanmaya başlamıştı. Broglie'nin bu önerisi atomdaki elektronların devinimine ilişkin hesapların ortaya çıkardığı bir soruya yanıt getirdi.Deneyler, elektronlerın çekirdek çevresinde devinmekte olması gerektiğini, ama belirlenemeyen nedenlerden ötürü bu devinimde kimi kısıtlamaların bulunduğunu gösteriyordu. Broglie'nin dalga özellikli elektron düşüncesi bu kısıtlamaların açıklanabilmesine olanak sağladı. Çekirdekteki yükün belirlediği sınırlar içinde kalmak durumunda olan bir dalganın sahip olabileceği biçimde belirlenmiş olacak ve atom sınırlarına uyamayan biçimdeki bir dalga , kendi kendisiyle girişime uğrayarak yok olacaktı. 1923'te Broglie bu görüşü ortaya attığında, parçacık özellikleri iyice belirlenmiş olan elektronun, kimi koşullar altında dalga gibi davranabileceğini gösteren hiçbir kanıt yoktu. Doktora tezinin bir kopyası raslantı sonucu Albert Einstein'in eline geçti.Tezi çoşkuyla karşılayan Einstein, Broglie 'nin çalışmasının önemini açıkca vurguladı, ayrıca bu çalışmayı daha da geliştirdi. Böylece Avusturya'lı fizikçi Erwin Schrödinger, bir varsayım olarak ileri sürülen bu dalgalardan haberdar oldu ve bu temeller üzerinde bir matematiksel sistemi, ileride fiziğin temel araçlarından birini oluşturacak olan dalga mekaniğini kurdu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/m-kurami/", "text": "Edward Witten tarafından 1995 yılında ,Güney California Üniversitesi'nde yaptığı konuşmayla öne sürülmüştür M-Kuramı ,Süpersicim Kuramını yeni adı olarak kabul edilmiştir. \"İkinci Süpersicim Devrimi\" olarak da bilinir.\"Herşeyin Kuramı\" na en yakın aday olarak görülmektedir. Bu kuram 5 farklı Sicim Kuramı 'nı birleştirmiştir ve 10 yerine 11 boyutlu bir evren resmi ortaya koymuştur. Şu an bilinen 3 boyutlu evrenimizi, çok daha büyük ölçülerde daha fazla boyuttan oluşan bir uzay-zaman içinde dolaşan üç boyutlu bir zar olarak tanımlar.İçinde yaşadığımız evrenin 11 ya da daha küçük boyutta bir uzay-zamanda bir ada olabileceği ve bu uzay-zamanda benzeri birçok evren olabileceği bu teoremle ortaya konuluyor. Bilim adamlarının,fiziğin birleşik kuramınını bulma umudu, 1970'li yıllarda Süpersimetrik kuramların tanımlanmasından beri daha da arttı.Ancak Süper Simetri, zayıf çekirdek etkileşimlerinde eşitliğin korunmaması gibi bazı deneysel sonuçlarla başa çıkamadı. Süpersicim Kuramı ise ,1984 yılından sonra bazı anomalilerden temizlendikten sonra ve Süpersimetriden farklı olarak , kütleçekim kuvvetini taşıyan parçacığı da içerdiği için bu anlamda en iyi adaydı. Fakat en büyük problem ,5 tane Süpersicim kuramı olması ve hala kuramda bazı problemlerin olması.Tıpkı diğer tüm parçacık teorileri gibi sicim teorisi de bir pertürbasyon teorisidir. Sicimlerin hareketlerinden doğan etkileşimler pertürbasyon olarak ele alınmalıdır aksi halde sicimler düzgün doğrusal yörüngelerini izlerler.Gerçek hareketleri bulmak için sonsuz bir seri oluşturan hesapların yapılması gerekmektedir. Fakat Sicim Kuramında bu seriler giderek zorlaşmakla kalmıyor,aynı zamanda tek bir cevaba doğru yakınsamıyorlarda.Bu da kuramda büyük bir soruna yol açmaktadır. Çünkü her zaman fazladan bir pertürbatif düzeltme hesabının öncekilerden daha kotü sonuçlar verdiği bir aşama olacaktır. Witten, \"pertürbasyon yönteminin\" ötesine nasıl geçilebileceğine ilişkin bir strateji buldu. Bu problemi dualite stratejisiyle aşmaya çalışarak, farklı süpersicim kuramları üstünde çalışan fizikçileri, aslında değişik dillerde yazılan kuramları çalışan insanlar olduğunu düşünmüştür. Geliştirdiği M-Kuramı ile, bu çok dilli sözlükteki kelimelerin karşılıkları araştırıldı ve beş süpersicim kuramıyla 11 boyutlu süperçekim kuramının, daha temel bir kuramın özel durumları olduğunu gösterdi. Başka bir dualite de süpersicim kuramlarının zayıf ve şiddetli çiftlenim rejimleri arasındadır.Bu tip dualite ye S-dualitesi denir. Witten , S-dualitesi'ni kullanarak , süpersicim kuramlarındaki pertürbasyon analizinden gelen sorunların nasıl çözülebileceğini gösterdi. Kuramdaki M harfinin anlamı,Edward Witten tarafından açıklanmamış ve \"Kuramı daha iyi anladıkça \"M\" nin ne olduğunu anlayacağız\" demiştir. Fakat birçoklarına göre \"M\" nin anlamaı \"membrane\" demek. Çünkü M-kuramının anlamlı olduğu 11 boyuttaki temel cisim, Süpersicim kuramının aksine sicim değil, zardır. Bu kuramdaki ilk gelişme . California Üniversite'sinden Joseph Polchinski tarafından gerçekleştirildi. Polchinski, beş süpersicim kuramının üçünde de sicimlerden başka yüksek boyutlu cisimler olduğunu gösterdi.D-zar olarak adlandırılan bu cisimler,her zaman açık sicimin bittiği yerde bulunur. Böylece M-kuramının, çeşitli boyutlarda (0-zar=parçacık,1-zar=sicim,2-zar=zar,3-zar,....,9-zar) cisimleri içeren bir kuram olduğu anlaşılmıştır. Bu yeni kuramın en büyük başarısı, kara deliklerin D-zar kullanarak modellenmesiyle elde edildi. Çünkü genel görelilik kuramındaki karadeliklerle ilgili problemlerin M-kuramıyla çözülmesi ümidi doğdu. Sonraki yıllarda D-zarlar, kuramsal yüksek enerji fiziğinden ve diğer birçok alanda da başarıyla kullanıldı. Bilim adamlarının 11 boyutlu M-kuramından 4 boyutlu bilinen fiziği elde etme uğraşları sürerken,bu konuda yeni bir fikir son yıllara damgasını vurdu.Harvard Üniversitesi'nden Juan Maldacen , D-zar teknolojisini kullanarak yaşadığımız evrenin, Hiperbolik uzay-zamanın (Antide Sitter uzay zamanı) yüzeyi olabileceğini ileri sürdü. Bu bakış açısına göre, M-kuramının 4 boyutta tanımlanabiliyor olması önemli ve gerekli değildir. M-kuramı 11 boyutta olabilir ve onun 4 boyutlu AdS yüzeyi üzerindeki izdüşümü bize 4 boyutlu birleşik fiziği verebilir. Benzeri bir başka düşünce Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Lisa Randall ve Boston Üniversitesi'nden Raman Sundrum'dan geldi. Bu fizikçiler evrenimizin 5 boyutlu düz ya da hiperbolik bir uzay-zamandaki 4 boyutluy bir D-zar olabileceği düşüncesini ortaya attılar.5 boyutlu uzayın sahip olduğu temel nitelikler, 4 boyutlu fizikte halen cevabını bulamadığımız bazı temel sorulara çözüm getirebilir. Ancak M-kuramının öngörüleri deneyler tarafından doğrulanması ve bir fizik yasası konumuna gelmesi için daha çok zaman var gibi görünüyor. Bunun için adım adım bazı öngörüler denenmeye başlanıyor. Örneğin şu an için M-kuramının olmazsa olmaz niteliği olan Süpersimetrinin olup olmadığı, planlara göre 2010 yılına kadar İsviçre'deki CERN laboratuvarında test edilecek. Halen süren başka bir deneyse, 4 uzay-zaman boyutundan başka milimetrik büyüklükte yüksek boyutların olup olmadığıyla ilgili."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/madde-ve-antimadde-butunlestirildi/", "text": "Araştırmacılar, normal şartlarda birbirlerini şiddetli bir patlamayla yok etmesi gereken madde ve antimaddeyi bütünleştirmeyi başardı. İsviçre'nin Cenevre kentindeki CERN partikül fizik laboratuvarında yapılan deneyde, madde ve antimaddeyi bütünleştirmenin yeni bir yolunu buldu. Deneyde ortaya çıkan 'sentez-madde', proton ve protonyum adı verilen antiprotonlardan oluşuyor. CERN uzmanları söz konusu deneyin bir benzerini 2002'de gerçekleştirmiş, ancak sonuçları bilimsel kesinlikle anlaşılamamıştı. Antiprotonlar ve positronlar aynı manyetik kafes içine sıkıştırılmıştı. Bu deneyde açığa bir miktar anti-hidrojen çıkmıştı. CERN araştırmacıları aynı deneyi tekrar ettiler, ancak bu kez açığa farklı bir hibrit madde çıktı. Deneyi gerçekleştiren İtalya'nın Brescia Üniversitesi'nden Evandro Rizzini'nin yorumuna göre, bazı antiprotonlar hidrojendeki iyonize moleküllerle reaksiyona girdi ve proton çekip çıkardı. Bu proton-antiproton birlikteliği sadece birkaç mikrosaniye boyunca varlığını sürdürdü. Protonyum üretmek için, normal şartlarda şiddetli patlamalar gerekiyor. Söz konusu deneyde proton-antiproton sistemi, böyle güçlü patlamanın önünü kesiyor. Bilim dergisi Physical Review Letters'ta (vol 97, no 153401) bir makale yayımlayan araştırmacılar, böylece protonyum çıkarmanın alternatif bir yolunun bulunduğunu yazdı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/maddenin-dorduncu-hali/", "text": "Katı, sıvı ve gaz artık klasik olarak bildiğimiz maddenin 3 halidir. Fakat bazı bilim adamları tarafından maddenin 4. bir hali olduğu dile getirilmektedir: plazma. İyonize gaz için kullanılan plazma kelimesi 1920 li yıllardan beri fizik literatüründe yer etmeye başlamıştır. Plazma fiziği 1950li yıllarda Van Allen kuşaklarının keşfi ile birlikte oldukça önemli bir alan olmaya başlamıştır. Işıma genelde plazmanın bir formu olarak düşünülmektedir. Madde, değişik fiziksel koşullara maruz kaldıkça hal değiştirir. Örneğin buz H2 ve O' nun düzenli biçimde sıralandığı bir katıdır, fakat eridiğinde sıvı forma dönüşür. Su molekülleri ısınmaya devam ederse buharlaşmaya başlar ve gaz haline dönüşür. Bu klasik durumlarda her bir atom için pozitif yük ve çekirdek etrafında dolanan elektronlardan kaynaklanan negatif yük birbirine eşittir. Herbir atom elektriksel olara nötrdür. Eğer gaz halinden sonrada ısı verilmeye devam edilirse, buhar iyonlaşmaya başlayabilir: elektron atomdan kaçmak için yeterli enerji elde etmiş olabilir. Atom bir elektronunu eksik olacak ve net bir pozitif yüke sahip olacaktır. Şimdi bu atomu artık iyon olarak adlandırabiliriz. Yeterince ısıtılmış gaz içinde iyonlaşma defalarca tekrarlanır ve servest elektron ve iyon bulutları oluşmaya başlar. Fakat bazı atomlar nötr kalmaya devam eder. Oluşan bu iyon, elektron ve nötr atom karışımı plazma olarak adlandırılır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/maddenin-elektriksel-dogasi/", "text": "Bugün pekçok elektrikli cihaz kullanıyoruz. Elektriği elde etmek için, bazen su türbinlerinden, bazen pillerden yararlanıyoruz. Bazense elektriğin güçlü etkisine, yağmurlu havalarda şimşek çaktığında şahit oluruz. Bazen yünlü bir kazağı arkamızdan çıkartırken çıtırtılar duyarız. Eğer kazağı karanlık bir odada çıkartıyorsak bu çıtırtılara çok minik kıvılcımların eşlik ettiğini de görebiliriz. Eğer elimizdeki kazağı sönük bir floresan lambaya yaklaştırırsak lambanın hafifçe parladığını da görürüz. Yünlü bir eşyaya sürülmüş ebonit çubuk kağıt parçacıklarını çeker. Bunun nedeninin ebonit çubuk üzerindeki elektrik yükleridir. Bir bakır tuzu çözeltisine daldırılmış bakır ve demir parçaları bir voltmetreye bağlanırsa voltmetrenin ibresinin saptığı görülür. Bunu yapan devredeki elektriğin gücüdür. Benzer örneklerin sayısını arttırmak mümkündür. Fakat buraya kadar öğrendiğimiz bilgiler bize bu elektrik yüklerinin nereden geldiğini konusunda çok fazla bilgi vermez. Fakat tüm bu deneyimler bize, maddenin yapısında bir şekilde elektriğin bulunması gerektiği gerçeğine ulaştırır. Aslında maddenin elektriksel yapısına ilşikin ilk kanıtlar 1834 yılında M. Faraday tarafından ortaya konmuştur. Faraday kimyasal bileşiklerin sulu çözeltilerinden elektrik akımı geçirerek kimyasal yapıda değişiklik sağlandığını göstermiş ve maddenin elektriksel yapısı hakkkında ip uçları elde etmiştir. 1874 yılında ise J. J. Stoney elektriğin taneceiklerden ibaret olduğunu ve bu taneciklerin atomun yapısında da bulunduğunu önermiş ve 1891 yılında bunları elektronlar olarak isimlendirmiştir. Bu atomun katı bir küre değil elektrik yüklerine sahip daha önce düşünülenden farklı bir yapısının olmasını gerekli kılar."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/maddenin-plazma-hali/", "text": "Atomlardan oluşan ve atomlardan oluştuğu için tanecikli yapıya sahip olan nesnelere madde adı verilir. Bu tanım genel olarak bütün kimya bilginlerinin kabul edebileceği bir tanım olup bana ait bir tanımlamadır. Ne şekilde olursa olsun madde tanecikli yapıda olup atom denilen ve gözle görülemeyecek kadar küçük olan yapılardan meydana gelmiştir. Modern kimyanın tanımı ise basitçe şöyledir; hacmi ve kütlesi olan nesnelere madde adı verilir. Asıl olarak bir nesnenin hacmi ve kütlesinin olma nedeni, o yapıyı oluşturan taneciklerden yani atomlardan kaynaklanmaktadır. Gözle görülemeyen ve kuantum fiziğinin, atom fiziğinin oluşmasına neden olan atom adı verilen nesne asıl olarak hacmi ve kütlesi olan taneciklerdir. Bu tanecikler bir araya gelerek bugünkü madde tanımlamasının oluşmasına neden olmaktadır. Zaten atomun tanımlaması da basitçe şöyledir: maddenin en küçük yapıtaşına atom adı verilmektedir. Bu atom denilen yapıtaşları üç ana parçacıktan oluşmaktadır, bunlar ise: proton, nötron ve elektron adı verilen parçacıklardır. Bu parçacıkların sayısı ise o atomun iç dinamiğini, yani kimyasal özelliklerini meydana getirmektedir.Bu özelliklerden bir kısmı ise maddenin fiziksel özelliklerini etkilemektedir. Sonuçta ise belli sıcaklıkta katı, belli sıcaklıkta sıvı, belli sıcaklıkta gaz halinde bulunan bir madde yapısı ile karşılaşmaktayız. Asıl olan şudur, maddenin hangi sıcaklıklarda katı, hangi sıcaklıklarda sıvı ve hangi sıcaklıklarda gaz halinde bulunacağı, o maddenin atomik yapısı yani kimyası ile ilgilidir; ancak maddenin katı, sıvı ve gaz halinde bulunma şekli ise o maddenin fiziksel özelliğini ifade etmektedir. Ben bunu basit bir örnek ile ifade etmeye çalışacağım...Demir elementi dayanıklı bir elementtir ve bu elementin katı halden sıvı hale geçmesi için binlerce derecelik bir sıcaklığın olması gerekmektedir, ama yine bir metal tipi olan civa ise oda sıcaklığında sıvı hale geçmektedir. İşte bu hal değiştirme sıcaklıklarını belirleyen atomun genel yapısı yani kimyasal özellikleridr, ancak maddenin hal değiştirmiş hali o maddenin fiziksel yapısının değiştrilmiş halidir. Yani sıvı haline getirilmiş bir madde istenirse tekrar kolaylıkla katı hale getirilebilinir. Bu nedenle de maddenin hal değişimi fiziksel bir değişim olarak ifade edilmektedir. Konunun içerisine dalmışken basitçe bu hal değişikliklerinde maddenin özelliklerine basitçe değinmeden edemeyeceğim...Katı madde, maddenin en kararlı hali olup kendine has bir şekli vardır. Sıvı olan maddelerin ise kararlı halleri daha azalmış olup atomlar arası uzaklık biraz daha açılmıştır, ayrıca sıvı maddeler konuldukları kabın şeklini almaktadırlar. Gaz halindeki maddeler ise maddenin en kararsız hali olup atomlar arası iyice artmıştır. Peki, maddenin halleri sadece bunlar mı? Tabi ki hayır... Bir de ağır sanayide kullanılan ve benim maddenin yıldızlarda bulunan hali adını verdiğim bir hali mevcuttur. Evet , yanlış duymadınız; maddenin yıldızlarda bulunan bir hali vardır ki; maddenin bu haline plazma hali adı verilmektedir. Maddenin plazma hali olarak adlandırılan ve sanayide kullanılan şekline yarı plazma hal, yıldızlarda bulunan haline ise tam plazma hal adı verilen bir durumu da mevcuttur. Bu hal yüksek sıcaklıkta ya da yüksek basınçta ortaya çıkan bir hal durumudur. Genellikle on bin derecenin üzerindeki sıcaklıklarda gazlar yörüngelerinde bulunan elektronları kaybederek iyon haline gelirler. Ben burada gazlar gelir diyorum, ancak genel olarak on bin dereceyi bulan sıcaklıklarda gaz haline dönmeyen madde de kalmayacaktır. Maddenin plazma hali denilen hal durumu genel ifadeler çerçevesi içerisinde iki gruba ayrılmaktadır. Bunlardan birisi daha az sıcaklık ya da basınç altında oluşan ve adına kısmi iyonlaşmış plazmalar denilen şekli, ikinci olarakta daha yüksek sıcaklıkta ya da basınçta oluşan ve özellikle de yıldızlarda görülen plazma hali vardır ki, buna da tam iyonlaşmış plazma hali adı verilmektedir. NOT 1: Bu makaleyi canım kızım Şerife Sena ŞAHİN'e ithaf ediyorum."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/maddenin-yeni-hali-elementler-ayni-anda-kati-ve-sivi-olabilir/", "text": "Şimdiye kadar, maddelerin tipik olarak üç durumdan birinde var olduğu biliniyordu. Yapılan yeni bir çalışmada bilim adamları, atomların aynı anda hem katı hem de sıvı olarak var olabileceği yeni bir madde hali keşfettiler. Edinburgh Üniversitesi'nden bilim adamları tarafından, chain-melted hal olarak bilinen madde halinin varlığını incelemek için güçlü bilgisayar simülasyonları kullanıldı. Uç koşullar altında 20.000 potasyum atomunun nasıl davrandığı simüle edilerek, oluşan yapıların maddenin yeni ve kararlı bir halini temsil ettiği ortaya konuldu. Bulgulara göre, yüksek basınç ve sıcaklıkları potasyuma uygulamak, bu elementin atomlarının çoğunun katı bir yapı oluşturduğu yeni bir hal orataya çıkarıyor. Bununla birlikte, bu yapının sıvı düzeninde olan ikinci bir potasyum atomu kümesi de içerdiği tespit edildi. Araştırmacılar, doğru koşullar altında, yeni keşfedilen bu halin yarım düzineden fazla element için geçerli olabileceğini düşünüyorlar. Şimdiye kadar, bu olağandışı yapıların farklı bir madde halini temsil edip etmediği veya iki farklı durum arasındaki geçiş aşamaları olarak var olup olmadığı belli değildi. Ancak bu çalışmayla bu yapıların maddenin yeni bir hali olduğu bulunmuş oldu. Çalışma ile ilgili Edinburgh Üniversitesi'nin yayınlamış olduğu basın bültenine https://www.ed.ac.uk/news/2019/elements-can-be-solid-and-liquid-at-same-time adresinden erişebilirsiniz. Ayrıca https://www.sciencedaily.com/releases/2019/04/190408161620.htm adresinde de ilgi çalışma hakkında ek bilgiler edinebilirsiniz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/magnetik-hapsetme-ve-plazma-sistemleri/", "text": "Maddenin dördüncü hali olarak da kabul edilen plazmalar, yüklü parçacıklar ve iyonlardan meydana gelen bulutsu yapılardır. Plazma, iyonlaşmış yani elektronları yörüngelerinden kopmuş atomlar ve elektronlar bir gaz bulutu halinde çok güçlü mıknatısların oluşturduğu magnetik bir alana hapsdilerek ısıtılması ve birleşmesi sağlanarak oluşturuluyor. Lazer ya da iyon demetleri, füzyon yakıtından ibaret küçük bir topağı ısıtır ve sıkıştırır. Plazmayı ışınla hapsetmeye dayanan sistemlerde, çok güçlü lazer ya da iyon demetleri, saniyede 30 kez olmak üzere küçük bir füzyon yakıt kapsülünü ateşler. Bunlarda da manyetik egzozlar kullanılır. Magnetik egzoz ise roketlerde itkiyi sağlar. 1.Açık Sistemler: Hapsedici manyetik alan bölgesi plazmanın hapsedildiği bölgenin dışındadır. Örneğin, Manyetik Ayna ve Pinch. 2.Kapalı sistemler: Hapsedici manyetik alan bölgesi plazmanın hapsedildiği bölgenin içindedir. Örneğin, Tokamak ve Stellaratör. Araştırmacılar, 1997 yılının Kasım ayında manyetik hapsetme yöntemiyle verimi yüksek bir füzyon reaksiyonu oluşturdular. Bu dönüm noktası, İngiltere'de Birleşik Avrupa Torus'unda meydana geldi; burada bir tokamak kullanılmıştı . Elektrik üretecek füzyon reaktörleri, füzyonu başlatmak ve sürdürmek için gerekli enerjiden çok daha fazla enerji oluşturacaklardı. MIT araştırmacılarından Jay Kesner'in tasarladığı bir füzyon makinası bu eksikliği ortadan kaldırmaya aday. Üç metre yüksekliğinde ve beş metre çapında balkabağı görünümündeki makinanın en ilginç yanı, odanın ortasında havada asılı kalan simit şeklindeki bir halka. LDX) adı verilen füzyon reaktörü, son derece basit bir tasarıma sahip. Akım taşıyan halkalar ve sıradan çubuk mıknatıslar, manyetik alan biçimlerinin en basiti olan dipol alanlaryaratıyor. Gezegenlerin manyetik alanları da bu türden. Aslında makineye ilham veren, Güneş Sistemi'nin en büyük gezegeni olan Jüpiter. 1980'li yılların sonlarında Voyager II uzay aracı, Jüpiter'in manyetosferindeki alanlara hapsolmuş plazma saptayınca araştırmacılar harekete geçmiş.LDX tasarımının tokamaklara göre bir avantajı, türbülansı önlemesi. Tokamak türü rektörlerde plazmayı reaktör duvarlarına değmeden simit biçimli odada tutabilmek için duvar boyunca dizilmiş çok güçlü mıknatıslar kullanılıyor. Buysa, bazı fizikçilere göre \"bir jöleyi lastik bantlarla bağlamaya çalışmakla aynı şey\". Oysa LDX'in havada duran mıknatısı, plazmayı içeriden kendi üstüne doğru çekiyor ve böylece kontrolü kolaylaştırıyor. Kesner'in geliştirdiği tasarım şöyle işliyor. Termal olarak yalıtılmış bir niobyum-kalay telinden oluşan halka, önce vakum odasının tabanında, araştırmacının \"yükleme istasyonu\" diye adlandırdığı bir yere konuyor. -258 C sıcaklıkta süperiletken hale gelen tel, -268 C'ye kadar soğutuluyor ve bir akım uygulanıyor. Makinenin yapımı tamamlandığında araştırmacılar teli bir vinçle tabandan 1.5 m kadar yükseğe kaldıracaklar, daha sonra da tepede bulunan bir mıknatısı devreye sokacaklar. Teldeki akımı etkileyecek kadar güçlü olmayan mıknatıs, halkayı kaldırıp sekiz saat süreyle reaktör odasının ortasında havada asılı tutacak. Plazma, mıknatıstan yayılan manyetik kuvvet çizgilerine hapsolarak simit biçiminde sıcak bir bulut halinde halkanın ortasından geçen bir akışla dönüp duracak. Sekiz saatin sonunda, ısınan halka indirilerek yeniden soğutulacak. Bu şekilde doğal esaslı reaktörler ışınımdan doğan tehdidi en alt düzeye indirgiyor. Çünkü yüksek plazma tutma yetenekleri sayesinde daha nitelikli yakıt kullanabiliyorlar. Bu yakıtların tepkime ürünleri, nötron yerine foton ve yüklü parçacıklar. Fotonlar, reaktör duvarını ısıtarak enerji üretimi sağlarlar, yüklü parçacıklarsa, manyetik alan içinde hapis kalırlar. Dipol reaktörleri için bu gelişkin yakıtları kullanmak bir yeğleme sorunu değil, bir zorunluluk. Çünkü mıknatıslarca tutulamayan nötronlar, mıknatısı delecek, ısıtacak ve sonunda süperiletkenliğini yitirmesine yol açacaktır. Gelişkin yakıtların bir üstünlüğü de reaktör parçalarını radyoaktif yapma ve reaktör personeli için tehdit oluşturma olasılıklarının düşük bulunması. Şimdilik füzyon aşamasına geçilmeyecek. Zaten bu makinelerden enerji üretiminde yararlanmak için bir süre beklememiz gerekecek. Nedeni, makine için en uygun yakıtın döteryum ve He3 karışımı olduğunun düşünülmesi. Buysa, iki proton ve bir nötron içeren bir helyum izotopu. Üstelik Dünya'da da kıt. Sıradan atom reaktörleri bir miktar He3 üretebiliyorlar, ama bu da bilimsel deneyler için kullanılıyor. Stellaratörler: Tokamakların en ciddi rakibi olarak tanınan bu makinelerin en belirgin özelliği, bir plazma odasını çevreleyen sarmal biçimde dizilmiş mıknatıs halkaları. Bunların ürettiği bükülmüş manyetik alanların, tokamak türlerinde kullanılan düzgün alanlara göre türbülansı daha iyi denetim altına alacağına inanılıyor. Bu tasarımdaki deney aygıtlarından biri Japonya'da , biri de ABD'nin Wisconsin Üniversitesi'nde bulunuyor. alan çizgilerinin uzunluklarını arttırılması yoluyla plazmayı çok daha etkin biçimde hapsedebiliyorlar. Bu aygıtlardan biri İngiltere'nin Cullham Bilim Merkezi'nde, biri de ABD'deki Princeton Üniversitesi'nde bulunuyor. Spheromaklar: Simidin ortasındaki deliği tümüyle ortadan kaldırarak bir \"küremak\" elde ediliyor. Ters-alan sıkıştırıcıları gibi bunlar da plazma tutucu manyetik alanlar yaratmak için kısmen plazma içindeki akıma dayanıyorlar. ABD'nin Pennsylvania eyaletindeki Swarthmore College'de ve California'da Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı'nda spheromak programları üzerinde çalışılıyor. Manyetik hapsetme araştırmalarının temeli olan tokamağın küçültülerek roket itkisinde kullanılması düşünülüyor. 1996 yılında ABD Enerji Bakanlığı Füzyon Enerji Bilimleri Danışma Komitesi umut verici manyetik hapsetme yöntemleri üzerindeki araştırmalara yeşil ışık yaktı. Öte yandan NASA, Ohio Eyalet Üniversitesi ve Los Alamo Ulusal Laboratuvarı, manyetik egzozlar üzerinde çalışıyor. Bu üç kuruluşta son derece güçlü elektrik akımlarıyla plazma oluşturuluyor ve bu plazmanın manyetik alanlarla etkileşimi inceleniyor. Füzyon yakıtı olarak Ay'daki ve Jüpiter atmosferindeki helyum 3'ten yararlanmak planlanıyor. Ayrıca Dünya'da bulunan bor gibi elementlerin füzyon tepkimelerinde kullanılması düşünülüyor. Gelelim maddeyle antimaddenin, birbirini yokederken verdiği büyük enerjiye. Bu tepkime, tepkimeye giren maddelerin kütle birimi başına çok yüksek bir enerji verir. Roket itkisi için proton ve antiprotonların birbirini yoketmesi kullanılacaktır. Bu yoketme, bir dizi tepkimeye yol açar. Bunlardan ilki pionların oluşmasıdır. Bu kısa ömürlü parçacıklar, ışık hızına yakın bir hızla giderler ve manyetik alanlarla yönlendirilerek itki sağlayabilirler. Geçmişten geleceğe doğru nükleer enerji gelişim süreçlerine bakılacak olursa teknolojinin maksimum seviyesine ulaşabilme metotları aranmıştır. Görüyoruz ki, eskiden aya çıkma hayalleriyle insanoğlu büyük bir azimle çalışarak bunu başarmıştır. Ve şimdi yıldızlar arası gezegenlerde dolaşmak için yine bu şartlar zorlanmaktadır. Ayrıca bu teknoloji insanların havada asılı kalabilmeleri ve hareket edebilmeleri için geliştirilecek mekanizmaları da beraberinde getirmektedir. Bunu, geliştirilen nükleer enerjinin ne şekilde meydana getirilip kullanıldığından ve bu seyahatleri gerçekleştirmek için magnetik egzozlu roketlerin yapılmaya çalışılmasından anlıyoruz... Bu konudan da anlaşılacağı gibi tüm bu hayalleri gerçekleştirmedeki ana kaynak, çok yüksek enerjili plazmanın magnetik hapsedilmesidir. - Bilim-Teknik Mayıs1999 Stephanie D. Leifer, Scientific American, Şubat 1999 Çeviri: Selçuk Alsan- Antmadde itkili roketler- syf.48 - Bilim-Teknik Eylül1999 -Glanz, J., Common Ground for Fusion, Science, 6 Ağustos 1999 Riordon, J., Fusion Power From a Floating Magnet?, Science, 6 Ağustos, 1999 Çeviri: Raşit Gürdilek Füzyon enerjisinde arayışlar-syf.62 - http://www.taek.gov.tr/sanaem/html/fuzyon_birimi_tt.htm"} {"url": "https://www.onlinefizik.com/manyetik-kutuplar-hizla-yer-degistiriyor/", "text": "Dünyanın manyetik alanı ya da manyetik kutuplar, farkında olmadan sürdürdüğümüz yaşantımıza her geçen gün farklı şekillerde etki ediyor. Yeryüzünün yaklaşık 3200 km altında yer alan ve yaklaşık 5700 C 'deki bu bölge de çoğunluğu sıvı demirden oluşan devasa okyanus, görünmeyen bir kuvvetin esas sorumlusudur. Jeodinamo göz önünde bulundurulduğunda sıvı hareketi ile oluşan elektrik akımı, manyetik alanların oluşmasına neden olmaktadır. Yüklü olan metal parçacıklar, manyetik alanlardan geçtiğinde döngüsel bir elektrik akımının oluşmasına neden olur. Yine çekirdekte meydana gelen sıvı hareketine bağlı olarak oluşan manyetik alanlar, çekirdekte devam eden yeni akımların oluşmasını sağlar. Şematik olarak çekirdekte gerçekleşen bu olay, Güney Kutbu yakınlarında Dünya'dan çıkarak gezegenin etrafını dolaşır ve Kuzey Kutbu yakınlarında tekrar çekirdeğe döner. Coğrafik olarak incelendiğinde bu döngü içerisinde manyetik kutuplar birbirine yakın olarak görülse de manyetik alanda yaşanan değişme nedeniyle sürekli yer değiştirir. 2013 yılında yayınlanan verilere göre 21.yy'ın başlarında manyetik kutupların 9 km yer değiştirdiği, son yıllarda yaşanan değişimle bu rakamın 41 km'ye ulaştığı belirtilmiştir. Kaliforniya Üniversitesi'nde bir grup araştırmacı tarafından yapılan çalışmalar sonucunda manyetik kutupların geçmişe oranla çok daha kısa zaman aralıklarında yer değiştirdiği görüldü. Geophysical Journal International'da yayınlanan araştırma sonuçlarına göre 780.000 yıl önce gerçekleşen yer değiştirme olayı, 100 yıldan daha kısa bir sürede meydana geldi. Araştırma detaylarında, çalışmanın Sulmona havzasında yer alan eski göl tortullarında, katmanların incelenerek gerçekleştirildiği belirtilirken, farklı zamanlarda oluşan katmanların manyetik alan yönelimine bakılarak manyetik kutupların hangi zaman aralığında yer değiştirdiği görülebiliyor. Yine sunulan verilerde 768.000 yıl önce Dünya'nın manyetik kutupları yer değiştirmeden önce yaklaşık 6000 yıl süren bir kararsızlık dönemi yaşadığı görülüyor. Uzmanlara göre manyetik kutupların yer değiştirmesi sırasında yaşanan kararsızlık dönemi, insanlar açısından ciddi bir tehdit unsuru oluşturabilir. Dünya'nın sahip olduğu manyetik alan Güneş'ten yayınlan yüksek enerjiye sahip parçacıklar ve kozmik ışınların yeryüzüne ulaşmasını engelliyor. Bu manyetik alanda azalma yaşandığı dönemlerde yeryüzüne ulaşan ışınların miktar olarak artması, genetik mutasyonlar ya da kanser hastalarında sayının artmasına neden olabilir. Çalışma sonucunda yapılan ölçümlerde ise Dünya'nın manyetik alanının normale oranla on kat hızlı azaldığı ve önümüzdeki birkaç bin yıllık süreçte yeniden yer değiştireceği belirtiliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/manyetizma-konusundaki-yanlis-algilamalar/", "text": "- Manyetik kutupların ayrılamaması ile ilgili yanlış algılamalar - Manyetik alan çizgilerinin yönünün saptanmasında yanlış algılamalar - Mıknatıslarken neden hep aynı yönde sürtüldüğü anlaşılmakta zorlanan bir başka noktadır. - Sağ el kuralı uygulamalarında yanlış algılamalar vardır. - Yerin manyetik alanı konusundaki şekiller kimi kitaplarda hatalı verilmiş - Eğilme ve sapma açılarının anlaşılmasında da güçlük yaşanıyor - Aynı yönde ve farklı yönde akım geçen akım geçen iki telin oluşturduğu manyetik alan ve bu alandan kaynaklanan kuvvetin yönü konusunda çelişkiler duymaktadır öğrenciler. Sorusuna öğrencilerin verdiği cevaplar '1 boyutlu,2 boyutlu,boyutsuz ve nadiren de 3 boyutlu' şeklinde olmuştur.Bunun nedeni de öğrencide boyut kavramının yerleşmesini sağlayan analitik geometri dersinin lise 3. sınıfın ikinci döneminde okutulup,manyetik alan konusunun ise lise 2. sınıfın ikinci döneminde veriliyor olmasıdır. Öğrencilerin verdiği cevap mıknatısın yapıldığı madde şeklinde olup,doğru cevap ise hareketli yüklerdir. Dünyanın kendi ekseninde dönmesi ve dünyanın çekirdeğindeki ağır metaller doğru cevaptır.Ancak öğrenciler 'dünyanın eksenindeki dev mıknatıs 'cevabını vermişlerdir. 4-Dünyanın manyetik alanının gücüyle ilgili açıklamalardan hangileri doğrudur şeklinde bir soru yöneltildiğinde öğrencilerin verdiği cevaplar;'Tüm yüzeyde manyetik alanın gücü eşittir' şeklinde olup,doğru cevap;'manyetik alan her yerde farklıdır' olması gereklidir. 1-Başı ve sonu olmayan kapalı eğrilerdir. 2-Mıknatısın dışında ,N' den S' ye yöneldiği varsayılır. 3-Mıknatısın içinde S' den N' ye yöneldiği varsayılır. Doğru cevap 1-2-3 olup , öğrenciler mıknatısın içinde manyetik alan yok diyorlar,kimisi de N' den S' ye diyor. 1.Durgun olan yükün çevresinde yalnız elektrik alanı vardır. 2.Hareketli yükün çevresinde yalnız manyetik alan vardır. 3.Hareketli yükün çevresinde elektrik alanı ile birlikte manyetik alanda vardır. Doğru cevap 1 ve 3 olacaktır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/marie-curie/", "text": "Radyoaktivite üzerine çalışmaları ve polonyum ile radyum elementlerini bulması ile ünlüdür. Babası fizik öğretmeni ve annesi bir kız okulunun yöneticisi olan Marie, babasından görüp öğrendikleriyle bilime büyük ilgi duyuyor; fakat aile bütçesine yardım etmek için çocuk bakıcılığı yapıyordu. Polonya'da kızların bilim eğitimi görmeleri olanaksızdı. Bu yüzden Marie, bakıcılıktan kazandığı paranın bir kısmını eve veriyor, bir kısmını da Paris'te yapmayı planladığı ileri eğitimi için biriktiriyordu. Yol parası ve geçinebileceği kadar para biriktirince, kız ve erkek kardeşlerinin bulunduğu Paris'e giden Marie, Paris'de yaşamını büyük bir yoksulluk içinde sürdürüyor, ara sıra derslerde açlıktan bayıldığı da oluyordu. Sonunda, soğuktan donmadan ve açlıktan ölmeden, fakülteyi birincilikle bitirmeyi başarıyordu. Marie, kısa bir süre sonra birkaç önemli buluşun sahibi ve o zamanki Sınayi Fizik ve Kimya Okulu Laboratuvar başkanı Pierre Curie ile tanışıp, ikisinin de sevmedikleri papazların karşısında değil belediyede evleniyorlardı. Curie'ler, nikah, düğün, eğlence, gelinlik ve süs eşyası için varlıklarını tüketmiyorlar, balayılarında ve sonradan fakülteye gidip gelmek için ihtiyaçları olan iki bisiklete yatırım yapıyorlardı. Marie, öğrenme tutkusunu yenemiyor ve ileri bir çalışma ile bilgisini genişletebileceği bir konu arıyordu. Kocasının önerisi üzerine, o günlerin ilginç buluşu radyoaktivite araştırmalarına yöneliyordu. Becquerel, floresans ve fosforesansın nedenlerini ararken, kimi maddelerin sürekli ışın saldıklarını bulmuş ve bunlara Becquerel ışınları veya Uranik ışınlar denmişti. Önce Röntgen'in x ışınlarını sonra Becquerel'in sürekli ışımayı bulması, Marie'yi çok ilgilendiriyordu. Marie, yeni gözlenen olguya sürekli ışıma anlamında radyoaktivite adını veriyor, Uranyum'un ışıma özelliğini inceliyor, Rutherford ve alfa, beta, gama diye üç tür ışın saptayan Becquerel ile aynı bulguları elde ediyordu. Kocasının buluşu olan basınç elektriği anlamındaki piezo elektriği ışımayı ölçmek için kullanıyordu. Işımanın havayı iyonlaştırdığı için elektrik akımını geçiriyordu. Işıma ne kadar yoğun ise, elektrik akımı da o kadar artıyordu. Bu akım, galvanometre ile ölçülebiliyor ve basınç altındaki bir kristalin oluşturduğu potansiyel ile etkisizleştirilebiliyordu. Akımı dengeleyebilen basınç miktarı, ışımanın yoğunluğunun ölçüsüydü. Çeşitli uranyum bileşiğini bu biçimde incelemesi sonucunda elde ettiği bulgular, ışımaların içlerindeki uranyum ile orantılı olduğunu gösteriyordu. Böylece, ışınların kaynağı olan elementin atomlarına kadar ayırım yapabiliyordu. Daha sonraları Torinyum'un da ışıma özelliği olduğunu Berzelius buluyordu. Marie, çeşitli uranyum bileşiklerini incelerken, kimilerinin daha çok ışıma özelliği taşıdığını piezo elektrik yöntemi ile buluyor, ancak bu sonucu hesaplarıyla bağdaştıramıyordu. Ya hesaplamalar yanlıştı ya da doğal maden cevherlerinde daha çok ışıyan başka bir madde vardı. Bakır ve uranyum fosfat kristalleri olan Çalkolit'i yapay olarak elde edip ışıma özelliğini ölçünce, hesaplara uygunluğunu görüyordu. O halde, doğal cevherlerde başka bir element vardı. Yeni elementler olasılığı, eşi Pierre'i de heyecanlandırıyor, o da kendi araştırmalarını bırakıp adeta Marie'ye yardımcılık yapıyordu. İkisi birlikte yürüttükleri uzun ve yorucu çalışmalardan sonra uranyumdan çok daha ışıyan bir element buluyor ve Marie'nin vatanını hatırlayarak Polonyum adını veriyorlardı. Fakat daha sonraları, bu kadar güçlü ışımanın polonyumdan gelmediğini anlıyor ve yoğun araştırmalara girişiyorlardı. Sonuçta Radyum'u elde ediyor, saldığı ışınlardan ve Demarçay'a yaptırdıkları tayf analizinden özelliklerini saptıyorlardı. Fakat Curie'ler, elle tutulup gözle görülebilecek miktarda radyum elde ederek, özelliklerini incelemek ve yeni bir element oluşu hakkındaki tartışmalara son vermek istiyorlardı. Bunun için büyük miktarda maden filizi gerekiyordu. Curie'ler, istediklerini yüzyıllardan beri gümüş ve madenleri elde etmek için işletilen Bohemya yataklarında işe yaramaz curuf kabul edilen uranyum yüklü yığınlarda buluyorlardı. Madenciler, taşıma giderlerini ödemeleri koşuluyla bu pislik yığınlarını parasız vermeyi kabul ediyor, hatta bu çılgın bilginlerin, işletmeyi temizlik giderlerinden kurtarmalarına seviniyorlardı. Curie'ler, ellerinde ne varsa taşıma gideri olarak ödüyor ve artıkları alıyorlardı. Fizik okulunda döşemesiz ve tavanı akan eski bir tahta kulübeyi kullanmalarına izin veriliyor ve ısıtılması olanaksız olan bu viran yerde dört yıl boyunca radyum elde etmeye çalışıyorlardı. Tonlarca artığı kilo kilo arıtmaya uğraşıyor ve ışıması çok yüksek olan artık yığını miligram miligram artıyor; fakat bu arada Marie'nin ağırlığı8-10 kilogram azalıyordu. Üstelik yeni doğan bebek İrene de sürekli bakım istiyor ve geleceğin ünlü bir araştırmacısı olacak kızlarını ihmal edemiyorlardı. Fakat Marie'nin radyumu gözle görülebilecek miktarda elde etme kararı, hiçbir engel tanımıyordu. Curie'ler, 1902 yılında, birkaç bin kristalleştirme işleminden sonra, ancak 100 miligram radyum biriktiriyor ve sekiz ton artıktan bir gram radyuma ulaşmış oluyorlardı. Bundan sonra radyumun özelliklerini inceliyor ve Niton adını verdikleri bir gaz yaydığını ve bunun içinde helyum bulunduğunu saptıyorlardı. Helyum bilinen bir elementti. Demek yüzyıllardır kimyacıların düşündükleri bir maddenin diğerine dönüştürülmesi hayal değildi. Fakat bunu yapan eliksir değil, atom çekirdeğindeki enerjiydi. Böylece filozof taşı da elde edilmiş oluyordu. Curie'lerin Polonyum ve Radyum'u bulma yöntemleri, kimyaya yenilik getiriyordu. O güne kadar her elementin tayfta belli bir çizgisi vardı; yani elementler tayf çizgisi ile tanımlanıyorlardı. Curie'lerinki, elementleri ışımalarıyla tanıma yöntemiydi. Aslında Marie'yi yeni elementler aramaya itende başlangıçta bir varsayım olan bu kural idi. Yoksulluklarına ve sağlıklarının bulunduğu tehlike ortamına rağmen Curie'ler, radyum elde etme yöntemlerini kendi adlarına yasallaştırmıyor, yalnız bilim uğruna çalıştıklarını söylüyorlardı. Marie 1903 yılında doktorasını alıyor ve aynı yıl, eşi Pierre Curie ve Becquerel ile Nobel Fizik Ödülü'nü paylaşıyordu. Fakat Curie'ler, ödül töreni için yolculuk yapamayacak kadar hastalanıyorlardı. Marie, yazılarında radyumun saldığı büyük enerjiden söz ediyor; fakat bu enerjinin kaynağı, Einstein'ın açıklamalarına kadar gizemini koruyordu. Sanki o güne kadar çektikleri yetmezmiş gibi, eşi Pierre bir atlı araba tarafından ezilerek ölüyor ve yerine Marie atanıyordu. O zamanlar çok tutucu olan bilim çevreleri, Marie'yi ister istemez kabul ediyor; fakat kadın olduğu için akademi üyeliği seçimini bir oy ile kaybediyordu. Marie iki yeni element bulduğu için 1911 yılı Nobel Kimya Ödülü ile onurlandırılıyor, böylece iki kez Nobel Ödülü alan ilk kişi oluyordu. Marie'nin genel tutumu sanki çevresine ışın saçar gibiydi. Daha sonraları kızı ve damadı Joiot -Curie'ler ile çok yakın dostu Perrin de Nobel Ödülü alıyorlardı. Çok insancıl olan yakınları için her fedakarlığı yapan Marie, Birinci Dünya Savaşı'nda da ününü bir yana bırakıp hasta arabası kullanarak, insanlığa hizmetini sürdürüyordu. Röntgen'in x ışınlarını bulmasıyla kamçılanan Marie'nin yoksul, fakat heyecanlı günlerle dolu bilim yaşamı, radyumu buluşuyla noktalanıyor; fakat açtığı yoldan ilerleyen Dorn ve Boltwood, başka ışıyan elementler elde ediyorlardı. Radyumun uygun koşullarda kanseri önlediği anlaşılıyor; fakat ne hazindir ki; Marie kan kanserinden yaşamını yitiriyordu. Radyoaktivite üzerine çalışmaları ve polonyum ile radyum elementlerini bulması ile ünlüdür."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/mars-3-hafta-geceleri-parlayacak/", "text": "Dünya ile Mars'ın geçici bir süreliğine birbirlerine yakınlaşmalarından ötürü bu gece ve gelecek 3 hafta boyunca Kızıl Gezegen, geceleri gökyüzündeki en parlak gök cisimlerinden biri olacak ve bulutsuz olması durumunda çıplak gözle görülebilecek. Gök bilimciler, Mars'ın 18 Aralık'ta Dünya'ya yaklaşık 90 milyon km yaklaşarak, en yakın mesafeye ulaşacağını belirterek, gezegenin Nisan 2016'ya kadar bu derece yakınlaşmayacağını ve bu kadar parlak olmayacağını kaydettiler. Bu gece yarısından ve Salı sabah gün doğumundan hemen önce Mars'ı gözlemlemek için en uygun zamanın olacağını belirten astronomlar, Kızıl Gezegen'in Ay'ın hemen yakınında batı istikametinde kolayca görülebileceğine işaret ediyorlar. Mars gezegeninin hemen hemen tüm Aralık boyunca, gökyüzünün en parlak yıldızı Sirius'tan bile daha parlak olacağı belirtiliyor. Öte yandan, New Scientist'te yayınlanan bir makaleye göre, Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA, Mars'a 3 aylığına gönderdiği, ancak yaklaşık 4 yıldır çalışan robotlarda beliren arıza ve sorunları gidermeye çalışıyor. Opportunity adlı robotun, gezegendeki kızılötesi radyasyonu ölçen spektrometresinin toz yüzünden çalışmaz hale gelmesinden ötürü mühendisler, buradaki tozu nasıl temizleyeceklerini ve cihazı nasıl eski haline getireceklerini araştırırken, robotun taş ve kaya kırma aleti bilgisayar arızası yüzünden görevini yapamıyor. Bilgisayar programcılarının bu sorunu gidermek için yeni bir yazılım hazırlamakta oldukları belirtiliyor. Victoria Krateri'ndeki kaya katmanları üzerinde araştırmalarını sürdüren Opportunity'nin ayrıca sağ tekerleğinin çalışmadığı, bir vinç kolunun eklem noktasının da normalden daha az güçle çalıştığı kaydediliyor. Kışı geçirmek üzere bir tepeye tırmanmakta olan diğer robot Spirit'in de sağ ön tekerleğine güç ileten motorun arızalandığı, tekerleğin sadece geriye döndüğü ve robotun manevra kabiliyetini olumsuz etkilediği belirtiliyor. Opportunity gibi kaya kırma aleti bilgisayar arızası yüzünden çalışmayan Spirit için de yeni bir yazılım hazırlanıyor. Mars'taki güç koşullar ve ilerleyen yaşları yüzünden, ikiz robotlarda giderek arızalar ortaya çıkmasına karşın, NASA'nın proje müdürü John Callas, robotların bir süre daha çalışmalarını umduklarını belirtiyor. Callas, Robotların birkaç yıl daha çalışmalarını umuyorum. Hala çok yararlı jeolojik keşifler yapıyorlar diye konuşuyor. Kızıl Gezegen'in zorlu koşullarında kum fırtınalarını atlatan ve bataryaları tamamen boşalmadan hayatta kalmayı başaran robotlardan Spirit'in kışı geçirmeyi planladığı tepenin, elektrik üreten güneş panellerinin Temmuz ve Ağustos'taki küresel toz fırtınalarında tozla kaplanan aracın azami güneş ışığı almasına yardımcı olması düşünülüyor. Volkanik püskürme sonucu oluştuğu sanılan 90 metre genişliğindeki Home Plate'de 4 aydır araştırmalar yapan Spirit'in kışı sağ salim atlatması için 60 metre ötedeki 25 derece eğimli tepeye çıkması hayati görülüyor. NASA, Spirit ve Opportunity'nin görev süresini önceki ay 5. kez uzatmıştı. Kızıl Gezegen'in zorlu koşullarında küresel kum fırtınalarını atlatan ve bataryaları tamamen boşalmadan hayatta kalmayı başaran robot kaşifler böylece, 2009 yılı boyunca da görevlerini sürdürecekler. Şimdiye dek Opportunity, 12 kilometreye yakın yol katetti, 94 binden fazla görüntüyü Dünya'ya geçti, Spirit de 7 kilometreden fazla yol katetti ve 102 binden fazla görüntü geçti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/mars-atmosferinde-metan-gazi-izleri/", "text": "Dünya dışı alanlarda yaşam arayışımız her geçen gün hız kazanırken bu konuda Mars yüzeyinde araştırmalar yapan Curiosity NASA keşif aracından yeni haberler geliyor. Yapılan açıklamalarda Curiosity'nin Mars atmosferinde metan gazı izine rastladığını, bulguların biyolojik faaliyetlerle bir ilişkisinin olup olmadığının sonraki analizler sonucunda anlaşılacağı söylendi. Ülkemizde pek ses getirmemiş olsa da son dönemde ESA ve NASA tarafından yürütülen çalışmalar epey merak uyandırıyor. Son olarak ESA'nın 67P yüzeyine sonda indirmesinden sonra NASA Plüton'u incelemek üzere bir sondanın son virajı aştığını söylemişti. Mars yüzeyinde çalışmalar yürüten Curiosity'den alınan bilgiler ise beklentilerin artmasına neden olmuş gibi görünüyor. Amerikan Jeofizik Birliği toplantısında yeni bilgiler sunan Curiosity ekibi, keşif amacıyla gönderilen aracın Mars atmosferinde metan gazına rastladığını söyledi. Metan gazının henüz belirlenememiş olsa da organik bileşiklerden ortaya çıktığı düşüncesi ağırlık kazandı. Bilindiği gibi Curiosity Sharp Dağı eteklerinde çalışmalarını sürdürüyordu. Burada yapılan çalışma ve analizler sonucunda Mars atmosferinde milyar başına bir oranından daha düşük miktarda metan yoğunluğu olduğu keşfedildi. Fakat Curiosity'in yaptığı çalışmalar burada sınırlı kalmayıp sürdürüldüğünde son iki aylık periyotta dört kat daha fazla metan izine rastlanıldığı öğrenildi. Henüz kaynağı bilinmese de tespit edilen metan gazının ileride yapılacak analizler sonucunda net olarak tanımlanması bekleniyor. Science dergisine açıklamalarda bulunan bir yetkili Dünya'da metan gazının büyük oranda biyolojik faaliyetler sonucunda ortaya çıktığını ancak Mars'ta yer alan Metan gazının jeolojik ya da biyolojik kaynaklardan oluştuğunu bilmediklerini söyledi. Mars atmosferinde yürütülen analizlerde Curiosity'nin bir yıl içerisinde topladığı havanın karbondioksitten arındırılmış kısmı analiz edildi. Elde edilen sonuçlara göre Mars atmosferinde yer alan yıllık metan miktarı 200 metrik ton düzeyinde bulunuyor. NASA tarafından 2012 yılında yapılan açıklamalarda Mars atmosferinde metan izine rastlanmadığı söylenmişti. Yine aynı tarihlerde NASA, Mars toprağında organik bileşen izine rastlandığını duyururken 2013 yılında kimyasal elementlerin izine rastlandığını açıklamıştı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/mars-uc-bucuk-milyon-yil-once-collesmis/", "text": "Uluslararası bir araştırma ekibi Avrupa'nın Mars sondası Mars Express'ten alınan son görüntüleri değerlendirdi. Analizler sonucunda Mars'ın 3,5 milyon yıl önce çölleştiği ortaya çıktı. Araştırmalarını Science dergisinde yayımlayan bilim adamları, gezegenin erken evrelerinde nemli dönemlerin bulunduğunu saptadı. Mars, güneş sistemimizdeki diğer gezegenler gibi yaklaşık olarak 4,5 milyar yıl önce oluşmuş. Eğer Mars'ın üzerinde yaşam vardıysa bile bu ancak Mars'ın erken jeolojik dönemlerinde varolmuş olabilir diyen bilim adamları araştırmaya Fransa, İtalya, Rusya, ABD ve Almanya'dan katıldılar. Mars Express sondası, sıvı suyun varlığını kurumuş akarsu yataklarında saptarken, Nasa'nın Mars aracı \"Opportunity\" de tuz ve kükürt bileşimleri ve bir kayayı inceleyerek suyla ilgili kanıtlar bulmuştu. Ancak buna rağmen \"Mars'ın üzerindeki sıvı su sadece geçici bir dönemde mi yoksa uzun vadede mi bulunuyordu?\" ve \"Suyun varlığı, yaşamın gelişimini mümkün kılacak kadar uzun sürmüş müydü?\" gibi sorular çıkmıştı ortaya. Bilim adamları bu soruları yanıtlamak için yaptıkları son değerlendirmelerle Kızıl Gezegen'i üç evreye ayırdılar. Son evre 3,5 milyon yıl öncesinden günümüze kadar devan edeni. Amerikalı jeolog John Mustard, bu evrede tek bir mikrobun bile yaşamasının mümkün olmadığını söylüyor. Yaşam için en uygun koşullar birinci jeolojik evrede bulunuyordu. Bu evredeki kilimsi bölgelerde yaşam için gerekli olan biyokimyasal süreçler işlemiş olabilir. Ancak ardından Mars'ın yoğun atmosferine bağlı yaşanan küresel iklim değişimi, gezegeni zaman içinde kurak ve asitli bir çöle dönüştürmüştü. İklim değişiminin volkanik etkinliklerle, şiddetli meteorit bombardımanı ya da Mars'ın manyetik alanında meydana gelen değişimlerle geliştiği sanılmakta."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/mars-yeniden/", "text": "Akşam hava karardığında doğu ufkunda kıpkırmızı rengiyle bir gökcismi belirmeye başlıyor. Aslında bize çok yabancı olmayan bir gökcismi bu, evet sizinde tahmin ettiğiniz gibi Dünya'nın komşusu Mars gezegeninden bahsediyoruz. Mars gezegeni, Ekim ve Kasım aylarında Dünyaya yakın bir konumda olacağı için giderek artan parlaklığıyla herkesin dikkatini çekecek. Mars gezegeni daha önce 2003 yılında Dünyaya en yakın konumuna gelmişti. Bu sırada dünyaya olan uzaklığı yaklaşık 55 milyon kilometreydi. Şimdiki yakınlaşması sırasında is uzaklığı 69.4 milyon kilometre olacak. Mars'ın 2003 yılındaki gibi bir daha Dünyaya en yakın konuma gelmesi için ise biraz uzun bir zaman geçmesi gerekecek. Tam 59.000 yıl. Ekim ayının sonlarına doğru parlaklığı giderek artan Mars 30 Ekim akşamı en parlak olarak gözlenebilecek. Bu sırada parlaklığı -2.3 kadir olacak. Bu tarihten sonra Dünyadan uzaklaşmaya başlayacağı için parlaklığı azalmaya başlayacak. Amatör astronomların merakla beklediği bu yakınlaşma sırasında Mars'ın yüzey şekilleri ve kutuplarındaki karbondioksitten oluşan buzulları teleskoplarla görülebilecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/mars/", "text": "Mars güneşe yakınlık bakımından dördüncü gezegendir ortalama güneş mars uzaklığı 227.4 milyon kilometredir. Gök yüzünde kırmızı renkte görünür ve kendisine ait bir atmosferi vardır. Büyüklük olarak yaklaşık dünyanın yarısı kadardır (yarı çapı 3200 km). Gündüz ekvator sıcaklığı 10 C civarlarına ulaşır, fakat atmosferi bu sıcaklığı tutabilmesi için yeterli olmadığından, geceleri sıcaklığı -75 C 'ye kadar düşer. Kutuplarındaki sıcaklık ise -120 C kadardır. Marstaki atmosfer basıncı altında bu sıcaklık CO2 'nin donma sıcaklığı olduğundan kutuplarda CO2 buzları bulunmaktadır. Mars günü dünya gününden yalnızca yarım saat daha fazladır fakat dünyaya göre güneşe daha uzak olduğu için bir yılı 687 gündür. Marsı atmosferinde dünyadakine benzer olarak H, O, CO ve CO2 belirlendiği halde dünyada bol olarak bulunan Ni bulunmamaktadır. 1877 yılında marsın iki uydusu bulunmuştur. Bunlar ancak çok iyi teleskoplarla gözlenebilen Phobos ve Deimos tur. Bilindiği gibi yıllarca Marsta yaşam olduğu düşünülmüştü, bu teori için gerçekten geçerli sebepler vardı. Marsta da dünyadaki gibi eksen eğikliği olduğundan mevsimler oluşur. Değişik mevsimlerde yer kabuğunun değişik renkler alması yıllarca astronomların marsta bitkisel yaşam olduğuna inanmalarına neden olmuştur. Ayrıca mars yüzeyinde yer alan geniş kanalların marslı yaratıklar tarafından kutuplardan ekvatora su götürmek için yapıldığı sanılmaktaydı. Fakat ilki 1965'de olmak üzere yollanan bir çok uzay sondası sayesinde marstaki bu kanalların tamamen kendiliğinden var olduğu anlaşılmıştır. Mars yüzeyi de ay yüzeyi gibi volkanik ve çarpma kraterleriyle doludur. 1965'den başlayarak yollanan uzay sondaları sayesinde elde edilen yüzey şekillerine isimler verildi. Tharsis bölgesinde artık etkinlik göstermeyen Olympus Mons, Ascraeus Mons, Pavonis Mons ve Arsia Mouns volkanları marsın en dikkat çekici yüzey şekilleridir. Bu volkanların çevresinde meteorların açtığı kraterlere rastlanmaz. Çünkü buradaki kraterler zamanla lav ile dolmuştur. Ayrıca ekvator bölgesinden başlayarak 3000 km doğuya doğru uzanan bir vadi, sonra kuzeye kıvrılarak Chryse'ye varır. Bu vadi bazı yerlerde 100 km genişliğe ve 6 km derinliğe sahiptir. Bu denli bir vadinin yalnızca akarsular tarafından oyulabileceği düşünülmektedir. Bu da daha önce Mars yüzeyinde suyun var olduğuna inanılmasını sağlamıştır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/marsa-gidecek-uzay-aracinin-montaji-basladi/", "text": "NASA'nın Ağustos 2007'de Mars gezegenine göndereceği Phoenix Mars Lander adlı uzay aracının montajı Kennedy Uzay Merkezi'nde başladı. Sekiz ay sürecek yolculuktan sonra Kızıl Gezegen'e ulaşması planlanan uzay aracı, NASA için Arizona Üniversitesi'nin Lockheed Martin şirketi, Jet Motorları Laboratuvarı ve Kanada Uzay Ajansı ile yaptığı işbirliğiyle üretildi. Kennedy Uzay Merkezi'nde 3 Ağustos'ta Delta 2 tipi bir füzeyle uzaya fırlatılmaya hazırlanacak Phoenix Mars Lander, Mayıs 2008'de Kızıl Gezegen'e iniş yapacak. Yaşam belirtilerinin yanı sıra Mars'a yapılacak bir insanlı uçuş için gerekli ortamı inceleyecek Phoenix, Mars'ın kuzey kutup bölgesinde araştırmalar yapacak. Uzun robot kolu yardımıyla donmuş zemini kazarak örnek toplayacak Phoenix'in fırlatılmasını da içeren bu programın maliyetinin 386 milyon doları bulacağı tahmin ediliyor. Uzay aracı, Alman bilimadamlarının, NASA'nın 30 yıl önce Mars'a gönderdiği iki Viking uzay aracının Kızıl Gezegen'de mikro-organizmaların varlığını keşfedebileceği, ancak bunları bilmeden öldürdüğü yolundaki iddialarının incelenmesi açısından da bir şans olarak görülüyor. Kızıl Gezegen'de araştırmalarını sürdüren Spirit adlı robot, Mars'ta eskiden meydana gelen bir volkanik patlamanın izlerini keşfetti. NASA'da görevli bilimadamları, keşfin Spirit'in iniş yaptığı 'Ev Düzlüğü' adlı bölgedeki kaya katmanları üzerinde yapıldığını belirterek, bunun Mars'ta büyük ölçekte bir volkanik patlamaya ait bulunan ilk kanıtlar olduğunu kaydetti. Bu bulgular, Science dergisinin 4 Mayıs'taki sayısında da yayımlandı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/marsa-yolculugun-ayrintilari-belli-oldu/", "text": "Mars'a 2030'lu yıllarda insan göndermeyi planlayan Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi , Kızıl Gezegen'e göndereceği uzay gemisinin montajını Dünya'nın yörüngesinde yapacak. ANKARA Ayrıntıları Houston kentinde düzenlenen bir toplantıda belirlenen Mars yolculuğuyla ilgili bir rapor hazırlayan NASA, 400 ton ağırlığında bir uzay gemisiyle yapılacak ve gidiş-dönüş 30 ay sürecek yolculukla Kızıl Gezegen'e göndereceği mürettebatın sayısını en azda tutmayı planlıyor. Mars uzay gemisinin montajını, yeni geliştirdiği ağır yük fırlatma aracı Ares Vlerden 3 veya 4 adet kullanarak düşük dünya yörüngesinde yapacak NASA, ileri kriyojenik tepkime sistemiyle çalışan uzay gemisini 6 ila 7 ay sürecek bir yolculukla 2031 yılı şubat ayında Mars'a göndermeyi öngörüyor. Mars'a insanlı yolculuğun maliyeti 20 ila 450 milyar dolar arasında tahmin edilirken, projenin ayrıntılarında değişiklik yapılabileceği belirtiliyor. NASA raporuna göre, uzun yolculukları sırasında yolda kendi meyve ve sebzelerini yetiştirecek ve böylece aynı zamanda psikolojik sağlıklarına olumlu katkıda bulunacak astronotlar, vardıktan sonra 16 aylarını Mars yüzeyinde geçirecek ve yerleşimlerinin enerjisini üretmek nükleer güçten yararlanacaklar. Uzay gemisindeki yaşam destek sistemi de hava ve su geri dönüşümlü olarak planlanan Mars yolculuğunda, özellikle mürettebatın güvenliği konusunda kimi noktalar açıklık kazanmadı. NASA'nın özellikle, astronotların derin uzayla Mars yüzeyindeki yüksek kozmik radyasyondan korunması konusunda çözüm üretmesi gerektiğini belirten uzmanlar, Mars astronotlarının ayrıca hastalık ve yaralanmaların teşhis ve tedavisi için tıbbi teçhizata gereksinimleri bulunacağına işaret ediyorlar."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/marsin-ayi-deneme-tahtasi-olacak/", "text": "Britanyalı bilim adamları, Mars'ın ayı Phobos'u, Dünya'ya kaya örnekleri getirilmesi için bir teknolojik deneme hedefi olarak kullanmayı planlıyor. Avrupa Uzay Ajansı ile ortaklaşa yürütülecek projede Britanyalı bilim adamları, Mars'ın patates biçimli ayı Phobos'a inecek ve yüzeyinden materyal toplayacak bir uzay aracı geliştirecek. Küçük kaya parçaları daha sonra Dünya'ya bir kapsül içinde indirilecek. Projeye katılanlardan Dr. Andrew Ball, bu projenin Mars'tan alınacak örneklerin Dünya'ya taşınması açısından bir teknolojik gösterge olacağını belirterek, sonrasında Mars'a yapılacak seyahatler açısından çok önemli olduğunu söyledi. Amerikalı ve Avrupalı bilim adamlarının Mars'tan kaya örnekleri getirme hedeflerinin uzay programlarında öncelik taşıması, ancak Kızıl Gezegen'e iniş ve kalkışın son derece zor olması nedeniyle, düşük yer çekimli Phobos'a yapılacak bu deneme seyahati önemli bir teknolojik gösterge olarak değerlendiriliyor. İon motorlu uzay aracının 2016'da fırlatılması ve seyahatin toplam 3 yıl sürmesi öngörülüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/marsin-en-buyuk-uydusunun-fotograflari-cekildi/", "text": "Mars'ın yörüngesinde iki yıldır dolaşan NASA'nın Mars Yörünge Kaşifi , Kızıl Gezegen'in en büyük Ay'ı Phobos'un ilk kez net ve ayrıntılı görüntüsünü yakaladı. ANKARA MRO'nun Dünya'ya geçtiği fotoğrafta, Phobos'un üzerinde 9 km. genişliğindeki dev krater en çok dikkati çeken özellik olarak görülürken, Kızıl Gezegen'in uydusunun yüzeyindeki bir dizi oyuk ve krater zincirinin bilim çevrelerine tartışma konusu olacağı sanılıyor. Ağustos 2005'te uzaya gönderilen ve Mart 2006'dan bu yana Mars çevresinde yörüngede bulunan, yüksek çözünürlüklü kameralara sahip MRO'nun asıl görevi, gelecekteki seyahatlere iniş yeri seçmek amacıyla Kızıl Gezegen'in yüzeyinin ayrıntılı haritasını çıkarmak. MRO, ayrıca Mars'ın hava durumunu, iklimini, jeolojik yapısını ve atmosferini inceleyecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/marsin-kutbunun-altinda-buz-katmani/", "text": "Mars gezegeninin güney kutbunun altının buzul katmanlarıyla dolu olduğu belirlendi. Science dergisinin son sayısında yayımlanan makaleye göre, güney kutbunun altındaki buzulları Avrupalıların \"Mars Express\" adlı uzay aracı tespit etti. Dergide açıklamaları yayımlanan uzmanlar, buz tabakalarının bileşenlerini henüz tam olarak analiz etmediklerini, bunların donmuş saf su olduğunu düşündüklerini belirtti. Uzmanlara göre, kutup altındaki buzullar, Mars'ta bugüne kadar bulunan en büyük rezervi oluşturuyor. Dünyada buzul katmanları ve buzulların iç kesimlerinin incelenmesinde kullanılan olağan yöntemlere Mars'ta da başvurduklarını kaydeden uzmanlar, \"Marsis\" adını verdikleri radarla Mars toprağının 3.7 kilometre derinliklerine inebildiklerini bildirdi. Astrofizikçilere göre, bu buzulların tamamen erimesi halinde bütün gezegen 11 metre yüksekliğinde suyla kaplanabilecek. \"Mars Express\"in verilerini değerlendiren başka bir ekip de yaklaşık 4 milyar yıl önce gezegenin oluşmasından sonra Mars'ta bol miktarda su bulunduğunu göstermişti. Bilimadamlarının çoğu, artık Mars'ın eskiden belli bir dönemde çok nemli bir ortama sahip olduğuna inanıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/marsta-kurumus-sicak-su-kaynagi-izleri/", "text": "Bilim adamları, Kızıl Gezegen'in yörüngesinde iki yıldır dolaşan uzay aracı Mars Yörünge Fatihi'nin gönderdiği son fotoğraflarda iki kurumuş sıcak su kaynağı tespit etti. Washington Post gazetesinin haberine göre, ilkel yaşamın ortaya çıkmasını sağlayabilecek koşullara sahip bu iki sıcak su kaynağından şu anda su akmıyor, ancak milyarlarca yıl önce değil, gezegen terimlerine göre, göreceli olarak kısa zaman önce, yani 10 milyonlarca yıl önce buralarda, sıcak su baloncukları fokurduyordu. Mars'a yapılacak uçuşlar için uygun iniş yerlerini inceleyen NASA'nın Johnson Uzay Merkezi'nden Carlton Allen, Kızıl Gezegen'de ilk kez Dünya'daki su kaynaklarına şekilleri ve ayrıntılarıyla benzer oluşumlar tespit ettiklerini belirterek, bu bulguların Mars yüzeyindeki su hikayesini tamamen farklı bağlama yerleştirdiğini kaydetti. Allen ve meslektaşı Dorothy Oehler'in, fotoğraflarda tepecik olarak adlandırdıkları bu şekillerin Dünya'daki 50 bin sıcak su kaynağı gibi Mars'ta da yaygın olabileceğini belirterek, bundan böyle Mars'ta bu şekillerin aranmasına ayrı bir önem vereceklerini ifade ettiler. Geçmişte bir petrol şirketinde jeolog olarak çalışan Oehler ve Allen, iki oval biçimli tepeciğin, Mars'ın ekvatorunda, 2 ila 4 milyar yaşındaki Vernal kraterinde yer aldığını belirterek, bunların yaklaşık 25 metre yüksekliğinde, 200 metre genişliğinde ve bunun iki veya üç katı uzunluğunda olduğunu kaydettiler."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/marsta-su-varligiyla-ilgili-yeni-kanit/", "text": "ABD Havacılık ve Uzay Dairesi NASA'nın 3 yılı aşkın süredir Mars'ta görev yapan robotlardan Spirit, Kızıl Gezegen'in geçmişinde düşünülenden çok daha fazla su olduğunu gösteren en güçlü kanıtları ortaya çıkardı. Mars keşif programının başındaki Cornell Üniversitesi'nden Steve Squyres yayımladığı açıklamada, robotun Gusev Krateri'nde bir arazi parçasını incelediğini ve toprağın olağan dışı biçimde silis açısından zengin olduğunu tespit ettiğini belirtti. Squyres, bu kadar çok miktarda silis birikmesi için suyun varlığının gerekli bir unsur olduğuna işaret etti. \"Bu çok önemli bir keşif\" diyen Squyres, bulguların orada hala neler olduğunu bilmek için merak uyandırdığını söyledi. Spirit, daha önce kraterde, sülfür açısından zengin toprağın varlığı, suyun değişikliğe uğrattığı mineraller ve volkanik patlamalar aracılığıyla eskiden su bulunduğu yolunda kanıtlar elde etmişti. Ancak, son keşfin yüksek silis içeriği yüzünden zorlayıcı olduğunu belirten araştırmacılar, bunun ilkel yaşamın ortaya çıkmasını sağlayacak koşulların oluşabilmesi olasılığını artırdığına işaret etti. Silis birikintisi veya tortulunun nasıl oluştuğunun hala açık olmadığını belirten bilimadamları, birikintinin, sudaki asit buharlarıyla toprağın karışması sonucu ya da çevredeki sıcak su kaynaklarından gelen suyun oluşturmuş olabileceğini düşünüyor. NASA tarafından Mars'a 3 aylığına gönderilen robotlar, 3,5 yıla yakın süredir görev yapıyor. Mars'a 3 Ocak 2004'te inen Spirit ve 24 Ocak 2004'te inen Opportunity, sert iniş, toz fırtınası, sıfırın altında sıcaklık ve kayalık arazide kilometrelerce yol kat etmelerine rağmen hala mükemmel durumda bulunuyor. Bir golf aracı büyüklüğündeki bu robotlar, bazı yıpranma belirtileri gösterse de bilimadamları bir süre önce ömürlerini tamamladıklarını söyledikleri Opportunity ve Spirit'teki küçük sorunların önemli tehlike oluşturmayacağını düşünüyor. Kızıl Gezegen'de 3.5 yıla yakın süredir görev yapan Spirit ve Opportunity, bilgisayarlarına son olarak yüklenen yeni yazılımlarla daha akıllı ve bağımsız hale gelmişlerdi. Mühendisler, bu yılın başında gönderdikleri yeni yazılımlarla Kızıl Gezegen'deki robotları, daha az insan müdahalesine gereksinim duyacak şekilde daha bağımsız ve akıllı kılmışlardı. Spirit ve Opportunity, yeni yazılımlarla ayrıca önlerindeki bir engele kısa bir mesafe kala kritik manevra kararı verebilme ve böylece bir engele takılıp kalmama olanağı sağlayan yeni bir yön bulma sistemine sahip olmuşlardı. Bilimadamları, daha önce her biri golf aracı büyüklüğündeki robotları Yer'den kumanda etmek ve zaman zaman takıldıkları engellerden kurtarmak için uzun süre çaba harcamışlardı. Yeni yazılımların bilimadamlarına Kızıl Gezegen'in keşfinde önemli zaman kazandırması bekleniyor. Opportunity, dev Victoria Krateri'nin kenarında aşağıya inmek üzere dolaşırken, Spirit de güney yarı kürede kaya ve toprak örneklerini incelemeyi sürdürüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/marstaki-kutup-isiklari-nasil-olusuyor/", "text": "Mars'ın kuvvetli bir şekilde manyetikleşmiş kabuğunda da Dünya'daki kutup bölgelerindekine benzer hortum biçiminde renkli yapılar oluşuyor. Ancak Dünya atmosferindeki oksijen ve azot molekülleri darbelerin etkisiyle parlamaya başlarken, Mars'taki oksijen ve karbon monoksit atomları kızılötesi ışın yansıtıyorlar. Mars, dünyamız gibi gezegensel bir manyetik alana sahip değil, ama Mars Express uydusu, dünyamızdaki kutup ışıklarına benzer kızılötesi ışık oluşumları görüntüledi. İsveç Uzay Fiziği Enstitüsü'nden Rickard Lundin, Mars'taki kutup ışıklarının da hızlandırılmış iyonlar ve elektronlarla geliştiğini söylüyor. Dünyamızdaki kutup ışıkları, manyetik alan çizgilerinin, huni biçiminde birleştikleri bölgelerde meydana gelmekte. Bu durum iki kutbun çevresindeki halka biçimdeki bir bölgede söz konusu. Daralan manyetik alan çizgileri,yüklü parçacıkları hızlandırıyor. Elektronlar ve iyonlar hava molekülleriyle çarpışarak bunları uyarırlar. Mars'ta kuvvetli bir manyetik alanın bulunmaması nedeniyle, gezegen bilimcileri daha önceleri, ışık oluşumlarının Mars iyonosferi ve güneş rüzgarları arasındaki karşılıklı etkiyle oluştuğunu tahmin ediyorlardı. Fakat artık Mars'ın kuvvetli bir şekilde manyetikleşmiş kabuğunda da dünyadaki kutup bölgelerindekine benzer hortum biçiminde alan yapılarının oluştuğu bilinmekte. Lundin ve ekibi Mars Express'teki özel bir enstrümanla, kuşkulu bölgelerde gerçekten de iyonların ve elektronların hızlandırılıp, hızlandırılmadığını kontrol edince gerek elektronların gerekse pozitif yüklü oksijen ve karbondioksit iyonlarının Mars atmosferinde hızlandığını saptamış. İyonlar 220-250 km yüksekliğe aitler. Ancak dünya atmosferindeki oksijen ve azot molekülleri darbelerin etkisiyle parlamaya başlarken, Mars'taki oksijen ve karbon monoksit atomları kızılötesi ışın yansıtıyorlar. Lundin'in açıklamasına göre Mars'taki kutup ışıkları manyetikleşmiş kabuğun durumuna bağlı olarak coğrafi açıdan düzensiz bir dağılım gösteriyorlar. Bununla birlikte araştırmacılar ışık oluşumlarını manyetik ve manyetik olmayan kayaçların arasındaki sınır bölgede de gözlemlemişler."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/marstaki-yasami-tespit-icin-hamilelik-testi/", "text": "Bilim insanları, Mars'ta yaşamın eskiden ya da şimdi var olup olmadığının anlaşılması amacıyla hamilelik testine benzer bir teknolojiyle üretilen bir cihazı deniyorlar. ANKARA Life Marker Chip adı verilen ve yaşamın parmak izi kabul edilen moleküler biyo-işaretlerin seviyesini tespit eden cihazın bir bölümü, ağırlıksız ve uzay radyasyonunun bulunduğu ortamda denenmek üzere Cuma günü Kazakistan'ın Baykonur Uzay Üssü'nden Dünya'nın yörüngesine gönderildi. Yaklaşık 300 km irtifada bir uzay aracının içinde 12 gün süreyle denenecek LMC unsurları, Dünya'nın çevresini 180 kez dönecek. Denemelerde, uzay aracındaki bir platform açılarak, bu bileşenleri radyasyona ve uzay ortamına tabi tutacak. 25 Eylül'de Dünya'ya dönecek bu parçalar, bu uzay seyahatinin etkileri analiz edilmek üzere laboratuvarda incelenecek. Bilim insanları, LMC'nin Avrupa Uzay Ajansı'nın 2013'te Kızıl Gezegen'e gönderilmesi planlanan ExoMars robotuna yerleştirilmesini öngörüyorlar."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/matematikte-basarili-olmak-yetenekle-mi-yoksa-caliskanlikla-mi-ilgili/", "text": "Kimi insanlar için matematik çok zor gelir, başarılı olamadıkları için de bu dalı pek sevmezler. Herkes matematik dahisi olamaz, ama belli ölçüde matematiği herkes anlayabilir diyor bilim insanları. Matematik sınavı yaklaştı. Sayılar, denklemler ve problemler aklınıza bir türlü yerleşmiyor mu? En iyisi oturup çalışmak. Yoksa kimi insanlar için çalışmak boşuna mı? Hayır, hiç de değil, belli ölçüde matematiği herkes öğrenebilir. Fakat Kanadalı bilim adamları, anne ve babası matematikte başarılı olmayan çocuğun bile matematik yetisini geliştirebileceğini söylüyorlar. Bilim adamları araştırmaları sırasında, okul öncesi döneminde çok iyi öykü anlatabilen çocukların daha sonraları matematikte başarılı olduklarını saptamışlar. Bu nedenle okul öncesi çocuklara, öykü anlatmayı öğretilmesi önerilmekte. Bununla birlikte matematikle ilgili temel bilgileri bilmeyenlerde yetenek de fayda etmiyor. Bu yüzden matematik dersinde anlatılanları ve öğretilenleri dikkatlice takip etmek çok önemlidir. Ve anlatılanları öğrenip, ev ödevlerinizi büyük bir merakla yaparsanız, matematiği kavramanın dahi olmadan da mümkün olduğunu görürsünüz. Tabii sadece formülleri ezberlemenin işe yaramadığını siz de biliyorsunuz, önemli olan işin mantığını kavrayıp uygulayabilmek sonuçta. Matematik konusunda büyüklerinizden yardım aldığınızda, onlardan, size çözümü söylemelerini değil, çözüme giden doğru yolu bulmanızda yardımcı olmalarını isteyin."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/matematikte-yeni-bir-formul-bulundu/", "text": "Samsunlu matematikçi Kerim Sarılar, kendi çalışması olan ve Sarılar Teoremleri adını verdiği, dik üçgenin alanı ile kenar uzunluklarının farklı değerlerle bulunması yönteminin, özellikle mühendislik işlemlerinde yeni kolaylıklar sağlayacağını öne sürüyor. Geliştirilen sistemin Dokuz Eylül Üniversitesi Matematik Topluluğu ile bir çok matematik kulübünün internet sayfalarında makaleler bölümünde yer bulduğunu belirten Sarılar, ayrıca sistemin orta öğretim kurumları müfredat programlarında yer alması için Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığına başvuruda bulunduğunu bildirdi. Geliştirdiği formüllerin özellikle çizimle uğraşan meslek guruplarının işini kolaylaştıracağını öne süren Sarılar, şunları kaydetti: Basıklık sistemi sayesinde plan, proje çizimleri, harita kadastro işlemleri, imar planı işlemleri, bir noktanın koordinatlarının tespiti, demir yolu güzergahı çizimlerinde harita üzerinde iki şehir arasındaki uzaklıkların hesaplanması gibi her türlü ölçüm işlemlerinde kullanılabilir. Sarılar, kendi adından esinlenerek Sarılar Teoremleri diye adlandırdığı yeni formülle üçgenin alanı, kenar uzunlukları ve açılarının açı cinsinden bulunduğunu da bildirdi.."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/mavi-dev-yildizlar-gama-isini-patlamasi/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı, XMM- Newton Gözlemevi tarafından yapılan çalışmalarda, evrenin ilk yıldızlarında oluşan patlamalar ve son dönemde gözlenen GRB130925A patlaması hakkında bazı bilgiler verildi. Geçtiğimiz aylarda yayınlanan bir haberde dünyadan yaklaşık 5,6 milyar ışık yılı uzaklıktaki GRB130925A adı verilen gökada yıldızında oldukça yüksek enerjili bir ışıma olan gama ışını patlaması gözlenmişti. Gökbilimcilere göre meydana gelen bu patlamanın ardında mavi dev olarak adlandırılan bir yıldız bulunmaktaydı. GRB130925A adı verilen yıldızda meydana gelen patlama, evrende oldukça ender rastlanan bir olayın gözlenmesini sağladı. GRB130925A üzerinde yapılan gözlemlerde ağır elementlerin oldukça az olduğu ve yoğunlukla hidrojen ve helyumdan oluştuğu görüldü. Büyük Patlama sonrasında ortaya çıkan ilk yıldızlar aynı GRB'de olduğu gibi büyüt patlamalara neden olmuştur. IAPS'de görev alan Dr. Luigi Piro, GRB130925A'nin metal birikimi açısından fakir olduğunu ve bu özelliğin evrenin ilk yıldızlarından birisi olduğuna işaret ettiğini söyledi. Üstelik patlama sonrasında yapılan gözlemlerde X-ışını aletleri tarafından fark edilen patlamanın birkaç aylık süreçte önemli izler bıraktığı belirtiliyor. Gama ışını patlamaları, evrende nadir olarak gözlenen ve evrenin en parlak patlamaları olarak nitelendirilen olaylardır. GRB130925A'nın diğer benzer patlamalara oranla 1,9 saatlik gama ışını yaydığı ve sonrasında 6 saat süre boyunca X ışını yayarak sönümlendiği gözlendi. Bir gama ışını patlamasının ortalama 20 50 saniye arasında olduğu düşünülürse 1,9 saatlik bir patlama, oldukça uzun ömürlü olarak nitelendirilebilir. Bu kadar uzun süreli bir patlamanın esas nedeni ise patlamaya neden olan yıldızın oldukça büyük olmasıdır. GRB130925A üzerinde yapılan incelemelerde patlama kaynağının mavi süperdev bir yıldız türü olduğu düşüncesi ortaya çıktı. Bu tip patlamalar ve yıldızlar, evrenin ilk dönemlerinde yaygın olarak görülmekteydi. Meydana gelen bu olay ise GRB130925A'nın evrenin ilk yıldızları hakkında önemli bilgilerin elde edilmesini sağlayacak gibi görünüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/max-born/", "text": "Max Born 11 aralık 1882'de anatomist ve embriyologist profesör Gustav Born ve Margarete, nee Kauffmann'ın oğulları olarak Breslau'da dünyaya geldi. Max, Breslau'da König Wilhelm, Gymnasium'a başladı. Breslau,Heidelberg, Zurich Universite'lerinde çalıştı. Daha sonra Klein, Hilbert, Minkowski, ve Runge'in yanında matematik, Schwarzschild'le astronomi, Voight'le fizik üzerine çalıştı. 1906'da Göttingen üniversitesi felsefe bölümünden elastik kablolar ve şeritlerin denge durumunu incelemesi üzerine ödül aldı. Bir yıl sonra aynı üniversiteden bu çalışmasıyla mezun oldu. Born daha sonra Larmor ve J.J. Thomson'un yanında çalışmak üzere kısa bir süre için Cambridge üniversite' sine gitti. 1908-1909 yıllarında Breslau'ya geri döndü. Fizikci Lummer ve Pringsheim 'le görecelik teorisi üzerine çalıştı. Bir yazısından dolayı Minkowski, Born'u beraber çalışmak üzere Göttingen' e davet etti. Fakat 1909 kışında Born oraya varır varmaz, Minkowski öldü. Born, Minkowski ölünce onun fizik alanında yarım kalmış çalışmalarını tamamlamak için orada kaldı. Daha sonra relativistik elektron çalışmalarından dolayı Göttingen Universi'nde profesör oldu. 1912'de Michelson'un görecelik üzerine ders verme teklifini kabul etti. Burada spectroscopik deneyler yaptı. 1915 te Berlin üniversite'sinde görevli profesör Max Planck'a asistan olarak çağrıldı. Fakat Alman silahlı kuvvetlerine katılmak zorundaydı. Askeriyenin bilim offisinde sesin yayılışı üzerine çalıştı. Geri kalan zamanını kristaller üzerine ayırdı. Daha sonra Göttingen' deki çalışmalrını özetleyen Dynamik der Kristallgitter kitabını yayımladı. Birinci dünya savaşından sonra 1919'da Frankfurt üniversitesine laboratuvarlardan birinin yönetimini üstlenmek üzere profesör olarak atandı. 1921'de Göttingen'e James Franck'la eş zamanlı olarak döndü. 1925'te Amerika'ya kısa bir seyehati dışında 12 yıl boyunca burada kaldı. Bu yıllarda hayatının en önemli çalışmalarını gerçekleştirdi. Kristal ve Kristal Lattikler üzerine yapılmış bir çok araştırma ve takiben quantum teorisi üzerine yazılmış kitabını güncelleştirdi. 1925-26 yıllarında Heisenberg ve Jordan'la beraber quantum mekaniğin prensipleri ve daha sonra qunatum mekaniğinin istatistiksel gösterimi üzerine kendi çalışmalarını yayımladı. Birçok Alman fizikci gibi 1933'te göç etmeye zorlandı ve Cambridge üniversitesinden davet aldı. Burada Infeld'le birlikte nonlinear electrodynamics alanında çalışmalar yaptı. 1935-36 kışında Sir C.V. Raman ve öğrencileri ile birlikte Bangalore'de Hindistan Bilim enstütüsünde 6 ay geçirdi. 1936'da Edinburg'da 1953'te emekli oluncaya kadar sürdüreceği Felsefe bölümü profesörlüğüne atandı. Max Born Göttingen, Moscow, Berlin, Bangalore, Bucharest, Edinburgh, London, Lima, Dublin, Copenhagen, Stockholm, Washington, ve Boston üniversite akademilerinden burs, Bristol, Bordeaux, Oxford, Freiburg/Breisgau, Edinburgh, Oslo, Brussels Universitesi, Humboldt Universitesi Berlin, ve Stuttgart Technical University 'den doctora diploması aldı. Ayrıca Cambridge Universite'sinden stokes madalyası sahibidir. Max 1913'de Hedwig, nee ile evlendi ve 3 çocuğu oldu. 1970'de öldü."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/max-karl-ernst-ludwig-planck/", "text": "Max Karl Ernst Ludwig Planck, Julius Wilhelm ve Emma Planck'ın oğulları olarak 23 Nisan 1958'de Almanya, Keil'de dünyaya geldi. Babası Kiel Universite' sinde daha sonra da Göttingen'de profesör oldu. Planck öğretmenleri arasında Kirchhoff ve Helmholtz' unda bulunduğu Munich Universite 'sinde okudu ve doktorasını 1879 Munich Universitesi Filozofi bölümünde yaptı. Daha sonra 1889'a kadar Kiel'de teorik fizik yardımcı Profesörü oldu. 1926'dan emekliliğine kadar burada kaldı. Bir süre sonra 1937'ye kadar sürdüreceği Kaiser Wilhelm Society başkanı oldu. 1894'te The Prussian Academy of Sciences' ın bir üyesi olarak atandı. 1912'de buranın kalıcı sekreteri oldu. Planck'ın ilk çalışmaları R. Clausius' un yayınlarını okuyarak ve Kirchhoff'un yanında çalışıp, ondan çok fazla etkilendiği, thermodinamik üzerine olmuştu. Planck entropy, thermoelektrik ve Sığ Çözeltiler Teorisi üzerine yazılar yayımladı. Aynı zamanda radyasyon süreçleri üzerine yoğunlaşmıştı. Planck bunun elektromanyetik yapıda olduğunu gösterdi. Bu çalışmalardan doymuş radyasyon spectrumunun enerji dağılımı probleminin çözümüne önderlik etti. Deneysel sonuçlar gösterdi ki, bir karacismin , sıcaklık fonksiyonu cinsinden yaydığı enerji dalga boyu dağılımı, klasik fiziğin öngörüleri ile uyuşmazlık içindeydi. Planck enerji ve radyasyon frekansı arasındaki ilişkiyi ortaya koyabildi. 1900 yılında yayımlanan bir yazısında bu ilişkiyi duyurdu. Bu bir kaynaktan yayılan enerjinin belirli büyüklüklerde olabileceği iddiasına dayanıyordu. Kaynaktan yayılan enerji; frekansı ise h dir. Burada h evrensel sabittir Planck sabiti olarak bilinir. Bu yalnız Planck'ın en önemli çalışması değil, ama aynı zamanda fiziğin bir dönüm noktasıydı. Klasik fizik ilk olarak bunu uygun karşılamadı. Bununla beraber teorinin doğruluğunu kanıtlayan gözlemler giderek klasik teori üzerinde ezici bir üstünlükle arttı. Bu uygulama ve gözlemlerden biri Einstein'in Photo Elektrik etkisiydi. Planck'ın qunatum teori üzerine çalışmaları Annalen der Physik2 de yayımlandı. Onun araştırmaları Thermodynamik (1897) ve Theorie der Warmestrahlung (1906) adlı iki kitabında özetlendi. Royal Society'nin yabancı üyesi olarak 1920'de seçildi. ve 1928'de Copley Madalyasıyla ödüllendirildi. Planck Almanya Nazi hükümeti zamanında çok trajik ve sorunlu bir dönem geçirdi. Ülkesinde kalmayı bir görev bilmesine karşın, yahudilere karşı yapılan zulum politikalarına karşı koydu. Savaşın son haftalarında evinin bombalanması sonucu çok büyük zorluklar yaşadı. O arkadaşları tarafından yalnızca büyük buluşları yüzünden değil, ama kişisel yetenekleri dolayısıylada saygıyla karşılandı. O aynı zamanda iyi bir piyanistti ve bir gün mizikte profesyonel olacağını söylerdi. Planck iki defa evlendi.1885'deki görevinden ana şehri Keil' deki yardımcı profesörlüğüne kadar çocukluk arkadaşı Marie Merck'le, daha sonra Marie 1909'da ölünce kuzeni Marga von Hösslin' le evlendi. Çocuklarından üçü genç yaşta öldü. Onlar geride iki oğul bıraktılar. Oğullarından biri Hitlere suikast suçundan 1944 yılında idam edildiğinde çok fazla acı çekti. 3 ekim 1947'de Göttingen'de öldü."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/maxwell-denklemleri/", "text": "1) denklemi: Gauss kanunudur. Statik alanlar için bu kanun Coulomb kanununa eşittir. Gauss kanunu, kapalı bir yüzeydeki elektrik alan akısının, bu yüzey tarafından çevrelenmiş olan hacimde bulunan net yük ile orantılı olduğunu ifade eder. 2) denklemi: manyetik alan için Gauss kanunudur. Kapalı bir yüzeydeki manyetik alan akısının sıfır olduğunu ve dolayısıyla manyetik yüklerin var olmadığını belirtir. 3) denklemi: Faraday yasasıdır. Kapalı bir devre boyunca elektrik alanın çizgi integrali , bu devrece çevrelenen yüzeydeki manyetik alan akısının zamanla değişimiyle orantılıdır. 4) denklemi: Ampere yasasının Maxwell tarafından düzenlenmiş şeklidir. Maxwell bu denkleme, denklemin sağ tarafındaki ikinci terimi eklemiştir. Bu denklem, kapalı bir ilmek boyunca manyetik alanın çizgi integralinin iki terimin toplamına eşit olduğunu göstermektedir. İlk terim bu kapalı ilmeğin sınırladığı yüzeyden geçen net akımı içerir. Maxwell'in eklemiş olduğu ikinci terim ise bu kapalı ilmeğin sınırladığı yüzeydeki elektrik alan akısının zamanla değişimini ifade eder. Maxwell bu düzenlemesi ile elektrik alandaki zamanla değişimin manyetik alan yarattığını göstermektedir. Maxwell'in bu denkleme yaptığı katkı, elektromanyetik teorinin neredeyse temel çatısını oluşturmaktadır. Maxwell bu dört denklemden yararlanarak zamanla değişen elektrik ve manyetik alanların birbirleri ile ilişkili olduğunu, yani zamanla değişen elektrik alanın 4. denkleme göre hemen yanında bir manyetik alan yarattığını, bu kez bu bölgede zamanla değişen bir manyetik alanın 3. denkleme göre bir elektrik alan doğurduğunu, böylece elektrik ve manyetik alanların birbirlerini yarata yarata elektromanyetik dalganın uzayda yayıldığını, herhangi bir anda elektrik ve manyetik alanın bir yayılma doğrultusuna ve birbirlerine dik olduğunu, elektromanyetik dalgaların boşlukta ışık hızında yayıldıklarını, enerji ve momentumu bir bölgeden diğerine taşıdıklarını kanıtlamıştır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/mektup-ve-fotograflarinizi-aya-gonderin/", "text": "İngiltere'de Lunar Missions Limited isimli bir şirket Ay yüzeyinde gerçekleştireceği projeler için ilginç bir bağış yolu tercih etti. Şirket, halktan toplayacağı bağışlar ile 10 yıl içerisinde Ay'a göndermeyi planladığı uzay aracında bağışçıların mektup, fotoğraf ve DNA'larının yer alabileceğini söyledi. Yaklaşık 500 milyon sterlin maliyete sahip proje ile Ay yüzeyine kapsül indirilmesi planlanırken aynı zamanda araç içerisinde zaman kapsülü ile bağışçılara ait verilerin gömülmesi planlıyor. Şirketin projeyi gerçekleştirmeyi yönelik finansmanı halktan toplanacak bağışlar ile karşılaması, bir anlamda bu çaptaki projeler için bir ilk olurken ihtiyaç duyulan desteğin ABD merkezli Kickstarter aracılığıyla yapılacağı söylendi. Şirket, projeye katkıda bulunacak bağışçılar için ilginç bir formül geliştirirken bağışta bulunanların Ay'a gömülecek olan zaman kapsülüne kendilerine ait bir hatırayı ekleyebileceklerini söylüyor. Kickstarter aracılığıyla projeye destekte bulunan bağışçılar aynı zamanda Lunar Missions Klübü'nün daimi üyesi olacak ve proje hakkında tüm detaylı bilgilere anlık olarak erişecek. Şirketin kurucularından olan David Iron, Ay yüzeyine gömülecek zaman kapsülünü kişisel bir kapsüle benzetirken dileyenlerin bir mektup ya da fotoğraf arşivi ekleyebileceğini söylüyor. Iron, bağış yolunun seçilmesinde hükümetlerin uzay projelerine yeteri kadar kaynak ayırmamasının etkisi olduğunu ve ihtiyaç duyulan kaynağın bu yolla karşılanacağını vurguladı. Proje kapsamında Ay yüzeyine gömülecek kapsül için göndereceğiniz mesajlar birkaç sterlin ile ücretlendirilirken videolar ortalama 200 sterlin, DNA örnekleri için saç teli ise 50 sterlin karşılığında eklenebilecek. Projeye göre kapsülün ay yüzeyinden yaklaşık 100 metre derinliğe inmesi ve çıkarılan parçanın bilim adamlarına teslim edilmesi planlanıyor. Bir anlamda ilk olacak proje ile 2024 yılına kadar kapsülün Ay'ın Güney yüzeyine inmesi ve bu bölgede insanlar için bir uzay üssünün kurulup kurulamayacağının incelenmesi bekleniyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/merkur/", "text": "Güneş sisteminde, güneşe 58 milyon km mesafeyle en yakın ve 4.878 km çap ile Plüton'dan sonraki en küçük gezegendir. Güneş çevresindeki dolanımını 48 km/sn hızla 88 günde tamamlayarak en hızlı dolanan gezegen konumundadır. Kendi ekseni çevresindeki dönme hızı son derece düşüktür ve Merkür'ün 1 günü yaklaşık 180 dünya gününe eşittir. Yüzey sıcaklığı -170 ile 400 oC arasındadır. Merkür yüzeyine en fazla meteorit çarpan gezegendir, bu nedenle Merkür'ün yüzeyi büyük ölçüde Ay'ın yüzeyi gibi kraterlerle kaplıdır. Yüzlerce km uzunluğunda yılankavi izler saptanmıştır. Bazı bilim adamları Merkür'ün çekirdeğinin önceden eriyik demirden oluştuğunu, bu çekirdeğin soğuyarak katılaşmasından sonra da yüzeyin kilometrelerce büzüldüğünü, bunun sonucunda da kabuk katmanında uzun kıvrımların ortaya çıktığını ileri sürerler. Merkür'ün yakınlarında manyetik bir alanın varlığı bu gezegeninde tıpkı dünya gibi büyük bir demir çekirdeğe sahip olduğunu düşündürmüştür. Merkür'ün atmosferi oldukça önemsizdir ve yerçekimi o kadar zayıftır ki, atmosferinde önemli miktarda gaz tutunamaz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/merkure-33-yil-sonra-ilk-ziyaret/", "text": "ANKARA Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi'nin Ağustos 2004'te uzaya gönderdiği Messenger, Güneş'e en yakın gezegen Merkür'ü 33 yıldan bu yana ziyaret edecek ilk uzay aracı olacak. Merkür'e sadece 200 km uzaklıktan bakacak Messenger uzay aracı, 2011'de bu minik gezegenin yörüngesine girmeden önce iki kez daha yakınlarından geçecek. Mart 1975'te Mariner 10 uydusundan bu yana ilk kez Merkür'e bu kadar yaklaşan Amerikan uzay aracının, sıcaktan kavrulan bu gezegenden 1300'den fazla görüntü geçmesi ve başka gözlemlerde bulunması bekleniyor. NASA'nın Messenger programı uzmanı Marilyn Lindstrom, tüm araştırmacılar olarak heyecan ve sabırsızlıkla uzay aracının göndereceği verileri beklediklerini söyledi. Lindstrom, Messenger'ın hedefinin Merkür'ün yüzeyi, toprağının bileşimi, manyetosferi ve atmosferini anlamak olduğunu, bu süreç sırasında Dünya'ya benzer dört gezegenin nasıl oluştuğunu da anlamayı amaçladıklarını belirtti. Yolculuğu sırasında motorlarının yanı sıra Merkür'ün yer çekimi etkisini de bir tramplen gibi kullanacak Messenger, şimdiden gözlemlerine başladı. Uzay aracının toplam 55 saat sürecek yaklaşma sırasında 700 GB veri göndermesi bekleniyor. Büyüklük olarak 8. sırada yer alan, Güneş'in etrafını 88 günde dönen ve Güneş'e yakınlığı dolayısıyla kavrulan Merkür'e ziyareti sırasında elektronik ve gözlem araçları oda sıcaklığında çalışması için bir koruyucu kalkanın altında bulunan Messenger uzay aracının 300 dereceyi aşan bir sıcaklıkla karşılaşması bekleniyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/merkurun-bilinmeyen-yuzu-goruntulendi/", "text": "WASHINGTON Amerikan uzay aracı Messenger , gönderdiği yüzlerce fotoğrafla Güneş sisteminin en küçük gezegeni Merkür'ün bilinmeyen yüzünü gösterdi. Bilim adamları, 14 Ocak'ta Merkür'ü sıyırarak geçerken gezegenin fotoğraflarını çeken uzay aracının gönderdiği verileri şaşırtıcı buldu. Carnegie enstitüsünden Sean Solomon, Yüzey şekilleri, atmosfer ve manyetosferle ilgili bilgiler bizi şaşırttı, çünkü Merkür beklediğimiz gibi çıkmadı. Ay'a benzediğini düşünüyorduk, ama hiç de öyle olmadığını anladık dedi. Solomon, Bu sefer, şimdiye kadar hiçbir uzay aracının elde edemediği bilgiler sunarak gezegenin bilinmeyen yönlerini görmemizi sağladı. Utarit'in yüzeyinin yüzde 55 kadarı daha önce hiç gözlemlenmemişti dedi. Messenger , 14 Ocak'ta Merkür'e 200 km yaklaşmıştı. Ulak, Merkür'den uzaklaştıktan sonra 2008 Ekim'i ve 2009 Eylül'ünde tekrar gezegene yaklaşacak. Uzay seyahatine devam edecek olan uydu, 2011 martında son kez uğrayacağı Utarit'in yörüngesine girip orada kalacak. 2004 Ağustos'unda fırlatılan Messenger, 6,5 yıl süren yolculuğunda 7,8 milyar km yol kat etmiş olacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/messenger-merkuru-siyirip-gececek/", "text": "Amerikan Messenger uydusu, pazartesi günü esrarengiz Merkür gezegeninin yakınından geçecek. ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi yetkililerinin açıklamasına göre, 33 yıl aradan sonra bir uzay aracı, Güneş sisteminin bu en küçük gezegeninin yakınlarından geçerek Utarit'in sırlarını ortaya çıkarmaya çalışacak. Bilimadamları, Messengerin 1300 kadar fotoğraf ve başka veriler yollayacağını, bu yolla Merkür'ün birçok sırrının aydınlatılabileceğini umuyor. Yetkililer, Messenger'in göndereceği bilgilerin büyük sürpriz yaratabileceğini düşünüyor. Messenger, Merkür'den uzaklaştıktan sonra 2008 ekimi ve 2009 eylülünde tekrar gezegene sokulacak. Uzay seyahatine devam edecek olan uydu, 2011 martında son kez uğrayacağı Merkür'ün yörüngesine girip orada kalacak. 2004 ağustosunda fırlatılan Messenger, 6,5 yıl süren yolculuğunda 7,8 milyar km yol kat etmiş olacak. Amerikan Mariner sondası, 1975 yılında Merkür'e yaklaşmıştı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/messenger-uzay-araci-icin-zorlu-gorev/", "text": "2014 yılının son çeyreğinde Rosetta Philae tarafından başlatılan akım, 2015 yılında da devam edecek gibi görünüyor. Bu çalışmaların bir çoğu yaklaşık 20 25 yıllık planlamalar sonucunda oluşturulsa da elde edilen veriler bugünü ilgilendirdiği için daha kısıtlı bir zaman aralığı kullanılıyor. Kasım ayında Rosetta uzay aracından ayrılan Philae sondası 67P ismi verilen kuyruklu yıldız üzerinde ESA merkezine önemli veriler iletmişti. Yine aynı dönemlerde Merkür'ü izleyen Messenger uzay aracından gelen haberler ise Philae kadar ilgi çekmese de aracın son bir zorlu göreve gireceğini ortaya çıkardı. Messenger Merkür'ün yörüngesinde olan NASA tarafından 2004 yılının Ağustos ayında fırlatılan sondadır. Amacı, diğer gezegenlere oranla daha az gözlem yapabildiğimiz Merkür'ün kimyasal bileşimi, jeolojisi ve manyetik alanı hakkında bilgi toplamaktır. İlk yüksek çözünürlüklü fotoğrafını 2008 yılında ileten Messenger, görevinin son aşamasına gelmesi nedeniyle gezegene düşürülerek son hamlesini yapacak. Gezegenimiz ile kıyasladığımızda Merkür'ün oldukça ilginç özellikleri olduğunu görüyoruz. Örneğin Merkür'de bir gün bir Dünya yılından daha uzun iken sıcaklık, gündüzleri 450 santigart derece, gece ise -170 santigrat derece arasında değişiyor. Yine Dünya'nın yarısı kadar kütleçekimine sahip olan Merkür çok ince atmosfere sahiptir. 2004 yılında NASA tarafından fırlatılan araç, 2006 ve 2007 yıllarını Venüs'ü izleyerek geçirmiş, Merkür yörüngesinde ilk uçuşunu ise 2008 yılında yapmıştır. 2011 yılında yörüngeye oturan uzay aracından günümüze kadar Merkür hakkında binlerce fotoğraf ve büyük bir veri arşivi oluşturuldu. Uzun bir süre, Merkür'de su ya da buzun olamayacağı düşünülürken araçtan alınan veriler, gezegenin krater diplerinde buzun var olduğunu gösterdi. Araçta bulunan nötron sayaçları, uzun bir süredir ilgi toplayan parlamaların, gezegende azımsanmayacak düzeyde bulunan buzdan kaynakladığını açıkladı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/michael-faraday/", "text": "Fraday'ın babası Ingiltere'nin kuzeyinden 1791 başında Newington köyüne iş aramak amacıyla gelmiş bir demirci idi. Annesi Faraday'ın zorluklarla dolu çocukluk döneminde ona duygusal yönden büyük destek olmuş, sakin ve akıllı bir köylü kadındı.Babaları çoğu zaman hasta olan ve iş bulmakta zorluk çeken Faraday ve üç kardeşinin çocukluğu yarı aç yarı tok geçti. Aile Sandemancılar adlı küçük bir hıristiyan tarikatının üyesiydi. Faraday yaşamı boyunca bu inançtan güç almış, doğayı algılama ve yorumlamada bu inancın etkisi altında kalmıştır. Faraday çok yetersiz bir eğitim gördü. Bütün eğitimi kilisenin pazar okulu'nda öğrendiği okuma yazma ve biraz hesaptan ibaretti. Küçük yaşta gazete dağıtıcısı olarak çalışmaya başladı. 14 yaşında çiftci çıragı oldu. Ciltlenmek üzere getirilen kitapları okuyarak bilgisini genişletmeye başladı. Encyclopedia Brtanica'nın üçüncü baskısındaki elektrik maddesinden özellikle etkilendi. Eski şişeler ve hurda parçalardan yaptığı basit bir elektrostatik üreteçten yararlanarak deneyler yapmaya başladı. Gene kendi yaptığı zayıf bir Volta pilini kullanarak elektrokimya deneyleri gerçekleştrdi. Londra'daki Kraliyet Enstütüsü'nde Sir Humphrey Davy tarafından verilen kimya konferansları için bir bilet elde etmesi Faraday'ın yaşamında dönüm noktası oldu. Konferanslarda tutduğu notları ciltleyerek iş isteyen bir mektupla birlikte Davy'ye gönderdi. Bir süre sonra laboratuvara yardımcı olarak giren Faraday, kimyayı çağının en büyük deneysel kimyacılarından biri olan Davy'nin yanında öğrenmek fırsatını elde etmiş oldu. 1820'de Faraday, Davy'nin yanından yardımcılık görevinden ayrıldı. Hans Christian Orsted, 1820'de bir telden geçen elektrik akımının tel çevresinde bir magnetik alan oluşturduğunu bulmuştu. Fransız fizikci Andre Marie Ampere tel çevresinde oluşan magnetik kuvvetin dairesel olduğunu gerçektede tel çevresinde bir magnetik silindir oluştuğunu gösterdi. Ve bu buluşun önemini ilk kavrayan Faraday oldu. Soyutlanmış bir magnetik kutup elde edilebilir ve akım taşıyan bir telin yakınına konursa telin çevresinde sürekli olarak bir dönme hareketi yapması gerekecekti. Faraday üstün yeteneği ve deneysel çalışmadaki ustalığıyla bu görüşü doğrulayan bir aygıt yapmayı başardı. Elektrik enerjisini mekanik enerjiye dönüştüren bu aygıt ilk elektrik motoru idi. Faraday bu deneyleri gerçekleştrip sonuçlarını bilim dünyasına sunarken elektriğin farklı biçimlerde ortaya çıkan türlerinin niteliği konusunda kuşkular belirdi. Elektrikli yılan balığının ve öteki elektrikli balıkların saldığı, bir elektrostatik üretecin verdiği bir pilden yada elektromagnetik üreteçten elde edilen elektrik akışkanları birbirinin aynı mıydı? Yoksa bunlar farklı yasalara uyan farklı akışkanlar mıydı? Faraday araştırmalarını derinleştirince iki önemli buluş gerçekleştirdi. Elektriksel kuvvet kimyasal molekülleri, o güne değin sanıldığı gibi uzaktan etkileyerek ayrıştırmıyordu, moleküllerin ayrışması iletken bir sıvı ortamdan akım geçmesiyle ortaya çıkıyordu. Bu akım bir pilin kutuplarından gelsede, yada örneğin havaya boşalıyor olsada böyleydi. Ikinci olarak ayrışan madde miktarı çözeltiden geçen elektrik miktarına dorudan bağımlıydı. Bu bulgular Faraday 'ı yeni bir elektrokimya kuramı oluşturmaya yöneltti. Buna göre elektriksel kuvvet, molekülleri bir gerilme durumuna sokuyordu. 1839'da elektriğe ilişkin yeni ve genel bir kuram geliştirdi. Elektrik madde içinde gerilmeler olmasına yol açar. Bu gerilmeler hızla ortadan kalkabiliyorsa gerilmenin ard arda ve periyodik bir biçimde hızla oluşması bir dalga hareketi gibi madde içinde ilerler. Böyle maddelere iletken adı verilir. Yalıtkanlar ise parçacıklarını yerlerinden koparmak için çok yüksek değerde gerilmeler gerektiren maddelerdir. Sekiz yıl boyunca aralıksız süren deneysel ve kuramsal çalışmaların sonunda 1839'da sağlığı bozulan Faraday bunu izleyen altı yıl boyunca yaratıcı bir etkinlik gösteremedi. Araştırmalarına ancak 1845'te yeniden başlayabildi. 1855'ten sonra Faraday'ın zihinsel gücü azalmaya başladı.Ara sıra deneysel çalışmalar yaptığı oluyordu. Kraliçe Victoria bilime büyük katkılarını göz önüne alarak Faraday'a Hampton Court'ta bir ev bağışladı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/midyeden-esinlenen-super-yapistirici/", "text": "Science dergisinde yer alan bu bilimsel araştırmaya göre, yapılan buluş, elektronik, denizcilik, havacılık veya tıpta, örneğin kontakt lenslerin veya diğer protezlerin yapıştırılması gibi çok geniş bir alanda kullanılabilecek. Araştırmanın başında yer alan Illinois eyaletindeki Northwestern Üniversitesi'nden biyo-medikal mühendisi Phillip Messersmith, bu süper yapıştırıcının teflondan, selüloza, akriliğe kadar 25 madde üzerinde yapılan laboratuvar deneylerinin çok başarılı olduğunu belirterek, Yöntemimiz değişik yüzeyler üzerinde çok iyi sonuç verdi. Şu an kullanılan teknikle yüzeyleri özel materyallerle yapıştırma olanağı sınırlı, mesela cam üzerinde iyi sonuç veren, altın üzerinde vermiyor, ama bizim yöntem böyle değil, daha evrensel dedi. Midyelerin organik ve inorganik materyaller üzerine büyük bir güçle yapışmasını sağlayan süreçten esinlenilerek, yıllar süren araştırmalardan sonra bu tekniğin geliştirildiğini belirten araştırmacı, bu buluşu, midyelere bu olağandışı yapışma yeteneği sağlayan moleküler yapıyı üreten küçük bir molekül olan dopamini ortaya çıkararak yaptıklarını kaydetti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/miknatis/", "text": "Mıknatıs, manyetik kutup özelliğine sahip, demir-nikel-kobalt gibi metalleri çekebilen fiziki madde. Genellikle, U şeklinde bükülmüş bir metal parçasından meydana gelir. Bunun karşılıklı uçları manyetik çekme ve itme kuvvetlerinin merkezidir. İki uca, mıknatısın iki kutbu da denir. - Tabii mıknatıslar: Çekme ve itme kuvveti mıknatısın kendinde mevcuttur. - Suni mıknatıslar: Bu mıknatıslar suni vasıtalarla manyetik özelliği kazanırlar. Ya devamlı veya geçici bir zaman içinde mıknatıs haline gelirler. - Elektromıknatıslar: Ham demir çubuk etrafına sarılmış geçirgen bir sargı dan elektrik akımı geçmesi halinde meydana gelirler. Eski ve kısmen günümüzde de kullanılabilen bir teori olan mıknatısın moleküler teorisine göre; mıknatıs olmayan ama mıknatıs olma hususiyetine sahip olan bir cisimde ve kutuplar bulunur. Cismin içindeki kutuplar cismin mıknatıs olmadan önce molekül halinde ve düzensiz gruplar halindedir. Manyetiklik hususiyeti kazandığı zaman, cismin içindeki moleküller düzene girer. kutuplar ve kutuplar zıt istikamete toplanırlar. Böylece tek bir manyetik alan ve tam bir manyetik kutupluluk elde edilir. Modern elektron teorisi de kısmen aynı noktaları kabul eder ama, yük fikrini bırakır. Domain veya atom gruplarından meydana gelen tanecik fikrine ağırlık verir. Manyetiklik durumunun sebebini atom ve moleküllerin manyetik momentlerine ve dış tatbiki kuvvetle cismin içindeki manyetik kuvvetin paralelleştirilmesine bağlar. Manyetik çekme kuvvetine çok az cevap veren cisimlere Paramanyetik cisimler denir. Mesela hava, oksijen, dökme demir, ferro sülfat, ferrik sülfat ve palladyum böyledir. Boşluktan daha az çekilen cisimlere diamanyetik cisimler denir. Bizmut, antimon, çinko ve cam böyledir. İlmi adı Manyetit'dir. Demiroksittir. Düzgün sekiz yüzlü kristal yapıda, demir cevheridir. İngilizler eskiden mıknatısa derlerdi. Mıknatıs kelimesi Latin menşelidir. Manyes kelimesi daha sonra Manyesia taşı halini aldı. Daha sonra ise, Manyet dediler ki İngilizce mıknatıs demektir. İlk pusulanın keşfi ve kullanılması on ikinci asrın sonlarına doğrudur. Mıknatıs taşı tahta üzerine konur, su dolu bir kaba salınırdı. Kuzey güney hattı böylece bulunmuş olurdu. Yeryüzünün manyetik meridyenine, yani manyetik alana paralel vaziyete koyup, çok şiddetli ve keskin bir darbe indirmek. Bir mıknatısa temas ettirmek veya mıknatısın bir kutbuna sürtmek. Elektro manyetik bir alana, ferro manyetik bir cisim yerleştirerek elektrik akımı geçirmek . Cismi ısıtmak ve soğurken dünyanın manyetik alanı istikametine çevirmek. Aynı tip mıknatıslar, eş kutupları üst üste gelecek şekilde çoğaltılır. Böylece kutup kuvveti arttırılır. Bu mıknatıslar, yalıtılmış ince kabloların ham demire sarılıp, kablolardan akım geçirilmesiyle meydana gelir. Bu sistemin mıknatıslık hususiyeti elektriğe bağlı olduğundan anında elektrik kesip, mıknatıslık hususiyeti ortadan kaldırılabilir. Tersi de olabilir. Mesela talaş nakliyatı, telgraf cihazları, kapı zilleri gibi daha birçok tatbikat sahası olan elektromıknatıslarda kalıcı bir mıknatıslık hususiyeti zaten istenmez."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/millikanin-yag-damlasi-deneyi/", "text": "Millikan 1909 yılının başlarında Chicago Üniversitesinde profesör iken yağ damlası deneyi üzerinde çalıştı ve tekbir elektron üzerindeki yükü ölçtü. 1910 yılında elde ettiği sonuçları bastırdıktan sonra Felix Ehrenhaf tarafından yapılan çelişkili gözlemler iki fizikçi arasında bir tartışma başlattı. 1919 yılında düzeneğini geliştirerek bilimde yeni ufuklar açan çalışmasını bastırdı. Temel yük diye adlandırılan elektronun elektrik yükü temel fiziksel sabitlerden biridir ve bu değerin tam olarak bilinmesi büyük önem taşımaktadır. Millikan deneyde iki elektrot arasında kütleçekim kuvvetine karşı asılı duran yüklü yağ damlacıkları üzerine uygulanan kuvveti ölçtü. Elektrik alan bilindiğinde yağ damlası üzerindeki yük belirlenebilir. Deneyi çok sayıda yağ damlası için tekrarladığında Millikan tekbir elektron üzerindeki yükün 1.592 x 10 19 Coulomb değerinin tam katları şeklinde yorumlanabileceğini gösterdi. Millikan yağ damlası deneyini yaptığı sıralarda atomaltı parçacıklar pek fazla bilinmiyordu. 1897 yılında J.J. Thompson katot ışınları ile yaptığı deneylerde bir hidrojen atomunun kütlesinden yaklaşık 1000 kat daha küçük negatif yüklü tanecikler olduğunu keşfetmişti. Benzer sonuçlar George FitzGerald ve Walter Kaufmann tarafından da bulundu. Işığın pek çok özelliğinin foton sağanağı olarak ele alınmasından ziyade sürekli bir dalga gibi ele alınabilmesine benzer şekilde elektrik ve manyetizma hakkında bilinenlerin çoğu da yükün sürekli bir değişken olduğu fikrine dayanılarak açıklanabiliyordu. Yağ damlası deneyinin önemi hem temel yük biriminin oldukça hassas bir şekilde belirlenmesi hem de yükün kuantumlu olduğunu gerçeğini ortaya koymasıdır. Millikan' ın deney düzeneği bunu oldukça basit ve yalın bir şekilde gösterir. Ayrıca önceleri yükün sürekli bir değişken olduğunu düşünen Thomas Edison' da Millikan' ın yağ damlası deneyinden sonra fikrini değiştirmişti. Tarihçi Gerald Holton' ın 1978 yılında Millikan' ın ikinci kez yaptığı deneyin sonuçlarından bazılarını çıkardığını iddia etmesiyle tartışmalar başlamıştır. Holton' a göre herhangi bir geçerli sebep olmaksızın Millikan deneyinde elde ettiği büyük bir kısım veriyi önemsememiştir. Colorado Üniversitesinde felsefe bilimcisi olan ve daha önceleri yüksek enerji fiziği deneyleri yapan Allan Franklin, bu fikirleri çürütmeyi denedi. Franklin Millikan' ın hesaba katmadığı verilerin e ile gösterilen elektronun elektrik yükünün değerini değiştirmeyeceğini iddia etti. Fakat Millikan' ın e'deki istatistiksel hatayı küçültmek için bazı deneysel verileri çıkardığını kabul etti. Böylece Milikan e' nin değerini % 0.5' den daha küçük bir hatayla hesaplamış oluyordu. Zaten daha büyük bir hata yüzdesinin çıkması fizik dünyasında büyük tartışmalara sebep olabilirdi. 1923 yılında Millikan yaptığı bu deneyle Nobel fizik ödülünü kazandı. Bu deney uygun bir şekilde yapılması zor ve oldukça pahalı olmasına rağmen, halen fizik öğrencileri tarafından tekrarlanmaktadır. Üstteki diyagram Millikan' ın oluşturduğu düzeneğin basitleştirilmiş bir versiyonudur. İki yatay ve birbirine paralel plaka arasına büyük bir potansiyel farkı uygulanarak homojen bir elektrik alan oluşturulur. Yağ damlaları plakalar arasında sürüklenebilir. Voltajı değiştirerek damlalar yükseltilip, düşürülebilir. Plakalar birbirine yalıtkan bir malzemeyle tutturulmuş ve dört adet delik açılmıştır. Bu deliklerin üçüne beyaz ışık kaynağı yerleştirilmiş ve plakalar arasında asılı duran yağ damlaları üzerine odaklanmıştır. Diğer deliğe de düşük güçlü bir mikroskop konmuştur. Yağ damlacıkları ışığı yansıtır ve mikroskoptan bakıldığında karanlıkta parlak noktalar gibi durur. Mikroskopta bir yağ damlasının bir bölmeden diğerine ne kadar zamanda geçtiğini gösteren ve böylece hızı tespit etmemizi sağlayan derecelendirilmiş bir ölçek mevcuttur. Deneyde kullanılan yağ genellikle vakum düzeneklerinde kullanılan tipte bir yağdır. Çünkü bu tip yağlar düşük buhar basıncına sahiptir. Bilinen yağlar ışık kaynağının ısısıyla kolaylıkla buharlaşır, böylece yağ damlalarının kütlesi deney boyunca sabit kalamaz. Bazı yağ damlacıkları pompa tarafından püskürtüldüğünde sürtünme nedeniyle yüklenecektir, fakat iyonlaştırıcı bir radyasyon kaynağı ilave edilerek daha fazla yağ damlacığının yüklenmesi sağlanabilir. Başlangıçta yağ damlaları elektrik alan olmadığı için plakalar arasından düşer. Bu yağ damlaları kısa sürede odacık içindeki hava molekülleri ile sürtünerek terminal bir hıza ulaşır. Daha sonra elektrik alan oluşturulur ve değeri yeteri kadar büyük ise yüklü olan damlacıklardan bazıları yükselmeye başlar. Bunun nedeni yukarı doğru olan FE elektrik kuvvetinin aşağı doğru olan W kuvvetinden daha büyük olmasıdır. Düşmesi muhtemel olan bir yağ damlası seçilir ve diğer tüm damlalar düşene kadar alternatif olarak voltaj kapatılarak alanın ortasında tutulur. Sonra deneye bu tek damla ile devam edilir. Burada v1 düşen damlanın terminal hızıdır . havanın viskozitesi ve r damlanın yarıçapıdır. olacaktır. r hesaplanırsa W ' de kolayca hesaplanabilir. Sahip olduğumuz tecrübeler aptal yerine koyulmamızdan kurtulmayı sağlar. Örneğin Millikan yağ damlacıkları deneyiyle bir elektronun yükünü ölçtü ve bugün tam olarak doğru olmadığını bildiğimiz sonucu verdi. Bulduğu değerin farklı çıkmasının sebebi havanın viskozitesinin değerini yanlış almasıdır. Millikan' dan sonra tarihte elektronun yükünün bulunması ile ilgili yapılan diğer deneylere bakacak olursak çok ilginç şeylerle karşılaşırız. Ölçülen değerlerin zamana bağlı bir grafiğini çizecek olursak, elde edilen değerlerin Millikan' ın bulduğu değerlerden büyük değerler olduğunu ve sonunda belli bir noktada bu değerin aynı kaldığını görürüz. Peki, yeni sayı neden hemen keşfedilememişti? Bilim adamları bundan utanç duymaktadırlar. Çünkü herkes aynı şeyi yapmışt. Onlar Millikan' ınkinden çok büyük yeni bir sayı bulduklarında hata yaptıklarını düşünüyorlardı. Onlar bunu araştırmalı ve nerede hata yapmış olabileceklerini bulmalıydılar. Çünkü onlar Millikan' ın bulduğu değeri bulduklarında sonuçtan şüphe duymuyorlardı. Ve böylece Millikan' dan farklı buldukları sayıları çıkardılar. Bugün bu hilelerden çok şey öğrendik ve artık bu tip kazalara rastlanmıyor. 2006 yılına kadar elemanter yükün değerinin 1.60217653(14)x10 19 Coulomb, olduğu kabul edilmiştir. Burada 14 son iki basamaktaki belirsizliği gösterir. Nobel konuşmasında Millikan temel elektrik yükünün değerini statcoulomb cinsinden 4.774(5) x 10 10 ve Coulomb cinsinden 1.5924(17)x10 19 olarak ölçtüğünü söylemiştir. Aradaki fark yüzde birden daha azdır, fakat Millikan' ın standart hatasından beş kat daha fazladır. Sonuç olarak farkın önemi büyüktür. Millikan' ın yağ damlası deneyi için kullandığı orijinal düzenek. - R.A. Millikan, A new modification of the cloud method of determining the elementary electrical charge and the most probable value of that charge, Phys. Mag. XIX, 6(1910), p. 209 - Ehrenhaft F., Über die Kleinsten Messbaren Elektrizitatsmengen, Phys. Zeit., 10(1910), p. 308 - R.A. Millikan, On the Elementary Electric charge and the Avagadro Constant, Phys. Rev. II, 2(1913), p.109 - Allan Franklin, Millikan's Oil-Drop Experiments,The Chemical Educator, 2(1997), pp.-14 - Richard Feynman. Cargo Cult Science. - NIST Reference on Constants, Units and Uncertainty - Millikan, Robert A.. \"The electron and the light-quant from the experimental point of view\" Stockholm (May 23, 1924). Retrieved on 2006-11-12 - Serway, Raymond A.; Faughn, Jerry S. (2006). Holt: Physics. Holt, Rinehart and Winston. ISBN 0-03-073548-3. - Thornton, Stephen T.; Rex, Andrew (2006). Modern Physics for Scientists and Engineers (3rd ed.). Brooks/Cole. ISBN 0-495-12514-8. - Serway, Raymond A.; Jewett, John W. (2004). Physics for Scientists and Engineers (6th ed.). Brooks/Cole. ISBN 0-534-40842-7. - Karlsson, Magnus, \"Millikan's oildrop experiment\". Simplified Java applet simulation of the experiment. - Thomsen, Marshall, \"Good to the Last Drop\". Millikan Stories as \"Canned\" Pedagogy. Eastern Michigan University. - CSR/TSGC Team, \"Quark search experiment\". The University of Texas at Austin. - The oil-drop experiment appears in a list of Science's 10 Most Beautiful Experiments originally published in the New York Times. - Delpierre, G.R. and B.T. Sewell, \"Millikan's Oil Drop Experiment\". 25 April 2005 - Engeness, T.E., \"The Millikan Oil Drop Experiment\". 25 April 2005 - Millikan R. A. (1913). \"On the elementary electrical charge and the Avogadro constant\". The Physical Review, Series II 2: 109 143. , Paper by Millikan discussing modifications to his original experiment to improve its accuracy. - Millikan Oil Drop Experiment in space. A variation of this experiment has been suggested for the International Space Station. - Millikan's experiment as a Remotely Controlled Laboratory http://en.wikipedia.org/wiki/Oil-drop_experiment\" adresinden çeviren Yrd. Doç. Dr. Jale Yılmazkaya Süngü ."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/millions-of-smiles/", "text": "The Joomla! team has millions of good reasons to be smiling about the Joomla! 1.5. In its current incarnation, it's had millions of downloads, taking it to an unprecedented level of popularity. The new code base is almost an entire re-factor of the old code base. The user experience is still extremely slick but for developers the API is a dream. A proper framework for real PHP architects seeking the best of the best. If you're a former Mambo User or a 1.0 series Joomla! User, 1.5 is the future of CMSs for a number of reasons. It's more powerful, more flexible, more secure, and intuitive. Our developers and interface designers have worked countless hours to make this the most exciting release in the content management system sphere. Go on ... get your FREE copy of Joomla! today and spread the word about this benchmark project."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/misirda-devasa-bir-krater-bulundu/", "text": "Mısır'ın batısındaki Sahra Çölü'nde, milyonlarca yıl önce meteor çarpması sonucu oluşan devasa bir krater bulundu. Uydu görüntülerini inceleyen uzamanlar tarafından bulunan krater, 31 kilometre çapıyla, Sahra Çölü'nde bulunan en geniş krater oldu. Uzmanlar kraterin bugüne kadar bulunamamasını büyük boyutlarına bağlıyor. Boston Üniversitesi ekibinin bulduğu krater, bölgede daha önce bulunan en büyük meteor çarpmasının iki katı etkiyle ortaya çıkmış ve Arizona'daki kraterin 25 katı büyüklüğünde. Araştırmacılar, kraterin yaklaşık olarak 1.2 kilometre büyüklüğünde bir meteor tarafından oluşturulduğunu ve yüzlerce kilometre çevredeki her şeyi yok etmiş olabileceğini söylüyor. Örnek vermek gerekirse, 65 milyon yıl önce dinozorların yeryüzünden silinmesiyle sonuçlanan çarpışmayla ortaya çıkan Meksika'daki Chicxulub kraterinin genişliği 160 ile 240 kilometre arasında değişiyor. Araştırmayı yapan uzmanlardan Faruk El Baz kratere, yer aldığı bölgenin adından da esinlenerek Arapçada büyük anlamına gelen Kebira ismini verdi. Kebira'nın her kraterde olduğu gibi iki büyük halkası var, ancak yıllar boyunca su ve rüzgarın etkisiyle silindiği halkaların için eğitimli olmayan bir göz tarafından görülmesi neredeyse imkansız. Meteorun dünyaya ne zaman çarptığı ve kraterin ne zaman oluştuğu henüz bilinmiyor, ancak El Baz, \"doğudan batıya doğru akan iki antik nehrin kalıntılarını barındıryor\" diyor. Kebira'yı yaratan çarpma, güneybatı Mısır'daki Büyük Kum Denizi'nin devasa kumulları arasında bulunan ve sarı-yeşil silikat parçalarından oluşan büyük bir alan ortaya çıkarmış."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/mit-arastirmacilari-kucuk-catlaklarin-buyuk-etkilerinin-farkina-vardi/", "text": "MIT araştırmacıları tarafından atomdan atoma mikro boyutlardaki çatakların oluşumu ve yayılımıyla ilgili olarak hazırlanan simülasyon, uçak, dünya üzerinde oluşan depremler ve birçok maddelerin nasıl problemler çıkardığını açıklamaya yardımcı olabilir. Eski deneylerde çatlaklar yavaş, düzgünlük ve bir aynanın yüzeyi gibi pürüzsüz bir şekilde başlıyor, hız kazanıyor ve belli bir noktaya ulaştığındaysa kontrolünü kaybetmiş bir yılan gibi kendi etrafında dönmeye başlar, sürekli artan pürüzler oluşur ve sonuçta karmakarışık dallanmalar meydana geldiği gözlenmiş. İlginç olarak bu fenomen bir çok kırılgan yüzey üzerinde gözlenmiş mesela cam, seramik, polimer ve yarı iletkenler üzerinde. Fakat hiç kimse bu olayın arkasında yatan fiziğin tam olarak farkına varamamış. Eskiden Almanya Stuttgart ta metal araştırmacıları olarak Max Planck Enstitüsünde çalışan Buehler ve Huajian Gao, şimdi Brown üniversitesinde sıra dışı durumlar altında bulunan metallerin işlevlerinin incelemek için atomların hareketlerini simüle ettiler. Bu yeni çalışma çok sert metallerdeki yayılan çatlakların oluşturacağı şekillenmelerin kontrol altına alınabileceğini gösteriyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/mitden-online-fizik-dersi-ogretmen-ve-ogrencilere-yonelik-ucretsiz-online-ders/", "text": "MIT tarafından edX.org paltformunda sunulan ders, 29 Mayıs'da başlayacak olup hemen şimdi https://www.edx.org/course/mitx/mitx-8-mrevx-mechanics-review-1780#.U2hWnMbHzNH adresinden ücretsiz olarak kayıt olabilirsiniz. Dersi başarılı şekilde tamamlarsanız sertifika sahibi olacaksınız. Mekanik konusundaki kavramsal anlamalarını ve problem çözme becerilerini geliştirmek isteyen mekanik ile ilgili biraz ön bilgiye sahip kişilere yönelik Massachusetts Teknoloji Enstitüsü tarafından sunulan bir ders olan Newton Mekaniğine Giriş dersine ücretsiz kayıtlar başlamıştır. MIT Profesörü David Pritchard ve onun eğitim araştırma grubu tarafından tasarlanan bu derste problem çözme becerilerini geliştirmeye olanak sağlayacak yeni bir yöntem kullanılmaktadır. 29 Mayıs ile 24 Ağustos 2014 arasında yürütülecek olan dersin ilk kısa sınavı 22 Haziran 2014 tarihinde yapılacaktır. Dersi başarılı şekilde tamamlayan kişiler edX sertifikası almaya hak kazanacaktır. MIT-Harvard tarafından kurulan edx.org platformunda bu yaz yürütülecek olan Mekanik dersi, Newton Mekaniği konularındaki kavramalarını ve problem çözme becerilerini geliştirmek isteyen ve meydan okuyucu problemler üzerinde çalışmaktan hoşlanan kişilere yöneliktir. Öğrencilere olduğu kadar bu alanda çalışan öğretmenlere yönelik de özel içeriklere sahip olan bu ders hem öğrenci hem de kendini geliştirmek isteyen öğretmenlere yönelik oldukça iyi bir fırsat. Dersi tüm sınavlarına katılıp başarıyla tamamladıktan sonra sertifika alabileceğiniz gibi dilerseniz sınavlara katılmadan sadece ders içeriğini takip edebilirsiniz. Öğrencilerin uzmanlık ve genel problem çözme becerilerine yönelik özel bir pedagojik yaklaşım ile tasarlanan bu derste geleneksel derslere göre daha fazla kavramsal öğrenme üzerinde durulmaktadır. 8.MReVx kodlu bu mekanik dersinde video, simülasyon, ve sorularla desteklenmiş haftalık modüller yer almaktadır. Her bir modül üç düzeyde ödev ve haftalık kısa sınavlar içermektedir. Bu modüllere ve problemlere yönelik, katılımcıların birbirilerinin bilgilerinden faydalanabilecekleri tartışma forumları da yer almaktadır. Bu ders MIT-Harvard platformu olan edx.org tarafından sunulmaktadır. Kayıtlar başlamıştır. Ders 29 Mayıs'ta başlayacaktır ancak öğrenciler daha sonra da kayıt olup 22 Haziran'da yapılacak olan ilk sınava girebilirler. Ders materyalleri, erken bitirmek ve tatile gitmek isteyenler için en az 3 hafta öncesinden yayınlanacaktır. Yepyeni bir pedagojik yaklaşımla tasarlanan bu dersi, arkadaşlarınız ve ilgileneceğini düşündüğünüz öğretmen ve öğrencilerle paylaşabilirsiniz. Hemen şimdi buraya tıklayarak derse kaydınızı ücretsiz bir şekilde yapabilirsiniz. Dersle ilgili detaylı bilgileri içeren İngilizce dokümana buraya tıklayarak erişebilirsiniz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/moduler-matematik-ve-dijital-elektronik/", "text": "İnsanoğlunun bütün çalışmaları içerisinde yer almaya başlaması ilk çağlardan beri süregelmiş olan matematik bilimi, bütün bilim dallarında önemli bir yere sahip olması nedeni ile en fazla araştırılan ve bilimin simgesi diyebileceğimiz bir daldır. En basit simgeler bölümünden tutunda, en karmaşık hesap çalışmalarına kadar bütün matematik ifadeleri çalışmaları, binlerce yıllık araştırmalar sonucu ortaya konulmuştur. Bizim günümüzde kullandığımız toplama ifadesinden tutun da integral hesaplarına varıncaya kadar bütün matematiksel ifadeler büyük araştırmalar ve çalışmalar sonucu ortaya konulmuştur. Beşyüz yıl önce ifade edilemeyen integral hesaplarının aslında günlük yaşamda somut olaylarda yer aldığını güzel örneklemeler içerisinde görmekteyiz. Belki yüzlerce yıllık geçmişi olan toplama ifadesi ise daha önceki dönemler içerisinde yine somut düzeyde ele alınmıştır. Bu ifadeleri bende somut örnekler ile açıklamak isterim... Binlerce yıl önce olmayan ve soyut düzeyde kullanılamayan matematik, bir çobanın koyun sürüsünde bulunan koyunların ifade edilmesinde kullanılmıştır. Hakeza, yüzlerce yıl önce olmayan integral ifadesi de Mimar Sinan'ın yapmış olduğu ve bütün Dünya'nın hayranlıkla incelediği eserlerinde somut düzeyde kullanılmıştır. İleri düzeyde matematik bilgisi bizlere bazı terimleri de bilmemizi gerektirmiştir. Bu ifadelerden birisi ise, modüler matematik ifadesi ile ifade edilen ve öğrencilerin korkulu rüyası sayılabilen bir incelikler hesabına götürmektedir. Nedir modüler matematik? Ben bu soruyu basit örneklemeler ile açıklamaya çalışacağım... Modüler matematik düzleminde, modüler 4 olarak bir sayıyı bulmamız isteniyor. Yani mod 4'e göre bir sayı bulunmak isteniyor. Bu sayı 21 olsun. Bu sayının mod 4 ifadesindeki karşılığı 1'dir. Biz 21 sayısını 4'e böldüğümüz taktirde, bölmenin kalan kısmındaki sayı 1'dir ve biz 21 sayısı denktir 1'e deriz. Bu sayı 21 değilde 34 olsun... Bu taktirde 34 sayısını 4'e böldüğümüzde, bölmenin kalan kısmındaki sayı 2'dir ve biz bunu ifade ederken modüler matematik 4'e göre 34 sayısı denktir 2'ye deriz. Denktir, eşit değildir. Bu asla akıldan çıkarılmamalıdır. Bu duruma göre anlaşılan olay ise modüler matematik 4 ifadesine göre hiçbir zaman denklik 4 sayısını ya da daha üstünü göstermeyecektir. Çünkü kalan sayısı hiçbir zaman 4 ifadesini yada daha üstünü vermeyecektir. Matematik ifadesinin bolca yer bulduğu ve geniş bir bütünler zincirini oluşturan elektronik teknik biliminin içerisinde bir dal olan dijital elektronik buna benzer ifade şekillerinden birisi olan sayılar sistemini kullanır. Bunlardan en önemlisi ise 0 ve 1 teknolojisi olarak ifade edilen ve bir çok lojistik entegrenin yapısına girmesi ile beraber bilgisayarların ve elektronik sistemlerin yapısında yer edinen binominal sayı sistemleridir. Bu sayı sistemleri ile ifade edilen 0 gerilimin olmadığını ve 1 ise gerilimin olduğunu belirtmektedir. Bu ifade tarzı ise neredeyse bütün bilgisayar sistemleri içerisinde yer almıştır. Bu binominal sistemler bütünü modüler matematik örneğine benzer bir sayı dizilişidir. Ama burada kullanılan modüler ifade 2'dir. Yani binominal ifadesi 2'li sayı dizesi manasına gelmektedir. Yukarıdaki örnekte modüler 4 ifadesini kullandık ve 34 sayısının 2 sayısına denk olduğunu ifade ettik; ancak binominal sayı ifadesinde bir denklik değil, eşitlik bulunmaya çalışılmaktadır. Yani 34 sayının binominal ifadedeki karşılığı bulunmak istense, 34 sayısı 2 sayısına bölünür ve en alttaki kalan sayıdan itibaren bütün kalanlar ifadede yer eder. 34 sayısını 2 ye böldüğümüzde 17 sayısı çıkar ve kalan 0'dır. 17 sayısı tekrar 2 sayısına bölünür ve kalan 1 dir. Bu şekilde bölme işlemleri devam eder ve netice itibari ile de 34 sayısı binominal sayı sistemine göre karşılığı 10010 ifadesi çıkar. Ama bu ifade mod 4 ifadesinde olduğu gibi denk değil, eşittir. Yani binominal sayı sistemine göre 34 sayısı eşittir 10010 ifadesi deriz; ama 34 sayısı mod 4 sayısına göre eşit değil denktir 2 sayısına ifadesi yer etmektedir. Bu sayı sistemine vereceğim örnek ise cmos entegreler grubu içerisinde yer alan ve bünyesinde 4 ünitenin yer aldığı 4011 entegresidir. Bir nand gate entegresi olan bu entegrede bir üniteyi ele alır ve girişlerine A ve B, çıkışına ise C adını verirsek; A ve B girişlerinin birisine gerilim uygulanırsa diğerine uygulanmazsa C çıkışında gerilimin olduğunu görürüz; hakeza A ve B girişlerine gerilim uygulanmazsa o zamanda C çıkışında gerilimin olduğunu görürüz. C çıkışında gerilimin olmaması sadece girişler olan A ve B'ye aynı anda gerilimin uygulandığı durumlarda geçerlidir. Yine cmos entegreler grubu içerisinde yer alan ve bir nor gate olan 4001 entegresinde ise durum farklıdır... Bu entegre tiplemesinde de 4 ünite yer almakta,ancak çalışma sistemi farklı olmaktadır. Ünitelerden birisini ele alırsak;iki girişe aynı anda veya birisine bile gerilim uygulandığında çıkışta gerilimin olmadığını görürüz. Gerilimi çıkışta istiyorsak her iki girişten de gerilimi kesmeli,yani 0 durumuna getirmeliyiz. NOT-1: Bu yazımı canım oğlum Ali Buğra ŞAHİN' e ithaf ediyorum. NOT-2:Bu yazımı yazarken bana ait olan nand ve nor gate adlı makaleden alıntı yaptım."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/mozart-picasso-einstein-dahilerin-sirlari-ne/", "text": "rnrnrnrnMozart, Picasso, Einstein, Darwin, gibi dünyayı etkilemiş olan dahiler, nasıl daha farklı düşünebiliyor? Sırları nedir? Yaratıcılıkta, genetik yapıdan sezgiye kadar bir dizi etken rol oynuyor. rnrnCalışkan, başarılı öğrencilerin aksine, dahilerin aklında fikirlerin birdenbire, ani bir şimşek çakması şeklinde ortaya çıktığı bilinir. Arşimed banyoya girdiğinde, Newton kafasına elma düştüğünde, Einstein parlak bir ışını gördüğünde, Mozart ise yemek sonrası gezintileri sırasında adeta birdenbire esinlenerek buluş ve yapıtlarını ortaya koydu. Günümüzde bilim dünyası, teknolojinin de sunduğu olanaklarla dahilerin beyinlerinde neler olup bittiğini anlamaya çalışıyor.rnrnFransa'da Ulusal Bilimsel Araştırmalar Merkezi'nden Nathalie Tzourio Ğ Mazoyer ve Louvain Üniversitesi'nde, bilişsel nöropsikoloji biriminden Mauro Pesanti, en karmaşık matematik hesaplamalarını kafasından yapabilen Alman genci Rüdiger Gramm'ın beynini ve aynı zamanda ona yaşıt olan altı deneğin beyinlerini inceledi. rnrnDeney sırasında hem Alman gencin hem de diğerlerinin hesap makinesi kullanmadan, bazı matematik hesapları yapmaları istenerek, kamera görüntüsüyle beyinlerindeki faaliyetler izlendi. rnrnEpizodik bellekrnrnBu karşılaştırmada, Alman gencinin beyniyle diğer deneklerin beyinlerinde harekete geçen bölgeler arasında önemli farklılıklar olduğu gözlendi. Deney sonunda beyinde, uzun süreli bellekte etkin olan beş bölge gözlendi. rnrnBuna göre, altı deneğin beyninde, en çok on veriyi içerebilen sınırlı bir bellek ortaya çıkarken, Alman gencinin çok daha fazla miktardaki veriyi aklında tutabildiği gözlendi. Araştırmacılar bu durumu, bilgisayarların hard Ğ diskiyle karşılaştırılabileceğini kaydettiler.rnrnBu deneyde elde edilen sonuçlar, Mauro Pesanti'nin birkaç ay önce yayınladığı Mathematical Cognition adlı çalışmasındaki verileri de doğruluyor. Pesanti burada, psikolojik bir araştırmadan yola çıkarak, Alman gencinin uzun matematik hesaplamalarını doğrudan belleğinde tutabildiğini gösteriyordu. rnrnEpizodik olarak adlandırılan bu tür belleğin, kişinin bireysel deneyimleriyle yakından bağlantılı bir özellik taşıdığı gözlendi. rnrnBeyinde egzersiz etkenirnrnBu deneyler, uzun süreli bir egzersizin belli bir konuda beyinde harekete geçen bölgeleri değiştirebileceğini gösterdi. Buna göre, bir mantık problemini çözmeleri istenen deneklerden yüzde 90'ının algılama hatası yaptıkları gözlendi. rnrnBu gruba daha sonra bu yanlışı düzeltmelerini öngören bir egzersiz programı uygulandı. Sonuçta kamera görüntüleri, daha önceki problemleri yanlış yanıtlayanların yüzde 90'ının, bu kez farklı beyin bölgelerini etkinleştirerek doğru yanıt verebildiklerini ortaya koydu. Bu veriler kişinin, yoğun bir egzersiz programının ardından, sadece bilişsel stratejilerini değil beynin faaliyetlerini de kökten değiştirebildiğini gösterdi. rnrnTüm bu deneylerden elde edilen sonuçlar da bilinen tüm dahilerin, zamanının tümünü belli bir konuya ayırıp böylece farklı yetenekler ortaya koyabilen, başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen manyaklar olup olmadığı sorusunu gündeme getiriyor.rnrnTelafi mekanizması mı?rnrnGerçekten de, biraz kaba bir tabirle Ebelek bilim adamları görüşü bu deneylerden elde edilen verilerle örtüşüyor. Bu kişiler, müzik, matematik, resim v.b. alanda olağanüstü bir yetenek sergilerken, diğer konularda vasat bir zeka düzeyine ulaşabiliyorlar. rnrnHatta tek bir konuya odaklanmak bir organın yetersizliği sonucu dış dünyayla ilişkilerini geliştirememekten de kaynaklanabiliyor. Buradan yola çıkarak, dünyada iz bırakmış kişilerin dehaları bazı kapasitelerindeki eksiklikleri gidermeye yönelik bir telafi mekanizması şeklinde açıklanabilir mi? rnrnNitekim Einstein'ın çok geç konuşmaya başladığı, hatta olgun yaşta bile düşüncelerini sözcüklerle ifade etmede zorlandığı bilinen bir gerçek.rnrnEntelektüel kapasiternrnCollege de France'dan nörobiyolog Jean Ğ Pol Tassin, entelektüel kapasitenin gelişmesinde psikolojik ve çevresel faktörleri inkar etmemekle beraber, zekanın oluşumunda genetik yapının belirlediği organik özelliklerin altını çiziyor. Tassin zekanın işleyişinde iki farklı yöntemin rol oynadığına dikkat çekip bunları örneksemeli ve bilişsel olarak açıklıyor. rnrnÖrneksemeli yöntemde bilgi Ğörneğin, bir yüzĞ, kişinin farkına varamayacağı kadar son derece hızlı bir şekilde işleniyor. Bilişsel yöntemde ise tam tersine, bilgi kalıcı olup bilinçli bir şekle bürünüyor. Bilişsel yöntem prefrontal korteksten kaynaklanıp bu bölgenin olgunlaşmasıyla gelişiyor. rnrnBazı kişiler de organik kapasiteleri daha elverişli olduğu için bilişsel yöntemlerle öğrendikleri bilgileri diğerlerine göre daha uzun süre akıllarında tutabiliyorlar. rnrnZeka aynı zamanda yavaş ve bilinçli bilişsel yöntemden örneksemeli yönteme ya da tersine bir geçişi de kapsıyor. Nitekim Alman gencinin kendisine verilen matematik hesaplarını kafasından hemen yapması, diğerlerinin ise bilişsel yöntemle uzun uzun düşünmesi buradan kaynaklanıyor. Bu örneksemeli yöntemdeki gelişme de uzun süreli bilişsel çalışma sonucu sağlanabiliyor. rnrnMANİKDEPRESİF PSİKOZDAN ANFETAMİNLERErnrnSchumann, Van Gogh, Virginia Woolf, Edgar Poe, Gustav Mahler, Alexandre Dumas, Hemingway, Paul Gauguin..... Bu ünlülerin hepsinin dehaları dışında ortak noktaları manikdepresif psikoz hastalığına sahip olmalarıydı. Bu hastalık çok büyük heyecanlar ve aşırı ruhsal çöküntü dönemlerini içerir. Sıradan insanlarda yüzde 1 oranında görülen bu hastalık, sanatçılarda oldukça yüksek bir oran olan yüzde 10'lara varabilir. rnrnManyaklık evresinde kişiler kendilerini mutlu hissedip, yoğun bir entelektüel aktivite sergileyebiliyor. Bu süreçte büyük miktarda noradrenalin salgılanmasına tanık olunur. rnrnSağlıklı bir kişide manyaklık evresine eşdeğer bir evre yapay yollardan, anfetamin aşılanarak da yaratılabilir. Böylece bilişsel kapasiteleri iyileştiren noradrenalin salgısı sağlanır. Ancak bu yoğun uyarı sürecinin ardından nöronlar hemen hemen etkisizleşir ve kişinin entelektüel faaliyetlerinin neredeyse tamamen durduğu depresyon süreci ortaya çıkar. Ayrıca anfetaminin etkisi altında bilişsel kapasitenin iyileşmesi yapay bir durumdur. rnrnNitekim, Alman gencinin matematikteki, Chopin'in müzikteki dehası da buradan kaynaklanıyor. Bu nedenle de doğuştan gelen ya da sonradan edinilen yetenekler arasında ayrım yapmak zorlaşıyor.rnrnFikirlerin çakmasırnrnGünümüzde kişinin yaratıcılığını fiziksel olarak ölçmek mümkün olmasa da dahilerin deneyimleri bilim adamlarına bu konuda önemli ipuçları sağlıyor. Nitekim Einstein ve Poincare, yaratıcılık süreçlerini anlatan pek çok metni kaleme aldılar. Her ikisi de her şeyden önce yaratıcılığın ani bir şimşek çakması şeklinde ortaya çıktığına vurgu yaptı. Dehanın bilinçli ve uzun bir çözümleme sürecinden çok, her tür mantık ve rasyonalizmden uzak, ani bir bilişsel atak ve aydınlanma anının ürünü olduğunu dikkat çekildi. rnrnPoincare de yaratma sürecini dört ayrı evrede tanımlıyor; bunlar rnrn-sindirme, rnrn-hazırlık dönemi, rnrn-aydınlanma ve rnrn-açıklama şeklinde sıralanıyor. rnrnSindirme, kişinin bilinçli olarak sorunu özümseyeceği dönemi kapsıyor. Daha sonra ise, önceden edinilmiş olan veriler bilinçsiz bir şekilde ilerlerken kişinin bunları ele aldığı evre geliyor. Üçüncü aşama olan aydınlanma süreci ise çözüm aniden, beklenmedik bir anda ortaya çıktığı için en çarpıcı evre olarak tanımlanıyor. rnrnSon evre olan açıklama doğrulama ise, belli bir mantık çerçevesinde fikirlerin birbirlerine eklemlenmesiyle aydınlanma evresindeki içeriğin rasyonel terimlerle ortaya konulmasını sağlıyor.rnrnBilinç yeterli mi?rnhttp://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=3880192&tarih=2006-02-04rnScienve et Vie dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, tüm bu süreç de, ani çözümleme olarak tanımlanan olgunun gerçekte, bilginin uzun süreli bilinçsiz işlenmesinin ürünü olduğunu gösteriyor.rnrnYaratıcılık sürecinde sezgiyi de bilimsel olarak tanımlamak gerekiyor. Nörobilim uzmanı Claire Petitmengin L'Experience intuitive adlı yapıtında, bazı sorunların çözümünde bilinçsiz, bilişsel mekanizmaların rasyonel, bilinçli düşünceden çok daha etkili olduğunu belirtiyor. rnrnBilinçli düşünce daha çok önceden belirlenmiş, bir dizi algoritma uygulaması gerektiğinde etkili olabiliyor. Örneğin, bir dizi rakamın olduğu sayılarla uzun bir toplama işlemi gerçekleştirebilmek için bu unsurdan yararlanılıyor. rnrnAncak yaratmak gerektiğinde salt bilinç yeterli olmuyor. Anglo Ğ Saksonlar, belli bir mantık zinciri çerçevesinde çözümlenemeyecek, düşüncelerde süreklilik gerektirmeyen sorunları insight problems olarak adlandırıyorlar. Saf mantık ve kesin kurallar gerektirmeyen bilinçsiz düşünce bu süreksizliğe olanak tanıyor. rnrnDarwin'in dehasırnrnDarwin Arşimed'den farklı olarak ani bir şimşek çakması sonucu değil fikirlerinin uzun bir olgunlaşma sürecini tamamlamasının ardından doğal seleksiyon teorisini açıkladı. 1831Ğ1836 yılları arasında Beagle gemisiyle Galapagas adalarına giden Darwin, kendi selefleri Lamarck ve dedesi Erasmus, özellikle de İngiliz ekonomist Malthusun toplulukların çoğalmasıyla ilgili görüşlerini de katarak yeni türleri inceledi. Sonunda, 1859 yılında insanın kendi türüne bakış açısını kesin olarak değiştirecek teorisini ortaya koydu.rnrnArşimed'in EvrekasırnrnArşimed, ağzına kadar suyla dolu hamamında nesneleri batırırırken aniden kafasında bir şimşek çakar: Batırılan cisimler yukarıya doğru yönelen ve hamamdan taşan suyun ağırlığına eşdeğer dikey bir kuvvete maruz kalmaktadır. Arşimed o andan itibaren buluşunu duyurmak için hamamından fırlayıp çırılçıplak ve ıslak bir şekilde Sirakuza'nın sokaklarında koşmaya başlar. Bu hikayenin doğru olup olmadığını kimse bilmese de Arşimed'in çığlığı yeni buluşların peşinde koşan araştırmacıların kulaklarında çınlamaya devam ediyor.rnrnDAHİLERİN DEHAYLA İLGİLİ SÖZLERİrnrnThomas Edison:rnrnDeha yüzde 1 esinlenme, yüzde 99 ise terlemeden ibarettir.rnrnGoethe:rnrnKişinin bilmediği ya da hiçbir şekilde fikrinin olmadığı düşünceler gece kafasının labirentlerinde dolaşır.rnrnPoincare:rnrnMantığımızla kanıtlar, içgüdülerimizle yaratırız. Geometri ya da herhangi bir başka bilim için salt mantıktan daha fazla şeyler de gerekir. İçgüdü dışında da bunu tanımlayabilecek başka bir sözcük yok."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/mukemmel-bir-sesin-sirri-matematikte-gizli/", "text": "Araştırmacılar, mükemmel bir sesin sırrını bulmak için matematiksel bir yöntem üzerinde çalışmalar yaptı. Bu çalışmalar sonucunda mükemmel bir sesin, ünlü oyuncu Dame Judi Dench'in unsurlarını taşıması gerekiyor. Post Office Telecoms'un desteğinde yapılan araştırmada, insanlardan 50 sesi değerlendirmeleri istendi ve daha sonra bu sonuçlar incelendi. Araştırmanın sonucunda, en iyi kadın sesi, BBC sunucularından Mariella Frostrup, İngiliz oyuncular Dame Judi Dench ve Honor Blackman'ın karışımı olduğu ortaya konuldu. En iyi erkek sesinin de İngiliz aktör Alan Rickman ve Jeremy İrons'dan oluştuğu öne sürüldü. Araştırma Sheffield Üniversitesinden dil bilimci Andrew Linn ve ses mühendisi Shannon Harris tarafından yapıldı. İkili, ses, hız, frekans, dakikadaki kelime sayısı ve tonlama kombinasyonuna dayalı bir formül üzerine bu çalışmalarını yaptı. İki araştırmacı, ideal sesin, ağızdan dakikada 164 kelimeden fazlasının çıkmaması ve cümleler arasında 0.48 saniye ara verilmesi olduğu sonucuna vardı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/murat-sahin-ile-kasigalar-uzerine/", "text": "Okyanuslar üzerinde oluşurlar. Belirli yollar izleyerek karaların üzerine de sokulurlar. Sarmal hava hareketleri halinde olduklarından, genellikle hortumlara da sebep olurlar. Bu tür oluşumlar oldukça yıkıcı etkiye sahiptir. Kasırgalar Asya'nın güney kıyılarında ve Avustralya'nın Büyük Okyanus kıyılarında Tayfun , Meksika Körfezi kıyılarında Hurricane adı verilir. Fırtına sistemlerinin en hızlı gelişen ve en yıkıcı olanı tropikal-ekvatoral kuşakta, okyanus ve deniz yüzeyi üzerinde oluşan tropikal fırtınalardır. Bu enlemlerde özellikle gelişimleri için gerekli olan nem ve sıcaklık desteğini alırlar. 2- Tropikal Depresyon Dönemi : Rüzgar saatte 37-62 km'ye ulaşır. 3- Tropikal Fırtına Dönemi: Basınç değerlerinin oldukça düşmesi ve sıkışan izobar eğrilerinin oluşturduğu basınç gradyanı ile rüzgar hızı 63-119 km/s'e ulaşır. 4- Kasırga Aşaması: Sistemin en kuvvetli olduğu aşamadır. Rüzgar hızı en az 120 km/s olur. Sıcaklık ve nem en önemli faktördür. Deniz ve okyanus yüzey sıcaklığının 27-30 C arasında oldugu ekvatora yakın okyanus alanlarında termik-konveksiyonel alçak basınç merkezleri oluşur. . Kasırga sisteminin enerjisi: termik alçak basınç merkezlerinde aşırı nemli havanın yükselmesi ve atmosferin üst seviyelerinde hızla yoğunlaşması neticesinde açığa çıkan gizli ısı sonucu oluşur. Ülkemizin bulunduğu orta enlem kuşağında kasırga tipi oluşumlar görülmemekle birlikte bu kuşakta daha ziyade orta enlem siklonlarının oluşturduğu fırtınalar görülür. Okyanus üzerinde oluşan kasırgaların en fazla etkili olduğu alanlar; ABD'nin okyanusa açık olan her iki bölgesi, Karayipler, Meksika Körfezi, Filipinler, Avustralya, Bengal Körfezi, Japonya ve Çin'dir. ABD en fazla yıkıcı kasırgaların yaşandığı ülkelerin başında gelir. 1900yılından günümüze kadar, bu tür kasırgalar ülkenin özellikle Atlantik Okyanusuna bakan kıyı kesiminde yıkıcı hasar ve ciddi can kayıplarına neden olmuştur. Bu yıkıcı ve can kayıplarına neden olan kasırgalara örnek vermek gerekirse; ABD'de 1900 Eylül ayında Teksas'ta meydana gelen Galveston Kasırgasında 8000 kişi yaşamını yitirmiştir. 1989 yılında Hugo Kasırgası'nın ABD'ye vermiş olduğu zarar 7 milyar $ ve neden olduğu can kaybı 21 kişidir. 1992 yılında Florida'da etkili olan Andrew Kasırgasında, 30milyar $ hasar olmuş ve 53 kişi yaşamını yitirmiştir. 2004 yılında Charlie Kasırgası yine Atlantik Okyanusu üzerinde Florida'nın güneydoğusuna hareket ederek Florida üzerinde yıkıcı bir etki yaptıktan sonra kuzeye doğru çekilmiştir. Genel olarak Kasırgalar deniz yüzeylerinden kara alanlarına hareket ettiklerinde hem zayıflar hem de etkileri azalır. Kasırga ve tropik fırtınalara kolay ayırt edilebilmesi, akılda kalıcı olması amacıyla kısa isimler verilmesi tercih edilmektedir. Öncelikle bayan isimleri ve daha çok tarihsel kimliği olan isimler verilirken, daha sonra gelen tepkiler sonucu kasırgalara erkek isimleri de verilmeye başlanmıştır. Günümüzde kasırgalar oluşmadan önce isimleri belirlenmektedir. İnsan yaşamı gibi kasırgalar da doğar büyür ve ölürler. Fazlaca zarar veren kasırga isimleri bir daha kullanılmamak üzere istatistiklerde yerini alır. Amerikan Ulusal Kasırga Merkezi'nin 1953'ten beri her yıl hazırladığı resmi kasırga listesine göre, Rita'dan sonra bölgeyi etkilemesi beklenen kasırga ve tropik fırtınalara sırasıyla Stan, Tammy, Vince ve Wilma isimleri verilecektir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nano-parcacikla-kursun-gecirmez-yelek/", "text": "Fransız ve Amerikalı araştırmacılar, 'nano' parçacık kullanarak askerler için kurşun geçirmez çok hafif yelekler üretmeye çalışıyor. Sciencecentral News dergisinin internet sitesindeki habere göre, Amerikan ordusu silis nano parçacıklarıyla polimer karışımı sıvı yelek yapmaya çabalıyor. Bir çeşit jel kıvamındaki madde, darbe alması halinde anında sertleşiyor ve darbeyi emiyor. Habere göre, bu \"sıvı zırh\", kurşun geçirmez yeleklerin örtmediği kol ve bacakları da koruyacak. Bu yeni teknolojik ürünün çok yakında ortaya çıkması ve askeriye dışında da geniş bir kullanım alanı bulması bekleniyor. Örneğin; motosiklet sürücülerinin bu tür yelekle daha güvende olabileceği belirtiliyor. Fransa'da da, NS3E laboratuvarında görevli uzmanlar, karbonfiber esaslı nano parçacıklardan doku oluşturma konusunda çalışıyor. Doku darbeyi emebilecek. Bugün kullanılmakta olan kurşun geçirmez yelekler 5 ile 35 kilo ağırlığında."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nanoteknoloji-potansiyeli-tanitildi/", "text": "Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu TÜBİTAK, Avrupalı araştırmacılara, Türkiye'nin nanoteknoloji potansiyelini tanıttı. Kamu-özel sektör ortaklığındaki TURBO'nın Brüksel ofisindeki tanıtımda açılış konuşması yapan AB Komisyonu Nanoteknolojiler Dairesi Başkanı Renzo Tomellini, toplam 50.5 milyar euroluk 7'nci Çerçeve Programı'nda nanobilimler, nanoteknoloji ve farklı üretim tekniklerine 3.5 milyar euro ayrıldığını hatırlattı. Tomellini, 2014 yılına kadar yürürlükte kalacak 7'nci Çerçeve Programıyla bilgi ekonomisine dönüşüme yönelik projeleri destekleyeceklerini belirterek, \"Harika fikirleriniz olabilir. Fakat zayıf yönetimle hiçbir işe yaramaz. Başarılı bir projede her araştırmanın, sonucun olumsuz çıkması durumunda izlenecek alternatifleri hazırlanmalıdır. Bizden destek alabilmeniz için yapacağınız araştırmayla ilgili mantıksal çerçevenin iyi hazırlanması gereklidir\" dedi. Tomellini, nanoteknoloji alanında ABD'li araştırmacılarla işbirliği yapılmasını önerdi. Türkiye'den ODTÜ, Bilkent, Hacettepe Üniversitesi, TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi, DYO ve TOFAŞ'ın temsil edildiği tanıtıma çok sayıda Avrupalı araştırmacı katıldı. Yarın sona erecek etkinlikle Türkiye'nin araştırma ve teknoloji geliştirme kapasitesinin daha iyi tanıtılarak Avrupa üniversiteleri ve şirketleriyle işbirliği olanaklarının artırılması hedefleniyor. Kozmetik, tıp, enerji ve savunma sanayi başta olmak üzere bütün alanlarda kullanılan malzemelerin yapımın yeni bir boyut getiren nanoteknoloji, bilim dünyasında çığır açıyor. Bu teknolojiyle yapılan cep telefonları, güzellik kremleri, kıyafetler, kameralar ve gözlükler, teknolojinin sonsuzluğunu gözler önüne seriyor. AB'nin de 3.5 milyar euroluk bütçesi ile en büyük 4'üncü alan olarak kaynak ayırdığı nanoteknoloji, mikroteknolojiden sonraki en önemli teknolojik gelişme olarak değerlendiriliyor. Nanoteknoloji alanında Türkiye'yi dünya ile yarıştıracak Nanoteknoloji Enstitüsü Ankara'da açılacak. Bilkent Üniversitesi'nde bu ay çalışmalarına başlayacak UNAM-Malzeme Bilimi ve Nanoteknoloji Enstitüsü'nde, aralarında savunma tekstil, otomotiv, inşaat, tıp ve biyoteknolojinin de bulunduğu hemen hemen her alanda hassas ürünler geliştirilecek. DPT'nin de katkıda bulunduğu enstitünün inşaatında 25 milyon YTL harcandı. Merkez, 8 bin 500 metrekarelik kapalı alanda toplam 62 laboratuvardan oluşuyor. Enstitünün malzeme bilimi ve nanoteknoloji araştırmaları için özel olarak tasarlanan 'akıllı binası' 7 kattan oluşuyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nanoteknolojide-son-durum-giyilebilen-urunler/", "text": "İlk olarak 1970'li yıllarda Norio Taniguchi tarafından kullanılan nanoteknoloji terimi, maddenin atomik, moleküler ve süpermoleküler düzeyde kontrol edilebilmesi olarak tanımlanmaktadır. Bugün gelinen noktada nanoteknoloji ürünler, ilaç sanayinden kozmetiğe, biyomalzemelerden enerji üretimine kadar oldukça geniş bir alana yayılmış durumda. Henüz yeni bir teknoloji olmasına karşın yakın gelecekte bu teknolojinin gıda ürünlerine kadar yerleşmesi bekleniyor. Yalnızca teknoloji değil üretilen ürünlerde nano ölçeğe ilerlemeye başladı. Özellikle elektronik cihazlarda görülen bu ilerleme insanların giydiği kıyafetlerden tüm aksesuarlara kadar uzanıyor. Yapılan araştırmalar da nanoteknolojinin olası riskleri üzerine bazı varsayımlar da bulunuyor. Her yeni teknolojide olduğu gibi nanoteknolojide de zehirlenme, çevresel etki ve kıyamet senaryoları oluşturuluyor. Örneğin bu teknolojinin devlet halk özel sektör üçgeninde hangi noktada yoğunlaşması gerektiğine henüz karar verilemedi. Giyilebilir ürünlerde kullanılan nanoteknoloji henüz bizi bir Iron Man yani demir adam üretme noktasına götürmüyor. Fakat bilim kurgu olarak görülen bu örneğin yakın gelecekte gerçekleşmesi bekleniyor. Bu teknolojiye hali hazırda verilebilecek en iyi örnek ise 2014 yılında piyasaya sürülen Google gözlükleridir. Ortalama 600 3000 dolar arası bir fiyata satışa sunulan bu gözlüklerde çerçeve içerisine yerleştirilmiş 1,3 cm'lik ekran, kullanıcının internete ve diğer pek çok uygulamaya erişmesini sağlıyor. Ayrıca gözlüğün kullanımıyla birlikte istenilen yönde ve uzaklıkta görüntü netleştirilebiliyor. Giyilebilir teknolojinin bir diğer kullanımı ise şuan da piyasa da olmasa da beta hali sunulan ayakkabılardır. Bu teknoloji ile üretilen ayakkabılar hareket anında, hareket enerjisini elektrik enerjisine dönüştürerek mp3, cep telefonu ve diğer küçük aygıtların şarj edilmesini sağlıyor. Piezoelektrik olarak bilinen bu özellik, basınç etkisinde aracın elektrik potansiyeli yaratmasını amaçlıyor. Nanoteknolojinin bir başka boyutu ise sağlık sektöründe görülüyor. Aslında bu teknolojinin oluşumunda zarar görmüş organ ya da diğer aksamların onarılması amaçlanmaktaydı. Fakat bugün ki teknoloji ile henüz bu noktaya gelinemedi. Ancak geliştirilen akıllı eldivenler özellikle ameliyatlarda doktorlara büyük kolaylıklar sağlıyor. Öyle ki hassas algılayıcılar barındıran bu eldivenler ve izleme monitörleri işitme kaybından görme sorunu olan kişilere kadar pek çok fiziksel sorunu gideriyor. Oldukça geniş bir kullanım alanı olan nanoteknolojinin yakın gelecekte hayatımızın her kademesine girmesi bekleniyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nasa-2005-bugune-dek-kaydedilmis-en-sicak-yil-olabilir/", "text": "Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi bilim adamları, zayıf El Nino ve sera gazlarının etkisiyle 2005'in, 1800'lerden beri kaydedilen en sıcak yıl olabileceğini söyledi. Okyanuslarda deniz suyu sıcaklığının değişmesiyle atmosferi etkileyen El Nino iklim olayının yanı sıra özellikle atmosfere yayılan zararlı gazların, sıcaklıkların artışında etkili olacağı belirtildi. NASA uzmanı James Hansen, son 30 yıldır, özellikle sera etkisi yapan gazlar nedeniyle sıcaklıklarda önemli bir artmış eğilimi görüldüğünü söyledi. Hansen, sera gazlarının etkisiyle dünya yüzeyinin uzaya yansıttığından daha fazla güneş enerjisini emdiğini kaydetti. Bugüne dek kaydedilen en sıcak yılın 1998 olduğu, 2002 ve 2003 yıllarının onu takip ettiği belirtildi. 2004 yılının ise dünyada ortalama 14 derece sıcaklıkla dördüncü sırada olduğu belirtildi. 1998'deki sıcaklık artışının, o yıl güçlü bir şekilde etkili olan El Nino'yla bağlantılı olduğu, 2002 ve 2003'de ise daha zayıf El Nino'ların sıcaklıkları yükselttiği kaydedildi. Bilim adamları, bu yıl da etkili olan zayıf El Nino ve sera gazlarının etkisiyle sıcaklıkların, iyice artarak, bugüne dek kaydedilen ortalama en yüksek seviyeye yükselebileceğini bildirdi. 1997-1998'de görülen sonuncu El Nino, öldürücü fırtınalara, sıcak hava dalgalarına, yangınlara, sellere, dona ve kuraklığa, tahmini 32 milyar dolarlık da zarara yol açmıştı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nasa-8217-nin-basina-fizikci-baskan-ii/", "text": "Yeni başkanın en önemli hedefi Ay'a yeniden astronot gönderilmesi olacak. ABD'de teamüllere göre, başkanın ataması Senato'nun onayına tabi. Senato'nun da onay vermesiyle Dr. Griffin NASA'nın başına geçecek. Yıldız Savaşları projesinde görev alan Dr Griffin, Baba Bush döneminin öne çıkan uzmanlarındandı. Bilimsel kariyeri ile öne çıkan Dr. Griffin'in uzay, elektrik, fizik, inşaat mühendisliği ve iş idaresi alanlarında 5 adet master derecesi var. Dr. Griffin, halen askeri uzay teknolojileri alanında uzmanlaşan Johns Hopkins University'ye bağlı Applied Physics Laboratory'nin başkanlığını yürütüyor. Askeri işlevli uzay projeleri üreten bu merkezdeki çalışmaları ile Dr. Griffin, Bush hükümeti çevrelerinde yükselen isimlerden biri olmuştu. Dr. Griffin'in, Johns Hopkins University'de öğretim üyesi olmadan önce hükümetle işbirliği içinde yaptığı çalışmalar dikkat çekiyor. Dr. Griffin, CIA tarafından desteklenen In-Q-Tel şirketinin CEO'luğunu üstlenmiş ve uydulardan ulaşan milyonlarca verinin tasniflenmesini sağlayan bir yazılım geliştirmişti. Dr. Griffin, 1980'lerde de Baba Bush'un başkanlığı döneminde, NASA'da askeri projelerden sorumlu mühendis olarak çalışmıştı. Dr. Griffin 1986 yılında ise, dünya yörüngesinde füze sistemleri yerleştirilmesini öngören Pentagon'un 'Star Wars' programında çalışmıştı. George Bush 'yeni uzay vizyonu' olarak nitelediği politikası, 2020'de Ay'da insanlı bir uzay üssü kurulması ve Mars'a astronot yollanması gibi iddialı projeleri kapsıyor. Ayrıca mevcut uzay mekikleri emekliye ayrılarak, yerlerini çok daha gelişmiş Mars'a gidip gelecek uzay gemilerine bırakacak. Dr. Griffin ile birlikte çözüm bekleyen ilk dosyalardan biri de uzay teleskobu Hubble'ın tamiri sorunu. Başkan Bush, bilim çevrelerinin tepkisine karşın Hubble'ın kaderine terk edilmesi kararını almıştı. Hubble'ın yaşatılmasını isteyenler ise, bir kez daha bunu Dr. Griffin'in önüne koyacak. NASA'nın önceki başkanı Sean O'Keefe bir ay önce görevinden ayrılarak, Louisiana State University'ye rektör olmuştu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nasa-8217-nin-basina-fizikci-baskan/", "text": "ABD Başkanı George W. Bush NASA'nın başına askeri uzay uygulamalarında uzman Dr. Micheal Griffin'i atadı. Yeni başkan, Bush'un Mars'a insanlı uçuşlar yapılmasını öngören vizyonunu hayata geçirecek. Yeni başkanın en önemli hedefi Ay'a yeniden astronot gönderilmesi olacak. ABD'de teamüllere göre, başkanın ataması Senato'nun onayına tabi. Senato'nun da onay vermesiyle Dr. Griffin NASA'nın başına geçecek. Yıldız Savaşları projesinde görev alan Dr Griffin, Baba Bush döneminin öne çıkan uzmanlarındandı. Atamayla ilgili uzay ve havacılık çevrelerinden olumlu tepkiler gelirken, Dr. Griffin'nin Başkan Bush'un Mars ve Ay'a insan gönderme planını destekleyen bir isim olduğuna dikkat çekiliyor. Uzmanlar, Dr. Griffin'in Mars'a insanlı uzay uçuşlarının yapılması için başkan adına gayret göstereceğini dile getiriyor. Bilimsel kariyeri ile öne çıkan Dr. Griffin'in uzay, elektrik, fizik, inşaat mühendisliği ve iş idaresi alanlarında 5 adet master derecesi var. Dr. Griffin, halen askeri uzay teknolojileri alanında uzmanlaşan Johns Hopkins University'ye bağlı Applied Physics Laboratory'nin başkanlığını yürütüyor. Askeri işlevli uzay projeleri üreten bu merkezdeki çalışmaları ile Dr. Griffin, Bush hükümeti çevrelerinde yükselen isimlerden biri olmuştu. Dr. Griffin'in, Johns Hopkins University'de öğretim üyesi olmadan önce hükümetle işbirliği içinde yaptığı çalışmalar dikkat çekiyor. Dr. Griffin, CIA tarafından desteklenen In-Q-Tel şirketinin CEO'luğunu üstlenmiş ve uydulardan ulaşan milyonlarca verinin tasniflenmesini sağlayan bir yazılım geliştirmişti. Dr. Griffin, 1980'lerde de Baba Bush'un başkanlığı döneminde, NASA'da askeri projelerden sorumlu mühendis olarak çalışmıştı. Dr. Griffin 1986 yılında ise, dünya yörüngesinde füze sistemleri yerleştirilmesini öngören Pentagon'un 'Star Wars' programında çalışmıştı. George Bush 'yeni uzay vizyonu' olarak nitelediği politikası, 2020'de Ay'da insanlı bir uzay üssü kurulması ve Mars'a astronot yollanması gibi iddialı projeleri kapsıyor. Ayrıca mevcut uzay mekikleri emekliye ayrılarak, yerlerini çok daha gelişmiş Mars'a gidip gelecek uzay gemilerine bırakacak. Dr. Griffin ile birlikte çözüm bekleyen ilk dosyalardan biri de uzay teleskobu Hubble'ın tamiri sorunu. Başkan Bush, bilim çevrelerinin tepkisine karşın Hubble'ın kaderine terk edilmesi kararını almıştı. Hubble'ın yaşatılmasını isteyenler ise, bir kez daha bunu Dr. Griffin'in önüne koyacak. NASA'nın önceki başkanı Sean O'Keefe bir ay önce görevinden ayrılarak, Louisiana State University'ye rektör olmuştu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nasa-evrendeki-kara-enerjiyi-arastiracak/", "text": "Jüpiter veya Satürn'e gönderilmesi planlanan uzay aracının, 2017'de fırlatılması düşünülüyor. Bu uzay aracı, güneş sisteminin bu 2 en büyük gezegeninin uydularından 3'ünden 1'inin yörüngesine oturtulacak. güneş sisteminin ikinci büyük ayı olan Titan. Stern, bu 3 aydan hangisine araç gönderileceğine, bu yılın sonuna dek karar verilmiş olacağını kaydetti. 2015'de dünya yörüngesine bir uydu oturtulması planlanıyor. Kara enerjinin, evrenin giderek artan bir hızla genişlemesine yol açan esrarengiz güç olduğu düşünülüyor. Doğası henüz anlaşılamamış olan bu kara enerjinin, evrenin kabaca yüzde 70'ini oluşturduğu tahmin ediliyor. Bir başka uzay görev ise Güneş Halesini anlamayı amaçlıyor. Bu amaçla 2015 yılında güneş halesine ilk uzay aracı fırlatılacak. Güney çevresindeki bu bölge, güneş fırtınalarını yaratıyor. güneşin, iç kesimindeki faaliyetlerin araştırılacağını kaydetti. Stern'in verdiği bilgiye göre NASA, Ay'a araştırma robotları göndermeyi, ayrıca yeryüzünde kimi bilimsel misyonlar da planlıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nasa-gunes-atmosferine-iliskin-yeni-bilgiler-elde-etti/", "text": "NASA, IRIS uzay aracından Güneş Atmosferine ilişkin çok ilginç ve ilgi çekici bilgiler elde etti. Elde edilen bilgilerde Güneş Atmosferinin yüzeyden daha sıcak olmasının nedenlerine bazı cevaplar bulundu. Güneş'ten parçacıkların nasıl aktığı ve patlama ile nasıl hızlandığı ile ilgili elde edilen yeni veriler, bilim insanlarına Güneş'in enerjiyi nasıl aktardığı konusunda önemli ipuçları sunuyor. Science dergisinde yayınlanan o bulgular ise hayli ilgi çekici görünüyor. Elde edilen bulgulara göre Güneş'in tahmin edilenden daha fazla karmaşık bir yapıya sahip olduğu, IRIS ve Heliofizik görevlerinden elde edilen veriler birleştirildiğinde Güneş ve Güneş sistemi üzerine önemli bir ilerleme kaydedileceği düşünülüyor. Sonuçlara göre atmosferin hemen altında olan ve daha önceki mekikler tarafından da gözlenen ısı paketlerinin sıcaklık değerinin 93.3333 0C olduğu doğrulanırken bu paketlerin solar ısı bombaları gibi davrandığı, hızlı enerji salınımı gerçekleştirdiği söylendi. IRIS'den alınan bir diğer bulgu ise IRIS ara yüz bölgesinde gözlemlenen solar materyaller üzerine. Bu yüksek çözünürlüğe sahip veriler solar atmosferin nasıl enerjize olduğu konusunda bilim insanlarına önemli bilgiler sunabilir. Yine solar aktif bölgelerde ilk kez görülen mini tornado benzeri yapılar 19 km hızla hareket ederek yüzeyin hemen üzerindeki ara bölgeye yayılıyorlar. Bu mini tornadoların Güneş atmosferine milyonlarca derecelik güç sağladığı belirtiliyor. IRIS'ten alınan son veriye göre, atmosfere ilerleyen nano patlama etkileri açıklanmaya çalışıldı. Büyük Güneş patlamaları, manyetik yeniden bağlanma mekanizması ile oluşurken manyetik alanlar patlama ile yeniden dizilmeye başlıyor. Bu olay sonucunda Uzaya ışık hızına yakın bir hızda parçacıklar yayılırken atmosfer ve kromosfer arasında farklı olayların gerçekleştiği görülüyor. İlerleyen dönemde IRIS verilerinin daha iyi bir şekilde yorumlanması ile ilginç sonuçlara ulaşılması bekleniyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nasa-jupiterin-yeni-haritasini-cikardi/", "text": "NASA, Güneş Sistemi'nin en büyük gezegeni Jüpiter'in şimdiye dek çıkarılmış en ayrıntılı haritalarını yayınladı. Son derece ayrıntılı haritalar, Jüpiter'e 11 kasım 2000'de ulaşan Cassini uzay aracının dünyaya gönderdiği görüntülerin birleştirilmesiyle ortaya çıktı. Cassini'nin gönderdiği görüntüler siyah-beyazdı. Bilim adamları gezegenin çıplak gözle nasıl göründüğünün anlaşılabilmesi için haritaları sonradan renklendirdi. Uzay aracının Jüpiter'in yörüngesine oturduğu dönemde çektiği 36 görüntüden oluşan haritalar, kuzey ve güney kutuplarına bakışı içeren iki silindirik görüntüden oluşuyor. Satürn araştırmalarında kullanılmak üzere 1997'de fırlatılan Cassini, daha sonra Jüpiter'in çekimiyle savrularak yeniden yola çıktı ve 1 temmuz 2004'te Satürn'e ulaştı. Haritalar; kızıl ve beyaz bantlar halinde renkli bulutlar, Büyük Kızıl Benek, çok koridorlu kaotik bölgeler ve beyaz oval bölgeler gibi birçok değişik görüntüyü içeriyor. Bulutların büyük bölümü, Jüpiter'in yüzeyinde oluşan rüzgar ve türbülansın yarattığı esneme ve kıvrımlardan dolayı, damar ve dalga biçiminde görülüyor. Gökbilimciler, bu ay başında Jüpiter'in kızıl beneklerinin sayısının iki olduğunu açıklamış ve bir de Küçük Kızıl tespit ettiklerini duyurmuşlardı. Aslında her iki kızıl benek de gezegenin bulutsu tabakasında meydana gelen fırtınaların etkisi. Fakat bilim adamları henüz renklerinin nasıl oluştuğunu bilmiyor. Beneklerden büyük olanının, yaklaşık olarak Dünya'nın iki katı genişlikte ve 300 yaşında olduğu tahmin ediliyor. Cassini, NASA'nın yanı sıra Avrupa Uzay Ajansı ve İtalyan Uzay Ajansı tarafından finanse edilen proje çerçevesinde 1997'de fırlatıldı ve Satürn'e ulaşmak için 3.5 milyar kilometre yol kat etti. Satürn'ün yörüngesine 30 haziran 2004'te giren Cassini, beraberinde taşıdığı Hyugens sondaj aracını da 24 aralık 2004'te Titan'ın atmosferine bıraktı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nasa-karli-bir-uzay-ekonomisi-uretiyor/", "text": "Kuruluşunun 50. yılını kutlayan Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi , uzay çalışmalarının yanı sıra aynı zamanda her yıl milyarlarca dolara karşılık gelen ciddi bir uzay ekonomisi üretiyor. ANKARA NASA Başkanı Michael Griffin, kurumun 50. kuruluş yıl dönümü dolayısıyla düzenlenen konferanslardan birisinde yaptığı konuşmada, ekonomik faaliyetlerinin 2005 yılında 180 milyar dolara ulaştığını belirterek, bunun yüzde 60'ının ticari ve hizmet sektörüne ait faaliyetler olduğunu kaydetti. Sadece yeni iş sahaları değil, daha önce varolmayan yeni pazarlar ve ekonomik büyüme olasılıkları yarattıklarını söyleyen Griffin, 50 yıl önce Soğuk Savaş kavramı içinde, uzaydaki askeri ve siyasi rekabetin bugün yerini ekonomik küresellik içinde uzayın keşfine bıraktığını belirtti. Griffin, aralarında kanserli tümörleri tespit edecek araçlarla tıbbi araştırmalar veya kalp defibrilatörünün icadı ya da bilgisayar teknolojisinin geliştirilmesi gibi birçok bilimsel çalışmanın NASA'nın teknolojik kapasitesi ile yapıldığını söyledi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nasa-teleskopu-buyuk-bebek-galaksilerini-kanitladi/", "text": "Yörüngede dönen NASA teleskopu, büyük bebek galaksilerin varlığını kanıtladı. California Teknoloji Enstitüsü tarafından 2003 yılında, galaksilerin 10 milyar yıllık evrimini incelemesi için Dünya yörüngesine oturtulan Galaksi Gelişim Kaşifi teleskopunun bulguları, yeni oluşan galaksiler olduğunu gösterdi. Araştırmacı Chris Martin, çok uzun süre önce büyük genç galaksilerin var olduğunu bildiklerini, ancak hepsinin Samanyolu gibi yaşlandıklarını düşündüklerini belirtirken, Bu galaksiler gerçekten yeni oluşuyorlarsa evrenin hala galaksi doğumlarına tanık olduğu söylenebilir dedi. Teleskopun bulgularında, 10 milyar yıldan önce var olan genç galaksilere benzeyen üç düzine parlak ve küçük galaksiler görülüyor. Araştırmacılar, bebek galaksilerin, Dünya'ya muhtemelen 2 ila 4 milyar ışık yılı uzaklığında bulunduğunu ve yaşlarının 100 milyonla 1 milyar arasında olabileceğini açıkladı. Bulguların, Samanyolu'nun genç bir galaksiyken nasıl göründüğüne ilişkin bilgi vermesi bekleniyor. Johns Hopkins Üniversitesi'nden Tim Heckman, Bu avlunuzda yaşayan bir fosil bulmak gibi bir şey. Bu tür galaksilerin neslinin tükendiğini düşünüyorduk, fakat gerçekte evrende yeni doğan galaksiler var dedi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nasa-the-new-horizons-gorevine-hazirlaniyor/", "text": "Son yılların tartışılan gezegeni Plüton'u incelemek üzere 19 Ocak 2006 yılında fırlatılan ve 28 Şubat 2007 yılında Jüpiter'in yanından geçen Yeni Ufuklar isimli insansız uzay aracı Plüton ve Uydularına uçuş yapan ilk araç olma özelliğini taşımaktadır. Belirlenen plana göre Temmuz 2015'de gezegene en yakın konuma ulaşacak olan The New Horizons, gezegenin yapısı ve atmosferini inceleyecek. The New Horizons içerisinde Plüton'un kaşifi olan Clyde Tombaugh'un küllerinin yer aldığı öğrenilirken uzay aracı ilk sinyalini uyandıktan sonra 6 Aralık 2014 tarihinde göndermiştir. Ocak ayı itibariyle yaklaşık 6 ay boyunca yapılacak incelemeler sonucunda merak edilen pek çok konu açığa çıkarılmış olacak. 2006 yılında fırlatılan ve 2007 yılında Jüpiter'in yanından geçen Yeni Ufuklar, en son uyku moduna alınmadan önce Ağustos ayında yeniden programlanmış ve 6 Aralık 2014 15:00'da uyku modundan çıktığını 90 dakikalık bir aradan sonra ilk sinyal ile kontrol merkezine iletmişti. Uzay Aracı tarafından gönderilen mesajın Johns Hopkins Üniversitesi'nde bulunan Uygulamalı Fizik Laboratuvarına yaklaşık 4 saat 25 dakikada ulaştığı belirtildi. İlk sinyalin gönderildiği uzaklığın 4.7 milyar km olduğu öğrenilirken sonda şuanda Plüton'dan yalnızca 260 milyon km uzaklıkta yer alıyor. Programın geliştiricilerinden birisi olan Mark Holdridge yıllar süren çalışmalar sonucunda beklenen anın geldiğini söylerken The New Horizons'un yolculuğun büyük kısmını (3 milyar km) uyuyarak geçirdiğini belirtti. 2006 yılından itibaren titizlikle takip edilen çalışmalar, uyku modunda olmasına rağmen sondanın sorunsuz bir şekilde ilerlemesini sağladı. 2007 yılından itibaren günümüze kadar 18 kez uyandırılan sonda enerjinin daha verimli kullanılabilmesi ve olası aşınmaların önlenmesi için uyku moduna alınıyor. Ortalama uyku modlarının 36 ile 202 gün arasında değiştiği öğrenilirken uyku modunda yalnızca konum bildiren sinyallerin alındığı söyleniyor. Ortalama bir piyano boyutlarına sahip olan uzay aracı toplamda 478 kg ağırlığa sahiptir. 15 Ocak 2015 Temmuz 2015 arasında görev yapması planlanan Yeni Ufuklar, yedi adet bilimsel aygıtı üzerinde taşıyor. Bu aygıtlar kızılaltı ve morötesi tayfölçer, renkli kamera, yüksek çözünürlüğe sahip teleskopik kamera ve kozmik toz algılayıcıdan oluşuyor. 2005 yılında keşfedilen Eris'ten sonra Plüton'un bir gezegen olup olmadığı, yapılacak incelemeler sonucunda daha net bir şekilde anlaşılacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nasa-uzayda-simdiye-kadarki-en-buyuk-patlamayi-tespit-etti/", "text": "Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi tarafından yapılan açıklamada, bir kara deliğin inanılmaz boyutta bir miktarı soğurmaya devam ederek, önemli bir güç ve MS 0735 adı verilen bir galaksiler grubunun merkezindeki iki dev kabarcığın baskısıyla büyük miktarda gaz püskürttüğü belirtildi. Yörüngedeki Chandra X ışını gözlemevinin teleskobu ve Ulusal Radyo Astronomi Gözlemevi'nden gökbilimcilerin tespitine göre, 2,6 milyar ışık yılı uzaklıktaki bu dev kara delikten 100 milyon yıldır gaz çıkıyor. Amerikalı gökbilimciler, kara deliğin göreceli olarak, 12 milyar ışık yılı uzakta olduğu bilinen diğer galaksilere oranla daha yeni olduğunu, söz konusu iki kabarcığın veya kozmik boşluğun belirgin kuyruğunun bu kara deliğin kısa zamanda önemli bir miktar uzay cismini yuttuğunun anlaşıldığını kaydettiler. Bu keşfin evrendeki böylesi olayların tespitinde X ışını teleskoplarının önemini ortaya koyduğunu belirten Massachusetts Institute of Technologie öğretim üyesi Michael Wise, şimdiye dek MS 0375 galaksiler grubunun ortasındaki kara deliğin bu kadar büyük bir güçle gaz püskürttüğü hakkında hiçbir fikirleri bulunmadığını söyledi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nasada-alkollu-astronot-iddiasi/", "text": "ABD Havacılık ve Uzay Dairesi , Uluslararası Uzay İstasyonu'na gönderilecek bir bilgisayara sabotaj iddiasının ardından, astronotların sarhoş uçtukları iddiasıyla iyice karıştı. Bir süre önce, astronotlar arasındaki \"aşk üçgeni\"nde bir kadın astronotun diğerine saldırması ve tutuklanmasıyla başlayan olaylar zincirine son olarak, Aviation Week&Space dergisinin \"astronotların uçuşa alkollü çıktığı\" iddiası eklendi. Derginin NASA içinde yapılan bir soruşturma raporuna dayanarak web sitesinde verdiği haberde, en az iki kez astronotlara sarhoş uçma izni verildiği ve başka astronotlara da güvenlik riski oluşturacak kadar çok içkili oldukları uyarısı yapıldığı iddia edildi. Bu olayların hangi uçuşlarda meydana geldiğini belirtmeyen dergi, iç soruşturmada, mürettebatın uçuştan 12 saat öncesinde alkol tüketmeme kuralına uymadığının ve yüksek miktarda alkol tükettiğinin belirtildiğini yazdı. Bir NASA yetkilisi, raporda böylesi ayrıntılar bulunduğunu doğrularken, bunların isim belirtilmeden yapılan görüşmeler olduğunu söylemekle yetindi. NASA'nın, bu astronotların sağlığıyla ilgili bu raporu bugün ele alması bekleniyor. NASA, aşk üçgeni skandalında hakkında adam kaçırma ile hırsızlık ve saldırıdan dava açılan Lisa Nowak adlı astronotu görevden aldıktan sonra, astronotların davranışlarıyla ilgili bir iç soruşturma başlatmıştı. Discovery uzay mekiğinin eski astronotu Nowak, şubat başında, her ikisi de evli olmasına karşın birlikte olduğu William Oefelein adlı astronotla ilişkisi bulunduğundan şüphelendiği Amerikan Hava Kuvvetleri subayı Colleen Shipman'a \"haddini bildirmek\" amacıyla Teksas'tan Florida'ya bin 500 km yol kat etmişti. Nowak, eylülde yargıç karşısına çıkacak. Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi, dün Endeavour uzay mekiği ile 7 Ağustos'ta UUİ'ye gönderilmesi planlanan bir bilgisayarın kablolarının bilerek ve isteyerek kesildiği iddiasıyla soruşturma açmıştı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nasadan-gunesin-yeni-goruntuleri/", "text": "ABD Havacılık ve Uzay Dairesi NASA, güneşin daha önce hiç görülmemiş görüntülerini yayınladı. Görüntüler güneşin manyetik alanının düşünülenden çok daha dinamik olduğunu ortaya koyuyor. Yeni görüntüler altı ay önce fırlatılan 'Hinode' uydusundan alındı. Konuya ilişkin bilgi veren NASA yetkilileri, görüntülerin güneşin farklı katmanlarını yansıttığını belirtti. Görüntüler, güneş üzerinde meydana gelen manyetik kasırgaları gözler önüne seriyor. 8 kilometre uzunluğunda olduğu tahmin edilen manyetik dokular, birkaç dakikalık süre içerisinde büyük bir hızla yer değiştiriyor. Yetkililer bunun ilk kez görüntülendiğini belirtiyor. Uzmanlara göre bu görüntüler güneşin manyetik alanının sanıldığından çok daha dinamik olduğunun kanıtı. 8 kilometre uzunluğunda olduğu tahmin edilen manyetik dokular, birkaç dakikalık süre içerisinde büyük bir hızla yer değiştiriyor. Yetkililer bunun ilk kez görüntülendiğini belirtiyor. Uzmanlara göre bu görüntüler güneşin manyetik alanının sanıldığından çok daha dinamik olduğunun kanıtı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nasadan-titana-denizalti-gonderme-hamlesi/", "text": "Satürn'ün en büyük ve yoğun atmosfere sahip tek doğal uydusu olan Titan, yaşadığımız gezegen dışında yüzeyinde kararlı sıvı yer alan tek gökcismi olarak bilinmektedir. 25 Mart 1655 tarihinde Christiaan Huygens uyduda, büyük su kütleleri halinde görünen okyanusların, metan gazının sıvı hali olduğu tespit edilmiştir. Yine oldukça kalın bir atmosfere sahip olan ve Dünya'nın ilk dönemlerine benzetilen uydu, NASA tarafından gönderilen uzay aracı sayesinde çok daha yakından incelenmeye başlamıştır. Uzay aracı ve NASA verilerine göre uyduda canlıların olabileceği düşünülürken özellikle su kütlelerinde deniz canlılarının yaşadığı düşünülüyor. Öyle ki Terraforming olarak adlandırılan ve Dünyalaştırma, yeryüzü şekillendirme olarak da bilinen çalışma alanında, tasarılar arasında yer alan uydulardan biri de Titan'dır. Dünyalaştırma ya da yeryüzü şekillendirme olarak adlandırılan bu olay ise henüz uygulamada olmasa da gezegen ya da uyduların Dünya'ya benzetilmesi yani insan yaşamına uygun haline getirilmesi olarak tanımlanıyor. Yukarıda kısaca Titan ve Dünyalaştırma projesi hakkında bilgi verdikten sonra geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir habere değinmek istiyoruz. Discovery'de yayınlanan haberde NASA'nın, Titan'ın sahip olduğu atmosfer ve yüzeyinde yer alan okyanuslar nedeniyle daha yakından incelenmesi gerektiğini ve bu amaçla uyduya bir denizaltı gönderileceğini söyleniyor. Titan'ın Dünya ile benzer koşullara sahip olması ve hatta hem atmosfer yoğunluğu hem de azot oranı nedeniyle Dünya'nın ilk dönemelerine benzemesi bu çalışma açısından önem taşıyor. Yukarıda da söz edildiği gibi uyduda yer alan büyük su kütleleri, metan gazının sıvı halinden oluşurken Titan'ın büyük sırrının keşfedilebilmesi için denizlere girilmesi gerektiği düşünülüyor. Titan, Güneş sistemimizde yer alan gezegen ve diğer uydulardan farklı olarak Dünya'dakine benzer bir şekilde su döngüsüne sahiptir. Bir anlamda yaşama elverişli koşulların yer aldığı bu uydu da hali hazırda sahip olduğumuz imkanlar ile yaşayamıyor olsak da bulunacak canlı bir organizma, insanlığın yüzyıllardır süregelen arayışının çok daha geniş bir alana yayılmasını sağlayabilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nasanin-astronot-eldiveni-sorunu/", "text": "Eldiven yarışmasını, 45 yaşındaki mühendis kazandı. NASA'nın astronotlarının ellerini hemen yoran ve yara eden eldivenlerin yerine daha iyisinin tasarlanması için açtığı yarışmayı 45 yaşındaki mühendis Peter Homer kazandı. NASA'nın Astronot Eldiveni Yarışmasında bir uluslararası mühendis ekibiyle giysi tasarımcılarını geride bırakarak 200 bin dolarlık ödülü kazanan Peter Homer, birinci olan tasarımında, piyasada rahatlıkla bulunan ve yapı marketleri ile eBay gibi yerlerdan satın alınabilecek malzemeleri kullandı. Latex mutfak eldivenleri gibi matareyallerden yararlanan Maine'li mühendis Homer, Kazandığımı duyunca biraz şaşırdım ama çok sevindim. Parayı gıda ve tut-sat ödemelerim için kullanacağım dedi. Astronot eldivenlerinde sorun yaşayan NASA'nın program müdürü Ken Davidian, kullanımdaki eldivenlerin astronotların ellerini yorduğunu ve yaraladığını belirterek, uygun eldiveni yapmanın çok zor olduğunu söyledi. NASA yetkilileri, yarışmada birinci olan Homer'in tasarımının astronotların yeni eldiveni olarak kullanılıp kullanılmayacağı konusunda bilgi vermediler. Eldivenlerin içine yavaşça su pompalanan yarışmada, Homer'in 9.6 kilo basıncı karşılayan tasarımı birinci oldu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nasanin-uydusu-einsteini-dogruladi/", "text": "NASA'nın yer çekimi uydusu Gravity Probe B'nin gönderdiği veriler, ünlü fizikçi Albert Einstein'ın teorisini doğruladı. Bilim adamları, Einstein'ın görelilik kuramının iki etkisini ölçmek üzere aşırı hassas dört jiroskop kullanan Gravity Probe B'nin gönderdiği verilerin Einstein'ın iki kilit kuramından ilkini doğruladığını, diğerinin doğruluğunun anlaşılması için de 8 aylık bir çalışma gerektiğini belirttiler. Florida'daki Jacksonville'de düzenlenen fizik konferansında araştırmanın ayrıntılarını açıklayan bilim adamları, Einstein'ın ünlü görelilik kuramının, lastik bir örtü üzerine ağır bir bovling topu yerleştirilmesi örneğiyle anlatılan jeodezik etkinin doğruluğunun bu verilerle kanıtlandığını kaydettiler. Einstein kuramına göre, çerçeve sürükleme tanımıyla da tabir edilen bu örneklemede, Dünya gibi dev bir cismin kendi çevresinde uzayın ve zamanın şeklini değiştirdiğini anlatmak için, bowling topunun en alt bölüme kadar oturarak, kendi çevresi boyunca lastik örtünün şeklini bozması örneği veriliyordu. Jeodezik etkiyi anlatmak için verilen bu örnekte, bovling topu dönmeye başladığında, lastik örtüyü etrafına doğru çekmeye başlaması gibi Dünya'nın da yerel uzayı ve etrafındaki zamanı, döndükçe çok hafif de olsa sürüklediği savunuluyordu. Bir yıllık bir süreçte jiroskopun dönme açısında ancak bir dakika kadar bir değişikliğe neden olabilecek bu etkiyle ilgili olarak, araştırmanın başında yer alan ABD'nin Stanford Üniversitesi'nden Profesör Francis Everitt, yer çekimi uydusunun jiroskoplarından elde edilen verilerin, Einstein'ın görelilik kuramının jeodezi etkisini teyit ettiğini belirtti. Stanford öğretim üyeleri, çerçeve sürükleme olarak adlandırılan etkiyle ilgili olarak araştırmalarını bu veriler üzerinde sürdürüyorlar. Bununla ilgili sonuçların 8 ay sürecek araştırmanın ardından bu yıl sonunda elde edilmesi bekleniyor. Gravity Probe B yer çekimi uydusu 20 Nisan 2004'de California'dan fırlatılmıştı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nasanin-yeni-ay-araci-hazir/", "text": "Ay'a 2020 yılında yeniden gitmeyi planlayan NASA'nın Dünya'nın uydusunu keşfederken kullanacağı aracın tasarımı ve üretimi tamamlandı. Johnson Uzay Merkezi'nde bir tasarım ekibi tarafından 1 yılda geliştirilen yeni ay aracına Chariot adı verildi. CAPE CANAVERAL NASA robot programında 17 yıldır çalışan Lucien Junkin'in başmühendis olarak çalıştığı projede geliştirilen araca, Ay Kamyonu adını da veren mühendisler, bu aracın tasarım ve üretiminde özellikle Mars'a yalnızca 3 aylığına gönderilmelerine karşın 4 yıldır görev başında bulunan ikiz araçlar Spirit ve Opportunity'den esinlendiler. Ay'a ilk astronotları taşıyan Apollo füzesine çok benzeyen yeni Orion adlı kapsülün tasarım süreci de sürerken, Ay'da kurulacak koloninin astronotlarını keşifleri sırasında taşıyacak yeni araç, eskiden kullanılandan epeyce farklı görünüyor. İlk kuşak Ay aracının 4 tekerleğine karşılık, birbirinden bağımsız 6 tekerleği bulunan Chariot'un tasarım ve üretiminde, 1972 yılı aralık ayında Ay'ı en son ziyaret eden Harrison Schimitt ve Gene Cernan adlı astronotların öneri ve deneyimlerinden büyük ölçüde yararlanıldı. Tam donanımlı bir astronotun Dünya ağırlığıyla yaklaşık 250 kilo olacağı yeni Ay seferinde yaklaşık 1 ton taşıyabilecek Chariot, saatte 13 kilometre hızla astronot John Young'a ait Ay yüzeyindeki hız rekorunu da rahatlıkla kıracak biçimde saatte 25 kilometre hızla yol alabilecek. Ay yüzeyinde saatte 9.6 kilometre hızla toplam 35 kilometre yol yapan, 110 kilo kaya ve toprak taşıyan, 2 bin 400 fotoğraf çeken astronot Scmhmitt'in, yerçekimi Dünya'nın 6'da 1 olan Ay'da saatte 25 kilometreden daha hızlı yol almanın, aracın çok yükseğe sıçramasına ve kontrolden çıkmasına neden olabileceği uyarısı gözönüne alındı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nasanin-yeni-kargo-tasimacisi-dragon/", "text": "Bilindiği gibi son yıllarda gerek yüksek harcamalar gerekse de ihtiyaç duyulan büyük bütçeler nedeniyle ABD hükümeti, NASA tarafından düzenlenen uzay mekiği görevlerini sonlandırmış ve özel taşımacılık gibi tüm konular özel şirketlere bırakılmıştı. Başta uzay turizmi olmak üzere pek çok alanda faaliyet gösteren SpaceX şirketi, Falcon 9 roketi aracılığıyla fırlatılan Dragon uzay aracıyla, özel sektöre tanınan bu görevi başarıyla tamamladı. Uzun bir süredir istasyonda yer alan astronotların hem malzeme hem de araç sıkıntısı çektiği dile getirilmiş ancak politikalar nedeniyle ilerleme kaydedilememişti. Butch Wilmore, istasyonda yer alan astronotların yeni yıl hediyeleriyle birlikte ihtiyaç duydukları tüm araçları Dragor uzay aracı ile teslim ettiklerini söyledi. SpaceX şirketine bağlı Dragon uzay aracı, istasyonda astronotların uzun süreli gıda ihtiyaç malzemesi sıkıntısını sonlandırdı. Toplamda 2300 kg ağırlığa ulaşan araçlar oldukça başarılı bir birleşme sonucunda teslim edildi. Şirket, iniş sonrasında yapmış olduğu açıklamada Falcon 9 roketine bağlı ek parçaların, okyanus üzerinde yer alan platforma inmesinin beklendiği ancak bu planda başarılı olunamadığı dile getirildi. Bugün, pek çok uçuşta, hem inişin yeterince başarılı olmaması hem de ayrılan parçaların geri kullanılamayacak biçimde zarar görmesi nedeniyle, bu tür bir uygulamaya gidildiği düşünülüyor. Öyle ki Falcon 9'dan ayrılan parça, hazırlanan platformu tutturmuş olmasına rağmen yaptığı sert iniş nedeniyle büyük oranda zarar gördü. Hali hazırda NASA'nın sahip olduğu teknoloji ve imkanlar ile tüm bu görevleri başarıyla tamamlayabileceğini biliyoruz. Fakat son yıllarda değişen ABD politikaları nedeniyle NASA'nın uzay mekiği görevleri askıya alınmış durumda. NASA'nın planlarına göre şu anda yalnızca mühimmat teslimatı yapabilen bu kapsüllerin gelecekte insan taşıması ve hatta kalkış sonrasında astronotla birlikte istasyona bağlı kalması gerekiyor. Bunun sağlanması durumunda hem olası kaçış senaryoları sorunsuz yapılacak hem de ekstra taşımacılık maaliyetleri sona ermiş olacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/neden-sicak-su-soguk-sudan-daha-hizli-donar/", "text": "Bazı özel durumlarda sıcak su soğuk sudan daha hızlı donar. Bu tarih boyunca Aristo ve Descartes gibi farklı kişilerce de gözlemlenen bir durum olsa da ismini 1963 yılında bunu tekrar dile getiren Erasto Npemba'dan almaktadır. Erasto Npemba, okuduğu liseye bir seminer için gelen Denis G. Osborne'a Eğer 35 derece ve 100 derece sıcaklıkta aynı miktarda suyu dondurucuya koyarsak bu sulardan 100 derecede olanı daha önce donar. Neden? diye sorar. Bunun üzerine bu olayı kontrollü deneyler ile test eden Osborne, durumun gerçekten böyle olduğunu görür ve Npemba ile bu durum üzerine 1969 yılında bir makale yayınlarlar. Buharlaşma Başlangıçta sıcak olan su soğuk suyun sıcaklığına gelene buharlaşmanın etkisi ile bir miktar su kaybedecektir. Bu başlangıçta sıcak olan suyun kütlesinin azalmasına neden olacak ve bu da daha hızlı donmasını sağlayacaktır. Bu durumda başlangıçta soğuk olan sudan daha erken donmuş olacak ancak daha az buz miktarı içerecektir. Ancak bu bazı durumlarda çözüm üretmiş gibi görünse de kapalı kaplarda yapılan deneylerde de görülen Npemba etkisini açıklayamamaktadır. Çözünmüş gazlar Sıcak su soğuk suya nazaran daha az çözünmüş gazı bünyesinde barındırır. Bu durumda, başlangıçta sıcak su da soğuk suya nazaran daha az çözünmüş gaz olacaktır. Bu durumun ise daha hızlı donmaya neden olabileciği öne sürülmüştür. Ancak bu da tam olarak kanıtlanamamıştır. Konveksiyon Su soğurken konveksiyon akımları ve dengesiz bir ısı dağılımı oluşacaktır. Çoğu durumda sıcaklık arttıkça yoğunluk azalacak ve suyun yüzeyi aşağılara göre daha sıcak olacaktır. Eğer su sıcaklığını temel olarak yüzeyden kaybederse sıcak yüzeye sahip olan su daha hızlı ısı kaybedecektir. Bu da sıcak suyun daha hızlı donmasına neden olabilir. Ancak bu da Npemba etkisini açıklamak için tek başına yeterli değildir. Çevre Sıcak ve soğuk su arasındaki fark, sulardan ziyade, ektiledikleri çevreden kaynaklanır. Başlangıçta sıcak olan su çevreyi daha karışık bir şekilde etkileyebilir ve bu da soğuma sürecini etkileyebilir. Örneğin su dolu kapların konulduğu yüzeydeki buz tabakası sıcak su dolu kap tarafından eritilebilir ve daha etkili bir soğuma sağlanabilir. Ancak Npemba etkisi için bu da yeterli bir açıklama değildir. Bu yetersiz açıklamalardan sonra Nanyang Teknoloji Üniversitesi'nden Xi Zhang, Zengsheng Ma ve Chang Q Sun Npemba etkisini açıklamıştır. Bu araştırmacılara göre Npemba etkisi suyun sahip olduğu farklı bağların sahip olduğu özellikler nedeniyle gerçekleşmektedir. Bir su molekülü kovalent bağlı büyük bir oksijen atomu ve küçük iki hidrojen atomunu içermektedir. Su moleküllerini bir arada tutmak için de hidrojen bağları da önemli bir rol oynamaktadır. Bir moleküldeki hidrojen atomu diğer bir moleküldeki oksijen ile yakınlaşır ve ona bağlanır. Hidrojen bağları kovalent bağlara göre göre daha zayıf ancak van der Waals kuvvetlerine göre ise daha güçlüdür. Hidrojen bağları sayesinde suyun kaynama noktası benzer molekül yapısına sahip diğer sıvılara göre daha yüksektir. Xi ve arkadaşlarına göre Npemba etkisi de bu hidrojen bağlarından kaynaklanmaktadır.Hidrojen bağları su moleküllerini bir arada tutar ve O-H kovalent bağları gerilirek enerji depolar. Su ısıtıldıkça, hidrojen bağları gerilir ve su molekülleri ayrılmaya başlar. Bu ise kovalent bağların büzülmesine ve depolanan enerjinin açığa çıkmasına neden olur. Burada önemli olan nokta enerjinin açığa çıkma süreci soğuma sürecine eşdeğerdir. Öyle ki Xi ve arkadaşları sıcak suyun bu özelliğinden ötürü soğuk suya nazaran daha hızlı soğuyacağını söylemektedirler. Bu ise Npembda etkisini diğer önerilere göre daha iyi açıklamaktadır. Teşekkür ederiz. Sayılarda bir karışıklık olmuş. İlgili hata düzeltildi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/neptun/", "text": "Neptün güneşe Plüton'dan sonraki en uzak gezegendir. Neptün'ün yörüngesi Plüton gezegenin yörüngesi ile kesiştiği için güneş etrafındaki turunun bir bölümünde Plüton gezegeninin arkasında kalarak güneşe en uzak gezegen olur. Fakat Plüton'a göre daha kısa süre arkada kaldığı için, Güneşe en uzak ikinci gezegen olarak kabul edilir. Gezegenin bulunması tamamen matematiksel hesaplamalara dayanmaktadır. Uranüs gezegeninin yörüngesinde ki düzensizlikleri inceleyen Le Verriner, 1845 yılında Uranüs gezegeninin yörüngesindeki düzensizliklerin daha dışarıdaki bir gezegenden kaynaklandığını buldu ve yaptığı hesaplamalar sonucunda elde ettiği koordinatları Galle adındaki astronoma bildirdi. Galle elindeki verilere dayanarak yaptığı çalışmalar sonucunda 1846 yılında Neptün gezegenini gözlemlemeyi başardı. Güneşe olan uzaklığından dolayı Neptün gezegeni hakkında kesin bilgiler bulunmamaktadır. Fakat gezegenin yakınlarından geçen Voyager 2 uzay sondasından alınan bilgilere göre, gezegen 22300 km lik yarı çapa sahiptir ve kendi ekseni etrafındaki dönüşünü 17.24 saatte tamamlamaktadır. Neptün gezegeninin bilinen iki uydusu bulunmaktadır. Bunlardan 2000 km yarı çaplı Tirion 1846'da Lassel tarafından bulunmuştur. Gezegenin ikinci uydusu olan Nereid ise 1949 yılında Kuiper tarafından keşfedilmiştir. Nereid güneş sistemindeki en büyük dış merkezliliğe sahip olan uydudur. Bu neden uydunun Neptün'den uzaklığı 1.3x10 6 km ile 9.8x10 6 km arasında değişmektedir. Tüm büyük gezegenlerde olduğu gibi Neptün gezegeninin de çevresinde halkalar bulunmaktadır. Bu halkalar tam olarak ilk kez Voyager 2 uzay sondası ile gözlenmiştir. Le Verrier, Adams, Galle gibi halkaların isimleri gezegen hakkında çalışma yapmış olan kişilerin adlarından alınmıştır. En dıştaki halka olan Adams halkası dört halkanın sicim gibi burulmasından oluşmuştur. Yoğunluğu yüksek olan bu halkanın genişliği 1000 km kadardır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/neptunun-atmosferi-faal/", "text": "Güneş'ten çok uzakta bulunan Neptün gezegeninin soğuk atmosferinin şaşırtıcı derecede hareketli olduğu tespit edildi. Uluslararası bir astrofizik ekibi tarafından, Şili'nin La Silla bölgesinde bulunan ve bir kızılötesi gözlem cihazı ile Avrupa gözlem teleskobu ile yapılan bu gözlemin sonuçları Astronomy ve Astrophysics dergisinde de yayımlanacak. Bilim insanları, Güneş'ten 4,5 milyar km uzaklıkta bulunan (Dünya 150 milyon km uzakta) bu gezegenin güney kutbundaki aşırı bol metan miktarının, kuzey kutbundan 8 kat fazla olduğunu biliyor, ancak bunun nedenini açıklayamıyorlardı. Dev teleskopla elde edilen görüntüleri analiz eden ve bu gizemi sonunda çözmeyi başaran astrofizikçiler, bu olaya, genelde ortalama sıcaklığı sıfırın altında 220 derece olan Neptün atmosferindeki sıcaklık farkı ve güney kutbundaki aşırı sıcaklığın neden olduğunu tespit ettiler. Böylece, diğer bölgelerin troposferlerinde buz biçiminde olan metan gazı, buranın stratosferinde gaz haline dönüşüyor. Bilim insanları, Güneş'in çevresini 165 yılda dönen gaz gezegeni Neptün'ün güney kutbunun bu nedenden ötürü 40 yıldan bu yana güneşli olduğunu belirterek, gözlemlerinde, sıcaklığı bitişiğindeki bölgelerden 3 derece daha yüksek bir sıcak nokta tespit ettiklerini açıkladılar. Araştırmacılar, bu hareketliliğin Neptün'ün atmosferinin, Güneş'e daha yakın olan diğer gaz devleri Jüpiter ve Satürn'ün atmosferlerine oranla daha aktif olabileceğini gösterdiğini belirterek, 80 yıl sonra Neptün'ün kuzey kutbuna yaz geldiğinde, durumun tersine dönerek güney kutbundaki aşırı metan gazının kuzey kutbuna gitmesini gözlemleyebileceklerini kaydettiler."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/newton-un-hareket-kanunlari/", "text": "Gerçekten bir düzlem üzerinde bir cisim kaydırılmak istenirse, cismin kısa bir süre gittikten sonra yavaşlayıp durduğu gözlenir. Bu gözlem dış bir kuvvet olamadığı sürece kaymanın olmadığı düşüncesini destekler. Galileo yaptığı deneylerde bu inancın gerçek olmadığını gösterdi. Eğer cisim ve onun üzerinde durduğu düzlen pürüzsüz hale getirilirse ve cisim yağlanırsa, cismin hızının daha yavaş azaldığı ve cismin daha ileride durduğu gözlenir. Buna göre, cismin kayması yavaşlatıcı, yani bütün sürtünmeler, ortadan kaldırılırsa, cismin değişmez bir hızla yoluna bir doğru boyunca sonsuza değin devam sonucu çıkar. Galileo'nun vardığı sonuç bu idi. Ona göre, bu cismin hızını değiştirmek için bir dış kuvvet gerekir; ama belli bir hızda giden cismin hızını koruyabilmesi için bir kuvvete gerek yoktur. Mesela bir sandığı bir düzlemde ittiğimiz durum için, ellimizin verdiği itme sandığa bir hız kazandırır, fakat düzlem sandığa bir kuvvet uygulayarak onu yavaşlatır ve durdurur. Her iki kuvvette hızda bir değişim, yani bir ivme oluşturur. İşte Galileo'nun bulduğu bu gerçeği, Galileo'nun öldüğü gün doğan Isaac Newton bir evrensel yasa olarak 1686 da yazdığı Princiria Matematika Philosoph Naturalis adlı kitabında ortaya koydu. Herhangi bir cisim üzerine bir kuvvet etki etmiyorsa, yada etki eden kuvvetlerin bileşkesi sıfırsa, cisim durumunu değiştirmez; yani duruyorsa durur, deviniyorsa yani hareket ediyorsa, devinimini bir doğru boyun devam ettirir. Bir başka deyişle, cisim dengelenmiş kuvvetler etkisinde ise duruyorsa durmaya, hareket ediyorsa hareket etmeye devam edecektir. a) Duran bir cisme bir kuvvet etki etmedikçe cisim yine hareketsiz kalır. Bir cisme etki eden kuvvetlerin bileşkesi sıfır (R=0) ise, cisim o anki durumunu korur. Bir cisim için net kuvvet 0 ise a = 0 olur. b) Hareketli bir cisme bir kuvvet etki etmezse, cismin hızı ve yönü değişmez. Cisim hareket ediyorsa düzgün doğrusal yani sabit hızlı olarak hareketine devam eder. Dışarıdan uygulanan bir kuvvetin etkisinde olmayan bir cismin durgun halde kalır yani hareketsiz olur yada sabit bir hızla hareket eder. Hızın sabit olması doğal olarak ivmenin sıfır olmasını gerektirir. Newton'un bu birinci yasası gözlem çerçevelerini de tanımlar. Çünkü genel olarak bir cismin ivmesi, yani hızındaki değişim belli bir gözlem çerçevesine göre ölçülür. Newton'un birinci yasasına çoğu kez eylemsizlik yasası denir ve bunun geçerli olduğu gözlem çerçevelerine eylemsizlik gözlem çerçeveleri denir. Bu çerçeveler durağan yıldızlara göre duran yada düzgün değişmez bir hızla giden gözlem çerçeveleridir. Newton'un birinci yasasında görüldüğü gibi, bir cismin durması veya değişmez bir hızla gitmesi arasında fark yoktur. Buna göre, bir eylemsiz çerçevede durduğu gözlenen bir cisim, başka bir çerçeveden bakılınca değişmez bir hızla gider görünür. Her iki çerçeveye göre de cismin bir hızı yoktur. Her iki çerçeveye göre de hız değişmez. Buna göre her iki çerçevedeki gözleyici de cismin üzerine bir kuvvet etkidiği yada, etki eden kuvvetlerin bileşkesinin sıfır olduğu bulunur. 1) Bütün durumlarda ivmenin doğrultusu kuvvetin doğrultusu yönünle aynıdır.Bu sonuç, cisim başlangıçta durgunda olsa, herhangi bir hızla belli doğrultuda gitse de doğrudur. 2) Belli bir cisim için kuvvetin şiddetinin, ivmenin oranı değişmez kalmaktadır. F = m . a eşitliğinde görüldüğü gibi kütle, uygulanan kuvvete karşı cismin kazanacağı ivmeye karşı koyan bir nicelik olarak ortaya çıkmaktadır. Yani, aynı bir kuvvetle kütlesi küçük olan bir cisim daha büyük bir ivme, kütlesi büyük olan bir cisim ise daha küçük bir ivme kazanır. Sözgelimi duran yada hiç değişmeyen bir hızla giden otomobilin (~ 1500 kg) hızında, saniyede 5 m/s lik bir hız değişimi sağlayabilmek için 7500 N luk bir kuvvet gerekirken, aynı hız değişimini bir kamyonda (~2000 kg) sağlayabilmek için 2500 N luk bir kuvvet gerekir. Bu yönüyle kütle, devinime karşı koyan bir niceliktir; başka bir deyimle, ötelenme devinimindeki değişime karşı koyar.Bu açıdan kütleye, öteleme eylemsizliği de denir. Newton'un ikinci yasası olarak bilinen F = m . a eşitliği vektörel bir eşitliktir. Bir cisme aynı anda çeşitli doğrultularda, çeşitli büyüklüklerde bir çok kuvvet etki ettiğinden, cisim bunların bileşkesi yönünde bir ivme kazanır. Devinim tek boyutta ise bu durumda kuvvetler de tek doğrultuda olacağından, kuvvetlerin büyüklüklerinin cebirsel toplamının kütleye oranı, ivmenin değerini verir. Devini iki boyutta ise bu durumda kuvvetler x,y bileşenleri bulunur., bunların cebirsel toplamının kütleye bölümü o yöndeki ivme bileşenini büyüklüğünü verir. - İvme uygulanan kuvvetle doğru orantılıdır ve kuvvet yönündedir. - Cismin momentumunda zamana göre değişiminin oranı, cisme etkiyen kuvvetle doğru orantılıdır. Günlük yaşantımızda bir cisme bir kuvvet uygulanması söz konusu olduğunda, onun herhangi bir yolla itilmesi yada çekilmesi aklımıza gelir. Sözgelimi asılı bir mıknatıs çubuğunu yaklaştırdığımızda aynı adlı kutuplar karşı karşıya geldiğinde, asılı mıknatısın bizden uzaklaşacak yönde gittiğini; ters adlı kutupların karşı karşıya gelmesi durumunda asılı olan mıknatısın bize doğru geldiğini görürüz. Her iki durum için elimizdeki mıknatısın, asılı olan mıknatısa bir kuvvet uyguladığını ve bunun sonucu olarak asılı mıknatısın devinime başladığı söyleriz. Bunun yanında, elimizde tuttuğumuz mıknatısın da, diğer mıknatısa yaklaştırılırken çekilip ittiğini hissederiz. Doğadaki bütün gerçek kuvvetler çevreyle etkileşme sonucu çıkarlar. Bir cisim diğer bir cisme bir kuvvet etki ettirdiğinde, diğer cisim de bu cisme bir kuvvet etkiler. Buna ek olarak bu kuvvetlerin değerleri eş kuvvetleri zıttır. Bu durumda, yalıtılmış tek bir kuvvetten söz edilemez. İki cisim arasındaki etkileşime de bu kuvvetlerden birine etki diğerine tepki kuvveti denir. Başka bir deyimle,kuvvetlerden birisi etki olarak alınırsa, diğeri birinciye karşı tepki olarak alınır. - Herhangi bir etkiye karşı her zaman bir tepki vardır; yada iki cismin karşılıklı etkisi daima eşit fakat zıt özelliklidir. Etki kuvveti ve tepki kuvveti aynı cisim üzerine etki etmez. Örneğin masa üzerinde duran kitap ile masa arasındaki etki ve tepki kuvvetlerini düşünelim. Kitaptan kaynaklanan etki kuvveti masa üzerinde olur, masanın tepkisi ise kitap üzerinde bir tepki kuvveti olarak ortaya çıkar. - İki cisim arasında oluşan etkileşmede F kuvveti, ikincinin birinciye etkidiği F kuvvetine eşit fakat zıt yönlüdür."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nicola-tesla/", "text": "Elektrik teknolojisine ilişkin çalışmaları sürekli göz ardı edildi. O, göz kamaştıran bir zekanın sahibi olmakla birlikte, Edison'un gerisinde kalmış adsız bir kahramandı.rn rn rn Uzun boyu, zayıf bedeni ve seçkin tavırlarıyla iğneyle kuyu kazan bir adam. Ancak, bilinen işçilerden çok farklı olduğu ilk bakışta seçilebiliyordu. Geçmişiyle yaşadıkları birbiriyle bağdaşmıyordu. Bir Hırvat rahibin oğlu olarak dünyaya gelen bu kişi, elinde mühendislik diplomasıyla, umutlarını gerçekleştirmek için 1884'te ABD'ye göç etmiş; ama, iki kat iş ve aldatmacayla karşılaşmıştı. Dişini tırnağına takıp çalıştığı o zor günler 3 yıl sürmüştü.rnrnNikola Tesla, birkaç ay içinde kendini, dünyayı dönüştürecek teknolojik devrimin merkezinde buldu. O, parlak bilimsel zekasını mühendislik yeteneğiyle birleştirerek, ışığın milyonlara ulaşmasını sağlayan kişi olarak tarihe geçti. Keşifleri Faraday'ınkilerle aynı düzeydeydi ve başarılarının çağımıza etkileri ise, Edison'u bile geride bırakacak düzeyde. Öyle ki, günümüzde pek çok araştırmaya esin kaynağı olması nedeniyle \"Çağdaş Prometheus\" diye adlandırılıyor. Tüm bunlara rağmen, çok az kişi Tesla'nın kim olduğunu biliyor. Onun öyküsü, pek çok başarıya imza atan, yalnız başına ölmek zorunda kalan, sade yaşamı mum ışığı gibi sönen bir bilim adamının trajedisi.rnrnAnlatılanlara göre, annesi her günkü gibi çalışmaya giderken, Hırvatistan'ın küçük köyü Smiljan'da şiddetli bir fırtına patlak vermişti. 10 Temmuz 1856 gününün gece yarısı, köye şiddetli bir yıldırımın düştüğü sırada Tesla dünyaya geldi. Ebe, eline aldığı bebeği dışarı çıkararak şöyle demişti: \"Nikola, fırtınanın oğlu olacak.\" rnTesla, doğum hikayesine uygun bir biçimde, çok küçük yaşlardan itibaren elektrikle ilgilenmeye başladı. Gençlik yıllarında bu tutkusunu akademik alana taşıdı ve Avusturya'da, Graz Teknik Üniversitesi'nin mühendislik bölümüne girdi. rnrnBurada, en önemli buluşlarına ilham kaynaklığı edecek bir elektrik cihazıyla karşılaştı. \"Gram dinamosu\" olarak bilinen bu cihaz, manyetik alan içinde sarılı teller yardımıyla bir motor gibi çalı-şıyordu. Aynı zamanda, elektrik akımından doğan hareketle jeneratör görevi de üstleniyordu. 22 yaşındaki Tesla, profesörlerine dinamoların yetersiz tasarımlarını kökten değiştirebileceğini söyledi. 4 yıl sonra da bu isteğini gerçekleştirdi ve iki \"alternatif akımlı\" , motora gücünü vermek için döner manyetik alan yaratan dahiyane tasarımını gerçekleştirdi. Yüksek verimli bu yeni \"AC indüksiyon motoru\"nu sergilemek arzusuyla yanan bilim adamı, \"Continental Edison\"da çalışabilmek için Paris'e taşındı. Şirket, Edison'un teknolojik imparatorluğunun Avrupa'daki ayağıydı. Orada buluşunun gücünü kanıtlayabilir ve icat ettiği indüksiyon motoru, Edison'un şirketinin Strasbourg'da imzalayacağı prestijli ışıklandırma anlaşmasını tamamlamasına yardımcı olabilirdi. rnrnSonunda amacına ulaştı ve 1884'te, Edison'dan kendilerine katılması için bir çağrı aldı. İlk bakışta, bu gelişme Tesla için cennetin kapılarının açılmasıyla eşdeğerdi: Edison güçlü bir pratik zekaya ve ticari öngörüye sahipti. Ancak, teorilere yönelik ne sabrı ne de anlama yeteneği vardı. Teslay'a göreyse, yeni keşifler için, fizik yasalarının derin bir şekilde incelenmesi gerekliydi. Bu iki farklı mizaç bir araya gelebilir miydi? Sonuçlara bakıldığında sorunun yanıtı kolayca görülüyor. Kısa bir süre sonra azılı birer düşmana dönüşeceklerdi.rnrnAslında her iki taraf da suçlanabilir. Edison, kendi buluşu olan elektrik ampulü üzerinde odaklanmış ve bunu geliştirmesi için de Tesla'ya büyük rakamlarda paralar vaat etmişti. Tesla bu teklifi kabul etti, Edison'un istediği gibi buluşu geliştirdi; ama, kendisine söz verilen primleri alamadı. Öte yanda, Edison'un büyük yatırım yaptığı ışıklandırma teknolojisini Tesla'nın sırtına dayayıp, sonra onu yarı yolda bırakacağı açıktı. Tesla, aslında sonucu bile bile lades demişti. rnBu değer bilmezlik karşısında, 1887 yılında Edison'un şirketi için çalışmama kararı aldı ve canını dişine takmaktan vazgeçti. Bu aynı zamanda \"Akımlar Savaşı\"nın da başlangıcıydı. rnrn Çalışmasına ara verdiği bir sırada, ustabaşına, fikir ve projelerini tek başına geliştirmesine izin verilmesi halinde, elektrikle nasıl harikalar yaratabileceğine ilişkin hikayeler anlattı. Ustabaşı, yeni yatırım olanakları üstünde duran bir kişinin varlığından bahsetti ve hemen bir toplantı ayarladılar. Birkaç ay içinde şansı dönmeye başladı. Tesla Elektrik Şirketi adı altında kendi şirketini kurdu ve alternatif akıma dayalı yeni elektrik teknolojisinin tüm gereklerini karşılayan anahtar buluşların patentlerini alma yarışına girdi. rnrnTesla'nın büyük atağı, tam da Edison'un doğru akıma dayanan teknolojisinde yaşadığı sıkıntılı döneme denk geldi. Doğru akım, basitliğine karşın çok önemli bir kusura sahipti. Görece olarak daha düşük voltaj üretiyor ve tel üzerinde yol alan akım, yaklaşık 800 m. sonra gücünü yitiriyordu. Bu nedenle Edison, voltajı 100 volta yükseltmek için her 900 metrede bir güç istasyonu kurmak zorunda kalıyordu. Tesla'nın AC teknolojisinde bu tür sorunlar yaşanmıyordu. 300.000 volt ve üzerine çıkabilen AC trans-formatörleri, büyük miktarlardaki elektrik kuvvetinin kilometrelerce uzağa taşınmasına olanak tanıyor ve diğer tranformatörler de, kuvveti aynı seviyede tutuyordu. Böylece kuvvet kaybı yaşanmıyordu. rnrnAC sisteminin belirgin üstünlüğüne rağmen, Edison'un doğru akım üzerine yaptığı yatırımlar, Tesla'nın sistemi karşısında çabuk pes etmeyeceğinin göstergesiydi. Akımlar Savaşı 1888'de alevlendiğinde, meydana yeni bir rakip daha çıktı: Edison'un bir başka azılı düşmanı sanayici George Westinghouse...rnrnAncak, teknolojik yetersizliğini kapatabilmek için ilk kanı Edison dökmüştü. İlk işi, yüksek voltajlı alternatif akımı karalama kampanyası başlatmak oldu. O dönemlerde sokaklardaki kedi ve köpekler, Westinghouse'un geliştirdiği alternatif akım kullanan metal çubuklarla, elektrik verilerek öldürülüyordu. Ayrıca New York eyaleti yeni bir idam cezası yöntemi bulmuştu: elektrikli sandalye. Bunda da alternatif akım kullanı-lıyordu. Edison, kamuoyuna AC'nin kötü amaçlarla kullanıldığı ve olumsuz bir gelişme olduğu izlenimini vermeye çalışıyordu. rnrnWestinghouse ise, buna misilleme olarak Edison'un doğru akımının bir bifteğin tek tarafını 100 saniyede pişirebileceğini kanıtladı. Bu bir strateji ustalığıydı. Ancak, 6 Ağustos 1890'da bir katilin idamında kullanılan elektrikli sandalyenin etkisini unutturamadı. rnrnrnTesla ve ışık topunun gizemi. rnTesla'nın elektrik ve ışık konusundaki başarılarından söz edip bir konuyu göz ardı etmek, ona haksızlık olur: ışık toplarının kökeni. Yıldırım düşmesi sırasında yerden sıçrayan ışık toplarının tartışması 200 yıldır sürüyor. 30 cm. çapında ve güç sağlayıcısı olmadan 100 watt'lık bir ampulün gücünde ışık yayan küçük toplar. Bu, genellikle yıldırımlara bağlanıyor, ancak, nadiren ışığın yansıması şeklinde de açıklanıyor. Teoriyi ileri sürenler, herhangi bir sıcaklık yaymadığını ileri sürüyorlar. Oysaki, bu ışık toplarının camı erittiğine ilişkin raporlar var. Tesla, benzeri çelişkiler yığınıyla ilgilenmeye 1899 yılında, Colorado'daki elektrik laboratuvarında başladı. Özel olarak tasarlanmış cihazlarıyla, doğal yıldırımda meydana gelen 100 milyon voltluk elektriği üretebiliyordu. Tesla, ürettiği bu yüksek voltajlı elektriğe rağmen ışık toplarını oluşturmayı başaramamıştı. Ancak, tahta malzemeler gibi organik maddelerle temas halinde ortaya çıkan elektrik boşalmasını gözlerken sonuca ulaştı. Yıldırım, bu tür maddelere çarptığında onları buharlaştırıyor, bir sıcaklık yaratıyor, elektrik yüklü madde de toprak zemin üzerinde süzülüyordu. Her zaman olduğu gibi, bu kez de düşüncelerinde haklıydı. Ancak, bu keşfi zaman içinde unutuldu. 2000 yılının şubat ayında, Yeni Zelandalı bilim adamları, bu tür ilginç bilimsel deneyleri gerçekleştirdiler. Bunlardan biri de ışık toplarıydı. Ve Tesla'nın çok önceleri açıkladığı gibi, bu toplar yıldırımın maddeyi buharlaştırması sonucu doğu-yordu. rn rnWestinghouse, medyadaki olumsuz imajı delmek için bir kumar oynamaya karar verdi. Tesla'nın alternatif akımını kullanarak yüzlerce madencinin hayatını kurtaracaktı. Colorado'daki \"The Gold King\" madeni, ekonomik olmadığı gerekçesiyle kapatılma tehdidi altındaydı. Herkes, madenin yakınındaki bir nehirden ucuz hidroelektrik ener-jisinin sağlanabileceğini ve bunun da madenin kapanmasını engelleyebileceğini biliyordu. Ancak nehir 3,5 km. uzaklıktaydı. Yani, Edison'un doğru akım teknolojisi bu konuda yeterli olmayacaktı. rnrnWestinghouse, alternatif akım sisteminin bunu başarabileceğini kabul ettirdi ve 1891 yılında, Tesla'nın endüstriyel desteği madene elektrik taşıdı. Edison karşısındaki bu başarıdan sonra, Westinghouse ikinci planını hazırladı. Chicago'da 1893'te yapılacak Dünya Fuarı'nın ışıklandırma anlaşmasını imzaladı. Tesla, izleyenlerin şaşkın bakışları arasında vücudundan güvenli bir şekilde geçen alternatif akımla parmaklarının ucundaki elektrik ampullerini yakınca, ikinci zafer de perçinlenmiş oldu. Edison, doğru akımın gözden düşmesiyle, bu konudaki rekabeti durdurdu ve başka ilgi alanlarına yöneldi. Şirketi, Tesla'nın AC teknolojisini elde etmek için Westinghouse'la anlaşma imzaladı. İki eski düşman kuruluş, Niyagara Şelalesi'nin hidroelektrik enerjisinden yararlanmak için birlikte çalışmaya karar verdi. rnrn1895 yılında güç istasyonunun açılmasıyla \"Akımlar Savaşı\"na son nokta kondu: Tabii ki Tesla'nın kesin zaferiyle. rnAncak, bir türlü istediği hakkı alamıyordu. Şimdi de Westinghouse şirketi onun sırtından geçiniyor ve milyonlarca dolar kazanıyordu. Ve bir kez daha araştırmaları için gerekli parayı elde edememişti. Bu nedenle, elektromanyetizma gücünden yararlanma konusundaki amaçlarını gerçekleştirememişti. rnrnTesla, 1890'ların başında pek çok ilginç keşfe daha imza atmıştı. Dünya Fuarı'ndaki gösterisi bunlardan sadece biriydi. Bu keşifler arasında, floresanlı gaz lambası, X-ışınlarıyla deneyler, radyonun keşfinden çok önce radyo dalgalarıyla ilgili (ABD Yüksek Mahkemesi 1943 yılında radyonun Marconi değil Tesla tarafından keşfedildiğini açıkladı) araştırmalar bulunuyor. rnrnAma aralarında en önemlisi, yüksek frekansta elektrik akımı üretmesine olanak tanıyan ve \"Tesla bobini\" diye anılan buluşuydu. Tesla, alternatif akım elektriğinin ilginç özelliklerini keşfetmişti. Yüksek frekanslı AC, \"yüzey etkisi\" denilen özelliği nedeniyle, tellerin sadece dış yüzeylerinde yol alıyordu. Dünya Fuarı'nda vücuduna sardığı tellerden geçen yüksek voltajlı AC'nin kendisine zarar vermemesinin nedeni buydu. Dahası, Tesla bobini, radyo ve TV yayınlarının kapısını da araladı. Yine şaşırtıcı çalışmalarından bir başkası da, havada elektrik kuvvetinin iletilmesini incelediği deneydi.rnrn Colorado'daki laboratuvarda, yüksek frekanslı elektromanyetik alan oluşturmak için devasa bir bobin inşa etti. Ve 40 km. uzaklıktaki 200 ampulü yakmak için 10.000 watt gücündeki elektriği hava yoluyla göndermeyi başardı.rnrnTesla, elektrik kuvvetini tüm dünyaya taşıyabilmesini sağlayacak çığırı açan tarihi bir buluş gerçekleştirdiğinin farkındaydı. Ancak, bunu kanıtlayabilmesi için paraya ihtiyacı vardı. 1900 yılında, ünlü sermayedar John Piermont Morgan'ın desteğini arkasına aldı ve patentlerinin kontrolünü elde etme imkanı sağladı.rnrnAma, yine maddi çıkarların kurbanı olmuştu. Morgan, AC teknolojisini kullanan elektrik şirketleriyle büyük yatırım ortaklıklarına girişmiş; Tesla'nın yeni telsiz güç sistemini hayata geçirmesine olanak tanımamıştı. Morgan, dört yıl boyunca dahiye para ödedikten sonra projeden mali desteğini çekti. Böylece, Tesla'nın telsiz güç rüyası da suya düştü. 50 yaşındayken, parasız ve işsiz bir durumda en başa döndü. rnrnİlerleyen yıllarda, otel odalarında yalnız başına yaşayan Tesla'nın durumu acınacak haldeydi. 5 ya da 8 Ocak 1943'te geçirdiği kalp krizi sonucunda, New York Oteli'nde hayatını kaybetti. Belki de, Edison'la o amansız yarışa girmeseydi, şimdi büyük buluşlar anıtındaki yerini alabilirdi. Onun yerine, adı sadece manyetik alanları ölçmekte kullanılan birime verildi: \"tesla\". Bu, insanlığa büyük bir armağan sunan Prometheus gibi, ışığı günlük yaşama taşıyan Tesla'nın tek tesellisi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/niels-henrik-david-bohr/", "text": "7 Ekim 1885 Kopenhag'da doğdu;18 Kasım 1962 Kopenhag'da ,Danimarka'lı fizikçi.Bohr,Kopenhag'da görkemli bir konakta dünyaya geldi.Babası üniversitede fizyoloji profesörüydü.Niels çocukluk yıllarında hımbıl görünümüyle hiç de parlak bir gelecek vaat etmiyordu.İleride seçkin bir matematikçi olan kardeşi Harald da pek farklı değildi.İki kardeşin en çok hoşlandıkları şey anneleriyle tramvaya binip kenti dolaşmaktı.Oysa Bohr'un okul yılları son derece parlak geçer.Babasının entelektüel ilgi alanı genişti.Biri felsefeci,biri dilci ve biri fizikçi üç arkadaşıyla her Cuma akşamı bir araya gelir,düşün dünyasında olup bitenleri tartışırlardı.İki oğlanda bir köşede oturup uzun süren tartışmaları sesizce izlerlerdi.Özellikle Bohr'un spekülatif düşünceye yakın bir ilgisi vardı.Nitekim,üniversitede fiziğin yanı sıra ilginç bulduğu felsefe derslerini de kaçırmazdı. Bu sırada bilim dünyasının parlayan yıldızı Rutherford'dur.Katıldığı bir konferansında Rutherford'un çoşkusu ve atılım gücüyle büyülenen Bohr onun ekibine aktılır.Rutherford deneyciydi,Bohr ise kuramsal araştrmaya yönelikti.Ama iki bilim adamı arasında başlayan ilişki ömür boyu suren dostluğa dönüştü. 1-)Elektron olan tüm yörungelerde değil,yalnız enerjisi Planck sabitiyle bir tam sayının çarpımına orantılı olan yörüngelerde devinir. 2-)Elektron ,enerji değişimiyle kuvantum yörüngelerinin birinden öbürüne geçebilir;ancak en içteki yörüngeden daha fazla yaklaşamaz. 3-)Bir kuvantum yörüngede devinen elektron bir iç yörüngeye düşmedikçe radyasyon salmaz.Bu düşüş belli bir miktarda ışık enerjisi üretmekle kalır.Üretilen enerjinin frekansı iki yörünge arasındaki enerji farkının Planck sabitine bölünmesiyle eşittir. 4-)Bir elektronun taşıyabileceği enerjiler sınırlıdır ve bu kesintili enerjiler atomun kesintili çizgi spektrumunda yansır. Bohr'un hipotezi öncelikle spetrumunu açıklamaya yönelikti.Gerçi olgusal olarak henüz yoklanmamıştı,ama hipotezin Balmer formülünde yer alan sayının anlamını belirginleştirmesi,geçerliliği açısından önemli bir avantaj sağlamaktaydı.Ayrıca,Bohr'un değişik kuvantum yörüngelerinin enerjilerini veren formülü,önerdiği atom kuramına istenen belirginliği kazandırır.Bohr oluşturduğu atomun kuvantum kuramını yayımlamadan önce Rutherford2un incelenmesibe sunmuştu.Rutherford her şeyde basitliği aran titiz bir kişiydi.Rutherford Çalışman gereken gerçekten ilginç;kuramın atoma ilişkin pek çok probleme çözüm getirici nitelikte olduğunu söyleyebilirimdiyerek genç bilim adamını yüreklendirmişti. Bohr'un kuramı 1913'de İngiltere'de yayımlanır.Ne varki,bilim adamlarının bir bölümünün tepkisi olumsuzdur;onlara göre,ortaya konan,bir kuram olmaktan çok rakamlarla oluşturulan bir düzenlemeydiKuramın spektroskopi biliminin atomik temelini kurduğu çok geçmeden anlaşılır.Bir yandan da kuramı doğrulayan deneysel kanıtlar birikmeye başlar."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nobel-fizik-odulu-uce-bolundu/", "text": "Bu yılki Nobel fizik ödülü, Amerikalı John L. Hall ve Roy J. Glauber ile Alman Theodor W. Haensch arasında paylaştırıldı. STOCKHOLM Nobel 2005 fizik ödülü, bu yıl üç bilimadamı arasında paylaştırıldı. İsveç Bilimler Akademisi'nden yapılan açıklamada, ödülün lazerle çalışan hassas spektroskopinin geliştirilmesine katkıları nedeniyle Amerikalı John L. Hall ve Roy J. Glauber ile Alman Theodor W. Haensch'e verildiği belirtildi. Nobel ödülünü kazanan bu üç bilimadamı yaklaşık 1.29 milyon dolarlık ödülü paylaşacak. Nobel 2005 Fizik Ödülü, bu yıl üç bilimadamı arasında paylaştırıldı. İsveç Bilimler Akademisi'nden yapılan açıklamada, ödülün lazerle çalışan hassas tayfölçerin geliştirilmesine katkıları nedeniyle Amerikalı John L. Hall ve Roy J. Glauber ile Alman Theodor W. Haensch'e verildiği belirtildi. Üç bilimadamı da optik fiziğin dallarında ödülü aldı. Dünya yörüngesinde uydulardan yararlanarak küresel yer saptamada da kullanılan lazerle en hassas yer ölçümlerine katkı sağlayan üç bilimadamından Alman Haensch ile Amerikalı Hall, tayfölçerle optik taramanın geliştirilmesi, Glauber de atomaltı kuantum parçacığının optik bilimde işlevi konusundaki çalışmaları sayesinde evrensel büyük ödüle layık görüldü. Nobel Fizik Ödülü'nü kazanan üç bilimadamı, 1,29 milyon dolarlık (10 milyon İsveç Kronu) ödülü paylaşacak. Colorado Üniversitesi öğretim üyesi olan 71 yaşındaki John Hall, Münih Ludwig-Maximilian Üniversitesi öğretim üyesi 63 yaşındaki Theodor Haensch ve Harvard Üniversitesi hocası 80 yaşındaki Glauber, GPS sistemi ve hassas saatlerin yapımı ve frekansların 15 haneli en hassas ölçümlerini sağlayan çalışmalarda bulundu. 1999: Gerardus 't Hooft , Martinus Veltman , 1996: David M. Lee , Douglas D. Osheroff , Robert C. Richardson ."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nobel-kimya-odulu-fransa-ve-abd-8217-ye-gitti/", "text": "Nobel Kimya Ödülü'nü Fransız bilimadamı Yves Chauvin ile Amerikalı bilimadamları Robert H. Grubbs ile Richard R. Schrock kazandılar. İsveç'in başkenti Stockholm'deki Bilimler Akademisi, üç kimyageri,organik sentezde çifte ayrıştırma yöntemlerini geliştirme çalışmalarından ötürü ödüle layık buldu. 2005 Nobel Kimya Ödülü'nün sahiplerinden Fransız bilim adamı Yves Chauvin (74), ödülü kazanmaktan ötürü mutlu değil, şaşkın olduğunu söyledi. Yves Chauvin, Fransa'nın Tours kentindeki evinin önünde toplanan gazetecilere yaptığı açıklamada, Nobel ödülünü kazandıktan sonra sükunet içindeki yaşamının sona ermesinden kaygılı olduğunu belirterek, mutluluktan ziyade şaşkınlık içinde olduğunu kaydetti. Chauvin, Stockholm'den bir saat önce arandığını, o saatten bu yanaevinin önünde gazeteci yığını oluştuğunu ve telefonun susmadığını ifade ederek, 35 yıl önce yaptığı, ödüle layık görülen araştırmayı bu uzun sürede hazmettiğini belirtti ve ödülü kazanan diğer bilimadamlarını övdü. Yves Chauvin, 2005 Nobel Kimya ödüllerinin diğer iki sahibi Amerikalı Robert H. Grubbs ve Richard R. Schrock'un onun açtığı yolda ilerleyerek, araştırma üzerinde çalışıp bugün kendisine de bu ödülü kazandırdıklarını söyledi. Üç bilimadamı, 10 milyon İsveç Kronu (1,29 milyon dolar) tutarındaki ödülü paylaşacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nobelli-watson-irkciliktan-aciga-alindi/", "text": "Afrikalıların beyazlar kadar zeki olmadığı yönündeki açıklamaları yüzünden ırkçılıkla suçlanan Nobel Tıp Ödülü sahibi ABD'li bilimadamı Dr. James Watson, çalıştığı araştırma enstitüsü tarafından kızağa alındı. New York yakınlarındaki Long Island'da kurulu Cold Spring Harbor Laboratuvarı'nın yönetim kurulu başkanı Bruce Stillman, yönetim kurulunun toplanarak, Dr. James Watson'un tüm idari yetkilerinin askıya alınmasına karar verdiğini açıkladı. Dr. James Watson'un 14 Ekimde İngiliz Sunday Times dergisinde yayımlanan yorumlarının sadece kendisine ait olduğunu kaydeden Stillman, bu görüşlerin hiçbir şekilde enstitülerinin görev, hedef veya ilkelerini yansıtmadığını ifade etti. Stillman, yönetim kurulu ve laboratuvar arazisi üzerindeki biyoloji fakültesinin bu açıklamaları hiçbir şekilde onaylamadığını ve eğer bu yorumların kendisine ait olduğu teyit edilirse bundan büyük üzüntü duyacağını belirtti. Ünlü genetikçi 79 yaşındaki Watson ise bugün yayımladığı açıklamayla yanlış anlaşıldığını belirterek, tepkileri yumuşatmaya çalıştı. Dr. Watson, 1962 yılında DNA yapısı konusundaki çalışmalarından ötürü Nobel Tıp Ödülüne layık görülmüştü."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/notrino-nedir-notrino-isik-hizindan-hizli-midir/", "text": "Cosmos belgeseli 6. bölümünde ışık hızından daha hızlı olduğu söylenen nötrinolar hakkında detaylı bilgiler verilmiş ve pek çok insan için gizemini koruyan Nötrino, bilinir bir kavram haline gelmiştir. Nötrino, ışık hızına yakın bir hıza sahip olup elektriksel yükü sıfırdır. Bu parçacıklar, maddelerin içinden hiç etkileşmeden geçerken, gözlenmesi ve yakalanabilmesi ise oldukça zordur. Elektriksel yükü sıfır olan Nötrinolar, elektromanyetik alanlar ile hiç etkileşime girmez ve tamamen etkisizdirler. Bu özellikleri nedeniyle gizemli bir parçacık haline dönüşen Nötrinoların Dünya üzerinde cm2 başına, bir saniyede 65 milyar adedinin geçtiği belirtilmektedir. Nötrino, 1930 yılında Wolfgang Pauli tarafından çekirdekte oluşan, 1 elektron 1 proton ve 1 karşı-nötrinonun açığa çıkmış olduğu beta bozunması sırasında algılanamayan bir parçacık olarak keşfedilmiştir. Pauli tarafından verilen ifadede algılanamayan parçacığın girenler ve çıkanlar arasında enerji momentum ve açısal momentum farkını taşıdığı söylenmiştir. Fakat ilk olarak nötron olarak isimlendirilen bu parçacık 1934 yılında Enrico Fermi tarafından nötrino olarak adlandırılmıştır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi nötrinoların yakalanması ve gözlenmesi oldukça zor olup yüzeyden değil merkezden gözlenmesi gerekmektedir. Algılanabilmesi için oldukça büyük ve etkili parçacık detektörlerine ihtiyaç duyulurken bu detektör Japonya'da Kamioka bölgesinde kurulmuştur. Bu detektörün yer aldığı alan yüzeyden yaklaşık 800 m derinlikte yer alırken içerisinde 50 bin ton ultra saflıkta saf su bulunmaktadır. Bu su içerisinde Çerenkov Işıması olarak adlandırılan bir şok dalgası yaratan nötrinolar özel detektörler tarafından kaydedilmektedir. Dünya'ya varış hızı düşünüldüğünde ışık hızından daha hızlı olduğu düşünülen bu parçacıklar pek çok bilim adamı için soru işareti oluşturmuş ve ilginç görüşlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. 2011 yılında CERN'de gerçekleştirilen bir deneyde bu parçacıkların ışık hızını geçtiği ve Einstein'in teorisinin sarsıldığı söylenmişti. Fakat Japonya ve ABD'de yapılan ölçümlerde bunun GPS sisteminde kaynaklanan bir hata sonucu oluştuğu nötrinoların ışık hızına yakın bir hızda hareket ettiği söylenmiştir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/notrinolar/", "text": "Nötrino yükü sıfır ve kütlesi sıfır yada çok küçük olan temel lepton parçacığı anlamına gelmektedir.Bu parçacıkların varlığı ortaya konmadan çok önce kuramsal bir gereklilik olarak ortaya çıkmıştır.Örneğin b bozunması bir çekirdeğin bir elektron yayınladığı süreçtir;en yalın örnek,nötronun proton ve elektrona bozunmasıdır. Varsayılan parçacık elektriksel bakımından yansız olmak zorundadır.Öte yandan kütleside hemen hemen sıfır olmalıdır,çünkü elektronun,bütün nötron-proton kütle enerjisi farkını sağladığı haller gözlemlenmiştir.Bu iki nedenden dolayı Pauli parçacığanötrino adını vermiştir..Daha sonraları bir başka korunum yasasının sağlanması için,Nötrinonun varlığının kaçınılmaz olduğu ortaya çıktı.nötrino kısa sürede kuramsal bir gerçeklik kazandı ve söz konusu olduğu tepkimelerin incelenmesi,ek bir yasanın bulunmasına olanak verdi. Tipinden tepkimelerle soğurulabilir.Bir nötrinonun soğurulmasını gözlemlemede büyükçe bir şans elde etmek için büyük miktarda madde gereklidir.nötrino algılayıcıları genelde onlarca ton madde içerir.Nötrinoların bir başka temel ayırt edici niteliği,açıkca zayıf etkileşimlerin yani bu etkileşimlerin uzay yansımalarına karşı değişmez olmamalarının ayırt edici niteliği olan parite bozulmasıgöstermeleridir.Nötrinoların gerçekte belirli bir helisliği vardır,yani nötrinolar için spin ve hız her zaman aynı doğrultudadır;karşıt nötrinolar için doğrultular zıttır.Nötrinolar tümü aynı yönde olan tirbuşonlara benzetilebilir.Bir nötrinonun bir aynadaki görüntüsü,dolayısıyla bir nötrinonun değil bir karşıt nötrinonun görüntüsüdür. Nötrino yükü sıfır ve kütlesi sıfır yada çok küçük olan temel lepton parçacığı anlamına gelmektedir.Bu parçacıkların varlığı ortaya konmadan çok önce kuramsal bir gereklilik olarak ortaya çıkmıştır.Örneğin b bozunması bir çekirdeğin bir elektron yayınladığı süreçtir;en yalın örnek,nötronun proton ve elektrona bozunmasıdır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nukleer-bulut-dunyayi-kaplayacak/", "text": "Nükleer Kış teorisini dahi gölgede bırakacak yeni bir çalışmaya göre, küçük çaplı bölgesel bir nükleer savaş dahi Dünya'yı yok etmeye yetecek. Atom bombasından yayılan nükleer küller tüm yeryüzünü kaplayacak. İklim ve nüfus modellemeleri, iki komşu ülke arasındaki bir savaşta nükleer silah kullanılması halinde anında milyonlarca insanın öleceğini gösteriyor. Nükleer savaşı takip eden saatlerde ise nükleer bulut tüm yeryüzünü kaplayarak Dünya'nın yapay bir kışa girmesine neden olacak, hava sıcaklığı aniden düşecek ve küresel bir kıtlık başlayacak. Tahminlere göre küresel sıcaklık ilk 3 yılda 1.25 santigrat derece düşecek ve bu soğuk dereceler uzun yıllar sürecek. San Francisco'da düzenlenen ABD Jeofizik Birliği'nin toplantısında sunulan rapor nükleer savaşın iklimsel etkilerini irdeliyor. University of Colorado-Boulder'dan Brian Toon ve University of California-Los Angeles'den Richard Turco'nun yürüttüğü araştırmada, iki ülke arasında 100 adet Hiroşima büyüklüğünde bomba atıldığı varsayılıyor. Patlamaya olan uzaklıkla nüfus yoğunluğu karşılaştırıldığında, bilim insanları şu sonuca varıyor. Nükleer savaş İsrail'de çıkarsa 3, Çin'de 17, ABD'de 4 milyon insanın ölümüne neden olacak. Araştırmada orta kuşakta meydana gelecek bir nükleer savaşta, atom bombalarının patlamasıyla tahta, plastik ve petrol ürünlerinin de alev alacağı düşünülüyor. Bu dev yangının 5 milyon ton hacminde bir duman çıkaracağı ve dumanın küresel sıcaklığı 1.25 santigrat derece düşürmesi bekleniyor. Yangından çıkan dumanın en az 10 yıl atmosferin stratosfer tabakasında kalacağı öngörülüyor. Bu oluşum bazı bölgelerde Lokal Buz devri adı verilen soğuk hava koşulları meydana getirecek.Ayrıca Ozon Tabakası da yüzde 20 küçülecek. Bu senaryo 1980'lerde ortaya atılan 'Nükleer Kış' teorisini akıllara getiriyor. Nükleer Kış teorisine göre, süpergüçler arasındaki muhtemel atom savaşında ortaya çıkacak olan nükleer bulut Güneş'i bloke edecek ve Dünya'yı soğukta bırakacaktı. Soğuyan yerkürede tarım ürünleri yetişemeyecek, küresel kıtlık yaşanacak ve Dünya nüfusunun yüzde 90'ı yok olacaktı. Yeni senaryo bu kehaneti bir adım öteye götürüyor, şöyle ki; bilim insanları Dünya'nın Nükleer Kış'ı yaşaması süpergüçler arasında atom savaşına gerek olmadığı, bölgesel bir nükleer savaşın dahi bu felaketi Dünya'ya yaşatmaya yeteceğini vurguluyor. Ünlü ABD'li astrofizikçi Carl Sagan ve meslektaşları 1983 yılında, ABD ile Sovyetler Birliği arasında meydana gelecek bir nükleer savaşı Dünya için sonuçlarını irdelemek için 'Nükleer Kış' adlı teoriyi öne sürmüştü. Soğuk Savaş'tan bu yana süpergüçlerin nükleer cephanesi önemli oranda azaltıldı. Ancak gerek İran gerekse Kuzey Kore'nin nükleer silah edinme hırsları nedeniyle 'Nükleer Kış' kehanetleri bilim dünyasına girdi. Hindistan-Pakistan, Kuzey Kore-Japonya ve İsrail-İran arasında çıkması muhtemel bölgesel nükleer savaşları Nükleer Kış teorisini yeniden gündeme getirdi. Bilgisayar modellemelerinde patlamadan uzaklığa göre nüfus yoğunluğu hesabıyla kaç kişinin nükleer savaşın ilk günlerinde yaşamını yitireceği tahmin ediliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nukleer-enerji/", "text": "Enerji, ekonomik ve sosyal kalkınma için temel girdilerden birisi durumundadır. Artan nüfus, şehirleşme, sanayileşme, teknolojinin yaygınlaşması ve refah artışına paralel olarak enerji tüketimi kaçınılmaz bir şekilde büyümektedir. Günümüzde, kişi başına enerji tüketimi veya daha doğru olarak, bir birim enerji tüketimi ile sağlanan üretim ve refah seviyesi, ülkelerin ve milletlerin bir gelişmişlik göstergesi olarak kullanılmaktadır. Atom: Bir elementin kimyasal özelliklerini taşıyan en küçük parçasına atom denilmektedir. Evrende bilinen bütün maddeler , pozitif yüklü bir çekirdek ve etrafında dönen negatif yüklü elektronlardan oluşan yaklaşık 100 farklı atomdan meydana gelmektedirler. edilirler, nükleonlar ise, elektronun \"-1\" yüklü olduğu varsayıldığında, \"+2/3\" veya \"-1/3\" elektrik yükünde olan quark adı verilen üç alt parçacıktan oluşmuşlardır. Molekül: Doğada atomlar genellikle elektronlarını paylaşarak daha kararlı enerji seviyelerinde bulunmak amacıyla başka atomlarla molekülleri oluştururlar. Bir elementte aynı cins atomlar tek olarak veya moleküller halinde bir aradadır. Kimyasal Tepkime: İki veya daha fazla sayıda madde bir araya geldiğinde, moleküllerdeki atomların aralarında yeniden düzenlenmesine kimyasal tepkime denir. Bu sırada elektronların paylaşılması da değişir. Kimyasal tepkimelerin bir özelliği, ilgili atomların çekirdeklerinde bulunan parçacık sayısının tepkime sırasında değişmemesidir. Çekirdek Tepkimesi: Kimyasal reaksiyonların aksine, atomların çekirdeklerinde bulunan parçacıların kendi aralarında oluşan veya dışardan gelen bir etkiyle değişimleri sonucunda çekirdek tepkimeleri oluşur. Çekirdek tepkimesi sonucunda eğer proton sayısı değişiyorsa farklı bir elemente ait bir atom oluşmuş olur. Nükleer enerji bir atomun çekirdeğinde gerçekleşen reaksiyonlar sonucu oluşan enerjidir. Çekirdek reaksiyonları genel olarak bir kütle kaybı ile gerçekleşir ve bu kütle kaybı da, 1905 yılında Einstein tarafından önerilen meşhur E=mc2 eşitliğine göre enerjiye dönüşür. Bu enerji olağanüstü büyüklükte bir enerjidir. Mesela 1 g kütle enerjiye dönüşürse, 22x109 kcal'ye eşdeğer bir enerji açığa çıkar ki, bu enerji yaklaşık olarak 2500 ton iyi kaliteli kömürün (ısı değeri 8 000 kcal/kg) verebileceği enerjiye veya 20 ton TNT'nin patlamasıyla açığa çıkan enerjiye eşittir. 1905 yılında Einstein meşhur E=mc2 formülü ile fisyon sonucu açığa çıkabilecek enerji konusunda öngörüde bulunmuştu. Daha sonra 1930 yılında bu öngörü deneysel olarak Otto Hahn, Lise Meitner ve diğerleri tarafından doğrulandı. Dünyanın ilk insan yapısı nükleer reaktörü 1942 yılında Enrico Fermi'nin yürüttüğü bir proje sonucunda Amerika Birleşik Devletleri'nin Chicago, Illinois kentinde kuruldu. Elektrik üreten ilk ticari nükleer güç sanralı Shippingport, Pennsylvania'da kurulmuş ve 1957'de işletmeye girmiştir. Fisyon kullanılarak üretilen ilk elektrik ise, Aralık 1951'de Arco, Idaho'daki Deneysel Üretken Reaktöründe elde edilmiştir. Füzyon, hidrojen(1H) gibi hafif çekirdeklerin birleşerek daha ağır çekirdeklere(2He) dönüşmesidir. Bu sırada % 0,7 kadar fark kütle enerjiye dönüşür. Füzyonu henüz kontrollü ve sürekli olarak gerçekleştirmek mümkün olamamıştır. Güneş enerjisi füzyon ile üretilir ve hidrojen bombası da kontrolsüz füzyon olayına dayanır. Fisyon, toryum(90Th), uranyum(92U) gibi ağır çekirdeklerin, daha hafif çekirdeklere bölünmesidir. Fisyon ile elde edilen enerji, kontrollü olarak reaktörlerde yani nükleer santrallerde, kontrolsüz olarak da atom bombasında kullanılmaktadır. Her bölünmeden ortalama 2,5 tane nötron açığa çıkar. Bu nötronlar komşu çekirdekleri fisyona uğratarak zincirleme reaksiyona yol açarlar. Olay, bir noktasından tutuşturulan barutun tüm kütlesinin aniden yanması gibidir. Kontrollü fisyonda hafif su, ağır su, grafit, berilyum, berilyum oksit gibi yavaşlatıcılar kullanılır. Atom bombasında ise hızlı nötronlar tüm uranyum kütlesini ani zincirleme reaksiyonla patlatır. Radyasyon, dalga, parçacık veya foton olarak adlandırılan enerji paketleri ile yayılan enerjidir. Radyasyon, daima doğada var olan ve birlikte yaşadığımız bir olgudur. Radyo ve televizyon iletişimini olanaklı kılan radyodalgaları; tıbta, endüstride kullanılan x-ışınları; güneş ışınları; günlük hayatımızda alışkın olduğumuz radyasyon çeşitleridir. Atom numarası 83 'den büyük olan ağır elementler kararsız oldukları için daha küçük atomlara dönüşürler. Bu parçalanma sırasında, çekirdekten parçacıklar ve enerji dalgaları ortaya çıkar. Bu yolla enerji veren elementlere radyoaktif elementler adı verilir. Radyoaktif elementler temel olarak Alfa, Beta ve Gama olmak üzere, 3 ana tip enerji salınımında bulunurlar. Alfa radyasyonu, yüklü parçacıklardan oluşur ve bir kağıt parçası tarafından durdurulabilir. Beta radyasyonu, elektronlardan oluşur. İnce bir alüminyum levha bu elektronları durdurmak için yeterlidir. Gama radyasyonu ise ışık hızında hareket eden enerji dalgalarından oluşmaktadır. Alfa, Beta ve Gama radyasyonu aynı zamanda iyonlaştırıcı radyasyon olarak da adlandırılırlar. Bir başka deyişle, diğer atomların elektronlarını ayıracak yeterli enerjiye sahiptirler. Bu tür radyasyonlar, maruz kalma süresine, radyasyonun şiddetine ve maruz kalınan vücut bölgesine bağlı olarak, hücreyi parçalayabilir, zarar verebilir veya herhangi zararlı bir etkisi olmadan geçip gidebilirler. İyonlaştırıcı radyasyonun insanlar üzerindeki etkisi Rem veya Sievert birimiyle ölçülmektedir. Ancak son yıllarda Rem yerine Sievert kullanılması standart hale gelmiştir. (100 Rem = 1 Sv). Elektrik, bakır gibi iletken bir telin manyetik bir alan içinde hareket ettirilmesi ile üretilir. Elektrik jeneratörü, bir manyetik alan içinde dönen sarılı iletken tellerde elektrik akımı üreten bir makinedir. Evlerimizde, iş yerlerimizde, endüstride gereksinim duyduğumuz büyük miktardaki elektrik enerjisini elde etmek için, elektrik jeneratörlerini döndürecek büyük güç santrallerine ihtiyaç duyarız. Oluşan buhar ise elektrik jeneratörüne bağlı olan türbine verilir. Su buharı, türbin şaftı üzerinde bulunan binlerce kanatçık üzerinden geçerken daha önce üretilen ısıdan almış olduğu enerjiyi kullanarak, türbin şaftını döndürür. İşte bu dönme, jeneratörün elektrik üretmek için gereksinim duyduğu mekanik harekettir. Jeneratörde oluşan elektrik ise iletim hatları denilen iletken teller ile kullanılacağı yere gönderilir. Türbinden çıkan, enerjisi diğer bir deyişle basınç ve sıcaklığı azalmış buhar ise yoğunlaştırıcı denilen bölümde soğutulup su haline dönüştürüldükten sonra, tekrar kullanılmak üzere santralın ısı üretilen bölümüne geri gönderilir. Yoğunlaştırıcıda soğutma işini sağlayabilmek için deniz, göl veya ırmaklarda bulunan su kullanılır. Su kaynaklarından uzak santrallerde ise, uzaktan bakıldığı zaman geniş dev bacalara benzeyen soğutma kuleleri bulunur. Bu kulelerin üzerinde görülen beyaz duman su buharıdır. Elektrik üretmek için kullanılan hidrolik santrallerde ise, barajlarda biriktirilen su, bir su türbinini üzerinden geçirilir ve türbine bağlı elektrik jeneratörü döndürülerek elektrik üretilir. Yukarda bahsedilen bu yöntemler büyük miktarlarda elektrik enerjisini üretmek için kullanılırlar. Bunların yanı sıra rüzgar, güneş ve jeotermik enerji kullanarak da elektrik üretilmektedir. Ancak bu tür kaynaklardan üretilen enerji miktarı asıl ihtiyacımızı kendi başına karşılamaktan uzaktır. eğin, bir çok nükleer santralde nükleer yakıtı barındıran yakıt tüpleri arasından ısınarak geçen su, doğrudan türbine gönderilmeyip, türbin için buhar üretilen ikinci bir çevrimi ısıtmak için kullanılır. Bununla ilgili sistemlere Birincil Sistem adı verilir. İkincil sistem ise birincil sistemdeki ısıyı alarak türbin jeneratörünü döndürmek için gerekli olan buharın üretildiği sistemdir. Her iki sistem de kapalı birer döngü oluşturmuşlardır. Soğutma sistemi ise, ikincil sistem içinde yer alan yoğunlaştırıcıyı soğutmak için kullanılır. Bu sistemde, sıcaklığı yoğunlaştırıcıya göre daha az olan deniz, göl veya ırmaklardaki su kullanılır. Suyun bolca bulunmadığı yörelerde ise soğutma kulelerinden faydalanılır. Nükleer santraller birincil sistemlerindeki farklılıklara göre değişik şekillerde adlandırılırlar. Şekilde görülen sistem, tipik bir \"basınçlı su reaktörü\"ne aittir. Dünyadaki 400 den fazla sayıda nükleer santralın yaklaşık olarak yarısı basınçlı su reaktörüdür. Basınçlı su reaktörlerinde, birincil sistem yaklaşık 150 atmosferlik bir basınç altında tutularak, içinde bulunan suyun yüksek sıcaklıklara kaynamadan çıkarılması sağlanmıştır. Buna ek olarak \"kaynar sulu\", \"basınçlı ağır sulu\" reaktörler de en çok kullanılan nükleer santral tipleridir. Nükleer santrallerde, nükleer maddelerin çevreye bırakılmamasını ve aynı zamanda nükleer reaksiyon sonucunda oluşan ısının her durumda reaktörden alınmasını garantiye alacak şekilde birçok güvenlik önlemi alınmıştır. Nükleer maddelerin dışarıya salınmaması için kademeli koruma önlemleri, oluşan ısının alınması için ise yine kademeli ve yedekli sistem ve bileşenler bulunmaktadır. Nükleer yakıt, seramik formunda, yaklaşık 1 cm çap ve yüksekliğinde silindirik parçaların art arda dizilmesiyle yine silindirik biçimde kapalı sızdırmaz tüpler içindedir. Bu tüplerin binlercesinin, aralarından soğutucu suyun geçmesine izin verecek şekilde bir araya getirilmesi ile de reaktör kalbi oluşturulmuştur. Bu kalp ise paslanmaz çelikten yapılan bir basınç kabının içinde bulunur . Basınç kabı ve buna bağlı sistemler ise reaktör korunak binası adı verilen betondan yapılmış kubbemsi yapının içinde bulunurlar. Dolayısıyla, yakıt içinde bulunan radyoaktif maddelerin dışarıya salınmalarını, seramik yakıt, yakıt tüpü, basınç kabı, çelik gömlek ve beton korunak binası, kademeli olarak engellemiş olurlar. Nükleer santrallerin güvenliği için çok büyük paralar harcanır. Mesela Akkuyu'da kurulması planlanan nükleer santralin güvenliği, santralin maliyetinin % 40'ı kadardır. Nükleer enerji, çevre göz önüne alındığında birçok üstünlüğe sahiptir. Karbondioksit üretmediği için çevresel olarak en önemli problemlerden biri olan sera gazlarının(CO2, SO2, NOx,...) artmasına katkıda bulunmaz. ek olarak Muğla'nın Yatağan İlçesi'nde bulunan Termik Santralden 2001 yılının Mayıs ayında yeniden inversiyon baş göstermiştir. Termik santralin bitişiğinde bulunan Yeniköyde'de etkili olan inversiyon nedeniyle kükürt dioksit oranı 9 850 mikrogram/metreküpe (normal değer olan 400 g/m3'ün 25 katı) ulaşmıştır. Nükleer santraller, termik santrallerin aksine, kükürt dioksit, azot oksitler gibi asit yağmurlarına yol açan çeşitli gazları atmosfere bırakmazlar. Aşırı miktarda kül ve kül içindeki zararlı metalleri üretmezler. Dünyada yaşayan her insan, topraktan, uzaydan, kullandığımız elektronik aletlerden kaynaklanan doğal radyasyona maruz kalmaktadır. Bu radyasyonun miktarı, yaşadığımız yöre ve koşullara bağlı olarak yılda yaklaşık 2-3 mSv civarındadır. Buna ek olarak, Nükleer Santrallerden alacağımız radyasyon ise doğal radyasyona göre çok çok küçük seviyede kalmaktadır. Örnek olarak Dünyada en fazla nükleer santralın olduğu Amerika Birleşik Devletleri'nde bu tür santrallerden dolayı halkın doğal radyasyona ek olarak aldığı miktar yılda 0,05 mSv'in altındadır. Radyasyonla çalışan kişiler için, doğal radyasyonun üzerinde maruz kalınacak maksimum miktar ise, ülkelere göre yıllık 20 ile 50 mSv arasında değişiklik göstermektedir. Nükleer reaktörler, tıp ve endüstride kullanılan yararlı radyoizotopların üretilmesinde de kullanılırlar. Kanser tedavisinde, boru kaynaklarının tahribatsız muayenesinde kullanılan kobalt-60, tiroit bozukluklarının teşhis ve tedavisinde kullanılan İyot-131, doktorların vücut içini görme amacıyla kullandıkları çeşitli tarayıcı cihazlarda kullanılan teknesyum-99, akciğer havalanmasının ve kan akışının ölçülmesinde yararlanılan ksenon-133, bu izotoplara örnek olarak verilebilir. Nükleer santrallerde elde edilen fazla enerji ise, ev ve seralarımızın ısıtılması, tuzlu sudan içilebilir su elde edilmesi, petrol üretimi gibi alanlarda kullanılmaktadır. Nükleer santraller, Richter ölçeğine göre 8-8,5 şiddetindeki depremlere dayanıklı olarak inşa edilirler. Nitekim Türkiye'nin Akkuyu'da kurmayı kararlaştırdığı nükleer santral 8 şiddetindeki bir depreme dayanıklı olarak planlanmıştır. Türkiye'de şimdiye kadar olan en büyük deprem 7,8 şiddetindeki 1939 Erzincan depremidir. Akkuyu, Konya ve Karaman'ı da içine alan 6 numaralı deprem bölgesi, bütün tarihi boyunca 6,4 şiddetinden daha büyük bir deprem görmemiştir. Birkaç sene evvel Kobe'yi yıkan, hiç sağlam bina bırakmayan Kobe depreminden, Kobe'nin hemen yanında bulunan iki nükleer santral hiç etkilenmeden işlemeye devam etmişlerdir. ABD'de tam fayın üzerinde nükleer santral vardır ve 8,5 şiddetindeki depremlere dayanacak şekilde inşa edilmiştir. Konu mühendislik meselesidir. 1 000 MWe gücündeki bir nükleer güç santrali yılda yaklaşık 30 ton (7 m3) yakıt tüketerek 27 ton kullanılmış yakıt üretmektedir. Nükleer güç santrallerinin en önemli problemlerinden biri bu radyoaktif atıklarıdır. 238U'in nötronlarla reaksiyonundan oluşan 239Pu'un yarılanma süresi 24 bin yıldan fazladır ve 235U gibi fisyona uğrar. 235U'in fisyonuyla 200'den fazla radyoaktif ürün oluşur. Bu fisyon parçaları zamanla reaktör kalbinde birikir. Reaktörün işlemesi sırasında tehlikesiz düzeyde radyoaktivite bulaşan elbise, ayakkabı, eldiven gibi eşyalarla bu fisyon parçaları, aktivitelerinin % 98'inden fazlasını kaybetmek üzere santrallerde 10-20 yıl süre ile bekletilir, uzun ömürlü olanlar camlaştırılır, çoğunlukla sıvı olan bu atıklar kademeli olarak kurşun, beton ve korozyona dayanıklı kaplar içine konur ve bu kaplar da jeolojik olarak kararlı bölgelerde, Uluslar Arası Atom Ajansı'nın denetiminde binlerce metre derinlerde hazırlanan beton zırhlı galerilerde saklanır. İnsanlar genellikle bilinmeyen ve hayal edilen tehlikelerden daha fazla korkma eğilimi taşırlar. Yanlış olmasına ve fiziksel olarak imkansız bulunmasına rağmen bir çok insan nükleer santrallerin bir bomba gibi patlamasından endişe ederler. Elektrik, buhar makinesi, otomobil, uçak, uzay araştırmaları gibi yirminci yüzyılda ortaya çıkan her yeni teknoloji, başlangıçta birçok tehlikelerle dolu olduğu şeklinde kamuoyuna yansıtılmıştır. Ancak yaşamımıza getirdiği katkılar ortaya çıktıkça bu korkumuz da azalmıştır. Nükleer santraller bir çok güvenlik sistemiyle donatılmışlardır. Bir sistem tamamıyla arızalansa bile diğeri onun yerine geçecek şekilde tasarlanmışlardır. Aynı zamanda diğer konvansiyonel elektrik üreten teknolojilerden farklı olarak, yer seçimi, inşaat, işletme ve işletme sonrası sökülme süreçlerinde, bağımsız bir otorite tarafından denetlenirler. İnsan yapısı tesislerin arıza ve kaza yapmaları doğaldır. Nükleer güç santrallerinin tarihinde, yani 44 yılda (1957-2001) önemli sayılabilecek üç kaza gerçekleşmiştir. Bunlardan ikisi kısmi , biri de tam kazadır. İlk önemli kısmi nükleer güç santrali kazası, 1979 yılında ABD'de Three Mile Island'da gerçekleşmiştir. Bu kaza radyoaktif sızma şeklinde olmuş ve büyümeden denetim altına alınabilmiştir. Soğutma devresinin bakım görevlisinin hatası sonucu vanaların kapalı tutulmasından kaynaklanan bu kazada ölen veya yaralanan olmamışsa da çevredeki radyoaktif birikintinin temizlenmesi gerekmiştir. İkinci kısmi nükleer güç santral kazası ise 1999 yılında Japonya'nın başkenti Tokyo'nun 120 km kuzey doğusundaki Tokaimura Nükleer Santral kazasıdır. Bir kişinin ölümü ve 439 kişinin de yüksek dozda radyasyona maruz kalmasına sebep olmuştur. Ukrayna'daki Çernobil nükleer güç santralindeki kaza, reaktör güvenliği ile ilgili bir test sırasında gerçekleşmişti. Yapılan test, bu tür reaktörlerin kararlı çalışamadığı çok düşük güç seviyesindeydi ve bu seviyede reaktörün güvenlik sistemlerinin devreye girmemesi için, sorumlu operatörler, normalde yapmamaları gerektiği halde acil durum kapama sistemini devre dışı bırakmışlardı. Deney sırasında kalp içi sıcaklıklar güvenli seviyenin üstüne çıktığında ise reaktörü kapatacak ve soğutma sağlayacak sistemler devre dışındaydı. Bu affedilmez hata, buhar basıncının artmasına ve bu yüzden oluşan buhar patlamasıyla birlikte çatının çökmesine yol açtı. Böylece, reaktör içindeki sıcak grafit direk olarak atmosferle temas eder hale geldi. Havada bulunan oksijenle reaksiyona giren grafitin yanmasıyla reaktör kalbi bütünlüğünü kaybetti ve bu tür Rus reaktörlerinde (RMBK-1000) koruma kabuğunun da olmaması nedeniyle, radyoaktif maddeler dışarı salındı. 26 Nisan 1986, saat 01:23'de olan bu kazanın etkileri çok büyük oldu. Bu kaza, çevredeki halkta ciddi olumsuz sonuçlara yol açan ilk kazaydı. 35 kişi kaza nedeniyle hayatlarını kaybettiler. Uzun dönemde de binlerce insan üzerinde olumsuz etkileri görülmeye devam etmektedir. Uluslararası Atom Enerji Ajansı'na göre (1998 sonu), 434 nükleer güç santralı 33 ülkenin 250 farklı bölgesinde işletme halindedir. Ek olarak, 15 ülkede 36 nükleer güç santralinin inşaatı sürdürülmektedir. Dünyada işletme halindeki santraller yaklaşık 350 000 MWe, inşaa halinde olanlar ise yaklaşık 27500 MWe kapasiteye sahiptirler. Nükleer enerjinin toplam dünya elektrik üretimindeki payı ise yaklaşık %16'dır. Ek olarak, Dünyada tıb, bilimsel araştırma, enerji, tarım ve endüstrideki ihtiyaçlara destek veren 3000'den fazla nükleer tesis bulunmaktadır (Tablo 1). Komşularımız arasında Ukrayna'da 16'sı işletme ve 4'ü de inşa halinde olmak üzere toplam olarak 20 tane nükleer güç santrali bulunmaktadır ve Ukrayna toplam elektrik üretiminin % 45,4'ünü nükleer santrallerden sağlamaktadır. Bu rakamlar sırasıyla Bulgaristan için 6 0 % 41,5, Ermenistan için 1 0 % 24,7, Rusya için 26 4 % 13,1, Romanya için 1 1 % 10,3 ve İran için 0 2 0'dır. Dünya genelinde yeni kurulacak nükleer santrallerin sayısı sınırlı kalmaktadır. Ancak yeni nükleer santral yapımından vazgeçilmiş de değildir. Konu her ülkenin enerji stratejisine bağlıdır. Mesela Fransa toplam enerji üretiminin % 76'sını nükleer santrallerden sağlamakta ve önemli bir kısmını İngiltere, Almanya, İsviçre gibi ülkelere ihraç etmektedir. Türkiye'de 1956 yılında Atom Enerjisi Komisyonu Genel Sekreterliği kurulmuş, 1982 yılında yeniden yapılanarak Türkiye Atom Enerjisi Kurumuna dönüştürülmüştür. Görevi, nükleer teknolojinin, barışçıl amaçlar için, sağlıklı bir biçimde kullanılmasına ve transfer edilmesine yönelik araştırma, geliştirme ve işbirliği faaliyetlerini yürütmektir. Dikkat edilirse, Türkiye Atom Enerjisi Genel Sekreterliği, ilk ticari nükleer güç santralinin işletmeye açılmasından (1957) bir sene önce (1956) kurulmuştur. Bu her türlü takdirin üzerinde bir davranıştır. Türkiye'de nükleer santrallerin kurulması kararı ilk kez 1968 yılında III. Beş Yıllık Kalkınma Planında yer almıştır. IV. Beş Yıllık Kalkınma Planında ise, Mersin-Gülnar'da Akkuyu yöresinde kurulması planlanan nükleer santralin inşasına başlanması öngörülmüş ve 1977 yılında ihale açılmış, ancak sonuca gidilememiştir. 1982 yılında Ulusu Hükümeti, Akkuyu'da iki ve Sinop'ta bir olmak üzere üç nükleer santrali, 1990 yılında hizmete girmek üzere ihaleye çıkarmışsa da amaca ulaşılamamıştır. Nihayet 1 Mart 2000'de Bakanlar Kurulu nükleer santral ihalesine karar vermiş, fakat 8 Nisan 2000'de gene süresiz ertelemeye gidilmiştir. Yani, tüm ihaleler Türkiye için büyük bir hüsranla sonuçlanmış, 100 milyon dolardan fazla para sarf edilmiş, aradan 23 yıl geçtikten sonra tekrar aynı noktaya gelinmiştir. 1970 yılında Güney Kore ile Türkiye'nin nükleer alandaki potansiyeli aynıydı. Türkiye 2001 yılında bir tane bile nükleer santral kuramamışken Güney Kore'de 14 nükleer santral işlemekte, toplam elektrik üretiminin % 41,4'ünü nükleer santrallerden sağlamakta, 3 santralin de inşası devam etmektedir. Bu santrallerden sadece ikisini başkaları, geri kalanını Güney Kore yapmıştır. Bugün Güney Kore dışarıya nükleer güç santralı pazarlayacak duruma gelmiştir. 24 Haziran 2000'de İngiltere'de yayımlanan The Economist dergisi dünyanın teknolojik haritasını çıkarmış, teknolojiyi icat edenler, teknolojiyi kullananlar ve diğerleri şeklinde dünya ülkelerini sınıflandırmış, Güney Kore'yi teknolojiyi icat edenler sınıfına alırken, Türkiye'yi, üçüncü sınıfa, yani teknolojiyi ne icat edebilen ve ne de kullanabilen ülkeler safına dahil etmiştir. Ülkemizde 1999 yılında kişi başına tüketilen elektrik enerjisi 1840 kWh olup dünya ortalaması olan 2200 kWh'ın bile çok altındadır. OECD ülkelerinde ortalama değer 10 000 kWh, Yunanistan'da ise 5000 kWh'dır. Yani bir Yunanlı bir Türk'ün üç katı daha fazla elektrik enerjisi tüketmekte ve daha refah içinde yaşamaktadır. Sadece bu rakamlar bile ülkemizin elektrik enerjisi ihtiyacının ne kadar büyük olduğunu göstermektedir. Dünya ülkeleri enerji ihtiyaçlarını büyük ölçüde fosil yakıtlardan veya su gücüyle karşılamaktadır. Gelecek 100 yıl içinde yenilenemez enerji kaynakları olan kömür, petrol ve doğal gazın tükeneceği öngörülmektedir. Sürekli yenilendikleri için yenilenebilir enerji kaynakları olarak adlandırılan hidrolik, güneş, rüzgar, jeotermik, biyokütle, gel-git, dalga ve akıntı enerjilerinin, su hariç olmak üzere dünyada üretilen toplam elektrik enerjisi içindeki payları sadece % 4 kadardır. Türkiye'nin hidrolik potansiyeli toplam olarak 35 310 MW'dır. Halen işletmede bulunan toplam 125 hidrolik enerji işletmesinin toplam kurulu gücü 11 643 MW olduğuna göre, 2 000 yılı itibariyle toplam hidrolik enerji kapasitemizin % 34'ünden faydalanılmaktadır. İlave projelerle yaklaşık olarak 2020 yılından itibaren toplam işletme sayısı 546'ya çıkarıldığında tüm hidrolik enerji potansiyelinden yararlanılmış olunacaktır. 2000 yılında Ülkemizin taş kömürü, linyit, asfaltit, petrol, doğalgaz, hidrolik, jeotermik, güneş, rüzgar, odun ve hayvan-bitki artıklarından elde edebildiği toplam birincil enerji miktarı 28 464 BTEP dir. Talep ise 87 449 BTEP'dir. Buna göre enerji kaynakları açısından Ülkemiz zengin değildir ve bu alanda halen % 67 dolaylarında dışa bağımlılık söz konusudur. Enerji açığı taş kömürü, petrol ve doğal gaz ithalatıyla giderilmeye çalışılmaktadır. Dışa bağımlılık zamanla da artmaya devam edecektir. Türkiye'nin kendi öz kaynaklarıyla ekonomik olarak üretebileceği maksimum elektrik enerjisi, hidrolik kaynaklardan 122 milyar kWh/yıl, termik kaynaklardan 121 milyar kWh/yıl olmak üzere toplam olarak 243 milyar kWh/yıl'dır. DPT verilerine göre, 1999 yılında 118,5 milyar kWh olan toplam elektrik tüketiminin, ortalama % 8 artışla 2005 yılında 195,1 milyar kWh'a, kişi başına elektrik tüketiminin ise 2 773 kWh'e (Yunanistan'ın 1983'deki değeri 2467 kWh) ulaşması beklenmektedir. 2010 yılında ise toplam tüketim 285 milyar kWh olacak, 243 milyar kWh/yıl değeri 42 milyar kWh/yıl aşılmış olacaktır.Yani 2005 yılından sonra tüm yerli kaynaklarımız devreye sokulsa bile bir enerji açığı ile karşılaşmamız kaçınılmazdır. Türkiye'nin enerji ihtiyacını şimdi ve gelecekte kendi öz kaynaklarıyla karşılaması mümkün görülmemektedir. Ülkemiz nükleer enerjiye baş vurmadan hedeflerine ulaşamaz. Bu nedenlerle 2008 yılında 7 017 GWh ve giderek artacak şekilde 2020 yılında 63 159 GWh nükleer enerji üretilmesi planlanmışsa da, son erteleme kararından sonra bu hedeflere ulaşılamayacağı, üzüntü verici de olsa kabul edilmelidir. Enerji stratejik bir nesnedir. Türkiye'nin jeopolitik durumu ve gelişmekte olan bir ülke oluşu, nüfusu, tarihinden miras kalan Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ve Türk Cumhuriyetlerine yönelik görevleri, nükleer teknoloji alnında dünyadaki gelişmeler, ülkemizin bir an önce nükleer teknolojiye geçmesini zorunlu kılmaktadır. Bunun birinci adımı ise nükleer santraller kurmaktan geçer. Konuyu, Yunanistan'da yayımlanan İkonomikos Gazetesi'nin Temmuz-1983 tarihli sayısında, Türkiye Atom Bombası Yapacak başlığıyla yayımladığı bir haber-yorum yazısı ile kapatalım. İkonomikos Gazetesi bu yazısında, Türkiye'nin nükleer santrallerle ilgili siparişinin 4,5 milyar dolar kadar büyük meblağlı olmasına rağmen yabancı firmaların karar verme hususunda düşünmelerinin nedeninin, Türkiye'nin atom bombası yapması ihtimali olduğu ve bu santrallerden alacağı güçle Ortadoğu ve Ege'de sorunlar yaratabilecek Türkiye'ye fırsat verilmesinin istenmediği belirtilmiş, İslam Ülkelerine bu kadar yakın olan Türkiye'nin bölgede süper devlet durumuna getirilmesine karşı İsrail'in itirazının bulunduğu ve AET'nin de nükleer santral yapımına karşı olduğu kaydedilmiştir. Yunanistan Savunma Bakanı Yanis Yarviçyonis ise Akdeniz'de Güvenlik konulu toplantıda benzer iddiaları ileri sürmüştür. Yunanistan Türk turizmini baltalamak için de harekete geçmiş, Akkuyu'da yapılacak nükleer santralin turizm bölgesinde olduğunu ve çevresel zararının çok büyük olacağını savunarak bastırdığı broşürleri bütün turizm bürolarına ve elçiliklere göndermiştir. Yunanistan Ege Bakanı Elisavet Papazoi de şu görüşleri dile getirmiştir: Santral bütün bölge için bir tehdittir. Santralin inşa edileceği yer deprem riski yüksek bir bölge olmasına karşın bu gerçek göz ardı edilmektedir. Nükleer atık sorununa ek olarak ortaya çıkacak bir kazadan bütün bölge ülkeleri anında etkilenecektir. Türkiye, santralı uluslararası standartlara göre güvenle işletecek bilgi ve teknolojik birikimden yoksundur. Dahası, Türkiye'nin bölgede baskın askeri güç olma tutkusunun getirdiği tehdit, uluslararası hukuka gösterdiği sınırlı saygısıyla da güçleniyor. Uluslararası Non Proliferation anlaşmasını imzalamış olması, nükleer santralın başka amaçlarla da kullanılmamasını garanti etmez. Bütün ülkeleri, nükleer santral yapımına engel olacak çalışmalara katılmaya ve Türkiye'ye teknoloji ve parasal yardım yapmamaya davet ediyoruz.(1). 1. Prof. Dr. Ali Rıza BERKEM, Nükleer Santral Nihayet Kuruluyor mu?, Kimya ve Sanayi, 36, 201-204, 12-25, Mayıs 2000. Energy Electricity and Nuclear Power Estimates for the Period up to 2020, Temmuz 1999, IAEA. Energy Electricity and Nuclear Power Estimates for the Period up to 2015, Temmuz 1996, IAEA."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nukleer-enerjinin-gelecegi-daiichi-santrali-1-bolum/", "text": "1905 yılında E=mc2 ile başlayan serüvende Einstein, fisyon sonucunda açığa çıkabilecek bir enerji olduğu konusunda öngörüde bulunmuş ve 1930 yılında bu düşünce Otto Hahn ve Lise Meitner tarafından doğrulanmıştır. 1942 yılına değin yürütülen pek çok çalışma Nükleer Enerjiye yönelik insanlara umut aşılayan sonuçlar sunmuştur. Aynı tarihler de ilk insan üretimi olan nükleer reaktör Enrico Fermi tarafından yürütülen bir proje ile Chicago'da kurulmuştu. Hem Fermi hem de Hahn ve Meitner tarafından kurulan reaktörler, ısı üretse de elektrik üretimi konusunda başarısız olmuş fakat geleceğe yönelik önemli bir alt yapı oluşturmuştur. 20 yıllık periyotlarda nükleer enerjiye yönelik hem devlet hem de toplum içerisinde oluşan ilgi, savaş ya da felaketler sonucunda kırılmış ve şüphelerin oluşmasına neden olmuştur. 1967 yılında onay alan ve günümüzde kullanılan reaktörler arasında oldukça eski bir geçmişe sahip olan Fukushima Daiichi santrali 1967 yılı tahminlerine göre ortalama 8,2 büyüklüğünde bir depreme ve 10 metre yüksekliğinde tsunami dalgalarına dayanıklı olarak inşa edilmiştir. Fakat 2011 yılında yaşanan felaket sırasında 9,0 büyüklüğünde bir deprem ve 14 metre yüksekliğinde bir tsunami dalgası, santralin büyük bir sınav vermesine neden olmuştur. Bu felaket sırasında gerek tecrübe gerekse de uzmanların öncelikleri nedeniyle reaktör kapatılmış ve güç üretimi durdurulmuştur. Ancak reaktörün kapatılmasına rağmen ısı üretmeye devam etmesi jeneratörlerin 14 metrelik tsunami dalgaları altında kalarak çalışamaz hale gelmesi soğutma sistemlerinin yetersiz kalmasına neden olmuştu. Bütün bu felaket durumuna rağmen reaktörler de bulunan yedek piller yaklaşık 8 saat boyunca sistemin soğutulmasına devam etmiştir. Ancak 8 saat sonunda pillerde yer alan enerjinin tükenmesi reaktörde sıcaklık artışına ve dolayısıyla ciddi bir tehdide neden olmuştu. Bu felaket sırasında yaşanan bilgi kirliliği yanında büyük bir patlama ve felaket beklentisi hem ülke genelinde hem de diğer ülkeler de nükleer enerjinin yeniden sorgulanmasını sağlamıştır. Hemen, hemen her ülke de reaktörün bulunduğu alanlar, enerji üretim tesisleri öncelikli koruma alanları arasında yer alır. Fukushima santrali diğer pek çok santrale oranla 40 yıl öncesinde gelişmiş bir teknoloji ile üretilmiş, olası felaket senaryoları en yüksek limitlerde tutulmuştur. 2011 yılında yaşanan olay sırasında reaktörün dış ünitelerinde hidrojen gazının birikmesi ve bazı alanlarda dış binanın patlaması uzun süre kamuoyu ile paylaşılmayan bilgiler arasında yer almaktadır. Yaşanan bu olay göz önüne alındığında uzmanlar, yakıtın uzun bir süre su dışında kalmış olabileceğini fakat hasar boyutunun ne olduğunun bilinmediği söylemektedir. Bir diğer durum ise reaktörü saran metal çekirdektir. Bu çekirdeğin hem patlama hem de deprem sırasında etkilenmemesi ve sağlam kalması etki alanının yalnızca reaktör çevresi ile sınırlı kalmasını sağlamıştır. Fakat çekirdeğe pompalanan su ve dışarı da saklanan nükleer yakıt hasarı hem çalışanların hem de yakın çevrenin etkilenmesine neden olmuştur. Bu alanda yer alan suyun denize ya da yer altı sularına karışma ihtimali ise onlarca yıl sonra ortaya çıkabilecek etkileri içermekte. Yakın gelecekte ülkemize kurulması planlanan iki santral için önemli bir örnek olan Fukushima, bir uyarı mı yoksa yalnızca kısa süreli bir tatbikat mı ilerleyen yıllarda göreceğiz. Bir sonraki yazımızda Nükleer Enerjiye diğer gelişmiş ülkelerin bakışı, depolama ve kirlilik sorunları gibi konular hakkında bilgiler bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nukleer-enerjinin-gelecegi-depolama-ve-kirlilik-2-bolum/", "text": "2011 yılında yaşanan felaket santral üzerinde büyük bir yıkım etkisi yaratırken santral çevresinde deprem ve tsunami etkisiyle oluşan enkazın henüz ne tür etkiler yaratacağı belirlenmedi. Fakat 2013 yılında yapılan ölçümler de reaktör sızıntısının henüz insan hayatını tehlikeye atacak boyutlarda olmadığı belirlendi. Nükleer enerjiye ülkeler arasında en önemli ve somut tepkiyi Almanya gösterdi. 1998 yılında nükleer enerjiden uzaklaşma kararı alan Alman hükümeti 2009 yılında bu karardan vazgeçmiş fakat 2011 yılında yaşanan felaket sonrasında yeniden nükleer enerjiyi askıya almıştı. Bu tarihten itibaren sekiz reaktör kapatılırken elektrik yükü nükleer santrallerden kömür tüketimine kaydı. Bugün yenilenebilir enerji kaynaklarına en çok yatırımı yapan ülkeler arasında yer alan Almanya nükleer enerjiden bu hızla uzaklaşmaya devam ederse 2020 yılında çevreye 300 milyon ton karbondioksit salacak. Yapılan araştırmalar da Kömür reaktörlerinin nükleer santrallere oranla çok daha fazla radyasyon yaydığı belirlenmiştir. Kömürde az da olsa yer alan toryum ve uranyum, küller ile hem suya hem de toprağa karıştığında elementlerin yoğunluğunun artmasına ve dolayısıyla çevre tahribatına neden olmaktadır. Almanya örneğinde olduğu gibi ABD'de nükleer atıkların depolanması ve yarattığı kirlilik nedeniyle önemli çalışmalar yürütüyor. Nükleer santrallerden her yıl özel bir vergi alan ABD hükümeti geçici depolama konusunda tüm sorumluluğu üstleniyor. Geçtiğimiz yıl başlatılan bir çalışma ile Nevada'da bulunan Yucca Dağı, nükleer atıkların depolanması amacıyla kullanıma hazırlanıyor. Proje kapsamında her ne kadar büyük bir hayal olsa da atığın 1 milyon yıl sızıntıya karşı dayanması planlanıyor. Artan enerji ihtiyacı ve ülkelerin bunu karşılamada zorlanması, gelişmekte olan ülkeler de nükleer enerjiye olan ilgiyi artırıyor. Fakat yaşanan olumsuzluklar ve ciddi risk, nükleer enerji için yeni yakıt türlerinin kullanım olanaklarını artırıyor. Yeni reaktörler ile metal uranyum yakıtlar, karbon, nitrat ve toryum türü yakıtların kullanılması düşünülüyor. Yine artan fiyatlar nedeniyle ABD ve Japonya gibi ülkeler de deniz suyundan uranyum toplanması planlanmakta."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nukleer-enerjinin-kontrolu-nukleer-santraller-ne-kadar-guvenli/", "text": "Çok değil Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan nükleer bombalardan yalnızca 6 yıl sonra ABD'de bilim adamları tarafından nükleer enerjinin elektrik enerjisine çevrilebileceği keşfedilmiş ve bu kapsamda elektrik enerjisine dönüştürülerek ilk ampüller yakılmıştır. Ticari bir amaç taşımamasına rağmen yapılan bu deney nükleer enerjinin gelecekte insan hayatında ne denli etkili olacağının habercisiydi. Japonya'ya atılan nükleer bombalar, ABD'de yapılan deneylerden sonra 1954 yılında Rusya'da ilk nükleer santral, şehir şebekesine bağlanarak elektrik ihtiyacını karşılamaya başladı. Sovyet döneminde kurulan bu santralden sonra ABD ve İngiltere'de yeni santraller kurulmaya başlanırken nükleer enerjiye olan ilgi tamamen olumlu yöndeydi. Gerek ABD'nin 1945 yılında ki üstünlüğü gerekse de büyük bir enerji açığının kapatılması, henüz olumsuz bir olay olmaması nedeniyle nükleer enerjiye olan ilgiyi artırıyordu. 1980'li yıllara gelindiğinde ABD'de Three Mile Island santralinde meydana gelen kaza, çok ciddi bir sızıntı yaşanmasa da nükleer enerji üzerinde kuşkuların oluşmasına neden oldu. Bu tarihten 16 yıl sonra Chernobyl'de meydana gelen kaza ise nükleer enerjiye olan bakışı tamamen değiştirdi. Halen etkisini sürdüren bu kaza sonucunda çok sayıda insan etkilenirken büyük bir bölge kullanılamaz hale geldi. 2000'li yıllara kadar yeni santrallerin kurulması yavaşlarken artan enerji ihtiyacıyla nükleer enerji yeniden gündeme gelmeye başladı. Fakat 2011 yılında yaşanan Fukushima kazası, sanki doğanın nükleer enerjiye olan hassasiyetini gösteriyordu. Nükleer tesislerde yakıt türü olarak çoğunlukla uranyum kullanılmaktadır. Aktif uranyum izotopu, madende elde edilen uranyum içerisinde %1'den daha az bulunması nedeniyle öncelikle saflaştırılmalıdır. Aynı zamanda zenginleştirme olarak da tanımlanan bu durum uranyumun çubuklar halinde reaktör içerisine yerleştirilmesiyle gerçekleşir. Reaktörde meydana gelecek tepkimenin kontrol altında tutulması için kadmiyum, hafniyum ve bor çubuklarıda yerleştirilmektedir. Nötronları soğuran bu çubuklar tepkimenin kontrol altında tutulmasını sağlar. Bunun dışında reaktör içerisinde ağır su ve grafit gibi maddelerde kullanılmaktadır. Reaktörde en önemli husus sıcaklığın uranyumun erime sıcaklığı olan 3815 dereceye yükselmemesidir. Gerek radyoaktif izotoplar gerekse de temas eden parçalar, beton duvarlar içerisinde tutulmaktadır. Çok farklı söylemlerin olduğu bir konu olmakla birlikte yaygın olarak 0,0001 mSV etki yapan santrallerin insan sağlığını doğrudan etkilediğine dair bir kanıt bulunmuyor. Fakat nükleer santral kurulan bölgelerde ya da bu bölgelere yakın yerlerde yaşayan insanlarda çeşitli sağlık sorunlarının arttığı görülüyor. Yalnızca santral değil reaktörde kullanılan tüm çubuklar ve üzerinde oluşan artık maddelerde radyoaktif olmaları nedeniyle temas halinde çok ciddi sağlık sorunlarına neden olabiliyor. Kararlı hale gelmeleri binlerce yıl sürecek olan bu maddelerin hangi şartlarda muhafaza edileceği ve nasıl korunacağı önemli bir konu olarak öne çıkıyor. Ayrıca suyun ve havanın dolaylı olarak kirlenmesi, insan sağlığıyla birlikte çevre üzerinde tehdit oluşturuyor. Olası bir kaza durumunda hazırlıksız olunması ise en büyük felaket senaryosu olarak öne çıkıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nukleer-fuzyon-icin-dev-isbirligi/", "text": "Uluslararası Termonükleer Deney Reaktörü Fransa'nın Cadarache bölgesinde inşa edilecek. Maliyeti 10 milyar Euro olan dünyanın en büyük nükleer füzyon reaktörü, 10 yıl sonra işlemeye başlayacak 30 yıl boyunca aralıksız deneyler yapılacak ve 2040 yılında ilk enerji üretimine başlanacak. ITER nükleer füzyon reaktörü, Uluslararası Uzay İstasyonu'ndan sonra tarihte yapılan en yüksek maliyetli proje olacak. Nükleer füzyon , hafif radyoaktif atom çekirdeklerinin birleşerek daha ağır atom çekirdeklerini meydana getirmesi olarak tanımlanıyor. Füzyon reaksiyonunda ortaya çıkan sıcaklık, örneğin, Güneş'teki reaksiyonlar gibi çok yüksek derecelere çıkıyor. Dev reaktör ITER, iki hidrojen izotopu döteryum ve trityumu birleştirecek. İki izotopun füzyonundan enerji üretmek için hidrojen plazması, 100 milyon derece'ye kadar ısıtılacak ve simit biçiminde bir manyetik alan içine hapsedilecek. Nükleer füzyonun küresel enerji krizine çare olacağını dile getirenler, bu yöntemle çok az yakıtla yüksek miktarda enerji üretilebileceğini savunuyor. Nükleer füzyonun geleneksel nükleer enerjiye göre çok daha az radyoaktif madde çıkaracağı belirtiliyor. Ayrıca nükleer füzyonun, nükleer enerjiye göre daha az kaza riski olduğu vurgulanıyor. Nükleer füzyon reaktöründe kaza riski olduğu zaman, reaksiyonu durdurmak geleneksel nükleer enerjiye göre daha kolay. 1 kilogram'lık füzyon yakıtından, 10 milyon kg'lık fosil yakıtın üreteceği kadar enerji elde edilebiliyor. Birçok uzmana göre, bu yüzyıl sonunda dünyadaki enerjinin yüzde 20'si nükleer füzyondan elde edilecek. Ancak, nükleer füzyonun kullanılmasının önündeki en büyük engel büyük başlangıç maliyeti ve reaktörleri yürütmek için gereken dev enerji ihtiyacı. Maliyetlerin yüksekliği ve temel enerji sarfiyatı nedeniyle, nükleer füzyonun hiçbir zaman nükleer enerjiye alternatif olamayacağını da dile getiren bilim insanları var. Çevreci gruplar, akıbeti belirsiz ve pahalı bir teknolojiye bu kadar para ayrılmasının yanlış olduğunu ve mali kaynakların sürdürülebilir enerjilere ayrılmasını savunuyor. Brüksel'de imzalanan anlaşma, nükleer araştırmalar alanında belki de çığır açabilecek bir çabayı harekete geçirmiş oldu. ITER nükleer füzyon reaktörünün inşasına 2008 yılında başlanacak. İnşaatın 8 ila 10 yıl sürmesi bekleniyor. Reaktörün maliyetinin yüzde 40'ı ve işletme maliyetini AB üstlenecek, geri kalan meblağ ise diğer üyeler arasında paylaştırılacak. Protokolün imza töreninde konuşan, AB Araştırma ve Bilim Komisyonu Başkanı Janez Potoknik, reaktörün uluslararası bilimsel işbirliğinde dev bir adım olarak niteledi. Potoknik, reaktörün gelecek yıllarda 'temiz, ucuz, güvenli ve tükenmez' enerji kaynağının değerlendirilmesi için bir başlangıç olduğunu ifade ederek şöyle konuştu: Birlikte çalışmakla gerekli bilgi ve sermaye birikimini daha hızlı ve etkin bir şekilde harekete geçireceğiz. Nükleer füzyon reaktörünün Fransa'nın Cadarache kentinde yapılması da, ortaklar arasında ayrıca bir tartışma konusu olmuştu. Rusya, Çin ve AB reaktörün Fransa'da, ABD, Japonya ve G. Kore de Japonya'nın Rokkaşo kentinde kurulması için lobi faaliyeti yapmıştı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nukleer-fuzyon-icin-imza-atildi/", "text": "Avrupa Birliği, ABD, Rusya, Japonya, Çin, Güney Kore ve Hindistan'ın katılımıyla yaşama geçirilecek olan nükleer füzyon projesinin imza töreni, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Durao Barroso'nun da katılımıyla Paris'te Elysee Sarayı'nda gerçekleşti. Nükleer füzyon reaktörünün hangi ülkede inşa edileceği ciddi tartışma konusu olmuş, yıllar süren zorlu müzakereler sonunda, 2005'te reaktörün Fransa'nın Cadarache kentinde kurulmasına karar verilmişti. Reaktör, yaklaşık 10.000 yeni iş sahası oluşturacak. İnşasına 2008'de başlanacak olan ITER'in füzyon reaktörünün 4.6 milyar Euro'ya, projenin bütününün ise 10 milyar Euro'ya mal olması bekleniyor. Latince 'yol' anlamına gelen ITER başlıklı projenin amacı, Güneş ve yıldızlarda meydana geldiği şekliyle nükleer füzyon teknolojisiyle enerji üretmek. Nükleer füzyon, temiz ve tükenmek enerji kaynağı olarak geleceğin teknolojisi olarak tanımlanıyor. Ancak bilim dünyası bu teknolojiyi henüz tam anlamıyla kullanabilmiş değil. ITER projesinin enerji üretmesinin en az 30 yıl alacağı tahmin ediliyor. |Fransa'nın Cadarache kentinde kurulacak olan tesis ilk örnek üretimini en erken 2040'larda yapacak. Bilim insanları, gelecek yüzyılda elektrik enerjisinin çoğunun nükleer füzyondan elde edileceğini öngörüyor. Birçok uzmana göre, gelişen ekonomiler ve artan enerji ihtiyacı, nükleer füzyon gibi tükenmez enerji kaynaklarını 50 yıl içinde elzem hale getirecek. Geliştirilmesi uzun yıllar alan bu tür enerjilere şimdiden uluslararası düzeyde yatırım yapılması bu bağlamda anlamlı. Bu tür projelerde, maliyetin paylaşılması kadar bilgi birikiminde de ortaklık yapılması sağlanıyor. Füzyon, atomların yüksek sıcaklıktayken birbirleriyle çarpıştırmaya dayanıyor. Atomlar bir plazmaya oluşturmaya doğru birleşince, açığa enerji çıkarıyorlar. Füzyon reaksiyonları, tükenmez doğal kaynak olan suyun içindeki hidrojenin izotoplarıyla yürütülecek. Füzyon reaktöründe, atom çekirdeğindeki deuterium ve tritiumum birleştirilmesiyle enerji açığa çıkıyor. Sonuçta, ortaya daha büyük bir atom çekirdeği çıkıyor. |Güneş ve diğer yıldızlardaki oluşumları örnek alan nükleer füzyon için, Güneş'ten çok daha yüksek ısı üretilmesi gerekiyor. Nükleer füzyonda enerji elde etmek için gazların 100 milyon santigrat derece'ye kadar ısıtılması gerekiyor. Güneş'in çekirdeğinden çok daha yüksek bir sıcaklık olan bir düzeyde gazları kontrol altına almak henüz pratikte mümkün değil. Bilim insanları, onyıllardır bu sıcaklıkta gazları kontrol etmenin yollarını arıyor. ITER projesi bu konuda yeni tekniklerin geliştirilmesini öngörüyor. Nükleer füzyonun en önemli avantajlarından biri de, tepkime için çok az miktarda enerji gerektirmesi. Bilim insanlarının tahminlerine göre, füzyon reaksiyonuyla açığa çıkan enerji, fosil bazlı yakıtların kullanıldığı olağan bir kimyasal reaksiyonun yaklaşık 10 milyon katına denk düşüyor. Çevre örgütleri, nükleer füzyonun atık problemi nedeniyle halinde doğa dostu sayılamayacağını vurguluyor. BBC'ye konuşan Friends of the Earth uzmanı Roger Higman, nükleer füzyonun gelecek 50 yılda alternatif olabilmesi için çöp sorunun çözülmesi gerektiğine vurgu yapıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nukleer-santral-turkiye-icin-zorunluluk-oldu/", "text": "Durum konulu raporda, Türkiye için nükleer santralın tercih değil, nükleer santral bulunuyor, 30 nükleer santral inşaatı da devam ediyor. yüzde 16'sını karşılıyor. Türkiye elektriğin yüzde 46,6'sını yerli, Hindistan'da 7, Rusya'da 5, Çin'de 5, Bulgaristan'da 2, Tayvan'da 2, Ukrayna'da 2, Arjantin, Finlandiya, toplam 30 nükleer santral inşaatı da devam ediyor. her 6 ampulden biri nükleer enerji ile yanıyor. santral ile Rusya dördüncü sırada bulunuyor. İstanbul Teknik Üniversitesi Enerji Enstitüsü işletiyor. enerjinin elektrik üretimi içindeki payı, Fransa'da yüzde 78,5, Litvanya'da yüzde 69,6, Slovakya'da yüzde 56,1, Belçika'da yüzde 55,6, yüzde 44,9, Kore'de yüzde 44,7, Bulgaristan'da yüzde 44,1, 31,1, Çek Cumhuriyeti'nde yüzde 30,5, Japonya'da yüzde 29,3, İngiltere'de yüzde 19,9, İspanya'da yüzde 19,6, ABD'de yüzde 19,3, Rusya'da yüzde 15,8, Kanada'da yüzde 14,6, Romanya'da yüzde 8,6, Arjantin'de yüzde 6,9, Güney Afrika'da yüzde 5,5, Meksika'da yüzde 5, enerjiye dayalı bir enerji ihracatçısı konumuna geldi. 2 adet nükleer santral faaliyet gösteriyor. Bulgaristan'da 2 adet, İran'da ise 1 adet nükleer santral yapımı sürüyor. bölgelerin başında İç Anadolu ve Ege geliyor. Özellikle Manisa-Salihli, yılında tüketilen 175,8 milyar kwh elektriğin yüzde 44'ü doğal gazdan, santral kurmak, tercih değil zorunluluk haline gelmiş bulunuyor. denetimine itiraz ediyor. Türkiye'de nükleer santral yapımıyla Koç, büyük holdinglerin de içinde bulunduğu 18 yerli grup ilgileniyor. Santral yapımıyla ilgilenen firmalar yasanın çıkmasını bekliyor. elektrik üretiminin 1950'li yıllarda başladığını hatırlatarak, Çernobil sendromu yüzünden nükleer santral kuramadık. döndük. Bugün en yakınımızdaki ülkelerde nükleer santraller bulunuyor. Ayrıca etrafımızda, 2 bine yakın yüzer-gezer nükleer santral var, birkaç kamyonun taşıyabileceği kadar küçük bir yük olduğunu söyledi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nukleer-santraller/", "text": "Nükleer santraller, radyoaktif maddeleri kullanarak, enerji üreten santrallerdir. Çoğu enerji santralleri ısı kullanarak enerji üretimini gerçekleştirler. Radyoaktif maddeler kullanılmasından dolayı diğer santrallerden farklı ve daha sıkı güvenlik önlemlerini, teknolojileri içerisinde barındırır. Enerji kullanılması ile ısıtılan su buharı elektrik jeneratörüne bağlı olan türbine verilir. Su buharı, türbin şaftı üzerinde bulunan binlerce kanatçık üzerinden geçerken daha önce üretilen ısıdan almış olduğu enerjiyi kullanarak , türbin şaftını döndürür. Türbinlerin elektrik üretebilmesi için bu türbin şaftlarının dönmesi gerekir. Bu mekanik hareket sonucunda elektrik elde edilir. Jeneratörde oluşan elektrik ise iletim hatları denilen iletken teller ile kullanılacağı yere gönderilir. Türbinden çıkan, enerjisi yani sahip olduğu basın ve sıcaklığı düşmüş olan buhar, tekrar kullanılmak üzere yoğunlaştırıcı denilen bölümde soğutulup su haline dönüştürüldükten sonra, tekrar ısı üretilen bölümüne gönderilir. Yoğunlaştırıcıda soğutma işini yapabilmek için çevrede bulununa deniz, göl gibi su kaynaklarını kullanır. Bir nötronun, uranyum gibi ağır bir element atomunun çekirdeğine çarparak yutulması, bunun sonucunda bu atomun kararsız hale gelerek daha küçük iki ayrı çekirdeğe bölünmesi reaksiyonudur. Fisyon sonucunda ortaya çıkan nötronların, ortamda bulunmakta olan diğer fisyon yapabilen atomların çekirdekleri tarafından yutularak, onları da aynı reaksiyona sokması ve bunun ardışık olarak tekrarlanmasıdır. Bunun sonucunda, ortaya çok büyük enerji açığa çıkar. Kontrolsüz bir reaksiyon çok güçlü ve ölümcül olabilir. Ancak nükleer santralda reaksiyonlar kontrol altında tutulur ve kontrollü bir şekilde gerçekleştirilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/nuyek2009/", "text": "Günümüz sanayi toplumlarının enerji girdileri büyük oranda fosil yakıtlara dayanmaktadır. Fosil yakıtlardan kaynaklanan enerji ve çevre sorunlarının ön plana çıkması nedeniyle, fosil yakıtların kullanımının azaltılmasıyla yaşanan bu sorunların çok aza indirileceği artık tam olarak anlaşılmıştır. Bu çerçevede, nükleer ve alternatif enerji kaynaklarının Türkiye'de ilk defa birlikte ele alınacağı, ulusal ölçekte düzenlenecek bu konferansta; üniversitelerimiz, araştırma kurumlarımız ve endüstrimizi bir araya getirerek, yapılan çalışmaları kamuoyuna duyurmak, bilimin yayılmasına katkıda bulunmak, kurumların bilgi birikimini uygulayıcılar ve bilimsel çevreler ile paylaşmak amaçlanmaktadır. Böylece, ulusal düzeyde bilim insanları, mühendisler ve genç araştırmacılar için geleceğin yenilikçi ve ufuk açıcı çalışmaların yer alacağı bir teknik forum oluşturmak hedeflenmiştir. - - - - - - - - - - - - - - - - - gibi belirtilen konularda geniş bir yelpazede gerçekleştirilecektir. Gönderilecek bildiriler, Türkçe veya İngilizce yazılmalıdır. Bildiri tam metin son gönderme tarihi itibari ile konferans ofisine ulaşan bildirilerin tam metinleri teknik açıdan ve konferans konularıyla ilişkisi bakımından bilimsel program komitesi tarafından değerlendirilecektir. Kabul edilen bildirilerin ulusal hakemli bir dergide basılması düşünülmektedir. Konferans ile ilgili detaylı ve güncel bilgilere konferansın resmi web sitesinden erişilebilir. Düzenleme Kurulu adına konuya ilgi duyan tüm kişi, kurum ve kuruluşları önemli ve güncel olan bu konferansa katılmaya ve katkı sağlamaya davet eder, tüm katılımcılara şimdiden teşekkür ederiz. Konferansla ilgili her türlü sorularınızı tubavkonferans@gmail.com e-posta adresine iletmenizi rica ederiz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/odtu-genclere-bilimi-sevdirecek/", "text": "ODTÜ, Ankara içinde ve çevresindeki ilköğretim okulları ile liseleri gezen laboratuvara dönüştürülen iki 'Bilim Otobüsü' ile, gençlerin bilim ve teknolojiye ilgisini çekmeye çalışıyor. ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Ural Akbulut, AB tarama sürecinde yapılan araştırmalarda, Türk toplumunun AB üyesi ülkeler içinde bilime en az ilgi duyan toplumlar arasında yer aldığının ortaya konulduğunu belirtti. Bu eksikliği gidermek, toplumu bilim ve teknolojiyle buluşturmak için üniversite kampüsü içinde Bilim Merkezi oluşturduklarını belirten Akbulut, bu merkezde fen bilimlerinin temel prensipleri çerçevesinde gerçekleştirilen ve oldukça eğlendirici olan deneylerin görsel olarak ilköğretim ve lise öğrencileri ile yetişkinlere sergilendiğini söyledi. Akbulut, İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile yapılan işbirliği kapsamında Ankaralı öğrencilere, merkezin gezdirildiğini, deneyler hakkında bilgiler verildiğini anlattı. Bilim Merkezi'ndeki deney araç ve gereçlerinin iki otobüslerle okullara taşındığını ve gidilen yerlerdeki öğrencilere fizik, kimya ve biyoloji alanlarına özgü basit ancak şaşırtıcı ve eğlenceli deneylerin canlı olarak gösterildiğini belirten Akbulut, bu deneylerle öğrencilere derslerde verilen teorik bilgilerin gerçek yaşamdaki karşılığınıgöstermeye çalıştıklarını vurguladı. Akbulut, bu projenin temel amacının gençlerin ve topluma bilim ve teknolojiyi sevdirmek olduğunu dile getirerek, \"Bu uygulama sayesinde en az 10 gencin bilime ilgi duyması ve ileride bilimle uğraşması ülkemiz için kazançtır\" dedi. Projenin ilk olarak Sivrihisar Endüstri Meslek Lisesi'nde uygulandığını belirten Akbulut, proje sorumluları tarafından bilgilendirilen öğrencilerin deneyleri hayranlıkla izlediğini sözlerine ekledi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/odtu-ogrencilerinden-jeokimya-cihazi/", "text": "Türkiye'nin en büyük teknoloji geliştirme merkezi ODTÜ Teknokent'te düzenlenen Yeni fikirler yeni işler yarışması bilim ve teknoloji meraklılarını biraraya getirdi. Yarışmada, AIDS ve Kuş gribi hastalıklarına neden olan virüsleri yarım saatte tespit edebilen Biosensörden, lazerli oyun sistemlerine kadar çok sayıda icad mücadele etti. Petrol arama çalışmalarında devrim yaratacak jeokimyasal sensör cihazı ise 50 bin YKL'lik büyük ödülün sahibi oldu. ODTÜ Teknokent ve Elginkan Vakfı ana sponsorluğunda gerçekleştirilen Yeni fikirler ve yeni işler yarışması üniversiteli genç girişimcilere, ürünleri sergileme imkanı sundu. 8 projeden dördünün finale kaldığı yarışmada jüri özel ödülünü AIDS ve Kuş gribi virüslerinin teşhisini en kısa sürede ve güvenilir şekilde yapan biosensör aldı. ODTÜ'lü öğrencilerin geliştirdiği lazerli oyun sistemi ise macera tutkunlarına hitabeden yeni teknoloji ürünler arasında. Yarışmada birinciliğe layık görülen ürün ise ODTÜ Jeoloji Mühendisliği öğrencileri tarafından geliştirilen ve petrol aramalarında çığır açacak jeokimya cihazı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/odtuden-ucuzlatacak-bulus-ii/", "text": "ODTÜ'de geliştirilen yeni maddeyle cep telefonu, televizyon, elektronik gazete gibi görüntü cihazlarının ekranları, plastik malzemeyle ve daha ucuza üretilebilecek. Yeşil renk oluşturulamadığı için bugüne kadar kullanılmayan plastik malzeme, devrim niteliğindeki son gelişme sayesinde kullanılabilecek. ODTÜ Kimya Bölümü'nden Prof. Dr. Levent Toppare'nin başkanlığındaki 'Polimer tabanlı görüntü cihazları ve eksik renk yeşil' adlı çalışma, önemli bilim yayınlarından Chemical Communications'ın ağustos sayısına kapak konusu oldu. Toppare'nin araştırma görevlileri Görkem Günbaş ve Asuman Durmuş'la yürüttüğü çalışma iki ay önce tamamlandı, ekip patent başvurusu hazırlığında. İnorganik yapıya sahip elektrokromik malzemelerle, bugüne kadar görüntü cihazları yapılamıyordu. Bunun nedenleri, bu malzemelerin renk çeşitliliğinin kısıtlı olması, renk dönüşümünün uzun sürmesi ve maliyetinin yüksekliğiydi. Bu araştırma işte o sorunları ortadan kaldırdı. Polimerik elektrokromik malzemelerde, renk çeşitliliği sağlanabiliyor ve renk dönüşümleri bir saniyeden kısa sürede gerçekleşebiliyor. Polimerik madde, inorganik eşdeğerlerine göre çok daha ucuza elde ediliyor. İletken ve şeffaf plastik malzemelerin üzerine de uygulanabildiğinden, polimerik malzemeyle elastik elektrokromik cihazlar yapmak mümkün. Bugüne kadar üretilen elektrokromik malzemeler, genellikle mavi ve kırmızı renk veriyordu. Yeşil renk alabilen polimer üretilemediğinden tüm renkler elde edilemiyordu. Son gelişmeyle yapılabilecek elektrokromik tabanlı görüntü cihazları doğadaki tüm renkleri verebilecek; esneklik, şeffaflık gibi özelliklere sahip olacak. Malzeme, cep telefonu, televizyon ve saat ekranı, gözlük camı, reklam panoları, elektronik gazete gibi görüntülü cihazın yapımında kullanılabilecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/odtuden-ucuzlatacak-bulus/", "text": "ODTÜ'de geliştirilen yeni maddeyle cep telefonu, televizyon, elektronik gazete gibi görüntü cihazlarının ekranları, plastik malzemeyle ve daha ucuza üretilebilecek. Yeşil renk oluşturulamadığı için bugüne kadar kullanılmayan plastik malzeme, devrim niteliğindeki son gelişme sayesinde kullanılabilecek. ODTÜ Kimya Bölümü'nden Prof. Dr. Levent Toppare'nin başkanlığındaki 'Polimer tabanlı görüntü cihazları ve eksik renk yeşil' adlı çalışma, önemli bilim yayınlarından Chemical Communications'ın ağustos sayısına kapak konusu oldu. Toppare'nin araştırma görevlileri Görkem Günbaş ve Asuman Durmuş'la yürüttüğü çalışma iki ay önce tamamlandı, ekip patent başvurusu hazırlığında. İnorganik yapıya sahip elektrokromik malzemelerle, bugüne kadar görüntü cihazları yapılamıyordu. Bunun nedenleri, bu malzemelerin renk çeşitliliğinin kısıtlı olması, renk dönüşümünün uzun sürmesi ve maliyetinin yüksekliğiydi. Bu araştırma işte o sorunları ortadan kaldırdı. Polimerik elektrokromik malzemelerde, renk çeşitliliği sağlanabiliyor ve renk dönüşümleri bir saniyeden kısa sürede gerçekleşebiliyor. Polimerik madde, inorganik eşdeğerlerine göre çok daha ucuza elde ediliyor. İletken ve şeffaf plastik malzemelerin üzerine de uygulanabildiğinden, polimerik malzemeyle elastik elektrokromik cihazlar yapmak mümkün. Bugüne kadar üretilen elektrokromik malzemeler, genellikle mavi ve kırmızı renk veriyordu. Yeşil renk alabilen polimer üretilemediğinden tüm renkler elde edilemiyordu. Son gelişmeyle yapılabilecek elektrokromik tabanlı görüntü cihazları doğadaki tüm renkleri verebilecek; esneklik, şeffaflık gibi özelliklere sahip olacak. Malzeme, cep telefonu, televizyon ve saat ekranı, gözlük camı, reklam panoları, elektronik gazete gibi görüntülü cihazın yapımında kullanılabilecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/onuncu-gezegen-xena-plutondan-buyuk/", "text": "Alman bilim adamlarının 10. gezegen ile yaptıkları son ölçümlerden elde ettikleri sonuç, yeni gökcismini gezegen olarak sınıflandırıp sınıflandırmamak konusunda kararsız olan bilim adamlarına yeni bir bakış açısı sunabilir. Astronomideki adı 2003UB313 olan Onun gezegen, 29 Temmuz 2005 tarihinde Kaliforniya Üniversitesi'nden Mike Brown tarafından bulunmuş ve Xena olarak adlandırılmıştı. Güneşe olan uzaklığı Plüton'dan üç misli fazla olan Xena, Güneş Sistemine en uzak gezegendir. Bu olağanüstü mesafe yüzünden bilim adamları gökcismini tam olarak ne şekilde tanımlayacaklarını bilememişlerdi. Tahminlerine göre yeni gezegen aşağı yukarı Plüton kadardı. Max-Planck enstitüsü bilim adamları işte bu tahmini kontrol etmek için İspanya'daki IRAM radyo teleskopunun ısıya duyarlı kamerasıyla, Xena'dan gelen termik ışını, 1,2mm'lik dalga boyunda ölçtüler. Bu ışın, Güneş ışığıyla ısınan gökcisminden yansıyan sıcaklıkla oluşmakta. Termik ışın ölçümü ve daha önce Brown tarafından hesaplanan parlaklık ölçümleriyle astronomlar Xena'nın 3000km çapında olduğunu buldular. Buna göre Xena, 1846 yılında bulunan Neptün'den sonra ikinci büyük gökcismi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/orada-iki-dev-gunes-sistemi-var-uzakta/", "text": "Samanyolu'na 180 bin ışık yılı uzaklıkta iki dev güneş sistemi bulundu. Yıldızlar gezegen oluşumuna da izin verecek nitelikte.ABD'de yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre, NASA'ya ait Spitzer uzay teleskobu, gezegenlerin bugüne dek sanılandan çok daha uzaklarda, yani kendi güneşlerinden daha uzaklarda oluşabileceğine ilişkin veriler sağladı. Rochester Üniversitesi'nden gökbilim uzmanı Joel Kastner, \"çok büyük yıldızların gezegenlerin doğumu için uygun olmadığını düşünüyorduk. Ancak 2005 yaz aylarından itibaren toplanan bulgular bunun mümkün olduğunu gösteriyor\" diyor. Gökbilimi katalog numaraları R66 ve R126 olan, dünya yörüngesinde dolanan Spitzer uzay teleskobunun keşfettiği iki dev yıldız, Güneş'in kütlesinden 30-70 kat daha büyük.rn rnBüyüklüğü göz önüne getirebilmek için şöyle bir örnek verilebilir: Güneş'in hacmi Dünya'nınkinin 1 milyon 360 bin, kütlesi ise 333 bin 400 katı.Kuiper Kuşağı'na benziyor Kastner, \"bu yıldızlar çok sıcak ve çok parlak. Aşırı büyük enerjik yapıları itibarı ile gezegen oluşumuna izin vermeyecekleri düşünülüyordu. Ama şimdi bunun mümkün olabileceği görülüyor\" diyor. Kastner, Samanyolu'ndan 180 bin ışık yılı uzakta bu dev yıldızların süpernova patlamasıyla içlerine göçerek büzüşebileceği, yıldızların etrafında küçük parçalardan oluşan toz disklerinin gezegen doğurabileceğini düşünüyor.İki büyük yıldızın yarattığı morötesi dalgalarıyla mikron çapında göktaşı fırtınalarının kuşakları, Güneş Sistemi'nin dış halkası olan binlerce cisimden oluşan Kuiper Kuşağı'na da benziyor.Henüz çok erken NASA'dan gökbilimci Geoff Bryden ise son 10 yılda, ölü yıldız etrafında minik güneş sistemi olabilecek toz bulutu dahil 150 adet gezegen sistemi bulunduğunu hatırlattı ve araştırmaların ne denli erken safhada olduğunu akla getirdi.İki dev yıldızın gezegen doğurma alanı olan Büyük Macellan Bulutsusu, aslında dünyaya veya Samanyolu gökadasına en yakın galaksi. Macellan Galaksisi, dünyaya tam olarak 179 bin ışıkyılı mesafede (1 ışıkyılı, 9.5 trilyon kilometre)."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/orbital/", "text": "Atomda çeşitli tabakalar bulunduğu gibi,her tabakada da çeşitli alt enerji düzeyleri veya orbitaller bulunur. Enerji düzeyleri belli sayıda elektron içerir ve elektronların bu enerji düzeylerinde ne şekilde dizildiklerini ilgili kuantum sayıları belirli kurallar çerçevesinde tayin eder.Başlıca dört kuantum sayısı mevcuttur. Baş kuantum sayısı : Atomda bulunan ve belirli enerji değerlerine sahip olabilen çeşitli tabakaları göstermek için kullanılır. Yan kuantum sayısı : Atom etrafındaki her tabaka çeşitli alt enerji düzeylerini içerirler.Yan kuantum sayıs,herhangi bir tabakada bulunan bir elektronun,hangi enerji düzeyinde bulunduğunu gösterir.Sıfır ile (n-1) arasında değişen değerler albilir. Magnetik kuantum sayısı : Ataomda her alt enerji düzeyi bir veya daha fazla orbitalden oluşmuştur. Magnetik kuantum sayısı herhangi bir alt enerji düzeyindeki elektronun hangi orbitalde bulunduğunu açıklar. Elektron Dağılımı : Elektronlar çekirdeğin çevresindeki yörüngelerde bulunurlar. Elketronların bulunma ihtimalinin fazla olduğu yerlere orbital denir. Orbitaller s,p,d,f... gibi harflerle gösterilirler. Her hangi bir enerji düzeyindeki orbital sayısı n2 dir.(n=enerji seviyesi olup 1,2,3,4... gibi tam sayılardır). Herhangi bir enerji seviyesinin alabileceği elektron sayısı ise 2n2 ile hesaplanır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/orion-gorevini-basariyla-tamamladi/", "text": "NASA tarafından Mars görevleri için geliştirilen Orion uzay aracını taşıyan Delta IV aksaklıklara rağmen 5 Aralık 2014 tarihinde yerel saat ile 07.05'de fırlatılarak Dünya'nın 5808 km yüksekliğe kadar tırmandı. 4 Aralık 2014 14.05 fırlatılması beklenen uzay aracının rüzgar ve teknik aksaklıklar nedeniyle ertelenen fırlatılışı planlanan şekilde başarı ile tamamlandı. Fırlatılıştan sonra modülleri ayrılarak en yüksek irtifaya ulaşan araç, Armstrong sınırı ile Van Allen kuşaklarını da iki defa geçmiş oldu. Tamamlanan bu görev sonrasında 2018 yılına kadar yeni bir test yapılmayacağı öğrenilirken insanlı görevlerde kullanılmak üzere üretilen Orion'un ne derece dayanıklı olduğu gözlendi. Yükselişten sonra tekrar Dünya'ya dönen Orion yaklaşık 32.000 km/s hıza ulaşırken bu hızın, ses hızının 26 katı olması bir ilkin başarılmış olduğunu gösterdi. Yine atmosferden geçmeyi başarabilen araç 2200 dereceye dayanarak oldukça sağlam olduğunu gösterdi. NASA Mars görevlerinde insanlar için tasarladığı Orion uzay aracı ile bir ilki başarmış oldu. Planlar ölçüsünde gerçekleştirilmesi düşünülen Mars yolculuğuna Kennedy Uzay Merkezinden ilk insanların Orion uzay aracı ile taşınması bekleniyor. Elbette büyük riskler taşıyor olsa da 1960 ve 1970'li yıllarda gerçekleştirilen Apollo görevlerinden sonra heyecan verici bir gelişme olarak görülüyor. Yine Orion bugüne kadar insanlığın aydan daha uzağa gitmesini sağlayan ilk araç olacağına inanılıyor. Mars yolculuğunun başarı ile tamamlanması durumunda Dünya ve Mars arasında astronotlar tarafından ilk keşiflerde başlamış olacak. Ayrıca yüzey için gerekli olan uzay giysilerinin de radyasyon ve sıcaklığa karşı denemelere tabi tutulacağı belirtiliyor. Orion ile 2020 yılında başlayacak görevlerde astronotlar asteroit keşifleri yaparak ay çevresinde sabit bir yörüngeye yerleşecek. Bu görevlerde yeni teknolojilerle birlikte Mars'a gönderilmek üzere tasarlanan araçlarda denenmiş olacak. 2020 yılında başlayacak görevler 2030 yılında insanlı uzay araçlarının Mars yüzeyine ulaşmasında öncü birer çalışma olacak gibi görünüyor. Test uçuşuyla ilgili animasyona göz atmak için tıklayın."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/orion-ile-marsa-insanli-yolculuk-donemi-basliyor/", "text": "Son yıllarda NASA'ın asıl amacı olan keşfedilmeyen yerleri keşfetmek terimini unutarak, daha alçak uçuşlar yapmaya başlaması, pek çok çevrece eleştiri konusu olmuştu. Ancak Orion ve diğer keşif araçları ile başlayan yeni dönem, önümüzde ki 20 yıllık süreçte Mars'a insanlı yolculukların önünü açtı. Her ne kadar ekonomik ve siyasal anlamda yeterli etkinlik sağlanamamış olsa da 2024 yılında Mars'a geri dönmemek üzere gidecek yerleşimciler oldukça umutlu görünüyor. Mars Derneği kurucusu olan Robert Zubrin, Mars'a insanlı yolculuk için sefer planlarını şimdiden hazırladı. NASA'nın muhtemelen 20 yıl sonrasında kullanmayı düşündüğü bu plan içerisinde Mars'a gidecek insanların nasıl yaşayacağı, ne yiyeceği ve inşaat ticaret gibi faaliyetleri nasıl gerçekleştireceğini içeriyor. Zubrin bütçesi yetersiz görülen NASA'nın bu çalışma için yeterli imkanlara sahip olduğunu söylerken 20 yıllık süreçte toplamda 60 milyar dolara ulaşan bir bütçe ile bu projenin başarıya ulaşacağına inanılıyor. Geçtiğimiz ay gerçekleştirilen test uçuşu ile Apollo'dan sonra Dünya'dan bu kadar uzaklaşan ilk uzay aracı Orion oldu. Her ne kadar mürettebatı taşıması planlanan uzay aracı ile test uçuşu yapılan araç birebir aynı olmasa da uçuşun başarıyla sonuçlanması, önemli bir eşiğin aşılmasını sağladı. Ancak yinelenmesi beklenen ve diğer modüller eklendikten sonra görülmesi amaçlanan uçuşun bütçe yetersizliği nedeniyle ertelenmesi hayal kırıklığı yarattı. Orion'un Dünya'dan ayrılması ve geri dönüşü her ne kadar başarı olarak görülse de mürettebat ile aylarca yolculuk sırasında göstereceği başarı daha fazla önemseniyor. Mürettebatın Mars yolculuğu sırasında hem fiziksel hem de zihinsel olarak sağlığını koruması, projenin en önemli konusu. Bu açıdan bakıldığında daha önce bu çapta bir yolculuk yapılmaması, NASA açısından soru işaretleri oluştururken ilk olarak Ay yörüngesinde yaşayacak insanlı yolculukların yapılması ve aşamalı olarak gezegenlere gidilmesi düşünülüyor. Ekleme: Test uçuşu yapılan uzay aracı ile Mars'a insanlı yolculuk yapması planlanan uzay aracı arasında bazı farklılıklar olacak. - Dünya'dan maksimum uzaklık 5800 kilometre, - Atmosfere giriş hızı 32 bin kilometre/saat, - Toplam uçuş süresi 4 saat 30 dakika, - Atmosfere giriş anında açığa çıkan sıcaklık 2200 derece, - İniş hızı 32 kilometre/saat."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ozel-gorelilik/", "text": "bağımsız olarak ışığın hızı bütün gözlemciler için aynıdır. yasaları gözlemcinin hızından bağımsız olarak her yerde geçerlidir. - Örneğin - Sahilde bulunan bir kişi topun v= vbot + vtop hızıyla hareket ettiğini görecektir. - Fakat bu olay ışık için düşünüldüğünde doğru değildir. - Sahildeki kişi için ışığın hızı hala c olacaktır. - Galileo ve - Vtoplam = V1 + V2 - Eğer - Vtoplam = c + Vbot > c elde edilir. - Bu sonuç hatalıdır. Hızları toplayabilmek için yeni bir yönteme ihtiyaç vardır. - Eğer - Hızların - Yüksek hızda hareket eden bir trenin ortasında bulunan bir lamba, yanmaktadır. - Trende bulunan bir gözlemci ışığın ön ve arkaya eşzamanlı ulaştığını görür. - Dışarıdaki bir gözlemci için ışık arka tarafa daha önce ulaşır. - Trenin arka kısmı ışığa doğru ön kısmı ise ışığın aksi yönünde hareket eder. - Eşzamanlılık bulunmaz! - Yüksek"} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ozon-deligi-2050ye-kadar-kapanir/", "text": "Antarktika'nın üstünde yer alan Ozon tabakasındaki deliğin 2050'de bütünüyle kapanması bekleniyor. Ozon tabakasına zarar veren kloroflorokarbon gazlarının salınımını kaldıran Montreal Protokolü 1987 yılında imzalanmıştı. Atmosferin üst kısımlarında bulunan Ozon tabakası Güneş ışınlarını filtreliyor. Bilim insanları 1980'lerin başında, uydu ve yer istasyonlarından Ozon tabakasında bir delik açıldığını farkettiler. Montreal Protokolü'nü müteakip yıllarda gösterilen gayret sayesinde, Ozon tabakasında 1990'lı yılların ortalarından itibaren kısmi bir düzelme görüldü. Ozon deliğinin kapanması bir ömür alacak. Japonya'daki Ulusal Çevre Araştırmaları Enstitüsü uzmanı Eiji Akiyoşi, bilgisayar modellemelerinde gelinen noktada Ozon'daki deliğin 2050 gibi kapanmış olabileceğini belirtiyor. Bilim uzmanları, ozon tabakasındaki deliğin 2020'den itibaren küçüleceği ve 2050'de de kapanacağını öngörüyor. Ancak bazı araştırmacılar ABD ve Kanada'daki klima makinelerinin hala Ozon'da düşman gazlar çıkardığını vurguluyor; hükümetler protokole attıkları imza uyarınca yeni ürünlerde Ozon dostu teknolojilerin kullanılmasını şart koşuyor. Ozon tabakasındaki deliğin önüne geçmek için 1987 yılında toplanan Montreal Protokolü, deliğin açılmasına neden olan kloroflorokarbon ve diğer gazların kullanımını kaldırmıştı. ABD dahil birçok ülke bu protokole imza atmıştı. Ancak ne yazıkki küresel ısınmaya neden olan karbon gazının salınımını önlemeyi amaçlayan Kyoto Protokolü o kadar şanslı değil. Dünyadaki karbonunun yüzde 25'ini üreten ABD, protokole imza atmayınca çabalar aynı oranda etkili olamıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ozon-tabakasi/", "text": "'Ozon'u onarırken, Küre'yı ısıttık'rnBM raporuna göre, Ozon dostu olarak teşvik edilen gazların yarattığı küresel ısınma etkisi, Kyoto Protokolü'nün azaltmayı hedeflediği karbondiksidin 2 ila 3 katı. Kyoto Protokolü, enerji santralleri, motorlu araçlar ve diğer endüstriyel alanlarda açığa çıkan karbon dioksidi indirmeye çalışırken, hidrokloroflorokarbonlar da küresel ısınmaya neden olan sera etkisi yaratıyor. Birleşmiş Milletler raporu, hidrokloroflorokarbonların 2015 yılına kadar atmosfere 2 ila 3 milyar ton karbon dioksit yaratacağını vurguluyor. Kyoto'nun 2012 yılına dek azaltmayı amaçladığı karbon dioksit miktarı ise 1 milyar ton. Kısaca, Kyotonun kazancını, hidrokloroflorokarbonlar götürüyor. Çevreye olumlu etki sıfırlanıyor. Gelecek yıllarda gelişmekte olan ülkelerde de endüstriyel ürün kullanımının artmasıyla, çevre felaketinin hızlanacağı vurgulanıyor.rnrnOzon tabakası, güneş ışınlarını filtre ederek insan sağlığı için tehlikeli olan morötesi ışınların yeryüzüne inmesini önlüyor. Stratosferin ışınları emdiği üst katmanlarında bulunan Ozon tabakası, kloroflorokarbon gazları nedeniyle son 50 yıldır inceliyor. Teorik olarak Ozon tabakasını delmeyen bir gazın, küresen ısınmaya da etki etmemesi gerekiyor. Bilim insanları, Ozon tabakasının geçen yıl Antarktika'nın 11 ila 22 kilometre üzerinde 27 milyon kilometre kare genişliğinde delindiğini belirtiyor. 'Ozon'u onarırken, Küre'yı ısıttık'rnBM raporuna göre, Ozon dostu olarak teşvik edilen gazların yarattığı küresel ısınma etkisi, Kyoto Protokolü'nün azaltmayı hedeflediği karbondiksidin 2 ila 3 katı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ozon-tabakasinda-duzelme-isaretleri/", "text": "Bilim adamları, kimyasal kullanımındaki azalmaya bağlı olarak, dünyayı koruyan ozon tabakasındaki incelmenin düzelme işaretleri sergilediğini, ancak 1980 öncesi düzeyine ulaşmasının olanaklı olmadığını kaydetti. ABD'deki Colorado Üniversitesi'nden Betsy Weatherhead, soğutma gereçleri ve spreylerde kullanılmak üzere üretilen kloroflorokarbonun neden olduğu ozon tabakasındaki incelmede düzelme işaretleri görüldüğünü belirtti. Weatherhead, atmosferdeki klor düzeyinin azalmasına ozon tabakasının yanıt verdiğine ilişkin güvenlerinin oluştuğunu kaydederek, bu iyileşmede Montreal Protokolü'nün etkisi olduğuna inandıklarını da belirtti. Ozon tabakasının incelmesine neden olan kimyasalların yasaklanmasını amaçlayan Montreal Protokolü 1987'den bugüne kadar 180 ülke tarafından onaylandı. Güneşten gelen ultraviyole ışınların zararlı etkilerinin çoğunu tutan ozon tabakasındaki incelme, insanlarda deri kanseri riskini artırıyor, bağışıklık sistemine zarar veriyor ve görme sorunlarına yol açıyor. Ozon tabakasına ilişkin son bulgular, uydulardan, yer istasyonlarından ve 14 model çalışmadan çıkan bilgilerden elde edildi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/paleomanyetizma-nedir/", "text": "Dünya üzerinde, hemen her dönemde meydana gelen yanardağ faaliyetleri sonucunda, demir mineralleri içeren ve mıknatıslanma özelliğine sahip olan kayaçlar oluşur. Yanardağ püskürtüeri ile açığa çıkan lavlar çok yüksek sıcaklıklarda olduğundan, yeryüzüne ulaştıkları anda herhangi bir manyetik alan özelliği taşımazlar. Ancak çok dar bir sıcaklık aralığından geçen demir molekülleri, belirli katmanlar arasında sıkışarak katılaşırlar. Katılaşmaları esnasında da, dünyanın o anki manyetik alan yönelimine göre bir dizilim gösterirler . Bilindiği gibi, dünyanın normal kuzey ve güney kutuplarının dışında, bir de manyetik kuzey ve güney kutupları vardır. İşte bu kayaçların çerisindeki mineral dizilimi de, katılaşma anındaki manyetik kuzey ve güney kutuplarının yönünü gösterir. Bir yanardağdan dikine kesit aldığımızda, lav katmanlarında bulunan demir kristallerinin manyetik kutup dizilimi tesbit edilebilir. Bunun sonucunda da, yanardağın faaliyete başladığı ilk andan itibaren dünyanın manyetik kutuplarında meydana gelen değişmeler saptanabilir. Bu kuramın ortaya çıkmasından sonra dünyanın çeşitli yerlerinde, farklı katmanlar ile çalışmalar yapılmış ve dünyanın farklı dönemlerdeki manyetik kutup yönelimleri çıkarılmıştır. İncelenen katmanlardaki manyetik alan çizgilerinin, bugünkünden oldukça güçlü sapmalar gösteriyor olması (hatta 200 milyon yıl öncesinin manyetik kutuplarının, bugünkülerin tam ters yönünü göstermesi), başta bilim adamlarını oldukça şaşırtmıştır. Ancak çalışmalar devam ettikçe, kayan şeyin manyetik alanlar değil, kıtaların kendileri olduğu anlaşılmıştır. İşte bu nedenle paleomanyetizma, kıtaların kayması kuramının en güçlü desteklerinden birisi haline gelmiştir. Dünya üzerinde, hemen her dönemde meydana gelen yanardağ faaliyetleri sonucunda, demir mineralleri içeren ve mıknatıslanma özelliğine sahip olan kayaçlar oluşur. Yanardağ püskürtüeri ile açığa çıkan lavlar çok yüksek sıcaklıklarda olduğundan, yeryüzüne ulaştıkları anda herhangi bir manyetik alan özelliği taşımazlar. Ancak çok dar bir sıcaklık aralığından geçen demir molekülleri, belirli katmanlar arasında sıkışarak katılaşırlar. Katılaşmaları esnasında da, dünyanın o anki manyetik alan yönelimine göre bir dizilim gösterirler . Bilindiği gibi, dünyanın normal kuzey ve güney kutuplarının dışında, bir de manyetik kuzey ve güney kutupları vardır. İşte bu kayaçların çerisindeki mineral dizilimi de, katılaşma anındaki manyetik kuzey ve güney kutuplarının yönünü gösterir. Bir yanardağdan dikine kesit aldığımızda, lav katmanlarında bulunan demir kristallerinin manyetik kutup dizilimi tesbit edilebilir. Bunun sonucunda da, yanardağın faaliyete başladığı ilk andan itibaren dünyanın manyetik kutuplarında meydana gelen değişmeler saptanabilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/paralel-evrenler/", "text": "Görülebilir evrenin ötesinde, bu evrene paralel başka evrenler de varmı dır? Mistikler ve filozoflar böyle olduğunu öne sürüyorlar.Bilim adamları ise yakın zamanlara değin böyle bir şeyin olanaksız olduğunu düşünüyorlardı.Fakat bugün fizikçiler paralel evrenlerin olabileceğini matematiksel olarak ortaya koyabiliyorlar.Aşağıda üçüncü bir boyutta dizilmiş iki boyutlu evrensel düzlemler görülmektedir. PARALEL EVRENLER kavramı, bugün bilimsel terimlerle açıkça bir şekilde tartışılabilmektedir.Bilim adamları içinde bulunduğumuz evrenin varlığını bir takım neden sonuç bağıntılarıyla açıklayabiliyorlar.Aslında bu açıklama, üç boyutlu uzayın tümüyle onun yapısını oluşturan fizik nesnelerden ibaret olduğu esasına dayanır.Bu yaklaşım biçimi ilk bakışta, evrenin var olan her şey demek olacağı anlamına gelebilir.Fakat iki önemli nokta var.Birincisi, bilim adamlarının evren açıklamaları, birtakım soyut kavramları açıklamaktan kaçınır.Oysa her ne kadar fizik bir evrende yaşıyorsak da, bu tür soyut kavramlar bu fizik evren içerisinde önemli bir yer tutarlar.İkinci olarak da bilimin tüm yaklaşımları ve bu konuya ilişkin kabülleri kesinlikle üç boyut ile sınırlanmıştır. İkinci nokta, paralel evrenler tartışmasının odak noktasını oluşturuyor.Evrenimiz üç boyutlu bir mekandır.Herhangi bir nesnenin konumunu kavrayabilmek için öncelikle onun üç koordinatını belirlememiz gerekir.Bunun en somut örneği havacılıkta görülür.Bir uçağın pilotu, yerdeki hava trafik kontrolörüne havadaki konumunu bildirmek için 3 rakam vermek zorundadır: Bu değerler uçağın havada bulunduğu yerin enlemini, boylamını ve yere olan uzaklığını belirtir. Peki, üç boyutun ötesi var mıdır? Matematikçiler diğer boyutları idrak etmenin sanıldığı kadar zor olmadığını belirtiyorlar.Diğer boyutlar gerçekten de matematiksel olarak kavranabilir, fakat bu durum üç boyutlu insan beyni için de söz konusu mudur? Tüm kavramlarımızla birlikte üç boyutlu bir mekanda yaşadığımız için bu pek mümkün değildir.Fakat şu örnekler, bunu anlamamıza biraz yardımcı olabilir. Tekrar kağıt örneğine dönelim ve bu iki boyutlu dünyada yaşayan varlıkları düşünelim.Flatlandliler sadece iki boyutu bilirler: Sağ-sol, ön-arka.Onların tüm hareketleri kağıtın derinliği olmayan yüzeyi ile sınırlanmıştır. Flatlandliler üçüncü boyutla ilgili olarak hiçbirşey bilmezler.Hatta üçüncü boyutu hayal edemezler. Flatlandlilerin üzerinde yaşadıkalrı bu kağıt parçasının sonsuz bir genişlikte olduğunu düşünün.Bu durumda onlar doğallıkla kendi iki boyutlu evrenlerinin tüm var oluşu oluşturduğunu düşüneceklerdir.Öte yandan kendi evrenlerinin altında ya da üstünde de başka evrenlerin olduğunu ise asla anlayamayacaklardır.Hatta anlamamanın ötesinde, bu kendilerine söylendiğinde kabul bile etmeyeceklerdir. Bizim üç boyutlu bakış açımızla ise, Flatland evreni asıl gerçekliğin çok çok küçük bir bölümünü oluşturur.Bu arada iki ayrı Flatland evreni birbirine paralel bir şekilde yer alabilir ve bunların her birinde yaşayan varlıklar derinlik duygusuna sahip olmadıkları için birbirlerinin farkına varamazlar.Bu tür birbirine paralel iki Flatland evreni üçüncü bir boyutta bir araya gelirler, tıpkı bir kitabın sayfaları gibi. Her ne kadar bilimsel düzeyde şimdilik bir varsayım olarak kabül ediliyorsa da, birtakım bilimsel ön bilgiler öne sürülmemiş olsaydı, paralel evrenler felsefesi bir kavram olmanın ötesinde hiçbirşey ifade etmeyecekti.Paralel evrenler konusuyla ilgili ilk kapıyı açan kişinin Albert Einstein olduğu biliniyor.Einstein'in ünlü genel rölativite teorisinde paralel evrenleri birbirine bağlayan köprülerden söz edilir.Genel rölativite teorisi çekim, uzay ve zaman konularını kapsayan oldukça karmaşık bir teoridir.Rölativite teorisine göre, bir çekim alanı eğimli bir uzay demektir.Üç boyutlu uzay, dördüncü bir buyuta uzanır.Tekrar Flatland'e dönersek, bu iki boyutlu alem, üç boyutlu uzayın dördüncü bir boyuta açılmasının ne demek olduğunu açıklamaya yardım edecektir. Hemen yanıbaşımızda yer alan mekanların varlığı olgusu, bizim dördüncü bir boyut tasarımlarımızdan oldukça farklıdır.Her şeyden önce, üç boyutlu beynimizin bu tür bir olguyu kabüllenmesi oldukça zordurBöyle bir yaklaşım ancak iki boyutlu bir paralel evren modeli ile sağlanabilir.Modern bilimsel yaklaşımlar, paralel evrenlerin varlığına, hatta gerekliliğine dikkat çekiyor.Dördüncü bir boyut kavramı paralel evrenlerin nerede olabileceğine ilişkin bazı ip uçları veriyor.Özellikle Einstein 'ın bu tür evrenlerin karadelikler aracılığıyla nasıl birbirine bağlanabileceğine ilişkin bazı ön bilgiler ortaya koyduğu biliniyor.Aslında paralel evrenler bir dördüncü boyutta aynı uzayda aynı yerdedirler.Fakat araya bir zaman duvarı girmiştir.Paralel evrenler birbirlerine değmeden sonsuz tabakalar şeklinde bir kitabın sayfaları gibi üst üste dizilirler.Paralel evrenler ve kendi evrenimize ait farklı zaman tabakaları bu dördüncü boyutta birbirleri içerisine geçerek bir kitabın sayfaları gibi dizilmişlerdir. Flatland'i oluşturan iki boyutlu kağıt tabakasının üzerine ağırlığı olan bir nesne koyalım. İki boyutlu kağıt bu nesnenin ağırlığından ötürü hemen buruşacak ve şekli bozulacaktır.Dolayısıyla iki boyutluluğunu yitirecek, buruşuk bir yüzeyi olmasından ötürü, üçüncü bir boyut, yani derinlik kazanacaktır.Böylece bu yeni üç boyutlu mekanda kütleçekimi denen etki oluşacaktır.Flatland, çukurlaşmasına rağmen yine Flatland olmaya devam edecektir.Fakat şu farkla ki, Flatlandliler bu kez meyilli bir yüzey üzerinde yolculuk yapacaklardır.Buradaki çukurlaşma, hemen akla bir karadelik getiriyor.Bir karadeliğin Flatland'de olduğu gibi üzerinde durabileceğiniz bir yüzeyi yoktur.Sadece nesneyi daha derinlere çeken olağanüstü bir çekim gücü vardır.Flatland'in bir karadeliğe yaklaştığını varsayalım, ne olacaktır o zaman? Flatland'in iki boyutlı evreni karadeliğin çekim etkisine girdiğinde, giderek küçülmeye ve bükülmeye başlayacaktır.Sanki bir huninin kenarlarından içeriye doğru, bir tünele doğru kayıyor gibi olacaktır. Einstein ve yakın çalışma arkadaşı Nathan Rosen'in bu karadelik tünellerini matematiksel olarak kabül ettikleri ve inceledikleri biliniyor.Einstein ve Rosen, bu çalışmalarının sonucunda şaşırtıcı bie şey keşfettiler: Karadelik tünellerinin dibi yoktur.Burada, uçlarından birbirlerine bağlı iki huni söz konusudur.Birleştikleri nokta, tünelin boğaz kısmını oluşturur.Dolayısıyla tünelin bir ucundan giren bir nesne, merkezdeki ya da boğazdaki olağan üstü çekimin etkisiyle, tünelin öbür ucundan dışarı fırlatılır.Öyleyse öbür yanda ne vardır?Öbür yan, yeni bir evrendir, ilkinden tamamıyla farklı bir evrendir bu! İşte bu iki evreni birbirine bağlayan tünele Einstein-Rosen Köprüsü adı verilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/parcacik-deneyi-gelecek-ay/", "text": "İsviçreli bilimadamları dünyanın en büyük atom parçacık çarpıştırma cihazının gelecek ay devreye gireceğini açıkladılar. Evrenin nasıl oluştuğuna dair bazı temel soruları açıklığa kavuşturması umulan cihazın inşa edilmesine 2003'te başlanmıştı. CERN Parçacık Fiziği Laboratuvarı'nca oluşturulan çarpıştırma cihazı üzerindeki çalışmalar ise çok daha geriye gidiyor. Cenevre yakınlarında yeraltında inşa edilen bir tünelde bulunan 27 kilometre uzunluğundaki cihaz, sekiz milyar dolara mal oldu. 10 Eylül'de çalıştırılacak olan cihaz, 50 bin ton süper soğutulmuş elektro-mıknatıs kullanarak parçacıkların ışık hızına yakın bir hızda birbirleri ile çarpışmasını sağlamaya yönelik. Bu şekilde müthiş miktarlarda enerji ortaya çıkıyor. Bunun için mıknatısların öncelikle mutlak sıfıra yakın şekilde soğutulması gerektiğinden, parçacık çarpıştırıcıya 'dünyanın en büyük buzdolabı' deniyor. Projeye katılan iki bini aşkın bilimadamı, böylece parçacık fiziğinin temel teorilerini sınamayı umuyor. Cihazın çalıştırılması, hemen tüm uygulamalara geçileceği anlamına gelmiyor. Tam kapasiteye ulaşılmasının bir kaç yıl daha sürmesi bekleniyor. Bilimadamları yine de buradaki araştırmalardan edinilen yeni verilerin her yıl 100 bin DVD dolduracak büyüklükte olacağını belirtiyorlar. Proje evrendeki tüm maddelerin temel yapıtaşı olan atomları daha iyi anlamayı hedefliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/pasifik-hizla-asit-denizine-donusuyor/", "text": "Uzmanlar, Pasifik Okyanusu'ndaki anormal asitlenmeyi küresel ısınmayla atmosfere salınan karbon dioksidin denizler tarafından emilmesine bağlıyor. Yapılan araştırmalarda pH'ta 0.025 birimlik düşüş tespit edildi. Asitlenmenin üç okyanusta da birden görülmesi, küresel ısınmanın dolaylı tehlikelerine dikkati çekiyor. Dünya denizleri, petrol, kömür ve doğal gaz kökenli enerji kaynaklarının yakılmasıyla atmosfere salınan karbon dioksidin yaklaşık yüzde 30'unu emiyor. Bilim insanları, karbon dioksid deposu haline gelen denizlerin gelecek binyılda küresel CO2'nin yüzde 90'ını emeceğini tahmin ediyor. Karbon dioksid oranının artması ise, denizlerdeki doğal yaşamın tehlikeye girmesi demek. Önce küçük canlıların soyunun tükenmesi, besin zincirinde daha üstteki canlıların yemsiz kalmasına neden olacak. Mikroskopik canlılar ve yosunların besin zincirinden silinecek kadar soylarının tükenmesi, okyanuslardaki biyoçeşitliliği olumsuz etkileyecek. Bilim insanlarına göre, insanoğlunun vurdumduymaz şekilde çevreyi kirletmesi ve atmosferi karbon diokside boğmasının sonuçları dolaylı olarak kendini gösterecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/paul-adrien-maurice-dirac/", "text": "Paul Dirac 8 ağustos 1902 'de Ingiltere Bristol'de doğdu. Babası Isveçli annesi ingilizdi. Önce tüccar okuluna oradan Bristol Universite'sine gitti. Buradan 1921'de elektrik mühendisliği diploması aldı.Iki yıl daha Bristol'de matematik çalıştıktan sonra Cambridge St.John's College'de araştırma görevlisi olarak göreve başladı. Ph.d derecesini 1926' da aldı. Bir sonraki yıl St.John's College'in akademi üyesi, daha sonra 1932'de Cambridge de matematik profesörü oldu. Dirac Quantum mekaniğini matematiksel ve teorik olarak inceledi. Heisenberg 1928'de yeni quantum mekaniği teorisini ortaya atar atmaz, matematiksel karşılığı üzerinde çalıştı. Ve kendi Elektron görecelik teorisi(1928) ve oyuk teorisi(1930) ile ilgili Royal Society 'ye birçok yazı yazdı. Bu teori elektronla aynı kütleli, fakat pozitif yüklü bir parçacığın varlığını ortaya koyuyordu. Teori daha sonra deneysel olarak da C. D. Anderson tarafından doğrulandı. Bu parçacığa positron denildi. Dirac'ın çalışmalarının önemi onun Schrödinger'in özel görecelik denklemleriyle tanıttığı ünlü dalga fonksiyonlarında yatar. Aslında Dirac'ın çalışmaları, sadece biribirinden farklı olmakla kalmayıp, birbirine ters düşen quantum ve görecelik teorilerini birbirleriyle ilişkilendirdi. Dirac'ın bilimsel çalışmaları Quantum Theory of the Electron (1928) ve The Principles of Quantum Mechanics (1930; 3rd ed. 1947) adlı kitaplarında toplanmıştır. 1930'da Royal Society 'ye seçilmiş ,kraliyet ve copley madalyalarıyle onurlandırılmıştır. Dirac çok fazla yolculuk yapmış ve değişik üniversitelerde çalışmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: Copenhagen, Göttingen, Leyden, Wisconsin, Michigan, ve Princeton . 1929'da Amerika'da 5 ay geçirdikten sonra dünyayı dolaştı. Heisenberg 'le birlikte Japonya'ya gitti. Ve Sibirya üzerinden döndü. 1937'de Margit Wigner'le Budapeşte'de evlendi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/percy-williams-bridgman/", "text": "Amerikalı fizikçi Bridgman 1882 yılında Cambridge, Massachusetts' de doğdu, 1961 yılında Randolph, New Hampshire' de öldü. Mezun olduğu Harvard üniversitesinde 1926' da matematik ve fizik profesörlüğüne getirildi. Yüz binlerce atmosfere ulaşabilen yüksek basınçlar elde etmeğe çalıştı ve bunların etkisi altındaki maddenin özelliklerini inceledi. Böylece, 1914 yılında sudan daha yoğun sayısız buz çeşitleri ve 12000 atmosferde değişmeyen siyah fosforu buldu. Aynı zamanda metallerin ısı ve elektrik iletkenlerini inceledi ve basınca göre değişkenliklerini gösterdi; bundan başka billurların niteliklerini de inceledi. Bağlılık ve kuvanta teorilerinin fizik teorileri üzerindeki etkilerini araştırdı ve 1946 yılında Nobel Fizik Ödülü kazandı. Amerikalı fizikçi Bridgman 1882 yılında Cambridge, Massachusetts' de doğdu, 1961 yılında Randolph, New Hampshire' de öldü. Mezun olduğu Harvard üniversitesinde 1926' da matematik ve fizik profesörlüğüne getirildi. Yüz binlerce atmosfere ulaşabilen yüksek basınçlar elde etmeğe çalıştı ve bunların etkisi altındaki maddenin özelliklerini inceledi. Böylece, 1914 yılında sudan daha yoğun sayısız buz çeşitleri ve 12000 atmosferde değişmeyen siyah fosforu buldu. Aynı zamanda metallerin ısı ve elektrik iletkenlerini inceledi ve basınca göre değişkenliklerini gösterdi; bundan başka billurların niteliklerini de inceledi. Bağlılık ve kuvanta teorilerinin fizik teorileri üzerindeki etkilerini araştırdı ve 1946 yılında Nobel Fizik Ödülü kazandı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/perovskitler-ile-gelecegin-enerji-kaynagi-olabilir-mi/", "text": "ABD Enerji Bilgi İdaresi verilerine göre Mayıs 2013 ve Mayıs 2014 tarihleri arasında California'da, güneş enerjisi üretiminde %150'ye varan bir artış olduğu görülüyor. Artan enerji ihtiyacı ve var olan kaynakların yarattığı kirlilik nedeniyle yenilenebilir ve çevre dostu güneş enerjisi her geçen gün daha fazla önem kazanıyor. Bugün güneş ışığını elektrik enerjisine dönüştüren güneş panelleri, devletler tarafından daha fazla desteklenmeye başladı. Özellikle elektrik üretiminde piyasanın hakimi olan kurumlar dışında hükümetlerin verdiği destek, güneş panellerinin yaygınlaşmasını sağlıyor. Ancak diğer yollar ile üretilen elektriğe karşılık güneş panelleri halen hesaplı değil. Perovskit, ilk olarak Rusya'nın Ural dağlarında keşfedilmiş, kristalli bir mineral sınıfıdır. Molekül yapısı üzerinde yapılan incelemelerde Perovskitlerin, güneş ışınlarının elektrik enerjisine dönüştürülmesinde epey etkili olacağı görülmüş. Yine bilim adamlarına göre bu kristalli minerallerin, güneş enerjisinin en büyük dostu olacağı düşünülüyor. Laboratuar ortamında yapılan denemelerde geliştirilen Perovskitlerin güneş ışığını enerjiye dönüştürme veriminde dört katlık bir artış sağlanmış ve oran %3.8'den %20'lere kadar yükselmiş. Benzeri teknolojiler incelendiğinde bu kademenin çeyrek asırdan fazla bir sürede aşıldığını görebiliriz. Bugün kullanılan ticari ürünlerde elde edilen verim en yüksek limitte %18 olarak belirtiliyor. Perovskitler ise hem ucuz hem de kolay üretilebilmeli nedeniyle ticari silikonları geçerek maliyetin oldukça azalmasını sağlayabilir. Henüz geliştirme aşamasında olsa da yakın bir gelecekte bu kristalli minerallerin güneş enerjisi eldesin de yaygınlaşacağı düşünülüyor. Fakat bilim adamlarına göre Perovskitlerin bazı dezavantajları da bulunmakta. Verim yönünden oldukça yararlı olan bu minerallerde kurşun kullanılması nedeniyle zehirlenme oranı oldukça yüksek olarak görünüyor. Yine bilim adamlarına göre kurşun yerine kullanılacak başka bir maddenin geliştirilmesiyle birlikte aynı verim yakalanabilir. Maliyeti azaltacağına inanılan bu kristallerin bir diğer sorunu ise kristal yapısının ıslandığında bozulmasıdır. Fakat farklı çevre şartlarına karşı korunabileceği düşünülen mineralin, bu etkisi ile maliyeti artıracağına inanılıyor. Son olarak bu minerallerin silikonlara karşılık ne kadar süre dayanabileceği ve çevre şartlarına karşı zarar görmeden etkili olabileceği henüz bilinmiyor. Ancak alınan duyumlarda yüksek sıcaklıklarda dahi mineralin herhangi bir sorun çıkarmadığı görülmüş."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/petrol-bitmeden-gunes-enerjisine-gecelim/", "text": "Nobel ödüllü kimya profesörü Dr. Smalley, fosil yakıtları hızla tükenen dünyanın en kısa zamanda güneş enerjisine geçmesi gerektiğini savunuyor. Aksi takdirde, insanoğlunun gelişmesi duracak. Rice Üniversitesi profesörü Dr. Richard Smalley, ABD'nin alternatif enerji kaynaklarının geliştirilmesi için milyarlarca dolar ödenek ayırması gerektiğini düşünüyor. Kimya alanında 1996'da Nobel Ödülü'nü kazanan Dr. Smalley, Çevre kirliliği Soğuk Savaş'tan daha ciddi bir sorun, küresel ısınmanın sonuçları dünya çapında açlık, salgın hastalıklar ve buna bağlı savaşlar olacak. Ya küresel ısınma gerçeğini kabul edeceğiz, ya da sonuçlarına katlanacağız diye konuştu. Dr. Smalley'nin senaryosu şöyle: Dünyadaki enerji tüketimi sürekli artıyor, enerji kaynakları ise azalıyor. Talep ile arz arasındaki fark gelecek 20 yılda daha da açılacak. Nüfusu 6 milyarı aşan Dünya'nın günlük enerji tüketimi 14.5 terawatt; bu rakam yaklaşık 150 milyon varil petrole denk düşüyor. Dünya nüfusunun 2050'de 10 milyara yükseleceği ve gelişmekte olan ülkelerin yaşam şartlarının endüstriyelleşmiş ülkelere yaklaşacağı göz önüne alındığında, günlük enerji tüketimi 30 ila 60 terawatt düzeyine çıkacak. Bu rakam, günde 450 ila 900 milyon varil petrol demek. Petrol üretimi önce talebe paralel artarak 2020 yılında zirve yaptıktan sonra düşüşe geçecek. Bu durumda petrol fiyatları yükselecek, fakir ülkeler petrol alamadıkları için ekonomilerini işletemeyecek, zengin ülkeler ise ekonomilerini idame ettirmek için tarihte hiç görülmemiş oranda zorlanacak. Bu eşitsizlik uluslararası çatışmaları körükleyecek. Dünyada halen günışığına çıkarılmamış zengin kömür yatakları bulunuyor. Ancak kömürün yakılarak karbon diokside dönüştürülmesi küresel ısınmaya neden oluyor. Suya dayalı hidroelektrik enerjisinin potansiyeli ise zaten tam olarak kullanılıyor. Hidrojen enerjisinin pratikte kullanımı hem pahalı, hem de zor. Dr. Smalley güneş enerjisinin tek tükenmez ve kirletmez alternatif enerji kaynağı olarak ortaya çıktığını düşünüyor. Bir günde Dünya'ya düşen Güneş ışığı 165.000 terawatt enerjiye denk düşüyor. Dr. Smalley dünyanın güneş enerjisinin geliştirilmesine en iyimser tahminle 30 milyar dolar ayırması gerektiğini düşünüyor. Bunun için dünya hükümetlerinin karşılıklı işbirliği gerek. En başta yapılması gereken ise, temel bilimlerde daha çok öğrencinin doktora alması ve araştırmacı kadroların artması."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/philipp-eduard-anton-von-lenard/", "text": "Philipp Eduard Anton von Lenard 7 Haziran 1862'de Pozsony1 , Macaristan'da dogdu. Ailesi aslen Tirol'den geliyordu. Babası Philipp Lenard von Lenardis, konular üstündeki çalısmalarını, kolej kitaplarını rehber alarak gerçeklestirdi. Robert Wilhelm Bunsen ile tanıstı. Bunsen'in çalısmaları Lenard'ı etkileyerek bilime yöneltti. çalısmasını yaptı. Daha sonra, katot ısınlarının ultraviyole ısınlarına benzer olup olmadıgını, problemini Hertz'in yeni arastırma laboratuarında çözmeleri için onlarda bir istek olusturdu. dedi. ve Lenard, Hertz'in son cümlesinin en önemli kısım oldugunu ayrıca vurguladı. zamanında katot ısınları üzerine yogunlastı ve 1894 Eylül'ünde Bonn'dan ayrılmadan önce, oldugu için, çocuklugundan beri sahip oldugu degerli mikroskobunu ona miras bıraktı. laboratuarında arastırmalarıyla mesgul olmayı seçebilecekken bu ise baglı kalmayı tercih etti. katot ısınlarının metalik tabakalardan geçisini gözlemledikleri deneyi anlatırken Lenard, Hertz'in kendisine enstitüde çalısmak için yeterli zamanı ve ortamı vermedigini vurguladı. Ayrıca onun hakkındaki uygun gerçekleri takdir etmekten kaçındı. kendinde bitiyordu ve diger insanların da mesgul ve kötü günleri olabilecegini unutuyordu. yaptıgı teklifi kabul etmis olmasıydı. O yılın sonunda sadece bir yıl kaldıgı Aachen'e geçti. 1897 yılında evlendi. Bu evlilikten bir oglu ve bir kızı oldu. degistirip yeni laboratuar kurmak zorunda kalsaydı, çok az basarılı olabilirdi. bıraktı. Böylece Hertz'den daha da uzaklasmıs oldu. Lenard'ın Grosse Naturforscher kitabında, basta Heinrich Hertz'in olmak üzere, 19. yüzyılın sonlarına kadar yasamıs 65 büyük bilim adamının biyografisi bulunuyordu. kitabın amacı bütün büyük fizikçilerin ırkçı Aryan-Alman soyundan geldigini ispatlamaktı. Fakat Hertz'in babasının %100 Yahudi olması Hertz'i de en azından yarı Yahudi yapıyordu. kanıtlamak için ırkçılıgı, kitabının ilk baskılarında önemsiz göstermeye çalıstı. cisimlerdeki temel elektromanyetik denklemleri içeren belgeleri, tamamen teoriye dayanır. kitabında, Bonn'da Hertz'in yanında asistan olarak çalıstıgından hiç bahsetmiyordu. ölümünden sonra onunla ilgili olan düsüncelerini asamalı olarak degistirmistir. olmamasıyla beraber Lenard'ın yenilgiyi profesyonelce kabul edememesinin etkisi büyüktü. Lenard'ın katot ısınlarının emilimi hakkındaki deney sonuçlarına baglı olarak, görmezden geldigini veya öneminin az oldugunu düsündügünü söylemek mümkün degildi. nedeni bu olabilirdi. ki durumda da ödülü, elektronların kesfi için veriyorlardı. Beklendigi gibi Lenard, yine negatif bir tepki gösterdi. Verdigi Nobel Konferansı'nda, fizikçiydi. Einstein Lenard'ın özellikle, 1902 ve 1903'teki deneylerine altı kez deginmisti. olusan sosyalist ve barısçıları suçlu buluyordu. Bilim Adamları Dernegi'nin Bad Nauheim'daki görelik kuramı konulu toplantısında tartısıldı. Örgütü'nün Einstein'ın görelik kuramı hakkında hiçbir itiraza itibar etmeyecegini anlayarak, nefreti giderek derinlesti. 1925'ten sonra her sey o kadar kötüye gitti ki Lenard, üyelerine giris yasaktır. diye bir not astı. Lenard'ın kendi deneylerinin önemini anlamasındaki temel mantık tamamiyle yanlıstı. bu özelligi, Hertz ile Bonn'da geçirdigi yıllardan sonra kendisini göstermisti. Sonuç olarak, Hertz'in tersine Lenard, birçok düsman edindi ve varolan dostlarını da kaybetti. 1947'de Masselhausen, Almanya'da hayata veda etti. Deneysel bir fizikçi olarak Lenard, zamanının süphesiz en büyük figürlerinden biriydi. hitap eder sekildeydi. Bu hususta Lenard'ın katot ısınları üzerine arastırmaları Julius Plucker, J.J.Thomson da dahil olmak üzere hiçbir bilim adamı açıklayamadı. fizikçilerinin havadaki tanecikler üzerindeki düsüncelerinin etkisindeydi. alan nedeniyle meydana gelen sapmalar, yükün kütleye oranı, v.b. ) sahip oldugunu gösterdi. olustugunu açıkça belirten ilk fizikçiydi. Deneylerinden, Hertz'in de 1892'de gösterdigi gibi, gelistirdi. Ayrıca katot ısınlarının atom yapısını arastırmada olası yararını belirtti. varolan boslugu, kendisiyle yeni tanısan insanlara sert ve güçlü görünerek gizliyordu. Lenard'ın büyük bir fizikçi olmaktan çok öyle görülmek için duydugu siddetli istek, Enstitüsü'nün basına geldikten sonra bariz bir sekilde diktatörlüge soyunmaya basladı. egosunu tatmin ediyor ve bundan büyük zevk alıyordu. alt etmeliyiz çünkü onlar benim fizik alanındaki düsüncelerimi kabul etmediler. yazmıstı. Büyük Savas'tan sonra Lenard'ın yasadıgı kisisel trajediler onu derinden etkiledi. Marx, olay yerine gittiginde gördüklerini söyle tarif etti : kinci katta buldugumuz Lenard, yılındaki politik ve bilimsel düsüncelerini kökten bir degisiklige ugrattı. Bu yüzden, duyguları olan bir insan oldugunun akıllarda kalması gerekir. ve aynı zamanda aptal bir adamdır. Bu cümle aslında onu iyi tarif ediyordu. Çünkü Lenard, kavramakta ve insanlarla olan iliskilerinde budala idi. would have presented a better subject for a psychiatrist than for a biographer. Hazırlayan Mustafa F. Takçı arkadasımıza tesekkur ederim."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/phoenix-25-mayista-marsa-inecek/", "text": "NASA'nın geçen Ağustos'ta fırlattığı yeni Mars fatihi Phoenix uzay aracı, her şey yolunda giderse 25 Mayıs'ta Kızıl Gezegen'in kuzey kutbu yakınlarına inecek. ANKARA Mars'ın bu bölgesinin bir zamanlar mikrobik yaşam için uygun koşullar sağlayıp sağlamadığını yerinde inceleyecek Phoenix, hedefine başarılı bir yumuşak iniş yaparsa bu 1976'da Viking 2 ve 1999'da Mars Polar Lander uzay araçlarının Kızıl Gezegen'e inişi sırasında parçalanmasından bu yana, ilk motorlu iniş olacak. NASA'nın Pasadena'daki Jet Motorları Laboratuvarından Phoenix projesi direktörü Barry Goldstein, uzay aracının şimdiye dek sorunsuz gittiğini, ancak inişin ne kadar yumuşak olacağını düşününce endişelendiklerini ve heyecanlandıklarını söyledi. Nisan başında güzergahını bir miktar değiştiren Phoenix'in 10 Mayıs'tan başlayarak üç cumartesi arka arkaya roketlerini ateşleyeceğini belirten Goldstein, uzay aracının çok düzgün ilerlediğini, bu nedenle belki manevralardan birine gerek kalmayacağını kaydetti. Mars'a son inen NASA'nın ikiz robotları Spirit ve Opportunity ile kaybolan İngiliz uzay aracı Beagle 2'nin tersine Phoenix, Kızıl Gezegen'in yüzeyine inişini yumuşatmak için hava yastığı kullanmayacak. Phoenix, bunun yerine son ana kadar yumuşak iniş için motorlarını kullanarak, bir ilki yerine getirmeye çalışacak. NASA'nın Mars'ta su arayış stratejisi son yıllarda sıra dışı keşifler yapmasını sağlarken, Phoenix, ilk kez Mars toprağında buz halinde olduğu tahmin edilen suya dokunarak ve analiz ederek Mars keşif stratejisini tamamlamayı amaçlıyor. Sıvı haldeki suyun, toprağın kimyasını ve mineral yapısını nasıl değiştirdiğini ölçerek Kızıl Gezegen'in kuzey kutbundaki buzun tarihini inceleyecek Phoenix aracı, ayrıca Mars kutup çevresinin ilkel mikroplar için uygun bir yaşam alanı olup olmadığını görme olanağı sağlayacak. İki güneş paneli açıldığında 5 metre genişliğe ulaşan ve 1,52 metre uzunluğu bulunan Phoenix uzay aracının, 10 cm kadar derinlikte bulunduğu tahmin edilen buz tabakasına ulaşabilmesi için toprağı kazacak 2,34 metre uzunluğunda bir robot kolu bulunuyor. Uzay aracının gönderdiği fotoğraflar arasında bu robot kolun da görüntüleri bulunuyor. Bu kola eklenen bir kamera ile bir sonda, toprağı ve bulduğu buzu inceleyecek Phoenix'in, Mars atmosferinde asılı su ve tozu lazerle ölçecek meteorolojik ölçüm araçları da bu misyon sırasında 3 ay süreyle hava durumunu gözleyecek. NASA'nın düz ve kayalık olmayan bir araziye indirmeyi planladığı Phoenix, görevini sıfırın altında 73 ila sıfırın altında 33 santigrat derecede yapacak. Mars atmosferine giriş hızını azaltmak için önceki uzay araçları gibi bir termik kalkan kullanacak ve hızını sonrasında saatte 210 kilometreye düşürmek için bir süpersonik paraşüt açacak uzay aracı, daha sonra üç ayağı üzerine yumuşak iniş yapmak için retro-füzelerini ateşleyecek. Toplam 8 ay sürecek yolculuktan sonra Kızıl Gezegen'e ulaşması planlanan uzay aracı, NASA için Arizona Üniversitesinin Lockheed Martin şirketi, Jet Motorları Laboratuvarı ve Kanada Uzay Ajansıyla yaptığı işbirliğiyle üretildi. Şu ana ve geçmişe ait olası yaşam belirtilerinin yanı sıra Mars'a yapılacak bir insanlı uçuş için gerekli ortamı inceleyecek Phoenix'in fırlatılmasını da içeren bu programın maliyetinin 400 milyon doları aşacağı tahmin ediliyor. Uzay aracı, Alman bilim adamlarının, NASA'nın 30 yıl önce Mars'a gönderdiği iki Viking uzay aracının Kızıl Gezegen'de mikro organizmaların varlığını keşfedebileceği, ancak bunları bilmeden öldürdüğü yolundaki iddiaların incelenmesi açısından da bir şans olarak görülüyor. Gezegenin yörüngesinde araştırma yapan Mars Odyssey aracı, 2002 yılında kuzey kutbunda buzulların bulunduğu bir bölge tespit etmişti. Bilim adamları, Phoenix'in Kızıl Gezegen'in jeolojik tarihiyle ilgili önemli ipuçları elde etmesini bekliyor. Uzay aracının birinci hedefi buzun içinde mikropların yaşayıp yaşamadığını bulmak olacak. Phoenix, NASA'nın düşük bütçeli uzun dönem sürdürülebilir uzay araştırmaları planının bir parçası. NASA, insanlı uzay üsleri kurmadan önce, karşılanabilir bütçelerle desteklenen araştırmalar yaparak, astronotları öncül araştırma yükünden kurtarmak istiyor. Phoenix, daha önce 2001 yılında Mars Surveyor programının bir parçası olarak uzaya gidecekti, fakat bu program, Mars Polar Lander'ın 1999 yılında Mars yüzeyine çakılmasının ardından geçici olarak durdurulmuştu. Polar Lander, Mars'ın güney kutbuna ineceği sırada motoru erken kapanmış ve araç dengesini yitirerek düşmüştü. Phoenix, o günden beri NASA'nın uçak yapım işlerini yürüten Lockheed Martin'in deposunda bekletiliyordu. Şu anki teknolojik koşullarla zor olan Mars'a uzay aracı gönderme işine kalkışan ABD, Rusya, Avrupa ve Japonya tarafından şimdiye dek fırlatılan 35 uzay aracının üçte ikisi başarısız oldu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/phoenix-marsta-suya-dokundu/", "text": "25 Mayıs'ta Mars'a gönderilen Phoenix uzay aracı, gezegende su olup olmadığını saptayacak çalışmalar yürütüyor, numune topluyor, gezegenden aldığı görüntü ve verileri dünyaya gönderiyor. ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi yetkililerinden William Boynton, dün gece yaptığı basın toplantısında, Mars'ta su bulduk dedi. Mars'ta buz bulunduğuna dair işaretleri daha önce görmüştük diyen NASA yetkilisi, Mars'taki suya Zümrüd-ü Anka'nın robot eliyle ilk kez dokunduk, onu tahlil ettik diye konuştu. Zümrüd-ü Anka, su ve organik bileşik aramak amacıyla 25 Mayıs'ta Mars'ın şimdiye kadar hiç incelenmemiş bir bölgesine inmişti. Robot, mekanik kol gibi kullandığı küreğiyle toprak numunesi alıp alıp inceliyor. Yetkililer, Haziran sonunda Mars'ta buz tespit ettiklerini açıklamıştı. Bilim adamları, kimyasal testlerin Mars'ın kuzey kutbu yakınında buzun mevcut olduğunu doğruladı. Şimdiye kadar Mars'ta buz olduğuna ilişkin iddialar ikincil derecedendi. Başka bir NASA yetkilisi Peter Smith de Mars toprağında sodyum, potasyum, magnezyum ve klorür tespit ettiklerini belirtti ve insan bedeninde bulunan bu maddelerin, hayatın gelişmesi bakımından elzem olduğuna işaret etti. Smith, Ancak Mars'ta hayat olduğunu gösterecek organik madde henüz bulamadık dedi. Mars buzunun tarihçesini anlamaya çalıştıklarını bildiren Smith, Buz çoktan eridi de erirken toprağın kimyasal yapısını değiştirdi mi? Bunları öğrenmeye çalışıyoruz. Bunların yanı sıra Mars'ta oturulabilir bölge olup olmadığını, nerelerde su ve çeşitli hayat şekillerinin esasını teşkil eden maddeler bulunabileceğini de öğrenmek istiyoruz ifadesini kullandı. Michael Meyer adlı NASA uzmanı da Mars'taki keşif programının şimdiye kadar çok verimli geçtiğini belirtti. Zümrüd-ü Anka'nın çalışmaları verimli oldu diyen Meyer, Mars çok ilginç bir yer. Robot mükemmelen çalışıyor, bataryaları eylül sonuna kadar yeter dedi. Meyer, Asgari hedeflere çoktan ulaştık. Bütün hedeflere artık çok yakınız ifadesini kullandı. Mars'ta su bulunduğunu doğrulayan uzay aracı Phoenix, topraktan aldığı numuneyi ısıtarak buhar elde etti. ABD Havacılık ve Uzay Dairesi'nin internet sitesinde yer alan açıklamasında, topraktan alınan numunenin, yaklaşık 5 santimetre derinlikteki bir çukurdan alındığı belirtildi. Phoenix'in robot kolunun aldığı toprak örneği bir haznenin içine konuldu, numunenin bu haznede ısıtılmasıyla buhar çıkışı tespit edildi. Böylece, suya ilişkin kanıt elde edilmiş oldu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/phoenix-onumuzdeki-ay-marsa-gonderilecek/", "text": "ABD Havacılık ve Uzay Dairesi NASA, Güneş Sistemi'ndeki asteroid kuşağının iki büyük gök cismini keşfedecek Dawn uzay aracının fırlatılışını Eylül'e erteledi. Mars ile Jüpiter arasındaki asteroid kuşağının iki büyük asteroidi Vesta ve Ceres'i inceleyecek uzay aracının fırlatma işlemini önce 15 Temmuz'a erteleyen NASA yetkilileri, daha sonra aldıkları bir kararla fırlatma tarihini Eylül'e aldı. NASA'nın web sitesinde yapılan açıklamada, erteleme kararına Dawn uzayaracını bu ay içinde fırlatma olanağının yüksek derecede kısıtlı olması ve önümüzdeki ay başında Mars'a gönderilecek Phoenix uzay aracını fırlatma işleminin hazırlıklarına başlanması gerekçe gösterildi. Güneş Sistemi'nin bilinen en büyük iki asteroidi Vesta ve Ceres'inyörüngesine 4 yıl sürecek bir yolculukla varması planlanan Dawn, bilimadamlarının diğerlerinden çok daha farklı olduğuna inandıkları iki asteroidin boyut ve ağırlığını hesaplayacak. Dawn'ın göndereceği bilgiler, bilim çevrelerinin Güneş Sistemi'nin nasıl oluştuğunu ve geçirdiği evrimi anlamalarına yardımcı olacak. 1.64 metre uzunluğunda ve 1.27 metre genişliğindeki uzay sondası ayrıca Vesta ve Ceres asteroidlerinin evriminde suyun rolünü belirlemeye çalışacak. 2011 Ekim ayında Vesta'nın yörüngesine girdikten sonra Şubat 2015'te Ceres'in yörüngesine ulaşacak Dawn, toplam 5.1 milyar km yol katedecek. Uluslararası Astronomi Birliği 2006'da Ceres'i 'cüce gezegen' sınıfına almış, bu karar Plüto'nun gezegen statüsü konusunda da tartışma başlatmıştı. NASA'nın, iki asteroidin birbirinden uzaklaşması yüzünden 400 milyon doları aşkın maliyeti olan Dawn'ı Ekim 2007 sonundan önce uzaya fırlatması gerekiyor. 8 ay sürecek yolculuktan sonra Kızıl Gezegen'e ulaşması planlanan uzay aracı, NASA için Arizona Üniversitesi'nin Lockheed Martin şirketi, Jet Motorları Laboratuvarı ve Kanada Uzay Ajansı ile yaptığı işbirliğiyle üretildi. Kennedy Uzay Merkezi'nde 3 Ağustos'ta Delta 2 tipi bir füzeyle uzayafırlatılması öngörülen Phoenix, Mayıs 2008'de Kızıl Gezegen'e iniş yapacak. Şu ana ve geçmişe ait olası yaşam belirtilerinin yanı sıra Mars'a yapılacak bir insanlı uçuş için gerekli ortamı inceleyecek Phoenix, Mars'ın buzla kaplı kuzey kutup bölgesinde araştırmalar yapacak. Uzun robot kolu yardımıyla donmuş zemini kazarak örnek toplayacakPhoenix'in fırlatılmasını da içeren bu programın maliyetinin 386 milyon doları bulacağı tahmin ediliyor. Uzay aracı, Alman bilimadamlarının, NASA'nın 30 yıl önce Mars'a gönderdiği iki Viking uzay aracının Kızıl Gezegen'de mikro-organizmaların varlığını keşfedebileceği, ancak bunları bilmeden öldürdüğü yolundaki iddialarının incelenmesi açısından da bir şans olarak görülüyor. Gezegenin yörüngesinde araştırma yapan Mars Odyssey, 2002 yılında kuzey kutbunda buzulların bulunduğu bir bölge tespit etmişti. Bilimadamları, Phoenix'in Kızıl Gezegen'in jeolojik tarihiyle ilgiliönemli ip uçları elde etmesini bekliyor. Uzay aracının birinci hedefi buzun içinde mikropların yaşayıpyaşamadığını bulmak olacak. Phoenix, NASA'nın düşük bütçeli uzun dönem sürdürülebilir uzay araştırmaları planının bir parçası. NASA insanlı uzay üsleri kurmadan önce, karşılanabilir bütçelerle desteklenen araştırmalar yaparak, astronotları öncül araştırma yükünden kurtarmak istiyor. Toplam 386 milyon dolarlık Phoenix, daha önce 2001 yılında Mars Surveyor programının bir parçası olarak uzaya gidecekti, fakat bu program, Mars Polar Lander'ın 1999 yılında Mars yüzeyine çakılmasının ardından geçici olarak durdurulmuştu. Polar Lander, Mars'ın Güney Kutbu'na ineceği sırada motoru erken kapanmış ve araç dengesini yitirerek yere düşmüştü. Phoenix o günden beri NASA'nın uçak yapım işlerini yürüten Lockheed Martin'in deposunda bekletiliyordu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/piller/", "text": "potansiyelinin cebirsel toplamı o pilin ürettiği voltaja eşittir. tersi katot ve katyon olarak adlandırılır. bulunmuştu.Zamanımızda pek çok çeşit pil, birden çok kullanılabilme, oksijen gibi, elektrik enerjisi elde etmeye yarayan düzeneklerdir. sıvılar ve kurşun dioksit,manganez dioksit gibi katılar vardır. yüksek akım vermekteydi.Bu kutuplanmayan bir sıvı pildi. (1821 1899 ) 1843 de bu pili yapmıştır. Sıvı kutuplanmaz pillerin ilk örneği Daniell pilidir. aynı metalden yapılmış iki elektrot,bu metalin iki farklı tuzu içine konur. adlandırılır ve pillerin iç direnci ve EMK ölçümünde referans alınırlar. Zeuger pilleri de gazlı piller dendir. buna bayat pil deriz.Normalde kullanılmış bir pilde bile çekilen akım, pilin verebileceği akımdan fazla değilse voltaj düşmesi meydana gelmez, azalır ve kullanım süresi sonunda güç birden düşer. gösteren bir rakam mevcuttur bu mAmper / saat olarak ifade edilir. gibidir. Her iki pilin de bir iç dirençi vardır, bu direnç Ni Kad. çarpımı 60'a eşittir.Yani 10 amper çekiliyorsa 6 saat akım verebilir. Dolu bir Akümülatör maksimum voltajı 14.5 volttur."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/piramitlerin-yapiminda-yeni-teori/", "text": "Gizemi uzun yıllardır araştırılan Mısır'ın dev piramitlerinin inşaatı konusunda yeni bir teori ortaya atıldı: Keops'un kayaları rampayla taşınmış. Fransız Mimar Jean Pierre Houdin, Mısır'daki Büyük Keops Piramidi'nin sırrını çözdüğünü açıkladı. Pierre, Giza Şehri yakınında bulunan piramitin yapımında kullanılan kayaların, piramitin içerisine kurulan spiral rampa şeklindeki merdivenler yardımıyla yerleştirildiğini belirledi. Bilim adamları bundan önceki tezlerinde, taşların taşınmasında kullanılan merdiven veya iskelelerin dışardan inşa edildiğini öne sürmüştü. Fransız Mimar Houdin ise, inşaası 4.500 yıl önce tamamlanan Keops'un 42 metre yüksekliğe kadar kadar olan kısmının dış merdiven kullanılarak, 137 metreye kadar olan ikinci kısmının ise içeriden merdiven yardımıyla inşa edildiğini söyledi. 8 yıllık bir çalışma sonucu elde ettiği hipotezini 3 boyutlu sinevizyon gösterisiyle anlatan Mimar Jean Pierre Houdin'in sunumu, arkeoloji ve tarih dünyasında heyecanla karşılandı. İnsan eliyle oluşturulan en gizemli yapılardan olan Keops'un inşasında kullanılan 3 milyon kayanın her biri 2,5 ton ağırlığında. Kayalarının her birinin yukarı taşınması için yüzlerce insanın aralıksız olarak çalıştığı sanılıyor. Merdivenlerin inşasında bakır ve taş aletler kullanılmış."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/planck-sabiti/", "text": "Planck sabiti, modern fizikte en önemli iki sabitten biridir, diğeri ise ışığın hızıdır. Max Planck, kuantum fiziğinin ilk kurucularından biridir. Onun ana katkısı, elektromanyetik ışımanın ayrı kuantalar içinde gerçekleştiği yönündeki teoremiyle, her bir kuantumun evrensel bir sabitle, her koşulda ve her referans noktasına göre sabit kalan fiziksel bir oran veya payla ilişkili olduğu yönündeki keşfiydi. Bugün, biz, kuantaları, herhangi bir periyodik veya dalgamsı bir süreçle, örneğin atomlardaki elektronların salınımları veya yörüngeleriyle ilişkilendiriyoruz. Dolayısıyla eğer bir parçacığın frekansı artarsa enerjisi de artar. Frekansı azalırsa enerjisi de azalır; ama Planck sabiti her zaman aynı kalır. h 'nin sabitliği Doppler kayması olarak bilinen etkide ortaya çıkmaktadır. Bu bir tren düdüğünün, tren yanımızdan geçerken sesinin azalması olarak belirmektedir; çünkü saniye başına düşen titreşim azalmaktadır. Eğer bir fotonun bir referans düzemlinde örneğin dünyada, yol aldığını ele alacak olursak, diğer düzlemdeki bir seyir noktasına göre fotonun görünür rengi referans düzlemlerini izafi hızlarına bağlı olacaktır. Referans düzlemleri birbirinden uzaklaşıyorsa algılanan renk daha kırmızı, birbirine yaklaşıyorsa daha mavi olacaktır. Algılanan frekans da aynı şekilde değişecektir. Ama Planck sabiti, rengin frekansa oranı hep aynı kalacak, diğer türlü izafi olacak bir dünyada sabir bir referans noktası sağlayacaktır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/pluton/", "text": "Güneş'e en uzak gezegen olan Plüton gezegeni aynı zamanda, güneş sisteminin en küçük ve hakkında en az bilgi bulunan gezegeni olma özelliklerini de taşımaktadır. Plüton gezegeninin keşfi matematiksel hesaplamalara dayanmaktadır. Uranüs'ün yörüngesindeki düzensizlikler hakkında yapılan araştırmalar sonucunda Neptün gezegeni bulunmuştur fakat yapılan hesaplar bu gezegenin tek başına Uranüs'ün yörüngesindeki düzensizlikleri açıklayamayacağı anlaşılmıştır. Daha da derinleştirilen araştırmalar Plüton gezegeninin varlığını kanıtlamıştır fakat gezegen ancak 1930 yılında Tombaugh tarafından gözlene bilinmiştir. Neptün'ün yörüngesi ile kesişen yörüngesi nedeni ile güneş etrafındaki turunun küçük bir bölümünde Neptün gezegenin önüne geçerek onu güneşe en uzak gezegen yapar. Gezegenin boyutlarına göre çok büyük bir uydusu bulunmaktadır. 1978 yılında keşfedilen ve Charon adı verilen bu uydunun büyüklüğü hemen hemen Plüton gezegenin kendisi kadardır bu nedenle gezegen ve uydusuna ikili gezegende denilmektedir. Uydusunun bulunması ile birlikte kütlesi hakkında tahmin yapılma imkanı bulunan gezegenin kütlesi 0.0125 x 10 24 kg olarak belirlenmiştir. Yaklaşık 50K olan atmosferinde donmuş metan gazı bulunduğu tahmin edilmektedir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/plutonun-yeni-adi-bir-sayi-134340/", "text": "Güneş Sistemi'nin 9'uncu gezegenliğinden, gezegensi göktaşları sınıfına düşürülen Plüton'un adı da değişti. Plüton artık yüzlerce birbirine benzeyen göktaşı gibi numarayla ifade edilecek. Asteroid denen gezegensi göktaşlarından sorumlu Minor Planet Center, Plüton için 134340 sayısını uygun gördü. Plüton'a artık küçük gezegensi göktaşları gibi bir rakam biçilmesi geçen ay Uluslararası Astronomi Birliği'nin aldığı gezegenliğin düşürülmesi kararını da perçinlemiş oldu. Plüton, yeni haliyle artık eski uyduları Charon, Nix ve Hydra ile aynı sınıfı paylaşıyor. Ancak Minor Planet Center, Plüton'a bir 'kıyak' yaparak eski uydularını bağımsız göktaşı ilan etmek yerine yine Plüton'a bağladı ve onlara sırasıyla 134340 I, II ve III adlarını koydu. Minor Planet tarafından kabul gören 136.563 adet asteroid bulunuyor. Asteroidler sınıfına en son katılanlar arasında, Kuiper Kuşağı'nda keşfedilen 2003 EL61 ve 2005 FY9 de bulunuyor, onların da rakamsal adları 136108 ve 136472 olarak belirlendi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/poincare-onermesi-yilin-bilimsel-gelismesi/", "text": "Bilim dergisi Science, 2006'nın en önemli bilimsel gelişmesi olarak, en zor matematik problemlerinden birisi olan 'Poincare Önermesi'nin Rus matematikçi Grigori Perelman tarafından çözülmesini seçti. Ağustos ayında yüzyıllık matematik sorusunu çözerek büyük bir sansasyon yaratan ve matematikte en büyük ödül olan 1 milyon dolar ikramiyeli Field Madalyası'nı almaya hak kazanan, ancak bunu reddeden Perelman'ın başarısı, matematik dünyasında son 10 yılda görülen en önemli çalışma olarak nitelendi. Fields Madalyası'nı reddedikten sonra sırra kadem basan dahi Perelman'ın annesiyle yaşadığı, artık hiç matematikle ilgilenmediği, edebiyata merak sardığı ve çocukluk arkadaşlarıyla klasik müzik dinlediği ortaya çıkmıştı. Perelman'ın izini süren İngiliz gazeteleri, matematiğin en zor 7 probleminden birini çözen Yahudi kökenli matematikçinin St. Petersburg'ta annesiyle birlikte mütevazi bir dairede yaşadığını ve annesinin emekli maaşıyla geçinmeye çalıştığını ortaya çıkarmışlardı. Perelman, ocak ayında akademiden istifa ettiğinden bu yana işsiz bulunuyor. Science dergisi ayrıca, bilim dünyasında yılın skandalı olarak Güney Koreli klonlama önderi Hvang Vu-Suk'un klonlama yoluyla insan kök hücresi elde ettiğini öne sürmesini ve sonunda kamuoyunu aldattığının anlaşılmasını seçti. 2- 'DNA fosillerinin ortaya çıkarılması'. Bilim insanları, 38 bin yıllık Neandertal fosillerinin DNA'larını yeniden yapılandırarak, insanınkiyle yüzde 99.9 oranında benzerlik taşıdığını tespit ettiler. 3- 'Küçülen buzullar'. Buz bilimciler, dünyanın iki büyük buzul örtüsünün giderek artan bir hızla okyanuslara karışmakta olduğunu tespit ettiler. 4- 'Denizden karaya'. Bilim insanları, 375 milyon yaşında bir balığın, deniz yaratığı ve kara hayvanı arasındaki evrim boşluğunu doldurmasının ayrıntılarını ortaya çıkardılar. 5- 'Harry Potter'ın görünmezlik pelerini'. İngiliz ve Amerikalı bilim ekibi, bir cismi mikrodalgaların bükülmesini sağlayarak görünmez olmasını sağlayan ve 'metamateryal' adı verilen bir cihaz geliştirdiler. 6- 'Umut Işığı'. Klinik deneyler, 'ranizumab' adlı ilacın, yaşa bağlı olarak görme bozukluğu olan hastaların üçte birinde iyileşme sağladığını ortaya çıkardı. 7- 'Türlerin doğuşu'. Sinek ve kelebekler üzerinde yapılan araştırmalar, türlerin nasıl oluştuğunun anlaşılmasına yardımcı oldu. 8- 'Işık engelinin ötesi'. Yeni mikroskopi teknikleri, biyologlara hücre ve proteinlerin ince yapılarının daha iyi gözlemlemelerine olanak sağladı. 9- 'Anıların ısrarı'. Nörologlar, beynin yeni hatıraları nasıl kayıt ettiğini iç yüzünü ortaya çıkardılar. 10- 'Küçük moleküller'. Araştırmacılar, gen tanımını durduran yeni bir küçük RNA molekül sınıfı tespit ettiler."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/poincarenin-kaosu/", "text": "Newton Gezegenlerin Hareket Yasasını açıkladıktan yaklaşık iki yüz yıl sonra; İsveç ve Norveç'in Kralı II. Oscar tamamen yeni bir bilimin keşfine sebep olan; ender bir yarışmaya sponsor oldu. Yarışma 'Güneş Sistemi ne kadar dengeli ?' sorusuna cevap verecek bilim adamına nakit para ödülü vaat ediyordu. Yarışmacılar Güneş Sisteminin dengesini matematiksel olarak açıklayabilmek için, Newton'un kütle çekimi yasalarını esas almalıydılar. Güneş ve Dünya gibi iki cisim için Newton eşitliklerini uygulamak kolaydı. Ne var ki Ay gibi üçüncü bir cismi eşitliğe eklemeye çalıştıklarında denklem, en iyi fizik ve matematikçiler için bile hesaplanamayacak kadar karmaşık bir hal almıştı. Üç cismin hareket yörüngelerini bile tahmin edemiyorlardı. Bu yüzden yarışmanın can alıcı noktası 'Üç Cisim Problemi' olarak adlandırıldı. Ödül en sonunda Fransa'nın önde gelen matematik ve fizikçisi Jules Henri Poincare'e verildi. Soruyu tam olarak çözmemesine rağmen, kimsenin ummadığı bir şeyi gözler önüne seren Poincare, zarif matematiğiyle üç cisim sisteminin karmaşık ve tamamen tahmin edilemez bir şekilde davrandığını ortaya koydu. Güneş sistemi ya da en azından üç cisim yaklaşımı dengeli değil tamamen kaotikti. Başlangıç koşularındaki küçük değişmeler devasa ve tahmin edilemeyen sonuçlar ortaya çıkarıyordu. Onun bu buluşları günümüz Kaos Teorisinin yapı taşlarını oluşturmuştur."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/prof-dr-abdullah-atalara-buyuk-unvan/", "text": "Başarılı çalışmalarından dolayı Bilkent Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Abdullah Atalar, Uluslararası Elektrik ve Elektronik Mühendisleri Birliği tarafından, 2007 yılı en üst düzey üyelik anlamına gelen fellow unvanına layık görüldü. Atalar, fellow unvanını alan 9. Türk bilim adamı oldu. Atalar, yaptığı açıklamada, merkezi New York'ta bulunan IEEE'nin dünyadaki en büyük meslek kuruluşu olduğunu belirterek, birliğin 250 bin üyesi bulunduğunu, üye olabilmek için elektrik mühendisi olma şartı arandığını ifade etti. Fellow derecesi, üyelerin her yıl binde birine veriliyor. Türkiye'de bu yıl bir tek bana verildi diyen Atalar, bu unvanın saygın bir derece olduğunu, manevi değerinin yüksek olduğuna işaret etti. Bu unvanın elektrik-elektronik mühendisliğinin her türlü alanında, bio-medikalden savaş teknolojilerini kapsayan pek çok alanda verildiğini ifade eden Atalar, Bu ödülün bana verilmesinin nedeni 'akustik mikroskop ve atom kuvvet mikroskop' çalışmalarımdır dedi. Akustik mikroskopi konusunda ilk çalışan kişilerden biri olduğuna dikkat çeken Atalar, çalışmasının yüksek frekanstaki ses dalgalarını kullanarak görüntü elde etme metodu olduğunu belirtti. Bu metotla yapılan cihazların Japon, Alman ve Amerikan firmalarınca üretilip satıldığını söyleyen Atalar, cihazın yarı iletken teknolojilerde kullanıldığını kaydetti. Atomik kuvvet mikroskop çalışmasının ise yeni teknolojinin en önemli araçlarından biri olduğunu bildiren Atalar, Bu cihaz da çok küçük boyutlarda görüntü almayı sağlıyor dedi. Elektrik konusuna çocukluk yıllarından itibaren ilgi duyduğunu belirten Atalar, Çocukken, oyuncaklarımı kendim yapardım, kartondan ekskavatör yapmıştım. O zaman hiçbir şey yoktu, her şeyi kendimiz yapardık. Ortaokul ve lise yıllarında radyo yapmaya başladım. Evde ufak bir laboratuvarım vardı diye konuştu. Prof. Dr. Abdullah Atalar, 1954 yılında Gaziantep'te doğdu. 1974 yılında Ortadoğu Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Bölümünden birincilikle mezun olan Atalar, 1974-1978 yılları arasında akustik mikroskop konusundaki master ve doktora çalışmalarını Stanford Üniversitesi'nde tamamladı. 1980'de ODTÜ'de göreve başlayan Atalar, 1982'de akustik mikroskobun ticari şeklini geliştirmek üzere Almanya'da Ernst Leitz Wetzlar firması ile çalıştı. 1996 yılından beri Bilkent Üniversitesi Rektör Yardımcılığını görevini yürüten Atalar, 2004 yılından bu yana TÜBİTAK Bilim Kurulu üyeliği görevini sürdürüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/prof-dr-oguz-dogan-ile-klasik-fizik-ve-kuantum-fizigi-hakkinda-roportaj/", "text": "Onlinefizik.com röportajlarının bir yenisi ile karşınızdayız. Bu röportajımızı Selçuk Üniversitesi öğretim üyelerinden Fizik Eğitimi Ana Bilim Dalı başkanı sayın Prof. Dr. Oğuz DOĞAN ile gerçekleştirdik. Kendisine bize ayırdığı zaman için teşekkür ediyoruz. Bu yazının devamında klasik fizik ve kuantum fiziği, ikisi arasındaki ilişki ve yaşantımız üzerinde etkileri hakkında merak ettiklerinizi bulabilirsiniz. Oğuz Doğan: Klasik fizik ile kuantum fiziği arasındaki öz ayrım boyut farkıdır. Fizikteki kavramları boyut olarak makro boyuttan mikro boyuta indirgediğimizde karşımıza farklı bir dünya çıkar. Makro boyuttaki maddenin davranışı ile mikro boyuttaki parçacıkların davranışı farklı şekilde ele alınır. Makro dünya dediğimiz bizim yaşadığımız dünyadaki olayları klasik fizik; mikro dünyadaki olayları ise kuantum fiziği inceler. Yerin çekim ivmesi 9,8 m/s2'dir. Bu Newton fiziğinin sabitlerinden biridir. Planck sabiti olan 6,626x10-34 J.s ise kuantum fiziğine ait bir sabittir. Bu sabitler arasındaki boyut farkı ne kadar açık ise parçacıkların davranışları da o denli farklıdır. Her ne kadar klasik fizik ile kuantum fiziği farklı gibi gözükseler de aslında bunlar arasında bir uyum söz konusudur. Pek çok noktada aynı sonuçları ortaya koyarlar. Sonuçta iki teori arasında bir köprü vardır. Biz fiziki dünyayı üç bölgeye ayırırız ; büyük bölge, orta bölge, küçük bölge. Büyük bölge, astronomi fiziğinin hakim olduğu yıldızları galaksileri, gezegenleri inceler. Orta bölge, Newton fiziğinin uygulandığı bizim dünyamızı inceler. Küçük bölge, küçük parçacıkların davranışların sergilendiği bölgedir. Biz, orta bölgeyi klasik fizik ile, küçük bölgeyi kuantum fiziği ile incelemeye çalışırız. Klasik fizik orta bölgeyi açıklamakta son derece başarılıdır. İkisi arasında birçok uyum söz konusudur. Bu uyum Bohr'un karşılığı bulunma ilkesi ile açıklanır. Uygun limitlerde klasik fizik ile kuantum fiziği örtüşür. O.Doğan: Klasik fizik orta bölgeyi başarıyla açıklarken küçük bölgeyi izah etmede yetersizdir. Kuantum fiziği ise küçük bölgeyi izah etmekle beraber uygun limitlere gidildiğinde orta bölgeyi de en iyi şekilde tasvir eder. Bu yüzden kuantum fiziği doğayı tasvir etmede daha başarılıdır. Aslında her ikisi de doğayı tasvir etmede kendi perspektiflerinden başarılı iki teoridir. Birini diğerine tercih etmek yerine incelenen olaylar dizisini iyi ayırt etmek önemlidir. Kuantum dünyasının sonuçlarını anlamakta ve anlatmakta gerçekten zorlanmaktayız. Eğer tamamen kuantum fiziği ile dünyayı ve içindeki olayları tasvire kalkışsak, herhalde hayatı çekilmez hale getiririz. Anlaşmakta ve anlaşılmakta zorlanırız. Bununla birlikte kuantum dünyasının parçacıklarını klasik fizikle tasvire kalkışsak, bu seferde yetersiz kalırız. Bu yüzden nerede hangi teoriyi kullanacağımızı bilmek önemlidir. O.Doğan: Gerek klasik fizik gerek kuantum fiziği düşünce ve felsefi yönü itibariyle sadece teknolojiyi değil tüm sosyal hayatı, insan davranışlarını, hayat tarzımızı dahi son derece etkilemektedir. Bunun sebebi de ilkeleri itibari ile temel düşünceleri her disiplin tarafından kabul görmüş birer teori olmalarında yatmaktadır. Bir disiplin kendi içinde bir teori-iskelet oluşturamıyorsa ispatlanmış ve başarılı sonuçlar ortaya koyabilen düşünce sistemlerine yönelirler. Klasik fiziğe yönelen disiplinler 300 yıl gibi uzun bir süre klasik fiziğin ilkelerini kendi dillerine uyarladılar. Daha sonra kuantum fiziğinin ortaya çıkmasıyla kuantum fiziğinin ilkelerini kendi dillerine uyarlamaya başladılar. Diğer temel bilimler, mühendislik, tıp gibi bilim dallarının konusu ve yöntemi itibariyle fizik teorilerinden etkilenmelerini anlamlı buluruz. Fakat, sosyal bilimlerde kendi içlerinde bir teori geliştiremedikleri için fizik teorilerinden etkilenmişler ve kendi konularını açıklamada fizik teorilerinden istifade etmişlerdir. John Locke, Adam Simit gibi toplum bilimciler klasik fizik düşüncesi etkisiyle toplumsal ve psikolojik olayları izaha çalışmışlardır. O.Doğan: Klasik fiziğin temel düşüncesi başta uzay kavramıyla ilişkilidir. Uzay kavramını klasik fizik düz bir uzay olarak ele alır. Uzay, kendi doğası nedeniyle -kendi dışındaki hiçbir şeye göre izafi olmamak kaydıyla- her zaman aynı ve değişmezdir. İkincisi, zaman anlayışıdır. Zaman; maddesel dünyadan bağımsızdır. Geçmişten geleceğe durmaksızın kendi içinde akıp gider. Değiştirme şansına sahip değilsiniz. Üçüncüsü; ölçmek istediği sonuçları kesin değerlerle ölçer ve ifade eder. Yani katı bir determinizm vardır. Kesin bir hassasiyetle ölçmek istediğiniz şeyi ölçersiniz. Evren bir makineye benzetilmiştir. Dolayısıyla evren, değişmeyen yasaların idare ettiği bir makinedir. Evrendeki tüm maddesel unsurlar bu yasalara göre hareket eder. Bu yasalar bilinirse evrendeki tüm hareketler bilinebilir. Bundan dolayıdır ki Laplace; Eğer yaratılış anında Tanrı'nın yanında bulunsaydım , evrenin tüm geleceğini tahmin edebilirdim demiştir. Bu şekilde katı bir determinizm, evreni bir makine gibi görmenin sonucudur. Dördüncü; nedensellik ilkesidir. Evrendeki tüm hadiseler tamamıyla nedensel olarak belirlenebilir. Yani bir yerde bir olay varsa bunun bir sebebi vardır. Bu sebebin de bir sonucu olmalıdır. Aynı şartlar altında aynı etki aynı sonucu ortaya çıkarır. Bir diğeri ise; olayların ayrıklığıdır. Birbirinden soyutlanmış iki olay, asla birbirlerini etkilemez. Olaylar peşi-sıra birbirini izler. O.Doğan: İlk olarak kuantum fiziğinde dualite dediğimiz ikilem vardır. Dolayısıyla kesinlik yoktur. Kuantum fiziği, sonuçları kesin ve net değil, olasılıklarla ifade eder. Bu açıdan bakıldığında kuantum fiziği bir olasılıklar dünyasıdır. Bu olasılıklardan kasıt da bir muamma değildir! İkinci olarak kuantum dünyası bir birliktelikler dünyasıdır. Olayları birbirinden ayrı görmez. Tüm olaylar aynı anda cereyan eder. Dolayısıyla bu anlayış Holistik düşünce dediğimiz bir düşünceyi ortaya çıkarmıştır. Bir başka özelliği belirsizlik prensibidir. Kuantum fiziğinde sonuçlar kesin ve net olmamakla beraber belirsizlik sınırları içinde bir anlam ifade eder. Determinist değildir. Diğer bir özelliği, dualite dediğimiz ikili olma ilkesini bütünsellik ilkesiyle birleştirir. İki farklı özellik, ayrılmaz bir bütünün parçasıdır. Son özelliği ise; lokal olmayan etkileri ön plana çıkarır. Klasik fizikte büyük etki büyük sonuç çıkarır düşüncesi varken, kuantum fiziğinde küçük etki büyük sonuç çıkarabilir. En temel ayrım olarak belki de şu söylenebilir; klasik fizikte lineer mantık geçerlidir. Kuantumda ise lineer mantık geçerli değildir. Klasik fizikte olaylar ifade edilirken en basit haline indirgenerek açıklanır ve en basit halin sonuçları bütüne yansıtılır. Dolayısıyla klasik fizik indirgemecidir, soyutlamacıdır. Olayların hepsine dikkat etmez. Kuantum fiziğinde olaylar bütündür. İndirgemeci veya soyutlamacı değildir. Dolayısıyla kuantum fiziğinde bir aydınlanma söz konusudur. Klasik fizikte olayları inceleyen gözlemcinin olaylara müdahalesi söz konusu değildir. Gözlemci pasiftir. Kuantum fiziğinde ise gözlemci aktif durumdadır, olayın bir parçasıdır. Bu yüzden kuantum fiziği gözlemci kavramı yerine katılımcı kavramını önerir. İncelenen olaylar elbette insanlarla, ilim adamları ile paylaşılmak zorundadır. Bu yüzden dil denilen bir araç kullanırız. Klasik fizikte olaylar ifade edilirken dil pek fazla sorun oluşturmaz. Kuantum fiziğinde ise olayları izah etmekte dil yetersiz kalmaktadır. Klasik fiziğin bilgisi deneysel sonuçlardır. Dolayısıyla akıl ön plandadır. Akılcı bilgi türüne girer. Kuantum fiziğinin düşünce yapısında ise akılla birlikte sezgilerin de etkin olduğu bir husustan bahsedebiliriz. Bu yüzden Sokrates Hiçbir şey bilmediğimi biliyorum derken klasik fiziğin düşüncesini yansıtırken, Lao Tzu Hiçbir şey bilmemek en güzel bilgidir diyerek kuantum düşüncesini yansıtmaktadır. Bu sözde demek istenen: bildiklerimiz bizi sınırlar, daha dar bir çerçeveden bakmamıza neden olur ve ufkumuzu genişletemeyiz. Dolayısı ile bildiklerimiz gerçeği anlamakta ayağımıza bağ olur. Bu şekilde de, klasik fizik ile kuantum fiziği arasındaki ayrımı farklı olarak ele almış olduk. O.Doğan: Kuantum fiziğinin ortaya koyduğu kavramlar yeni kavramlardır. Kullanılan mantık lineer mantık olmadığı için anlaşılması zordur. Biz genellikle 300 yıllık bir süredir klasik fizik etkisiyle lineer mantığı kullanmaya alışmışız. Bu yüzden kuantum düşüncesini ve olaylarını anlayıp anlatmakta zorluk çekmekteyiz. Genel özelliklerine baktığımızda kuantum fiziği düşünce ve felsefi yönü itibariyle doğu mistik düşüncesine daha yakın gözükmektedir. Her ne kadar doğu düşüncesi kendine has birtakım ritüeller içermekteyse de olayların sonuçları itibariyle bu yakınlık görülmektedir. Kuantum düşüncesinin anlaşılması noktasında insanoğlunun özgür bir düşünceye sahip olması gerekir. Özellikle klasik fiziğin bazı felsefi noktaları, bizi kuantum fiziğini anlayabilmekten geri bırakmaktadır. Kendini sınırlamayan, serbest bir düşünce kuantum olaylarını çözmede ve anlamada daha başarılı olacaktır. Kuantum fiziği anlaşılamıyorsa bunun bir sebebi, kuantum dünyasının boyutuna inemeyişimizden kaynaklanmaktadır. Diğer sebebi de kimi düşünce ve fikirlerimizden vazgeçememe kararlılığımızdan kaynaklanmaktadır. Özellikle son zamanlarda kuantum düşüncesiyle ilgilenen kesimin yoğun bir şekilde doğu felsefesini araştırmasının sebebi herhalde bu olsa gerek. Bu açıdan bakıldığında bizim kendi kültürümüz kuantum fiziğini anlamaya en yakın kültür olarak gözükmektedir. Kuantum fiziği anlaşılacaksa aslında en iyi bir şekilde bizim anlamamız gerekir. O.Doğan: Evet şu anda iki grup söz konusu. Bir grup, bu temel denklemi bulma araştırmaları yapıyor. Diğer bir grupsa bu kadar büyük ve çeşitli olaylar bütünü, basit denklemlere indirgenemeyecek kadar karmaşıktır diyerek, böyle bir basit ilkenin bulunamayacağını savunuyor. Aslında temel denklemin arayışı da kuantum fiziğinin teorileri ışığında gerçekleşiyor. Ama yine kuantum fiziğinin söylediği belirsizlik, böyle bir denklemin bulunamayacağına işaret eder. İşte burada kuantum kuramı kendi kendisiyle çelişiyor gibi. Hem belirsizlik, hem de basit temel denklem. Bu bir çelişki gibi gözüküyor. Araştırmalar devam ediyor. Bakalım zaman ne gösterecek, birlikte izliyoruz. O.Doğan: Gerek klasik fizik gerekse kuantum fiziğinin farklı disiplinleri etkilediği bir gerçektir. Bu alanlardan biri de eğitim sistemidir. Değerlerin ve davranışların birbiriyle uyumlu olması bütüncül öğrenmeyi gerektirir. Hızlı okuma tekniklerinin geliştirilmesi, öğrenilen kavramların yine bütüncül öğrenilmesini sağlar. Kelimelerin anlamlarından ziyade topluca cümlelerin veya paragrafın teması önemlidir. Bu da hızlı okumayla elde edilebilir. Bu modelde hata kaçınılmazdır. Dolayısıyla hatalar öğrenciyi başarıya götürecektir. Yapılan hatalar , bize başarı için neler yapmamız gerektiği hususunda bilgiler verir. . Tam anlamıyla öğrenmenin gerçekleşebilmesi için her türlü yaklaşım ve değişmelere açık olmak gerekir. Öğrenen kişiyi sınırlandıracak birtakım harici koşullar ortadan kaldırılmalıdır. Öğrenme, dengeli gerçekleşmek zorundadır. Bu dengeli öğrenmenin içerisinde ise bireylerin farklı zeka alanlarına sahip olmaları, fiziksel ve ruhsal gelişimlerinin beraberce geliştirilmesi yatmaktadır. Bu açıdan bakıldığı zaman bu öğrenme modeli modern çağın özelliklerine, gelişim hızına daha uygun olabilecek bir model olarak gözükmektedir. Fakat her coğrafyada uygulanabilmesi için birtakım zorluklar da kaçınılmazdır. Z.Yağmur: Hocam zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/radyoaktivite-ve-iyonlastirici-radyasyon/", "text": "19 ve 20.yy'ın en önemli buluşları arasında madde ile etkileşime giren kimyasal elementler önemli bir yere sahipti. Fizik kurallarına göre kararlı yapıya sahip olan bu elementler, kuantum fiziğine göre kararsız bir yapıya sahipti. Bu dönemde kararsız elementlerin fark edilmesinden sonra radyoaktivite tanımlaması yapılırken çekirdeklerin kararlı hale dönüşümleri sırasında çeşitli türlerde radyasyon yaydığı keşfedilmişti. Nükleer fiziğin yaratıcısı olarak görülen Rutherford alfa ve beta radyasyon tanımlaması yapmış, elementlerin yaymış olduğu radyasyonu belirlemeye yönelik önemli buluşlar gerçekleştirmiştir. Atom çekirdeğini keşfeden Rutherford nükleer enerjinin sağlıktan, elektrik üretimine kadar pek çok alanda kullanılmasına ortam hazırlamıştır. Gerek X ışınları gerekse de Radyoaktivitenin keşfi, yaşadığımız gezegen için yeni bir dönemin başlamasını sağlamıştır. Üstelik yalnızca Fizik biliminde değil, sağlık, tıp, askeri teknoloji gibi alanlarda da önemli etkiler yaratmıştır. 1895 yılında keşfedilen X ışınları yalnızca bir yıl sonra ABD'de bir meme kanseri hastasının tedavisinde kullanılmış ve radyoterapinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Ortaya çıkış döneminde her tür sağlık sorununda kullanılabileceği düşünülen radyoaktif radyum içeren ürünler kanserden kozmetik ürünlere kadar geniş bir alana yayılmıştı. Fakat 1900'lü yıllarda radyasyonun biyolojik etkilerinin bilinmemesi nedeniyle, bilinçsiz bir şekilde aktif kullanım başlamıştı. Çok değil 10 yıl sonra radyasyonun canlı yaşamı üzerinde çok ciddi sağlık sorunları yarattığı gözlenmişti. Örneğin cilt kanseri tedavisi sırasında radyum kaynağını çıplak eli ile tutan pek çok uzman kısa bir süre sonra parmaklarını kaybetmiştir. İyonlaştırıcı radyasyon temel de enerjinin elektromanyetik dalga ya da parçacık şeklinde ilerlediği ortamda yer alan molekülleri iyonlaştırmaktadır. Yaklaşık 12,4 eV'lik bu enerji iyonlaşmanın meydana gelmesini sağlamakta ve iyonlaştırıcı radyasyon kullanılmaktadır. Fiziki açıdan bu şekilde açıklayabileceğimiz iyonlaşma, biyolojik açıdan iki şekilde tanımalanır. Birinci tanımlama da radyasyon DNA molekülleri üzerine etki ederek DNA üzerinde kırıkları oluşturur. Tek ya da çift sarmal kırıklar dışında baz hasarı da bu iyonlaşmanın etkileri arasında yer alır. İyonlaştırıcı radyasyonun ikinci etkisi ise su molekülleri üzerinedir. Hücre içerisinde su molekülleri ile etkileşime giren radyasyon, zararlı toksik serbest radikallerin oluşmasını sağlamaktadır. Serbest radikallerin DNA ile yakın bir alanda oluşması ciddi DNA hasarlarına yol açarken hücrenin savunma mekanizması sayesinde bu etki azaltılmaktadır. Günümüzde çeşitli hastalıklar açısından aktif olarak kullanılan iyolaştırıcı radyasyon hastalığın tanımlanmasında ve tedavi sürecinde oldukça iyi sonuçlar vermektedir. Fakat kontrolsüz bir biçimde kullanılması durumunda hem insan hem de çevre sağlığının sonunu getirmesi kaçınılmazdır. Kaynaklara göre onarılamayan ya da yanlış kırıklara yol açan radyasyonun her 100.000 kişiden 5'inde kansere neden olduğu belirtilmektedir. Ortalama 3 20 yıl arasında iyonlaştırıcı radyasyonun ikincil kanser belirtilerini ortaya çıkardığı da söylenmektedir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/richard-feynman/", "text": "Richard Feynman 11 mayıs 1918'de NewYork'da doğdu. 15 yaşındayken difransiyel ve integral konularında ustalaşmıştı. 1936 yılında M.I.T' ye kaydoldu ve verilen bütün fizik derslerini aldı. Daha sonra Princeton Unıversite' sine mastır için gitti. Hayatı boyunca atomaltı parçacıkların matematiğiyle ilgilendi. Feynman doktorasını bitirdikten hemen sonra Arline Greenbaum ile evlendi. Arline Greenbaum tuberkiloz hastasıydı. Feyman 1942'de Los Alamos'a çağrıldı. Hans Bethe 24 yaşındaki Feynman'ı teorik bölümün lideri yaptı. Feynman kritik kütle için gerekli olan uranyum miktarını tesbit etmek için çalıştı. Hipotezini test etmek için Los Alamos'u havaya uçurmadan birçok deney araçları geliştirdi. Oakridge uranyumun parçalanması sırasında güvenlik problemiyle uğraşırken, Feynman çalışanların radyasyon zehirlenmesinden korunması için prosedürler geliştirdi. Savaş sonrası Bethe'yi takip ederek, Cornell Universite'sine gitti. Feynman burada atomaltı parçacıkların karmaşık yapısı için basit bir gösterim geliştirdi. Onun bu gösterimi Feynman Diagramları olarak bilinir. 1950'de Cal Tech' e gitti. 1965'de Julian Schwinger ve Shinichiro Tomonaga ile birlikte elektrodynamik ile ilgili çalışmaları dolayısıyla Nobel Fizik ödülü aldı. Feynman'ın ders notları Feynman Lectures adlı yayında toplandı. Feynman ayrıca uzay mekiği Challenger kazasını araştırdı O-halka' ları hatasını bularak dünyayı şaşırttı. Feynman 15 şubat 1988'de 69 yaşındayken kanserden öldü. Richard Feynman 11 mayıs 1918'de NewYork'da doğdu. 15 yaşındayken difransiyel ve integral konularında ustalaşmıştı. 1936 yılında M.I.T' ye kaydoldu ve verilen bütün fizik derslerini aldı. Daha sonra Princeton Unıversite' sine mastır için gitti. Hayatı boyunca atomaltı parçacıkların matematiğiyle ilgilendi. Feynman doktorasını bitirdikten hemen sonra Arline Greenbaum ile evlendi. Arline Greenbaum tuberkiloz hastasıydı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/richard-feynmanin-fizik-dersleri-ucretsiz-olarak-yayinda/", "text": "11 Mayıs 1918 yılında doğan ve 15 Şubat 1988 yılında ölen Richard Feynman, 20. Yüzyılın en ünlü ve önemli fizikçileri arasında yer almaktadır. Özellikle Kuantum Elektrodinamiği üzerinde yapmış olduğu çalışmalar nedeniyle 1965 yılında Julian Schwinger ve Sin-Itiro Tomonaga ile birlikte Nobel Fizik ödülünü kazanmıştır. Oldukça ilginç ve hareketli bir yaşama sahip olan Feynman, 16 yaşına geldiğinde türev ve integral hesaplamalarını her açıdan kavramıştı. 17 yaşında MIT'e giren Feynman, Lisans eğitimi sonrasında Princeton Üniversitesi'ne kabul edildi. Burada doktorasını tamamladıktan sonra 1942 yılında Manhattan Projesi için çağrılan ünlü fizikçi henüz 24 yaşındayken kritik kütle için önemli olan uranyum miktarını tespit etmek için çalışmıştır. Kuantum Elektrodinamiği dışında parçacık fiziği ve süperakışkanlık gibi konularda da önemli çalışmalar yürüten Feynman'ın, 1961 1963 yılları arasında üniversite 1. Sınıf öğrencilerine vermiş olduğu dersler, ilerleyen dönemde üç cilt olacak şekilde kitap haline getirilmişti. Feynman Fizik Dersleri olarak sunulan bu kitaplar halen en popüler fizik kitapları arasında yer almaktadır. Geçtiğimiz günlerde Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü tarafından internete yüklenen bu kitaplar ile fizik konuları, yorucu matematiksel ayrıntılara girilmeden oldukça sade ve yaratıcı bir dil ile fizik konularını aktarıyor. Ayrıca internet üzerinde yayınlanan bu kitaplar dışında Türkçe'ye çevrilmiş olan Fizik Yasaları Üzerine, Altı Kolay Parça ve Altı Zor Parça gibi Feynman kitaplarına da ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/richard-philip-feynman/", "text": "Richard Feynman 11 mayıs 1918'de NewYork'da doğdu. 15 yaşındayken difransiyel ve integral konularında ustalaşmıştı. 1936 yılında M.I.T' ye kaydoldu ve verilen bütün fizik derslerini aldı. Daha sonra Princeton Unıversite' sine mastır için gitti. Hayatı boyunca atomaltı parçacıkların matematiğiyle ilgilendi. Feynman doktorasını bitirdikten hemen sonra Arline Greenbaum ile evlendi. Arline Greenbaum tuberkiloz hastasıydı. Feyman 1942'de Los Alamos'a çağrıldı. Hans Bethe 24 yaşındaki Feynman'ı teorik bölümün lideri yaptı. Feynman kritik kütle için gerekli olan uranyum miktarını tesbit etmek için çalıştı. Hipotezini test etmek için Los Alamos'u havaya uçurmadan birçok deney araçları geliştirdi. Oakridge uranyumun parçalanması sırasında güvenlik problemiyle uğraşırken, Feynman çalışanların radyasyon zehirlenmesinden korunması için prosedürler geliştirdi. Savaş sonrası Bethe'yi takip ederek, Cornell Universite'sine gitti. Feynman burada atomaltı parçacıkların karmaşık yapısı için basit bir gösterim geliştirdi. Onun bu gösterimi Feynman Diagramları olarak bilinir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/rosetta-philae-su-kaynaklarimiz-hakkinda-ipuclari-sunuyor/", "text": "Geçtiğimiz ay 67P / Churyumov Gerasimenko ismi verilen kuyruklu yıldıza iniş yapan Rosetta Philae uzay aracı kuyruklu yıldız yüzeyinde başarısız birkaç iniş denemesinden sonra ilk analizlerini yapmaya başlamıştı. Her ne kadar üç günlük bir çalışma şansına sahip olsa da Philae, uzay araştırmalarında yeni bir dönemin başlamasını sağlamıştı. Philae'den elde edilen ilk veriler değerlendirildiğinde ise çok ilgi çekici sonuçlar ortaya çıktı. Bazı bilim insanları tarafından Dünyada kullanmış olduğumuz su kaynaklarının Kuyruklu Yıldızlardan gelmiş olabileceği öne sürülmekteydi. Fakat Philae'den alınan veriler bu düşüncenin tam tersi bir sonucu ortaya çıkardı. Bilim insanlarına göre muhtemel su kaynaklarımız asteroitlerden gelirken kuyruklu yıldızlara olan düşünce değişmeye başladı. Her ne kadar elde edilen veriler yeterince analiz edilmemiş olsa da ilk bulgular açısından alınan sonuçlar son derece dikkat çekici görünüyor. Kuyruklu yıldız yüzeyine iniş yapan Philae isimli sondada yer alan Rosina isimli cihaz, taşıdığı iki büyük spektrometre ile 67p yüzeyinde bir anlamda gaz akıntılarını incelemeye başladı. Yeterli oranda güneş alamadığı için uyku moduna geçmeden önce verileri ESA merkezine ileten Rosina, kuyruklu yıldızda yer alan suyun Dünya'da bulunan sudan daha farklı olduğu sonucuna vardı. Science dergisinde yayınlanan verilerde Dünyadaki su hakkında bazı bilgiler veriliyor. İki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşan su molekülleri içerisinde hidrojen atomlarından biri nadiren döteryum atomu ile yer değiştirebiliyor. Yeryüzüne bakıldığında bu değişimin her bir 10 bin su molekülünde 3 döteryum atomu şeklinde olduğu görülüyor. Rosina'dan elde edilen verileri inceleyen Prof. Kathrin Altwegg kuyruklu yıldız ve Dünyada bulunan suyu karşılaştırarak kesin sonuçlara varabileceklerini söylüyor. Altwegg'e göre Kuiper kuşağında yer alan ve incelenme fırsatı bulunan iki kuyruklu yıldızın Dünyadaki suyun kaynağı olamayacağını düşünüyor. Kathrin Altwegg, Güneş'e daha yakın olan yoğun ve karanlık asteroitlerin Dünyanın su kaynağı olma ihtimali üzerinde durduklarını söyledi. Yine meteroitler üzerinde yapılan çalışmalarda bu cisimlerin Dünya'ya daha yakın olduğu bu nedenle Dünya'ya çarpma olasılıklarının uzak kuyruklu yıldızlara göre daha fazla olduğu görülüyor. Henüz elde ki verileri değerlendirmek için yeterli süre geçmediği düşünülürse Philae'den alınan tüm verilerin analiz edilmesi çok daha hassas sonuçların ortaya çıkmasını sağlayabilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/rosetta-tarihi-verileri-gondermeye-hazirlaniyor/", "text": "2004 yılında uzaya fırlatılan ve yaklaşık 10 yıl sürecek olan görevini yerine getirmek için geliştirilen Rosetta, 2011 yılında Dünya'ya yaklaşık 800 milyon km uzaklıkta iken uyku moduna alınmış 2014 Ocak ayında ilk uyandırma sinyalleri ile tekrar harekete geçirilmişti. İsmini Mısır hiyerogliflerinin çözülmesinde kullanılan Rosetta isimli bir kaya tabletten alan uzay aracı kuyruklu yıldızın yapısının çözülmesi ve Güneş sisteminin kökeni hakkında bilgi edinilmesi amacıyla uzaya fırlatılmıştı. Bir kuyruklu yıldız üzerinde inceleme yapacak ilk araç olan Philae ise taşıdığı 10 bilimsel aygıt ile merak edilen sorulara cevap bulmaya çalışacak. Bilindiği gibi kuyruklu yıldızlar Güneş Sistemi'nin gelişmemiş yapı taşlarını oluştururken tahminlere göre yaşadığımız gezegende su ve hayatın oluşumuna imkan tanıyan maddeleri içeriyor olabilir. Rosetta 10 yıl süren yolculuğun ardından Kuyruklu Yıldız üzerine Philae ismi verilen bir araç indirerek, insanlık için tarihi bir anın ilk adımını atacak. Gezegenimizden milyonlarca km uzaklıkta yer alan kuyruklu yıldıza 10 yıldan fazla bir sürede ulaşan Rosetta yaklaşık 7 milyar km yol kat etmiş oldu. ESA tarafından geliştirilen Rosetta 6 Ağustos 2014 tarihinde kuyruklu yıldıza ulaşarak kuyruklu yıldız ve çekirdeği hakkında bilgi toplamaya başlamıştı. 12 Kasım 2014 yani yarından itibaren ise Philae isimli araç kuyruklu yıldız yüzeyine inerek yüzeyden görüntü alacak ve Dünya ile paylaşacak. Bir aksilik olmaması durumunda Philae kondusu Türkiye saati ile 10.35'te kuyruklu yıldıza yaklaşık 22.5 km uzaklıktan bırakılacak. Philae'nin yüzeye varmasının yaklaşık 7 saat sürmesi bekleniyor. www.esa.int/rosetta ya da www.dlr.de internet sitelerini takip edebilirsiniz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/rusya-marsa-insan-gonderme-yarisinda-onde/", "text": "Rusya Bilimler Akademisi Uzay Araştırmaları Enstitüsü Başkanı Lev Zelyony, Rusya'nın 2025'den önce Mars'a insanlı uçuş için teknik olarak hazır olduğunu söyledi. Zelyony, İnterfaks-AVN ajansına yaptığı açıklamada, Rusya'nın Mars'a kozmonot indirmesi prestijli, gerçek ve önceliği. Bu hedef ekonomik ve teknik olarak gerçekleştirilebilir. Uzay uçuşlarında çok tecrübeli olduğumuzdan bu yarışta az da olsa öndeyiz dedi. Lev Zelyony, eğer yakın bir gelecekte Mars'a seyahat programına başlarlarsa Rus kozmonotun Kızıl Gezegen'e 2023 veya 2025'te indirilebileceğini ifade etti. Rusya'nın Ay'a gitme yarışını kaybettiğini söyleyen Rus akademisyen, Eğer ülkenin bilimsel ve politik prestijini insanlı uzay uçuşlarıyla artırmak istiyorsak Mars, Rus uzay endüstrisi için çok büyük bir ödül olacaktır dedi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/sac-telinden-ince-mikrocip/", "text": "ABD'de nano teknolojiyle geliştirilen ve tek bir moleküle sığdırılan bilgisayar yongası, bilim adamları tarafından tanıtıldı. Tek bir karbon nanotüpüne yerleştirilen bilgisayar devresi çalışmasının tanıtıldığı Science dergisindeki makalede, bu tasarımın bilgisayar yongalarının daha hızlanmasını sağlayabileceği belirtildi. İnsan saç telinin beşte biri genişliğinde bir yere yerleştirilen son tasarımda iki değişik metalden yapılan 12 transistör bulunuyor. Silikondan yapılan günümüz çiplerinin azami inceliğe ve fiziksel sınırlarına ulaşmasının ardından, bilim insanları, yeni nano malzeme kullanarak, bilgisayar yongalarını hem küçültmek hem de hızlandırmak için çaba sarf ediyorlardı. Bilim adamlarının son olarak geliştirdiği devre tasarımıysa bilgisayarda kullanmak için değil, devrenin hızının ölçülmesi için hazırlandı. Dünyanın bir numaralı bilgisayar şirketi IBM uzmanlarınca geliştirilen yeni devrenin daha önce bir karbon nanotüpten yapılmış olandan 100 bin kez hızlı olduğu belirtildi. Yeni devre tasarımı, 1965'te çip üreticisi İntel'in kurucularından Gordon Moore'un tezini doğruluyor. Moore Yasası olarak da bilinen öngörüde, bir çip üzerindeki transistor sayısının her iki yılda bir ikiye katlanacağı kaydediliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/sadece-tek-tarafini-gosteren-camlar-nasil-yapiliyor/", "text": "yapmak mümkün olsaydı, bu camları ikinci yasayı ihlal etmek için kullanabilirdik. ışığı mükemmel yansıtan aynalarla kaplanmış bir odayı bu camla ikiye bölüp, ışığın geçtiği taraftaki odaya sıcak bir çay, diğer odaya da buzlu su koyabiliriz. yayınlarlar. Bir başka deyişle cisimler ışıyarak soğurlar. Cisim ne kadar sıcaksa, parlak olduğunu ve sizi ısıtmaya devam ettiğini burada ekleyelim. buharlaşıp gittikçe daha çok ısındığını da gözlememiz mümkün. yapılmasının mümkün olmadığını kabul etmekten başka yapacak şeyimiz yok! varsa, bu farkı kullanarak ikinci yasayı alt etmek mümkün. fazla olduğundan sağdaki cisim biraz ısınıp, soldaki biraz soğur. Bir süre sonra, ve ısınma söz konusu değil ama bu bile ikinci yasaya aykırı. çoğunu yansıtması ve çok az bir kısmını geçirmesi. Aydınlık odada bulunan kişi, basit. Aynı işi bir tül perde de rahatlıkla yapıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/samanyolu-galaksisi-ve-gunes-sistemi/", "text": "Bulutsuz bir akşamüstü gökyüzüne baktığınız zaman gökyüzünde parlayan gökcisimlerini çıplak göz ile görmeniz mümkündür. Çıplak göz ile gördüğünüz bu gök cisimlerinin bir kısmı yıldız ve bir kısmı da gezegen olup büyük bir sistem içerisinde büyük bir denge içerisinde hareket etmektedirler. Samanyolu adı verilen bu sistemler bütünü, kainatta yer alan milyarlarca galaksiden sadece birisine aittir. Yani Samanyolu Galaksisine... Kainatta tahmin edilen galaksi sayısının yüzmilyar olduğu tahmin edilmekte ve bu tahmin edilen sayının sadece bizim evrenimize ait sayı ifadesi olduğu belirtilmektedir. Bizim evrenimiz diyorum, bizim evrenimiz gibi bir çok evrenin var olduğu bilginler tarafından kabul edilmekte ve bu evrenlere paralel evrenler kuramı ile yaklaşılmaktadır. Bizim evrenimize ait ve içerisinde yer aldığımız Samanyolu Galaksisi ise yaklaşık yüzmilyar yıldızdan ve bu yıldızlara ait gezegenlerden oluşmuştur. Samanyolu Galaksisine dikey bir şekilde bakılacak olunursa; disk şeklinde olduğu ve sarmal kollara sahip olduğu tespit edilir. Galaksinin çapı yaklaşık yüzbin ışık yılı olup sarmal bir yapıya sahiptir. Galaksinin merkezinde çok büyük bir enerji yumağının olduğu tahmin edilmektedir. Samanyolu Galaksisi önemli bir galaksi olma özelliğini ise, canlıların yaşadığı gezegeni, yani Dünya'yı barındırmasından kazanmaktadır. Şu ana kadar yapılan çalışmalar, Dünya dışındaki gezegenlerde hayatın olmadığı ve hayat için gerekli koşullarında olmadığını ortaya koymuştur. Dünya gezegeninin de içerisinde yer aldığı sistem ise Güneş Sistemi adı ile adlandırılmaktadır.Güneş Sistemi kendisine bağlı sekiz gezegen ile beraber Samanyolu Galaksisinde yer almaktadır. Güneş, Samanyolu Galaksisinin merkezinden otuzbin ışık yılı mesafede bulunmaktadır. Galaksinin çapının yüzbin ışık yılı olduğu göz önüne alınırsa yarıçapının ellibin ışık yılı olduğu ortaya çıkar. Bu da bize Güneş yıldızının, Samanyolu Galaksisinin dış kısmına daha yakın olduğunu göstermektedir. Nasıl ki gezegenler yıldızların etrafında dönüyorsa, yıldızlarda galaksi merkezlerinin etrafında dönmektedir. Güneş yıldızı da Samanyolu Galaksisi etrafında dönmektedir. Bir dönüşünü ikiyüzyirmibeşmilyon yılda tamamlayan Güneş'in yaklaşık olarak ondokuz defa galaksi etrafında döndüğü tahmin edilmektedir. Güneş'e komşu olan yıldızların içerisinde en yakın olanı Promixa Centauri 4.25 ışık yılı uzaklıkta yer almaktadır. Kırmızı bir cüce olan Promixa Centauri dışında diğer komşu yıldızlar ise şunlardır; Sirius(8,6 ışık yılı), Epsilon Eridani(11 ışık yılı), Tau Ceti(11 ışık yılı)... Güneş sisteminin oluşumu hakkında bir çok düşünce yer almakta, ancak hiçbirisi de tam bir cevap teşkil etmemektedir. Bu düşünceleri şu şekilde sıralayabiriz; Kant Laplace Faraziyesi, Med Cezir Teorisi, Anafor Teorisi, Kuiper Teorisi... Ancak bu yıldızlar bütünü bu kadar bir açıklama ile ifade edilemeyecek kadar geniştir. Önemli olan ise yıldızlarda da olan büyük bir dengenin var olduğu gerçeğini görebilmektir... Işık yılı: Işığın bir yıl boyunca kat ettiği mesafedir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/samanyolunun-halesi-yuvarlak-cikti/", "text": "Galaksilerin etrafında kara maddeden oluşan bir halenin var olduğu düşünülüyor. Bilim insanları, galaksi çapının birkaç katı ölçüsünde bir büyüklüğe sahip olan bu halelerin, teorik olarak eliptik bir şekil arzettiğini varsayıyordu. Ancak Sloan Digital Sky Survey teleskobuyla yapılan gözlemler, Dünya ve Güneş Sistemi'ni de barındıran Samanyolu Galaksisi'nin halesinin genel varsayımın aksine yuvarlak olduğunu gösterdi. Samanyolu'nun halesiyle ilgili gözlemlerin en önemlisi, 1997'de, Dünya'dan 82 bin ışık yılı uzaklıktaki Sagittarius galaksinin bir ucundan uzaya doğru uzanan bir yıldız kümesi keşfedilmesi oldu. Gözlemi yapan University of Cambridge astronomu Vasily Belokurov, bu cüce galaksinin, Samanyolu'nun güçlü kütleçekimi nedeniyle gerilerek uzamış olduğu buldu. Sagittarius galaksisinin Samanyolu'na doğru spiral bir hareketle yaklaştığı ve bu yaklaşım sırasında da yıldızlarını teker teker yitirdiğini ortaya çıktı. Bu tip galaktik gerilmeler, uzayda kütleçekimin kaynağı olan nesneşe doğru bir kuşak görünümü meydana getiriyor. Bilim insanları, son yıllarda Samanyolu tarafından cüce galaksilerden bu tip gerilmelerle oluşan birçok kuşak tespit etti. Dr. Belokurov ve ekibi, Sloan Digital Sky Survey teleskobu ile bu tip gerilmeleri inceliyor. Ekip kaynağı henüz belirsiz yeni bir gerilme kuşağı buldu, bu nedenle de bu hatta İngilizce'de 'evlatlık' anlamına gelen Orphan adı verildi. Kütleçekimsel gerilim kuşakları ilk etapta kütleçekime maruz kalan galaksilerin yörüngeleri ile ilgili bilgiler sunuyor, bu bilgiler de kütleçekimin merkezi Samanyolu'nun etrafındaki halenin fiziksel yapısıyla ilgili dolaylı çıkarımlar sağlıyor. Samanyolu'nun etrafında onun kütleçekiminin bir kurbanı olan Sagittarius kuşağının, Samanyolu'nun halesinin gözlemini belirsizleştiriyor. Dr. Belokurov, bu nedenle haleyi gözlemlerken bu gerilim kuşağını gözlemin dışında bırakmaya gayret gösterdi. Belokurov ekibi söz konusu Sagittarius kuşağının Samanyolu'na yaklaştıkça çatallandığını gözlemledi. Bu bulgudan yola çıkarak, cüce galaksinin yörünge düzleminin yer değiştirdiğini ve çatallanmış gibi görünen kütleçekim hattının, aslında iki farklı yörüngenin izdüşümü olduğu önermesine varıldı. ABD'nin önde gelen bilim kurumlarından California Institute of Technology astronomu Scott Chapman, önceki yıllarda Samanyolu'nun en yakın komşusu Andromeda galaksisinin halesinin eliptik olduğunu göstermişti. University of California-Irvine, astronomu Dr. James Bullock, yuvarlak veya küresel halelerin aslında sanıldığı kadar da ender bir hal olmayacağını savunuyor. Dr. Bullock, eliptik veya düz halelerin galaksilerin kara maddeyi çekerek toplamasıyla zamanla şiştiğini vurguluyor ve ekliyor: Galaktik diskler oluşurken, kara maddeyi kendilerine doğru çekerler, bu süreçte de şişen hale pekala yuvarlak bir form da alabilir. Kaynak: Araştırmanın tam metninin yayımlandığı İngiliz bilim dergisi New Scientist'ten çevrilmiştir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/sanal-ortamda-astral-seyahat-deneyimi/", "text": "Bilim adamlarının yaptığı bir deney, nedeni açıklanamayan ve parapsikolojik olaylar arasında sayılan beden dışı deneyimin nasıl oluştuğuna ışık tuttu. Denek, kendi bedeninin üç boyutlu arkadan görüntüsünü, kendi önündeymiş gibi görebiliyor. Kalemin de gerçek sırtına değil, önünde gördüğü 'sanal sırtına' dokunması sonucu onu algılıyormuş gibi hissediyor. Kişinin fiziksel bedeni dışında ve bilinçli bir şekilde başka mekanlara yaptığı yolculuk ve bu bedeniyle geçirdiği deneyimler olarak tanımlanabilecek bu olayın nörolojik nedenini bulmayı amaçlayan Londra Üniversitesi ve İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü uzmanları, astral seyahate benzer bir deneyim yaratmak için sanal gerçekliğin kullanıldığı deneyler yaptı. Uzmanlar, beyni şaşırtarak fiziksel bedenin başka bir yerde olduğuna inandırmak için, sanal gerçeklik gözlükleri kullandı. Sanal gerçeklik gözlükleriyle yaratılan görsel illüzyon ve bedenlerine gerçekten dokunulduğu hissi, deneklerde fiziksel bedenlerinden çıktıkları hissi yarattı. Araştırmacılar, deney sonucunda elde ettikleri bulguların, cerrahların uzaktan ameliyat yapması ya da gerçeklik hissi artmış bilgisayar oyunları kurgulanması gibi pratik sonuçları da olabileceğini belirtti. Bazı uzmanlar, astral seyahat ya da beden dışı deneyim olgusunun tamamen doğaçlama olarak geliştiğini öne sürerken, bazıları ise bu deneyimin tehlike altında olmakla ilgisi olabileceğini, ölümcül bir durumla yüz yüze gelmenin ya da alkol, uyuşturucu kullanmanın tetikleyici olabileceğini savunuyor. Başka bir teoriye göreyse bu deneyim, kişilerin bedenleriyle ilgili olumsuz algıları olması ya da bedenleriyle yeterince ilişki kurmamalarından kaynaklanabiliyor. İsviçre'de yapılan deney, beyindeki, dokunma ve görme merkezleri arasındaki bağlantı kopukluğunun fiziki bedenin dışına çıkıldığı hissi yaratabileceği varsayımı üzerine kuruldu. Gönüllü denekler, gözlerine sanal gerçeklik gözlükleri takarak, bir kameranın önünde ayakta durdu. Denekler, bu gözlükler sayesinde, kendi bedenlerinin üç boyutlu arkadan görüntüsünü, kendi önlerindeymiş gibi görebiliyordu. Araştırmacıların, sırtlarına bir kalemle dokunduğunu gözlükler sayesinde görebilen denekler, kalemin gerçek sırtlarına değil, önlerinde gördükleri sanal sırtlarına dokunması sonucu onu algılıyormuş gibi hissettiklerini söylediler. Bir sonraki aşamada, deneklere gösterilen görüntü değiştirildi ve deneklere, sanal gözlükler aracılığıyla, gerçek bedenleri değil, bir mankenin sırtının üç boyutlu görüntüsü gösterildi. Mankenin sırtına kalemle dokunulduğunu gören denekler, buna rağmen önlerinde gördükleri bedeni hala kendi bedenleri gibi algıladıklarını ifade etti. Gözlükleri çıkarılan ve birkaç adım geri yürütülen denekler, eski yerlerine dönmeleri istendiğinde ise gereğinden fazla yürüyerek fiziki bedenlerinin değil, sanal bedenlerinin eski pozisyonuna yakın yerde durdu. Londra Üniversitesindeki ekibin yaptığı deney de benzer bir mantık üzerine kuruldu. Buradaki ekibin başkanı Dr. Henrik Ehrsson, kendi deneklerinin sanal bedenleri tehdit altındayken, gerçekmiş gibi algılayarak psikolojik tepkiler verdiğini saptadı. Dr. Ehrsson, Bu deney, beden dışı deneyimde kişinin görsel algısının çok önemli olduğunu ortaya koyuyor. Başka bir deyişle bedenimizin, gözlerimizin olduğu yerde olduğunu sanıyoruz diye konuştu. Bulgularını yorumlayan bilim adamları, bu deneylerin beden dışı deneyimi laboratuvar ortamına taşıdığını ve nasıl meydana geldiğiyle ilgili en önemli teorilerden birini sınadığını belirtiyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/saniyede-1-katrilyon-islem-yapabilen-bilgisayar/", "text": "IBM'den yapılan yazılı açıklamada, ABD Enerji Bakanlığı için geliştirilen Roadrunner isimli makinenin, saniyede 1 petaflop, yani 1 katrilyon (1.000 trilyon) işlem kapasitesini sunabilen ilk süper bilgisayar olduğu kaydedildi. Roadrunner'ın, yine IBM'in ürettiği ve halen dünyanın en hızlı süper bilgisayarı Blue Gene'den 3 kat daha hızlı çalıştığı belirtilerek, yeni süper bilgisayarın, iklim, astronomi, alternatif enerji araştırmaları, finansal servisler ve ulusal güvenlik konularında kullanılmasının planlandığı ifade edildi. Roadrunner'ın gücünü, ticari piyasada bulunan AMD ve IBM Cell işlemcilerden aldığı aktarılan açıklamada, bünyesinde, 6 bin 948 adet çift çekirdekli AMD Opteron ve oyun konsollarında da kullanılan 12 bin 960 adet IBM Cell işlemci bulunduran Roadrunner'ın, 80 terrabaytlık bir hafızaya sahip olduğu bildirildi. 288 buzdolabı büyüklüğüyle yaklaşık bin 830 metre karelik yer kaplayan ve yaklaşık 223 ton ağırlığında olan Roadrunner'ın içinde, 92 kilometre uzunluğunda fiber optik kablo bulunduğu, işletim sistemi olarak Red Hat'ın Linux sürümünün kullanıldığı ve Roadrunner'ın, watt başına 376 milyon işlem yaparak, enerji tasarrufu konusunda önemli bir avantaj sağladığı kaydedildi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/saturn-buyuluyor/", "text": "Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA'nın web sitesinde yayınlanan yeni fotoğraflar, Cassini tarafından Satürn gezegeninin üzerinde ve altındaki açılardan son iki ay içinde çekildi. ABD'nin Colorado eyaletindeki Boulder'da bulunan Uzay Araştırmaları Enstitüsü'nden Cassini uzay aracının optik cihazlarından sorumlu bilim kadını Carolyn Porco, İşte yıllardır beklediğimiz görüntüler dedi. Porco, Satürn'ün çok üzerinde dolaşmak ve dev bir bakır madalyon gibi görünen halkalarını en aşağıdan görmek, tamamen yeni bir dünyayı keşfetmek izlenimi uyandırıyor... Nefes kesici diye konuştu. NASA'nın yayınladığı görüntülerde, siyah-beyaz ve renkli fotoğrafların yanı sıra Cassini'nin, gezegenin güneyinden kuzeyine doğru yönelirken halkalarını çektiği görüntüler de bulunuyor. 1997'de fırlatılan Cassini-Huygens, Satürn'ün keşfine yönelik ilk uzay programı. NASA tarafından yürütülen projede Cassini uydu modülü ABD, Huygens sondası Avrupa Uzay Ajansı tarafından üretildi. 7 yılda 3,5 milyar kilometre yol katettikten sonra 1 Temmuz 2004'te Satürn'ün yörüngesine yerleşen Cassini uzay aracı, daha önce de Satürn ve halkaları ile Satürn'ün uydusu Titan'ın kuzey kutbundaki ABD'nin yarısı büyüklüğünde dev bir bulutu görüntülemişti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/saturn-dunyamizdan-daha-hizli-donuyor/", "text": "Sahip olduğu kalın bulut örtüsü yüzünden astronomlar, Satürn'ün ne hızda döndüğünü saptayamamışlardı. Cassini uzay sondası şimdi ilk kez kesin bir sonuç gönderdi. Dünyamızdan 755 misli fazla hacme sahip Satürn, gezegenimizden iki misli daha hızlı dönüyor. Manyetik alanından alınan ölçümlere göre Satürn, yaklaşık olarak 11 saat kendi ekseni etrafında dönüyor. Nasa'ya bağlı Jet Propulsion Laboratuvarı'ndan Giacomo Giampieri, rotasyon süresinin on saat, 47 dakika, 6 saniye, +- 40 saniye olduğunu bildirdi. Giampieri ile çalışan araştırmacılar, Cassini uzay sondasının 14 ay boyu toplamış olduğu verileri değerlendirmişler. Sondanın üzerindeki bir ölçüm aleti periyodik olarak, Satürn'ün manyetik alanındaki değişimleri kaydediyor. Bu düzenli değişimlere göre bilim adamları rotasyon süresini saptamışlar. Araştırmacılar elde edilen verilerle bundan sonraki çalışmalarında, gezegenin üzerindeki formasyonları ve çekirdeğinin büyüklüğünü ölçmek istiyorlar."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/saturn-gezegeninin-iki-uydusu-daha-bulundu/", "text": "ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA, Cassini uzay aracının Satürn gezegeninin iki uydusunu daha bulduğunu açıkladı. NASA'dan yapılan yazılı açıklamada, yeni bulunan iki uydunun, Satürn'ün şu ana kadar görülen en küçük uyduları olabileceği belirtildi. Cassini'nin, yeni uydulara ait görüntüleri 1 haziranda, gezegene yaklaştığı sırada elde ettiği belirtilen açıklamada, S/2004 S1 ve S/2004 S2 adı verilen uyduların, Satürn'ün uydularından Mimas ve Enceladus'un yörüngeleri arasında yer aldığı da belirtildi. Bulunan yeni uydularla birlikte Satürn'ün bilinen uydu sayısı 33'e yükseldi. NASA'nın, 3 milyar 600 milyon dolarla tarihindeki en pahalı tasarısı olan ve 1997'de yürürlüğe giren Cassini programı, 17 ülkenin bilim adamlarının katılımıyla oluşturmuştu. Gezegenin yörüngesine 30 haziranda giren Cassini uzay aracının Satürn'le ilgili çalışmalarını dört yıl daha sürdürmesi planlanıyor. Satürn gezegeninin etrafındaki halkaları incelemesi nedeniyle 'Yüzüklerin Efendisi' olarak adlandırılan Cassini uzay aracı, temmuz ayı başında da Satürn'ün en büyük uydusu Titan'dan bugüne dek alınmış en iyi fotoğrafları göndermişti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/saturn-halkalarinin-gizemi-cozuldu/", "text": "Biliminsanları, Satürn gezegeninin etrafındaki büyük halkalar sisteminin yapısını çözme yolunda önemli bir adım attı. Uzmanları, özellikle G halkası olarak adlandırılan halkanın yapısı şaşırttı. G halkası, Satürn'ün etrafındaki halkaların en dışında yer alanı. Halka, gezegenin merkezine 168 bin, en yakındaki uydusuna da 15 bin kilometre uzaklıkta. Biliminsanları, yakınlarında bu halkayı oluşturan bu toz parçacıklarını bir arada tutacak manyetik alanı olan bir uydu olmadığı için, halkanın dağılması gerektiğini düşünüyordu. Ancak Cassini uzay aracıyla yapılan gözlemler sonucu, halkanın Satürn'ün en uzaktaki, en büyük uydusu olan Mimas'la etkileşim halinde olduğu ve bu uydunun yarattığı manyetik alanın halkayı bir arada tuttuğu anlaşıldı. Amerikan Uzay ve Havacılık dairesi NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve İtalyan Uzay Ajansı'nın ortak çalışması Cassini-Huygens uydusu sayesinde alınan veriler, biliminsanlarına G halkasıyla ilgili olarak daha önce hiç olmadığı kadar ayrıntılı araştırma imkanı verdi. Bu veriler G halkasının yapısının diğerlerinden farklı olduğunu ortaya koydu. Halkanın bütününe eşit olarak dağılan toz parçacıklarının yanı sıra, halkanın yaklaşık altıda birinin, büyüklüğü bir kaç santimetreden, bir kaç metreye kadar değişen buz parçalarından oluştuğu anlaşıldı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/saturn/", "text": "Güneş Sisteminin ikinci büyük gezegeni olan Satürn'ün yarı çapı 60400 km dir ve 1.433.000.000 km lik mesafe ile güneşe yakınlıkta 6. sıradadır. Gezegen teleskopla incelendiğinde yeşilimsi bir renkte görünür ve çıplak gözle görülebilen en uzak gezegendir. Neredeyse tümü gazlardan oluşan bu gezegenin yoğunluğu çok küçüktür. Ortalama 700 kg/m3 yoğunluğu ile Güneş Sistemi'nde en küçük yoğunluğa sahip olan gezegendir. Güneşe olan uzaklığı nedeni ile yüzey sıcaklığı yaklaşık olarak -150 C dir. Vogayer aracından alınan kızılötesi bilgilere dayanılarak gezegendeki hidrojen/helyum oranı 9/1 olarak saplanmıştır. Satürn'ün çevresine yaydığı ısı enerjisi güneşten aldığı ısı enerjisinden daha fazladır. Gezegenin çevresindeki halkalar yıllarca bir sır olarak kalmış ve gezegene insanların büyük ilgi göstermesine neden olmuştur. Bu halkalar ilk olarak Galileo uzay aracı tarafından gözlenmiştir fakat ne olduğu ancak Huygens tarafından 1655'te açıklanmıştır. Gezegen çevresinde araştırma yapan sondalar. Halkaların yapısı ve içeriği hakkında bize bazı bilgiler verdi. Bu bilgilere dayanılarak en dıştaki halkadan en iç teki halkaya doğru sırası ile A, B, C, E, F ve G isimleri verilmiştir. Bu araştırmalarda halkaların sanıldığından daha karmaşık bir yapıya sahip olduğu ve çok sayıda çemberden oluştuğu anlaşıldı. Halkaların arkasındaki yıldızların parlaklığı görülebildiği için halkaların genişliğinin yalnızca 20 km kadar olabileceği tahmin edilmektedir. Ayrıca halkaların oluşumu hakkında, evrende daha önceleri başıboş dolaşan ufak meteor ve buz parçaları gibi değişik cisimlerin Satürn'ün çekim alanına yakalanmaları sonucu oluştuğu tahmini kabul edilmektedir. Gezegenin bilinen 17 tane uydusu vardır. Keşfedilen ilk uydusu 1655 yılında bulunan Titan dır.Titan aynı zamanda Satürn'ün en büyük uydusudur. Titan, yoğun ve portakal renkli bir atmosfere sahiptir.Yüzey basıncının 1,5 atmosferden daha fazla olduğu tahmin edilmektedir. Atmosferin yapısında azot, metan ve %12 oranında argonla az miktarda moleküler hidrojen içerir. Gezegenin tüm uydularının yüzeyleri çarpışma izleri ile doludur. Titanın ile birlikte 8 uydunun keşfinden sonra Voyager sondası ile 8 yeni uydu daha keşfedildi.Yeni keşfedilen küçük uyduların şekillerinin ve yörünge hareketlerinin daha düzensiz olduğu anlaşılmıştır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/saturnde-dev-kasirga/", "text": "ABD'nin uzay aracı Cassini, dev bir kasırganın Satürn gezegeninin güney kutbunu kasıp kavurduğuna ilişkin görüntüler gönderdi. Cassini'nin gönderdiği görüntüler Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi'nin internet sitesinde yayınlanırken, NASA, böyle bir olaya dünya dışındaki bir başka gezegende ilk kez rastlandığına dikkat çekti. NASA bilim adamları, Satürn'de saptanan kasırganın dünyada görülen kasırgalara benzer özellikler gösterdiğini, buradaki rüzgarların hızının saatte 550 kilometreyi bulduğunu kaydetti. Bilim adamları ayrıca, gazdan oluşan bir gezegen olan Satürn'deki kasırganın dünyadakilerden farklı olarak yer değiştirmediğini ve dünyadakiler gibi okyanuslar üzerinde oluşmadığını belirtti. Cassini'nin kameraları olayı, 11 ekimde Satürn'ün güney kutbu üzerinde 340 bin kilometre irtifada uçtuğu sırada 3 saat boyunca kaydetti. Cassini, 1997'de fırlatıldıktan sonra temmuz 2004'te Satürn'ün yörüngesine girmişti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/saturnun-60-uydusu-kesfedildi/", "text": "Satürn'ün 60. uydusu keşfedildi, yeni uyduya geçici olarak Frank adı verildi. PARİS Avrupa Uzay Kurumu , Londra Üniversitesi'nden Carl Murray başkanlığındaki ekibin NASA'nın Cassini uzay aracı tarafından çekilen görüntüleri incelerken Frankı keşfettiğini bildirdi. Murray, yeni uydunun ilk kez 30 mayısta, uzay aracının çektiği görüntülerde basit bir leke gibi göründüğünü belirterek, Methone ve Pallene uydularının olduğu bölgeye bakarken bir şey dikkatimi çekti dedi. Bunun ardından 2004-2007'deki eski görüntüleri inceleyen bilimadamları, Frankın 2 kilometre çapında olduğunu, kaya ve buz tabakasından oluştuğunu belirledi. Güneş sisteminin Güneş'ten uzaklık sırasına göre 6. gezegeni olan ve büyüklük açısından Jüpiter'den sonra ikinci sırada gelen Satürn'ün bu yeni uydusunun resmi adı Uluslararası Astronomi Birliği tarafından açıklanacak. Satürn'ün resmi olarak ad verilmiş 48 uydusu buluyor. Bu uydulara Yunan mitolojisinden isim verilmişti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/saturnun-bir-gunu-kisaldi/", "text": "NASA'nın Cassini, Pioneer ve Voyager uzay aracından alınan ölçümlere göre, bilimadamları Satürn gezegeninin dönüş süresini 10 saat 32 dakika 35 saniye olarak hesapladı. Bu süre geçen yıla göre ortalama 15 dakika daha kısa. Bilimadamları, bu dakikaların Satürn ve diğer gaz devlerinde büyük değişiklikler yaratabileceğini öne sürdüler. California Üniversitesi araştırma görevlisi Gerald Schubert, Bir insan için bu dakikalar çok kısa olabilir fakat Satürn'ün iç yapısını anlamak için çok büyük fark yaratıyor dedi. Science dergisinin 7 Eylül sayısında yer alan tahminler doğruysa, Satürn'ün rüzgarı daha yavaş esiyor. Bunun yanında rüzgar sadece bir yöne doğru değil, hem doğu hem de batı yönünde esiyor. Bu sonuçlar gaz devleri gezegenler hakkında bilim adamlarını aydınlatabilir. California, Global Aerospace araştırma görevlileri Schubert ve John Anderson, Satürn'ün daha hızlı dönmesini yer çekimi, rüzgar ve uzay araçlarından alınan ölçülerden hesapladılar. Dünyanın dönüş süresi gezegende sadece bir alanı ve öbür cisimleri ölçerek ortaya çıkıyor. Fakat bu Jüpiter ve Satürn'e benzer gaz gezegenlerinde mümkün olmuyor, çünkü katı çekirdek atmosfer bulutlarından dolayı gizleniyor. 1980 yılında Voyager uzay aracından bilimadamlarının aldığı ölçüler ile Satürn'ün dönüş süresi 10 saat 39 dakika 22 saniye olarak hesaplanmıştı. 2004 yılında Cassini uzay aracından alınan biligiler ise dönüş süresinin 10 saat 45 dakika ve 45 saniye olduğunu gösteriyordu. Geçen yıl da dönüş süresi 10 saat 47 dakika ve 6 saniye civarındaydı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/saturnun-bir-uydusu-sungere-benziyor/", "text": "Satürn'ün uydusu Hyperion'un fotoğraflarını inceleyen gökbilimciler, patates biçimli bu gök cisminin daha önce görülmemiş biçimde süngere benzediğini belirttiler. ANKARA Bulgularını bu hafta yayımlanacak Nature dergisinde sunan bilim insanları, yüzde 40'ı gözenekli olan Satürn'ün uydusu Hyperion'un en ilginç tarafının şimdiye dek hiçbir gök cisminde gözlemlenmeyen sünger benzeri görüntüsü olduğunu kaydettiler. Amerikan uzay aracı Cassini'nin son 2 yılda gönderdiği yüksek çözünürlüklü fotoğrafları inceleyen ABD'nin Cornell Üniversitesi'nden bilim insanları, Hyperion'un yüzeyinin kraterlerle dolu ve bunların 2 km ila 10 km genişliğinde olduğunu, ayrıca çok iyi durumda bulunduklarını belirttiler. Hyperion'un yüzeyinin böylesine gözenekli olmasının, çarpan her bir meteorun, bu gök cisminde küçük de olsa bir volkanik püskürmeye neden olmasından ötürü olabileceğini söyleyen gökbilimciler, Satürn'ün bu uydusunun tuhaf şekline de yine meteor bombardımanının yol açmış ve yüzeyinin bir bölümünü koparmış olabileceğini düşünüyorlar. Ortalama 270 km çapı bulunan Hyperion'un şekilsiz yüzeyinin genişliği 190 km ile 364 km arasında değişiyor. Satürn'ün 48 uydusundan en büyük 8.si ve aynı zamanda düzensiz şekillilerinin en büyüğü olan Hyperion'un ayrıntılı fotoğraflarını inceleyen biliminsanları, bu gök cisminin yüzeyinin ışığı yansıttığını, ancak Satürn'ün diğer uyduları Phoebe ve Iapetus gibi kraterlerinin içlerinin karanlık olduğunu kaydettiler."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/saturnun-uydusu-enceladus-icin-yeni-teori/", "text": "Bilim adamları, Satürn'ün uydusu Enceladus'un, milyarlarca yıl önce oluşumundan hemen sonra içindeki radyoaktif bozulmadan kaynaklanan ısının, bugün yüzeyinden fışkıran gayzerlerin nedeni olabileceği ve bunun da ilkel bir yaşam için gerekli ortamı sağlayabileceği görüşünü ortaya attılar. ABD'nin Texas eyaletinde her yıl düzenlenen Ay ve Gezegen Bilimleri Konferansı'nda dün sunulan bildiride, Cassini uzay aracının gönderdiği ve Enceladus'un sıcak bir bölgesinden çıkan gayzer benzeri oluşumu gösteren ilginç fotoğrafların incelendiği belirtilerek, araştırma sonucunun, yüzey ısısı eksi 201 santigrat derece civarında olan Satürn'ün ayının iç kısmında ilkel bir yaşam için uygun bir ortam olabileceğini gösterdiği kaydedildi. Bilim adamları, yeni geliştirdikleri bir modelle Enceladus'un içindeki ısının, eskiden meydana gelen bir radyoaktif bozulmadan kaynaklandığını ve bunun da Satürn'ün ayının sıcak güney yarı küresindeki su buharı bulutu ve periyodik buz kristali rüzgarlarının açıklaması olabileceğini belirttiler. Icarus adlı gökbilim dergisinin nisan sayısında da yayımlanacak teoriye göre, Enceladus 4,5 milyar yıl önce alüminyum ve demir radyoaktif izotopları içeren kaya ve buz karışımı olarak oluştu. Birkaç milyon yıl sonraki dönemde, iki radyoaktif elementin hızlı şekilde bozulması merkezdeki kayalık çekirdeğin mantodaki buz örtüsüne yaklaşmasıyla sonuçlanan bir sıcak patlamasına yol açtı. Zamanla çekirdekteki bozulmadan geriye kalanlar da Enceladus'un içinde eridiler. Bilim adamlarının bu teorisi doğrulanırsa Enceladus'ta ilkel de olsa bir yaşam için gerekli olan kalıcı bir sıcaklık kaynağı, organik materyal ve sıvı suyun bulunduğu olasılığı artacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/saturnun-uydusunda-denizler-var/", "text": "Satürn'ün en büyük uydusu Titan'ın yüzeyinde denizler tespit edildi. LOS ANGELES Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA'nın uzay aracı Cassini, Güneş sistemi dışında yer alan ve bir gezegen büyüklüğündeki Titan'ın yüzeyinde muhtemelen metan gazından oluşan deniz büyüklüğünde sıvı yoğunlukları tespit etti. Cassini daha önce de küçük göl kümeleri tespit etmişti. Araştırmacılar, görsel ve radar görüntülemesi kullanarak Titan'ın puslu kuzey kutbunda en az iki deniz olduğunu gösteren kanıt buldu. Bilim adamlarının, Titan uydusunun, son derece kalın ve nitrojenden oluşan atmosferindeki metan ve diğer organik bileşenler nedeniyle hidrokarbon denizlerine sahip olduğu yolunda teorileri bulunuyordu. Satürn gezegeninin keşfi için 1997'de fırlatılan Cassini uzay aracının kamerası geçen ay, Hazar Denizi'ne benzer 1095 kilometre uzunluğunda büyük ve düzensiz bir şekil üzerinde incelemelerde bulunmuştu. Yanıcı bir gaz olan metan, yoğun atmosferik basınç ve soğuk nedeniyle Titan uydusunda sıvı halinde bulunuyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/sayisal-dersler-kabus-olmaktan-cikacak/", "text": "'Artırılmış Gerçeklik' adı verilen teknoloji, hız, ivme, elektron ve DNA gibi pek çok kavramı somutlaştırarak, yanlış algılamaları ortadan kaldırmayı hedefliyor. Bir bilgisayar, bir web kamera ve bir kağıtla oluşturulabilen bu teknoloji ile öğrenciler, bir DNA kromozomunu makasla kesebilecek, hız ve ivme vektörü arasındaki ilişkiyi, bilgisayarda hız yapan arabanın aldığı yolu görerek kolayca algılayabilecek. Öğrencilerin gerçek dünya ile bilgisayar simülasyonlarını kullanarak, fizik, kimya ve biyoloji deneylerini kendi kendilerine kolaylıkla yapabilmelerine imkan tanıyan teknoloji, daha çok öğrencinin sayısal alana yönelmesini, böylece bilimle uğraşanların sayısının artmasını hedefliyor. ODTÜ Teknokent'te katıldıkları yarışmada, üç yıl ücretsiz ofis kullanım hakkı ve 50 bin YTL'lik para ödülü kazanan ve Gürkan Caner Birer, Mustafa Ayan, Münir Ercan ve Furkan Kuru'dan oluşan 'Rotasoft' grubu, yarışmanın ardından zaman kaybetmeden 'Artırılmış Gerçeklik' projelerini geliştirmeye başladı. Gürkan Caner Birer, hedeflerinin bu teknolojiyi Türkiye'nin yanı sıra ABD ve Avrupa ülkelerine de yaymak olduğunu söyledi. Projenin çıkış noktasının, öğrencilerin fizik derslerinin temeli olan kuvvet, hız, ivme, yer değiştirme gibi kavramlarda zorlanmaları olduğunu anlatan Birer, bu konunun 'fizikte yanlış algılamalar' başlığı altında incelendiğini söyledi. Hız ve ivme gibi kavramların, soyut olmaları nedeniyle öğrencilerin, alınan yol ya da yer değiştirme gibi en temel konuları algılayamadıklarını belirten Birer, Mekanik deneylerin hemen hepsini kapsayacak bir sistem hazırladık. Bundan sonra bu deneylerin örgün eğitimde kullanılması için çalışmalarımızı başlatacağız dedi. Bu çalışmayla söz konusu kavramların aslında o kadar da korkulacak şeyler olmadığını göstermeye çalıştıklarını vurgulayan Birer, Öğrencilere aslında bu konuların ne kadar basit olduğunu, bunun belli metodolojilerle çok rahat kavranabileceğini anlatmak istiyoruz. Bu projeyle daha çok öğrencinin sayısal alanı tercih etmesini ve bilimle uğraşanların sayısını arttırmayı hedefliyoruz diye konuştu. Birer, Örneğin biyolojide DNA'nın yapısını göstermeye çalışıyoruz. Micro düzeydeki DNA'yı lise, hatta ilköğretim düzeyindeki öğrencilerin anlayabileceği seviyede örneklerle anlatmaya çalışacağız. Öğrenci, sanal olan DNA modelini gerçek makasla kesebilecek. Sonrasında da başka bir araçla kestiği parçayı alıp diğer DNA'ya monte edebilecek dedi. Birer, moleküllerin yapısı ve birbirleriyle ilişkisi gibi kavramların da bu teknoloji ile kolaylıkla kavranabileceğine dikkati çekti. Öğrencilerin hazırlanacak setleri basit şekilde kullanabileceklerini anlatan Birer, Normalde en düşük 15-20 bin dolar civarında olan deney setlerinin fiyatları da aşağıya çekilmiş olacak. Sistem için, standart bir bilgisayar, bir web kamerası, bir de yazıcıdan çıktısı alınacak basit bir kağıt gerekiyor dedi. Birer, yakında matematiğin de kabus olmaktan çıkması için çalışmalar başlatacaklarını vurguladı. Televizyon yayın sistemleriyle ilgili uygulamalarını da anlatan Birer, özellikle canlı yayınlarda sanal nesnelerle etkileşime girebilecek sistemlerin yakında kullanılacağını belirtti. Yayındaki konukların, oturdukları masanın üzerindeki sanal yaratıklarla diyaloğa gireceklerini söyleyen Birer, Yayınlarda bu tür uygulamalar genellikle montajla ve iki boyutlu olarak yapılabiliyor. Bunun canlı yayında yapılması çok zor. Yeni sistemle bu tür yapımlar çok ucuzlayacak dedi. Birer, şov programlarında çizgi film karakterlerinin üç boyutlu olarak stüdyo ortamında hareket edebileceğini kaydetti. Birer, yarışmanın ardından pek çok uluslararası yayın kuruluşunun canlı yayınlarında kullanmak üzere projeleriyle ilgilendiklerini de söyledi. Öğrencilerin sayısal derslerde güçlük çekmesinin Türkiye'ye özgü bir sorun olmadığını söyleyen Birer, dünyanın pek çok yerinde bu sorunla karşılaşıldığını, bu nedenle bu teknolojiyi Avrupa ve ABD'ye transfer etmeyi amaçladıklarını belirtti. 'Artırılmış gerçeklik' teknolojisinin askeriyeden eğitime kadar pek çok alanda kullanıldığını vurgulayan Birer, dünyada sistemin benzerlerinin olduğunu ancak şu an geliştirdikleri şekliyle kullanılmadığını söyledi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/sera-gazi-salimini-azaltmada-uzlasi/", "text": "Anlaşmada, sanayileşmiş ülkelerin gaz salımını 2020'ye dek, 1990'daki düzeyinin yüzde 25 ila 40'ı arasında azaltmış olmalarının sağlanması hedefleniyor. Kanada, Japonya ve Rusya gibi ülkelerden gelen itirazları aşmak için bu gece yoğun biçimde çalışan heyetler, sonuçta belirli bir mutabakata ulaştı. İtiraz eden ülkeler, salınım düzeylerinin net olarak belirlenmesine karşı çıkıyor ve konferansın, ucu daha açık bir sonuca ulaşmasını istiyorlardı. 2020 için belirlenen hedef bağlayıcı değil, ancak bu hedefin konması, sanayileşmiş ülkeler için önemli bir uluslararası uyarı niteliğine sahip. Uzmanlara göre ülkeler için konan sınırlar, Endonezya'nın Bali Adası'nda aralık ayında düzenlenecek olan uluslararası iklim zirvesi için de iyi bir kılavuz olacak. Bali'de, sera gazlarının azaltılmasını amaçlayan 1997 tarihli Kyoto Protokolü'nün sona ereceği 2012 yılından sonrasına ilişkin yeni bir uluslararası anlaşmanın imzalanması bekleniyor. Kyoto Protokolü, 35 sanayileşmiş ülkenin, sera etkisi yaratan gaz emisyonlarını 2012 yılında, 1990'a göre yüzde 5 oranında azaltmış olmaları koşulunu getiriyor. Çevreci gruplar, bu gazların yol açtığı küresel ısınma sonucu yeryüzünün ortalama sıcaklığının 2 derecenin üzerinde artmasının, büyük felaketleri getireceği uyarısı yapıyor. Sera gazı salımının azaltılmasının, 2020 yılında, 1990'daki düzeyinin yüzde 30'unun altında kalması durumunda dünyanın hastalıklarla, su sıkıntısıyla ve sefaletle boğuşacağı vurgulanıyor. AB şimdiden, 2020 yılında yüzde 20'lik bir azaltmayı sağlayacağını taahhüt etmiş durumda. AB, diğer sanayileşmiş ülkelerin de katılımı durumunda 2020 için ek bir yüzde 10'luk hedef daha belirleyerek, 1990'a göre yüzde 30'luk bir azaltmaya gideceğini de ilan etmişti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ses-hizi/", "text": "Ses hızı havada, deniz seviyesinde ve 15 C sıcaklıkta 340 metre/saniye olarak alınır. Ses hızı frekansa bağlı olarak değişmez, her frekansta ses aynı hızda gider. Havanın sıcaklık, yoğunluk durumuna göre sesin yayılma hızı değişir. Soğuk havada ses hızı azalır. Ses sıcak havadan soğuk havaya geçerken yayılma doğrultusunu değiştirir. Formüldeki v sıcaklığın derece santigrad cinsinden ifadesidir. Herhangi bir alanda, rüzgar arkadan eserse ses zemine doğru yönlenir. Rüzgar önden eserse, ses zeminden yukarı doğru yönlenir. Gündüz, zemin ısındığı için ses dalgaları ısı etkisi nedeniyle yukarı doğru yönelir. Gece, zemin soğuduğu için ses dalgaları daha uzağa gidecektir ve aşağıya doğru yönelir. Denizde suyun yapısı yansıtıcı bir yüzey oluşturmaktadır. Bu nedenle denizde ses sakin bir ortamda 4-5 km. kadar uzağa gidebilir. Hareketli ses kaynağının hızı, sesin yayılma hızını geçince, ses, patlama sesi olarak duyulur. Bu durumda dalga ışın gibi konik bir alana yayılır ve şok dalgaları olarak isimlendirilir. Böyle durumlarda sesin yayılma hızının kaynağın yayılma hızına oranına Mach sayısı denir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/sese-duyarli-devreler/", "text": "Tarih kitapları, insanların rahat ve huzurlu yaşamak için yaptıkları mücadeleleri anlatmaktadır. Bu mücadeleler sadece savaşmak ile olmamış aynı zamanda bilim ve teknikte yapılan çalışmalar ile de olmuştur. Tarih içerisinde birçok düşünür yaşamış ve bilime az az katkılar sonucu 21. yüzyılın modern bilim dünyası ortaya çıkmıştır. Bilim tek yönlü bir meteryal gibi olmayıp, çok yönlü bir meteryal gibidir. Hani insanlar zamanında sadece üç boyutlu bir yaşamın olduğunu zannetmişler, daha sonraları ise birçok boyutun yer aldığını bulmuşlardır ya, bilginler de önceleri bilimi tek yönlü ele almış, ancak daha sonraları bilimin tam bir fonksiyonel bütünler zinciri olduğu tespit edilmiştir. Bilginler önceleri bilim ile ilişkisi olmayan astroloji ile uğraşmış ve bu uğraşıyı yapanlara da zaten bilgin denilmemiştir. Zaman içerisinde tıp, astronomi, kimya gibi müspet ilimlerde ilerlemeler olmuş ve bunların yanında felsefe, sosyoloji gibi sosyal bilimlerde de ilerlemeler olmuştur."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/sicim-kurami-nedir/", "text": "Parçacık fiziği içerisinde ele alınan bir konu olan Sicim Kuramı, kuantum mekaniği ve genel görelilik kuramını birleştiren bir teoridir. Sicim kuramına göre belirli bir şekilde titreşen ipliksiler, kütle ve yük gibi özelliklere sahip olan parçacıklar şeklinde davranabilir. Her ne kadar gelişmiş ve gelişmeye devam eden bir alan olsada henüz deneysel gözlem mümkün olmamıştır. Bu açıdan sicim kuramının matematiksel bir model olduğu söylenebilir. Parçacık fiziği içerisinde temel parçacıklar belirli bir hacme, alana ya da uzunluğa sahip değildir. Sicim kuramı incelendiğinde ise Sicim olarak adlandırılan tek boyutlu nesnelerin parçacık özellikleri, kuantum halleri kullanılarak açıklanmaya çalışılır. Sicim kuramı içerisinde parçacık fiziği standart modelinde yer alan tüm parçacıklarla birlikte gravitona olarak bilinen bir parçacık daha yer almaktadır. Fizikçilere göre Sicim Kuramı, maddenin tüm biçim ve etkileşimleri hakkında bilgi verebilecek bir kuram olabilir. Oldukça eski bir geçmişe sahip olmasına karşın ilk çalışmaların 60'lı yıllarda başladığı söylenebilir. Örneğin 1969 yılında Yoichiro Nambu'nun, Holger Bech Nielsen'in ve Leonard Suskind, kuramın sicimler tarafından tanımlanabileceğini göstermiş, Pierre Ramond ise fermiyonları da içerecek şekilde bu kuramı geliştirmiştir. Bugün süpercisim olarak adlandırdığımız kuramlar, yeni çalışmaların önünü açmıştır. 1980'li yıllara gelindiğinde hem kuram üzerinde hem de alternatif araştırmalarda önemli bir ivme elde edilmiştir. Ancak asıl sıçramanın 1995 yılında Edward Witten tarafından sağlandığı düşünülür. Edward Witten o tarihlere kadar geliştirilmiş olan beş ayrı sicim kuramını M-Kuramı adı altında birleştirerek büyük bir gelişme kaydetti. Sicim kuramı içerisinde sicimlerin çok farklı şekillerde titreşebileceğini söylemiştik. Örneğin iki ucu açık olan sicimler kütleleri, elektrik yükleri ya da diğer özellikleri bakımından farklı parçacıklara karşı gelmektedir. Yine sicim kuramında yer alan ekstra boyutlar kuramın tutarlı olmasını ancak içerdiği boyutlar ile mümkün kılmaktadır. Bozonik sicim kuramında 26, süpercisim kuramında 10, M-Kuramında ise 11 boyut yer almaktadır. Bugün, fizikçiler tarafından sicim kuramı, etkili bir teori olarak ele alınsa da deneysel gözlem olmaması nedeniyle eleştirilerde alıyor. Şuanda sahip olunan imkanlar ile deneysel gözlemin oldukça zor olduğu söylenirken Planck uzunluğu ölçeğinde olan cisimleri inceleyebilmek için oldukça yüksek oranda enerjiye ihtiyaç duyuluyor. Daha açık bir ifade ile ihtiyaç duyulan enerjinin Büyük Hadrod Çarpıştırıcısında ulaşılan miktarın yaklaşık 10 katı olduğunu söylemeliyiz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/simdiki-nesil-sansli/", "text": "Bilim adamları hava kirliliğinden dolayı 40 yıl sonra uzayın teleskoplardan izlenemeyeği görüşünde. Cambridge Astronomi Enstitüsü araştırmacılarından Dr. Gerry Gilmore, yer teleskoplarının küresel ısınma nedeniyle kullanılamaz hale geleceği görüşünde. Dr. Gilmore'a göre bu süreci etkileyen iki faktör var; hava kirliliği ve uçakların bıraktığı duman. Bu iki faktörün yarattığı kirliliğin atmosferi 40 yıla kadar bütünüyle kaplayacağını tahmin eden Dr. Gilmore, \"Seçim bizim, ya uçaktan ya da astronomiden vazgeçeceğiz, yoksa 40 yıl gibi yakın bir sürede yerden uzayı göremeyeceğiz\" diyor. Denizlerdeki buharlaşmayı artıran küresel ısınmayla, atmosferde biriken su buharı da teleskopların bakışını bulandırıyor. Bilimsel teleskopların bulunduğu noktalarda uçakların uçuş rotalarının değiştirilmesi düşünülebilir, ancak bu yöntem de amatör gözlemcilerin sorununu çözmeyecek. Atmosferdeki değişimle optik ve kızılötesi teleskoplar rafa kalkacak, buna astronomi meraklılarının evlerinde kullandığı amatör teleskoplar da dahil. Sadece radyo teleskopları çalışmaya devam edecek. Uçakların arkalarında bıraktığı duman normal şartlarda ufak bir olumsuzluk sayımasına karşın, bazı hava koşullarında yayılarak gökyüzünü kaplıyor ve bir bulut gibi görüşü kapıyor. Uydu fotoğraflarında uçakların bıraktığı dumanın etkisi gözlemlenebiliyor. Uçak dumanları havada buz partikülleri olduğunda oluşuyor, havanın kuru olması halinde duman gözükmüyor. Uçakların bıraktığı duman, gökyüzünde iki gün kadar kalabiliyor, troposfer tabakasındaki hava akımları bu duman partiküllerini başka bölgelere de taşıyabiliyor. Dr. Gilmore, Kanarya Adaları, Havai, Güney Amerika gibi halen bilimsel teleskopların bulunduğu yerlerin, aynı zamanda gelecekte hava trafiğinin artacağı tatil bölgeleri olduğunun altını çiziyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/simdiye-kadarki-en-buyuk-karadelik-kesfedildi/", "text": "ABD'li astronotların keşfettiği karadelik Dünya'dan 1,8 milyon ışık yılı uzaklıkta ve Cassiopeia takımyıldızındaki karadelikten 24 kat daha büyük. Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi , Dünya'dan 1,8 milyon ışık yılı uzaktaki IC 10 adlı cüce galaksi yakınında, Cassiopeia takımyıldızında bulunan karadeliğin güneşin kütlesinden en az 24 kat büyük olduğunu duyurdu. NASA'nın uzay teleskobu Chandra X-Ray yardımıyla yapılan keşfe imza atanlardan Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Andrea Prestwich, bu kadar büyük kütleli bir karadeliği beklemediklerini belirtti. Prestwich, yıldızların çökmesiyle oluşan karadeliklerin düşünülenden çok daha büyük olabileceğini gördüklerini söyledi. Bu dev karadelik, 17 Ekim'de M33 galaksisinde keşfedilen, güneşin kütlesinden 16 kat büyük karadeliğin rekorunu da elinden almış oldu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/simetri-ve-korunum-kanunlari/", "text": "İnsanlar, çok çok eski zamanlardan beri, gökyüzüyle ilgili bazı sonuçlara gözlemleri sonucu ulaşmışlardır. Örneğin, güneş ve ayın ikisi de doğudan doğar, batıdan batar. Çıplak gözle gözlemlenebilen bir başka durum ise, güneş ve ayın belirgin boyutlarının zaman içinde gözle görülür şekilde değişmemesidir . Bu gözlemin sonucunda, 'güneş ve ayın bize olan uzaklıkları değişseydi, daha büyük ya da daha küçük gözlemlenebilirlerdi ancak boyutlarında değişme fark edemediğimiz için en azından yaklaşık olarak bizden her zaman aynı mesafede kaldıkları söylenebilir' gibi bir sonuca ulaşılabilmektedir. Bunun gibi gözlemlerden, eski çağlarda yaşayanlar güneşin ve ayın dünyayının etrafında çembersel bir yörüngede dolaştığını söyleyen bilimsel bir model inşa etmişlerdir. Tabii ki, artık dünyanın evrenin merkezi olmadığını biliyoruz, ancak bu durum bu modelin faydalı olmadığı anlamına gelmiyor. Bilim her zaman böyle çalışır ve nihai gerçeği ortaya çıkarmayı amaçlamaz. Bilim, yalnızca yordayıcı güce sahip olan gerçeklik modelleri oluşturmaya çalışır. Fiziği anlama konusundaki modern yaklaşımımız, simetri ve koruma kanunları kavramlarından beslenmektedir. Yukarıda bahsettiğimiz örnekte de bu iki kavramı görmekteyiz. Güneş ve ayın mükemmel çembersel yörüngelerle dünya etrafında döndüğüne inanılıyordu ve bir çember çok simetrik bir şekildir. Eskiler, evrenin bu tür bir simetriye sahip olmasını çok güzel buldular ve bu nedenle de bu fikre çok bağlı oldular. Bir korunum kanunu, bazı sayıların zamanın geçişi ile aynı kaldığını gösteren bir ifadedir. Örneğimizde, güneş ile dünya arasındaki mesafe korunur ve ay ile dünya arasındaki mesafe de korunur. Burada simetri ve koruma kanunları bize aynı bilgiyi sunuyor. Her iki ifade de yalnızca dairesel bir yörünge ile karşılanabilir. Bunun bir tesadüf olmadığını gösteren kişi ise fizik alanında çalışan bir ilim insanı olan Emmy Noether'dir. Emmy Noether her simetrinin bir koruma yasasına yol açtığını gösterdi. Bir fiziksel sistemin eyleminin her türlü farklılaştırılabilir simetrisinin buna karşılık gelen bir koruma yasasına sahip olduğunu belirten ve Noether teoremi olarak adlandırılan bu teorem, Emmy Noether tarafından 1915'te kanıtlandı ve 1918'de yayınlandı. Mükemmel çembersel yörüngeler fikri çok güzel ve dikkat çekici görünüyordu. Bu nedenle, gökbilimci Johannes Kepler ay gibi yörüngelerin aslında çember değil elipsler olduğunu keşfettiğinde, büyük bir hayal kırıklığı oluşmuş oldu. Bu ise, biyolog Huxley'in Bilimin en büyük trajedisi, çirkin bir gerçek tarafından güzel bir teoriyi öldürmektir demesine neden olan bir şeylerden biridir. Simetriler önemli ve güzeldir ancak hangi simetrilerin geçerli olduğuna öngörü veya estetiğe dayanarak karar veremeyiz; bunların geçerlilikleri gözlem ve deneylere dayanarak belirlenmelidir. Bu içerik hazırlanırken Benjamin Crowell tarafından yazılan 'Conceptual Physics' adlı kitaptan yararlanılmıştır ve içerik CC BY-SA 3.0 lisansına sahiptir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/sinirsiz-ve-temiz-enerji/", "text": "Avrupalı bilim insanları \"temiz\" ve \"sınırsız\" enerji elde etmeyi planlıyor. Avrupa ülkeleri bu enerjiye hazırlanıyor. Avrupa Birliği'nin desteklediği ve üye ülkelerde 2010 yılında uygulamaya başlanması planlanan HIPER isimli projeyle temiz ve neredeyse sınırsız enerji üretilmesi amaçlanıyor. Atom enerjisi üretiminde şu an kullanılan fizyon tekniği yerine füzyon yöntemi kullanılacak. Böylece dünyanın ilk füzyon güç istasyonunun kurulması planlanıyor. Bilim adamları füzyonun güneşin enerji üretme yöntemi olduğunu belirterek, \"Mini bir güneş modeli yaratılarak daha temiz ve daha güvenli bir enerji\" üretmeyi başaracaklarını kaydettiler. Füzyon güç istasyonunda hem daha az miktarda nükleer madde kullanılacak. Döteryum ve trityum atomlarının daha ağır helyum atomuna dönüştürülmesi sağlanarak yüksek miktarda sıcaklık ortaya çıkacak. Bu da örneğin bir gaz türbinini döndürmek için kullanılacak. Döteryum ve trityum suda bulunduğu için enerji üretmek için gerekli olan madde de neredeyse sınırsız olacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/sir-francis-bacon/", "text": "(3) Çalışmalarında pratik sorunların çözümüne ağırlık verenler . bilim tarihine yön çizen bir öncü vardır: Francis Bacon. kazandığı, kilise buyruğuna ters düşünenlerin yakıldığı bir dönem! Rönesansla birlikte sanatta belirginlik kazanan coşkulu atılım, 16. yüzyılda doğayı anlama, olup bitenleri açıklama arayışına dönüşmüştür. Minik Lordu\" diye tanıtırdı. Çok yönlü bir eğitimle yetişen delikanlı, Ne var ki, bu parlak başlangıç uzun sürmedi. Babasının erken ölümü, olmak üzere, hiç kimse yüzüne bakmıyordu artık! vardı. Ona göre, bu geleceğin başlıca güç kaynağı güvenilir bilgiydi. İlerlemeyi tıkayan tek engel, \"idolamentis\" dediği yerleşik tabulardı. oluşan kompleks bir bilim merkeziyle gerçekleştirilebilirdi. Bacon, de bu amaçla kurmuştu. düzen içinde işlemek dışında, doğayı tanımanın bir yolu yoktu. çabaydı. Doğru olan yöntem, gözlem veya deneyle olguları saptamak, kinetik teorisi\" olarak bilinen kuramsal ilkeyle açıklanabilmiştir. Ayrıca matematik, bilim için etkili bir dildir; özellikle fizikteki, dönemindeki bilimsel çalışmaları yeterince izlediği söylenemez. dizgesini içine sindirememesi, üzerinde durulacak bir noktadır. ilişkin buluşlarını da bir bakıma görmezlikten gelmiştir. tartışılamaz. Unutmamak gerekir ki, Bacon bir bilim adamı olmaktan çok, bilimi bağnazlığın tekelinden kurtarma savaşı veren bir düşünürdü. bir yıkım aracı olarak da kullanılabileceğini düşünebilmiş değildir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/sisme-kurami-ve-evrenin-olusum-sureci/", "text": "Evrenin oluşumuna ilişkin bu güne kadar pek çok teori ortaya atılmıştır. Hiç kuşkusuz bu teoriler içerisinde en geçerli olanı büyük patlama olayıdır. 13.8 milyar yıl önce büyük patlama olayı ile şişme kozmolojisinde de geçerli olan kuantum salınımları ortaya çıkmış ve 1 sn sonra fotonlar oluşmaya başlamıştır. 13.8 milyar yıl önce gerçekleştiği düşünülen big bang olayı sonrasında şişme hareketi ve kütle çekim dalgaları etkili olmaya başlamıştır. Patlama sonrasında yayılan enerji içerisinde 0.01 sn sonra nükleer füzyon başlamış ve yaklaşık 3 dakika içerisinde sona ermiştir. Yaklaşık 380.000 yıllık bir aradan sonra oluşan ilk hidrojen atomu kozmik mikrodalga fon ışınımının da başlamasını sağlamıştır. Evreni tanıma ve geçmişi anlama süreci içerisinde insanlar pek çok çalışma yürütmüş ve farklı sonuçlar sunmuştur. Geçtiğimiz Mart ayında BICEP2 adı verilen bir çalışmanın ürünü olan deneylere göre bilim adamları, evrenin oluşum sürecinde yukarıda da belirttiğimiz kütle çekim dalgalarının etkili olduğunu söyledi. Şişme kuramı ile örtüşen sonuçlar sunan bu çalışma, uzay zaman içerisinde meydana gelen dalgacıkların etkisini açıklıyor. Şişme kuramı kozmolojisine göre big bang olayından sonra, ilk 10-32 saniye içerisinde evrende oldukça büyük ve hızlı bir uzaysal genişleme olmuştur. Şişme kuramını bu denli önemli kılan şey ise mikrodalga fon ışınımına dair yapılan gözlemlerdir. Her ne kadar bu kurama göre gerçekleşen genişleme olayı büyük patlama sonrasında başlamış olsa da bilim adamları bu olaya daha geniş bir çervede bakılması gerektiğini söylüyor. Daha açık bir ifade ile patlama sonrası başlayan şişme hareketi aslında patlama öncesinde hazırlanan bir senaryonun uygulanış şekli denilmektedir. Yukarıda sıkça bahsettiğimiz kozmik mikrodalga fon ışınımı ilk olarak 1964 yılında Arno Penzias ve Robert Wilson tarafından gözlenmiş ve 1978 yılında bu gözlem nobelle ödüllendirilmiştir. Fon ışınımı tespiti ise oldukça ilginç bir çalışma sonucunda ortaya çıkmış. İki bilim adamı radyo astronomi ve uydu iletişimi üzerine yaptıkları çalışma da, 2,7 kelvinlik bir mikrodalga fon ışınımı olduğunu fark edince çalışmalarını geliştirmiş ve büyük patlamaya dair önemli bilgileri ortaya çıkarmıştır. Bugün yapılan pek çok gözlemin temelini oluşturan bu çalışma ile insanoğlu, evrenin oluşum sürecine ilişkin önemli bir mesafe katetmiştir. Yazıda belirtilen çalışmalara ilişkin daha detaylı bilgi almak için, yararlanılan kaynaklara göz atabilirsiniz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/soforu-damarindan-taniyor/", "text": "Japonlar, sürücüsünü parmak damarlarının görüntüsünden tanıyan bir alet tasarladı. Aracın, tanımlanan sürücü dışında başka birinin direksiyona geçmesi halinde harekete geçmemesini sağlayacak mekanizma, parmağın damar şemasının tanımlanmasına yönelik biyometrik teknolojiye dayanıyor. Aynı zamanda, şirket çalışanlarının işe giriş çıkışlarında ya da bankalar tarafından müşterileri için kullanılabilecek sistem, otomobilde uygulandığında, aracın önceden tanımlanmış sürücü dışında kullanılmasını önlediği gibi, ayrıca araçta, direksiyonun ya da koltuğun kişiye özel olarak otomatik ayarlanması gibi başka bazı hizmetler de sunuyor. Aynı zamanda, şirket çalışanlarının işe giriş çıkışlarında ya da bankalar tarafından müşterileri için kullanılabilecek sistem, otomobilde uygulandığında, aracın önceden tanımlanmış sürücü dışında kullanılmasını önlediği gibi, ayrıca araçta, direksiyonun ya da koltuğun kişiye özel olarak otomatik ayarlanması gibi başka bazı hizmetler de sunuyor. Hitachi, parmak damarlarının kişiye mahsus olduğunu, zaman içinde değişmesinin ya da müdahaleyle değiştirilmesinin imkansız olduğunu söylüyor. Sistem, internet bağlantısıyla internetten alışveriş yapılabilmesini de mümkün kılıyor ve sürücü kod ya da parola kullanmadan internetten şarkı indirebiliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/sogurma-ve-isitma/", "text": "Işığı iyice yansıtan bir cisim, güneşte belli olacak kadar ısınmaz; oysa ki, ışığı soğuran siyah bir cisim oldukça ısınır. Kaldırımlardan karla birlikte kürenen toz toprak koyu renkli olduğu için ışığı daha fazla soğurur; bu olay kürenmiş, toz toprak karışmış karın, güneş altında temiz kardan daha önce erimesine sebep olur. Tanecik modeli bu olayları açıklayabilir mi? Işık tanecikleri bir madde tarafından yansıtılmıyor veya başka bir maddeye geçirilmiyorsa, o maddede durup kalıyorlar demektir. Işık tanecikleri bir madde içinde kaldıkları zaman o madde ısınır mı? Bu hallerde maddenin gerçekten ısınacağını, taneler yerine bir çekiç ve ışık soğurucu madde yerine de bir kurşun parçası alarak gösterebiliriz. Çekicin kurşun parçaya çarpması ışığın yüzeye çarpmasına; çekicin geriye sıçraması da ışığın yansımasına .karşılık alınabilir. Bu düşünceden hareketle kurşun parçasına çekiçle birkaç kez çabucak vuracak olursak çekicin geriye zıplamadığını ve kurşunun ısındığını görürüz. Bu ısınmanın bütün cisimlerde aynı olmadığını göstermek için kurşun parçası yerine bir çelik parçası kullanalım. Bu sefer çekiç her vuruşta geri sıçrar ve çelik ısınmaz. Eğer ışık tanecikleri sıradan madde tanecikleri, örneğin saçma taneleri gibi davranıyorlarsa, ışık taneciklerini durduran her maddenin ısınmasını beklemeliyiz. Bu tartışmadan anlaşılacağı gibi, ışığı soğuran maddelerin ısınması ve yansıtan maddelerin ısınmaması gibi olaylar, gerçekten tanecik modeliyle bağdaşmaktadır. Maddelerin çoğu üzerine düşen ışığın bir kısmını yansıtır, bir kısmını da geçirebilirler. Bir maddenin aynı ışık demetinden bazı tanecikleri düzgün yansıtırken bazılarını soğurması olayını açıklayabilmek için tanecik modelini nasıl değiştirebiliriz? Cismin bazı bölgelerinin tanecikleri tutup ısınacak yapıda, bunlar arasına karışmış başka bölgelerinin de tanecikleri yansıtıp ısınmayacak yapıda olduğunu düşünebiliriz. En iyi aynalar bile güneş ışığına tutulduklarında biraz ısınır. Bu nedenle, aynanın yüzünde güneş ışığını soğuran bazı bölgeler bulunduğunu kabul etmemiz gerekir. Bir cam parçası gibi ışığı geçiren bir maddede bile, ışık taneciklerinin bir kısmını tutan bölgeler bulunmalıdır; çünkü bir ışık demeti camdan geçerken şiddetini biraz kaybeder, üstelik cam biraz ısınır. Işığı iyice yansıtan bir cisim, güneşte belli olacak kadar ısınmaz; oysa ki, ışığı soğuran siyah bir cisim oldukça ısınır. Kaldırımlardan karla birlikte kürenen toz toprak koyu renkli olduğu için ışığı daha fazla soğurur; bu olay kürenmiş, toz toprak karışmış karın, güneş altında temiz kardan daha önce erimesine sebep olur."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/solucan-deliginin-bir-adim-otesi-interstellar-bolum-1/", "text": "Christopher Nolan'ın Bilimkurgu alanına yeni bir soluk kazandırdığı Interstellar filmi, uzayda ışıktan daha hızlı yolculuğa ve zamanda geçmişe yolculuk yapılmasına imkan tanıyan solucan deliklerine ilişkin fiziki bilgileri kitlelere aktarırken popüler bilimin daha da yaygınlaşması konusunda önemli bir rol üstleniyor. Esasen daha önce incelemeyi düşündüğümüz fakat algılamak için elverişli koşulların oluşmasını beklediğimiz Interstellar filmi hakkında üç bölüm halinde bir yazı dizisi bulacaksınız. Filmin bu denli popüler olmasında ve işlediği konu itibariyle gerçekçi bir bilimkurgu olarak tanıtılmasında hiç kuşkusuz Fizikçi Kip Thorne'un filmin hem danışmanlığını hem de yapımcılığını üstlenmesinin büyük payı bulunuyor. Genel olarak izleyici açısından temel bilgisi olmayan biri için karışık konular ele alınsa da kağıt üstünde var olan teorik nesneleri tanıdıkça ilgili konuların ne denli ilgi çekici olduğunu göreceksiniz. Unutmadan, yazımız bol miktarda Spoiler içermektedir. Filmde ele alınan karadelikler, Einstein'ın görelilik teorisine uygun bir biçimde şekillendirilmiştir. Günümüze kadar yapılan belgeseller ve diğer yapımlarda dahil olmak üzere bu çapta etkili modellemelerin sunulduğu herhangi bir prodüksiyon olmamıştı. Giriş bölümünde Dünyanın küresel ısınma nedeniyle çöküşe geçtiği anlatılırken verimli arazilerin sayısında hızla azalma yaşandığı, artan açlık ve nüfusun insan türünün geleceğini tehdit ettiği belirtiliyor. Bir diğer açıdan danışman ya da yapımcı Kip Thorne'un solucan deliği modellemesinin aslında 80'li yıllara dayanan bir geçmişe sahip olduğu görülüyor. Dönemin en ilgi çekici kitaplarından olan Contact isimli romanın film uyarlamasında ihtiyaç duyulan modelleme yine Kip Thorne tarafından hazırlanmıştır. Neil deGrasse Tyson tarafından sunulan Kozmos belgeselinin yeni çevriminde ise yeni görsel efektler ile filmin işlediği yolculuk tekrarlanmıştı. Fakat Interstellar filminde ışıktan hızlı yolculuğa imkan tanıyan solucan delikleri ile astronotlar birkaç saniye içinde milyarlarca ışık yılı uzaklığa gidebiliyor. Solucan Delikleriyle ilgili bilgi verdiğimiz yazılara ulaşmak için tıklayın. Kip Thorne filme ilişkin bazı bilgiler sunduğu bir videoda ilk kez bir film içerisinde Einstein'ın görelilik teorisine uygun bir biçimde tasvir yapıldığını söylemişti. Bugün astronomlar tarafından yapılan gözlemlerde teleskopların erişemediği uzaklıklar galaksiler süper kütleli karadelikler tarafından görülebiliyor. Karadeliklerin sahip olduğu kütleçekim alanı sayesinde bir büyüteç etkisi oluşurken astronomların gözlemleri yapabilmesi daha kolay bir hale geliyor. Filmde söz edilen Gargantua isimli süper kütleli karadelik, iki karadelik arasında bulunan solucan deliğinin çıkış noktası olarak gösterilebilir. Burada bir soru işaretinin olduğunu söylemek mümkün. Bir solucan deliği iki karadeliği birbirine bağlıyor ise Gargantua üçüncü kara delik olarak neden ortaya çıkıyor? Filmde Gargantua'nın yıldız büyüklüğünde bir karadelik olmadığı aslında süper kütleli bir karadelik olacak şekilde tasarlandığını görüyoruz. Fiziki anlamda karadelikleri sınıflandırırken yıldız ve süper kütleli olmak üzere iki ayrı sınıflandırma kullanıyoruz. Filmde yer alan süper kütleli karadelik oldukça geniş bir yüzey alanına sahip olduğu için gezegenler, rahatlıkla bu karadelik çevresinde dönebiliyor. Peki,ama Gargantua gibi bir karadelik yörüngesinde yaşam kaynaklarına sahip olan bir gezegen nasıl olabiliyor? Bugüne kadar öğrendiğimiz bilgiler de aktif bir karadeliğin gaz ve toz bulutlarını kendine çektiğini, sahip olduğu çekim etkisi ile gazların sürtünme sonucunda aşırı ısınarak iç kısımda sıcaklığı 10 milyon dereceye ulaştırdığını görmüştük. Öte yandan zararlı X ışınları dışında uzaya doğru püskürtme etkisi olan karadeliğin, milyonlarca uzaklıkta yer alan dünyaları bile zehirlemesi gerekiyordu. Yazımızın bir sonraki bölümünde zamanda yolculuk, solucan delikleri ve geçmişe seyahat hakkında izlenimlerimizi sunacağız. Peki,ama Gargantua gibi bir karadelik yörüngesinde yaşam kaynaklarına sahip olan bir gezegen nasıl olabiliyor? Bugüne kadar öğrendiğimiz bilgiler de aktif bir karadeliğin gaz ve toz bulutlarını kendine çektiğini, sahip olduğu çekim etkisi ile gazların sürtünme sonucunda aşırı ısınarak iç kısımda sıcaklığı 10 milyon dereceye ulaştırdığını görmüştük. Öte yandan zararlı X ışınları dışında uzaya doğru püskürtme etkisi olan karadeliğin, milyonlarca uzaklıkta yer alan dünyaları bile zehirlemesi gerekiyordu. Ya o yaşam olan gezenleri bu tür etkilerden koruyan bir mekanizma varsa örnek dünyanın Ozon Tabakası ve Manyetosfer gibi düşünülebilinir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/solucan-delikleriyle-gecmise-yolculuk-zaman-egrileri-bolum-3/", "text": "Önceki iki yazımızda zaman yolculuğuna ilişkin paradokslar, olası senaryolar ve muhtemel sorunlar hakkında bazı bilgiler sunmuştuk. Aslında solucan delikleri ile geçmişe yolculuğa ilişkin bilgi vermeden önce 2009 yılında Stephen Hawking tarafından yapılan çılgın partiden söz etmek gerekiyor. Hawking, Cambridge Üniversitesi'nde 2009 yılında büyük bir parti vereceğini duyurdu. Partiye çok sayıda seçkin konuk davet edilirken 28 Haziran günü partiye kimsenin gelmediği görüldü. Hawking, davetiyeleri parti başladıktan sonra göndermiş ve gelecekten gelen zaman yolcularını davet etmek istediğini belirtmişti. Ancak Hawking'in burada vermek istediği mesaj geçmişe yolculuğun mümkün olmadığı şeklindeydi. Tim Ralph, yapmış olduğu çalışmalar ile gerçek zaman makinesinin günümüz şartlar altında yapılmasının pek mümkün olmadığını söylerken matematiksel olarak bu yolculuğun mümkün kılınabileceğini söylüyor. Olası bir zaman yolculuğu yalnızca insanın evrene bakış açısını değiştirmeyecek aynı zamanda kriptografiden, siber savaşa, istihbarattan kuantum bilgisayarlara kadar yeni kapıların açılmasını sağlayacak. Einstein'in görelilik teorisine göre solucan deliklerinin uzayda, iki uzak noktayı birbirine bağlayan bir kısayol oluşturduğu görülüyor. Henüz uzayda yapılan çalışmalarda bir solucan deliği tespit edilemezken solucan deliklerinin teoride kestirme bir tünel açtığı, ışık hızı aşılmadan yolculuk imkanı sağladığı biliniyor. Solucan deliklerinin bir diğer özelliği ise iki kara delikten oluşması ve tüneller içerisinde uzay zaman büken oldukça güçlü kütle çekim alanı yaratmasıdır. Teoride solucan deliğini örneklemek gerekirse Dünya'da açılacak bir delik ile Ay'ın yörüngesinde olan bir başka solucan deliğini bağlamak mümkündür. Öyle ki Ay'ın yörüngesinde olan bu deliğin, ışık hızına yakın bir hızda Güneş Sistemi dışına taşınması ve bir ucu bükülerek Dünya'daki ucuyla yan yana getirilmesi durumunda zamanda yolculuk yapmak mümkün olacaktır. Görelilik teorisine göre solucan deliğinin ışık hızına yakın bir hızda hareket eden bir ucunda 1 saniye geçerken Dünya'da yaklaşık 24 saat geçmiş olacak. Bu sayede Dünya'da bulunan ilk solucan deliğinden giren kişi bir saniye sonra diğer delikten Dünya'ya girdiğinde yaklaşık 24 saatlik bir zaman dilimini 1 saniye de aşmış olacak. Ünlü Fizikçi Kip Thorne göre bu durum enerjinin korunumu ve klonlama yasağını ihlal ediyor. Bir anlamda Evren'in geçmişinde artacak enerji miktarı hem zaman yolcusunun hem de solucan deliğinin büyük bir patlama ile yok olmasına neden olacaktır. Bir önceki yazımızda bu duruma farklı bir açıklama getirmiş olsak da günümüz Fizik yasaları ile zaman yolculuğunu pratikte gerçekleştiremeyecek gibi görünüyoruz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/son-50-yilin-en-onemli-bulusu/", "text": "Bugüne kadar Güneş Sistemi'miz ve yakın uzayla ilgili bizi büyüleyen görüntüler ve şaşırtan bilgilerin büyük çoğunluğu, yeryüzündeki, ayna boyutları en çok 6,5 ile 8,2 metrelik teleskoplarla gerçekleşti. Dev boyutlu optik teleskoplar çağının ne denli kısa bir geçmişi olduğunu ve bu yüzden de uzayın derinlikleri, hatta kendi güneş sistemimiz konusunda bile ne denli az şey bildiğimizi genellikle unuturuz. Çağdaş uzaybilim çağının büyük bir bölümünde, Kaliforniya'daki Palomar Dağı'na yerleştirilen ve yapımı 1949 yılında tamamlanan yaklaşık 5 metrelik Hale Teleskopu ile yetinildi. 60'lı ve 70'li yıllarda Arizona'nın Kitt Peak tepesinde mantar gibi teleskoplar bitmeye başladı. Ne var ki, sayıları iki düzineyi aşan bu teleskopların hiçbirinde ayna genişliği 4 metreden fazla değildi. 10 metrelik aynasıyla Keck I teleskopu yaklaşık son elli yıla damgasını vuran en kayda değer gelişme oldu. Teleskop 11 yıl önce Hawaii'nin Mauna Kea yanardağında devreye girdi. Bunun yanı başına yerleştirilen Keck II adlı ikizi ancak 1966'da tamamlandı. Hawaai'deki bu sönmüş yanardağ, Subaru ve Gemini North'un da katılımıyla, şimdi dört dev optik teleskop barındırıyor. Ayna boyutları 6,5 ile 8,2 metre arasında değişen yedi başka teleskop da Şili tepelerinde yer alıyor. Bu teleskopların hiçbiri 1999 yılından önce devreye girmedi. Arizona Graham Dağı'nda yapımı süren dev teleskopun ise, 8,4 metrelik iki aynasıyla uzayın derinliklerine ışık tutması bekleniyor. Üstelik, tüm bu yapım telaşı optik uzaybilimde altın çağın yalnızca bir başlangıcı sayılıyor. Uzayın derinliklerini net bir biçimde görmek, gerçeklikle ilgili bakış açımızı tümden değiştiriyor. Daha bu yıl neredeyse Plüton büyüklüğündeki gizemli uzay cismi Sedna'nın güneşten en uzak dokuzuncu gezegenden yaklaşık üç kat daha uzaktaki bir yörüngede döndüğü haberiyle sarsıldık. Bu cisme yeni bir gezegen gözüyle bakmak her ne kadar cazip gelse de, Sedna'nın gezegenler konusunda ne denli az şey bildiğimizi gözler önüne serdiğini söylemek çok daha doğru olur. Artık güneş sistemimizin sanıldığından çok daha kapsamlı olduğunu, Plüton'dan yüzlerce kat daha uzaklardaki Oort bulutunda muhtemelen Mars büyüklüğünde gezegenimsi cisimlerin bulunduğunu yavaş yavaş kavramaya başladık. Sedna türü uzay cisimlerini saptamak için ille de büyük teleskoplara gerek duyulmasa da, bu cisimleri daha yakından gözlemlemek ve içyüzlerini daha ayrıntılı bir biçimde anlamak için dev teleskoplara başvurmak gerekiyor. Plüton'un ötesi, güneş ışığını çok az aldığından, her bir fotonun yakalanması büyük bir önem taşıyor. Bu nedenle uzaybilimciler büyük düşünmek ve uzgörülü olmak zorundalar. Ulusal Bilim Vakfı adına çok sayıda teleskopun yönetimini üstlenen Ulusal Optik Uzaybilim Gözlemevi 30 metrelik bir teleskopun tasarımı üzerinde çalışırken, Avrupa Güney Gözlemevi de 100 metrelik bir teleskop geliştirmeyi tasarlıyor. Uzay ve Güneş sistemi üzirine araştırmalar sürdükçe, çok ilginz yeni bilgiler elde edilmeye başlandı, örneğin bazı gezegenbilimciler, Yerküre ile birlikte 9 gezegenimizden biri olan Plüton'u, gezegen olarak görmüyor. Caltech'te gezegenler konusunda uzman bir uzaybilimci olan Mike Brown'un, artık Plüton'un güneş sistemindeki konumundan kesinlikle emin. \"Plüton bir gezegen değil. Ona gezegen dememizi gerektiren mantıklı bir neden yok,\" diyen Brown, sayıları giderek artan bir grup meslektaşı gibi, Plüton'un Kuiper Kuşağı'nın bilinen en büyük üyesi olarak ele alınması gerektiğine inanıyor. Kuiper Kuşağı olarak bilinen ve içinde Güneş'in çevresinde dönen kayalık ve buzlu minik gezegenler barındıran bu kuşak, Neptün'ün ötesinden yaklaşık 8 milyar kilometrelik bir alana uzanıyor. Discover'da yayınlanan yazıda, Mike Brown, \"Plüton'un bir gezegen olmadığını söylemek ona gölge düşürmek anlamına gelmiyor. Bence Plüton son derece ilginç ve büyüleyici. Üstelik, Kuiper kuşağındaki en büyük cisim olması da, az buz bir şey değil,\" diyor. Plüton artık ücra bir yerde tek başına gezinen bir cisim değil. Bir dizi buluş, Plüton'un gizemini bugün de koruyan ve içinde sıradışı sayısız uzay cismini barındıran alabildiğine geniş bir boşluğun yalnızca bir başlangıcı olduğunu ortaya koyuyor. Farklı biçim, renk ve boyutlardaki bu cisimlerin birçoğu kendi uydularına sahipken, kimileri Neptün'ün ya da oradan geçmekte olan yıldızların çekim gücüyle garip yörüngeler çiziyorlar. Bu alabildiğine geniş boşluğun keşfedilmesinde henüz emekleme dönemini yaşayan uzaybilimcilerin gelecekte daha nice garip uzay cismini aydınlığa kavuşturacaklarına inanılıyor. Uzaybilimci Kenneth Edgeworth ve Gerard Kuiper, 40'lı ve 50'li yıllarda birbirlerinden bağımsız olarak Neptün'ün yörüngesinin ötesinde buzlu kayalıklardan oluşan bir havzanın yer aldığını öne sürdüler. Bu kayalıkların birçoğu, yörüngeleri 200 yıldan öncesine uzanmayan ve hızla güneşe doğru yol alan kısa dönemli kuyrukluyıldızlara dönüştü. Plüton ayrı tutulacak olursa (1930'da bulundu), Kuiper kuşağındaki ilk uzay cismi 1922 yılında Jane Luu ve David Jewitt adlı uzaybilimciler tarafından belirlendi. O günden bu yana Edgeworth-Kuiper kuşağında, aralarında Plüton büyüklüğünde birkaç dev cismin de yer aldığı, 800'ü aşkın uzay cismi saptandı. Bunlardan en büyük iki tanesi Brown ve arkadaşları tarafından bulundu. Araştırmacılar kuşakta en az 100,000 cismin yer aldığını, kimilerinin neredeyse Plüton boyunda olduğunu öne sürüyorlar. Gelgelelim, güneş sistemimiz bu kadarla kalmıyor. Kuiper kuşağının ötesinde yıldızlararası uzay sınırlarına uzanan küresel bir kabuk olan ve kendi karanlık buz toplarını güneşe fırlatan gizemli Oort Bulutu yer alıyor. Orada, kimileri Merkür ya da Mars büyüklüğünde olan, trilyonlarca başka uzay cisminin bulunabileceğine inanılıyor. Bilim insanları güneş sisteminin gezegenlerden önceki geçmişinin bu uzak diyarlarda gömülü olduğuna dikkat çekiyorlar. Kuiper Kuşağı ve Oort Bulutu'ndaki her bir cisim, 4,5 milyar yıl önce oluşan güneş sisteminin tarihçesine ışık tutan yerbilimsel bir fosil özelliği taşıyor. Bunların bileşimlerinin belirlenmesi ve neden şimdiki konumlarında olduklarının kavranmasıyla gezegenlerin oluşum sürecinin aydınlığa kavuşturulacağına inanılıyor. Geçtiğimiz yılın sonlarında Mike Brown ve arkadaşları tarafından saptanan Sedna, Güneş Sisteminin derinliklerinde bugüne dek bulunan en büyük, en uzak ve kimilerine göre en garip cisim. Çapı bir olasılıkla 1760 kilometreyi bulan bu cismin koyu kırmızı renkteki gizemli yüzeyi ne Plüton'un ne de Kuiper Kuşağındaki öteki cisimlerin yüzeyini andırıyor. Sedna'nın yörüngesi ise çok daha garip. Yörünge, Güneşin 11 milyar kilometre uzağından geçerek Kuiper Kuşağının dışından dolanıp muhtemelen Oort Bulutuna giriyor. Sedna'nın sıradışı yörüngesi onun da 4,5 milyar yıl önce Dünya'yı oluşturan aynı gaz ve toz bulutundan meydana geldiğini gösteriyor. Sedna yaşamına Kuiper kuşağında başlamış olabilir. Daha sonra kazara Neptün'e çok yaklaşması onu yoldan çıkartmış ve yörüngesini güneşten daha da uzaklara fırlatmış olabilir. Ikinci bir olayla, belki geçmekte olan bir yıldızın çekimiyle, Sedna Neptün'ün etkisinden kurtulmuş olabilir. Yıldızların büyük bir çoğunluğu, Orion Bulutsusunda olduğu gibi, başka yıldızların eşliğinde ortaya çıkarlar. Ne var ki, Sedna bulununcaya dek elimizde güneşimizin böyle bir toplumsal özelliği olduğu yönünde somut bir kanıt yoktu. Günümüzde bizlere en yakın yıldızlar bile ışık-yıllarca uzağımızdalar. Oort Bulutu konusunda uzman olan Luke Dones, Sedna'nın yörüngesinin güneşin yoğun bir öbekten oluştuğu yönünde ilk somut kanıt sayılabileceğine, benzer yörüngeleri olan başka cisimlerin bulunması durumunda, güneşin oluşum sürecinin aydınlığa kavuşturulabileceğine dikkat çekiyor. Özellikleri: Güneş sistemindeki en soğuk cisim. Uzaybilimci Clyde W. Tombaugh kılı kırk yardığı bir araştırma sonucunda 1930 şubatında Plüton'un belli belirsiz devinimini saptadığında ne Kuiper kuşağı, ne de Oort bulutundan haberdardık. Minik Plüton hiç de beklendiği gibi çıkmadı. Yine de, dokuzuncu gezegen olarak dünya çapında bir ün kazandı. Gemini Kuzey Gözlemevi uzaybilimcilerinden Chad Trujillo, \"Plüton günümüzde bulunmuş olsaydı, ona herhalde gezegen demezdik. Belki 70 yıl sonra Plüton'u gezegen olarak tanıyan herkes göçüp gittiğinde bu cisim bambaşka bir kimliğe bürünecektir. Ama şimdiden böyle bir işe kalkışmaya gerek görmüyorum,\" diyor. Gezegen, uydu, göktaşı ve öteki kozmik buluşların adlandırılmasından sorumlu Uluslararası Uzaybilim Birliği de Plüton'un adını değiştirmek gibi bir niyetleri olmadığını belirtiyor. Brown da benzer cisimlerden oluşan bir grubun parçası olan ve kendine özgü farklı bir varlık göstermeyen cisimlerin gezegen olmadığına parmak basıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/sorunlar-yapilanma-guncellemeler/", "text": "Onlinefizik.com dosyalarının bulunduğu sunucu bilgisayarda problem çıkması dolayısı ile yayınımıza zorunlu olarak 6 gün ara vermek durumunda kaldık. Bu süreç içerisinde 3 sunucu değişikliği yaptık ve gece gündüz saatlerce siteyi yayına hazırlamaya çalıştık. Sitemiz şuanda yeni sunucu bilgisayar üzerinde şekilde çalışmaktadır. Bu sayede eskisinden daha hızlı bir şekilde sizlere ulaşacağız. Bu yapılanma sürecinde bir takım yenilikler yaptık. Bunlardan biri site üyeleri arasında özel mesajlaşmayı sağlayan sistem. Artık siteye üye olan diğer kulanıcılara özel mesaj atabileceksiniz. Diğer bir yenilik ise artık sizlerde site içeriğine doğrudan haber veya diğer dökümanları ekleyebileceksiniz. İlgili yerlere sol tarafta bulunan menüden erişebilirsiniz. Forumumuz maalesef bir müddet daha yayında olamayacak, Forumdaki sorunları giderip yayına hazırlamak için çalışmalarımız devam ediyor. Sitede şuan içi gözden kaçmış sorunlar olabilir, farkettiğiniz sorunları bize iletirseniz seviniriz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/sosyal-tunelleme-kanunu/", "text": "\"Fizik dolu bir gün\" için gönderilen ikinci ve son yazı Reyhan Demirci tarafından bize ulaştırıldı. İlgi çekici bir başlığa sahip olan yazı için kendisine teşekkür ediyor, başarılar diliyoruz. Evrendeki her varlık bir sonraki oluşan varlığın sebebidir. Gerçekten insanoğlu can bulalı bütün maddeler anlam kazandı. aktarırken ki anlarına, biz insanlar da birebir şahit oluyoruz. Güneşlenirken, bulduğunda başarının ucundan yakalıyor. Sabırda peşinden gelirse tabi. küçük birimi fotonlar. Fotonlarsız bir dünya; güneşin yeteneğini kaybettiği, almamız gerekiyor. Çünkü imkansızı başaran dalga paketi dediğimiz fotonlar, ancak teorikte doğru olan tünelleme olayını örnek vermek istiyorum. Kuantum Fiziğinde foton enerjisinin , durumda parçacığın engeli aşması mümkün değildir. aşmak duvarlara çarpıp gerisin geriye yansırız."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/spektrum-renklerini-okumak/", "text": "Bilim insanları tüm bunları bize söylerken sadece yıldızların bize yollamış olduğu ışığı kullanıyorlar. Yıldızlardan gelen ışığın analiz edilmesi ile uğraşan bilim dalı \"spektroskopi\" olarak adlandırılır. Spektroskopi şu temel prensibi kullanır: bir ışık prizmadan geçirilirse değişik ve belirgin renklere ayrılır ve renk spektrumu oluşturur. Spektrum dediğimiz şey ışığın farklı frekanslarına göre sıralanmasından başka bişey değildir. Peki bir spektrum bize güneşin ya da başka yıldızların kimyasal içeriğini ya da sıcaklığını nasıl açıklayabilir? Bunun cevabı, bir spektrumun değişik gazlar içinden geçtiği zamanki etkilenmelerindedir. Bir absorbsiyon spektrumu, renkler arasında siyah bir band sergilediği spektrumdur. Bu siyah bandların olduğu yerler ışığın gaz tarafından absorblandığı dalgaboylarına karşılık gelir. Hangi elementlerin spektrumu nasıl etkilediği analiz edilerek siyah bandların incelenmesiyle yıldızların hangi elementleri içerdiği anlaşılabilir. Wien yasasının uygulanmasıyla yıldızın sıcaklığı bulunabilir. Böylece bilim insanları milyon ve milyon ötedeki birçok nesnenin anlaşılmasını sağlayabilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/spin-temelli-elektronik/", "text": "Spintronik , araçların elektronların hareketi sonucu oluşan akım ile değil de elektronların spinlerinin manipule edilmesi ile çalıştırıldığı, son zamanlarda öne çıkan bir elektronik alanıdır. Bu yeni alan özellikle bilgisayar teknolojisinde oldukça önemli avantajlar sunmaktadır. Elektron spinlerinin kontrolü, elektronları sadece yüzeyleri boyunca ileten topolojik yalıtkanlar olarak adlandırılan materyallerin kullanımı ile sağlanabilmektedir. Samarium hexaboride (SmB6)'in ideal ve güçlü bir topolojik yalıtkan olduğu uzun süredir teoride bilinmekteydi ancak bu şuana kadar deneysel olarak kanıtlanamamıştı. Paul Scherrer Enstitüsü, IOP ve Ecole Polytechnique Federale de Lausanne'den çeşitli bilim adamları Nature Communications'da yayınladıkları çalışmalarında SmB6'nin gerçektende ideal bir topolojik yalıtkan olduğunu deneysel olarak gösterdiler. SmB6'nın yalıtkanlık özellikleri özel bir olgu olan Kondo etkisi 'nden kaynaklanmaktadır. Kondo etkisi, elektron akışının materyal yapısındaki düzensizlikler tarafından yok edilmesini engelleyen bir etkidir. Bu ise SmB6'yı oldukça güçlü ve verimli bir topolojik yalıtkan yapmaktadır. Çalışma ile ilgili basın bülteni http://www.eurekalert.org/pub_releases/2014-07/epfd-sen072914.php adresinde yer almaktadır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/spintronik/", "text": "Elektron spinini kullanarak işleyen mikroelektronik aygıtlar, hızla gelişen milyarlarca dolarlık bir endüstri yaratıyor. Ve kuvantum mikroçiplerinin geliştirilmesine yol açacak gibi görünüyor. Bilgisayar dünyasında yirmi yıl önce öngörülen bir olgu hala geçerli: Merkezi işlem birimlerinin gücü her yıl iki katına çıkıyor. Daha hızlı çalışan mikroçipler küçüldükçe, silikon tabakalarına işlenen iletken hatlara ayrılan yer daralıyor. Birkaç yılda, sıradan teknoloji küçültme sınırına dayanacak. Zaten, devreler, birbirine santimetrenin binde birinden yakın iletkenlerle tıkış tepiş dolu. Yarıiletkenler bitiştikçe, bunları besleyen elektrik akımını oluşturan elektronların, bir nakil hattından diğerine atlama olasılığı yükseliyor: Elektromanyetik alanlara duyarlı olan elektronlar, alandan alana geçiş yapıyor ve kendilerinin yol açtığı elektrik yükünden etkileniyorlar. Ayrıca, kuvantum fiziğinin belirlenemezlik ilkesi, bir atomaltı parçacığın konumu ve hızının, gözlemci tarafından, aynı anda, kesin olarak belirlenmesini önlüyor. Ani konum ve hız değişikliklerine tabi elektronlar, parazit yapabiliyor. Mikroçiplerde gezinen elektrik akımlarının karışması, bilgiyi yok ediyor . Bilgisayar bilimciler, küçültme sorununa çeyrek asırdır çözüm bulmaya çalışıyorlar. Bu alanda ilk desteği, atom ve kuvantum fiziğiyle uğraşan bilim insanları vermişlerdi. On üç yıl önce ise, birinci öneriyi hayata geçirecek adım atıldı: kuvantum bilgisayarlar. Kuvantum bilgisayarlar, ışığı oluşturan fotonların bilgi depolamak ve işlemek için kullanılmasıyla işliyor. Matematiksel olarak, bir foton diğerinden salt niceliksel ölçülerle ayrılıyor . Sonuçta, başlangıç koşulları eşitlenen iki foton, tek bir cisim gibi davranıyor . Başlangıç koşulları, fotonların başlangıçtaki ortalama hızı, konumu ve açısal momenti. Birine yüklenen açısal momentin temsil ettiği bilgi, diğerine, iki fotonun uzaklığı ne olursa olsun, aynen aktarılıyor . Einstein'ın görelilik kuramı, hiçbir cismin ışık hızından hızlı gitmediğini ortaya koyduğundan, bu tuhaf bir durum. \"Foton dolaşıklığı bilgisi\", bir tek an süren gerçek zaman bile geçmeden, \"kardeş fotonları\" birbirine bağlıyor. Kuvantum bilgisayarların bu uzaktan etkiden yararlanması, teorik bir hız limiti olmadan işlem yapmak anlamına geliyor. Üstelik, pek çok foton çiftinin yaratılması, kuvantum devrelerinin birden çok bilgi birimini karşılaştırmasını sağlıyor. Bir foton çiftinin dolaşık hale gelmesi için, çevreden yalıtılması gerekiyor. Bizzat, kuvantum fiziğinin belirlenemezlik ilkesi bunu güçleştiriyor. Burada açıklamayacağımız ayna görüntülü foton yalıtma yöntemi de pahalı ve zor bir seçenek. Elektronik bilgi-işlem teknolojisi sınıra varmak üzere. İş dünyasının bilgiye çabuk erişme talebi artıyor. Elimizde, daha hızlı bilgisayarlar yapacak ucuz bir alternatif yok. Bilgisayarlar bit denilen bilgi birimlerini işliyor. Bunları bir soruya verilen kesin \"evet\" ya da \"hayır\" cevapları olarak nitelendirilebiliriz. Elektronlar, spin yukarı ya da spin aşağı konumlarında bulunabildiği için; bir spin konumu \"evet\", diğeri ise \"hayır\" yanıtıyla eşleştirilebiliyor (örneğin ikilik sayı düzeni kullanan bir algoritmada 0 ve 1). Bu durumların hangisinin evet, hangisinin hayırla eşleneceği ise keyfi bir seçim. Bilgisayarlar elektrik akımlarıyla beslenen elektronik devrelerden meydana geldiğinden, spintronik kısmen klasik bir teknoloji. Atomaltı parçacıkların spin dolaşıklığını değerlendirdiği için de yeni teknoloji. Oysa, spintroniğin gerçek avantajı, yeniliği geleneksel ortamla kaynaştırması. Elektromanyetizma, elektronların hem elektrik yükü taşıması hem de manyetik alanlar yaratması ve ikisinden birden etkilenmesini belirtiyor. Klasik bilgisayarlar, elektronları, pozitif-negatif elektrik yükü arasındaki gerilim farkıyla yönlendirerek veri işliyorlar . Spintronik bilgisayarlar da sisteme elektrik yüklüyor; ama, elektronları manyetik alanlarla yönlendiriyor ve manyetizma sayesinde, spin duruma bilgi depoluyor. Elektromanyetik alanlar, yine, yarıiletken devrelerle yaratılıyor. RAM , sabit disk gibi temel öğeleri değiştirmediğinden, spintronik bilgisayarlar ekonomik bir çözüm. Spintroniğin manyetizma bileşeni, bilgisayar dünyasında ne zamandır kullanılıyor. Bilgi, İngilizce floppy disk denilen, 3,5 inçlik disket ve sabit sürücülere, manyetik olarak kaydediliyor. Modern dizüstü bilgisayarlar, milimetrekareye çok miktarda bilgi depolayan yüksek sıkıştırmalı sabit sürücülerle donatılıyor. Bu sürücüler, tıkız bilgiyi okumak için, yüksek manyetik dirençten yararlanıyor. Öyleyse, spintroniği devrimsel değil, evrimsel bir teknoloji olarak sınıflandırabiliriz. Daha karmaşık spintronik teknolojileri de sırada. Birkaç yıl içinde, Manyetik Rasgele Erişimli Bellekler , RAM'lerin yerini alacak: RAM, yalnızca elektrik verildiğinde işleyen bir hafıza. Sabit diskin tersine, RAM belleği, bilgisayar tarafından sürekli tazeleniyor ve sistem kapatıldığında kalıcı hafızaya kaydedilmiyor . MRAM'lerin ise, elektrik kesildikten sonra da bilgiyi koruması amaçlanıyor. MRAM'ler, bilgiyi, yarıiletkenlerde manyetik olarak depolayacak. Bundan başka, açma-kapama hızı ve yeniden yazılabilirlik açısından , geleneksel RAM'lerden daha süratli olacak. Günümüz MRAM'leri ile okuma kafaları , demirli manyetik metal alaşımlardan yapılıyor. Spintronik klasik uygulayım bilgisiyle birleştirildiğinde, veriyi, elektronik ve manyeto-optik olarak işleyen devreler üretilecek. Manyeto-optik sistemler 90'lı yıllarda moda olan, taşınabilir ZIP sürücülerinde kullanılmıştı. Nitekim, manyetik değerleri okuyan sabit sürücü kafaları, bilgisayarların ayrılmaz parçası. Sırada, çok hızlı açılıp kapanan anahtarlar ve tamamen programlanabilen, spintronik bilgisayar beyinleri var. Günümüzde, CPU'lar donanım olarak programlanıyor. Mikroçiplerinin veriyi nasıl işleyeceği, CPU'ların şekli ve yarıiletken hatların ağ yapısıyla sınırlı. Manyetik CPU'lar ise, devrelerin biçimi ve yarıiletken hatların örüntüsünden kısmen bağımsız olarak, manyetik alanlarla yüklenip programlanabilecek. Büyük ölçekli kuvantum bilgisayarlarının imal edilmesini sağlayacak spintronik, kuvantum mantık kapılarına ihtiyaç gösteriyor. Manyetik olarak belirlenen yukarı-aşağı spin durumlarına göre açılıp kapanan devre anahtarları tasarlamalıyız. \"Spintromanyetik\" bilgisayarlar, klasik ve hatta spintronik bilgisayarları aşacaktır. Ancak, farklı teknolojiler bir potada eritilmek zorunda: Manyetik tuzaklara yakalanan iyonlar , \"donmuş ışık\", çok soğuk kuvantum gazlar, bu yeni teknolojinin belirleyici öğeleri. Donmuş ışık, ışığı meydana getiren fotonların çiftler halinde kuvantum dolaşıklığına sokulması anlamına geliyor. Çok soğuk gazlar ise, dolaşık atom çiftlerinin yaratılması amacıyla, atomların çok soğutularak çevresel etkilerden arındırılması demek. Burada zor olan, dolaşık atom çiftlerini birbirinden de uzak tutmak . Biz, Bose-Einstein yoğuşması denen, çok soğuk olduğu için pek az titreşen; ama birbirinden uzak olsun diye, gaz halinde tutulan atomlara ihtiyaç duyuyoruz. Doğrusu, kutuya kapatılmış ünlü kuvantum kedisini öldürmenin çeşitli yolları mevcut. Spintronik, er ya da geç, kuvantum bilgisayarlarla yarıiletken bilgisayarlar arasında bir köprü kuracaktır. Hızla dönen küçük bir elektrik yüklü küre düşünün. Kürede dolaşan yük, elektrik akımında minik atlamalar meydana getiriyor. Bu da, Dünya'nın manyetik alanına benzeyen bir manyetik alan oluşturuyor. Bilim insanları, kürenin dönüşünü , vektör denilen bir yön okuyla gösteriyorlar. Vektör, kürenin kendi çevresinde dönme yönünü işaret ediyor. Şimdi, dönen küreyi dışarlak bir manyetik alana sokalım. Yuvarın spin vektörünün manyetik alana göre alabileceği iki farklı yönelim, kürenin toplam enerjisini de belirleyecektir. Sıradan bir elektrik akımında elektronlar rasgele fırıldıyor ve spin, bir kablonun elektriksel direncini ya da transistor devresinin amplifikasyonunu etkilemiyor. Spintronik aygıtlarsa, \"spin yukarı\" veya \"spin aşağı\" durumlardan birinde bulunan elektronların, yarıiletken devrelerde nakledilmesiyle iş görüyor. Bir kuvantum bilgisayarın, atomaltı parçacıklarının kuvantum durumlarını işlediğini anlatmıştık . Bunlara kuvantum bitleri deniyor. Dolaşık atomaltı parçacıklar sayesinde, kubitlerle çok miktarda paralel işlem yürütülebiliyor. Hatta, hem işlemci hem sabit hafıza hem de RAM olarak kullanılan ve bu görevleri aynı anda yerine getiren, paralel işlemci izolineer holografik kartlar imal edilebilir . Kubit dolaşıklığı, çevreden hassasiyetle yalıtılması gereken, buna rağmen verileri kullanmak için, dışarıdan müdahale edilmesi zorunlu olan bir sistem. Çünkü, bir elektron çiftine veri kaydetmek ve veriyi birinden öbürüne ansızın aktarmak için, o elektronları eş kuvantum durumuna sokmalı ve bu durumu okumalıyız. Şöyle açıklayalım, bir elektronun yukarı ya da aşağı spin durumunda bulunmaya iten nedir? Elbette, elektronu iki durumdan birine sokan dış etkiler: bir diğer elektron, manyetik alan ve benzeri... Eğer, bir elektron ideal boşlukta olsaydı ve hiçbir fizik kuvveti ve cisim tarafından etkilenmeseydi, aynı anda, hem spin yukarı hem de spin aşağı durumda bulunacaktı. Bir insanın hem öne hem arkaya birden yürümesi, sağduyuya aykırı ve akıl karıştıran bir şey. Oysa, elektronların boyutsuz birer matematiksel nesne olarak enerji değeri taşıdıklarını anımsamalıyız. Elektronlar hem ileri hem geri gidebilirler.İşte veriyi kubitler olarak kaydetmek de bu şekilde mümkün. Süper soğutulmuş bir ortamda hızları azaltılmış, konumları büyük bir doğruluk payıyla saptanabilen iki elektronu, ancak bunların spin durumuyla birbirinden ayırabiliriz. İki elektron da iki spin durumunda birden bulunuyorsa, birini spin yukarı duruma sokarsak, öbürü de spin yukarı duruma geçecektir. Kuvantum fiziğinin uzaktan etki özelliğine göre, böyle iki elektron, fiziksel olarak tek bir elektron gibi davranıyor. U.C.S.B. bünyesinde yer alan Spintronik ve Kuvantum Bilgisayar Merkezi'nin yöneticisi Prof. David D. Awschalom, Iowa Üniversitesi'nden yoğuşmuş madde üstünde çalışan Prof. Michael E. Flatte ile Pennsylvania Üniversitesi fizik profesörü Nitin Smith, spintronik uygulamalarını kolaylaştırmak için bir deney yaptılar. Kubitlerin doğru bilgiyi içerip içermediğini anlamak amacıyla, bir geleneksel çinko selenid yarıiletkeninde gerçekleşen spin devingenliğini, zayıf ışık atımlarıyla ölçtüler. Elektronlar, bilgi taşımak üzere manyetik bir hizaya girdikçe, salınan sinyal güçlendi. Kararsızlaşan elektronlar yüzünden bilgi tutarsızlaştıkça, salıngaç genliği sıfıra düştü . ZnSe yarıiletkeninde optik olarak uyarılan spin durumları, birkaç nanosaniye boyunca kararlılığını korudu. Bu da, elektrik yüküyle işlenen bitlerden 1.000 kat uzun bir süreydi ki, bilgisayarın işlem sığasının arttığı anlamına geliyordu. Spin durumları, oda sıcaklığında birkaç nanosaniye süreyle sabit kalmıştı. Galyum arsenidle yaptıkları sonraki deneyler , en iyi koşullar ve düşük oda sıcaklarında, yarıiletkenin spin kararlılığını yüzlerce nanosaniye koruduğunu gösterdi. Oda sıcaklığında ya da düşük maliyetli soğutma donanımıyla çalışan spintronik bilgisayarlar, bilgiyi uzun süre saklayıp doğru işledikçe, geleceğin dünyasına egemen olacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/spirit-bu-kis-da-marsta/", "text": "ANKARA NASA'nın Mars'a 3 aylığına gönderdiği, ancak 46 ay ya da 4 yıla yakın süredir görev başında bulunan robotlardan Spirit, kışı geçirmek için kuzeye doğru yönelerek bir tepeye tırmanmaya başlayacak. Kızıl Gezegen'in zorlu koşullarında kum fırtınalarını atlatan ve bataryaları tamamen boşalmadan hayatta kalmayı başaran robotlardan Spirit'in kışı geçirmeyi planladığı tepenin, elektrik üreten güneş panelleri Temmuz ve Ağustos'taki küresel toz fırtınalarında tozla kaplanan aracın azami güneş ışığı almasına yardımcı olması düşünülüyor. Volkanik püskürme sonucu oluştuğu sanılan 90 metre genişliğindeki Home Plate'de 4 aydır araştırmalar yapan Spirit'in kışı sağ salim atlatması için 60 metre ötedeki 25 derece eğimli tepeye çıkması önemli görülüyor. Mars rover projesi müdürü John Callas, aracın, şimdiye dek tırmandığı en fazla 20 derece eğimli tepelerden sonra, kışı geçireceği bu 5 derece daha eğimli tepede, bir Mars gününde 10 vat fazladan elektrik üretme şansına sahip olacağını, bunun da soğuk ve karanlık kışta yaşam ile ölüm arasındaki farkı belirleyeceğini belirtti. Cornell Üniversitesi'nden Steve Squeyres de, fazladan elektrik enerjisinin özellikle önemli olduğunu, çünkü Spirit'in güneş panellerinin hala Temmuz ve Ağustos'taki fırtınalardan kalma tozla kaplı olduğunu belirterek, Şu anda gerçekten de kirli bir robotumuz var diye konuştu. NASA mühendisleri, robotun tırmanacağı tepede rüzgarların güneş paneli üzerindeki tozları temizleyip temizleyemeyeceğini de hesaplayamıyorlar, zira, Mars'ın diğer tarafındaki Opportunity'nin tersine, Spirit genellikle rüzgarsız bir bölgede bulunuyor ve çok seyrek olarak rüzgar çıkıyor. Bu arada, diğer Mars robotu Opportunity, 800 metre çapındaki Victoria Krateri'nde, 30 metre aşağıda kaya katmanlarını incelemeye devam ediyor. Opportunity, 3 belirgin katmanın bulunduğu kayada, 2. katmanda incelemelerini sürdürürken, verileri değerlendirmeye başlayan bilim insanları, en alt katmanın diğerlerine oranla eskiden daha ıslak olduğunu düşündüklerini belirtiyorlar. NASA, Spirit ve Opportunity'nin görev süresini geçen ay 5. kez uzatmıştı. Kızıl Gezegen'in zorlu koşullarında küresel kum fırtınalarını atlatan ve bataryaları tamamen boşalmadan hayatta kalmayı başaran robot kaşifler böylece, 2009 yılı boyunca da görevlerini sürdürecekler. Şimdiye dek Opportunity, 12 kilometreye yakın yol katetti, 94 binden fazla görüntüyü Dünya'ya geçti, Spirit de 7 kilometreden fazla yol katetti ve 102 binden fazla görüntü geçti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/stephen-hawking-sohretin-dorugundaki-bilimci/", "text": "Günümüzde eğer şöhret internet ortamında adınızın ne kadar sıklıkta yer aldığıyla ölçülüyorsa, o halde Stephen Hawking'i en tepeye yerleştirebilirsiniz. Nitekim Google'da Stephen Hawking yazıp tıkladığınızda karşınıza 1.670.000 yanıt çıkıyor; bu rakam Lady Diana'nınkinden bile kat be kat fazla (540.000)! Sadece bilgisayar aracılığıyla konuşabilen ünlü fizikçi ve dünyada 33 dile çevrilen ve on milyon kişi tarafından okunan Zamanın Kısa Tarihi adlı kitabın yazarı Stephen Hawking'le Science et Vie dergisi bir söyleşi yayımladı. Bugünlerde hastalığının ilerlediği açıklanan Hawking ile yapılan son görüşmeden bir derleme yayımlıyoruz. Cambridge'e doğru kendisiyle görüşmeye giderken kelimenin tam anlamıyla olağanüstü bir adamla karşılaşacağımızın farkındaydık. Görünüşe göre, hiçbir şeyden korkmuyormuş gibi duran birisi... Özellikle de yaşamaktan korkmayan... Doktorlar 1963 yılında kendisine, kaslara komut veren nöronların tahribiyle ortaya çıkan, tedavisi imkansız amyotrofik lateral skleroz hastalığı tanısı koyduklarında en çok iki yıllık ömür biçmişlerdi. O sıralarda 21 yaşında olan ve Oxford'da doğal bilimlerdeki öğrenimini başarıyla tamamlayan Stephen Hawking, doktorları haksız çıkararak ölmediği gibi, dört çocuk sahibi de oldu. Bedeni kendisinden uzaklaşmaya başladığında Stephen Hawking çocukluk düşünü gerçekleştirmeye başladı: Cambridge'de kozmoloji tezi. Aynı zamanda, daha sonra karısı olacak ve de Zamanın Kısa Tarihi adlı kitabını adayacağı Jane Wilde'la da tanıştı. Stephen Hawking hastalığını yenemedi ama hastalığın da kendisini yenmesine izin vermedi. Kendisi halen 63 yaşında ve üç çocuk ve de bir torun sahibi; Jane'den boşanıp hemşirelerinden biri olan Elaine Mason'la ikinci evliliğini de gerçekleştirdi. Evren'in gerçek doğasını keşfetmek amacıyla da Hawking bu düşünce yolculuğundan önemli kazanımlar elde eder. Buna göre, örneğin Einstein'ın rölativitesi zorunlu olarak bazı özellikler ortaya koyuyor: Bazı yerlerde Ğyani kara deliklerĞ yerçekimi uzayı ve zamanı o kadar deforme ediyor ki, bu yerler tanımlanamaz hale geliyor. Ya da kara delikler sanıldığı kadar kara değiller ve çok hafif bir radyasyon yayıyorlar . Kendisi sanki hastalığına karşı sürdürdüğü olağanüstü savaşımında yaşamak ve düşünebilmek için sıra dışı bir kuvvet bulmuştu. Stephen Hawking, Galile'nin ölümünden tam 300 yıl sonra, yani 8 Aralık 1979'da, Cambridge Üniversitesi'nde Newton'a verilmiş olan matematik kürsüsüne layık görüldü. \"Görevine son derece bağlıdır. Her gün gelir ve departmanın işlerine faal olarak katılır. Fikir verir, eleştirileri formüle eder. Bedeni ona bir şey veremese de karakteri çok güçlü ve mizah duygusu var, düşüncelerini en derinliklere kadar dile getirmekten çekinmez. Kendisi başka insanların yaptığı her şeyi kuşkusuz yapamıyor, örneğin lisans öğrencilerinin derslerine düzenli katılamıyor\". Bununla birlikte, Hawking her salı sabahı bürosunda yapılan toplantılara düzenli olarak katılıyor. Meslektaşı Christophe Galfard, Hawking'in ufuklarını açtığını, müthiş bir sezgiye ve sorunları göz önünde canlandırabilecek şekilde ele alma yeteneğine sahip olduğunu belirtiyor. Diğer pek çok fizikçi gibi Hawking de, Einstein'ın yerçekimiyle kuantum fiziğini birleştirebilecek bir teori arayışında. Ancak özellikle de en büyük arzusu Evren'in bir hiçten doğduğunu, ne bir \"yaratıcı\"nın ne de özel koşulların sonucu olduğunu kanıtlamak. Fransız öğrencilerinden biri, \"Tanrı'nın niçin sorusunu ortadan kaldırdığı düşünülür, oysa Stephen cevap bulmak istiyor. Fiziğe felsefi bir yaklaşımı var\" diyor. Bu hedefe varabilmek için de en uç noktalara götürebildiği modeli, 80'li yıllarda gündeme gelen \"sınırsız\" bir evren fikrine dayanıyor. Diğer fizikçilerin görüşlerine göre, bu modelin dayandığı matematik henüz kanıtlanamayacak kadar kırılgan. Bununla birlikte, Hawking'in çalışmaları bilim çevrelerinde saygı uyandırıyor. Kozmolog Marc Lachieze- Rey, Stephen Hawking'in ortalama araştırmacılardan çok daha akıllı olduğunu, son derece ilginç fikirler ortaya koyduğunu kaydediyor. Onun en ateşli savunucuları da kendisini Einstein'la karşılaştırıyorlar. Thibaud Dumour, Einstein'ın bir dahi olduğunu, Hawking'in ise Einstein olmadığını belirtmekle beraber, yerçekimi, kuantum mekaniği ve termodinamik arasında ilk kez bağ kurduğu için çok önemli bir bilim adamı olduğunu kaydediyor. 1974'teki ışınım ve kara delik teorisinin de büyük bir keşif olduğunu ekliyor. Nihayet randevu saatinde Stephen Hawking'in odasına girdiğimizde, üzeri denklemlerle dolu büyük bir kara tahta gözümüze çarpıyor. Konuşma aygıtından yayılan metalik bir ses bize \"hoş geldiniz\" diyor. Yanına oturuyoruz ve söyleşi başlıyor. Ancak olağanüstü bir çabayla yanıt vereceğini sezinliyoruz. Sonsuz bir sabırla önündeki ekranda bir harf seçip göz kırpıyor. Bip. Gözlüğünün üzerindeki alıcı harfi algılıyor. Ve dakikalar geçtikçe, bip'ler arka arkaya sıralanıyor. Sanki gerçeküstü bir ortamdayız. Sekreteri Judith elinde bir not defteriyle, her kelimeyi not ediyor. Ara sıra hemşire de gelip ağzını siliyor, kafasını kaldırıyor. Hepsi bu mu gerçekten, diye sormaya yelteniyoruz. Yanıt çok kısa. Belki de biz çok fazla şey bekliyorduk. Stephen Hawking kahin değil. Kendisi, çok uzun ve her dakikası hesaplı üç saatini bize ayırdı. Çok şımardık. Artık ayrılma zamanı geldi. Hafifçe eline dokunuyoruz. Metalik ses, \"Bay bay, tanıştığımıza memnun oldum\" diyor. Kampüsten ayrılırken güneşin hiç de ummadığımız kadar parladığını fark ediyoruz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/stephen-hawking/", "text": "Stephan Hawking 8 ocak 1942'de (Galileo'nun doğumundan tam 300 yıl sonra) Ingiltere Oxford'da doğdu.Ailesi kuzey Londra'da oturuyordu.Fakat II. dünya savaşı sırasında burası bebek dünyaya getirmek için çok emniyetli bir yer değildi. Bu yüzden Oxford'a taşındılar. Hawking sekiz yaşında iken, kuzey Londra'dan 20 mil uzaktaki St Albans gitti.Onbir yaşında St Albans okuluna kayıt oldu. Buradan mezun olduktan sonra babasının eski okulu Oxford üniversite' si kollejine devam etti. Stephan babasının tıpla ilgilenmesini istemesine karşın, o matematiği seviyordu. Fakat okulun matemetik bölümü mevcut değildi. Bu yüzden onun yerine fizik okumaya başladı. Üç yıl sonra doğa bilimlerinde birinci sınıf onur madalyasıyla ödüllendirildi. Stephan daha sonra Cosmology üzerine çalışmak üzere Cambridge' e gitti. O zamanlar Oxford' da Cosmology üzerine çalışma yoktu. Cambridge'de Fred Hoyle'u supervisor olarak istemesine karşın süpervisorü Denis Sciama idi. Doktorasını aldıktan sonra ilk önce araştırma asistanı, daha sonra Gonville' de Caius kollejde profesör asistanı oldu. 1973'de Astronomi Enstütüsünden ayrıldıktan sonra Stephan uygulamalı matematik ve teorik fizik bölümüne geçti. 1979'dan sonra matematik bölümünde Lucasian profesörü oldu. Bu profesörlük 1663 yılında üniversite parlemento üyesi olan Henry Lucas tarafından kurulmuştu. Ilk olarak Isaac Barrow sonra 1669'da Isaac Newton'a verilmişti. Stephan Hawking, evrenin temel prensipleri üzerine çalıştı. Roger Penrose ile birlikte Einstein'in Uzay ve Zamanı kapsayan Genel görecelik teoreminin Big Bang'le başlayıp karadeliklerle sonlandığını gösterdi. Bu sonuç Quantum Teorisi ile Genel Görecelik Teorisinin birleştirilmesi gerektiğini ortaya koyuyordu. Bu yirminci yüzyılın ikici yarısının en büyük buluşlarından biriydi. Bu birleşmenin bir sonucuda karadeliklerin aslında tamamen kara olmadığını, fakat radyasyon yayıp buharlaştıklarını ve görünmez olduklarını ortaya koyuyordu. Diğer bir sonucda evrenin bir sonu ve sınırı olmadığıydı. Buda evrenin başlangıcının tamamen bilimsel kurallar çercevesinde meydana geldiği anlamına geliyordu. Onun birçok kitabından bazıları, The Large Scale Structure of Spacetime, General Relativity: An Einstein Centenary Survey, ve 300 Years of Gravity. Stephen Hawking'in en popüler ve ençok satan iki kitabı; A Brief History of Time ve daha sonraki kitabı, Black Holes and Baby Universes and Other Essays. Profesör Hawking 12 onur derecesi almıştır. 1982'de CBE ile ödüllendirilmiş,bundan başka birçok madalya ve ödül almıştır. Royal Society'nin ve National Academy of Sciences (Amerikan ulusal bilimler akademisi ) üyesidir. O teorik fizik çalışmaları ve yüklü programına rağmen ailesine her zaman zaman ayırmayı bilmiştir. Stephan Hawking 8 ocak 1942'de (Galileo'nun doğumundan tam 300 yıl sonra) Ingiltere Oxford'da doğdu.Ailesi kuzey Londra'da oturuyordu.Fakat II. dünya savaşı sırasında burası bebek dünyaya getirmek için çok emniyetli bir yer değildi. Bu yüzden Oxford'a taşındılar. Hawking sekiz yaşında iken, kuzey Londra'dan 20 mil uzaktaki St Albans gitti.Onbir yaşında St Albans okuluna kayıt oldu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/su-gecirmez-mendil/", "text": "Onlinefizik.com' da yeniliklere devam ediyoruz. Bundan böyle sizlere çeşitli \"Bilimsel Gösteriler\" sunacağız. Bu gösteriler ile eğlenceli bir şekilde bilimsel bilgiler edineceksiniz. - Büyük bir bardak - kül tabağı veya benzer birşey - su - mendil - Mendili merkezinden başlayarak bardağın içine doğru sokun tam olarak bardağın tabanına değmesin suya yer kalsın. Mendilin kenarlar dardağın dışında kalsın. - Mendilin üstüne su dökerek bardağı dldurun. Bu sırada izleyicilerinizde görecekki su mendilin içinden rahatça geçiyor ve bardağı dolduruyor.Bardağın yarısı dolana kadar su doldurmaya devam edin. - Mendili kenarlarından yukarı doğru çekmeye başlayın. Brdağı üst ksımını mentelle gergin bir şekilde kapatmış olun. Bu şekilde bardağı izleyicilerinize doğru gösterin ve isterseniz sihirli bir kaç kelime söyleyin 🙂 - Külttabağını bardağın ağzına yerleştirin, mendili gergin tutmayı unutmayın. . - İsterseniz izleyicilerinizden birini çağırın ve suyu onun üstüne dökmekle korkutun. Bardağı kültabağı ile birlikte aşağı doğru çevirin ve kültabağını bardağın altından çekin. Mendilin gergin olduğuna emin olun yoksa izleyicinizin kafasından aşağı su dökebilirsiniz. Kültabağını çektikten sonra suyun hala bardağın içinde olduğunu ve mendilden geçemediğini göreceksiniz. Onlinefizik.com'a teşekkür etmeyi de unutmayalım 🙂 Bu gösterinin temelini \"yüzey gerilimi\" ve \"hava basıncı\" kavramları oluşturmaktadır. Mnedil gevşek olduğu zaman su mendili oluşturan kumaşın gözeneklerinden akıp geçebilmektedir. Fakat mendili gerdiğiniz zaman su molekkürleri mendil yüseyi boyunca yüzey gerilimi sebebiyle tek bir yüzey oluşturur. Dış hava basıncı da yukarı doğru etki ederek su molekkürlerin bu deliklerden akmamasına katkıda bulunur ve su bardağın içinde kalmaya devam eder."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/su-kuleleri-kentlerde-suyun-basincini-sabit-tutuyor/", "text": "Dışarıdan bakılınca uyumakta olan bir devi andıran su kuleleri, aslında şehir suyunun musluklarımızdan sabit bir basınç altında akmasını sağlayan çok önemli işlevleri olan yapılardır. Pek çok belediye, suyu bir rezervuar veya kuyudan aldıktan sonra arıtma tesisinde temizler ve bir veya daha fazla sayıdaki tankı dolduran bir pompalama tesisine gönderir. Pompalar suyu kentin su şebekesine gönderecek kadar güçlüdür, ancak sistemin basıncı Ğmusluklarımızdan akan- kullanım arttıkça veya azaldıkça dalgalanma riski taşır. Öyle ki talebin yüksek olduğu zamanlarda suyun basıncı musluklara ulaşamayacak kadar düşebilir. Bir tank bir günlük talebi ve yedeği sağlayacak boyuttadır. Pompalar saate bağlı olarak çalışır; talebin düşük olduğu gece saatlerinde tankı doldurur. İnsanların daha fazla su kullandığı sabah saatlerinde pompaların sağladığı miktarı artırmak için tanktaki su aşağı doğru çekilir. Su kuleleri düz arazide kolayca görünür. Ancak kuleler engebeli arazide dikkati çekmezler. Bir tepenin üzerine veya yüksek binaların çatılarına inşa edilmiş tanklar, tipik olarak en yüksekteki kullanıcıdan 30 metre daha yüksekte olmak zorundadır. Her 30 metrede 3 Bar basınç yaratılır. Bir vadi içindeki caddedeki su borularındaki basınç daha da yükselebilir. Buna engel olmak için belediyenin su idaresi basıncın 5.5 Bar'a eriştiği borulara basınç düşürücü supaplar yerleştirirler. Boruların içinde akan suyun sürtünmesi de basıncın dengeleme işlemini etkileyebilir. Sürtünme, hızın karesine bağlı olarak yükselir. Dolayısıyla talebin yüksek olduğu saatlerde su, düşük talebe göre iki misli hızlı akar ve 4 misli sürtünme kaybına neden olur. Buna bağlı olarak içinde tortu biriken eski borular baş edilmesi zor sürtünme sorunlarına yol açarlar. TANK tipik olarak çelik bir silindirdir. Bir havalandırma deliği havanın içeri girmesini ve tank boşaldıkça veya doldukça havanın kaçmasını sağlar. Dolayısıyla bir vakum veya yüksek basınç çatıya zarar vermez. Bir egzos vantilatörü, iç kısımların boyanması veya normal bir sterilizasyon sırasında içerde toplanan kokuyu dışarı atar. POMPA suyun platforma kadar yükselmesini sağlar ve şehir suyunun aynı T bağlantısına kadar çıkartır. Yeni tasarımlarda daha iyi bir karışım sağlamak için daha yüksek, açılı doldurma borusu içerir. Böylece tanktaki suyun hareketsiz kalması önlenmiş olur. Telemetri , tank suyunun düzeyini ve borulardaki suyun basıncını kontrol altında tutar. Pompalara çalışması veya durması için komut verir. Normal bir tank 4 milyon litre su barındırabilir. Bu da yaklaşık 3.5 milyon kiloya eşittir. Geniş beton ayaklar bu yükü taşımak ve rüzgarın etkisine karşı dayanmak zorundadır. Tankın inşa edildiği arazi toprağının kayalık ya da sert olması tercih edilir. Balçık nitelikteki topraklarda temel kazıklarının 30 metre derinliğe kadar inmesi gerekebilir. Tanklar yılda bir kez boşaltılır ve klor ve amonyak püskürtülerek dezenfekte edilir. Sülfür dioksit ilavesi de gerekebilir. Kentlerde genellikle birden fazla tank bulunur. Dolayısıyla bakım, dönüşümlü olarak yapılabilir. Sanıldığı gibi itfaiyecilerin bahar aylarında yangın musluklarını açmalarının nedeni fazla basıncı dışarı salmak değildir. İtfaiyeciler bu şekilde yangın musluklarının çalışıp çalışmadığını kontrol ederler. Pek çok belediye tankların çatılarını telekom hizmet sağlayıcılarına kiralarlar. Çünkü cep telefonu alıcı-vericileri kullanıcıların 30 veya 45 metre yükseğinde oldukları zaman daha iyi hizmet verirler."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/su-olmayan-gezegenlerde-yasam-olabilir-mi/", "text": "Yıllardır bilim insanları tarafından başka gezegenlerde yaşam olabileceğine dair bulgular arandı. Araştırmalar genellikle su kaynaklarına sahip olan ya da olduğu düşünülen gezegenlerde yoğunlaşırken bilim çevrelerince yapılan bir değerlendirme de su olmayan gezegenlerde de yaşam olabileceği söylendi. Prof. Dirk Schulze Makuch ve ekibi tarafından yapılan değerlendirme de bazı bakterilerin süperkritik karbondioksit kullanarak hayatta kalabildikleri ve yaşamlarına devam ettikleri söylendi. Bu açıklamaya göre su olmamasına rağmen süperkritik karbondioksit bulunduran gezegenlerde farklı yaşam formlarının oluşabileceği düşünülmeye başlandı. Dünya dışında yaşam ve farklı yaşam formları arayan bilim insanları çalışmalarının büyük bir kısmını yüzeyinde su olan muhtemel gezegenler üzerine yoğunlaştırıyor. Prof. Dirk Schulze Makuch ve ekibi bu düşünceye karşı çıkarak yüzeyinde su olmayan gezegenlerde de yaşam olabileceğini öne sürüyor. Ekibe göre karbondioksitte ve suda bulunan enzimler karşılaştırıldığında süperkritik karbondioksitin suya oranla daha kararlı bir yapıya sahip olduğu söyleniyor. Bu keşiften sonra süperkritik karbondioksit üzerinde çalışmalarını yoğunlaştıran ekip, farklı yaşam formları ile bu buluş arasında bir bağ kurulup kurulamayacağını araştırıyor. Yine yapılan çalışma kapsamında bazı bakteri türlerinin süperkritik karbondioksit kullanarak yaşamına devam ettiği görülürken bu buluş ile su olmayan gezegenlerde de yaşam kaynağının olabileceği düşünülmeye başlandı. Araştırmacılara göre yüzeyinde süperkritik karbondioksit olduğuna inanılan Venüs'ün farklı yaşam formlarına ev sahipliği yapabileceğine inanılıyor. Bugün günlük yaşantımızda süperkritik karbondioksiti kuru temizleme ve medikal ekipmanların sterilize edilmesi için kullanıyoruz. Gelecekte ise çalışmaların bu yönde yoğunlaşması durumunda su olmayan gezegenlerde farklı yaşam kaynakları ile karşılaşabiliriz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/super-sivilar/", "text": "Süper sıvı hiç bir direnç olmaksızın akabilme şeklinde çarpıcı bir özelliğe sahiptir. Normal bir sıvının içindeki moleküller ve atomlar sürekli çarpışıp sekerek kaotik bir davranış sergilerler. Hareket halindeki sıvıda bu işlemler akıma karşı bir direnç üretir. Sıvının kimi parçaları diğerlerinden daha yavaş hareket eder, taraklanma, girdap anafor ve hatta türbülans yaratır. Sıvının yolunun üzerindeki engeller de akımı engeller, böylece akımın enerjisi ısı olarak yayılır. Sonuçta baştaki hareketlenme çok geçmeden durur. Oysa bir süper sıvıda hareket tamamen eş fazlıdır. Tüm sıvı, tek bir kuantum durumu içinde var olur ve makroskopik boyutların tek bir dalga fonksiyonu ile tanımlanır. Lazerler ve süper iletkenler gibi süper sıvılar da Bose-Einstein yoğunlaşmasının örnekleridir. En uzun süredir bilinen süper sıvı -helyum2- Heike Kamerlingh tarafından 1908'de keşfedilmiştir . Süper sıvı, mutlak sıfırın üstünde 2,18 derece Kelvinde oluşur. Her biri fermiyonlardan oluşmasına rağmen etkin bir şekilde bozon gibi hareket eden helyum4 atomlarından meydana gelir. Helyum4, etrafında iki elektronun bulunduğu, iki protonla iki nötrondan oluşan bir çekirdeğe sahiptir. Davranışı, tam sayılı spine sahip bir bozonun davranışına benzer. Yeterince düşük sıcaklıklarda, tekil helyum atomları tek bir kuantum durumu -bir Bose-Einstein yoğunluğu- içinde yoğunlaşır. Böylece tüm sıvı tek bir varlıkmış gibi hareket eder. Tek bir dalga fonksiyonunun içinde birbirine kenetlenen helyum atomları, artık ayrı ayrı atomlar gibi sekip hareket edemezler: onlar tewk bir hareket içinde koordinasyon içindedir. Sonuçta helyum3 veya helyum4, hiçbir direnç olmaksızın en ince borulardan bile geçebilen bir süper sıvıya dönüşür. Geniş ağızlı büyük bir bardağın içine koyulan bir süper sıvı, çok ince bir tabakanın içindeki çeperlerden yukarı doğru tırmanıp sonra bardağın dışından aşağıya akarak yere damlama gibi garip bir özellik sergiler! Sıcaklık bir dereceden daha az miktarda artırıldığında, süper sıvılık hali kaybolur ve sıvı helyum4 normal bir sıvı gibi davranır. Süper sıvılar ortak kanılara uygun deneyimlere ters davranan büyük ölçekli bir madde halinin bir örneğidir ve ancak kuantum ilkeleri ile anlaşılabilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/supernovalar-ve-yildiz-carpismasi-bolum-2/", "text": "Bir önceki yazımızda süpernovaların oluşumu, beyaz cüce yıldızlar ve Warwick Üniversitesinde süpernovalara ilişkin yapılan bazı araştırmalardan söz etmiştik. Astronomlar için uzayın farklı köşelerinde görülen süpernovalar ve beyaz cüce çarpışmaları her ne kadar kalsiyumun ana kaynağı olarak kabul edilse de çözülmesi zor bazı soruları ortaya çıkarıyor. Hubble Uzay Teleskopu ile yapılan gözlemlerde meydana gelen patlamaların çekirdek çökmesi sonucu oluşan süpernovalardan kaynaklanmadığı belirlendi. Başlangıcı hakkında bilgi sahibi olunmayan süpernovalar, uzun yıllardır bilim insanlarının ilgisini çekmekte. Tarihte çıplak gözle görülen en parlak süpernova olan SN 1006, 1006 yılında gözlemlenirken galaksilerin oluşumunda bizlere önemli ipuçları veriyor. Kalsiyum bakımından zengin olan süper novalar, klasik süpernovalar kadar parlak olmasa da astronomlar tarafından evrenin kalsiyum kaynağı olarak gösterilmekte. Üstelik bu patlamalar diğerleri kadar uzun sürmediği gibi klasik süpernovalara oranla %50 oranında kalsiyum içermektedir. Bu patlamaların en önemli özelliği oldukça kısa sürmesi, önceden öngörülememesi ve genellikle yüksek enerjili fotonların atılımıyla oluşmasıdır. Ortalama 0.1 100s içerisinde gerçekleşen ve 100KeV yoğunluğunda enerji içeren patlamalar hakkında iki farklı görüş bulunmaktadır. Bu görüşlerin ilkinde hipernova olayının gerçekleşmesinden söz edilirken diğerinde nötron yıldızlarının birbirleriyle çarpışması dile getirilmektedir. Bu çarpışmalar sonucunda kara deliğe dönüşen nötron yıldızları, aynı zamanda kısa süreli gama ışını patlamalarına neden olmakta ve bu patlamalarla birlikte klinova olarak isimlendirilen küçük süpernova patlamaları meydana gelmektedir. İlk yazıdan itibaren evrendeki kalsiyum zenginliğinin nereden ve nasıl oluştuğu sorusuna cevap aramaya çalıştık. Süpernovaların yüksek oranda kalsiyum içermesi başta asıl kaynağın burası olduğunu düşündürse de beyaz cücelerinde kalsiyum bakımından zengin olması ve nötron yıldızlarıyla çarpışması sonucunda süpernovaların oluşması, bizi asıl kaynağa yönlendirmektedir. Bugün gözlemler sonucunda yapılan yorumlarda kalsiyum zengini süpernovaların iki beyaz cüce yerine beyaz cüce nötron yıldızı çarpışması sonucunda oluştuğu kanısına varılmıştır. Fakat bu teorinin geçerli olabilmesi için yüksek enerjili gama ışını patlamalarının da gözlemlenmesi gerekiyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/supernovalar-ve-yildiz-carpismasi/", "text": "Evrende nadir olarak görülen süpernovalar, enerjisi biten büyük yıldızların şiddetle patlaması haline verilen bir addır. Süpernovaları diğer yıldızlarda ayıran en önemli fark güneşe göre parlaklığının milyonlarca kat daha büyük olmasıdır. Bir süpernovanın parlaklığını kaybetmesi için aylar ve yıllar geçmesi gerekebilir. Sönme sürecine girdiğinde süpernova tarafından yayılan enerji güneşin 10 milyar yılda yaydığı enerjiye denk gelirken patlama sonucunda madde, evrede bir noktadan diğerine iletilmektedir. Bugüne kadar yapılan gözlemlerde görülen en büyük süpernova SN2006 olup galaksimize olan uzaklığı 238 milyon ışık yılıdır. Warwick üniversitesinde yapılan bir araştırmada astronomlar tarafından süpernova patlamalarına ilişkin önemli bilgiler açığa çıkarıldı. Öksüz süpernova olarak adlandırılan ve patlama zamanları tespit edilemeyen süpernovalar, temel de nötron yıldızını meydana getiren beyaz cücelerden oluşmaktadır. Yapılan araştırmalarda patlama sırasında insan iskeletini de oluşturan kalsiyum atomlarının uzaya saçıldığı görülürken bu olayın Carl Sagan tarafından söylenen hepimiz yıldız tozundan yapıldık sözünü hatırlattığı belirtiliyor. Beyaz cüce yıldızların oluşumunda sarı cüce yıldızların 10 milyar yıllık ömrünü tamamlaması ve sonrasında dış gaz katmanlarının uzaya üflenmesi, yaşadığımız gezegene eşdeğer büyüklükte beyaz cüceleri ortaya çıkarıyor. İlerleyen süreçte ise beyaz cüceler, komşu güneşten çektiği gaz ile kütle kazanarak süpernovaları oluşturuyor. Her ne kadar önceden tahmini mümkün olmayan patlamalar olarak görülse de beyaz cücelerin çarpışması ile oluşan süpernovaların diğerlerine göre daha kolay tahmin edildiği görülüyor. Warwick Üniversitesinde yapılan araştırmanın diğer bölümlerinde ise teleskoplar ile incelenen süpernova çevresinde görülen kalsiyum atomları yer alıyor. Patlama sırasında oluşamayacağı düşünülen bu atomların patlayan yıldızlarda yer aldığı düşünülmekte. Daha açık bir ifade ile kalsiyum atomlarının beyaz cüce çarpışmaları sonucunda oluştuğu belirtiliyor. Bugün insan iskeletini de oluşturan kalsiyum atomlarının ana kaynağının bu patlamalar olduğu düşünülürken bu denklemdeki tek sorunun süpernova patlamalarının uzayın farklı noktalarında gerçekleşmesi olduğu söyleniyor. Patlamalara ilişkin ilgi çekici detaylardan bir diğeri ise patlamanın tahmin edilemeyen yerlerde gerçekleşmesidir. Genellikle bu patlamaların galaksiyi oluşturan yıldızların ışığı ile aynı hizada olması beklenirken süpernovaların, asıl ait oldukları gezegen dışında farklı ve uzak noktalarda patladığı görülüyor. Bir sonraki yazımızda nötron yıldızları ve beyaz cüceler hakkında daha detaylı bilgiler bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/supersonik-jet-sesin-7nci-katinda/", "text": "Hyshot III adlı jet uçağı önce Terrier-Orion adlı bir rocketin sırtında gökyüzüne çıkarıldı. Taşıyıcı uçak 314 km/saat hıza ulaşınca Hyshot III jetini 35 km irtifada serbest bıraktı. Süper hızlı jet, daha sonra motorlarını ateşleyerek Mach 7.6 (9 bin km/saat) hızına ulaştı. İngiliz QinetiQ şirketi tarafından tasarlanan Hyshot III jetinin gelecekte kıtalararası uçuşların kısaltacağı belirtiliyor. İlk etapta Dünya yörüngesine girecek uydularda kullanılacak olan scramjet'lerin gelecekte sivil havacılıkta Londra-Sidney arasını 2 saate indirmesi umuluyor. Scramjet olarak adlandırılan bu tip uçaklar, hidrojeni yakmak için gerekli oksijeni havadan temin ediyor. Böylece ayrıca bir oksijen deposuna ihtiyaç duymuyor. Halen en hızlı konsvansiyonel uçak olan ABD Hava Kuvvetleri'ne bağlı SR-71 Blackbird, sesin 3.2 katına ulaşıyor (Mach 3.2). Bu hız saatte 3 bin 529 kilometre demek. ABD, Avrupa Birliği, Çin, Japonya ve Rusya scramjet teknolojileri üzerine denemeler yapıyor. Not: BBC ve Associated Press'ten yararlanılmıştır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/suyla-calisan-otomobil-basarili-oldu/", "text": "Sürekli artan petrol fiyatları alternatif yakıt arayışlarını kaçınılmaz hale getiriyor. ABD'de bir şirket suyla çalışan otomobil üretti. Yeni teknolojiyle üretilen yakıta 'Aquygen' adı verildi. Florida'lı Denny Klein elindeki kaynak makinesiyle taşları kesebiliyor. Ama makinenin ucu hala dokunabilecek kadar soğuk. İşin sırrı sudan üretilen yeni yakıtta. Denny Klien, bu gazı kaynak makinesinde kullanmak için üretmiş. Ancak bunu denerken açığa çıkan enerji çok yüksek olunca buluşunu otomobilde denemeye karar vermiş. Otomobiline taktığı parçalarla 'Aquygen'i yakıt olarak kullanabiliyor. Otomobil gaz ve su karışımı yakıtıyla ilerliyor ve motor yüzde 50 daha az yakıt tüketiyor. Klein, \"makine voltajı yükseltiyor. Sudan elde edilen gaz yanıcı hale geliyor. Hidrojen ve oksijen hala birleşik durumda. Suyun molekülü yeniden yapılandırılıyor ve bu sırada olağanüstü bir enerji açığa çıkıyor\" diyor. Bu enerji dokunduğu nesnenin erime noktasına kadar ısıyı artırıyor. Bir kömür parçasını beş saniye içinde yakıyor, çeliği kesebiliyor. Benzinin yanmasına katılıyor ve motoru çalıştırıyor. Sonra suya dönüşüyor. Bu teknoloji daha önce de denendi, ama Klein'ın yönteminde elektrik kullanımı çok az. Denny Klein'ın kaynak makinesi için ortaya attığı yöntem şimdilerde otomobiller için geliştirilmeye çalışılıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/suyu-yukari-dogru-akittilar/", "text": "Isınan tava örneğinde olduğu gibi, suyun konduğu yüzey son derece sıcak olursa, su daha yüzeye değmeden buharlaşmaya başlıyor. Buharlaşan su, havada iken suyla buhar arası bir forma kavuşuyor ve bazı su dalmacıkları yüzeyin üstünde kalıyor. Bu esnada buharla sıvı arasındaki su damlacıkları havada dolaşabiliyor. University of Oregon uzmanları, ısıtılmış pirinç boru üzerinde su damlacıklarını yukarı doğru hareket etmesini sağladı. Araştırmayı yürüten University of Oregon uzmanı Dr. Heiner Linke, sıcak bir yüzeyin üstündeki buharın içinde bulunan henüz buharlaşmamış su damlacıklarının eğimin tersine hareket ettiğini belirtiyor. Buhar ve damlacıklarının hareketi yüzeyden bir insan kılı inceliği kadar bir yükseklikte meydana geliyor. Dr. Linke, su damlacıklarının yukarı hareketinin küçük bilgisayar sistemlerini soğutan mikro-klimalarda kullanılabileceğini düşünüyor. Not: Araştırmayı konu alan makale Physical Review Letters dergisinde yayımlandı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/suyun-yuzey-gerilimi/", "text": "Suyun yüzey gerilimi maddenin tanecikli yapısının bir sonucudur. Su molekülleri belli bir kuvvetle karşılıklı olarak birbirlerini çekerler su bir maddeye değdiğinde iki olasılık söz konusudur. Maddenin taneciği ile bir su molekülü arasındaki kuvvetten ya daha büyük ya da daha küçük olabilir. Bu kuvvet eğer daha büyükse su bu maddeye yayılmaya çalışır. Ama bu kuvvet daha küçükse su o maddeye olabildiğince az değmeye çalışır. Bu durumda maddenin suyu dışladığı ya da su tutmaz olduğu söylenir. Su tutmayan maddeler ve su birbirlerini belirli bir kuvvetle iterler. Su yüzeyine bir madde koyarsak bu maddenin ağırlık kuvveti, itme kuvvetinden daha küçük olduğunda madde su üzerinde durur gibi batmaz. Peki biz böyle dış yüzeyi su tutmayan bir kıyafet giyerek su üzerinde batmadan durabilir miyiz? Hayır! Ağırlığımız fazla olduğu için batarız. Fakat su sinekleri çok küçük ve hafif olduklarından su üzerinde batmadan ve ıslanmadan durabilirler."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/t-math-1-calistay-cagrisi/", "text": "planlanmaktadır. Çalıştayın genel amacı matematik öğretmenlerinin problem çözme süreçlerinde teknoloji kullanımıdır. Geometri Sketcpad, Grafiksel Hesap Makinaları, Excel vb. teknoloji araçlarının matematik problemlerinin çözüm süreçlerinde nasıl öğretime entegre edilebileceği, problem çözümlerinde öğrencilere bu araçlar ile nasıl yardımcı olunabileceği hakkında öğretmenler bir eğitimden geçecek, projeyi yürüten akademisyenler ile beraber çalışma imkanı bulacaklardır.Çalışma ortamı tamamı son teknoloji bilgisayarlar ile donanmış labratuvarlar olacaktır. Çalıştay sonunda, çalışmalara katılan tüm öğretmenlerimize katılım belgesi verilecektir. Çalıştay tamamı ile ücretsizdir. Özel veya devlet ilköğretim / ortaöğretim kurumlarındaki tüm matematik öğretmenlerine açıktır. Çalıştay Kasım ayı ortalarında başlayacak ve yaklaşık 4 hafta sürecektir. Çalışma saatleri olarak Cumartesi 9:00 ile 12:30 arası düşünülmektedir. Öncellikle Ankara ve yakın çevresinde çalışmakta olan öğretmenlerimizi, eğitimine devam eden öğretmen adaylarımızı, yine matematik eğitimi alanında doktora veya master yapan eğitimcileri bu çalıştaya katılmaya davet ediyoruz. Çalıştaya katılım için ön başvurular iki şekilde yapılabilir. - Proje Koordinatörü İletişim Formu - Telefon : 312-210-4195 / Şemsettin Beşer veya Utkun Aydın Çalıştaya kabul edilecek öğretmen sayısı en fazla 20 olacaktır. T-Math Projesi O.D.T.Ü Bilimsel Araştırmalar Projeleri kapsamında desteklenmektedir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/tabii-isik-polarize-isik/", "text": "Tabii ışık doğrudan doğruya bir kaynaktan gelen her yönde ve her düzlemde yayılan bir titreşim olayıdır. Düzlem polarize ışık ise yayılma yönüne dik olan tek bir düzlemde titreşen ışıktır. İzotrop ortamlardaki düzlem polarize ışıkta, elektrik vektör daima yayılma yönüne dik düzlemde yani dalga cephesinde titreşir. Elektrik vektörün hareketi yayılma yönüne dik bir düzleme iz düşürüldüğü vakit izdüşüm şekli bir daire ise bu ışığa dairesel polarize ışık, eğer izdüşüm şekli bir elips ise eliptik polarize ışık denir. Bazı kristallerdeki farklı soğurma ile, Yansımayla polarlanmayı meydana getirmek için en çok kullanılan cihaz Biot aletidir; bu alet, madeni bir borunun iki ucuna yerleştirilen isli camdan iki ayna şeklindedir. İkinci ayna, borunun eksenine göre sabit kalmak şartıyla döndürülürse, yansıyan ışının şiddetinin, bir dönme süresi içinde iki maksimum ve iki minimumdan geçerek değiştiği görülür. Tam sönme olması için, gelen ışın, 'Brewster gelme açısı' denen bir açı altında birinci ayna üzerine düşmelidir. Polarıcının ve analizleyicinin polar lama düzlemleri arasında bir s açısı bulunduğu zaman, çıkan ışının şiddeti 1'e cos2s oranında küçülür . Polar lama açısının tanjantı, maddenin kırılma indisine eşittir . Basit kırılma, ışığı kısmen polarır. Bir ışın paralel yüzlü bir camlama indisinden geçtikten sonra bir analizleyici üstüne düşürülerek büyük ölçüde söndürülebilir. Polarlanmayı incelemek için fizikçiler genellikle çift kırılmaya başvurur ve özellikle Nicol veya Foucault prizmalarını kullanırlar. Bugün genellikle ince bir tabakaya katılmış dikroik maddelerden de yararlanılır. Renkser polarma denince, bir analizleyenle polarılmış ışıkta gözlenen billurlu ince lamların aldığı ilgi çelici renkler anlaşılır. Arago bu olayları, bir polarlayan ve çifti kırıcı analizleyen arasına,eksenine dik yontulmuş bir kuvarsı koyarak görülen dönel polarma ile birlikte keşfetti. Biot ise şu kanunları ortaya koydu: <> O günden bu güne, kuvars gibi döndürme gücü olan birçok katı, sıvı veya gaz madde bulunmuştur; bu maddelerin döndürme gücü, polarimetre ve sakarimetrelerle ölçülür. Polarma olaylarına çok sık rastlanır: mavi göğün ışığı, suyun, camın yansıttığı ışık polarılmıştır ve bazı şartlarda polarıcı gözlükler kullanılarak yansıma azaltılabilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/taek-cern-isbirligi-anlasmasi-14-nisan-2008-tarihinde-cenevrede-imzalandi/", "text": "ştırma Merkezi arasındaki işbirliğinin çerçevesini belirleyen TAEK-CERN İşbirliği Anlaşması, TAEK Başkanı Okay Çakıroğlu ile CERN Genel Direktörü Robert Aymar tarafından 14 Nisan 2008 tarihinde CERN'de imzalanmıştır. TAEK, 2006 yılından itibaren CERN ile ilgili ülkemizde yürütülen etkinlikleri koordine etmek, bilimsel etkinliklere katılmak, ülkemizde yürütülen çalışmaları finansal olarak desteklemek ve CERN çalışmalarında ülkemizi temsil etmek üzere görevlendirilmiştir. İmzalanan İşbirliği Anlaşması ile bugüne kadar yapılmış en büyük dedektörlerden oluşan Büyük Hadron Çarpıştırıcısının 2008 yılının ikinci yarısında işletmeye alınmasından hemen önce CERN üyeliğine bir adım daha yaklaşılmış olunmaktadır. TAEK tarafından koordine edilen CERN çalışmaları kapsamında 2007 yılında toplam 48 biliminsanımız CERN çalışmalarına katılmıştır ve bu çalışmalar TAEK tarafından desteklenmiştir. TAEK, ayrıca, CERN deneylerine katkı payı ödemekte ve dedektör yapım maliyetlerine de katılmaktadır. Halen TAEK tarafından projeleri desteklenen ve CERN'de temsil yetkisi bulunan üniversitelerimiz Ankara Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, Çukurova Üniversitesi, Doğuş Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesidir. Bu üniversitelerin dışında pek çok üniversitemiz de CERN'de temsil yetkisi bulunan yukarıda sayılan üniversitelerimizin yanında CERN çalışmalarına katılmaktadır. CERN'de yürütülen araştırmaların esas amacı maddenin yapısını ve maddeyi bir arada tutan kuvvetleri anlamaktır. İnsanlığın asırlardır yürüttüğü maddenin yapısını anlamak amaçlı büyük faaliyetin modern altyapısı parçacık hızlandırıcılarıdır. Parçacık hızlandırıcılarında çok yüksek enerjilere ve çarpışma sayılarına erişmek çarpışmalardan çıkan çok sayıdaki parçacığı algılayabilmek mevcut teknolojinin sınırlarını zorlamaktadır. Bu bağlamda CERN, temel bilim araştırmalarının yanında, yarının teknolojilerini geliştirmekte de çok önemli bir rol oynamaktadır. Dünyadaki en büyük çarpıştırıcı olan Büyük Hadron Çarpıştırıcısının çevresi yaklaşık 27 km'dir. LHC'de çok yoğun iki proton demeti 14 TeV'lik (14x1012 eV) kütle merkezi enerjisinde çarpıştırılacaktır. Proton demetleri vakum altında ışık hızına yakın bir hızda (ışık hızının %99,99'u kadar) çarpışacaklar ve her saniyede yaklaşık 600 milyon çarpışma meydana gelecektir. Bu, dünyada erişilmiş en yüksek çarpışma enerjisi olacaktır, dolayısıyla bu sayede maddeyle ilgili bugüne kadar bilinmeyenlerin gün ışığına çıkması mümkün olabilecektir. Yüksek enerji fiziği araştırmalarında bir çığır açılacak, mevcut teorilerin aradığı birçok sorunun yanıtı evrenin oluşumu da dahil olmak üzere- CERN'de yapılacak deneylerden elde edilebilecektir. TAEK ve CERN arasında 29 Ocak 2008'de imzalanan GRID Mutabakat Zaptı ile Türkiye CERN GRID sistemine dahil olmuştur ve böylece bu yıl başlayacak olan CERN deneylerinden elde edilecek çok yoğun verinin LHC GRID ağı vasıtasıyla ve ULAKBİM altyapısı kullanılarak ülkemizdeki biliminsanlarımızın hizmetine sunulması mümkün olacaktır. Bu konudaki ilk kullanıcı eğitimi 30 Nisan 2 Mayıs 2008 tarihleri arasında TAEK Başkanlığında verilecektir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/takiyuddin/", "text": "Sokullu Mehmed Paşa ve Hoca Sadettin Efendi'nin desteklerini alıp, astrolojik olayın İstanbul'da çok ilgi çektiği bilinmektedir. artiran Takiyüddin 1570 yilinda üçüncü kez Istanbul'a geldi. bilgiler eskiden kalma Arapça ve Farsça kitaplardan ögrenilmekteydi. gözlem katalogu düzenlenmesi için bir rasathane kurulmasi gerekiyordu. dair kanit niteliginde her hangi bir belge bulunmamasina karsin, ilgisizlik ve ödenek yetersizliginden gözlemlere kapaniyordu. bölümünde cografya ve gökbilimle ilgili bilgiler aktarilmistir. 1601 yillari arasinda yasayan Danimarkali Tyco Brahe, kral II. biçiminde özetlenen bu anlayis, son yillarda özellikle EI-Harezmi, altinda, ondalik kesirli sayilarin iki katinin ve yarisinin alinmasi, toplanmasi, çikarilmasi, çarpilmasi, bölünmesi, karekökünün alinmasi, yayimlanan De Thiende'dir . 32 sayfalik bu kitapçikta, Stevin, Takiyüddinin kullandigi üçüncü aletin adi Zatü's-Semt ve'l-Irtifa'dir. Bu alet eski Islam gökbilimcileri tarafindan Sam'da da kullanilmistir. ayni düzlemde hareket eder. Ikinci cetvelin hareketi sirasinda alt uç, üçgen olusturur. Üçüncü cetvel diger iki cetvelden daha uzundur. kullandiklarini ancak, cetvelin daha kullanisli oldugunu belirtiyor. aralarindaki açi 90 olacak sekilde uç kisimlarindan birbirine eklenir. birlestirilir ve üçüncü cetvel bir ucu daire yayinin orta noktasinda, yüksekliginin sinüsü bu cetvel üzerinden okunabilir. noktasina geldigi ani saptamak için kullanmistir. içinde bulunan iki yildizin açisal uzakligi da ölçülmüstür. gözlemlerinde Takiyüddin'in kullandigi astronomik bir saattir. l7. yüzyila kadar Bati'da optik konusunda egemen olan görüs, ve optik konusunda etkin olan kuramlardan kisaca söz edilmistir. Birinci bölüm aracisiz görme konusuna ayrilmistir. Burada isik, görme, isiga baglidir ve isigin kirilmasi ve yansimasi sonucunda olusur. bilim adamindan önce rengin olusumunda kirilmayi söz konusu etmis, süsler de birbirlerinden farklidirlar. Ancak yazmalara önemli yerleri, ait oldugunu kuskuya yer birakmayacak biçimde kanitlayan açiklamalar, Kandilli Rasathanesi ve Deprem Arastirma Enstitüsü'nde bulunmaktadir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/tasmanya-akintisi-kesfedildi/", "text": "Avustralyalı okyanus bilimciler, ülkenin güneyinde Tasmanya adasının güneyinden geçen 'ayrı işlevsel varlığı' bugüne dek kayda geçmeyen ve tüm dünya iklimini etkileyen ana deniz akıntısını kayda geçirdi. İngiliz Milletler Topluluğu Bilim-Sanayi Araştırmaları Örgütü'nün Deniz-Atmosfer Dairesi'nden Ken Ridgway, 800-1000 metre derinden giden Tasmanya akıntısının Hint Okyanusu ve ileride Atlas Okyanusu'na açıldığını söyledi. Ridgway, 'Tasmanya Akıntısının' dünya ikliminin oluşmasında önemli payının olduğunun bugüne dek bariz bilinmediğini anlattı. Atmosferin ısınmasına neden olan sanayi ürünlerinden salınan karbondioksit gazını emen okyanusların içine çektiği karbondioksidin üçte birini Tasmanya'nın da parçası olduğu Güney Kutbu Antarktika çevresinde dolanan akıntılar emiyor. CSIRI örgütü araştırmacıları, okyanus akıntılarının dünya ikliminin akciğeri olduğunu hatırlatıyor. Kutuplarda buz tabakalarının bugün daha hızlı erimesi, okyanuslarda 4 5 bin metre derine akan 'taze su' kaynağına dönüşüyor. 'Buzların muhafazası', dünyanın geleceği için yaşamsal önem taşıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/tavuk-tuyleri-bilgisayar-devresi-olacak/", "text": "Kuş gribi dolayısıyla Türkiye'de tavuk tüketiminden kaçış olurken, Kanada'da bir bilim adamı tavuk tüyünden bilgisayar devreleri yapmaya hazırlanıyor. rnrnUniversity of Delaware Kimya Mühendisliği Öğretim Üyesi Dr. Richard Woll, tavuk tüyü ve soya yağı gibi doğal ürünlerin bilgisayar yapımında kullanılmasının, zararlı atıkların azalmasını sağlayacağını belirtiyor. Dünyanın en büyük çip üreticisi Intel'in desteklediği proje için ABD Tarım Bakanlığı'ndan 500 bin dolarlık ödenek bekleniyor. Projenin amacına ulaşması halinde tüy tıp, inşaat ve otomotiv sektöründe de kullanılabilecek. Bilgisayar, petrol tabanlı malzemeden yapıldığı için çevreye dönüşümü en zor ürünlerden biri olarak kabul ediliyor. Bilgisayarların içindeki 'epoksi-fiber glas' adındaki devre plaketleri bazı bileşenlerden üretiliyor. Kanadalı bilim adamı Dr. Woll'un çalışmasına göre ise, epoksinin yerine soya fasulyesi yağı geçecek, tavuk tüyleri ise fiber glas yerine değerlendirilecek. Çünkü tavuk tüyleri yüzde 50 hava içeriyor. Woll, Amacımız, zararlı atıkların azalmasına yardımcı olarak, çevreyle dost bilgisayarın bugünkülerin yerini alması. diyor. Business Communications Company Inc 'nin 2005'teki Elektronik Atık Kazanma İşi Raporuna göre, dünya genelinde 2004'te 7,2 milyar dolar olan elektronik atık pazarı 2009'da 11 milyar dolar olacak. Aynı dönemde elektronik atık pazarında geri dönüşen metallerin satışı ise 4,236 milyardan 6,245 milyar dolara çıkacak. Bilgisayarın kullanımı sonrasında beşikten mezara kadar tehlikeli atıklar ortaya çıkmaması için kullanılan malzemelerin çevre dostu olması şartı aranacak. BD'de satılan her kişisel bilgisayar için 6-10 dolar arası geri dönüşüm maliyetini bilgisayar fiyatlarına eklenmesi yasası hazırlandı. Toplanan paralar, devletin tehlikeli elektronik atıkları emniyetli bir şekilde yok etme programının finansmanında kullanılacak. Türkiye'de e-atıklar özellikle bilgisayar, televizyon, cep telefonu, monitör, pil gibi ürünler önemli sorun haline gelmeye başladı. rnrnZehirli materyaller toprak, hava ve suya karışıyor. Özellikle pil yapımında kullanılan kadmiyum, böbreklerde, merkezi sinir sistemi üzerinde ve kalpte rahatsızlıklara yol açıyor. Amerika'da elektronik atıkların yüzde 50'si denizaşırı ülkelere gönderiliyor. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde büyük sorun olmaya başlayan elektronik atıklar için ciddi çalışmalar yapan bilim adamları özellikle çevre dostu malzemeleri kullanmaya çalışıyor. Tavuk tüylerini bu nedenle tercih eden Dr. Woll, tüylerin bilgisayara entegre olması için birkaç işlemden birden geçmesi gerektiğini söylüyor. Bunun için önce tavuklar çiftliklerde veya tavuk üretim tesislerinde yolunuyor, sonra da tüyler sıcak bir ortamda fabrikaya gönderiliyor. Ham tavuk tüyleri birçok kez yıkandıktan sonra kurumaya bırakılıyor. Tüyler saplarından ayrılıyor ve geriye tüyün beyaz kısmı kalıyor. Tüylerdeki beyaz kısım, folyolara dönüştürülüyor. Bu işlem hindi tüylerine de uygulanabiliyor. Deneylerinde bu folyoları kullanan Dr. Woll, soya yağının bu devrede işe girdiğini kaydediyor. Soya yağı, tüyden yapılan folyonun sertleşmesini sağlıyor. Sonuç olarak tavuk tüyünden yapılan devre plaketi, üzerine bilgisayar devrelerinin işlenmesine uygun hale geliyor. Dr. Woll, tavuk tüyünün bilgisayar devresinin yanı sıra inşaat ve otomotiv sektöründe de kullanılabileceğine dikkat çekiyor. Bilim adamı, tüyden yapılan malzemenin suya ve rüzgara dayanıklı çatı malzemesi veya otomobillerdeki paneller, çerçeveler, kapı kaplamalarında etkili olacağını ifade ediyor. Kemik eklemeleri ve deriye yapılan yamalarda da yine aynı malzeme kullanılabilecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/tek-gezegene-cifte-gunes/", "text": "Bilim insanları, Star Wars filmindeki iki güneşli gezegenin fantezi olmayabileceğini düşünüyor. NASA'nın Spitzer Uzay Teleskobu ile, Güneş gibi tek yıldız etrafında yer alan gezegen sistemleri gibi çift yıldız etrafındaki gezegen sistemlerinin de yaygın olduğunu gözlemleyen araştırmacılar, bulgularının ayrıntılarını Astrophysical Journal adlı gökbilim dergisinde yayımladılar. Bilim insanları, araştırmalarında Spitzer teleskobundaki kızılötesi kamerayı kullanarak, çift yıldız ya da başka deyişle ikili yıldız etrafındaki toz disklerini gözlemlediler. Toz diskleri, gezegeni oluşturan parçaların artıklarından oluşuyor. NASA'nın Jet Tepkime Laboratuvarından Karl Stapelfelt, \"Çift yıldızların olduğunu biliyoruz, ancak sorun orada durup iki güneşin batımını izleyebileceğiniz bir gezegen olup olmadığı\" derken, Spitzer teleskobuyla yapılan gözlemlerden böyle gezegenlerin bulunduğu sonucunun çıktığını söyledi. Bilim insanları, toz disklerinde gezegenlerin de olabileceğini, ancak kesin olmadığını düşünüyor. Dünyadan 50 ila 200 ışık yılı uzaklıktaki 69 çift yıldızlı sistemi inceleyen NASA ekibi, ikili yıldız sistemlerinin yüzde 40'ının toz diskleri bulunduğunu tespit ettiler."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/temel-reis-hakli-ispanagin-gucu-bir-kez-daha-kanitlandi/", "text": "Purdue Üniversitesi'nde uluslararası bir araştırma grubunun üyeleri olan fizikçiler ıspanakta meydana gelen fotosentez olayında yer alan proteinleri üzerinde yaptıkları araştırmalarda önemli sonuçlar elde ettiler ve çalışmanın sonuçlarını Nature dergisinde geçtiğimiz günlerde yayınladılar. Yapılan araştırmada kullanılan proteinlerin güneş enerjisini kimyasal enerjiye %60 verimlikle dönüştürme becerisine sahip oldukları araştırmacılar tarafından vurgulanmaktadır. Bu ise en etkili enerji dönüşüm sistemi olarak adlandırılabilir. Araştırmaya dahil olan araştırmacılardan Yulia Pushkar, yapay fotosentez oluşturmayı amaçlayan alternatif enerji araştırmaları açısından bu sistemi anlamanın oldukça önemli olduğunu söylemektedir. Fotosentez sırasında bitkiler güneş enerjisini, karbondioksit ve suyu, hidrojen depolayan karbonhidrat ve oksijene dönüştürmek için kullanırlar. Yapay fotosentez ise güneş enerjisini yenilenebilir, çevre dostu hidrojen tabalı yakıtlara dönüştürmek için kullanılabilir. Bu açıdan bakıldığında %60 verimliliğin söz konusu olduğu bu ıspanakta meydana gelen dönüşümün yapay fotosentez çalışmaları için önemi açık şekilde ortaya çıkmaktadır. Detayların yer aldığı basın bültenine http://www.purdue.edu/newsroom/releases/2014/Q3/spinach-could-lead-to-alternative-energy-more-powerful-than-popeye.html adresinden ulaşabilirsiniz. Çalışmanın sonuçlarına ise http://www.nature.com/nature/journal/vaop/ncurrent/full/nature13453.html adresinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/termal-iz-perdesi-ve-termal-gorunmezlik/", "text": "Henüz bilimsel araştırmalar ve teknolojik çalışmalar fiziki olarak görünmezliği sağlayamasa da Singapur Üniversitesi Fizik bölümünde bir araştırma grubu sıcaklık etkisini ortadan kaldırarak termal görünmezlik sağlanabileceğini keşfetti. Pek çok filme konu olan ve savunma sanayinde bir çığır açması beklenen bu buluş sıcaklık etkisinde yayılan radyasyonun engellenmesi esasına dayanmaktadır. Singapur Üniversitesinde bulunan bir araştırma grubu cisimlerin sıcaklık etkisinde yaydığı radyasyonu perdeleyecek bir sistem geliştirmeyi başardı. Geliştirilen sistem içerisinde kullanılan perdeleme ile termal kamuflaj yani yanılsama cihazı oluşturuldu. Termal iz adı verilen bu enerji, cisimlerin sahip olduğu sıcaklıklara bağlı olarak yaymış olduğu radyasyon olarak açıklanıyor. Bu radyasyonu algılama da kullanılan termal kameralar, her cismin sahip olduğu sıcaklık değerine göre yayılan radyasyonu belirlemektedir. Araştırma kapsamında yapılan çalışmalar ise yayılan bu radyasyonun perdelenmesi yani engellenmesini sağlamakta. Eğer radyasyon engellenebilir ya da gizlenebilirse termal kameralarda tespit edilmeleri mümkün olmayacak. Fiziki olarak bir gizlenme sağlamasa da savunma sanayinde etkili bir ürün olarak kullanılması mümkün gözüküyor. Araştırmacılar tarafından geliştirilen cihaz herhangi bir cismin sıcaklığa bağlı olarak yaydığı radyasyonu engellemekte ve termal görünmezlik sağlamaktadır. Isı akışını önleyen bu cihaz radyasyon yayan cismin bulunduğu konumu gizleyerek ya da perdeleyerek sanal görüntüler oluşturmaktadır. Yine cisim tarafından yayılan kızılötesi ışıklar cihaz ile dönüştürülerek farklı konumlara aktarılabilmekte. İki aşama da sağlanan gizliliğin ilk aşamasında cisim tarafından yayılan radyasyon çift katmanlı bir perde tarafından gizlenerek engelleniyor. İkinci aşamaya geçildiğinde cismin gizlenmesini sağlayan sistem yeni bir hedef oluşturarak konumu değiştiriyor. Cihaz aracılığıyla termal kamera tarafından sağlanan görüntü sanal bir perde aracılığıyla yanılsama olarak görüntüleniyor. Henüz test aşamasında olan bu sistemin en önemli özelliği ise büyük oranda doğada yer almayan ve karmaşık bir tasarım gerektiren materyallerin cihaz tarafından geliştirilmesi, bant genişliği ve polarizasyon gibi sınırlamaları ortadan kaldırmasıdır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/thomas-alva-edison/", "text": "Yedi yaşındayken ailesiyle birlikte Michigan'daki Port Huron'a yerleşen Edison, ilköğrenimine burada başladıysada yaklaşık üç ay sonra algılamasının yavaşlığı nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı. Bundan sonraki üç yıl boyunca özel bir öğretmen tarafından eğitildi. Son derece meraklı ve yaratıcı kişiliğe sahip bir çocuk olan Edison, 10 yaşına geldiğinde kendisini fizik ve kimya kitaplarına verdi. Bu arada evlerinin kilerinde bir kimya laboratuvarı kurdu. Özellikle kimya deneylerine ve Volta kaplarından elektrik akımı elde etmeye yönelik araştırmalara ilgi duydu; bir süre sonra kendi başına bir telgraf aleti yaptı ve Mors alfabesini öğrendi. O günlerde geçirdiği ağır bir hastalık sonucu kulakları ağır işitmeye başladı. Oniki yaşına geldiğinde ailesine yardım etmek için Port Huron ile Detroit arasında çalışan trende gazete satmaya başlayan Edison, evlerindeki Laboratuvarını trenin yük vagonuna taşıyarak, çalışmalarını burada sürdürdü.Bu dönemde Edison, Michael Faraday'ın Experimental Research in Electricity adlı yapıtını okudu ve derinden etkilendi. Bunun üzerine bir yandan Faraday'ın deneylerini tekrarladı bir yandanda kendi deneylerine ağırlık vererek daha düzenli çalışmaya ve notlar tutmaya başladı. 1868'de kendine atölye kurdu. Aynı yıl geliştirdiği elektrikli bir oy kayıt makinasının patentini aldı. Aygıt oldukça ilgi topladı ama kimse tarafından satın alınmadı. tüm parasını yitiren Edison Borç içinde Boston'dan ayrılarak New York'a yerleşti. Edison'un şansı altın borsasının düzenlenmesinde kullanılan telgrafın bozulması üzerine döndü. Borsa yetkililerinin istemi üzerine aygıtı ustaca tamir eden Edison, Western Union Telegraph company'den geliştirilmekte olan telgraflı kayıt aygıtları üzerinde yetkinleştirme çalışması yapma önerisi aldı. Bunun üzerine bir arkadaşı ile birlikte Edison Universal Stock Printer mühendislik şirketini kurdu. Ve sattığı patentlerle kısa sürede önemlice bir servet edindi. Bu parayla New Jersey'deki Newark'ta bir imalathane kurarak telgraf ve telem aygıtları üretmeye başladı. Bir süre sonra imalathanesini kapatarak New Jersey'deki Menlo Park'ta bir araştırma laboratuvarı kurdu ve tüm zamanını yeni buluşlar yapmaya yönelik çalışmalara ayırdı. 1876'da Graham Bell'in geliştirdiği konuşan telgraf üzerinde çalışmaya başladı. Aygıta karbondan bir iletici ekleyerek telefonu yetkinleştirdi. Ses dalgalarının dinamiği üzerine yaptığı bu çalışmalardan yararlanarak 1877'de sesi kaydedip yineleyebilen gramafonu geliştirdi. Geniş yankı uyandıran bu buluşu ününün uluslar arası düzeyde yayılmasına neden oldu. 1878'de William Wallace'in yaptığı 500 mum güçündeki ark lambasından etkilenen Edison, bundan daha güvenli olan ve daha ucuz bir yöntemle çalışan yeni bir elektrik lambasını geliştirme çalışmasına girişti. Bu amaçla açtığı bir kampanyanın yardımıyla önde gelen işadamlarının parasal desteğini sağladı ve Edison Electric Light Company'yi kurdu. Oksijenle yanan elektrik arkı yerine havası boşaltılmış bir ortamda ışık yayan ve düşük akımla çalışan bir ampul yapmayı tasarlıyordu. Bu amaçla 13 ay boyunca flaman olarak kullanabileceği bir metal tel yapmaya uğraştı. Sonunda 21 Ekim 1879'da özel yüksek voltajlı elektrik üreteçlerinden elde ettiği akımla çalışan karbon flamanlı elektrik ampulünü halka tanıttı. Üç yıl sonra New York sokakları bu lambalarla aydınlanacaktı. 1887'de Menlo Park'tan New Jersey'deki West Orange'a taşınan Edison burada önceki laboratuvarlarının on katı büyüklüğünde Edison Laboratuvarını açtı. 1890'lara doğru uzun erimli iletime daha uygun olan alternatif akım geliştirildi. Doğru akımın üstünlüğüne inanan Edison, bir kampanya başlatarak kamuoyunu, yüksek gerilimli alternatif akım sistemlerinin son derece tehlikeli olduğu yolunda uyarmaya çalıştı. 1892'de ise Edison General Electric Company'nin denetimini yitirdi.Ve şirketi General Electric Company ile birleşti. Iki kez evlenen Edison'un altı çocuğu oldu. Yaşamının sonuna değin yeni buluşlar yapmak için uğraş verdi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/thomas-edison/", "text": "İnsanlık tarihinin en büyük mucitlerinden biri olan Thomas Edison, 1847'de Amerika'nın Ohio eyaletinde dünyaya geldi. Yedi yaşındayken ailesiyle birlikte Michigan'daki Port Huron'a yerleşti ve ilköğrenimine burada başladı. Fakat başladıktan yaklaşık üç ay sonra algılamasının yavaşlığı nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı. Bundan sonraki üç yıl boyunca özel bir öğretmen tarafından eğitildi. Son derece meraklı ve yaratıcı kişiliğe sahip bir çocuk olan Edison, 10 yaşına geldiğinde kendisini fizik ve kimya kitaplarına verdi. Oniki yaşına geldiğinde ailesine yardım etmek için Port Huron ile Detroit arasında çalışan trende gazete satmaya başlayan Edison, evlerindeki laboratuvarını trenin yük vagonuna taşıyarak, çalışmalarını burada sürdürdü. Bu dönemde Edison; Michael!Faraday'ın Experimental Research in Electricity adlı yapıtını okudu ve derinden etkilendi. Bunun üzerine bir yandan Faraday'ın deneylerini tekrarladı bir yandan da kendi deneylerine ağırlık vererek daha düzenli çalışmaya ve notlar tutmaya başladı. 1868'de kendine atölye kurdu ve aynı yıl geliştirdiği elektrikli bir oy kayıt makinasının patentini aldı. Aygıt oldukça ilgi topladı ama kimse tarafından satın alınmadı. Tüm parasını yitiren Edison, Boston'dan ayrılarak New York'a yerleşti. Edison'un şansı altın borsasının düzenlenmesinde kullanılan telgrafın bozulması üzerine döndü. Borsa yetkililerinin istemi üzerine aygıtı ustaca tamir eden Edison, Western Union Telegraph Company'den geliştirilmekte olan telgraflı kayıt aygıtları üzerinde yetkinleştirme çalışması yapma önerisi aldı. Bunun üzerine bir arkadaşı ile birlikte Edison Universal Stock Printer mühendislik şirketini kurdu. Ve sattığı patentlerle kısa sürede önemli bir servet edindi. Bu parayla New Jersey'deki Newark'ta bir imalathane kurarak telgraf ve telem aygıtları üretmeye başladı. Bir süre sonra imalathanesini kapatarak New Jersey'deki Menlo Park'ta bir araştırma laboratuvarı kurdu ve tüm zamanını yeni buluşlar yapmaya yönelik çalışmalara ayırdı. Edison, 1876'da Graham Bell'in geliştirdiği konuşan telgraf üzerinde çalışmaya başladı. Aygıta karbondan bir iletici ekleyerek telefonu yetkinleştirdi. Ses dalgalarının dinamiği üzerine yaptığı bu çalışmalardan yararlanarak 1877'de sesi kaydedip yineleyebilen gramafonu geliştirdi. Geniş yankı uyandıran bu buluşu ününün uluslararası düzeyde yayılmasına neden oldu. 1878'de William Wallace'in yaptığı 500 mum güçündeki ark lambasından etkilenen Edison, bundan daha güvenli olan ve daha ucuz bir yöntemle çalışan yeni bir elektrik lambasını geliştirme çalışmasına girişti. Bu amaçla açtığı bir kampanyanın yardımıyla önde gelen işadamlarının parasal desteğini sağladı ve Edison Electric Light Company'yi kurdu. Oksijenle yanan elektrik arkı yerine havası boşaltılmış bir ortamda ışık yayan ve düşük akımla çalışan bir ampul yapmayı tasarlıyordu. Bu amaçla 13 ay boyunca flaman olarak kullanabileceği bir metal tel yapmaya uğraştı. Sonunda 21 Ekim 1879'da özel yüksek voltajlı elektrik üreteçlerinden elde ettiği akımla çalışan karbon flamanlı elektrik ampulünü halka tanıttı. Üç yıl sonra New York sokakları bu lambalarla aydınlanacaktı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/titan-in-yuzeyi-bilimadamlarini-sasirtti/", "text": "Satürn'ün uydusu Titan'a inen 'Huygens' uzay araştırma gemisini izleyen bilim adamları yaptıkları basın toplantısında, Titan'ın yüzeyinin ilginç özelliklerini açıkladılar. Bilim adamlarına göre, sıvı doğal gazdan oluşan denizlere ve kirli buz dağlarına sahip olan Titan, son derece yanıcı bir ortama sahip. 'Huygens'in yüzeyde yaptığı gözlemler, Titan'ın yüzeyinin ıslak kum ya da krem karamel kıvamında olabileceğini gösteriyor. Buzdan kayalara ve kanallara sahip olduğu ve bol yağış aldığı görülen Titan'daki ortalama ısı, eksi 180 derece olduğu için metan gazı burada sıvı halde bulunuyor. Atmosferde azot gazı da bulunurken, yanma işlevi için gerekli olan oksijene rastlanmıyor. Analizi yıllar sürecek verilerin, dünyanın nasıl oluştuğu hakkında ipuçları vereceğine inanılıyor. Bilim adamları, Titan'ın keşfindeki bir sonraki adımın uyduya gezgin robotlar gönderilmesi olabileceğini açıkladılar. 'Huygens', yedi yıl süren bir yolculuğun ardından 25 aralıkta ana gemisi 'Cassini'den ayrılarak 14 ocakta Titan'a inmişti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/titanin-yuzeyinde-kum-denizleri-var/", "text": "Arizona üniversitesi uzmanlarından Ralp Lorenz, Cassini uzay aracının çektiği fotoğrafların, okyanusların aslında uçsuz bucaksız kum denizleri olduğunu gösterdiğini açıkladı. Lorenz'e göre, 100 metre yüksekliği bulan kum tepeleri, birbirlerine paralel şekilde ekvator boyunca yüzlerce kilometre uzanıyor. Bilim adamı, 'Tuhaf şey... Satürn'ün uydusunun fotoğraflarının, Namibya ya da Suudi Arabistan'ın uydu fotoğraflarından hiç farkı yok' dedi. Araştırması Science dergisinin son sayısında yayımlanan Amerikalı araştırmacı Lorenz e göre, Titan'ın atmosferi Dünya'nınkinden daha yoğun, ancak oradaki yerçekimi daha az; kumu da muhtemelen Dünya'dakinden farklı, ancak kumulların oluşum süreci ve manzara Dünya'dakine benziyor. Bilimadamları, Titan'ın Güneş'ten çok uzak olduğunu ve Güneş rüzgarlarının Titan'da kumullar oluşturamayacağını düşünüyordu. Uzmanlar, Titan'ın ekvatorundaki karanlık bölgelerin de sıvı etandan oluşan okyanuslar olduğu tezini ortaya atmıştı. Ancak şimdi anlaşıldı ki, Satürn'ün müthiş çekim gücü -ki, Ay'ın Yer'e uyguladığının 400 katıydı- Titan'ın yüzeyinde bir çeşit gelgit etkisi yaratıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/toplanti-daveti/", "text": "Ülkemizde nükleer güç santralı kurulmasına yönelik etkinliklerin yoğunlaştığı bu günlerde Türkiye Atom Enerjisi Kurumu'nun nükleer teknoloji ve enerji alanındaki rolünün ve yürüttüğü çalışmaların kamuoyuyla paylaşılması amacıyla bir toplantı düzenlenecektir. Yaygın kanının aksine, 2690 sayılı kuruluş kanunuyla TAEK'e verilen görevler arasında nükleer güç santralı kurmak veya işletmek yer almamaktadır. Ancak, nükleer santralların kurulmadan önce nükleer güvenlik değerlendirmelerinin yapılması ve lisanslanması, kurulma süreci başladıktan sonra da inşasından işletmesine ve işletmeden çıkarılmasına kadar tüm süreçler boyunca nükleer güvenlik açısından denetlenmesi TAEK'in sorumluluğundadır. Toplantıda nükleer güvenlik kavramı, lisanslama gerekliliği, lisanslamanın adımları ve ilgili mevzuat tanıtılacaktır. TAEK nükleer teknolojinin ülkemize kazandırılması için hazırlanmış olan Ulusal Nükleer Teknoloji Geliştirme Programı çerçevesinde Sinop'ta Nükleer Teknoloji Merkezi kurma çalışmalarını sürdürmektedir. Toplantıda, nükleer santrallar için yer ve çevre etütlerini de içeren bu çalışmalar hakkında bilgi verilecektir. Toplantı, bilim insanlarımıza, nükleer santral kurmayı ve işletmeyi planlayan yatırımcı kuruluşlara ve basın mensuplarına açıktır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/toyotadan-yesil-arac-projeleri/", "text": "Japon otomobil üreticisi Toyota, ABD'nin Detroit kentindeki otomobil fuarında, aralarında elektrikli bir otomobil ile temiz dizelle çalışan bir pikabın bulunduğu 2010'a kadar piyasaya çıkarmaya hazırlandığı yeşil araç projelerini açıkladı. Toyota'nın Başkanı Katsuaki Watanabe, 2010'a kadar aralarında ABD'nin de bulunduğu geniş bir tüketici kitlesine \"iyon-lityum\" bataryası ile çalışan araçlar satmayı planladıklarını belirtti. Watanabe, bunun için melez motorlu ve yakıt pili ile çalışan araçlar üzerindeki ar-ge çalışmalarını yoğunlaştırmayı öngördüklerini, bu amaçla Japon elektronik grubu Panasonic ile varolan ortaklıklarını genişlettiklerini söyledi. Kasım'da hibrid motorlu Prius'un elektrik prizinden yeniden şarj edilebilir hale getirilmesi için çalışmalar başlattıklarını belirten Watanabe, Californiya'nın Berkeley ve Irvine üniversitelerinde yürütülen bu denemelerde, bu araçların günlük yaşamda kullanımının değerlendirildiğini kaydetti. Toyota'nın bu alanda emsal teşkil eden melez motorlu modeli Prius nikel temelli batarya ile çalışıyor. İyon-lityumlu bataryalar ise elektrik prizinden şarj olabiliyor. Toyota'nın ABD'deki en büyük rakibi General Motors da geçen yılki fuarda tanıttığı iyon-lityum bataryalı Chey Volt konseptini bu yıl yeniden sundu. GM de bu aracı 2010'da seri olarak üretmek istiyor. Toyota'nın başkanı ayrıca yakın gelecekte, Tundra model pikap ve Sequoia model 4X4'ün yeni kuşak temiz dizel ile çalışan modellerinin piyasaya çıkarılacağını ifade ederek, bunun yanı sıra gelecek yılki fuarda birisi Toyata diğeri Lexus olmak üzere iki tamamen yeni hibrid modelin lansmanını yapacaklarını söyledi. Watanabe, bu modellerle birlikte 2020'nin sonuna kadar yılda bir milyon melez motorlu araç satma hedeflerine yaklaşmış olacaklarını da sözlerine ekledi. Toyota, fuarda yine melez motorlu araçlar segmentinde küçük pikap isteyen tüketicilere hatip edecek 4X4 A-BAT'ın hibrid ve kompakt modelinin prototipini tanıttı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/tropik-genisleme-dunyayi-collestirir/", "text": "Araştırmada atmosferin troposfer tabakasının her iki yarımkürede 30'uncu enlem civarının son 25 yılda yaklaşık 1.5 Fahrenheit ısındığı ortaya çıktı. Troposfer, yaryüzünden 12 km yüksekliğe kadar ve hava olaylarının birçoğunun gerçekleştiği alan. Atmosferdeki ısınma, troposferin genişlemesi ve kutuplara doğru büyümesine yol açıyor. Dünya'da 23.5 derece enlemdeki Oğlak ve Yengeç dönenceleri arasında kalan alan teorik olarak tropik bölge sayılıyor. Tropik bölgelere daha çok Güneş ışını düşüyor, daha zengin bir bitki örtüsü ve hayvan çeşitliliğine sahip oluyor. Araştırma son 25 yılda tropik bölgenin 2 derece kutuplara doğru büyüdüğünü savunuyor. Bu süreç, yeryüzünde tropik bölgenin 200 kilometre genişlediği anlamına geliyor. İklimbilimciler tropik bölgenin genişlemesini insanların yaşadığı enlemlerde çölleşmeye neden olabileceğini ve bunun da küresel bir çevre sorunu olduğuna dikkat çekiyor. Araştırmacılar, tropik genişlemenin ayrıca ABD'nin güneyi ve Akdeniz Havzası'nda subtropikal etkiyi artırarak kuraklığı tetikleyeceğini tahmin ediyor. Bilim insanları tropik genişlemenin doğal koşullardan mı yoksa küresel ısınmadan mı kaynaklandığını tam olarak açıklayamıyor. Ozon tabakasında biriken kirletici gazların ısıyı saklamış olabileceği belirtiliyor. Araştırma Science dergisinde yayımlandı. Öte yandan, Uluslararası Tropikal Ormanlar Örgütü'nün yayımladığı rapor, her yıl yaklaşık 14 milyon hektar tropikal ormanın kaybolduğu savunuyor. Örgüt başkanı Manoel Sobral Filho, tropikal ormanların yarısının 50 yılda kaybolma tehlikesi yaşadığını ifade etti. Filho, orman alanlarının yakılmasının, biyolojik çeşitlilik için tehlike oluşturduğunu ayrıca atmosfere yayılan karbondioksit gazının yüzde 20'sinin de ormanların yakılması sonucunda oluştuğunu söyledi. Raporda, orman kaybının özellikle Endonezya, Fildişi Sahili, Liberya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Filipinler ve Nijerya'da endişe verici olduğu uyarısında bulunuyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/tsunami-nin-kutlesini-zemin-belirliyor/", "text": "Güneydoğu Asya'da 300 bin kişinin ölümüne neden olan tsunami, okyanusun ortasındayken sanılanın aksine metrelerce yüksekliğe ulaşmadı. Uydu fotoğrafları üzerinde yapılan incelemelerde, depremden bir saat 15 dakika sonra tsunaminin 40 cm civarında bir yüksekliğe ulaştığı ortaya çıktı. Tsunami, depremden iki saat sonra 70 cm, 8 saat sonrasında ise 25 ila 10 cm arasında bir yüksekliğe erişmişti. Tsunaminin oluşumu direkt olarak depremin gerçekleşme şekli ile tanımlanıyor. Güneydoğu Asya'daki deprem, okyanusta geniş bir tabakanın yer değiştirmesine neden oldu. Sonuçta depremin merkezi noktada deniz seviyesine zeminine fazla gelen artık su kütleleri, yüzeyden tüm okyanusa yayılmaya başladı. Merkezden çepeçevre yayılan su, etrafa doğru dağıldı. Tsunamiyi normal yüzey dalgalarından ayıran unsur ise, su kütlelerinin yüzeyden değil, zeminden yayılarak yükseklik kazanması. Yüzey dalgası, sığ yüzeylerde yükselirken, tsunami okyanus zemininden güç alarak dağılıyor. Zemin kıyıya doğru yükseldikçe, diğer bir deyişle yüzeye yaklaştıkça, tsunami de zeminin ittirmesiyle yükseliyor. Kıyıya yakınlık ölçüsünde şişen tsunami, aniden metrelerce yüksekliğe kavuşuyor. Bilim henüz tsunaminin oluşumunu dakika dakika tahmin edemiyor. Tsunaminin önceden kestirilebilmesi için bilgisayar simülasyonlarından yararlanılıyor. Tsunaminin oluşumu zemin yapısından kaynaklandığından, tsunaminin önceden belirlenmesi için bölgenin jeolojik verileri büyük önem taşıyor. Dünya çevresindeki uyduların yaptığı gözlemlerin dezavantajı verilerin dünyaya ulaşmasının birkaç saat sürmesi. Sinyallerin tsunaminin oluşumuna kıyasla geç kalması, uyduların gerçek zamanlı ihbar sistemi olarak kullanılmasını zorlaştırıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/tubitak-8217-tan-bilim-gunleri/", "text": "TÜBİTAK, bu yıldan başlayarak her yıl Ekim ayında Uluslararası Bilim ve Araştırma Günleri düzenleyecek. Türkiye'nin uluslararası alanda bilim kuruluşlarıyla işbirliği olanaklarının tartışılması amacıyla Uluslararası Bilim ve Araştırma Günleri düzenleniyor. TÜBİTAK tarafından bu yıldan başlamak üzere her yıl Ekim ayında düzenlenecek etkinlik, 17-24 Ekim 2005 tarihleri arasında gerçekleştirilecek. TÜBİTAK Feza Gürsey Salonu'nda 17 Ekim Pazartesi günü açılış töreniyle başlayacak etkinliğin ilk gününde Avrupa Bilim Vakfı ve Avrupa'nın önde gelen bilim merkezlerinden COST Bilgi Günü yapılacak. Ankara'da ve Gebze'de Avrupa Araştırma Merkezi Bilgi Günü ile devam edecek etkinliklerde Avrupa bilim merkezlerinin üst düzey yetkilileri ile işbirliği olanakları konuşulacak. Etkinlik kapsamında AB müktesebatının uygulanmasına bilimsel ve teknik destek başlığı altında bir toplantı gerçekleştirilecek. TÜBİTAKenstitülerine teknik geziler yapılacak ve Türkiye'nin uluslararası kuruluşlar nezdindeki temsilcilerinin bir araya gelmesiyle Ortak Akıl Toplantısı düzenlenecek. Sheraton Oteli'nde yapılacak 3 ayrı Ortak Akıl toplantısında ise uluslararası kuruluşlara üye olma kriterleri, uluslararası konferans düzenleme ve katılım için destekleme kriterleri ve uluslararası projeleri destekleme kriterleri ele alınacak. İstanbul Sanayi Odası'nda 24 Ekim Perşembe günü devam edecek etkinlikler 25 Ekim Cuma günü Brüksel'de AB'nin bilim ve teknoloji alanındaki 6. Çerçeve Programı'yla ilgili deneyimler ve Türkiye'nin çerçeve programlardaki rolünün ele alınmasıyla tamamlanacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/tubitaka-gelen-ilginc-sorular-ve-cevaplari/", "text": "TÜBİTAK, internet sitesindeki merak ettikleriniz bölümüne gelen Leyleklerde hamilelik ne kadar sürer?, Şimşeğin çakış hızı nedir?, Sorum çok net sizce uzaylı diye bir şey var mı? gibi birbirinden çarpıcı soruları cevapladı. Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu'nun Bilim ve Teknik Dergisi'nin internet sayfasındaki Merak Ettikleriniz bölümüne yanıtlanması istemiyle gönderilen sorular okuyanları şaşırtıyor. Bilim ve Teknik Dergisi'nden sorulara bilimsel cevaplar verilerek, ilgililerin merakını gidermeye çalışılıyor. Leyleklerde hamileliğin ne kadar sürdüğü sorusuna, kuşlarda doğum olayından söz edilemediği gibi bir hamilelik döneminden de bahsedilmeyeceği belirtiliyor. En uzun süren rüyanın 6 saniye mi sorusuna ise Tekrar eden rüyalarda kişi sürekli birbirine benzer rüyalar görüyor. Bu tip rüyalar yalnızca uykunun son evresinde gerçekleşiyor ve 45 dakika sürebiliyor. İkinci aykırı durum ise gerçek gibi rüyalardır. Gerçek gibi rüyalarda, kişi uyandıktan sonra birkaç dakika gördüğünün rüya mı yoksa gerçek mi olduğuna dair bir bocalama dönemi yaşıyor. Bu tip rüyaların da süresi 30 dakikayı aşabiliyor karşılığı veriliyor. Aşkın kimyası var mıdır sorusunun yanıtı ise Aşkın kimyası denince ilk akla gelen, feniletilamin adlı maddedir şeklinde. Bazı insanların, sivrisineklere diğerlerinden neden daha çekici geldiği sorusu ise Bilim insanları, sivrisineklerin kurbanlarını neye göre seçtiklerini hala araştırıyor. Gerçekten de bazı insanlar sivrisinekler için oldukça popülerken bazıları da hiç ilgi görmüyor diye karşılık buldu. Kızlık diğer hayvanlarda da bulunup bulunmadığına ilişkin soruya ise Kızlık zarı birçok karasal memelide bulunuyor denildi. Örümceğin, ağını örerken ipliğini nereden bulduğu sorusuna ise örümceğin ağını örerken kullandıkları ipliği bir yerden bulmaları için örneğin doğadan toplamalarının gerekmediğini, aslında örümcek ağının, bu canlının kendi ürettiği protein yapısında bir madde olduğu şeklinde yanıt veriliyor. Evinde bakımını üstlendiği kaplumbağasının kabuğu çok yumuşayan bir hayvansever ise soru yönelterek, çözüm arıyor. Verilen cevapta, Haşlanmış bir yumurtanın kabuğunun bir gün kadar suda bekletin. Bu suyu kaplumbağanın suyunun içine koyun. Ara ara da haşlamış yumurta akı verin. Böylece kabuk için gerekli besin verilmiş olur deniliyor. Köpekbalıkları neden durmadan yüzüyor şeklindeki soruya, Köpekbalıklarının çoğu iki nedenden ötürü durmadan yüzerler; solunum yapmak ve batmamak için diye karşılık verildi. Bir kişinin de siteye ulaştırdığı, Fırtınalı havalarda, evin içinde de olsam, telefondaysam ya da duştaysam, beni yıldırım çarpabileceğini duydum, bu doğru mu? sorusu da Yıldırım son derece güçlü ve tehlikeli bir kuvvet. Evet, telefonda konuşuyorsanız ya da suyla ilgili bir şeylerle uğraşıyorsanız, evin içinde de olsanız sizi çarpabilir şeklinde cevaplandı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/tubitaka-robotik-teleskop-geliyor/", "text": "TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi , gelecek yılın ortasında robotik özelliklere sahip, 1 metre ayna çaplı T100 adlı yeni bir teleskoba kavuşuyor. DPT projesi çerçevesinde, ABD'de ACE firmasına yaptırılan ve maliyeti yaklaşık 1 milyon dolara ulaşan T100, gelecek yıl tamamlanacak ve tamamen Türk araştırmacılarının hizmetinde olacak. T100 teleskobunun 6.85 metre çapında ve 2.5 ton ağırlığındaki kubbesi, üretici firmanın yüksek bedel istemesi üzerine TUG teknik ekibi tarafından kuruldu. TUG'da görevli Başuzman Dr. Tuncay Özışık, Antalya Saklıkent'te 2 bin 500 metre yükseklikteki Bakırlıtepe Zirvesi'nde kurulu olan TUG'un farklı amaçlı gözlemlere ayrılmış 3 teleskoba sahip olduğunu bildirdi. Bunlar arasındaki 1,5 metre ayna çaplı RTT150 Teleskobunun, Türkiye'nin en büyük teleskobu olduğunu bildiren Özışık, Bu teleskop Türkiye ile Rusya arasında imzalanan bir protokol çerçevesinde Türk ve Rus araştırmacılar tarafından zaman paylaşımlı kullanılıyor. Durum böyle olunca birçok Türk araştırmacının projesine yeterli teleskop zamanı verilemiyor dedi. Yeni kurulacak son teknoloji ürünü T100 adlı teleskobun tamamen Türk araştırmacıların hizmetinde olacağını kaydeden Özışık, T100 teleskobu sahip olduğu robotik özellikler nedeniyle araştırmacılar tarafından gerektiğinde uzaktan kullanılabilecek, modern alıcılarla donatılmış ve 1 metre ayna çaplı bir teleskop olacak diye konuştu. Özışık'ın verdiği bilgiye göre, T100 teleskobunun maliyeti yaklaşık 1 milyon dolar. Teleskobun yerleştirileceği bina, kubbesi, odak düzlemi alıcıları ve ek donanımları ile bu maliyet 1,5 milyon dolara ulaştı. T100'ün kubbe montajı 28 Ekimde, binası ise 28 Kasımda tamamlandı. T100 teleskobunun, 6,85 metre çapında ve 2,5 ton ağırlığındaki kubbesi, ABD Ashdome firmasının Türkiye temsilcisinden satın alındı ve 18 Ekim'de Gözlemevi'ne ulaştırıldı. Özışık, üretici firma tarafından ayrıntılı montaj kılavuzunun prensip olarak verilmediğini belirterek, Kubbenin montajı için, ABD'den yüksek bedelli bir montaj ekibinin gelmesi gerektiği belirtildi. Bu tür çalışmalarda tecrübeli TUG teknik ekibi, firmanın kendisinin yapmakta ısrar ettiği kubbe montajını zorlu hava koşullarına rağmen özverili bir çalışma göstererek 4 gün gibi kısa bir sürede başarıyla tamamladı. TUG, Türkiye'de ilk defa bu boyutlarda bir teleskop kubbesi montajı için gerekli bilgi ve becerisinin varlığını ortaya koymuş oldu diye konuştu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/tubitaktan-odul-alan-bilim-adamlari/", "text": "Araştırma Konuları: Yapı ve gerilme hesabı, deprem tehlikesi değerlendirmesi, performansa dayalı mühendislik, afet yönetimi, kuvvetli yer hareketi sismolojisi, deprem cihazlandırılması. Araştırma Konuları: Elektronik ve opto-elektronik devre ve sistemlerin tasarım analizi, doğrulanması, tasarım otomasyonu ve bilgisayarda prototiplenmesi; nümerik modelleme ve analiz; stokastik dinamik sistemler; doğrusal olmayan elektronik, opto-elektronik ve iletişim sistemlerindeki gürültünün temel teorisi, modellenmesi ve analizi; elektronik sistemler için tasarım teknolojileri. Görev Yeri: Koç Üniversitesi, Elektrik-Elektronik Müh. Böl. Görev Yeri: İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Makine Müh. Böl. Görev Yeri: Gazi Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Görev Yeri: Erciyes Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Endokrinoloji B.D. Araştırma Konuları: Alerjik hastalıkların hücresel ve moleküler patogenezi, immun tolerans ve regülatör T hücrelerinin allerjide rolü, allerjinin spesifik immunoterapisinin etki mekanizmaları ve yeni alerji aşıların üretilmesi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/tubitaktan-su-altinda-bilim-daveti/", "text": "TÜBİTAK Bilim ve Toplum Daire Başkanlığı, su altında bilimsel araştırma yapmayı planlayan, deneyimini dalış yaparak artırmak isteyen, bilimsel sualtı projelerinde çalışmayı düşünen genç bilimadamları ve adaylarına dalış tekniklerini öğretecek. Mersin-Taşucu'nda 1-9 Eylül günleri arasında gerçekleştirilecek Sualtı Bilim Kampı'na lisans ve lisansüstü öğrenciler katılabilecek. Bilimi anlaşılır düzeyde anlatmak ve çevrede yaşanan her olayın bilimsel bir açıklamasının olduğunu vurgulamak amacıyla çeşitli etkinlikler düzenleyen TÜBİTAK Bilim ve Toplum Daire Başkanlığı, bu yıl ilkini gerçekleştirileceği Sualtı Bilim Kampı için son başvuru tarihini 20 Temmuz 2007 olarak belirledi. Kampta Türkiye'nin deniz ve deniz canlıları ile ilgili değerlerini daha iyi tanımaya yönelik uygulamalar yapılacak. Kampta deniz canlılarının nasıl araştırıldığı, arkeolojik çalışmaların nasıl yapıldığı, sualtı görüntüleme tekniklerinin nasıl uygulandığı gibi konular anlatılacak. Sualtı bilim kampıyla deniz bilimleri ve sualtı alanlarında bilimsel araştırmalar yapmayı planlayan, bu konudaki deneyimini artırmak isteyen, bilimsel sualtı projelerinde çalışmayı düşünen genç bilim adamlarına dalış tekniklerini öğreterek daha donanımlı hale getirmek, böylece Türkiye'nin deniz zenginliklerinin ortaya çıkarılması, korunması ve nitelikli araştırmacı yetişmesine katkıda bulunma amaçlanıyor. Sualtı araştırmaları dünyasına adım atmak isteyen, sualtı araştırmaları yürüten ve dalış yöntemlerini öğrenmek isteyen lisans ve lisansüstü öğrencileri kampa başvurabilecek. Başvurularda biyoloji, arkeoloji bölümleri, su ürünleri fakülteleri ve tıp fakülteleri öğrencilerine öncelik tanınacak. Başvurular, www.biltek.tubitak.gov.tr/etkinlikler/sualti/index.htm adresindeki formun doldurularak sualti@tubitak.gov.tr adresine gönderilmesiyle yapılabilecek. Başvurusu kabul edilenler, konaklama ve yemek ücreti de dahil olan 50 YTL'lik kamp ücreti ödeyecekler. Ulaşım ise başvurusu kabul edilen öğrenicilere ait olacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/tubitaktan-tamamen-yerli-uydu/", "text": "TÜBİTAK-UZAY tamamıyla Türk tasarımı uydu projesi RASAT'ın yapımına başlandığını açıkladı. 2008 yılında uzaya gönderilmesi planlanan uydu ile Türkiye, az sayıda ülkenin bulunduğu kendi uydusunu üreten ülkeler statüsüne kavuşacak. TÜBİTAK-UZAY tamamıyla Türk tasarımı uydu projesi RASAT'ın yapımına başlandığını açıkladı. 2008 yılında uzaya gönderilmesi planlanan uydu ile Türkiye, az sayıda ülkenin bulunduğu kendi uydusunu üreten ülkeler statüsüne kavuşacak. Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırmalar Kurumu tarafından kurulan Uzay Teknolojileri Araştırma Enstitüsü, ilk Türk uydusu RASAT'ın yapım aşamasına geçildiğini açıkladı. 2008 yılında fırlatılması planlanan ve tamamen Türk mühendisler tarafından tasarlanıp yapılan RASAT'ın teknolojisi tanıtıldı. Orta Doğu Teknik Üniversitesi içinde bulunan TÜBİTAK-UZAY bünyesinde yapılan çalışmalar basına tanıtıldı. Türkiye'nin de geçtiğimiz günlerde üyeliğinin onaylandığı Avrupa Uzay Ajansı yetkililerinin hafta başında yapacağı ziyaret öncesi, enstitünün yaptığı çalışmaları Dr.Uğur Murat Leloğlu açıkladı. Uydu Kontrol İstasyonu, Uydu Üretim Tesisleri ve Temiz Oda laboratuarlarının tanıtıldığı toplantıda, Türkiye'nin halen aktif olarak görev yapan BİLSAT uydusu ve alt sistem projeleriyle deneyim kazandığını ifade eden Leloğlu, Türkiye, tamamen Türk tasarımı RASAT'ı üreterek sınırlı sayıda ülkenin bulunduğu uzay teknolojilerinde 2.lige geçecek dedi. BİLSAT uydusu sayesinde Türkiye'nin, Afet İzleme Takımuyduları adlı konsorsiyuma üye olduğunu da hatırlatan Leloğlu Dolayısıyla Türkiye bir afet olması durumunda bu örgütü hareket geçirerek dünya uzay ajansları afet bölgesinin görüntülerini alabilecektir diye konuştu. 2008 yılında fırlatılması planlanan RASAT'ın yaklaşık 10 milyon dolara malolacağını kaydeden Leloğlu, bu tecrübe ile Türkiye'nin uydu teknolojilerini de pazarlayabileceğini, daha önce yurtdışında yapılan uydulara verdiği milyar dolara yakın masraflardan kurtulacağını da bildirdi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/tuhaf-bir-madde-hali-delikli-kristal/", "text": "Almanya'daki Christian-Albrechts Üniversitesi bilim adamları, yalnızca deliklerden oluşan bir kristalin varlığını kanıtladılar. Michaeal Bonitz yönetiminde çalışan uluslararası bir araştırma ekibi, bilgisayar simülasyonlarıyla ilk kez bu alışılmışın dışındaki fenomenle ilgili bir kanıt getirirken, bu yapının oluşumu için gerekli koşulları da açıklayabildiler. Bonitz, delikli kristalin varlığı üzerinde 60'lı yıllardan bu yana tartışıldığını hatırlatarak, homojen malzeme dağılımı gösteren bir yapı olduğunu açıkladı. Bildik katı maddelerde elektronlar ve delikler geniş kapsamlıdır. rnrnAncak bir deliğin kütlesi, elektron kütlesinin 80 mislisine ulaşırsa delikli sıvı aniden kristale dönüşmekte. Bu tür yarıiletken sistemler, Bose yoğuşumundaki basıncın düşürülmesi halinde, delikli elektron çiftleri oluşturmakta. Fizikçi, bundan sonraki hedeflerinin bu kristali üretmek olduğunu söyledi. Delikli kristal, bilim adamları için diğer bir anlam daha taşıyor. Çünkü örneğin plazma kristali veya iyon kristali gibi tamamen farklı kristallerle ortak özellikleri taşıdığı anlaşılmış. Hatta evrendeki Beyaz Cüceler ve nötron yıldızları gibi gizemli gökcisimleriyle bile benzerlikler taşımakta."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/tum-gizemleri-ile-haarp-projesi-ve-detaylari/", "text": "Deprem, tsunami, iklimsel değişimler ve daha pek çok doğa olayı üzerinde etkileri olduğu söylenen HAARP projesi için bugüne kadar birçok spekülasyon üretilmiştir. ABD'nin gizli askeri projelerinden birisi olan ve net açılımı ile yüksek frekans olarak ifade edilen HAARP, Alaska'nın Gakona askeri üssü yakınlarında gerçekleştirilmektedir. Başlangıç olarak HAARP, yüksek frekans ve yüksek enerji çıkışları ile iyonosferin ısıtılmasını, ısıtma sonucunda meydana gelen değişimlerin incelenmesini amaçlamaktaydı. Bu proje kapsamında kullanılan frekans aralığı 2.8 10 MHz olup çıkış gücü 10 Gigawatt'a kadar ulaşabilmektedir. Yapılan inceleme ve çalışmalarda HAARP merkezinin bir saat boyunca çalışması durumunda Hiroşima'ya atılan atom bombası etkisinde bir enerjinin açığa çıkacağı görülmüştür. - HAARP, atmosferde termonükleer araçlar kontrol edilerek elektromanyetik vuruşları gerçekleştirmeyi, - Denizaltılar ile haberleşmenin daha kolay hale gelmesini, - Radar sistemlerinin geliştirilmesini, - ABD ordusunda haberleşmenin daha üst düzeye taşınmasını, - Süperbilgisayarlar yardımı ile yer altı haritasının çıkarılmasını, - Petrol, doğalgaz ve diğer mineral yataklarının tespit edilmesini, - Tehdit amaçlı füze araçlarının havada imha edilmesini amaçlamaktadır. Bugün HAARP tek başına ABD tarafından kullanılan bir güç olarak gösterilse de Rusya'da dahil olmak üzere bazı ülkelerin benzeri projeler gerçekleştirdiği bilinmektedir. HAARP'ın olası etkileri ve yapabilecekleri ise şu şekilde sıralanmaktadır. - HAARP ve sahip olduğu güç ile iklimler üzerinde etkide bulunulabilir. - Kutuplar eritilebilir ya da yerinden oynatılabilir. - Ozon tabakası üzerinde değişim yapılabilir. - Depremler yaratılabilir ya da okyanus dalgaları kontrol edilebilir. - Enerji kuşakları üzerinde oynama yapılarak insan biyolojisi ve beyni etkilenebilir. - Herhangi bir radyasyon izi olmadan termonükleer patlamalar oluşturulabilir. 1994 yılında başlayan bu proje kaynaklara göre 2007 yılında sonlandırılsa da gayri resmi kaynaklar projenin gelişerek devam ettiğini söylemektedir. Özellikle üstte yer alan etkileri ve 13 yıllık süreçte gerçekleşen olaylar düşünüldüğünde HAARP'ın bu olaylar üzerinde etkili olduğu söylenebilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/tum-yonleri-ile-rosetta-philae-kuyruklu-yildiz-gorevi/", "text": "Geçtiğimiz günlerde insanlık adına önemli bir başarı elde edilmiş, Philae ismi verilen uzay aracı 67P isimli kuyruklu yıldıza inmişti. Her ne kadar bugün ESA tarafından yapılan açıklamada Philae'nin güç ünitelerinin tükendiği ve uyku moduna geçtiği söylense de bir kuyruklu yıldıza ulaşmak ve küçük sapmalar ile uzay aracını yerleştirmek önemli bir başarı olarak tarihe not edildi. Bu tarihi an içerisinde hiç kuşkusuz bir çamaşır makinesi kadar boyutlara sahip olan Philae'nin, bir şehir büyüklüğünde ki Kuyruklu Yıldıza inişi belki de beklenmeyen bir olaydı. 10 yıllık görev süreci düşünüldüğünde Rosetta Philae'nin başarılı olması ise sürpriz sayılabilir. Üstelik iniş sürecinde yaşanan olaylar ve ilk sinyalin 30 dakika gibi bir sürede ulaşması da beklentilerin daha üst seviyelere çıkmasına neden oldu. Rosetta'dan ayrılan Philae, 22 km ve yaklaşık 7 saatlik bir yolculuğun ardından 67P ismi verilen Kuyruklu Yıldıza iniş yapabildi. Toplamda 2 deneme sonucunda iniş yapabildiği söylenen araç, belirlenen iniş noktasından daha farklı ve karanlık bir bölgeye sıçradı. ESA, Rosetta Philae görevi ile Dünya'da bilim adına pek çok ilki de gerçekleştirmiş oldu. Örneğin ilk defa bir uzay aracı kuyruklu yıldız yörüngesine girerken yine ilk defa bir kuyruklu yıldız yüzeyine iniş yapılabildi. Son 10 aylık sürece baktığımızda ise tarih bize çok ilginç detayları sunuyor. 2004 yılında fırlatılmasına rağmen 2011 yılında uyku moduna alınan Rosetta, Ocak 2014 tarihinde uyandırıldı. Ağustos ayında kuyruklu yıldızla ilk buluşmayı gerçekleştiren uzay aracı yaklaşık 2.5 ay boyunca kuyruklu yıldız çevresinde veri topladı ve kuyruklu yıldız çekirdeği hakkında bilgiler edinmeye çalıştı. Tahmini verilere göre bu görevin Aralık 2015'de sonlanması beklenirken Mart ayına kadar Philae'nin pek çok bilinmeyeni açığa çıkaracağı düşünülmekteydi. İniş sonrasında zemin üzerinde fotoğraflar alan ve aldığı örnekler ile beraberinde getirmiş olduğu laboratuar cihazlarında analizler yapması beklenen Philae, ilk fotoğrafı iniş sırasında ve inişten kısa bir süre sonra paylaştı. Yapılan analizler sonucunda kuyruklu yıldızın molekül yapısı, taşıdığı suyun Dünya'daki ile benzerliğe sahip olup olmadığı ve daha pek çok konu belirlenmeye çalışılacak. Projeye göz attığımızda 1993 yılında onaylanan 2003 yılında fırlatılması planlanan Ariane 5 roketi, fırlatma sonrasında patladığı için Rosetta 2004 yılında fırlatılmıştı. Yaklaşık 1.3 milyar dolara mal olan proje içerisinde 2000'e yakın kişinin görev aldığı söyleniyor. Kuyruklu yıldız üzerine birkaç sıçramaya rağmen başarıyla inmeyi başaran Philae iniş sonrasında ilk verileri elde etmiş ve fotoğrafları ESA'ya ulaştırmıştı. Fakat belirlenen noktanın zıttı bir alana inen Philae, karanlık gölge bir alanda kalması nedeniyle güneş panellerini kullanamamış ve modül şarj olamamıştı. Bugün Philae'nin 35 derecelik bir dönüş sağladığı ve son verileri ulaştırarak uyku moduna geçtiği açıklandı. Yalnızca üç günlük bir serüven olarak görülse de ilerleyen günlerde Philae'nin güneş ışınlarını alması durumunda tekrar aktif olabileceği söyleniyor. Üstelik ESA çalışanlarına göre bu görev halen tamamlanmış değil."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/tum-yuzeylerde-etkilesim/", "text": "Fransız fizikçiler Ros Kiri Ing ve Mathias Fink, her türlü katı nesnenin elektronik sistemler için geçerli olan bir arabirime dönüştürülebilmesini sağlayan bir yol buldular. İkilinin ticarileştirmeyi umduğu ve Paris'te başlattıkları Sensitive Object adlı çalışma, parmak vuruşlarını algılayan ve uygun fiyatlı bir ya da iki adet hızlandırıcı alıcısı içeriyor. Bu yeni buluş sayesinde bir dükkanın vitrininde yer alan ekrana ya da karatahtaya çizilmiş olan bir klavyeye dokunulduğu anda sinyaller algılanabilecek. Bir bilgisayar yongası her bir vuruşun gerçekleştiği noktayı yüksek hassasiyetle hesaplayarak bu sinyalleri fare tıklamalarına ve klavye tuşlarından gelen sinyaller haline çevirecek. Kullanıcılar böyle bir teknolojiyi alışveriş sırasında verimli olarak kullanabilir. Bir mankenin üzerinde yer alan şapkaya dokunarak fiyatını öğrenmek herkese cazip gelecektir. Ros Kiri Ing, bu teknolojinin geliştirilmekte olan diğer teknolojilerden daha avantajlı olduğunu savunuyor. Bunun altında yatan neden; bu teknolojinin 4 metrekarelik bir alanda uygulanabilmesi ve toplam 'tuş' sayısının 544'e ulaşabilmesi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/turk-bilim-adamlarindan-super-tomografi/", "text": "İTÜ'ye bağlı bir grup bilim adamının üzerinde çalıştıkları tomografi yöntemiyle yerin altındaki mayın, maden, petrol rezervi ya da binalardaki kolon tahribatı gibi unsurlar rahatlıkla görüntülenebilecek. İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Elektronik Fakültesi Elektrik ve Haberleşme Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof.Dr. İbrahim Akduman, tomografinin genelde insan vücuduna uygulanan yanının bilindiğini söyledi. Akduman, mevcut kullanılan tomografi aletinin silindirik bir yapısı olduğunu belirterek, ölçüm yapmak istenilen şeyin aletin içine yerleştirildiğini ve ışınların her taraftan gönderilerek verilerin elde edilmeye çalışıldığını anlattı. Yer altında gömülü bir şeyin ölçümünün bu şekilde yapılamayacağına dikkati çeken Akduman, ölçümün ancak atmosferden yani tek yönden gönderilen ışınlarla yapılabileceğini ifade etti. \"Yerin altında ne varsa bilgisayar ekranında görmek istiyoruz\" diyen Akduman, engebenin ışınların dağılımında önemli bir parametre olduğunu,bu nedenle modelleme yaparken yerin engebeli yapısını dikkate aldıklarını söyledi. İbrahim Akduman, genelde dışarda yapılan çalışmalarda yerin düz kabul edildiğini söyleyerek, o şekilde kabul edildiğinde bazı şeylerin basitleştiğini, gerçek hayatın düz olmadığını, bu nedenle o engebeli yapının çalışmanın bir yerine yerleştirilmesi gerektiğini anlattı. Akduman, mevcut bilgisayar tomografi siteminde görüntülerden konunun uzmanları tarafından yorumlanarak gerçeğe yakın bilgiler elde edilmeye çalışıldığını belirterek, kendi geliştirdikleri yöntemde ise tüm bilgilerin uzmana gerek kalmadan bilgisayar ekranına aktarılacağını kaydetti. Asıl çalışma alanının gömülü cisimler olduğunu belirten Akduman,\"Gömülü cisimlerin bir problemi var. Siz ışınları yukardan gönderip yukardan ölçebilirsiniz. Dünyanın altına doğru giden şeyleri toplayamazsınız. O noktada dolayısıyla data eksiktir. Yani çoğu yöntemle çalışmayabilir. Bunun temel uygulama alanlarına baktığınız zaman mayın dedeksiyonundan yer altındaki bir boru hattının veya yer altındaki birmaden kütlesinin tespitine kadar çok geniş bir uygulama alanına sahiptir\" şeklinde konuştu. Akduman, çalışma tamamlandığında askeri alanda bu bilgilerin alete dönüştürülme şansı olacağına işaret ederek, mayınların bu noktada önemli bir çalışma alanı olduğunu dile getirdi. Mayınların ikiye ayrıldığını ifade eden Akduman, \"Birisi metalik yapıda olanlar. Onlar kolay çünkü herhangi bir dedektörle kolayca bulabilirsiniz. Bir de plastik mayın türleri vardır. Bunları o elde dolaşan dedektörler yakalayamaz. Aslında öyle bir alette henüz yapılmış durumda değil. Mayından kaynaklanan ölümlerin de bir kısmı bu nedenle olabilir\" şeklinde konuştu. Akduman, plastik mayının parametrelerinin toprağa yakın olduğunu aktararak, dolayısıyla bunların herhangi bir aletle kolay kolay bulanamayacağını söyledi. Akduman, yalnızca mayınları araştırmak için bu çalışmayı yapmadıklarına da işaret ederek, çok daha geniş spektrumu olan bir proje olduğunu vurguladı. Yerin altını görüntülemek istediklerini belirterek, \"O zaman yerin altında ne var ne yok göreceksiniz. Mayın, boru, boruda bir çatlak ya da bir petrol rezervi... Ne varsa onu göreceksiniz. Daha da önemlisi bir oda düşünün. Duvarın arkasını görüntülemek istiyorsunuz ama buradan göremiyorsunuz. Arkada ne var ne yok, insan, masa, masanın şekli nasıl, masanın neresi demir, neresi tahta, insanın tüm yapısı nasıl gibi\" dedi. Geliştirdikleri yöntemle tıpta da önemli gelişmeler kaydedileceğine işaret eden Akduman, hangi hücrenin kanserli olduğunun tam olarak bilinememesi nedeniyle kansere çare bulunamadığını söyledi. Akduman, \"Vücudunuzda kanserli bir bölge var. Doktor bir bölgeyi alıyor ama bir tane bile hücre kalsa bu hemen kendisini yeniliyor, hatta tüm vücuda yayılıyor. Yani siz bunların hangisinin kanserli olduğunu bir şekilde tespit edebilseniz, kanseri de bir şekilde yenebilirsiniz aslında\" dedi. Yaptıkları çalışmayı güvenlikte kullanılan x-ray cihazlarıyla kıyaslayan Akduman, orada da her şeyin görülemediğini, yalnızca x ışınlarının kuvvetine göre tahminlerde bulunulduğunu söyledi. Akduman, \"X ışını, gelir delip geçer. Örneğin kemikten geçerken çokzayıflar, kas yapısından geçerken daha az zayıflar. Bu nedenle bombanın materyaline bağlı olarak geçirilme imkanı da var. Örneğin plastik,içinde çok metalik objeler taşımıyordur. X ışınları içinden kolayca geçiyordur. Bizim yaptığımız çalışmada ise maddeler tümüyle görüleceğiiçin böyle bir ihtimal yok\" diye konuştu. Akduman, 2008 yılında tamamlanması öngörülen projenin hem güvenlik açısından hem medikal açıdan çok faydalı bir çalışma olacağını sözlerine ekledi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/turk-bilimadamindan-buyuk-bulus/", "text": "Borik asit parçacıklarının motor yağını kayganlaştırdığını ortaya çıkaran Dr. Ali Erdemir sayesinde her gün milyonlarca varil yakıt tasarrufu sağlanabilir. ABD Enerji Bakanlığına bağlı Argonne Laboratuvarlarında çalışan Türk bilim adamı Dr. Ali Erdemir, borik asit parçacıklarını motor yağıyla karıştırarak, yağın daha kaygan hale gelmesini sağladı. Argonne Laboratuvarlarının internet sitesinde verilen habere göre, Erdemir, yağa borik asit parçacıklarını katarak, motor parçaları arasındaki sürtünmeyi azalttı ve böylece enerji tüketiminde tasarrufun yolunu açtı. Argon'un enerji sistemleri biriminin üst düzey bilim adamları arasında yer alan Ali Erdemir'in 20 yıllık çalışma sonucunda elde ettiği bulgulara göre, dibe çökmeme özelliği bulunan borik asit, sürtünen yüzeylerin en ince kısımlarına kadar nüfuz ediyor ve koruyucu, kaygan bir tabaka oluşturuyor. Bu tabaka, sürtünen yüzeyler arasındaki sürtünme katsayısını üçte iki oranında azaltıyor ve bu da yüzeyde daha az enerji harcanmasını mümkün kılıyor. Yeniliğin, aynı zamanda motor ve makinelerin ömrünü uzatma ihtimali üzerinde duruluyor. Erdemir, internet sitesinde yer alan açıklamasında, buluşun, yakıt tüketiminde yüzde 4 veya 5 oranında tasarruf sağlayabileceğini, bunun sadece yüzde birinin günlük petrol tüketimini milyonlarca varil aşağıya çekebileceğini ve böylece ekonomiye büyük katkı sağlanabileceğini söyledi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/turk-fizik-dernegi-25-uluslararasi-fizik-kongresi/", "text": "Türk Fizik Derneğinin, TAEK, Yıldız Teknik Üniversitesi, Muğla Üniversitesi, Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Erzincan Üniversitesi, Rize Üniversitesi, Harran Üniversitesi, Süleyman Demirel Üniversitesi ve Aksaray Üniversitesinin destekleri ile düzenleyeceği TÜRK FİZİK DERNEĞİ 25. ULUSLARARASI FİZİK KONGRESİ bilimsel toplantısı 25 29 Ağustos 2008 tarihleri arasında Bodrum Belediyesi Nurol Kültür Merkezi / Bodrum da gerçekleştirilecektir. Türk Fizik Derneği 25. Uluslararası Fizik Kongresi'ni bu sene 5 güne çıkararak ilk birinci gününü yani 25 Ağustos 2008 tarihini 2007 yılında kaybettiğimiz değerli fizikçilerimizi anma günü olarak gerçekleştireceğiz. Bilimsel toplantının, Danışma Kurulu Başkanı Prof. Dr. Şener OKTİK , Bilim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Metin ARIK ve Organizasyon Komitesi Başkanı Dr. Yeşim ÖKTEM dir. Kongreye, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Fizikçi Okay ÇAKIROĞLU, Türkiye Bilimler Akademisi Başkan Yardımcısı Fizikçi Prof. Dr. Tarık ÇELİK, Balkan Fizik Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin ARIK, Bodrum Kaymakamı Abdullah KALKAN, Bodrum Belediye Başkanı Mazlum AĞAN, Süleyman Demirel Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Metin Lütfi BAYDAR, Erzincan Üniversitesi Fizikçi Rektörü Prof. Dr. Erdoğan BÜYÜKKASAP, Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Fizikçi Rektörü Prof. Dr. Atilla KILIÇ, Harran Üniversitesi Fizikçi Rektörü Prof. Dr. İbrahim Halil MUTLU, Muğla Üniversitesi Fizikçi Rektörü Prof. Dr. Şener OKTİK, Rize Üniversitesi Fizikçi Rektörü Prof. Dr. Nazmi Turan OKUMUŞOĞLU, Yıldız Teknik Üniversitesi Fizikçi Rektörü Prof. Dr. Durul ÖREN, Aksaray Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Necdet SAĞLAM ve Doğuş Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mitat UYSAL katılacaklardır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/turk-fizik-dernegi-prof-dr-engin-arik-bilim-insani-odulu/", "text": "Türk Fizik Derneği Genel Merkez Yönetim Kurulu, 2008 yılından başlamak üzere, her yıl, fizik bilimine hizmet vermiş Prof. Dr. Engin ARIK anısına ödül verme kararı almıştır. Prof. Dr. Engin ARIK, fiziğin ve özellikle yüksek enerji fiziğinin ülkemizde gelişmesi için savaşmış, genç fizikçiler için bir yol gösterici olmuştur. Prof. Dr. Engin ARIK adına verilecek ödülün ismi; TÜRK FİZİK DERNEĞİ PROF. DR. ENGİN ARIK BİLİM İNSANI ÖDÜLÜ dür. Her yıl Prof. Dr. Engin ARIK adına ailesi tarafından verilecek ödül miktarı 2000 USD dir. Prof. Dr. Engin ARIK anısına oluşturulan ödül, eğitim ve araştırmaları ile öne çıkmış, 35 yaş üzerindeki fizikçiler için öngörülmektedir. Ödül en fazla iki kişi arasında paylaştırılabilecektir. Ödüle, ilgili Fakülte Dekanlıkları ya da Fizik Bolum Başkanlıkları aday gösterebilir. Ayrıca, adaylar ödüle kendileri de başvurabilirler. Her yılın Mayıs ayinin son gününe kadar Türk Fizik Derneği Genel Merkez Genel Sekreterine teslim edilen veya kargo/posta ile yollanan, gerekçeli başvuru yazısını, adayın özgeçmişini ve yayın listesini içeren başvuru dosyaları Türk Fizik Derneği Genel Merkez Bilim Kurulu tarafından incelenip karara bağlanacaktır. Ödül her yıl Türk Fizik Derneğinin düzenlediği TFD Fizik Kongrelerinde törenle sunulacaktır. Ödül kazanana, ARIK ailesi tarafından verilecek 2000 USD' lık ödül tutarı dışında, ayrıca Türk Fizik Derneği Genel Merkezi tarafından da ödül belgesi verilecektir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/turk-ogrenci-ab-ozel-odulunun-sahibi/", "text": "TÜBİTAK'ın ortaöğretim öğrencileri arası araştırma projeleri yarışmasında ödül alan İstanbul Özel MEF Lisesi öğrencisi Mustafa Hamidoğlu, AB Genç Bilim Adamları Yarışması'nda matematik dalındaki projesiyle 'AB Özel Ödülü'nün sahibi oldu. 34 ülkeden 124 öğrencinin 81 proje ile katıldığı 'Avrupa Birliği GençBilim Adamları Yarışması'nda Türkiye'yi, bu yıl düzenlenen 'TÜBİTAK Ortaöğretim Öğrencileri Arası Araştırma Projeleri Yarışması'nda derece alan üç projenin sahibi 4 öğrenci temsil etti. İstanbul Özel MEF Lisesi öğrencisi Mustafa Hamidoğlu matematik dalında 'Cebirsel İfadelerin Tamdeğerliliği Ve Binom Katsayılarının Değişik Bir Özelliği' adlı projesiyle ödül kazandı. Yarışmaya katılan diğer iki proje ise İzmir Özel Fatih Fen Lisesi öğrencisi Tunç Nadir Özcan'ın 'Lityum ve Kobalt İçerikli Pillerden Geri Dönüşüm Yoluyla Lityum ve Kobaltın Kazanılması ve Çevresel Etkilerinin Önlenmesi' adlı projesi ile Isparta Süleyman Demirel Fen Lisesi öğrencileri Kevser Uz ve Şeyma Savaş'ın 'Çevre Dostu Zeolit İle Oluşturulan Yeni Bir Sıcak Su Kaynağı' adlı projeleri oldu. TÜBİTAK'ın ortaöğretim öğrencileri arasında düzenlediği proje yarışması,1969 yılından bu yana ortaöğretime devam eden öğrencileri temel ve uygulamalı bilimler alanlarında araştırmaya teşvik etmek, yaratıcı yönlerini ortaya çıkartmak ve bilimsel gelişmelerine katkıda bulunmak amacıyla düzenleniyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/turkiye-antarktikada-bilim-ussu-kuracak/", "text": "Türkiye, hiçbir ülke egemenliğinde bulunmayan Antarktika'da, kıta yönetiminde söz sahibi olabilmek, siyasal ve ekonomik anlamda Danışman Ülke statüsü kazanabilmek için kıtada bilim üssü kuracak. Türkiye'nin Antarktika Antlaşmasına katılması için kanun tasarısı meclise sunuldu. Tasarının gerekçesine bakıldığında Antarktika'nın bilimsel araştırmalar, iklim değişikliğinin canlı ve deniz seviyesine etkileri, balıkçılık, jeoloji, tıp ve zengin maden rezervleri olan bir bölge olduğu ifade ediliyor. Bilindiği gibi Antarktika Antlaşması 1 Aralık 1959 yılında kıta üzerinde aktif olarak bilimsel çalışmalar yürüten 12 ülke tarafından imzalanmıştı. Aralarında Türkiye'nin de yer aldığı 50 ülkenin taraf olduğu antlaşma, danışman toplantılarında oy hakkı olan devletin Danışma sıfatı ile bilimsel araştırmalar gerçekleştirebildiği bir kapsama sahiptir. Meclise sunulan kanun tasarısının gerekçesinde Türkiye'nin Antarktika ile ilgili çalışmalara doğrudan dahil olabilmesi ve danışman devlet statüsü kazanabilmesi için bilimsel istasyon kurması gerektiği belirtiliyor. Bu sayede hiçbir devlet yönetiminde olmayan kıta üzerinde bilimsel araştırmalar teşvik edilecek, geliştirilen araştırma sonuçları ile Türkiye'de yararlanabilecek. Bu konu üzerinde Akdeniz Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi gibi birkaç farklı üniversite de çalışmalar hazırlamaya başladı. Siyasi, ekonomik ve diğer boyutlarıyla bilimsel üs ve Antarktika çalışmaları incelenirken ABD, Rusya gibi devletlerin bölgede ki faaliyetleri de dikkate alınıyor. Bugün bölgede 470 petrol kuyusu faaliyet gösteriyor ve özellikle doğal kaynaklar açısından Antarktika el üstünde tutuluyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/turkiye-bilim-elcisini-ariyor/", "text": "British Council ve ODTÜ Toplum ve Bilim Merkezi işbirliğiyle gerçekleştirilecek FameLab Bilim Elçileri Yarışması, NTV'den yayınlanacak. Yarışmayla, bilim ve teknoloji alanında kendini en iyi şekilde ifade edebilecek Bilim Elçisi aranıyor. İngiltere'de 2005 yılında Cheltenham Bilim Festivali çerçevesinde gerçekleştirilmeye başlayan FameLab Bilim Elçileri Yarışması, 2007 yılında British Council girişimiyle uluslararası bir kimlik kazandı. FameLab Bilim Elçileri Yarışması, bilimsel bilginin doğru, anlaşılabilir ve eğlenceli bir şekilde geniş kitlelere aktarılmasını hedefliyor. Yarışmayla, temel bilim ve mühendislik alanlarında çalışan ve bilime gönül veren yüzlerce kişinin, çalışmalarını topluma anlatabilmeleri, bu sayede de bilimi topluma sevdirmeleri amaçlanıyor. NTV'den yayınlanacak FameLab Bilim Elçileri 2008 Yarışması, 18 yaşın üzerinde temel bilim, mühendislik, matematik veya teknolojik konularda birikimi olan herkese açık. British Council ve ODTÜ Toplum ve Bilim Merkezi tarafından gerçekleştirilecek yarışmaya katılmak isteyenler, 12 Nisan'a kadar britishcouncil.org.tr internet adresinden başvuru yapabilirler. Yarışmacılardan, aktarmak istedikleri bilgi birikimlerini 3 dakikalık süre içerisinde anlaşılabilir ve yaratıcı bir şekilde juri karşısında sunmaları isteniyor. Yarışmanın ön elemeleri 15, 16 ve 17 Nisan tarihlerinde ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi'nde gerçekleştirilecek. Ön elemeler sonucunda belirlenecek 10 finalist, İngiltere'den gelen uzmanlar tarafından 3 ve 4 Mayıs tarihleri arasında verilecek Sunum Teknikleri ve İletişim Şöntemleri eğitimine katılacak. Yarışmanın finalleri, 6 Mayıs tarihinde yine ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi'nde gerçekleştirilecek. Türkiye'de ilk olarak geçen yıl yapılan FameLab Bilim Elçileri Yarışması'nın bu yılki birincisi, Haziran'da düzenlenecek olan Cheltenham Bilim Festivali'nde ülkemizi temsil etme şansını elde edecek. Yarışmanın birincisi dizüstü bilgisayar ödülü kazanırken, ikinciye bir video kamera, üçüncüye ise iPod ödülü verilecek. İngilizce bilme şartının aranmadığı yarışmada İngiltere'ye gitme hakkı kazanacak yarışmacının sunumu için çeviri olanağı da verilecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/turkiye-gozunu-uzaya-cevirdi/", "text": "Türkiye'nin uzay planı: 2005'te araştırma merkezi kurularak astrofizik çalışmaları yapılacak. 2008'de astronot yetiştirilmeye başlanacak, askeri gözlem uydusu tasarlanacak. 2014'te ise uzaya, roketle ulusal bir uydu gönderilecek. Ankara'da toplanan Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu'nda 2005-2014 ulusal uzay araştırmalarına yönelik hedefler belirlendi. Türkiye'nin 2014 yılında bir gezegene ulusal bir uydu göndermesi için uzay araştırmalarına 1 milyar 125 YTL ayrılacak. Türkiye, 2008 yılından itibaren astronot yetiştirmeye başlayacak. AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barosso'nun Türkiye'deki taramanın bilim ve teknoloji alanlarından başlayacağı yönündeki açıklamasının ardından gözler Türkiye'nin bu alandaki donanımına çevrildi. Dün toplanan Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu'nun en önemli gündem maddesini ise Türkiye'nin uzay çalışmaları oluşturdu. Başbakan Erdoğan'ın Madrid'e uçuşundan önce gerçekleştirilen toplantıya, Bakanlar Kurulu, generaller, TÜBİTAK ve MGK Genel Sekreteri'nin de aralarında bulunduğu üst düzey yetkililer katıldı. Toplantıya sunulan 2005-2014 dönemi Ulusal Uzay Araştırmaları Programı'nda, ulusal uzay araştırmalarının 10 yıllık bütçesi 1 milyar 125 milyon YTL olarak belirlendi. Türkiye'nin uzay sistemlerini kontrol edebilecek bir yapıya ulaşmasının ulusal güvenlik için büyük önem taşıdığına dikkat çekilen toplantıda, uzay çalışmalarının ulusal çıkarlar doğrultusunda ulusal kaynaklarla finanse edilmesi kararlaştırıldı. Yol haritasına göre, 2005 yılı içinde bir uzay araştırma merkezi kurularak, astrofizik araştırmalarına başlanacak. Astronomi alanında yapılacak araştırmalar için yetersiz olan üniversitelerdeki teleskopların tümü 2008 yılına kadar yenilenecek. Uzay gözlemleri için de özel teleskoplar satın alınacak, 2006 yılından itibaren de Güneş Sistemi ve gezegen araştırmalarının arttırılması sağlanacak. Türkiye'nin uzay programının en can alıcı noktası ise uzaya gönderilecek roket. Ulusal bir uydu, ulusal bir roketle birlikte 2014 yılında bir gezegeni araştırmak üzere uzaya gönderilecek. Türkiye, 2008 yılında astronot yetiştirme programlarını hayata geçirecek. Aynı yıl Ulusal Yüksek İrtifa uçağı, 2009'da ise Ulusal Fırlatma Sistemi ve düşük maliyetli roketlerin geliştirilmesine başlanacak. Yol haritasına göre, 2009 yılına kadar Ulusal Uzay Sistemi altyapısı kurularak, yer gözlem araştırma uydusu geliştirilecek. Ulusal güvenlik stratejisi çerçevesinde, keşif ve istihbarat amaçlı düşük maliyetli uydular tasarlanacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/turkiye-gunes-enerjisinde-avrupa-birincisi/", "text": "Fransa'da yenilenebilir enerji ile ilgili yayımlanan Plein Soleil adlı dergide Türkiye'nin ısısal güneş enerjisi üretiminde dünya dördüncüsü, Avrupa birincisi olduğu belirtildi. 3 ayda bir yayımlanan derginin ocak sayısında Avrupa Termik Güneş Birliği'nin 2001 yılı verilerine dayandırılarak hazırlanan haberde, Türkiye'nin ısısal güneş enerjisi bakımından, Çin, ABD, ve Japonya'dan sonra 4. sırada yer aldığı kaydedildi. Habere göre, Çin, yıllık 22400 MWs, ABD 17500 MWs, Japonya 8450MWs ısısal güneş enerjisi üretirken, Türkiye'nin üretimi 5690 MWs oldu. Türkiye, yıllık ısısal enerji üretimi bakımından Avrupa ülkeleri arasında ise ilk sırada yer aldı. Almanya, yıllık ısısal güneş enerjisi bakımından Türkiye'den sonra geldi. Almanya yılda 3085 MWs, İsrail 2744 MWs, Yunanistan 2093 MWs, Avusturya 1644 MWs ısısal güneş enerji üretiyor. Fransa yıllık ısısal güneş enerjisi üretiminde 425 MWs ile 10. 324 MWs ile İspanya 14. sırada yer aldı. Sıralamada İtalya 271 MWs ile 17. İrlanda 2 megawat ile 26. oldu. Avrupa ülkeleri arasında İsviçre yıllık 331 MWs, Hollanda 255 MWs, İngiltere 178 MWs, Portekiz 172, İsveç 163, Danimarka 104, Belçika 34 MWs, Finlandiya 8 MWs, Norveç de 5 MWs ısısal güneş enerjisi üretiyor. ODTÜ Mimarlık Fakültesi Öğretim Üyesi ve Güneş Enerjisi Planlama ve Tasarım Birimi Başkanı Doç. Dr. Çetin Göksu, ESTIF'in verilerine göre, bir güneş ülkesi olan Türkiye'nin güneş enerjisi üretiminde dünya devleri ile yarıştığını ifade ederek, Türkiye, Almanya, Fransa ve İspanya gibi, güneş enerjisi üretiminde büyük atılım yapan ülkelerin toplamından daha fazla Güneş Enerjisi üretiyor dedi. Türkiye'nin ısısal güneş enerjisi üretiminin hiçbir araştırma ve teşvik olmadan gerçekleştiğini söyleyen Doç. Dr. Göksu, Avrupa güneş uzmanlarının ve hükümetlerin uzun yıllardır yaptıkları çalışmalara ve teşviklere rağmen, Türkiye bu ülkeleri solladı. Kyoto Protokolü'nün yürürlüğe girmesiyle birlikte bütün gözler güneş enerjisi üretimine çevrildi. Fransa ve İspanya'da güneş enerjisi üretimini artırmak için kampanyalar düzenleniyor diye konuştu. Doç. Dr. Göksu, Türkiye'nin ısısal güneş enerjisi üretimi dışında, güneş pilleri, güneş mimarisi ve güneş enerjili toplu konut gibi alanlarda da Avrupa ve Dünya devlerini geçecek potansiyele sahip olduğuna işaret etti. Göksu, Türkiye'nin güneş enerjisi üretimi için altyapının hazırlanmasında hükümetin destek vermesini istedi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/turkiye-uzay-sistemleri-entegrasyon-ve-test-merkezi/", "text": "Genellikle yayınladığımız haberler ve bilgi içerikli konularda Avrupa ülkelerinde yaşanan gelişmeler ve yeniliklerden söz ediyoruz. Her ne kadar yeniliklere ve gelişime yeteri kadar açık olmasak da TUSAŞ bünyesinde hizmet vermek üzere kurulan Uzay Sistemleri Entegrasyon ve Test Merkezi, uzay sistemleri üzerine Türkiye'nin Uluslararası arenada söz sahibi olması için atılan ilk ve en önemli adım olarak öne çıkıyor. İnşası geçtiğimiz günlerde tamamlanan merkez aynı anda birden fazla uydunun montaj, entegrasyon ve test faaliyetlerinin yapılabilmesine imkan tanıyacak. Merkezin yapımı ve inşası için ortaya çıkan maliyet Savunma Sanayi Müsteşarlığı ve TÜRKSAT AŞ tarafından karşılanırken işletmeciliği TUSAŞ tarafından gerçekleştirilecek. Toplamda 3 bin 800 metrekarelik bir alan üzerine inşa edilen merkez kütlesi 5 tona kadar olan uyduların aynı anda montaj, entegrasyon ve test faaliyetlerini gerçekleştirebilecek. Gerek yapısı ve gerekse de sahip olduğu teknik özellikler ile Dünya'da sayılı tesislerden birisi olan bu merkez, Türkiye'nin uluslar arası arenada söz sahibi olabilmesi adına önemli bir gelişme olarak görülüyor. Merkezin yapılan çalışmalar itibariyle askeri havaalanına doğrudan bağlantısı olması nedeniyle herhangi bir taşıma nakliyat sorunu yaşamadan güvenli bir şekilde işleyeceği düşünülüyor. Uzay Sistemleri Entegrasyon ve Test Merkezinde yapılan tüm çalışmalar ve uydu testleri, araçların uyum içerisinde çalışabilmesi için dış ortamdan arındırılıyor. Merkezde bulunan test sistemlerinin elektromanyetik etkileşimleri saptayabilmesi, uydu ekipmanlarının elektromanyetik açıdan uyum içinde çalışabilmesi için arındırılmış bir oda bulunduğu öğrenilirken titreşim testlerinde fırlatıcıların harekete geçmesiyle birlikte mekanik yüklerin uydu üzerinde ki etkileri gözlenebilecek. Bir anlamda merkezin üretilecek ve fırlatılacak uydular için test merkezi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Öyle ki merkezin tüm testlerini başarı ile tamamlayan bir uydu bu aşamalar sonucunda fırlatıcılara gönderilmek üzere hazır hale gelmiş olacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/turkiyenin-50-senesi-kaldi/", "text": "Küresel ısınmanın, Türkiye'yi yakın yıllarda ciddi oranda bitki ve hayvan türünün yok olması, gelecek 50 yılda ise çölleşme tehlikesiyle karşı karşıya bırakacağı bildirildi. Şehirleşme, yanlış arazi kullanımı ve doğal habitatlar üzerindeki baskıların, son 20 yıl içinde 13 bitki türünü tamamen yok ettiği, baskıların devam etmesi durumunda ise önümüzdeki 10 yıl içinde bin 500'e yakın bitki türünün tehdit altına gireceği kaydedildi. Hayvan türlerinin de aynı tehlike ile karşı karşıya bulunduğu, Anadolu parsı, çizgili sırtlan ve Akdeniz fokunun yok olma tehlikesi bulunan türlerden bazıları olduğu bildirildi. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Ekoloji ve Çevre Biyolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Latif Kurt, AA muhabirine yaptığı açıklamada, doğada her canlının yaşam zincirinin bir halkası olduğunu kaydetti. Kurt, \"Türlerin ve genetik çeşitliliklerin yok edilmesi, doğanın kısır ve kırılgan bir yapıya bürünmesi, insan dahil diğer canlı türlerinin yaşamlarının tehlikeye girmesi anlamına geliyor\" dedi. Kurt, \"Dünya nüfusunun katlanacağını hepimiz biliyoruz. Bunu durdurmanın ilk ve en etkin yolu, nüfus artışını kontrol altına almak olmalı. Asıl olan, sürdürülebilir kalkınma yerine, sürdürülebilir yaşam ilkesidir\" dedi. Her ülkenin ekonomik, kültürel ve biyolojik olmak üzere üç tür zenginliği olduğunu ifade eden Kurt, \"Biyolojik zenginlik açısından dünyanın en önemli bölgesinde bulunuyoruz. Ancak biz bu zenginliğimizin farkında değiliz\" diye konuştu. \"Zira canlılar için elli, yüz yıllık periyotlar çok kısadır. Canlılar ancak yüzbinlerle, milyonlarla ifade edilen süreçlerdeki değişikliklere uyum sağlayabilirler. Asırlarla ifade edilen ani değişimler, bitki ve hayvan türlerini tehdit etmekte ve canlılık, küresel bir yok oluşla karşı karşıya kalmaktadır. Türkiye'yi çölleşmenin beklediğini savunan Kurt, \"Bizim güneyimizde bir çöl kuşağı var. Küresel ısınmayla dünyadaki yaşam kuşakları yer değiştirecek ve Türkiye, güneydeki çöl kuşağının etkisine girerek tamamen çölleşecek. Önümüzdeki 50 yıl içerisinde bu durum bekleniyor\" dedi. \"Aynı şekilde bizim güneyimizdeki Irak ve Suriye çöllerinden kalkan kum fırtınalarının Gaziantep, Kahramanmaraş ve Şanlıurfa gibi güneydeki illerimizi zaman zaman etkisi altına aldığını görüyoruz. Bütün bunlar çöllerin kuzeye doğru ilerlemekte olduğunun ve bizim çölleşmeye doğru gittiğimizin bir göstergesidir. Dünyanın 4,5 milyar yaşında olduğunu belirten Kurt, dünya iklimleri üzerinde etkileri olan bir takım doğal süreçlerin bulunduğunu belirtti. Kurt, \"Örneğin, dünyanın 93 bin yılda bir kutuplardan basıklaşması, 23 bin yılda bir güneş yörüngesinden sapması ve bin yılda bir de kuraklaşması söz konusudur. Bunlar doğal süreçler iken günümüzde yaşanan küresel ısınma ve kuraklık ise bu doğal periyotlardan tamamen bağımsız ve insan kaynaklıdır\" diye konuştu. Kurt, değişik jeolojik dönemlerde, dünyada gözlenen volkanik faaliyetlerin dünya iklimleri üzerinde etkisinin bulunduğunu ancak günümüzde aşırı volkanik herhangi bir faaliyet olmamasına rağmen dünyanın ısınmaya devam ettiğini söyledi. Küresel ısınmanın nedenlerinden birisinin de tüketim alışkanlıkları olduğuna işaret eden Kurt, \"Çılgınca, fütursuzca tüketiyoruz. 'Ne kadar tüketirsen o kadar insansın ya da yaşam kaliten o kadar yüksek' diye insanlar aldatıldı. Kalkınma çabaları veya bir takım uluslararası şirketler, kar amaçlı olarak toplumları tüketime yönlendirdi. Bu gidişata dur demek için hepimiz bir takım alışkanlıklarımızdan vazgeçeceğiz. Bir takım şeylerden taviz vereceğiz\" dedi. Tüketicinin yönelişlerinin, uluslararası tröstleri çevreye dost olan ürünleri üretmeye zorlayacağını belirten Doç. Dr. Latif Kurt, \"Fosil yakıtların kullanımını düşürmek gerekiyor. Toplu taşımaya yönelmek, yürüme alışkanlığını geliştirmek ya da bisiklete binmeye insanları alıştırmak gerekiyor. Bunların sağlık açısından yararları da vurgulanmalı\" dedi. Şehirleşme, yanlış arazi kullanımı ve doğal habitatlar üzerindeki baskıların, son 20 yıl içinde 13 bitki türünü tamamen yok ettiği, baskıların devam etmesi durumunda ise önümüzdeki 10 yıl içinde bin 500'e yakın bitki türünün tehdit altına gireceği kaydedildi. Hayvan türlerinin de aynı tehlike ile karşı karşıya bulunduğu, Anadolu parsı, çizgili sırtlan ve Akdeniz fokunun yok olma tehlikesi bulunan türlerden bazıları olduğu bildirildi. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Ekoloji ve Çevre Biyolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Latif Kurt, AA muhabirine yaptığı açıklamada, doğada her canlının yaşam zincirinin bir halkası olduğunu kaydetti. Kurt, \"Türlerin ve genetik çeşitliliklerin yok edilmesi, doğanın kısır ve kırılgan bir yapıya bürünmesi, insan dahil diğer canlı türlerinin yaşamlarının tehlikeye girmesi anlamına geliyor\" dedi. Kurt, \"Dünya nüfusunun katlanacağını hepimiz biliyoruz. Bunu durdurmanın ilk ve en etkin yolu, nüfus artışını kontrol altına almak olmalı. Asıl olan, sürdürülebilir kalkınma yerine, sürdürülebilir yaşam ilkesidir\" dedi. Her ülkenin ekonomik, kültürel ve biyolojik olmak üzere üç tür zenginliği olduğunu ifade eden Kurt, \"Biyolojik zenginlik açısından dünyanın en önemli bölgesinde bulunuyoruz. Ancak biz bu zenginliğimizin farkında değiliz\" diye konuştu. \"Zira canlılar için elli, yüz yıllık periyotlar çok kısadır. Canlılar ancak yüzbinlerle, milyonlarla ifade edilen süreçlerdeki değişikliklere uyum sağlayabilirler. Asırlarla ifade edilen ani değişimler, bitki ve hayvan türlerini tehdit etmekte ve canlılık, küresel bir yok oluşla karşı karşıya kalmaktadır. Türkiye'yi çölleşmenin beklediğini savunan Kurt, \"Bizim güneyimizde bir çöl kuşağı var. Küresel ısınmayla dünyadaki yaşam kuşakları yer değiştirecek ve Türkiye, güneydeki çöl kuşağının etkisine girerek tamamen çölleşecek. Önümüzdeki 50 yıl içerisinde bu durum bekleniyor\" dedi. \"Aynı şekilde bizim güneyimizdeki Irak ve Suriye çöllerinden kalkan kum fırtınalarının Gaziantep, Kahramanmaraş ve Şanlıurfa gibi güneydeki illerimizi zaman zaman etkisi altına aldığını görüyoruz. Bütün bunlar çöllerin kuzeye doğru ilerlemekte olduğunun ve bizim çölleşmeye doğru gittiğimizin bir göstergesidir. Dünyanın 4,5 milyar yaşında olduğunu belirten Kurt, dünya iklimleri üzerinde etkileri olan bir takım doğal süreçlerin bulunduğunu belirtti. Kurt, \"Örneğin, dünyanın 93 bin yılda bir kutuplardan basıklaşması, 23 bin yılda bir güneş yörüngesinden sapması ve bin yılda bir de kuraklaşması söz konusudur. Bunlar doğal süreçler iken günümüzde yaşanan küresel ısınma ve kuraklık ise bu doğal periyotlardan tamamen bağımsız ve insan kaynaklıdır\" diye konuştu. Kurt, değişik jeolojik dönemlerde, dünyada gözlenen volkanik faaliyetlerin dünya iklimleri üzerinde etkisinin bulunduğunu ancak günümüzde aşırı volkanik herhangi bir faaliyet olmamasına rağmen dünyanın ısınmaya devam ettiğini söyledi. Küresel ısınmanın nedenlerinden birisinin de tüketim alışkanlıkları olduğuna işaret eden Kurt, \"Çılgınca, fütursuzca tüketiyoruz. 'Ne kadar tüketirsen o kadar insansın ya da yaşam kaliten o kadar yüksek' diye insanlar aldatıldı. Kalkınma çabaları veya bir takım uluslararası şirketler, kar amaçlı olarak toplumları tüketime yönlendirdi. Bu gidişata dur demek için hepimiz bir takım alışkanlıklarımızdan vazgeçeceğiz. Bir takım şeylerden taviz vereceğiz\" dedi. Tüketicinin yönelişlerinin, uluslararası tröstleri çevreye dost olan ürünleri üretmeye zorlayacağını belirten Doç. Dr. Latif Kurt, \"Fosil yakıtların kullanımını düşürmek gerekiyor. Toplu taşımaya yönelmek, yürüme alışkanlığını geliştirmek ya da bisiklete binmeye insanları alıştırmak gerekiyor. Bunların sağlık açısından yararları da vurgulanmalı\" dedi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/turkiyenin-e-bilim-dergisi-netbilim/", "text": "Türkiye'nin dört bir yanından üniversite öğrencilerinin katılımı ve \"Bilim her zaman \"NET\"'tir\" parolası ile yola çıkan NetBilim ilk sayısı ile Aralık 2006'da yayın hayatına başlamıştır. Ülkemizin hatta tüm toplumların en önemli eksikliklerinden biri olan bilimsel okuryazar birey sayısının azlığını gözönüne alırsak, atılan bu adımın bilimsel düşünebilen, yaşantısını bilimsel olarak yorumlayabilen kısacası bilimsel okuryazar bireyler yetiştirilmesinde önemli bir yeri olduğunu düşünüyoruz. Yayın sorumluluğunu Gazi Üniversitesi öğrencilerinden Gökhan ATMACA'nın üstlendiği derginin genel yayın ve görsel yönetmenliğini ise aynı üniversitede öğrenci olan Cankat AKDEMİR yürütmektedir. Yazar kadrosunu ise www.kuark.org adresinde yayın yapan Kuark Araştırma-Geliştirme bünyesinde yer alan üniversiteli öğrenciler ile çeşitli üniversite öğrencileri oluşturmaktadır. Dergi hakkında ayrıntılı bilgiyi http://netbilimkuark.byethost9.com/netbilimaralik.htm adresinden alabilir ve ücretsiz olarak bilgisayarınıza indirip, inceleyebilirsiniz. NetBilim pdf formatında hazırlanmış olup Acrobat Reader ve benzeri bir program aracılığı ile görüntülenebilir. NetBilim dergisini buraya tıklayarak bilgisayarınıza indirebilirsiniz. onlinefizik.com Netbilim tanıtım sponsorlarından biri olup Aralık 2006 sayısının içeriğine katkısı bulunmamaktadır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/turkiyenin-famelab-bilim-elcisi-belli-oldu/", "text": "FameLab Bilim Elçileri Yarışmasına Ankara'dan katılan Dr. Deniz Demiryürek, Bir Kaçış Hikayesi: Reflü konulu sunumuyla Türkiye'nin 'Famelab' bilim elçisi seçildi. Demiryürek, İngiltere'deki Cheltenham Bilim Festivali'nde Türkiye'yi temsil edecek. İSTANBUL Türkiye'yi Haziran ayında İngiltere'de yapılacak Cheltenham Bilim Festivalindeki FameLab-Bilim Elçileri Yarışmasında temsil edecek isim belli oldu. FameLab Bilim Elçileri Yarışması, ODTÜ Kültür Kongre Merkezi'nde gerçekleştirildi. ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Ural Akbulut, ODTÜ Rektör Yardımcısı Prof Dr Canan Çilingir, Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan, Radyo ODTÜ İdari Koordinatörü Oktay Demirci ve imaj danışmanı Özlem Çakır'dan oluşan jüri üyeleri, yarışmaya Ankara'dan katılan Dr. Deniz Demiryürek'i Bir Kaçış Hikayesi : Reflü konulu sunumuyla birinci seçti. Demiryürek, Haziran ayında Türkiye'nin Bilim Elçisi olarak, İngiltere'deki Cheltenham Bilim Festivali'nde yarışmaya katılacak. Tıp Doktoru, Hacettepe'de Akademisyen ve araştırma laboratuvarı var, uzmanlık dalı 'anatomi, 38 yaşında. Sunum Konusu: Meyveleri sarartma işleminde kullanılan 'Karpit' in hikayesini anlatacak. Fizik Öğretmeni, 25 yaşında, Dubai'de öğretmenlik yapıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/turkiyenin-ilk-cok-bacakli-robotu/", "text": "Böceklerin hareket kabiliyetleri ve doğayla uyumlu fiziksel yapıları çok bacaklı robot teknolojisine esin kaynağı oldu. ODTÜ'lü ve Bilkentli bilim adamları, zor arazi koşullarında böceklerdeki gibi üstün hareket yeteneğine ve hayatta kalma beceresine sahip Türkiye'nin ilk çok bacaklı robot tasarımını başlattı. Dünyadaki benzerlerinden daha geniş özelliklerle tasarlanacak \"SENSORRHEX\" isimli robot, merdivene tırmanma, seri şekilde zıplama, çok hızlı koşma, takla atma gibi hareketleri yapabilen nadir robotlardan biri olacak. Bilkent Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Uluç Saranlı, ODTÜ öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Afşar Saranlı ve Yrd. Doç. Dr. YiğitYazıcıoğlu ile Ocak ayında doğal ortamlarda yüksek hareket kabiliyetine sahip çok bacaklı robotların tasarımı için TÜBİTAK desteğiyle bir proje başlattıklarını bildirdi. Projede 4 araştırmacı ve 10 öğrenci bulunduğunu söyleyen Saranlı, 3 yıl sürecek proje için TÜBİTAK'tan 250 bin YTL kaynak aldıklarını belirtti. Saranlı, projedeki ana amacın taşlık, kayalık, ağaçlık mekanlar gibi zor arazi koşullarında yüksek hareket kabiliyetine sahip ve kendi başına varolabilecek robotların tasarlanması olduğunu kaydetti. Robota pek çok davranış kabiliyeti kazandırılacağını anlatan Saranlı, \"Bir engelle karşılaştığı zaman o engelin üzerinden nasıl atlayacağı, bir çukurla karşılaştığında onu nasıl geçeceği, merdivenlere nasıl tırmanacağı gibi konularda kendi kendine karar verme yetisine sahip bir robot tasarımı olacak\" dedi. Bu tür robotların zor arazi koşullarında insanların yükünü azaltacağını, bilgi kaynağı olarak hizmet edeceğini dile getiren Saranlı, \"Örneğin, deprem gibi bir afette yaralıların tespitinde gerekli bilgileri iletebilecek, yaralının bulunduğu noktayı tespit edip, ilgililere haber verebilecek, bir savaş anında da mayının bulunduğu arazinin haritasını çıkarabilecek özelliklerle donatılmış bir robot tasarımı olacak\" diye konuştu. \"Bacaklı robotları diğerlerinden ayıran en önemli özellik, pek çok robotun gidemeyeceği engebeli arazilere gidebilmesi. Ne tekerlekli ne paletli ne de Türkiye'de çalışılan herhangi bir robotun bacaklı robotların yapabildiklerini yapabilmesi mümkün. Doğada yüksek hareketliliğe sahip tüm sistemler bacaklıdır. Çok kıvrak şekilde hareket edebilen ve doğal ortamlarda varolabilen tüm hayvanlar bacaklı. Teknik sebeplerden dolayı tekerlekli ve paletli robotların performansları sınırlı. Fakat bacaklı robotlarda teorik olarak limit yok.Yapabilecekleri davranışların sayısı ve miktarı çok fazla. \"SENSORRHEX\" adlı robotumuz, merdiven tırmanmak, seri şekilde zıplamak, çok hızlı koşmak ve takla atmak, ters-düz dönebilme, bir çizgiyi takip edebilme gibi hareketlerin tümünü tek bir platformda gerçekleştirebilecek nadir robotlardan biri olacak. Saranlı, yapmakta oldukları robotun bacaklı robotlar arasında en hızlılarından biri olacağını belirtti. Robotun öngörülen kullanımının özellikle yardım, arama kurtarma gibi alanların yanı sıra mayın temizleme gibi bazı askeri uygulamalar olduğunu anlatan Saranlı, \"Özellikle tehlikeli bölgelerden, insan hayatının riske atılmaması gereken ancak istihbarat gerektiren durumlarda bu robotlar kullanılabilecek. Nükleer patlama ya da deprem gibi felaketlerde de bu robotları insanların gidemeyeceği doğal alanlara gönderebileceğiniz ve her türlü arama-kurtarma ve bilgi gereken durumlarda kullanabileceğiniz bir robot\" diye konuştu. Robotun 60 santimetre boyunda, 50 santimetre eninde ve 9 kilogram ağırlığında olacağını kaydeden Saranlı, pil sistemlerinin de dünyadaki örneklerinden daha da gelişmiş olacağını söyledi. \"Yuvarlak ve yaylı olacak bacaklar fiberglastan yapılacak ve yüksek esneklik kabiliyetine sahip olacak. Bu esneklik, bu robotun çok etkili çalışmasını sağlayacak temel özelliklerinden biri olacak. Robot, böcek gibi gözükmemesine rağmen davranışı biyolojik olarak böceklerin koşma davranışına çok yakın özellikler gösterecek. Yani biyoloji bilimi ile kurulan ortaklık açısından bir çok prensip gibi bu esneklik özelliği de mühendisliğe aktarabilecek bir platform olacak. Robotun bacaklarının çıkartılması ve yerine paletlerin takılmasıyla sualtında da çok kıvrak olabildiğini ifade eden Saranlı, tasarladıkları robotun sualtında karadakinden çok daha etkin özellikler göstereceğini dile getirdi. Saranlı, TÜBİTAK ve AB desteğiyle orta boyda robotların elektromekanik tasarımı ve davranışsal kontrolü üzerine yürüttükleri projelerinin, 1998-2003 yılları arasında doktora ve sonrası araştırmaları için bulunduğu ABD'nin Michigan ve Carnegie Mellon üniversitelerinin ortaklığı ile geliştirilen altı bacaklı \"RHex\" robotunu temel aldığını belirterek, \"İlk etaptaki amaçlarımızdan birisi, bu robotun Türkiye içinde yeniden tasarlanarak, tamamen kendi olanaklarımız ile daha üstün yeteneklere sahip şekilde üretilmesi ve varolan bilgi birikiminin ülkemize aktarılmasıdır. Öğrencilerimizle ABD'dekinden çok daha fazla özelliklere sahip bu robotun tasarım aşamasındayız ve bitmek üzere. Birkaç ay içinde hareket edebilecek hale gelecek. Bu proje ABD'de şu an devam etmiyor ve desteği bitti\" dedi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/turkiyenin-ilk-gezegenevi-izmirde/", "text": "Türkiye'nin ilk sabit ve digital özelliklere sahip Gezegenevi, İzmir'de hizmete açıldı. İZMİR İzmir Özel Türk Koleji Çiğli Kampüsü'nde düzenlenen törende konuşan İzmir Valisi Cahit Kıraç, tarihin her döneminde ilklere sahne olan İzmir'in yine bir ilke imza attığını söyledi. Vali Kıraç, okul yöneticilerinin bu merkezi okul dışından öğrencilere de açma kararını çok olumlu bulduğunu kaydederek, Bu hizmetten İzmir halkının yararlanması konusundaki iradenizi kutluyorum. Öğrencilerin yalnızca dinlemek yerine, görerek ve hissederek öğrenmeleri, öğrendiklerini kalıcı hale getirecektir. Bu merkez bundan sonra yapılacaklar için öncü niteliği taşıyacak dedi. İzmir İl Milli Eğitim Müdürü Kamil Aydoğan, geçen yıl bir proje için gittiği Fransa'da çeşitli etkinliklerin düzenlendiği benzer bir merkezi ziyaret ettiğini ve gördüklerinden çok etkilendiğini, Türkiye'de de son yıllarda uygulanan eğitim programının görerek ve yaşayarak öğrenmeyi ön plana çıkardığını kaydetti. Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ'ın da katıldığı törende konuklar önce Gezegenevi hakkında bilgilendirildi, ardından yaklaşık 10 dakika süren özel bir gösterim sunuldu. İTK Gezegenevi'nde yıl boyunca düzenlenecek olan seanslarla İzmirlilere gökbilimden sanata, eğitimden teknolojiye kadar birçok gösteri sunulacak. Gezegenevi, paralel işlem yapabilen özel bir bilgisayar sistemi ile yıldız ve gezegenlerin konumlarını hesaplayarak, elde edilen verileri 132 metrekare yüzey alanına sahip kubbe şeklindeki ekrana yansıtıyor. Yansıtmayı yapan özel projektör ise 360 derece görüntüler yardımıyla ziyaretçilere uzaya çıkıldığı, gezegenlerin üzerinde uçulduğu hissini veriyor. ABD'den ithal edilen Gezegenevi'nin üç yabancı ekibin iki aylık çalışması sonucu işler hale getirildiği belirtildi. Almanya'nın Münih kentinde 1923 yılında ilk kez kurulan planetaryumlardan dünyada halen 3 bin tane bulunuyor. Bunların 2 bin 500 tanesi ise ABD sınırları içinde yer alıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/turkiyenin-ilk-nano-kampi/", "text": "Türkiye'nin ilk nanoteknoloji kampı, Kocaeli'nin Gebze ilçesindeki TÜBİTAK-Türkiye Sanayi Sevk ve İdaresi Enstitüsünde başladı. Türkiye'nin ilk nanoteknoloji kampı, Kocaeli'nin Gebze ilçesindeki TÜBİTAK-Türkiye Sanayi Sevk ve İdaresi Enstitüsünde başladı. 14 Temmuz Cuma gününe kadar devam edecek kampa, Koç, Boğaziçi, İTÜ, Hacettepe, Ege, Marmara ile Karadeniz Teknik Üniversitesinin de aralarında bulunduğu 13 üniversitenin bilgisayar, moleküler biyoloji ve genetik, metalürji, inşaat, jeofizik, elektrik, çevre, kimya, makine, fizik, deri, sistem mühendisliği fakültelerinden 50 öğrenci katıldı. Nanoteknolojinin günümüz ölçeğinde bir teknolojik yarış olduğunu ve Türkiye'nin de bu yarış içinde mutlaka yer alması gerektiğini ifade eden Doğan, Bu bir dalga, ya dalganın üzerinde kalırsınız ya da altında. İçinde bulunduğumuz dönemde Türkiye dahil her ülke kendi kaynaklarıyla ilgili yatırım yapmalı dedi. Doğan, şunları kaydetti: Şirket olarak nanoteknoloji ile yakından ilgileniyoruz. Bu konuda bazı gelişmeler oldu. Ülkenin önde gelen bir şirketi olarak elden geldiğince katkı sağlamaya çalışıyoruz. Nanoteknolojiyi ekonomik boyutta değerlendirip, bu olayı bir hizmet olarak görüyoruz. AR-GE aşamasında aktif olarak yer alıp almayacağımız ise önümüzdeki süreçte belli olacak. Kampa katılan öğrenciler, kamp süresince bilimsel çalışmalar yapacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/turkiyenin-yeni-teknoloji-ussu/", "text": "Bilkent Üniversitesinde Temmuzda çalışmalarına başlayacak UNAM-Malzeme Bilimi ve Nanoteknoloji Enstitüsünde, aralarında savunma tekstil, otomotiv, inşaat, tıp ve biyoteknolojinin de bulunduğu hemen hemen her alanda hassas ürünler geliştirilecek. DPT'nin de katkıda bulunduğu enstitünün inşaatında 10 milyon YTL, laboratuvar ekipmanları içinse 15 milyon YTL olmak üzere bugüne kadar 25 milyon YTL harcandı. Merkez, 8 bin 500 metrekarelik kapalı alanda toplam 62 laboratuvardan oluşuyor. Enstitünün malzeme bilimi ve nanoteknoloji araştırmaları için özel olarak tasarlanan akıllı binası 7 kattan oluşuyor. Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi Proje Yöneticisi Bilkent Üniversitesi Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Salim Çıracı, yakın bir gelecekte bir ülkenin nanoteknolojideki seviyesinin o ülkenin gücünün bir göstergesi olacağını kaydetti. Son yıllarda nanoteknoloji konusunda hızlı gelişmeler karşısında Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığının , Bilkent Üniversitesinden sunulan bir proje aracılığıyla ulusal nitelikte bir nanoteknoloji merkezi kurulması için destek sağladığını bildiren Çıracı, 2005 yılında başlayan projenin Temmuz ayının sonunda tamamlanacağını ve Unam-Malzeme Bilimi ve Nanoteknoloji Enstitüsü'nün çalışmalarına başlayacağını açıkladı. UNAM'ın kuruluş sürecinde bilimsel çalışmaların Bilkent Üniversitesinden 25 öğretim üyesi ve 100 araştırma asistanı tarafından yürütüldüğünü anlatan Çıracı, İzleyen 4 yıl içinde fizik, kimya, moleküler biyoloji,elektrik ve elektronik, malzeme bilimi konularının birinde doktora çalışması yapmış 40-50 kadar uzmanın ve çok sayıda doktora öğrencisinin çeşitli araştırma projelerinde görev alması beklenmektedir. Enstitümüz, yürütmekte olduğu projeler kapsamında pek çok üniversite ile iş birliği yapmaktadır diye konuştu. Enstitünün inşaatında 10 milyon YTL, laboratuvar ekipmanları içinse 15 milyon YTL olmak üzere bugüne kadar 25 milyon YTL harcandığını belirten Çıracı merkezin, 8 bin 500 metrekarelik kapalı alanda toplam 62 laboratuvardan ve malzeme bilimi ve nanoteknoloji araştırmaları için özel olarak tasarlanan akıllı binasının da 7 kattan oluştuğunu anlattı. Çıracı, enstitüde son teknoloji ekipmanlar bulunacağından çoğu laboratuvarın özel olarak dizayn edildiğini ve laboratuvarlarda, merkezi sıvı azot, basınçlı hava, soğuk su ve gaz hatlarının yanında ses izalasyonu, hassas sıcaklık kontrolü ve özel güvenliğin bulunduğunu bildirdi. Nanoteknolojinin öncelikle malzeme ve biyoteknoloji alanlarında gelişeceği, ancak 10-15 yıl sonra elektronikte spintronikte, özellikle de moleküler elektronikte ağırlığını hissettireceğinin beklendiğini ifade eden Çıracı, nanomalzemelerin olağanüstü özelliklerinin hemen hemen her alanda devrim yaratacağını vurguladı. Enstitünün açılmasının ardından üniversitelere Türkiye'nin teknoloji sorunları konusunda ortak çalışmalar yapma çağrısında bulunacaklarını anlatan Çıracı, böylece temel bilim desteğiyle elde edilecek prototiplerin katma değeri yüksek teknoloji ürünlerine dönüşeceğini dile getirdi. Merkezin açılmasıyla özellikle nanoteknolojide çalışacak Türk akademisyenlerin yurt dışına gitmesine de gerek kalmayacağını söyleyen Çıracı, giden araştırmacıların da belli sürelerle Türkiye'ye geldiklerinde araştırmalarını ve tecrübelerini Merkez aracılığıyla paylaşabileceklerine dikkati çekti. Bilkent Üniversitesinde bir süre önce disiplinlerarası çalışmayı geliştirmek amacıyla merkezdeki araştırmalara paralel olarak Malzeme Bilimi ve Nanoteknoloji yüksek lisans ve doktora programı açtıklarını hatırlatan Çıracı, hedeflerinin Türkiye'nin nanoteknoloji araştırmalarında ihtiyacı olacak beyin gücünü yetiştirmek olduğunu belirtti. Teknoloji devriminde yer almak ve gelişen pazardan pay kapmak için ülkelerin birbirleri ile yarıştığını anlatan Çıracı, Nanoteknoloji yarışında var olmak için ulusal iş birliği şart dedi. Merkeze 3-4 yıl içinde binanın yapımı hariç 130 milyon YTL harcanacağını kaydeden Çıracı, Eğer bu çalışmalar bu hızla devam ederse bu laboratuvarlar küçük gelecek. 6 yıl sonra, aslında bu bina da yetmeyecek. Bu laboratuvarlar yılda en az 100 milyon dolarlık araştırma yapacak diye konuştu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/turkiyeyi-gelecege-tasiyacak-gencler/", "text": "Onlar Ulusal Fizik Öğrencileri Kongresi. Çalışmalarını uyum içinde, fedakarlık yaparak, özveri ve kararlılıkla sürdürüyor ve mayıs ayında Türkiye'de önemli bir öğrenci kongresine imza atmayı planlıyorlar. Teması Evden Evrene Fizik olan bu buluşma, lisans düzeyindeki öğrencilerin bir araya gelip fiziği tartıştıkları ve fiziğin önemli olduğu kadar zevkli bir bilim de olduğunu anlatmaya çalışacakları bir organizasyon olacak. Burada amaç; ilgi alanı ne olursa olsun, lise ve üstü seviyedeki her öğrencinin bir fizik tecrübesi yaşaması. Merak etmeyen, sorgulamayan bir milletiz. Bu bizim suçumuz değil ama. Ortaokul yıllarından itibaren bilimi İngilizce ve ezbercilik şeklinde öğreniyor ve hiçbir şey bilmeden mezun oluyoruz. Bir Amerikalının, bir Almanın bizden daha iyi bildiğine inanıyor, onların şartları iyi diyerek kendimizi avutmaya çalışıyoruz. Gide gide kendi kabuğumuza çekilirken, dünyadaki gelişmeleri sadece dışardan takip ediyor, gıpta ediyoruz. Bu bastırılmışlığımızdan silkinmenin en iyi yolu gençlere destek olmak, onların hedeflerini beraber görebilmek. İşte UFOK bunun için desteklenmeli diye düşünüyorum. Bu projede benim en ilgimi çeken nokta sırf öğrencilerle sınırlı kalmayan, aynı zamanda lise gençleri ve bilimle ilgisi olmayan fertlere kadar uzanan bir yelpazede düşünülüyor olması. Lise öğrencileri üniversitedeki büyükleriyle limona iki kablo bağlayarak zil yapması gibi basit deneylerle yepyeni tecrübeler yaşaması, belki de bu ufacık tecrübe ile 20-30 sene sonra dünyaca tanınmış büyük Türk bilim adamlarını yetiştiren bir ülke için ilk adımları atmak. Doğadaki her şey olabildiğine basit gelişir. Bunu da halkımıza anlatmanın akla gelen en mantıklı yolu, günlük yaşamlarında kullandıkları objelerle onlara bir tecrübe yaşatmaktır. Bu gösterilerde amatör ruh ama profesyonel kontrol ile, halkımızla bilim arasında ortak bir dil bulmak için ilk adım olabilir. Çocuk eğitimi sırf okul değil aynı zamanda ailedir. Aile fertlerinin de katılımıyla oluşturulacak bu organizasyon İzmir'den tüm Türkiye'ye önemli mesajlar verecektir. Aslında bu serüvenin başlangıcının 2005'te Einstein'ın onurlandırılmasına yönelik Fizik yılı olup, yıl boyunca tüm dünyada düzenlenen etkinlikler arasında, Türkiye'de de Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nin ev sahipliğinde Ulusal Fizik Öğrencileri Kongresi olmuştur. Her yıl bir üniversitedeki fizik topluluğunun bu görevi devralmasıyla geleneksel hale gelmesi amaçlanan kongre, Türkiye'de fizik öğrencilerinin buluşma noktası haline gelmesidir. Ve bu sene analizci gözler olarak evrendeki ritim ve düzeni konuşmak üzere ikinci kez toplanıyorlar. Ayrıca Birinci UFOK'ta ortaya çıkan ve 20'den fazla üniversitenin destek verdiği Türkiye Fizik Öğrencileri Topluluğu platformu oluşturma çabaları da sürmekte. Türkiye'de tüm üniversitelerin fizik bölümlerinde kurulan fizik toplulukları ve fiziğe ilgi duyan ve fizik toplulukları olmayan üniversiteli öğrencilerin de bireysel çabaları ile TFT ve UFOK platformları desteklenmektedir. Bu bağlamda Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü, Fizik Topluluğu ve İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Fizik Topluluğu tarafından İzmir'de düzenlenecek olan 2. UFOK'un çalışmaları sürmektedir. 8-10 mayıs 2006 tarihleri arasında gerçekleşecek ve Türkiye'deki tüm üniversitelerden 800'e yakın öğrencinin katılımının beklendiği kongrede; 7 mayıs günü açılış kokteyli, kongre süresince 70 sözlü sunum, üç çağrılı konuşmacı sunumu, 30 poster sunumu, üç çalıştay ve çağrılı konuşmacıların önderliğinde son gün bir panel düzenlenecektir. İstedikleri gibi gerçekten 'Evden Evrene Fizik' teması ile üç günün sonunda, onları dinleyen, yaptıklarına tanık olan insanlar için, belki de bir sonraki sabah uyandıklarında, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bilgisizlik iyi ile kötüyü ayıramamayı getirdiği için aklı kullanarak bilmeye yönelen, 'iyi' olduğunun bilincinde olan her bireyle bilinçli bir Türk toplumu yaratmak için bir adım atıyorlar... Hayatı ezberlediklerine göre değil, bildiklerine göre yönlendiren bir kitle hedefliyorlar... Öğrencilere, okuldan, internetten, dershanelerden, doğru yanlış ezbere aldıkları bilgiyi sorgulayabilecekleri bir fırsat sunuyorlar. Ne kadar güzel! Türkiye'deki geleceğin önemli bilim adamları gözüyle baktığım bütün fizik bölümü öğrencileri, bu sorumlulukla, Ege'nin incisi İzmir'de toplanacaklar. Yolu İzmir'den geçen herkesin mutlaka katılması gereken bir kongre olduğunu hatırlatarak, gençliğimizin neler yapabileceği, geleceğin bilim adamlarının hangi amaçlarla, hangi düzeydeki platformlarda toplanabildiklerini görebilmemizin ancak onlarla kaynaşarak, bilgi ve deneyimlerimizi paylaşarak olacağını belirtmek isterim. Ben de bu hevesli gençlerin yanında amatör ruhlarını körükleyerek, amaçlarına bir adım daha yaklaşmalarını sağlamak için Japon Uzay Havacılık Dairesi uzay-fizik bölümü olarak tam destek vermeyi ve mayıs ayındaki bu toplantıda çağrılı konuşmacı ve panelist davetlerini kabul ederek İzmir gezisini programıma aldım. Gelenekselleşmesi konusunda destek verdiğim bu kongredeki tüm katılımcılara başarılar diliyor ve kendileriyle bir araya gelmeyi dört gözle bekliyorum."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/turksat-3a-24-mayista-uzaya-gonderilecek/", "text": "Üretiminde 22 Türk mühendisin de görev aldığı ve tasarım, entegrasyon ve test aşamaları kısa bir süre önce tamamlanan Türksat 3A uydusu, 24 Mayıs Cumartesi günü TSİ 00.57'de uzaya gönderilecek. ANKARA Türksat'tan yapılan açıklamada, Türkiye'nin uydu iletişim ihtiyaçlarını karşılamak üzere tasarlanan Türksat 3A uydusu, yalnızca televizyon yayınları için değil aynı zamanda coğrafi koşullar nedeniyle iletişim alt yapısı bulunmayan bölgelere de haberleşme hizmetinin verilmesini sağlayacak. Kapsama alanı Avrupa'nın tamamı ve Asya'nın büyük bir bölümü olan uydu, mevcut iletişim kapasitesini yüzde 50 oranında artıracak. Yüksek geniş bant kapasitesi, üstün yüklenici gücü, farklı noktalar arasında anahtarlanabilme özelliği ile 42 derece doğu lokasyonunda hizmet verecek Türksat 3A, aynı zamanda yıldızlara bakarak konumunu belirleyebilecek. Yeni uydu, Türksat 1C uydusunun yükünü tamamen alacağı gibi Türksat 2A'nın yükünü de önemli oranda hafifletecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/turksat-uzay-haftasini-kutlayacak/", "text": "Dünyada her yıl 50'den fazla ülkede kutlanan Dünya Uzay Haftası, bu yıl Türkiye'de de TÜRKSAT'ın koordinatörlüğünde organize edilecek. TÜRKSAT, Dünya Uzay Haftası süresince Türkiye'de yapılacak etkinliklere de destek vermeyi planlıyor. Birleşmiş Milletler tarafından finanse edilen ve uluslararası bir etkinlik olan Dünya Uzay Haftası her yıl 4-10 Ekim günleri arasında kutlanıyor. TÜRKSAT, tüm dünyadan uzaya ilgisi olan insanların gönüllü olarak katıldığı, milyonlarca insanı uzay teması altında birleştiren Dünya Uzay Haftası etkinlikleri ile kamu kurumlarını, sanayi kuruluşlarını, sivil toplum örgütlerini, eğitimcileri ve bireyleri uzay çatısı altında bir araya getirmeyi ve Türkiye'de uzay bilincinin geliştirilmesini desteklemeyi hedefliyor. TÜRKSAT, Dünya Uzay Haftası süresince organize edeceği faaliyetlere ek olarak, Türkiye'de yapılacak etkinliklere de destek vermeyi planlıyor. Konuyla ilgili çalışmaların hızla ilerlediği, önümüzdeki günlerde Dünya Uzay Haftası 2007 Türkiye takviminin kamuoyuna sunulacağı belirtildi. TÜRKSAT tarafından hazırlanmakta olan Dünya Uzay Haftası Türkiye internet sitesinin çok yakın bir zamanda açılacağı ve yine bu sitenin Türkiye'de uzayla ilgili çalışmalara yönelik bilimsel ve toplumsal bir merkez olacağı ifade edildi. Kişilere interaktif bir ortam sağlaması amaçlanan sitenin, uzaya ilgi duyan her yaştan insanı bir araya getirmesi hedefleniyor. Dünya Uzay Haftası'nın hedefleri arasında; insanlığı uzayın faydaları hakkında bilgilendirmek, uzayın sürdürülebilir ekonomik kalkınmada kullanımını teşvik etmek, uzay programlarına toplum desteğini göstermek, çocukları, yeni şeyler öğrenme ve kendi geleceklerini şekillendirmeleri için heyecanlandırmak, uzay çalışmaları içinde yer alan enstitüleri canlandırmak, uzayın keşfi ve uzay eğitimi alanlarında uluslararası işbirliklerini canlandırmak, Türkiye'deki uzay teknolojileri kabiliyetlerini artırmak için üniversite sınai işbirliğini artırmak, pekiştirmek yer alıyor. 1999 yılında Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilen Dünya Uzay Haftası insanlığın uzaya açılmasında dönem noktaları olan iki önemli olaya işaret ediyor: 4 Ekim 1957 tarihinde dünyanın ilk yapay uydusu SPUTNIK I'in uzaya fırlatılması ve böylece uzay keşfinin yolunun açılması ve 10 Ekim 1967 tarihinde kısa adı ile Uzay Antlaşması olarak bilinen Ay ve Gök Cisimleri Dahil Uzayın Keşfi ve Kullanımı için Devletlerin Faaliyetlerini Düzenleyen İlkeler Antlaşmasının yürürlüğe girmesi. Dünya Uzay Haftası ile ilgili ayrıntılı bilgi www.turksat.com.tr adresinde yer alıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uc-boyutlu-tv-icin-8-ay-kaldi/", "text": "http://www.3dtv-research.org/ sitesinde yayımlanan Erdem Yücel'in hazırladığı 3DTV grafiği. Türk araştırmacıların önderliğinde Avrupa Birliği 6. Çerçeve Programı kapsamında yürütülen 3DTV (3 boyutlu TV) projesini yürüten ekip, görüntülerin elde edilmesinde önemli aşamalar kaydetti. \"Hayalet\" gibi görüntüler verecek 3 boyutlu TV çalışmalarını sürdüren dev kadrolu ekip, 3 yılda elde ettiği birikimle dünya çapında 275 yayına ulaşırken, optoelektronik teknolojisindeki gelişmelerle birlikte bu TV'lerin 8-9 yıl sonra ticarileşmesi bekleniyor. Proje Koordinatörü Bilkent Üniversitesi Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof.Dr. Levent Onural, 3 yıl önce başlatılan ve AB 6'ncı Çerçeve Programı dahilinde yürütülen 3 boyutlu TV projesinin 8 ay içerisinde tamamlanacağını bildirdi. Projeye, 7 ülkedeki 19 kuruluştan 180 araştırmacının katıldığını belirten Onural, araştırmacıların tamamının dünyada iyi tanınan bilim adamlarından oluştuğunu kaydetti. Üç boyutlu TV projesinde senaryodan çekime, kameralardan ekran boyutuna uzanan bir dizi çalışmanın yürütüldüğünü anlatan Onural, aslında 3 boyutlu çekimlerin halihazırdaki 2 boyutlu çekimler kadar eski olduğunu söyledi. 1900'lerin başlarından beri özel gözlüklerle izlenebilen stereoskopik yöntemlerle 3 boyutlu filmlerin çekildiğini, hatta 1950'li yıllarda bu tür filmlerin çok popüler olduğunu ifade eden Onural, o dönemde yapılan 3 boyutlu çekimlerin, teknik sorunlar nedeniyle seyircilerde deniz tutmasına benzer bir his yarattığını belirtti. Onural, geliştirilen yeni sayısal teknolojiler ile bu tür hataların büyük ölçüde ortadan kaldırıldığını söyledi. Holografik teknoloji ile bir ortamdaki ışığı tüm özellikleri ile kaydedip elektronik ve optik yöntemlerle tekrar oluşturarak \"hayalet\" gibi görüntülerin elde edilebileceğini anlatan Onural, teknolojideki tüm gelişmelere rağmen, ışıkla bu tür sonuçlar çıkarmanın oldukça zor olduğunu dile getirdi. Hareketli 3 boyutlu görüntülerin elde edilmesine yönelik holografik TV çalışmalarının hızla sürdüğünü ifade eden Onural, \"Benim laboratuvarımda da holografik TV çalışmalarını sürdürmekteyiz ve bu konuda dünya lideri konumundayız. Şimdiki TV'lerde de iki boyutlu görüntülerin bulunduğunu, holografik tekniklerle ise görüntüleri ekrandan dışarı çıkaracaklarını belirten Onural, \"Yani elinizi uzatıp tutmak istediğinizde tutabileceğiniz hissini veren gerçeklerinden ayırt edilemeyecek görüntüler olacak. 3 boyutlu TV teknolojisinin yalnızca görüntülerin üç boyutlu gösterimi ile ilgili olmadığını, aynı anda TV ile ilgili tüm süreçleri de değiştirecek sistemler getireceğini söyleyen Onural, senaryodan, çekime, kameralardan görüntü düzenlemesine kadar pek çok süreçte kökten değişimlerin yaşanacağını kaydetti. \"Geçen 3 yılda, 180 araştırmacının ortaklaşa hazırladıkları 275 yayın, uluslararası dergi ve konferanslarda yayınladı. Bu makalelerin pek çoğu projede elde edilen yeni sonuçları anlatıyor. boyutlu TV konusundaki standartların geliştirilmesinde dünyada lider konumunda. Onural, değişik fuar ve sergilerde bu teknolojiye dayalı 3 boyutlu TV demoları yaptıklarını belirterek, \"Çok açılı video kodlaması alanında da somut başarılar elde ettik. Birbirinden birkaç derece farklı 8-9 açıdan alınmış video görüntülerini aynı anda çeken, sonra da bunları geniş bant internetten geçebilecek şekilde şifreleyerek alıcıya iletebilen sistemler konusunda da somut başarılara ulaştık\" diye konuştu. Onural, kaliteli 3 boyutlu TV'nin evlerde kullanılabilir hale gelmesi için henüz erken olduğunu belirterek, bu süreçte de optiği işleyen elektronik teknolojisinin ilerleme kaydetmesinin gerektiğini anlattı. Optoelektronik teknolojisinde yapılması gerekenleri çok iyi analiz edebildiklerini söyleyen Onural, bu konuda hızlı sonuç alabilmek için nanoteknoloji biliminden de yardım alabileceklerini ifade etti. AB 6. Çerçeve Programlarından 6,15 milyon avro ile desteklenen 3 boyutlu TV projesinin pek çok yeni araştırmacıya da ilham kaynağı olduğunu, pek çok üst düzey yetkiliden de takdir topladıklarını anlatan Onural, bu projenin başarısı sonucunda AB 7. Çerçeve Programında 3 boyutlu teknolojilerle ilgili yeni pek çok projenin başlatılmasına karar verildiğini kaydetti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ucaklar-nasil-bu-kadar-kolay-ve-cabuk-havalaniyor/", "text": "Yoğun kentiçi trafik nedeniyle kalkmak üzere olan uçağınıza soluk soluğa yetişip koltuğunuza kendinizi bırakıyorsunuz. Uçak kapıdan ayrılıyor, motorlar hızlanıyor ve siz rahat bir soluk alıp pencereden dışarısını izliyorsunuz. Birden sizi troposfere çıkartan mekanizmanın nasıl çalıştığını merak ediyorsunuz. Bunun yanıtı bugün tüm ticari uçaklar için \"türbofan motorları\"dır. Bu motorlar on yıl süren bir çalışmanın nihai ürünüdür. İlk önce türbojet'ler geliştirildi. Bu motorlar artık kullanılmıyor. Daha sonra sahneye türboprop'lar çıktı. Bunlar bugün küçük uçaklarda hala kullanılıyor. Türbofan'ların üstünlüğü, motor yuvası içinde pervanenin yerini bir fan'ın alması ve gelen havanın büyük oranda motorun merkezinden bypass etmesidir. Böylece içeri giren hava, fanın şeklinden dolayı sıkışarak itme sağlar. Bir jet motoru ünlü fizik yasalarından yararlanarak çalışır. Newton'ın Üçüncü Hareket Yasası'na göre her kuvvet için buna eşit, ters yönde bir tepki vardır- uçağın arkasından çıkan hava, uçağın hızından daha fazla olduğu için uçak ileri doğru itilir. Fan'lar hava akımının enerjisini artırdığı için hız da artar. En son yüksek-bypass, türbofan denilen motorlarda, içinden geçen her 1 kg hava için 6 8 kg hava, motorun çekirdeğinin çevresinden geçer. Bu bypass oranı ne kadar yüksek ise motor o kadar randımanlı ve sessizdir. Bu oranı yükseltmek için bazı iyileştirmeler gerekebilir. \"Motor randımanı, emisyon ve ses karışımını en ideal düzeye getirmek için bazı kritik noktalar vardır\" diye konuşan Ohio'daki GE Havacılık'tan ileri teknoloji müdürü Dale Carlson, \"Bugün bu kritik noktaların sayısının artırılması için çalışmalar yapılıyor\" diyor. Bugün maliyet artışları karşısında zor günler yaşayan havayolu şirketleri, büyük bir hızla artan yakıt fiyatları karşısında çözüm üretmeye çabalıyor. Pratt & Whitney Havacılık şirketinin ileri teknoloji departmanı sorumlusu Gary Roberge, \"Motorun yakıt randımanını yüzde 5 oranında bile artırsak, çok büyük bir başarı elde etmiş oluruz\" diye konuşuyor. Şu anda mühendisler, ağırlığı azaltmak için termoplastik motor yataklarını ve alüminyum motor parçalarını deniyor. Ayrıca daha etkili bir yanmada ortaya çıkan yüksek sıcaklıklara dayanması için nikel alaşımlar ve seramik matriks kompozitler de test ediliyor. Köklü değişiklikler yaratacak motor tasarımları üzerinde de çalışmalar yapılmakla birlikte, Roberge, türbofanların gelecek 10-20 yıl daha egemenliğini sürdüreceğine inanıyor. TÜRBOFAN, dönen bir fan ile havayı içeri çeker. Hava iki akıma ayrılır. Fan, \"bypass hava\"sının basıncını çevre basıncının 2 katına çıkartır, hızlandırır ve arkadan bir itme yaratır. \"Çekirdek hava\" dönen kompresör kanatlarının arasından geçer. Bu sırada basınç 30-40 katına ve sıcaklık yaklaşık 537 dereceye yükselir. Hava, yanma odasına girer ve burada yakıt ile karışarak ateşlemeyi sağlar. Aşırı olarak ısınan çıkış, türbinlere çarpar ve döndürür. Hala basınç altındaki egzos, giderek daralan bir çıkıştan dışarı çıkar. Bu arada daha da hızlandığı için ilave itiş sağlar. Yüksek-basınç türbini, yüksek-basınç kompresörlerini döndürür; düşük-basınç türbinleri düşük-basınç kompresörlerini ve ön fanı döndürür. PERVANE VE JET MOTORLARI havayı geriye iterek itme sağlar. İkisinde de kanatların üzeri eğimli olduğu için, üstten geçen havanın daha uzun yol kat etmesi gerekir ve böylece kanadın düz olan altından geçen havadan daha hızlıdır. Bernoulli yasasına göre alttaki daha yavaş hava, üstteki daha hızlı havaya göre kanada daha fazla kuvvet uygular. Bu şekilde uçağı kaldırır. TÜRBOPROP'ta fan yerine pervane vardır. Kompresörler gelen havanın basıncını yükseltir ve yanma odasında yakıtı ve havayı ateşler; karışımı türbinlere yollayınca pervane dönmeye başlar. Egzostan çıkan hava akışından çok, itme kuvvetinin büyük bir kısmını pervane üretir. RAMJET'te birkaç tane hareketli parça vardır. Bunlar savaş uçaklarının ve roketlerin Mach 2 ve Mach 4 hızında yol almalarını sağlar. Ayrı bir jet motoru veya roket, uçağı ses hızının üzerinde hızlandırması gerekir. Bu motor veya roket hava girişinin içindeki süpersonik havayı zorlayarak ramjeti çalıştırır. Giriş daha sonra havayı yavaşlatır. Yanma odası subsonik havayı ve yakıtı ateşler ve genişleyen gaz itme sağlar. Girişteki kanatlar hava akışını değiştirmek amacıyla hareket ederek istenilen itişi sağlar. Bypass havasının oranını, motor çekirdeğinden geçen havaya göre yükseltmek, motorun randımanını artırır ve akustik gürültüyü azaltır. Fakat daha fazla bypass hava, daha büyük fan ve geri türbin gerektirir. Pratt&Whitney şu anda dişli türbofan üzerinde çalışıyor. Dişli türbofan motorunda, fanın tam arkasına bir dişli kutusu yerleştirilmiştir. Bu dişliler yüksek bypass oranına izin verirken, fanların daha sessiz ve yavaş çalışmasına olanak tanır. Bir süpersonik yanmalı ramjet veya scramjet, bir ramjet gibi çalışır, yalnızca gelen hava ses hızının altına düşmez. Ramjetin Mac 5'ten sonra randımanı düşer, ancak scramjetler ilke olarak daha hızlı yol alırlar. NASA'nın X-43 adı verilen prototip uçağı 2004 yılının kasım ayında Mach 10 hızına ulaştı. Ancak bütçe kısıtlamaları nedeniyle çalışma yavaşlamış bulunuyor. Rusya da prototip scramjetler uçuruyor. Türbofanlar ve türboproplar, türboşaft denilen motor sınıfına dahildir. Değişik varyasyonları askeri helikopterleri, M1 tanklarını ve yüksek-güçlü tekne pervanelerini çalıştırır. Endüstriyel gaz türbinleri, türbofan jet motorlarına benzer, fakat bypass havaları yoktur. Yüksek basınçlı egzos gazı arka uca ilave edilmiş bir türbini döndürür. Bu da bir elektrik jeneratöründeki şaftı döndürür."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ufo-denen-aslinda-doga-olaylari-ii/", "text": "İngiltere Savunma Bakanlığı tarafından büyük bir gizlilikle yazılan UFO Raporu, uzaylılara ait herhangi bir somut kanıt olup olmadığını sorguluyor. 'Unidentified Aerial Phenomena in the UK' adlı raporun yazarının kimliği açıklanmadı. Rapor, kamuya yönelik hazırlanmamış olmasına karşın, 6 yıl gizli tutulduktan sonra, İngiltere'deki Bilgi Edinme Hakkı Yasası uyarınca açıklandı. Rapor, gökyüzünde bizleri izleyen uzaylılar var mı sorusuna, olumsuz yanıt veriyor. Rapor özetle, Uzaylıların varlığına, onların kötü niyetli etkinliklerine dair bir kanıt bulunmamaktadır diyor ve ekliyor Gökyüzünde süzülen ve uçaklara zarar verecek cinsten nesnelerin varlığına dair kanıt bulunmamıştır. Raporun bu soruya yanıtı şöyle: Meteorlar ve diğer göktaşları atmosfere girdiğinde sürtünmeyle kıvılcım çıkararak ışık saçar; meteorlar UFO görüntüsünün nedeni olabilir. Yeryüzünden bakıldığında UFO gibi gözüküp, gerçekte bunların meteor düşmesi olduğunu savunan rapor, atmosferin iyonosfer katmanındaki elektrik ve manyetik bulutları kanıt gösteriyor. Havadaki elektrik yüklenmesinin de etkisiyle plazma bulutları ışık saçıyor. Rapor, uzaylılarla yakın temasa geçtiğini söyleyen insanların anlatılarını, beyinlerindeki zaman loblarında anlık bir şaşma olduğunu ve yaşanan deneyimleri yanlış ve bulanık hatırlamaları ile açıklıyor. Raporda, UFO yanılsamasının başka fiziksel nedenleri de sıralanıyor; örneğin, farklı ve parlak ışıklara sahip uçaklar ve balonlar gibi. Raporun tüm bilimselliğine karşın birçok kişiyi ikna etmekte zorlanacağı kesin. Farklı kültürlerden insanlar UFO'ları gördüklerini ve uzaylılarla yakın temasa geçtiklerine inanıyor. Birçok insan, hükümetlerin güvenlik gerekçeleriyle UFO'ların varlığını örtbas ettiğini, çünkü bunu kabul etmenin hükümetleri zayıf göstereceğini vurguluyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ufo-denen-aslinda-doga-olaylari/", "text": "İngiltere Savunma Bakanlığı tarafından büyük bir gizlilikle yazılan UFO Raporu, uzaylılara ait herhangi bir somut kanıt olup olmadığını sorguluyor. 'Unidentified Aerial Phenomena in the UK' adlı raporun yazarının kimliği açıklanmadı. Rapor, kamuya yönelik hazırlanmamış olmasına karşın, 6 yıl gizli tutulduktan sonra, İngiltere'deki Bilgi Edinme Hakkı Yasası uyarınca açıklandı. Rapor, gökyüzünde bizleri izleyen uzaylılar var mı sorusuna, olumsuz yanıt veriyor. Rapor özetle, Uzaylıların varlığına, onların kötü niyetli etkinliklerine dair bir kanıt bulunmamaktadır diyor ve ekliyor Gökyüzünde süzülen ve uçaklara zarar verecek cinsten nesnelerin varlığına dair kanıt bulunmamıştır. Raporun bu soruya yanıtı şöyle: Meteorlar ve diğer göktaşları atmosfere girdiğinde sürtünmeyle kıvılcım çıkararak ışık saçar; meteorlar UFO görüntüsünün nedeni olabilir. Yeryüzünden bakıldığında UFO gibi gözüküp, gerçekte bunların meteor düşmesi olduğunu savunan rapor, atmosferin iyonosfer katmanındaki elektrik ve manyetik bulutları kanıt gösteriyor. Havadaki elektrik yüklenmesinin de etkisiyle plazma bulutları ışık saçıyor. Rapor, uzaylılarla yakın temasa geçtiğini söyleyen insanların anlatılarını, beyinlerindeki zaman loblarında anlık bir şaşma olduğunu ve yaşanan deneyimleri yanlış ve bulanık hatırlamaları ile açıklıyor. Raporda, UFO yanılsamasının başka fiziksel nedenleri de sıralanıyor; örneğin, farklı ve parlak ışıklara sahip uçaklar ve balonlar gibi. Raporun tüm bilimselliğine karşın birçok kişiyi ikna etmekte zorlanacağı kesin. Farklı kültürlerden insanlar UFO'ları gördüklerini ve uzaylılarla yakın temasa geçtiklerine inanıyor. Birçok insan, hükümetlerin güvenlik gerekçeleriyle UFO'ların varlığını örtbas ettiğini, çünkü bunu kabul etmenin hükümetleri zayıf göstereceğini vurguluyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ufok-evden-evrene-fizik/", "text": "2.ULUSAL FİZİK ÖĞRENCİLERİ KONGRESİ ( UF2K )\"EVDEN EVRENE FİZİK\" teması ile Ege Üniversitesi ev sahipliğinde İzmir'de toplanacak. Katılımlar sözlü sunum, poster sunumu şeklinde olabileceği gibi dinleyici olarak da olabilir. Kongrede bir de basit fizik deneyleri üzerine bir çalıştay olacaktır. Bu çalıştayda çeşitli fizik deneyleri yapılacak ve böylece kongrenin teması olan Evden Evrene Fizik kapsamında geniş bir kitleye, basit bir dil ile, çevremizde gördüğümüz olaylardan, insanı oluşturan en küçük parçacıklara kadar; astrolojiden astronomiye, sismolojiden psikolojiye bilinen yanlış ve doğruları,ve daha birçok merak edilebilecek ve lise öğrencisinden sokaktaki insana, 7'den 77'ye herkesin günlük yaşamdaki bakış açısını değiştirebilecek temel konuları anlatılacaktır. UFOK Ulusal Fizik Ögrencileri Kongresi- kelimelerinin baş harfleridir. 2005 yılının dünyada fizik yılı olarak kabul edilmesi nedeni ile dünya çapında yapılan etkinliklere paralel olarak Türkiye'de de ilk olarak ODTÜ Fizik Bölümü ve ODTÜ Fizik Topluluğu'nca I. Ulusal Fizik Öğrencileri Kongresi düzenlenmiştir. Bu kongrenin amacı, fizik öğrencilerinin bir araya gelip birlikte çalışmalarını ve araştırmalar yapmalarını, fikir alışverişinde bulunabilmelerini sağlamak, Türkiye'de bilimsel yaşamın gelişmesine düşünsel katkıda bulunabilecekleri; öğrencilerin mümkün olan en yüksek oranda katılım ve temsiliyetinin sağlandığı demokratik bir tartışma ve paylaşma platformu oluşturmak, yani tüm Türkiye'deki fizik öğrencilerinin arasındaki iletişim ağını kurmaktır. Fizik öğrencileri, bu sayede, fiziği bir yaşam biçimi ve bakış açısı olarak tartışabilecek, bilimi ve bilimsel düşünceyi yaşayabilecek ve hayatına uygulayabilecektir. Diğer yandan da geleceğin bilim insanları birbirlerini şimdiden tanıyacak, aralarında bilgi alışverişini gerçekleştirebileceklerdir. Bu bağlamda 1. Ulusal Fizik Öğrencileri Kongresi (1. UFOK) amacına ulaşmış ve şu sıralar Ege Üniversitesi Fizik Bölümü ve Fizik Topluluğu ile İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Fizik Topluluğu tarafından izmir'de düzenlenecek olan 2. UFOK'un çalışmaları sürmektedir. Ayrıca 1. UFOK 'ta ortaya çıkan ve yaklaşık 20 den fazla üniversitenin destek verdiği Türkiye Fizik Öğrencileri Topluluğu platformu oluşturma çabaları da sürmektedir. Türkiye'de tüm üniversitelerin fizik bölümlerinde kurulan fizik toplulukları desteklerini vermektedirler ayrıca fiziğe ilgi duyan ve fizik toplulukları olmayan üniversiteli arkadaşlarımızın da bireysel çabaları ile tft ve ufok platformaları için destek vermektedirler."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ultrases/", "text": "Ses bilgisi: Ses bir mekanik dalgadır. Ses verebilen herhangi bir sisteme ses kaynağı, ses kaynaklarının ses vermekteyken yaptıkları hareketlere ses titreşimleri, bu hareketlerde bir tam titreşim süresine ses titreşimin periyodu ve saniyedeki devir sayısına sesin frekansı denir. Ses bir titreşim hareketinden meydana gelir. Bunun tersi ise her zaman doğru değildir. Yani her titreşim hareketi muhakkak bir ses meydana getirmez. İnfrases : Frekansı 0 ile 20Hz arasındadır. Duyulabilir ses : Frekansı 20Hz ile 20000Hz (20kHz) arasındadır. Ultrases : Frekansı 20000Hz ile 1GHz (10^9Hz) arasındadır. Ses dalgalarının hızı ortamın sıkışabilirliği ve yoğunluğuna bağlıdır. Az sıkışabilir madde sesi daha hızlı iletir. Buna göre ses en hızlı katılarda en yavaş gazlar içerisinde iletilir. Havadaki ses hızı ortalama olarak 331m/s' dir. Ultrases üretiminde bir teli, bir zarı titreştirmek gibi işitilebilir ses üretim yöntemlerine benzer birçok mekanik yöntem olmasına rağmen ultrases üretiminde piezoelektrik olaylardan yararlanılır. Piezoelektrik olay basitçe, üzerine mekanik bir basınç uygulanan bazı kristal ve seramik malzemelerde bir elektriksel gerilimin oluşması anlamına gelir. Malzeme genişleyip daralarak titreşir ve ses oluşturur. Piezoelektrik olay çift yönlüdür; Ters piezoelektrik olayla ultrases elde edilir, sistem verici olarak kullanılır. Normal piezoelektrik olayla ultrases algılanır, sistem alıcı olarak kullanılır. Elektrik enerjisini mekanik enerjiye, mekanik enerjiyi elektrik enerjisine çeviren aletlere Transduser denir. Farklı akustik dirence sahip iki ortamın oluşturduğu arakesite varan bir ultrasonik dalga kısmen ikinci ortama geçer. Ultrasonik muayene ile malzeme içinde farklı akustik dirençli bir hatanın saptanmasında, ses dalgasının yansıyan veya geçen kısmının ölçülmesi esasına dayanan iki farklı test yöntemi kullanılır. 1) Puls-Eko yöntemi: Bu yöntemde hatanın belirlenmesi, ultrasonik dalganın yansıyan kısmının kullanılmasıyla gerçekleştirilir. Burada bir Transduser hem alıcı hem de verici olarak görev yapar. Çok kısa elektrik pulslarının transdusere uygulanmasıyla üretilen ultrasonik dalga malzeme içine gönderilir. Dalga malzeme içinde ilerlerken aynı transduser alıcı olarak çalışmaya başlar. Arka cidardan yansıyan ultrasonik dalga transdusere ulaştığında mekanik titreşimler elektrik pulslarına dönüştürülür. Bu şekilde ultrasonik dalgaların azalan genlikte malzeme içinde yansımalarıyla Ekranda bir dizi ardışık arka cidar yankıları elde edilir. Yankılar arasındaki geçen zaman aralığı Katot ışınları tüpü ekranında ölçülebildiğinden, yatay skaladan hatanın yeri, düşey skaladan da hata büyüklüğü ve derinliği hakkında bilgi elde edinilebilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ultrason/", "text": "Ultrason, insan kulağının işitmeyeceği kadar yüksek frekanslı ses dalgalarına verilen addır. öteses, ultrases de bu kavram için önerilen adlardandır. Ses, cisimlerin titreşimi sonucunda meydana gelir. X ray ışınlarının tersine ses elektromanyetik değildir. Ultrases akustik bir dalgadır. . Sesin iletilebilmesi için bir ortam gereklidir. Sesin yayılımı bir yerden bir yerden başka bir yere enerji taşınımı şeklindedir. Ses dalgalarının yayılma hızı, ortamın yoğunluğuna bağlıdır. Infrasound ; frekansı 20 hertz veya altındaki sestir. İşitilebilir ses ; frekansı 20-20 000 hertz arasında olan işitilebilir sestir. Ultrases ; 20 000 hertz üzerinde (2 15 MHz) frekansa sahip işitilemeyen sestir. Ultrasonik frekanslarda belli bir ortamdaki ses hızı sabit olduğu için Hız = Frekans x Dalga boyu denklemine göre frekans artınca sesin dalga boyu kısalmaktadır. Aradaki ilişki ters orantılı olduğu için yumuşak dokuda ses frekansı 1,5 Mhzden 3 Mhz çıkınca dalga boyu da 1mm den 0,5mm ye düşer. Ses şiddeti Watt / cm2 birimi ile ölçülür. Pratikte ses şiddeti Bel ( ile ölçülür.1B = 10 dB Madde Yoğunluk Ses Hızı Hava 0.001 330Kemik 1.85 3360Kas 1.06 1570Yağ 0.93 1480Kan 1.0 1560 utrasonografi yankı temeline dayanması nedeniyle röntgen, tomografi ve manyetik rezonanstan farklıdır. Ultrasound farklı akustik yoğunluklu yumuşak doku yapıları arasındaki ara yüzeyleri ayır edebilir. Yansıyan ekoların yoğunluğu akustik ara yüzeye ve ses demetinin çarptığı açıya bağlıdır. Ses demetinin geliş açısı dik açıya ne kadar yakın ise o kadar az ses yansıması olur. Dik açıdan üç dereceden fazla sapma olması durumunda transduser yansıyan sesi yakalayamamaktadır. Ultrason abdominal organlardan ve yumuşak dokulardan iyi bir şekilde geçerken, akciğerler ve gastrointestinal sistem gibi hava içeren organlarda da nakledilemezler. Kemikler de ultrasonu geçirmediklerinden, kemikler etrafında çevrelenen organlar ultrasound ile incelenemez. Ultarsound dalgasının yoğunluğu absorbsiyon, refleksiyon ve dağılmayla azalır. Doku absorbsiyonu ultrasound dalgasının frekansının artmasıyla artar. Ultrason demeti belli akustik özellikli bir dokudan farklı akustik özellikli bir dokuya geçtiği zaman ses demetinin bir bölümü yansır. Refleksiyon açısı genellikle gelme açısına eşittir. Yansıma ses demetinin dalga boyundan daha büyük ve düz bir düzey gerektirir. Örneğin diyafragma, damar duvarları ve birçok organların sınırları bu özellikteki yüzeylerdir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ultraviolet-isik/", "text": "Ultra-violet ışık insan gözünün algılayamadığı bir tür radyasyondur. Elektromanyetik spektrumun görünmez kısımlarından biridir. Işıyan enerji, nam-ı diğer radyasyon, pek çok kaynak tarafından ortaya çıkarılır: bir ampul, çatırdayan ateş ve yıldızlar, radyasyon saçan objelere birer örnektir. Saçılan radyasyonun türü nesnenin sıcaklığına bağlıdır. Mangalımızda yanarken kırmızı ışık saçan kömürler, sarı ışık saçan Güneşimizden; Güneşimiz ise beyaz ışık saçan başka yıldızlardan daha soğuktur. Eğer bir nesneden saçılan ışıkları bir prizma yardımı ile bileşen renklerine ayırmaya kalkarsak; görebileceğimiz görünür renkler asıl spektrumun sadece çok küçük bir parçasını oluşturur. Görünür ışık maviden yeşile, yeşilden sarıya, sarıdan turuncuya, turuncudan kırmızıya belirgin yaklaşıklıklarla geçiş yapar. Kırmızı ışık en az enerjiye sahip olan türken; mavi ışık en çok enerjiye sahip olan türdür. Görünür Işık tan sonra kırmızı rengi infrared ve radyo radyasyonu takip eder. İnfrared ışığa UFO gibi ısınma araçlarıyla tanıdık olduğumuz kadar; radyo dalgalarına da televizyon ve radyolarımızdan aşikarız. Mordan sonra Görünür Işık ın ötesinde ultra-violet ışık, X-ışınları, ve gamma-ışınları bulunur. Yıldızlar tarafından saçılan bütün ultraviolet, X ve Gamma ışınları dünya atmosferi tarafından soğurulur. Bu yüzden Astro-2 gibi teleskopları uzaya göndererek yıldızlardan ve galaksilerden gelen ultraviolet radyasyonu ölçeriz. Evrendeki en sıcak ve en aktif nesnelerin çok çok büyük miktarda ultraviolet enerji saçtığı bilindiğinden beri pek çok bilim adamı ultraviolet ışığın görünmez aleminde çalışmayı ilgi çekici bulur."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ulu-onder-ataturku-aniyoruz/", "text": "Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk, ebediyete intikalinin 69. yıldönümü olan bugün, çeşitli tören ve etkinliklerle anılıyor. ANKARA Ankara'da ilk tören bu sabah Anıtkabir'de düzenlendi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül başkanlığındaki devlet erkanı mozoleye çelenk koyarak, Atatürk'ün manevi huzurunda 2 dakika saygı duruşunda bulundu. Anıtkabir'deki tören saat 8.55'de devlet erkanının aslanlı yolda yürüyüşü ile başladı. Cumhurbaşkanı Gül başkanlığındaki kortejde TBMM Başkanı Köksal Toptan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, Danıştay Başkanı Turgut Çörtoğlu, bakanlar, kuvvet komutanları, siyasi partilerin temsilcileri, bürokratlar ve diğer devlet erkanı yer aldı. Abdullah Gül, üzerinde Cumhurbaşkanı yazan kırmızı-beyaz karanfillerden oluşan çelengi mozoleye koydu. Atatürk'ün 69 yıl önce ebediyete intikal ettiği saat 09.05'te sirenler eşliğinde 2 dakikalık saygı duruşunda bulunuldu. Ardından İstiklal Marşı okundu. Bu sırada gönderdeki Türk bayrağı da yarıya indirildi. Ebediyete intikalinizin 69. yıl dönümünde sizi sevgi saygı ve rahmetle anıyoruz. Cumhuriyetimizin temel değerlerine, ilke ve devrimlerinize, ideallerinize yürekten bağlı Türk milleti size minnettardır. Aydınlık geleceğe uzanan Türkiye Cumhuriyeti düşüncelerinizden feyiz alarak gelişmesini ve güçlenmesini sürdürmektedir. Millet ve devlet olarak ülkemizi muasır medeniyetler seviyesinin üstüne taşımaya, en büyük eseriniz Cumhuriyeti her alanda yüceltmeye, sonsuza kadar korumaya ve yaşatmaya kararlıyız. Türkiye Cumhuriyeti insanlığın ilerlemesine katkıda bulunan modern ve güçlü bir ülke olarak dünyadaki itibarını sürekli artıracaktır. Cumhuriyetimizin 84 yıllık gurur veren kazanımları bunun en güzel ispatıdır. Cumhurbaşkanı Gül, deftere daha önceden yazılmış olan metni okudu ve imzaladı. Devlet protokolünün katıldığı törenin ardından Cumhurbaşkanı Gül, Anıtkabir'den ayrıldı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, kuvvet komutanları ve beraberindeki bazı üst düzey komutanlar törenin ardından Anıtkabir Komutanı'nın odasına geçtiler. Bu sırada Orgeneral Büyükanıt ve komutanlara vatandaşlar sevgi gösterisinde bulundu ve alkışladı. Orgeneral Büyükanıt da el sallayarak vatandaşları selamladı. Devlet töreninin ardından askeri ve sivil erkan ile öğrenciler Atatürk'ün kabrinin önünde saygı geçişi yaptılar. Anıtkabir'in ziyarete açılmasıyla birlikte başı, ilköğretim okullarından gelen öğrenciler çekti. Ellerinde Türk bayraklarıyla Anıtkabir'e gelen ziyaretçilerden bazıları burada dualar etti. Ata'nın kabrine kapanıp öpenler olurken, kimi ziyaretçiler de asker selamı ile Ulu Önder'e saygısını gösterdi. Anıtkabir, 10 Kasım nedeniyle kırmızı-beyaz karanfillerden oluşan Atatürk portresi ve Türk bayrağından oluşan bir pano ve çiçeklerle donatıldı. Anıtkabir'de Ata'nın sesinden Nutuk hoparlörden dinletildi. Sabah düzenlenen törende, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından bırakılan, kırmızı-beyaz çiçeklerden oluşan çelengin üzerine de ziyaretçiler tarafından renk renk çiçekler iliştirildi. Vatandaşlar, ayrıca Ata'nın çiçeklerle süslenmiş, çerçeve içindeki çeşitli fotoğraflarını da Ulu Önder'in kabrine bıraktı. Ellerinde Türk bayrakları ve Atatürk posterleri bulunan ziyaretçilerin bir kısmı ise alınlarına Ata'm İzindeyiz yazılı bantlar taktı. Atatürk'ü başlarında kalpaklarıyla ziyaret edenler de dikkati çekti. Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk, 69 yıl önce hayata gözlerini yumduğu Dolmabahçe Sarayı'ndaki odasında düzenlenen törenle anıldı. Sarayın Harem Bölümü 71 numaralı odasında düzenlenen anma töreni, TBMM Başkanlığı, İstanbul Valiliği, Türk Silahlı Kuvvetleri, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve sivil toplum kuruluşlarının çiçek buketlerinin Atatürk'ün ebediyete intikal ettiği yatağın üzerine bırakılmasıyla başladı. Törene, TBMM Başkanvekili Meral Akşener, İstanbul Vali Yardımcısı Feyzullah Özcan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Muammer Erol, TBMM Milli Saraylar Daire Başkanı Yunus Aydın, Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II ile Atatürk'ün manevi kızı Ülkü Adatepe katıldı. Tören sırasında, Atatürk'ün 10 Kasım 1938'de saat 09.05'de hayata gözlerini yumduğu odada Türk bayrağı ile örtülü yatağın iki yanında askerler saygı nöbetinde bulundu. Nöbet sırasında hüzünlenen askerlerin gözyaşlarını tutamadığı görüldü. Törenin ardından Atatürk'ün odasını ziyaret etmek isteyen vatandaşlar, Dolmabahçe Sarayı girişinde uzun kuyruklar oluşturdu. saat 09.05'ten itibaren saray binası önünde tutmaya başladıkları nöbete devam ettiler. İzmir Cumhuriyet Meydanı'nda düzenlenen törene İzmir Valisi Kıraç, Ege Ordusu Komutanı Orgeneral Necdet Özel, Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu katıldı. Yağmur altında başlayan törende, Cumhuriyet Anıtı'na çelenk konuldu. Ankara'da, 10 Kasım Atatürk'ü Anma Haftası kapsamında, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunca yarın saat 10.00'da, kurum konferans salonunda Okunuşunun 80. Yılında Büyük Nutuk'un Değeri konulu anma toplantısı ve açık oturum düzenlenecek. Toplantının açılış konuşmalarını Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bakanı Mehmet Aydın yapacak. Atatürk Yüksek Kurumu Başkanı, Atatürk Araştırma Merkezi Başkan Vekili Prof. Dr. Sadık Tural'ın yöneteceği açık oturumda, eski Atatürk Yüksek Kurumu Başkanı Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Başkent Üniversitesi Kamu Hukuku Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Mumcu, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu ve Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın konuşmacı olarak yer alacak. Altındağ Belediyesince gerçekleştirilen etkinlik kapsamında Türk sanat müziği korosu, Yunus Emre Kültür Merkezi'nde saat 16.00'da Atatürk'ün sevdiği şarkıların seslendirileceği bir konser verilecek. Çankaya Belediyesince de Çağdaş Sanatlar Merkezi Konferans Salonu'nda Atatürk fotoğrafları sergisi açılacak. Atatürk hakkında 10-20 Kasım 1938 tarihleri arasında Türk basınında yer alan yazı ve fotoğraflardan oluşan sergi de aynı yerde gerçekleştirilecek. Ankara Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünce düzenlenen Atatürk konulu kitaplar ve süreli yayınlar sergisi ise OR-AN ve Cebeci halk kütüphaneleri ile Adnan Ötüken İl Halk Kütüphanesi ve Yenimahalle İlçe Halk Kütüphanesi'nde 10-16 Kasım tarihleri arasında görülebilecek. Anıtkabir Komutanlığı da Mehmetçik Kulesi Sinevizyon Salonu'nda Güneşin Adı konulu Atatürk belgeselini aynı tarihler arasında gösterecek. Ankara Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Adnan Ötüken İl Halk Kütüphanesi, Cebeci Halk Kütüphanesi, Yenimahalle İlçe Halk Kütüphanesi ve OR-AN Halk Kütüphanesi'nde Kurtuluş ve Sarı Zeybek adlı filmleri gösterecek. adamının katılımıyla 6. Uluslararası Atatürk Kongresi düzenlenecek. Milli Eğitim Bakanlığı Şura Salonu'ndaki kongre açılış töreninde Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan, Devlet Bakanı Aydın ve Kurum Başkanı Prof. Dr. Tural konuşma yapacak. Atatürk üzerine çalışmalarıyla tanınmış Andrew Mango, Salahi R. Sonyel, Utkan Kocatürk ve Bilal Şimşir'e açılış töreninde hizmet ödülü verilecek. Prof. Dr. Utkan Kocatürk'ün yöneteceği açılış oturumunda ise Milli ve Evrensel Yönleriyle Atatürk Devrimi konulu panel düzenlenecek. Panele, Prof. Dr. Hale Şıvgın, Prof. Dr. Ahmet Mumcu, Yrd. Doç. Dr. Şaduman Halıcı ve Prof. Dr. Salahi R. Sonyel konuşmacı olarak katılacak. Kongre çalışmaları ise Başkent Öğretmen Evi'nde 4 ayrı salonda gerçekleştirilecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/umut-buz-daglarinda-mi/", "text": "Bu buz dağlarının çevreye ne gibi etkileri olduğu üzerine ilk kez bir araştırma yapıldı. Science dergisinde yayımlanan bu araştırmaya göre, aslında buz dağları çevre üzerinde olumlu bir rol oynuyorlar. Araştırmayı yürüten bilim adamları, buz dağlarının eridikleri sırada demir yönünden zengin bir madde saçtığını söylüyor. Bu madde deniz canlılarını kendisine çeken bir plankton türünün yetişmesini sağlıyor. Bilim adamları buz dağları üzerinde kuş, balık, yosun ve kril gruplarının yaşadığını tespit etti. Bu eko sistemler, özellikle de yosun ve kril, atmosferdeki karbondioksitin emilmesine büyük oranda yardımcı olabilir. Çalışmanın baş yazarlarından Doktor Ken Smith, araştırmanın henüz ilk aşamalarında olduğunu söylüyor. Ancak buz dağlarının karbondioksit gazı üzerindeki etkisinin şüphe götürmez olduğunu ifade ediyor. Araştırmada yer alan bilim adamları, çalışmalarını iki büyük buz dağını inceleyerek tamamlamış. İncelemeler, buz dağlarının hayli uzağında, deniz altında bir araç kullanılması süretiyle gerçekleştirilmiş. Ve araştırmaları ışığında, bu buz dağlarının çevresinde üç kilometrelik alan boyunca kuşların ve deniz canlılarının biriktiği tespit edilmiş."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/universite-temsilcilikleri/", "text": "Onlinefizik.com olarak Türkiye'nin dört bir yanındaki üniversitelerde OnlineFizik temsilci öğrencileri seçiyoruz. Temsilci öğrenciler ulusal fizik klübümüzün yapıtaşları olacaktır. Temsilcilerimizden beklentilerimiz ve nasıl başvuru yapacağınız konusundaki bilgilileri bu haberin devamında bulabilirsiniz. - Bulundukları üniversiteler ile bilgi alışverişinde OnlineFizik.com'a aracı olmak. - Eğer mevcut bir fizik topluluğu var ise bu topluluk ile irtibat halinde olmak ve çalışmalarına katkıda bulunacak. - Fizik topluluklarının bilimsel çalışmalarına ivme kazandırmak. - Mevcut bir fizik topluluğu yok ise, topluluğu oluşturmak için OnlineFizik ile koordine şekilde gerekli, çalışmaları üniversitesinde yürütmek. - OnlineFizik tarafından organize edilecek sempozyum, panel ve bilim şenlikleri gibi etkinliklerin üniversite bazında duyurulmasına ve organize edilmesine katkıda bulunmak. - Onlinefizik.com fizik toplulukaları hakkında öğrencilere detaylı bilgiler veremek böylece yurdun dört bir yanındaki üniversite öğrencilerinin aynı çatı altında buluşmalarını sağlamakta yardımcı olmak. Yukarıda saydığımız temel beklentiler doğrultusunda seçeceğimiz temsilciler yardımı ile üniversitelerde fizik toplulukları kurmayı mevcut fizik topluluklarını güçlendirmeyi amaç ediniyoruz. Üniversite fizik topluluklarını OnlineFizik çatısı altında buluşturup, aralarındaki etkileşimi arttırıp ulusal ve uluslararası ortak projelere imza atmak en büyük arzularımızdan birisi. - Periyodik etkinlikler düzenlenecek. Her etkinlik için bir üniversite seçeceğiz ve tüm fizik topluluklarının katılımını sağlamaya çalışarak etkinliklerimizi gerçekleştireceğiz. Bu etkinliklere örnek verecek olursak: seminerler, paneller, proje yarışmaları, sempozyumlar vs. - Uzun dönemli projeleri birden fazla üniversite fizik topluluğunun işbirliği ile hayata geçirmeye çalışacağız. - Fizik topluluklarımıza üye olan öğrencilere OnlineFizik Topluluk Kartı vereceğiz. Bu kartların çeşitli seyahat firmalarında, kitabevlerinde ve çeşitli işyerlerinde indirim kartı olarak kullanılabilmesi için çalışmalar yapacağız. Fizik öğrencileri arasındaki iletişimin güçlendirilmesine yönelik yaptığımız bu hizmet sayesinde her üniversite de bulunan üniversite temsilcilerimiz çeşitli periyotlarla internet ortamında buluşup fizik öğrencilerinin ihtiyaçlarını, düşüncelerini ve ileriye dönük olarak neler yapmamaz gerektiğini tartışabilecek ve böylece fizik öğrencileri arasında bir bütünlük sağlanmış olacaktır. İsteyen herkes fizik topluluklarına üye olabilecek ama temsilcilikler için bazı kıstaslar gerekecek. Her üniversite için sadece 1 temsilci seçilecektir. 1) 4 yıllık bir yükseköğretim kurumunda fizik mühendisliği, fizik veya fizik öğretmenliği bölümlerinden birine kayıtlı olmalısınız. 2) İnternet erişim konusunda sıkıntınız olmamalı. 3) Bölümünüzü sevmeli ve sosyal ilişkileriniz kuvvetli olmalı. Eğer onlinefixzik temsilci öğrencisi olmaya karar verdiyseniz buraya tıklayarak başvurunuzu yapabilirsiniz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uranus/", "text": "Uranüs, 2.872.460.000 km lik mesafe ile güneşe yakınlık sırasında 7. gezegendir. 1781 yılında Sir W. Herschel tarafından gözlenmiştir. Çapı yaklaşık olarak 25600 km kadardır. 17 saat civarında tamamladığı eksen periyodunu yuvarlanarak yapar. Bu nedenle kutuplardaki basıklığı yüksektir. Güneşe olan uzaklığı nedeni ile hakkında pek fazla bilgi bulunmamaktır. Gezegenin yapısı ve atmosferi hakkındaki bilgiler çoğunlukla tahminlere ve 1986 yılında gezegenin yakınlarından geçen Voyager 2 sondasından alınan bilgilere dayanmaktadır. Bu bilgiler ışığında; gezegenin, hidrojen bakımından zengin, metan ve helyum içeren çok yoğun bir atmosfere sahip olduğu, yüzey sıcaklığının -221 C civarlarında olduğu, dünyanınkinden daha büyük bir mağnetik alana sahip olduğu ve kayalık bir çekirdeğinin bulunduğu gibi tahminler ileri sürülmektedir. Uranüs'ün şu ana kadar gözlene bilinmiş 17 uydusu bulunmaktadır. Bu uydulardan ikisi olan Titana ve Oberon gezegeni ilk gözlemleme ünvanına da sahip olan Sir W. Herschel tarafından gözlenmiştir. 1948 yılına kadar beş büyük ana uydusu gözlenile bilinmişti. Fakat 1986'da Voyager 2 sondası bu uydulara ek olarak 10 küçük uydu daha bulmuştur. 31 Ekim 1997'de ise yarı çapları 160 ve 80 km olan iki uydu daha gözlenmiştir. Gezegenin çevresinde 9 ince halka bulunmaktadır. Bu halkalar 10 Mart 1997 yılında bir yıldızın gezegenin arkasında kalması sonucunda yapılan gözlemler ile keşfedilmiştir. Halkalar gezegenin merkezinden 42000 km sonra başlamaktadır ve en genişi bile kalınlığı bile 10 Km'den fazla değildir. En içten dışa doğru halkalara 6, 5, 4, , , , , isimleri verilmiştir. Sırası ile bu halkaların gezegenin merkezine olan uzaklıkları 41980, 42360, 42663, 44844, 45799, 47323, 47746, 48423 ve 51000 km dir. En dıştaki halka olan halkası elips şeklindedir ve her iki ucunda yarıçapları 40-50 km olan iki uydu yer almaktadır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uranusun-etrafinda-yeni-halkalar-bulundu/", "text": "Uranüs'ün etrafında biri kırmızı biri mavi iki yeni halka tespit edildi. Uranüs'ün daha önce bilinen iç halkaları nötr renklerdeydi. Araştırmacılar, diğerlerinden farklı büyüklükte olan dış halkaların partiküller sayesinde ışığı yansıtarak renkli bir görüntü oluşturduğunu sanıyor. ABD Berkeley'deki California Üniversitesi'nden Imke Pater, gezegenin en dış halkasının Güneş Sistemi'nde şimdiye dek bulunan ikinci mavi halka olduğunu söyledi. Satürn'ün de en dış halkası mavi renkli. Araştırmacılar, hem Satürn'de hem de Uranüs'te bulunan mavi halkaların ayrıca birer tane uyduya sahip olduğunu belirtti. Kırmızı halkanın ise uydusu yok. Gökbilimcilere göre, uydular büyük parçacıkları kendine çekip halkaları oluştururken, geride sadece toz ve ince parçacıklar kaldı. Bunlar da maviyi daha fazla yansıttığı için halkalar mavi görünüyor. Uzmanlara göre, Jüpiter ve Neptün gibi diğer gezegenlerin halkalarına kırmızı renk hakim. Kırmızı, halkaları oluşturan parçacıklar ve demir gibi materyallerin boyutlarıyla yakından ilgili."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uuide-genisletme-calismasi/", "text": "Dünya'nın yakın yörüngesinde 380-400 kilometre irtifada yapımı süren Uluslararası Uzay İstasyonundaki genişletme çalışmaları kapsamında modül dışına çıkan iki Amerikalı astronot, güneş paneli idare motorunu başarıyla yerleştirdi. WASHINGTON Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi'nden , yapılan açıklamada, 8 Aralık'ta bozulan 90,8 kilogramlık idare motorunun modül dışına çıkan Peggy Whitson ile Daniel Tanin tarafından 7 saat 10 dakikalık bir çalışmanın sonucunda başarıyla yerine takıldığı belirtildi. Rusya, ABD, Avrupa Uzay Kurumu, Brezilya ve Japonya'nın katkılarıyla inşa edilen UUİ'nin yapımı 30 Eylül 2010 tarihine kadar tamamlanırsa, çıplak gözle gece gökte Ay'dan sonra görülebilecek en parlak nesne olacak. ABD'nin uzay kurumu NASA, UUİ'ye şimdiye dek yüzde 60 oranında ikmal yapılabildiğini açıklamıştı. UUİ Yer çevresini 90 dakikada dönüyor, 45 dakika güneş görüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uuiye-yeni-modul-eklenecek/", "text": "Yeryüzünden yaklaşık 400 km uzaklıkta yörüngedeki Uluslararası Uzay İstasyonu, gelecek hafta Discovery uzay mekiği tarafından taşınacak ve diğer ülkelerin de laboratuvarlarını kenetleyebilecekleri yeni bir modülün monte edilmesiyle daha da büyüyecek. ANKARA ABD'deki 6 üniversitenin öğrencilerinin kararıyla Harmony-armoni olarak adlandırılan bu basınçlı modül, UUİ'nin uluslararası ortaklığa açılan kapısı olarak görülüyor. Japonya'nın gelecek yılın başlarında ilk katını göndereceği iki katlı bilimsel laboratuvar Kibo ile İtalya'nın bu yıl içinde monte edeceği kendi laboratuvarı Columbus, bu modüle bağlanacak. UUİ'de 73,6 m3 yeni alan sağlayacak 15 tonluk modülün gelecek hafta fırlatma rampasına getirilmesi öngörülüyor. Uzay yürüyüşleri sırasında UUİ'ye monte edilecek Armoni modülünde mürettebat için yatakhane, astronotların egzersiz yapabilecekleri bir koşu bandı için boşluk, deneyler için mekanlar ve mekiğin kenetlenmesi için yeni bir kapı bulunuyor. Modül, montajı tamamlandığında, etrafına eklenecek 4 üniteye de evsahipliği yapacak. ABD, Columbus laboratuvarını uzaya götürme karşılığında İtalya ile Armoni modülünün inşası konusunda anlaşmıştı. Torino'dan Haziran 2003'te Kennedy Uzay Üssü'ne getirilen modül, burada elden geçirilmiş ve uzay yolculuğuna hazır hale getirilmişti. UUİ'ye 1998'den bu yana 14 belli başlı ek monte edildi. İstasyonun ilk modülü olan 13 telefon kabini büyüklüğündeki Destiny'de bilimsel deneyler için mekanlar ve robot kolun kontrol merkezi bulunuyor. Ay ve ötesine gitme planları çerçevesinde UUİ'yi astronotların uzun süreli kalışları için kullanmayı amaçlayan NASA, ve ortakları İstasyon'un inşasını 2010'a kadar tamamlamayı planlıyorlar. Bu arada, yeni modülü 23 Ekim'de İstasyon'a taşıyacak uzay mekiği Discovery'nin ana iniş takımındaki hidrolik sızıntısının giderilmesi için bugün çalışmalara başlanacak. Arızanın, iniş sırasında piste tekerleklerin değdiğinde meydana gelen sarsıntıyı soğuran payandalarda olduğu ve Pazartesiye kadar onarımın tamamlanmasının beklendiği belirtiliyor. Arıza ortaya çıkmasaydı Discovery, bugün hangardan alınarak, dış tanklarının ve iki dev roketin monte edileceği Araç Montaj Binası'na götürülecekti. Arızanın durumuna göre, mekiği uzaya fırlatma tarihinde değişiklik yapılabileceği belirtiliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uyelik-sistemi/", "text": "Sitemizde bazı bölümler için üyelik şartı aranmaktadır. Kendi kullanıcı kimliğinizle siteye giriş yapdığınız zaman sitemizin tüm bölümlerine erişim hakkı tanınımakta. Üyelik işlemi bazı kullanıcılarımız tarafından eleştirilmekte gerek mail yoluyla gerekse ziyaretçi defterine düşülen notlarla bu konuda sıkıntılar gündeme getirilmekte, üyelik işleminin çok zaman aldığından ve gereksiz bir zaman kaybı olduğundan bahsedilmektedir. Hatta bazı arkadaşlarımız maillerinde eleştiri dozunu kaçırarak, harcanan emeği göz ardı edip, ağır eleştirilerde bulunmaktadır.. Siz ziyaretçilerimizin genel görüşünü almak için sitenin sağ tarafında göreceğiniz bir mini anket hazırlandı. Bu ankette sitemize üye olurken harcadığınız zaman sorulmaktadır. Sizlerden ricamız zaman ayırıp bu anketi cevaplamanız, böylelikle siz kullanıcılarımızın görüşleri hakkında genel bir fikir edinebileceğiz.. Görüş ve önerileriniz bize iletmek için buraya tıklayarak ziyaretçi defterimizi kullanabilirsiniz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uzaktan-kumanda-sistemleri/", "text": "Elektronik sistemleri,genel olarak bir bütün içerisinde çalışan ve birbiri ile uyumu sağlanmış devre elemanlarının bir araya getirilmesi ile oluşmuş sistemler bütünüdür.Elektronik devreler,insanlığın yararına sunulmuş ve insanların rahat yaşaması için tasarlanmıştır.Elektronik sistemler nelerdir?Bunu tek bir makalede irdelemenin imkanı yoktur.Tıpta kullanılan elektronik sistemlerinden fabrikalarda kullanılan elektronik sistemlere kadar,evlerimizde kullandığımız elektronik cihazlardan fabrikalardaki otomasyonu sağlayan cihazlara kadar binlerce ve de milyonlarca tip elektronik sistemler yer almaktadır.Ama temel prensip aynıdır...İnsanların rahat ve huzurlu yaşamalarını sağlamak. Elektronik sistemleri,genel olarak bir bütün içerisinde çalışan ve birbiri ile uyumu sağlanmış devre elemanlarının bir araya getirilmesi ile oluşmuş sistemler bütünüdür.Elektronik devreler,insanlığın yararına sunulmuş ve insanların rahat yaşaması için tasarlanmıştır.Elektronik sistemler nelerdir?Bunu tek bir makalede irdelemenin imkanı yoktur.Tıpta kullanılan elektronik sistemlerinden fabrikalarda kullanılan elektronik sistemlere kadar,evlerimizde kullandığımız elektronik cihazlardan fabrikalardaki otomasyonu sağlayan cihazlara kadar binlerce ve de milyonlarca tip elektronik sistemler yer almaktadır.Ama temel prensip aynıdır...İnsanların rahat ve huzurlu yaşamalarını sağlamak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uzay-arastirmalarindan-bir-ilk-daha/", "text": "Amerikalı gökbilimciler, ilk kez Güneş gibi bir yıldızın çevresinde dönen bir gezegenin atmosferinin bileşenlerini analiz ettiklerini açıkladılar. NASA'nın Goddard Space Flight Center adlı araştırma merkezinden Jeremy Richardson ve ekibi, Nature dergisinde yayınladıkları makalede, HD 209458b adı verilen dışgezegenin atmosferinde, büyük olasılıkla bulutları oluşturan silikat tozlarının izlerini belirlediklerini söylediler. HD 209458b'nin kendi güneşi çevresinde çok kısa mesafede dönen bir gaz devi, bir sıcak Jüpiter olduğunu belirten bilim insanları, bu gezegenin yıldızına, Merkür'ün Güneş'e olduğundan 10 kez daha yakın olduğunu kaydettiler. Gözlemlerini 400 milyon dolar değerindeki Spitzer uzay teleskobuyla yapan bilim insanları, yer kabuğunu oluşturan ve bir silisyum ve oksijen karışımı olan silikatın dışında, henüz belirleyemedikleri ancak metan olduğunu düşündükleri bir bileşeni saptadıklarını bildirdiler. En önemli bulgularının suyun varlığına rastlamamış olmaları olduğunu belirten Richardson, Teorisyenler bize suyun olabileceğini söylediler, ancak bir rastlamadık. Bu bir gizem dedi. Bilinen 200'den fazla dış gezegen içinde kendi yıldızı önünden düz geçiş yapan 14 gezegenden birisi olan ve yüzey sıcaklığı 800 dereceye ulaştığı tahmin edilen HD 209458b'nin ışın tayfını ölçen araştırmacılar, bu yöntemle gezegenin bileşenlerini ve gazlarını tespit etmeyi başardılar. NASA'dan Carl Grillmair başkanlığında bir başka ekip de, benzer sonuçlara, HD 189733b adı verilen dışgezegeni inceleyerek ulaştı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uzay-havasi-hayatimizi-etkiliyor-ii/", "text": "ODTÜ Havacılık ve Uzay Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Yurdanur Tulunay, uzay havasının Türkiye üzerine etkilerinin araştırılması için Türkiye'nin de öteki gelişmiş ülkeler gibi Uzay Havası İzleme Merkezi kurması gerektiğini söyledi. ODTÜ Havacılık ve Uzay Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Yurdanur Tulunay, uzay havası etkilerinin yüzde 90'ının, ilk 500-600 kilometrelik yere yakın uzay ortamında görüldüğünü belirtti. Tulunay Bunlar, ortamın fiziksel özelliklerinin değişimi sonucunda oluşan, örneğin sürtünmeyi, radyo dalgaları yayılımını ve ikincil elektromanyetik etkileri içerir dedi. Uzay havasının en önemli aktörü olan güneş fırtınaları, Manyetosfer, İyonosfer ve yer manyetik alanı fırtınalarını tetikler diyen Tulunay, Yere yakın uzayın, elektromanyetik dalgaların yayılımını denetleyen plazma ortamı olan İyonosfer 1920'lerin başında keşfedilmesine karşın, elektromanyetik dalganın yayılımının yasaları 1930'ların başında oluşturulabildi dedi. Tulunay, yer manyetik alan fırtınalarının etkilerinin, maden ve petrol arama çalışmalarındaki önemli aksaklıklardan, göç eden kuşların yön duyularının bozulmasına, iletişim bağlantılarının devre dışı kalmasından, uyduların kaybolmasına, tren sinyalizasyonlarının hatalı bilgi vermesinden, uçaklarda avionik sistem arızaları olmasına kadar bir çok alanda kendisini gösterdiğini ifade etti. Yerin manyetik alanına bağlı olarak çeşitli ölçümlerde hatalar yaşanabildiğini anlatan Tulunay, Örneğin, manyetik alanın petrol aramak için sondaj yapan bir matkabın ölçüm sistemi üzerinde yarattığı yanıltıcı etki sonucunda oluşacak küçük açı hataları, petrol olduğu düşünülen bir alana doğru binlerce metreye dek açılabilecek bir sondajda çok büyük sapmalara neden olabilir ve bu durum o sondajın boşa gitmesi durumunu bile yaratabilir diye konuştu. Yer küreyi koca bir mıknatıs olarak değerlendiren Tulunay, bu mıknatısın manyetik alanının dünyayı galaktik ve güneşsel kozmik ışınlardan bir kalkan gibi koruduğunu vurguladı. Tulunay, Uluslararası Uzay İstasyonu'nun yer manyetik alanının koruyucu etkisinde olsa da radyasyon ve neden olabileceği DNA bozulmaları ile kanser riskinin astronotları doğrudan tehdit ettiğini söyledi. Ay ve Mars'ın yer manyetik alanı tarafından korunduğuna işaret eden Tulunay, 1968 yılında ABD'nin gerçekleştirdiği APOLLO projesi ile aya gidilmesinin tümüyle bir şans eseri olarak herhangi bir ölüm ve aygıt bozulmasına neden olmadan tamamlandığını belirtti. Prof. Dr. Yurdanur Tulunay, yüksek enlemler ve özellikle kutup bölgelerinin uzay havası etkilerine çok açık olduğunu söyledi. Tulunay, gelişmiş ülkelerde sigorta şirketlerinin, uydu ve uçak sigorta primlerini Uzay Havası ile olası etkileşim senaryolarına göre artırdığını ya da azalttığını belirtti. Tulunay, bazı hava yolu şirketlerinin özellikle, kıtalar arası, kutup üstü yapılan uçuşlarda radyasyon ölçümleri yaptığını, bazen de uzay havası etkilerine bağlı olarak güzergahlarını değiştirdiklerini ifade etti. Prof. Dr. Tulunay, bir başka hipoteze göre de depremlerin yere yakın uzayda bazı işaretler verdiğini bildirdi. ODTÜ Havacılık ve Uzay Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Tulunay, uzay havasının Türkiye üzerine etkilerinin araştırılması için Türkiye'nin de öteki gelişmiş ülkeler gibi Uzay Havası İzleme Merkezi kurması gerektiğini bildirdi. Dünyada bu çalışmaların 1940'lı yıllarda ilk olarak ABD'de başladığını anlatan Tulunay, gözlenen verilerin uluslararası veri bankalarında paylaşıldığını ve saklandığını anlattı. Türkiye'de de böyle çalışmalar yapılabilmesi için bir grup Türk bilim adamı ile Uzay Havası Ulusal Eylem Grubu'nu Aralık 2007'de kurduklarını anlatan Tulunay, amaçlarının hükümetin ilgisini konuya çekerek söz konusu merkez için bir fon oluşturmak olduğunu belirtti. Tulunay, Türkiye'nin bu konuda elini çabuk tutması gerektiğine işaret ederek, Bu etkiler, yalnızca yere yakın uzayla sınırlı kalmayıp örneğin, elektronik sistemleri, elektriksel güç üretim ve iletim sistemlerini, gaz ve sıvı iletim boru sistemlerini, raylı ulaşım sinyalizasyon sistemlerini, veri ve bilgi iletişim ağlarını, biyoloji sistemleri de içine alan geniş bir uygulama alanını kapsamaktadır dedi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uzay-havasi-hayatimizi-etkiliyor/", "text": "ODTÜ Havacılık ve Uzay Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Yurdanur Tulunay, uzay havasının Türkiye üzerine etkilerinin araştırılması için Türkiye'nin de öteki gelişmiş ülkeler gibi Uzay Havası İzleme Merkezi kurması gerektiğini söyledi. Manyetik alan fırtınalarının etkileri, maden ve petrol arama çalışmalarındaki önemli aksaklıklardan, göç eden kuşların yön duyularının bozulmasına, iletişim bağlantılarının devre dışı kalmasından, uyduların kaybolmasına, tren sinyalizasyonlarının hatalı bilgi vermesinden, uçaklarda avionik sistem arızalarına kadar bir çok alanda kendisini gösteriyor. ODTÜ Havacılık ve Uzay Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Yurdanur Tulunay, uzay havası etkilerinin yüzde 90'ının, ilk 500-600 kilometrelik yere yakın uzay ortamında görüldüğünü belirtti. Tulunay Bunlar, ortamın fiziksel özelliklerinin değişimi sonucunda oluşan, örneğin sürtünmeyi, radyo dalgaları yayılımını ve ikincil elektromanyetik etkileri içerir dedi. Uzay havasının en önemli aktörü olan güneş fırtınaları, Manyetosfer, İyonosfer ve yer manyetik alanı fırtınalarını tetikler diyen Tulunay, Yere yakın uzayın, elektromanyetik dalgaların yayılımını denetleyen plazma ortamı olan İyonosfer 1920'lerin başında keşfedilmesine karşın, elektromanyetik dalganın yayılımının yasaları 1930'ların başında oluşturulabildi dedi. Tulunay, yer manyetik alan fırtınalarının etkilerinin, maden ve petrol arama çalışmalarındaki önemli aksaklıklardan, göç eden kuşların yön duyularının bozulmasına, iletişim bağlantılarının devre dışı kalmasından, uyduların kaybolmasına, tren sinyalizasyonlarının hatalı bilgi vermesinden, uçaklarda avionik sistem arızaları olmasına kadar bir çok alanda kendisini gösterdiğini ifade etti. Yerin manyetik alanına bağlı olarak çeşitli ölçümlerde hatalar yaşanabildiğini anlatan Tulunay, Örneğin, manyetik alanın petrol aramak için sondaj yapan bir matkabın ölçüm sistemi üzerinde yarattığı yanıltıcı etki sonucunda oluşacak küçük açı hataları, petrol olduğu düşünülen bir alana doğru binlerce metreye dek açılabilecek bir sondajda çok büyük sapmalara neden olabilir ve bu durum o sondajın boşa gitmesi durumunu bile yaratabilir diye konuştu. Yer küreyi koca bir mıknatıs olarak değerlendiren Tulunay, bu mıknatısın manyetik alanının dünyayı galaktik ve güneşsel kozmik ışınlardan bir kalkan gibi koruduğunu vurguladı. Tulunay, Uluslararası Uzay İstasyonu'nun yer manyetik alanının koruyucu etkisinde olsa da radyasyon ve neden olabileceği DNA bozulmaları ile kanser riskinin astronotları doğrudan tehdit ettiğini söyledi. Ay ve Mars'ın yer manyetik alanı tarafından korunduğuna işaret eden Tulunay, 1968 yılında ABD'nin gerçekleştirdiği APOLLO projesi ile aya gidilmesinin tümüyle bir şans eseri olarak herhangi bir ölüm ve aygıt bozulmasına neden olmadan tamamlandığını belirtti. Prof. Dr. Yurdanur Tulunay, yüksek enlemler ve özellikle kutup bölgelerinin uzay havası etkilerine çok açık olduğunu söyledi. Tulunay, gelişmiş ülkelerde sigorta şirketlerinin, uydu ve uçak sigorta primlerini Uzay Havası ile olası etkileşim senaryolarına göre artırdığını ya da azalttığını belirtti. Tulunay, bazı hava yolu şirketlerinin özellikle, kıtalar arası, kutup üstü yapılan uçuşlarda radyasyon ölçümleri yaptığını, bazen de uzay havası etkilerine bağlı olarak güzergahlarını değiştirdiklerini ifade etti. Prof. Dr. Tulunay, bir başka hipoteze göre de depremlerin yere yakın uzayda bazı işaretler verdiğini bildirdi. ODTÜ Havacılık ve Uzay Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Tulunay, uzay havasının Türkiye üzerine etkilerinin araştırılması için Türkiye'nin de öteki gelişmiş ülkeler gibi Uzay Havası İzleme Merkezi kurması gerektiğini bildirdi. Dünyada bu çalışmaların 1940'lı yıllarda ilk olarak ABD'de başladığını anlatan Tulunay, gözlenen verilerin uluslararası veri bankalarında paylaşıldığını ve saklandığını anlattı. Türkiye'de de böyle çalışmalar yapılabilmesi için bir grup Türk bilim adamı ile Uzay Havası Ulusal Eylem Grubu'nu Aralık 2007'de kurduklarını anlatan Tulunay, amaçlarının hükümetin ilgisini konuya çekerek söz konusu merkez için bir fon oluşturmak olduğunu belirtti. Tulunay, Türkiye'nin bu konuda elini çabuk tutması gerektiğine işaret ederek, Bu etkiler, yalnızca yere yakın uzayla sınırlı kalmayıp örneğin, elektronik sistemleri, elektriksel güç üretim ve iletim sistemlerini, gaz ve sıvı iletim boru sistemlerini, raylı ulaşım sinyalizasyon sistemlerini, veri ve bilgi iletişim ağlarını, biyoloji sistemleri de içine alan geniş bir uygulama alanını kapsamaktadır dedi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uzay-istasyonunda-hazirlik-suruyor/", "text": "Dünya yörüngesinde 360-400 km irtifada yapımı süren Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki üç astronottan ikisi, yeni kompartıman ve laboratuvarlar için uzun süren uzay yürüyüşüyle hazırlık yaptı. CAPE CANAVERAL UUİ'nin kaptan pilotu Bayan Peggy Whitson ile Rus kozmonotu meslektaşı Yuri Maleçenko, ABD yapımı Harmony kompartımanı ve Avrupa Uzay Kurumu'nun Columbus laboratuvarı ile Japon yapımı Kibo laboratuvarına yer hazırladı. Harmony, Çarbamba günü UUİ'den ayrılan Discovery mekiği ile istasyona bırakılmıştı. Whitson ile Maleçenko yer çekimsiz ortamda yörünge boşluğundayken, UUİ içinde astronot Daniel Tani, gereken kumandayı yaptı. Avrupa Uzay Kurumu ve Japonya'nın yapımı diğer iki laboratuvar da gelecek Atlantis mekik seferi ve Rus Uzay Kurumu'nun ikmal araçlarıyla yerlerine tam olarak oturtulacak. UUİ'nin yapımına Rusya, ABD, Avrupa Uzay Kurumu, Japonya, Brezilya ve Kanada destek sağlıyor. 130 milyar dolarlık çıkacak UUİ, yapımı bittiğinde gece gökte çıplak gözle Ay'dan sonra görülecek en parlak nesne olacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uzay-universitesi-icin-ilk-adim/", "text": "Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nın kurmayı planladığı 'Hava ve Uzay Üniversitesi'nin' temelini oluşturacak Havacılık ve Uzay Teknolojileri Enstitüsü, önümüzdeki yıllarda komuta teşkilatını oluşturacak genç subaylara, görevleri başında yüksek lisans eğitimi verecek. Komutanlık, mevcut sistemin, Havacılık ve Uzay Teknolojileri Enstitüsü merkez dershanesi başta olmak üzere 15 hava birlik ve kurumunda 2007-2008 eğitim-öğretim döneminden itibaren hizmete başlayacağını açıkladı. HUTEN'de havacılık, elektronik, bilgisayar, endüstri mühendislikleri ve uzay bilimleri anabilim dalında, yüksek lisans ve doktora eğitimleri veriliyor. Sistem, tam kapasiteyle kullanıldığında, her yıl bin 300 öğrenci yüksek lisans eğitimi yapacak. İleri teknoloji imkanları kullanılarak kurulan sistem, merkez dershanedeki görüntü ve ses, kaliteden ödün vermeden uzaktaki dershanelere taşınarak uzaktaki öğrencilerin de gerçek dershane şartlarında eğitim almalarını sağlayacak. HUTEN'in eğitimdeki bir diğer özelliği de dünyanın neresinde olursa olsun öğretim üyelerinin enstitüde ders vermelerini sağlamak olacak. Uzmanlaşmış en üst seviyedeki öğretim üyeleri Hava Kuvvetleri subaylarına ders verebilecek. HUTEN ile ABD'de bulunan 'Old Dominion University' ve 'Virginia Polytechnic Institute and State University' arasında eğitim-öğretim işbirliği anlaşması imzalandı. Sistem üzerinde yapılan çalışmalar merkez dershanedeki bilgisayarlar tarafından kaydedildiği için öğrencilerin ihtiyaç duyması halinde daha sonra aynı dersler görsel olarak öğrencilerin hizmetine sunulabilecek. Modüler yapıya sahip olan sistem, ihtiyaç duyulduğu anda diğer hava birlik ve kurumlarına da kurulabilecek. Yüksek lisans eğitiminin dışında, diğer eğitimler ve özel amaçlar için de kullanılabilecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uzay-ve-yildizlar/", "text": "Tarih içerisinde insanların uzay ve uzaydaki meteryallerlere bakış açısı farklı olmuştur. Antik çağlarda insanların bir kısmı gök cisimlerine tapmış, onlardan medet beklemişlerdir. Daha ileriki dönemlerde ise astroloji adı altında falcılık gelişmiş ve insanların geleceklerini söyleyen insanlar türemiştir. Gerçek manada astronomi bilimiyle uğraşanların sayısı ise kısıtlı kalmıştır. Kendi kültürümüz içersinde de astronomi ile uğraşanlar çıkmıştır. Ali Kuşcu, Biruni bunlardan birkaçıdır. Bu bilginlerin çalışmaları sayesinde uzay bilimi bugünkü modern düzeyine ulaşmıştır. Avrupalı'nın Dünya'yı düz zannettikleri dönem içerisinde bizim kültürümüzdeki insanlar Dünya'nın yuvarlak olduğunu söylüyorlardı. Avrupalı bilginlerden Kopernik ve Galile'nin yapmış olduğu çalışmalar ve söyledikleri gerçekler, onların Avrupalılar tarafından dışlanmasına neden olmuştur. Uzay dediğimiz büyük boşlukta neler vadır? Yıldızlar,gezegenler,göktaşları,uydular bunlardan bazılarıdır. Bu meteryaller bir araya gelerek galaksi adı verilen büyük kitleleri meydana getirmektedir. Ama bu materyallerden en büyükleri yıldızlardır. Yıldızlar birer ısı ve ışık kaynağı olup, büyük tipleri ve küçük tipleri vardır. Güneşte bir yıldızdır ve Dünya'nın ve diğer 7 gezegen ile uyduların ısı ve ışık kaynağıdır. Güneş küçük sayılabilecek bir yıldız olup sadece Samanyolu galaksisinde yüz milyar kadar yıldız olduğu tahmin edilmektedir. Bazılarınız merak edebilir;yıldızlar nasıl bu kadar enerji üretmektedir? Yıldızlar bizim kullandığımız enerji kaynaklarını kullanmayıp füzyon adı verilen tipte kaynaşma reaksiyonunu kullanmaktadır. Bu enerji tipinde hidrojenler kaynaşma reaksiyonuna uğrayarak enerji ve helyumu meydana getirmektedir. Sonuç olarak ise diğer gezegenler ve uzayın tamamı yıldızların enerjisinden istifade etmektedir. Uzayda ne kadar yıldız vardır? Bu konu ile ilgili basit bir söylemi aktarmak istiyorum...Yıldızların bir arada durduğu büyük kütlelere galaksi adını vermekteyiz. Bizim gezegenimizin bulunduğu Samanyolu galaksisinde yaklaşık yüzmilyar yıldız yer almaktadır. Uzayda ise bizim galaksimiz gibi yüzmilyar tane galaksinin olduğu tahmin edilmektedir. Bu ise uzayın ne kadar büyük olabileceğini mantığımızda canlandırmamız için güzel bir örnek teşkil etmektedir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uzaya-anilariyla-birlikte-gidecek/", "text": "Dünyanın en büyük yazılım şirketi Microsoft'un beyinlerinden birisi olan Simonyi, uzay yolculuğu öncesi eğitim gördüğü, Moskova yakınlarındaki bir ormanda bulunan kozmonot eğitim merkezi Yıldızlar Kenti'nde basın toplantısı düzenledi. Simonyi, 1964'te Macaristan'da programladığı Sovyet bilgisayarı Ural'ın bir bandını uzaya götüreceğini belirtti. \"Bu kağıt bilgisayar bantlarını kasamda saklıyordum ve bunlardan birini her şeyin nereden başladığını bana anımsatması için götüreceğim\" diyen 58 yaşındaki Simonyi, 17 yaşında genç bir Macar olarak ülkesini terk edişi ve Microsoft'un Word ve Excel programlarını yarattıktan sonra kendi şirketi Intentional Software Corporation'ı kuruşuna giden yola gönderme yaptı. Simonyi, bir iyi niyet gösterisi olarak, 16 yaşında bir lise öğrencisi ve Macaristan ulusal istatistik bürosunun gönüllü çalışanı olarak yazdığı programları UUİ'ye götüreceğini belirtti. 1960'lı yıllarda kağıt bantlar, veri iletme ve depolama amacıyla kullanılıyordu. Yıldızlar Kenti'nde kasımdan bu yana eğitim almayı sürdüren Simonyi ve Rus kozmonotlar Fedor Yurçikin ve Oleg Kotov, 7 Nisan'da bir Soyuz TMA-10 uzay aracıyla UUİ'ye gidecek. Seyahat için Amerikan Uzay Macerası şirketine 25 milyon dolar ödeyen Simonyi, UUİ'de biyolojik bulaşmanın örneklerini almaya yönelik bir dizi bilimsel deney de yapacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uzayda-altin-cag-henuz-yeni-basliyor/", "text": "Bugüne kadar Güneş Sistemi'miz ve yakın uzayla ilgili bizi büyüleyen görüntüler ve şaşırtan bilgilerin büyük çoğunluğu, yeryüzündeki, ayna boyutları en çok 6,5 ile 8,2 metrelik teleskoplarla gerçekleşti. Dev boyutlu optik teleskoplar çağının ne denli kısa bir geçmişi olduğunu ve bu yüzden de uzayın derinlikleri, hatta kendi güneş sistemimiz konusunda bile ne denli az şey bildiğimizi genellikle unuturuz. Çağdaş uzaybilim çağının büyük bir bölümünde, Kaliforniya'daki Palomar Dağı'na yerleştirilen ve yapımı 1949 yılında tamamlanan yaklaşık 5 metrelik Hale Teleskopu ile yetinildi. 60'lı ve 70'li yıllarda Arizona'nın Kitt Peak tepesinde mantar gibi teleskoplar bitmeye başladı. Ne var ki, sayıları iki düzineyi aşan bu teleskopların hiçbirinde ayna genişliği 4 metreden fazla değildi. 10 metrelik aynasıyla Keck I teleskopu yaklaşık son elli yıla damgasını vuran en kayda değer gelişme oldu. Teleskop 11 yıl önce Hawaii'nin Mauna Kea yanardağında devreye girdi. Bunun yanı başına yerleştirilen Keck II adlı ikizi ancak 1966'da tamamlandı. Hawaai'deki bu sönmüş yanardağ, Subaru ve Gemini North'un da katılımıyla, şimdi dört dev optik teleskop barındırıyor. Ayna boyutları 6,5 ile 8,2 metre arasında değişen yedi başka teleskop da Şili tepelerinde yer alıyor. Bu teleskopların hiçbiri 1999 yılından önce devreye girmedi. Arizona Graham Dağı'nda yapımı süren dev teleskopun ise, 8,4 metrelik iki aynasıyla uzayın derinliklerine ışık tutması bekleniyor. Üstelik, tüm bu yapım telaşı optik uzaybilimde altın çağın yalnızca bir başlangıcı sayılıyor. Uzayın derinliklerini net bir biçimde görmek, gerçeklikle ilgili bakış açımızı tümden değiştiriyor. Daha bu yıl neredeyse Plüton büyüklüğündeki gizemli uzay cismi Sedna'nın güneşten en uzak dokuzuncu gezegenden yaklaşık üç kat daha uzaktaki bir yörüngede döndüğü haberiyle sarsıldık. Bu cisme yeni bir gezegen gözüyle bakmak her ne kadar cazip gelse de, Sedna'nın gezegenler konusunda ne denli az şey bildiğimizi gözler önüne serdiğini söylemek çok daha doğru olur. Artık güneş sistemimizin sanıldığından çok daha kapsamlı olduğunu, Plüton'dan yüzlerce kat daha uzaklardaki Oort bulutunda muhtemelen Mars büyüklüğünde gezegenimsi cisimlerin bulunduğunu yavaş yavaş kavramaya başladık. Sedna türü uzay cisimlerini saptamak için ille de büyük teleskoplara gerek duyulmasa da, bu cisimleri daha yakından gözlemlemek ve içyüzlerini daha ayrıntılı bir biçimde anlamak için dev teleskoplara başvurmak gerekiyor. Plüton'un ötesi, güneş ışığını çok az aldığından, her bir fotonun yakalanması büyük bir önem taşıyor. Bu nedenle uzaybilimciler büyük düşünmek ve uzgörülü olmak zorundalar. Ulusal Bilim Vakfı adına çok sayıda teleskopun yönetimini üstlenen Ulusal Optik Uzaybilim Gözlemevi 30 metrelik bir teleskopun tasarımı üzerinde çalışırken, Avrupa Güney Gözlemevi de 100 metrelik bir teleskop geliştirmeyi tasarlıyor. Uzay ve Güneş sistemi üzirine araştırmalar sürdükçe, çok ilginz yeni bilgiler elde edilmeye başlandı, örneğin bazı gezegenbilimciler, Yerküre ile birlikte 9 gezegenimizden biri olan Plüton'u, gezegen olarak görmüyor. Caltech'te gezegenler konusunda uzman bir uzaybilimci olan Mike Brown'un, artık Plüton'un güneş sistemindeki konumundan kesinlikle emin. \"Plüton bir gezegen değil. Ona gezegen dememizi gerektiren mantıklı bir neden yok,\" diyen Brown, sayıları giderek artan bir grup meslektaşı gibi, Plüton'un Kuiper Kuşağı'nın bilinen en büyük üyesi olarak ele alınması gerektiğine inanıyor. Kuiper Kuşağı olarak bilinen ve içinde Güneş'in çevresinde dönen kayalık ve buzlu minik gezegenler barındıran bu kuşak, Neptün'ün ötesinden yaklaşık 8 milyar kilometrelik bir alana uzanıyor. Discover'da yayınlanan yazıda, Mike Brown, \"Plüton'un bir gezegen olmadığını söylemek ona gölge düşürmek anlamına gelmiyor. Bence Plüton son derece ilginç ve büyüleyici. Üstelik, Kuiper kuşağındaki en büyük cisim olması da, az buz bir şey değil,\" diyor. Plüton artık ücra bir yerde tek başına gezinen bir cisim değil. Bir dizi buluş, Plüton'un gizemini bugün de koruyan ve içinde sıradışı sayısız uzay cismini barındıran alabildiğine geniş bir boşluğun yalnızca bir başlangıcı olduğunu ortaya koyuyor. Farklı biçim, renk ve boyutlardaki bu cisimlerin birçoğu kendi uydularına sahipken, kimileri Neptün'ün ya da oradan geçmekte olan yıldızların çekim gücüyle garip yörüngeler çiziyorlar. Bu alabildiğine geniş boşluğun keşfedilmesinde henüz emekleme dönemini yaşayan uzaybilimcilerin gelecekte daha nice garip uzay cismini aydınlığa kavuşturacaklarına inanılıyor. Uzaybilimci Kenneth Edgeworth ve Gerard Kuiper, 40'lı ve 50'li yıllarda birbirlerinden bağımsız olarak Neptün'ün yörüngesinin ötesinde buzlu kayalıklardan oluşan bir havzanın yer aldığını öne sürdüler. Bu kayalıkların birçoğu, yörüngeleri 200 yıldan öncesine uzanmayan ve hızla güneşe doğru yol alan kısa dönemli kuyrukluyıldızlara dönüştü. Plüton ayrı tutulacak olursa (1930'da bulundu), Kuiper kuşağındaki ilk uzay cismi 1922 yılında Jane Luu ve David Jewitt adlı uzaybilimciler tarafından belirlendi. O günden bu yana Edgeworth-Kuiper kuşağında, aralarında Plüton büyüklüğünde birkaç dev cismin de yer aldığı, 800'ü aşkın uzay cismi saptandı. Bunlardan en büyük iki tanesi Brown ve arkadaşları tarafından bulundu. Araştırmacılar kuşakta en az 100,000 cismin yer aldığını, kimilerinin neredeyse Plüton boyunda olduğunu öne sürüyorlar. Gelgelelim, güneş sistemimiz bu kadarla kalmıyor. Kuiper kuşağının ötesinde yıldızlararası uzay sınırlarına uzanan küresel bir kabuk olan ve kendi karanlık buz toplarını güneşe fırlatan gizemli Oort Bulutu yer alıyor. Orada, kimileri Merkür ya da Mars büyüklüğünde olan, trilyonlarca başka uzay cisminin bulunabileceğine inanılıyor. Bilim insanları güneş sisteminin gezegenlerden önceki geçmişinin bu uzak diyarlarda gömülü olduğuna dikkat çekiyorlar. Kuiper Kuşağı ve Oort Bulutu'ndaki her bir cisim, 4,5 milyar yıl önce oluşan güneş sisteminin tarihçesine ışık tutan yerbilimsel bir fosil özelliği taşıyor. Bunların bileşimlerinin belirlenmesi ve neden şimdiki konumlarında olduklarının kavranmasıyla gezegenlerin oluşum sürecinin aydınlığa kavuşturulacağına inanılıyor. Geçtiğimiz yılın sonlarında Mike Brown ve arkadaşları tarafından saptanan Sedna, Güneş Sisteminin derinliklerinde bugüne dek bulunan en büyük, en uzak ve kimilerine göre en garip cisim. Çapı bir olasılıkla 1760 kilometreyi bulan bu cismin koyu kırmızı renkteki gizemli yüzeyi ne Plüton'un ne de Kuiper Kuşağındaki öteki cisimlerin yüzeyini andırıyor. Sedna'nın yörüngesi ise çok daha garip. Yörünge, Güneşin 11 milyar kilometre uzağından geçerek Kuiper Kuşağının dışından dolanıp muhtemelen Oort Bulutuna giriyor. Sedna'nın sıradışı yörüngesi onun da 4,5 milyar yıl önce Dünya'yı oluşturan aynı gaz ve toz bulutundan meydana geldiğini gösteriyor. Sedna yaşamına Kuiper kuşağında başlamış olabilir. Daha sonra kazara Neptün'e çok yaklaşması onu yoldan çıkartmış ve yörüngesini güneşten daha da uzaklara fırlatmış olabilir. Ikinci bir olayla, belki geçmekte olan bir yıldızın çekimiyle, Sedna Neptün'ün etkisinden kurtulmuş olabilir. Yıldızların büyük bir çoğunluğu, Orion Bulutsusunda olduğu gibi, başka yıldızların eşliğinde ortaya çıkarlar. Ne var ki, Sedna bulununcaya dek elimizde güneşimizin böyle bir toplumsal özelliği olduğu yönünde somut bir kanıt yoktu. Günümüzde bizlere en yakın yıldızlar bile ışık-yıllarca uzağımızdalar. Oort Bulutu konusunda uzman olan Luke Dones, Sedna'nın yörüngesinin güneşin yoğun bir öbekten oluştuğu yönünde ilk somut kanıt sayılabileceğine, benzer yörüngeleri olan başka cisimlerin bulunması durumunda, güneşin oluşum sürecinin aydınlığa kavuşturulabileceğine dikkat çekiyor. Özellikleri: Güneş sistemindeki en soğuk cisim. Uzaybilimci Clyde W. Tombaugh kılı kırk yardığı bir araştırma sonucunda 1930 şubatında Plüton'un belli belirsiz devinimini saptadığında ne Kuiper kuşağı, ne de Oort bulutundan haberdardık. Minik Plüton hiç de beklendiği gibi çıkmadı. Yine de, dokuzuncu gezegen olarak dünya çapında bir ün kazandı. Gemini Kuzey Gözlemevi uzaybilimcilerinden Chad Trujillo, \"Plüton günümüzde bulunmuş olsaydı, ona herhalde gezegen demezdik. Belki 70 yıl sonra Plüton'u gezegen olarak tanıyan herkes göçüp gittiğinde bu cisim bambaşka bir kimliğe bürünecektir. Ama şimdiden böyle bir işe kalkışmaya gerek görmüyorum,\" diyor. Gezegen, uydu, göktaşı ve öteki kozmik buluşların adlandırılmasından sorumlu Uluslararası Uzaybilim Birliği de Plüton'un adını değiştirmek gibi bir niyetleri olmadığını belirtiyor. Brown da benzer cisimlerden oluşan bir grubun parçası olan ve kendine özgü farklı bir varlık göstermeyen cisimlerin gezegen olmadığına parmak basıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uzayda-bir-super-dunya-kesfedildi/", "text": "Bu \"Süper Dünya\"yı keşfeden ise yine 1995 yılında güneş sistemi dışındaki ilk gök cismini bulmuş olan Michel Mayor. Bu gezegenin kütlesi Dünya'nınkinin 14 katı olduğu varsayıldığından \"katı\" olma şansı yüksek. Bunun şimdiye kadar keşfedilmiş olan ilk Süper Dünya olduğu varsayılıyor. Mavi gezegenimiz gibi bir çekirdek, katman ve kabuğa sahip olabilecek, güneş sistemi dışındaki ilk gezegen. Hatta burada su bile olabilir. Ve işte asıl olağanüstülük de burada! Çünkü Dünya'da denklem basit: Suyun bulunduğu her yerde, diğer koşullar aşırı noktalarda olsa da yaşamın geliştiği bir gerçek. Şimdiye kadar Güneşimiz dışında, diğer yıldızların etrafında belirlenen gezegenler bu tür bir olasılık için fazla büyüktü: Kütleleri göz önüne alındığında gazlardan oluşmaları kaçınılmazdı ve bunlar suyu olmayan Jüpiter'i andırıyorlardı. Mu Arae c adlı bu yeni gezegen, Dünya'dan 50 ışık-yılı uzaklıkta yer alan \"Mu Arae\" adlı bir yıldızın etrafında keşfedildi. Üstelik Mu Arae c'nin güney yarıkürede çıplak gözle görülebilmesi ise bir başka heyecan verici bir ayrıntı; Mu Arae c yıldızından 0.1 UA (Astronomik Birim- Dünya'yı Güneş'ten ayıran 150 milyon km'ye eşdeğer uzaklık birimi) uzakta; yıldızının etrafındaki turunu da 9.5 günde tamamlıyor. Bu yeni gezegeni belirlemek için Michel Mayor'ın ekibi 1995'te uyguladığı yöntemi denedi. Yüksek teknolojili bir aygıt olan ve 2003 yılından beri yıldızların ışıklı spektrumunu kaydeden ESO teleskopunun içinde yer alan HARPS tayfçekerinden yararlandı. Michel Mayor yıldızlar son derece parlak olduğu için mevcut aygıtlarla bunların etrafında dönen gezegenlerin görülmesinin mümkün olmadığını, bu nedenle en az dünyanın kütlesinin 7 katına sahip cisimleri saptayacak bir yöntemden yararlandıklarını kaydediyor. Bu kütlenin altındaki cisimler mevcut astronomi aletleriyle saptanamıyor. Şimdiye kadar güneş sistemi dışında 123 gök cismini keşfetmiş olan uzay bilim adamları kütleler, yörüngelerin eğimi ve bu yeni dünyaların rotasyonuyla ilgili değişik verilere sahipler. Bu veriler o kadar değişik ki gözlemlediklerini açıklayabilmek amacıyla bizim güneş sistemimizden çok farklı gezegen modelleri geliştirdiler. Bu teorik modellerin amacı bu yeni dünyaların nasıl oluştuğunu belirlemek. İşte tam da bu en çok benimsenen model Mu Arae'nin çevresinde dönen gezegenin Süper Dünya'nın ilk temsilcisi olabileceği umudunu doğurdu. Dünya kütlesinin 14 katı olan bu gezegen, yoğunluğu Dünya'nınkinin aynı olması koşuluyla 2.5 kat daha büyük bir çapa sahip olabilir. Bizim bildiğimiz değerin 14 katı olan yerçekimi kuvveti de görece düz ve \"kaygan\" bir zemine sahip olabileceğini gösteriyor. Yüksek dağlardan çok tepeler mevcut olabilir. Gezegenin karbon dioksit gibi bileşenler, metan ve belki de hidrokarbür ve kükürtlü maddeler de içerebileceği ifade ediliyor. Bu yönüyle Dünya'nın ikizi olan Venüs'e benzeyebilir. Suya gelince, yıldıza yakınlığı göz önüne alındığında gezegenin sıvı durumda bir suya sahip olması zor, çünkü sıcaklık 700 dereceye yakın; ancak basınç yüksek olduğunda Ğatmosfer çok yoğun olduğunda böyle bir durum söz konusu olabilirĞ ya da gezegenin derinliklerinde su bulunması ihtimali söz konusu olabilir. Şematik olarak bu gezegenin demir ve silikatlardan oluşmuş, aynı bileşime sahip bir katmanla çevrili bir çekirdek, kabuğunun ise su, karbon dioksit ve amonyaktan oluşmuş olduğu varsayılabilir. Tüm bunlar da yüz kilometre kalınlığında sıvı sulu bir okyanusla kaplı olabilir. Gezegenin çapıyla karşılaştırıldığında oldukça ince, ancak derinliği sadece 10 km. olan büyük okyanus çukurlarıyla karşılaştırıldığında dev bir katman. Bu okyanusun dibinde tektonik plakalara, magmaya ya da kayalıklara rastlamak mümkün değil: Uçurumları buz katmanı örtüyor. Bilim adamları bunun \"klasik\" bir buz olmadığını, örneğin 100 km.derinlikteki basıncın Dünya'da hissedilenin birkaç bin katı olabileceğini belirtiyorlar. Bu durumda da su, karbon dioksit ve amonyak buzları sudan daha yoğun olacaklarından yüzeye çıkma olanakları olmayacak. Michel Mayor'un ekibinin keşfettiği gezegen hem kütlesi hem de yıldıza uzaklığı bakımından bir tür \"okyanus gezegen\" olabilir. Süper bir Dünya, okyanus bir gezegen mi söz konusu? Mu Arae'nin etrafında saptanan gök cismi için bir başka seçenek de söz konusu: Göç sürecinden sonra yıldızlarına çok yaklaşmış olan Jüpiter kategorisinden dev gezegenlerden biri olma ihtimali. Uzay bilim adamları gezegenlerin yıldızlarına çok yaklaşmaları halinde 'buharlaşabileceklerini' gösterdiklerini belirtiyorlar. Prensipte bu gezegenler yıldızlarından çok uzakta oluşuyor. Ancak yıldızı çevreleyen toz bulutu yeterince yoğun ise sadece birkaç yüz dünya kütlesi ağırlığına sahip Satürn ya da Jüpiter benzeri gezegen yıldıza yaklaşarak yavaş yavaş ağır gaz örtüsünü yitiriyor. Birkaç milyon yıl içinde de sadece demir ve silikatlardan oluşmuş çekirdek kalıyor. Bu durumda Mu Arae gezegeni bir magma gezegenine benzeyebilir. Ancak ortaya konulan modellere göre yıldızından çok uzakta gözüküyor. Çok uzak ve belki de daha az sıcak. Ancak bu durumda bile son derece spesifik basınç ve sıcaklık koşullarında suyun sıvı halde bulunabilmesi çok zor. Bununla birlikte bilim adamları Dünya'da yaşamın uç koşullarda da var olabildiğine dikkat çekiyor. Kesin olan şu ki Mu Arae potansiyel olarak yaşanılabilir gezegenler tarihinde yeni bir sayfa açıyor. Dünya dışında yaşamın izlerini sürebilmek için de sabırlı olup, Avrupa'nın \"Darwin\" uydusunun 2014'te uzaya gönderilmesini beklemek gerekiyor. Darwin'in hedefi güneş sistemi dışındaki atmosferlerde yaşamın varlığının kanıtları olan ozon, su ve karbon dioksit aramak olacak. Halihazırdaki gözlem cihazları uzaktaki bir gezegeni \"görmek\" için uygun değil: Yıldızı kendisinden birkaç milyon kat daha ışıklı olduğundan gezegen halesinde kaybolur. Uzay bilim adamları bu nedenle dolaylı gözlem yöntemlerinden yararlanır. Bunlardan en yaygını ise gezegenin oluşturduğu hafif çekim gücünün yıldızda neden olduğu titreşimi incelemektir. Böylece Jüpiter Güneş'i saniyede 12.5 m Dünya'yı ise saniyede 9 cm sallandırır. Uzay bilim adamları \"avlar\"ının yerini belirlemek amacıyla yıldızın yaydığı tayf ışınlarındaki sapmayı ölçerler. Eğer yıldız bize doğru geliyorsa ışıklı tayfı maviye kayar, uzaklaşıyorsa kırmızıya. Bu tayfların zaman içinde değişim düzeni incelenerek gezegenin yörünge özellikleri hesaplanır: Asgari kütle, güneşine uzaklığı ve rotasyon periyodu. En umut verici gözlem yöntemi ise 2006'da Corot'da kullanılacak olan sistem. Bu yöntem, gezegenin yıldız ile gözlem aygıtının ekseni arasından geçmesi umut edilerek yıldızdan elde edilen ışık oranının tam olarak hesaplanmasına dayanıyor. Böylece yıldız, gezegen ve gözlem aygıtının aynı çizgide bulunması şartıyla belki de Dünya büyüklüğündeki cisimlerin yerlerinin saptanmasını sağlayabilecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uzayda-bulunan-mikroplar-gunes-sistemine-zarar-verebilir-mi/", "text": "Bilim kurgu filmlerine konu olabilecek türde bir kurguya sahip olsa da uzayda bulunan mikropların Güneş sistemimize zarar verebileceği keşfedildi. Bu konuda en somut örnek olarak Curiosity keşif aracının Mars yolculuğuna hazırlanışı sırasında aracın alkolle yıkanması ve 110 dereceye kadar ısıtılmasına rağmen 377 bakteri türü taşıması örnek gösterilebilir. Uzay ajansı tarafından 1950'li yıllarda benimsenen bu uygulama gezegen koruma politikası altında uygulanan prosedürlerden birisidir. Bu politikaya göre Dünya'da bulunan mikropların başka gezegenlere yayılmasının önlenmesi amaçlanıyor. Ancak Curiosity uzay aracına bakıldığında uygulanan bu politikanın pekte yeterli olmadığını söyleyebiliriz. NASA, Curiosity keşif aracını Mars yolculuğuna çıkarmadan önce aracı alkolle yıkamış ve 110 dereceye kadar ısıtmıştı. Bilim insanlarınca kalkıştan hemen önce alınan numunelerde aracın 377 bakteri türü taşıdığı ve yine 56.400 organizma bulunduğu görüldü. Laboratuvar ortamında yapılan çalışmalarda bulunan bakteri ve organizmalar farklı teknikler kullanılarak öldürülmeye çalışıldı. Bu teknikler arasında morötesi ışın, yüksek pH ortamları ve dehidrasyon gibi çalışmalar bulunuyor. Tüm bu çalışmalara ve tekniklere karşın mikropların tüm uygulama türlerinden en az birinde sağlıklı bir şekilde hayatta kaldığı görülürken mikrobiyolog Stephanie Smith, bu canlıların zayıf noktaları bulunmadığı sürece her seferinde uzaya gönderilmeye devam edileceğini söylüyor. Ancak burada en önemli tehdidin mikropların uzaya gönderilmesi kadar farklı şekillerde geri gelmesi olduğu düşünülmekte. PopSci'de yer aldığı şekli ile uzayda yer alan mikroplar ilk olarak salgın şeklinde insanlığı tehdit edebilir. Örneğin uzun vadede kurulacak olan uzay kolonilerinde astronotların büyük oranda bağışıklık sistemi açısından zayıflayacağı düşünülüyor. Uzay araçlarında bulunan E.Coli türünde mikroplar su ya da gıda kaynaklarına bulaşacak olursa bir koloninin yok olmasına neden olabilir. Uzmanlara göre ikinci tehdit ise Europa türünde uyduların, sahip olduğu sıvı su ortamı nedeniyle bakteriler açısından en ideal üreme ortamlarına sahip olması olarak görülüyor. Gezegenimizde okyanus ve toprakta yer alan Geobacillus Stearothermophilus, fırsat bulduğu anda tüm biyosferi ele geçirebilir. Üçüncü sırada, henüz bilmediğimiz zararlı türler yer alıyor. Örneğin NASA protokollerine rağmen hayatta kalan Tersicocus Phoenicis, ilk olarak uzay aracından alınan örneklerde keşfedilmişti. Yine uzay araçları tarafında taşınan bazı mikroplar, hangi türleri taşıdığımızı bilmediğimiz için gelecekte keşfedilmesi durumunda uzaylı olarak görmemize neden olabilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uzayda-en-uzun-sure-kalan-abdli-astronot/", "text": "Rus Soyuz uzay aracıyla cumartesi günü Dünya'ya dönen Komutan Peggy Whitson, 377 günle uzayda en çok kalan Amerikalı astronot rekorunu kırdı. Uluslararası Uzay İstasyonu'nun 16'ıncı dönem mürettebatı Whitson ve Rus kozmonot Yuri Malençenko, uzayda 192 gün geçirdikten sonra, Güney Kore'nin ilk astronotu So-yeon Yi'yi de taşıyan Rus kapsülü, inmesi gereken hedefin yaklaşık 400 kilometre uzağına indi ve kurtarma ekipleri 45 dakika gecikmeyle iniş yerine ulaştı. Rus Soyuz uzay aracında bulunan 3 kişinin sağlık durumlarının iyi olduğu kaydedildi. UUİ'ye 5 Haziran 2002 günü 5'inci dönem mürettebat olarak gönderilerek uzayda 185 gün geçiren Houston'daki Rice Üniversitesi Biyokimya Bölümü'nden 48 yaşındaki Dr. Whitson, böylece uzayda toplam 377 gün geçirmiş oldu. Önceki rekor altı uçuşla uzayda 374 gün geçiren astronot Mike Foale'a aitti. Rus Hava Kuvvetleri'nde albay rütbesiyle görev yapan 46 yaşındaki Malençenko ise 1994'ten bu yana 4 uçuşla uzayda toplam 515 gün geçirerek, uzayda en çok kalan 9'uncu insan oldu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uzayda-her-seyi-yutan-bir-karadelik-mi-doguyor/", "text": "Uzaktaki bir galaksi kümesinde birbirine çok yakın bir mesafede dönen iki karadelik birbiriyle kaynaşırsa ne olur? Astronomlar, milyarlarca yıldızı yutabilecek, muazzam bir karadeliğin oluşabileceğini söylüyorlar. Almanya'daki Friedrich-Wilhelms Üniversitesi'nden Thomas Reiprich, Dünyamızdan 325 milyon ışık yılı uzaklıkta bir araya gelen iki karadeliğin birleşeceğine inanıyor. Astronomun açıklamasına göre iki karadelik,muazzam kuvvetleriyle birbirine yaklaşmış ve aradaki mesafe git gide azalmakta. Abell 400 galaksi kümesindeki iki karadelik, uzun bir süredir radyo dalgaları nedeniyle biliniyordu, ama son gözlemlerle bunlardan birinin diğerini yutacağı öğrenildi. İki karadelik, üç evreden oluşan bir \"ilişki sürecinin\" en başında bulunmakta, kaynaşma en erken bir milyon yıl sonra meydana gelecek. İlk başta rotasyon sırasında enerji kayboluyor deniyor haberde ve iki karadelik birbirine yaklaşıyorlar. \"Üçlü gövde süreci\" olarak adlandırılan ikinci evrede ise karadeliklere yaklaşan yıldızlar çekilmekte. Yıldızlar bu şekilde hızlanır ve en sonunda yeniden dışarı fırlatılır. Bu süreç sırasında sistemden yine enerji eksilmekte. Üçüncü ve son yakınlaşma evresinde karadelikler, güçlü çekim gücü dalgaları açığa çıkacak şekilde birbirlerine iyice yaklaşıyorlar. Bu süreçte de yine enerji kaybolmaya devam ediyor ve kaynaşma meydana geliyor. Sonuç: Milyarlarca yıldızı yutabilecek kadar yoğun kütleli bir süper karadelik. Chandra röntgen teleskopuyla, karadeliklerin, galaksi kümesinde saniyede 1200km hızla hareket ettiği hesaplanmış. Bir galaksi kümesi galaksilerden ve kızgın gazdan oluşur. Kümenin ortasındaki gaz yoğunluğu en yüksek seviyededir. Bilim adamları karadeliklerin birlikte aynı yöne doğru hareket ettiklerini saptamışlar. Karadeliklerin hemen önünde bir Hot Spot bulunmakta ve gazın sıcaklığı burada en yüksek seviyede. Reiprich, gazın hızla ilerlemekte olan karadelikler tarafından preslendiğini söylüyor. Sıcak noktadaki ve çevredeki sıcaklıkların karşılaştırılmasıyla da karadeliklerin hızı hesaplanabilmekte."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uzayda-ikinci-bir-dunya/", "text": "Dünyadan 424 ışık yılı uzaklıktaki \"HD 113766\" kodlu yıldızın yörüngesinde, dünyanın oluşumuna benzer şekilde yoğunlaşmaya başlayan bir toz yoğunluğu keşfedildi. Amerikan Uzay Dairesi'ne ait Spitzer Uzay Teleskobuyla keşfedilen oluşumun, \"ergenlik çağını yaşayan\" bir gezegen olduğu sanılıyor. Astronomlar, halka şeklindeki toz bulutunun, Mars büyüklüğünde bir gezegene dönüşecek kadar materyale sahip olduğunu kaydediyorlar. Bilim adamları 10 milyon yaşında olduğunu tahmin ettikleri oluşumun, kayaların oluşmasına imkan verecek olgunlukta olduğunu ifade ediyorlar. Henüz adı konulmayan oluşumun içerdiği materyaller, yerküre benzeri bir gezegene dönüşmesine yol açacak yapıda. \"Gezegen avcısı\" olarak nitelendirilen bilim adamı grubu, bugüne kadar Güneş sistemi dışında 250'den fazla gezegen keşfetti. Yeni oluşumla ilgili tespit edilen detaylar, Astrophysical Journal dergisinin gelecek sayısında yayınlanacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uzayda-ilk-kez-spiral-manyetik-alan-saptandi/", "text": "Uzayda ilk kez spiral manyetik alan saptandı! Amerikalı astronomlar yıldızlararası uzay alanında ilk kez spiral biçiminde bir manyetik alan saptadı. Manyetik alan Orion takımyıldızındaki bir gaz bulutunun etrafında tıpkı bir tirbuşon gibi kıvrılmakta. Astronomik bir modelle daha önce bu tür spiral biçiminde manyetik alanlar yıldız doğumlarıyla ilişkilendirilmişti. Berkeley Üniversitesi'nden Carl Heiles şimdi son gözlemiyle bu model için deneysel bir kanıt bulmuş olabilir. Bilim adamları bu çok zayıf manyetik alanı ölçebilmek için dünyanın en büyük tam hareketli radyoteleskopu olan Green Bank teleskopundan yararlandılar. Teleskopun 100m genişliğindeki çanağı gaz bulutuna doğru çevrilerek sistematik olarak tarandı. Her ölçüm noktasında buluttan gönderilen radyo dalgaları kaydedildi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uzayda-renk-cumbusu/", "text": "Fotoğraftaki yeşil yay, uzayda şimdiye kadar görülen en büyük şok dalgalarını yaratıyor. Şok dalgası, bir galaksinin diğerine doğru saatte 1 milyon milden daha hızlı başka bir galaksiye doğru düşmesiyle oluşuyor. İşte gözalıcı güzellik. Fotoğraf dünyaya 300 milyon ışık yılı uzaklıktaki Stephan Beşlisi olarak bilinen galaksi grubunun merkezini gösteriyor. NASA'nın İspanya'daki yer teleskopu Calar Alto ve Spitzer uzay teleskopundan elde edilen görüntü, uzayın büyüleyiciliğini bir kez daha kanıtladı. NASA'nın keşfine göre, bu galaksi kümesi, içinde bulunduğumuz Samanyolu galaksisinden daha fazla ses patlaması yaratıyor. Patlama, galaksilerden birinin diğerlerine doğru çok yüksek bir hızla düşmesiyle meydana geliyor. Galaksi düşerken saniyede 540.6 mil hızla hareket eden bir hidrojen gaz bulutunun arasından geçiyor. Bu hızın etkisi hızlı bir jetin yarattığı ses patlamasına benziyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uzayda-tatil-her-sey-dahil-30-milyon-dolar/", "text": "Uzaya gidecek 6'ncı turist ABD'li bilgisayar oyunu yapımcısı Richard Garriott, Ekim'de yapacağı yolculuğuna şimdiden hazırlanmaya başladı. Garriot, bir yürüyüş için 15 milyon dolar, tüm tatil için 30 milyon dolar ödedi. ANKARA 1973'de Skylab yörünge laboratuvarında çalışan astronot Owen Garriott'ın oğlu Richard, Rusya'da geçireceği 6 hafta sırasında, tıbbi kontrolden geçecek ve Soyuz uzay aracıyla yapacağı uçuş için gerekli eğitimin ilk safhasıyla tanışacak. 46 yaşındaki Richard Garriott, Space.com'a yaptığı açıklamada, bu yılın kendisi için uzay ile dopdolu geçeceğini belirterek, Uzay benim için en öncelikli şey olacak ve karasal faaliyetler ikinci plana düşecek dedi. Rusya Federal Uzay Kurumu ve Amerikan Space Adventures firması arasında varılan anlaşma uyarınca Ekim'de iki profesyonel uzay adamıyla Uluslararası Uzay İstasyonu'na gidecek Garriott, bu yolculuk için 30 milyon dolar ödedi. Online bilgisayar oyunlarının ultimate serisinin yaratıcısı Garriott, bu macerasına ek olarak uzayda yapacağı bir yürüyüş için de 15 milyon dolar ödeme yapmayı düşünüyor. ABD'de ilk oğul astronot olarak meslek dışından uzay turisti olacak Garriott, Rusya'daki baba-oğul astronot geleneğine katılan ilk Amerikalı olacak. Uzayda insan yapımı ilk uydu olan insansız Sputnik'in 50 yıl önce ve yörüngedeki ilk insan Yuri Gagarin'in (1934-1968) de bulunduğu Vostok kapsülünün 1961 nisanında uzaya hareke ettiği Kazakistan'daki tarihi SSCB üssü Baykonur, uzay turistleri devrini de başlatan yer oldu ve bu işi halen sürdüren yegane üs. Baykonur'dan Soyuz roketleriyle yörüngeye turist taşıma işi ilk kez 2001'de Californialı Amerikalı iş adamı Dennis Tito ile başladı. Kazakistan'dan yörüngeye fırlatılan ilk beş milyoner iş adamı turist, tahminen 20'şer milyon doları Rusya Uzay Kurumu'na ödedi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uzayda-yasami-yanlis-yerde-mi-ariyoruz/", "text": "Uzayın derinliklerinde ya da Güneş sistemimizde yalnız olduğumuzu düşünmek büyük bencillik olacaktır. Yıllardır süregelen ve hız kesmeden devam eden, farklı gezegenlerde yaşam arayışı bir türlü istenilen sonuca ulaşılamaması ya da beklentilerin boşa çıkması nedeniyle hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor. Bugüne kadar doğrudan ya da gözlem usülüyle pek çok gezegende yaşamın var olabileceğine dair kalıntılar aradık. Peki, acaba uzayda yaşamı doğru yerde mi arıyoruz? Yoksa incelediğimiz gezegenlerin çok daha derinlerine mi inmeliyiz? Aradığımız şey insan türünde bir yaşam formu ise en azından bugün ki gözlemler ile mümkün görünmüyor. Fakat insan canlı yaşamına elverişli olabilecek bir ortam bulma umudumuz devam ediyor. Bu arayışta ilk sırada yer alan Mars'ın yeniden gözden geçirilmesi yanlış olmayacaktır diye düşünüyoruz. Yıllardır Mars üzerinde yaşam belirtisi arıyor olsak da arayışımızı yüzey yerine Mars'ın derinliklerinde sürdürmek daha etkili olabilir. Yüzeyde radyasyon ya da aşırı sıcaklık etkisinde kalabilecek olan canlıların yerin altında korunması muhtemel görünüyor. İkinci sırada Jüpiter'in uydularından biri olan Europa yer alıyor. Gözlemlerde bu uydunun oldukça büyük bir okyanus ve denizaltı volkanlarına sahip olduğu görülürken Europa Clipper uzay aracının Europa'yı araştırması bekleniyor. Kil ve yoğun karbon içeren Ceres, muhtemel yaşam kaynağı barındıran en önemli gezegenlerden biri olarak görülüyor. Öyle ki Ceres'in Dünya'nın ilk dönemlerinde etkili olan zengin meteor yağmurlarını andırdığı ve mutlaka gözlenmesi gerektiği düşünülüyor. NASA tarafından Ceres'i gözlemlemek üzere gönderilen Dawn uzay aracı Mart ayında önemli bilgiler sunmaya başlayacak. Son sırada yer alan Enceladus ise Satün'ün yaklaşık 500 km çapa sahip ayı olarak biliniyor. Sürekli büzüşen ve genleşen Enceladus hidrotermal kaynaklar nedeniyle mikroplar için elverişli ortam sunabilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uzayda-yeni-bulus-gezegenler-ne-kadar-surede-olustu/", "text": "NASA'nın Pasadena'daki Jet Motoru Laboratuvarı'nda görevli bilim adamlarının, Spitzer kızılötesi teleskopu ile yaptıkları son incelemelerin bulguları kamuoyuna açıklandı. Amerikalı bilim adamları, son gözlemlerine göre, yeryüzü boyutundaki gezegenlerin oluşum sürecindeki şiddetli türbülans ortamının tahmin edildiği gibi 10 milyon yıl yerine yüzlerce milyon yıl sürmüş olabileceğini belirttiler. Gökbilimciler, genç yıldızların çevresindeki disk biçimli toz bulutlarının 100 ila 200 milyon yıl büyük ve parlak kaldıklarını tespit ettiklerini kaydederek, genç yıldızlar ve dev kaya parçaları arasındaki şiddetli çarpışmalar bu kadar uzun sürmese bu toz bulutlarının bu kadar uzun süre varolamayacaklarını vurguladılar. Spitzer kızılötesi teleskop programında görevli gökbilimci Jonathan Gardner, yeni bulguyla gökbilim kitaplarında gezegenlerin oluşumu bölümünü yeniden yazmaları gerekeceğini söyledi. Bilim adamları, gezegenlerin, genç bir yıldızın çevresindeki disk biçimli toz kümelenmeye başlayınca oluştuklarını düşünüyorlar. Bu kümelerden bazıları heybetli dağların boyutuna ulaşırken, dev kaya parçalarının birbirleriyle çarpışmaya başladıkları ve böylece cenin gezegenlerin oluşmaya başladığı tahmin ediliyor. Bilim adamları yeni araştırmalarına dek bu şiddetli türbülans dönemini, gökbilim kavramlarına göre göz açıp kapayıncaya dek kısa bir süreç olan 10 milyon yıl olarak hesaplıyorlardı. Teleskopla elde edilen bulgulara internette, http://www.spitzer.caltech.edu/Media/041018telecon/ adresinden ulaşmak mümkün."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uzaydan-yuksek-enerjili-sinyal/", "text": "Avrupalı astronomlar, uzaydan gelerek dünyayı projektör gibi tarayan çok yüksek enerjiye sahip sinyal keşfetti. Bugüne kadar tespit edilen sinyalden 100 bin kat daha yoğun olan bu gama ışınımı, LS 5039 adı verilen yıldız çiftinden geliyor. Çift, güneşten 20 kat büyük bir yıldızla nötron yıldızı ya da kara delik olabilecek fazlasıyla yoğun bir gökcisminden oluşuyor. Evrenin derinliklerinden gelen sinyaller, 60'lı yıllardan bu yana biliniyor. İlk zamanlarda bu sinyalleri dünyalılarla haberleşmek isteyen uzaylıların gönderdiği de düşünülmüştü. Bu sinyalleri, genellikle kendi çevrelerinde çok hızlı dönen 'pulsar' adlı minik yıldızlar yayıyor. Bu yıldızlar, kutuplarından elektromanyetik parçacık saçıyor. Yıldız kendi etrafında döndüğü için, bu enerji demeti, uzayı tıpkı deniz feneri gibi tarıyor ve dünyadan da belli aralıklarla tespit edilebiliyor. 'Pulsar' sinyallerinin aralığı birkaç saniyeyle birkaç milisaniye arasında değişiyor. Buna karşılık LS 5039'un yaydığı sinyal aralığı ise 3.9 gün. Uzmanlar, bu durumu anlamaya çalışıyor. 'Astronomy and Astrophysics' dergisinde yayımlanan çalışma, Fransız ve Alman astronomlarca Namibya'daki HESS gözlemevinde dört teleskop kullanılarak yürütüldü."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uzayin-dort-boyutlu-haritasi-ciziliyor/", "text": "Farklı üniversitelerden oluşan bilim ekibi, uzayda bir milyondan fazla galaksinin renk ve pozisyonlarını sınıflandırarak bir üç boyutlu evren haritası oluşturuyor. Üç boyutlu haritanın oluşturulmasında, araştırmacılar her galaksinin birbirleriyle ve Dünya'ya olan uzaklıklarını hesaplamak zorunda. Bu zorlu hesaplam şöyle yapılıyor; her bir galaksinin spektrumdaki yeri temel alınıyor ve evren genişlerken bu galaksiden Dünya'ya gelen ışık dalgalarının nasıl büküldüğü hesaplanıyor. Araştırmacılar bu hesabın son derece uzun ve zahmetli bir süreç olduğuna işaret ediyor. Bilim insanları, yüzbinlerce galaksinin teker teker hesaplanma gereği olmadan, otomatik olarak uzaklıklarının çıkarılabileceği bir algoritma geliştirdi. Uzmanlar en eski parlak kızıl galaksileri temel aldı, bunların renklerinde değişim hesaplanıyor ve böylece Dünya'ya olan uzaklıkları çıkarılabiliyor. Kanada'dan Dr. Chris Blake liderliğindeki University of British Columbia ekibi, evrenin gelmiş geçmiş en kapsamlı haritasını oluşturdu. Harita 1 milyondan fazla galaksiyi içeriyor ve bunların en uzağı Dünya'ya 5 milyar ışık yılı mesafede bulunuyor. Dr. Nikhil Padmanabhan liderliğindeki Princeton University ekibi, 600 binden fazla galaksiyi inceleyerek 10 binden fazla spektrum hesabı gerçekleştirdi. Princeton ekibi, parlak kızıl galaksileri, galaktik renk/mesafe analizinde bir sabit değer olarak kullandı. Adrian Collister ve Ofer Lahav önderliğindeki University of Cambridge ve University College London ekibi de, 10 bin temel galaksinin koordinatları, renkleri ve hesaplanmış uzaklıklarından oluşan bir bilgisayar algoritması oluşturdu; bu algoritma temel alınarak diğer onbinlerce galaksinin birbirleriyle uzaklıkları otomatikman hesaplanabiliyor. Böylece temel 10 bin galaksi bir cetvel olarak işlev görecek. |NGC 4414: 60 milyon ışık yılı uzaklıkta, 56 bin ışık yılı çapında tipik bir spiral şekilli galaksi. Bilim ekibi, galaksilerin evrendeki dağılımının matematiksel bir düzenini çıkarmaya çalışıyor. Araştırmayı yürüten uzmanlar, bu tür bir haritanın evrenin dev bir resmini vereceğini belirtiyor. Böyle bir haritanın uzayın başladığı Big Bang'ten arta kalan ışımanın Kozmik Arkaplan Işıması gibi geniş bir resim sunacağı vurgulanıyor. Böylece evren sadece birkaç yüzbin yıllık olarak varsayılan 'kozmik arkaplan'daki yapılar, evrenin 8 milyar yaşındaki yapılarla karşılaştırılabilecek. Böyle bir harita sadece üç boyutlu olmakla kalmayacak, ayrıca evrenin zamanla genişlediği tezine dayandığından, bir dördüncü zaman boyutu olacak. Bu dördüncü boyut, sürekli birbirinren uzaklaşan galaksilerin gerçek uzaklığın verecek, zira evren genişlediği için mesafeler her geçen saniye değişiyor. Bu dört boyutlu harita, evrenin uzay-zaman içinde nasıl evrildiğini gösterecek. Bilindiği anlamda somut maddenin evrenin sadece yüzde 3 ila 4'üne denk geldiği, en az yüzde 25'inin kara madde, kalanının ise kara enerjiden oluştuğu artık oturmuş bir veri olarak kabul ediliyor. Big Bang'ten hemen sonra ortaya çıkan kozmik ses dalgaları da haritaya entegre edildi. Erken evrende fotonlar tarafından emildiği düşünülen bu dalgaların varlığı ilk kez geçen yıl keşfedilmişti. Erken evren kabul edilen ilk 300 bin yıla ait 'yankı'ları taşıyan bu kozmik ses dalgalarından, galaksilerin dağılımını anlamada istifade edilecek. İlk 300 bin yıl zarfında evren yoğun ve kızmış bir top şeklindeydi. Erken evrende hidrojen atomları iyonize olarak, proton ve elektronlara ayrışıyordu. Bilim insanları kozmik ses dalgalarını da hesaba katarak, astronomik ölçümlerin kesinliğini artırmayı hedefliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uzayin-sirri-bu-isikta/", "text": "Osiris gezegeninden gelen ışığı incelemeye alan bilim insanları evrende başka yaşamların olduğu konusunda önemli ipuçları buldular. Güneş sistemimizden çok uzaktaki Pegasus takımyıldızı içinde bulunan Osiris gezegenini analiz eden uzmanlar, evrende bizim dışımızda varlıklar olma ihtimalini araştırma konusunda önemli adım attılar. Bu gezegenden gelen az miktarda ışığı inceleyen bilim adamları, Osiris'in kimyasal yapısında, gezegenimizdeki yaşam yapısının tuğlaları sayılan DNA'nın anası RNA'nın oluşumunu sağlayabilen maddelerden bulunduğunu saptadılar. Osiris'te su bulunmadığına inanılmasına ve sıcaklığın 800 derece olmasına rağmen, üç ayrı araştırma ekibi, dünya dışında yaşam işaretleri tespit edebilecek tekniği başarıyla uyguladıklarını açıkladılar. Bilim adamları artık güneş sistemi dışındaki gezegenlerin kimyasal yapısını ölçmenin mümkün olduğunu ve evrenin derinliklerinde, eğer varsa bir gün yaşamı bulabileceğimizi söylüyorlar."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/uzayla-iletisim-icin-foton-oltasi/", "text": "Gelecek yıllarda bugüne göre daha fazla uzay istasyonu ve astronot uzayda iş görüyor olacak. Bu birimler arasında veri iletişimi de çözülmesi gereken konular arasında. ABD'nin önde gelen araştırma kurumlarından Massachusetts Institute of Technology uzmanlarının geliştirdiği foton yakalayan yeni bir ışık detektörü sayesinde, astronotlar birbirlerine veya Dünya'daki merkezlere video görüntülerini çok daha hızlı gönderebilecek. 'Foton oltası' olarak adlandırılan ışık detektörü, 1.550 nanometre'lik bir dalgaboyunda ışığın yüzde 57'sini emiyor. Mevcut lazer teknolojilerinde ise, ışık detektörleri ışığın sadece yüzde 20'sini emebiliyor. MIT'nin geliştirdiği ışık detektörü kızılötesi ışınlardan bir lazerin tek bir fotonunu dahi yakalayabiliyor. Detektörde 'foton oltası' adlı bir ünite bulunuyor. Mutlak sıfır derecesine yakın bir soğukluktaki nanokablolardan oluşan foton oltası, detektörün foton yakalama yeteneğini artırıyor. 'Foton oltası'ndaki nanokablolar cihaza ulaşıp da mekanik nedenlerden dolayı yakalanamayan fotonların kablolar arasında yansıtılarak, eninde sonunda yakalanmasını sağlıyor. Daha çok foton emmesi, cihazın daha iyi algılaması demek, bu da daha iyi iletişim sağlıyor. Detektörün hassasiyetini artırmak için bilim insanları, cihaza yansımayı önleyici bir kaplama koyarak ışık yansımalarının önünü kesmek istiyor. Halen Mars'a giden uzay araçları, verileri radyo sinyalleriyle gönderiyor. MIT uzmanı Dr. Karl Berggren, mevcut kablosuz radyo frekansı teknolojileri ile video görüntü gönderiminin saatler aldığını belirtiyor. Dr. Berggren'e göre, gelişmiş lazer teknolojileri veri gönderimini bugünküne oranla 10 ila 1.000 kat daha hızlı gerçekleştirecek. Gerek lazer ve gerek radyo göndericileri, veriyi ışık hızına yakın bir süratte gönderebiliyor, ancak lazerin avantajı daha fazla veriyi sıkıştırabilmesi. Halen Mars'ta bulunan uzay araçlarında, Mars-Dünya arası iletişim saniyede 128 bin bit üzerinden gerçekleşiyor. Mars-Dünya mesafesi bir yana, gelecekte Satürn ve ötesindeki gezegenlerin de iletişim ağı içinde olacağı düşünülürse, yeni teknolojilere geçilmesi kaçınılmaz olacak. Gezegenlerarası veri iletiminde kullanılan mevcut lazer sistemleri oldukça yüksek enerji tüketimine yol açıyor. Dünya'dan yüzbinlerce kilometre uzakta tek başına çalışan bir uzay aracı için enerji tüketimi ciddi bir sorun. Dr. Berggren, yeni detektörün sönük sinyalleri toplayabilmesi sayesinde enerji tüketimini azalttığını belirtiyor. Not: Araştırmayı konu alan makale Optics Express dergisinde yayımlanmıştır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/vakum/", "text": "boşluk, havasızlık anlamında kullanılan vakum terimi çoğu kez yanlış anlaşılır. normal şartlarda, deniz seviyesinde, vücudumuzun her santimetrekaresi üzerinde l kilogram hava basıncı vardır. Parmağınıza l kilogramlık bir yük taksanız zor taşırsınız ama parmağınızın minik bir bozuk para büyüklüğünde olan kısmı üzerinde her zaman bu ağırlık vardır. Bir de bütün vücudun üzerinde olanı düşünün. Üzerimizdeki atmosfer tabakasının ağırlığının yarattığı bu hayli yüksek basınç altında ezilmeyiz hatta hissetmeyiz bile. Vücudumuz buna göre ayarlanmıştır. Bu basınç biraz artarsa veya biraz azalırsa vücudumuz, kulaklarımız başta olmak üzere bunu hemen algılar. İşte basıncın, santimetrekareye l kilogram (1000 gram) olan atmosfer basıncının altına düşmesine vakum denilir. Örneğin santimetrekarede 0,8 kilogramlık (800 gram) bir basınç pratikte atmosfer basıncının ne kadar altında ise o kadar yani l000-800= 200 milibar vakum olarak ifade edilir. vakumda, yani hava basıncı atmosfer basıncından daha düşük olduğunda üzerimizdeki basınç da azalmış yükümüz hafiflemiş olduğuna göre vücudumuz da daha rahat etmez mi? Hayır, tersine. Vücudumuzun iç basıncı atmosfer basıncına göre ayarlıdır. Dışımızdaki basınç düşerse, denge bozulacağından ve iç basıncımız fazla geleceğinden başta damarlarımız olmak üzere tüm organlarımız zarar görebilir, devam etmesi durumunda ise insanı ölüme götürebilir. Hakiki veya mutlak vakum tam sıfır hava basıncına ulaşmaktır ki, bu pratikte mümkün değildir. uzayda bile hakiki vakum yoktur. Bir ortamın hakiki yani mutlak vakumda olması için içinde molekül, atom, elektron, ve atomun diğer küçük parçacıklarından hiçbirinin olmaması gerekir. uzayda neutrinus denilen partiküller vardır, bu nedenle uzayda bile hakiki vakum vardır diyemiyoruz. Ancak uzay o kadar büyük, parçacıklar da o kadar küçüktürler ki yüzde 99,9999.... vakumdur diyebiliriz. Elinize bir şişe alıp havasını boşaltıp, ağzını da sızdırmaz şekilde kapatırsanız şişenin içinde vakum oluşmuştur diyebiliriz. Şişenin kapağında bir delik açarsanız dışarıdaki hava derhal içeri hücum eder, içerdeki vakumun yerini alır. O halde dünyamızı çevreleyen hava tabakası niçin uzayın boşluğuna, vakumlu ortamına kaçmıyor? Örnekteki havanın, şişenin içine dalmasına sebep üzerindeki atmosferik basınçtır. atmosferde 10,000 metreye çıkıldığında hava basıncı santimetrekarede 0,3 kilograma, 16,000 metrede 0,1 kilograma düşer. atmosferin üst katmanlarına gittikçe de hava basıncı sıfıra yaklaşır. Havanın vakumlu ortama kaçmasını yaratacak bir hava basıncı yoktur, bu nedenle uzayın boşluğu hava moleküllerini çekemez, atmosfer tabakamız da uzayın boşluğuna kaçıp gitmez. Tabii dünyanın çekim gücünü de unutmamak lazım."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/var-mi-marsa-gitmek-isteyen/", "text": "Daily Telegraph Gazetesi'nin haberine göre, ESA tarafından başlatılacak deneyde, katılımcılar Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki astronotlarla aynı yiyecekleri tüketecek. Deneyin amacı, Mars'a giderken ve orada konaklarken bir insanın dayanma gücünü ölçmek olarak açıklandı. ESA'dan uzay araştırma uzmanı Bruno Gadrini, \"6 kişiyi kapalı bir mekanda gerçeğine uygun bir ortamda bulundurmamızın sebebi, planladığımız Mars seyahatine hazırlık amacıdır. Gönüllülerin formda olmaları, psikolojik anlamda sağlam bir ruh yapısına sahip olmaları da astronotlarınkiyle benzer özellikler arasındaki önceliğimizdir\" diye konuştu. Gadrini, kurulan merkezin gerçeğinin benzeri olması için kapaklar kapatıldıktan sonra merkezle bağlantının 40 dakika gecikmeli olarak sağlanacağını da sözlerine ekledi. İlgilenen adayların www.spaceflight.esa.int/callforcandidates adlı web sitesini ziyaret etmeleri önerildi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/ve-bilim-isigi-paketlemeyi-basardi/", "text": "Amerikalı fizikçiler, ışık ışınını çok düşük derecelerde soğutulmuş madde içine hapsetmeyi ve aynı ışını \"uzaktaki\" başka bir maddeyle tekrar harekete geçirmeyi başardı. Amerikalı fizikçiler, ışık ışınını çok düşük derecelerde soğutulmuş madde içine hapsetmeyi ve aynı ışını \"uzaktaki\" başka bir maddeyle tekrar harekete geçirmeyi başardı. Nature dergisinde yayınlanan makaleye göre, Harvard Üniversitesinden Naomi Ginsberg ve çalışma arkadaşları, ışını içine hapsettikleri çok düşük sıcaklıktaki maddenin parçacık fiziğinde devasa uzaklığa işaret eden 160 mikronmetre ötesine bir madde koydu. Araştırmacılar, düşük sıcaklıktaki maddeye lazer ışını yolladı. Lazer fotonları, çamura saplanan mermiler gibi bir anda hız keserek saatte 300 bin kilometreden 20 kilometre sürate inerek hareketsiz kaldı. Böylesine özel ortamda madde dalga gibi hareket ettiğinden, ışın sinyalinin özelliklerini taşıyan \"madde dalgası\" 160 mikronmetre ötedeki maddeye sıçradı. Bu \"dalganın\" sıçramasıyla birlikte diğer madde yığınından ilkine benzer ışın fışkırdı. Mutlak sıfır olarak adlandırılan -273 civarındaki sıcaklıklarda \"Bose-Einstein\" yoğuşması denen esrarengiz dünyaya adım atılıyor. Bu sıcaklıklarda, madde geleneksel gaz, sıvı ve katı halinden tamamen farklı özellikler gösteriyor. Bu kadar soğuk ortamlarda atomların bir kısmı, enerjilerini olabildiğince düşürüyor ve madde dalga gibi davranmaya başlıyor. Bu noktada klasik fizik kuralları geçerliliğini yitiriyor. Bilim insanlarına göre, bu deney, uzun vadede müthiş teknolojik gelişmelerin kapısını aralayabilecek. Sözgelimi, bu yolla fotonların, bilgi taşıyıcısı olarak görev yapan elektronların yerini alacağı kuantum bilgisayarları üretilebilecek. Gerçekten de, elektronik parçalar, yakında fiziksel sınırlarına gelip dayanacak, bu da daha hassas devrelerin üretilmesini imkansız kılacak. Deneyi yapan uzmanlar, fotonların kuantum bilgilerinin iletilmesinde kullanılabileceğini ve atomların depolama ve işlem bakımından ideal olduğunu düşünüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/venus-ekspresi-yorungeye-basariyla-oturdu/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı'nın, 9 kasımda fırlattığı Venüs Ekspresi bu sabah Venüs gezegeninin yörüngesine oturdu. 400 milyon kilometreden fazla yol kat eden Venüs Ekspresi, gezegenin atmosferini ayrıntılı şekilde inceleyecek ve Venüs'ün yörüngesinde 500 gün kalacak. Avrupa Uzay Ajansı uzmanları, bu sabah yapılan işlemlerden sonra ekspresin başarılı bir şekilde Venüs'ün yörüngesine oturduğunu duyurdu. Ekspresi yörüngeye oturtabilmek ve gezegenin yerçekiminde uzak tutabilmek için bu sabah 50 dakika süreyle motorları çalıştırıldı. Daha sonra gezegenin arka yüzüne geçen ekspresle 10 dakika boyunca radyo bağlantısı kesildi. Radyo bağlantısı yeniden alındığında ana motorlar durduruldu ve araç yörüngeye oturdu. Daha sonra son ayarlar da tamamlanarak ekspresin Venüs'ün yüzeyinden 400 kilometre yukarıda kalması sağlandı. Haziran ayında çalışmalarına başlayacak ekspresin, gezegenin yüzey ve hava sistemi haritasını çıkarması, ısı değişikliklerini, bulut ve gaz oluşumları ile rüzgar hızlarını incelemesi öngörülüyor. Güneş'e uzaklık bakımından ikinci, büyüklük bakımından altıncı gezegen olan ve Güneş ile Ay'dan sonra gökyüzündeki en parlak cisim olan Venüs, sabah yıldızı veya akşam yıldızı olarak da adlandırılıyor. İç gezegen olduğundan teleskopla bakıldığında Ay gibi safhalar gösteren Venüs gezegenini, ilk olarak 1962'de Mariner-2 uydusu ziyaret etti. Bunu, Pioneer Venus, Sovyet Venera-7 ve yüzeyin ilk fotoğraflarını gönderen Venera-9 ve diğerleri takip etti. Son olarak, Venüs etrafında yörüngede dönen ABD uydusu Magellan, radar kullanarak Venüs'ün detaylı haritalarını oluşturdu. Magellan uydu radarından elde edilen veriler, Venüs yüzeyinin çoğunun lav akıntılarıyla kaplı olduğunu gösterir. Sif Mons gibi birkaç büyük volkan vardır. Venüs birkaç sıcak noktada hala volkanik olarak aktiftir, çoğu kısım jeolojik olarak son birkaç yüzmilyon yıldır oldukça sakindir. Venüs üzerindeki en eski arazi yaklaşık 800 milyon yaşındadır. Küçük meteoritler Venüs'ün yoğun atmosferinde yüzeye ulaşmadan yanıp tahrip olur. Venüs üzerindeki kraterler gruplar halinde görülür, ki bu büyük meteorların atmosferde parçalanarak yüzeye ulaştığını gösterir. Venüs doğudan batıya doğru döner ve bir Venüs günü 243 dünya günüdür. Venüs'ün Güneş etrafındaki yörüngesi çembere yakın olup yörüngesindeki dönüşünü 225 Dünya gününde tamamlar. Yani bir Venüs günü, bir Venüs yılından daha uzundur. Venüs ile Dünya çoğu yönlerden birbirine benzer. Venüs'ün çapı, Dünya'nınkinin yaklaşık yüzde 95'i ve kütlesi de yaklaşık yüzde 80'i kadardır. Her iki gezegen de genç yüzeylere sahiptir, yani yüzey özellikleri yakın zamanda (300-500 milyon yıl önce) oluşmuş ve eski yüzey özellikleri erozyonlar, lav akıntıları gibi etkilerle tahrip edilmiştir. Yoğunlukları ve kimyasal yapıları benzerdir. Venüs'ün yüzeyindeki atmosfer basıncı dünyanınkinin 90 katıdır. Bu da yaklaşık Dünya okyanuslarının 1 kilometre derinliğindeki basınca denktir. Yüzde 95'i karbondioksitten meydana gelen atmosferde sülfirik asitten ibaret kilometrelerce kalın bulut tabakaları vardır. Yoğun atmosferi, sera etkisi yaratarak sıcaklığı 400 santigrat dereceye yükseltir, ki bu da kurşunu eritebilir. Venüs'ün manyetik alanı yoktur, bunun yavaş rotasyonundan dolayı olabileceği düşünülür. Atmosferin manyetik alanı olmadığından güneş rüzgarı atmosferin derinlerine işler."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/venus/", "text": "Venüs, Merkür'den sonra güneşe en yakın 2. gezegendir. Kütlece dünyaya yakın bir büyüklüktedir. Ve kendisine ait bir atmosfere sahiptir. Gün doğumunda ve gün batımında güneşe yakın olarak, dünyadan çıplak gözle rahatlıkla görülebilir . Güneş ve aydan sonraki en parlak gök cismidir. Venüs'ün diğer gezegenlerden farklı ve ilginç yanları vardır, bunlardan en ilginci 1 yılının 1 gününden daha uzun olmasıdır. Yani güneş etrafındaki dönme hızı kendi ekseni etrafındaki dönme hızından daha fazladır. Güneş etrafındaki dönme süresi 224 gün, kendi ekseni etrafında dönme süresi ise 243 gündür. Ayrıca Venüs diğer gezegenlerin tam tersi yönde dönmektedir. Diğer gezegenlerin hepsi saat yönünde dönerken Venüs saatin tersi yönünde ve çok yavaş bir şekilde dönmektedir. Bu farklılıkların nedeni hala anlaşılabilmiş değildir. Çıplak gözle çok rahat görüle bildiği halde en iyi teleskopla bile yüzeyi incelenemez. Bunun nedeni çok yoğun bir atmosfere sahip olmasıdır. %93 oranında CO2 ve %2 oranında N2 ile az miktarda değişik gazlardan oluşmuş olan atmosfer güneşten gelen ışınları bir ayna gibi geri yansıtır. Bu olay gezegene müthiş bir parlaklık kazandırırken, yüzeyinin incelenmesini zorlaştırır. Venüs'ün yoğun atmosferi nedeni ile basıncıda çok yüksektir. Yaklaşık olarak dünyadakinden 100 kat daha fazla basınca sahiptir. Atmosfer yoğunluğu ise dünyadakinin 70 katı kadardır. Ayrıca atmosferinde azda olsa yer alan H2SO4 ve HCL gibi asitler yağmur şeklinde gezegen üzerine yağmaktadır. Bu nedenle dünya üzerindeki hiçbir canlının bu gezegende yaşayabilmesi mümkün değildir. Venüs güneşe yakınlık açısından Merkür'den daha uzak olmasına rağmen sıcaklığı daha yüksektir. Bunun nedeni atmosferinin olmasıdır. Bu yoğun atmosfer güneşten gelen ışınların büyük bir bölümünü geri yansıtsa da küçük bir kısmını içeri alır ve dışarı çıkmasına izin vermez bu da sera etkisi yaparak gezegenin günden güne ısınmasına neden olmaktadır. Gezegenin şu anki sıcaklığının 325 C 'nin üzerinde olduğu tahmin edilmektedir. Venüs yüzeyi hakkında Amerikan Mariner ve Rus Venera sondaları inceleme amaçlı kullanılmış ve kızıl ötesi de olsa yüzey resimleri çekilmiştir. Bu resimlerden Venüs yüzeyinin düz ovalar, vadiler ve derin olmayan kraterlerle kaplı olduğu anlaşılmıştır. Gezegen üzerinde Ishtar Terra ve Aphrodite Terra adını taşıyan iki yüksek plato gezegenin %11 ini kaplamaktadır. Kraterlerin derin olmamasının nedeni gezegenin ,yoğun atmosferi sayesinde kendisine çarpacak olan meteorların hızını kesebilmiş olmasıdır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/venusten-ilk-fotograf/", "text": "Avrupa Uzay Ajansı'nın uzaya gönderdiği Venüs Ekspresi, Venüs'ten ilk fotoğrafı gönderdi. Avrupalı bilim adamları, Ekspres'in Venüs'ün güney kutbuna 200 bin kilometre mesafeden çektiği fotoğrafını Almanya'daki Max Planck Enstitüsü'nde yayımladılar. Net olmayan fotoğrafta, koyu sarmallar halinde solgun sarı bulutlar görülüyor. Avrupa Uzay Ajansı'nın 9 Kasım'da fırlattığı Venüs Ekspresi, 400 milyondan fazla kilometre yol katettikten sonra geçtiğimiz pazartesi günü yörüngeye girmişti. Venüs Ekspresi, gezegenin güçlü sera gazı etkisini inceleyecek. Uzay aracındaki spektrometreler vasıtasıyla ısı ölçülecek, atmosfer analiz edilecek ve özel bir kamera Venüs'teki volkanların aktif olup olmadığını tespit edecek. Ekspresin, dünyaya bu kadar benzeyen bir gezegenin nasıl olup da bu derece farklılaştığı sorusuna açıklık getirmesi bekleniyor. Venüs Ekspresi, Avrupa'nın gezegene gönderdiği ilk uzay aracı. Venüs'e bundan önce 1989'da NASA tarafından gönderilen Megallan sondası, 1990-1994 arasında gezegen çevresinde incelemelerde bulunmuştu. Ekspres, Venüs'ün yörüngesinde 500 gün kalacak. Venüs ile Dünya çoğu yönlerden birbirine benzer. Venüs'ün çapı, Dünya'nınkinin yaklaşık yüzde 95'i ve kütlesi de yaklaşık yüzde 80'i kadardır. Her iki gezegen de genç yüzeylere sahiptir, yani yüzey özellikleri yakın zamanda (300-500 milyon yıl önce) oluşmuş ve eski yüzey özellikleri erozyonlar, lav akıntıları gibi etkilerle tahrip edilmiştir. Yoğunlukları ve kimyasal yapıları benzerdir. Venüs'ün yüzeyindeki atmosfer basıncı dünyanınkinin 90 katıdır. Bu da yaklaşık Dünya okyanuslarının 1 kilometre derinliğindeki basınca denktir. Yüzde 95'i karbondioksitten meydana gelen atmosferde sülfirik asitten ibaret kilometrelerce kalın bulut tabakaları vardır. Yoğun atmosferi, sera etkisi yaratarak sıcaklığı 400 santigrat dereceye yükseltir, ki bu da kurşunu eritebilir. Venüs'ün manyetik alanı yoktur, bunun yavaş rotasyonundan dolayı olabileceği düşünülür. Atmosferin manyetik alanı olmadığından güneş rüzgarı atmosferin derinlerine işler. Haziran ayında çalışmalarına başlayacak ekspresin, gezegenin yüzey ve hava sistemi haritasını çıkarması, ısı değişikliklerini, bulut ve gaz oluşumları ile rüzgar hızlarını incelemesi öngörülüyor. Evet. Venüs'ün yörüngesine oturan, balon gönderen ya da cehennemi bir sıcaklıkla kavrulan yüzeye inen 20'den fazla deneme yapıldı. İlk deneme 1962'de NASA tarafından Magellan uzay aracıyla gerçekleştirildi ve bu uçuş hedefe en çok yaklaşan oldu. Magellan, gezegenin yüzey haritalarını çıkardı ve 1990'ların başına kadar görevde kaldı. Yaklaşık 20 yıl boyunca Venüs, Sovyetler Birliği için bir ileri karakol oldu. 1969'da Venera-5 gezegenin karanlık yüzüne gitti. 1975'te Venera-9 gezegen yüzeyine başarıyla indi ve verimsiz yüzeyin ilk fotoğraflarını gönderdi. 1982'de Venera-13, gezegenin kurşunu bile eritecek kadar sıcak (473 santigrat derece) olan yüzeyinde, 90 atmosferlik basınca iki saat dayandı. Gönderdiği renkli fotoğraflar yüzeyin ne kadar fırtınalı olduğunu net olarak gösteriyordu. Açıkçası bilim adamları çok vefasız: Venüs'te yaşam ihtimali olmadığını anlayan araştırmacılar tüm dikkatini su bulunma ihtimali olan Mars'a çevirdi. Dahası, uzayda önceliklerinizi belirlemek zorundasınız: Venüs hakkında biraz daha bilgi edinmek, Hyugens sondasının Satürn uydusu Titan'a inişinin patatesler üzerine yapılan bir araştırmayla karşılaştırılması gibi. Belki de daha ucuz ve hızlı olduğu için. Uzayda yapılan araştırmalarda harcanan zaman ve paranın büyük bir bölümü, uzay aracını geliştirmek ve taşıyacağı alet edevatı yapmak için geçer. Fakat Venüs Ekspresi, 2003 yılından beri Kızıl Gezegen'in yörüngesinde olan ve araştırmalarına devam eden Mars Ekspresi'nin neredeyse bir kopyası. Avrupa Uzay Ajansı, Mars mekiğinden fırlatılan Rosetta sondasının Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızı ile buluşması arasında geçen üç yıldan kısa bir sürede Venüs Ekspresi'ni yarattı. Mars Ekspresi'nden kopyalanan Venüs Ekspresi, Avrupa Uzay Ajansı'na sadece 270 milyon dolara mal oldu. Öyle ki bu maliyet, Kevin Costner'ın 'Su Dünyası' filminin yapımı için harcadığından daha ucuz. Tabii ki öyle. Ama Venüs hakkında zaten çok şey biliyoruz. Kalın bir karbondioksit tabakasından oluşan atmosferi Venüs'ü dev bir seraya dönüştürüyor. Dünyada okyanuslar karbondioksidi emiyor ve gezegenimiz, Güneş'ten kopan partiküllerin yarattığı manyetik alanlardan kaynaklanan patlamalardan korunuyor. Fakat Venüs çok sıcak ve kendisini koruyacak bir küresel manyetik alana sahip değil. Gezegende bulunan su, milyonlarca yıl önce buharlaşarak atmosfere yükselmiş ve gezegeni daha da sıcak bir yer haline getirmiş. Bildiğimiz başka bir şey de, Venüs'ün yüzeyinde dağınık olarak bulunan volkanların, yaklaşık yarım milyon yıl öncesine kadar lav püskürüyormuş gibi görünmeleri. Venüs Ekspresi gezegenin kalın atmosferine odaklanacak ve en üsten en altta neden oluştuğunu araştıracak. Yüzey ve hava sistemi haritaları çıkaracak, ısı değişikliklerini, bulut ve gaz oluşumları ile rüzgarları inceleyecek. Ekspres ayrıca, Venüs'ün sayısız volkanının hala gaz salıp salmadığını bulmalı ve gezegenin atmosferindeki rüzgarlardan kaynaklanan ve var olduğu bilinen küçük manyetik alanların haritalarını çıkarmalı. Boyut ve yoğunluk olarak Dünya'ya çok benzemesine rağmen Venüs'ün küresel manyetik alanı bulunmuyor. Bu küçük manyetik alanlar gezegenin iç yapısının anlaşılmasına da ışık tutabilir. Belki. Bazı bilim adamları araştırmalarının, Dünya'nın, büyük motorlu otomobillerin kullanılmaya devam edilmesi halinde benzeyeceği şeyi göstereceğinden emin. Diğerleri ise Dünya'dan alınacak kapsamlı verilerin daha uygun olacağını düşünüyor. Bu yüzden, üç yıl sürecek araştırma sonucunda, Venüs'ün sülfür döngüsü hakkında detaylara ulaşmayı bekleyebilirsiniz. Ama Dünya'nın iklimi hakkında model geliştirici keşifler için çok fazla heveslenmeyin."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/venusun-muammalari-cozulecek/", "text": "ABD'nin Pasadena kentinde Division of Planetary Sciences konferansı için toplanan astronomlar, birçok konuyu masaya yatırıyor. Bunlardan biri de yoğun bir atmosfere sahip olduğu için gözlemi çok zor olan Venüs. Bilim insanları, Avrupa Uzay Dairesi'nin gezegene gönderdiği Venus Express aracı, Venüs atmosferi ve yüzeyinin şimdiye dek çekilen en yüksek çözünürlüklü fotoğraflarını ilk kez değerlendirdi. Venus Express'in proje başkanı Hakan Svedhem BBC'ye yaptığı açıklamada, aracın atmosferin şimdiye dek yapılan en kapsamlı incelemesini gerçekleştireceğini ifade etti. Uzmanlar, Venus Express'in Venüs'ün yoğun atmosferinin kimyasal yapısını ve yüzeyiyle ilgili birçok bilinmeyeni açığa kavuşturacağına inanıyor. Gözlem uydusu gezgegenin yanardağlarının faal olup olmadığına bakacak. Venus Express'te 7 farklı gözlem aracı bulunuyor; bunlar gezegeni morötesinden, kızılötesi ve radyo dalgalarına kadar birçok açıdan değerlendiriyor. Kızılötesi Termal Görüntüleme Tayfölçeri, Venüs'ün yoğun atmosferinden aşağı yüzeyi fotoğraflayabiliyor. Bilim insanları, kızılötesi görüntülerden yüzeyin kimyasal analizini yapabiliyor. Astronomlar Venüs'ün bir zamanlar Dünya gibi geniş okyanuslara sahip olduğunu, ancak henüz Dünya'da yaşamın başlamasından önce bunların kuruduğunu düşünüyor. Bilim insanları, Venüs'ün başından geçen jeolojik evrimi anladığında Dünya'da yaşamın oluşmasını sağlayan koşullar da açıklığa kavuşacak. Bir diğer merak konusu da Venüs'ün yoğun kükürt diyoksit (SO2) zengini atmosferinin yüzeyin genel yapısına etkisi. Okside olduğunda sülfür asit üreten Venüs bulutları yüzeyde sera etkisi yaratıyor ve ısınmasına neden oluyor. Venüs'ün yüzey ısısı birçok yerde 480 santigrat derece'yi buluyor. Volkanların çıkardığı SO2 de ayrı bir sera etkisi üretisi, ancak bilim insanları volkanların eskisi kadar faal olmadığını düşünüyor. Venüs'ün yüzeyine ait SO2 ölçümleri en son 20 yıl önce yapılmıştı. Venus Express bu bilgileri güncelleyecek. Araçta bulunan Visible Monitoring Camera adlı cihaz morötesi ışını taramasıyla Venüs'teki meteorolojik etkileri ve atmosferdeki aerosol gibi partikülleri inceleyecek. Astronomlar, Venüs atmosferinde morötesi ışınları emen bir madde olduğunu tahmin ediyor, ancak bunun ne olduğu henüz tespit edilemedi, Venus Express sayesinde bu morötesi ışınlarını emen maddenin ne olduğu da anlaşılabilecek. Bilim insanlarının açıklığa kavuşturmayı umduğu bir diğer muamma da, Venüs atmosferinin neden gezegenin kendisinden daha hızlı döndüğü. Dünya'da örneğin rüzgarlar doğu-batı ekseninde eserken, Venüs'te sadece doğu yönünde ve her zaman da gezegenin dönüş hızından daha hızlı esiyor. Bilim insanları, 'süper-dönüş' adını verdikleri bu doğa olayının da nedenini sorguluyor. İlk etapta atmosferdeki girdapların bu 'süper-dönüş'e etkisi araştırılacak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/werner-heissenberg/", "text": "Heisenberg'in mistisizme olan bu katkısını hangi kültürel ortamda geliştirdiğini incelemeye artık geçebiliriz. Heisenberg, akademisyen bir ailenin çocuğudur. Bir insanın başına gelebilecek tüm çalkantıları, bunalımları yaşamış : ulusça yitirilmiş iki Dünya savaşı, Bavyera Sovyet devrimi, Bolşevik Sovyet işgali, iki Cumhuriyet ve Hitler'in üçüncü Reich'ı. 1901 yılında dünyaya gelen, 25 yaşında kuramsal fizik profesörü olan, 32 yaşında Nobel Fizik Ödülü alan Heisenberg, Hitler'in III Reich döneminde çok saygın bir profesördü. II Dünya savaşı boyunca Almanya'nın nükleer araştırma projelerinde başarılı olabilmek için delicesine çalıştı. Werner Heisenberg ve kardeşi Erwin, Osnabrück'te oturan baba tarafından dedelerini sıkça ziyaret ediyorlardı. Dede Wecklein, gelecekte buzlu çöller tilkisi olarak anılacak olan Heinrich Himmler'in babası Gebhard Himmler'in yakın arkadaşıydı. Heisenberg 1969 yılında anılarını yayınlar. Der Teil und das Ganze adlı bu kitabına, çocukluk ve ergenlik yıllarını hiç ele almayarak, onu bir Alman vatandaşı ve biliminsanı olarak etkileyen dönemden, I. Dünya savaşının hemen ertesinden başlar. Kitabında ne aile ne de eğitim olaylarına yerverir. Heisenberg, I.Dünya savaşı sonrası gençlik hareketlerine katılır. Bu pratikten edindiği deneyim onun bir yetişkin olarak sarıldığı değerlerin oluşumunu belirler. Kitabında bu deneyimlere geniş yerayırır. Fizik ve Ötesi adlı kitabının ilk bölümünde Heisenberg, I. Dünya savaşının hemen ertesindeki çok yönlü, çoğu zaman zor ve karmakarışık deneyimlerini aktarır. Kitapta, atomun yapısına ilişkin yeni Sokratçı diyalogların yanısıra, Bavyera Sovyet Cumhuriyet'nin bastırılması çabalarına nasıl yardımcı olduğunu anlatır. Anti Sovyetizm aslında Heisenberg ailesinin bir tutkusudur. Anti Sovyet çabalara kardeşi Erwin de büyük bir coşkuyla katılır. Bu tutku, Gebhard Himmler'in aşılarının tuttuğunu göstermektedir. Kitabın karmakarışık anlatımları içinden bir düşünce açık bir biçimde ön plana çıkar : gerek bireysel düşünsel gerekse toplumsal alanın tüm cephelerinde düzene, huzura kavuşma isteği. Heisenberg ve arkadaşları bir amacı yakalama ve bir yerlere ait olma duygusunu doyurmak için yanıp tutuşurlar. Bu doyumu en sonunda katıldıkları gençlik hareketinde yakalarlar. İngiltere kaynaklı izci hareketi 1909 yılında Almanya'da da benimsenir. Alman izciler kendilerine Pfadfinder adını yakıştırırar. İngiliz denkleri gibi Alman izciler de paramiliter ve tinsel konularda son derece tutucu bir örgüttür. Boy Scouts'ların tersine Pfadfinder, uluslararası amaçlara daha az yönelik, genç üyelerinin varolan toplumsal yapıya uyum sağlamalarını gözeten bir politika izleme eğilimindedir. Heisenberg, 1919 yılında 17 yaşındayken, Gruppe Heisenberg adlı 9 kişilik bir genç grubunu savaş sonrası dünyaya hazırlama görevi üstlenir. Gruppe Heisenberg, Genç Bavyera Ligi'ne bağlı B 18 takımının bir parçasıdır. Heisengerg bu göreve, Bavyera Sovyet Cumhuriyeti'nin karşı devrimle bastırılmasına, askeri görevi nedeniyle yaptığı katkılardan sonra geçmiştir. Gruppe Heisenberg, ve B 18 takımının diğer üyeleri, Max Gymnasium'un bu gruplara izin verdiği bodrum katlarında toplanırlar. Tüm Alman gençliği benzer toplantılara katılır. 1 3 Ağustos 1919 tarihleri arasında bu grupların liderleri, Regensburg yakınlarında bulunan bir ortaçağ kalesinde, Schloss Prunn'da toplanır. Toplantı sonunda bir ortak bildiri yayınlanır. Bu bildiriden Alman gençliğinin aslında Alman toplumunun geniş bir kesiminin isyanı okunur. Çağdaş kent ve endüstri uygarlığına isyan bayrağı açılır, ortak bir amacın, anlamlı geleneklerin ve yerle bir olmuş değerlerin yitirilmesinden duyulan kaygı dile getirilir. Aynı bildiride toplumun yaşamdan kopuk bir mekanikliğe, kapitalist açgözlülüğe ve kişisel ikiyüzlülüğe itildiği, genç kesimin maddi ve tinsel kokuşmuşluk zincirini kırması gerektiği vurgulanır. Schloss Prunn konferansına katılan gençlik liderleri ilk iş olarak Alman romantizminin canlanmasıyla ortaya çıkan değerleri kucaklar : ölü şehirlerden kaçıp saf, temiz doğaya çıkma yolu yeğlenir. Burada toplam insan olarak betimledikleri bir grup canlanmaktadır ; diğer ruhlarla birlikte kişinin ruhunun mistik canlanışına tanık olunur. Ancak, toplumsal yenilenmenin ne zaman ve nasıl gerçekleştirileceği konusunda anlaşmazlıklar su yüzüne çıkmaya başlar. Schloss Prunn'un radikal reformistleri politik elitizmi kucaklar. Toplumun geniş kesimlerinin her açıdan tüketilmiş olduğunu, bir avuç gençliğin bu kesimleri kurtaramayacağını savunarak uygarlıktan tamamen el etek çekip onun çökmesini beklemeyi, bu çöküntüden sonra yükselecek olan yeni düzeni izlemeyi önerirler. Schloss Prunn'un tutucu reformcularıysa politik elitizme karşı çıkar ve toplumda derhal bir reform yapılması çağrısında bulunurlar. Reforme edilmiş toplumun, kişinin kendisini reforme etmeye zorlayacağını savunurlar. Aslında orta üst sınıfın iyi eğitim görmüş gençliği dağlara çıkmak yerine demokratik bir baskı grubu oluşturabilseydi, politik elitizmin boşalttığı yere saldırgan, acımasız faşist unsurlar doluşmayabilirdi. I. Dünya savaşından hemen sonra Bavyera'da çok sayıda gizli örgüt, paramiliter gruplar, politik katiller ve geleceğin Nazileri cirit atmaya başlar. Bu arada şaşkına dönmüş olan orta kuşak ve yaşlı nesil de politik arenayı boşaltmaya başlar. Üniversiteyi bitirmiş olan gençler iş yaşamlarına atıldıklarında, toplumsal huzursuzluklar ve politik uçlara karşı hazırlıksız yakalanırlar. İşin acı yanı, 1920 li yılların sonlarına doğru, üniversitelerdeki öğretim üyelerinin apolitik tavırları, bu kurumları diktatör tavırlı demagogların türediği verimli topraklara dönüştürür. Çoğu öğrenciye itici gelen ve onları apolitik davranışlara iten işte bu demagoglardır. 1920 li yıllarda Heisenberg de apolitik bir gençtir. Onun için bilim ve politikanın içiçe olması olası değildir. Fizik, doğa ve müziği, varlığın ve gerçekliğin daha üst düzeyine ait uğraş alanları olarak görür. Schloss Prunn konferansına dönecek olursak ; politik elitizmin bölücülüğü kendisini konferansın ikinci gününde gösterir. Bunun üzerine radikaller kendi konferansını toplar. Avusturyalılar ve onları izleyen Münih grubunun oluşturduğu radikaller kendilerine yeni bir ad verir : Neudeutsche Pfadfinderschaft . bu grup görüşünü üç temel kavramla betimler : Gemeinschaft , Führer ve Reich . Bu üç kavram, daha sonra kurulan ve Werner Heisenberg'in grubunun da katıldığı Yeni İzciler Ligi'nin ideolojik temelini oluşturur. Schloss Prunn konferansının ikinci akşamı, fraksiyonlar arkadaşça biraraya gelip şarkı söyler, müzik çalar ve tiyatro sergilerler. Heriki fraksiyon da Heisenberg için sevecendir. Ancak bu gruplar, onun aradığı gerçek düzenin yalnızca birer parçasını oluşturabilir. Bu fraksiyonlar toplumu bir mistik merkezi düzene, bir uyuma götürebilecek bağdan yoksundur. Bu durumu kitabına yansıtan Heisenberg, Tartışmaları dinledikçe etkin bir orta yolun olamayacağı giderek belirginleşiyor ve bu durum bana acı veriyordu diye yazar. Akşamın alaca karanlığında kalenin surları dibine oturmuş şarkı söyleyen gençleri dinlerken Heisenberg ansızın mistik merkezi düzen olarak betimlediği şeyi duyumsadığını anımsar : Şarkı sona erdiğinde kemanın sesi gecenin sessizliğinde, gizemli bir biçimde aydınlatılmış olan kalenin dar kule pencerelerinden aşağı doğru aktı sonra yukarı dönerek ölümsüz yıldızlara doğru süzüldü...Müzik bitmiş ve kimse gecenin bu ciddi sessizliğini bozma girişiminde bulunmamıştı.. Ortaçağ kilisesinin kule diplerinde, yaz gecesinin yıldızları altında hüküm süren bu sessizlikte Heisenberg şunları yazar : Birdenbire merkezi düzenle olan bağımı kesin olarak duyumsadım. Heisenberg için müzik, bilim, felsefe ve din birdenbire bütünleşmiştir. Bach'ın müziğinin ezgileri beni serin bir meltem gibi sardı; tüm sis dağılmış, ötelerdeki yapı, merkezi düzen tüm görkemiyle ortaya çıkıvermişti. Müzik, felsefe ve dinde, merkezi düzene giden bir yol daima olmuştur. Bugün bu yol, Plato'nun, Bach'ın yaşadığı dönemlerdeki gibi açık ve izlemek isteyenleri çekiyor. Bunu ilk elden yaşadığım deneyimle biliyorum. Neupfadfinder'ın genç düşünürlerinin aralarında yaptıkları tartışmalar grubun ideolojisine uygun olarak teoloji ve idealist felsefe gibisinden ötedünya konularında yoğunlaşır. Ekonomi ve politikaya kimse ilgi duymaz. Grubun araştırmaları atom gerçeği, dinsel inancın kökenleri ve mistik merkezi düzen gibi konuları kapsar. Heisenberg'in erken dönemlerine ilişkin bilimsel yaşantısında felsefi etkileri, özellikle de Platocu idealizmin etkilerini görmüyoruz. Bu dönemde Heisenberg daha çok Neupfadfinder'ın ötedünya kavramlarına gömülmüş olarak yaşar. Profesyonel düzeyde bir müzik gizilgücüne sahip olan Heisenberg bu yeteneğini geliştirmek yerine fiziği seçer. Ancak, Neupfadfinder'ın antibilimsel romantizminden etkilenmiş olması anlaşılır gibi değil ! Örneğin, orta yaşlı bir biliminsanıyken çağdaş fizikle Goethe'nin şiirsel dünyası arasında ; ileri yaşlarında da platoculukla fizik arasında bir bağ kurmaya çalışır. Yaşamının son yıllarındaysa, kuantum fiziğiyle Taoco felsefenin usdışı öğelerinin bağını kurmaya çalışan düşünürleri destekler. Anılarını topladığı Fizik ve Ötesi'nin İngilizce baskısı 1971 yılında yapılır. Heisenberg, Fizik ve Ötesi adlı kitabının, World Perspectives adı verilen mistik ve dinsel bir dizinin 42. cildi olarak yayınlanmasına izin verir. Heisenberg'in adı bu dizinin editörler kurulunda yeralır. Bu dizide yeralan kitapların genel editör yazısı, bilim karşıtı Neupfadfinder'dan gelmiştir : World Perspectives'in savunduğu tez şudur : insanoğlu yeni bir bilinç geliştirme sürecine girmiştir. Bu bilinç, şu anda her ne denli ruhsal ve tinsel açıdan eli kolu bağlıymış gibi görünse de, insanlığı bugünkü korku, bilgisizlik ve yalnızlığından kurtarabilecek güçtedir. World Perspectives'in amacı, bütünlük, birlik ve organizmanın, madde ve erkeden daha yüce ve daha somut olduğunu göstermektir. Heisenberg, çoğu diğer Alman entellektüelleri gibi Hitler'in III. Reich'ının milliyetçi ereklerine sempatiyle yaklaşır. 1933 yılında Nazi örgütü olmayan tüm örgütler yasaklanır. Neupfadfinder'ın çoğu üyesi Nazi gençlik örgütlerine katılmakta zorlanmaz. Tarihçiler, Heisenberg'in grubundan yalnızca bir kişinin Nazilere katıldığını bildirir . Heisenberg'in Nazilere katılıp katılmadığı kesin olarak bilinmiyor. Ancak, mektuplarını Heil Hitler sloganıyla imzaladığı biliniyor. Heisenberg'in mistisizme olan bu katkısını hangi kültürel ortamda geliştirdiğini incelemeye artık geçebiliriz. Heisenberg, akademisyen bir ailenin çocuğudur. Bir insanın başına gelebilecek tüm çalkantıları, bunalımları yaşamış : ulusça yitirilmiş iki Dünya savaşı, Bavyera Sovyet devrimi, Bolşevik Sovyet işgali, iki Cumhuriyet ve Hitler'in üçüncü Reich'ı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/wilhem-condrad-rontgen/", "text": "Alman asıllı fizikçi olan Wilhem Condrad Röntgen 27 Mart 1845 yılında Lennep'de dogdu ve 10 Şubat 1923 yılında Münih'de öldü.Çocukluğu ve ilköğrtim yılları Hollanda'da ve İsviçre'de geçti.Zürih'te üniversite eğitimi gördü.1876'da Strassburg'da 1879'da Giessen ve 1888'de Würzburg üniversitelerinde fizik profesörü olarak öğretim görevi yaptı.1900'da Münih Üniversitesi Fizik kürsüsüne ve yeni Fizik Enstitüsünün Yöneticiliğine getirildi.1885 yılında kutuplanmış bir yalıtkan hareketinin,bir akımla aynı manyatik etkileri gösterdiğini açıkladı.Fakat asıl ününü 1895 ylında X ışınlarını keşfine borçludur.Bu ışınları inceleyen Röntgen ,X ışınlarının bir doğru boyunca yatıldığını,yansıma ve kırılmaya uğramadığını ,elektrik veya manyatik alanların etkisiyle yön değiştırmediğini ispatladı.X ışınlarının cisimlerin içinden geçm kabiliyetini inceledi ve bu ışınların havayı iyonlaştırdığını ortaya çıkardı.1901 yılında tamamladığı bu araştırmaları sonucu aynı yılın fizik dalında Nobel Bilim ödüllüne layık görüldü."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/william-lawrance-bragg/", "text": "X ışınları kullanarak kristallerin yapılarını inceleme yöntemi geliştirmiş olmasıyla ünlüdür. Ünlü fizikçi William Henry Bragg'ın oğludur. Babasının Adelaide Üniversitesi'nde görev yaptığı Avustralya'da doğdu. Çocukluğu ve gençlik yılları bilimsel bir ortamda ve fizikçiler arasında geçti. Çok başarılı bir öğrenci ve her zaman sınıfından çok ilerideydi. Matematik ve fizik eğitimini sınıf birincisi olarak 18 yaşında tamamladı. İleri eğitim görmek üzere Wilson'un yanına Cambridge'e gitti. Daha öğrenciliğinde, kristaller içinde geçirdiği x-ışınlarının kırılmalarını inceleyen Laue'nin çalışmalarını hayranlıkla izlemişti. O zamanlar Leeds'de bulunan babasından uzak olmakla birlikte tatillerde bir araya geliyor ve x-ışınları kırınımı üzerinde tartışıyorlardı. Baba-oğul araştırmalarını birlikte sürdürüp kırınım olayını matematik olarak ifade etmeyi başardılar ve x-ışınları kırınım biçiminden kristalin yapısını da açıklamak mümkün oluyordu. Örneğin, sodyum klorid gibi maddeler gerçek sodyum klorid molekülü içermiyor, ancak geometrik bir düzende sodyum ve klorid iyonlarından oluşuyordu. Her sodyum iyonu altı klorid iyonundan eşit uzaklıkta bulunuyor, her klorid iyonu da altı sodyum iyonundan eşit uzaklıkta yerleşiyordu. Tek bir sodyum iyonu ile bağımsız bir klorid iyonu arasında ayrıca bir bağ yoktu. Bu bulgular kuramsal kimya üzerinde çok etkili oldu ve örneğin Debye'nin iyon ayrılmalarını yeni bir biçimde ele almasını sağladı. Deneylerinin sonuçlarını baba-oğul birlikte x-ışınları ve kristal yapısı adlı kitaplarında yayınladılar ve aynı yıl (1915) Nobel Fizik Ödülü'nü paylaştılar. Böylece genç Bragg, 25 yaşında Nobel ödülü alan tek bilim adamı oldu. Her yıl bu başarısını kutlayan Bragg bu mutlu gününü 55 yıl tekrarlayarak kırılması güç bir rekor tesis etti. Topçu olarak görev yaptığı savaş sonrası iyonsal yarıçap kavramını geliştirdi. Daha sonraları bu kavramı kullanan Pauling Rezonans kuramını geliştirdi . Bragg'ın babasıyla geliştirdiği yöntem sonraki yıllarda protein kristallerinin çözümlenmesine uygulanarak, moleküler biyolojide yeni ufuklar açtı. Son derece iyi bir öğretmen ve yönetici olan Bragg gençliğe de çok yakındı. Yaşlılık yıllarının çoğu günlerini, onlarını bilimsel yönden aydınlatmak, araştırmalara özendirmek için konuşmalar yapmak ve yazmakla geçirdi. X ışınları kullanarak kristallerin yapılarını inceleme yöntemi geliştirmiş olmasıyla ünlüdür."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/wolfgang-pauli-ii/", "text": "Wolfgang Pauli, 25 Nisan 1900'de Viyana'da doğdu. Arnold Sommerfeld'in yanında Münich Universitesi'ne gitmeden önce ilk eğitimini Viyana'da tamamladı. 1921 yılında doktorasını aldı ve Göttingen Universitesi'nde bir yıl Max Born'un, daha sonraki yıl da Copenhag'da Niels Bohr'un yanında asistanlık yaptı. 1923 1928 yılları arasında Hamburg Üniversitesi'nde okutman olarak çalıştı. Hamburg Üniversitesi'ndeki görevinin ardından Zürih Federal Teknoloji Üniversitesi'nde teorik fizik profesörü oldu. Sonraları, 1931 1941 yılları arasında Michigan Üniversitesi'nde ve 1942 yılında Purdue Üniversitesi'nde aynı görevle çalıştı. 1940 yılında Princeton'da \"Teorik Fizik Bilim Başkanlığı\"na seçildi fakat II. Dünya Savaşı sonrası Zürih'e geri döndü. Zürih'e döndükden sonra Görecelik Teorisinin iyi bir açıklamasını yayımladı. Kendi adıyla anılan Exclusion Prensibi' ni ortaya attığında, atomun yapısını belirginleştirdi ve elektronun durumunu nitelendirmek için iki değişkenli bir fonksiyonun gerekliliğini ortaya koydu. Pauli, II. Dünya Savaşı'ndan hemen önce Zürih'teki Teorik Fizik Araştırma Merkezi'nde, yüksüz, ağırlıksız ve Beta bozumu sırasında enerji yüklü parçacığık olan neutrinonun varlığının farkına varan ilk kişidi oldu. Temel parçacıkların yörünge ve istatistiği arasındaki ilişkiyi ortaya koyarak, alan teorisini birleştirten Pauli, quantum teorisi keşfine büyük katkılarda bulundu ve 1945 yılında bu alandaki büyük ilerlemeye aktif olarak katıldı. Teorik fizik ve quantum mekanik problemleri üzerine birçok ülkede makaleleri yayımlandı. Aynı sene Nobel Fizik Ödülüne layık görüldü. Royal Society of London'ın yabancı bir üyesi olan Pauli, ayrıca Swiss Physical Society, American Physical Society, American Association for the Advancement of Science'a da üyeydi. 1930 yılında Lorentz Madalyasıyla ödüllendirildi. Wolfgang Pauli, Franciska Bertram ile 4 Nisan 1934 yılında evlendi. 15 Aralık 1958'de Zürih'te öldü."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/wolfgang-pauli/", "text": "1900 yılında Viyana' da doğan Pauli 1958' de Zürich' te öldü. Avusturya asıllı fakat İsviçreli idi. Münih' te okuduktan sonra 1921 yılında Göttingen' de ve Kopenhag' da asistanlık yaptı. 1928' de Zürich Federal Politeknik okulunda teorik fizik profesörlüğüne tayin edildi. 1940' tan itibaren Princeton' da ders verdi ve 1946 yılında Zürich' e döndü. Heisenberg ile birlikte manyetik alanların kuvanta teorisini kurdu ve Kopenhag okulunun en ileri, en ünlü temsilcilerinden biri oldu. Pauli ilkesi de denilen ünlü ihraç ilkesini ortaya attı. Sonradan bu ilke, birleşme değerinin yorumuna ve iki cismin aynı anda aynı uzay parçası içinde bulunamayacağı kavramına yol açtı. 1931 yılında Fermi ile nötrino' ların varlığını teorik olarak ispatladı. Bu hipotez çok daha sonraları deneysel yoldan ispatlanabildi. W. Pauli 1945 yılında Nobel fizik ödülüne layık görüldü. Pauli İlkesi : 1924' te ortaya atılan, aynı uzay hücresinde bulunan spinli taneciklerin gösterdiği bağdaşmazlıklarla ilgili ilkedir. Bu ilkeye göre n herhangi bir tamsayı olmak üzere, spinleri n + ½ olan özdeş tanecikler aynı enerji seviyesinde bulunamaz. Elektronlar, protonlar, nötronlar Pauli ilkesine uyar. Bu ilkeden elektronların bir atomun değişik enerji seviyelerindeki dağılışları, enerji seviyeleri arasında mümkün olan geçişler ve taneciklerin uyduğu istatistik hakkında temel sonuçlar çıkarılır. Buna ihraç ilkesi de denir. 1900 yılında Viyana' da doğan Pauli 1958' de Zürich' te öldü. Avusturya asıllı fakat İsviçreli idi. Münih' te okuduktan sonra 1921 yılında Göttingen' de ve Kopenhag' da asistanlık yaptı. 1928' de Zürich Federal Politeknik okulunda teorik fizik profesörlüğüne tayin edildi. 1940' tan itibaren Princeton' da ders verdi ve 1946 yılında Zürich' e döndü. Heisenberg ile birlikte manyetik alanların kuvanta teorisini kurdu ve Kopenhag okulunun en ileri, en ünlü temsilcilerinden biri oldu. Pauli ilkesi de denilen ünlü ihraç ilkesini ortaya attı. Sonradan bu ilke, birleşme değerinin yorumuna ve iki cismin aynı anda aynı uzay parçası içinde bulunamayacağı kavramına yol açtı. 1931 yılında Fermi ile nötrino' ların varlığını teorik olarak ispatladı. Bu hipotez çok daha sonraları deneysel yoldan ispatlanabildi. W. Pauli 1945 yılında Nobel fizik ödülüne layık görüldü."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/xna-kullanilarak-yapay-enzimler-uretildi/", "text": "Genellikle bilim kurgu filmlerinde rastladığımız bir durum olsa da bilim insanları, laboratuvar ortamında geliştirilmiş genetik materyal olan XNA kullanılarak yapay enzimleri üretmeyi başardı. Bu, yaşamın DNA ve RNA'ya bağlı olmadan gelişebileceğini gösterirken sentetik enzimlerin yapay olmasına karşın fonksiyonel bir DNA şeklinde çalıştığı görülüyor. XNA laboratuvar ortamında geliştirilmiş molekül olmasına karşın doğal süreçler içerisinde var olması mümkün görünüyor. Bilim insanlarına göre bugüne kadar bu türde bir molekül ile karşılaşmamış olmamız ise, doğada var olmadığını göstermiyor. Hatta daha uç fikirlerde Dünya dışında bir başka gezegende yaşamın DNA ve RNA yerine XNA ile başlamış olabileceğine inanılıyor. Elbette akla gelen sorulardan ilki XNA ile yeni canlı türlerinin ortaya çıkıp, çıkmayacağı oldu. Bugün ki koşullarda bu pek mümkün gibi görünmese de gelecekte XNA'ın özellikle nano teknolojide sıklıkla kullanılması planlanıyor. Yaşam, tüm canlı türleri için doğal bir şekilde kendini devam ettiren kimyasal bir süreçtir. Nasıl ve niçin ortaya çıktığını bilmiyor olsak da sunulan hipotezlerde şans faktörünün ağırlıkta olduğunu görüyoruz. MIT'de görev alan Fizikçilerden Jeremy England, yaşamın rastlantısal bir şekilde ortaya çıkmadığını aksine kaçınılmaz bir süreç olarak oluştuğunu söylüyor. Her ne kadar biyoloji ile yakından ilişkili bir konu olsa da Fizikçi gözü ile England, maddenin doğal dönüşüm ile kendini, kaçınılmaz bir şekilde, karakteristik özellikler kazanacak biçimde değiştirebileceğini söylüyor. Tamamen Fizik kanunlarına uygun olarak sunulan bu teoriye göre bu durum mümkün olabilir. Fiziki anlamda daha açık ifadeler kullanmak gerekirse bu oluşumda Entropi'den söz edilebilir. Evrende entropi her geçen gün artarken enerji zaman ilerledikçe dağılmaya başlıyor. Sisteme göre bu dağılım, maksimum entropi adı verilen sürece erişene kadar homojen bir şekilde devam edecek. Ancak enerjinin kendiliğinden bir araya gelmesi ya da kümelenmesi ihtimal dahilinde değil. Genel olarak bilim insanları arasında yaşamın ilksel çorba ismi verilen zengin ve geniş bir karışımda ortaya çıktığı düşünülüyor. Nerede, nasıl ve niçin oluştuğunu bilmesek de bir okyanusta, yanardağların hidrotermal bacalarında ya da jeotermal havuzlarda oluşmuş olabilir. Diğer alanlara oranla bu bölgelerin amino asit ve mineraller bakımından zengin olduğuna inanılmakta. Geriye, entropiye ya da maddenin cansız formdan canlıya geçişine dönecek olursak England, doğal bir dönüşüm ve değişimden söz ederek kaçınılmaz bir son olarak doğanın, öncelikle hangi organizma enerji açısından daha aktifse ona göre seçim yaptığını söylüyor. - Nature - IFLS - PopSci Ocak 2015 - Medikalakademi"} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yakinda-japonyada-robotlar-isbasi-yapacak/", "text": "Nüfusu giderek yaşlanan Japonya'da robotların 2025'te 3,5 milyon kişinin işini yapabileceği belirtildi. TOKYO Japonya'da 2030 itibariyle iş gücünde yüzde 16 oranında düşüş olacağı yönündeki resmi veriler, bu iş gücü açığının nasıl kapatılacağı konusunda endişe yaratıyor. Machine Industry Memorial Foundation adlı düşünce kuruluşunun raporunda, bu açığı robotların doldurabileceği bildirildi. Ancak bu, her bir robotun bir insanın yerini alması anlamına gelmiyor. Birçok işi yapacak robotların, insanlara daha önemli şeyler üzerinde yoğunlaşması için vakit kazandıracağı belirtiliyor. Raporda, Japonya'nın, robotların yaşlıların bakımında yardımcı olması sayesinde 2025'te yaşlıların sigorta ödemelerinden 21 milyar dolar tasarruf sağlayabileceği kaydedildi. Robotların, çocukların ve yaşlıların bakımına yardımcı olmaları ve bazı ev işlerini yapmaları sayesinde, bakım işini yapanların günde bir saat vakitten tasarruf edebilecekleri bildiriliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yapay-zeka-insanlik-icin-bir-tehdit-mi/", "text": "Filmlere konu olan yapay zeka ürünü robotların, gelecekte hemen her alanda etkin bir rol üstlenmesi bekleniyor. Ancak her ne kadar insanlık adına faydalı bir getiri sağlayacağına inanılsa da ünlü Fizikçi Stephen Hawking'e göre yapay zeka insanlığın sonu olabilir. BBC'ye yaptığı açıklamalarda Hawking, yapay zekanın hızla geliştiğini, insanlık için faydalı olduğunu fakat insan zekasını geçebilecek düzeye gelmesi durumunda bir tehdit oluşturabileceğini söyledi. Hawking, yapay zekanın kendisini geliştirmeye devam edeceğini ve bir aşamadan sonra kendisini yeniden biçimlendirebileceğini söylerken, biyolojik evrimi oldukça yavaş olan insanlar için bu tür gelişim kaydeden bir güç ile yarışılmasının imkansız olduğunu vurguluyor. Bilindiği gibi Hawking, ALS hastalığı nedeniyle yapay zeka teknolojisi olan bir araç yardımıyla konuşabiliyor. Intel tarafından geliştirilen bu teknoloji de Hawking'in düşünceleri anlamlandırılarak kullanmak isteyebileceği kelimeler öneri olarak sunuluyor. Yapay zeka üzerine görüş sunan diğer bilim insanları ise Hawking kadar karamsar yaklaşmıyor. Cleverbot isimli yazılımı üreten Rollo Carpenter'a göre insanlık uzun bir süre daha bu teknoloji üzerinde üstünlük kurmaya devam edecek. Carpenter, yapay zekanın ileri düzeyde geliştirilmesine yönelik ilgili algoritmaların geliştirilemediğini ve bu teknolojinin önümüzdeki yıllarda gelişebileceğini söylüyor. Üstelik gelecekte bir makine ya da yapay zeka ürününün insan zekasını geçse bile insanlığa yardımcı olup olamayacağının göz ardı edilemeyeceğini ya da ne tür bir adım atılabileceğini bugünden kestirmenin zor olduğunu vurguluyor. Ancak yapay zeka konusunda şüpheci yaklaşan yalnızca Hawking değil. Kısa vadede akıllı makinelerin insanların yaptığı işleri yapabileceği ve milyonlarca insanın işsiz kalabileceği düşünülüyor. Elon Musk'a göre yapay zeka insanlığın bugüne kadar karşılaştığı en büyük varoluşsal tehlike olarak görülüyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yarasa-ucak-sistemleri-uzerine/", "text": "Uçak sistemleri tarih içerisinde birçok değişikliğe ve yeniliğe maruz kalmıştır.İlk yapılan uçak sistemleri ile günümüzdeki uçak sistemleri arasında birçok fark vardır.Olayı sadece teknolojik boyutta değil konfor boyutunda da düşünmek gerekmektedir.İlk yapılan ve konforsuz olan uçaklarından bugünün konforlu uçakları arasında birçok fark vardır.Ama neticede bu konforun temelinde yatanda teknolojik gelişmelerdir. Teknolojik gelişmeler sadece uçakların konforlu olmasını sağlamamış,aynı zamanda çok hızlı ve askeri amaçlar için kullanılan uçak sistemlerinin de geliştirilmesini sağlamıştır.Öyle ki,ses hızı duvarı bile aşılmış ve netice itibariyle çok dinamik sistemler geliştirilmiştir. Bu sistemlerin önemli bir tanesi ise radara yakalanmayan uçak sistemleridir.Bunlara kısaca yarasa uçaklar adı verilmiş ve Amerika'lılar bu sistemi bir sır gibi korumayı başarmıştır.Bildiğiniz üzere radar sistemleri mikrodalga sistemleri ile çalışan ve dalganın bir nesneye çarpıp geri dönmesi prensibini esas alan bir sistemler bütünüdür.Ben bu yazımda sistemi ne eleştireceğim nede yarasa uçakları yargılayacağım,sadece yarasa uçakların çalışma prensibi ile ilgili bir düşüncemi sizlere sunacağım. Fizik ile ilgilenen okurlarım bilecektir,kozmik dalgalar manyetik alanda sapma göstermekte ve mikrodalgalarda elektromanyetik spektrum içerisinde yer almaktadır.Mikrodalgalar bazı özellikleri ile kozmik dalgalara benzemektedir.Bir nesne düşünün ve bu nesneyi bir elektromıknatıs haline getirdiğinizi...İşte,kozmik dalgalar bu elektromıknatısta sapma gösterecektir,aynı sapmayı mikrodalgalarda gösterecektir.Eğer bir uçak,sistem itibariyle bir elektromıknatıs özelliği taşırsa ve yapılacak sapma yönlendirilebilirse,radar sistemlerinden gelecek olan mikrodalgalar geri yansımayacak,aksine uçağın etrafından sapmaya uğrayacaktır.Ama bu sapmanın yönlendirilmesi ayrı bir sorun teşkil etmektedir,bunu da fizikçilere bırakıyorum."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yari-iletkenler/", "text": "İletkenlik bakımından iletkenler ile yalıtkanlar arasında yer alırlar, normal halde yalıtkandırlar. Ancak ısı, ışık ve magnetik etki altında bırakıldığında veya gerilim uygulandığında bir miktar valans elektronu serbest hale geçer, yani iletkenlik özelliği kazanır. Bu şekilde iletkenlik özelliği kazanması geçici olup, dış etki kalkınca elektronlar tekrar atomlarına dönerler.Tabiatta basit eleman halinde bulunduğu gibi laboratuarda bileşik eleman halinde de elde edilir.Yarı iletkenler kristal yapıya sahiptirler. Yani atomları kübik kafes sistemi denilen belirli bir düzende sıralanmıştır. Bu tür yarı iletkenler, yukarıda belirtildiği gibi ısı, ışık, etkisi ve gerilim uygulanması ile belirli oranda iletken hale geçirildiği gibi, içlerine bazı özel maddeler katılarakta iletkenlikleri arttırılmaktadır.Katkı maddeleriyle iletkenlikleri arttırılan yarı iletkenlerin elektronikte ayrı bir yeri vardır. Elektronikte yararlanılan yarı iletkenler ve kullanılma yerleri."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yarismayi-kazanana-uzay-yolculugu/", "text": "İngiltere'nin bilim dergilerinden biri, kazananı uzay yolculuğuyla ödüllendireceği yarışma düzenliyor. New Scientist dergisinin yarışmasında sorulan En iyi icat sizce hangisidir? Niçin? sorusunu en iyi cevaplayan kadın veya erkek yarışmacı, dünyayı 100 kilometre yukardan seyredebilecek. Kazanan yarışmacı, pilotun kullandığı uzay aracı Xerus ile göklere yükselecek ve birkaç dakika süreyle yerçekimsiz ortamın tadını çıkaracak. Başyazar Jeremy Webb, birincilik ödülünü almak için telefondan ampule kadar çok sayıda icadın en büyük buluş olarak sunulabileceğini hatırlatarak, yarışmacıların 250 kelime kullanarak tercihlerini ikna edici şekilde açıklaması gerektiğini bildirdi. Yarışmacıların kompozisyonları, winatriptospace.co.uk. adresinde yayınlanacak. Yarışma 30 Nisan'da sona erecek ve kazanan da 31 Mayıs'ta ilan edilecek. Yarışmanın galibi, 1,5 saat sürecek uzay macerasına çıkmadan önce 4 gün eğitim görecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yavru-gezegen-kesfedildi/", "text": "Alman astronomlar, ilk kez bir güneş sisteminde hala oluşum aşamasında bulunan bir yeni doğmuş gezegen keşfetti. Bu keşifle bir yıldızın filizlenmeden önce gaz ve toz bulutundan nasıl temizlendiği ve gezegen haline dönüştüğü görüntülendi. Heidelberg'deki Max Planck Astronomi Enstitüsü tarafından yapılan ve ayrıntıları Nature dergisinde yayımlanan keşifte gözlenen gezegenin, Jüpiter'den 10 kat daha hacimli ve sadece 8 ila 10 milyon yaşında olduğu tahmin edilen TW Hydrae adlı genç bir yıldızın çevresinde döndüğü belirtildi. Araştırmanın başında yer alan Johnny Setiawan ve meslektaşları, yıldıza 6 milyon km uzaklıkta bulunan ve sistemin tozlu diskinin içindeki yörüngeyi 3,56 günde dolaşan yavru gezegenin keşfinin, bir yıldız filizlenmeden önce nasıl gezegen oluşumunun çevresindeki gaz ve toz bulutundan temizlendiğini gösterdiğini belirttiler. Bilim insanları makalelerinde, keşiflerinin, gezegenlerin 10 milyon yıl içinde, disk yıldız rüzgarları ve radyasyon tarafından dağıtılmadan önce oluşabildiğini ortaya koyduğunu kaydettiler. Gözlemlerinde Şili'deki Güney Avrupa Gözlemevinde bulunan 2,2 metrelik Max-Planck-Gesellschaft teleskobunu kullanan Alman gökbilimciler, TW Hydrae yıldızının Hydra takımyıldızına 182 ışık yılı uzaklıkta bulunduğunu belirttiler. Gezegenlerin, gelişimini tamamlamakta olan yıldızların çevresinde dönen toz ve gaz disklerinin içinde oluştuğunu düşünen bilim insanları, çok genç örnekleri gözlemlemenin, Güneş Sistemi'nin de dahil olduğu gezegen sistemlerinin doğuşu ve gelişimini anlamaya yardımcı olacağını belirtiyorlar."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yayin-politikamiz-lutfen-okuyun/", "text": "Son 25 yılda daha da ivme kazanan bilgi toplumu olgusu bilimin her dalıyla ilgilenen insanlar gibi biz fizikçileri de bu gelişmelere katkıda bulunmaya itmiştir. Onlinefizik.com Türkiye'deki en büyük sivil internet portallarından biri olup son 2.5 yılda gerek yayınladığı makaleler, gerek verdiği haberleriyle Türk toplumunu ve üniversite gençliğini çeşitli fizik konularında aydınlatmıştır. İdealist kadromuz; evrensel bilim prensiplerine ve büyük önderimiz Atatürk'ün bize miras bıraktığı aydınlanma çizgisine bağlı kalarak sizlere yayın yapmayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda sürekli olarak manipülasyona açık olan bilimle metafiziksel olguları bağdaştırmak gafletine hiçbir suretle düşmeyeceğimize, bilinmeyeni sadece pozitif bilimler doğrultusunda sizlere ulaştıracağımıza temin ederiz. Forum da bu tip argümanlar kullanılarak açılan başlıklar kilitlenecek, gerektiğinde silinecektir. 2) Telif haklarını ihlal etmemek, sizlere sunduğumuz haber ve makalelerimizde de her zaman kaynak belirmek ve bilgi hırsızlığından her zaman kaçınmak, emeğe ve emekçiye sonsuz saygı duymak. 3) Fizik bilimine ve fizik eğitimine elimizden geldiğince katkı sağlamak ve bu alandaki insanları bu doğrultuda teşvik ederek gerekli motivasyonu sağlamak."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yeni-bir-buz-donemi-mi-basliyor-ii/", "text": "Dünya'daki ısı artışında güneşte meydana gelen manyetik fırtınaların da payının olduğunu düşünen bilim insanlarına göre, güneş yeni bir sessizlik evresine girmek üzere. Tarihte küçük buz devri diye adlandırılan çeşitli dönemler yaşandı. 17. yüzyılın ikinci yarısında kuzey yarı küreyi etkisi altına alan soğuk yaşamı büyük ölçüde değiştirmişti. Fransız ordusu, donan nehirlerin üzerinde yürüyerek Hollanda'yı kuşatmıştı. İzlanda'da nüfusun yarısı soğuktan donarak ölmüştü. Bu, tarihte ilk değildi: ondan bir kaç yüz yıl önce 1420 ile 1570 arasında yine benzer bir buz devri yaşanmış, Greenland'daki Viking kolonilerinin üzerinde yaşadığı verimli topraklar devasa buzul kütlelerine dönüşmüştü. İşin ilginci bu iki mini buz devrinde de güneşin rolünün olması. Güneşin içinde süregelen faaliyetler ile dünyada yaşanan iklim değişiklikleri arasında ciddi bir bağlantı bulunuyor. Teleskobun icat edildiği 1610 yılından bu yana, başta Galileo olmak üzere bilim adamları, Güneş lekelerini dikkatle inceliyor. Güneş lekeleri, yıldız hakkında tutulmuş en eski astronomi kaynağı olma niteliği taşıyor. Güneş fırtınalarıyla beraber çoğalan güneş lekeleri bir salınımını 11 senede tamamlıyor. Güneş lekelerindeki değişimler, yıldızın geçtiği evrelerin kaydedilmesine olanak veriyor. Örneğin, 1645 ve 1715'te lekelerin azaldığı kaydedilmiş ve buna gözlemi gerçekleştiren astronomdan esinlenilerek 'Maunder Minimum' adı verilmişti. Güneş Lekeleri'nin azaldığı zamanlarda Dünya'nın da ısısının düştüğü düşünülüyor. Yeryüzündeki ağaçlarda yapılan halka analizlerinden, ağaçların kimi periyotlar içerisinde daha yavaş büyüdüğü tespit edildi. Bu periyotlarda Dünya'nın daha serin olduğu ve bunun da Güneş'teki patlamaların görece az olduğu zamanlara rastladığı düşünülüyor. Bilim dünyasına göre, Güneş uzunca bir zamandan beri son bin yılın en aktif durumunda.. Son 60 yıl içerisinde Güneş lekeleri sayısındaki artışa paralel olarak, Dünya ısısında bir yükselme gözleniyor. Ancak yeni bulgulardan yola çıkan astronotlara göre güneş yeniden bir sessizlik evresine girmeye hazırlanıyor. Popüler bilim dergisi New Scientist geçtiğimiz haftalarla bu konuyu kapağına taşıdı. Londra'da Imperial College'den atmosfer fizikçisi Joanna Haigh'e göre \"bu yeni gelişme küresel ısınmayı bir süreliğine bile olsa durdurabilir\". Geçtiğimiz yüzyılda küresel ısı ortalama 0.6 derece arttı. Bu artışın tümünde sorumluluğun insanoğlunda olduğu sanılıyordu. Ancak araştırmalar sonucunda güneşin de bunda belirli ölçülerde payının olduğu ortaya çıktı. Şüphesiz küresel ısınmayı yalnızca güneşte meydana gelen manyetik aktivitelerle açıklamak son derece yanıltıcı olur. Güneş lekeleri ile yeryüzündeki ısı değişikliği arasındaki bağlantıyı araştıran Max-Planck-Institut'den Dr. Sami Solanki, Grönland'da buz kalıplarındaki berilyum izotoplarını inceledi. Kozmik ışınların meydana getirdiği izotoplar, bir elementin aynı kimyasal özelliklerine sahip fakat atom ağırlıkları farklı atomlarından biridir. Kozmik ışınlar, 'Güneş rüzgarı' adı verilen yıldızın yüzeyinden uzaya yayılan yüklü parçacıklardan geçerek nitelik değiştiriyorlar. Güneş rüzgarlarının şiddeti ise, yıldızdaki patlamalara paralel olarak değişiyor. Bilim adamları, Grönland'da buzullardaki berilyum elementinden kozmik ışınların etkisini ve bunun üzerinden de geçmiş yüzyıllarda Güneş'teki fırtınaların şiddetini yaklaşık olarak hesap edebiliyorlar. Dr. Solanki, Güneş lekelerinin şiddetinin yıllar içerisinde farklılık gösterebileceğini, ancak son 60 yıldır geçmiş bin yılın en şiddetli seviyesinde ulaştığını ifade etti. Buna göre, Güneş lekeleri son bir kaç yüzyılda artıyordu ancak, son 60 yılda görülmemiş bir artış kaydedildi. Dünya da bunun sonucunda ısındı. Bazı çevreler ısınmanın Güneş lekelerinde kaynaklandığını, yakıt kaynakların yakılmasının etkisinin görece etkisiz kaldığını savunuyorlar. Ancak, Dr. Solanki'nin analizlerine göre, Güneş fırtınalarının şiddeti 20 yılda sabit kaldı, Dünya'nın ısısı ise artmaya devam etti. 1940 yılından bu yana artan güneş lekelerine rağmen, dünya bugün olduğundan çok daha soğuk olmalıydı. O halde 1970 yılından bu yana gelişen küresel ısınmadan güneşi sorumlu tutamayız diyor Solanki. Bu yeni gelişmeler küresel ısınmanın tek sorumlusunun güneş olduğunu göstermiyor. Sera etkisi yaratan yaratan karbondioksit salınımının sanayileşme sürecinde bilinçsizce arttırılması ve ozon tabakasındaki deliğin her geçen gün birez daha büyümesinde insanın payı asla göz ardı edilmemeli. Yaşanabilecek olası bir mini buz devri ise küresel ısınma karşısında olsa olsa küçük bir soluk olacak. Önlem alınmaması halinde feci çevre felaketleri kapıda. Kozmik ışınlardan bulutlara: Dünyaya periyodik olarak egemen olan buzul çağının sorumlusunun atmosfere yağan kozmik ışınlar olabileceği ileri sürüldü. Kozmik ışınlar, uzaydan gelen yüksek enerjili proton ve öteki bazı parçacıklar. Kozmik ışınlar bulut oluşumunu etkileyerek iklim değişimine yol açıyorlar. Bu görüş, buzul çağlarının dünyaya düşen güneş ışınlarının, gezegenimizin yörüngesinde meydana gelen döngüsel değişimlere bağlı olarak farklılık göstermesinden kaynaklandığı yolundaki klasik modelden çok farklı. Kozmik ışınlarla iklim değişimi arrasındaki ilişkinin varlığı ilk kez Danimarkalı uzay araştırmacıları Henrik Svensmark ve Eigil Friss Christense tarafından ortaya atıldı. Iki araştırmacı yüksek düzeyde kozmik ışın akışının atmosferdeki molekülleri iyonlaştırarak bulut oluşumunu, bunun sonucu olarak ta soğuk iklimi tetiklediğini öne sürmüşlerdi. Danimarkalı bilimciler kozmik ışın akışındaki değişimleri de güneş rüzgarının, yani Güneşten kopup gelen yüklü parçacık sağanağının şiddetindeki değişimlere bağlamışlardı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yeni-bir-buz-donemi-mi-basliyor/", "text": "Dünya'daki ısı artışında güneşte meydana gelen manyetik fırtınaların da payının olduğunu düşünen bilim insanlarına göre, güneş yeni bir sessizlik evresine girmek üzere. Tarihte küçük buz devri diye adlandırılan çeşitli dönemler yaşandı. 17. yüzyılın ikinci yarısında kuzey yarı küreyi etkisi altına alan soğuk yaşamı büyük ölçüde değiştirmişti. Fransız ordusu, donan nehirlerin üzerinde yürüyerek Hollanda'yı kuşatmıştı. İzlanda'da nüfusun yarısı soğuktan donarak ölmüştü. Bu, tarihte ilk değildi: ondan bir kaç yüz yıl önce 1420 ile 1570 arasında yine benzer bir buz devri yaşanmış, Greenland'daki Viking kolonilerinin üzerinde yaşadığı verimli topraklar devasa buzul kütlelerine dönüşmüştü. İşin ilginci bu iki mini buz devrinde de güneşin rolünün olması. Güneşin içinde süregelen faaliyetler ile dünyada yaşanan iklim değişiklikleri arasında ciddi bir bağlantı bulunuyor. Teleskobun icat edildiği 1610 yılından bu yana, başta Galileo olmak üzere bilim adamları, Güneş lekelerini dikkatle inceliyor. Güneş lekeleri, yıldız hakkında tutulmuş en eski astronomi kaynağı olma niteliği taşıyor. Güneş fırtınalarıyla beraber çoğalan güneş lekeleri bir salınımını 11 senede tamamlıyor. Güneş lekelerindeki değişimler, yıldızın geçtiği evrelerin kaydedilmesine olanak veriyor. Örneğin, 1645 ve 1715'te lekelerin azaldığı kaydedilmiş ve buna gözlemi gerçekleştiren astronomdan esinlenilerek 'Maunder Minimum' adı verilmişti. Güneş Lekeleri'nin azaldığı zamanlarda Dünya'nın da ısısının düştüğü düşünülüyor. Yeryüzündeki ağaçlarda yapılan halka analizlerinden, ağaçların kimi periyotlar içerisinde daha yavaş büyüdüğü tespit edildi. Bu periyotlarda Dünya'nın daha serin olduğu ve bunun da Güneş'teki patlamaların görece az olduğu zamanlara rastladığı düşünülüyor. Bilim dünyasına göre, Güneş uzunca bir zamandan beri son bin yılın en aktif durumunda.. Son 60 yıl içerisinde Güneş lekeleri sayısındaki artışa paralel olarak, Dünya ısısında bir yükselme gözleniyor. Ancak yeni bulgulardan yola çıkan astronotlara göre güneş yeniden bir sessizlik evresine girmeye hazırlanıyor. Popüler bilim dergisi New Scientist geçtiğimiz haftalarla bu konuyu kapağına taşıdı. Londra'da Imperial College'den atmosfer fizikçisi Joanna Haigh'e göre \"bu yeni gelişme küresel ısınmayı bir süreliğine bile olsa durdurabilir\". Geçtiğimiz yüzyılda küresel ısı ortalama 0.6 derece arttı. Bu artışın tümünde sorumluluğun insanoğlunda olduğu sanılıyordu. Ancak araştırmalar sonucunda güneşin de bunda belirli ölçülerde payının olduğu ortaya çıktı. Şüphesiz küresel ısınmayı yalnızca güneşte meydana gelen manyetik aktivitelerle açıklamak son derece yanıltıcı olur. Güneş lekeleri ile yeryüzündeki ısı değişikliği arasındaki bağlantıyı araştıran Max-Planck-Institut'den Dr. Sami Solanki, Grönland'da buz kalıplarındaki berilyum izotoplarını inceledi. Kozmik ışınların meydana getirdiği izotoplar, bir elementin aynı kimyasal özelliklerine sahip fakat atom ağırlıkları farklı atomlarından biridir. Kozmik ışınlar, 'Güneş rüzgarı' adı verilen yıldızın yüzeyinden uzaya yayılan yüklü parçacıklardan geçerek nitelik değiştiriyorlar. Güneş rüzgarlarının şiddeti ise, yıldızdaki patlamalara paralel olarak değişiyor. Bilim adamları, Grönland'da buzullardaki berilyum elementinden kozmik ışınların etkisini ve bunun üzerinden de geçmiş yüzyıllarda Güneş'teki fırtınaların şiddetini yaklaşık olarak hesap edebiliyorlar. Dr. Solanki, Güneş lekelerinin şiddetinin yıllar içerisinde farklılık gösterebileceğini, ancak son 60 yıldır geçmiş bin yılın en şiddetli seviyesinde ulaştığını ifade etti. Buna göre, Güneş lekeleri son bir kaç yüzyılda artıyordu ancak, son 60 yılda görülmemiş bir artış kaydedildi. Dünya da bunun sonucunda ısındı. Bazı çevreler ısınmanın Güneş lekelerinde kaynaklandığını, yakıt kaynakların yakılmasının etkisinin görece etkisiz kaldığını savunuyorlar. Ancak, Dr. Solanki'nin analizlerine göre, Güneş fırtınalarının şiddeti 20 yılda sabit kaldı, Dünya'nın ısısı ise artmaya devam etti. 1940 yılından bu yana artan güneş lekelerine rağmen, dünya bugün olduğundan çok daha soğuk olmalıydı. O halde 1970 yılından bu yana gelişen küresel ısınmadan güneşi sorumlu tutamayız diyor Solanki. Bu yeni gelişmeler küresel ısınmanın tek sorumlusunun güneş olduğunu göstermiyor. Sera etkisi yaratan yaratan karbondioksit salınımının sanayileşme sürecinde bilinçsizce arttırılması ve ozon tabakasındaki deliğin her geçen gün birez daha büyümesinde insanın payı asla göz ardı edilmemeli. Yaşanabilecek olası bir mini buz devri ise küresel ısınma karşısında olsa olsa küçük bir soluk olacak. Önlem alınmaması halinde feci çevre felaketleri kapıda. Kozmik ışınlardan bulutlara: Dünyaya periyodik olarak egemen olan buzul çağının sorumlusunun atmosfere yağan kozmik ışınlar olabileceği ileri sürüldü. Kozmik ışınlar, uzaydan gelen yüksek enerjili proton ve öteki bazı parçacıklar. Kozmik ışınlar bulut oluşumunu etkileyerek iklim değişimine yol açıyorlar. Bu görüş, buzul çağlarının dünyaya düşen güneş ışınlarının, gezegenimizin yörüngesinde meydana gelen döngüsel değişimlere bağlı olarak farklılık göstermesinden kaynaklandığı yolundaki klasik modelden çok farklı. Kozmik ışınlarla iklim değişimi arrasındaki ilişkinin varlığı ilk kez Danimarkalı uzay araştırmacıları Henrik Svensmark ve Eigil Friss Christense tarafından ortaya atıldı. Iki araştırmacı yüksek düzeyde kozmik ışın akışının atmosferdeki molekülleri iyonlaştırarak bulut oluşumunu, bunun sonucu olarak ta soğuk iklimi tetiklediğini öne sürmüşlerdi. Danimarkalı bilimciler kozmik ışın akışındaki değişimleri de güneş rüzgarının, yani Güneşten kopup gelen yüklü parçacık sağanağının şiddetindeki değişimlere bağlamışlardı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yeni-gama-isini-teleskobu-goreve-basladi/", "text": "Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi'nin 11 Haziran'da uzaya gönderdiği, Glast yeni adıyla Fermi teleskobu, evrenin en güçlü enerji kaynağı gama ışınlarının gizemini aydınlatmak amacıyla faaliyete geçti. NASA'dan yapılan açıklamada, yeni teleskoba, parçacık fiziğinin önderi ABD'li fizikçi Enrico Fermi'nin (1901-1954) adının verilmesinin kararlaştırıldığı belirtilerek, Fermi'nin iki önemli gözlem aracı, büyük gama ışını uzay teleskobu ve gama ışını parçacık detektörü ile galaksimiz Samanyolu'ndaki yeni ölü yıldız kümecikleri, pulsarları keşfetmesinin ve bunların hızlanma mekanizmalarını açıklamasının beklendiği kaydedildi. Dünya yörüngesinde 565 kilometre irtifada bulunan yeni teleskobun göndereceği verilerin, galaksilerin etkin çekirdekleri, pulsarlar ve süpernova kalıntıları üzerindeki gizem perdesini aralayabileceği tahmin ediliyor. Bilim adamları, Fermi'nin evrenin yüzde 25'ini oluşturduğu düşünülen karanlık maddenin gizemini aydınlatacağını da düşünüyor. Evrenin yüzde 5'i bilinen madde, yüzde 70'i de boşluk enerjisinden meydana geliyor. Bilim insanlarına göre işte bu enerji, evrenin genişlemesine yol açıyor. Evrenin, çıplak gözle görülebilen ışık tayfı renklerinin dışından çok farklı göründüğünü belirten bilim adamları, Fermi'nin gama ışınlarıyla evrenin çok farklı ve muhteşem görüntüsünü sunacağını kaydediyorlar. Elektromanyetik tayf içinde en güçlü enerjiye sahip ışık türü olan gama ışınları, çıplak gözle görülemiyor. Uzmanlara göre, gama ışınlarıyla alınan görüntülerde, Samanyolu galaksisi çok parlak görünüyor. Güçlü cihazlarla donatılmış Fermi teleskobu, faaliyete geçtikten 1 yıl sonra binlerce gama ışını kaynağı belirleyebilecek. Yeni teleskop, 1991 yılında NASA'nın fırlattığı selefi EGRET teleskobundan çok daha fazla özelliğe sahip olduğundan, EGRET'in 4 yılda yapabildiği gözlemi birkaç günde yapabilecek. Fermi teleskobu, ilk görev yılında gökküresinin eksiksiz haritasını çıkaracak. Bu çalışma sonucu, en az 5 bin gama ışını kaynağının belirlenmesi bekleniyor. 5 yıllığına görevlendirilen, ancak görev süresi 10 yıla dek uzatılabilecek olan yeni gama ışını teleskobu, uluslararası işbirliğinin sonucu. 690 milyon dolarlık projenin yüzde 90 kadarını ABD karşılıyor, Almanya, Fransa, İtalya, Japonya ve İsveç de projeye katkıda bulunuyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yeni-gozlem-uydusu-gokturk-2/", "text": "Türkiye, yeni bir gözlem uydusuna kavuşacak. TÜBİTAK, Türkiye'nin yerel kaynaklarla RASAT uydusunun yapımını sürdürürken, diğer yandan Milli Savunma Bakanlığı için TAI ile GÖKTÜRK-2 isimli yeni bir uydunun yapımına başladı. Yerel kaynakların maksimum düzeyde kullanılacağı \"GÖKTÜRK-2\" adını taşıyacak gözlem uydusu 2.5 metre çözünürlükte görüntü toplayacak ve görüntü depolama kapasitesi de 15 Gbit ve üzerinde olacak. Yaklaşık 200 kilogram ağırlığında ve bir metreküp hacminde olması öngörülen GÖKTÜRK-2, Türkiye ve civarından aldığı görüntüleri anında Türkiye'ye indirebilecek. Yerden 700 kilometre yükseklikte güneşe eşzamanlı yörüngeye girecek olan GÖKTÜRK 2, dünyanın herhangi bir noktasından görüntü de alabilecek. TÜBİTAK Uzay Teknolojileri Araştırma Enstitüsü Müdürü Dr. Uğur Murat Leloğlu, TÜBİTAK VE TAI'nin GÖKTÜRK-2'nin yapımı için 13 Nisan 2007'de anlaşma imzaladıklarını, mayıs ayında da çalışmaları başlattıklarını bildirdi. GÖKTÜRK-2'nin Türkiye'de uydu teknolojilerine yönelik tasarım ve mühendislik kabiliyetinin geliştirilmesi amacıyla Milli Savunma Bakanlığı tarafından başlatıldığını anlatan Leloğlu, projenin finansal kaynağının ise TÜBİTAK TARAL programı tarafından karşılandığını söyledi. Türk Silahlı Kuvvetleri ile diğer kamu kuruluşlarının ihtiyaçlarının karşılanmasının amaçlandığını dile getiren Leloğlu, projede yerel kaynakların maksimum düzeyde kullanılacağını, böylece uzay sistemleri alanında ulusal kapasite, kaynak ve insan gücünün de gelişiminin sağlanacağını kaydetti. Leloğlu, \"Uzay çalışmalarına 2000 yılında başlayan Türkiye için 2007 yılında böyle bir uydu projesi başlatmak çok hızlı bir ilerleme\" dedi. Uzay projelerinde çok hızlı adımlarla ilerlediklerini kaydeden Leloğlu, \"O nedenle aya üs kurma projeleri gibi uzay projelerine, başkalarının yapacağı ve bizim sonsuza kadar uzaktan seyredeceğimiz işler gibi bakmıyoruz. Bir noktada yakalayacağız. Muasır medeniyet seviyesi o işte ve onu yakalayacağız\" diye konuştu. Savunma Sanayi Müsteşarlığı'nın içine yerli katkı da koymak yoluyla satın alacağı GÖKTÜRK-1 uydusunun ise çok daha yüksek çözünürlükte bir uydu olduğunu anlatan Leloğlu, GÖKTÜRK-1 uydusundaki teknolojinin Türkiye'nin şu anki olanakları ile yapılamayacağını, bu düzeydeki bir uydunun da Türkiye'nin uzay alanında sürekli gelişen bilgi ve tecrübesi ile 3-5 yıl sonra yapılabilir hale gelebileceğini ifade etti."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yeni-iklim-raporundan-carpici-gercekler/", "text": "İklim değişikliğinin, su ve yiyecek kıtlığını ağırlaştırarak ve çevre sorunlarından kaynaklanan yeni göçlere neden olarak dünya çapında gerginlik ve çatışmaları artırabileceği belirtildi. Endonezya'nın Bali adasında süren BM İklim Değişikliği Konferansı'nda, Almanya'nın Küresel Değişim Danışma Konseyi tarafından hazırlanan raporun sonuçları açıklandı. Afrika Sahil bölgesi: Somali ve Sudan'daki çatışmalarla zaten büyük sıkıntı içine giren Afrika'nın doğu sahillerinde iklim değişikliğinin su kıtlığı, kuraklık ve tahıl hasadının düşmesine neden olması bunun da bölgedeki toplumsal krizleri ağırlaştırması bekleniyor. Hint altkıtası: Buzullardaki azalma hayati su kaynaklarını tehlikeye sokarken, muson yağmurlarındaki artış tarıma zarar verebilir ve deniz suyu seviyesindeki yükseliş Bangladeş'in kıyı kesimlerindeki milyonlarca kişiyi tehdit altına sokabilir. Göç dalgaları ve açlık Bangladeş ve Pakistan'daki yönetimleri daha da istikrarsızlaştırabilir. Çin: Sıcak dalgaları, kuraklıklar ve deniz suyu seviyesindeki yükselmeler mevcut çevre sorunlarını artıracak ve zaten ağır baskılar altındaki merkezi hükümet için yeni büyük sorunlar doğuracak. Karayipler ve Orta Amerika: Büyük kasırgalardaki artış, ada devletlerindeki hükümetlerin mücadele imkanlarını aşan felaketlere neden olabilir ve Orta Amerika ülkelerini fakirleştirebilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yeni-petrol-kaynagi-kuzey-kutbu-mu/", "text": "Kuzey kutbunun geleceğini ve küresel ısınma nedeniyle bölgenin karşılaşacaklarını tartışmak üzere Norveç'de buluşan bilim insanlarından haber var: Kuzey kutbu geleceğin petrol ve gaz kaynağı olabilir. Tromsoe kasabasında bir araya gelen araştırmacı ve diplomatlar, Kuzey kutbundaki buzulların erimesiyle deniz yolunun açılacağı, petrol şirketlerinin de bölgede enerji arama çalışmalarına girişeceklerini tahmin ediyor. İklim değişikliğinin kuzeye etkilerini araştıran ArticNet'in başkanı Martin Fortier, \"2040 ya da 2050'den itibaren kuzey kutbu gemi yoluna açılmış olacak. Bu, yakında çok önemli gelişmelerin olacağı anlamına gelmeye başladı\" diye konuştu. Uzmanlar, dünyada hala var olan petrolün dörtte birinin kuzey kutbunda bulunduğunu tahmin ediyor. Norveç Petrol ve Enerji Bakanı Odd Roger Enoksen ise kuzey kutbunun, enerji probleminin çözümünün parçası olduğunu düşünüyor. 2020 yılından itibaren dünyanın enerji ihtiyacının yüzde 40 oranında artacağını hatırlatan bilim insanları, kuzey kutbundaki kaynakların duyarlı bir şekilde çıkarılması gerektiğine de dikkat çekiyor. Buzulların erimesiyle kuzey kutbunun endüstriyel balıkçılığa, turizme ve denizciliğe de açılabileceğini tahmin eden uzmanlar, dokunulmamış bir çevreye sahip olan, dünyanın son sınırının korunması konusunu da gündemlerine aldı. Norveç petrol ve enerji bakanı bölgenin gelişiminin çevreyle uyum içinde ele alınacağını açıkladı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yerkurenin-manyetik-kutbu-sibiryaya-kayiyor/", "text": "Amerikalı ve Kanadalı bilim adamları ilk bakışta dehşet uyandıracak bir keşifte bulundu: Dünyamızın Manyetik kuzey kutbu saatte 40 kilometrelik bir hızla Kanada'dan Sibirya yönüne doğru kayma halinde!.. Bilim adamları Artik göllerdeki tortullardan yola çıkarak geçmişte dünyanın manyetik alanındaki değişimleri hesapladı. Aacaba bu kayma manyetik alanın tersine dönmesine neden olabilir mi? Oregon Eyalet Üniversitesi'nden Joseph Stoner, bu soruya hayır dişor, mutlaka o anlama gelmez.. Bu süreç normal olabilir ve bu salınımlar çerçevesinde Kanada'ya doğru bir hareket oluşabilir.. Yerkürenin manyetik alanı, iç çekirdekteki sıvı maddenin yer değiştirmesine bağlıdır; yönü de kuvveti zamanla değişebilir. Kanada'nın arktik göllerinde tortullardaki parçacıkların manyetik konumlarını inceledi. Bu konumlar, manyetik kuzey kutbun son 2600 yıl içindeki hareketi hakkında bilgi veriyor. Sonuç: bu süre içinde manyetik kutup en az üç kez hızlı kaymış. Bilim adamları kaymanın yaklaşık 500 yılda bir gerçekleştiğini belirtiyor. Bu bilgi şu sonucu doğurabilir: jeomanyetik değişimler sanılandan çok daha hızlı gerçekleşebilir. Manyetik alan uzaydaki elektrik yüklü parçacıkları da kendine çektiği için, sonuçlar hava yolları ve telekomünikasyon için de önem taşıyabilir. Bu durumda Avrupa'nın güneyinde ve Sibirya'da gökyüzünü inceleyenler daha fazla kutup ışığı görebilecek."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yeryuzu-icin-bir-saat-karanlik/", "text": "Avustralya'nın en büyük kenti Sidney'de geçen yıl başlatılan Earth Hour adlı girişimin organizatörü Andy Ridley, bu yerel eylemin büyük ses getirdiğini ve bu yıl 23 dünya kentinin daha buna katılmak istediğini belirtti. Bu yılki eyleme, ABD'nin Şikago, San Francisco ve Phoenix, Tayland'ın Bangkok, Kanada, Ottawa, Vancouver, Toronto ve Montreal, İrlanda'nın Dublin, Avustralya'nın Sidney, Perth, Melbourne, Canberra, Brisbane ve Adelaide, Danimarka'nın Kopenhag, Aarhus, Aalborg ve Odense, Filipinler'in Manila, Fiji'nin Suva, Yeni Zelanda'nın Christchurch ve İsrail'in Tel Aviv kentleri katılacak. Dünya Doğayı Koruma Vakfı tarafından organize edilen Earth Hour eylemi 29 Mart'ta yerel saatle 20.00'de düzenlenecek. Andy Ripley, bu girişime tüm dünyadan çevrecilerin ve çevre konusunda endişesi bulunanların katılmasını beklediklerini söyledi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yesil-kent-masdarin-insasina-baslandi/", "text": "Birleşik Arap Emirlikleri'nin başkenti Abu Dabi yakınlarında dünyanın ilk sıfır-karbon salımlı ve sıfır-çöp üreten otomobilsiz kenti inşa edilmeye başlandı. ABU DABİ 6,5 kilometre karelik alana kurulacak Masdar City , 22 milyar dolara mal olacak. Proje 2015'te tamamlanacak. Şehirde yaşayacak 50 bin kişinin enerji ihtiyacı, güneş enerjisi dahil sırf yenilenebilir kaynaklardan sağlanacak ve şehir atmosfere hiç karbon gazı salmayacak. Sekiz yılda tamamlanması planlanan şehir denize yakın bir bölgeye inşa edilecek. Şehir, çölden esen sıcak rüzgarlardan ve Abu Dabi havaalanının patırtı ve gürültüsünden yüksek bir çevre duvarıyla korunacak. Güneş enerjisi dışında kullanılacak diğer enerji kaynakları da tümüyle yenilenebilir kaynaklar olacak. Masdar kenti projesinin sağlayacağı başarıdan şüphe duyan kimi uzmanlar, bu kentin kişi başına düşen karbon salımı miktarı listelerinin ilk sıralarında yer alan Abu Dabi kusurları örtmekten daha öteye gitmeyeceğini düşünüyor. Projeyi eleştiren uzmanlar, kentin zenginler için bir yerleşim yeri haline döneceğini iddia ediyorlar ancak proje çevre örgütü Doğal Hayatı Koruma Vakfı tarafından destekleniyor. Masdar kentinde, enerjiden tasarruf etmek için geleneksel körfez mimarisi kullanılacak ve bölgedeki sıcak havayı yumuşatmak için rüzgar kuleleri kullanılacak. Su ise, güneş enerjisiyle çalışan arıtma tesislerinde, tuzlu suyun arıtılmasıyla elde edilecek. Aynı büyüklükte bir kentin ihtiyaç duyduğu enerjinin dörtte birine ihtiyaç duyacak Masdar'ın su ihtiyacı ise, benzer bir kente oranla yüzde 40 daha az olacak. Kentte daha az enerji tüketilmesine rağmen, kent sakinlerinin yüksek bir yaşam kalitesine de sahip olacağı vurgulanıyor. Masdar kentini 2016'da tamamlamayı öngören, Abu Dabi hükümeti, Ocak ayında 15 milyar dolar bütçeli temiz enerji projesini başlattığını açıklamıştı."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yildirim/", "text": "Havanın iyi bir iletken olmaması bünyesinde elektrik yükleri bulunduran bulutları oluşturur. Fiziksel nedenlerden ötürü, bulutun yüklenmesi sırasında yere yakın olan kısmında %70-%90 olasılıkla negatif elektrik yükleri yer alır. Bu durumda yer de bulutun negatif yüklerine bakan bölümünde pozitif yükler toplanır. Bazı koşullarda bunun tersi yüklenme de olabilmektedir (%10-%30 olasılıkla). Fırtınanın, hava akımlarının artmasıyla buluttaki negatif yük oranı ve buna bağlı olarak da yerdeki pozitif yük toplanması hızlanarak devam eder. Bulutla yer arasındaki potansiyel farkı arttıkça aradaki havanın da delinmesi kolaylaşır ve belli bir değerden sonra havanın delinmesiyle oluşan iletken kanal boyunca buluttan toprağa veya topraktan buluta elektriksel boşalma başlar. Bulutla bulut arasında olan elektriksel boşalmaya şimşek ve bulut toprak boşalmasına ise yıldırım denir. Yıldırımın oluşması için öncelikle elektriksel olarak yüklenmiş yıldırım bulutunun oluşması gerekir. Günümüzde yıldırım bulutunun oluşumu rahatlıkla açıklanabilse de bu bulutun elektriksel olarak nasıl yüklendiği konusunda kesin bilgiler yoktur. Ancak bu durum bazı teoriler ile açıklanabilmektedir. Yıldırım boşalmasının çıkış noktası, atmosferde yüksek miktarda nem bulunması ve sıcak hava akımları yardımıyla yüklü bulutların oluşmasıdır. Hava akımları, yere yakın hava tabakalarının iyice ısınması ile oluşur. Çok büyük yüksekliklerden aşağı inen soğuk hava ile bu hava tabakası yer değiştirir. Nem ise yüksek sıcaklıkta buharlaşma ile meydana gelir. Hava, yukarı çıkışı sırasında soğur ve belirli bir yükseklikte su buharına doyacağı bir sıcaklığa erişir. Daha fazla yükselmesi yoğuşmaya sebep olur ve bulut oluşur. Yıldırım bulutunun oluşumunda üç aşama söz konusudur. Gençlik aşamasında aşağıdan yukarı doğru ve kenarlardan ortaya doğru hava akımları artar. Bu durum yaklaşık 10 15 dakika sürer. Olgunluk aşamasında yağmurlar oluşur. Sıfıra yakın sıcaklık derecelerinde iyice azalan bulut kaldırma kuvveti şiddetli yağmurlara sebep olur. Bu sırada yukarıdan aşağıya hareket eden soğuk rüzgarlar görülür. Bunlar yere ulaştıklarında kısa süreli, şiddetli fırtınalara sebep olurlar. Bu aşama yaklaşık 15 30 dakika sürer. Yaşlılık aşamasında ise hava akımları artık son bulmuştur. Yaklaşık 30 dakika sürer. Dünya yüzeyindeki elektrik yükü 5x10^5 C kabul edilirse bu yükün içinde bulunan su damlacıkları alt uçları pozitif ve üst uçları negatif olmak üzere kutuplanırlar. Yerçekimi etkisiyle aşağıya doğru düşen büyük su damlacıkları havanın oldukça yavaş hareket eden iyonlarına yaklaşırlar ve bu sırada su damlacığının pozitif alt ucu havanın negatif iyonunu tutarken pozitif iyonu da iter. Böylece ağır su damlacıkları negatif elektrikli parçacıklar haline gelir. Aynı şekilde kutuplanan küçük su damlacıkları yukarıya doğru hareket ederken havanın pozitif iyonlarını çekerler ve negatif iyonları iterler. Böylece hafif su damlacıkları da pozitif elektrikli parçacıklar haline gelirler. Bu teoriye göre bulutun alt kısımlarında negatif yükler bulunmaktadır. Teori negatif kutbiyetteki yıldırım boşalmalarını açıklayabilmektedir gibi gözükse de aslında eksik yanları bulunmaktadır. Bir yıldırım bulutunun su damlacıklarından çok buz kristalleri ve kar parçacıklarından oluştuğu düşünülürse, bu buz kristalleri ve kar parçacıklarının dünyanın elektrik alanı ile kutuplanma olasılıkları oldukça düşüktür. Bu konu üzerine üçüncü bir teori de J. I. Frenkel tarafından ortaya atılmıştır. Frenkel'e göre havada her iki işaretli iyonlar var olduğundan, dünyanın negatif elektrik yükleri kaçmaya ve iyonosferin pozitif elektrik yükleri ile birleşmeye yatkındır. Dolayısıyla dünyanın azalan elektrik yükünü sürekli olarak besleyecek bir olayın olması gerekmektedir. Dünyanın elektrik yükünün sabit kalmasında en önemli rolü negatif yıldırım boşalmaları sağlayacaktır. Bu teoriye göre her iki işaretli iyonlardan oluşan hava ile küçük su damlacıkları veya buz kristallerinden meydana gelen bir ortam göz önüne alınır ve havanın negatif iyonlarının daha küçük su damlacıklarına veya buz kristallerine konduğu var sayılır. Buna göre bulut, negatif elektrikli su damlacıkları ve pozitif iyonlu havadan oluşur. . Yıldırımın Oluşumu Bir yıldırım boşalmasının oluşabilmesi için elektrik alan şiddetinin 2500 kV/m değerine ulaşması gerekmektedir. Buluttaki elektrik alan şiddeti yeterince arttığında bulut bulut veya bulut yeryüzü boşalmaları görülür. Eğer yeryüzündeki alan çeşitli sebeplerden ötürü bozulmuşsa bu takdirde de yeryüzü bulut boşalması görülebilmektedir. Bulut yeryüzü boşalması, bulutun pozitif veya negatif yüklü bölgelerinden yere veya yeryüzündeki pozitif veya negatif yüklü sivri uçlarından buluta başlayabildiği için, dört şekilde olabilir. Yukarıya Çıkan Yıldırım Bu tip yıldırımlar genelde yerin pozitif yüklü sivri bölgelerinden, bulutun negatif yüklü bölgesine başlayan ön boşalmalar şeklinde görülür. Boşalmalar genelde düzgün araziler üzerindeki çok yüksek yapılardan , veya yeryüzünün yüksek dağlık kesimlerinden başlarlar. Bu yüksek kesimlerin sivri uçlarından buluta doğru ön boşalmalar başlar. Bu sırada 1 ile 10 kA arasında değişen akımlar görülür. Boşalma tam olgunlaştığında akım değeri 10 kA'i bulur. Aşağıya İnen Yıldırım Bir bulutun alt kısmındaki elektrik alan şiddeti yeterli düzeye geldiğinde toprağa doğru bir elektron demeti harekete geçer. Birinci demet 10 ile 50 metrelik mesafeyi 50 000 60 000 km/s arasındaki hızla geçer. 30 ile 100 mikrosaniye süren bir aradan sonra ikinci bir boşalma birinci boşalmanın yolunu izler ve birinciden 30 ile 50 metre arası daha ileri gider. Daha sonra üçüncü boşalma ve ardından dördüncü boşalma meydana gelir. Her bir boşalma öncekinden 30 ile 50 metre ileri giderek öncü boşalmanın ucunun yeryüzüne yaklaşmasını sağlar. Öncü boşalma yere yaklaştıkça elektrik alan şiddeti havanın delinme dayanımı üzerine çıkacak kadar artar. Böylece yeryüzünün sivri bir noktasından bir boşalma yukarıya doğru ilerleyerek öncü boşalma ile birleşir. Yaklaşık 50.000 km/s'lik bir hızla aşağıdan yukarıya doğru iyonizasyonlu ve kanalda depo edilen yükü toprağa boşaltır. Bu boşalma sırasında 100 milyon voltluk bir gerilimle 200 000 Ampere kadar çıkan akım toprağa akar."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yildiz-satisi-turkiyede-de-basladi/", "text": "ABD'de yaklaşık 30 yıldır uygulanan ve şu ana kadar 16 milyon yıldızın isimlendirildiği sistem, Türkiye'de de meraklısına sunuldu. ADANA ABD'de yaşayan bir Türk tarafından, kuzey yarım küredeki burçlar kuşağında bulunan ve bugüne kadar satılmayan 2,5 milyon yıldızın satışa sunulduğu www.yildizal.com adlı sitede, bir yıldıza isim vermenin bedeli 130 YTL'den başlıyor. Site sahibi Çağlar Kurtuluş, yaklaşık bir yıldır üzerinde çalıştığı siteyi geçtiğimiz hafta hizmete sunduğunu, yeni olmasına rağmen siteyi bugüne kadar 30 bin kişinin ziyaret ettiğini söyledi. Yaklaşık 7 yıldır ABD'de yaşadığını söyleyen Kurtuluş, Gittiğim bir evlilik yıldönümü kutlamasında, arkadaşım eşine yıldız hediye etti. Bir anda salonda duygusal bir ortam yaşandı. Ben ise büyük şaşkınlık yaşadım. Bugüne kadar böyle özel günlerde genelde elle tutulur hediyeler verilirdi. Araştırdım; uygulamanın Türkiye'de olmadığını gördüm ve harekete geçtim dedi. Yıldızların Türkiye'den görülebilmesi için sadece kuzey yarım kürede ve burçlar kuşağında yer alan yıldızları isimlendirdiklerini ifade eden Kurtuluş, kısa sürede İran, Avusturya, Hollanda ve Kanada gibi ülkelerdeki Türklerden de talep geldiğini bildirdi. International Star Certificate'nın bugüne kadar 16 milyon yıldızı isimlendirdiğini ifade eden Kurtuluş, isim verilen yıldızların ise şimdiden özel günlerde hediye edilen pırlantanın yerini almaya başladığını söyledi. Sertifikalandırılan yıldızın, özel olarak hazırlanan plaketle sahibine ulaştırılmasının yanında, sitede de koordinatları ile yayınlandığını kaydeden Kurtuluş, İsimlendirilmek istenen yıldızı sadece kişiye özel olarak teleskopik koordinatları ile çıkarıyor, resimliyor ve sertifikalıyoruz dedi. Kurtuluş, bir yıldıza isim vermenin maliyetinin, sertifikanın durumuna göre en düşük 130, en yüksek 190 YTL olduğunu sözlerine ekledi."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yildizlar-ve-karadelikler-2/", "text": "Üzerinde yaşamış olduğumuz Dünya gezegeni ve milyarlarca gezegen ile beraber milyarlarca yıldız,uzay denilen madde ve enerji dengesinin sağlandığı boşlukta yer alır.Aslında boşluk kelimesi yanlıştır,çünkü boşluk diye bir şey yoktur.Uzay,gezegenlerden ve yıldızlardan sürüklenen gaz ve toz bulutlarından oluşmakta,ayrıca fotonlar ve diğer elektromanyetik dalgaların varlığı da dikkati çekmektedir. Uzayın tahmini yaşı olarak 5 milyar yıl denilmekte ,ve madde ile zamanın başlangıcı olarak bu kadar yıl önceki big-bang teoremi ortaya sürülmektedir.Asıl olarak big-bang teoreminin açılımı büyük patlamadır,ancak patlamalar tamamen yıkıcı etkiye sahiptir.Ama bu büyük patlama sonucu bir noktadan bütün evren büyük bir denge içerisinde yaratılmıştır.Olmayan bir noktadan sonuç olarak bütün evren ve zaman başlamıştır.Galaksiler,yıldızlar,gezegenler...Belirli yörüngeler içerisinde dönmeye başlamışlar ve bu büyük bir denge içerisinde devam etmiştir. Uzayın en büyük kitleli madde ve enerji yumaklarından bir tanesi,yıldız adını verdiğimiz gök cisimleridir.Yıldızlar birer denge noktası gibi diğer gökcisimlerini etraflarında tutarak,uzayın denge içerisinde bulunmasını sağlarlar.Asıl olarak yıldızlarda galaksi merkezlerinin etrafında dönerler.Örneğin,bizim Dünya gezegenimizin bağlı olduğu Güneş yıldız,Samanyolu Galaksisi etrafında Dünya yılı olarak 250 milyon yılda bir turunu tamamlamaktadır. Yıldızların nerdeyse tamamının düzeni aynıdır.Nedir,bu düzen?Kısaca, hidrojen atomunun büyük basınç ve sıcaklık altında füzyon reaksiyonuna uğrayarak helyum ve enerjiye dönüşmesidir,diyebiliriz...Harcanan hidrojen miktarı çok fazla olup meydana gelen enerji miktarı da çok fazladır.Oluşan enerji,fotonlar ve elektromanyetik spektrumdaki bazı dalga tipleri şeklinde yayılarak uzayı aydınlatırlar.Peki diyebilirsiniz ki,göremediğimiz mikrodalga ve radyo dalgaları uzayı nasıl aydınlatırlar?Yapılan radyo dalgası teleskopları sayesinde,kızıl ötesi teleskoplar sayesinde göremediğimiz dalgaları yayan yıldız sistemleri hakkında bilgi sahibi oluyoruz ve onların milyonlarca hatta milyarlarca yıl önceki durumları hakkında bilgi sahibi oluyoruz.Kafanıza takılabilir,neden böyle dedim?En yakın yıldız kümlerinin birbirinden milyonlarca ışık yılı uzaklıkta olduğunu düşünürsek,gördüğümüz yıldız görüntülerinin de milyonlarca yıl önceye ait olduğunu buluruz.Yapılan çalışmalar sonucunda bu uzaklıkların sabit kalmadığı ve yıldızların birbirinden gittikçe uzaklaştığı tespit edilmiştir.Yani,bir zamanlar,Einstein'in ileri sürdüğü ancak ileriki yıllarda en büyük yanılgım dediği hipotezde olduğu gibi uzay sabit olmayıp genişlemektedir.Big-bang teoreminden beri bu genişleme sürmüş ve günün birinde bu genişlemenin sona erip uzayın büzüleceği tahmin edilmektedir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yildizlarin-evrimi/", "text": "ince gaz ve toz, yıldızları meydana getirir. bölgedeki maddeler genel ortama göre daha fazla toplanmış olacaktır. de durarak yıldız ana koldaki yerine ulaşacaktır. ana kol üzerinde başlar. Yıldızların merkezinde füzyon meydana gelir. Hidrojen, özellikleri değişir. 4 parçacık 1 parçacığa dönüştüğünden buradaki basınç düşer. çabuk parlar ve soğuyarak H R diyagramında kırmızı devlere doğru hareket eder. kadar uzun sürmeyecektir. kütleli yıldızlarda hidrojen CN çevrimi ile yanar ve iç kısımda dolaşım başlar. kısımlara doğru, kimyasal yapı düzgün olarak değişir. oluşacaksa reaksiyonlar demir bölgesine gelinceye kadar enerji verecektir. için bütün yıldızların yozlaşmış bir cisim olarak son bulacakları ortaya çıkar. yarıçapının çok küçük olduğunu ifade eder."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yildizlarin-olusumu/", "text": "Yıldızlar çok yoğun ve görünür ışımayı geçirmeyen yıldızlararası gaz ve toz bulutlarının ortasında doğar. Gökadamızda her yıl, Güneş kütlesinin yaklaşık üç katıyla on katı arasında değişen bir gaz kütlesi yıldıza dönüşür. Yıldızların meydana geldiği bu dev gaz ve toz bulutlarına moleküler bulutlar adı verilmektedir. Moleküler bulut terimi burada moleküllerin oluşması nedeniyle kullanılmaktadır. Moleküler bulut tek bir yıldız oluşturacak biçimde çökmez . Bulut birkaç yoğunlaşmış bölgeye parçalanır. Bu yoğunlaşmış parçalar daha sonra yıldızların oluşması için çökmeye devam ederler. Bir buluttan 10 ile 1000 arasında yıldız oluşabilir. Moleküler bulutun bir parçası kritik bir kütleye ulaşırsa bu parça büzülmeye devam ederek bir yıldız oluşturabilir. Fakat moleküler bulutun bu kritik kütleye ulaşması o kadar kolay olmamaktadır. Kuramsal alanda, ortaya çıkan büyük güçlük, onlarca ışık yılı boyutlarında son derece seyreltik yıldızlararası gazın nasıl bu ölçüde yoğunlaştığı ve yüz binlerce kilometreyle ölçülen yıldızları oluşturduğu noktasında düğümlenir. Küçük gaz ve toz bulutlarından büyük bulutlar oluşur. Bulutlar birbirleri ile birleşerek büyürler. Yıldızlararası ortamın yoğunluğunun çok düşük olması nedeniyle bu işlem çok yavaş gelişir. Çekimsel güç bulutun büzülmesini sağlar. İç ısınma basıncın oluşmasına neden olur. Bulut büzülme ile parçalara ayrılır. Potansiyel enerji, kinetik enerjiye dönüşür. Gaz parçacıkları hızlanır ve çarpışırlar. Sıcaklık artar. Bu durum basıncın artmasına neden olur. Çökme yavaşlar veya durur. Enerji yayılmaya başlar. Açısal momentum = kütle x dolanma hızı x yarıçap olduğundan ve de açısal momentum kapalı bir sistem için sabit olduğundan , bulutun bu parçası çekim nedeniyle büzülürken daha hızlı dönmeye başlar. Bulut parçası, merkezi bir çekirdeği saran, bir disk maddesi şeklinde çöker. Sürtünmeyle yavaşlayan madde, sarmallar meydana getirerek merkezi şişkinliğe doğru akar ve merkezin kütlesi yavaş yavaş artar. Yıldızın doğmasını sağlayacak oluşum bu merkezi yoğunlaşmadır. Bu arada disk, çevresindeki maddeyi çekmeyi sürdürür. Ayrıca yıldızlar arası manyetik alanın, bu diskin oluşum ve evriminde önemli bir rol oynadığı sanılmaktadır. Merkezi çekirdek etrafında bulunan disk parçalanmaya devam ederek halkalı yapılar meydana getirir. Bu halkalarda bulunan parçacıklar birbirleri üzerine düşerek gezegenlerin oluşumuna neden olurlar. Merkezi çekirdeğe ön yıldız adı verilir. Yüzey sıcaklığı 300 K kadardır. Çekimsel büzülme devam eder. Çökme, çekim tarafından kontrol edilen serbest düşme ile başlar. Merkezi çökme çok daha hızlı gerçekleşir. Merkezi çekirdek böylece bir ön yıldız haline gelir. Çekirdek, çevresinde bulunan zarftan, madde almaya devam eder. Bu büzülme merkezi çekirdeği ısıtır. Çekirdeğin, çökerken sıcaklığın artması nedeniyle, kırmızı ötesi bölgede ışınım yayılması başlar. Çökmeye devam eden ön yıldız merkezi çekirdeğin sıcaklığını milyonlarca dereceye kadar çıkarır. Füzyon reaksiyonları başlar. Yeni bir yıldız doğar. Yıldızın çökmesini engelleyen nedenler vardır. Bu nedenler, - Çökme ısıtılan gazın basıncı ve ışınımı nedeniyle çekimsel etkiyi dengeleyerek durdurulur. - Basınç dışarıya doğru etkiyen güç iken, çekimsel güç yıldızın içeriye itilmesine neden olur. - Her iki kuvvet arasında bir dengeye ulaşılır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yildizsiz-galaksi-bulundu/", "text": "Astronomlar yeni bir galaksi keşfetti, ancak bu diğerlerinden oldukça farklı bir yapı. Galaksi yıldızsız ve sadece kara maddeden oluşuyor. Bilim adamları önce Güneş'in milyonlarca katı büyüklüğünde bir hidrojen kütlesi tespit etti. Başak kümesinde bulunduğu için bu galaksiye VIRGOHI21 adı verildi. Daha önce de benzer esrarengiz galaksiler görülmüş, fakat daha sonra içlerinde ölü yıldızlar bulunmuş ya da iki galaksinin çarpışmasının izlerini taşıdıkları farkedilmişti. Ancak, VIRGOHI21'de durum farklıydı, çünkü bilim adamları gözlemlerinde bu galaksinin içinde herhangi bir yıldıza rastlamamıştı. Cardiff Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Robert Minchin gözlemleri, Galaksinin hızından bunun sadece hidrojen atomlarının toplamından daha fazla bir oluşum olduğunu anladık. Eğer sıradan bir galaksi olsa idi, o zaman canlı bir parlaklığı olurdu, ama bu da söz konusu değildi şeklinde özetliyor. Bilim adamları evrendeki kara maddelerin ve kara enerjinin gözlenmesinin, Dünya'nın Güneş'e yakınlığı nedeniyle zorlaştığını vurguluyor. Güneş'in yaydığı ışığın Dünya'dan uzaya bakan bir göz için parlaklık yarattığını belirten uzmanlar, kara maddelerin bu ışığın arkasında kaldığını ifade ediyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yilin-ilk-tam-ay-tutulmasi-21-subatta/", "text": "Bu yıl gerçekleşecek iki ay tutulmasından ilki 21 şubatta tam ay tutulması şeklinde meydana gelecek. Ayın bakır renge dönüşeceği bu gökyüzü şöleni Türkiye'den de izlenebilecek. Ankara Üniversitesi Rasathanesi'nden edindiği bilgiye göre, tam ay tutulması, dolunay aşamasındaki ayın tamamen kararması anlamına geliyor. Türkiye'den de izlenebilecek olan bu muazzam gök olayı 20 şubat'ı 21 şubat'a bağlayan gece, Türkiye saati ile 02.36'da başlayacak. 05.01'de gerçekleşecek olan tam tutulma yaklaşık 50 dakika sürecek. 21 şubatta gerçekleşecek tam Ay tutulması Kuzey ve Güney Amerika, Afrika ve Avrupa kıtalarından da izlenebilecek. Sabaha karşı gerçekleşecek olan tam tutulma evlerden izlenebileceği gibi Ankara Üniversitesi Rasathanesi'nde uzman gözlemcilerin eşliğinde de izlenebilecek. Tam tutulma ile ilgili detaylı bilgiye http:rasathane.ankara.edu.tr adresinden ulaşılabilecek. Ay, Dünya'nın çevresinde; Dünya da Ay ile birlikte Güneş çevresinde yörünge hareketleri yaparken Güneş'e dönük olan yüzleri aydınlık, öbür yüzleri de karanlık olarak görülüyor. Karanlık tarafta uzayda birer gölge konisi oluşuyor. Ay, Dünya'nın gölge konisine girdiğinde Ay tutulması, Ay'ın gölge konisi Yer üzerine düştüğünde ise Güneş tutulması meydana geliyor. Ay tutulması sadece Ay Dolunay evresindeyken Dünya'nın gölgesinin bir kısmından geçerse gerçekleşiyor. Ay tutulması dünyanın yuvarlak olduğunun gözlemsel bir tespiti olması bakımından da ilgiyle izleniyor. Çünkü Ay'ı örten dünyanın gölgesi olduğundan gölgenin biçiminden hareketle Yer'in şekli belirlenebiliyor. Ay tutulmasında Ay'ın dünyaya dönük yüzü kızıl bir renge bürünüyor. Bu kızarmış ışımın incelenmesiyle yer atmosferi hakkında, atmosferin kimyasal pozisyonu ve atmosferdeki toz miktarı gibi ayrıntılı bilgi edinilebiliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yoksa-buyuk-patlama-big-bang-hic-olmadi-mi/", "text": "Üç İtiraz: Dünyamızın, galaksilerin, bütün yıldızların içinde bulunduğu evrenin, 14 milyar yıl kadar önce sıfır noktasından büyük patlama ile başladığı, giderek genleşerek bugünkü duruma geldiği, genellikle kabul gören kuramdır. Fakat bazı bilimciler şimdi bu kurama üç itirazda bulunuyor. Ya büyük patlama diye bir olay hiç meydana gelmediyse? Bu soruyu evrenbilimcilere yöneltecek olsanız, büyük bir olasılıkla abesle uğraştığınızı söyleyeceklerdir. Çünkü, büyük patlamanın varlığıyla ilgili kanıtlar artık herkes tarafından bilinmektedir. Gökadaların gökyüzüne nasıl dağıldıklarına, ya da büyük patlama sonrasında oluşan ateş topunun giderek parlaklığını yitirişine, hatta bedeninizdeki atomların zamanla nasıl oluştuklarına bir bakın. Tüm bunlar 13,7 milyar yıl önce büyük patlama olarak bilinen son derece sıcak ve yoğun bir evreden geçtiğinin somut birer göstergesi. Ya da, çok farklı bir durum söz konusu olabilir. Şimdilerde küçük bir grup araştırmacı bugüne dek kimsenin kuşku duymadığı bu durumu sorgulamaya başladı. Konuyu aralarında görüşmek üzere ilk kez gerçekleştirilen Evrenbilimde Kriz Konferansında toplanan araştırmacılar, evrenin oluşumuyla ilgili en yaygın kuramın kimi açılardan havada kaldığı görüşünde birleştiler. Söz konusu araştırmacıların bu görüşlerinde haklı çıkmaları durumunda, evrenin sanıldığından çok daha karmaşık bir yapıya sahip olması işten değil. Ancak bu görüşe karşı çıkanlar büyük patlama konusunun bir kez daha enine boyuna incelenmesi gerektiğine inanıyor. Şili'deki Avrupa Güney Gözlemevi araştırmacılarından Riccardo Scarpa, büyük patlama kuramının evrende gözlenen birtakım olayların aydınlığa kavuşturulmasında üç açıdan yetersiz kaldığına dikkat çekerek, \"Evrenin günümüzdeki sıcaklığı, genişlemesi ve hatta gökadaların varlığı evrenbilimcileri hep açmaza sürüklemiştir. Büyük patlama örneğinin tanık olduklarımızı açıklamada yetersiz kaldığı durumlarda, bilim insanları şişme, karanlık madde ve karanlık enerji gibi yepyeni çözümlere sığınmışlardır,\" diyor. Öte yandan, konferansı örgütleyen kurumlardan biri olan Lawrenceville Plasma Physics başkanı Eric Lerner bu tür bir yaklaşımın bilimsellikten uzak olduğuna dikkat çekerek, \"Büyük patlamayla ilgili kestirimler sürekli yanlış çıkmış ve tanık olunan olaylarla birlikte değişime uğramıştır. Öyle ki, günümüzde evrenle ilgili \"standart model\" büyük patlamayı, şişmeyi, karanlık madde ve karanlık enerjiyi içeren kötü bir bulamaca dönüşmüştür,\" yorumunu yapıyor. Yerleşik büyük patlama görüşünü eleştirenler yalnızca bu durumdan huzursuzluk duymakla kalmayıp, evrenle ilgili görüşe kuşku düşürdüğüne inandıkları birtakım kesin gözlemlere de parmak basıyorlar. Söz gelimi, bugüne dek saptanan en uzak gökadaları ele alalım. Yerleşik görüşe göre, çok uzak gökadalar gözlendiğinde bunlara ilk evrelerinde, gaz bulutlarından henüz oluşmuş yıldızlarla dolu oldukları bir evrelerinde tanık olmamız gerekiyor. Bunun nedeni uzak gökadalardaki ışığın bizlere ulaşmasının milyarlarca yıl almasından ve bu yüzden de büyük patlamadan kısa bir süre sonra ortaya çıkmış gibi görünmelerinden kaynaklanıyor. Oysa ortada ciddi bir sorun var. Çünkü Lerner gördüklerimizin genç değil, yaşlı gökadalar olduğunu öne sürüyor ve kısa süre önce NASA'nın Spitzer uzay teleskobuyla gözlenen yüksek-kızıl-değişimli gökadalara dikkat çekiyor. Gökadanın kızıl değişimi evrenin ışığını yaymasından bu yana ne denli genişlediğini gösteren bir ölçü. Işık genişleyen bir evrende yol aldıkça bunun dalga boyutu da uzuyor. Dalga boyutundaki artış tayfın kızıl ucuna doğru yön değiştirmesi anlamına geliyor. Spitzer gökadalarının kızıl değişimleri evrenin yaklaşık 600 milyon ile 1 milyar yıl arasında olduğu bir zaman dilimine denk düşüyor. Bu denli genç gökadaların ise aşırı sıcak olmaları nedeniyle mavi ışık saçan yeni oluşmuş yıldızlarla dolu olmaları gerekiyor. Bunların daha serin ve kırmızı olan yaşlı yıldızları içermemeleri gerekiyor. Oysa, durum hiç de öyle değil. Doğal olarak, evrenbilimciler Lerner'in kuramlarına şiddetle karşı çıkarak, söz konusu çelişik durumların gökadaların yaşlarını hesaplamada karşılaşılan belirsizliklerden kaynaklandığını öne sürdüler. Ne var ki, Lerner'in bu eleştiriye de bir yanıtı var. Olduklarından çok daha yaşlı görünen öteki uzay cisimlerine dikkat çeken araştırmacı,\"Yüksek kızıl değişimde de gökada yığınlarına tanık oluyoruz,\" diyerek bu gökadaların biraraya gelerek öylesine dev yapılar oluşturmalarının milyar yıldan çok daha uzun bir süreyi gerektirmiş olmasına parmak basıyor. Lerner bu bilmeceye aşırı uçta bir çözüm getiriyor ve kızıl değişimin evrenin genişlemesinden çok başka bir düzenekten kaynaklandığına inanıyor. New Scientist'de yer alan yazı şöyle sürüyor: Ancak bu düzeneğin ne olduğu konusunda henüz bir bilgiye sahip olmadığını da kabul eden Lerner kesin bir sonuca ulaşmadan önce Dünya üzerinde ışıktaki en ufak değişimlerin saptanmasına olanak tanıyacak incelikli deneylerin yapılması gerektiğini öne sürüyor. Lerner'in görüşünde haklı çıkması yalnızca evrenle ilgili tüm bilgilerin yerle bir olması anlamına gelmiyor. Evrende genişlemenin söz konusu olmaması durumunda, genişlemedeki belirgin ivmenin gerekçesi olarak öne sürülen karanlık maddeye de gerek kalmıyor. Dahası, bu durumda evrenin oluşumunu tetikleyen en etkili unsurun büyük patlama olduğu varsayımı da geçerliğini yitiriyor. Lerner,\"Evrenin 13,7 milyar yıl önce ortaya çıkmadığını ve büyük patlama diye bir olgunun hiç yaşanmadığını kanıtlayabilirim,\" diyor. Gelgelelim, Lerner'in bu önesürümü birtakım soruları da beraberinde getiriyor. Kozmik mikrodalga konusu da bu sorular arasında yer alıyor. Evrenbilimciler ilk kez 1965 yılında ortaya çıkarılan ve evrene egemen olan bu güçsüz mikrodalga bileşiminin büyük patlamanın son parıltısı olduğuna ve bunun evrenin başlangıcının bir kanıtı sayıldığına inanıyorlar. Büyük patlama kuramına göre, evrenin ortaya çıkışından sonra uzayı kaplayan sıcak ışınımın gidecek başka yeri olmadığı için o gün bugündür uzayın içinde kapana kıstırıldığına inanılıyor. Son 13,7 milyar yıl boyunca da evren genişledikçe ışınımın giderek soğuduğuna ve günümüzde kelvin ölçeğine göre salt sıfırın 3 derece üzerinde bir düzeye düştüğüne dikkat çekiliyor. Lerner mikrodalga parıltısının kökenleri konusundaki görüşün tümden yanlış olduğuna inanıyor ve, \"Bir çadırda uyandığınızda çevrenizdeki her şey bembeyaz ise, evrenin başlangıcına tanık olduğunuz gibi bir duyguya kapılmak yerine çevrenizin sisle kaplı olduğu sonucuna varırsınız,\" diyor. Lerner evrenin başlangıcının temelinde yatan kozmik ışınımın gerçekte soğurulup yeniden ışın olarak çevreye yayılan yıldız ışığı olduğuna inanıyor. Büyük patlama konusuna kuşkuyla yaklaşan evrenbilimcilerin en önde gelenlerinden biri olan merhum Fred Hoyle tarafından öne sürülen bu görüş oldukça eskilere uzanıyor. Hoyle, yıldız ışığının süpernovalardan kaynaklanarak sonradan mikrodalga olarak çevreye yayılan, dikiş iğnesini andıran demir tanecikleri tarafından emildiğine inanıyordu. Ancak bu konuda somut kanıtları olmadığından, görüşü evrenbilimciler tarafından ciddiye alınmadı. Lerner'in görüşü de benzer bir mantığa dayanıyor. Ancak o bu süreçte demir parçacıklardan çok, plazma adı verilen elektrik yüklü liflerin etkili olduğuna inanıyor. Lerner bu plazma liflerinin sürekli parçalandığına ve sonunda evreni bir sis örtüsü gibi kapladığına, ardından da sisin yıldız ışığını emen tozlar aracılığıyla yayılan kızılötesi ışınları dağıttığına inanıyor. Böylece kızılötesi ışınımın, tıpkı kozmik mikrodalga fonun sergilediği görünüm gibi, her yöne eşit olarak dağıldığına dikkat çekiyor. Yaygın evrenbilim kuramında plazmalarla ilgili süreçlerin göz ardı edildiğine parmak basan Lerner öne sürdüğü tüm bu durumların olasılık dahilinde olduğuna inanıyor. Son derece tartışmalı olan bu görüşü inandırıcı bulan evrenbilimcilerin sayısı bir elin parmağını geçmese de, araştırmacılar standart kuramı sorgulamaktan yine de geri kalmıyorlar. Bu konuda kendilerine göre birtakım yanlışlara dikkat çeken araştırmacılar, Scarpa'nın görüşünde gizemli karanlık madde noktasında bir yanlışlık olduğuna inanıyorlar. Karanlık madde evrenbilim kuramında temel unsurlardan birini oluşturuyor. Bunun nedeni büyük patlamanın tek başına gökadaların oluşumuna bir açıklama getirememesinden, normal bir maddeden oluşan gaz ve tozların topu topu 13,7 milyar yılda gökadaların biraraya gelmelerine olanak tanıyamayacak denli eşit bir biçimde yayılmış olmasından kaynaklanıyor. Evrenbilimciler bu soruna çözüm getirmek amacıyla gökada oluşumunu hızlandıracak büyük miktarlarda karanlık madde görüşüne sığınıyorlar. Ne var ki, Scarpa karanlık maddenin köklü bir çözüm olmadığına, özellikle de gözlemleri sonucunda bu maddenin aşırı miktarda bulunduğuna ve evrenbilimcilere göre olmaması gereken yerlerde görüldüğüne dikkat çekiyor. Karanlık maddenin ışığı ya da herhangi bir başka elektromanyetik ışınımı yaymaktan yoksun olması, bu maddeden oluşan bir bulutun kendi içindeki ısıyı dışarıya yayamayacağı ve buna bağlı olarak da küresel yığınlara dönüşemeyeceği anlamına geliyor. Scarpa ve arkadaşları küresel yığınlar halindeki yıldızların, tıpkı daha büyük gökadalarda olduğu gibi, görülebilir maddenin açıklayabileceği yerçekiminden çok daha hızlı devindikleri yönünde birtakım kanıtlar ele geçirdiler. Scarpa bu sorunun yanıtının Newton'un yerçekimi yasasının yerle bir edilmesiyle elde edilebileceğine inanıyor. Scarpa ve arkadaşlarının küresel yığınlarla ilgili incelemeleri Newton'un uzaklıkların karesinin tersini esas alan yasasının yalnızca dönüşümlü ivmenin üzerindeki kimi durumlarda geçerli olduğunu, bu eşiğin altına düşüldüğünde yerçekiminin Newton'un varsaydığından çok daha yavaş dağıldığını ortaya koyuyor. Yirmi yılı aşkın bir süre önce değiştirilmiş Newton dinamiği adıyla bir kuram ortaya atan Weizmann Enstitüsü araştırmacılarından Mordehai Milgrom, sarmal gökadalar ve gökadalarla dolu yığınlarda tam da böyle bir etkiyi gözler önüne sermekteydi. Scarpa gökadalar için öne sürülen saniyede 10-_Ü metrelik dönüşümlü ivmenin görünürde küresel yığınlar için de geçerli olduğuna dikkat çekerek,\"Evrende karanlık maddeye hiç gerek yok,\" diyor. Evrenbilimcilerin en çok yakındıkları sorunlardan biri de MOND kuramının Einstein'ın görecelik kuramıyla bağdaşmaması ve bu yüzden de ışık hızına yakın bir hızla ya da çok güçlü çekim alanlarında devinen cisimler için geçerli olmamasıdır. Uygulamada bu durum MOND kuramının atarca yıldızlar, kara delikler ve en önemlisi büyük patlamayla ilgili kestirimler açısından yetersiz kaldığı anlamına gelmektedir. Ne var ki, İbrani Üniversitesi araştırmacılarından Jacob Berkenstein sayesinde bu soruna da çözüm getirildi. Berkenstein'ın görecelik boyutunu da kattığı kuram, görünüşe bakılırsa, şimdiden ürünlerini toplamaya başladı. Geçtiğimiz Mayıs ayında Oxford Üniversitesi'nden Constantinos Skordis önderliğindeki bir ekip göreceli MOND kuramının evrimsel kestirimlere olanak tanıdığını ortaya koydu. Araştırmacılar kozmik mikrodalganın özelliklerini ve gökadaların evrendeki dağılımını incelemeyi başardılar. Scarpa MOND kuramının büyük patlama kavramına korkunç bir darbe indirdiğine inanıyor ve,\"Bu, büyük patlamayı dayandırdığımız yerçekimi yasasının tümden yanlış olduğu anlamına geliyor,\" diyor. Scarpa'nın bu savına şimdilik pek kulak asan olmasa da, standart evrenbilim modelinde bir yanlışlık olabileceği yönündeki somut kanıtlar giderek artıyor. Evrenbilimin en önemli aygıtlarından biri olan Wilkinson Mikrodalga Anisotropi Araştırma aygıtından elde edilen kanıtların en basit büyük patlama olayının tümden yanlış olduğunu kanıtlaması bile işten değil. İlk kez kullanılmaya başlandığı 2001 yılından bu yana WMAP bulunduğu yerden 1,5 milyon kilometre uzaklıktaki evrenin sıcaklığını ölçüyor. Aygıt kozmik mikrodalga sıcaklığının gökyüzünün farklı yerlerinde sergilediği farklılıkları da izliyor. Evrenbilimciler bir yerden bir yere tanık olunan minik farklılıkların evrenin, yaklaşık 300,000 yıl önce, büyük patlamadan sonra maddenin yerçekiminin etkisiyle kümelenmeye başladığı dönemdeki durumunun bir göstergesi olduğuna inanıyorlar. Daha sıcak alanlar daha yoğun bölgelere denk düşerken, daha serin alanlar yoğunluğu daha düşük bölgelere denk düşüyor. Yoğunluktaki bu farklılıklar evrenin ilk ortaya çıkışınının hemen ardından boşluktaki kuvantum dalgalanmalar olarak yaşama geçti ve kısa sürede şişme olarak bilinen hızlı bir genişlemeyle büyüdü. Kuvantum dalgalanmaları gelişigüzel ortaya çıktığından, gökyüzünün bir bölümünde gördüğümüz sıcak ve soğuk alanların başka yerlerdekinden pek farklı bir görünümde olmaması gerekir. Kozmik ışınım da bir bütün olarak evrenin bir unsuru olduğundan, sıcak ve soğuk bölgelerin hiç birinin evrenin bizim köşesindeki yapılarla aynı hizada yer almaması gerekir. Gelgelelim, WMAP incelemelerinden elde edilen sonuçlar tam da böyle bir durumun söz konusu olduğunu ortaya koyuyor. Imperial College uzmanlarından Joao Magueijo ve meslektaşı Kate Land bu yılın başlarında fondaki kozmik mikrodalgada garip bir uyuma tanık oldular. İlk bakışta sıcak ve soğuk alanların gelişigüzel dağılmış gibi durduklarına tanık olan araştırmacılar, durumu daha yakından incelediklerinde hiç beklenmedik bir sonuçla karşılaştılar. Ortada sanki kakafonik bir orkestra vardı, ancak kemanlar, trombon ve klarnetler ayrı ayrı ele alındıklarında tümü de aynı telden çalmaktaydı. WMAP bulgularını orkestra örneğindeki gibi farklı uzamsal frekanslardan oluşan bir karışım olarak ele alan araştırmacılar sıcak ve soğuk noktalardaki her bir dizge arasında çarpıcı benzerliklere tanık oldular. Her bir dizgedeki bu alanlar sanki aynı doğrultuda dizilmişlerdi. Magueijo bu uyuma \"şer ekseni\" adını veriyor ve,\"Tüm bunlar doğruysa, büyük patlama kuramını temelinden sarsacak son derece şaşırtıcı bir buluşla karşı karşıyayız demektir,\" yorumunu yapıyor. Elde edilen verilerin ortaya koyduğu bir başka durum da, Samanyolu'nun tozlu diskinden yayılan ısının WMAP sinyallerinden tam olarak saptanamış olması ve bunun şer ekseniyle benzeşmesiydi. NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezi tarafından yürütülen araştırmanın başkanı Charles Bennettt Samanyolu'ndan gelen sinyallerin özensizce değerlendirilmiş olabileceğine dikkat çekerken, kimi araştırmacılar da sonuçların yalnızca bir yıllık sinyallere dayandırıldığına parmak basıyorlar. Magueijo ve Land yine de örneklerdeki uyumun gerçekte var olduğuna inanıyorlar ve asıl sorunun bu duruma neyin açtığını aydınlığa kavuşturmak olduğunu öne sürüyorlar. Magueijo'ya göre, bir olasılık evrenin iki boyutlu olarak sonsuza uzanan ancak üçüncü boyutta yalnızca yaklaşık 20 milyar ışık yıllık bir geçmişi olan bir levha biçiminde ya da bir bagel biçiminde olması. Tercihli bir yön oluşturmanın bir başka yolu ise evrenin dönüyor olmasından kaynaklanabilir, çünkü böylesi durumda eksenin başka yönlere kayma olasılığı ortadan kalkar. Bennett WMAP aygıtı sayesinde evrenle ilgili can alıcı ve temel bulgular ele geçirmiş olabileceğinin coşkusunu saklamasa da, tanık olduğu bu düzgün sıralamanın bir rastlantı olabileceğini de kabul ediyor. Yine de, evrenin farklı bir çehreyle karşımıza çıkma olasılığının her zaman var olduğuna dikkat çekiyor. Öyle bir evrenin büyük patlamayla ilgili tüm görüşleri kökünden sarsacağı kuşkusuz. Magueijo bu konuda, \"İnsanlar bu savları ortaya attılar, çünkü onlarsız Einstein'ın denklemlerini basitleştirip evrenin gizini çözmemiz de olanaksız olurdu,\" diyor. Evrenle ilgili olarak bugüne dek ortaya atılan tüm savların yanlış olması da, evrenbilimle ilgili yerleşik modelin tümden yerle bir edilmesi anlamına geliyor. Ancak Magueijo bunun hiç de kötü olmadığına, standart örneğin itici ve utanç verici olduğuna inanıyor. Öte yandan, şer ekseni öylesine sıradışı bir nitelik taşıyor ki, Bennett ve meslektaşı Gary Hinshaw'un önümüzdeki beş yıl boyunca WMAP sinyallerini incelemek için gereksindikleri parasal desteği NASA karşılıyor. Bu tür bir inceleme sonucunda tüm kuşkuların giderilmesi bekleniyor. Son dönemlerde yapılan gözlemler evrenbilimle ilgili standart modelin yanlış olabileceği görüşünü doğursa da, bu görüş epey tartışmalı. Kozmik mikrodalga fondaki örnekler evrenin her yönünün aynı olmadığını gösteriyor. Küresel yığınlar içindeki yıldızlar karanlık maddenin varlığını ortaya koyarken, standart model bir kümelenme olamayacağını savunuyor. Evrenden daha yaşlıymış gibi görünen yıldızlar evrenin büyük bir patlama sonucunda oluşmadığını ortaya koyuyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yrd-doc-dr-oguz-gundogdu-ile-roportaj/", "text": "20.yy 'a girerken dünyamız depremler,seller,fırtınalar gibi doğal afetlerle sarsılmaya devam ediyor. Son günlerde oluşan depremlerde insanların çaresizliğini, böyle büyük bir depremin insanlarda ne yaralar açacagını tekrar gözler önüne serdi.Bizde TMMOB 2. Başkanı İstanbul Üniversitesi Jeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Oğuz Gündoğdu ile depremler hakkında gerçekten özel ve daha önce okuduklarınızdan daha farklı bir söyleşi yaptık.Mutlaka okumanızı tavsiye ederiz. Oğuz Gündoğdu: Bilimde imkansız , saçma, diye sözcükler yok, açıklanan veya açıklanamayanlar var. 17 Ağustos 1999 Gölcük Depreminin ilk günlerini hatırlayalım. Birileri bizlerin bu konudaki açıklamalarına karşı, hem de bazıları meslektaşlarımız, depremler önceden belirlenemez, saçma, teknolojisi yok diye bilimsel temeli olmayan karşı sözler söylediler. Sonra yine medyada, ...hava raporu gibi.. belirleyebileceklerini ifade ettiler. Gölcük Depreminden önce doğada insanlar dahil- ve ölçüm cihazlarında önemli anamoliler gözlenmiştir. Ülkü Ulusoy ve Japon İkeya nın yazdıkları kitapta , 1026 tane deprem öncesi olgu saptandığı ve bunların açıklamaları Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanmıştır. Bu konuda İstanbul Ünv. Mühendislik Fakültesi, Jeofizik Müh. Bölümünde birçok çalışma bulunabilir. Marmara da beklediğimiz depreme gelince, depremin nerede olabileceği kabaca bellidir, Marmara da Yeşilköy açıkların da başlayıp, Tekirdağ açıklarına kadar devam eden fay parçası üzerinde, büyüklüğü ise veriye dayalı yapılan tahminlere göre, 7 dolayları, sorun ne zaman olacağının belirlenebilmesinde, bu belirleme, en az saatler ve günler öncesi ölçeğinde olma zorunluluğunda. Depremi Önceden belirleme, Erken Uyarı ile karıştırılmaktadır. Erken Uyarı, P ve S dalgalarını gecikme farkını ölçerek, depremden önce 10- 20 sn.lik sürenin güç merkezlerini, doğalgazın kesilmesi gibi doğrudan insanları ilgilendirmeyen bir sistemdir. Halk bunu, bize depremi haber verecekler bizde kaçacağız diye algılamaktadır. Depremi Önceden Belirleme tahmin değildir, ölçmeye ve gözleme dayalı kesinlik vardır. Oğuz Gündoğdu:17. Ağustos 1999 Gölcük Depremin de açık bir şekilde gördük ancak çabuk unuttuk, yeri gelmişken şunu da anımsatalım, henüz Marmara Depremleri olmadı ancak olacak ve yapılan bazı hesaplamalara göre 30-50 milyar dolar zarar beklenmektedir, bu olası zararı en aza indirmek için mühendislik çalışmalarına önem verilmeli idi. Geçen altı yıllık süreye bakıldığında, mühendislik açısından istenilen düzeye varılamamıştır, Marmara ve çevresi yerleşim bölgelerinde başta okul, hastane ve diğer stratejik yapılar, mühendislik ölçütlerine uygun biçimde durumları belirlenememiş gerekleri yapılamamıştır. Valiliğin çabalarının dışında elle tutulur mühendislik çalışmaları yapılamamıştır. Onarımların olmazsa olmaz koşulları uygulanması zorunlu kurallar haline getirilememiştir. Afet Yönetimi ile ilgili önemli gelişmeler sağlanmasına karşın, eşgüdüm ve sivil toplum örgütlerinin planlamalar içine katılımında istenilen düzeye varılamamıştır. Acil olarak yapılması gereken, siyasi erkin iradesini ortaya koyarak, Üniversiteleri, meslek odalarını, sivil toplu örgütlerini, ve ilgili diğer aktörleri bir masa etrafında toplayarak uygulanabilir planlama ve örgütlenmeleri yaparak harekete geçilmesidir. Bunları başarabilecek teknik beceri, bilgi birikimi ve deneyime sahibiz, bunun farkında olmak gerekir. Olmayan ortak akıldır. O.G: Güneş ve Ay tutulmalarının depremi tetikleyebileceği savında, temel fiziksel güç çekim etkisidir. Denizlerde ve karalarda etkili olan bu güç denizel ve karasal tidalara neden olmakta ve bunun sonucunda depremler tetiklenmektedir savı olayın özünü içermektedir. Bilim dünyasında henüz bu konuda netleşmiş kurallaşmış bir açıklama yoktur çalışmalar devam etmektedir . Bu yüzden sandalyeyi çekip deniz kenarında oturmanın anlamı yoktur. (10 Temmuz 1999 da Kanadalı bir uzmanın! açıklamalarına bakıp böyle bir olay olmuş ve medyaya yansımıştı.). Bu konu da daha ayrıntılı ve teknik bilgilere www.sismikaktivite.org ile www.yerdurumu.com.da bulabilirsiniz.. O.G: Son açıklamalar yeni bir şey değildir, bu işle uğraşanlar Marmara içinden geçen Kuzey Anadolu Fayına bağlı birçok diri fayın olduğunu bilmektedir. Henüz başlangıç aşamasında olduğu kendileri tarafından belirtilen deniz araştırmalarının sonuçları alınmadan, Tsunami yapabileceğinin ve beklenen Marmara Depreminin etkilerini arttıracağının açıklanması halkın kafasını karıştırmaktan öteye bir anlam taşınmamaktadır. Kaldı ki yine aynı kişilerin içinde bulunduğu Marmara Denizi araştırmalarından sonra ortaya birbirinden farklı iki harita ortaya çıkmıştır. Oluşturacağı riskler açısında farklı yorumlamalara neden olabilecek bu durum çözümlenmeden ayrıntıyı değerlendirmek çok zor olacaktır. Ayrıca yaklaşık 500 bin doları İstanbul Büyükşehir Belediyesince karşılanan ve 5 milyon dolarlık bir harcamayı gerektireceği ifade edilen bu kaynağın okul, hastana ve stratejik yapıların muayene ve gerekenlerinin yapılmasına kullanılması, zararın en aza indirgenmesi açısından çok daha anlamlı olurdu. Marmara Denizinde tarihsel belgelere bakıldığında Tsunami tehlikesi vardır, anacak hiçbir zaman Endenozya benzeri bir risk yoktur. Böyle bir şey için Marmara Deniz yeteri büyüklükte değildir, ayrıca deniz içinde ki ana fay sistemi Tsunami oluşturacak mekanizmaya sahip değildir. ."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/yuksek-cozunurluk-savasinin-galibi-blu-ray/", "text": "Blu-ray'in hakimiyeti kesinleşti. Japon elektronik devi Toshiba, yüksek çözünürlüklü teknoloji sunan HD DVD ve DVD çalar üretimine son vereceğini ilan etti. Toshiba'nın kararı, HD DVD adını verdiği teknolojisiyle rakibi Sony'nin formatı Blu-ray arasındaki savaşın sona erdiği anlamına geliyor. Blu-ray bundan böyle bu sektördeki standart format olacak. Warner Bros şirketinin geçen ay filmleri sadece Blu-ray formatında çıkaracağını ilan etmesinin, Toshiba'nın bu teknolojiyi terketmesinde etkili olduğu belirtiliyor. Adını, veri yazıp okumak için kullanılan mavi mor lazer ışınından alan Blu-ray disk , Sony'nin yüksek çözünürlüklü yeni nesil optik disk formatına verdiği ad. Bu tür diskler çok miktarda veri depolanmasını sağlıyor; bu da görüntü ve ses kalitesini artırıyor. Örneğin Blu-ray, tek katmanlı bir DVD'de saklanabilen verinin beş katını (26 GB) hafızasında saklayabiliyor. HD DVD disklerse 15 GB'ya dek veri saklayabiliyor. Ancak HD DVD'yi farklı kılan standart DVD'lerin evrimleşmiş bir türü olmasıydı. Disk üretebilmek için yeni bir mekanizma gerektiren Blu-ray formatından farklı olarak, HD DVD üretiminde geleneksel DVD baskı makinelerinde ufak değişiklikler yeterli oluyordu. Toshiba'nın pazarı Blu-ray formatına bırakması ardından milyonlarca dolar zarar etmesi bekleniyor, ancak uzmanlara bakılırsa bu karar uzun vadede firmanın zarar etmesini önleyecek. Toshiba, HD DVD ve DVD çalar üretimini derhal durdurarak perakendecilerin stoklarını geri satın alacak. Satışlar da Mart sonundan itibaren durdurulacak. Toshiba Genel Müdürü Atsutoşi Nişida yeni HD DVD çalar almış olan müşterilerin satış sonrası hizmetlerden faydalanabileceklerini belirtti. Ancak ne kadar yeni filmin HD DVD formatında üretileceği bilinmiyor. HD DVD ile Blu-ray arasındaki rekabet, 1980'li yıllarda VHS ve Betamacx formatları arasında yaşanana benzetiliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/zaman-kavrami-ve-ikizler-paradoksu/", "text": "Zaman kavramının tam olarak anlaşılması, özellikle fizik biliminde pozitif bağlamda çok büyük bir sıçrayışa vesile olmuştur. Simetrik bir devinim olan güneşin doğması ve batması olayı insanoğlunun ezelden beri aşina olduğu bir kavram olduğundan pratik hayatında kullandığı birçok olguyu bu kavram doğrultusunda sıraya yerleştiriyordu. Mesela sabah koyunlar otlaklara çıkartılır akşam yatılır gibi. Gündüz-gece kavramı zaman kavramının ilk tohumudur diyebiliriz. Daha sonraları insanoğlu çok özel durumlarla karşılaşmış ve o an yaşadıkları zamanı veya daha önce yaptıklarını ya da daha sonra yapacaklarını zaman kavramı altında tanımlama gereği duymuştur. Böyle bir kavram oluşturmak içinde herkse göre sabit bir niceliği zaman ölçüsü olarak tanımlamak gerektiğini fark etmiştir. Bu doğrultuda 1960 yılından önce, zaman standardı ortalama güneş günü cinsinden hesaplanmıştır. Ortalama güneş saniyesi bir güneş gününün (1 60)(1/60)(1/24)'ü olarak alınmıştı. Ama bu kavram gelişen teknoloji karşısında yetersiz kalmış, hassasiyetini gelişen teknoloji karşısında günden güne kaybetmiştir bunun üzerine bilim adamları 1967 yılında zaman kavramı için yeni bir sabit geliştirmişlerdir: Atomik saat. Bu olguya göre sezyum atomunun 9 192 631 770 defa titreşim yaptığı süreye 1 saniye denilmiştir. Çok kesin ve net gibi gözüken bu tanım şimdiki zamanlarda gelişen nano teknolojinin ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmaktadır. Modern fizikte zaman kavramının önemi Einstein ile beraber ortaya çıkmıştır. Einstein'dan önceleri geçerli olan Newton fiziği uzay-zamanı ayrı ele alarak, zamanı; evrenin her noktası için mutlak kabul etmekte ve zamanın bütün referans sistemlerinden bağımsız olduğunu söylemekteydi. Einstein bu kavramın yanlış olabileceğini daha o günlerde kestiriyordu. Işık hızı ve zaman arasında bir kopma noktası olabileceğini düşünen Einstein bu düşüncesini bazı örneklerle desteklemeye çalıştı. Mesela bir saat kulesinin yakınlarında olduğunu tasavvur eden Einstein, saat kulesinin tam 12 yi gösterdiğini varsaymıştır. O saat kulesinin Einstein'a saatin tam 12'i olduğunu göstermesi, ışık ışınlarının önce saat kulesine ve oradan da Einstein'ın gözlerine yansıması demektir. Ama burada bir gariplik vardır; ışık ışınları tam saat kulesindeyken de Einstein'ın gözlerine gelirken aldığı yol boyunca da dahil olmak üzere bütün bir zaman aralığında hep aynı bilgiyi taşıdığını(saatin 12 olduğu bilgisi) görmüştür ve ışık ışınları için zamanın durduğu sonucuna ulaşmıştır. Einstein eğer o ışık ışınının üzerinde yolculuk yapsaydım dünyayı nasıl görürdüm diye düşünür ve bu düşüncesinde yıllar sonra bulacağı özel görelilik teorisinin altyapısı bulunduğu açıkça görülmektedir. Einstein özel görelilik teorisinde kısaca; evrende hiçbir ivmeli hareket eden nesnenin ışık hızına ulaşamayacağını söyler. Einstein bu durumu şöyle özetlemektedir; Görelilik kuramına uygun olarak m kütleli bir maddeciğin kinetik enerjisi m.v /2 ifadesiyle değil, mc / 1-v /c ifadesi verecektir. V hızı, c ışık hızına yaklaştıkça, bu ifade de sonsuza yaklaşmaktadır. Bu yüzden, ivmeyi yaratmak için kullanılan enerji ne kadar büyük olursa olsun, hız her zaman c'den küçük kalmalıdır.Yani yeterli güçte bir roket yaptığımızı düşünelim. Işık hızına çok yakın hızlara ulaşmamıza rağmen hızı arttırmakta ısrar ettiğimiz taktir de verdiğimiz enerji sürekli olarak kütleye dönüşecektir. Başka bir deyişle kütlesi olan hiçbir şey ışık hızına ulaşamaz. Zaten ışığı oluşturan taneciklere baktığımızda kütlesiz olduklarını gözlemleriz. Ayrıca fotonlar ışık hızında hareket etmeleri zamanlarının olmaması anlamına gelir yani sıfır zamanda hareket ederler. Görelilik teorisiyle birlikte zamanın göreceli bir kavram olduğu ortaya çıkmış ve yepyeni bir bilimin kapısı aralanmış oldu."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/zaman-makinesi-mumkun-mu/", "text": "LONDRA Zamanda yolculuk, edebiyatta ve sinemada sıklıkla işlenen konular arasında yer alır. Herbert George Wells'in klasikleşen Zaman Makinesi kitabı da Geleceğe Dönüş filmleri de aynı konuyu işlemişlerdir. Ancak acaba zamanda yolculuğun bilimsel bir temeli var mı? ABD'li bilimadamı Prof. Ronald Mallett, bunun mümkün olabileceğini söylüyor. Prof. Mallett, Zaman Gezgini adlı bir kitap kaleme alarak zamanda yolculuk hayaline ulaşma mücadelesi ile geçen hayatını da anlattı. Aradan 50 yıl geçti ve Mallett bilimsel alanda derinleşti. Şu anda Connecticut Üniversitesi'nde Fizik Profesörü. Yıldızlar ve gezegenler gibi büyük nesnelerin hem uzayı hem de zamanı bükebildikleri biliniyor. Prof. Mallett ve diğerleri içerdiği enerjiden dolayı ışığın da böyle olduğuna, onun da uzay-zaman döngüsünü bükebileceğine inanıyor. Buna göre, çok güçlü bir lazer halkası oluşturulup bu ışık girdabının içine nesneler -ya da bir gün belki bir insan- konulduğunda, makinenin içindeki görüntüyü zaman içinde geriye veya ileriye doğru izlemek mümkün olabilecek. Prof. Mallett, Göreceğiniz şey, içinde kesişerek devasa bir ışık tüneli oluşturan lazer demetlerinin bulunduğu bir silindir olacak. Bir ışık girdabının çevresinde döndüğü bir tünel hayal edin. diyor. Zamanda yolculuk aslında fazlasıyla bilim kurgu kokan bir kavram. Bu nedenle Dr. Mallet, rakiplerince dalga geçilmemek için gerçek niyetini uzun süre gizlemiş. Ancak bir yazar ve astronom olan Dr. David Whitehouse, bilim dünyasının Mallett gibilere ihtiyacı olduğunu söylüyor ve Ayrıca yanılmak da evreni araştırmanın bir parçasıdır diyor. Bununla beraber bu çalışmanın işe yaramayacağını söyleyenler de az değil. Öyle ise neden günümüz de gelecekten gelen ziyaretçilerle dolu değil diye soruyorlar. Bu noktadan itibaren ise büyükbaba paradoksu başlıyor. David Whitehouse Örneğin zamanda geri gidip büyükbabanızı ya da babanızı öldürseydiniz, siz varolmayacaktınız. Zaman çizgisini değiştirmek bir paradokstur. Bu noktadan itibaren de insanlar zaman yolculuğunun imkansız olduğunu söyleyenler ile evrenin tüm olasılıklara göre parçalara bölünebildiğini söyleyenler arasında ikiye ayrılıyor. diyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/zaman-neden-geriye-dogru-akmiyor/", "text": "Physical Review Letters'da yayınlanan bir araştırmada teorik fizikçilerden oluşan bir grup Zaman Oku konseptine farklı bir yaklaşım ile bakarak zamanın evrensel boyutta nasıl ilerlediğini inceliyor. Genellikle zamanın neden geriye değil de ileriye doğru aktığı merak edilirken bu çalışma ile zamanın ileriye akışı açıklanıyor. Geçmiş zaman hipotezinde termodinamikler tarafından yürütülen düşük entropi seviyesi ile başlarken entropi giderek artmaktadır. Bilindiği gibi entropi düzensizlik olarak bilinmektedir. Evrensel boyutta baz alındığında Büyük Patlama ile evrenin doğuşu başlangıç aşamasında düşük entropi olarak adlandırılmaktadır. Sonsuz sürece bakıldığında evrenin sürekli genişleyerek soğuması sistemin entropisinin de artmasına neden olmaktadır. Bu açıdan zamanın, hipotetik olarak entropinin derecesine bağlı olduğu söylenebilir. Konu hakkında yapılan birkaç yorum ve analizde ise farklı düşüncelerde öne sürülüyor. Büyük patlama sonrasında yapılan ölçümlerde büyük patlama anında ortamda sıcaklıkla birlikte son derece düzensiz ilkel parçacıklar oluşmaktadır. Evrenin sonraki aşamada olgunlaşmaya başlaması ve soğumasıyla birlikte yerçekimi devreye girerek Evrenin daha kompleks bir hale gelmesini sağladı. Gaz bulutlarının soğuması ile yıldızlar oluşurken gezegenler yerçekimsel çöküş nedeniyle evrildi. Sonuç itibariyle organik kimya yaşamın ve insan oğlunun var olmasını sağladı. Bu yorumda kompleksliğin boyutsuzluğun bir miktarı olduğu, sistemin ne kadar karmaşık olabileceği ifade ediliyor. Evren incelendiğinde kompleks yapı kelimesinin zaman ile ilişkili olduğu ve zamanın ilerlemesiyle olgunlaşmanın arttığı, evrenin giderek şekillendiği görülüyor. Bilgisayar üzerinde yapılan bir simülasyonda, simülasyonun işleyişe bağlı olmaksızın kompleksliğin zamanın ilerlemesi ile arttığı ve hiçbir zaman azalmadığı görülebiliyor. Çalışılan her çekimsel küçük evren modelinde, homojen, kaotik ve şekilsiz bir hal özelliğinden söz ediliyor. İki zaman doğrultusu içinde yerçekimi, homojensizlikler geliştirerek tersinmez bir yönde yeni yapı ve düzen oluşturuyor. Evrenin olgunlaşmasıyla birlikte alt sistemler izole olmaya başladıkça diğer kuvvetler klasik zaman oku kondisyonları kuruyor ve düşük entropi alt sistemlerine baskın çıkıyor. Evrensel boyutun ötesinde ise zaman algısı gitgide artan devamlı komplekslik ile işliyor ve entropi baskın geliyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/zaman-paradoksu-zamanda-yolculuk-bolum-1/", "text": "Daha önce zamanda yolculuğa ilişkin hazırladığımız yazılarda merak edilen bazı sorulara cevaplar sunmaya çalışmıştık. Pek çok insan için oldukça ilgi çekici olan zamanda yolculuk genellikle geçmişi değiştirmeye yönelik bazı soru işaretleri içeriyor. Filmlere konu olan ve geçmişe yapılan yolculuklarda kahramanlarımızın geçmişi değiştirmeye çalıştığını görmüşsünüzdür. Yazımızın ana konusunu da oluşturan zaman paradoksunu, zaman geçişinin devinim hızına bağlı olarak ortaya çıkan zaman farkı şeklinde tanımlayabiliriz. Örneğin, bir uzay gemisi içerisinde 30 yıl boyunca gökte dolaşan astronot, uzay gemisinde ki saatlere göre on altı yıl yaşlanmış olacaktır. Yani, uzay yolculuğuna çıktığı sırada kendisinden dört yaş küçük olan kardeşini, otuz yılın sonunda Dünya'ya döndüğünde kendisinden on yaş büyük bulacaktır. Bu olayın temelinde Einstein tarafından açıklanan özel bağıntılılık kuramı yer almaktadır. Uzay gemisinin sahip olduğu devinim hızı oldukça yüksek olacağı için gemide ki saatler, Dünya'ya oranla çok daha yavaş işleyecektir. Basit bir örnek ile başlamak gerekirse, geçmişe dönerek büyükbabanızı öldürdüğünüzü düşünün. Bu teoriye göre kendi büyükbabasını öldüren bir kişinin gelecekte var olması mümkün değildir. Yine aynı sebeple bu kişinin geçmişe giderek büyükbabasını öldürmesi de mümkün olmayacaktır. Bilim insanlarına göre geçmişe yolculuğa ilişkin soru işareti doğuran bu durum, büyükbaba paradoksu olarak açıklanmaktadır. Ancak Einstein'in görelilik teorisine göre geçmişe yolculuk mümkün gibi görünüyor. Queensland Üniversitesi'nde yapılan bir çalışmada, süper bilgisayarlardan yararlanılarak, kara delikler aracılığıyla zaman yolculuğunun simülasyonu inşa edildi. Kuantum fiziği açısından Einstein tarafından öne sürülen durumun mümkün olabileceği düşünülürken, fizikçi Kip Thorne göre, yoktan madde ve enerji yaratılamayacağı için geçmişe yolculuk mümkün değildir. Yine enerjinin korunumu yasasına göre de bir kişinin birebir kopyasının çıkarılması imkansız gibi görünüyor. Queensland Üniversitesi'nde yapılan çalışmaya tekrar döndüğümüzde Heisenberg'in belirsizlik ilkesine göre geçmişe yolculuğun mümkün olabileceği görülüyor. Günümüzde bu çapta bir yolculuk mümkün kılınamasa da mikroskobik boyutta kuantum fiziği ile bunun gerçekleşebileceğine inanılıyor. Ancak 'de görev alan Seth Lloyd'da göre bunun başarılabilmesi için paralel evrende de çalışan bir kuantum bilgisayar geliştirilmesi gerekiyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/zaman/", "text": "Newton fiziği, uzay-zamanı birbirinden ayrı ele alarak, zamanı evrenin her parçası için mutlak kabul edip tüm referans sistemlerinden bağımsız olarak hepsinde aynı şekilde akmakta olduğunu söyler. Başka bir deyişle,İstanbul'daki bir saatle Los Angeles'taki ya da Andromeda Galaksisindeki mükemmel bir saat, aynı saniyelerigösterecektir. Einstein'in özel rölativite teorisinde ise, ışığın kaynağından bağımsız, eş yönlü biçimde, sabit bir hızla yayıldığı, zamanın da göreceli olarak tüm referans sistemlerine göre değişken olduğu, mutlak zamanın varlığını yok ederken, uzaydan bağımsız olamayacak bir bütün olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu da zamanın üç yer boyutuna dik bir 4. Boyut olduğu anlamına gelmektedir. Böylece her birimiz,zaman içinde saniyede 1 sn.'lik hızla yol almaktayız. Zamanın mekan ile mevcut olması her farklı boyuta göre ayrı işlemesi anlamına gelmektedir. Örneğin; kuantum düzeylerinde parçacıkların ömrü 10 üssü -23 sn. mertebelerinde iken, bizim boyutumuzda bir insanın ömrü ortalama 60-80 yıldır. Gezegen,yıldız,galaksi boyutlarında ise milyarlarca yıl düzeyindedir. Böylece birbirlerine göre kıyaslandığında da örneğin;bizim zamanımızın güneşin bağlı olduğu galaksi merkezi etrafındaki bir turuna kıyasla da 7-8 sn. gibidir. Başka bir deyişle her gözlemcinin yanında taşıdığı saate göre kaydedilen bir zaman ölçüsü vardır. Yani zaman , değişik gözlemcilerin aynı şekilde ölçtüğü değil,onu ölçen gözlemciye ait bir kavram olup bir koordinat sisteminde başka,diğer koordinat sisteminde başka hızlarla akabilmektedir. Bununla beraber,bir cisim hızlanmaya başladığında dışarıdan bakan gözlemci ilkin anormal bir şey gözlemlemezken, ışık hızına yakın hızlarda cismin zamanının yavaşladığını, kütlesinin arttığını ve boyutların küçüldüğünü; tam ışık hızında ise, durduğunu,boyutlarının sıfıra indiğini,kütlesinin sonsuz olduğunu görür. Cisimden dışarı bakan bir gözlemci ise; sürati arttıkça geride bıraktığı cisimlerin kenarlarını önünde görmeye başlar. Işık süratine yakın bir hızda gitmesiyle de her şey sıkışıp küçücük dairesel pencereye dönüşür ve baktığı uzayın kütlesinin azaldığını, boyutların uzadığını, zamanın ise hızlandığını görür; tam ışık hızında ise kütlenin sıfır, zaman ve boyutların sonsuz olmasıyla dairesel pencere kapanıp tekillikte yok olur. Işık hızına gönderilen bir cismin boyutları ve zamanı sıfır, kütlesinin de sonsuz olması, gerçekte bir fotonun aslında evrenin çökmüş ,bu noktaya sıkıştırılmış tekil bir yapı olduğunu ortaya koyar. Fotonun kütlesiz, bu noktaya çöken evrenin sonsuz kütleye sahip olması bir çelişki gibi görünse de, temelde her şeyin enerji olması, kütlenin de enerjinin yoğunlaştığında aldığı bir isim ya da bir hali olması dolayısıyla bu noktada sonsuz kütlenin,bu şekilde kalmayıp aslına rücu ederek sonsuz enerji biçiminde açığa çıkmasını zorunlu kılar. Hologram teorisine göre de tüm evreni meydana getiren fotonların tek bir fotonun çoğul görüntüsü olduğu göz önüne alınırsa,Rölativistik olarak tüm boyutlarıyla evreni içinde barındıran bir foton, Quantum Potansiyel alanındaki çoğul görüntüsünün sonsuz enerji biçiminde çalkalanıp dalgaların bir birlerine göre bakış açısından madde şeklinde açığa çıkarak,barındırdığı evreni oluşturmaktadır. Rölativitenin en ilginç yönlerinden biri de ikizler paradoksu denen bir olaydır. Biri yeryüzünde kalan ,diğeri V hızıyla uzaya giden ve t zaman sonra geri dönen ikiz kardeşleri düşünelim. Bunlardan A, 20 yaşında havalanarak 0.99c hızıyla hareket etsin. Yerdeki B'ye göre A daha yavaş yaşıyor gözükür. Yani,B'nin yaşama hızının 1/14' i kadar. A' nın aldığı her soluk, yemek,düşünce için B için yedişer kez gerçekleşir. Sonuç olarak B'nin hesaplarına göre 70 yıl geçtikten sonra, B, 90 yaşında iken A sadece 30 yaşında bir adam olarak eve döner. Fakat rölativite teoremine göre evrendeki cisimlerin birbirlerine göre V hızıyla hareket etmesi uzayda sabit bir noktanın olmaması anlamına gelir. Bunun sonucu olarak da B'nin bakış açısından B durur, A 0.99c hızıyla hareket ediyorken, A'nın bakış açısından da yerdeki B,0.99c ile hareket edip A durmaktadır. Bu durumda da A 90 yaşında B 30 yaşında olacaktır. Bu da bir paradokstur. Halbuki bir açıdaki algılama araçlarımıza göre açığa çıkan paradoksal yaklaşım paralel evrenlerle ortadan kaldırılır. Yani bir evrende B duruyor A hareket ediyorken,bir paralelinde A duruyor, B hareket ediyor olmalıdır. Ayrıca,evrendeki tüm nesnelerin gerçekte birbirlerine göre mevcut olması,sabit bir orijinin olmaması ve bakan gözlemcinin algılamasına göre uzay-zamanın belirlenmesi evrenin gerçekte ne kendi içinde ne de kendi dışında var olmadığını , var olanın izafi olan varlığa göre mevcut ve var olan şeyin de,yokluğun ta kendisi olduğu anlamına gelmektedir. Bu da Tekliğin ve Bütünselliğin ifadesidir. Genel Rölativite Teorisi de, hıza bağlı olan ifadelerin,o hıza eşdeğer bir çekim etkisiyle de meydana getirilebileceğini söyler. Başka bir deyişle A kişisini ışık hızına yakın bir değerde hızlandıracağımıza, o hıza eşdeğer çekim uygulayarak ,bir yere göndermeden de zaman genişlemesini gerçekleştirebiliriz. Çekimin bu yöndeki etkisini iki örnekle açıklamaya çalışırsak; nötronun çekirdek dışında 10.8 dak. yarıömrü olmasına karşın (yani bu süre sonunda 1 proton,1nötron ve 1anti nötrinoya dönüşür.) çekirdek içindeki güçlü çekim etkisinden dolayı ömrü evrenin yaşıyla eşdeğer olmaktadır. İkinci örnek; National hava yollarının 727 uçuş numaralı yolcu uçağının,Miami havaalanına kuzeydoğudan inmek üzere yaklaşırken hava kontrol merkezinin radarlarından 10 dk.' lık bir süre için silinmesini ve bu süre sonunda tekrar görünür hale gelerek sağlam bir iniş yapmasını verebiliriz. Öyle ki uçuşları sırasında uçağın içindekiler, alışılmışın dışında bir şeyle karşılaşmamalarına karşın,dışarıdaki telaşlanmaya anlam verememişlerdi. Durum onlara anlatıldıktan sonra, tüm saatlerin ve uçağın zaman göstergeleri kontrol edildiğinde (ki pilot 20 dk. önce normal zaman kontrolü yapmış ve tüm göstergelerin doğru olduğunu saptamış bulunmaktaydı) 10 dk. geri kaldığı anlaşılmıştı. Olayın açıklaması, Bermuda Şeytan Üçgeni bölgesinde zaman zaman oluşan güçlü elektro manyetik fırtınaların yakınından geçmeleri idi. Bu olaylar,dini kaynaklardaki Ashabı Kehf'in mağarada 300 yıl yaşamalarına da ışık tutar gibi. Zamanın her biri imajiner ve reel olmak üzere iki yönü vardır. Birinci yön, bizim bulunduğumuz boyuttaki neden sonuç ilişkisi şeklinde açığa çıkar, geçmişten geleceğe akar ve soyuttur. Aynısı antimaddeye göre var olan antitakyon boyutunda da geçerlidir, fakat somut olarak. İkincisi, maddeye göre var olan takyon boyutundaki zaman yönüdür ki bulunduğumuz boyutun somut olarak tam tersidir. Neden sonuç ilkesi bu boyutta sonuç neden biçiminde açığa çıkar. Aynısı antimadde boyutunda soyut olarak geçerlidir. Bununla beraber dört farklı boyut bir-birlerine göre mevcut olup kendilerine has ayrı birer boyutları yoktur. Hepsi de Quantum potansiyelinde eşitlenmekte ve birlenmektedir. Başka bir ifadeyle, hepsi bu alandan bağlantılı biçimde düzenlenmekte olup birbirbirlerinden bağımsız değillerdir. Tıpkı bizim boyutumuzun taneciği olan elektron ile antimadde boyutunun taneciği olan pozitronun aynı parçacık ya da tek taneciğin farklı iki görüntüsü,görünümü olması gibi. Aynı kavram, zamansızlık ve zaman arasındaki ilişki için de geçerlidir. Yani, zamansızlığın zaman içindeki rolü,onun her noktasında mevcut olmasıdır. Bu da evrenin bize göre 20 milyar yıl önce zamansızlık içinde, Tek bir big-bangin sonsuz görüntüsüyle her An sınırsız bir biçimde patlaması sonucu var olduğunu gösterir. Yeni Fizik anlayışındaki Hologram teorisine göre Zaman, bir holohareketin sonucudur. Yani zaman, bir hologram plakasına ard arda kaydedilen imgelerin,plakayı sağa sola çevirmek ya da aydınlatmak için kullanılan lazer ışınının açısını değiştirmek suretiyle Tek bir AN daki tüm bilgilerin bir görünüp bir kaybolması ya da bir dizi şeklinde ortaya çıkan hareketli görüntülerin oluşturduğu bir yanılsamasıdır. Einstein bu noktaya geçmiş, şimdi ve gelecek aslında aynı yerde olan bir yanılsamadır. Her ne kadar gerçek görünseler de şeklinde işaret etmiştir. Onun öğrencisi olan Davıd Bhom da zaman hakkındageçmiş, şimdinin içinde bir tür saklı düzen halinde aktif durumdadır. Yani şimdiki zamanın gizlenerek geçmişin bir parçası olduğu anda var olmaktan çıkmadığını,yalnızca gizli düzenin kozmik deposuna dönmekte olduğunu göstermektedir.şeklinde ifade etmiştir. Bunu biraz daha genelleştirirsek,geçmiş,unutuluş içinde eriyip gitmemekte, kozmik hologramda kayıtlı bulunmaktadır ve oraya her zaman yeniden girebilmek olasıdır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/zamanda-seyahate-iliskin-ilk-ihlal-olasi-senaryolar-bolum-2/", "text": "Zamanda yolculuk, bugün ortaya çıkan bir konu olmayıp yüzyıllardır insanların ihtiyaçlarına yönelik dile getirdiği bir konu olarak düşünülmektedir. Öyle ki M.Ö 700'lü yıllarda Mahabharata destanında Kral Revaita'nın zaman yolculuğuna ilişkin hikayeler anlatılmakta, yaratıcı olan Brahm'yla buluşması ele alınmaktadır. Her ne kadar eski dönemlerde zamanda yolculuk, sadece fantastik hikayelere konu olsa da son 100 yıllık süreç içerisinde bilim insanları tarafından pek çok olası senaryo ortaya atılmış, zamanda seyahatin gerçekliği üzerine tartışmalar yapılmıştır. Bu senaryolardan ilkinde geçmişe yolculuk yapan ve geçmişi değiştiren kişinin dolaylı olarak geleceği de etkilyeceği, bunun büyükbaba paradoksuna yol açacağı söylenmektedir. Bir diğer senaryoda ise geçmişe yolculuk yapmak isteyen kişi için kuantum salınımlarını çoğaltmanın bir yolu olmaması nedeniyle, hedefe ulaşılamadan kişi ve zaman makinesi yol olacaktır. Son senaryoda ise geçmişin değiştirilebileceği mümkün olarak görülmektedir. Üçüncü senaryo'ya göre kişi kendi büyükbabasını öldürse dahi orjinal evrene alternatif, paralel evren ortaya çıkacak ve zaman yolcusu, kendisinin hiç doğmadığı bu evrende misafir olarak yaşayacaktır. Bir anlamda üçüncü senaryonun mükemmel klonlama olduğu söylenebilir. Önceki yazılarımızda bu durumun bir sorun teşkil ettiğini ve mükemmel klonun yaratılamayacağını söylemiştik. Fakat teoride bu sorunu aşmak mümkün gibi görünüyor. Öncelikle geçmişe müdahale eden ve büyükbabasını öldüren bu kişi, hiç doğmadığı bir evrene geçiş yapacağı için kendisi ile hiç bir zaman karşı karşıya gelmeyecektir. Teoride kulağa hoş gelen bu durumun gerçekleşmesi için, enerjinin korunumu yasasının ihlal edilmesi gerekiyor. Termodinamik yasalarında yer aldığı şekli ile tekil evrenler, kapalı bir kutu gibi enerjinin azalmadığı ya da artmadığı ortamlardır. Bu durum ele alındığında paralel evren oluşturan ve buraya geçen yolcunun, davetsiz bir misafir olarak kabul görmesi gerekiyor. Çoklu evren konusu üzerinde yoğun araştırmaları olan Prof. Leonard Susskind'e göre çoklu evreni oluşturan tek evrenlerin hiçbiri, fiziksel açıdan kapalı bir sisteme sahip değil. Bu anlamda büyük farklı evrenler ve diğer paralel evrenler, mega evrenin yalnızca küçük bir parçasıdır. Bu açıklamaya göre zaman seyahati yapan ve büyükbabasını öldüren kişi, paralel evrende sıkışmış ve evrenin enerjisini artırmış olsa da totalde mega evrenin toplam enerjisine herhangi bir etki yaratmıyor ve bu durumda enerjinin korunumu yasası ihlal edilmemiş oluyor. Bir sonraki yazımızda Stephen Hawking'in teorileri ve solucan delikleriyle zaman yolculuğu hakkında bilgiler bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/zamanda-yolculuk-bir-tehdit-mi-bolum-4/", "text": "Zaman yolculuğu ve bilhassa geçmişe yolculuğa ilişkin yapılan pek çok araştırmanın temelinde, Einstein'in görelilik teorisi yer alıyor. Basit bir örnek ile ifade etmek gerekirse kara deliklerin sahip olduğu güçlü kütle çekim kuvveti, uzay zamanı bir eğri şeklinde bükerek zaman döngüleri oluşturmaktadır. Fakat bu eğrinin yalnızca kendi çevresinde yüksek hızda dönen kara delikler tarafından oluşturulduğu da bilinmelidir. Henüz elimizde bu eğriyi oluşturan bir kara delik yok. Bilim insanlarına göre CTC olarak adlandırılan bu kapalı zaman eğrisi geçmişe yolculuğun anahtarı olarak görülüyor. Hawking ve diğer fizikçiler için bu CTC'ler büyük rahatsızlık uyandırmakta. Öyle ki insanın geçmişe giderek geçmişi, geçmişe gitmelerini önleyecek şekilde değiştirmesi zaman paradoksuna neden oluyor. Net bir ifade ile geçmişe yolculuk yapmak Evren'deki neden sonuç ilişkisini de olumsuz etkiliyor. Ünlü fizikçi David Deutsch, Heisenberg'in belirsizlik ilkesi uyarınca, deney masası üzerinde bir fotonun izleyeceği iki yol içerisinden hangisini seçmemiz gerektiğini bilemeyeceğimizi söylüyor. Fakat %100 olmasa da %80 oranında doğru tahminde bulunmanın mümkün olduğunu vurguluyor. Kuantum fiziğinin sahip olduğu determinist olasılıkçı yaklaşım geçmişe etki etmemize de izin veriyor. Bilim insanları zaman yolculuğu, kara delikler, zaman eğrileri ya da diğer tüm paradokslar üzerine pek çok çalışma yürütmüş olsa da henüz genel görelilik ve kuantum fiziğini birleştirebilmiş değil. Fakat Tim Ralph ve arkadaşları tarafından Deutsch'un CTC olarak adlandırılan modeli üzerine bir simülasyon hazırlandı. Simülasyon üzerinde yapılan testlerde ise yaklaşık 20 yıllık süreçte Deutsch tarafından öne sürülen pek çok teorinin doğru olduğu görüldü. Fakat her zaman ki gibi karşımıza çıkan bir sorun yine kafaları kurcalıyor. Büyükbaba paradoksu! Ünlü fizikçi Erwin Schrödinger'in belirsizlik ilkesine bağlı olan kedi senaryosunu hatırlarsınız. Bu senaryoya göre kapalı bir kutu içerisinde zehir şişesi, şişeyi kırabilecek bir çekiç ve kedi bulunmaktaydı. Çekiç, bozunma ihtimali %50 olan bir parçacığa bağlanmış ve parçacığın bozunması durumunda şişe kırılacak kedi ölecekti. Fakat belirsizlik ilkesi uyarınca insanlar kutuyu açmadığı sürece kedinin ölüp ölmediğini göremeyecekti. İşte bu nedenle geçmişe yolculuk için bir insan yollamak yerine atomaltı bir parçacık yollayarak determinist makroskobik evren, kuantum dünyasına bağlanabilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/zamanda-yolculuk-gercek-oluyor-mu/", "text": "9 milyar dolarlık bu deney tarihe geçecek.. Canlı kopyalama, ısmarlama organlar, aya seyahat derken, iki Rus matematikçi, dün bilim gündemine damgasını vuracak bir açıklama yaptı ve Mayıs ayında gelecekten gelen misafirler için hazırlanın dedi. İşin aslı ise, fizik biliminin gizemli ayrıntılarında gizli. İsviçre'nin Cenevre kentindeki Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi , mayıs ayında bugüne kadar yapılmış en büyük fizik deneyini gerçekleştirecek. 4 milyar dolara malolan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı ilk kez denenecek. Bu deneyde, atomlar birbirlerine ışık hızına yakın bir hızla çarpışıtırılacak. Ortaya evrenin varolmasına neden olan Büyük Patlamanın ilk saniyelerinin küçük bir örneği çıkması bekleniyor. Böylece evrenin kökeniyle ilgili bilgi elde edilecek. Buraya kadar her şey kuantum yani parçacık fiziğinin alanı olarak gözüküyor. Ancak Moskova Steklov Matematik Enstitüsü'nden iki matematikçi Irinia Arefava ve Igor Volovich'e göre bu deney sırasında ortaya çıkan yüksek enerji, zamanda bir kırılma yaratacak. Atom düzeyinde bile olsa bir zaman tüneli oluşacak. Dünyanın sayılı matematikçilerinden Volovich'in bu iddiası bilim dünyasında rüya ya da bilim kurgu olarak değil ciddiyetle karşılandı. İddiayı dünyanın sayılı bilim dergilerinden İngiliz NewScientist, kapağına taşıdı. LHC'deki çarpışmada 7 teraelektronvolt miktarında enerji açığa çıkaracak. 1 TeV, bir sivrisineğin uçarken çevresine yaydığı kinetik enerjiye eşit. Ancak bu enerjinin, sivrisineğin 1 trilyonda biri küçüklükte bir alanda ortaya çıktığı düşünüldüğünde, enerjinin büyüklüğü ortaya çıkıyor. Ünlü Alman fizikçi Einstein'in teorisine göre uzay en, boy, yükseklik ve zaman olarak 4 boyuttan oluşuyor. Ve zaman uzayı bir örtü gibi çevreliyor. Yüksek bir enerji, uzayda bozulmaya neden olarak, zamanda bir tünel yaratabiliyor. Bu zaman tüneliyle teoride, geçmişe yolculuk mümkün. Volovich'e göre yüzyıllar veya bin yıl sonra, torunlarımız tarih kitaplarında, CERN'deki deneyi okuyacak. Deneyin ne zaman, kaçta ve nerede yapıldığı hakkında bilgi sahibi olacaklar. Ve o zamanki teknolojiyi kullanarak, açılmış olan zaman tünellerinden bizi ziyaret edecekler. Dünyanın en ünlü formüllerinden biri olan Einstein'in görecelik teorisine göre yeterince ağırlıkta bir kütle veya yeterince büyük bir enerji, uzayda ve onu çevreleyen zamanda bir bozulmaya neden olabilir. Bilim adamlarına göre CERN'deki deney, Einstein'in teorisinde belirttiği kadar bir enerji açığa çıkaracak. CERN Enstitüsü'nde yapılacak olan deneyde 2 tonluk dev bir mıknatıs Fransa-İsviçre sınırının 100 metre altındaki 27 km'lik tünele yerleştirilecek. 16 metre yüksekliğinde, 17 metre genişliğinde ve 13 metre boyundaki mıknatıs yer altındaki 15 parça ile birleştirilecek. 13 yıldan beri hazırlıkları devam eden deneyin maliyeti 9 milyar dolar. 36 ülke ve 2 binden fazla fizikçinin yer aldığı projeye Türkiye'den Muğla,Boğaziçi, Çukurova ve ODTÜ fizik bölümlerinden öğretim görevlileri katılıyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/zamanda-yolculuk-mumkun-mu/", "text": "ABD'de en çok satan kitaplar arasına giren Elegant Universeın yazarı Kolombiya Universitesi fizik profesörü Brian Greene'in iddiasına göre, zaman yolculuğu çok uzak bir hayal. Zamanda yolculuk yapabilmek kaybettiğiniz bir sevdiğinize tekrar sarılmak, ya da dünyadaki çeşitli savaş ve haksızlıkları önlemek sebepleriyle zaman zaman hayal ettiğimiz bir kurgu. İnsanlık tarihi boyunca sorgulanan zaman kavramı, fizikte en, boy ve yükseklik gibi bir boyut olarak tarif ediliyor. Örneğin evden bakkala giderken uzayda en, boy ve yükseklikle tanımlanabilecek bir yöne doğru hareket ediyorsunuz. Bunların yanında bir de dördüncü boyut olarak kabul edilen zamanda ilerliyorusunuz. One Universe: At Home in Cosmos kitabının yazarı, City University of New York astrofizik profesörü Charles Liu'ya göre zaman ve mekan birbirine karışarak 'zaman-mekan' adı verilen dört boyutlu bir doku oluşturuyor. Liu, Kütlesi olan herhangi bir cisim -siz, ben, bir nesne, bir gezegen ya da bir yıldız bu dokuya oturduğu zaman bir çukur oluşturuyor. Bu çukurun varlığı zaman -mekan boyutunun bu kütleye göre eğilip büküldüğünün göstergesi diyor. Zaman-mekan boyutu nesnelerin eğimli bir düzlemde hareket etmesine sebep oluyor, ve bu eğim de yerçekimini doğuruyor. Matematiksel olarak üç boyutlu düzlemlerde ileriye ve geriye gitmek mümkün, fakat zaman bu özgürlüğü tanımıyor. Liu bu dört boyutlu zaman-mekanda sadece ileriye doğru hareket edilebileceğini söylüyor. Zaman yolculuğuyla ilgili birçok senaryo var. Bunların en kapsamlısı solucan deliği adı verilen, ve iki zaman-mekan koordinatını birleştiren kuramsal tüneller. Varsayıma göre bu tüneller iki ayrı evreni ya da bir evrenin iki ayrı köşesini birleştirebilir. Hyperspace ve Parallel Worlds adlı kitabın yazarı Michio Kaku bu deliklerin hem geçmiş, hem gelecek olduğunu söylüyor, ve ekliyor: Fakat çok dikkatli olunmalı. Bir zaman makinesini çalıştırabilmek bugünün teknolojisiyle mümkün değil. Zaman-mekan dokusunda bir delik açmak için Kaku'ya göre bir yıldızın enerjisi, ya da negatif enerji gerekiyor. Negatif enerji de hiçbir şeyin enerjisinden daha az bir enerji olarak tanımlanıyor. Maddeyi en az 10 boyutta değerlendiren ve parça fiziğiyle doğanın temel güçlerini birlikte yorumlayan Süpersicim teorisi uzmanı Greene bu teoriyi sorguluyor. Greene bu fikrin doğru olma ihtimalinden şüphe duysa da, solucan deliği modeli gerçekse bir zamanla diğer zaman arası bağlantı kurulabileceğini söylüyor. Zaman yolculuğuyla ilgili bir başka teori de Süpersicim Teorisi. Sürekli genişleyen bir evrene boylu boyunca yayılmış ince enerji tüplerine süpersicim adı veriliyor. Evrenin oluşumundaki ilk evrelerinden kalan bu enerji alanlarının fazlasıyla kütle barındırdığı ve zaman-mekan boyutuna ağırlık yaparak eğrileştirdiği tahmin ediliyor. Time Traveller in Einstein's Universe adlı kitabın yazarı Princeton Üniversitesi astrofizik profesörü Richard Gott'a göre sicimler ya spiral şeklinde, ya da sonsuz uzunlukta. Gott sicimlerin bu yüzden spagetti gibi olduklarını söylüyor. Bu teoriye göre iki sicimin birbirine yaklaşması sayesinde zaman-mekan boyutu eğilebilir ve zamanda yolculuk gerçekleşebilir."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/zamanda-yolculuk-rehberi-gecmise-yolculuk-mumkun-mu-1/", "text": "100 yıl öncesine gitmek ya da 100 yıl sonrasında neler olacağını görmek istemez misiniz? Filmlere konu olan devasa enerjiler ile mümkün kılınan zamanda yolculuk, teori de geçmişe gitmeyi mümkün kılmasa da ışık hızına yakın bir hız da geleceği görmeyi vaat etmektedir. Her insan geçmişe dönmeyi, kaybettiklerine ulaşmayi ya da merak ettiği bir karakter ile buluşmayı hayal etmektedir. Ünlü Fizikçi ve Kozmolog Stephen Hawking, zamanda yolculuk konusunda merak edilen pek çok soruya, Stephen Hawking ile zamanda yolculuk belgeselinde cevap vermiştir. Filmler de insanların devasa enerjiler ve solucan delikleri aracılığıyla geçmişe yolculuk ettiğini görebilirsiniz. Teori de geçmişe yolculuk paradokslar ve zaman bekçileri adı verilen karmaşık yapılar nedeniyle mümkün olmasa da geleceğe ışık hızına yakın bir hız da yolculuğu mümkün kılmaktadır. Hawking geçmişe yolculuğa ilişkin yaptığı tanımlama da üç boyut ve dördüncü boyut olarak zamanın nasıl kullanılacağına ilişkin bazı bilgiler sunmuştur. Bir araba içerisinde düz bir yolda ilerlediğimiz de tek boyutta yolculuk yaparken sağa ya da sola döndüğümüz de bu yolculuğa ikinci boyutu ekleriz. Eğer bir engel ya da aşağı yukarı hareket gerçekleştirirsek üçüncü boyuta ulaşarak yolcuğumuzu üç boyutta tamamlarız. Fakat dördüncü boyut yani zaman olgusunda yolculuk yapabilmek için boşluklar yani solucan deliklerinde yer alan aralıklara ulaşılması gerekir. Yaşadığımız gezegen solucan delikleri ile dolu olmasına rağmen oldukça küçük olmaları ve gözle görülememeleri nedeniyle bir şekil yaratılamamakta ancak fiziki terimler ile açıklanmaktadır. Atom ve moleküllerden daha küçük birimlerden oluşan bu boşluklar uzay ve zaman içerisinde sürekli şekil değiştirmekte ve yeni yapılar ile ortaya çıkmaktadır. Büyüklük ile ifade edildiğinde boşlukların santimetrenin milyarda biri kadar küçük olması ancak yakalanması ve büyütülmesi ile kullanıma sunulabilecektir. Bugün sahip olduğumuz teknoloji ile solucan deliklerinin yakalanması, sabit bir enerji de tutulması, büyütülmesi ve yolculuğa imkan sağlanması ne yazık ki mümkün değildir. Hawking, geçmişe yolculuğa ilişkin verdiği bilgiler de paradoksların en büyük engel olduğunu söylemektedir. Tanımlama içerisinde zaman bekçileri olarak da söyleyebileceğimiz bu yapı, zaman tarih olgusu içerisinde gerçekleşmiş herhangi bir olayın yeniden şekillendirilmesini ya da değiştirilmesini engellemektedir. Boşluk içerisinde ki paradoksu daha açık bir şekilde tanımlamak gerekirse; Solucan deliğini inşa ettik ve geçmişe yolculuğu mümkün kıldık. Beş dakika öncesine dönerek kendimize ulaştık ve bir silah ile ateş ettik. Sonuç itibariyle beş dakika öncesin de vurduğumuz kişi kendimiz ise şuan da ölü olmamız gerekmez mi? Eğer ölmüş isek beş dakika önce tetiği kim çekti? İşte paradoks kavramı burada devreye girerek neden sonuç ilişkisini sağlamaktadır. Bir sonraki yazımızda solucan delikleri ve geleceğe yolculuğa ilişkin bilgiler bulabilirsiniz. Büyük patlama teorisi. Teori doğru ama yanlış temellere dayanıyor. Çünkü büyük patlama maddenin tamamının patlamasından değil anılan maddenin zerresinin patlamasından bir yöne doğru patlamasından oluşuyor. zerre patlarken asil olan madde halen yerinde duruyor. Sonsuz çekim gücü halen etkin, Büyük patlama sonrasında evren tek bir yöne doğru genişliyor. genişleyen evren teorisi de bu açıdan doğru. ama evrenin genişlemesi sona erip büyük birleşme meydana geldiğinde ki buna kıyamet deniyor her şey aslına dönecek bu da doğru. Sıkı durun büyük birleşme büyük patlamadan çok daha hızlı ve tersine doğru olacak. Bu şekilde kıyamet alametleri de gerçekleşecek. Tıpkı bir filmin hızlı bir şekilde geriye sarılması gibi, tıpkı insanın ölüm anında hayatının bir film şeridi gibi hızlı bir şekilde gözünün önünden geçmesi gibi bunlar doğru. Hatalı olan şu; Evren ve kainat uzay içinde yüzmüyor. Tam tersine evren kainat tüm galaksiler her şey zaman denizi içinde yüzüyor. Zaman denizinin sonu şu anda belki yok ama başı büyük patlamanın gerçekleştiği ana maddenini bulunduğu yere dayanıyor, Olayı bir huni gibi düşünelim huni sınırları zaman iken içindeki tüm herşey kainat kosmoz bu huni içinde yer alıyor. ve ilerliyor. Bu ilerleme bir yere kadar olacak. ondan sonra büyük birleşme olacak. Evrenin merkezi de bu hesaba göre yanlış yerde aranıyor. Kuranı Kerimde alemlerden bahseder belki binlerce alem vardır. Bu alemlerin hepsini alt alta çizgiler şeklinde çizelim bunlardan birisi de bizim içinde bulunduğumuz alem olsun. yukarıda çizdiğimiz çizgiler başka alemler, aşağıda çizdiğimiz çizgiler ise başka alemler olsun. Aşağıya ve yukarıya çizmiş olduğumuz alemlerdeki çizgiler bizim dünyamızın bir kopyası aralarındake tek fark yukarıda yer alan çizgilerdeki alemlerin geleceği, aşağıda çizdiğimiz çizgilerdeki alemlerin ise bizim geçmişimiz olduklarıdır.Alemlerin hepsi dünyamız ve içinde yaşayan bizler ile alakalıdır. Alt çizgiler değişik periyodlar ile bizim geçmişte yaşadıklarımız, üst çizgilerde yer alan alemler ise aynı şekilde bir periyod içinde gelecekte yaşayacaklarımızdır. Tüm alemler iç içedir. Bir alemden diğer aleme geçiş mümkündür. Bunu yapan insanların varlığı da beğenmeseniz bile kesindir. örneğin Nostradamus gibi. Olay sizin atlama yaparak hangi aleme geçip, hangi alemleri gördüğünüzdür. Günümüz bilim dünyasında en büyük sorun uzayda ışık hızında veya çok yüksek hızda hareket eden gemiler ve motorlar inşa etmektir. Bilim insanları bunu yaparken salt ışığın itme gücünden faydalanmak suretiyle bu hıza ulaşmak için araştırmalar yapmaktadırlar. Ama teorinin temelleri yanlıştır. Çünkü Işık hızı ile çalışan ve ışığın itme gücü iyle çalışan motorlar şu anda tamamen hayal ürünüdür. Ama Buradan mars veya diğer gezegenlere yada dünyanın uydusu Ay' a gitmek için çok daha farklı bir motor anlayışından yola çıkılması mümkündür. Bu konudaki temel prensip kitle çekim yasası esaslarından faydalanmaktır. Ama bunu yaparken hedef gezegen veya uydu sabit ururken, bu gezegene gitmek üzere yola zçıkan uzay aracının hızını manyetik çekici motorlar suretiyle arttırarak hedef gezegene doğru gemiyi çekmektir. Motor sistemi itici değil manyetik çekici güç sistemi isasına göre çalışan bir motor sistemidir. Bu durumda ışık hızı olmasa bile ıyık hızına yakın bir hızda hedef gezegene varmak mümkün olabilecektir. Bu durumda asıl olan şey hareket halindeki uzay aracının hızını aracın hedef kitleye yöneilik bir rota oluşturmak suretiyle manyetik çekim gücünü arttırkam suretiyle hızlanmasını ve gerekli ivmelemeyi sağlamaktır. Bu şekilde saatte 50.000 km hız yerine saniyede 50,000 km hız ile hedef gezegen kütlesine ulaşmak mümkün olacaktır. Geri ivmelemeyi sağlayan karşı manyetik motorlar ile aracın yavaşlaması ve durması sağlanacaktır. buna atlama işlemi demekte mümkündür."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/zamanda-yolculuk-rehberi-gelecege-donus-2/", "text": "Bir önceki yazımızda geçmişe yolculuk yapmanın neden imkansız olduğu ve hangi sorunlar ile karşılaşılacağı hakkında bazı bilgiler vermiştik. Bu bilgiler arasında solucan delikleri, paradokslar, zaman bekçileri gibi kavramları çok büyük engel teşkil etmeden geleceğe yolculukta da kullanacağız. Konu film sloganı gibi olsa da geleceğe yolculuğun daha iyi bir açıklaması bulunmamaktadır. Filmlerde izlediğimiz olayların aksine geleceğe yolculukta bir saniye de yüz yıl sonrasında ulaşmak mümkün değildir. Zamanı akan bir nehir gibi düşünürsek bu nehirden faydalanarak bizim de geleceğe daha hızlı ilerlememiz mümkündür. İlk olarak Albert Einstein tarafından ortaya atılan bu düşünce farklı alanlarda zamanın hızlı ya da yavaş akması ile ortaya çıkmıştır. Bugün kullanılan uydular ile elde edilen verilere göre 100 yıl önce ortaya atılan bu düşüncenin haklı olduğu görülebiliyor. Verilerde uzayda zamanın dünya'ya oranla daha hızlı aktığı görülürken saniyenin milyarda üçü kadar bir aksama yaşandığı belirlenmiştir. Stephen Hawking, zamanda yolculuk belgeselinde dünya'ya yaklaşık 26 milyar ışık yılı uzakta bulunan bir kara delikten söz etmiştir. Bu kara deliğin en önemli özelliği ise dört milyon güneşin çarpışması ve tüm çekimin tek noktada toplanması sonucunda ortaya çıkan güce sahip olmasıdır. İşte burada ele alınacak konu bu kara deliğin zaman üzerinde ki ağırlaştırıcı etkisi ve çekim kuvvetidir. Işık hızına yakın bir hızda herhangi bir uzay aracının dayanıklı olduğu varsayılırsa bu kara delik yörüngesinde dolaşarak zamanın ağırlaştırıcı etkisinden faydalanılabilir. Kaba bir hesaplama ile Hawking, bu yörünge etrafında bir 16 dakikalık bir turun karşılığı ise 8 dakika'ya denk geleceğini söylemektedir. Daha açık bir ifade ile kara delik etrafında bu gemi 5 yıl boyunca tur yaptığında dünya üzerinde geçen süre 10 yıl olacak ve insanlar zaman da yolculuk yapma fırsatına erişecektir. Kara delikler, solucan deliklerine göre paradoks içermeyen ve pek de karmaşık olmayan bir yapıya sahiptir. Fakat oldukça tehlikeli olan çekim kuvvetine yakın bir gelecekte herhangi bir uzay aracının karşı koyması mümkün değildir. Öyle ki kara delik yörüngesinde bir yolculuk yapabilmek için ışık hızına yakın bir hızda ( %99) hareket edilmesi gerekir. Henüz sahip olduğumuz teknoloji ile bu hıza ulaşmak mümkün olmasa da zamanın etkisinden faydalanarak aynı modeli dünya yörüngesinde uygulamak mümkündür. Hawking'e göre dünyanın çevresini turlayan bir zaman treni, giderek artan hızlarda ışık hızına yakın bir değere ulaşırsa dünyanın çevresini saniye de 7 defa turlayacaktır. Fakat fizik kurallarına göre hiç bir şart altında ışık hızına ulaşmak mümkün olmayacaktır. Kara deliğe oranla biraz daha ağır olsa da bu trende zaman, dünya'ya oranla çok daha ağır ilerleyecektir. Cern'de inşa edilen sistem tren modelinin benzerini bizlere sunmaktadır. Dünya çevresinde bir hafta belirtilen koşullarda yolculuk edildiğinde yaklaşık 100 yıl sonrasına ulaşılacak ve bizi bambaşka bir dünya karşılayacaktır."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/zamanda-yolculuk-seruveninin-tarihcesi/", "text": "Zamanda yolculuğa ilişkin elde ettiğimiz veriler genellikle son 100 yıllık süreci kapsamaktadır. Fakat insanlık, binlerce yıldır zamanda yolculuğu düşlerken bu konuda pek çok hikaye ve efsane yaratmıştır. Bu hikayelere verilebilecek en iyi örnek ise zamanda yolculuğa ilişkin üçüncü bölümde kısaca söz ettiğimiz Hindu mitolojisidir. Hindu mitolojisine göre M.Ö 700 yılında yazılan Mahabharata destanı, Kral Revaita'nın zamanda yolculuk hikayesini anlatmaktadır. Hikayeye göre Revaita, yaratıcı olarak kabul edilen Brahma'yla buluşmak üzere başka bir Dünyaya yolculuğa çıkarken geri döndüğünde yüzlerce yıl geçtiğini görünce büyük bir şoka uğruyor. Yine zamanda yolculuğa ilişkin anlatılan bir başka örnek M.S 200'lü yıllarda düzenlenen Honi HaM'agel 'in hikayesini içeriyor. Yaklaşık 70 yıllık bir uykuya yatan Honi, uyandığında torunlarının yaşlandığını ve ailesi ile dostlarının büyük bir kısmının öldüğünü görüyor. Elbette zaman yolculuğu serüveni bu iki hikayeyle sınırlı değil. Bir başka serüven ise Japon masalı olan Urashima Taro'da anlatılıyor. Öyküye göre Urashima isimli balıkçı, denizaltında bulunan bir sarayı ziyaret ediyor ve burada bulunan Prenses ile üç gün geçiriyor. Fakat üç gün sonra evine döndüğünde aradan 300 yıl geçtiğini ve tüm ailesinin unutularak evinin yıkıldığını görüyor. Balıkçı'ya Prenses tarafından verilen ve açılmaması söylenen kutuyu açtığında ise aniden yaşlanıyor. Yine modern zaman yolculuğu hikayeleri ise ilk olarak 18.yy'ın ilk yarısında İngiltere'de ortaya çıkıyor. Samuel Madden tarafından kaleme alınan 1733 tarihli Yirminci Yüzyıl Anıları adlı eser, İngiliz büyükelçilerinden Hazine bakanına kadar 1997 1998 yılları arasında yazılan mektuplardan oluşuyor. Mektuplar ise geleceğin dünyası hakkında bilgiler sunuluyor. Charles Dickens'ın 1843 yılında yazdığı Bir Noel Şarkısı adlı eseri, Ebeneezer Scrooge'nin gizemli hayaletler yardımıyla pek çok kez geçmişe ve geleceğe seyahat ettiğinde söz ediyor. Eserde büyükbaba paradoksuna benzer şekilde bu yolculuklarda herhangi bir etkileşim kurulamadığından bahsedilmekte. Ayrıca 1800'lü yıllardan sonra zamanda yolculuğa ilişkin pek çok hikayenin de anlatıldığı dikkat çekiyor."} {"url": "https://www.onlinefizik.com/zayif-nukleer-kuvvet/", "text": "Zayıf kuvvet, ya da zayıf nükleer kuvvet, pek çok parçacığın ve hatta pek çok atom çekirdeğinin kararsız olmasından sorumludur. Zayıf kuvvetin etki ettiği parçacık, bozunarak, kendisiyle akraba bir parçacığa dönüşür. Bu esnada bir elektron ile bir nötrino çiftini ortaya çıkartır. Enrico Fermi, 1930'ların ortasında zayıf kuvvet için genel bir formül buldu. Daha sonra teori, George Sudarshan, Robert Marshak, Murray Gell-Mann ve Richard Feynman tarafından geliştirildi. Kuvvet her parçacığa evrensel bir şekilde etki eder. Şiddeti her parçacık için aynıdır. Adından da anlaşılacağı üzere, kuvvet oldukça zayıftır. Zayıf kuvveti taşıyıcıları W+, W-'dir. Bu parçacıklar 1980'lerin başında bulunmuştur. Spinleri 1, kütleleri çok büyüktür. Ayrıca yüksüz akım taşıyıcısı Z0 da zayıf kuvvet taşıyıcılarından biridir. Zayıf kuvvet, ya da zayıf nükleer kuvvet, pek çok parçacığın ve hatta pek çok atom çekirdeğinin kararsız olmasından sorumludur. Zayıf kuvvetin etki ettiği parçacık, bozunarak, kendisiyle akraba bir parçacığa dönüşür. Bu esnada bir elektron ile bir nötrino çiftini ortaya çıkartır."}